A'raf Suresi - Kuran - 007Araf - 14. Sayfa
A'raf Suresi:
Huruf-I Mukatta'a:
Kitap Niçin İndirildi?
Tabi Olmak:
Son Pişmanlık:
Sorgulama:
Sorgulama Ve Bilgilendirme:
Vezene Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
Şükürde Azlık:
İlk Yaratılış Ve İblîs:
Secde Etmeme:
Ceza Vermek:
İblisin İsteği:
İblise Mühlet:
Amacı: İnsanı Aldatmak:
Şeytana Uymak:
İblisin Âdem'i Etkilemesi:
Sorgulama Ve Suçun İtirafı:
Allah'ın Cevabı:
Takva Elbisesi:
Hz. Adem'le Eşinin Elbisesi:
Allah Kotuyu Emreder Mı?
Allah Neyi Emreder?
Allah Kulunu Saptırır Mı?
Allah İsraf Edenleri Sevmez:
Allah'ın Helâl Kıldığını Haram Kılmak:
Allah'ın Haram Kıldığı Şeyler:
Ecel Ne One Alınır Ne De Sonraya Bırakılır:
Değişim Ve Hayat:
Daha Zalim Kimdir?
Cehennemde Tartışma:
Mücrimlerin Durumu:
Cennet Kimlere Mirastır?
Allah'ın Vaadi:
A'raftakılerin Durumu:
Arafe Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
Cehennemliklere Haram Kılınanlar:
İlahı Kitabın Görevi:
Fasıl Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
Son Pişmanlık:
Yaratmak Ve Emretmek:
Yaratana Dua Etmek:
Öldükten Sonra Dirilmeyi İspat Etmek:
Rîh Kelimesinin Kur’an’daki Manaları:
Eğitim Faaliyetleri İçin Bir Örnek:
Hz. Nuh'a Gösterilen Tepki:
Hz. Hud'un Gördüğü Tepki:
Semud Kavminin Çöküşü:
Hz. Lut'un Verdiği Mücadele:
Şuayb Peygamberin Öğütleri:
Toplumların Çöküş Sebepleri:
Yanlışlar İçinde Boğulmak:
Kıssaların Anlatılmasının Sebebi:
Hz. Musa'nın Peygamber Olarak Görevlendirilmesi:
Hz. Mûsâ Ve Gayesi:
Firavun'un Teklifi Ve Hz. Musa'nın Mucize Göstermesi:
Mucizelere Tepki:
Sihirbazlar Ve Mücadeleleri:
Mucizelerin Hedefi:
Sihirbazlara Firavun'un Tepkisi:
Sihirbazların Cevabı:
Fıravun'un Cevabı:
Hz. Musa'nın Teklifi Ve Kavminin Ona Cevabı:
Cezalar Ve Caydırıcılık:
Firavun'un Taraftarlarına Cevabı:
Ceza Şeklindeki Mucizeler:
Sözünde Durmama:
İktidar Değişimi:
İsrâiloğulları'nın Çok Tanrıcılığa Özentileri:
Tevhîd İnancına Geçiş:
Hz. Musa'nın Harun'u Vekil Bırakması:
Yerine Gelmesi Mümkün Olmayan İstek!
Peygamberler Ve Din:
Kibirlenmenin Sonuçları:
İnsan Ve Eylemleri:
Şirk Zulümdür:
Hz. Musa'nın Dönüşü:
Kusuru Kendinde Aramak:
Şirk Ve İftira:
Öfke Ve Hz. Mûsâ:
Musibet Ve İmtihan:
Allah'ın Rahmeti:
Peygamberlere Uyanlara Rahmet Yazılması:
Hz. Muhammed İnsanlığın Peygamberi:
İyi Bir Grup:
Israilogulları'nın Kendi Kendilerine Zulümleri:
Allah'ın Emirlerini Yerine Getirmemek:
Tarihten İbret Almak:
Din Bilginleri-Halk İlişkisi:
Öğüdü Unutanlar:
Günâhta Israr:
Süreli Ceza:
Iyı Ve Kotu İle Sınamak:
Af Ve Günah İlişkisi:
Ecri Zayi Olmayacaklar:
Takvaya Giden Yol:
Bezm-i Elest:
Olguları Öğretmek:
Kendine Zulmetmek:
Hidayet Ve Sapıklık:
İnsan-Hayvan İlişkisi:
Kalbin Olumsuz Halleri:
Kalbin İyi Halleri:
Allah'ın Güzel İsimleri:
Beklenen Toplum:
Allah’ın Ayetlerini Yalanlayanların Durumu:
Hadis Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
Kıyamet Ne Zaman Kopacak?
İnsanın Yaratılışı Ve Şirk:
Şirki Önlemenin Yolları:
Allah İle Putlar Arasındaki Farklar:
Yapılması Gereken:
Kin-Af İlişkisi:
Kötüler İyileri Etkilemek İster:
Peygamber-Ayet İlişkisi:
Kur'an Okumak Ve Dinlemek:
Kulluk, Teşbih Ve Secde:
A'RAF SURESİ
A'raf Suresi:
Bu sûre, En'âm sûresinin devamı mahiyetindedir. En'âm sûresi, kelime-i tevhîdîn "Lâ ilahe ülallah" bolü )münü, "Muhammedün Resûîulİah" kısmı da A'râf sûre İsinin konusunu teşkil etmektedir.
I Hz. Âdem ile eşinin şeytanla olan ilişkileri ele almamakla, Bakara sûresinin 30-37. âyetlerinin açılımı yapıl-jrmş olmaktadır. Haram ve Allah'a iftira meselelerini ele jalması bakımından da En'âm süresindeki konulan yeni jaçıhmlarla tamamlamaktadır. Âl-i İmrân sûresinin 8. âyetinde yapılan duanın kabulünün âhiretteki boyutu, İA'râf sûresinin 43. âyetinde açıklanmaktadır. Tabiat! jolaylanna dikkat çekilip Allah'ın varlığı ve kudretinim ianl atılması yönüyle hem Bakara hem de En'âm sûreleri-l jnin devamı ve açılımı mahiyetindedir
(Bu sûrede Hz. Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb pey-jgamberlerin başından geçen serüvenler ele alınmakla da Hûd, Kasas, Tâhâ, Sâd ve Nuri sûrelerine göndermeler-|de bulunulmaktadır. Özellikle Hz. Mûsâ soz konusu jedildiğinden. Bakara ye Mâide sûjrelejrinîn devamı duru-172 ve 189- âyetler, Nisa sûresinin 1. âyetinin açılımı mahiyetindedir, Anlamayı, dinleme ve gözlemlemedi önemsemesi bakımından geçmiş sûrelerle bağlılık ar-fzeimektedir. Takvanın bîr tanımını veren 201. âyet İse İashada Bakara nıtnda yer almayan psikolojik, düşünsel ve basiret bo-jyutfannı açmaktadır. Bakma ile görmenin ayrı şeyler ol Öuğu vurgulanan sûre, adım 46 ve 48. âyetlerde geçen] [ifadelerden almaktadır.
Hıristiyanların Hz. isa'yı kutsallaşttrtp tannlaştir-jmalan gibi, müsjümanlann da Rz. Muhammed'î tann-İlaştırmamaian için İ8S. âyete yer verilmekle, şirk konusnnda En'âm sûresinin bir açılımı durumundadır. Pey Igamberin, Allah dilemedikçe kendine fayda ve zarar ve İremeyeceğini, gaybı bilmediğinden de iyiyi çoğaltama İyacağuu ve kendisine gelecek olan bir kötülüğü engelle-İyemediğini gündeme getirerek, onun görevinin sadece İuyan olduğu vurgulanmaktadır.
Mekke'de nazil olan sûre 206 âyettir.[1]
Huruf-u Mukatta'a:
1. "Elif-lâm-mîm-sâd"
Hurûf-ı mukatta'ât, yani "aynk harfler"inin ne anlama geldiği, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerinin baş kısmında açıklandı. Bize göre hurûf-ı mukatta-'anın tıklanmasıyla A'râf sûresinin dosyası açılıp âyetleri önümüze konmaktadır.[2]
Kitap Niçin İndirildi?
2. Bu, kendisiyle insanları uyarman ve insanlara öğüt olsun diye sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın.
Ayetin analizini üç konu üzerinde yapacağız.
1. Kitabın indirilmesi. Şûra sûresinin 52. âyetine göre, Hz. Peygamber kitap nedir bilmiyordu, Kasas sûresinin 86. âyetine göre de böyle bir kitabın kendisine vahyolunacağını ummuyordu.
inzal (indirme) kavramı ne anlama gelmektedir? Allah yukarıda bir yerde midir de âyetleri oradan indirmektedir? Bu durumda Allah'a mekân tayin edilmiş olmaz mı? Hem Kâf sûresinin 16. âyetine göre, Allah'ın insana şah damarından daha yakın olduğu, hem de âyetleri yukarıdan indirdiği ifade edilecek; bu hal bir çelişki oluşturmaz mı?
a) İnzal kelimesi, "öğretmek" anlamına gelmektedir. "Bu kitap sana indirildi" denirken, "Bu kitap sana öğretildi" mânası ifade edilmektedir. "Korunmuş levha" denen levh-i mahfuzdan Hz. Peygamber'e verilmesi, öğretilmesi, intikal ettirilmesi demektir. O zaman inzal denen indirme eylemini mekân itibariyle almamak, manevî, yani psikolojik bir oluşum olarak almak gerekir.
b) Konunun merkezî teması, Kur'ân'ın Hz. Peygamber tarafından yazılıp yazılmadığı meselesidir. Allah her yerdedir. Her yerde olduğundan dolayı mekândan münezzehtir. Burada inanılması gereken konu, Hz. Peygam-ber'in bu kitabı yazmadığıdır. Onun için "indirildi", yani "öğretildi" kelimesine yer verilmektedir. Kur'ân'ın etrafındaki şüphelerin en önde geleni, onun Hz. Peygamber tarafından yazıldığı şüphesi idi. Kurgu ve mâna itibariyle böyle bir kitabı bir insanın hiçbir çağda yazamayacağı ortada olduğu halde, yine de şüphe etmekten kendilerini alamıyorlardı. Onun içindir ki pek çok âyette Kur'ân'ın Hz. Peygamber'e nasıl öğretildiği ele alınmakta, şüpheleri giderici izahlar yapılmaktadır.
Hz. Muhammed'in kırk tane vahiy kâtibi olduğu, kendisi eline kalemi alıp hiç yazmadığı halde müşrikler şüphe etmişlerdi. Fakat ondan önceki peygamberler kitaplarını nasıl almışlardı? A'râf sûresinin 150. âyetine göre Hz. Mûsâ dönünce, yapılanları gördü ve kızıp elindeki Tevrat levhalarını yere attı. O, Tevrat levhalarını nereden aldı? Onları kendisi mi yazdı? Hz. İbrahim'in suhuf (sayfalar) şeklindeki kitabını nasıl aldı, kim yazdı? Geriye doğru gidince bu ve benzeri sorular daha da karmaşık hale gelecektir.
Burada önemli olan, peygamberlerin gönüllerinin ilâhî öğretiye açık olduğunu, Cebrail kanalına bağlı bulunduklarını, bilgileri kendilerine şah damarlarından daha yakın olan Allah'tan aldıklarını bilmek ve inanmaktır.
c) İndirme, yukarı bir mekândan aşağı bir mekâna doğru olduğunu düşünme yerine, yüce bir makamdan insanın gönlüne intikali olarak anlamakta yarar vardır. O zaman mekân anlayışından kurtulup, konuyu manevî yapısıyla düşünme fırsatı bulunacaktır.
2. Şüpheler göğsü daraltıyor. Âyetin ikinci bölümünde iki önemli kavram yer almaktadır: Sadr ve harec. Sadr kelimesi "göğüs" anlamına, yani kalp mânasına gelmektedir. Göğüs, kalp, gönül mânaları verilebilecek bu kelime ile ancak "daralma" denen psikolojik oluşum ifade edilebilir.
Bir bakıma gönlün içinde bulunduğu manevî göğsün adına sadr denmektedir "Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, lâkin göğüslerin içindeki kalpler kör olur". Bu âyete bakarsak sadr kavramıyla kalp kavramının hem ilişkilerini hem de büyüklüklerini ortaya çıkartabiliriz. Biyolojik anlamda kalple göğüs arasındaki ilişkiyi ve farkı düşünelim. Kalp göğüste yer almaktadır. Hac sûresinin 46. âyetinde psikolojik anlamda aynı şey söyleniyor. Manevî kalp, manevî göğsün içindedir. Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, sadr denince genelde gönül anlaşılır.
İkinci kelime harecdir. Bu kelimeyi İbn Abbâs, Zemahşerî, Kâdî Bey-zâvî, Nesefî gibi müfessirler "şüphe" mânasına, Kâdî ve Râzî hem "şüphe" hem "daralma", Hâzin de sadece "daralma" anlamına almaktadır. Zemahşerî bu kelimenin "şüphe" anlamına geldiğini Yûnus sûresinin 94. âyetiyle ispatlamaktadır "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce kitabı (Tevrat) okuyanlara sor!"
Nisa sûresinin 65. âyetinde harec kelimesinin anlamı açıklanmıştı. Burada, "darlık ve şüphe" mânasına alınabileceğini söylemekte yarar vardır. Kitabın ne olduğunu bilmeyen ve böyle bir kitap alacağını hiç ümit etmeyen insanın aldığı vahyin gerçek olup olmadığı konusunda şüphe göstermesi normaldir. Yûnus sûresinin 94. âyetinde bu şüphenin giderilmesi için, vahiy kültürü olanlara sorulabileceği öğütlenmektedir.
3. Kitabın gönderilme amacı nedir? Şüphe edilmemesi emrolunan kitabın hangi amaçla indirildiği, âyetin sonunda tesbit edilmektedir.
a) Kur'ân ile uyarmak. Hz. Peygamber'in başta gelen görevlerinden biri de uyanda bulunmaktır. Ahzâb sûresinin 45. âyetinde şahit ve müjdeleyici görevinin ardından uyarıcı özelliği gelmektedir. Ama âyette ne ile uyarılacağı konusuna açıklık getirilmemiştir. Bu soruya A'râf sûresinin 2. âyeti cevap vermektedir. Bu âyet, uyarının kitapla olacağını vurgulamaktadır, "Onunla insanları uyarasın diye!" "Onunla" diyerek kastedilen, Hz. Pey-gamber'e indirilen Kur'ân'dır.
b) Diğer taraftan kitabın gönderilmesinin diğer bir amacı da "İnananlara öğüt vermektir". Genel anlamda insanlara uyarıda bulunmak, özel anlamda inananlara öğüt vermek olduğunu anlıyoruz. Âyetteki uyarı ile, öğüdün inananlara verilmesi anlamını çıkartamaz mıyız? Bize göre bu imkâna sahibiz. Çünkü bihî zamiri, uyan ve öğüt için kullanılabilir. Hem uyarı hem de öğüt kitapla yapılacak anlamına gelmektedir.
Daha önce En'âm sûresinin 70. âyetindeki "Kur'ân ile öğüt ver!" ifadesinde yer aldığı gibi, öğüt yoldan çıkmış insana yapılmaktadır. Ama Kâf sûresinin 45. âyetinde, "Tehdidimden korkanlara Kur'ân ile öğüt ver!" Demek ki Öğüt hem yoldan çıkanlara hem de inananlara ortaklaşa verilebiliyor.
Bu âyetten çıkanlacak en önemli ilke şudur: Hz. Peygamber uyarısını ve öğüdünü Kur'ân ile yapmak zorunda olduğuna göre, din âlimi ve görevlileri de öğütlerini, vaaz ve uyarılarını Kur'ânla yapmaları gerekir. Kur'ân'ı bilmeyenlerin din adına öğüt vermeye, uyanda bulunmaya hakları yoktur. Çünkü A'râf sûresinin 2. âyetinde inananlara öğüt olarak gönderilen Allah'ın kitabıdır. "Müminlere öğüttür" ifadesi, Bakara sûresinin 2. âyetinde geçen "Müttakîler için bir kılavuzdur" âyetini andırmaktadır.
Diğer taraftan Kur'ân insanın düşüncesine, inancına ve yaşadığı kültüre göre hitap etmektedir. Yoldan çıkanlara uyan, ama inananlara öğüt görevini yerine getirmektedir. Herkes ihtiyacı olanı Kur'ân'dan alabilir. Uyarı gerektiriyorsa uyan, öğüt gerektiriyorsa öğüt, müjde gerektiriyorsa müjde, tehdit gerektiriyorsa tehdit, bilgilendirilme gerekiyorsa bilgi alabilir. Peygamherlerin en önemli görevleri kimin neye ihtiyacı olduğunu belirlemektir. Çünkü müjde verilmesi gereken şahsa uyan, öğüt verilmesi gerekene tehdit verilirse, eğitim başarısız olur.
Ayrıca bu âyetten çıkarılacak diğer bir netice de şudur: Âyet kitapla başlamaktadır. Bakara sûresinin 2. âyetinde anlatıldığı gibi, ilâhî eğitimin merkezinde kitap vardır. İlâhî eğitim, "Kitap okulu" diyebileceğimiz bir eğitim modelini benimsemiş durumdadır. Ama burada şu soruyu sormak gerekir: Neden eğitimin merkezine kitap konup, kitap merkezli bir eğitim benimsenmiştir? Bu sorunun cevabım kitap kavramında aramak gerekir.
Kitap kelimesi, fğ" ketebe fiilinden türetilmiş bir isimdir. Mânası "biriktirmek, toplamak''tır. Bu mânadan hareket edersek kitabın toplayıcı olması, birlik beraberliği kurması ve tevhîd inancını tesis etmesi bakımından eğitimin merkezine alınmıştır. ektebe "yaklaşmak, yakın olmak" anlamını ifade etmektedir. Demek ki kitap insanı Allah'a, insanı insana, insanı gerçeğe, insanı bilgiye, insanı medenî olmaya yaklaştırdığı için eğitimin merkezine konmuştur. kettebe "bir şeyi azaltmak, azalmak" mânasına gelmektedir. Kitap insanın cehaletini, hamlığını, kabalığını azalttığı için eğitimin merkezine konmuştur.
Demek ki Allah toplayıcı, birlik beraberliği temin edici, yaklaştıncı bir kitabı Hz. Peygamber'e indirip onu eğitiminin merkezine koymuştur. Böyle bir kitapla uyan yapılabilir ve öğüt verilebilir. Kur'ân insanlara kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için, kitabı sûrelerin başında gündeme getirmekte ve yüce Allah onun üzerine yemin etmektedir.[3]
Tabi Olmak:
3. Rabbinizden size indirilene uyunuz! O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyiniz! Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
Bu âyet 2. âyetin devamı olarak, uyarı ve öğüdün hangi konuda verileceğine ışık tutmakta, Hz. Peygamber'e uyarıyı ve öğüdü nasıl vereceğini öğretmektedir.
1 "Rabbinizden size indirilene uyunuz!". Buradaki "Uyunuz!" emri çoğul olduğuna göre, Kur'ân tebliğ edildiği herkesi muhatap almaktadır. "Rabbinizden size indirilene" ifadesi, aynen 2. âyetteki "sana indirilene" ifadesine benzemektedir.
Kur'ân, Hz. Muhammed'e indirilmesine rağmen 3. âyette insanlara indirildiğinin söylenmesi ne anlama gelmektedir? Hz. Peygamber'e insanları uyarmak ve öğüt vermek için indirilmiştir. Sorunun birinci cevabı budur. Diğer taraftan 3. âyet, Kur'ân'ın bütün insanlığa indiğini söyleyerek kendilerine kitap indirilmediğini söylemelerini engellemeyi hedef almaktadır. Kur'ân'ın sadece Hz. Muhammed'in kitabı olmadığı, bütün insanlara indirildiği vurgulanmaktadır.
2. "O'nu bırakıp da başka dostların peşinden gitmeyiniz!" Âyetin bu kısmında yer alan min dûnihîdeki zamir nereye veya kime gidiyor? Buradaki zamir Allah'a gitmektedir. "O'ndan başkası" denirken "Allah'tan başkası" kastedilmektedir. O zaman şöyle bir soru ile karşılaşırız: Arapça'da zamir en yakın olana gittiğine göre, buradaki zamir Allah'ın indirdiği Kur'ân'a gitmez mi? Bu sorunun cevabını aynı âyette geçen Î0JT evliya kelimesi ile verebiliriz. Daha doğrusu tanrılık sıfatı verilebilecek veya dost edinilecek biri için bu kavram kullanılmaktadır. İbn Abbâs ve Zemahşerî, zamiri Allah'a göndererek "Allah'tan başkası" şeklinde tercüme etmişlerdir. Kâdî Beyzâvî ise "Allah'ın dininden başkası" tarzında mânalandırmıştır. Kâ-dî'yi haklı bulamıyoruz, çünkü orada din kavramı yer almamaktadır.
Zemahşerî, Kâdî Beyzâvî, Hâzin, Nesefî gibi müfessirler "Allah'ın indirdiği" ifadesini açıklarlarken, Kur'ân'ın yanına sünneti de ilâve etmektedirler. Allah'ın indirdiği Kur'ân'dır, sünnet değildir; çünkü sünnetin beşerî olan bir boyutu vardır. Allah onu indirmez, onu peygamberin davranışları, sözleri ve tasvip ettiği şeyler oluşturur.
Burada Kâdî Beyzâvî'nin getirdiği delildeki yanlış anlaşılma da ortadan kaldırılmalıdır. Kâdî, iddiasına Necm sûresinin 3-4. âyetlerini delil getirmektedir: "Arkadaşınız, hevâsından konuşmuyor. O (bildirdikleri) vahy'edilenden başkası değildir". Bu âyetler ona göre Hz. Peygamberin sünnetinin vahiy olduğunu ispat etmektedir. Kâdî, ona vahyedilen kavramını sünnet olarak yorumlamaktadır. Onun yorumunu kabul edip açıklama yapabiliriz.
Bir peygambere vahyetmek ayrı şeydir, kitap vermek için vahyetmek ayrı şeydir. Meselâ Nisa sûresinin 163. âyetinde Hânın peygambere vahye-dıldiğinden bahsedilmektedir, ama ona kitap verilmemiştir. A'râf sûresinin 2. Âyetinde Hz. Peygamber'e ne indirildi ise, insanlara da o indirilmiştir. Hz. Peygambere Kur'ân indirildiğine göre, 3. âyette insanlara indirilen de odur. Hz. Peygamber'e tâbi olunmasını şart koşan başka âyetler de vardır. Burada "Rabbinizden indirilen" ifadesinin içine sünneti koymak doğru değildir. İbn Abbâs, âyete böyle bir yorum getirmeyip Kur'ân mânasını vermektedir.
Yaptığı açıklamadan anlıyoruz ki Râzî, "Allah'ın indirdiği" ifadesine sünneti dahil edenleri ve özellikle Hasan-ı Basrî'yi tenkit etmektedir ve kıyas yaparak bu ifadeye sünnetin sokulamayacağını vurgulamaktadır.
Bu açıklamalardan şu neticeye varıyoruz: Bütün insanlar, kendilerine indirilen Kur'ân'a uymakla yükümlüdürler. Allah'tan başkasını dostlar edinerek onlara uyulmaması istenirken, din adına onların fikirlerine uyulmayaca-ğı anlamı ifade edilmektedir. Başkalarının, yani şeytanî insanların felsefelerinin din olarak kabul edilip arkasından gidilmesini doğru bulmamaktadır. Din Allah'ın indirdiği kitaptan kaynaklanmaktadır. Mâide sûresinin 3. âyetinde Kur'ân tamamlandığında, "Dininizi de tamamladım" denmektedir. Kur'ân'dan başkasına tâbi olmak, Allah'tan başkasına dost olmak anlamına gelmektedir.
3. "Ne kadar az öğüt alıyorsunuz". Hz Peygamber'e gelen Kur'ân'ın, 2. âyette inananlara bir öğüt olma özelliğine sahip olduğu görülmüştü. Bunun anlamı, Allah'ın Kur'ân'ını, yani dinini bırakıp başka şeyleri din edinmektesiniz. Yüce Allah'ın size verdiği öğüdü dinlememekte ve ona uymamaktasınız. Neye tutku derecesinde tâbi oluyorsanız, onu din edinmiş gibi oluyorsunuz. Allah'ın öğüdünü dinleyen, onun mesajına kulak veren insanlar neye din olarak uyacağını, neyi din edinmeyeceğini takdir eder ve davranışlarını, düşüncesini ona göre ayarlar.
Zemahşerî'nin naklettiğine göre Mâlik b. Dinar, "Tâbi olmayınız!" emrinin, "Aramayınız!" anlamına geldiğini söylemektedir. Çünkü Âl-i İmrân sûresinin 85. âyetinde "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa" denmektedir. Aramanın içinde doğal olarak tâbi olma amacı vardır. Tâbi olma eylemi gerçekleşmeden önce de arama eylemi gelmektedir. Tâbi olma, aramanın sonucu durumundadır. Mâlik b. Dinar'ın bu yorumunu uygun buluyoruz.
Din Allah'ın indirdiğindedir. Dini Kur 'ân'da ararız, ama peygambere tâbi oluruz. Çünkü Hz. Peygamber de dini Kur'ân'da aramıştır; onun sünneti budur. Peygambere tâbi olan, onun aradığı şekilde dinini arar.[4]
Son Pişmanlık:
4. Nice memleketler var ki biz onları helak ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.
5. Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, "Biz gerçekten zâlim kişüermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı.
Âyetlerin analizine geçmeden önce, bu anlamdaki âyetlerin buraya neden geldiğine bir bakmak gerekir. Yüce Allah Kur'ân'ı, uyarmak ve öğüt olarak indirdiğini, insanlara ona tâbi olmalarını emrettiğini buyurduktan sonra, birden geçmiş milletlerin helakine geçmesi ne anlama gelmektedir?
Allah'tan başkasını dost edinip, fetvalarını, görüş ve felsefelerini din oiırak kabul edip onlara tâbi olmanın ne kadar büyük bir günâh olduğunu, öğüt almamanın tehlikesi vurgulanıp, bundan caydırmak için geçmişten örmek getirildiğini söyleyebiliriz.
Geçmişte öğüt almayan toplumların çöküşünü örnek göstererek, öğüt almamanın toplumları yıkan sebeplerden biri olduğunu vurgulamak için bu âyetler burada yer almıştır. Sebep-sonuç ilişkisini canlı olgularla anlatmayı hedef almaktadır. Sebep, öğüt alıp Allah'ın indirdiğine uymamak, sonuç da îopiömurı çökmesidir.
1. "Nice memleketler var ki, biz onları helak ettik!" Dikkat edilirse ülke, yani karye kavramına yer verilmiş, topluma verilmemiştir. Ülkeden kasıt orada yaşayan halktır. Ülke, yani karye kelimesi, fizikî yapı ile sosyal yapıyı kapsayan bir anlamdadır. Dolayısıyla burada halka, yani topluma yaşadığı çevrenin kanunları vasıtasıyla ceza verildiği ifade edilmektedir.
2. "Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi". Dikkat edilirse, "geldi" fiilinin sonundaki zamir dişi olduğundan karyeye, âyetin sonundaki fiil ve zamirler de ülkede yaşayan insanlara gitmektedir. Böylece hem vatan hem de orada yaşayan halk ilişkisi ele alınmaktadır. Toplumsal hayatta yaşananlar, insanların dine karşı tutumları, öğüt almamaları, fizikî çevreyi bile rahatsız etmekte, Allah tarafından tabita-tın kanunlarının değiştirilip düzenin bozulmasına sebep olmaktadır.
Âyette cezanın iki ayrı zaman diliminde geldiğine işaret edilmektedir. Gece ve gündüz uyurken azabın gelip helak oldukları söylenirken, Lût kavminin gece, Eyke toplumunun da gündüz helak edildiğine işaret edilmiş olabilir. Anlatımın ana hedefi, azabın ansızın geldiğidir. Fizikî anlamda, yani tabiat kanunları vasıtasıyla cezalandırmanın aniden olduğu vurgulanmaktadır.
3. "Azabımız onlara geldiğinde çağırışları: 'Biz gerçekten zâlim kişilermişiz' demelerinden başka bir şey olma-mıştır". Bunun anlamı şudur: Hatalı olduklarını ceza geldikten sonra anladılar. Bu anlamanın faydası olmamaktadır. Önemli olan, öğüdü önceden alıp davranışlarında gereken değişimi, ıslahatı yapmaktır. Ceza anında, pişmanlık ve hatasını görmenin faydası yoktur. Bu âyet insanlığa, son pişmanlığın fayda vermeyeceğini, önceden tedbir alınmasını öğütlemektedir.
Âyetin sonundaki "zâlim" kelimesi ile, ülkelerin çöküşünün zulümden, hakların çiğnenmesinden kaynaklandığına, yıkılışın ana sebebinin zulüm olduğuna işaret edilmektedir. Zulüm olduğu yerde durmuyor, ilâhî âlemi de rahatsız ediyor. Zulüm yapan toplum hem halkı rahatsız ediyor hem üzerinde yaşadıkları toprak ve tabiat çevresi onlara tahammül edemiyor.
Geçmişte helak olan ülkelerin halkları, zalimliklerini helak olduklarında anladılar. Yüce Allah, Kur'ân'ın gelişinden sonra, insanların, helak olmadan ve ülkeleri yok olmadan önce anlamalarının öğüdünü vermektedir. Böylece tarihî olguların öğüt verici yönü gündeme getirilmekte ve eğitimdeki etkinliği anlatılmaktadır.
Bir toplumun ilâhî öğüdü dinlememesi, tarihî olgulardan ibret almaması, verilen eğitimin etkin olmaması demektir. Eğitimin mücadele vermesi gereken en önemli konulardan biri, zulmü önlemektir. Zulüm, toplumun değerlerini, ahlâkını ve siyasetini çökertmektedir. A'râf sûresinin ilk âyetleri, kitapla uyarı, öğüt ve toplumların çöküşünün sebepleri arasında bir bağlantı kurmaktadır.[5]
Sorgulama:
6. Elbette kendilerine peygamber gönderilenleri de, gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz.
7. Ve onlara bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan habersiz değiliz.
Bu âyetlerle anlatılmak istenen şey nedir? Öncelikle diğer âyetlerle olan bağlantısının tesbit edilmesi gerekir. A'râf sûresinin 2. âyetinde ilk olarak olumsuz bir emir, ikinci olarak da iki görevin Hz. Peygamber'e verildiği belirtilmektedir. Olumsuz emrin şüphe etmemesi, iki görevin de insanları uyarması ve inananlara öğüt vermesi olduğu ifade edilmektedir.
Peygamber olarak gönderilenlere, Rablerinden kendilerine indirilene aymaları ve Allah'tan başkasını dost edinip onlara uymamaları emredilmek-:edır. Bunların yapılıp yapılmadığı sorgulanacaktır. Demek ki dünyada herkesin bir görevi vardır. Bunları elde etmede Allah'ın katkısı olduğuna göre, emanetin yerine getirilip getirilmediği de elbette sorgulanacaktır. Âyetten çıkarılabilecek önemli neticeler şunlardır:
1. Mahşerde herkes istisnasız sorgulanacaktır: "Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya
çekeceğiz" (Hicr 15/92-93). Bu âyetteki "Onların hepsini" dediği kişiler, bir önceki âyette geçen Kur'ân'ı bölenlerdir. Mâide sûresinin 109. âyetinde bütün peygamberler mahşerde toplanıp, kendilerine halkın ne cevap verdiği sorulacaktır. Demek ki peygamberleri sorgulama, onlarda bir suç veya günâh arama maksadıyla değil de, insanların kendilerine ne cevap verdiği, yani nasıl tepki gösterdikleri şeklinde gerçekleşecektir.
2. Sorgulamanın bir tehdit olduğunu düşünürsek, yanlış davranıştan insanı caydırmayı amaç edindiğini söyleyebiliriz.
3. Sorgulama, adaletin gerçekleşmesi için herkese yapılmalıdır.
Günümüz hukukunda insanları dokunulmazlık zırhına büründürerek hukukta istisna edinmek, sosyal statüyü hukuka karıştırmak doğru değildir. Hukuk karşısında herkes eşittir. Hukukta ayrıcalık yapmak, istisna koymak, bazıları için işletilen hukuk kurallarının diğerleri için işletilmemesi, hem hukuku hem toplumu hem de gelişmeyi engellemektir. Halbuki hukuk ne kadar tarafsız olursa, insanlar o kadar medenî olacaklardır.
4. Peygamberlik müessesesinin en önemli özelliği sorgulamayı getirmiş olmasıdır. İsrâ sûresinin 15. âyetinden peygamber gönderilmeyenlerin cezalandırılmayacağı ilkesini öğreniyoruz. Peygamberlik, öğretim kurumu anlamına gelmektedir. Bilgilendirme yoksa, sorgulama da yoktur.
5. Kendilerinin günahkâr olduklarını itiraf ettikleri halde kâfirlerin niçin soruşturulduğunun cevabı, A'râf sûresinin 7. âyetinde şu şekilde verilmektedir: "Ve onlara tam bir bilgi ile anlatacağız. Biz, onlardan habersiz değiliz". "Tam bir bilgi" ifadesi, kesin, hatâsı ve ihmâli olmayan bilgi anlamına gelmektedir. İnsan unutkan olduğundan, kendisi hakkında değerlendirme yapsa bile hata yapma ihtimali vardır. En azından amellerinin neticesinin nereye varacağını bilemez.
"Biz, onlardan habersiz değiliz" ifadesiyle, insanın dünyadaki amellerinin kaydedildiği, kullarına şah damarlarından daha yakın olduğu, nerede olurlarsa olsunlar onlarla beraberliği vurgulanmaktadır.
"Tam bir bilgi" ve "kullarından uzak olmama" ifadelerinin vurguladığı diğer bir mâna da Allah'ın onların amellerini değerlendirirken tarafsız olacağıdır. Çünkü kesin ve tam bir bilgi ile bilmeyen ve meselenin yakınında olmayan tarafsız olamaz.
A'râf sûresinin 7. âyeti, insanlığa bilimsel araştırmalar konusunda çok önemli iki kural getirmektedir. İlmî araştırma yapan insanın öncelikle bilimsel bir zihniyete sahip olması gerekir. Kendi emeği olmayan bir bilgiyi belirtmeden kullanmak doğru değildir.
İnsanlar hakkında değerlendirme yaparken, davranışları hakkında da bilgiye sahip olmak gerekir. Ayrıca onlara yakın olup gerçek hayatlarını bilmek gerekir. Her insanın kendini gözlemleyip doğru değerlendirme yapması imkânsızdır. İnsan hakkında doğru ve kesin bilgiye sahip olduğu için en iyi değerlendirmeyi Allah yapacaktır. A'râf sûresinin 6. âyetindeki sorgulama, bilmemekten dolayı öğrenmek maksadıyla yapılacak olan bir sorgulama değil, tam tersine doğru bilgilendirme ve değerlendirme içindir.[6]
Sorgulama Ve Bilgilendirme:
5. O tarft haktır. Kimin de tartıları ağır gelirse, iş-te onlar kurtuluşa erenlerdir.
9. Kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.
Yüce Allah bu âyetlerde, âhirette gerçekleşecek önemli olgulardan birini ele almakta ve amellerin nasıl değerlendirileceğine açıklık getirmektedir.
1. "O gün tartı haktır". Âyette "tartı" anlamına gelen vezn kelimesini ve Kur'ân'da ne anlama geldiğim açıklamak gerekir. Veze-ne "tartmak, dengelemek, birbirine denkleştirmek, birbirine eşit kılmak, düzeltmek" mânalarına gelmektedir. Vizâne, "muadil, uygun, münasip, mutabık olmak, benzerlik, mukayese, bir modeli takip etmek"; mizan da "denge, terazi, ölçü, ağırlık, ölçme aleti, kural, metot, adalet, hakkaniyet" mânalarına gelmektedir.
Vezene Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
1) Tartmak. İsrâ sûresinin 35. âyetinde emir kalıbında vezinû "Tartınız!" anlamında yer almaktadır: "Doğru terazi ile tartınız!" denirken bu kelimeye yer verilmektedir.
2) Ölçü, denge. Rahman sûresinde üç kere mîzan, bir kere de vezin şeklinde kullanılmaktadır. Mîzan, "denge" anlamında kullanılmaktadır: "Göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu" (Rahman 55/7). Buradaki denge veya ölçü, fizikî âlemdeki denge anlamına gelmektedir. İkinci mîzan kavramı da denge anlamına gelmektedir: "Sakın dengeyi bozmayınız!" (Rahman 55/8). Burada insanın denge ile olan ilişkisi ele alınmaktadır. Üçüncüsü vezn kalıbında ölçü mânasını ifade etmektedir. "Ölçüyü adaletle tutunuz!" (Rahman 55/9). Dördüncü de mî-zan kalıbında aynı âyette yer almaktadır. Bu âyetlerde hem soyut hem de somut anlamda kullanılmaktadır. Soyut anlamıyla insanın düşünsel yeteneğinin ayırt edici tarzdaki ölçülmesiyle, hukuktaki ölçüyü gündeme taşırken, aynı zamanda ekonomik anlamdaki ölçüyü de ifade etmektedir. Tabiatı kirletip dengeyi bozmak anlamında kullanıldığı gibi, âhirette amellerin ölçülüp değerlendirilmesi mânasına da gelmektedir.
3) Tartı. En'âm sûresinin 152. âyetinde tartı mânasını ifade etmektedir. "Tartıyı tam olarak adaletle tutunuz!"
4) Terazi. Şûra sûresinin 17 ve Hadîd sûresinin 25. âyetinde insana doğru ile eğriyi ayırt edeceği, tartacağı bir terazi anlamına gelmektedir: "Allah odur ki, hak olarak kitabı ve ölçüyü indirdi".
A'râf sûresinin 8. âyetine dönersek, "O gün tartı haktır" ifadesindeki vezn kelimesi, "tartmak" anlamına gelmektedir. Hak kelimesi ise "tartının dosdoğru olacağı"nı ifade etmektedir. Amellerin tartılması fizikî anlamda değildir. Bu dünyada insanların iyi veya kötü davranışları bir kitapta, yani halk arasındaki ifadesiyle amel defterinde kaydedilmektedir. Kaydedilen bu amellerin, âhirette değerlendirilirken hesaplanmaları anlamında tartılacaklardır. Enbiyâ sûresinin 47. âyeti ile buradaki vezn kelimesine, terazi mânasını vermek mümkündür: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri koyarız".
Burada şu soruyu sormak mümkündür: Yüce Allah âhirette neden adalet terazileri koyup amelleri ölçmektedir? Enbiyâ sûresinin 47. âyetinin devamı bunu cevaplandırmaktadır. "Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Bir hardal tanesi kadar dahi olsa onu getiririz".
Yüce Allah durup dururken kullarını değerlendirmeyecektir. Onların amellerini değerlendirmeden önce tartacak, kullarına objektif davrandığını göstererek zulme uğramadıklarından emin olmalarını temin edecektir. Bu uygulama, Allah'ın değerlendirmesini adalet üzere yaptığının bir göstergesidir.
2. "Kimin tartılan ağır gelirse, iste onlar kurtuluşa erenlerdir". Âyetin birinci bölümünde vezin, ikinci bölümünde mevâ-zîn kalıbı yer almaktadır. Âyetin bu kısmındaki "tartılar" ifadesinden kasıt iyiliklerdir. Bu mânada müfessirler ittifak halindedirler. Demek ki âyetin bu bölümünü "Kimin sevapları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir" şeklinde mânalandırmak mümkündür. İyilikleri, yani sevapları ağır basanların ne olacağı konusuna Kur'ân'da üç âyet ışık tutmaktadır. Mü'minûn sûresinin 102. âyetinde onların kurtuluşa erecekleri, Kâri'a sûresinin 6. âyetinde "Hoşnut edici bir yaşayış içinde" olacakları beyan edilmektedir.
Demek ki En'âm sûresinin 8. âyetinde ve Mü'minûn sûresinin 102. âyetinde "kurtuluşa erecekler"; Kâri'a sûresinin 6. âyetinde "hoşnut bir hayatta olacaklar" denmektedir. Bu insanlar, gelirleri giderlerinden fazla olan-
lîrİT. Bunların manevî kârları ağır basmaktadır.
3. "Kimin de tartıları hafif zelırse. âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır". A'râf sûresinin 9. âyetinde de sevapları hafif gelenler ele alınmaktadır. Yüce Allah "kötü amelleri ağır basanlar" dememekte, "iyi amelleri hafif gelenler" ifadesine yer vermektedir.
Peki iyi amelleri hafif gelenler ne olacaktır? Bu sorunun cevabım A'râf sûresinin 9. âyetinde arayacağız. Ancak bu insanların iyi amellerinin neden hafif geldiğini cevaplandırmalıyız. "Allah'ın âyetlerine karşı haksızlık etmeleri" , onların kötü amellerinin iyi amellerinden ağır gelmesine sebep olmuştur veya olacaktır. Allah'ın hükümlerine, yani âyetlerine tâbi olmayıp Allah'tan başkalarını dost edinmeleri ve öğüdü dinlememeleri de bu sebepler arasındadır.
A'râf sûresinin 3. âyeti buna işaret etmektedir. Allah'ın âyetlerinin gereğini yapmayanlar, o âyetlere zulmetmiş, yani haksızlık etmişlerdir. Bu durum onların iyi amellerinin hafif gelmesine sebep olacaktır. Mü'minûn sûresinin 90 ile 102. âyetleri arasına bakıldığında, şirk denen zulmün ve iyi amel işlememenin tartıda iyiliklerin hafif gelmesine sebep olacağına dikkat çekildiği görülecektir.
Şimdi "Amelleri hafif gelenler ne olacaktır?" sorusunu cevaplandırabiliriz. A'râf sûresinin 9. âyetine göre, ziyana uğrayacaklardır. Mü'minûn sûresinin 103. âyetine göre de cehenmemde ebedî olarak kalacaklardır. Kâri'a sûresinin 9-11. âyetlerine göre ise kızgın ateşten oluşan "hâviye cehennemi" onların anası olacaktır. Sorguya çekildikten sonra elde edilecek olan değerlendirme onlara haber verilecek ve böylece hüküm kesinleşecektir. Bu âyetlerin bir önceki iki âyetle birleştirilmesi neticesinde şöyle bir neticeye varılabilir: Yüce Allah âhiretteki bu oluşumları anlatmakla, insanları haksızlık etmekten caydırmayı amaçlamaktadır.
Diğer taraftan dünyada işlenen amellerin hardal tanesi kadar olanının bile kaybolmadığı vurgulanarak âhirete iman davranış alanına sokulmaktadır. Dünyada hukukun yakalayamadığı, yakaladığı takdirde cezâlandıramadı-ğı davranışların bir gün değerlendirmeye tâbi tutulacağı inancı verilerek, haksızlığa uğrayanların psikolojik bunalıma girmesi önlenmektedir. Eğitimde en etkili metotlardan biri de budur.[7]
Şükürde Azlık:
10. Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.
Âyetin ana konusu nimetin kadrini bilmek anlamına gelen "şükretmek"tir. Âyetin analizini üç bölümde yapmayı uygun buluyoruz.
1. "Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik". Âyetin bu kısmındaki "yerleştirme" eylemini iki mânaya alabiliriz.
a) En'âm sûresinin 165. âyetinde geçen "Sizi yeryüzünde iktidar sahipleri yapan O'dur" ifadesinin devamı mahiyetindedir. Yeryüzünde yerleştirmek "hükümranlık vermek" anlamına gelmektedir. Bir toplumun sürü olmaktan kurtulup devlet kurması Allah'ın takdir ettiği en önemli nimetlerden biridir.
b) Göçebelikten kurtulup bir mekânda yerleşip orasını vatan edinmektir. Bir toplumun yerleşik hayata geçmesi, o toplum için en büyük nimetlerdendir. Göçebe toplumda endişe, korku, çaresizlik vardır. Yerleşik hayata geçmekle olumsuzluklar en aza indirilmektedir. Yerleşik hayat demek devlet kurmak, aşiretlikten kurtulmak, sosyal müesseseler kurmak, sanatları geliştirmek, fizikî ve sosyal çevreyi işlemek, gelecek endişesinden kurtulmak, kültür ve medeniyetin oluşturulmasına başlamak demektir.
Bütün bunların oluşmasında ilâhî kudreti görmek, o nimetlerin kıyme-anı bilmektir. Onun içindir ki Allah, "Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik" buyururken, yerleştirme işini kendisinin yaptığına dikkat çekmekte, yerleşik hayata geçmelerinde ilâhî kudreti, irâdeyi görmeyi tavsiye etmektedir. Bunu görmek şükürdür.
2. "Orada size geçim vasıtaları verdik". Âyetin bu kısmında ekonomik nimetler gündeme getirilmektedir. Her toplumun ihtiyaç duyduğu ve çağın gerekli kıldığı geçim vasıtaları vardır. Bilginin teknolojiye, teknolojinin ziraata ve üretime uygulanmasıyla dev geçim vasıtaları meydana gelmiştir. Temel ihtiyaçları gidermek için gerekli olan geçim vasıtalarının yanı sıra, bir de kültür ve medeniyeti ayakta tutmak, ona gıda vermek için gerekli olan ihtiyaçlar vardır. Kültür de medeniyet de acıkır, onlar da beslenmek, onlar da ekonomik nimetler sayesinde hayatlarını sürdürmek isterler. Ekonomik gücü olmayan toplumun siyaseti, eğitimi, sanatı ve bilimsel araştırmaları zayıflar. Onun için Allah yerleşik hayatı, ekonomik nimet vasıtalarının üzerine temellendirmekte, yerleşik hayat ya da siyasî iktidarla, ekonomiyi yan yana getirmektedir.
3. "Ne kadar da az şükrediyorsunuz!" Bunun anlamı, Allah'ın size bahşettiği bu nimetleri çok az takdir ediyorsunuz, kıymetini az biliyorsunuz, demektir. Fakat buradaki şükür kelimesini farklı bir açıdan değerlendirip buna destek olarak Sebe' sûresinin 13. âyetini alabiliriz:
"Ey Dâvud ailesi! Şükretmek için çalışınız. Kullarımdan şükreden azdır". Yüce Allah bu âyette çalışmayı şükür olarak tanımlamaktadır. Çalışan adam şükrediyor demektir. "Kullarımdan şükreden azdır" buyurulurken, çalışanın az olduğuna işaret edilmektedir.
Çalışan insan nimetin kıymetini biliyor, daha fazlasını elde etmeye çalışıyor, onunla hayatını zenginleştiriyor ve kolaylaştırıyor. Allah'ın verdiği nimetleri elde etmek için çalışmak gerekir. Nimetin peşinden koşan, onu elde etmek için gayret sarfeden, şükrediyor demektir. Nimetlerin Allah'tan geldiğini bilmek de imanî bir konudur. O zaman şükrün iman etmek anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Böylece âyet, yerleşik hayat, siyasî iktidar, ekonomik nimet, çalışmak ve şükür arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir.[8]
İlk Yaratılış Ve İblîs:
11. Andolsun sizi yarattık, sonra size biçim verdik ve sonra da meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Iblîs'in dışındakiler secde ettiler, o secde edenlerden olmadı.
Âyette yer alan çoğuldan tekile geçişin ne olduğunu açıklayarak yorumu sürdüreceğiz. Çünkü "Sizi yarattık"; "Size şekil verdik" ifadelerindeki "siz" zamiri çoğuldur. Ama daha sonra Âdem'e geçerek üçüncü tekil şahıs kullanıldı. Buradaki çoğuldan tekile intikal edişi şöyle açıklarız:
1. Âdem ismi bütün insanlık soyunu simgelemektedir. "Sizi yarattık", "Size şekil verdik" buyurulurken kastedilen Hz. Âdem'in kendisidir. Başka bir ifade ile bu âyet"Âdem'i yarattık"; "Ona şekil verdik" anlamına gelmektedir. Böyle bir açıklamanın delili ne olabilir? Râzî, Bakara sûresinin 63. âyetini buna delil olarak getirmektedir: "Sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u da üstünüze kaldırmıştık". Buradaki "siz" ifadesi çoğuldur. Söz alınan Hz. Peygamber dönemindeki İsrâiloğulları, yani yahudiler değildi. Söz alınan onlann Hz. Mûsâ dönemindeki dedeleriydi.
Aynı şekilde Bakara sûresinin 49. âyetinde, "Firavun hanedanından sizi kurtarmıştık" buyurulurken, kastedilen Hz. Muhammed dönemindeki yahudiler değil, Hz. Mûsâ dönemindeki dedeleri idi. Bakara sûresinin 72. âye-tindeki, "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de" ifadesi de aynı şekilde Hz. Mûsâ dönemindeki İsrâiloğullan'na işaret etmektedir. Bu misallerden hareket edersek, "Sizi yarattık", "Size şekil verdik" ifadelerini, Hz. Âdem'in yaratılması ve ona şekil verilmesi anlamına alabiliriz.
2. Yaratma ve şekil vermekten kasıt Hz. Âdem olunca, onun yaratılışının bir anda olup bitmediğim, uzun bir süreçten geçtiğini söyleme fırsatını elde ederiz. Yâsîn sûresinin 82. âyetinde, "Allah bir şeyi yaratmak istediği zaman, O'nun yaptığı, 'ol' demekten ibarettir. Hemen oluverir" buyurulduğuna göre, buradaki safha safha yaratma şeklindeki açıklama yanlış olmaz mı? Bu sorunun cevabını Âl-i İmrân sûresinin 59. âyeti ile vermek mümkündür. "Allah Adem'i topraktan yarattı. Sonra ona 'ol' dedi ve oluverdi". Görüldüğü gibi yaratılmadan sonra "ol" emri verilmektedir. Demek ki yaratma olgusu, "ol" emrinin verilmesinden önceki maddî ön hazırlığı ifade etmektedir.
Hz. Âdem'in yaratıldığı çamurun şekillendirilmesinde geçirdiği safhalar Kur'ân'da açıklanmaktadır. Toprak safhası (Âl-i İmrân 3/59), çamur safhası (Secde 32/7), yapışkan çamur safhası (Sâffât 37/11), havada kurumuş çamur safhası (Hicr 15/28), şekillenmiş balçık safhası (Hicr 15/26, 28), ateşte pişmiş çamur safhası (Rahman 55/14), ilâhî ruhun üfürülmesi (Sâd 38/72).
A'râf sûresinin 11. âyetinde geçen yaratma ile şekillenme buna işaret etmektedir. Çünkü Hz. Âdem'in yaratılmasıyla şekillenmesi, aynı anda iç içe olmuştur. Hz. Âdem'in yaratıldığı toprağın geçirmiş olduğu bu safhaların bir benzerini, insanlar annelerinin rahimlerinde geçirmektedirler. Embriyoloji biliminin tesbit ettiği bu safhalar, aynen Hac sûresinin 5. âyetindeki gibidir.
Şimdi, "A'râf sûresinin 11. âyetinin neden burada getirildiği" sorusunu yorabiliriz. A'râf sûresinin 10. âyetinde, yeryüzünde yerleştirme ve geçim vasıtalarım verme nimetinden bahsedilince, bu âyette de insanı yaratma, yani var etme nimeti gündeme getirilmiştir. Bir bakıma 10. âyetin devamı durumundadır ve şükür ibadetinin yapılmasını teşvik etmektedir.
Başka bir ifade ile bu âyet Bakara sûresinin 28. âyetine bağlı ve onun bir açılımıdır. "Sizi yokken var eden Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?" âyetiyle, "Sizi yaratıp sonra şekillendiren Allah'a ne kadar az şükrediyorsunuz?" âyeti arasında bağlantı kurulmaktadır. A'raf sûresinin 10 ve 11. âyetleri de bunu ifade etmektedir. Hz. Âdem'in yaratılıp şekillendirilmesi, şükredilmesi gereken bir olgudur. Bunu yapan Allah'a şükretmemek, iyi amellerin hafif gelmesine sebep olacaktır.
2. "Sonra da meleklere, 'Âdem'e secde ediniz' dedik. İblîs'in dışındakiler secde ettiler, o secde edenlerden olmadı". Âyetin bu kısmı, Bakara sûresinin 34. âyetinde geçmişti. Orada 31-34. âyetler arasında, secde etme emrinin neden verildiği anlatıldı. Yüce Allah Hz. Âdem'e isimleri öğretti. Sonra meleklerden ona öğretilenleri anlatmalarını istedi. Onlar anlatamaymca Hz. Âdem'den anlatmasını istedi. Hz. Âdem anlatınca, meleklere ona secde etmelerini emretti.
Bu konu Bakara sûresinin ilgili âyetlerinde anlatıldı. Burada sadece Allah'ın bu olguyu neden bize anlattığını açıklamak istiyoruz. Yüce Allah "Bilene boyun eğilir, secdeye kapanılır, yani saygı gösterilir" demek istiyor. "Bilgiye sahip olan, onu hayata geçiren insanlara veya toplumlara diğerleri boyun eğecektir" denmek isteniyor. Bu anlatımıyla Allah, müslümanlann bilgiyi elde etmelerine, ona değer vermelerine ve onu hayata geçirmelerine önem verdiğini vurgulamaktadır.
Câhil bir topluluğa saygı duyulmaz, onlara dünyayı idare etme yetkisi verilmez. Onlar başkalarına boyun eğerler, başkaları tarafından idare edilirler, kullanılırlar, secde ettirilirler. İblîs'in neden secde edenlerden olmadığı başka âyetlerde açıklanmaktadır. İnat ettiğinden ve kibirlendiğinden (Bakara 2/31); cinlerden olduğundan (Kehf 18/50). Fakat neden kibirlendiği, A'râf sûresinin devam eden âyetlerinde de açıklanacaktır.[9]
Secde Etmeme:
12. Allah buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblîs:) "Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu çamurdan yarattın" dedi.
Bu âyetin analizinden çıkarılacak önemli ilkeler vardır.
1. Yargısız infaz yoktur. Bir önceki âyette Allah meleklere Âdem'e secde etmesini emrettiğinde, İblîs'in secde etmediği söylendi. Onun secde etmemesi, Allah'ın emrine karşı gelmesi demektir.
Kehf sûresinin 50. âyetinde İblîs'in bu hareketi, "Rabbinin emrinden dışarı çıktı" şeklinde bildirilmektedir. Allah'ın emrinden dışarı çıkmasına rağmen Allah onu sorgulamadan cezâlandırmamaktadır. A'râf sûresinin 12. âyetinde sorgulama başlatılıyor. Âyet bu haliyle A'râf sûresinin 6. âyetinin bir devamı mahiyetinde, ya da onun bir örneği durumundadır. Sorgulama hem dünyevî hem de uhrevî hukukta olacaktır.
Âyetin bu kısmı, modern hukuka, davranışın sebebini ortaya çıkartmadan cezalandırmanın olamayacağı ilkesini kazandırmaktadır. Yüce Allah, so-rayu davranışın sebebini ortaya çıkartacak şekilde sormaktadır. Böylece davranışın psikolojik sebebini ortaya çıkartmaktadır. Bu psikolojik sebep onun secde etmesini engellemişti. Demek ki burada bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.
2. Davranışın sebebi ortaya çıkıyor. "Ben ondan üstünüm". Bu ifade başka âyetlerde "kibir" olarak geçmektedir. "Ben ondan üstünüm" diyerek "büyüklük taslaması" onu secdeden alıkoymuştur. Yüce Allah sorgu-lamasıyla, secde etmemesinin sebebini bizzat kendisine itiraf ettirmektedir.
3. Sebebin sebebi de ortaya çıkıyor. "Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi". İblîs, kibirlenmesinin sebebini, yaratıldığı kaynağa bağlamaktadır. Ateşin topraktan üstün olduğu fikrinden hareketle Hz. Âdem' den üstün olduğunu itiraf etmiş ve böylece kibirlenmiştir. Böylece cinlerin kökeninin ateş, insanların kökeninin toprak olduğu ortaya çıkmaktadır. Demek ki köken farklılığı kibirlenmesine, kibirlenmesi de secde etmemesine sebep olmuştur. İlk sebep köken farklılığıdır. Maddî sebep kibirlenmek gibi psikolojik bir sonuca, psikolojik sonuç da davranışın sebebine dönüşmektedir.
Bu âyetten çıkartılacak önemli bir ilke de şudur: Köken farklılığı gözetenler şeytanın, yani İblîs'in yaptığını yapmaktadırlar. Köken farklılığı gözetenler ırkçıdırlar. İnsanlar doğuştan getirdikleriyle övünmemeli, sonradan ka-zandıklarıyla iftihar etmelidirler. Doğuştan getirilenlerde kendi irâdemiz, emeğimiz ve gayretimiz yoktur. Doğuştan getirdiklerimizle övünürsek ka-dın-erkek ayırımı, üstün ırk-üstün olmayan ırk ayırımı meydana gelir, buradan da kibir, yani üstünlük anlayışı ortaya çıkar.
Âl-i İmrân sûresinin 188. âyetinde anlatıldığı gibi, insanlar yapıp ettikleriyle övülmeyi hak ederler, doğuştan getirdikleriyle değil. Yüce Allah yaratıldığı maddenin farklılığından hareketle, kendini üstün görmenin yanlışlığını vurgulamak için bu âyeti bize anlatmaktadır.
Diğer taraftan Allah kıyas yapmanın doğru olmadığını da vurgulamaktadır. İlimde kıyas yapılır, ama diğer konularda mukayese yapmak şeytan işidir; meselâ karının kocasını başka erkeklerle, kocanın karısını başka kadınlarla mukayese etmesi, hocanın talebesini başka talebelerle, ana-babaların da çocuklarını başka çocuklarla mukayese etmesi doğru değildir.[10]
Ceza Vermek:
13. Allah: "Öyle ise, oradan in! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklar- dansın" dedi. Ayetin analizinden bazı neticeler elde etmek mümkündür.
1. Yüce Allah, İblisle konuşmuştur. İblîs'i sorgulamak için onunla konuşması, ona bir şeref kazandırmaz. Çünkü konuşmanın sonucu cezalandırma, olmuştur. Nitekim Tahrîm sûresinin 7. âyetinde de kâfirler muhatap alı-
sini: onlara hitap edilmektedir.
2. Cezanın sebebi kibirdir. "Orada büyüklük taslamak senin haddin de-i:id:r". "Orada" ifadesiyle bulunulan konum kastedilmektedir. İblîs melekler arasında bulunuyordu ve Allah katında bir konuma sahipti. Konumu iti-bırr. le kibir yapmaması gerekiyordu. Böylece yaratıklar arasında ilk günâ-an. »erer: kibir olarak ortaya çıkmaktadır. Kibrin sebep olduğu günâh nede-mn jc iblis., kovulmak şeklinde cezâlandınlmaktadır. Âyetin birinci bölümüncem.'" denirken bulunduğu konumdan inmesi, yani o konumu kay-fcöimesi kastedilmektedir. Cezanın verilme şekli şöyledir: a) Konumunu kaybettirmek, b) Oradan çıkartmak, c) Aşağılanmışlardan olmak.
Demek ki âyet bize şunu öğretmektedir: Kibirlenen fertler ve toplumlu. Allah katındaki konumlarını kaybediyorlar. Kibirli toplumların medeniyet ailesinde de yerleri yoktur. Zamanla bu tip fert ve toplumlar aşağılana-caklardır. Biz âyeti kendi hayatımıza bu şekilde uygulayacağız. Kibirli fertler ve toplumlar şeytan ahlâkı ile ardaklanmaktadırlar.
Kısaca ilk suç veya günâh Allah'ın emrinden çıkmak, yani secde etmemek, onun da sebebi kibir, onun da sebebi köken farkı gözetmek olmuş, ce-zisı da kovulma ve aşağılanma ile gelmiştir. Konumunu kaybetme, bulunduğu yerden başka bir yere tehcîr edilerek mekân değişimine uğramak, ilk cezalardan olmaktadır. Böylece Allah, hangi suça hangi ceza verileceği konusunda da önemli bir örnek vermektedir.[11]
İblisin İsteği:
14. İblîs, "Bana, (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi.
Bu âyetin tahlilinden çıkarılacak iki önemli husus vardır.
a) İblîs cezalandırıldıktan sonra Allah'tan kıyamete kadar kendisine mühlet vermesini istemiş, dolayısıyla emrine muhalefet ettiği yüce Allah'tan istekte bulunmayı ihmal etmemiştir.
b) "Diriltilecekleri güne kadar" ifadesiyle, öldükten sonra dirilmeye inandığını bildirmektedir. Zaten 12. âyette "Beni ateşten yarattın" dediğinde, Allah'ın yaratıcılık sıfatına inandığını da belirtmektedir. Bunun anlamı şudur: İblîs hem Allah'a hem de âhirete inanıyor.
Onun bu imanı İblîs olmasına, kovulmasına mani olamadı. Yüce Allah insanlara bu olguyu şunu vurgulamak için anlatmaktadır: "Allah'a inandım, âhirete inandım" dedikten sonra, küfrü sergilemenin yanlışlığı vurgulanmaktadır. En'âm sûresinin 158. âyetinde beyan edildiği, "imanında bir hayır kazanmamak" durumuna düşmemek gerekiyor.
Secde sûresinin 29. âyetinde kâfirlerin imanının fayda vermeyeceği gündeme getirilmektedir. Bir kimse imanının gereğini yerine getirmeyip, tam tersi işler yapıyorsa, imanının faydasını görmüyor demektir. Bu durum İb-lîs'in durumunu andırmaktadır. Böylece İblîs hem dua edilecek makamı biliyor hem yaratıcısını tanıyor hem de öldükten sonra dirilme gününe inanıyor.[12]
İblise Mühlet:
75. Allah, "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
İblîs'in mühlet istemesi kabul edildi. 14. âyette İblîs zamanı belirtmesine rağmen, Allah sadece mühlet verilenlerden olduğunu söylemiştir. Sâd sûresinin 8. âyetinde öldükten sonra dirilme gününe kadar, Hicr sûresinin 38. âyetinde de öldükten sonra dirilme gününe kadar mühlet verildiği belirtilmektedir. Bu mühleti niçin istediği daha sonraki âyetlerde açıklanan İblîs, aslında bitmek tükenmek bilmeyen bir düşmanlık içine girmiş oluyordu.[13]
Amacı: İnsanı Aldatmak:
16. İblîs dedi ki: "Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım".
17. "Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın" (dedi).
Bu âyetlerin tahlilinden çıkarılacak önemli neticeler şunlardır:
1. Azgınlığını Allah'a yüklemektedir. "Öyle ise, beni azdırman sebebiyle" ifadesiyle İblîs, kendisini hataya düşürdüğü, saptırdığı ve bu sebeple sapmasına izin verdiği ithamında bulunup, suçu Allah'a yüklemektedir. ZjA ağvâ kelimesi, "umutsuzluğa sürükledi, arzuladığı şeye ulaşmasını engelledi" mânasına da gelmektedir. İblîs'in bu ifadesi, meleklerin arasında bulunduğu konumu kaybettiğine işaret etmektedir. Hicr sûresinin 39. âyetinde de şeytanın ağveytenî kelimesini kullanarak, yoldan çıkmasını, azmasını AUah'a yüklediğine dikkat çekilmektedir.
2. İblîs intikam almak peşinde. Kehf sûresinin 50. âyetinde fi "Rabbinin emrinden dışarı çıktı" ifadesiyle yüce Allah, yoldan çıkma eylemini kendisinin gerçekleştirdiğini buyurmaktadır. Aslında İblîs "Beni yoldan çıkardın" derken Allah'a iftira etmiştir. Kendi yaptığı eylemi Allah'a mal etmektedir. Bu iftirasına dayanarak Allah'ın kullarından nasıl intikam alacağını şöyle açıklamaktadır:
a) "İnsanları saptırmak için senin yolunda oturarak...". 16. âyetin devamında bu işi yapacağını ilân etmektedir. "Allah'ın doğru yolu" ifadesiyle, maddî anlamda bir yol kastedilmemektedir. Allah'ın doğru yolunun ne olduğu, Fatiha sûresinin 6-7. âyetlerinde açıklandı. Allah ile kul, kul ile kul arasındaki dengeli ilişkilerin tamamına doğru yol denmektedir. Adalet, ölçü ve denge bu yolun temellerini oluşturmaktadır. Allah'a kulluk etmek doğru yoldur (Âl-i İmrân 3/51), doğru söz Allah'ın yoludur (Hac 22/24), haklar Allah'ın yolunu oluşturuyor, yani akıl, düşünce ve takvanın yolunu (En'âm 6/151-153).
Şeytanın kastettiği Allah'ın yolu, aklın, düşüncenin, takvanın, hakların, adaletin, imanın ve ilâhî vahyin getirdiği bütün değerlerin yoludur. İblîs'in o yola oturması, yolu kesmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifade ile nefisle beynin ve gönlün yolunu kesmek; ilâhî vahyin akılla ilişkisini, bağlarını koparmaktır.
b) Şükretmelerini engellemek. A'râf sûresinin 17. âyetinde tblîs tarafından insanın Allah'a şükretmesinin engelleneceği ifade edilmektedir. Burada şükretmenin iki anlama geldiğini söylemekte yarar vardır: Birisi nimetin kıymetini bilmek ve Allah'tan geldiğine inanmaktır. Şükretmemek de bunun tersidir. İkinci mânası inanmaktır. "Sen onların çoğunu şükre-denlerden bulamayacaksın" denirken, "Onların çoğunu iman eder vaziyette bulamayacaksın" demek istenmektedir. Her yönden insana gelmesinin anlamı, insanın her an ve her şart altında şeytanın etkisine açık olduğunun ifadesidir. İblîs'in manyetik alanının dışında kalmak çok zordur.
c) Amellerini süslemek ve azdırmak. Hicr sûresinin 39. âyetinde, şeytanın insanı nasıl etkileyeceğinin başka bir boyutu gündeme getirilmektedir.
Sâd sûresinin 82. âyetinde de Allah'ın kudretine (şerefi) yemin ederek, ihlâs sahipleri hariç hepsim azdıracağını söylemektedir. Bu azdırma kelimesini öyle kullanıyor ki, A'râf sûresinin 16. âyetinde Allah'a "Beni azdırdın" demektedir. Azdırma işini kendisinin kullar üzerinde gerçekleştireceğini söylerken de aynı kelimeyi kullanmaktadır.
d) Tahrîk ederek (A'râf 7/200), e) vesvese vererek (Nâs 114/4-5), f) çağırarak (Lokman 31/21; İsrâ 17/64), g) emrederek (Bakara/268), h) unutturarak (Mücâdele 58/19).
Şeytanın hangi yollarla insana yaklaşacağı ve onun etkileme silâhlarının neler olduğu yukarıdaki âyetlerde açıklandı. İlâhî eğitimin en önemli metotlarından biri, tehlikenin nereden geleceğini önceden haber vererek insanları bilgilendirmektir. Bilgilendirmenin olmadığı yerde tedbir alınamaz. Buran bu anlatımların amacı, insanın şeytana karşı tedbirini alması için onu bilgi ile donatmaktır. Eğitimin sakındırma amacına ancak bu yolla ulaşılabilir.[14]
Şeytana Uymak:
18. Allah buyurdu: "Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki onlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım".
Âyeti iki kısma ayırarak analizini yapacağız.
1. Şeytanın kovulması. Haydi yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık!" Âyetin bu kısmında ze'ame kelimesinden türemiş mez'ûm kelimesi yer almaktadır, "ayıplamak, hakaret etmek" demektir; ez'ame kalıbından alınınca, "korkutmak", isim kalıbından "ayıp, eksiklik" mânalarına gelmektedir. "Hor, hakir ve zelil kılmak" mânalarıyla bu kelime sadece İblîs'le ilgili olarak bu âyette kullanılmaktadır.
Âyette geçen ikinci kelime olan, dâhr kelimesi, "tardetmek, uzaklaştırmak" anlamına gelmektedir. Kur'ân'da dört âyette yer alan bu kelime "defetmek" mânasına da gelmektedir. Allah'ın emrinden çıkan şeytanın başına gelen halleri Allah bize niçin anlatmaktadır? Sorunun cevabı, âyetin kendi içindedir. İnsanlara, Allah'ın emrinden çıkmanın nelere mal olacağı uyarısında bulunulmaktadır. İnsan için yerilmek ve kovulmak gibi, Allah katındaki konumunu kaybetmekten daha büyük bir yıkım var mıdır? Böyle bir duruma sadece İblîs değil, Allah'ın emrinden çıkan herkes düşebilir.
2. Şeytana uyan onunla cehennemde buluşur. Âyetin ikinci kısmında, "Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım" buyurulmaktadır. Yukarıdaki âyetlerde İblîs, insana her yönden yaklaşarak yoldan çıkaracağını itiraf etmişti. Bu etkilemenin amacı, insanı kendine tâbi kılmaktır. Yüce Allah şeytana tâbi olanları, şeytanla beraber cehenneme dolduracağını beyan ederek, insanları yanlıştan caydırmak istemektedir.
Buradan varılacak netice şudur: Yüce Allah insanların kötü anlamda İb-lîs'in etki alanında olduklarını, bu etkilerle kime tâbi olacaklarında hata edebileceklerini ve İblîs'e uymanın neticesinin nereye varacağını hatırlatarak uyanda bulunmaktadır. Madem ki ilâhî eğitim bu bilgilendirmeyi ve uyarıyı önemsiyor, din eğitimi de bunu amaç edinmelidir. Kötü tanıtılmadan, iyiyi hayata geçirmek zordur.[15]
İblisin Âdem'i Etkilemesi:
19. (Allah:) "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zâlimlerden olursunuz" (buyurdu).
20. Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı" dedi.
21. Ve onlara: "Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim" diye yemin etti.
22. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: "Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye nida etti.
Bu âyetlerden birtakım neticeler çıkarılabilir. Âyetlerin açıklamasına başlarken şunun bilinmesi gerekir: İblîs secde etmediği Âdem'den dolayı huzurdan kovulmasını bir türlü hazmedemedi, Âdem'i bulunduğu konumdan çıkartması için bütün entrikalarını kullanmak üzere saldırıya geçti.
Bakara sûresinin 31. âyetinde Hz. Âdem'e ilk defa öğretim faaliyetine başlanmıştı. Oradaki "Adem'e isimlerin tamamını öğretti" ifa-desindeki "öğretme" ifadesiyle bu gerçekleştiriliyordu.
Daha sonra Bakara sûresinin 35. âyetinde eğitim faaliyetine başlandığını görüyoruz. Bir yerde "Şunu yapma!" diye olumsuz bir emir varsa, orada eğitim faaliyeti başladı demektir. Bakara sûresinin 35 ile A'râf sûresinin 19. âyetleri, eğitim faaliyetinin hangi konu ile başladığına ışık tutmaktadır. "Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zâlimlerden olursunuz". Bu âyet Bakara sûresinin 35. âyetinde açıklanmıştı. Biz burada sadece, ilk yasağın tabiatla ilgili olduğunu ve insanın beslenmesini ilgilendirdiğini söylemekle yetineceğiz.
Âyette geçen "Zâlimlerden olursunuz" ifadesindeki zulüm kelimesi, "günâh işlemek, karanlık iş yapmak, kendine yakışan hareketi yapmamak veya yakışmayan hareketi yapmak, Allah'ın emrini yerine getirmemek" mânalarına gelmektedir. Dikkat edilirse Allah'ın emrinin tersini yapmanın ilk değerlendirilmesi yapılmaktadır. Böylece Âdemoğulları tarihinde zâlim kavramı, ilk defa literatürdeki yerini almış oluyordu.
2. Yüce Allah'ın bu yasağının ardından İblîs hemen harekete geçti, Âdem ile eşini etkilemeye başladı.
a) "Derken şeytan, birbirlerine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi". Âyetin bu kısmından şeytanın etkileme metodunun "vesvese vermek" olduğunu anlıyoruz. Hz. Âdem ve eşine de bunu uygulamıştır. Diğer taraftan vesvese vermenin amacını da yüce Allah açıklamakta ve onun Âdem'le eşinin avret yerlerini açmak olduğuna dikkat çekmektedir. Bu durumu biz bugün "vücut teşhiri" diye adlandırılan exhibition corporal hastalığı olarak görüyoruz.
Vahşî hayvanlar avlarına saldırırken onların can alıcı noktalarını bilirler ve ona göre saldırırlar. Şeytanın amacı da insanın avret yerlerini açmak ve ona vücudunu teşhir etme hastalığını bulaştırmaktır. Bunu yapabilmek için ilk saldırılacak yer, mideye haram lokma göndermektir. Böylece Allah burada şeytanın hem metodunu hem de amacını açık bir biçimde anlatmaktadır.
b) "Rabbiniz size bu amcı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz, diye yasakladı dedi". Şeytanın, Hz. Âdem'le eşini ağaçtan yedirmek için istismar ettiği ilk duygu, "ebedîlik duygusu"dur. İnsan bulunduğu yerden ayrılmak istemez. Onun içindir ki ölümü istemeyip ebedî olarak dünyada kalmak ister. "Ebedîlik duygusu" bir silâha benzer, vurursunuz katil olursunuz; vurulursunuz gazi olursunuz. İnsan "ebedîlik duygusu"yla eğitildiği zaman faydalı olur. Yurt edinme, vatan edinme bu duygunun eseridir. Bu duygu olmasaydı, insanlar ne çocuk yetiştirirler ne ilim yapar ne de sanat eserleri bırakırlardı. Bunları yapanları, kendileri dünyada olmasalar bile eserleri ebedîleştirmektedir. Ama "ebedîlik duygusu", "ebedîlik tutkusu" haline gelince, fayda yerine zarar ge-irrueye başlar.
Şeytan Hz. Âdem ve eşinde bulunan bu ebedîlik duygusunu, ebedîlik rutkusuna çevirme uğraşısı içinde oldu ve bunu başardı. A'râf sûresinin 20. âyetinde "Ebedî kalanlardan olursunuz" denirken, Tâhâ sûresinin 120. âyetinde "ebedîlik ağacı" kavramına yer verildiğine işaret edilmektedir.
A'râf sûresinin 20. âyetinde "melek olursunuz" dendiği halde Tâhâ sûresinin 120. âyetinde, "sonu gelmeyen bir iktidar" ifadesine yer verilmektedir. Her iki âyet bir araya getirildiğinde şöyle bir formül ortaya çıkmaktadır: Melek olmak, ebedî kalmak, ebedîlik ağacı, tükenmeyen iktidar. Şeytan bu kavramları istismar ederek Âdem'le eşini etkilemiştir.
Burada sorulması gereken soru şudur: Şeytan bunları nereden biliyordu? Tükenmeyen iktidar, ebedî kalmak ve ebedîlik ağacı gibi kavramların bilgisini nereden elde etmişti veya öğrenmişti? Yukarıda şeytanın, öldükten sonra dirilmeyi bildiğine ve ona inandığına işaret edilmişti. Allah'ın kendisini hangi cevherden yarattığını da biliyordu. İblîs bunları meleklerin arasında iken öğrenmişti. Tabii ki bu bilgileri Allah öğretmişti.
3. "Ve onlara: 'Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim' diye yemin etti". A'râf sûresinin 21. âyetinin bu ifadesinden anlıyoruz ki şeytan, yemin ve nasihatin ne olduğunu da biliyordu. Öğüt verenler denirken, çoğul olarak kullanılınca, başka öğüt verenlerin olduğu ortaya çıkmaktadır.
Diğer taraftan, Hz. Adem'le eşini kandırmak için yemini de kullandığını bu âyetten öğreniyoruz. İnsanın hassas noktalarından olan ebedîlik tutkusunun ardından yemini devreye sokunca durum ne oldu? Bu sorunun cevabı 22. âyette verilecektir.
4. "Böylece onları hile ile aldattı". Âyetin bu kısmında jyp gurur ile dellâ kelimeleri yer almaktadır. En'âm sûresinin 70. âyetinde garra kelimesi açıklandı. Gurur, "aldatma" mânasına gelmektedir (Âl-i İmrân 3/185). Delle kelimesinin iki asıl mânası olduğunu Ezherî söylemektedir. Birisi "ayak", diğeri de "cesaretlendirmek"tir. "Kendisinde hiçbir fayda olmayan şeye heveslendirmek, teşvik etmek" mânasına gelmektedir.
İki kelime bir araya gelince âyete "Hile ile aldattı"; "Onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi" mânası da verilebilir. Ayetin bu kısmından, insanın psikolojik bir boyutu ortaya çıkmaktadır. Ne kadar bilgili olursa olsun insan aldatılabilir. Hz. Âdem daha önce Allah tarafından öğretime ve eğitime tâbi tutulmasına rağmen, şeytanın hile ile aldatmasından kurtulamadı. Demek ki kimse şeytanın aldatıcı özelliğinin kalması konusunda kendisini tezkiye edemez. Şeytanın aldatmasının dışında kalacak olanların "ihlâs sahipleri" olduğunu şeytanın kendisi Sâd sûresinin 83. âyetinde itiraf etmektedir. Bunların dışında kalanların tamamını etkileyeceği de Sâd sûresinin 82. âyetinde ifade edilmektedir.
5. "Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklanyla üzerlerini örtmeye başladılar". Can alıcı açıklamalardan biri de budur. Haram lokma ile haya duygusu arasında bir ilişki kurulmaktadır. Maddî anlamda cinsel organları açılıp göründü mü? Yoksa birden bire çıplaklıklarının farkına mı vardılar? Bu durum maddî anlamda olduysa, haram lokmanın haya perdesini yırttığı neticesine ulaşıyoruz.
Eğer Hz. Âdem'le eşi elbiselerle örtülmüş idiyseler, sonradan neden cennet ağaçlarının yapraklarından örtündüler, elbiselerini giyseydiler daha iyi olmaz mıydı? Cennet yapraklarından örtünmeleri, elbisenin ne olduğunu bilmediklerine ve maddî anlamda örtündüklerine delil teşkil etmektedir. Bu noktada Muhammed Esed'in açıklamasını öne çıkartmanın doğru olacağına inanıyoruz. O zamana kadar farkında olmadıkları çıplaklıklarının farkına vardılar. İnsanoğlunun cennetten çıkarılmadan önceki saf ve masum durumuna işaret edilerek, kendisinden etkilenip kötüye gidecek bir boyutun olduğunun farkında değillerdi. Haram lokma yemeleri, onların bu boyutunu ortaya :. anlamına gelmektedir.
Bu âyeti Allah bize bir hikâye olsun diye mi anlatıyor? Bizim için bun-iar neyi ifade etmektedir? Haram lokmanın haya duygusunu, haya perdesini ve böylece cinsel ahlâkı tahrip ettiği anlatılmaktatır. Cinsel ahlâksız-iğzı alenî yapılmasının yaygınlaşmanın sebeplerinden biri de haram lokmasın: cîdcğu gerçeğini öğretmektir.
6. 'Rableri onlara: 'Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?' diye nida etti". Bu âyete göre eğitimle öğretim iç içedir. Yasaklanan ağacın yasaklığına ne oldu da ondan yediler? Şeytan onları hangi sebeple etkiledi? Bu sorunun cevabını Tâhâ sûresinin 115. âyetinde bulmak mümkündür: "Andolsun buz. daha önce de Adem'e ahid (emir) vermiştik. Ne varki o, (emri) unuttu. Onda azim de bulmadık". Unutkanlık ve gayretsizlik, Hz. Âdem'in etkilenmesine zemin hazırladı.
Âyetin bu kısmında bir sorgulama ortaya çıkmaktadır. Daha önce neyin yasak ve kimin düşman olduğu bilgisi veriliyordu. Bu bilgilendirme, sorumluluğu doğurmaktadır. Hangi konuda bilgilendirme yapılmış ve hangi konu ihmal edilmişse, o doğrultuda sorgulama cereyan etmektedir.[16]
Sorgulama Ve Suçun İtirafı:
23. Âdem ile eşi dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, elbette ziyan edenlerden oluruz".
22. âyetin devamı durumunda olan bu âyette Hz. Âdem'le eşi iki soru ile sorgulanmıştı: "Ben size o ağacı yasaklamadım mı?"; "Ve 'Şeytan size apaçık bir düşmandır' demedim mi?" Bu bilgilendirmeye rağmen Hz. Âdem ve eşinin şeytanın etkisinde kalıp ağaçtan meyve yemeleri günâh işlemelerine sebep olmuştur. Bu sorgulamanın ardından Hz. Âdem ve eşi dua ettiler:
1. "Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik". Bu hâdise insanlık tarihinde suçun itiraf edilerek tövbe edilmesi anlayışının ilk adımını teşkil etmektedir. Bu şekilde insan şeytandan ayrılmaktadır. A'râf sûresinin 12. âyetinde şeytana da sorgulama yapıldı, fakat suçunu itiraf edip yanlışını k&bui etmedi. İnsan günâh işlerken şeytanla beraber oluyor (Haşr 59/16), ama tövbe ve istiğfar ederek ondan ayrılmaktadır.
Hz. Âdem'le eşi kendilerine yakışmayan harekette bulunduklarını itiraf ederek suçu ne Allah'a ne de şeytana attılar. Çünkü sapık bir anlayışa göre, "Sen dikseydin ben günâh işlemezdim" (Zümer 39/57); "Bizi şeytan etkiledi, suç ondadır" diyebilirlerdi. Böyle bir yola sapmayıp suçlarını itiraf etmeleri, Hz. Âdem ve eşinin dünya insanlığına bıraktıkları bir erdem olmuştur.
Bu noktada şöyle bir soru sorabiliriz: Hz. Âdem ve eşi af dilemesini kimden öğrendi? Bu sorunun cevabı Bakara sûresinin 37. âyetinde verildi. O âyetle bu sorunun cevabını verebiliriz: "Âdem Rabbin-den birtakım kelimeler aldı ve derhal tövbe etti". Hz. Âdem'in nasıl tövbe edeceğini Allah ona vahyetti. O da aldığı bu vahyin ardından tövbesini yap-ti. Görüldüğü gibi Hz. Âdem ve eşi, günâh işleyenlerin aslında kendi kendilerine haksızlık ettiklerini, kendilerine yazık ettiklerini "bütün ınsariiıgaogiel-mişlerdir.
2. "Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, elbette ziyan edenlerden oluruz". Suçlarını itiraf ettikten sonra bağışlanmalarını ve merhamet edilmelerini istediler. Suçun itiraf edilmesinden sonra, Allah'ın gafur ve rahîm sıfatlarına sığınmanın önemi öne çıkmaktadır.
Hz. Âdem ve eşi bu sığınma işini olumsuz ifadelerle yapmaktadırlar. "Bağışlamaz, merhamet etmezsen" diyerek beklentilerini ortaya koymaktadırlar.
Diğer taraftan bu yalvarma şekli, istiğfar etmenin formülü olmaktadır. Ayrıca Hz. Âdem ve eşinin, af ve merhametin yokluğunda ne olacağının bilincinde olduklarını da görüyoruz. "Elbette ziyan edenlerden oluruz". Affe-dilmemenin neticesinde çok vahim şeylerin olacağını söylemeleri de, bu dualarını ne kadar gönülden yaptıklarını göstermekte ve bütün zararın kendi başlarına geleceği vurgulanmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki, ilk insanın tövbe ve istiğfar etmek için yaptıkları bu duada insanlığa çok şey öğreten bir mâna vardır. Âyetteki bu sesleniş, nsana erdemli olmanın yolunun, suçunu itiraf edip özür dilemekten geçtiğini öğretilmekte, erdemli oluşun kuralı sunulmaktadır.[17]
Allah'ın Cevabı:
24. (Allah:) "Kiminiz kiminize düşman olarak ininiz! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır".
25. "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız" dedi.
Af dilerken sadece Hz. Âdem'le eşi varken, bu âyetlerde çoğul ifadesinin yer almasının sebebi, onlara şeytanın da ilâve edilmesi dolayısıyladır. A'râf sûresinin 24. âyeti, Bakara sûresinin 36. âyetinin ikinci bölümünün aynısıdır. Orada "Şeytan onların ayaklarını kaydırdı" ifadesinin bir uzantısı olduğu halde, burada bağımsız bir âyet kimliği kazanmıştır.
1. Kim birbirine düşman olarak inecekti? Hz. Âdem'le eşi mi? Hz. Âdem ve eşine şeytanın düşmanlığı, ilk planda sorunun cevabı olarak gözükmektedir. Ama aslında yeryüzünde insanların birbirlerine düşmanlık göstermelerine bir işaret de vardır.
Âyette yer alan "İniniz!" emri dolayısıyla, "Hz. Âdem, eşi ve şeytan nereden ineceklerdi" sorusunu sorabiliriz. Onlar gökte bir yerde mi yaratıldı da bu dünyaya ineceklerdi? Eski anlayışa göre ise onlar öldükten sonra gideceğimiz cennette yaratıldı, oradan bu dünyaya indirildiler. Bu anlayışın geçersizliğini ispat eden âyetler Kur'ân'da vardır.
a) Hz. Âdem dünyanın toprağı ile yaratıldı: "Âdem'i topraktan yarattı" (Âl- i İmrân 3/59).
b) Tâhâ sûresinin 55. âyeti şöyledir: "Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve sizi oradan bir defa daha çıkaracağız".
c) "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara 2/30). Öyle anlaşılıyor ki ilk insanın yaratıldığı yer bu dünyadır. Ama onun yaratıldığı bölge olan Mekke civarı, cenneti andıran fizikî bir özelliğe sahipti: Tıpkı Sebe' sûresinin 15. âyetinde bahsedilen "bostan" anlamındaki cennetler gibi. Peki o zaman "inme" ne anlama gelmektedir? Bu soruya iki türlü cevap verilebilir: Birincisi Allah nazanndaki değerini kaybetmeleri, ikincisi de cenneti andıran o fizikî çevrenin çöle dönüşmesidir. Ayrıca bu bahçenin yüksek bir yerde olması sebebiyle, oradan aşağıya inmeleri yorumunu da yapabiliriz. "Yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme"'nin anlamı, onlara ölümlü olduklarını öğretmektedir. "Ve belli bir süreye kadar faydalanma vardır" ifadesi de bu ölümlü hayata işaret etmektedir.
2. "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız" denirken, 24. âyetin açıklaması yapılmaktadır. "Oradan çıkarılacaksınız" neyi ifade etmektedir? Demek ki İbrahim sûresinin 48. âyetine göre, kıyamet koptuğu gün "Yer başka bir yer, gökler başka gökler haline gelecektir" . Bu kâinatın eskiyen ve ölümlü olan kanunları, ebedî kanunlara dönüşüp aynı şekilde devam edecek, cennet ve cehennem orada kurulacaktır.
Böylece A'râf sûresinin 25. âyeti hayat, ölüm ve ölümden sonra dirilme olgularını Hz. Adem'e, eşine ve şeytana öğretmektedir. Ama İblîs 14. âyete göre, öldükten sonra dirilme konusunu biliyordu. Kur'ân'da en önemli inanç konularından biri olan öldükten sonra dirilme meselesi, ilk insana öğretilmişti. Böylece o dönemden bu döneme uzanan ve asla değişmeyen inanç prensibi hâlâ devam etmektedir.[18]
Takva Elbisesi:
26. Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünürler.
A'râf sûresinin 22. âyetindeki "Ağacın meyvesinden tattıklarında, ayıp yerleri kendilerine göründü" cümlesinden, bu konunun neden ele alındığını anlıyoruz. Allah, elbise ve insanın avret yerlerinin örtünmesi ile ilgili olguyu anlatarak, elbise yapımı konusuna açıklık getirmektedir.
1. "Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik". Âyetin birinci bölümünde açıklanması gereken kavramlar vardır:
a) "İndirdi". Bu kelime "öğrettik" anlamına alınmalıdır. Çünkü ilgili kelime bu âyette "Elbise yapma tekniğini size öğrettik" anlamına gelmektedir. Bilgi, Allah katından beşerî âleme inmiş olmasından dolayı, "öğrettik" yerine "indirdik" ifadesi konmuştur. Nahl sûresinin 68. âyetinde, arıya bal yapma tekniği nasıl ilham edildi ise, ilk insana da elbise yapma şekli ilham edildi, yani öğretildi.
b) "Avret yerleri". Bunun anlamı "ayıp olan yerleriniz"dir. Demek ki insanın elbise edinmesi, ya da Allah'ın Âdemoğulları'na elbise yapmayı öğretmesi, ayıp yerlerin örtülmesi amacına yöneliktir. Başka bir ifade ile biyolojik yapının görünmesiyle meydana gelecek olan psikolojik oluşumun ortadan kaldırılmasıdır. Ayıp yerlerinin görülmesi, hem göreni hem de görüneni psikolojik oluşumlara sevketmektedir.
Ayıp yerlerini kasıtlı olarak açmak bir tür "teşhircilik" hastalığıdır. Çıplak insanlara kasıtlı olarak bakan da vayorist (röntgenci) hastalığına yakalanmış demektir. Bunlar, insanda oluşan psikolojik hastalıklardır. Avret yerlerinin kapatılmasının ana sebebi, bu tip hastalıkların ortaya çıkmasını önlemektir.
"Avret yeri" kavramı aslında iki kökenlidir: İnsanın içindeki haya duygusu ve toplu halde yaşamak. Toplu halde yaşamasaydık, haya duygusu kendini ortaya çıkarmayacaktı. Toplu halde yaşamak haya duygusunu ortaya çıkarıyor, ama insanın içinde böyle bir duygu yaratılıştan olmasaydı, ortaya çıkacak bir şey de olmazdı. Böylece avret yerinin ve haya duygusunun sebep olduğu bir giyim teknolojisi ve kültürü doğmuştur.
c) "Süs". Âyette rîş kelimesi yer almaktadır. Aslında bu kelime "kuş tüyü", yani "kuşun elbisesi" anlamından hareketle mecazî bir anlatımla âyette "süs" anlamına gelmektedir. Bundan anlıyoruz ki, elbisenin ikinci amacı süslenmektir. Bir taraftan avret yerlerini örten elbise, diğer taraftan insana süs olmaktadır.
İyi giyinmek ve göze hoş gelecek elbiseler yapmak için moda sektörünü doğurmuştur. Herkesin ferdî ve toplumsal anlamda bir giyim zevkine sahip olduğunu biliyoruz. Bu beğeni ve zevk alma, ferdî farklar psikolojisinde tetikten, aym. «giyinip biçiminden zevk almayabilir. Bu farklılık insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Allah giysi bakımından insanın süslenme duygusunu dikkate alarak, elbiseyi insanoğluna öğretmiştir.
2. "Takva elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetler indendir, belki düşünürler". Ayetin birinci kısmı ile bu kısım birlikte düşünülürse, iki çeşit elbise olduğu görülür. Avret yerlerini örten maddî elbise, insanın haya ve namus duygusunun meydana geiırdığı takva elbisesi.
Manevî elbise ne demektir, böyle bir elbise olur mu? Bunun cevabını Nahi sûresinin 112. âyetinde buluyoruz: "Allah bir ülke örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızık her yerden bol bol îîlirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da on yaptıklarından ötürü açlık ve korku elbisesini tattırdı". Demek ki açlık ve korku elbisesi olduğu gibi takva elbisesi de olur. Bu açıklama neden yapıldı ve soru niye soruldu denirse, bunun cevabı, takva elbisesinin giyilen elbise olmadığını ispat etmek için yapıldığı şeklinde olacaktır.
"Takva elbisesi"ni şu şekilde açıklamak mümkündür: İnsanlar avret yerlerini örtebilecek şekilde maddî elbiseyi mükemmel bir şekilde giyinebilirler, ama takva elbisileri yoksa, yani haya ve iffet elbiseleri yoksa, çirkin işler yapabilirler. Maddî elbise, onların bu yanlış davranışlarını önlemeyecektir. Ama onların haya ve iffet denen takva elbiseleri varsa, zina gibi çirkin fiili işlemeyeceklerdir. Avret yerlerini örttüğü için maddî elbise önemlidir, ama daha önemlisi, insanın manevî, içindeki iman elbisesinin, yani haya, utanma ve iffet duygularının müştereken meydana getirdikleri takva elbisesidir.
Yüce Allah, takva dediği sakınma duygusu ile iffetin doğuştan gelen psikolojik özellikler olduğunu, ancak ilâhî eğitimle bunların eğitilebileceği-ni, canlandırılabileceğini ve geliştirilebileceğini bu âyette ele almaktadır. Böylece duygu eğitimi ile insanın bir takva elbisesi olduğunu ve onun değerinin dış giysiden daha fazla olduğunu açıklayarak duygu âleminin öne çıkmasını temin etmek istemiştir. Duygu dünyası çok kaypaktır, orada yere sağlam basabilmek için bu âlemin eğitimden geçmesi gerekmektedir.
Yüce Allah hem maddî hem de takva elbisesinin kendi âyetlerinden olduğunu bildirmektedir. Bunları açıklamasının temel sebebi, insanı düşünmeye sevketmek ve öğüt almasını temin etmektir. Hz. Âdem'le eşinin başından geçenlerin anlatılmasının sebeplerinden biri de haya duygusu, elbise ve takva elbiselerinin öğretilmek istenmesidir. Fussılet sûresinin 53. âyetindeki insanın iç alemindeki âyetler kavramı, burada daha net bir şekilde anlaşılmaktadır.[19]
Hz. Adem'le Eşinin Elbisesi:
27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın! Çünkü o ve yandaşları, sizin onları görmeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.
Bu âyet, şeytanla insanların arasındaki ilişkiye, şeytanın önemli bir özelliğine ve şeytana kimlerin dost olacağına ışık tutmaktadır. Ayetin analizi şu konulan ortaya koyacaktır.
1. "Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın!" Ayetin bu kısmında açıklanması gereken kavramlar vardır:
a) "Sizi aldatmasın!" Buradaki fitne kelimesinin esas mânası, "altını ateşte eritip has olanını posasından ayırmak"tır. Kur'ân'da bu kelime "mihnet, meşakkat, sıkıntı, imtihan" mânalarında geçmektedir. "Al-±nrnasın""ın mânası, "Fitneye düşürmesin!" demektir.
b) "Elbiselerini soyarak". Bu ifadede p neze'a fiili almaktadır. "Bir şeyi yerinden koparıp sökmek, elbisesini çıkarmak, soyunmak, ölümle karşı karşıya gelmek, birini azletmek, ok atmak, elini cebinden çıkartmak, kuyudan kovayı çıkarıp almak" mânalarına gelmektedir. Âye-nn bu kısmında şeytanın iki eyleminden bahsedilmektedir: "Aldatmak ve elbiselerini soyup çıkartmak". Her iki eylemin birincisi sebep, ikincisi de.so-aaçtur. Böylece Allah sebep-sonuç ilişkisi içerisinde şeytanın faaliyetini an-aenaktadır. Aldatma önce, soymak da sonra olmaktadır.
Şeytanın bu eylemleri bir süreçtir, dolayısıyla bunları herkese bulaştırmaması için Allah tedbir alınmasını istemektedir. Allah şeytanın insana fitne çıkarttırması, onu aldatması meselesini, Hz. Âdem'den örnek vererek anlatıyor ve emrini bu örnek üzerinde temellendiriyor.
Bu noktada şu soru sorulabilir: "Hz. Âdem'le eşi elbise giyiyorlar mıydı"" da şeytan onlara elbiselerini çıkarttırdı? Eğer elbise giyiyorlarsa, o zaman neden 22. âyette olduğu gibi cennet yapraklarından örtündüler, başka bir elbise giyemezler miydi? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Şeytan onların takva elbisesinden, haya duygusundan soyunmalarına sebep olmuştur.
İnsanda haya duygusu kalmayınca elbisesini çıkartır. O zamana kadar Hz. Âdem'le eşi biyolojik organlarıyla birbirlerine bakmıyorlardı, haram lokma yiyince, bu takva, haya elbisesi ortadan kalktı, kendilerine başka bir gözle bakmaya başladılar. "Kötü yerlerini kendilerine göstermek için" denirken, kötü taraflarını görme olarak alabiliriz. Çünkü eşler birbirlerinin avret yerlerini görebilirler, bunda bir sakınca yoktur.
Âyetin birinci bölümüne dikkat edilirse, iki fiilin failinin de şeytan olduğu görülür. Aldatmayı da, elbiseyi çıkartmayı da şeytan gerçekleştirmektedir. Bunun anlamı insana bu eylemleri yaptıran şeytandır. Kendisi gidip onların elbiselerini çıkartmıyor, onlara çıkarttırıyor. Şeytan sebep, onların eylemi de sonuçtur.
2. "Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler". A'râf sûresinin 12. âyetinde İblîs kendisinin ateşten yaratıldığını, enerji olduğunu ifade etmiştir. Aslı enerji olan bu varlık, maddî bir kimliğe bürünebilmektedir. Hz. Süleyman cinleri çalıştırıyordu (Sebe' 34/13-14), onlarla konuşuyordu (Nemi 27/39). Bu âyet, onların bizi görüp bizim onları göremeyeceğimiz bir boyutun bulunduğunu bildirmektedir. Bedene bürünmeleri halinde onlar görülebilir.
Anne karnında görünmediği için çocuğa "cenîn" denmektedir. Anne karnındaki çocuğu gösterebilecek aletler geliştirildiği gibi, cinleri gösterebilecek aletler de geliştirilebilir.
Âyetin ikinci bölümünde geçen başka bir kavram da "şeytanın kabile-si"dir. Demek ki cinler de topluluk halinde yaşamak, toplu halde hareket etmektedirler. Kabile kelimesinin içinde çocukları ve avanesi mânası da vardır. Demek ki şeytan ve onun topluluğu, insanın farkedemeyeceği bir boyuttan ona yaklaşmakta ve onu etkilemektedir.
3. "Biz o şeytanları inanmayanlara dostlar yaptık". İnanmamak, ya da inkâr etmek psikolojisine sahip olan insanların en önemli özelliklerinden biri, şeytana dost olmalarıdır. Ama Allah, şeytanları onlara dost yapacağını buyurmaktadır. Demek ki şeytanla insan dost olabilmektedir. Bu dostluk, inanmama ya da inkâr psikolojisinin temelleri üzerine kurulmaktadır.
Şeytan aslında insana düşmandır ve Allah onun bu düşmanlığını Fâtır sûresinin 6. âyetinde olduğu gibi pek çok âyette gündeme getirmektedir. İnkâr psikolojisine bürününce, insanla şeytan arasındaki bu düşmanlık erimekte ve yerini dostluk almaktadır. Âyetin bu bölümünde hem şeytanlar hem de inanmayanlar çoğul haldedir. Dost kelimesi de çoğul kalıbıyla getirilmiştir. Bunun anlamı, inkâr psikolojisine sahip olanların bir grup teşkil ettiği, ama Allah'ın, onların her birine şeytanı dost ettiğidir.
Bu âyete bütün olarak bakar ve bir senteze gidecek olursak şunları görebiliriz:
a) Hz. Âdem ve eşine şeytanın yaptıkları anlatılarak, insanoğlunun şey. karşı aldanmamaları uyarısında bulunulmaktadır. Demek ki insanın bir âyette belirtilen takva elbisesini kuvvetlendiren güç, şeytana aldanır in beyin ve gönülün gücüdür. Aldanma bu gücü kıracak, takva elbisesi-
m yanılmasına sebep olacaktır.
b) Şeytan, anne babamızı aldatırken haram lokma yedirmişti; o haram yedirebilmek için de ebedîlik tutkusunu ve sonsuz iktidar fikrini ksILmmıştı. Bizlere de haram lokma yedirerek aldatmaması için Allah bu emri vermektedir. Çünkü haram lokma toplumun cinsel ahlâkında haya duyurusunu ortadan kaldırmaktadır.
c) Şeytanın aldatıcılığının etkinliği, insanın onu görememesinden, onun sanı görmesinden kaynaklanmaktadır. Aldatma işini insanla yüz yüze geierek değil de insanın göğsüne vesvese vererek yaptığından dolayı etkili olmaktadır.
d) Allah şeytanı inanmayanların dostu kılmakla, dostluk kavramına farklı bir boyut kazandırmıştır. İnkâr, şeytanı insanın sürekli dostu haline getirmektedir. Yüce Allah bu mesajlarıyla, din eğitiminin nasıl çalışması gerektiğini, hangi konular üzerinde duracağını, şeytan-insan ilişkisini nasıl anlatacağını gündeme getirmekte, insan-Allah, insan-insan, insan-melek ve nihayet insan-şeytan ilişkisine dikkat çekmektedir.[20]
Allah Kotuyu Emreder Mı?
28. Onlar bir kötülük işlediklerinde: "Babalarımızı bu kötülük üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"
Bu âyetin analizinden birtakım mesaj ve genellemeler çıkartmak mümkündür.
1. "Onlar bir kötülük işledikleri, yani yaptıkları zaman..." Asırlardır "Kul eyleminin yaratıcısı mıdır, değil midir?" meselesi tartışılmış, bu konuda kırıcı noktalara varan ifadeler kullanılmıştır. Aslında tartışmalar yersizdi. Çünkü Allah kötülüğü işleyenin insanın kendisi olduğunu bu âyette ifade etmektedir. "Onlar bir kötülük yaptıklarında" denirken, fiilin failinin kim olduğu söylenmektedir. Kötülüğü insan işler, Allah işlemez.
2. "Babalarımızı bu kötülük üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti derler". Âyetin bu bölümünde kâfirlerin işledikleri kötü fiillere mazeret aradıkları, ya da o fiillerini aklîleştirdikleri anlatılmaktadır.
a) "Babalarımızı bu yolda bulduk". Bu ifade insanlığın yüz karası olan, insanlığı gerileten, çürüten ve yok eden en önemli hastalıklardan biridir. Geçmişin yanlışlarını tenkit edemeyen, ölülerle kendi hayatlarına yön veren, ölülerin hâkimiyeti, etkisi altına giren, geçmişin anlayışını tanrılaştıran insanların durumunun ne kadar kötü olduğu gözler önüne serilmektedir. Bir kimse davranışlarını, atalarının davranışları üzerine bilinçsizce bina etmemelidir.
b) "Allah da bize bunu emretti". Yanlış eylemlerini "Allah emretti" diyerek ikinci mazeretlerini gündeme getirmektedirler. Bunun anlamı şudur: Kötüyü iyi göstermek için Allah devreye sokulmakta, kötü fiillerin temelinde ilâhî emrin olduğu vurgulanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, bu fiilleri işleyenler Allah'ı biliyorlar ve var olduğuna inanıyorlardı. Onların yanlışı, kötülüğün temelinde Allah'ın irâdesinin olmasını söylemiş olmalarıdır.
"Babalarımızı bu yolda bulduk" demelerinden anlıyoruz ki, babalarını öne alarak Allah'ın önüne geçirmektedirler. Bunlar bir çeşit taklitçiliğin pençesinde kıvrananların kullandığı ifadelerdir. Onlar da bunun yeterli olmadığını biliyorlar, işi Allah'a bağlamakla davranışlarını meşrulaştırmak istiyorlardı. Böylece kendi dinini öğretmeye çalışanların karşısına, Allah'ı kendi kötü fiilleri için kullananların çıkacağına dikkat çekilmektedir.
3. "De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?" Allah daima iyiliği emreder, kötülüğü değil. Kur'ân'ın, Allah-insan ilişkisinde koyduğu en önemli kanunlardan biri de budur. İlâhî emirler, kötünün kaynağında olamaz ve olmamıştır. Kötülük ırmağının kaynağında şeytan ve insan vardır. Mâide sûresinin 91. âyetine göre, kötülüğü isteyen şeytandır. Bakara sûresinin 169. âyetine göre ise, "Şeytan size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder" buyurulmaktadır. Nûr sûresinin 21. âyeti de bu konuya şöyle ışık tutmaktadır: "Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, yüz kızartıcı suçları ve kötülüğü emreder". Yûsuf sûresinin 53. âyetinde nefsin kötüyü emrettiğine dikkat çekilmektedir: "Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder".
Bu âyetlerle A'râf sûresinin 28. âyeti yan yana getirilince, karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Kötüyü emreden şeytan ve insanın nefsidir. Kötüyü Allah emretmez. Bu tablo, kötülük konusunda Allah-insan ilişkisini; bunun yanında ayrıca şeytan, kötülük-insan ilişkisini aydınlatmaktadır. Allah'ın kötüyü emrettiğini söyleyenlerin bilmediklerini, Allah'a iftira attıklarını da vurgulamaktadır. Aynı konu Bakara sûresinin 169. âyetinde gündeme taşınmaktadır. Allah hakkında bilmediklerini konuşmak, söylemek, Allah'a iftiradan başka bir şey değildir.
Âyetin bu kısmı, Allah hakkında bilerek konuşulmasını emretmektedir. Allah hakkında bilmeden konuşmak, müşriklik alâmetidir. Allah hakkında bilmeden konuşan müslüman, müşrikle aynı fiili paylaşmaktadır. Böylece Allah, din âlimlerine çok önemli ve hayatî bir kanun sunmaktadır. Din eğitimi, eğittiği insanlara pek çok şeyi öğretme yerine, Allah hakkında bilmediğini söylememe ahlâkını kazandırmalıdır. Halka da bilmediğini Kur'ân'ı bilene sorma alışkanlığını kazandırmalıdır. Nahl sûresinin 43 ve Enbiyâ sûresinin 7. âyetleri, bu ahlâkın kazandırılmasını öngörmektedir. Dini tahrip eden, insanları dinden uzaklaştıran en önemli husus, bilmediği halde Allah hakkında konuşmaktır. Dinde Allah'ın haram, helâl demediği bir şeyi, Allah demiş gibi göstermek kadar dine yapılan bir zulüm yoktur. En'âm sûresinin 93. âyetinde bu durum, zulüm olarak nitelendirilmektedir.[21]
Allah Neyi Emreder?
29. De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çeviriniz ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yaharınız. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz.
Âyetin analizinden birtakım neticeler çıkartmak mümkündür. Ancak, âyeti bir önceki âyetle bağlantılı olarak açıklamak gerekir. Bir önceki âyette, Allah'ın kötüyü emrettiğini söyleyenlerin yanlış konuştuğuna dikkat çekilmişti. Bu âyette ise, Allah'ın neyi emrettiği sorusu cevaplandırılmaktadır.
1. "De ki: 'Allah adaleti emretti". Yüce Allah burada doğrudan "adalet" kelimesini, "oran adaleti" anlamına gelen kist kelimesini kullandı. Bu kelimeyi kullanmasının bir amacı, adalet kelimesine farklı bir anlam kazandırmaktır. Bu farklı mânayı Âl-i İmrân sûresinin 18. âyetinde buluyoruz. Bu âyette kist kavramı, kelime-i tevhîd anlamında kullanılmıştır: "Allah kendinden başka tanrı olmadığını tam adaletle hükmederek açıkladı...".
Bu âyetten hareket edersek, A'râf sûresinin 29. âyetindeki "Allah adaleti emretti" ifadesini, "Allah tek Allah inancını emretti" şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu mânayı İbn Abbâs'ın verdiğini bize Râzî nakletmektedir. Hâzin de İbn Abbâs'ın bu görüşünü açarak nakletmektedir. Buradaki adalet zâtı, sıfatı ve fiilleriyle Allah'ın bir olduğunu ve eşi olmadığını bilmektir.
Zemahşerî de tevhîd inancı olduğunu, ikinci mâna olarak vermektedir.
Lokman sûresinin 13. âyetine göre şirk zulüm olunca, tevhîd inancı da adalet olmaktadır. Kavramın açıklamasına bu açıdan yaklaşmak da mümkündür. Şirk zulüm, tevhîd adalettir. Tersinden hareket edersek, zulüm, şirk; adâ-iet. tevhîddir. İbn Abbâs bu formülü bize sunmaktadır.
A'râf sûresinin 29. âyetindeki "Benim Rabbim adaleti emreder" ifadesini bir önceki âyete bağlı olarak mânalandırırsak, o zaman "adalet" fahşâ denen yüz kızartıcı davranışın zıddı olur. Mâna olarak adalet, doğru olanı yapmak mânasına gelir. O takdirde Muhammed Esed'in "Benim Rabbim doğru olanın yapılmasını emretmiştir" şeklindeki meali haklılık kazanır. Allah kötülüğü değil, iyiliği emreder demek gerekir. Ama bize düşen bu iki mâ--ınm ayn ve birbirine zıt olmadığını, aynı yere vardıklarını göstermektir. Bir insanın izleyeceği en doğru şey, Allah'a inanması, O'nu birlemesidir. Bundan daha doğru yapılacak bir şey var mıdır? O zaman İbn Abbâs ile Muhammed Esed'in görüşlerini bir araya getirmiş oluyoruz.
2. "Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çeviriniz". Âyetin bu kısmını "kıbleye yönelme" olarak mânalandıranlar vardır, yani "Namaz kılarken yüzlerinizi kıbleye çeviriniz" denmektedir. Bize göre buradaki vech kavramı, "yüz" anlamına gelmekle beraber, esas anlamı "bütün benlik"tir. "Secde anında ya da namaz kılarken bütün benliğinizi Allah'a çeviriniz" denmektir. Burada mescid kavramı, "secde edilen yer, secde edilen an" demektir. Bu mânadan hareketle diyebiliriz ki, buradaki secde kavramı, insanın bütün eylemlerini ifade etmektedir. "Her eyleminizde bütün benliğinizi Allah'a çeviriniz" mânasındadır. O zaman kist denen adalet tamamlanmış olacaktır. Sadece diliyle Allah'ın varlığını ve birliğini ifade etmek değil, bütün benliğini Allah'a çevirmek de gerekiyor. Her işinde bütün benliğini Allah'a çevirmenin hem peygamberin hem de muhsinlerin işi olduğu diğer âyetlerde de vurgulanmaktadır. "Bilâkis, kim muh-sin olarak bütün benliğini Allah'a döndürürse..." (Bakara 2/112), "Eğer seninle tartışmaya girerlerse, de ki: 'Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim" (Âl-i İmrân 3/20). Son âyetteki "kendimi" kavramı, "benliğimi" demektir. Tevhîd inancı, inşamn bütün benliğini sarmalı, yoğurmak ve onu alıp Allah'a yöneltmelidir.
3. "Ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarınız". Âyetin bu kısmı, Allah'ın neleri emrettiğinin üçüncü merhalesini teşkil etmektedir. Dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarmak, O'na dua ve kulluk etmek, tevhîd inancının bir boyutunu teşkil etmektedir. Din Allah'a aittir. Dua ve kulluk sadece Allah'a yapılır. Buradaki bir aksaklık, tevhîd inancını temelinden altüst ederek yıkar. Bütün benliğini, her eyleminde Allah'a çevirmek, her işinde Allah'ı yanında hissetmek, yanında olduğunu bilmek, her işinde onun irâde ve yaratmasının müdahalesi olduğunu bilmek ve inanmak, dine beşerî düşünce karıştırmadan Allah'a ait olduğunu bilmek ve öyle yapmak, bunu duasında da gerçekleştirmek, tevhîd inancını canlı tutmak anlamına gelmektedir.
Yüce Allah, dini Allah'a tahsis ederek O'na dua etmenin ne anlama geldiğini daha önce En'âm sûresinin 56. âyetinde şu şekilde ifade etmişti: "Deki: 'Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi'. De ki: 'Ben sizin arzularınıza uymam, aksi halde sapıtırım da hidâyete erenlerden olmam!"
Bunun anlamı, şirke bulaşmamak ve din konusunda arzulara yer vermemektir. Dine insanın arzusu karışmamalıdır. Din alanı sadece Allah'a aittir. Hidâyet denen doğru yol da budur. "Dikkat et! Halis din yalnız Allah'ındır" (Zümer 39/3) denirken, bütün yabancı maddelerden arınmış altına saf altın dendiği gibi, bütün beşerî düşüncelerden, arzulardan arınmış saf dine de Allah'ın dini denir. Zümer sûresinin 11 ve 14. âyetlerinde aynı inanca ve uygulamaya peygamberin de sahip olması emredilmektedir. Din Allah'a has kılınarak O'na ibadet edilmelidir.
4. "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz". Bu ifade âhirete, yani öldükten sonra dirilmeye imanı anlatmakta, Allah'tan geldiğimizi ve yine ona döneceğimizi hatırlatmakta, buna inanılmasını istemektedir. Böylece insanın nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmesini Allah emretmektedir.
Kısaca diyebiliriz ki Allah kötüyü değil, tevhîd denen adaleti, eylemlerinde bütün benliğini Allah'a çevirmeyi, dini Allah'a ait kılarak O'na yalvarmayı ve yaratıldığımız gibi O'na döneceğimizi emretmektedir. Bu dört şey, dini dört boyutuyla özetlemektedir. Tevhîd inancı, ibadet ve eylemlerinde sadece Allah'a yönelmeyi ve âhirete inanmayı öngören bu âyet, Allah'ın neleri emrettiğini, din bilginlerinin insanlara neleri öğretmelerinin gerekli olduğunu gündeme taşımakta ve programına koymaktadır.
Bu âyette, din eğitiminin programı ve üzerinde durulması gereken konuların tesbiti yapılmaktadır. Günümüzün yararlı fakat karmaşık olan dinî konularından biri, "dini Allah'a has kılmamak ve O'na bu şekilde dua et-mek"tir. İnsanlar dini beşerîleştirip Allah'tan başka varlıklara dua edip yardım dilemektedirler. Dini Allah'a has kılıp dua etmedikçe, insanlık şirkten kurtulamayacaktır.
Sağlam din nedir? Bu sorunun cevabı verilmedikçe, bu husus din eğitimcileri tarafından halka öğretilmedikçe, görevlerini yerine getirmiş olmazlar. Sağlam dinin ne olduğu sorusu Beyyine sûresinin 5. âyetiyle cevaplandırılabilir: "Halbuki onlara ancak, dini yalnız Allah'a has kılarak ve hâlis müminler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur". Allah'a kulluğun nasıl yapılacağını açıklayan bu âyet, birinci merhaleye, dini Allah'a has kılmayı koymaktadır. Samimi mümin olmak, gönlünde şirkten bir iz bulunmamaktır. Böyle bir gönülle Allah'a kulluk edip namazı kılmak ve zekâtı vermek gerekir. Sağlam dinin tanımını Allah bu şekilde yapmaktadır.[22]
Allah Kulunu Saptırır Mı?
30. Allah bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
Âyetin analizinden hem eğitim hem de kader konusunda bazı genellemelere varmak mümkündür.
1. "Allah, bir grubu doğru yola iletti". Bu ifadede eğitici bir eylem yer almaktadır. Allah'ın beşerî âlemle ilişki kurmasının bir yolu da hidâyet, yani doğru yola iletmesidir. Bu noktadan hareket ederek diyebiliriz ki, insanın doğru yolda olmasını kendi gücünün eseri olarak görmesi doğru de ile bura. yaştığına inanması, tehlikeli bir inanış şeklidir. Hidâyeti Allah'tan başkasına bağlamak doğru değildir ve bu inanış biçimi şirke kadar gidebilir. Tâhâ sûresinin 50. âyetine göre hidâyet, yani doğru yola iletme Rab sıfatının tecellî etmesidir.
2. "Bir gruba da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler". Yüce Allah hidâyetin, yani doğru yola iletmenin, sapıklıkla olan ilişkisinin farkını ortaya koyarken, sebep-sonuç ilişkisini kullanmaktadır. İnsanın sapıklığı hak etmesinin sebebi, kendi eylemidir. Ayetteki sebep, şeytanı dost edinmektir. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinmek, sapıtmayı hak etmektir. Bu demektir ki insan yanlış bir iş yapmazsa, Allah ona yanlış gitmeyi nasip etmeyecektir.
Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinmek, sapıklığı kaçınılmaz hale getirmektedir. Allah'ı bırakmayanları ve şeytanı dost edinmeyenleri Allah doğru yola iletmektedir. Demek ki hidâyetle sapıklığı getiren, insanın gönlüdür. Gönüldeki oluşumlara göre Allah müdahalesini yapmaktadır.
3. "Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar". Tedavi edilmesi mümkün olmayan boyut da burasıdır. En büyük hata, yanlışta olduğu halde doğru yolda olduğunu zannetmektir. Yanlışı doğru zannetmeyi düzeltmek çok zordur. Çünkü bu konudaki "zan", gönle doğrunun ışıklarının girmesine mani olmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki, sapmanın iki sebebi vardır: Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinmek, yanlışta olduğu halde kendisinin doğru yolda olduğunu zannetmek.[23]
Allah İsraf Edenleri Sevmez:
31. Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz; yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.
Bu âyetin, kendisinden sonra gelen âyetin bir başlangıcı durumunda olduğu anlaşılmaktadır. Bir sonraki âyetten anlıyoruz ki, birileri süsü ve bazı yemekleri haram kılmıştı. Bunun üzerine Allah bu âyeti indirmiştir. İbn Ab-bâs bunu müşriklerin hac tatbikatına bağlayarak özetle şöyle demektedir: Câhiliye döneminde Arap kabileleri Kabe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Erkekler gündüz, kadınlar da gece tavaf yaparlar, Mina'ya elbiselerini tamamen çıkartarak girerlerdi. Bunun sebebi, günâh işledikleri elbiselerle oralara girilmezdi. Bazıları da o ibadetlerini çıplak yapmayı uğur sayarlardı. Kureyş kabilesi tamamen çıplak değildi, yaşayacak kadar yiyor, fakat et ve iç yağı emiyorlardı. Müslümanlar da bunlar gibi yapmak isteyince bu âyet indirilmiştir.
İbn Abbâs'ın naklettiği bu uygulama, aşağıda ilişki kurulacak âyetlerin ruhuna uygun düştüğü için kabul edilebilir görünmektedir. Ama tartışılacak yönü olduğu da bir gerçektir.
1. Ayetin bağlantıları. Daha önce En'âm sûresinin 138. âyetinde şu ifade yer almıştı: "Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: 'Bu (tanrılar için ayrılan) hayvanlarla ekinler haramdır. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez'. De ki: 'Allah, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti?" (En'âm 6/143).
Bu âyetlerden anlıyoruz ki, müşrik Araplar, kendi görüşlerine göre bazı gıdaları kendilerine yasaklamışlardı. Aslında bu yasakların, hakikatle bir alâkası yoktu. Beslenme konusunda insana hiç zararı olmayan, tam tersine gıda olan şeylerin yasaklanmasının yanlış olduğuna En'âm sûresinin 145. âyetinde dikkat çekilmişti. Hayvanî gıdalardan nelerin yasak olduğu, Mâide sûresinin 3 ve 145. âyetlerinde açıklanmıştı.
En'âm sûresinin 145. âyetinde hayvanî gıdalardan hangilerinin haram olduğunun vahiyde aranması gerektiği emredilmektedir. Diğer taraftan bu âyetin A'râf sûrenin 26. âyetiyle de alâkası vardır. Çünkü orada insanın avret yerlerini örten ve bir süs olan elbiseyi öğrettiğine dikkat çekilmektedir. Süs olan bir giysiyi kimsenin haram edemeyeceği, A'râf sûresinin 31. âyetinde açıklanmaktadır.
Demek ki Hz. Peygamber döneminde insanlar geçmişten gelen geleneklere göre, giyinme ve bazı yemekler konusunda aşın giden uygulamalarda bulunuyorlardı. Mâide sûresinde başlanıp En'âm sûresinde devam edilerek, A'râf sûresinde değerlendirmeleri yapılmak suretiyle, bu uygulamaların yanlışlığı gösterilmektedir. Bu da bize Kur'ân'ın girdiği bir kültürdeki geleneklere karşı nasıl tavır takınacağını anlatmaktadır. Kur'ân'ın en önemli sorunlarından birinin, gıda ve giysi konusundaki uygulamalar olduğu gösterilmektedir.
2. 'Ey Âdemoğullan! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz!" Âyetin bu kısmı, hem A'râf sûresinin 26, hem de 29. âyetleriyle bağlantısı vardır. "Süsle" ilgilenmesi bakımından 26; "secde" ile alâkalandırılması bakımından da 29. âyetle bağlantısı vardır. "Her secde ettiğinizde" 29. âyetle 31. âyetin ortak yönlerini teşkil etmektedir. "Secde ettiğinizde" demek, namaz kıldığınızda demektir. 29. âyette "her eyleminizde" mânasını verdiğimiz bu bölümden önce, "Bütün benliğinizi Allah'a çeviriniz!" emri yer almıştı. 31. âyette ise "Güzel elbiselerinizi giyiniz!" emri yer almaktadır.
Buradaki ziynet kavramını, "elbise" anlamına alabiliriz. Âdemoğullan, camiye namaz kılmak için gittiklerinde en güzel elbiselerini giyeceklerdir. Özellikle toplu ibadetlerde güzel görünümü öne çıkaran bu âyet, Kur'ân'ın temizliğe verdiği önemi göstermektedir.
Âyetteki ziynet kavramını, "takva elbisesi" mânasına da alabiliriz. 29. âyette geçen "Bütün benliğinizi Allah'a yöneltiniz!" emrinde takva elbisesinin ne anlama geldiği anlatılmıştı. "Namaz anında ziynetinizi takınınız!" ifadesi, "Bütün eylemlerinizde takva elbisesini giyiniz!" anlamına gelebilir. Buradaki ziynet kavramı, manevî anlamda takva elbisesini, yani iç süsü ifade etmiş olabilir. Âyetteki ziynet, yani süs kavramı, maddî anlamda iyi giyinişi, manevî anlamda da takva elbisesini ifade etmektedir. "Her secde edişinizde" her namaz vaktinde, yani her eyleminizde demektir. İnsanlar, özellikle müs-lümanlar bütün eylemlerinde iç süsü olan takva elbisesini giymelidirler. Müslüman ne dış görünüşü ne de iç yapısı itibariyle pejmürde bir görünüm arzetmelidir. Dış pejmürdelik, kısa zamanda giderilebilir, ama iç pejmürdeliği, yani beyin ve gönül pejmürdeliğini ortadan kaldırmak kolay olmadığı için, onun giderilmesi uzun bir zaman isteyebilir.
3. "Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; çünkü Allah israf edenleri sevmez". Daha önce nüzul sebebini açıklarken, müşriklerin hac görevi sırasında, bazı yemekleri yemedikleri ve yeterince gıda almadıkları söylenmişti. Âyet, sadece tarihî bir olgunun sınırlan içinde kalamaz ve orada hapsedilemez, dolayısıyla âyette evrensel mânada yeme ve içmede savurganlığın ele alındığını görüyoruz.
Yeme içmede israf, yani savurganlık birilerinin geçiminde eksiklik anlamına gelmektedir. Onların geçimindeki eksiklik sosyal dengelerin bozulması demektir. Böyle bir durum da adaleti ortadan kaldırır. A'râf sûresinin 29. âyetindeki kıstı, adalet anlamına alınca, sosyal dengeleri bozanların Allah'ın emrini yerine getirmedikleri ortaya çıkacaktır.
Âyetin birinci bölümünde geçtiği gibi, her eyleminizde takva elbisesini giyinince, savurganlık önlenmiş olacaktır. Yüce Allah burada farklı bir metot kullanmaktadır. Önce emir vererek, yani takva elbisesini giydirerek, sonra da savurganlık yasağım koyarak konuyu bütünleştirmektedir. Demek ki insanlara bir şeyi yasaklamadan önce, onlara bazı davranışları kazandırmak gerekir. Yapması gerekenleri bilmeden, hayata geçirmeden, yapmaması gerekenleri emretmenin anlamı yoktur. Dinî anlamda önce farzlar, sonra haramlar gelmelidir. Önce iyinin bilgisi ve eğitimi yapılacak, sonra kötü olan yasaklanacaktır. Bu aynı zamanda din eğitimcilerinin metodu olmalıdır.
Âyetin sonunda ceza olarak "sevgisinin esirgenmesi" söz konusu edilmektedir. Sevginin esirgenmesi, en önemli eğitim metotlarından biridir. Böylece Allah yanlışı, hukukî alanda değil de eğitim alanında tartışmaktadır. Çünkü hukukî alanda sevgiye yer yoktur. Sevginin eğitim alanında yeri olduğu için, bu alanda da en etkili yol, insanı sevgiden mahrum bırakmaktır. Çocuk terbiyesinde ve genel eğitimde sevgiden mahrum bırakmak, bu hissin uyandırılmasında etkili olacaktır. Savurganları Allah sevmediği gibi insanlık da sevmez.[24]
Allah'ın Helâl Kıldığını Haram Kılmak:
32. De ki: "Allah'ın kullan için yarattığı süsü ve temiz azıkları kim haram kıldı?" De ki: "Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir". İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.
31. âyetin bu âyetle de bir ilgisi vardır. Birileri Allah'ın temiz rızıkları-nı haram kıldı, ki 31. âyette ziynetlerin takılması ve meşru olan her şeyin yiyilip içilmesi helâl kılınmıştı. Kimlerin, elbiseyi ve bazı hayvanî helâl gıdaları haram kıldığı 31. âyetin tefsirinde açıklanmıştı.
1. "Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz azıkları kim haram kıldı?" Bunun anlamı, bu alana kimsenin ka-rışamayacağı, fetva veremeyeceğidir. Çünkü Allah'ın helâl dediği bir şeyi başkasının haram kılma yetkisi olamaz. Rızkın temizi, insana zarar vermeyen sıhhatini bozmayan gıdalardır. Mâide sûresinin 3. âyetinde belirlenen gıdaların ve yine Mâide sûresinin 90. âyetinde belirlenen alkollü içkilerin haram kılındığı, ama bunların dışında kalanların helâl olduğu ifade edilmektedir. Ferde ve topluma zarar veren gıdalar, temiz olmadıklarından haram, ferde ve topluma faydalı olan nzıklar da temiz olduklarından helâldir.
Bir gıdanın helâl ve haram oluşu, insanla bağlantılı olarak tesbit edilmektedir. Allah gıdaların haramlığını ve helâlliğini insanın doğasına göre belirlemekte, insanı merkezî değer olarak almaktadır. Aksi takdirde insanın helâl yemesiyle Allah'a bir fayda, haram yemesiyle de Allah'a bir zarar vermesi mümkün değildir. Allah kendi menfaatine değil, kulunun menfaatine hüküm koyduğu için, âyetin bu kısmında ibâd (kul) kelimesinin başına lâm harfini koymuştur.
Bu açıklamadan şu noktaya varıyoruz: Allah insana yarayacak şeyleri yaratmıştır. Önce insanın fizikî çevresini yaratmış, çevreyi onun için bir beşik ve döşek haline getirmiş, o beşik ve döşekte ona uygun gıdaları da yaratmıştır. En son insanı yarattığına göre, insanın vücut yapısıyla, tabiattan alacağı gıdalar arasında bir uyum kanunu koydu. Hava, su ve diğer gıdalarla canlılığını devam ettirecek bir uyum kanunu belirledi. Biz bu biyolojik uyuma, tabiata intibak kanunu diyebiliriz. İnsanın biyolojik yapısına ve dolaylı olarak psikolojik yapısına zarar vermeyen her gıda, Allah tarafından helâl kımmıştır. Haram kılması da bu gıdaların dışında olanlara aittir. Âyetin bu kıs-mndaki süs kelimesini elbise anlamına alabiliriz. Elbisenin giyilmesini haram kılmak mümkün değildir. Öyle devir ve öyle mekânlar olabilir ki, elbise oymek hoş görülmez ve o ortam elbiseyi yasak edebilir. Müşrikler bunu ta-uif ve diğer seramonilerinde uyguluyorlardı. Halbuki böyle bir yasak Kzr'ina uygun değildir.
2. "De ki: 'Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir". Bu nimetlerin dünyada inanan ve inanmayanlara müşterek olduğu şeklindeki yorumu Râzî yapmaktadır. Ama Râzî bu haklı yorumunu delülendirmemektedir. Bize göre bunun delili, Bakara sûresinin 126. âyeti olabilir. Hz. îbrâhim şöyle bir dua yapmıştı.
"Ey Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle! (Allah) buyurdu ki: 'Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırırım". Bu şunu ifade etmektedir: Hz. İbrahim iman edenler için nzık istedi, ama Allah kâfirlere de rızık vereceğini söyledi. Böylece dünya nimetlerinin herkese açık olduğuna işaret etti. Bu âyet Râzî'nin yorumunu haklı çıkartmaktadır. Bu nimetlerin âhirette sadece iman edenlere ait olacağı da vurgulanmaktadır. İnanmayanlar âhirette cehenneme gideceklerinden, bu temiz nimetlerden istifade edemeyeceklerdir. Bu duruma Bakara sûresinin 126. âyetinde işaret edilmektedir.
3."İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" . Buradaki bilen kelimesi, "anlayıp kavrayan" mânasına gelmektedir. Anlama kapasitesi olan insanlara bu açıklamayı yaptığını vurgulayan Allah, öğretim faaliyetinin amacının insanın anlama kapasitesini harekete geçirmek olduğuna da dikkat çekmektedir. Anlama yeteneği olmayanları muhatap almadığına da işaret etmektedir. Ama bilen kelimesini, kendi öz anlamıyla alırsak, Allah'ın öğrettiği bilgiyi, yine bilginin üzerine temellendirdiğine şahit oluyoruz. "Para parayı kazanır" sözü gibi, "Bilgi bilgiyi çağırır" diyebiliriz. Bir yerde alt yapıyı bilgi oluşturmuyorsa, oraya bilgi oturtmak, bilgi tohumunu ekmek ve gerekli değişimi gerçekleştirmek mümkün değildir. Bunun anlamı şudur: Allah doğrudan bilgiyi muhatap aldığı, bilgiyi bilgiye emanet ettiği için bilen toplumu öne çıkarmaktadır.[25]
Allah'ın Haram Kıldığı Şeyler:
33. De ki: "Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günâhı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır".
Bu âyet En'âm sûresinin 151 ve 152. âyetinin devamı durumundadır. O âyetlerde Hz. Peygamber'e Allah'ın haram kıldıklarını insanlara okuması yani öğretmesi emredilmişti. Burada da aynı haramların devamı gündeme getirilmektedir.
1. Açık ve gizli kötülükleri yasakladı. Bu âyette birinci sırayı alan bu yasak, En'âm sûresinin 151. âyetinde dördüncü sırada yer almaktadır. Âyette geçen fevâhiş kavramı, fahişenin çoğuludur. İsrâ sûresinin 32. âyetinde zina fiiline bu ismin verildiğini okuyoruz. Yüz kızartıcı bütün fiiller bu kavramın içine girdiği için, sadece zina anlamında tekil olarak getirilmemektedir. Âyetin gizli ve aşikâr olan yüz kızartıcı davranışları yasaklaması, toplumun ahlâkî dengelerinin bozulmasının kötü olduğunu vurgulamak içindir. Bu haramı çiğnemek, toplumun hakkına tecavüz etmektir.
2. "Günâh" ı yasakladı. Buradaki ism kavramı, özel anlamda alkolün içilmesine tahsis edilmiştir. Bakara sûresinin 219. âyetinde hem kumara hem de alkole özgü kılınmıştır. " Kumarla alkolün günâhı, faydasından daha büyüktür". Bu kelimenin geçtiği bazı âyetler şunlardır: İnsanların malını haksız yere yemek günâhtır (Bakara 2/188); günâh, benlik ve gururun insanı götüreceği davranıştır (Bakara 2/206); darda kalan insamn yasak etlerden yemesinde aşırı gitmesi de günâhtır (Mâide 5/3); yanlış söz günâhtır (Mâide 5/63); zannın bir kısmı günâhtır (Hucurât 49/12); Allah'a ortak koşmak Allah'a büyük bir günâhla iftira etmektir (Nisa 4/48); işlediği suçu başkasına yüklemek günâhtır (Nisa 4/112); vasiyeti değiştirmek günâhtır (Bakara 2/181). Allah bunların hepsini yasaklamıştır.
3. "Haksız yere sınırı aşma" yi yasakladı. Bu ifadede yer alan bağy kelimesi, "başkasının elindekine göz dikmek, isyan" mânalarını ifade etmektedir. Kâdî Beyzâvî, Hâzin ve Zemahşerî ise bu kelimeyi, "zulüm ve kibirlenme" olarak tanımlamaktadırlar. Râzî'nin dediği gibi, bağy "bir kimsenin malına, canına ve ırzına saldırmak"tır.
4. "Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşma" yi yasaklamıştır. Buradaki "delil indirmekten" maksat, Allah'a şirk koşmanın ve O'nun eşi olmasının imkânsızlığıdır. Allah'a eş koşmak için veya O'nun eşi olacağının bir delili olamaz. Onun içindir ki delil indirmekten bahsedilmiştir.
5. "Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi" haram kıldı. Bu âyette yasaklanan dördüncü eylem, Allah hakkında bilmeden konuşmaktır. Bu bir çeşit Allah'a iftiradır, bu da zulümdür. Allah hakkında ileri geri konuşma, insana ne gibi zarar getirir? Bu sorunun cevabını Hac sûresinin 3. âyeti vermektedir: "İnsanlardan, bilgisi olmadığı halde Allah hakkında tartışmaya giren ve her inatçı şeytana uyan birtakım kimseler vardır". Demek ki Allah hakkında bilgisizce konuşmak, insanı şeytana uymaya götürmektedir.
Hac sûresinin 8 ve 9. âyetleri, bunun başka bir neticeye varacağını söylemektedir: "insanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır, kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız".
Demek ki Allah hakkında bilmedikleri şeyleri konuşanlar, şeytana tâbi oluyor, dünyada alçaltıcı, âhirette de yakıcı azaba çarptırılıyorlar. Bu haramları kısaca şöyle sıralayabiliriz: Fuhuş, günâh, zulüm, şirk ve Allah hakkında yalan söylemek. Bu dört yasak, İslâm dinini teşkil eden Kur'ân'ın temel konulan arasında yer almakta ve en başta gelmektedir.[26]
Ecel Ne One Alınır Ne De Sonraya Bırakılır:
34. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince, ne bir an geri kalırlar ne de bir an öne gelebilirler.
Kur"ân'da bu âyetin içeriğini taşıyan başka âyetler vardır (Yûnus 10/49; Hıcr 15/5; Mü'minûn 23/43). Burada açıklanması gereken kavramlar vardır. Ümmet kavramının geniş şekilde anlatımı, Bakara sûresinin 144. âyetinde yapıldı. Burada başka bir açıdan bakmayı istiyoruz. Buradaki ümmet kavramı, dinî bir grubu, yani bir dine mensup, bir peygambere inanan insan grubunu ifade etmemektedir. Buradaki anlamına birkaç açıdan bakabiliriz.
1. Bütün canlı çeşitleri bir ümmet teşkil ederler. Meselâ her hayvan çeşidi kendi arasında bir ümmettir. Gökte uçan kuşlar, yerdeki hayvanlar birer ümmet durumundadır. Bunlar da kendi içlerinde alt gruplara ayrılırlar. Onlar da birer ümmet teşkil ederler. İnsanlar ve cinler de birer ümmettirler. İnsanlar da kendi içlerinde kabile, millet, aşîret denen ümmetlere ayrılırlar.
"Her ümmetin bir eceli vardır" denirken, her canlı grubunun bir eceli olduğu ifade edilmektedir. Söz konusu âyet, hayvanların, cinlerin ve insanların teşkil ettiği grupların bir eceli vardır, anlamına gelmektedir. Hayvanların da bir ümmet teşkil ettiğinin delili ne olabilir? En'âm sûresinin 38. âyeti buna delildir:"Yeryüzünde yürüyen hayvanlar, iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi bir ümmettirler" .
2. Âyette kastedilen ümmet kavramı, sosyolojik mânada bir toplumu ifade etmektedir. O zaman, "Her toplumun bir eceli vardır" şeklinde mânalandırmak mümkündür. Bize bu ve buna benzer âyetler, fert anlamındaki ecel için delil olarak getirilmektedir. Âyetin devamındaki zamir ve fiillerin çoğul olduğu görüleceğinden, buradaki ecelin toplumsal ecel olduğu ortaya çıkmaktadır. Toplumların eceli, fertlerin ecelinden daha uzundur.
Âyetin ecelle ilgili olması sebebiyle En'âm sûresinin 2. âyetine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. O âyette, ecel-i kaza ve ecel-i müsemmâ yer almaktadır. Geciktirilmeyen ve öne alınamayan toplumsal ecelin olduğuna dikkat çeken bu âyet, böyle bir muhteva içinde niçin gelmiştir? Bunu cevaplan-dırabilmek için, bir önceki âyette yer alan yasaklara bakmak gerekir. Fuhuş, günâh, zulüm, şirk ve Allah'a yalan iftirada bulunmak gibi olumsuzluklar, bir toplumun ömrünü kısaltmaktadır. Ahlâk, adalet, tevhîd inancı ve doğru bilgiye sahip olması, bir toplumun canı demektir. Ahlâk, adalet, tevhîd inancı ve doğru bilginin bulunmadığı toplumlar, geri dönüşü olmayan bir yıkım denen ecelle karşı karşıya kalmışlar demektir.
Ferdî ecelle toplumsal ecelin farkı burada ortaya çıkmaktadır. Ölüm döşeğine düşen ferdin geri dönüşü yoktur (Münâfıkûn 63/11). Ecel döşeğine düşen toplumun da kurtuluşu olmadığını, yorumunu yapmakta olduğumuz âyet ifade etmektedir. Ferdin bedeninden sadece ruh ayrılır, buna karşı da bir toplumdan insanlık, medeniyet ve erdemler ayrılır. Ferdin hastalığı, mikroplardan meydana gelirken, toplumun hastalığı ahlâksızlığın, zulmün, şirkin ve cehaletin teşkil ettiği mikroplar sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Bu âyet bir önceki âyetle bağlantılandırılınca, bunun eğitim maksadıyla yapıldığını anlıyoruz. Burada önemli olan, toplumu medeniyet hastahanesinin yatağına düşürmemektir. Oraya düşünce, geri dönüşünün olmayacağı vurgulanmaktadır.[27]
Değişim Ve Hayat:
35. £y Âdemoğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler gelir de kim sakınır ve kendini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.
36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalacaklardır.
34. âyetin sonunda, âyetin eğitim amaçlı gönderildiği söylenmişti. Âyetten bu amaç anlaşılmaktadır. Dolayısıyla âyetlerin analizi bu amacı ortaya koyacaktır.
1. "Ey Âdemoğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler geldiğinde...". "Âdemoğulları" diye hitap edilmesinin sebebi, bütün insanlığın hedef alınmasından dolayıdır. Diğer taraftan insanlara orijinleri bakımından kardeş oldukları, aynı anne babanın çocukları oldukları hatırlatılmaktadır. Bu ifade ile, ırkçılık yaparak toplumlar arasına nifak sokanların yanlış yaptıkları hatırlatılarak, bu anlayışa son vermelerinin eğitimi yapılmaktadır.
2. "Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler geldiğinde...". Yüce Allah, insanlara gönderdiği elçilerini onların içinden seçmiştir. Bu uygulamasıyla insanlara kendi içlerinden yetişen insanlara itibar etmelerini, itaat etmelerini, onlara uymalarını öğretmektedir. Çünkü köle ruhlu insanlar, kendi içlerinden yetişen insanlara tâbi olmazlar. Elmalılı Muhammed Hamdi, Kamer sûresinin 24. âyetinin tefsirinde bu gerçeğe işaret etmiştir.
İnsanların sorunlarını çözmek için gönderilen vahiy, onlar arasından seçilen elçiler vasıtasıyla öğretilmiştir. Onun içindir ki bu âyette elçilerin görevleri, "anlatmak, öğretmek" olarak belirlenmektedir. İnsanların, rahatsız edici davranışlarının disipline edilmesi, haram ve helâlin belirlenmesi için, insanların mutluluğunu amaç edinen mesajların iyi anlatılması ve insanlara ulaştırılması gerekir.
3. "Kim sakınır ve kendini düzeltirse!" Ayetin can alıcı noktası burasıdır. Peygamberin ilâhî mesajlarla donatılıp gönderilmesi, onu insanlara anlatmasının amacı olarak belirlenmektedir.
a) Sakınmak. Takva kelimesiyle ifade edilen bu sakınma eylemi, insanın kötüye, şeytana ve nefsine karşı savunma mekanizmasını ifade etmektedir. Yerde sürünen bir solucana düşmanı dokunmaya görsün, hemen sakınma mekanizmasını devreye sokarak kıvranmaya başlar. İnsana düşmanı olan şeytan dokunduğu zaman, bunu hissedip hemen sakınma mekanizmasını, yani takvasını devreye sokmalıdır. Başka bir örnekle şöyle anlatabiliriz: Vücuda giren bir mikroba karşı vücudun bağışıklık sisteminin harekete geçmesi gibi, kötülüklere karşı insanın manevî bağışıklık sistemi olan takvanın devreye girmesi gerekir. Takvanın ne olduğu Bakara sûresinin 21. âyetinde anlatıldı.
Peygamberlerin ilâhî mesajları insanlara anlatmalarının amacı sakınma, yani takva denen bağışıklık sistemini harekete geçirmektir. Şems sûresinin 8. âyetinde ifade edildiği gibi takva, doğuştan insanın içine yerleştirilmiştir. Allah'ın âyetleri takvayı harekete geçirip geliştirmektedir. Aslında insanda doğuştan var olan sakınma duygusu onun davranışlarına yansımaktadır.
b) Islah etmek. Sakınma duygusu harekete geçince, insanda olumlu yönde bir değişim meydana gelir. Buna ahlâkta düzeltme denir. Yanlış davranışlardan, düşüncelerden ve inançlardan vazgeçip iyiye, doğruya, hakikate sarılan insan, kendinde gerekli olan düzeltmeyi gerçekleştirmiş demektir.
Peygamberlerin Allah'ın âyetlerini anlatmaktaki amaçları nedir? Bu soruya cevap olarak, sakınma duygusunu harekete geçirmek ve gerekli olan ıslahatı yapmaktır, diyebiliriz. Bu da, takva boyutuyla psikolojik değişimi, ıslahat boyutuyla da davranışlardaki değişimi ifade etmektedir.
4. "Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" . Gerekli olan değişim gerçekleşince, korku korkusuzluğa, keder de neşeye dönüşecektir. Kötülüklerden sakınmayan insanlar kendilerini korku ve üzüntünün içinde bulacaklardır. Bu korku ve üzüntü ferdî boyutta olacağı gibi, toplumsal boyutta da olabilir.
Görüldüğü gibi burada bir formül kurulmaktadır: Öğretim, değişim ve korkusuzluk. Önce Allah peygamberler vasıtasıyla mesajlarını öğretiyor, bu öğretim amacına ulaştığında, sakınma ve düzeltme denen değişimi meydana getiriyor. Bu değişim de başka bir değişimin sebebi oluyor. O da korku ve üzüntüyü fertten ve toplumdan kaldırıyor. Âyete âhiret boyutuyla yaklaşırsak, korkusuzluğun âhirette olacağını da çıkarabiliriz. Çünkü bu dünyada takva denen iyiden yana değişimin ürünleri sadece bu dünyada değil, âhirette de olacaktır. Herkesin tedirgin olduğu, korktuğu, endişe ettiği ve üzüldüğü mahşer ortamında bunlardan sıyrılmak çok önemli bir ödüldür.
5. "Âyetlerimizi ya-[anlayanlar ve büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlar ateş yaranıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır". Burada Allah, kendi âyetlerine karşı takınılan iki tavrı gündeme getirmektedir:
a) Yalanlamak. Allah'ın âyetlerini yalanlamak, onları inkâr etmek anlamına gelmektedir. Çünkü peygamberlerin anlattıkları âyetleri inkâr etmek, o âyetlerin hedeflediği değişime mani olmaktır. İnkâr şeklindeki bu tepkinin neticesi çok ağırdır.
b) Kibirlenmek. Allah'ın âyetlerine karşı kibirlenmek, onları küçümsemektir. Kendi inançlarını üstün görüp fikirlerini önde tutmanın ve Allah'ın âyetlerini küçümsemenin karşılığı cehennemdir. Âyetin sonunda ebedî kalacakları cehenneme işaret edilerek, Allah'ın âyetlerini göstermenin âhirette neye dönüşeceğine dikkat çekilmektedir. Yalanlamak, yani Allah'ın âyetlerini inkâr etmek, onları küçümsemek, cehennem ateşini tutuşturmaktır. Bu ateş insanın gönlünden başlamaktadır, inkâr ve kibir, âhiretteki cehennem ateşinin bu dünyada yanmasına sebep olmaktadır.
Şimdi 36. âyetle 35. âyetteki kavramlara mâna verebiliriz. 36. âyette sakınmanın karşılığı bu âyette yalanlama, ıslahın karşılığı da kibirlenmektir. Demek ki "kim sakınırsa" denirken, kim inanırsa anlamı; "kim ıslâh ederse" denirken, kim kibrinden vazgeçerse anlamı ifade edilmektedir. "Sakınmak" inkârdan kaçınmak, düzeltmek de kibrinden vazgeçmektir.
Âyette eylemlerin ulaşacağı nihaî noktalar tesbit edilip, neticeleri anılmakta ve caydırıcı olması amaçlanmaktadır. Böylece insanlara, attıkları adımın nereye varacağı bilinci kazandırılmaktadır. Düşünceler, inanış ve davranışlar oldukları yerde kalmıyorlar, âhirete uzanan bir süreci teşkil ediyorlar. Var olan bir inanç ve eylem hiçbir zaman kaybolmaz, bir gün insanın karşısına çıkar.[28]
Daha Zalim Kimdir?
37. Allah'a yalan iftirada bulunan, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Onlara kitaptan nasipleri erişir, nihayet elçilerimiz gelip canlarını alırken: "Hani Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede?" dediklerinde: "Bizden kayboldular" dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.
Âyetin birinci bölümü daha önce Bakara sûresinin 79; Âl-i İmrân sûresinin 78; En'âm sûresinin 21,93,144. âyetlerinde açıklandı. Ancak burada bazı açıklamalarda bulunulacaktır.
1. "Allah'a yalan iftirada bulunan ya da
O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kimdir?" Yüce Allah iki eylemi burada eşitlemektedir: Allah'a yalan uydurmak, Allah'ın âyetlerini yalanlamak. İnkârla zulüm, günâh bakımından aynı anlamı ifade etmektedir. Allah'a yalan uydurmak ya da O'nun âyetlerini yalanlayıp inkâr etmek, zulüm tanımının kapsamına sokulmakla, zulme yeni bir tanım kazandırılmaktadır. Aynı zamanda da adalet kavramına yeni bir tanım getirilmektedir. Allah'ın âyetlerine inanmak adalettir, onları yalanlamak da zulümdür.
2. "Onların kitaptaki nasipleri kendilerine ulaşacaktır" . Âyetin bu kısmında geçen nasîb kelimesinin neyi ifade ettiği tartışılmıştır. Bu tartışmaların özetini Râzî nakletmektedir. Burada tartışmaları gündeme getirmeyi uygun bulmuyoruz. Ancak âyetin bundan sonra gelen bölümüne bakarak "nasib"in dünyada olduğunu anlıyoruz. Bundan hareketle Râzî'nin naklettiği son açıklamayı uygun buluyoruz. Bu durumda âyetin söz konusu kısmındaki nasip kavramının, "belirlenen ömür ve rızık" anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar için önceden belirlenen ömür ve nzıktan nasiplerine düşeni elde edecek ve onu yaşayacaklardır, anlamına gelmektedir. Onlar ömürlerini tamamlayacaklar, rızıklanndan da istifade edeceklerdir.
3. "Sonra da elçilerimiz gelip canlarını alırken, Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılar nerede? derler". Âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, "kitaptan nasip" kavramı bu dünyada olacaktır. Allah'a yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayanların canını ölüm melekleri alırken, sahte tanrılarının nerede olduğu sorulacaktır. Bu soru, can alma anında onlara yöneltilecektir. Âyette ölüm melekleri, "elçiler" olarak yer almaktadır. Allah'tan başka tanrılara tapanlar, taptıkları tanrılar konusunda sorgulanacaklardır. Bu sorgulama can çekişme anında olacaktır.
4. "Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler". Kendilerinin kâfir olmalarını itiraf etmelerini bu dünyada yaşam anında yapsalardı, bunu anlasalardı, doğruya, tevhîd inancına dönmüş olacaklardı. Ölüm anında olması, onları bu imkândan mahrum etmektedir.
Yûnus sûresinin 90 ve 91. âyetlerinde ölüm anında Firavun'un iman etmesinin fayda vermediği gündeme getirilmiştir. Bunlara da fayda vermeyecektir.[29]
Cehennemde Tartışma:
38. Allah buyuracak ki: "Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe giriniz!" Her ümmet girdikçe yoldaşına lanet etti. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca, sonrakiler öncelikler için, "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler. Allah da: "Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz" diyecektir.
39. Öncekiler de sonrakilere derler ki: "Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın".
Her iki âyeti birbiriyle ilişkili olarak ele almak gerekir. Çünkü ikincisi birincisinin devamı durumundadır. Âyetlerin analizinden çıkarılacak önemli ilkeler vardır.
1. "Allah buyuracak ki: 'Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe giriniz". Ayetin bu kısırında sorulacak iki soru vardır. Bunlardan birincisi "Giriniz!" emrini kimin verdiği, ikincisi de kime verdiğidir. "Giriniz!" emrini Allah'ın verdiği konusunda âlimlerin çoğu ittifak etmektedir. Çünkü bu emri veren tekil olmaktadır. Bunu melekler söyleseydi, çoğul olması gerekirdi. Ancak böyle bir yorum şu soruyla karşılaşır: Hani âhirette Allah kâfirlerle konuşmayacaktı? Çünkü Âl-i İmrân sûresinin 77. âyetinde "Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak" diye buyurulmuştu. Bu açıdan bakınca "Giriniz!" emrini, cehennem bekçisi olan meleklerin vereceğini söyleyen Mukâtil haklı görünmektedir. Mukâtil haklı olabilir mi? Mukâtil'i şu âyetler haklı çıkarmaktadır:
"O inkâr edenler bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldiklerinde kapıları açılır, bekçileri onlara: 'Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?' derler" (Zümer 39/7).
"Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevkedilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: 'Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya derler" (Zümer 39/73). Görüldüğü gibi bu âyette "Giriniz!" emrini veren meleklerdir. Ama âyetin devamına bakıldığında, orada buluşan nesillerin bir öncekiler için Allah'a yalvaracaklarını görüyoruz. Bundan da bu emri verenin Allah olduğu ortaya çıkmaktadır. Biz de bu emrin Allah tarafından verildiğini kabul ediyoruz.
Bu emrin, cin ve insanlardan sonraki nesillere verildiği, âyetten anlaşılmaktadır. "Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları" ifadesi buna dikkat çekmektedir. A'râf sûresinin 36. âyetine dönersek, bunların Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar, büyüklenip onlardan yüz çevirenler, 38. âyette geçen Allah'a yalan uyduran ve âyetlerini yalanlayanlar olduğu görülecektir.
Öyle anlaşılıyor ki bu tarz yanlış inanç, iftira ve kibirlenme, nesilden nesle intikal etmektedir. Bir sonraki nesil bir önceki nesle âhirette dahil olacaktır. Önceki neslin hatasını göremeyen ve aynı yanlışları takip edip hayata geçirenlerin ortak özelliği, aynı ateşin içine girmiş olmalarıdır. Sonra gelen nesillerin daha aydın, daha derinden sorgulayan, aldığı manevî mirasın kötü etkisinde kalmayan bir şahsiyette olmaları gerekmez mi?
2. "Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler". Âyette geçen uht kelimesi, "kardeşine, dindaşına, yandaşlarına, aynı fikri paylaştıklarına" demektir. Demek ki dünyada aynı düşünceyi, aynı inancı paylaşıp grup haline gelenleri Allah orada bir grup yapacaktır, ama onlar birbirlerine lanet edip ayrılacaklardır. Bu dünyada birbirine arka çıkıp yoldaş olduklarını ileri sürenlerin orada birbirine lanet etmesi, kabahati bir önceki nesle atması anlamına gelmektedir.
Âhiretin temel özelliklerinden biri, Zuhruf sûresinin 67. âyetinde belirlenmektedir: "O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar hariç, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler". Bu âyete göre takva sahipleri hariç, diğerleri birbirine düşman kesilecektir. A'râf sûresinde geçen uht kavramı ile Zuhruf sûresinin 67. âyetinde geçen ( el-ehillâu kelimesi, birbirlerine çok yakın anlam taşımaktadırlar. Biri "yandaş, kardeş", diğeri "dostlar" anlamına gelmektedir. Yüce Allah kardeşin kardeşe, dostun dosta düşman olup lanet okumasını gündeme getirerek, bu dünyada hangi grubun içine girildiğine dikkat edilmesini istemektedir.
3. "Hepsi birbiri ardından toplanınca, sonrakiler öncekiler için: 'Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar.Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver' diyecekler". Sonraki nesiller önceki nesilleri kendilerini yoldan çıkarmakla suçlayacaklar ve bu suçlamayı Allah'a sunacaklardır. Bundan anlıyoruz ki, "Giriniz!" emrini veren Allah'tır. Böyle bir sahnenin anlatılmasındaki hedef, bu saptırma olayını cehennemde değil, bu dünyada anlamamız gerektiğidir.
Aynı yalvarma şekli Ahzâb sûresinin 67-68. âyetlerinde de görülmektedir: "EyRabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov!" Ahzâb sûresinin bu âyetlerinde, lanet ve iki kat azap isteği ile suçu büyüklerine atma vardır. Aynı olgu A'râf sûresinin 38. âyetinde de yer almaktadır. Bu dünyada kötülerin etkisi altında kalmanın, yanlış eğitimin, sosyal ilişkilerin ağırlığı vurgulanmakta; grup psikolojisinin ferdin psikolojisini nasıl devre dışı bıraktırdığı, insanların irâdelerinin ellerinden alındığı anlatılmaktadır.
Ayetin bu kısmında yer alan kelimesi, "kat kat" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin İmâm Şafii tarafından miras hukukunda kullanıldığını Râzî bize nakletmiştir. Bu keilme bir taraftan ceza diğer taraftan da mi-
zi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız, iman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır" (Sebe' 34/37).
Ahzâb sûresinin 30. âyetinde azabın "iki kat" verilmesinden bahsedilirken j*iîf dı'feyn kelimesi kullanılmaktadır. Bakara sûresinin 265. âyetinde sevabın iki kat verilmesini ifade ederken de Allah bu kelimeye yer vermektedir. Demek ki cehenneme giden sonraki nesiller önceki nesillere kat kat azap vermesi için Allah'a dua edeceklerdir. Onların bu duasına Allah'ın cevabı şu olacaktır.
4. "Allah da: 'Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz' diyecektir". Bunun anlamı şudur: Bir sonraki neslin bir önceki nesilden şikâyet edip fazla azap dilemesi, zincirleme olarak devam edecektir. Bir öncekinden şikâyet eden nesilden bir sonraki de şikâyet edecektir. Her nesil bir sonrakini yanlışa sevketmesi, yoldan çıkarması, yanlış eğitim verip kötü etkide bulunması sebebiyle azap görecektir. Bu durum Nahl sûresinin 25. âyetinde şu şekilde açıklığa kavuşturulmaktadır: "Kıyamet gü-nünde kendi günâhlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günâhlarından da bir kısmını yüklenmeleri için. Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür!"
Yüce Allah, onların nasıl azap göreceklerini onların bilmediklerini söylemektedir. Gerçi Allah kitabında bunu açıklamaktadır, ama onlar dini inkâr ettiklerinden böyle bir değerlendirmenin olacağından haberdâr olamayacaklardır. Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, onlara karşı kibirlenip yüz çevirmeleri, Allah'a iftira etmeleri, bu bilgisizlikleri sebebiyle olacaktır.
5. "Öncekilerde sonrakilere derler ki: 'Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşı azabı tadınız!" A'râf sûresinin 39. âyetindeki bu ifadeden anlıyoruz ki, cehennemde bile üstünlük meselesi gündeme gelecektir. Üstünlük söz konusu edildiğine göre, bu sözü konuşanların dünyada nesillere yön veren yöneticiler, eğiticiler, anne babalar olması büyük ihtimaldir. Bu durumun bir benzeri, Kur'ân'ı inkâr eden ileri gelenlerle, onların yoldan çıkardığı zayıf şahsiyetli kimselerin ele alındığı Sebe' sûresinin 31-33. âyetlerindedir.
"Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktur" ifadesine başka bir açıdan bakabiliriz: "Aramızda hiçbir fark yoktur" mânasına aldığımızda, "Siz de günahkârsınız, işlediğinizin azabını tadınız!" diyeceklerdir. Âyete göre onlar, yoldan çıkarılanla yoldan çıkaranın orada bir farkı olmayacağım ifade etmektedir. Âyetteki üstün mânası verilen S£ fadl kelimesine, "fark" mânası verebiliriz. Bunun başka bir anlamı da, sonraki nesil olduğunuza göre, bizden farklı olmanız gerekirdi. Sonraki nesillerin daha hür iradeli, kendi irâdesine, düşüncesine ve kimliğine sahip çıkanlar olması gerekirdi. Hür irâdenizi kul-lanmamamz da size bir yükümlülük getirmektedir. Hür irâdenizi kullanmamanız bakımından aranızda hiçbir fark yoktur, anlamında bu ifadeyi kullanacaklardır.
Demek ki bu dünyada nesillerin birbirini kötü mânada etkilemeleri, onların irâdesine, düşüncesine ve hayat tarzına tecavüz etmelerinin sonuçları, âhiretteki tartışmaya kadar uzanacaktır. Olumsuz eğitimin kötü sonuçları, cehennemde bile konu edilecektir. Kötü etki, yanlış eğitim, öteki hayatı da sarsacak, cehennemi tartışma alanına çevirecektir. Kötü etkiler ve yanlış eğitim nesillerin sadece bu dünyasını karartmıyor, ateşe çevirmiyor, öteki dünyalarını da ateşe çeviriyor.
A'râf sûresinin 38-39. âyetleri gönderilmekle, iki boyutlu bir eğitim görevi yapılmaktadır. Önceki nesillere, sonraki nesillerinin kendilerinden şikâyetçi olmayacakları bir etki ve eğitim alanı oluşturmaları; yeni nesillere de hür irâde, düşünce ve kararlarını kullanarak yetişkin neslin kötü etki ve yanlış eğitiminin etkisi altında kalmamaları öğütlenmektedir. Çünkü hür irâdesini ve düşüncesini kullanıp yetişkin neslin etkilerini sorgulamayan nesiller, öteki dünyada bunun cezasını çekecektir. Hür irâdenin ve düşüncenin kullanılmamasının vebali çok ağır olacaktır.[30]
Mücrimlerin Durumu:
40. Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar, cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız.
41. Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üzerlerine de örtüler vardır. İşte zâlimleri böyle cezalandırırız.
Bu âyet daha önce açıklandığı gibi, 36. âyetin açılımı durumundadır. Orada Yüce Allah, kendi âyetlerini yalanlayanların ve onlara karşı kibirle-nenlerin cehennemde ebedî kalacaklarını buyurmuştu. Şimdi bu âyette de onların cennete asla giremeyeceklerini başka bir anlatımla gündeme getirmektedir.
1. Mücrim kimdir? Bu âyette "suçlu" anlamına gelen mücrime bir tanım getirilmektedir. Buna göre "Allah'ın âyetlerini yalanlayan, yani inkâr edip onlara karşı kibirlenmek isteyenler"e mücrim denmektedir. Yûnus sûre-
tanımlanmaktadır: Allah'a karşı yalan uydurandan veya onun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlimdir? Bilesiniz ki suçlular asla kurtuluşa eremezler". Demek ki mücrim denen suçlu, Allah'a yalan iftirada bulunan, âyetlerini inkâr eden kimsedir.
Yûnus sûresinin 50. âyetine göre, Allah'ın azabını acele isteyen kimseler, mücrimlerdir. Kasas sûresinin 78. âyetine göre, günâhlarından sorgulanmadan cezalandırılacak olanlar mücrimlerdir. Dünyada kendi hür irâdesini ve düşüncesini kullanamayıp kolayca etki altında kalıp haktan dönen kimseler mücrimlerdir (Rûm 30/55). Günahkâr olduğunu anladıktan sonra mahşerde Allah'ın huzurunda başlarını eğip bir daha bu dünyaya gelmek isteyecek olanlar mücrimlerdir (Secde 32/12). Mahşerde diğer insanlardan ayrılıp farklı muamele görecek olanlardır (Yâsîn 36/59). Allah'a karşı ululuk taslayan, peygamberleri taşlayan, peygamberlere inanmayan kimselere mücrim denmektedir (Duhân 44/19-22). Mahşerde simalarından tanınan, perçem ve ayaklarından yakalananlardır (Rahman 55/41). Suçlular, cehennemi yalanlayanlar ve o yalanladıkları cehennemde kaynar suda dolaşanlardır (Rahman 55/43-44). Homoseksüelliği hayat tarzı edinip Allah'ın taş yağdırarak cezalandırdığı kimselerdir (A'râf 7/82-84). Günâh işleyip Allah'tan yüz çevirenlere denmektedir (Hûd 11/52). Yüce Allah'ın azabını asla geri çevirmeyeceği kimselerdir (Yûsuf 12/110). Peygamberle alay edip inkarcılığını gönüllerinin duvarlarına işleyenlerdir (Hicr 15/11-12). Mahşerde amel defterleri önüne konduğunda, o defterin her şeyi sayıp döktüğünü görünce, çok ağır pişmanlık duyacak olanlardır (Kehf 18/49). Mücrimler, peygamberlere düşmandır (Furkan 25/31). Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden ve Allah'ın helak ettiği suçlulardır (Duhân 44/34-37). Sapıklık ve çılgınlık içinde olanlardır (Kamer 54/47). Toplumda bozgunculuk yapan, kendilerini aldatan ve bunun farkında olmayan önderlerdir (En'âm 6/123).
Bütün bu âyetler, mücrim denen suçluları anlatmakta, inanç yapılarını ve davranış biçimlerini açıklamaktadırlar. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet mücrim kavramına, Allah'ın âyetlerini yalanlayan, onlara kibirlenmek isteyen, kendilerine gök kapılan açılmayan, asla cennete giremeyen tanımını getirmektedir. Yüce Allah 41. âyette mücrimi, "cehennem döşeği ve örtüsü olan zâlim kimse" olarak tanımlamaktadır. Böylece gök kapılarının kapandığı, cennetin ebediyen yasaklandığı, döşeğinin ve örtüsünün cehennem olduğu, Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve onlara karşı kibirlenmek isteyen zâlim insanlara mücrim denmektedir.
2. Gök kapılarının açılmaması ne demektir? Mücrimlerin tanımında yer alan en önemli özelliklerinden biri, gök kapılarının onlara açılmamasıdır. Göğün kapıları mı vardır da onlara açılmayacaktır? Bu sorunun cevabını verirken başka âyetlere gitmek gerekiyor.
a) Yüce Allah'ın canlılar ve özellikle insanlarla bazı ilişkiler kurduğu kanallara, "kapılar" denmektedir. Bu kanallar fizikî mânada kapı veya kanalı ifade etmemektedir. İnsan gücünün üstünde olan her şey onun için "semâ" sayılmaktadır. İnsan elini kaldırınca parmağının ucundan yukarısı onun için maddî anlamda semâ olmaktadır.
Manevî anlamda insan aklının, yeteneklerinin ulaşamadığı noktadan ötesi, onun için psikolojik semâdır. İnsan gücünün yetmediği alandan gelen her şeye Allah "gök kapısı" adını vermektedir: "Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık..." (En'âm 6/44). Burada "her şeyin kapısı" denirken, mutluluğa götüren her şeyi kastetmektedir. Rızkın, güzelliklerin, iyiliklerin ve mutluluğun kapılan anlamına gelmektedir. İşte En'âm sûresinin 40. âyetinde kastedilen kapılar bu kapılardır.
b) Nûh tufanında Allah yağmuru şiddetli bir şekilde yağdırdığını ifade ederken, Kamer sûresinin 11. âyetinde şöyle demektedir: "Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık". Yağmurun buluttan yağdığını biliyoruz, ama çok yağmur yağınca, bir tekerleme olarak "Göğün dibi delindi"; "Gökyüzünün olukları aktı" deriz. Bu tür ifadeler benzetme yoluyla kullanılan ifadelerden ibarettir.
Onlara gök kapılarının açılmamasının A'râf sûresinin 40. âyetindeki anlamı, çözüm getiren ilâhî müdahaleler, rahmet ve nzık kapılan demektir. Dertlerini, sıkıntılannı, belâlannı Allah'a sunup çare arama kapılannın onların üzerine kapandığı ifade edilmektedir. Bir bakıma Allah onlarla alâkasını tesmiş, lütuf ve ihsanını onlardan uzaklaştırmış demektir. Güzellikleri, iyilikleri, lütuf ve ihsanı ilâhî âlemden bu âleme getiren kapılarla, insanın iyi düşünce ve amellerini Allah'a götüren (Fâtır 35/10) kapılar, çıkış yolu demektir.
3. Onlar cennete giremezler. "Ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir". Âyetin bu kısmındaki "deve-iğne" ilişkisi, onların cennete girişlerinin imkânsızlığını ifade içindir. Alimler buradaki deve anlamına gelen cemel kelimesini "iğne" ile bağdaştırmadıklarından onu "halat" anlamına gelen cümmel şeklinde okumuşlardır. Kalın urgan, halat iğnenin deliğinden geçerse, onlar da cennete girerler benzetmesini yapmışlardır.
Âlimlerin bu konudaki açıklamasını Muhammed Esed şöyle özetlemektedir: Cümlede geçen cemel sözcüğüne gelince, bunun, bu anlam örgüsü içinde deve olarak tercüme edilmesi, hiç şüphe yok ki yanlış olur. Zemahşe-rî'nin belirttiği (ve Râzî dahil diğer klasik müfessirlerin de desteklediği gibi) İbn Abbâs, sözcüğü "kalın urgan" ya da halat anlamına gelen cümmel şeklinde telaffuz ederdi. Aynı okuyuş şekli, Ali b. Ebû Tâlib'e de atfedilmektedir[31]. Belirtmek gerekir ki, sözcüğün cümmel, cüml, cümul ve nihayet Kur'ân'ın genel kabul gören okuyuşuyla cemel şeklinde değişik lehçe telaffuzları vardır. Bunların hepsi de "kalın bükümlü urgan" anlamına gelmektedir[32]. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayeti nakleden Zemahşerî, Allah'ın deve ile iğne arasındaki münasebetsiz bir mecazı kurmayacağını ifade etmektedir[33].
Bu âlimlerin ilgili kelimeyi cemel okunduğu halde cümmel okuyarak kendi istedikleri mânaya çekmelerini doğru bulmadığımızı söylemekte yarar vardır. Halat iğnenin deliğinden geçmez, ama inceltirseniz geçer. Fakat deveyi asla inceltemez ve oradan geçiremezsiniz. Bize göre Allah iğne ile deve arasında bir ilişki kurarak onların cennete girmelerinin imkânsızlığını ifade etmektedir.
Âyetin bu kısmında geçen yelice kelimesi velece fiilinden türemiştir: "Girmek, eve girmek"; evlece kalıbı "bir şeyi diğer şeye sokmak"; vellece kalıbı, "hayatında malını çocuklarına bağışlayıp başkalarının kendisinden bağış istemesini önlemek"; velice kalıbından alınınca, "kişinin ailesinden olmayan, ama güvendiği, sırdaşı" anlamına gelmektedir.
Kur'ân'da iğnenin deliğinden geçmek (A'râf 7/40) âyetindeki ilgili kelime: yerin içine giren, sızan (Sebe' 34/2); gecenin gündüze, gündüzün geceye girmesi, birbirini takip etmeleri (Âl-i İmrân 3/27); sırdaş (Tevbe 9/16) mânalarına gelmektedir. Genelde maddî anlamda kullanılmasına rağmen, A'râf sûresinin 40 ve Tevbe sûresinin 16. âyetlerinde manevî anlamda geçmektedir. Âyetin bu bölümünde hem "girmek" anlamına gelen dahale kelimesi, hem de "geçmek" anlamında velece kelimeleri bir araya gelmektedir.
4. "Biz günahkârları böyle cezalandırırız". "Böyle cezalandırırız" buyurduğu ceza şekilleri nelerdir? Bu soruyu aym âyetlerden şöyle cevaplandırırız: a) Onlara gök kapılan açılmaz, b) Onlar cennete giremez, c) Onlara cehennemden döşekler ve örtüler yapılır.
A'râf sûresinin 40. âyetinde mihâd kavramı ile gavâş kavramı yer almaktadır. Mihâd kelimesi, mühüd kelimesinin çoğuludur. Mühüd, "yatak" anlamına gelmektedir. Ezherî, mehd kelimesinin "sermek" anlamına geldiğini, yere yayıldığı için de döşeğe "mihâd" dendiğini söylemektedir. Gavâş, gâşiye kelimesinin çoğuludur. "İnsanı bürüyüp kaplayan her şey"e gâşiye denmektedir. Bu kelime "asık surat" mânasına da gelmektedir. Mihâd ile gavâş bir araya gelince, cehennem onları her tarafından saran, kaplayan, içine alan yatak, yorgan örtüleri olmaktadır.
"Biz, zâlimleri böyle cezalandırırız" ifadesinden anlıyoruz ki, Allah suçlu anlamına gelen mücrim ile zâlim kelimesini aynı anlamda kullanmaktadır. Mücrim denen zâlim, zâlim denen mücrim, Allah'ın âyetlerini yalanlayan, inkâr eden ve onlara karşı kibirlenmek isteyenlerdir. Zâlim kavramı, kâfir ve müşrik mânasına da gelmektedir.[34]
Cennet Kimlere Mirastır?
42. İnanıp iyi işler yapanlar -hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını önermeyiz- işte onlar, cennet halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır.
43. Onların göğüslerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akmaktadır. Lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler, dediler. Onlara: "İşte size cennet, yaptıklarınıza karşılık size miras verildi" diye seslenildi.
Her iki âyet cennetin miras olarak verileceği insanların özelliklerini anlatmaktadır. Önceki iki âyette cehennemlik olan kâfir, mücrim ve zalimler anlatıldıktan hemen sonra cennetliklerin ele alınması, yani Kur'ân'ın bir şeyi zıddıyla anlatması, genel bir anlatım metodudur.
Bu anlatım tarzı, insanda bir ritim psikolojisi oluşturmaktadır. Mücrim, zâlim ve cehennem, insan psikolojisini germekte; iman, iyi amel ve cennet kavramları da insan psikolojisini rahatlatmakta, geriliminden kurtarmakta, karamsarlığını ortadan kaldırmakta ve iyiye teşvik etmektedir. Bu kötümserlikten iyimserliğe, ümitsizlikten ümide, gerilimden gevşemeye, mutsuzluktan mutluluğa olan geçiş, karşılaştırmalı metodun etkinliğini ifade etmektedir. Şimdi âyetlerin içeriğini ele alıp açıklayabiliriz:
1. İnanıp iyi işler yapanlar -hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını önermeyiz- işte onlar, cennet halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır". Genelde âlimler, "Hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını önermeyiz" cümlesini "ara cümle", yani cümle-i mu'tanza olarak nitelendirmektedirler. Çünkü onlara göre, âyetin önü ve arkasıyla doğrudan bir alâkası yoktur. Oysa bu cümlenin âyetin başı ve sonuyla yakından alâkası vardır. Yüce Allah'ın teklif ettiği iman ve insanlardan istediği iyi işler, insanın gücüne ağır gelmeyeceğini gündeme getirmektedir. Allah'ın emrettiği yükümlülüklerle insanın gücü arasında bir denge vardır. Daha önce Bakara sûresinin 286. âyetinde bu konu derinlemesine açıklandı. Buradaki anlamı, insanı cennete götürecek amelleri yapmaya insanın gücünün yeteceğidir. İlâhî emirlerin ve insana yüklediği sorumlulukların merkezinde insanın gücü yer almaktadır. Her şey ona göre ayarlanmaktadır. Önemli olan insanın bu gücünü ortaya koymasıdır. Bu güç harekete geçince, gerekli olan şeyleri yapacak ve onu cennete götürecektir.
Mücrim ve zâlimlerin yeri cehennem, iman edip iyi amel işleyenlerin yeri de ebedî kalacaktan cennettir. Demek ki mücrimler, kendi potansiyel güçlerini harekete geçirip ilâhî emirleri yerine getirmediklerinden bu sıfatı almış ve cehennemlik olmuşlardır. İmanlı olarak yapılan iyi işler insanı cennete götürmektedir, yani insan dünyadaki davranışlarıyla cennetini hazırlamaktadır. Cennet, insanın iyi amellerinde başlamakta ve bir süreç olarak âhi-rette de devam etmektedir.
2. "Göğüslerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp at-mışızdır". Cennetin miras olarak verildiği insanların üçüncü özelliği, Allah'ın onların gönlünde bir operasyon yaparak kini söküp atmasıdır. Bir önceki âyette geçen güç meselesinde, insanın gücünün yetmeyeceği bir alan olduğu bu âyetle ortaya çıkmaktadır. İnsanın gücünün yetmediği alanlardan biri de, gönlündeki kini söküp atmasıdır. O zaman devreye Allah girmekte, kulunun gönlündeki kini söküp atmaktadır.
Haşr sûresinin 10. âyetine bakınca, gönüldeki kini söküp atıp orada kin bırakmama kudretinin Allah'a ait olduğunu görürüz: "Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma!" Böyle dua etmenin altında yatan esas, insanın kendi gönlünde operasyon yaparak kinini söküp atmamasındaki acziyetidir. Demek ki gönülden kini söküp atmak çok zordur; bunu gerçekleştirmekte insan Allah'a muhtaçtır. Bu konudaki müdahale insanın iman ve iyi işler üretmesine bağlıdır. Yüce Allah insanın gönlünde imanla kinin bir arada kalmasını istememektedir.
3. "Onların altlarından ırmaklar akar...". Bu durum, cenneti mi anlatıyor, yoksa iman etmiş, iyi işler işlemiş ve gönlünden kin sökülüp atılmış insanın bu dünyadaki durumunu mu anlatıyor? Bize göre bu soruya öncelikle, insanın içindeki iyilik, güzellik ırmaklarının akması anlamına gelmekte, ama aynı zamanda âhiretteki cennetin ırmaklarını da ifade etmektedir, şeklinde cevap verebiliriz. Demek ki inkâr, zulüm, günâh ve kin, insanın içindeki iyilik, güzellik, iman, düşünce, sevgi ve aklını kullanma ırmaklarını kurutmakta, onların pınarını tıkamaktadır. İman edip iyi ameller işledikten ve gönlünden kinin sökülüp atılmasından sonra bu pınarları açılmakta, kuruyan nehirler akmaya başlamaktadır.
Bu dünyada insanın beyin ve gönlünde akan nehirler, âhirette de cennetin nehirlerine dönüşmektedir. Kin, insanın içindeki pınarları, nehirleri kuruttuğu gibi, cennetteki ırmakları da kurutmaktadır. Gönülden kin çıkınca cennetteki ırmaklar akmaya başlıyor.
4. "Ve onlar derler ki: 'Hidâyetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah'a hamdol-sun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi, kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler". Kur'ân'ın konuşma üslûbunda bazan gelecek zamanlar, geçmiş zaman olarak ifade edilmektedir. Bunun ana sebeplerinden biri, gelecekte olacak olan o şeyin mutlaka gerçekleşeceğidir. Âyetteki "dediler" fiili, aslında "kesinlikle diyecekler" anlamına gelmektedir.
İman edip gönülden kinin sökülüp atılmasıyla insanın duası bile değişmekte, nimetin kaynağı konusundaki fikrinde bir değişim meydana gelmekte, kendi kudretiyle ilâhî kudretin neler yapabileceği konusunda isabetli görüş beyan etmektedir. Bu kişilerin mahşerde yapacağı duanın adını bu âyet "hamd" olarak koymaktadır. Orada kavuştuğu ve elde ettiği ödülü sebebiyle yapacağı hamdin içeriği şöyledir:
a) "Hidâyetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah'a hamdolsun". Yüce Allah'ın iman edip iyi ameller işleyen ve gönlünden kini söküp attığı kişilere vereceği ödülü takdir ederek, o ödüle kavuşması için bu dünyada kendisine kılavuzluk yaptığını hatırlaması, onlara sadece kendi gücüyle kavuşmadığının şuuruna varmasıyla hamd ibadetini yapmaktadır. Duanın, ya da hamdin bu bölümü, hidâyetin Allah'tan geldiğini itiraf etmektir.
b) "Allah bizi doğru yola iletmeseydi, kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik". Yüce Allah'ın dünyada onlara yaptı-ğ; kılavuzluğun önemini takdir ettikten sonra, kendi gücüyle bunu yapamamağını da itiraf ederek, hamdini doruk noktasına çıkarmaktadırlar. Âyet, Allah'ın kudreti karşısında kendi acziyetini anlamak ve bunu itiraf etmenin ne kadar erdemli olduğuna dikkat çekilmektedir.
c) "Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişle'-" , Bu dünyada peygamberlerin Allah'tan alıp getirdiklerinin hak, yani gerçek olduğunu da itiraf edeceklerdir. Allah'ın elçilerinden kasıt, Allah'ın pey-îimberleridir. Onların hakkı getirdiklerini mahşerdeki hayatlarıyla bir daha adayacaklar ve bunu söyleyeceklerdir.
5. "Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız' diye seslenilir". Demek ki bir önceki bölümde yaptıkları hamd, cennete girmeden önce gerçekleşmiştir. Belki de bu dünyada yapılan bir hamd idi. Ama o zaman "onların altla-*".ndan ırmaklar akar" diye ifade edilen oluşum nerede gerçekleşmiş olacaktır? Buradaki ırmakların akması, dünyadaki bütün mutluluk veren nimetlerin hizmetlerinde olması mânasına alınmalıdır.
Mahşerde, bu dünyada yaptıkları iyi ameller, eylemler, işler sebebiyle vâris oldukları onlara söylenecektir. Herkesin korku ve endişe için-ne teklediği bir anda insana bu şekilde seslenilmesi, ödülün başka bir boyu-3uicr. Âyetin bu kısmında geçen bimâdaki "bâ" harfi, "sebebiyle" anla-r.a gelmektedir. Hangi sebeple cennete vâris oldukları anlatılmaktadır.
Dünyada yapılan ameller sebep, cennete vâris olmak da sonuçtur. Başka bir açıdan bakarsak ameller kaybolmamakta, mutlaka bir neticeye ulaşmaktadır.
İyi insanların dünyada yaptıkları, âhirette onları cenneti kazandırdığı için, miras kelimesi bu âyette kullanılmıştır. Çünkü bu kelime "kazandırdı, utanç getirdi" mânalarına gelmektedir. Yapılan bir eylem ya şeref kazandırır ya da utanç getirir. Bu anlamda miras kelimesinin irs, yani vâris olma kalıbı kullanılmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki A'râf sûresinin 42 ve 43. âyetleri, insanları imana ve iyi iş işlemeye teşvik eden açıklamalar getirmektedir. İman edip iyi iş işleyenlerin gönlünde Allah bir operasyon yaparak kini söküp atmakta, mutluluğu getiren bütün nimetlerini sunmakta ve onları cennetine vâris olarak tayin etmektedir. Önceki iki âyet ele alınınca, ortaya çıkacak olan fark, bu âyetlerin ne kadar iyiye, doğruya teşvik edici olduğunu gösterecektir.
Bu âyetler grubunda kâfirlerin âhiretteki durumu anlatılırken, orada durmayıp hemen iyilerin durumunun anlatılmasına geçilmesinin metodunu da yakalıyoruz. Dini tebliğ ederken durulacak yer cehennem değil, cennet olmalıdır. İnsanlara cehenneme ve cennete kendi amelleri sebebiyle gideceklerini öğretmeli, bu dünyada yapılmayan bir şeye ne ceza ne de ödül olmayacağının bilinci kazandırılmalıdır. Ameller asla kaybolmadığı, âhiretteki bütün oluşumların ve elde edilecek olan hayat tarzının tamamen bu dünyada, beynin, gönlün çalışması ve davranışlarla elde edileceği insanlara mutlaka aşılanmalıdır. İnsanlar başkalarının amelleriyle değil, kendi amelleriyle âhirette bir hayat tarzı kazanacaktır. Bu bilinç, bu dünyada iken bir şeyler yapıp geriye bırakma arzusunu körükleyecektir.[35]
Allah'ın Vaadi:
44. Cennet ehli cehennem ehline: "Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenir. "Evet!" derler. Ve aralarından bir çağrıcı, "Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun!" diye bağırır.
45. Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve o yolu eğip bükmek isteyen zâlimlerdir. Onlar âhireti de inkâr edenlerdir.
Âyet cennetliklerle cehennemliklerin arasında bazı konuşmaların geçeceğini ve bu konuşmaların içeriğini verirken, âhiretten bazı sahnelerin olacağına işaret etmektedir. Âyetin içerdiği konulardan şu genellemelere varabiliriz:
1. Cennetle cehennem birbirine çok yakın bir mesafede olacaktır. Cennet ehli cehennem ehline seslendiğine göre, mesafenin uzak olmaması gerekiyor. Ama bu sesleniş, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme yerleşmesinden önce olması mümkün değil midir? Mahşerde cennetliklerin ve cehennemliklerin kimler olduğu tesbit edilip ayrıldıkları zaman bu sesleniş gerçekleşmiş olamaz mı? Âyetten anlıyoruz ki, bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değildir. Çünkü cehenneme girince, azabı tadınca Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu anlamış olacaklardır. Âyetteki "bulmak" kelimesi bunu ifade etmektedir.
2. Önemli olan Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu bu dünyada anlamaktır. "Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?" Yüce Allah gönderdiği vahiyle insanları kötü fiillerden caydırmak için cehennemi, iyi eylemlere teşvik etmek için de cenneti motif olarak kullanmakta ve vaad etmektedir.
Bu durum âhiret inancının kapsamı içine girmektedir. Bu bizi şu esasa götürmektedir: Âhireti, ceza ve mükâfatı olmayan bir felsefe, din olamaz. Dinle felsefeyi birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri budur. Dinlerin âhiret inancı olduğu halde, felsefelerin böyle bir inancı yoktur ve bu sebeple felsefe, din değildir. İnsanlara cennet ve cehennem vaad edemez, ebedî hayattaki ceza ve ödülü getirecek, cezaya sebep olacak davranışların düzenlemesini de bu dünyada yapamazlar. İnsanlık iyi ve kötü adına ne değer üretmişse, bunu dinlerin mirasına borçludur. Onun için âhirete uzanmayan bir eylem biçimi dinden değildir ve olamaz. Cennetliklerin, cehennemliklere sorduğu sorudan, inananla inanmayan arasındaki farkı çıkarıyoruz.
İnanıp cennete giden insan, A'râf sûresinin 43. âyetine göre cennete vâris olan ve Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu bu dünyada anlayıp inanan insandır. Ama kâfir o vaadin gerçek olduğunu bu dünyada anlayıp iman etmeyen, fakat âhirette anlayacak olandır. Müslümanın beyni ve gönlü dünyanın sınırları içinde hapsolmayan, âhirete uzanan bir eylemle iman etmekte, ebedî hayatın olacağına yakînen inanmaktadır. İnkâr psikolojisi insanın ufkunu daraltıp dünya ile sınırlandırmaktadır. İnananla inanmayanın farkı, beyin ve gönülde başlamaktadır.
Demek ki iman, iş başa gelmeden önce onu görebilme yeteneği dediğimiz gönül gözünü oluşturmaktadır. İnkâr eden insan, böyle bir yeteneği elde edememektedir. Onun oluşmadan bir şeyi kestirmesi, düşünmesi ve inanması imkânsızdır. Sonuçta âhirette cehennem azabını tadınca, ilâhî vaadin hak olduğunu anlayacaktır.
3. Kâfirlerin "Evet" demesi işe yaramayacaktır. "Cehennemlikler 'Evet' derler". Âhirette kâfirler azap tecrübesini tadınca, cennetliklerin sorduğu soruya "Evet" diyeceklerdir. Bu cevabın iyilik adına hiçbir işe yaramayacağı, A'râf sûresinin 50. âyetinden anlaşılmaktadır. Âhiretteki kabulün azabı giderici bir özelliği yoktur. Önemli olan bu dünyada kabul edip inanmak ve Allah'a karşı "Evet" demektir.
Âhirette cennetliklerle cehennemliklerin arasında geçecek olan bu konuşmanın bize dünyada anlatılmasının eğitim açısından önemi, âhiret inancının insanı caydırıcı ve teşvik edici bir özellik taşıdığının öğretilmesidir. İn-san hayatının dünya ile sınırlı olmadığı, onun gelecekte ebedî bir hayatı olacağı anlatılmaktadır. Kötülükleri işleyenlerin de yaptıkları kötülüklerin yanlarına kâr kalmayacağı bildirilmektir.
4. Zâlimlere lanet okunacaktır. Cehennemlikler, cennetliklere Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu "Evet" cevabı ile bildirince "Aralarından bir çağrıcı, 'Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun' diye bağırır" buyurulmaktadır.
Müfessirlerin bazısı bu çağrıda bulunanın başkası olduğunu ve onların arasında bu çağnyı yapacağını söyledikleri halde, bazıları da çağrıyı onlardan birinin yapacağını söylemişlerdir. Bize göre bu müezzinin, yani duyurucunun melek olması muhtemeldir. Bunu nasıl ispat ederiz? Hûd sûresinin 18. âyetine bakıldığında, bunu net bir şekilde anlamak mümkün olur.
Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim olabilir? Onlar Rablerine arze-dilecekler, şahidler de: 'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir' diyecekler. Biliniz ki Allah'ın laneti zâlimlerin üzerinedir". A'râf sûresinin 44. âyetinde lanet ve zâlim kavramları yer aldığı gibi, Hûd sûresinin 18. âyetinde de lanet ve zâlim kavramları yer almaktadır.
A'râf sûresinin 44. âyetinde müezzinin, Hûd sûresinin 18. âyetinde şahitlerin sesleneceği söylenmektedir. Demek ki müezzinle şahid aynı şeyin ifadesidir. Şahidin melek olduğu kesin olduğuna göre, müezzin de melektir.
5. Lanet edilen zâlimler kimlerdir? Hûd sûresinin 18. âyetinde ve bir sonraki âyette lanet edilen zâlimler açıklanırken, A'râf sûresinin 44. âyetin-deki zâlimlerin açıklaması, 45. âyette yapılmaktadır. Hûd sûresinin 18 ve 19. âyetlerinde lanet okunan zâlimlerin özellikleri şöyle açıklanmaktadır; Allah'a karşı yalan uyduran, Allah'ın yolundan alıkoyan, o yolu eğri büğrü gösteren ve âhireti inkâr edenlerdir. A'râf sûresinin 45. âyetinde ise, Allah'ın yolundan alıkoyan, onu eğri büğrü gösteren ve âhireti inkâr edenler olarak takdim edilmektedirler. Görülüyor ki A'râf sûresinin 44 ve 45. âyetlerindeki zâlim kavramının açıklaması yapılmaktadır. Cehennemlikler, meleğin lanet okuduğu zâlimlerdir. Bu açıklama 44. âyette yer almaktadır. Ama zâlim kavramının açıklaması 45. âyette yapılmaktadır. Şimdi 45. âyette geçen bu özellikleri açıklayabiliriz.
a) "Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyanlardır". Âyetin bu bölümü ve zâlimlerin bu özelliği, onların inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olduklarını ifade etmektedir. Başka bir ifade ile din ve vicdan hürriyetini ortadan kaldırmaya çalıştıklarını göstermektedir. Allah'ın yolu iman, ibadet, yani din yoludur.
Her pağda toplumlarda, inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olanlar çıkacaktır. Bu da Allah'ın yolunu engellemek anlamına gelmektedir. Bu insanlar zâlimdirler ve bunların âhiretteki yeri cehennemdir. Yüce Allah bunu ilân ederken amacı, inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olmaktan caydırmaktır. Yüce Allah bunu ilân etmekle hem siyasete hem hukuka ve hem de insan haklarına ve özgürlüklerine bir ilke kazandırmaktadır.
İnanç ve ibadet özgürlüğüne mani olmak zulüm olduğuna göre, bu zulme uğrayanlar da kendilerini korumalı ve savunmalıdırlar. Bunun nasıl olacağı, Hac sûresinin 39 ve 40. âyetlerinde anlatılmaktadır. Allah'ın yolunu engelleyen, yani inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olanların bu davranış şeklinin Hac sûresinin 40. âyetinde ülkelerinden çıkarmak şeklinde olacağı beyan edümektedir. "Onlar, başka değil, sadece 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir". Allah'a inandığı için yurtlarından çıkarılan insanlar zulme uğramış, onları çıkaranlar da inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olanlar ve o özgürlüğü yok edenler olarak tanımlanmışlardır.
b) "Onu eğri bir hale getirmek isteyenlerdir". Bu zâlimler, Allah'ın yolunu engellemekle kalmıyor, bu yolun eğri, dolambaçlı ve yanlış olduğunu gösterme çabasına da giriyorlar. Allah'ın yolunu engellemek, inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olmak iken, o yolu eğri, dolambaçlı göstermek de hakikati saptırmaktır. Bütün bu işler, insanlar arasında bir mücadelenin olduğunu ifade etmektedir. Din, inancın bu mücadelenin dinamiklerinden, yanı belirleyici özelliklerinden, sebeplerinden biri olduğunu .göstermektedir.
Onun içindir ki Allah, kendi yolunun doğru (mustakîm) olduğunu söylemektedir. Doğru yolu eğri göstermek, öğrenim hakkına tecavüz demektir. İnsanlara doğru olanı öğretmek onların hakkı, öğretenin de görevi olmaktadır. Allah'ın yolunun eğri olarak gösterilmesi, bu fiilin zalimlik şeklinde nitelendirilmesi için yeterli sebeptir. Hakikati saptırmak, doğru olanın öğrenilmesini engellemek, zulümdür.
c) "Onlar âhireti de inkâr edenlerdir". Bu özellik, onların kendilerini ilgilendirmektedir. Âhireti inkâr etmek de zulüm kavramının kapsamına girmektedir. Allah'ın yolunu engellemek, onu eğri gösterme çabasında olmak ve âhireti inkâr etmek gibi üç menfî özellik, âhirette lanet okunmak için yeterli sebepler olmaktadır. Bunlar lanet edilecek olan zâlimlerdir.
İlk iki özellik başkalarıyla ilgili olduğu halde, sonuncusu kendileriyle alâkalıdır. Lanet edilecek olan bu zâlimler, başkalarının inanç ve ibadet öz-Ettdüğüne mani olurken, âhirete inanmamakla da kendilerine zulmetmektedirler. Kendi inanç özgürlüklerini de yok etmektedirler. Âyetteki zulüm hem başkasına ve hem de kendilerine yaptıkları haksızlığı ifade etmektedir.[36]
A'raftakılerin Durumu:
46. İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve A 'râf üzerinde de herkesi sımalarından tanıyan adamlar vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: "Selâm size!" diye seslenirler.
47. Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de: "Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma!" derler.
48. (Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: "Ne çokluğunuz ne de-taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı".
49. Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceği-ne dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? (Ve cennet ehline dönerek): "Giriniz cennete! Artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" (derler).
Bu âyetler, cennet ve cehennem ehlinin dışında, bir de A'râf ehlinin olduğuna işaret etmekte ve onların durumunu açıklamaktadır.
1. "Onlar arasında bir perde vardır". Burada anlatılan gruplar, cennet ve cehennemliklerdir. Cennet ve cehennemliklerin arasında bir perde olduğundan birbirleriyle konuşma, birbirlerine seslenme imkânına sahip olacaklardır. Âyetin bu kısmında geçen hicâb kavramı, Hadîd sûresinin 13. âyetinde sûr olarak geçmektedir. Hadîd sûresinin 13. âyetinde münafık erkeklerle münafık kadınlar, inananların nurundan bir parça ışık alma isteğinde bulunduklarında, içinde rahmet, dışında azap bulunan bir sûrun aralarına çekilecek olduğu belirtilmektedir. A'râf sûresinin 46. âyetinde de cennet ehli ile cehennem ehli arasında bir perde olduğuna dikkat çekilmektedir. Yapı itibariyle perde ile sûr aynı şeyi ifade etmektedir.
2. "Ve A'râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır". Bu sûre, âyetin söz konusu kısmında geçen a'râf kelimesinden ismini almaktadır. A'râf kavramı, "yüksek ve yüce olan mekân"ı ifade eden urf kelimesinin çoğuludur. Atın yelesine, horozun ibiğine de bu ad verilmektedir. Yüksek olması sebebiyle alçak yerlere nazaran daha iyi tanındığı için yüksek yerlere de bu ad verilmektedir.
Arafe "bilmek, idrak etmek, itiraf etmek, ikrar etmek, idare etmek" mânalarına gelmektedir. Arrafe kalıbından alınınca, "hacıların Arafat'ta durması, öğretmek, bildirmek, bir şeyi süsleyip güzelleştirmek, yitik olanı aramak"; i'tiraf kalıbından alınınca, "günâhını itiraf etmek, bir şeye sabır ve sebat etmek, kabul etmek"; ta'arrafe kalıbından alınınca, "bir şeyi öğreninceye kadar araştırmak"; te'ârafe kalıbı da "birbirini tanımak" mânalarına gelmektedir. Urf kalıbı da "örf, ihsan, kerem, tanıma, bilme, yüksek yer" mânasını ifade etmektedir.
Arafe Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
1) Tanımak. "Tanımak ve teşhis etmek" manasıyla Kur'ân'in pek çok âyetinde yer almaktadır. "Yûsuf un kardeşleri gelip onun yanına girdiler. Yûsuf onları tanıdı, onlar onu tanımıyorlardı" (Yûsuf 12/58). Bu âyette insanın insanı tanıması anlamına geldiği halde, başka âyetlerde hakikati tanımak (Bakara 2/89); alametleri tanımak (Nemi 27/93) elçiyi tanımak (Müminûn 23/69), kitabı tanımak (Bakara 2/146) mânalarını da ifade etmektedir.
2) Anlamak. "Peygambere indirilen Kur'ân'ı işittikleri zaman, gerçeği anladıklarından gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. ..." (Mâide 5/83). Bu âyette ilgili kelime, "insanın hakikati anlaması" mânasına gelmektedir.
3) Farkına varmak. "Âyetlerimiz açık açık kendilerine okunduğunda, kâfirlerin suratlarında inkarcı tavrı hemen fark edersin!" (Hac 22/72) İnsanın hoşnutsuzluk psikolojisinin yüzüne yansımasından kaynaklanan bir farkedişi ifade için söz konusu kelime bu âyette yer almaktadır.
4) Görmek. "Ve yüzlerinde nimetlerin sevincini görürsün!" (Mutaffifîn 83/24). Aslında farketmekle görmek aynı mânaya gelmekle beraber, nüansı ortaya koymak için birbirinden ayırmayı uygun buluyoruz. Çünkü hoşnutsuzluğu görmek istemeyiz, ama sevinci görmek isteriz. Bu yüzden hoşnutsuzluk için farketme, sevinç için de görme kullanıldı.
5) Bildirmek. "Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti" (Tahrîm 66/3). 'Arrafe kalıbında âyette yer alan bu kelime, "bir haberi birine bildirmek" anlamına gelmektedir.
6) Tanıtmak. Ashnda Muhammed sûresinin 6. âyetinde de 'arrafe kalı-6ındk geçmektedir. "Bildirmek"anlamına ge)mek)e beraber bu âyette "tanjt-mak" anlamı daha uygun düşmektedir. Tahrîm sûresinin 3. âyetinde haberle beraber geldiği halde, Muhammed sûresinin 6. âyetinde cennetle beraber gelmiştir. Haber bildirilir, ama cennet tanıtılır, tarif edilir "Ve onları kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır".
7) Tanışmak, kaynaşmak. "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışıp kaynaşasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık" (Hucurât 49/13).
8) İtiraf etmek. Gâfir sûresinin 11. âyetinde, itiraf kalıbında gelmekte ve "günâhını itiraf etmek" anlamını ifade etmektedir: "Biz de günâhımızı itiraf ettik". Günahkâr olduğunu farketmek, anlamak ve onu bildirmek mânalarını bir araya toplayan bir anlamı ifade etmektedir.
9) İyiliklerle peşpeşe. Mürselât sûresinin 1. âyetinde mutlak mef'ûl makamında, peşpeşe gelen bir eylemi ifade etmektedir. "Yemin olsun (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere!"
10) Meşru. Kur'ân'da boşanma hukuku ile ilgili âyetlerde ma'rûf kalıbında yer almakta olan bu kavram, "meşru" anlamını ifade etmektedir. "Erkeklerin kadınlar üzerinde haklan olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde meşru hakları vardır" (Bakara 2/228); "... Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günâh yoktur" (Bakara 2/234).
11) Münasip. Bakara sûresinin 236. âyetinde "Zengin olan, durumuna göre, darlık içinde olan da gücünün yettiği nisbet-te münasip bir şey vermelidir" ifadesi yer almaktadır.
12) Güzel. Kur'ân'ın bazı âyetlerinde sözle ilgili olarak yer alan bu kelime, "güzel" anlamını ifade etmektedir:
"Güzel söz ve bağışlama, arkasını hakaret ve gönül incitme takip eden sadakadan daha hayırlıdır" (Bakara 2/263).
13) Uygun. Kur'ân'da yetimlerin hukuku gündeme getirildiğinde bu kelimeye yer verilmiştir. Nisa sûresinin 6. âyetinde, yetimin geçimini üzerine alan fakir bir kişinin, o yetimin malından nasıl istifade edeceğini açıklarken Allah bu kelimeyi kullanmaktadır. Yine ma'rûf kalıbı ile âyette yer almaktadır: "Fakir olan ise, aşırılığa kaçmadan uygun bir şekilde yesin!"
14) Normal. "Mehirlerini de normal miktarda veriniz" (Nisa 4/25). Buradaki ma'rûf kelimesi, "güzel, mâkul, normal" anlamına gelmektedir. Daha önce belirtildiği gibi, urf kelimesinden türeyen ve onun çoğulu olan A'râf kelimesi, "yüksek yer" anlamına gelmektedir. Çoğul kalıbında geldiğinde "burçlar" anlamını ifade etmektedir. Cennet ve cehennemliklerin arasında bir perde, yani bir sûr vardır. A'râf da bu surun burçları anlamına gelmektedir. âyetine,"İki taraf arasında bir sûr bulunacaktır; o surun burçlarında da herkesi simalarından tanıyan kimseler bulunacaktır" mânâsım vermek en doğrusudur. Demek ki A'râf tek bir yer veya burç değildir, birden çok yer, birden çok burç demektir.
Âlimler a'râf takiler konusunda ihtilâf etmişlerdir. Halk arasında yayılan açıklama, cennet ve cehenneme gidemeyen, yani sevaba nail olanlardan daha aşağıda olanlardır. Ama bu açıklama bize göre yanlıştır. Bir diğer açıklama da, "İtaat eden ve sevaba nail olanların en ileri gelenleridir" şeklindedir. Zemahşerî birinci görüşü benimsemektedir. İbn Mes'ûd, Ferrâ, Cübbâî, Huzeyfe ve Kâdî Beyzâvî de bu görüşü savunmaktadırlar. Bunlar delil olarak âyetin devamında yer alan "Bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: 'Selâm size!' diye seslenirler" ifadesini vermektedirler. Bu ifadeden anlıyorlar ki, a'râf denen sûrun burçlarında, ödül bakımından en üste olanlar olamaz. Çünkü peygamberlerin ve iyi kimselerin cennete girmemesi ve umut içinde olmamaları düşünülemez.
Bu görüşü savunanlar Şu'arâ sûresinin 82. âyetine bakmalıydılar. Orada Hz. İbrahim'in şöyle umut ettiğini göreceklerdi: "Ve hesap günü günâhlarımı bağışlayacağını umduğum O'dur". Hz. İbrahim, kendisini garanti görseydi "Umut ediyorum" demezdi. A'râftakilerin henüz cennete girmemiş olmaları, onların cennetliklerden aşağı olduğu anlamına alınmamalıdır.
Râzî bu konudaki görüşünü şöyle açıklamaktadır: A'râftakiler, kıyâmettekilerin şereflileridir. Kıyamet gününde, kıyamet meydanında durduklarında, Allah A'râf ehlini A'rafa oturtur. Cennet ehli cennete, cehennemlikler de cehenneme sevkedildiğinde, Allah A'râftakileri, cennetteki yüce makamlarına götürür[37].
Râzî'nin bu açıklamasından anlıyoruz ki, mahşerdeki hesaplaşma anında bu iyi insanlar A'râf denen burçlara oturtulup, hesaplaşmanın korkusunu duymayacaklardır. Böylece onların cennetliklerden aşağı değil, tam tersine daha yukarıda oldukları ortaya çıkmaktadır. Netice olarak âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, genel anlamda âhirette insanlar üç gruba ayrılacaklardır. Cennetlikler, cehennemlikler ve a'râftakiler. Şimdi a'râftakilerin bazı özelliklerini ya da eylemlerini ele alabiliriz.
a) "Herkesi sımalarından tanırlar". Âyetin bu kısmında, 'utî kelimesi fiil ya'rifûne "tanırlar" eylemi, A'râf ta olmanın bir gereği olmaktadır. Herkesi simalarından tanıyama-yan insanların A'rafta yeri olmamalıdır. Cennetliklerden aşağıda olan insanlar, herkesi simalarından nasıl tanıyacaktır?
Âyetin bu kısmında kullanılan urf kelimesi ile a'râf kelimesi bir araya getirilince, yani aynı kökten gelen isimle fiil bir araya getirilince, şu genellemeye varmak mümkündür: Herkes bulunduğu makamın, yerin, statünün gereği olan davranışı sergilemelidir. Herkesin tanıdığı burçlarda olan insanlar, herkesi tanımalıdır. Yükseklerde olmak aşağıdakileri tanımamak anlamına alınmamalıdır.
b) "Cennet ehline: 'Selâm' diye seslenirler". Herkesi simalarından tanıdıklarından, cennetlik olanların hemen farkına varıp, onlara Allah'ın rahmetini dileyerek dua ederler. Buradan şu genellemeye varıyoruz: Yukarıda olanlar, toplumdaki iyi insanlara en azından sözle hoşnutluk vermeli, onlara iyi olduklarını hatırlatmalı, onlara iyi dilekte bulunmalı ve onları bu şekilde ödüllendirip teşvik etmelidirler. Yukarıdakiler kibirlenerek halktan kopmamalı, onlar için dua etmelidirler. Aslında yüce Allah'ın âhiret hayatı için anlattığı bu oluşum dünyada yaşanmalıdır.
c) "Bunlar henüz cennete girmedikleri halde, girmeyi ummaktadırlar". Buradaki umut, kesinliği ifade etmektedir. Âyetin bu kısmı, onların psikolojik durumunu da yansıtmaktadır. Bu ifadeden şu ilkeye varabiliriz: Kendi durumlarından ziyade başkalarıyla ilgilenmektedirler. Yukarıdaki insanlar böyle olmalıdır. Kendisinden ziyade başkasının rahmetini diler, onun mutlu olmasını ve iyilik içinde olmasını ister. Onlar A'râf ta, yani burçlarda otururlar, ama daima başkalarının iyiliğini düşünürler ve bunu da hayata geçirirler. Yüce ruhlu insanlar, ödülü kendileri almayıp başkalarının almasını tercih ederler.
d) "Gözleri cehennem ehli tarafına çevrilince de: 'Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma!' derler". Burçlarda olan insanlar, kötülerle beraber olmak istemezler. Kötülerle beraber olmama konusunda Allah'tan yardım dilemek için dua ederler. Bu âyette geçen zâlimler kimlerdir? A'râf sûresinin 45. âyetinde anlatılan, Allah'ın yolundan onu uzaklaştırmak için çalışan ve âhirete inanmayanlardır. Bunun anlamı şudur: Âhirette A'râf denen burçlarda olanların kötülerle beraber olmayı istememeleri gibi, dünyada da yukarıda olanların kötülerle beraber olmamaları gerekir. Kötülerle beraber olmamak ve onların etkisinde kalmamak için insanın irâdesi yeterli olmayabilir. İşte o zaman ilâhî yardımı alabilmek için dua etmek gerekiyor.
e) "A'râf ehli sımalarından tanıdıkları birtakım insanlara seslenerek derler ki: 'Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size yarar sağladı". Bu âyet, A'râf diye isimlendirilen burçlarda oturanların, kötülere hangi konuda seslendiklerini anlatırken, aslında dünyadaki durumun açıklanmasını hedef almaktadır. Dünyada kibretmenin âhiret için fayda getirmeyeceği vurgulanmaktadır. Malının çok olması insanı kibirlendirmemelidir. Eğer bunlar insanı kibirlendirirse, âhiretteki faydasını yitirmiş olur. Âyette geçen cem'uküm kelimesi, "sizin topluluklarınız, biriktirdikleriniz" anlamına gelmektedir. O zaman biriktirip cimrilik yapmakla kibir aynı şekilde ele alınmış olmaktadır.
Bu anlatımla Allah âhiret için neyin "fayda" vermeyeceğinin öğretimini yapmaktadır. Kişi dünyada âhirette fayda verecek olan eylemlere yönelmelidir. Fayda getirmeyecek olan düşünce, psikoloji ve eylemlerin ardına düşmemelidir. Diğer taraftan çoğu zaman dünyada yukarıda olanlar, aşağıdakilere karşı kibirlendiklerinden, onların doğru inançlarını ve dinlerini paylaşmamaktadırlar. İnsanı gerçek dinden uzaklaştıran bu gururun kırılmasını amaçlayan bir eğitimi bu âyette buluyoruz.
f) "Allah'ın kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? (Ve cennet ehline dönerek): 'Giriniz cennete, artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz' derler", A'râftak'ûer, maHany\a, topMuManyVa kibirlenip insanları küçümseyen, hafife alan ve onların Allah'ın rahmetine nail olamayacakları konusunda yemin edecek kadar böbürlenenlere, dünyadaki bu yanlış hareketlerini hatırlatacaklardır. Bunun anlamı şudur: Toplumların ileri gelenleri, halkın Allah'ın rahmetinin paylaşılmasına varan bir ayırıma girmeleri için gerekli eğitimi vermeleri lâzımdır. Bulunduğu statü ile Allah'ın rahmetine nail olmanın ilgisinin olmadığını insanlara anlatılmalıdır. Allah, kimleri rahmetine erdireceğini bilir ve bunun değer ölçüsünü kendisi koyar. İnsanların sosyal seviyesiyle rahmete erdirmesinin bir ilgisi yoktur.
"Giriniz cennete, artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" ifadesini kimin söyleyeceği konusunda ihtilâf vardır. Bunun Allah tarafından söyleneceği düşüncesi ağır basmaktadır. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah onlara bu sözü melekler vasıtasıyla söyletmektedir. Zümer sûresinin 73. âyeti buna delil olarak gösterilebilir: "Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere giriniz buraya derler" . Bu âyete göre cennetin bekçileri olan melekler bu sözü söyleyecektir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Mahşerde korkusuzluk ve kedersiz-lik, en büyük rahmet olmaktadır. Böylece A'râf sûresinin 46 ile 49. Âyetleri arasında yer alan önemli mesajların, dünya ile ilişkili olarak ele alınmasının önemi ortaya çıkmıştır. Üstte olanların iyilerle kötülere baktıklarında neleri demeleri gerektiğine varıncaya kadar açıklayan bu âyetler, dünya hayatı için çok ciddi mesajlar taşımaktadırlar.[38]
Cehennemliklere Haram Kılınanlar:
50. Cehennem ehli cennet ehline: "Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize veriniz!" diye seslenirler. Onlar da: "Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" derler.
51. O kâfirler ki, kendi dinlerini eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar bugüne kavuşacaklarını unutmuşlardır. Âyetlerimizi inkâr ettikleri ve bugüne kavuşacaklarını unuttukları gibi, bugün biz de onları unutuyoruz.
1. Bu iki âyet birbirini tamamlar niteliktedir. Özellikle 2. âyet 1. âyetin tefsîri durumundadır. Daha önce A'râf sûresinin 44. âyetinde, cennetlikler cehennemliklere bir soru yönelterek seslenmişlerdi. 50. âyette cehennemlikler cennetliklerden bir istekte bulunmak için seslenmektedirler. Şimdi onların bu isteğinin neler olduğu konusunu ele alabiliriz.
a) "Üzerimize biraz su dökünüz". Âyetin bu kısmında yer alan "su" kelimesinden anlıyoruz ki, âhirette de bu dünyadaki gibi su olacaktır. Muhammed sûresinin 15. âyetine göre bu su, bozulmayan bir su niteliğindedir. Bu sudan cennette ırmaklar olacaktır. Cennetliklerin sahip oldukları bu sudan, ateşler içinde kıvranan cehennemlikler isteyeceklerdir. Diğer taraftan cennetliklerden su isteyecek kadar yakında oldukları da ortaya çıkmaktadır.
b) "Yahut Allah'ın size bahsettiği azıklardan (bize de atınız)". Daha önce Bakara sûresinin 25. Âyetinde açıklandığı gibi, Allah bu dünyanın nimetlerine benzeyen nimetleri cennet ehline orada ihsan edecektir. Cehennemlikler bu nimetlerden istifade edebilmek için cennetliklere sesleneceklerdir. Ama dikkat edilirse, cehennem ehli o nimetleri Allah'ın verdiğinin idrakine orada varacaktır.
2. "Cennetlikler de: 'Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır' derler". Bunun anlamı şudur: Âhirette de insanlar haram-he-lâl kavramlarını bileceklerdir. Bu bilmedir ki onları, cennet nimetlerinin cehennemliklere haram olduğu değerlendirmesine götürecektir. Bu dünyada Allah'ın helâl kıldığı nimetler, öteki dünyada cehennemliklere haram kılınacaktır. Demek ki haram-helâl kavramı sonsuza kadar devam edecektir. Bu dünyada inanmayan, yani gerçek imana sahip olmayan inkarcılar, âhiretin nimetlerinden mahrum kalacaklardır. Âhiretin nimetlerinin haram edildiği bu kâfirlerin özellikleri nelerdir? Sorunun cevabını 51. âyet vermektedir.
"O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar bugüne kavuşacaklarını unutmuşlardır. Âyetlerimize karşı direniyorlardı. Bugün de biz onları unutuyoruz". Bu âyette yüce Allah kâfirlerin beş özelliğini açıklamaktadır:
a) "Onlar kendi dinlerini eğlence ve oyun haline getirdiler". Bu âyetin benzeri En'âm sûresinin 70. âyetidir. Orada"Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edineni bırak!" buyurulurken, dünyada onlara yapılacak muamele açıklanmış, A'râf sûresinin 51. âyetinde de âhirette ne olacağı gündeme getirilmiştir.
Muhammed Esed her iki âyetin bu kısmına farklı bir mana vermektedir: "Eğlenceyi ve geçici zevkleri dinleri haline getirmişlerdi" diyerek konuya çok farklı açıdan bakmaktadır. Şimdi burada hangi mânanın daha doğru olduğunun delilini bulmakz gerekir. Maide suresinin 77. Ayetine bakarsak, dini tahrip etmenin, başka bir ifade ile eğlence edinmenin ne olduğunu görmüş oluruz. O zaman da Muhammed Esed’i değil de klasik meali almayı uygunbulacağız. Ama oyun ve eğlenceyi din haline getirenlerin olduğu gerçeğinden hareketle ona da hak vermemiz gerekiyor.
Oyunu, eğlenceyi, geçici zevkleri hayatlarının biricik hedefi haline getirenler, onları din haline getirmektedirler. Ayrıntılı olarak bakarsak Muhammed Esed’e hak vermemek mümkün değildir. Kafirin dini olmadığına göre, onu nasıl eğlence ve oyun edinecektir? Oysa ki kafirler oyun, eğlence ve geçici zevklerini dinleri haline getirebilirler. Dinlerini eğlence ve oyun edinenler, yani eğlence ve oyunu dinleri haline getiren kafirlere cennetin suyu ve rızıkları haramdır. Dünyada bunu yapanlar âhiretteki mahrumiyetlerini hazırlamaktadırlar.
b) "Dünya hayatı onları aldattı". Âyetin bu bölümünde "dünya hayatı" özne durumundadır. Sanki dünya hayatı canlı bir varlıkmış gibi, aldatma eylemini gerçekleştirmektedir. Bu aldanma ne anlama gelmektedir? İnsanın bütün ruhi, ahlaki ve dini değerleri göz ardı ederek, bir tarafa atarak, kendini geçici dünyaya vermesidir.
Dünyevi olguların insanın beynine, gönlüne ve nefsine hitap eden ve oraları etki altına alan boyutları vardır. Bu etkilerin beyin ve gönül boyutları çalışmaz hale geldikten sonra, nefse hitap edenleri etkilerini çoğaltır ve neticede aldatıcı nitelik kazanırlar. Çünkü beyin, gönül ve nefis arasındaki bu etkilişimin dengesi bozulmuştur. İnsan, dinini eğlence ve oyun edinince, dünya hayatının geçici zevkleri karşısında beyin ve gönül etkileşimini kaybedip, iç dengesini nefisten yana bozmuş olacak ve bunun bir aldanma olduğunun farkına varmayacaktır.
Bu ayet, dünya hayatına akılla yaklaşılmasını ve dinin tanrılık fikrini benimseyerek ona karşı tavır takınılmasını isteyerek aldanmamasını temin etmeye çalışmaktadır. Demek ki dini eğlenceye ve alaya alan insan, dünya karşısında gönlün ezilip yok olmasını gerçekleştirmektedir. İnkâr psikolojisinin tahrip ettiği gönle dünya tanrı olarak girecek ve insan hayatının âhiret boyutunu karanlıkta bırakacaktır. Bu durum aldanmadan başka bir şey değildir.
c) "Onlar, bugünleri ile karşılaşacaklarını unuttukları gibi bugün biz de onları unuttuk". Âyetin bu kısmını açıklarken iki önemli genellemeye dikkat çekmek istiyoruz. Birisi, 50. âyetin sonundaki kâfir kelimesinin anlamında, âhiret hayatını unutmak gibi bir psikolojik eylemin olduğunu anlıyoruz. Diğeri de Kur'ân'ın getirdiği: "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir cezadır" (Şûra 42/40) ilkesinin burada işletildiğini görüyoruz. Unutmaya karşılık unutma cezası verilmektedir. "Unutan unutulur" ifadesi burada gerçek hale gelmektedir.
Hasan-ı Basrî, Mücâhid ve Süddî, âyetteki "unutmak" kavramının "ter-ketmek" anlamına geldiğini söylemektedirler. Râzî, onların bu görüşünü bize naklederken, bu âlimlerin âhireti unutmanın, onun gerekli kıldığı amelleri terketmek mânasına aldıklarını da söylemektedir. Zemahşerî de amelleri terketme konusunda benzer bir görüş ileri sürmektedir.
d) "Âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlar". Cennetin suyundan ve nimetlerinden istifade edemeyecek olan kâfirlerin dördüncü özellikleri, bilerek Allah'ın âyetlerini inkâr etmektir. Böylece yüce Allah 50. âyetin sonunda yer alan "kâfirler" kelimesini bu dört özellikle açıklamış olmaktadır. Dini eğlence ve oyun edinmek ya da eğlence ve oyun gibi geçici dünya zevklerini din edinmek, dünya hayatına aldanmak, âhireti unutmak, bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr etmek eylemleri, âhiretteki mahrumiyeti getirmekte, yüce Allah da bunu anlatarak bizi eğitmektedir. Âhirette gerçekletecek bu olumsuzluklara karşı tedbirli olmayı amaç edinen bu âyetler, inkâr psikolojisinin âhiret hayatını nasıl karartacağını, nasıl pişman edeceğini, nasıl mahrum bırakacağını gündeme getirerek, inkârdan cayırdırma yolunu tutmaktadır. A'râf sûresinin 44. âyeti ile 51. âyeti arasında yer alan âhiret sahneleri, insanı derinden yakalayan bir psikolojik alan oluşturmaktadır.[39]
İlahı Kitabın Görevi:
52. Yeminle teyit ederiz ki, biz inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak bilgiye dayalı ayrıntılı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitabı onlara ulaştırmıştık.
Bu âyetin önceki âyetlerle bağlantılı olarak açıklanmasında fayda vardır. Çünkü "onlara ulaştırmıştık" denirken, A'râf sûresinin 44 ile 51. âyetleri arasında açıklananların cennetlikler, A'râf takiler ve cehennemlikler olduğunda hiç şüphe yoktur. Şimdi âyetin analizine geçebiliriz.
1. "Onlara bir kitap ulaştırmıştık". Âyette geçen "bir kitap" ifadesi, "Kur'ân" olarak mânalandınlmaktadır. Bize göre bunun sadece Kur'ân olduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü A'râf sûresinin 44 ile 51. âyetleri arasında anlatılan cennetlikler, sadece Kur'ân'a inanıp ona göre amel edenler değildir. Buradaki cennetlikler, peygamberlere gelen kitaplara inanıp amel edenleri kapsamına almaktadır.
A'râf takiler ve cehennemlikler de aynı şekilde, Hz. Peygamber'e gelen Kur'ân'la ilişkisi olanlar değil, ondan önceki peygambere gelen kitaplarla ilişkisi olardan da kapsamına almaktadır. O zaman "bir kitap" kavramı, her peygambere gönderilen kitaba işaret etmiş olmaktadır.
Âyetin bu kısmındaki "onlara" ifadesi, çoğunlukla 52. âyette geçen dinlerini eğlence ve oyun edinen, dünya hayatına aldanan, âhiret hayatını unutan ve Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr edip mahşerde cehenneme gireceğinden dolayı su ve nimetlerden mahrum olan kâfirlerdir. Onların bu duruma düşmelerine, Allah tarafından uyanlmadıklannı, öğretilip eğitilmedikle-rini mazeret olarak getiremeyeceklerini vurgulamak için bu âyete yer verilmiştir. Onların bu cezaya çarptırılmaları, kendilerine bir kitap ulaştırıldıktan sonra olmaktadır: "Biz bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz" (İsrâ 17/15) âyeti de buna işaret etmektedir.
2. "Onu bir bilgiye dayalı olarak derinlemesine açıkladık". Âyetin bu kısmında yer alan fessale kelimesi, fesale kalıbından alınınca, "yerinden çıkıp ayrılmak, asmanın küçük tanelerinin belirmesi"; fessale kalıbı, "açıklamak, elbiseyi biçmek, fasıllara ayırmak, hayvanı kesip parçalara ayırmak"; iftesale kalıbı da "kadının çocuğunu sütten kesmesi, ağaç fidanını ayrı bir yere nakletmek"; fasıl kalıbı da "kesin hüküm" mânalarına gelmektedir.
Fasıl Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
1) Ayrılmak. "Tâlût askerleri ile beraber ayrılınca..." (Bakara 2/249); "kafile ayrılınca" (Yûsuf 12/94). Bu âyetlerde fesale kalıbında yer almakta ve fizikî mânada bir yerden ayrılmayı ifade etmektedir.
2) Karar vermek. "Allan> bunlar arasında, kıyamet günü hükmünü verir" (Hac 22/17). Bunun anlamı, onlar hakkında ayırım yapacağıdır. Bir şey hakkında hüküm vermek, farkı ortaya çıkarmak, ona göre de ayırımı gerçekleştirmektir.
3) Açıklamak. "Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır" (En'âm 6/119). Kelimenin "ayırmak" manasıyla yakînen ilişkili ve yakın bir mânası vardır. Bir bilgiyi kendinden ayırıp başka birine vermek, bilinmeyen bir şeyden bilinmezliğini ayırmak, onu açıklamak anlamına gelmektedir. Bu mânada nelerin haram olduğunu bildiren deliller, kitabı açıklamak anlamında pek çok âyette yer almaktadır.
4) Çözüm getirmek. Yüce Allah'ın sıfatı olarak En'âm sûresinin 57. âyetinde yer almaktadır, fasıl kalıbı ile bu âyette geçmektedir: "O, hakkı anlatır ve O, çözüm getirenlerin en hayırlı-sıdır". Burada doğru hüküm vermek mânasına da geldiği gibi, aynı zamanda "ayırmak" anlamına da gelmektedir. Bir konuya çözüm getirmek, çözümsüzlüğü ondan ayırmak demektir.
5) Sütten kesmek. "Çocuğu taşıması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer" (Ahkâf 46/15). Burada "memeden ayırmak" anlamında ve Jfc fisâl kalıbında yer almaktadır.
6) Aile. Meâric sûresinin 13. âyetinde fasile kalıbında "aile" an-lamını ifade etmektedir. "Kendisini barındıran bütün ailesini...".
7) Çeşitli kelimelerle bir tamlama meydana getirerek farklı mânalar ifade etmektedir. "Ayırım günü, kıyamet" (Sâffât 37/21); "Hakla bâtılı ayıran hüküm ilmi" (Sâd 38/20); "kesin hüküm"
(Şûra 42/21); "ayıran söz" (Tank 86/13) mânalarına gelmektedir.
Bütün bu mânaların özünde "ayırmak, ayrılmak" mânası vardır. Aile de toplumun ayn bir hücresini teşkil etmektedir, yani diğer ailelerden ayrılmakta ve ayn bir yapıya sahip olmaktadır. Bir şeyi açıklamak, onu bilinmezliğinden ayırmaktır. Birinci bölümle bu bölümü birlikte düşündüğümüzde, yüce Allah kitabı göndermekle kalmamış, onu bir bilgiye dayalı olarak da açıklamıştır.
Âyetin ikinci bölümünde geçen fek 'alâ 'ilmin ifadesi, "bir bilgiye dayanarak" şeklinde mânalandınlacağı gibi, "bilime uygun" anlamına da alınabilir. O zaman bunun anlamı, Allah kendisine ait bir bilgi ile o kitabı açıklamıştır, demek olur. Bu şekilde açıklanan bir kitabı onlara göndermesine rağmen, onlann inkâra sapmalan, onlan cennetin suyundan ve nimetlerinden mahrum bırakacaktır.
3. "O kitap, inanan bir toplum için bir kılavuz ve bir
rahmettir". Âyetin bu kısmı, gönderilen kitabın inanan insanlara nasıl bir etkide bulunduğunu açıklarken, bir taraftan Bakara sûresinin 2. âyeti, diğer taraftan da İsrâ sûresinin 82. âyetine bağlanmaktadır. Bakara sûresinin 2. âyetinde "müttakîler için kılavuz"; İsrâ sûresinin 82. âyetinde "müminler için rahmet" özelliği gündeme getirilmektedir. Mümin ya da müttakî insanlann, imanî seviyelerini koruyabilmeleri için kitabın kılavuzluğuna ihtiyaçlan vardır.
Kur'ân veya daha önceki peygamberlere gönderilen kitapların kılavuz ve rahmet olma etkinliklerini gerçekleştirmek için bir iman ortamının alt yapı olarak oluşması gerekiyor. Demek ki ilâhî kitabın etkisi insanın psikolojisine göre gerçekleşmektedir. İnanmak eğitilmeye, öğretilmeye hazır hale gelmek demektir. Böylece yüce Allah, bilginin kılavuz olacağına işaret etmektedir. Demek ki bilgi, en hakiki kılavuzdur. İlâhî bilgiye ulaştıran kitap, aynı zamanda yağmur damlaları gibi inanan insanın gönlünde rahmete dönüşecek ve orada bitkilerin yeşermesine sebep olacaktır. Kitabın her harfi, her kelimesi ve her âyeti birleşerek insanın gönlüne su gibi akacaktır.[40]
Son Pişmanlık:
53. Onlar onun te'vîlinden başka bir şey mi bekliyorlar. Te'vîli geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçılar var mı ki, bize şefaat etsinler, yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?" Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.
Bu âyet de, A'râf sûresinin 50-51. âyetlerinde geçen, cennetin suyundan ve nimetlerinden mahrum edilen kâfirlerin durumuna açıklık getirmektedir. Yüce Allah, 52. âyetle onların mahşerde mazeret gösteremeyeceklerine dikkat çekmektedir. 53. âyetle de âhiretteki pişmanlıklarını anlatarak gelecek nesilleri eğitmektedir.
1. "Onlar, onun te'vîlinden başka bir şey beklemiyorlar" . Âyetin bu kısmındaki "hel" edatını soru edatı olarak alanlar vardır. O zaman mâna şöyle oluyor: "İlle onun te'vîlini mi bekliyorlar?" Bu mâna doğru olabilir. Ama hel edatını olumsuzluk edatı olarak da alabiliriz. Çünkü âyetteki illâ edatı bu olumsuzluğu bozmaktadır: "Onlar onun te'vîlinden başka bir şey beklemiyorlar" şeklinde de mânalandmlabilir. Her iki mânanın ortak yönü âyetteki vurguyu ortaya koymaktır.
Âyetin bu kısmında yer alan te'vîl kelimesi "döndürmek, çevirmek, tef-sîr etmek, yorumlamak, gizli mânaları ortaya çıkarmak, bir yere varmak" mânasına gelmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette "bir yere varmak" anlamım ifade etmektedir. Yüce Allah'ın bir bilgiye dayanarak derinlemesine açıklayıp gönderdiği kitabın içindeki âhiretle ilgili mesajların doğru olduğunun gerçekleşmesi mânasına gelmektedir. Kâfirler bu mesajların varıp dayanacağı nihaî noktayı bekliyorlardı. Böylece onların doğruluğu ortaya çıkmış olacaktı.
2. "Onun te'vîli geldiği gün", yani "kıyamet günü geldiğinde" demektir. Çünkü kıyametle ilgili mesajların gerçekleştiği an kıyamet günü olmaktadır. Böylece açıklama ve onun doğruluğu ortaya çıkmıştır.
önce onu unutanlar şöyle derler: 'Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçılar var mı ki, bize şefaat etsinler, yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?" Daha önce kıyameti unutanlardan kasıt, 50 ve 51. âyetlerde geçen kâfirlerdir. Çünkü onlar âhirette karşılaşacaklarını unutmuşlardır. Unuttukları âhiret gününden kasıt, âhiret için gerekli olan iman ve ibadetleri terketmeleridir. Unutulan şeyi ya insan terkediyor ya da o şey insanı terkediyor. Âhireti onutan-lar âhirette onun gerçek olduğunu görünce, pişmanlıklarından şu sözleri söyleyeceklerdir:
a) "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler". Âyetin bu kısmından şu genellemeye varıyoruz: İnsanlar âhirette dünyadaki oluşumları hatırlayacaklardır. Peygamberleri ve hakikatin ne olduğunu orada itiraf edeceklerdir. Âyette ifade edilen gerçek, kitabın içindeki mesajlardır.
b) "Şimdi bizim için şefaatçılar var mıdır ki, bize şefaat etsinler?" Bunun anlamı, dünyada taptıkları canlı, cansız tanrıları arayacaklardır. Allah'ın yolunu engelleyip ve o yolun eğri olduğunu kabullendir-meye çalışan ve âhireti inkâr edip insanları etki altına alan zâlimler, sonradan gelenler, yani onların felsefelerini tanrılaştıran kâfirler, âhirette onların şefaatini arayacaklardır. Aslında şefaatçi arama konusundaki bu ifadelerinden bir ümitsizlik tavrı çıkmaktadır. "Artık bize kimse şefaat edemeyecektir" anlamında bu ifadeyi kullanacaklardır.
c) "Yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?" Unuttukları, iman etmeyi bıraktıkları âhiret hayatı gelip gerçek ortaya çıkınca, geri dönmeyi ve bir fırsat verilmesini derinden isteyeceklerdir. Şimdi âyetin bu kısmından şu genellemeye varabiliriz: Bazıları bu dünyada olgunlaşamayan ruhların, olgunlaşmcaya kadar bu dünyaya öldükten sonra tekrar tekrar gelecekler görüşündedirler. Bu âyet onların bu görüşünü çürütmektedir.
Benzer bir isteği de Secde sûresinin 12. âyetinde buluyoruz: "O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, 'Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık' diyecekleri zamanı bir görsen!" Demek ki âhirette gerçeği gördükten sonra yapılacak imanın faydası olmayacak ve bu dünyaya geri gelip iyi amel işlemek için öne sürülen istek de kabul görmeyecektir.
Onların pişmanlığı daha bu dünyada ölüm anında başlayacak ve geri dönmek isteyeceklerdir: "Nihayet müşriklerden birine ölüm gelip çattığında: 'Rabbim! Beni döndür' der" (Mü'minûn 23/99). Bütün bunları yüce Allah insanlara anlatırken amacı, âhirette bu duruma düşmeden, pişmanlık gelmeden gerçeği görüp Allah'ın mesajlarına inanmayı temin etmektir.
4. "Onlar cidden kendilerine yazık ettiler". Kendi öz benliklerini hüsrana iten bu insanlar, bu büyük yanlışı yapmaya bu dünyada başladılar. Âhirete kavuşacaklarını unutmakla, Allah da onları unuttu (A'râf 7/51). Allah'ın unutması, onlar için en büyük azap olmuştur ve olacaktır. Bu da insanın kendine yazık etmesidir. İnanmayanlar kendilerine yazık etmişlerdir (En'âm 6/12). Allah'ın verdiği kitabı kendi oğulları gibi tanıdıkları halde, ona inanmamak kendine yazık etmektir (En'âm 6/20). Sevabı az gelenler kendilerine yazık etmişlerdir (A'râf 7/9). Müşrikler kendilerine yazık etmişlerdir (Zümer 39/15).
Yüce Allah, onların dünyada yaptıklarını "Kendilerine yazık ettiler" şeklinde değerlendirmektedir. Bundan şu sonucu çıkartabiliriz: İnsan ne yaparsa kendine yapar. İyiliği de, kötülüğü de kendinedir. Âhirette çekeceği ceza, dünyadaki amellerinin neticesi olacaktır. Allah kuluna ceza vermez, kulun kendi amelleri, ona ceza olarak döner ve onun cehennemini oluşturur.
5. "Uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti". Uydurdukları şeyler neler olabilir? Râzî buna putlar, yardım ettikleri bâtıl dinler cevabını vermektedir. Muhammed Esed ise "boş hayalleri" demektedir. Güvendikleri adamlar, felsefeleri, ideolojileri, uydurdukları tanrılar kaybolup gitmiş olacaktır. Boş hayallerin peşinden koşmanın en büyük pişmanlığı âhirette duyulacaktır.[41]
Yaratmak Ve Emretmek:
54. Şüphesiz Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı zaman devresi içinde yarattı, sonra kâinat üzerinde hükümranlığını kurmuştur. O, gecenin karanlığı ile hemen arkasından kendisini kovalayan gündüzü örter. Güneş, ay ve yıldızları da daima irâdesine boyun eğmiş durumda var etmiştir. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!
Yüce Allah bu âyette, kendisi ile yarattığı kâinat arasındaki ilişkiyi ele alıp açıklamaktadır. Âyetin sistemine göre sırasıyla bu ilişkileri açıklayacağız.
1. "Şüphesiz Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı zaman devresi içinde yarattı". Ayetin bu kısmı, kâinatın yaratılışını ele almaktadır. Burada açıklanması gereken "Altı gün içinde" ifadesidir. Âyette gün, eyyam (günler) şeklinde yer almaktadır, yani çoğul halinde gelmiştir. Bu kelimenin tekili Jj>m yevmdir. Bu anlamda, âyetteki "gün" kavramı, bizim bildiğimiz hafta günlerini, yani yirmi dört saati mi ifade etmektedir? Kitâb-ı Mukaddes'in Tekvin kitabının bir ve ikinci babla-rında ifade edildiği gibi, "Yüce Allah gökleri altı günde yarattı ve yedinci günde istirahat etti" mi?
Bu sorulara olumsuz cevap vermek zorundayız. Âyette geçen ve Kur'ân'da bundan başka altı âyette yer alan (Yûnus 10/3; Hûd 11/7; Furkân 25/59; Secde 32/4; Kâf 50/38; Hadîd 57/4) bu kavrama iki mâna vermek gerekir: Yevm kelimesi, zamanın bir anını, ya da uzun bir zaman dilimini ifade etmektedir. Biz buna devir, evre, uzun bir zaman dilimi, çağ diyebiliriz. Buradaki "gün" kavramı, kâinatın yaratılışıyla ilgili olduğu için biz buna jeolojik devir de diyebiliriz.
Şu husus iyi bilinmelidir ki, Allah katındaki zaman mefhumu ile insan katındaki zaman mefhumu farklıdır. Meselâ Secde sûresinin 5. âyetinde, "Sonra sizin sayageldiğinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar" . Burada Allah katında bir günün, insanların takvimindeki bin yıla eşit olduğuna işaret edilmektedir. Bu hesaplamaya göre, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki altı gün, altı bin yıl etmektedir. Her bin sene, kâinatın yaratılışındaki jeolojik değişim devresini teşkil etmektedir.
Bu altı jeolojik devrenin gök ve yere dağılımı Fussılet sûresinde yapılmaktadır: "O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti" (Fussılet 71/10). Demek ki yeryüzünün oluşumu ve oradaki canlılar için gıdaların yaratılışı, dört jeolojik devir süresinde olmuştur. Günümüzün bilimi bunu tesbit etmiş ve Kur'ân'ın belirledikleri, jeolojik devirlere uygun düşmüştür. "Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı" (Fussılet 71/12).
Demek ki göklerin yaratılışı da iki devirde olmuştur. Böylece dört+iki =altı zaman devri ortaya çıkmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki, Tekvîn kitabının birinci babında bahsedilen haftanın altı günü, altı jeolojik devir (evre, çağ ve uzun zaman dilimi) olarak anlamak gerekir. Âyetin bu kısmından çıkarılacak başka bir ilke daha vardır. Kâinatın yaratılışını yüce Allah zaman kavramıyla anlattığına göre, önce zamanı yaratmıştır. Gece ile gündüz kavramı güneş sisteminin yaratılmasından sonra ortaya çıkmaktadır. Ama şu gerçek unutulmamalıdır ki, yüce Allah insanlara bildirmek istediklerini, algılayacakları kavramlarla anlatmaktadır.
Diğer taraftan Yâsîn sûresinin 82. âyetine bakıldığında, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette geçen "gün"ün çok kısa bir anı ifade ettiği anlaşılır. Âyet şöyledir: "Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı 'ol' demekten ibarettir. Hemen oluverir". Ayrıca Rahman sûresinin 29. âyetinde de yüce Allah'ın her an yarattığına dikkat çekilmektedir. "O, her an yaratma halindedir" . Demek ki yüce Allah kâinatı yaratıp saat gibi kurmuş ve o da bu şekilde çalışmaktadır diyemeyiz. Çünkü bu âyete göre, yüce Allah her an yaratmakta, yani her an ona müdahale etmektedir. Rahman sûresinin 29. âyetinde yer alan "gün" kavramı da "an"ı ifade etmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, yüce Allah Önce zamanı yaratmış, sonra da kâinatı yaratma eylemini o zaman dilimleriyle ya da ölçüsüyle ifade etmiştir. Burada altı gün kavramı, altı an ya da altı jeolojik devir anlamında kullanılmıştır. Âyetin bu kısmında geçen "yaratma", "takdir etme" mânasına da gelmektedir. Takdir edip yaratmıştır, demektir.
"Rabbiniz Allah" ifadesinden, yüce Allah kendisinin Rab sıfatının açıklamasını da yapmaktadır. Firavun Hz. Musa'ya Rabb'inin kim olduğunu sorunca, Hz. Mûsâ "Her şeyi yaratandır" cevabını verdi (Tâhâ 20/49-50). A'râf sûresinin 54. âyetinde de bu yaratma eyleminin nasıl gerçekleştiği açıklanmaktadır.
2. "Sonra arşa istiva eden..." Arşı kaplamanın ne anlama geldiği Bakara sûresinin 255. âyetinde açıklandı. "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplar" âyetindeki "kürsü" kavramı, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette "arş" olarak geçmektedir. "Rahman arşa istiva etti" (Tâhâ 20/5), arşa kurulup oturmak anlamına alınmamalıdır. "Sonra arşa istiva etti" ifadesinin iki mânaya geldiğini söyleyebiliriz. Birincisi "arşa istiva etmek", Allah'ın yarattığı kâinatın içine kendisini koyması demektir. Allah mekândan münezzeh olduğuna göre, hem kâinatın içinde hem de dışındadır. Yarattığı kâinatın içine kendisini koyması, meselâ insana şah damarından daha yakın olmasını (Kâf 50/16), arşa istiva etmesi anlamında değerlendirebiliriz. İkinci anlamıyla "arşa istiva etmek", hâkim olup yönetmek demektir. Yüce Allah kâinatı ve onun içindeki varlıkları yaratıp kendi başlarına terketmemiştir. Onlara sahip çıkmakta, onları idare etmekte, onları beslemekte ve onları daima yenilemektedir. Rahman sûresinin 29. âyetindeki "Her an yaratmadadır" ifadesi buna açıklık getirmektedir.
Bu iki yorum birbirini tamamlar mahiyettedir. Yüce Allah kâinatı yarattı, kendisini onun içine koydu ve onun her şeyi ile ilgilendi ve ilgileniyor diyebiliriz. Peki yukarıda ikinci olarak açıklanan yoruma delil olarak Rahman sûresinin 29. âyetinden başka bir âyet getirebilir miyiz? Diğer bir delilimiz de yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin devamıdır: "Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de Allah'a aittir". Bu ifade "arşa istiva etmenin" ne olduğuna açıklık getirmektedir.
3. "Geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır". Allah'ın kudretini anlamak için kâinatın içinde cereyan eden gece ile gündüzün ilişkisine, güneş, ay ve yıldızların Allah'ın emrine boyun eğerek kendilerine verilen görevleri hiç ihmal etmeden yerine getirmelerine bakmak yeterlidir. Bunun anlamı, kâinat kitabımn araştırılıp deşifre edilmesi, Allah'ın varlığına ve birliğine götüren bilinçli bir imanın oluşmasını temin edecektir. Diğer taraftan "Allah'ın arşa istiva etmesi"ni de açıklamaktadır. Kâinatı nasıl idare edip hükmü altına aldığına di açıklık getirmektedir. Bu konuların daha geniş bir açıklaması, Bakara sûresinin 164. âyetinde yapıldı.
4. "Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na aittir". Âyetin bu kısmında yer alan "yaratma" ve "hüküm verme" ifadeleri arasındaki yakın ilişkiyi görmek gerekir. Yaratan emretmeye, hüküm vermeye hak kazanmış demektir. Onun içindir ki, doğuranın doğurduğu ile olan ilişkisi, doğurmadığı ile olan ilişkisinden farklıdır.
Bilgide yeni şeyler üretenler, yeni şeyler icat edenler insanlığa hükmetme, siyasî erki de ellerinde bulundurma hakkını elde ederler. Bir toplum siyasî, ilmî ve ekonomik alanlarda yeni şeyler üretecek şekilde aklım kullanıyorsa, dünyanın siyasî erkini de eline geçirir. Yüce Allah kâinatı yarattığından dolayı, emretmenin de kendisine ait olduğunu beyan etmektedir. Mutlak yaratış ve mutlak emir Allah'a ait olduğuna göre, bizimkiler izafî olmaktan öteye geçmeyecektir.
5. "ÂlemlerinRabbi Allah ne yücedir". "ÂlemlerinRab-bi" ifadesi, Fatiha sûresinin 2. âyetinde açıklandı. Bütün kâinatı yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden, her an ilgilenen ve sahip çıkan varlık, "yüce olma" sıfatına lâyık demektir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin başında "sizin Rabbiniz Allah" dendiği halde, âyetin sonunda "âlemlerin Rabbi Allah" ifadesi kullanılmaktadır. Her iki ifadenin ortak yönü, "Allah'ın Rab ol-ması"dır. Birinci ifadeden sonra Allah kendi yaptıklarını anlatmakta, ikincisinde de yüceliğini gündeme getirmektedir. Bu bize şu genellemeyi vermektedir: Nasıl ki Allah yüceliğini yaptığı işe bağlamaktadır; insanlar da yaptıkları işe göre yücelikten pay alacaklardır.
Müslüman, üstünlüğün hem beyin hem gönül hem de iş üreten eylemlerde olduğunu bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Gönül eylemi olan iman, yücelik için çok önemlidir: "Eğer gerçekten inanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz" (Âl-i İmrân 3/139). Aklını kullanmayanların necis olacağını bildiren Allah (Yûnus 10/100), pislik içinde olanların yücelere ermesinin mümkün olamayacağına işaret etmektedir. Düşünmek aklın, iman da gönlün eylemi olmaktadır.
Âyetin tamamına bakacak olursak, şu neticeye varabiliriz: Allah göklerin ve yerin yaratılışından, gece ile gündüzün ilişkisinden, güneş, ay ve yıldızların boyun eğişinden bahsetmekle, astronomi ve yerel bilimlerin programını yapmakta ve bunların kanunlarının araştırılmasını öngörmektedir. Dolayısıyla hüküm ve yüceliği elde tutmanın bilimden geçtiğine işaret etmektedir. Bir bakıma yüce Allah, insanların özellikle inananların araştırmaları gereken bilimlerin üniversitesini kurmakta ve programlarını yapmaktadır.[42]
Yaratana Dua Etmek:
55. Rabbinize alçak gönülle ve yüreğinizin ta derinliklerinden gelerek dua ediniz. Doğrusu O, çizgiyi aşanları sevmez.
56. Yeryüzü ıslaha kavuştuktan sonra, orada bozgunculuk yapmayınız. O'na ürpererek ve ümit ederek dua ediniz. Kuşkusuz Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır.
54. âyette Allah'ın Rabliği, kâinatı yaratması anlatılıp, hüküm ve yüceliğin kendisine ait olduğu vurgulanmıştı. 55 ve 56. âyetlerde de insanların Allah'a karşı ne yapmaları gerektiği gündeme getirilmektedir.
1. "Rabbinize alçak gönüllüce ve yüreğinizin ta derinliklerinden gelerek dua ediniz". Dua kavramının ne anlama geldiği, Bakara sûresinin 186. âyetinde geniş bir şekilde açıklandı. Burada şunu söylemekte yarar vardır: Dua kelimesi emir kalıbında alınınca, "tapınmak" anlamına da gelmekte ve özellikle sahte tanrılara tapınmayı yasaklamak için kullanılmaktadır (Yûnus 10/106; Cin 72/18). Açıklamaya çalıştığımız âyette duanın nasıl yapılacağına açıklık getirilmektedir. Dua eyleminin formülünde iki şey bulunmalıdır: Huşu ve gizlilik. Bu iki psikolojik oluşumun bulunmadığı duanın geçerliliğinde zorluk vardır. Âyetteki ifadesiyle tazarru' kelimesi, "zillet, huşu, gönül alçaklığı, boyun bükmek" mânalarına gelmektedir. Bunun bir anlamı da aczini ve muhtaç oluşunu ifade ederek dua etmektir.
Hufye kavramına "gizli" anlamı yanında, "gönlün derinliklerinden gelerek dua etmektir" mânası da verebiliriz. Hufye kelimesini sözlük mânasına aldığımızda, duanın "gizli" yapılmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
2. "Allah, sınırı aşanları sevmez". Boyun bükerek, yani huşu içinde ve gizlice dua yapmayanın haddi aşacağı anlamına gelmektedir. Âyetin bu kısmında geçen mu'tedîn kelimesinin mânası, "sının aşanlar"dır. Peki ama hangi amellerle insan Allah'a karşı sının aşmış olur? Bu soruyu cevaplandırmak için bir önceki âyetle bu âyetin ilk kısmını bir araya getirmek gerekir. Gökleri ve yeri yaratan, geceyi gündüze bürüyüp örten, güneş, ay ve yıldızları boyun eğdiren ve kâinattaki bütün oluşumlara hükümran olan Allah'a huşu ile ve gizlice dua etmek lâzımdır. Bunu yapmayanlar sınırı aşmış olacaklardır. Bu durumda olanlar, Allah'ın sevgisini kaybedeceklerdir.
3. "Yeryüzü barışa kavuştuktan sonra, orada bozgunculuk yapmayınız!". "Mu'tedîn"in kim olduğu bir önceki âyete göre mânalandmlmıştı, şimdi de bir sonraki âyete göre mânalandıralım. Buna göre barışın tesis edildiği yerde bozgunculuk çıkarmak, sının aşmak, banşı ve düzeni bozmaktır.
İnsanlar, düzene kavuşan insanlığı fesada nasıl verirler? Cana, mala, nesebe, dine ve akla saldırarak bunu yaparlar. Cana, hayat hakkını kaldırarak, mala, mülkiyet hakkına saldırarak; nesebe, haram lokma yiyerek, zina ve homoseksüellik fiili işleyerek; dine, şirk koşarak ve Allah'ın emirlerini yerine getirmeyerek, akıllı düşünmeyerek, onu yerli yerinde kullanmayarak fesat çıkarmış olurlar. Biz bunu kısaca şöyle formüle edebiliriz: Allah'ın hakkını yerine getirmemek, hayat hakkını tanımamak, nesebi bozmak, ve beynin hakkını vermemek, yeryüzünde fesat çıkarmak ve Allah'ın sevgisini kaybettiren sının aşmaktır.
Yüce Allah peygamberler göndererek, yeryüzünde barışı gerçekleştirmek ve oraya bir düzen getirmek istemiştir. Bu düzenin ve barışın kurulmasından sonra onu bozmak, fesat çıkarmaktır. Allah insanlıkta düzeni sağlamak için dini, aklı, canı, malı ve nesebi korumayı temin etmek konusunda esaslar göndermiştir. Dinin, aklın, canın, malın ve nesebin korunmadığı toplumlar düzeni bozmakta, barışı dinamitlemektedirler. Bunu yapanlar Allah'ın sevgi ve rahmetinden uzakta kalacaklardır. Allah'ın sevgi ve merhametinden uzakta kalan insanların durumunu açıklamaya kelimeler yetmeyecektir.
4. "Ürpererek ve ümit ederek O'na dua ediniz. Hiç kuşkusuz, Allah'ın rahmeti muhsinlere çok yakındır". Ayetin bu kısmını bir soru ile açıklayabiliriz: Kimdir muhsinler? Kısaca cevap verebilirsek, "iyi iş üretenler", "insanlığa güzellikler getirenler"dir. Yüce Allah muhsin kelimesine çeşitli âyetlerde farklı tanımlar getirmektedir. Meselâ Âl-i İmrân sûresinin 134. âyetinde, bollukta ve darlıkta infâk etmek, kinini yutmak ve insanları affetmek, muhsinin eylemleri olarak takdim edilmektedir.
Burada ise muhsin kavramına farklı bir mâna yüklenmektedir. Kâinatın kanunlarını inceleyip oradaki oluşumları gözleyerek Allah'ın kudretinin farkına varıp, O'na huşu, ürperti ve ümit içinde dua edip boyun eğmek ve ibadette bulunmak, yeryüzünün ıslahından sonra orada bozgunculuk yapmamak, barışa sahip çıkmak muhsin olmanın basamaklarını çıkmaktır. Bunda beynin ve gönlün güzellikler üretmesi vardır. Huşu ve gizlilik ile ürperti ve ümit dengeleri içinde Allah'a dua etmek, yakarmak, istekte bulunmak gönlün güzellikleri, yani gizemliliği bilinçle tedkik edip yaratışın ve emrin Allah'a ait olduğunu kavramak ve barışı korumak beynin güzellikleridir. Bu iki güzellik insanı muhsin yapmaktadır. A'râf sûresinin 54-56.âyetleri, böyle bir beyin ve gönülün oluşması, yetişmesi için gerekli olan eğitimi vermektedir.[43]
Öldükten Sonra Dirilmeyi İspat Etmek:
57. Rüzgârları, rahmetinin önünden müjdeci gönderen O'dur. Nihayet rüzgârlar, ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye göndeririz, orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Düşünüp ibret almanız umuluyor.
Yüce Allah 54. âyette kâinatın yaratılışını açıklamıştı. 57. âyette de öldükten sonra dirilmenin ispatını tabiat kanunlarıyla yapmaktadır.
1. "Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen O'dur. Nihayet rüzgârlar ağır bulutlan yüklenince, onu ölü bir beldeye göndeririz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız". Ayetin bu kısmından çıkarılabilecek bazı ilkeler vardır.
a) Yüce Allah, rüzgârla bulut ve yağmur arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Yüksek basınçla alçak hava basıncı arasındaki hava akımına rüzgâr diyoruz. Rüzgârların bir görevi de rahmet denen yağmuru müjdelemeleridir.
b) Yağmurun önünden rüzgârın gelmesi, ilâhî takdire göre olmaktadır. Onun için âyette "Rüzgârları gönderen O'dur" ifadesi yer almaktadır. Bu ifade, tabiat kanunları ile yüce Allah'ın ilişkisini açıklamaktadır. Demek ki Allah kâinatı saat gibi kurup kendisi de bir kenara çekilmemiştir. Her an ona müdahele etmekte, her an onu yenilemekte ve yaratmaktadır.
c) Zamanla rüzgârlar bulutlan yüklenir. Yüce Allah yağmuru suya ihtiyacı olan ölü beldelere gönderir. Böylece ölü beldelerin yağmura ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyacı gidermek için bulutların oraya sevkedildiği anlaşılmaktadır.
d) "Onunla su indiririz de o suyla her türlü meyveyi çıkarırız". Yüce Allah burada canlanma ile su arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Demek ki su hayatın kaynağıdır. Enbiyâ sûresinin 30. âyetinde "her şeyi sudan yarattığını" buyuran Allah, canlılığın kaynağında iki hidrojenle bir oksijen atomunun olduğunu, biyoloji biliminin temeline koymuştur. Bunun anlamı, canlılığın ana unsuru sudur: H20 = hayat. Tabii ki ölü topraktaki diğer elementler olmazsa, su onları canlandıramaz.
Meyve ağaçlarının ürün vermesi için suya ihtiyaç vardır. Ölü topraklar suyla karşılaşınca, canlanma başlamaktadır. Hac sûresinin 5. âyetinin sonunda da bu ilişkiye dikkat çekilmektedir: "Sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü halinde görürsün, fakat biz suyu üzerine indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler verir". "Yüce Allah tabiat kanunlarını niçin anlatıyor?" sorusunun cevabı âyetin sonunda gelmektedir.
2. "işte ölüleri de böyle çıkaracağız. Düşünüp ibret almanız umuluyor". Öldükten sonra dirilmeyi ispat etmek için Allah yarattığı kanunları kullanmaktadır. Öldükten sonra dirilme gibi fizik ötesi bir olguyu, tabiat kanunları ile ispat etmekte ve delillendirmektedir. Ölü toprağa su inince nasıl canlanıyorsa, öldükten sonra dirilme de böyle gerçekleşecektir denirken, iki olgu arasında bir benzerlik kurulmaktadır.
Allah bu benzerliği kurarken bir amaç gütmektedir: İnsanın düşüncesini harekete geçirmek, tabiattaki oluşumlardan sıçrama yaparak öldükten sonra dirilme olgusuna şüphe etmeden inanmayı temin etmek, insanı bilimsel bilgiden, âhiret inancına sıçrayacak kadar güçlü bir düşünceye sevketmek.
Âyetin son kısmında yer alan le'alle kelimesi hem amacı hem de ihtimali belirlemektedir. Anlatılan tabiat kanunlarının insanı düşünceye sev-ketmeye yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Fakat düşünüp ibret alacak olan insan olduğundan, Allah kesin bir ifade kullanmıyor, ihtimalli bir ibare kullanıyor, çünkü insan düşünüp ibret almayabilir.
Hac sûresinin 5. âyetinin ilk bölümünde, öldükten sonra dirilme konusundaki şüpheyi gidermek için insanın anne karnında yaratılışı, orada geçirdiği safhalar ve doğduktan sonra ölümüne kadar geçirdiği evreler açıklanmaktadır. Demek ki biyoloji kanunlarıyla öldükten sonra dirilmenin ispatlanması, din eğitimcileri için zorunludur. Âhirete iman bu kanunların temelleri üzerine oturtulursa, daha bilinçli ve kesin bir iman olacaktır. İçinde şüpheden bir toz bulunmayan bu iman, sarsılmaz bir iman halini alacaktır.
Kur'ân'ın geneline baktığımız zaman rüzgâr denen tabiat kanununun çeşitli isimler altında, çeşitli görevler icra ettiklerini görmek mümkündür. Rüzgâr anlamına gelen rîh kavramı, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette riyâh kalıbından çoğul olarak gelmektedir. Aslında kelimenin kökü râhedir (r-v-h). Ortadaki harfi "vav"dır. Rîh kelimesindeki orta harf "yâ"dır, ama aynı kökten gelmektedir.
Râhe kelimesi, "geceleyin gitmek veya gelmek" anlamını ifade etmektedir. Günün şiddetli rüzgârlı olması anlamına da gelmektedir. "Bir şeyin kokusunu almak, ikram ettiği için sevinmek, lütfa nail olmak, ikram ettiği için sevinmek, elini çabuk tutarak bir işi yapmak, ağacın yaprak açması"; rüzgârla beraber kullanılınca, "rüzgâr dokunmakla helak olmak, nefes almak, hak sahibine hakkım vermek" anlamına gelmektedir. Aynı kelimeden türeyen ruh, "nefis, ilâhî vahiy, Kur'ân, Cebrail, Hz. îsâ, üfleme, Allah'ın hükmü" mânasını ifade etmektedir. Aynı kelimeden gelen rîh da rüzgâr demektir. Erâvîh kalıbı "koku, merhamet, kuvvet, zafer, efendilik, hâkimiyet" anlamını ifade etmektedir. Rîh kelimesinin çeşitli kalıplan Kur'ân'da farklı mânalara gelmektedir.
Rîh Kelimesinin Kur’an’daki Manaları:
1. Koku. "Kafile ayrı-Unca, babalan: 'Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yûsuf un kokusunu alıyorum' dedi" (Yûsuf 12/94). Bu âyette koku anlamında rîh kalıbında gelmiştir.
2. Kuvvet. "Allah ve Resulüne itaat ediniz, birbirinizle çekişmeyiniz, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider" (Enfâl 8/46).
3. Mutluluk. "Rahatlık" mânası verebileceğimiz bu anlamı, Vâkı'a sûresinin 89. âyetinde ravh kalıbında gelmektedir: "Ona mutluluk vardır".
4. Gönül rahatlığı. "Ona gönül rahatlığı vardır" (Vâkı'a 56/89). Bu anlamda reyhan kalıbından gelmektedir.
5. Rüzgâr. Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 57. âyetinde rüzgâr mânasını ifade etmektedir.
Kur'ân'da rüzgâr kavramı azap için kullanıldığı gibi, iyi anlamda da kullanılmaktadır. Kur'ân'da on bir çeşit rüzgârdan bahsedilmektedir. Bunlardan beşi azap rüzgârları, altısı da rahmet rüzgârlarıdır.
1. Azap rüzgârları
a) Sır rüzgârı. Bu rüzgârın anlamı, "kavurucu rüzgâr"dır. Soğuktan kavurduğu g'ıbi, sıcaktan da kavurmuş olabilir. Bu rüzgânn içinde sır vardır, yani sıcak veya soğuktan kavuran bir nitelik taşıdığı için bu ismi almıştır: "Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir" (Âl-i İmrân 3/117).
b) Âsıf rüzgârı. "Şiddetli fırtına" anlamına gelmektedir. Yûnus sûresinde geçen bu rüzgâr çeşidi, azap ifade eden bir nitelik taşır. "O gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar" (Yûnus 10/22).
c) Kâşif rüzgârı. "Kasırga" anlamına gelmektedir: "Yahut O'nun, sizi bir defa daha oraya gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz?" (İsrâ 17/69).
d) 'Akîm rüzgârı. "Kasıp kavuran" mânasına gelmektedir: "Ad kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik" (Zâriyât 51/41).
e) Sarsar rüzgârı. "Uğultulu rüzgâr" demektir. "Âd kavmi ise uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler" (Hakka 69/6).
2. Rahmet getiren rüzgârlar
a) Müjdeleyici rüzgârlar. Rûm Sûresinin 46. âyetinde mübeşşirât kelimesi ile ifade edilmektedir. "Müjdeleyici olarak rüzgârları göndermesi, Allah'ın âyetlerindendir" (Rûm 30/46).
b) Dölleyen rüzgârlar. Hicr sûresinin 22. âyetinde "ilkah eden", yani "dölleyen" olarak yer almaktadır: "Biz, rüzgârları dölleyici olarak gönderdik" (Hicr 15/22).
c) Tatlı rüzgârı. Yûnus sûresinin 22. âyetinde tayyibe kelimesi ile ifade edilmektedir. "O gemiler de, içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdüler".
d) Mürselât rüzgârları. Ç&5b$J "Yemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere..." (Mürselât 77/1). İbn Ömer, mürselatı rüzgâr olarak mânalandırmıştır.
e) Zâriyât rüzgârları. Yine İbn Ömer, Zâriyât sûresinin 1. âyetinde geçen zâriyât kavramını, rüzgâr olarak anlamlandırmaktadır: "Tozdurup savuranlara!"
f) Nâşirât rüzgârları. "Yaymak" anlamına gelen nâşirât, Mürselât sûresinin 3. âyetindedir. "Yaydıkça yayanlara yemin olsun!"[44]
Eğitim Faaliyetleri İçin Bir Örnek:
55. Temiz beldenin bitkisi Rabbinin izni ile çıkar. Pis olan beldeden ise zararlı bitkiden başkası çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.
Bu âyetin analizinden, eğitim için önemli ilkeler çıkarmak mümkündür.
1. "Temiz beldenin bitkisi Rabbinin izni ile çıkar". "Temiz belde"den kasıt, verimli topraktır. Tayyib kavramı, "güzel, hoş, bereketli, verimli, iyi" anlamına gelmektedir. Âyetin bu kısmı maddî anlamda verimli bir toprağı anlatarak başka bir şeye işaret etmiş olabilir. İşaret edilebilecek olan konuların birini Râzî'den, diğerini de Râgıb el-İsfahânî'den alacağız.
a) Râzî, "temiz, verimli arazi"den kasıt, "Allah'a inanan mümin kimse-ler"dir fikrini ileri sürmektedir. Ruh olgunluğuna sahip, şahsiyeti gelişmiş ve tevhîd inancına mensup insanlar, verimli toprağa benzerler. Onların ortaya koydukları fikir ve davranışlar, Allah'ın müdahalesiyle gerçekleşir.
b) "Temiz belde" kavramını İsfahânî, Tafsîlü'n-neş'eteyn ve Tahsîlü's-sa'âdeteyn adlı eserinde, helâl lokma ile büyümüş kadın olarak mânalandır-maktadır. Helâl lokma ile büyümüş, beslenmiş kadının doğurduğu çocuğun Rabbinin izni, yani müdahalesi ile büyüyeceği yorumunu yapmaktadır.
İsfahânî'nin yorumundan, eğitimde "veraset" konusuna intikal etmek daha kolaydır. Eğitimde veraset mi daha önemlidir, yoksa çevre mi; başka bir ifade ile veraset mi eğitim mi daha etkilidir konusu, eğitimcileri meşgul etmiştir. Kimileri verasetin, kimileri de çevrenin ağır bastığını savunmuştur. Ama her iki görüşe önem verenler de çıkmıştır. Meselâ Immanuel Kant, eğitimin ağır bastığını savunurken, Sa'dî Şîrâzî de verasetin ağır bastığını iddia etmektedir. İmam Gazzâlî ise veraset ve eğitime birlikte önem vermektedir.
A'râf sûresinin 58. âyetinde de verasetle eğitimin beraber işlendiğine şahit oluyoruz. Temiz belde, helâl süt ile büyümüş anneyi temsil ettiğine göre, bu temiz karakterin çocuğun eğitimden etkilenmesini kolaylaştıracaktır. Herkes eğitimden belli ölçüde etkilenir, ama helâl karakter, helâl süt ve helâl lokmanın ürünü olan çocuk daha kolay etkilenecektir.
Toprak verimli ise, yapılacak ziraat daha kolay yapılacak, ürün daha bereketli olacaktır. Helâl lokma ile büyüyen kadının doğuracağı çocuğun eğitiminden de iyi bir netice alınacaktır. İsfahânî'nin görüşü bize bu yorumları inkânını verdiği için onu tercihe şâyân buluyoruz.
2. Pis beldeden ise zararlı bitkiden başkası çıkmaz". Temiz olmayan beldeden kasıt, "verimsiz, bereketsiz, çorak, çölümsü bel-de"dir. Böyle beldeden ancak zararlı bitkiler çıkar.
a) Râzî'ye göre pis araziden kasıt iman etmeyen kâfir ve müşriktir. Tev-be sûresinin 28. âyetine göre müşrikler necistir, yani pistir.
b) İsfahânî'ye göre pis beldeden kasıt, haram lokma ile yetişen kadındır. Onun doğuracağı çocuk toplumu rahatsız edecektir. Haram lokma, neslin asaletini bozmaktadır. Bu durum onların eğitimini zorlaştırmaktadır.
3. "İşte şükreden bir toplum için âyetleri böyle açıklıyoruz". Ayetin tamamını, Râzî ve İsfahânî'nin yorumundan hareket ederek yaptığımız açıklamayı bir tarafa bırakıp verimli arazi ve verimsiz arazi anlamında alırsak, 57. âyette rüzgârları yağmurun önünde müjdeci olarak göndermesi, onların bulutlan ölü memleketlere sevketmesi, o memleketlere yağmur yağdırıp her çeşit meyveyi yeşertmesi, bu ilişkinin ölüleri diriltmeye örnek olarak gösterilmesi ve bunların amacının insanların düşünüp ibret almaları olduğunun söylenmesi, ilâhî kanunların belirtilmesidir. Bunların hepsi birer âyettir. Daha sonra 58. âyette verimli arazi bitkisinin Allah'ın izni ile çıkacağının, verimsiz arazinin zararlı ot çıkaracağının söylenmesi de birer âyet olmaktadır.
Demek ki burada anlatılan tabiat olaylarının tamamı, kanun anlamında birer âyettir. Öldükten sonra dirilme olgusu, tabiat kanunlarıyla açıklanmaktadır. 57. âyetin sonundaki açıklama düşünüp ibret almayı, 58. âyetin sonundaki açıklama da şükretmek olarak belirmektedir. Bu âyetler inanan bir toplum için açıklanmaktadır. 58. âyetin sonundaki inanmak eylemi hem ilim, hikmet ve kudret sahibi Allah'a inanmayı, hem de öldükten sonra dirilmeyi iman kapsamına almaktadır.
İsfahânî'nin düşünce tarzına getirdiğimiz yorumu ele alırsak, haram lokma ile helâl lokmanın, eğitimin etkinliği ile ilişkisinin kurulması da âyettir. Haram lokmanın eğitimin etkinliğini zorlaştırdığı, helâl lokmanın ise arttırdığı konusu, üzerinde düşünülmeye değer.
A'râf sûresinin 58. âyetinin tamamına bakınca, nesillerin problem haline gelmesinin sebeplerinden biri olarak, haram lokmanın hem haya duygusunu hem de asaleti bozduğunu tesbit etmek mümkündür. A'râf sûresinin 22. âyetinde anlatıldığı gibi, haram lokma haya duygusunu yaralamakta ve giderek asaleti bozmaktadır. Bunları gündeme getirmekle yüce Allah, haram lokma yemekten insanları caydırma eğitimim de yaptırmaktadır. A'râf sûresinin 58. âyetini şu âyetle de yorumlayabiliriz. "Kur'ân, müminlere şifâ ve rahmettir. Kâfirlerin ise ziyanlarını (sapıklıklarını) arttırmaktan başka bir katkıda bulunmaz" (İsrâ 17/82).
A'râf sûresinin 58. âyetinin son kelimesindeki şükür kavramı, "inanmak" mânasına alınırsa, Kur'ân'ın rahmeti, inanan insanların gönüllerine ilâhî müdahalenin gerçekleşmesiyle faydalı oluşumlar meydana getirecek, ama kâfirlerin gönüllerinde ise dikenler bitirecektir.
Bu âyetin bir açıklaması mahiyetinde olan şu hadîsi de eğitim açısından ele alabiliriz: "Allah'ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyet, bir toprağa erişen bol yağmura benzer; o toprağın bir kısmı verimlidir, suyu kabul eder, yeşilliktir ve çok ot bitirir. Toprağın bir kısmı suyu tutar, Allah onunla insanları yararlandırır. Su içerler, hayvanlarını ve ekinlerini sularlar. O toprağın bir kısmı ise taşlıktır, ne su tutar ne ot bitirir". Bu benzetme Allah'ın, dininde başarıya ulaştırdığı, benimle gönderdiği hidâyetten yararlandırdığı, onu öğrenen ve öğreten insanın durumu ile, benim davetime kulak asmayan, benimle gönderilen hidâyeti kabul etmeyen insanın durumunu gösterir[45].
İsrâ sûresinin 82. âyeti ile bu hadîsi A'râf sûresinin 58. âyetiyle ilişki-lendirirsek, oradaki verimli arazi ile verimsiz arazinin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Verimli arazi, inanan insanın gönlü, çorak arazi de inkâr edenin gönlü olmaktadır. İnanan insanın gönlünde, Kur'ân'ın rahmeti ile sevgi, iman bulunurken, inanmayan insanın gönlünde haset, kin ve düşmanlık duyguları oluşur. Demek ki Kur'ân'dan, insanlar, kendi psikolojilerine göre etkileneceklerdir.[46]
Hz. Nuh'a Gösterilen Tepki:
59. Andolsun, Nuh'u kavmine gönderdik: "Ey kavmim!" dedi. "Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum".
60. Kavminden ileri gelenler dediler ki: "Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz".
61. Dedi ki: "Ey kavmim! Bende bir sapıklık yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim".
62. "Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum".
63. Korunup da merhamete uğramanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir gelmesine şaştınız mı?
64. Onu yalanladılar, biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları boğduk! Çünkü onlar kör bir kavim idiler.
Bu âyetler, Hz. Nuh'un Allah tarafından peygamber olarak gönderildikten sonra, topluma verdiği mesaj ve ona karşı gösterilen tepkiyi ele almaktadır. Ayetlerin analizini yapıp genellemelere geçebiliriz.
1. "Andolsun, Nuh'u kavmine gönderdik". Âyetin bu kısmı, Hz. Nuh'un kendi kavmine peygamber olarak gönderildiğini ifade ettikten sonra şu kuralı gündeme getirmektedir: Bir toplum kendi içinden yetişmiş insanlarla eğitilmelidir. İbrahim sûresinin 4. âyetine göre, her peygamber kendi kavminin diliyle kavmine seslenmiştir. Buna "ana dili ile eğitim" diyoruz. A'râf sûresinin 59. âyetinden de "kendi insanı ile eğitim" yapmanın ilâhî bir ilke olduğu kuralını çıkartıyoruz. Çünkü Allah peygamberleri kendi toplumlarından çıkarıp görevlendirmiştir.
2. "Ey kavmim! dedi: 'Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum". Hz. Nûh halkına iman konusunda üç mesaj vermektedir.
a) "Allah'a kulluk ediniz". Bu mesaj, tevhîd inancının temelini oluşturmaktadır. "Allah'a iman ediniz" demiyor da "Allah'a kulluk ediniz" diyor. Bu ifadede Allah'ın varlığına ve birliğine iman vardır. Allah'ın var ve bir olduğuna inanmak, insanlar için zor değildir. İnsanlar için zor olan tek tanrıya kulluk etmektir. Çünkü tevhîd inancında kalarak kulluk etmek çok kere ihlâl edilmektedir. Bundan anlıyoruz ki, Hz. Nuh'un kavmi Allah dışındaki varlıklara tapmaktaydı.
Nûh sûresinin 3. âyetinde bu mesaja "Allah'tan sakınmak" ve "O'na itaat etmek" de ilâve edilmiştir. A'râf sûresinin 59. âyetinde "Allah'a kulluk ediniz" emri, Fatiha sûresinin 5. âyetindeki "Yalnız sana kulluk ederiz" ifadesi, bu hususun bütün peygamberlerin mesajında yer aldığına işaret etmektedir.
2. "O'ndan başka tanrınız yoktur". Bu ifade tarzı, yalnız Allah'a kulluk etmenin sebebi durumundadır. Allah'tan başka tanrı olmadığını kabul ettikten sonra O'na kulluk edilir. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: "Allah'a kulluk ediniz", çünkü O'ndan başka tanrınız yoktur. Allah'tan başkasını dışlamak, inkâr etmek, tevhîd inancının temelini teşkil etmektedir. Bu Bakara sûresinin 256. âyetinde görülmüştü: "O halde kim tâğutu inkâr edip Allah'a inanırsa" ifadesinde, mümin insanın önce inkâr ettiği, sonra iman ettiği belirtilmektedir. Mü'minin tâğutu, yani Allah'tan başka varlıkların tanrılığını inkâr ederek iman etmesi gerekmektedir. Çünkü şirk olan gönle tevhîd inancı girmez. Zaten "lâ ilahe illallah" derken, cümlenin başındaki "lâ" inkâr etmeyi, reddetmeyi gündeme getirmektedir.
3. "Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum". Burada âhirete iman gündeme taşınmaktadır. Âyette Allah'tan başkasına tapınmanın insanlara azap getireceği ve bunun âhirette gerçekleşeceği hatırlatılmaktadır. Hz. Nuh'un "korkuyorum" demesi, onun halkını düşündüğünü ifade etmektedir.
Bir peygamberin başkalarını düşünmesi, onların kötü amelleri yapmaları konusunda endişe etmesi gerekir. Başka bir ifade ile bu, peygamber ahlâkının bir gereğidir. Demek ki kâmil insan olabilmek için, başkaları adına korkmak gibi önemli bir erdeme sahip olmak gerekiyor.
Bir insan âhirette, günâhlarından dolayı azaba uğratılmasından korkacaktır, ama başkaları adına korkması, onun ileri derecede ruh olgunluğuna sahip olduğunu ve peygamber ahlâkı ile ahlâklandığını ispat edecektir. Bir müslüman, müşrikler için azaptan korkmalıdır, fakat düşmanlık duymamalıdır. Görüldüğü gibi tek tanrı fikri, yalnız Allah'a kulluk etmek ve âhiret azabından korkmak, peygamberlerin öğretilerinde yer alan temel mesajlardandır.
4. "Kavminden ileri gelenler dediler ki: 'Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz!" Kur'ân'ın geneline bakıldığında peygamberlere, toplumların ileri gelenlerinin karşı çıktığı görülür. Yüce Allah mele' kavramı ile, toplumun ileri gelenlerini ifade etmektedir. Bu da bize gösteriyor ki, o dönemdeki toplumlarda bile sosyal tabakalaşma oluşmuştur. Sosyal tabakalaşmanın en üstünde olanlarına "ileri gelenler" (mele') denmektedir.
Burada şu soruyu sormak gerekir; acaba neden bütün peygamberlere toplumun ileri gelenleri karşı çıkmıştır? Bu soruya birkaç açıdan cevap vermek mümkündür. Birincisi statüsünü kaybetme korkusunu duyuyorlardı. Toplumda bulunduktan seviye, onlara bir sosyal güç temin ediyordu. Bu gücü kaybetme korkusu, tevhîd inancına gelip peygambere tâbi olmalarını engelliyordu.
İkincisi de kibirlenmeleriydi. Peygamberleri küçümsemeleri, onları kabullenip kendilerine tâbi olmalarını engellemiştir. Hemen hemen her peygamber, bu kibrin tepkisi ve kirliliği ile mücadele vermiş, yoğun ve ağır uğraşılarda bulunmuşlardır. İleri gelenlerin kibri, gönüllerinin ilâhî tebliğe karşı kapanmasına sebep olmuştur.
Hûd sûresinin 27. âyeti, sosyal seviye ve kibrin engelini şöyle açıklamaktadır: "Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: 'Biz seni sadece bizim gibi bîr insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz" . Yukarıda sorulan soruya hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan cevap vermek mümkündür. Demek ki toplumdaki seviye ve kibirleri onların kaderi halini almış, yanlışta devam etmelerine sebep olmuştur.
Toplumun ileri gelenlerinin gösterdiği tepki, ağızlarından şu ifadenin dökülmesiyle ortaya çıkmıştır: "Gerçekten biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz". Sapık insanlar, peygambere sapık olduğunu söylemektedir. Bunun psikolojik açıdan açıklaması şudur: Sapık insan, kendi durumunu karşısındaki iyi insanın aynasında görür ve gördüğünün o adam olduğunu zanneder.
Hz. Nuh'un toplumundaki ileri gelenler, kendi sapıklıklarını Hz. Nuh'un vücut aynasında görmüş, ama yanlış okumuşlardır. Kendilerine sapık demek yerine, Hz. Nuh'a sapık dediler. Onlar Hz. Nuh'a sadece sapık demediler, Kamer sûresinin 9. âyetine göre de "deli" dediler. Sapık, deli, yalancı gibi ifadeler, sapık insanların peygamberlere attıkları çamurdur. Bu çamur kendi gönüllerinden çıkıyordu, ama farkında değillerdi. İlginçtir ki, o toplumun ileri gelenleri "sapık" kavramını biliyorlardı. Üstelik "apaçık" olanının da farkındaydılar. Kendilerini uyaran, tevhîd inancına çağıran birine bu sıfatı yakıştırıyorlardı.
5. "Hz.Nûhdediki: 'Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim!" Hz. Nuh'un bu cevabında çeşitli hikmetler vardır.
a) Hz. Nûh onlara, "Ben sapık değilim, siz sapıksınız" demedi. Onların hakaretini onlara çevirmedi. Sadece kendisinin sapık olmadığını söyledi. "Siz sapıksınız" sözünü ağzına almadı. Bu tartışma yöntemi, günümüz ve geleceğin din bilginlerinin metodu olmalıdır. Bir din görevlisi, "sapık, deli ve yalancı" dendiğinde, aynı kelimeleri diyenlere çevirmemelidir. Hz. Nûh ve diğer peygamberlerin sünnetinden bunu öğreniyoruz.
b) Hz.Nûh, ne olmadığını dedikten sonra ne olduğunu açıklamaktadır: "Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim". Bu ifade ile Hz. Nuh'un kendini görevlendirmediği, âlemlerin Rabbi tarafından görevlendirildiğini açıklamaktadır. Peygamber, Allah Teâlâ'mn tayin ettiği elçidir. İlâhî âlemin beşerî âlemdeki elçisidir. Böylece Hz. Nûh, resul kavramı ile kendisini elçi olarak tanımlamaktadır. Şu'arâ sûresinin 107. âyetinde emin sıfatı kullanılarak, "güvenilir elçi" olduğu vurgulanmaktadır. Hûd sûresinin 25. âyetinde "apaçık bir uyarıcı" olduğu açıklanmaktadır. Allah'ın görevlendirdiği peygamber, toplumun inanç ve ahlâk yapısında kökten bir değişim başlatmakta, bu değişimin kendisi tarafından değil de Allah tarafından başlatıldığının güvencesini vermektedir.
6. "Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size nasihat ediyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiyle) biliyorum". Bu âyetten şu neticelere ulaşıyoruz:
a) Peygamberlerin öncelikli görevleri, Allah'ın gönderdiği mesajı insanlara tebliğ etmektir. Bunun anlamı, insanlara kendi düşüncelerini din olarak aktaramayacağıdır. Hz. Nûh bunu gündeme getirerek insanlara tebliğ et-;iği esasları Allah'ın gönderdiğini söylüyor ve bu konuda Şu'arâ sûresinin
107. âyetinde olduğu gibi güvence veriyor. O zaman şu neticeye varıyoruz: Din bilginleri kendi fikirlerini katmadan, ilâhî mesajı olduğu gibi insanlara ulaştırmalıdırlar. Bu, Allah'ın koyduğu kural ve peygamberlerin uyduğu yoldur.
b) "Size nasihat ediyorum" derken, ikinci görevini gündeme getirmektedir. Tebliğ ve öğütte, Allah'ın indirdiği vahiyden başkası yer almamalıdır. Bu durum Hz. Muhammed için de zorunlu bir gerekliliktir. "Kur'ân ile öğüt ver" (En'âm 6/70; Kâf 50/45).
c) Peygamber elçi olarak tayin edildiği halktan daha fazlasını bilmelidir: "Ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiyle) biliyorum". Peygamberin bilgisi Allah'tan geldiği için, insanların o bilgiye sahip olması mümkün değildir. O, Allah'ın bildirmesiyle, halkın bilmediğini bilebilir. Böylece peygamberin farkının bilme alanında olduğunu gündeme getirerek, farklı bilgiye sahip olana uyulmasını istemektedir.
Buradan şu ilkeyi çıkarıyoruz: Din âlimleri halka bilmediklerini öğreteceklerdir. Bu kural aynı zamanda öğretmen ve akademisyenlerin de uyduğu bir ilke olmalıdır. Halka veya öğrenciye bildiklerini anlatmamak, ilerlemeye manidir ve toplumu geriye götürür. Halka ve öğrencilere bilmediklerini öğretmek, onları yaşadıkları çağa intibak ettirmektir.
7. "Korunup da merhamete uğramanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir gelmesine şaştınız mı?" Şimdi Hz. Nuh'un onlara verdiği bu cevabın analizinden çıkarılacak derslere geçelim.
a) Allah onlara bir zikir, yani bir öğüt gönderdi. Daha doğrusu Hz. Nuh'a gönderdiği sahîfe şeklindeki kitabın adı "zikir" olabilir. Kur'ân'ın bir adı da zikirdir. Hz. Nuh'a gelen sahîfelerin adı da zikir olabilir. Zikir bir isim olarak alınabileceği gibi, ona öğüt mânası da verilebilir. 62. âyette geçen gerçeklerin toplamına bu âyette zikir denebilir.
b) Hz. Nuh'un toplumu, kendi içlerinden birine böyle bir kitabın verilmesine şaşmıştı. Aslında bu durum, psikolojik bir kompleksin ortaya çıkışıdır. Çünkü köle ruhlu insanlar kendi içlerinden çıkan peygamberlere (büyük insanlara, liderlere) tâbi olmazlar. Onlar hep yabancıları büyük görürler ve onların kendilerini yönetmesini isterler. Semûd kavmi, Hz. Salih peygamber için de aynı şeyi söylemişti. "Aramızda bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler" (Kamer 54/24).
c) "Korunmanız, merhamete kavuşmanız ihtimali için sizi uyarmak üzere...". Yüce Allah, Hz. Nuh'a gönderdiği zikirle insanları uyarmasını istemişti. Uyan insanları sakındırmak için yapılacaktı. Bunun anlamı şudur: Din bilginleri Kur'ân vasıtasıyla takvayı esas alarak uyanda bulunacaklardır. Çünkü Kur'ân mesajından başka insanı kendi iradesiyle sakındıracak manevî bir güç yoktur. İnsanlan manevî mikroplardan koruyacak olan bu manevî koruyucu hekimliğin adına takva denmektedir. Uyan ve takva, ilâhî merhameti yeryüzüne indirmektedir. Uyan takvayı getiriyorsa, takva da merhameti getirecektir.
Böylece merhamete giden yolun temel taşlan verilmektedir. Bu yolu Hz. Muhammed'i takip edenler için şu şekilde formüllendirebiliriz: Kur'ân ile uyarı, takva denen ruh olgunluğunu elde etmek ve merhameti kazanmak. Merhameti elde etmek, eğitimin nihaî amacı olmaktadır. Takva ilâhî âlemi etkilemekte, oradan merhametin gelmesini sağlamaktadır.
8. "O'nu yalanladılar, biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık; âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Çünkü onlar kör bir toplum idiler" .
a) "Onu yalanladılar". 60. âyette kendisine sapık dediler, bu sefer de yalanladılar. Yalanlanmak bütün peygamberlere gösterilen bir tepki şekli olmuştur. Şu'arâ sûresinin 117. âyetinde Hz: Nûh bunu şöyle ifade etmektedir: "Nûh: 'Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı". Bir önceki âyette belirtildiği gibi, takva merhameti, yalanlama da azabı getirmiştir.
b) Onu ve beraberindekileri kurtardık. Hz. Nuh'un uyarısını ve ilâhî mesajı çok az kişi kabul etti. Diğerleri ona sapık, yalancı dedi, hatta onun ölümüne karar verdiler: "Dediler ki: 'Ey Nûh! Vazgeçmezsen, iyi bil ki taşlanmışlardan olacaksın" (Şu'arâ 26/116). Mesajı getiren elçiyi yüce Allah, ona inananlarla beraber kurtardı. Bunu anlamı şudur: İyiyi savunan, insanla-nn mutluluğu için çalışan, insanlann dertleriyle dertlenen insanlara Allah yardım etmektedir.
c) "Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk; çünkü onlar kör bir kavim idiler". Allah'ın âyetlerini yalanlamanın cezası idam olmuştur. Ama bu inkâr ediş, ferdî boyut değil de toplumsal bir boyut kazanmalıdır. Onlar Allah'ın âyetlerini niçin yalanladılar? Çünkü onlar kör idiler. Buradaki körlük, maddî körlük değil, gönül gözü körlüğüdür. Göz hayvanlarda da vardır. İnsanın hayvandan farkı, gönül gözüne sahip olabilmesidir. Onların gönül gözü kör olduğu için yalanladılar, demektir.
Dikkat edilirse yüce Allah sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bu cezalandırmayı açıklamaktadır: Kibir, gönül gözünü kör etti; körlük, yalanlamaya sebep oldu, yalanlama da cezanın gelmesine sebep oldu. Burada bir sebepler zincirinin olduğuna şahit oluyoruz. Kibir, nefsin işi; körlük ve yalanlama gönül işidir. Bütün bunlar ilâhî âlemi rahatsız ettiği kadar, tabiatı da rahatsız etmiştir. Öyle anlıyoruz ki, yüce Allah cezayı son çare olarak tatbikata koymaktadır. Çünkü Hûd sûresinin 36. âyetinde onların asla inanmayacağına dikkat çekilmektedir.
Cezanın şekli Hûd sûresinin 40, Kamer sûresinin 11 ve 12. âyetlerinde anlatılmaktadır. Söz konusu âyetler, bulundukları sûrede açıklanacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, gönlü tedavi etmek için bütün çareler denenmelidir, ceza en son çare olmalıdır.[47]
Hz. Hud'un Gördüğü Tepki:
65. Ad kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?"
66. Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz".
67. "Ey kavmim!" dedi. "Ben akılsız değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim".
68. "Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm".
69. "Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşününüz ki O sizi, Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayınız ki kurtuluşa eresiniz".
70. Dediler ki: "Sen bize, tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir".
71. Dedi ki: "Üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyiniz, öyleyse şüphesiz ben de sizinde beraber bekleyenlerdenim".
72. Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.
Bu âyetlerde Hz. Hûd ve Nuh'la ilgili bilgiler verilmektedir.
1. Hz. Nûh kendi kavmine gönderildiği halde, Âd kavmine kardeşleri Hûd'un gönderildiği anlatılmaktadır. Yüce Allah her kavme kendi içinden peygamberler göndermiştir. Dolayısıyla kendi toplumlarını iyi tanımakta, geleneklerini, davranış şekillerini daha iyi bilmektedir. Bir toplumun düzeltilmesi de yine kendi içinden çıkacak insanlarla gerçekleştirilebilir^denmek isteniyor. Bu durum insanlığa şu siyasî ve toplumsal kuralı öğretmektedir: Bozulan toplumları düzeltmeye niyetlenenlerin, onların içlerinden çıkması gerekir. Başkalarının reçetesine göre yapılacak ıslahatlar, o topluma şifa olmaz.
2. Hûd peygamber de, Hz. Nûh gibi kavmine Allah'tan başkasına kulluk etmemelerini, O'ndan başka tanrılarının olmadığını söylemiştir. Bunun anlamı, bütün peygamberlerin ilk mesajı, tevhîd inancını insanlara iletmekle başlamasıdır. Din bilginleri dinî değerleri sıralarken, ilk sıraya tevhîd inancını koymalı ve onun önüne başka bir değeri geçirmemelidirler.
Âyette Hz. Hûd, "Hâlâ sakınmayacak mısınız?" derken, takvanın (sakınma) ortaya çıkmasını istemektedir. Sakınma duygusu, şirkle mücadeleyi öngörmektedir. Buradaki takva ile, ibadetlerle sonradan elde edilen takva değil, Şems sûresinin 8. âyetinde insan yaratılırken onun ruhuna yerleştirilen manevî bağışıklık sistemi olan takva kastedilmektedir. Şu'arâ sûresinin 106. âyetinde Hz. Nûh da sakınma duygusuna hitap etmiştir. Hûd sûresinin 50. âyetinde, "Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz"; 52. âyette de "Ey kavmim! Rabbinizden bağış dileyiniz, sonra da O'na tövbe ediniz ... günâh işleyerek yüz çevirmeyiniz" demişti.
3. Hz. Hûd'un ilettiği bu mesaj, halk tarafından tepki ile karşılanmıştır. Halk onu beyinsizlik ve yalancılıkla itham etmiştir. Hz. Nuh'a kavmi "sapık, yalancı" derken, Hûd'a da "beyninden özürlü ve yalancı" demişlerdi. Sefih kelimesi Bakara sûresinin 142. âyetinde açıklandı.
Âd kavmi de Hz. Nuh'un kavmi gibi, kendi yanlışlarını, kötülüklerini Hz. Hûd'un vücut aynasında görmüş, kendilerini tanımlarken Hz. Hûd'u tanımladıklarını zannetmişlerdi.
4. 'Ey kavmim! Ben beyinsiz değilim, dedi. Fakat ben âlemlerin Rabbi'nin gönderdiği bir elçiyim". Hûd peygamber de, Hz. Nûh gibi ne olmadığını söyledikten sonra ne olduğunu açıklamaktadır. Hz. Nûh sapık olmadığını, Hz. Hûd da beyinsiz olmadığını söylemektedir. İkisi de aynı hakareti bunu söyleyenlere yapmamaktadır. Önemli olan hakareti söyleyenlere çevirmek değil, ne olduğunu anlatmaktır.
5. "Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm". Aynı ifadeyi Hz. Nûh da kullanmıştı. Bir peygamber Allah'ın gönderdiği gerçekleri, mesajları insanlara tebliğ etmekle mükelleftir. Bunun anlamı, kendi düşüncelerini dine katama-yacağıdır. Din adma insanların ihtiyacı, Allah'ın vahyinedir; insanların düşüncelerine değil. Eminlik, bütün peygamberlerin temel özelliklerindendir.
6. "Sizi uyarmak için içinizde bir adam vasıtasıyla Rabbinizden bize bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı?" Düşününüz ki O sizi, Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayınız ki, kurtuluşa ere siniz". Bu âyetin analizinden şu genellemelere varabiliriz:
a) Âd kavmi de, Hz. Nûh kavmi gibi kibirlendi, toplumda ileri gelenler, Hûd gibi bir adamın peygamberlikle gönderilmesine şaştılar. Böyle bir adama kitap verilip görevlendirilmesi onları şaşkına çevirdi.
b) Hûd peygamber, onlara Allah'ın verdiği nimeti hatırlatarak etkilemeye çalıştı. Nûh kavminden sonra onları getirmiş olması, onları onlardan daha güçlü kılması, nimetlerin başında gelmektedir. Nûh kavminden sonra getirmenin anlamı, var olmaktır. Var olmak en önde gelen nimettir. Nûh kavminden sonra gelmeleri ve daha güçlü olmalarını düşünmeleri ve bunun gereğini yerine getirmelerini emretmektedir. Bunun gereği de, nimetlerinin Allah'tan geldiğini anlamaları ve şükrünü yapmalarıdır. Bunun şükrü de, O'ndan başka tanrıya tapmamak ve yalnız O'na kulluk etmektir.
Âyetin bu kısmında geçen halîfe kavramı, siyasî erki ifade etmektedir. Ama bir toplumun yerine diğer toplumun geçmesi mânası da vardır. Bakara sûresinin 30. âyetinde bu kavram açıklandı. Burada şu soruyu sormak gerekir: Nûh tufanından sonra dünyada, Nuh'un gemisindeki insanlardan başka toplum kalmış mıydı da, onlar Nûh kavminin yerine geçmişlerdi? Yoksa onlar, gemide kalanlardan mı türedi? Eğer Nûh tufanı, belli bir mekânda olmuş ve sadece Nûh kavminin batmasına sebep olmuşsa, aynı anda başka yerde bir kavim olabilir ve onlar Nûh kavminin topraklarını ele geçirmiş olabilirler. Bu böyle değilse, Âd kavminin Hz. Nuh'un gemisindeki insanlardan çoğaldığını söyleyebiliriz. Şu ana kadar kesin bir neticeye ulaşamamış olmalarına rağmen kutsal kitapların metinlerini takip ederek bu olguyu en iyi şekilde açıklayacak olanlar tarihçilerdir.
Râzî, Hûd peygamberin nesebini şu şekilde sıralamaktadır: Hz. Nuh'un oğlu Sâm, onun oğlu Erfahşed, onun oğlu Salih, onun oğlu Hûd olmaktadır. Âd kavmi, Ahkâf adıyla bilinen, Umman ile Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış, büyük nüfuz sahibi, büyük iktidarıyla tanınmış bir kavimdir. Onların bu durumunu yüce Allah şöyle anlatmaktadır:
"Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine, direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine!" (Fecr 89/6-8). Demek ki Âd kavmi siyasî iktidar ve medeniyet bakımından o zamana kadar eşi ve benzeri olmayan bir seviyede idi. Bu toplum İslâm'dan asırlarca önce tarih sahnesinden çekilmesine rağmen namı hâlâ devam eden bir toplum görünümünde idi.
c) Allah'ın nimetini hatırlamak, kurtuluşu sağlamaktadır. Yüce Allah, bir toplumun sahip olduğu siyasî, ekonomik ve sosyal nimetlerin kaynağında Allah'ın olduğunu bilmesi ve bunu daima hatırlayıp şükretmesinin, onu düştüğü yanlıştan ve çıkmazdan kurtaracağını söylemektedir. Bu hatırlayıp şükretmesi onun için bir çıkış kapısı olacaktır.
Bunun aksi bir mânadan hareket edersek, Allah'ın verdiği nimetleri hatırlamamak, O'na şükretmemek, o nimetlerin kaynağında kendini görmek ise, toplumların felahını alıp götürmektedir. Nimetin kadrini bilip şükretmemek, onu kaybetmektir. Peygamberden sonra gelen din âlimleri, toplumlara, sıkıntıya neden dolayı düştüklerini ve nasıl bir çıkış kapısı bulabileceklerini öğretmelidirler. Sıkıntının sebeplerinden biri ve en önemlisi, toplumun sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilmemesi ve o nimetlerin kaynağını inkâr etmesidir. Sıkıntıya neler düşürdü ise, aynı eylemlerin tersini oluşturmakla da çıkış kapısı bulunacaktır. Bu âyet bize bir taraftan dinî, diğer taraftan siyasî ve sosyal hayatta mutluluğu getirecek olan çözüm yollarını öğretmekte, çöküşün sebepleri ile kurtuluşun dinamiklerini bir arada vermektedir.
7. "Dedi-ler ki: 'Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini bize getir!" Bu âyetin analizinden şu neticelere varmak mümkündür:
a) Âd toplumu tevhîd inancını kabul etmeyerek çözümsüzlük yolunu tuttu. Onların verdiği cevaptan taklidin ne kadar kötü bir yol olduğunu anlıyoruz. Babalarının taptığı tanrıları terketmeleri konusundaki teklif, vücutlarındaki acı veren çıbana dokunmak anlamına gelmektedir. Ama onlar bu çıbanla yaşamaya razı oldukları halde ameliyatla tedaviye razı olmadılar.
Âd kavmi, taklit saplantısının mazeretini farklı yerlerde aradı: "Dediler ki: 'Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz" (Hûd 11/53); "Sen tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin?" (Ahkâf 46/22).
Çok tanrılı inanç sistemi, insanlar üzerinde öylesine etkili oluyor ki, terkedilmesi imkânsız hale geliyor. Şirk, akıl denen gücün inanç alanına girmesine engel oluyor. Çünkü akıl sorgulamak ister. Aslında onların tepkisi Hz. Hûd'a değil tevhîd inananadır.
b) "Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" (Ahkâf 46/22). Bunun anlamı şudur: Babalarının çok tanrılı dinini taklit etmeleri, onları göz göre göre cehenneme götürüyordu. Zaten Lokman sûresinin 21. âyetine göre taklit, cehenneme gitme nedenidir.
Bundan şu çıkarımı yapıyoruz: Yaşayanlar, geçmiş nesilleri sorgulamalıdırlar. Bu sorgulama, saygısızlık anlamına alınmamalıdır. Hastamn yakalandığı ölümcül hastalığı, ona saygı gösterelim diye hastalığın sebebini araştırıp teşhis etmeyelim mi? Şirk de manen ölümcül bir hastalıktır. Sorgulayarak bu hastalığın mikrobunu yok edecek ilâcı bulmak gerekir.
8. "(Hûd) dedi ki: 'Üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyiniz öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim". Bundan önceki âyette, Âd kavmi Hûd peygamberden delil olarak azabı getirmesini istedi. Aslında bu bir nevi azabı çağırmaktı.
A'râf sûresinin 71. âyetindeki rics ve .gadab kavramlarının azap olup olmadığını açıklamak gerekir. Bazı müfessirler, ricsin azap olduğunu söylemektedirler. Bunun böyle olmadığını hem bu kavramların mânalarından hareket ederek cevaplandıracağız, hem de Ahkâf sûresinin 24-25. âyetleriyle ispat edeceğiz.
Önce Ahkâf sûresinde Âd kavmine verilen cezayı ele almak gerekir. "Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: 'Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur' dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir, içinde acı azap bulunan bir rüzgârdır"; "O (rüzgâr) Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız" (Ahkâf 46/24-25).
Bu âyetlere bakıldığında, A'râf sûresinin 71. âyetinde geçen rics ve ga-dabın, bu rüzgâr, yani kasırga olmadığı anlaşılır. Rics ve gadab, bu kasırga denen azaptan önce olan ve azabın gelmesini hazırlayan toplumun durumunu açıklamaktadır. Âd toplumundaki insanların psikolojik yapılarını ve sosyal ilişkilerini ifade eden iki kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Rics kavramı, "pislik" anlamına gelmektedir. Bu kavram, maddî anlamdaki pisliği değil, manevî anlamdaki kirliliği ifade etmektedir. "Günâh, çirkin ve murdar iş, azabı gerektiren iş, işkence, gasp, lanet, küfür, şeytanın vesvesesi, pislik" mânalarına gelen bu kelime, Kur'ân'ın muhtelif âyetlerinde geçmektedir.
a) Aklım kullanıp düşünmemek, pisliktir. Aklın kullanılmaması, insanın hem zekâsını hem de sosyal çevresini kirletiyor. Yûnus sûresinin 100. âyetinde bu durum şöyle ifade edilmektedir: "Allah akıllarını kullanmayanları murdar kılar". Bu âyetteki rics, aklın kullanılma-masından kaynaklanan beyin kirliliğidir.
b) İmansızlık da bir gönül kirliliğidir. "Allah inanmayanlara böyle murdarlık verir" (En'âm 6/125). Tevbe sûresinin 125. âyetinde yer alan rics kavramı ise, "inkâr" anlamına gelmektedir:
"Kalplerinde hastalık olanlara gelince, (bu sûrenin indirilmesi) onların da pisliğini (inkâr) büsbütün arttırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler". Bu iki âyette geçen beyin ve gönül kirliliği, Âd kavmine azabın gelmesine sebep olmuştur.
c) Şeytanın insana verdiği vesvese ve böylece onda oluşturduğu kötü alışkanlık da bir pisliktir. Mâide sûresinin 90. âyetinde alkol, kumar, puta tapma, fal ve şans okları, şeytanın davranışlarının pisliği olarak takdim edilmektedir. Şeytan onlarla insan ahlâkını ve alışkanlıklarını kirletmektedir.
d) Münafıklık psikolojisi de bir ricstir: "Ama onlardan yüz çeviriniz, çünkü onlar murdardır". Murdar, rics anlamındadır. Sahte davranan, özü ile sözü birbirini tutmayan, ikili oynayan insanlar kendi erdemlerini, insanlıklarını kirletmektedirler. Gadb kavramı, "hışım" anlamına gelmektedir. Rics ile gadab, gelecek olan kasırga cezasının alt yapısını oluşturmuştur. Bunların bir sebepler zinciri oluşturduğunu söylemekte yarar vardır. Ad kavminin şirk koşması ve bu konuda geçmişlerini taklit etmeleri ve Allah'ın nimetlerine karşı nankörlükte bulunmaları, rics ve gadabı başlarına getirmiş ve bunu onlara Allah takdir etmiştir. Bu kirlenme ve gadab da kasırga azabını getirmiştir. Şirk, taklit ve nankörlük, kirliliğe ve gadaba, o da kasırga cezasına sebep olmuştur.
Bilindiği gibi şirk, sadece insanın gönlünü kirletmemektedir, tabiatın dengelerini de altüst etmektedir. Meselâ hıristiyanlar "Allah çocuk edindi" deyince, Allah onların bu anlayışını çirkin bir yaklaşım olarak değerlendirmiştir. Bu sözlerinden dolayı gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılacaktı (Meryem 19/88-90). Bu ne anlama gelmektedir? Şirk tabiatın dengelerini bozacak kadar çok etkili ve çirkin bir inanış biçimidir. Onun için Âd kavminin şirki, Ahkâf sûresinin 24-25. âyetlerinde belirtildiği gibi, kasırga azabının gelmesine sebep olmuştur.
Hûd peygamber, onların cezayı hak ettiklerini açıklarken şu cümleye yer vermiştir: "Rabbinizden üzerinize bir rics ve gazab hak oldu" demiştir. Hûd peygamberle tartışmaya başlayınca, onlara şu soruyu yöneltti: "Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz?" Hûd peygamberin kullandığı isim kavramı, onların tanrılarıdır. Hûd peygamber tanrı kavramını ağzına almıyor. Çünkü onların taktığı isimler, gerçekte var olmayan tanrıları idi. Râzî'ye göre, Necm sûresinde geçen Lât, Menât ve Uzzâ isimlerini sahte tanrılara veren Âd kavmi olmuştur.
Yûsuf sûresinin 40. âyetinde, Hz. Yûsuf, hapishanedeki arkadaşlarına böyle sahte tanrılara takılan isimleri, onun döneminden öncekilerin ve o dö-nemdekilerin taktığına işaret etmektedir. Necm sûresinin 19-20. âyetlerinde şöyle buyurulmaktadır: "Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı". Bu soru Araplar'a mı yöneltilmiştir? Öyle anlaşılıyor ki sahte tanrılara isim vermek geleneği, Âd kavminden başlamış, Hz. Yûsuf dönemine intikal etmiş, oradan Araplar'a kadar uzanmıştır.
A'râf sûresinin 71. âyetinde geçen sultân kelimesi, "delil" anlamına gelmektedir. Böylece Âd kavminin sahte tanrılara inanmış olmalarının bir delile dayanmadığını ifade etmektedir. Delil bakımından alt yapıyı ifade etmektedir. Delil bakımından alt yapısı olmayan bir şirk inancı olmaktadır. Hûd peygamberin soru şeklinde yöneltmesi, aslında onların sahte tanrılarını inkâr ettiğini ifade ediyor. Tevhîd inancını tebliğ etmekle görevli olan bir insana, sahte tanrıları savunmak için mücadele etmesinin aklî bir alt yapısı olmadığına işaret etmektedir.
Dikkat edilirse Hûd peygamber, tartışmada Allah'ın delil gönderip göndermediğini ölçüt olarak ileri sürmekte, kendi mantığına dayandırma yerine, Allah'ın âyetlerine gitmektedir. Hûd sûresinin 53. âyetine göre Âd halkı, Hûd peygamberden mucize, o da onlardan delil istemişti. Ayetin son kısmında, "Bekleyiniz öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" ifadesi yer almaktadır.
Babalarının başlattığı şirk geleneğini bırakmamakta direnen ve bir türlü tevhîd inancına intibak edemeyen Âd kavmine Hz. Hûd'un bundan başka diyecek bir şeyi kalmamıştı. Sahte tanrıları savunan insanların, tevhîd inancına hakaret etmelerine müsaade etmenin anlamı kalmamıştı. Artık onların 70. âyette istemiş oldukları azabı beklemekten başka yapacakları bir şey kalmamıştı. Gerçi bu arada başka konuşmalar da olmuştu. Hûd sûresinde bu konuşmalar gündeme getirilmektedir: Bu âyetlerden anlıyoruz ki, iyi ile kötünün, tevhîd ile şirkin mücadele ırmağına Hûd ve kavmi Âd da karışmıştı. Hûd peygamberin görevinin inkıtaya uğramaması için, ona inanmayan Âd toplumu helak edilmiştir.
9. "Onu re onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik". Bu âyette bir kurtarma ve bir de kökünü kesme gibi iki eylem gündeme getirilmektedir. Âyetin açıklaması yapılırken bu eylemler ele alınacaktır.
a) "Onu ve onunla beraber olanları kurtardık", Âyetin bu kısmı, çok az ilâvelerle Hûd sûresinin 58. âyetinde de gündeme getirilmektedir: "Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik". Dikkat edilirse, A'râf sûresinin 72. âyetinde kurtarma eylemi ile helak etme eylemi aynı âyette geçmesine rağmen; Hûd sûresinin 58. âyetinde kurtuluş, 59. âyetinde de helak etme eylemi ve sebepleri gündeme getirilmektedir. Ayrıca Hûd sûresinin 58. âyetinde Âd kavmine gönderilen helak edici kasırga, "ağır azap" olarak nitelenmektedir. Hûd peygamber ve beraberindekilerin bundan korunduğuna dikkat çekilmektedir. Ayrıca Hûd sûresinin 58. âyetinde, "emrimiz gelince" ifadesine yer verildiği halde, A'râf sûresinin 72. âyetinde bu ifade yer almamaktadır.
Şimdi burada şu soruyu sorabiliriz: Hûd peygamber ve onunla beraber olanların kurtarılmasının sebepleri neydi? Bunların başında Allah'a ve peygamberine uyup itaat etmeleri gelmektedir. Bunun anlamı, Allah'ın âyetlerine karşı kibirlenmediler, yalanlamadılar ve peygamberini hafife alıp küçüm-semediler, demektir. Âyetin bu kısmı ile yüce Allah'ın amacı, Hûd ve bera-berindekilere ne yaptığını anlatmak değildir, bu bilgiler verilerek yaşayan ve yaşayacak olanlara ilâhî rahmetin, yardımın ve lütfün nasıl ulaştığının mesajı verilmektedir. Bu ilâhî rahmet, yardım ve lütuf her çağda işlemektedir.
2. "Ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik". Âyetin bu kısmında, "köklerini kesmek" şeklindeki helak ele alınmaktadır. Birinci bölümde iyinin durumu ele alınırken, bu bölümde kötülüğün gördüğü ilâhî muamele gündeme getirilmektedir. Bir toplumun "kökünü kesmek", neticedir; bunun sebeplerinin olması gerekir. "Bu sonucun sebepleri nedir?" sorusunun cevabı lâzımdır. Çünkü âyetlerde yüce Allah bu olguları sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatmaktadır.
a) Allah'ın âyetlerini yalanlayıp iman etmemek (A'râf 7/73; Fussılet 41/15). Yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyette, aslında iki sebep gösterilmektedir: Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve inanmamak. Demek ki yalanlamak ve inkâr etmek, Allah'ın azabını alıp toplumun üzerine getirmiştir. Başka âyetlerde sebepler çoğaltılmaktadır.
b) Allah'ın peygamberlerine âsî oldular (Hûd 11/59). Peygambere âsî olmak, onu tanımamak, peygamber olduğuna inanmamak, davetinden vazgeçirmek için tehdide başvurmak ve öldürmek için teşebbüste bulunmak anlamına gelmektedir. Bu durum helakin ikinci sebebi haline gelmiştir.
c) İnatçı her zorbanın emrine uydular (Hûd 11/59). Bu ifadeden anlıyoruz ki, Allah'ın köklerini kazıma emrini verdiğinde, Âd kavminin idarecileri inatçı zorba durumundaydılar. Ama sadece idareciler değil, toplumda halka zulmeden mafyavari gruplar türemiş ve halk da onlara tâbi olmuştu. Sosyal ve siyasî dengeler zulümden yana bozulmuştu. Bu dengeleri bozan zorbalara tâbi olmak da, helaki hazırlayan sebepler arasında yer aldı. Halk, sosyal ve siyasî dengeleri bozup zulüm yapanlara tâbi olmamak için gerekeni yapmalıdır. Bu zulme karşı durmanın o zamanki metodu, peygambere tâbi olmaktır. Çünkü peygamberler zulme karşı adaletin bayrağını açan görevliler ya da elçilerdir.
Yüce Allah Âd kavmine peygamber göndermekle, adaletin bayrağı altında toplanma ve böylece zulme ve zâlimlere karşı durma fırsatını tanımıştı. Bu fırsat onların helakini önleyecek bir çıkış kapısıydı. Onların peygamberleri bırakıp zâlimlere uymaları, bu çıkış kapısının kapılarını bir daha açmamak üzere kapatmış ve köklerinin kazınmasına sebep olmuştur.
d) Ekonomik dengeleri bozdular (Ahkâf 46/26). Yüce Allah hiçbir topluma vermediği ekonomik zenginliği Âd kavmine vermişti. "Ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehri yüksek binalara sahipti" (Fecr 89/7-8). Ekonomik açıdan böylesine müreffeh olan, hiçbir ülkede eşine rastlanmayan başşehre sahip olan bu toplumda zâlimler, ekonomik dengeleri bozdular. Ekonomik dengeleri bozmak da, zulmün başka bir çeşidini gündeme getirmişti.
e) Kabiliyetlerini iyiden yana kullanmadılar. Ahkâf sûresinin 26. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler yermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi" (Ahkâf 46/26).
Bunun anlamı kulak, göz ve akıl gibi eğitimin önemli merkezleri olan yeteneklerini faydalı bir şekilde kullanmadılar. Eğitim onlara hiç fayda vermedi. Onların kabiliyetleri eğitimden nasibini almayacak şekilde kurudu. Dolayısıyla bu toplum "aklı"nı kullanmadı. Bu yüzden helak oldular. Akıllı olduğu halde aklı kullanmamak, zulümdür. Bu zulmün bedeli de helaktir. Aklın olmadığı yerde helak vardır. Yüce Allah bu mesajı din eğitiminin en üst noktasına koymaktadır.
Burada sorulacak diğer bir soru da şudur: "Köklerini kesmek" nasıl gerçekleşti, ya da bu ne anlama gelmektedir? Bu sorunun cevabı, En'âm sûresinin 45. âyetinde verildi, ama Hûd sûresinin 60. âyeti de bu soruyu şöyle cevaplandırmaktadır: "Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tâbi tutuldular. Biliniz ki, Ad kavmi, Rablerini inkâr ettiler; biliniz ki Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın rahmetinden uzak kılındı".
Bu âyet, "köklerini kesme"nin lanete uğramak, ilâhî rahmetten uzak kalmak şeklinde gerçekleşmiş olduğunu söylemektedir. Lanet ve rahmetten uzak kalmak, hemen hemen aynı anlama gelmektedirler. Bu lanetlenme ve rahmetten uzak kalma işi hem bu dünyada olmuş hem de âhirette olacaktır. Allah'ın âyetlerini bile bile yalanlamak, Allah'ın peygamberine âsî olmak, inatçı her zorbanın emrine uymak, toplumun ekonomik dengelerini bozmak, aklını kullanmamak, lanet ve Allah'ın rahmetinden dünya ve âhirette uzak kalma gibi "köklerin kesilmesi" şeklindeki azabı getirmiş oldu. Bunlar kötüden yana değişimin dinamikleri olmuştur.
Yüce Allah'ın gönderdiği bu kasırga, onların evlerinden başka her şeyi helak etmişti (Ahkâf 46/25). Bu durum Ahkâf sûresinin 26. âyetinde şöyle tanımlanmaktadır: "Alay edip durdukları §ey kendilerini kuşatıverdi". Bunun anlamı şudur: Âd kavminin başına gelenler, kendi amellerinin sonucudur. Amelleri kendilerini kuşattı. Kimi ameller vardır cennete, kimi ameller de cehenneme dönüşür.
"Âd kavmi, öfkeli bir kasırga ile yok olup gitti. Allah onların üzerlerinde o kasırgayı yedi gece sekiz gün estirdi, öyle ki insanları hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün!" (Hakka 69/6-7). "O rüzgâr, insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu" (Kamer 54/20). Bütün bu anlatılanlar, onların köklerinin nasıl kesildiğini ifade etmektedir.[48]
Semud Kavminin Çöküşü:
73. "Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. De ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz. O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakınız, Allah'ın arzında yesin, ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar".
74. Düşününüz ki, Allah, Ad kavminden sonra yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayınız da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayınız.
75. Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen inananlara dediler ki: "Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse, ona inananlarız" dediler.
76. Büyüklük taslayanlar dediler ki: "Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz".
77. Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da: "Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir" dediler.
78' Bunun üzerine onları o gürültülü sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar.
79. Salih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettik-lerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz".
Semûd kelimesi, suyu az anlamına gelen jj semed kelimesinden türemiştir. Semûd kavmi, Hicaz ve Şam arasındaki Hicr bölgesinde yaşayan ve sulan az olduğundan bu ismi alan bir kavimdi. Semûd kavminin bu ismi büyük ataları olan Semûd'dan aldıkları da söylenmektedir. Nuh'un oğlu Sâm; Sâm'ın oğlu İrem, İrem'in oğlu Âd; Âd'm oğlu Semûd olarak şecerelendiril-mektedir. Milâttan önce 715 yılına ait Sargon kitabesi, Semûd toplumundan söz etmektedir. Semûd kavmi konusunda bu kısa bilgiyi verdikten sonra, A'râf sûresinin 73. âyetine dönebiliriz.
1. "Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik)" .A'râf sûresinin 59. âyetinde "Nuh'u kendi kavmine gönderdik" dendiği halde, diğer âyetlerde "Âd kavmine kardeşleri Hûd'u, Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik" denmektedir. Bunun ne anlama geldiği daha önce anlatılmıştı. Burada aynı toplumdan yetişen, çıkarılan insanları, eğitici olarak atamanın toplum için çok önemli olduğu kanunu konulmaktadır. Bir toplumu yabancılarla eğitmek doğru değildir. Ana dili ile eğitmek (İbrahim 14/4) ve kendi insanı ile eğitmek (A'râf 7/59), eğitimin altın kuralıdır.
2. "Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakınız topraklarında otlasın, ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar". Âyetin bu kısmı Salih peygamberin Semûd kavmine getirdiği mesajları gündeme getirmektedir.
a) "Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur" şeklinde ifade edilen, tevhîd inancıdır. Tanrı olarak yalnız Allah'a inanmak ve yalnız O'na kulluk etmek, daha önce Hz. Nûh ve Hûd peygamberin tebliğ ettiği mesajın ilk sırasında yer almıştı. Bunun anlamı, bütün peygamberlerin getirdiği evrensel kanun, tevhîd inancıdır. Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar gelen bütün peygamberler, bu inancı tebliğ etmişlerdir. Bu kanundan hareket ettiğimiz zaman, din eğitimcileri ve din âlimlerinin insanlara ulaştırması gereken kanunun bu olduğu esasına varmış oluruz. Dinin diğer konulan bu kanundan, yani tevhîd inancından sonra gelmektedir.
b) "Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakınız, Allah'ın topraklarında otlasın. Ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar". Tefsirlerde bu devenin taştan çıktığı hikâyesi anlatılmaktadır. Bunun sebebi, Kur'ân'da o deveye "Allah'ın devesi" ve "âyet" denmiş olmasıdır. Mucize (âyet) denmesine karşılık, onun normal yollardan doğması değil de taştan çıkması anlatılmıştır. Bu hikâyeleri burada anlatmanın hiçbir anlamı yoktur.
"Allah'ın devesi" ve "sizin için bir âyet" denmesinin bize göre anlamı, herkesin ona sahip çıkması, herkesi ilgilendirmesi ve herkes için aynı değeri taşımasıdır. Tıpkı Kabe'ye "Allah'ın evi", mescidlere "Allah'ın mescidleri" denmesini andırmaktadır. Çünkü mâbedler herkes için aynı derecede önem ve değer taşımakta olduğundan onlara sahip çıkmalıdır. "Allah'ın devesi" denmesinin anlamı da budur. Âyetteki deve dişidir. Çünkü deve kelimesi burada dişi olarak ifade edilmektedir. Biz bunu şu şekilde yorumluyoruz. Yüce Allah, dişiliğin önemli bir özellik olduğunu vurgulamaktadır.
Bu deve, Semûd kavmi için bir âyettir. Âyet, "kanun, delil ve mucize" demektir. Semûd kavmi Hz. Salih'ten mucize işiyordu. Yüce Allah da dişi deveyi onlara bir mucize olarak göndermiştir. İsrâ sûresinin 59. âyetinde mübsira kavramı ile devenin mucize olduğu beyan edilmektedir. Ama bu kelimenin başka bir anlamı daha vardır. Semûd kavmine takdim edilen bu deve, İsrâ sûresinin 59. âyetine göre mübsira, yani "uyarıcı, aydınlatıcı bir belirti" olarak verilmiştir. Besara kelimesinden türeyen mübsira aslında "gösterici, uyarıcı, aydınlatıcı" anlamını ifade etmektedir. Böylece A'râf sûresinin 73. âyetinde geçen âyetin mânasını da vermiş olmaktadır.
Kamer sûresinin 27. âyetinde, bu dişi devenin, Semûd kavmi için bir "imtihan" olduğu söylenmektedir. "Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret!" Bu âyette geçen fitne kelimesi, "imtihan" anlamına gelmektedir. Hz. Âdem'e ağacın yasaklanması ne idiyse, Semûd kavmine de devenin yasaklanması o olmuştur. Bu durum bir sınama, deneme, yani imtihandan ibarettir. Demek ki Semûd kavminden dokunulmaması istenen deve, "âyet, mübsira", yani "uyarıcı, aydınlatıcı" ve bir "imtihan" olmaktadır.
c) "Onu bırakınız, Allah'ın topraklarında yesin, ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar". Bu âyetin bir benzeri, Hûd sûresinin 64. âyetinde yer almaktadır. Bir farkla ki A'râf sûresinin 73. âyetinde, âyetin sonu "elem verici bir azap" ifadesiyle biterken, Hûd sûresinin 64. âyetinde âyetin sonu, "yakın bir azap" ifadesiyle bitmektedir.
"Allah'ın arzında yesin" denirken, "Allah'ın topraklarında yesin" mânası kastedilmektedir. "Allah'ın arzı" ifadesi, yeryüzünün herkese ait olduğunu, yeryüzünün bütün canlılar için bir beslenme sofrası olduğunu ve her canlının o sofra ile beslendiği vurgulanmaktadır. Şu'arâ sûresinin 155. âyetinde aynı zamanda devenin "içme hakkı" ele alınmaktadır. "Salih: 'İşte (mucize) bu dişi devedir, onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir' dedi". Yüce Allah, Salih peygamber vasıtasıyla Semûd toplumuyla hayvanın münavebeli olarak içme haklarının olduğunu ve bunun belli günlerde yapılacağını gündeme getirmektedir. Şems sûresinin 13. âyetinde, "Devenin su hakkına dokunmayınız!" ifadesi yer almaktadır. Böylece hayvanların da "haklan" olduğu ortaya çıkmaktadır.
"Ona kötülük etmeyiniz!" Bu ifadeden şunu anlıyoruz: İnsanlar sadece birbirlerine kötülük etmezler, hayvanlara da kötülük ederler. Hayvana nasıl kötülük yapabilirlerdi? Otlamasını ve su içmesini engelleyebilirlerdi. Onu serbest bırakmayabilirlerdi. En kötüsü onu boğazlayabilirlerdi. Onlar da bu sonuncuyu tatbikata koydular.
"Sızı elem verici azap yakalar". Böylece hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkilerin hukukî bir boyutunun olacağına işaret edilmektedir. Cezanın bulunduğu yerde hukuk, hukukun bulunduğu yerde cezanın bulunacağı bir gerçektir. Üstelik yüce Allah, hayvanlara yapılan haksızlığın cezasını bu dünyada hemen vermektedir.
3. "Düşününüz ki, (Allah) Ad kavminden sonra yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarda evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayınız da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayınız".
Salih peygamber, Semûd kavmini disipline etmek için, Allah'ın onlara temin ettiği nimetler üzerinde düşünmelerini ve nankörlük etmemelerini önermektedir. Bu önerilerinde, yapmaları gerekenle, yapmamaları gerekenleri gündeme getirmektedir. Üzerinde düşünülecek nimetler şunlardır:
a) Âd kavminin yerine geçip devlet kurmak ve böylece siyasî erki ellerine geçirmek. Allah Âd kavminden sonra onların yerine geçip devlet kurmalannı Allah'ın gerçekleştirdiğini bilmeleri ve bunun üzerinde düşünmelerini emretmektedir. Bir toplumun süTülükten kurtulup devlet kurması, dünyevî nimetlerin ilk sırasında yer almaktadır. Çünkü âyetteki "Sizi yeryüzünde yerleştirdi" ifadesi, göçebelikten yerleşik düzene geçmek anlamına gelmektedir.
Göçebelikten kurtulup yerleşik düzene geçmek, bir toplum için medeniyet adına çok büyük bir nimet olmaktadır. Hem Âd kavminden sonra devlet kurmak hem de yerleşik düzene geçmek gibi konular üzerinde düşünülmesi ve bu oluşumların Allah'tan geldiğinin bilinmesi, Salih peygamber tarafından onlara bir ödev olarak verilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, siyasî erki elde etmek ve yerleşik düzene geçmenin kaynağında ilâhî irâdenin olduğunu bilmek, konuları dinî alana çekmekte ve şükre sebep olmaktadır. Salih peygamber onları doğruya çekebilmek için, sahip oldukları sosyal ve siyasî nimetler üzerinde düşünmelerini öngörmektedir.
b) Ovalarda saraylar, dağlarında da evler yapmaları, kışlık ve yazlık oturdukları yerleri olduğuna işaret etmektedir. Saray yapmaları hem sanata, hem de ekonomik imkâna sahip olduklarını göstermektedir. Geldikleri medeniyet seviyesi gereği durumlarını tahlil edip, medenî insan gibi davranmaları istenmektedir.
c) "Allah'ın nimetlerini hatırlayınız", yani "Allah'ın nimetlerini anınız, O'na şükrediniz" anlamına gelmektedir. Şu'arâ sûresinin 147-148. âyetlerinde başka nimetler de sayılmaktadır: "Bahçelerin, pınarların içinde ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında". Âyetin birinci bölümünde sahip oldukları nimetler üzerinde düşünmelerini, bu bölümünde de şükretmeleri emredilmekte; düşünceden şükre geçiş gündeme getirilmektedir.
d) "Ve yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayınız". İki olumlu emirden sonra, bir olumsuz emir yer almaktadır. Düşünmek, hatırlayıp şükretmek, olumlu emirlerle ifade edilirken, karışıklık çıkarmamak olumsuz emirle ifade edilmektedir.
Bu üç emir arasındaki bağlantılardan şu genellemeye varıyoruz: Düşünmek ve şükretmek, bozgunculuğu önleyecek beyin ve gönül eylemleridir. Düşünmek ve şükretmek, toplumsal düzeni bozmaktan insanları alıkoyacaktır. Demek ki sahip olduğu nimetler üzerinde düşünmek ve onlara sahip olmaktan dolayı şükretmek, hem psikolojik hem de toplumsal yapıda düzeltmeler yapacak olan manevî ilâçlardır.
Düşüncesizlik, sahip olduğu nimetin geldiği kaynağı inkâr etmenin ve şükretmemenin neticesinde insanlar, sosyal hayatta bozgunculuk yapmaya başlamaktadırlar. Salih peygamberin Semûd halkına karşı yaptığı bu tebliğe onların gösterdikleri tepki veya verdikleri cevap, A'râf sûresinde ele alınmaktadır. Ona şöyle dediler: "Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin. Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir" (Şu'arâ 26/153-154); "Dediler ki: 'Ey Salih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz" (Hûd 11/62); "Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler" (Kamer 54/24).
Bu âyetlerin içeriğinde, babalarını şirk konusunda taklit etmek, peygambere hakaret etmek, peygambere uymayı sapıklık görmek, dinden şüphede olmak, mucizeye inanmamak gibi tepkiler yer almaktadır. Genel anlamda bu durum, Âd kavminin Hûd peygambere gösterdiği tepkilere benzemektedir. Biraz daha derinlemesine bakınca, toplumlar, geliştikleri dönemlerde şımardıkları ve bu sebeple yoldan çıktıkları, uğradıkları sosyal ve manevî hastalıkları düzeltmek için gelen peygambere de uymadıkları görülecektir.
4. "Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen insanlara dediler ki: 'Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?' Onlar da, 'Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inananlarız' dediler". Bu âyetten anlıyoruz ki, Semûd halkı sadece Salih peygambere tepkilerini göstermemişler, ona inananlarla da alay ederek tepkilerini genişletmişlerdir.
a) Semûd kavminde, derin çizgilerle ayrılan sınıflaşma başlamıştı. Toplumun ileri gelenleri denen üst sınıf ve aşağı sınıf diye bir ayırım başlamıştı. Sınıflara ayrılmanın zararlı hale geldiğine bu âyette işaret edilmektedir. Yukarıdaki sınıf, büyüklük taslamaya başlamış, alt sınıftakileri toz kadar görmeme gibi yanlış bir tavra bürünmüşlerdi. Peygamberler tarihinin genel kanunu, onlara uyanlar toplumun alt tabakasında bulunan mazlumlar, çaresizler, ezilmişler, fakirler ve kadınların inanmaları şeklinde olmuştur. Çünkü kibir, üst sınıftakilerin peygambere tabi olmalarını engellemiştir.
b) Üst sınıftakiler, alt sınıfta olanların imanı ile alay etmiştir: "Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Bu soru tamamen alay doludur. "Biliyor musunuz?" şeklindeki soru, aslında iman ile bilmeyi karıştırmaktadır. Onların zayıf gördükleri insanların cevabında "İnanıyoruz" ifadesi yer almaktadır. İleri gelenlerin "Biliyor musunuz?" sorusuna "İnanıyoruz" kelimesiyle cevap verilmesi manidardır. Böylece Allah'ın bir insanı peygamberlikle görevlendirilmesinin "bilme" ile değil, "inanma" ile karşılanacağı gerçeği de vurgulanmaktadır. Burada "bilme" ile "inanmanın" farkı ve kullanılma alanlarına ışık tutulmaktadır.
c) Toplumun ileri gelen kibirli insanları, aşağı gördükleri insanlardan, "Salih'e gönderilene inanıyoruz" cevabını alınca, onlara şu cevabı verdiler: "Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz". Böylece sınıf farkı, inanç alanında da kendisini göstermişti. Buradan şu noktaya varıyoruz: İnsanların toplumdaki sosyal seviyeleri, onların inançlarını da etkilemektedir. Bu durum sanki değişmez bir kanun halini almıştır. Toplumun üst kesimi, alt kesimin inançlarına daima olumsuz bakmışlardır.
Semûd kavminde birbiri ile çatışan grupların olduğunu Nemi sûresi anlatmaktadır: "Andolsun ki, Allah'a kulluk ediniz! (demesi için) Semûd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre olu-verdiler" (Nemi 27/45). Bu iki grubun, birbirine bakışı ve birbirlerini değerlendirmeleri, düşmanlık derecesine varmıştı. Toplumları, Salih ve yanındakileri uğursuz olarak görüyorlardı. (Nemi 27/47). Bu anlayış, Hz. Salih'in ölümünü planlamaya kadar varmıştı. Semûd ülkesinde barışa, iyiliğe ve ıslâha yanaşmayan, bozgunculuk yapan dokuz kişi türemişti (Nemi 27/48-49). Bu dokuz kişi, dokuz grubu ifade etmektedir. Gruplaşma, sınıflaşma, tefrika, Semûd toplumunun yıkılmasını başlatan, tedavisi mümkün olmayan sosyal yaralardı.
5. "Derkeno dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da: 'Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir' dediler".
a) Semûd kavminin Hz. Salih'e gösterdikleri tepkinin en şiddetlisi, devenin bu şekilde kesilmesi olmuştur. Aynı kesim şekli, Hûd sûresinin 65 ve Şu'arâ sûresinin 157. âyetlerinde geçmektedir. Kamer sûresinin 29. âyetinde şu ifade yer almaktadır: "Arkadaşlarını çağırdılar; o da kılıcını kaptı ve deveyi kesti". Kur'ân'da aynı olgu başka bir yerde şu şekilde ifade edilmektedir: "Onların en eşkıyası atıldığında, Allah'ın Resulü onlara: 'Allah'ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayınız' dedi. Ama onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler" (Şems 91/12-14).
b) Onların şirk koşmaları, peygamberi yalanlamaları, kibirlenmeleri gibi kötü davranış ve inançları, deveyi kesmekle zirvesine ulaşmış oldu. "İnanmamak, şirk koşmak, taklit yapmak ve kibirlenmek'le kendilerine karşı hata işliyorlardı. Ama deveyi kesmekle de hem Allah'ın emrine karşı geliyor hem de zararlarını başka birine zarar veriyorlardı. Hayvanların haklarını çiğniyorlar; devenin hayatına son veriyor; diğer taraftan da Allah'ın emrine karşı geliyorlardı. Âyetin bu kısmında geçen (£ 'atâ kelimesi, "kibirlenip haddi aşmak, isyan etmek, itaat etmemek" mânalarına gelmektedir. Ama burada neden bu kelime kullanıldı da "isyan" kelimesi kullanılmadı? Atâ kelimesinin anlamı içinde "sona ermek" mânası da vardır. Meryem sûresinin 8. âyetinde bu anlamda kullanılmıştır. Bu isyan şekli, sona erdiren, toplumu çökerten, helak eden bir isyan olduğu için bu kelime ile ifade edilmiştir. Bu kelimeden türeyen 'utuvv kalıbı da, "bâtıla iyice dalmak, içine girmek" anlamına gelmektedir.
c) Deveyi kesmeleri ve Allah'ın emrine karşı gelmeleri yetmiyormuş gibi, bir de: "Ey Salih! 'Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir' dediler". Bir taraftan azabı getirmesi için Salih peygambere meydan okudular, ama diğer taraftan da "pişman oldular" (Şu'arâ 26/157).
Kibirlenmeleri ve inkâr etmeleri (A'râf 7/75-76); uyarıcıları yalanlamaları (Kamer 54/23); peygambere tâbi olmayı sapıklık görmeleri (Kamer 54/24); peygambere büyülenmiş demeleri (Şu'arâ 26/153); şirk konusunda babalarını taklit etmeleri (Hûd 11/62); peygamberin çağırdığı şeyden şüphe etmeleri (Hûd 11/62); deveyi kesip Allah'ın emrine tecavüz etmeleri (A'râf 7/77) yetmiyormuş gibi, bir de azabı getirmesi konusunda Salih peygambere meydan okudular. Azabın gelişini, Salih'in, peygamberlerden olduğuna delil olarak kabul edeceklerini söylediler. Ama bilemediler ki, o azap geldiğinde kendileri hayatta kalmayacaklardı.
6. "Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü kaldılar". Bu âyette azabın ifade edilişinde, recfe kelimesi kulanılmıştır. Recfe, "dehşet verici, şiddetli herhangi bir gürültü ya da sarsıntı"yı ifade etmektedir. Bu kavram, deprem için de kullanılmaktadır. Semûd kavminin yaşadığı toprakların, volkanik bir patlamaya maruz kalma ihtimali de vardır. Günümüzde Kuzey Hicaz'da, özellikle Medâin-i Salih (Salih'in şehirleri) yöresinde geniş esmer renkli volkanik araziler görülmektedir. Bu sebeple recfe, "volkanik patlama" anlamına da gelebilir. Recfe, kelimesinin volkanik patlama anlamına geldiğini Müz-zemmil sûresinin 14. âyetinden anlıyoruz: "O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar çöküntü (lavlar) halinde akıp giden kum yığınına döner". Bu âyette, yeryüzü ve dağların sarsılması, recfe kelimesiyle ifade edilmektedir. A'râf sûresinin 155. âyetinde Hz. Musa'nın bu kavramı deprem anlamında kullandığı ifade edilmektedir. Nazi'ât sûresinin 6. âyetinde kıyamet günü kâinatın nasıl sarsılacağı anlatılırken, bu kelime hem fiil ve hem de özne olarak geçmektedir.
Âyette geçen /3 dâr kelimesi, Semûd kavminin yaşadığı ülkeyi ifade etmektedir. Bu kıyamet, yarı volkanik sarsıntının genel değil, lokal olduğuna işaret etmektedir. Fakat Hûd sûresinin 67. âyetinde dâr kelimesi çoğuldur. "Yurtlarında" deyince, Semûd kavminin yerleşik olduğu bütün şehirler anlamına gelmektedir. Bütün şehirlerin bu volkanik patlamanın altında kaldığını ifade etmektedir.
Verilen dünyevî ceza ile onların amelleri arasındaki bağlantı nedir? Yukarıda beşinci maddede sıralanan amellere tabiatın bile tahammül edemediği anlatılmaktadır. İnsanların yaptıklarına tabiat bile dayanamamakta ve tabiatın düzeni bozulmaktadır.
Kamer sûresinin 31. âyetinde bu ceza şu şekilde ifade edilmektedir:
"Biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik.
Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler". Hûd sûresinin 68. âyetinde hem A'râf sûresinin 78, hem de Kamer sûresinin 31. âyetine bir ilâve yaparak: "Sanki orada hiç oturmamışlardı" ifadesine yer verilmektedir. Ayrıca bütün bu cezanın sonuç değerlendirmesi yapılarak, "Se-mûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak kılındı" (Hûd 11/68) denmektedir.
"Allah'ın rahmetinden uzak kılındı" ne demektir? Bütün kâinat ve içindeki canlılar Allah'ın rahmet ve merhametiyle yaşar ve hayatlarını devam ettirirler. Semûd kavmi, Allah'ın rahmet ve merhametinden mahrum kalma cezasıyla cezalandırılınca, tabiat olaylarıyla azap edilmiş oldular. Demek ki evren ve evrendeki canlılar, Allah'ın rahmet ve merhameti sayesinde hayatlarını devam ettirmektedirler. Bu düzeni bozup insana, hayvana ve tabiata saldıranlar, rahmet ve merhamet alanının dışına çıkmaktadırlar.
Semûd kavminin rahmet ve merhametten uzak kalmasının sebepleri A'râf sûresinin 75-78. âyetleri arasında anlatıldıktan sonra, Şems sûresinin 11. âyetinde ilk sebebe inilmektedir: "Semûd azgınlığı yüzünden yalanladı". Bütün davranışları tuğyan denen "azgınlık" psikolojisine bağlanmaktadır. Tâğıye "haddi aşan, sının öteye geçen" davranış psikolojisinin kaynağım göstermektedir. Tâğut da bu kelimeden türemiştir.
İnsanın tabiatında "saldırganlık içgüdüsü" vardır. Kur'ân'da bu durum tağâ kelimesi ile ifade edilmektedir. "Gerçek şu ki insan azar" ('Alâk 96/6). Demek ki, Semûd halkının nefsindeki azgınlık denen saldırganlık içgüdüsü taştı; Allah'a ve peygambere imanın sınırlarını geçerek taşkınlık gösterip inkâr ettiler, bu durum onların Allah'ın boğazlanmasını yasakladığı deveyi kesmelerine sebep oldu. Bu saldırganlıkları, onları Allah'ın rahmet ve merhametinin sınırlarının dışına çıkardı. Yüce Allah da, tabiat olaylarının dengesini değiştirerek onların üzerlerine azap olarak gönderdi. Böylece işlenen suça denk bir ceza verip, azgınlığa tabiatın azgınlığı ile karşılık verdi.
7. Salih onlardan yüz çevirdi de: 'Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçeği duyurdum ve size öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz' dedi". Âyeti sûrede bulunduğu yer itibariyle değerlendirisek, sanki Semûd kavmi helak olduktan sonra Salih peygamber bu konuşmayı onlara yapmaktadır. Elbette ki bu konuşma, onların helak olmasından önce olmuştu. Öyle anlaşılıyor ki, Semûd halkı deveyi kesince Salih peygamber onlara bu konuşmayı ve Hûd sûresinin 65. âyetindeki konuşmayı yapmıştır: "Fakat Semûd kavmi o deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Salih dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız'. Bu söz yalanlanamayan bir tehdit idi" (Hûd 11/65). Bize göre A'râf sûresinin 79. âyeti, bu konuşmanın devamı durumundadır. Şimdi bu âyetin açıklamasını yapabiliriz.
1. "Onlardan yüz çevirdi". Semûd halkının işlediği zulme karşılık Salih peygamberin tepkisi, onlardan yüz çevirmek şeklinde olmuştur. Azgınlaşan ve Ankebût sûresinin 38. âyetine göre amellerini şeytanın süslediği ve bakıp görebileceği şeyi göremeyen insanların saldırısına karşı bundan başka gösterilecek bir tepki yoktu.
2. "Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rab-bimin gönderdiği gerçeği duyurdum". Bu ifadeden çıkaracağımız önemli ilkeler vardır. Peygamber Allah'ın gönderdiği mesajları tebliğ ettiğine göre, din bilginleri de aynı sünneti, metodu uygulamalıdırlar. Allah'ın gönderdiği mesajlar, hiçbir şey katılmaksızın insanlara duyurulacaktır. Din âlimi ve görevlileri din alanına kendi düşüncelerini, felsefelerini kalmamalıdırlar.
3. "Ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz". Peygamberin yaptığı tebliğin bir adı da nasihat vermektir. Semûd halkı Salih peygamberin öğütlerine kulak vermedi. Bunun sebebini Salih peygamber, sevgisizliğe bağlamaktadır. Böylece âyetin bu kısmından eğitimin şu ilkesi çıkmaktadır: Sevgi, alâkayı doğurur, alâka da öğrenmeyi gerçekleştirir. Sevgi olmayınca alâka da olmaz. Öğüt verenin sevilmemesi, öğüdüne ilgi duyulmamasma sebep olmuş, dolayısıyla da tebliğ faaliyetinin başarısızlığı ortaya çıkmıştır.
Semûd kavmi korkunç bir volkanik sarsıntı ile mesaja karşı sevgisizlikleri, ilgisizlikleri, inkârları ile manevî dünyalarında volkanik bir sarsıntı geçirmişlerdi. Azgınlığın, inkârın, yalanlamanın, sevgisizliğin oluşturduğu deprem zaten onlarda manevî bir düzen bırakmamıştı. Onlar bu manevî âlemin enkazı altında kalmışlardı. Salih peygamber onları bu manevî enkazın altından kurtarmak için gönderildi, ama yıkıntı o kadar çoktu ki, onların beynine ve gönlüne ulaşması mümkün olmadı. Aslında o beyin ve gönüllerde bir inilti vardı, ama bu inilti çok derinden geliyor ve Salih peygamberin nasihati oralara ulaşamıyordu. Bu manevî deprem, fizikî depremi çağırdı ve helak gerçekleşti.[49]
Hz. Lut'un Verdiği Mücadele:
80. Ve Lût, toplumuna şöyle demişti: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsu nuz?"
81. "Siz, kadınları bırakıp şehvetiniz yüzünden erkeklere gidiyorsunuz. Doğrusu siz taşkınlık yapan bir toplu luksunuz" .
82. Toplumunun cevabı sadece şunu söylemeleri oldu: "Çıkarın şunları memleketinizden. Çünkü onlar, temizlik tutkunu insanlardır".
83. Biz de onu ve hanımından başka aile efradını kurtardık; çünkü hanımı geride kalanlardan idi.
84. Ve üzerlerine yağmur yağdırdık. Bak, nasıl oldu günahkârların sonu.
A'râf sûresinde, Hz. Âdem'i de katarsak Hz. Lût beşinci olmaktadır. Ama Hz. Âdem'i istisna edersek, Hz. Lût'un, peygamberlerin dördüncü halkası olarak ele alındığı görülür. Hz. Lût, Hz. İbrahim'in kardeşi Harun'un oğlu, yani Hz. İbrahim'in yeğenidir. Hz. Lût, Hz. İbrahim'e inanmış, onunla beraber Irak'tan hicret etmiş, yüce Allah onu Sodom ve çevresi halkına peygamber olarak göndermiştir[50]. Tarihte Sodom, Kur'ân'da Lût kavmi olarak geçen bu topluluk, insanlık için iğrenç bir toplum olarak isim yapmıştır. Yukarıda geçen âyetleri Kur'ân'in bu konuyla ilgili diğer âyetleriyle birleştirerek açıklayacağız:
1. "Sizden önce âlemlerden hiç-birinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?" Bu soru şekli, Kur'ân'ın diğer âyetlerinde de; "Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız?" (Nemi 27/54); "Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz" (Ankebût 29/28) şekillerinde yer almaktadır.
Dikkat edilirse, bu âyetlerin birincisinde ve ikincisinde soru cümlesi varken, üçüncüsünde doğrudan doğruya kesin bir değerlendirme ve hüküm vardır. "Yapıyor musunuz, yapacak mısınız?" dendikten sonra, "yapıyorsunuz" karan yer almaktadır. İlk iki âyette, konunun daha duyum halinde olduğu, böyle kötü bir fiili işleyeceklerine ihtimal verilmediği gündeme getirilirken, üçüncüde duyum ve ihtimal ortadan kalkmış, kötü fiil netlik kazanmış ve haberin kesin olduğu anlaşılmıştır.
Lût kavmi, yani Sodomlular'ın işlediği ve Kur'ân'm fuhuş dediği fiil, erkeğin erkekle cinsel ilişkide bulunması, yani homoseksüelliktir. Dikkat edilirse, Semûd kavmi saldırganlık içgüdüsünün ürettiği fiilleri ile öne çıkarken, Lût kavmi de cinsel içgüdünün işlettiği fiillerle insanlığa ilk câhiliye dönemini yaşatmıştır. Yüce Allah, meşru olmayan erkek kadın ilişkisine zina demiş ve bunun fuhuş olduğu değerlendirmesini (İsrâ 17/32) yapmış, ama homoseksüelliği doğrudan doğruya fuhuş olarak nitelemiştir.
Bu âyette geçen "âlemler" kelimesi ne anlama gelmektedir. Fatiha sûresinin tefsîri yapılırken, 2. âyetinde geçen "âlemler" kavramı orada açıklanmıştı. Bu kelimenin bir anlamının da "insanlar" olduğuna dikkat çekilmişti. "Sizden önceki milletler" ifadesi yerine, "sizden önceki insanlar" anlamına işaret edilmişti. Bu noktadan hareket edersek, Lût kavmine kadar insanlığın böyle kötü bir alışkanlıkla karşılaşmadığını söyleyebiliriz. Ama âlemler kelimesini "toplumlar" anlamında alırsak, hiçbir toplum böylesi kötü bir davranışa düşmemişti, mânasını verebiliriz. Önceki toplumlarda ferdî anlamda bunu yapanlar bulunabilirdi, ama bütün toplumun bu kötü alışkanlığı yaşaması olmamış olabilirdi.
2. "Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz".
a) Âyetin ilk bölümünde cinsel içgüdünün tatmininde tabiatın dışına çıkıldığı ifade edilmektedir. Kadınları görmezlikten gelerek, cinsel içgüdüsünü erkeklerle tatmin etmeye çalışmak, fıtrata aykırı bir davranıştır. Tabiata aykırı olan bir şeye tabiat dayanamamaktadır. Onların bu davranışı, Kur'ân'm başka bir yerinde şöyle anlatılmaktadır: "Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlardan erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir toplumsunuz" (Şu'arâ 26/165-166). Bu konudaki diğer bir âyet ise şöyledir: "Siz ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız?" (Ankebût 29/29).
Demek ki Lût kavmi, homoseksüelliği yabancılara karşı da yapıyorlardı. 2. âyette geçen "yol kesme" ifadesinden bu anlaşılmaktadır. "Toplantılarınızda bu edepsizliği yapacak mısınız?" ifadesinden de "grup seks" yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Demek ki onların bu alışkanlığı, ta o dönemde başlamıştı. Diğer âyette de şu ifade yer almaktadır: "Lût, kavmine şöyle demişti: 'Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? Siz ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız?" (Nemi 27/54-55). "Göz göre göre" ifadesinden anlaşılıyor ki, onlar bu ahlâksızlığı bilerek yapıyorlardı. Demek ki Lût kavmi, yüce Allah'ın fuhuş dediği, erkeğin erkeğe yaklaşması, yani homoseksüelliği bilerek, hatta yol keserek yapmaktaydılar.
b) Lût peygamber onların işlediği bu çirkin fiili şu şekilde değerlendirmiştir: "Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz" .Bu âyette müsrifûn kelimesi geçmektedir. Bunun anlamı, "sınır tanımayan, israfa giden" demektir. Aynı değerlendirme Şu'arâ sûresinin 166. âyetinde şöyledir: "Doğrusu siz haddi aşmış bir kavimsiniz". Bu âyette geçen 'âdûn kelimesi, "haddi aşmak" anlamına gelmektedir. Aynı konudaki diğer bir değerlendirme de Nemi sûresinin 55. âyetindedir. "Doğrusu siz, cehalet üretmeye devam edegelen bir topluluksunuz".
Bu âyette geçen câhil kavramı, "yanlışlığını bildiği halde, göz göre göre bir davranışı yapmak"tır. Diğer taraftan Lût peygamber, Ankebût sûresinin 30. âyetinde bu kavmi fesatçılar olarak nitelendirmektedir. Ahlâkı bozduklarından onlara bu sıfatı yakıştırmaktadır. Sınır tanımamak, haddi aşmak, cehalet üretmek, bozgunculuk yapmak gibi sıfatlar, ahlâkî kavramlardır. Aslında bu kavramlar birbirini tamamlamaktadırlar. Sınır tanımayan insan veya topluluk, aynı zamanda haddi aşmakta, câhilce davranmakta, bozgunculuk yapmaktadır. Bu sıfatlar birbirinin mânası durumundadırlar.
Müsrif kavramı, "âdî bir davranışı yapan toplumun, Allah katındaki erdemini, insanlıktaki değerini, ve kendilerine karşı kıymetlerini israf etmesi, tüketmesi" anlamım ifade etmektedir. "Haddi aşmak" da, erkeğin kadınla cinsel ilişkide bulunması gibi doğa kanununu çiğneyip, erkekle erkeğin çiftleşmesi anlamına gelmektedir. Cehalet kavramı da "bilerek aklı devre dışı bırakmak" anlamına gelmektedir. Bozgunculuk da cinsel ahlâkın dengelerini bozup altüst etmektir. Ama özde hepsinin mânası aynıdır.
3. "Kavminin cevabı: 'Onları (Lût'u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar temizlik tutkunu insanlardır". Âyetin analizinden çıkarılacak bazı genellemeler şunlardır:
a) Kötüler daima iyilerden rahatsızlık hissetmiştir. Ahlâksız insanların bulunduğu grubun içine ahlâklı biri girerse, ahlâksızlar rahatsız olurlar. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: Kötüler grubuna giren iyi, onları rahatsız eder. İyinin aralarından çıkarılmasıyla kendi dünyalarında rahat edeceklerini sanırlar. Bu durum bütün peygamberlerin başına gelmiştir. Onun için peygamberler ya öldürülmüşler ya da hicret etmek zorunda kalmışlardır. Peygamberlerin öldürülüşü konusu, Nisa sûresinin 155. âyetinde açıklandı. Hz. Salih'in ölümünün planlandığı da Nemi sûresinin 49. âyetinde anlatılmıştı.
Hz. Lût ve etrafındakilerin ülkeden çıkarılması teklif edilmiştir. A'râf sûresinin 82. âyetinde "Lût ve etrafındakiler" hedef alınırken, Nemi sûresinin 56. âyetinde, Lût ve ailesi ülkeden çıkarılmak istenmektedir. Hz. Lût'un, onlara yaptıkları ahlâksızlıkla ilgili verdiği öğüdün karşılığı, onun ve etrafındakilerin ülkeden çıkarılışı şeklinde olmuştur. Bu bize kötülerin, ahlâksızların baskın olduğu bir toplumda iyilerin barınmasının ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır. Yüce Allah'ın amacı Hz. Lût'u anlatmak değil, Hz. Lût örneği ile gelecek nesillere bu mesajı vermektir.
b) Lût kavminin onları neden ükelerinden çıkardığı sorusunun cevabı da verilmektedir: "Onlar temizlik tutkunu insanlardır". Âyetin son kelimesi olan yetetahherûn, "temizliği çok seven, temizlik düşkünü, temizlik tutkunu" anlamına gelmektedir. Lût kavminin bu kelimeyi kullanmasından anlıyoruz ki, onlar da cinsel temizlik ve kirliliğin ne demek olduğunu biliyorlardı. Bu durumda, onların homoseksüelliği bile bile işledikleri ortaya çıkmaktadır. Kendilerinin pis fiilleri ile Hz. Lût'un temizlik tutkusunu bilen ve bu değerlendirmeyi yapan insanlar, kötü alışkanlıklarına karşı koyamadıklarını anlatmış olmaktadırlar. Pislik tutkunu insanlar, temizlik tutkunu insanlarla barınamaz; neticede saldırganlıkları artarak iyileri ülkelerinden çıkarmak isterler.
Âyetin anlatımına dikkat edilirse, sebep-sonuç ilişkisi kurularak davranış psikolojisi yapıldığı anlaşılmaktadır. Toplumda ahlâkî davranışlar zamanla gruplaşma haline gelirse, ahlâklılarla ahlâksızların çatışması haline dönü-şecektir. Sebep, ahlâksızlıktan ziyade ahlâk olacaktır. Lût kavmi, Lût ailesini temizlik tutkunu olmaları sebebiyle ülkelerinden çıkartmak istemiştir.
Burada sorulması gereken bir soru vardır: Lût kavmi neden bu kadar saldırgan hale gelmiş de temizliği seven insanları ülkelerinden çıkartmak istemişlerdir? Bu sorunun cevabını Hûd sûresinin 78. âyetinde buluyoruz:
"Lût'un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de, o kötü işleri yapmaktaydılar. Lût: 'Ey kavmim! işte şunlar kızlarımdır; sizin için onlar daha temizdir. Allah'tan korkunuz ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyiniz! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?' dedi".
Demek ki Lût kavminin bu kötü alışkanlığı, "aklı" devre dışı bırakmıştır. Ayrıca Allah'tan sakınma duygusunu da tahrip etmiştir. Ahlâkı korumayı temin eden takva denen bağışıklık sistemi yok olunca, her çeşit pislik ortaya çıkacaktır. Hz. Lût "İçinizde aklı başında bir adam yok mu?" derken, aklı ve ona sahip olanı aramaktadır. Böylece kötü davranışın temel sebebi olarak, aklın devre dışı bırakılmasını göstermektedir.
4. "Biz de onu ve hanımından başka aile efradını kurtardık; çünkü hanımı geride kalanlardan idi. Ve üzerlerine yağmur yağdırdık. Bak, nasıl oldu günahkârların sonu". Hz. Lût, kendisini ziyaret eden meleklere saldırıda bulunan ahlâksız halktan dolayı şu duada bulundu: "Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim, dedi" (Hûd 11/80). Onun bu sözüne karşılık melekler ona şöyle dedi: "Ey Lût! 'Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle yürü! Eşinden başka sizden hiçbiri geride kalmasın, çünkü onlara gelecek olan ona da isabet edecektir. Onlara vaad olunan (helak) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?" (Hûd 11/81).
Ankebût sûresinin 30. âyetine göre Hz. Lût şöyle dua etti: "Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle Rabbim! dedi". Hz. Lût, Allah'ın yardımı olmaksızın onlarla başa çıkamayacağını anladı ve bu duayı yaptı.
a) Bu yalvarmalardan sonra yüce Allah'ın kurtarma harekâtını başlatan yardımı geldi. Hanımı hariç, Lût'u ve ailesini kurtardı. O ahlâksızların baskısı ile değil de Allah'ın emri ile Hz. Lût, ülkesini terketti. Arkalarına dönüp bakmadan çıkıp gitmelerini emretti (Hicr 15/65; Hûd 11/81). Hz. İbrahim yüce Allah'a, "Ama orada Lût var" diyerek nidada bulunmuştu. Yüce Allah da onu onların arasından çıkarıp diğerlerini cezalandıracağını söyledi (Ankebût 29/32).
b) Lût kavminin işlediği o iğrenç ve yüz kızartıcı fiil, ilâhî âleme çıkarak onlar için azap, Hz.Lût için yardım olan cezayı alıp geldi. Kur'ân'da bu ceza şekli aynı anlama gelmekte, ama farklı şekilde anlatılmaktadır. "Üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık" (A'râf 7/84); "Onların altını üstüne getirdik; ve üzerlerine pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık" (Hûd 11/82); "Sonra diğerlerini helak ettik. Üzerlerine bir yağmur yağdırdık" (Şu'arâ 26/172-173); "Şüphesiz biz, bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık, gökten korkunç bir azap indireceğiz" (Ankebût 29/34); "Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik" (Kamer 54/37).
Bütün bu ceza şekillerinin buluştuğu kavram, 'jt demmera fiilidir. (Şu'arâ 26/172; Sâffât 37/136). "Helak etmek, yok etmek, yere geçirmek" mânalarına gelen bu kelime, yukarıdaki ceza şekillerinin sonucunu açıklamaktadır.
A'râf sûresinde olduğu gibi, diğer sûrelerde de bu tarihî olgunun niçin anlatıldığına cevap verilmektedir. Yüce Allah bu anlatışın amaçlarını şu şekilde belirlemektedir: "İşte bunda ibret alanlar için işaretler (âyetler) vardır. Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır" (Hicr 15/75-77).
Bu âyetlerde, Lût kavminin başına gelenlerin gelecek nesiller için bir ders olduğu vurgulanmaktadır. Geçmişten geleceğe ışık tutmak isteyenler, bu olgudan ders alacak ve cinsel ahlâksızlığın ne anlama geldiğini anlatacaklardır. Yüce Allah Hz. Lût'un hâdisesini anlatmakla, insanların akıllarını kullanıp düşünmelerini amaç edindiğini beyan etmektedir: "Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir kavim için orada apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır" (Ankebût 29/35); "Elbette siz de sabah ve akşam onlara uğruyorsunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (Sâffât 37/137-138).
Demek bu tarihî hâdiseye akılla yaklaşılması istenmektedir. Birinci amaç ele alınınca, şöyle bir formül ortaya çıkmaktadır. İbret alan, inanan ve aklını kullanan insanlar için bu hâdisede önemli işaretler ve neticeler vardır. Yüce Allah bu ve bundan önce anlattığı tarihî hâdiselerle bir tarih dersi vermektedir. Bu derste ahlâk, iman, isyan, aklı devre dışı bırakmak, cehaletin ne olduğu, ahlâkî değerlerin nasıl çiğnendiği anlatılmaktadır. Diğer taraftan, tarihî hâdiselerin nelere dikkat edilerek yazılıp anlatılacağına da işaret edilmektedir.
A'râf sûresinin 84. âyetinde: "Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu?" buyurmaktadır. Bunun anlamı, "Gözlem yapıp düşününüz!" demektir. Günahkârların başına gelenlerin gözlenmesi ve onlar üzerinde düşünülmesi, geleceğe ışık tutması anlamına gelmektedir.
Gözlemden çıkarılacak diğer önemli bir netice de, homoseksüelliğin hukuken nasıl cezalandırılacağıdır. Bu yüz kızartıcı fiilin topluma yayılmasının çok ağır ceza ile cezalandırıldığı yukarıdaki âyetlerden anlaşılmaktadır. Ama az sayıda kalmasının, ölümle cezalandırılmayacağına da delil teşkil etmektedir. Öncelikle uyarılmalı, işledikleri fiilin kötülüğü anlatılmalıdır. Bu uyarıları dikkate almayanlar, toplumda tecrit edilmelidirler. Hz. Lût'a uygulamak istedikleri ülkeyi terketme baskısı onlara uygulanabilir. Bu iğrenç fiille mücadelenin ilk basamağı eğitimdir, eğitimin fayda sağlamadığı görüldüğünde, tecrit cezası uygulanması gerekir.[51]
Şuayb Peygamberin Öğütleri:
85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik: "Ey kavmim!" dedi, "Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. Ölçüyü ve tartıyı tam yapınız, insanların eşyalarını eksik vermeyiniz, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayınız; eğer inanan insanlar iseniz, böylesi sizin için daha iyidir".
86. "Ve her yolun başına oturup da tehdid ederek ona inananları Allah yolundan çevirmeye ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayınız; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakınız bozguncuların sonu nasıl oldu?"
87. "Eğer içinizde bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah, aramızda hük-medinceye kadar sabrediniz; O, hükmedenlerin en iyisidir".
88. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: "Ey Şuayb, ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları şehrimizden çıkartırız ya da dinimize dönersiniz!" Dedi ki: "İstemesek de mi?"
89. "Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah'ın üzerine yalan atmış oluruz. Rabbimiz Allah, dilemedikten sonra (sizin dininize) dönmemiz, bizim için olur şey değildir. Rabbimiz, bilgice her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanmışız. Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasındaki işi gerçekle açığa çıkar. Muhakkak ki sen gerçekleri açığa çıkaranların en iy isisin!"
90. Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: "Eğer Şuayb'a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsı-nızl
91. Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
92. Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar, işte ziyana uğrayanlar onlar oldular!
93. Şuayb, onlardan öteye döndü de: "Ey kavmim!" dedi, "Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim, artık kâfir bir kavme nasıl acırım?"
Yukarıda geçen âyetlerin hepsini bir başlık altında incelemek mümkündür. Çünkü hepsi de Hz. Şuayb'ın getirdiği mesajı ve ona gösterilen tepkiyi anlatmaktadır.
1. Hz. Şuayb, Râzî'nin naklettiğine göre Hz. İbrahim'in soyundan gelmektedir. Şuayb Nüveyb'in oğlu, Nüveyb Medyen'in oğlu, Medyen de İbrahim'in oğludur. Şuayb aynı zamanda Hz. Musa'nın kayınpederidir.
Hz. Şuayb'ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ülkesi, Kitâb-ı Mukaddes'de Midian bölgesi, bugünkü Akabe körfezinin kuzeyinden Sînâ yarımadasının içlerine ve Ölüdeniz'in doğusundan Moab dağına kadar uzanıyordu. Sakinleri ise, Araplar'ın Emur (Amorite) koluna mensup kabilelerdi. "Medyen'e kardeşlen Şuayb'ı gönderdik" ifadesi ile iman kardeşliği kastedilmekte, Şuayb'ın onların içinden geldiği ifade edilmektedir.
2. Hz. Şuayb'ın getirdiği mesajın içeriğini A'râf sûresinde bulduğumuz gibi, diğer sûrelerde de buluyoruz. Hz. Şuayb'ın öğretisinde yer alan mesajların neler olduğuna gelince;
a) "Eykavmim!" dedi, Allah'akulluk
ediniz! Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur". Tevhîd inancı, bütün peygamberlerin getirdiği mesajların ilk sırasında yer almaktadır. A'râf sûresinde ele alınan Hz. Nûh, Hûd, Salih ve Şuayb peygamberlerin ilk öğretisi, bu şekilde ifade edilen tevhîd inancıdır. Tevhîd inancını ifade eden bu cümlenin ne anlama geldiği, A'râf sûresinin 59. âyetinde açıklandı.
"5/ze Rabbinizden açık bir delil gelmiştir". Buradaki "beyyine" kelimesine "duyuru" anlamı verilebilir. Duyurulardan biri yukarıda anlatılan tevhîd inancıdır, diğerleri âyetin devamında yer almaktadır.
b) "Artık ölçüyü, tartıyı tam yapınız, insanların eşyalarını eksik vermeyiniz". Öyle anlaşılıyor ki Medyen halkının öne çıkan özelliği, şirk ve ticarete hile karıştırmaları idi. Yüce Allah, bir insanın bir insanı hile ile kandırmasına razı olmamaktadır. Burada Medyen halkına Şuayb peygamberle ulaştırılan mesaj, insanların faydası içindir. İnsanlar arasındaki hileli ticarî ilişkiler, ilâhî âlemden bu emrin nazil olmasına sebep olmuştur. Ticarî hukuk öylesine düzenlenmelidir ki, insanların aldanmasını veya haksız kazanç elde etmesini ortadan kaldırsın.
Allah bu düzenlemenin temeline tevhîd inancını yerleştirmekte, caydırıcı güç olarak da âhiret azabını gündeme getirmektedir. "Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayınız. Zira ben sizi bolluk (hayr) içinde görüyorum. Ve ben gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum" (Hûd 11/84). Demek ki Medyen halkı, ekonomik imkânları geniş olan ve bu konuda ilâhî ihsana ulaşmış bir toplumdu. Ekonomik imkânların sağladığı doyum bilmeyen ihtiras, ticarî hayatı hileli yollara götürmüştü.
A'râf sûresinin 85. âyetinde, "Ölçüyü, tartıyı tam yapınız!" dendiği halde, Hûd sûresinin 85. âyetinde, "Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapınız!" bu-yurulmaktadır. Burada kist, yani "oran adaleti" kavramına yer verilmektedir. "Ölçüyü tastamam yapınız, eksik verenlerden olmayınız, doğru terazi ile tartınız" (Şu'arâ 26/181-182) buyurulurken, aynı mesaj çok az bir farkla sunulmaktadır.
c) Ticarî hayata, ölçüye hile katarak getirilen dengesizlik, sosyal hayatın dengelerini bozacaktır. Onun içindir ki âyetin devamındaki bölümünde: "Düzeltilmesindensonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayınız. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır" buyurulmaktadır. Hûd sûresinin 85-86. âyetlerinde ise bu durum şöyle ifade edilmektedir: "Yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayınız. Eğer müminler iseniz, Allah'ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sîzin için daha hayırlıdır". Şu'arâ sûresinin 183. âyetinde de, yeryüzünde bozgunculuk yapmamaları emredilmektedir.
Bu âyetlerden şu neticeye varıyoruz: Ekonomik dengeleri hileli kazançla bozmak, yeryüzünde fesat çıkarmak, yani bozgunculuk yapmaktır. Hileli kazanç, haksız kazanç, haram kazanç, aynı zamanda insanların asaletini bozmaktadır, yani manevî dengeleri de altüst etmektedir. Manevî dengelerin bozulması, giderek sosyal dengeleri de bozmaktadır.
Yüce Allah normal kârın insanlar için daha hayırlı olduğunu anlatmak için sağlam imanı devreye sokmaktadır. Allah akla hitap ederken, neyin daha değerli olduğunun bilgisini vermekte ve bu bilginin iman vasıtasıyla hayata geçirileceğine işaret etmektedir. Demek ki ticarî dengeleri bozmadan, yeryüzünde bozgunculuk yapmadan sürdürülecek sosyal hayatta, bilgi ve imana ihtiyaç vardır. Yüce Allah bilgiyi vermekte, imanı da kulundan beklemektedir. "Eğer inanıyorsanız" bunun daha iyi ve değerli olduğunu anlarsınız denirken, bu ifade edilmektedir. Demek ki eğitimde bir şey yasaklanırken, o yasağın temelinde yer alan değerler belirlenmeli ve onları harekete geçirerek yasağın yerine gelmesi temin edilmelidir.
d) Hz. Şuayb insanların yapmamaları gereken diğer davranışları da sıralamaktadır. "Tehdit ederek, ona inanan insanları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başına oturmayınız".
Zemahşerî bu âyetteki "Her yolun basına oturmayınız" cümlesini, A'râf sûresinin 16. âyetiyle tefsîr etmektedir. O âyette İblîs şöyle demişti: "Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım". Demek ki Medyen halkının ileri gelenleri, Allah'a giden her yolun başına oturup halkın o yola gitmesini engelliyorlardı. Halkın uyduğu manevî uygulamaların yollarını, din yollarını engelliyorlardı. Bu davranışlarıyla şeytanlaşıyor ya da şeytana yardım ediyorlardı.
Bu yolların başına otururken insanları tehditle ve Allah'ın yolunu eğri büğrü göstererek engelleme işini sürdürüyorlardı. Âyette yer alan tû'idûn kelimesi, "tehdit ederek" anlamına gelmektedir. Demek ki insanları çeşitli şekillerde tehdit etmek suretiyle Allah'ın yolundan alıkoyuyorlardı.
Toplumun ileri gelenlerinin, siyasî erki kullanarak halkın manevî doğrultudaki uygulamalarını tehditle engellemeleri, insanlık tarihinde devam eden bir süreç olmuştur. Yüce Allah bize Medyen halkı örneği ile bu süreci anlatmaktadır. Yoksa O'nun amacı, Medyen halkının bu durumunu hikâye etmek değil, bununla geleceğe ışık tutmak ve insanların ilâhî yolda mesafe almak için manevî uygulamalarına mani olmalarını engellemektir, yani insanların manevî bakımdan haklarına ve özgürlüklerine engel olmanın fesatçılık olduğu bilgisini vermektir.
Medyen halkının ileri gelenleri zor kullanarak hak ve özgürlüklere mani oluyorlardı. Beşerî güçle ilâhî yolu engellemeye çalışıyorlardı. Diğer taraftan Allah'ın yolunu eğri büğrü göstermeyi de ihmal etmiyorlardı. Bunun anlamı, öğretim vasıtasıyla insanların beynini yıkamalarıdır.
Bu tip uygulamalar gruplar arasında olduğu gibi, toplumlar arasında da olmaktadır. Siyasî erki eline geçirenler, kendi ideolojilerini insanlara kabul-lendirebilmek için zora başvurmaktadırlar. Bu durum, siyasî erkin kötüye kullanılması demektir. Haklar ve özgürlükler engellenerek devlet idaresi oligarşiye dönüştürülmektedir.
İman edenleri korkutup tehdit ederek, zor kullanarak Allah yolundan alıkoymanın toplumun erdemini yaraladığının ve siyasî erkin geleceğini karartmakta olduğunun mesajını Şuayb peygamber vermektedir.
e) A'râf sûresinin 69. âyetinde Salih peygamberin Semûd kavmine öğrettiklerini, Allah'ın onlara verdiği nimetleri hatırlatarak öğrettiği gibi, Şuayb peygamber de aynı metodu izleyip Medyen halkına Allah'ın verdiği en önemli nimeti hatırlatmaktadır: "Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı".
Âyetin bu kısmındaki "azlık", "çokluk" ne anlama gelmektedir? Azlık, çokluk, insana nüfusu hatırlatmaktadır. O zaman az olan bir toplumun, çoğalarak millet haline gelmesi, dünyayı ihya etmesi, medeniyete katılıp bir şeyler vermesi, devlet olması, nimetlerin başında gelmektedir.
Diğer taraftan buradaki azlık ve çokluk, ekonomik nimeti ifade etmiş olabilir. Âyette "Sizi fakirken sizi zenginleştirdi" mânası verilebilir. Azlık fakirliği, çokluk da zenginliği hatırlatabilir. Fakirken zengin olmak, toplumun çalışmasına bağlı olmaktan çok, ilâhî ihsana da bağlıdır.
Ayrıca azlık güçsüzlüğü, çokluk da güçlülüğü ifade etmiş olabilir. Buradaki güç kavramı sosyal güce, teknolojik güce işaret etmiş olabilir. Hem aynı toplumun içinde hem de toplumlar arası ilişkilerde, güçsüz iken güçlü hale gelmelerinin lütfü Allah'tan gelmiştir.
Şuayb peygamber onların, azlık ve çokluk kavramları üzerinde düşünmelerini istemiştir. Nüfusu, ekonomik imkânları ve sosyal seviyesi az iken çoğalmalarının, üzerinde düşünmeleri ve şükretmeleri gereken bir konu olduğunu hatırlatmaktadır. Az iken çok, fakirken zengin, güçsüzken güçlü olmanın üzerinde düşünüp şükretmenin getireceği en önemli davranış şekli, Allah'a inanıp O'nun yolunda giden inanan insanların önüne çıkmamak, on-lan zorlamamak, böylece inanç farklılığını düşmanlığa döndürmemektir.
Âyetteki "Düşününüz!" emri "Hatırlayınız!" mânasına da alınabilir. Geçmişte ne olduğunu hatırlamayanlar, sahip oldukları imkânlarla kibirlenip, kendi inancını paylaşmayanlara düşman kesilir ve bunu eyleme dönüştürür.
f) Şuayb peygamber bu âyetin son bölümünde, halkın geçmişten ibret almalarını, Allah'a giden yolun başına oturarak, inananlara engel olmanın ve Allah'ın yolunu eğri büğrü olarak göstermelerinin neticesinin çok kötü olacağını bilmelerini istemektedir."Bakınız ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur?"
Âyetin son kelimesindeki, "bozgunculuk yapanlar"m kimler olduğuna da açıklık getirilmektedir. Fesat çıkaranlar, siyasî erki elinde bulundurup farklı inanca sahip olanlara baskı yapan ve böylece inanç özgürlüğünü ortadan kaldıranlardır. Kendisi gibi inanmayan insanların yolunu kesen, o yolun eğri olduğunu söyleyen ve bu insanlara hayatı dar eden toplumun ileri gelenleri, fesat çıkaranlardır.
"Bakınız ki, fesat çıkaranların sonu nice oldu" ifadesindeki "Bakınız!" emri, "Gözlem yapınız!" mânasına alınacağı gibi, "Dikkat ediniz!" mânasına da alınabilir. Tarihî olgulardan neticeler çıkartıp hayata ışık tutmak ve o hayatın problemlerini çözmek için bu emir verilmektedir.
g) Toplumların inananlar ve inanmayanlar diye gruplara ayrılması ve bunların birbirlerine düşman olması, çözümü imkânsız olan sosyal yaralar açmaktadır. Bu yarayı kendi döneminde Hz. Şuayb gibi bir peygamber de tedavi edememiştir. Şuayb peygamberin halka şöyle seslendiğini görüyoruz:
"Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O hâkimlerin en iyisidir" Öyle anlaşılıyor ki Hz. Şuayb döneminde, inananlarla inanmayanlar grubu arasındaki çatışmayı önleyecek bir devlet nizamı da yoktu. Çünkü bu ayırıma devletin ileri gelenleri de katılıp inananlara karşı baskıcı uygulamaların yanında yer almışlardı.
Şuayb peygamber bu iki grubun birbirine savaş ilân etmesini istemiyordu. Onun içindir ki âyetin sonunda Allah'ın hükmünü beklemelerini emretmiştir. Devleti yönetenlerin de taraf olduğu ilişkiler sistemindeki düşmanca tavırların çözümü Allah'a kalmış demektir. Bu çözümün Allah'tan gelmesini Şuayb peygamber beklemekte ve bunun olacağı garantisini vermektedir.
Bu âyetten günümüzle bağlantılandırılacak yorum şudur: Toplumlarda inanan ve inanmayan gruplar oluşabilir, bu gruplar birbirlerine karşı düşmanca tavır takınabilir. Bu durumda devleti idare edenler, taraf tutmadan bu düşmanca tavrın eyleme dönüşmesini önlemelidirler. Gruplar arasında yumuşama ve toleransın meydana gelebilmesi için emek harcamalıdırlar.
Devleti idare edenler taraf tutunca, iş çözümsüzlüğe doğru yol alır ve ilâhî müdahalenin gelmesine sebep olur. Demek ki gruplar kendi aralarındaki problemleri yine kendileri çözmeli, en azından şemsiye görevini gören devlet bu çözümü temin etmelidir.
3. Şuayb peygamberin bu konuşmasına karşılık kavminin tepkisi şu şekilde olmuştur:
a) "Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: 'Ey Şuayb! Ya sen ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz . (Şuayb), 'İstemesek de mi?' dedi"
A'râf sûresinin 85-87. âyetlerinde Şuayb peygamberin Medyen halkına verdiği mesajlara karşı, toplumun ileri gelen kibirli insanları ağır tepki gösterdiler. Yukarıda meali verilen A'râf sûresinin 88. âyeti, bu tepkinin boyutunu vermektedir. Toplumun ileri gelen kibirli insanları, Hz. Şuayb'a iki teklifte bulunuyorlar. "Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkartacağız", "Veya milletimize döneceksiniz".
Bunun anlamı ya memleketi terkedersin veya bizim milletimize dönersin. Sana ve sana inananlara inanç özgürlüğü tanımıyoruz. Hoşgörü gibi değerleri size karşı kullanmayacağız. Pek çok peygamber zorlanarak, tehdit edilerek yurdundan çıkarılmıştır. Benzer tepki ile Hz. Şuayb da karşılaşmıştır.
Âyetteki "Milletimize döneceksiniz" ifadesindeki millet kavramını İbn Abbâs, Hâzin "din"; Kâdî Beyzâvî ve Nesefî "inkâr" olarak mânalandırmak-tadır. Bu kavramın geniş izahı için Bakara sûresinin 120. âyetine bakılabilir. Ama bu kavram, "yol, hukuk, hayat tarzı, düşünce biçimi ve insan davranışlarına yön veren arzular" anlamlarını da ifade etmektedir.
Medyen halkının ileri gelen kibirli insanları Hz. Şuayb'a "Milletimize döneceksin" derken, "Dinimize döneceksin" demeyi kastetmekteydiler. Onların yoluna, onların hayat tarzına, düşünce biçimine dönmesini kastetmişlerdi.
"Senin gibi olamazsam, seni benim gibi yaparım" sözü bu zorlamada iş görmektedir. Medyen halkının ileri gelen kibirli insanları, Hz. Şuayb'ın mesajını kabullenemediler, ama kendi yollarından gitmesini zorla ona kabul ettirme yolunu seçtiler. Mesajlara uymalarını yeterli görmediler, zorla onun kendi taraflarına geçmesini temine çalıştılar.
"Ya memleketi terkedersin ya da bize uymak zorundasın" gibi zulme varan davranış şekli günümüzde ve gelecekte de devam edecektir. Farklı inançları, kavga etmeden bir arada yaşatamayan toplumlar, medenî olduklarını iddia edemezler. Gruplar birbirlerine farklı inançlarıyla değil, ortak akıl-lanyla muamelede bulunacaklardır. Gruplar ve fertler arası ilişkiler akıl bazında yürürse, düşmanlık değil hoşgörü oluşur.
Aynı inanca mensup olanlar bile, birbirleriyle ilişkilerini akıl düzeyinde yürütürlerse, birbirlerini daha inançlı, daha zayıf inançlı suçlamalarının önüne geçmiş olurlar. Onun için Kur'ân insan ilişkilerini akıl alanına çekmektedir.
b) "(Şuayb), 'İstemesek de mi?' dedi". Şuayb peygamberin bu ifadesi, Hz. Mûsâ'nm Firavun'a karşı kullandığı ifadeye benzemektedir: "Mûsâ: 'Sana apaçık bir mucize getirmiş olsamda mı?' dedi" (Şu'arâ 26/30). Her iki peygamber de zorda kalmanın şartları altında bu ifadeye yer vermişlerdir. Hz. Mûsâ Firavun tarafından hapse atılmakla tehdit edildi, Şuayb peygamber de ülkeden çıkarılmak ya da onların yoluna dönmekle tehdit edilmişti.
Âyetin bu bölümünde yer alan kârihîn kelimesi, "istemeyenler, uygun görmeyenler, benimsemeyenler, yani reddedenler" anlamına gelmektedir. Şuayb peygamber, "isteksiz" olan bir insana zorla bir şeyi kabul ettirmenin yanlışlığını bu cevabıyla ortaya koymaktadır. Bir insana isteğinin dışında bir inancı kabul ettirmek veya bir davranışa zorlamak hem özgürlüklere aykırı hem de ahlâka ters düşmektedir. Bir şeyi bir insana kabul ettirmeden önce, o insanın içinde bir istek, bir ilgi uyandırmak gerekir.
c) Tepkilerini başka şekilde de dile getirdiler: "Dediler ki: 'Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını, yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketme-mizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın" (Hûd 11/87).
Medyen halkının ileri gelen kibirli insanları, şirki bırakmayacaklarını alaylı tepkileriyle ortaya koymaktadırlar. Buradaki salât kelimesi, Şuayb peygamberin "Allah'a yalvarması" anlamına gelmektedir. "Senin tevhîd inancına dayalı olarak yaptığın dualar mı sana bu konuşmayı emrediyor?" diyerek alay ediyorlar. Yumuşak huylu ve akıllı olduğunu söylemenin altında da ince bir alay yatmaktadır.
d) Onların tepkisi biraz daha ileri gitmektedir:
"Dediler ki: 'Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük. Sen bizden üstün değilsin" (Hûd 11/91). Anlamamak, peygamberi güçsüz görmek, verdiği mesajları kabul etmemenin ötesinde, onu öldürmeye gidecek kadar ileri gitmelerine sebep olmaktadır.
e) Medyen halkının ileri gelen kâfirleri, Şuayb peygambere inanan müminlere şöyle seslenerek onları korku ve baskı altına almak istediler: "Eğer Şuayb'a uyarsanız, o takdirde siz elbette ziyana uğrarsınız" (A'râf 7/90). İnanan ve inanmayan gruplara eşit mesafede olması gereken toplumun ileri gelen devlet adamları, inanmayanların başını çekince, inanç özgürlükleri ayaklar altına alınmaktadır. Sadece "inanıyoruz" dedikleri için insanları ülkelerinden çıkartmak, ilkelliğin en çirkin yüzünü göstermekten başka bir şey değildir.
"Onlar başka değil, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları (kötüleri) diğer bir kısmıyla defedip önlemeseydi, mutlak suretle, içlerinde Allah'ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine yardım edenlere elbette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir" (Hac 22/40).
Bunun anlamı şudur: Yüce Allah iyilerin, kötülerin tahribatını önlemelerini istiyor. İnanan insanları, sırf inandıkları için yurtlarından çıkartmak, çirkin ve önlenmesi gereken bir eylemdir. Bunu önlemek isteyenlere Allah yardım edecektir. Öncelikle bu sorunun gruplar arasında çözülmesini istemektedir. Sorunu yaratanların çözümü de bulması gerekiyor. Çözümü iyi niyetle bulmak isteyene yardım edeceğine dair söz de verilmektedir.
İnanç veya din özgürlüğü konusunda insanlık mücadele vermeli ve bunu ilk planda eğitim öğretim alanında vererek, insanların özgürlüğü kabullenmesini temin etmelidir. Bu mücadele Bakara sûresinin 193. âyetinde olduğu gibi, hiçbir cezalandırılma korkusu duymadan Allah'a ibadet edilinceye ve hiç kimse başka bir insana korkuyla boyun eğmek zorunda kalmayın-caya kadar devam etmelidir.
4. Devleti idare eden inançsızların desteğini alan grup Hz. Şuayb'a bu şekilde tehdit, korku ve zorlama ile tepki gösterince, onun cevabı şöyle olmuştur: "Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah istemediği sürece, sizin milletinize dönmemiz söz konusu edilemez. Rabbimiz bilgice her şeyi kuşatmıştır. Biz Rabbimiz Allah'a dayanıp güvendik. Rabbimiz! Toplumumuzla bizim aramızda adaletle hükmet! Sen çözüm getirenlerin en hayırlısısın".
a) Şuayb peygamber, müşriklerin yolundan kendilerini Allah'ın kurtardığını ifade etmektedir. Yüce Allah'ın onları kurtardığı bu yola (millete) dönmelerinin, Allah'a iftira olacağına dikkat çekmektedir. Madem ki o yanlış yoldan onları Allah kurtardı, öyleyse dönüşü de O'na bırakmak gerekiyordu. Şuayb peygamber de "Ancak rabbimiz Allah dilerse" ifadesiyle bunu yapmaktadır.
Bunun anlamı şudur: Medyen halkının ileri gelen kâfir ve kibirli insanlarının isteklerine göre dinlerini, yollarını değiştiremeyeceklerine, hatta bu değişimin kendi isteklerine göre de olamayacağına, bunun sadece Allah'a ait olduğuna dikkat çekilmektedir. Allah'ın takdiri, lütfü ve iradesiyle girilen inanç sisteminden yine ancak O'nun isteği ile çıkılabilir. Kendi isteği ile çıkmak Allah'a iftira olacaktır. Bütün değişimin ilâhî takdire, lütfa ve ihsana bağlı olduğu, bu takdirin tersini yapmanın Allah'ı yalanlamak olacağına işaret etmektedir.
b) Böyle bir değişimin Allah'ın bilgisi dışında kalamayacağı vurgulanırken, "Rabbimiz bilgice her şeyi kuşatmıştır" buyurulmak-tadır. Bu ifadeden şu neticeleri çıkartıyoruz: Bizi sizin yolunuzdan kurtarmakla en iyi olanı yapmış ve bu yaptığını her şeyi kuşatan ilmi ile yapmıştır. Tevhîd inancını ve onun gerekli kıldığı yolu bırakıp, inkâr ve şirk yoluna sapmamız için sizin isteğinizi yerine getirirsek, bu oluşumun Allah'ın ilminin dışında kalması mümkün değildir.
Diğer neticeyi de âyetin devamından çıkartıyoruz: sadece Allah'a güvenip dayandık!" Bilgisi her şeyi kuşatan Allah'a dayanmak gerekir. Bizim, sizin saldırınıza, tehdidinize ve zarar vermenize karşılık dayanağımız yüce Allah'tır. Böylece Şuayb peygamber hem Allah'ı tanıtmakta hem de kendisinin O'nunla olan ilişkisini anlatmaktadır. Bir bakıma onlara ilahiyat dersi vermektedir. Allah'ın ilmi her şeyi kuşatır ve herkes O'na dayanır. Öyle bir Allah'a inandığının öğretimini yapmaktadır.
c) Çözümü kendi aralarında gerçekleştiremeyince, Şuayb peygamber çözümü Allah'tan istemektedir: "Ey Rabbi-miz! Toplumumuzla bizim aramızda hak ile hükmet! Sen çözüm getirenlerin en hayırlmsın!" Aslında iftah kelimesi, "açmak" anlamına gelmektedir. Toplumla aramızı hak ile aç denirken, hak ile hükmet mânası kastedilmektedir. Aralarındaki çözümsüzlüğü gidermek için hakkı ortaya çıkarmak adına yapılan bir açılımı ifade etmektedir. Çözümsüzlükle mücadele verilirken çözüm getirmek, onu fethetmek anlamına gelmektedir. Onun için hüküm vermek, doğru ile yanlışı ayırmak, hakkı ortaya çıkartmak, fetih gibi bir zaferdir.
Bu duadan anlıyoruz ki, inananla inanmayan grup arasında inanç özgürlüğünün aleyhinde cereyan eden ilişkilerde imansızların saldın, tehdit ve zorlamalarına karşı durulamazsa, çözümü Allah'tan istemek, O'nun yardımı için dua etmek gerekmektedir. Bu yalvarış, mazlumlar için bir çıkış kapısıdır. Yüce Allah bu çıkış kapısına Şuayb peygamber örneği ile işaret etmektedir.
d) Şuayb peygamber konuşmasına devam ederek şöyle demektedir: "Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse, buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim" ; "Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Salih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir" (Hûd 11/88-90); "Ey kavmim! Size göre benim ailem Allah'tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu tAllah'ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır"; "Ey kavmim! Elinizden geleni yapınız! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyiniz! Ben de sizinle beraber beklemekteyim" (Hûd 11/92-93); "Sizi ve önceki nesilleri yaratan Allah'tan sakınınız" (Şu'arâ 26/184).
Bütün bu konuşmalara rağmen, başka bir ifade ile Şuayb peygamberin gizli tehdidine rağmen, onlar meydan okumayı şu şekilde sürdürdüler.
"Kavminden ileri gelen kâfirler
dediler ki: 'Eğer Şuayb'a uyarsanız, o takdirde mutlaka ziyana uğrarsınız"
(A'râf 7/90); "Onlar şöyle dediler: 'Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin"; "Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz"; "Şayet doğru söyleyenlerden isen, üstümüze gökten taş yağdır" (Şu'arâ 26/185-187).
5. Tartışma, meydan okuma ve çözümsüzlük, ilâhî müdahaleyi gündeme getirmiştir "Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü dona kaldılar" (A'râf 7/91). Semûd kavminin başına da aynı ceza gelmişti. Recfe ile ceseme kelimeleri A'râf sûresinin 78. âyetinde anlatıldı. Burada dikkat çekilecek husus, depremin cümlenin öznesi olması, sanki depremin harekete geçip onları yakalayıvermesi-dir. Yüce Allah kendisinin, o depremi onların başına getirdiğini söylemedi de, depremin kendisi harekete geçip onları yakaladığını söyledi.
Nûh, Semûd, Âd ve Lût kavimlerinde olduğu gibi Medyen halkının başına da tabiat olayları bir ceza olarak çöktü. Cezalandırmada tabiat olaylarını kullanma usulü burada da kendini gösterdi. "Zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çö-kekaldüar" (Hûd 11/94) "Kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi" (Şu'arâ 26/189). Her üç âyette hemen hemen aynı azap, farklı açılardan açıklanmaktadır. Deprem, ses ve gölge gününün azabı, aynı oluşumu farklı cephelerden ele almaktadır. "Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar, Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir" (A'râf 7/92).
"Sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular" ifadesinin anlamı, onların medeniyet adına yaptıklarından hiçbir eser kalmadı demektir. Bütün servetleri ellerinden gitti. Akşama büyük bir zengin olarak girenler, sabahleyin iflâs etmiş olarak hayata başlamış gibi oldu. Ülkeleri de, üzerinde hiç insan yaşamamış bir hale geldi. Medyen halkının ileri gelen kâfirleri, Şuayb peygambere inananlara "Mutlaka ziyana uğrarsınız" demişlerdi, bu âyetle de yüce Allah onların ziyana uğradığını bildirmektedir.
6. Onlara bu şekilde bir azap gelince Şuayb ve ona inananlara ne oldu? Bu sorunun cevabını Hûd sûresinin 94. âyetinde buluyoruz. "Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık".
Farklı inançlara sahip olan sosyal grupların birbirine tahammül edememeleri, inkarcıların inananların inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmaya kalkışmalarının getirdiği çözümsüzlük, ilâhî müdahale ile çözüme ulaştı ve inkarcılar kaybetti. Burada sorulacak bir soru vardır: Bu cezâmn Kur'ân'da yer almasının amacı nedir? Sorunun cevabını A'râf sûresinin devam eden âyetlerinde genel, ama Şu'arâ sûresinin 190-191. âyetlerinde özel anlamda bulmaktayız:
"Doğrusu bunda büyük bir ders vardır, ama çokları iman etmezler"; "Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir". Demek Allah gelecek nesillere, Kur'ân'ı okuyan, inanan; okumayan ve inanmayanlara bir ders vermektedir. Gelecek nesiller bu tarihî olgulardan ders alacak, kendilerini ona göre disipline edeceklerdir.
Allah'ın varlığını, tekliğini, eşsiz ve ortaksız olduğunu, inanç özgürlüğüne karşı çıkanları, bu konuda zulüm yapanları cezalandıracağını, tevhîd inancına sahip olanlara rahmet ve merhametiyle muamele edeceğini buradan çıkaracaklardır. Mal mülk, nüfuz, şöhret gibi sahte güven veren dünyevî bağlılıkların boş ve değersiz olduklarını anlayacak, insanlık tarihinin karanlık günlerine dönmenin insanlığı geri götüreceğinin farkına varacak, insanlığı besleyen en önemli değerin özgürlükler olduğunu kavrayacak, manevî, ahlâkî değerlerin geçmişte nasıl çiğnendiğini anlayacak, yaşadığı devirde aynı olguların, aynı çatışmaların, özgürlükleri engellemenin, insanların beyin ve gönül bakımından köleleştirme isteklerinin tekrar edildiğini görünce, onları engellemek için harekete geçecektir. Yüce Allah bunun için Kur 'ân'da bu olguyu bize anlatmaktadır.
Hakkı tebliğ eden insanların her çağda, insanların hırs, tamah, kibir, şöhret ve nüfuzlarının tepkisi ile karşılaşacağı, ruh hastası bu insanlarla mücadele vermek zorunda kalacakları ve bunun insanlığın değişmez kanunu olduğu, insanın bulunduğu her yerde bunlarla karşılaşılacağı öğretilmekte; böyle bir ortamın yaşanmasına sebep olanların ruh ve sosyal yapılarının analizi yapılmakta ve gelecek nesillere ışık tutan dersler verilmektedir.
7. "Şuaybanlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki: 'Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım" (A'râf 7/93). Duyuru ve öğüt çare vermeyince, Şuayb peygamber onlardan ayrıldı ve onlara duyurduğu gerçeklerin Allah'tan geldiğini de söyledi. Bunun anlamı, duyurduğu gerçeklerin kendisi tarafından olmadığını açıklamaktır. Demek ki din bilginleri, Allah'ın gönderdiği gerçekleri insanlara tebliğ etmelidirler.
Diğer taraftan Şuayb peygamber inanmayanlara acıyordu, ama ilâhî ceza gelince, inkarcılıkları sebebiyle acıyamayacağım söylemektedir. Bunun anlamı, inkârın acıma duygusunu ortadan kaldıracak seviyeye gelmemesinin gereğidir. İnkârın, inanç özgürlüğünü ortadan kaldıracak nitelik kazanması, gruplar arasında bunun çözümlenemez hale gelmesi anında, gelecek olan cezadan dolayı acımanın da bir anlamı kalmamaktadır.
Bu âyetten şu gerçeği de yakalayabiliriz. Tevhîd inancını kabullenemeyen insanlar, aslında inanç alanında katliama gitmektedirler. Peygambere uymayıp inanç özgürlüğünü ortadan kaldıranlar, manevî alanda çok büyük haksızlıklar yapmaktadırlar. Zaten onlar bu anlamda estirdikleri tehditle, kendi başlarına gelen azaptan dolayı acımayı da katletmektedir.
İnkâr psikolojisi Medyen halkının manevî yapısında bir deprem meydana getirmiş ve onların gönlünden çıkıp tabiattaki depremi oluşturmuştur.
Demek ki A'râf sûresinin 91. âyetinde yer alan deprem, onların iç âleminden çıkmış, tabiatın düzenini bozup kendilerine yansımıştır. Fertlerin ve toplumların başına gelen olumsuzluklar, kendi iç alemindeki oluşumların bir getirişidir. Böylece Allah, gelecek nesillere aynı hataları yapmaktan caydırma eğitimini vermektedir. Dünyevî cezalar sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatılırken, insanlara olguları analiz etme yeteneği kazandırılmaktadır.[52]
Toplumların Çöküş Sebepleri:
94. Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.
95. Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık.
96. O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günâhtan) şakımalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları ya-kalayıverdik.
Yüce Allah, bu âyetleriyle toplumların psikolojik ve ekonomik hayatındaki değişimlerin dinamiklerini vermektedir.
1. Yüce Allah, bir topluma yoksulluk (be'sâ); darlık (darrâ') tattırmasının sebebini bu âyette açıklıyor. Bir taraftan yoksulluğun ve darlığın sebebini, diğer taraftan da amacını belirtiyor. Böylece sebep-sonuç ilişkisi içinde konuyu açıklıyor. Be'sâ ile darrânın herhangi bir toplumun başına gelmesinin sebebi, peygambere isyan etmeleri, ona inanmamaları, onun getirdiği mesajla alay etmeleri olarak tesbit edilmektedir. Bunun sonucu da yoksulluk, darlık, çeşitli hastalıklar fakirlik ve değişik sıkıntılar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç başka bir şeyin sebebini belirlemektedir. Demek ki bir şeyin sonucu olan şey, diğer bir sonucun sebebi olmaktadır. Zincirleme sebep-sonuç ilişkisi olduğunu anlıyoruz.
Peki bu yoksulluk ve sıkıntı neyin sebebi olacak, ya da sonucu ne olacaktır? Âyetin son ifadesi bunu vermektedir: "Yalvarıp yakarsın-lar diye". Allah'a yalvarıp kibirlerinden sıyrılırlar. Allah'a yalvarıp, yakarmak, O'na karşı tevazu göstermek, kibrinden sıyrılmak anlamına gelen iy£f yeddarra'ûn kavramı ve onun başındaki j-y le'alle edatı, amacı belirlemektedir.
Toplumların başına gelen maddî ve manevî sıkıntılar ve yoksulluklar kendi yapıp etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu sıkıntı ve yoksulluk Allah tarafından terbiyevî bir amaçla verilmekte, bu da onun kibirden sıyrılıp tevazu kazanmasına sebep olmaktadır. Yanlıştan belâya, belâdan hayırlı neticelere giden bir çizgi sunulmakta ve bunun analizi yapılmaktadır.
Kibirden sıyrılmak, iyiye atılan ilk adımdır. Çünkü kibir insana kötülük yaptırmaktadır. Özellikle de tevhîd inancının kabullenilmesini engellemektedir. Kibri aradan çıkartmadan, insanı iyinin kapısından içeri almak mümkün olmayacaktır. Daha önce En'âm sûresinin 42. âyetinde de aynı amacı güden uygulamanın yapıldığı görülmüştü. En'âm sûresinin 43. âyetinde şu ifade yer almaktadır: "Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gösterdi". Demek ki bozguncu kişilere eğitici olsun diye verilen cezalar, aksi tesir yaparak daha da katılaşmalarına sebep olmaktadır.
2. Bazan değişim de işe yaramamakta, iyilik de etkisini gösterememek-tedir: "Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: 'Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı' dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık".
a) A'râf sûresinin 94. âyetinde, yokluk ve sıkıntı ile kı'6rin ortadan fcaf-dmlması ve tevazünün insana kazandırılması amaçlanmıştı. Yokluk ve sıkın-
tiyi yüce Allah o toplumların kaderi haline getirmeyip değişiklik meydana getirmiş, sıkıntıları mutluluğa, genişliğe, yoksulluğu da bolluğa dönüştürmüştü.
b) Bu değişimin amacı, "çoğalmalaradır. Âyette geçen ti£ 'afâ kavramı, "çoğalmak" anlamına geldiği gibi, "refahı tatsınlar" mânasına da alınabilir. Onlar bolluk ve refah için şükretmeleri gerekirken, tam tersine bu sıkıntıların ve refahın daha önce babaları tarafından yaşandığını söyleyerek aldırış etmediler. Kendi hallerini kötüden iyiye çevirmediler. Bunun anlamı, ilâhî irâdeyi görmeyip sosyal değişimin kendiliğinden oluştuğunu sanmalarıdır. En'âm sûresinin 43. âyetinde onların bu halleri, "kalplerin katılaşması" şeklinde karşılık bulmaktadır. Böylece kötülüğün iyiliğe dönüşüp değişmesi şeklinde değil, kalplerinin katılaşmasıyla sona eren bir değişimle neticelenmiştir.
c) İlâhî değişime paralel olarak meydana gelmesi gerektiği belirtilen beşerî değişimin gerçekleşmemesi, cezayı gerektiren bir yanlış olmaktadır.
"Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık" . Yukarıdaki oluşumlar kıyamete kadar devam edeceğinden ve bu durum her zaman yürürlükte olacağından, bu ceza şekli de devam edecektir. Ayet sadece geçmişe yönelik olmayıp geleceğe de ışık tutmakta, insanlara iyiden yana değişimin önemini anlatmakta ve bu değişimin olmamasının çok kötü neticeler doğuracağına işaret etmektedir. Allah bütün nesillerin ansızın yakalanmalarını istemediği için geçmişten örnekler vermektedir.
3. Toplumların ansızın yakalanmamaları için değişimi nasıl gerçekleştirmeleri gerekir? Bu sorunun cevabını A'râf sûresinin 96. âyeti vermektedir: "O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günâhtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıver-dik".
a) "O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı!" Yüce Allah burada iki önemli sebebi gündeme getirmektedir. İman ve takva denen bu değerler, toplumda çok önemli değişimler meydana getirmektedir.
b) "Elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık". Demek ki iman ve takva denen dinamikler, ilâhî lütfa, ihsana ve takdire sebep olmaktadır. İnsanların gönlü, ilâhî âleme çıkıp oradan bereketi alıp gelmektedir. Bu bilgiye inanan insanların inkâr etmeleri ve günâhla bereketleri ortadan kaldırmaları mümkün değildir.
Buradan şunu anlıyoruz, Allah "kendisine karşı sorumluluğunun bilincinde olmak" anlamına gelen takvayı, bereketiyle maddî imkânlara dönüştürmektedir. Mânanın maddeye dönüşümüne şahit oluyoruz. Bu bereketin hem gökten hem de yerden olacağına dikkat çekilmektedir.
c) "Fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik". Yalanlamak da bir gönül oluşumudur, ama neticesi maddî cezadır. İman ve takva bereket getirirken, yalanlamak bereketi kaldırmaktadır. Bereketin kalktığı toplum, ilâhî rahmetin, lütfün, ihsanın dışında kalmış ve hayat damarları kesilmiş toplum demektir. Demek ki ilâhî lütufla, ilâhî azap insanın gönlüne göre yeryüzüne inmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, yüce Allah toplumların hayatında meydana gelen dinamiklerin neler olduğunu açıklamakta, bu değişimlerin amaçlarını tesbit etmektedir. Meselâ gök ve yerden bereket kapılarını açan Allah olmasına rağmen, bunu insanların iman ve takvasını esas alarak yaptığını buyumaktadır. Sebep-sonuç ilişkisi içerisinde yapılan bu açıklamalar, manevî oluşumların zamanla maddî neticelere dönüşebileceğini gündeme getirmektedir. Toplumsal değişimlerde ilâhî irâdenin, insanın inanç, takva ve yapıp etmelerinin ve amaçlarının yeri tesbit edilmektedir.[53]
Yanlışlar İçinde Boğulmak:
97. Yoksa o ülkelerin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?
98. Ya da o ülkelerin halkı kuşluk vakti eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?
99. Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olmaz.
Bu âyetlerin analizinden çıkarılacak önemli genellemeler şunlardır.
1. Yüce Allah bu âyetlerle geçmişten geleceğe ışık tutmaktadır. Geçmiş :oplumlarda yaşanan yanlışların, işlenen günâhların ve zulme varan bölünlerin arkasındaki sebep tesbit edilmekte ve bunun Allah'ın azabının gel- eceğinden emin olma gibi bir inanç olduğuna dikkat çekilmektedir.
"Yoksa o ülkelerin halkı emin mi oldular" sorusunu soran yüce Allah, toplumların yanlış ve sahte bir güven içinde olduklarını gündeme getirmektedir. "Geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden...". Öyle anlaşılıyor ki insanlar, işledikleri yanlışlardan dolayı başlarına azap geleceğine inansalardı, o yanlışları işlemezlerdi. Kur'ân'in bu âyeti, söz konusu mevzuda uyanda bulunmaktadır. Azabın gece vakti geleceğini akıldan çıkartmamanın eğitimi verilmektedir.
Aynı sorunun bir benzeri sabah vakti oynayanlar için de sorulmaktadır. "Kuşluk vakti eğlenirken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?" "Kuşluk vakti oynamak" ifadesi, gece sabaha kadar eğlenmek demektir. Oyun, eğlence, kuşluk vakti değil gece vakti olur. Gece eğlencesi, kuşluk vaktine kadar sürebilir. Yüce Allah bu şekilde eğlenenleri aniden cezalandırabileceğini, onların cezalandırılmayacaklarından emin olmamaları gerektiğini öğütlemektedir.
"Gece vakti uyumak", geceyi çalışarak ve ibadet ederek geçirmeyip zamanını gaflet içinde harcamak; "sabah vakti oynamak" da gündüzü, gecenin eğlencelerinden dolayı uykuyla geçirmek anlamına gelmektedir. Acısı sonra hissedilen en büyük katliam, zamanı öldürmektir. Bu katliamın cezasının ansızın geleceğinden kimse emin olamaz.
2. A'râf sûresinin 99. âyetinde azaptan kimlerin emin olacağı cevaplandırılmakta, bunlara Sj^J&i "ziyana uğrayanlar" denmektedir. Âyette geçen hâsirûn, "zamanını boşa harcayan, kötüden iyiye doğru olan değişimin arkasındaki ilâhî irâdeyi görmeyip Allah katındaki değerlerini heba edenlerdir. A'râf sûresinin 99. âyetinde yer alan mekr kavramının Kur'ân'daki anlamı, Âl-i İmrân sûresinin 54. âyetinde belirtilmişti. Mekr, "Düzen, hîle, tuzak, oyun, plan, tasan, entrika, dedikodu" mânalarına gelmektedir. "Ziyana uğrayanlardan başkası Allah'ın mekrinden emin olmaz" demek, "ziyana uğrayanlar kendilerini güvende zannederler, ancak durum onların zannettiği gibi değildir. Allah'ın tuzağından hiç kimse emin olamaz" demektir.
Bu kelimenin Allah için kullanıldığında, "tertip, tuzak" mânasına geldiği söylenebilir. Hâsirûn kelimesine de "tükenmiş" insanlar mânasını verirsek, ahlaken çökmüş, yok olup gitmeye mahkûm toplumların halkı denebilir. Uyuyarak veya eğlenerek zamanını geçirenler, ahlaken çürümüş, zamanı katletmiş insanlar demektir. Halkı böyle olan toplumlar, Allah'ın tertip ve tuzağından emin olamazlar, çünkü bu tuzaklar ansızın onları uyku ve eğlence anlarında yakalayabilir. Aşın bir şekilde uyumak ve eğlenmek, aslında hayatın güzellikleriyle, bereketiyle savaşmaktır. Bu değerlerle savaşan insanlarla da yüce Allah savaşmakta ve buna tertip, düzen, azap adını vermektedir.
Manen iflâs eden, ahlaken çöken ve kendini tüketen, hayatın güzellikleriyle, bereketiyle savaşan insanların Allah'ın tertibiyle karşı karşıya kalmaları, değişmeyen ilâhî bir kanundur. Bu kanunun sosyal hayatın değişmeyen kuralı haline geldiği, çeşitli âyetlerde anlatılmaktadır. Meselâ bu değişmeyen kanunu şu âyetlerde buluyoruz:
a) Yüce Allah iki yüzlülerin, kalplerinde hastalık olanların, halkın arasında kötü haber yayanların üzerine Hz. Peygamber'i göndereceğini, onları lanetleyeceğini değişmeyen bir kanun olarak koymuştur (Ahzâb 33/60-62).
b) Uyarıcı gönderildiğinde ona uyacaklarına dair söz veren ve Allah'a yemin eden, fakat uyarıcı geldiğinde haktan uzaklaşanlar, yeryüzünde kibir-lenenler, kötü tuzak kuranlar da geçmiş toplumlar gibi batacaklardır. Bu Allah'ın asla değişmeyen kanunudur (Fâtır 35/42-43).
Bu âyetlerde sünnetullah kavramı yer almaktadır. Sünnetullah, "Allah'ın yolu, üslûbu" demektir. A'râf sûresinin 99. âyetiyle bunları birlikte düşünürsek, ahlâkı çökerten ve iyinin arkasındaki ilâhî irâdeyi görmeyen insanlara tertip ve düzenin uygulanmasının asla değişmeyecek sünnetullah olduğu söylenebilir.[54]
Kıssaların Anlatılmasının Sebebi:
100. Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki, eğer biz dilesey-dik onları da günâhlarından dolayı musibete uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler.
101. İşte o ülkeler ... Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi, işte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.
102. Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.
Bundan önce sebep-sonuç ilişkisi içinde ele alınan ve yok edilmekle cezalandırılan Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb peygamberlerin görevlendirildiği Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût ve Medyen halkının durumundan, gelecek nesiller için bazı çıkarımlar gündeme getirilmektedir.
1. "Şu gerçek belli olmadı mı?" Yüce Allah, anlattığı beş toplumun tarihî verilerinden insanların gerçeği yakalamalarını istemektedir. Onun için "Şu gerçek belli olmadı mı?" sorusunu sormaktadır. Bu soru ile, tarihî olguların gerçeklere gebe olduğu, onlardan akılcı analizlerle geleceğe ışık tutacak çıkarımların yakalanacağı vurgulanmaktadır.
2. "Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne sahip olanlara". Bu ifade, batan toplumların yerine geçen ve daha sonra gelen nesilleri kapsamına almaktadır. Gerçeğin kimin için ortaya çıkacağı sorusunu bu ifade cevaplandırmaktadır. Nesiller, geçmiş olgulara bakarak yapılan hataları görecek, onları sorgulama eylemini gerçekleştireceklerdir. "Bir musibet, bin nasihatten iyidir" kuralı gereğince, tarihî olgulara bakıp analizlerini yapmak gerekir.
3. "Eğer biz dikseydik, onları da günâhlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de işitmezler".
a) Hz. Peygamber'in geldiği Arap toplumunun işlediği günâhlar, buraya kadar anlatılan beş toplumun yaptıklarından aşağı kalır cinsten değildi. Arap toplumunun musibetlere uğratılacak nitelikte çirkin eylemleri gerçekleştirmelerine rağmen, cezâlandınlmayıp Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilip terbiye edilmeleri gerçeğini anlamaları gerekirdi.
Burada "işledikleri günâhlar sebebiyle" ifadesine yer verilirken, belâ denen neticenin, insanın işlediği günâh sebebiyle olacağına işaret edilmektedir. Toplumun veya bireyin başına gelen olumsuzlukların, kendi yapıp etmelerinden kaynaklandığını söylemekle Allah, kullarına zulmetmediğini vurgulamaktadır. Arap toplumunun yapıp ettikleriyle geçmişteki toplumların yapıp ettikleri arasında benzerlik kurulup, onların niçin yok edilmediği sorulmalıdır. Ayetin bu kısmında bir toplumun başına gelen musibetin ya da çöküş sebebinin "günâh" olduğuna da işaret edilmektedir. Günâhlar, toplumun manevî havasını ve çevresini kirletip halkın boğulmasına sebep olmaktadır. Bu manevî boğulma, toplumun helakini getirmektedir.
b) "Kalplerine mühür basarız da işitmezler" ifadesinden, Arap toplumunun kalplerine mühür basılmadığını anlıyoruz. Çünkü Kur'ân'ın gelmesinden önce mühür basılmış olsaydı, kitap göndermenin bir anlamı kalmayacaktı. O zaman da onlar ilâhî mesajdan sorumlu olmayacaklardı. Kur'ân'ın onlara duyurulmuş olmasına rağmen, ona inanmamaları kalplerinin mühürlenmesine sebep olmuştur. Bu konu Bakara sûresinin 6 ve 7. âyetlerinde açıklandı.
Demek ki Arap toplumu ve ondan sonra gelecek diğer toplumlar, Nûh, Âd, Semûd ve Medyen kavimlerinin Kur'ân'da anlatılan olgulardan ders çıkarmalıdırlar: İşlenen günâhlar sebebiyle insanların başına, onların karşılaştıkları gibi belâlar gelebilir, anlatılanları dinleyemeyecek şekilde kalpleri mühürlenebilir. İşitemeyecek şekilde kalplerinin mühürlenmesi psikolojik, başlarına musibetin gelmesi de toplumsal ceza olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kendi yaptıklarıyla geçmiş toplumların yaptıklarını mukayese edince, onlara gelen belâların kendilerine de gelmesi gerekirken, gelmemesinden dolayı önemli ibretler çıkarmaları lâzımdır. Âyetin başında sorulan soru bunun içindir.
4. Geçmiş toplumlara neler olmuştu, onlar ne yaptı da başlarına büyük musibetler gelmişti? A'râf sûresinin 101. âyetinde, bu gerçeklerin neden anlatıldığı gündeme getirilerek soru cevaplandırılmaktadır.
a) "İşte o ülkeler ... Onların haberlerinin bir kısmını sana anlatıyoruz". Demek ki Nûh, Âd, Semûd, Lût ve Medyen toplumlarının haberlerinin tamamı değil de bir kısmı Hz. Muhammed'e anlatılmaktadır. Buradan hareketle diğerlerinin durumu hakkında fikir elde edilebilir. Bu ifadeden anlıyoruz ki, Hz. peygamber geçmiş toplumların başından geçenleri bilmiyordu, söz konusu hâdiseler ona Allah tarafından anlatılmıştı.
b) "Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi". Yüce Allah âyetin bu kısmında, geçmiş peygamberlerin getirdikleri şeylerin ortak noktası olarak, hakkın ne olduğunu açıklayan "belgeler, burhanlar, alâmetler, kanıtlar" mânası verilebilecek olan beyyinâ-tı getirmişti. Demek ki bütün peygamberlerin aynı esasları açıklayacak mesajlar getirdikleri, aynı konuları vurguladıkları ortaya çıkmaktadır. Bu da onların eğitiminin bir süreç olduğunu ifade etmektedir. Yüce Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla onları bilgilendirdiği, öğretim ve eğitime tâbi tuttuğu anlaşılmaktadır.
c) "Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere inanacak değillerdi". Yüce Allah burada psikolojik bir tahlil yapmaktadır.
İnsanların önceden benimsediği inançları ve görüşleri terketmesinin zorluğu gündeme getirilmektedir. Kutsallaştırman, hatta tanrı haline getirilen önceki inançlar ve görüşler, yenileri kabullenmeye karşı bir isteksizlik uyandırır.
Akılda ve gönülde daha önce yerleşen yanlış bilgiler ve inançlar, doğru olanlarını oraya sokmazlar. Aynı kanun, sosyal hayat için de geçerlidir. Ahlâksız insanlar, aralarına ahlâklı insanları sokmazlar. Akıl ve gönül de aynı kanunla çalışmaktadır. Yalanlamayı bir huy haline getiren fertler ve toplumlar, daha sonra gelen hakikate inanmakta güçlük çeker ve bunu bir türlü gerçekleştiremezler. Yüce Allah, peygamberlerin getirmiş olduğu mesajlara neden inanmadıklarını açıklamış, inkârın sebeplerini gündeme getirmiştir.
d) "işte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler" . İnkâr psikolojisinde, inadın kalplerin mühürlenmesine sebep olduğunu görüyoruz. Yanlış inançlara ve görüşlere tutku derecesinde bağlanmak, telâfisi imkânsız olan bir alışkanlığa veya manevî hastalığa yakalanmaktır. Bu hastalık gönlün mühürlenmesine sebep olmaktadır. Ölümcül hastayı has-tahaneden çıkartmak gibi, Allah da bu insanları hakikatin dairesinden çıkartmaktadır.
5. "Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk".
İbn Mes'ûd âyette geçen ahd kavramını "iman" mânasına almıştır. Ze-rnahşerî ve Kâdî Beyzâvî, iman ve takva mânasına geldiğini söylemişlerdir. Ibn Abbâs da A'râf sûresinin 172. âyetini delil getirerek, elest bezminde kulların Allah'ı Rab olarak kabullenmeleri mânasına almıştır. Râzî de, ahd kavramını, tevhîd ve peygamberliğin doğruluğunu gösteren delillerin ortaya konması anlamına geldiğini söylemektedir. Râgıb el-İsfahânî ahde, "doğru olan şeylere olan bağlılık" mânasını verir. Reşîd Rızâ da bunu insanın eğriyi doğruyu ayırt etme ve dolayısıyla sağduyusunun emrettiği yolu izleme ye-reneğini, bu yoldaki fıtrî yakınlığı anlamına almaktadır. Muhammed Esed'in, Bakara sûresinin 27. âyetinin açıklamasında ahd kavramına getirdiği yorum ^öyledir: İnsanın kendisine yaratılıştan verilen aklî ve maddî nimetleri Allah'ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlâkî sorumluluğuna işaret eder. Bu sorumluluğun "üstlenîlme"si, akıl melekesinden kaynaklanır ki, bu doğru kullanıldığında, insanı kendi davranışlarıyla ilgili olarak Allah'ın irâdesini tedrîcen kavramaya yöneltir.
Bu âyette sözü edilen ahd, Allah ile yaratılıştan kurulan ve O'nu insana şah damarından daha yakın yapan (Kâf 50/16) bir ilişkiyi ifade etmektedir. Bu açıklamalardan sonra İbn Mes'ûd'un verdiği iman mânasını uygun bulmaktayız. Ahde vefa, aslında yaratılışın gayesini ifade eden bir kavram olmalıdır. Zâriyât sûresinin 56. âyetine göre yaratılışın gayesi, Allah'a kulluktur, Allah'ı bilmektir, yani Allah'a tevhîd inancı üzere inanmaktır. Bunu yerine getiren ahde vefa göstermiş, getirmeyen de ahde vefasızlık etmiş olur.
Tevhîd inancına içsel bir bağlılık anlamına gelen ahd, geçmiş toplumlarda görülmediğinden, yıkılmalarının sebebini teşkil etmiştir. Tevhîd inancına, ahlâkî kurallara ve doğru olana içsel bir bağlılık göstermeyen toplumlar, fâsık toplumlar olarak nitelendirilmektedir. Şimdi bu açıklamalardan sonra A'râf sûresinin 100-102. âyetlerine göre Nûh, Âd, Semûd, Lût ve Medyen toplumlarının çöküş sebeplerine dönersek, şu özet açıklamayı verebiliriz:
a) Günâh işlediler.
b) Kalpleri bu sebeple mühürlendi ve dinlemez oldular.
c) Peygamberlerin getirdiği kanıtları kabullenmediler ve önceki yanlış inanç ve görüşlerinden kopamadılar. Tevhîd inancını ve nübüvveti inkâr ettiklerinden kalpleri mühürlendi. Daha ileri giderek, peygamberleri ölümle tehdit ettiler, yurtlarından çıkarmak istediler. Cinsel ahlâkla ekonomik ahlâkın dengelerini bozdular, cinsellikteki fıtrat kanuna tecavüz ettiler.
d) İlâhî yasaklan çiğnediler. Kibir, bütün manevî güçlerini devre dışı bıraktığından, aklın ışığından da ayrıldılar.
Allah, bu olumsuzlukların geçmiş toplumları çürüttüğünü ve neticesinde de tarihten silinecek şekilde cezalandırıldıklarını anlatırken, peygamberin döneminde yaşayan ve gelecekteki nesiller için bir öğüt, bir uyan, bir bilgilendirme olsun diye onlara ışık tutmaktadır. Aslında onların yıkılış sebeplerini verirken, yaşayan toplumlara anlatmakta ve ne yapmaları gerektiğini sistematize etmektedir.
Bu anlatım tarzından çıkarılacak eğitim ilkeleri ve metotları vardır. Tevhîd inancının ifade ve öğretim tarzı, halkın peygamberle ilişki kurma yöntemi, öğretimde bilginin önemi, taklidin toplumlara getirdiği zararlar, ahlâkî ve ekonomik değerlerin sosyal hayattaki yeri, insan-hayvan ilişkisinin düzeyi, inanç özgürlüğünün önünü kesmemek, sosyal problemleri çözmek konusunda ilâhî yardımı beklemek, bütün bunlara sırtını dönen insanların cezalandırılması, iman ve takvanın toplumlara bereket getireceği esası hep bu kıssalarda anlatılmaktadır.[55]
Hz. Musa'nın Peygamber Olarak Görevlendirilmesi:
103. Onlardan sonra, Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik. Âyetlerimize haksızlık ettiler, fakat bak bozguncuların sonu nasıl oldu?
A'râf sûresinin 59. âyetinden 102. âyetine kadar Nûh, Âd, Semûd, Lût ve Medyen toplumları anlatıldı. 103. âyette ise Hz. Mûsâ'nm peygamberliği, kardeşi Hz. Harun'un İsrâiloğullan ile olan ilişkileri söz konusu edilmektedir. Bu âyeti üç kısma ayırarak açıklamaya çalışacağız.
1. "Onlardan sonra, Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik". Âyetin bu kısmından şu neticeleri çıkartmak mümkündür:
a) Demek ki Hz. Mûsâ, Firavun ve onun ileri gelen adamlarına gönderildi. Allah böyle birkaç kişiye peygamber gönderir mi? Firavun ve onun ileri gelen adamları burada bir sembol olarak yer almaktadır, arka planda bütün toplum kastedilmektedir. "Parçayı anarak bütünü kastetmek" şeklindeki kural burada da kendini göstermektedir.
b) O dönemde toplumun bütün dengelerini altüst edenler Firavun ve adamları olduğu için onların eğitilmeleri gerekiyordu. Yüce Allah'ın göndermiş olduğu mesajları anlamaları neticesinde tevhîd inancını kabullenmeleri ve zulümden vazgeçmeleri oldukça önemliydi. Firavun ve adamlarının mesajı kabul edip tevhîdi benimsemeleri, toplumun siyasal, sosyal, ekonomik ve ahlâkî dengelerini kökünden değiştirecek bir özelliğe sahipti.
Firavun toplumunu etkili ve süratli bir şekilde eğitmenin yolu, Firavun ve adamlarının köklü değişiminden geçmekteydi. Devletin başından başlamak bu işi kolaylaştıracaktı. Çünkü Firavun ve adamlarının hidâyete gelmesi, Hz. Musa'nın önündeki engellerin kolayca aşılmasını temin edecekti.
c) Âyetin başında geçen be'ase fiilinin açıklaması, Bakara sûresinin 129. âyetinde yapıldı. "Göndermek, atamak, kaldırmak, yeniden yaratmak, yükseltmek, oluşturmak, öne atılmak, altını üstüne getirmek, dışarı atılmak" mânalarına gelen bu kelime, burada "göndermek" anlamındadır. "Biz gönderdik" ifadesiyle, Hz. Musa'nın kendi kendine bu görevi yüklenmediği açıklanmaktadır.
Diğer taraftan "âyetlerimize" kelimesi ile kastedilen nedir? Hz. Mûsâ'ya verilen âyetler, hükümler mi, yoksa mucizeler midir? Âlimler buradaki âyet kelimesini "mucize" mânasına almışlardır. Bize göre bu mâna doğrudur. Hz. Musa'nın peygamberliğini ispat etmek için delile ihtiyacı vardı. Elindeki asâ ve elinde meydana gelen parlama, onun ilk mucizeleri ve her şeyi aşan deliller oldu. Mucizeler, peygamberleri diğerlerinden ayıran tabiat üstü oluşumlardır. Başka türlü peygamberliğini ve getirdiği mesajı kabul ettirme imkânı yoktu.
2. "Onlar mucizeleri inkâr ettiler". Yüce Allah "inkâr etti" diye tercüme edilen kelimenin yerine t£ zaleme kelimesini kullandı. Halbuki kefera, kezebe, cehede fiillerini kullanmak varken neden zaleme kullanıldı? Bu kelimenin ilk anlamı, "zulmetmek"tir, ama bu âyette "reddetmek, inkâr etmek, karalamak" mânalarına gelmektedir. "Onlar o âyetlere zulmettiler" mânasına alınırsa, o âyetleri yerli yerinde koymadılar, onlara inanmadılar, dolayısıyla bu kelimenin anlamı, "zulüm"dür denebilir. Zulüm kelimesinin bir anlamı da "karanlık"tır. Fiil halinde kullanılınca, "karanlık bastı" mânasına gelmektedir. Onun için "Bu âyetleri karaladılar" mânasına da gelmektedir. Aslında bu kelime, Firavun ve adamlarının Hz. Musa'nın mucizelerine karşı gösterdikleri tepkinin şiddetini açıklamaktadır; tepki, karalama, inkâr ve reddetme şekillerinde kendini göstermiştir.
Kelimeyi zulüm anlamına alırsak, şu açıklamayı yapabiliriz: Firavun, toplumunun bir grubuna siyasî, sosyal, ekonomik ve hukukî bakımdan zulmediyordu. Onun bu alanlardaki zulmü bulaşıcı yapıda olduğu için, Hz. Mû-sâ'nın getirdiği mucizelere de sıçradı. Böylece onun zulmü din alanında da kendini gösterdi.
3. "Bir bak! Nasıl olmuştur bozguncuların sonu?" İnsanlara siyasî, sosyal, ekonomik ve hukukî bakımdan zulmetmenin dinî alana sıçraması, Firavun'un kötü sonunu getirmiştir. Âyetteki "Bak!" emri, ilk planda Hz. Muhammed'e yöneliktir. Ama onun hayatta olmayışı sebebiyle bu emrin yaşayan nesillere yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Bu emir, "Şimdi sana anlatacağım Hz. Mûsâ dönemindeki tarihî ve dinî olgulara dikkat et, onları iyi tetkik et!" anlamındadır. Fesat çıkaranların sonunun nasıl olduğuna dikkat edilecek, ibret alınıp geleceğe ışık tutulacaktır.
Akıbet kelimesi ile Allah, olguların sonuçlarının incelenip çıkarımlarda bulunulmasını istemektedir. Firavun ve ileri gelen adamlarına neden "bozguncu" anlamına gelen müfsid sıfatının verildiği, Kasas sûresinin 4.' âyetiyle açıklanabilir: "Firavun, ülkesinde gerçekten azmış, halkını gruplara ayırmıştı. Onlardan bir grubu horlayıp eziyordu. Bu grubun erkek çocuklarını doğruyor, kadınlarını hayatta bırakıyordu. O gerçekten bozgunculuk yapanlardandı".
Bir devlet başkam, halkım gruplara ayırıp birilerine zulmedip diğerlerini tutamaz. Birilerini horlayıp ezemez. Bunu yaparsa, zâlim ve bozguncu olur. Diğer taraftan Firavun bu unvanı Allah'ın mucizelerini karalamaktan dolayı da almıştır. Gelecek âyetlerde fesat çıkaranların serüveni anlatılacağı için "Dikkat et!" emri verilmektedir.
Burada genel mânada şu soruyu sormakta yarar vardır: "Onlar o mucizeleri inkâr ettiler" ifadesindeki inkârı nasıl gerçekleştirdiler? Bu sorunun cevabını A'râf sûresinin 109 ve Şu'arâ sûresinin 34. âyetlerinde buluyoruz. Bu âyetlerde onların inkârı, ağızlarından "Bu çok bilgili bir sihirbazdır" ifadesi dökülmüştür. Böylece onlar Hz. Musa'yı sihirbaz, mucizelerini de sihir olarak nitelendirip inkârlarını ortaya koymuşlardır.[56]
Hz. Mûsâ Ve Gayesi:
104. Mûsâ dedi ki: "Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim".
105. "Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrâiloğulları'nı benimle gönder!"
Bu âyetlerde beş önemli konu gündeme getirilmektedir.
1. "Mûsâ dedi ki: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim".
a) Hz. Mûsâ "âlemlerin Rabbi" konusunu gündeme getirmekle, Fira-vun'un Allah olmadığına işaret etmekte ve bunu ona öğretmektedir. Çünkü Firavun halkına şöyle hitap etmişti: "Ben sizin en yüce Rabbinizim dedi" (Nâzi'ât 79/24). Kendini Rab olarak insanlara tanıtan Firavun'a "âlemlerin Rabbi" ifadesini hatırlatması ve dersine bu şekilde başlaması, din eğitimcilerine çok önemli bir metot bırakmaktadır.
b) "Gönderilen bir peygamberim". Konuşmasının ikinci basamağında "elçi" olduğunu söylemektedir. Bir devlet başkanı olması sebebiyle "elçilik" kavramım biliyordu. Devletten devlete elçi gönderilirdi, ama Allah'tan insanlara "elçi" gönderilmesi, ilk defa karşılaşılan bir uygulama idi. İlâhî âlemin yeryüzündeki elçisi olmak, Firavun için bir deprem oluşturmuştu. Hz. Mûsâ, bunun için Allah tarafından elçi olarak gönderildiğini yumuşak bir şekilde açıkladı. Bu konuşmanın devamında hem Tâhâ sûresinin 49, hem de Şu'arâ sûresinin 23. âyetlerinde, "âlemlerin Rabbi" ifadesinin ne olduğu Firavun tarafından sorulmakta ve Hz. Musa'nın ona nasıl cevap verdiği anlatılmaktadır. Tâhâ sûresinin 49. âyetinde Hz. Mûsâ, Rab kavramına "yaratıcı ve hidâyet edici" olarak mâna vermektedir.
2. "Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rab-binizden açık bir delil getirdim; artık İsrâiloğulları'nı benimle gönder!" Bu âyette üç konu işlenmektedir.
a) Hz. Musa'nın âlemlerin Rabbi tarafından elçi olarak gönderildiği meselesinde doğru konuştuğunu ispat etmek için birinci ifadeye yer verilmektedir. "Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur". Bu ifadeden şu eğitim ilkesini çıkartıyoruz: Herkes, özellikle din âlimi ve görevlileri Allah hakkında konuşurlarken, gerçeği söylemekle yükümlüdürler, bu onların üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Âyetin ilk kelimesi olan hakk, "borç, hak, vacip, gerekli olan" anlamlarına gelmektedir. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek bir tercih değil bir zorunluluktur. Bu görev insanlara dinî, ilmî ve ahlâkî bir ilke olarak öğretilmelidir.
b) "Size Rabbinizden açık bir delil getirdim" ifadesiyle Hz. Mûsâ, peygamber olarak gönderildiğini sadece sözle değil, mucize ile de ispat etmektedir beyyine kelimesi ile işte bu delili, mucizeyi kastetmektedir. Peygamberlerin kendi durumlarını ispat ederken mucizeden başka sığınacakları bir yol yoktu. Onların gösterdiği mucizelere Allah katından bakınca deney, insanlar katından bakınca mucize olmaktadır.
c) Gerçeği söylediğini ve delil getirdiğini söyledikten sonra ikinci amacını, ya da görevini hemen gündeme getirmektedir: "Artık İsrâiloğulları'nı benimle gönder". Bu ifade, Hz. Musa'nın peygamberlik görevinin içinde hürriyet mücadelesinin olduğuna işaret etmektedir. Firavun'un hukukî, sosyal ve ekonomik açıdan sömürdüğü, haklarını ellerinden aldığı İsrâiloğulları'nı esaretten kurtarmak, onun elçilik görevinin en zor aşamasını teşkil etmektedir.
Hz. Musa'nın peygamberliği, insanlara vurulan esaret zincirini kırıp onları hürriyetlerine kavuşturmakla öne çıkmaktadır. Zaten kendisi de esaret zincirine vurulmuş bir aile ortamında dünyaya gelmişti. Yüce Allah Hz. Mûsâ'yı düşmanının sarayında büyütmekle, köle ruhlu insanlardan peygamber olamayacağını göstermiş oldu. "Kavmimi salıver!" ifadesi, Tevrat'ta (Çıkış, 9/1) yer almaktadır. Demek ki Hz. Musa'nın birinci görevi, A'râf sûresinin 104. âyetinde belirtildiği gibi, peygamber olduğunu ilân etmek, ikinci görevi de İsrâiloğullan'nı esaretten kurtarmaktır.[57]
Firavun'un Teklifi Ve Hz. Musa'nın Mucize Göstermesi:
106. Firavun dedi ki: "Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan, onu ortaya çıkar".
107. Bunun üzerine Mûsâ asasını yere attı, o hemen apaçık bir ejderha oluverdi.
108. Ve elini çıkardı. Birdenbire o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi.
Bu âyetler birlikte ele alınıp tahlil edilecektir.
1. Hz. Mûsâ, A'râf sûresinin 105. âyetinde Rabb'inden bir mucize getirdiğini söylemişti. Bunun üzerine Firavun doğru söylediğini ispat etmesi için "Onu getir!" dedi. Bundan şunu anlıyoruz.
a) Firavun'un kafasında mucize kavramı vardı. Onun için böyle bir şeyin olmayacağını söylemedi de, o mucizenin ortaya konmasını istedi.
b) Doğru konuşma ile mucize arasında ilişki kurulmaktadır. Firavun'un kafasında doğru olma, doğru söyleme gibi bir değerin yeri vardı. Kendisi zâlim olsa da, devlet başkanı olması sebebiyle halkının, yardımcılarının kendisine doğru konuşmalarını ve doğru davranmalarını istemesi doğaldı.
c) Bununla beraber Hz. Musa'nın mucize getirip ortaya koyacağına hiç ihtimal vermiyordu. "Getir onu ortaya koy!" demesindeki meydan okuyuşu buradan kaynaklanıyordu.
2. "Bunun üzerine Mûsâ asasını yere attı. O hemen apaçık bir ejderha oluverdi".
a) Asânm ne olduğu, Tâhâ sûresinin 17-18. âyetlerinde Hz. Musa'ya sorulmuştu. Hz. Mûsâ cevabında ona dayandığını ve onunla koyunlarına yaprak silktiğini ve başka işlerde kullandığını söylemişti. Asanın diğer görevleri Bakara sûresinin 60. âyetinde anlatıldı.
b) Açıklamakta olduğumuz âyette "yılan"a 3tü suğbân, Tâhâ sûresinin 20. âyetinde hayye, Şu'arâ sûresinin 32. âyetinde suğbân, Nemi sûresinin 10. âyetinde yfc. cânn denilmekte, Kasas sûresinin 31. âyetinde de
cânn ismi ile yer almaktadır. A'râf sûresinin 107. âyetinde suğbânın sıfatı
olarak geçen mübîn kelimesi, "apaçık" anlamına gelmektedir.
Öyle anlaşılıyor ki değnek gibi bir maddenin, yılan gibi canlı bir hayvana dönüşmesi insanlığa araştırılması gereken bir ödev olarak verilmektedir. Tâhâ sûresinin 21. âyetinde yüce Allah ondan korkmamasını ve onu eski haline çevireceğini söylemektedir. Demek ki değneğin yılan haline, yılan halinden değnek şekline dönüşeceğine ve dönüştüğüne dikkat çekilmektedir. Bu duruma insan psikolojisinden "nefis" uymaktadır. İnsan nefissiz olmaz. Kimi zaman nefis insan için bir yılan şeklini alır ve onun bütün erdemlerini ısırıp zehrini akıtır ve öldürür. Ama insan değneği eline alıp tuttuğu, yani ona hâkim olduğu gibi nefsine de hâkim olursa ondan istifade edebilir.
3. "Ve elini çıkardı. Birden bire o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi". Aynı konu Tâhâ sûresinin 22. âyetinde şöyle ifade edilmektedir: "Bir de elini koynuna sok, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın" ; Nemi sûresinin 12. âyetinde de şu şekilde beyan edilmektedir: "Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın!"; "Elini koynuna sok, lekesiz olarak bembeyaz çıksın ve bütün korkulardan sıyrılmış olarak kolunu kanadını indir'." (Kasas 28/32).
Bu dört âyetten en son gelen, yorumunu yapmakta olduğumuz sûresinin 108. âyetidir. Tâhâ sûresi 22, Nemi sûresinin 12 ve Kasas sûresinin 32. âyetleri, gerçekleşmeden önce verilen emri gündeme getirirlerken, A'râf sûresinin 108. âyetinde mucizenin gerçekleştiği an gösterilmektedir.
Asâ ile el beyazlığının mucize olarak Hz. Musa'ya verilmesinin sebebini Kasas sûresinin 32. âyetinde buluyoruz: "İşte bu ikisi (asâ ile elin parlaması), Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır".
Bu âyet, asâ ile elin parlamasının eğitim boyutunu gündeme getirmektedir. Sapıtmış toplumu ancak mucizelerle eğitme imkânı vardır. Sapık insanlar olağan delillerle tatmin olmaz, onlar alışılmışın dışında ya da üstünde delil isterler. Çünkü onların psikolojisinde, daima üstün gelmek ve büyük görünmek vardır. O dönemde sihir ilmi ileri bir düzeyde idi. Bu yüzden ancak bir mucize onların dikkatini çekebilirdi.
Denize vurulunca denizin açılıp kıyıya geçmeleri bakımından asâ, aklı; yılana dönüşmesi bakımından, nefsi temsil etmektedir. Elin bembeyaz parlaması da bilgiyi ifade etmektedir. Bilgi ışıktır, yani nurdur. Hz. Musa'nın elinin parlaması mucizesi de bilgiyi temsil etmektedir. Cehalet karanlıktır. Firavun ve kavmi cehaletin karanlığında yaşıyorlardı, onların bilgi nuruna ihtiyaçları vardı. Tevhîd inancının bilgisi, onlara Hz. Musa'nın eli ile parladı. İnsanın eli, kudreti ve iş yapmayı temsil etmektedir.
Elin parlaması da, bilgi nurunun büyük bir güç olduğunu anlatmaktadır. Bilginin hayata geçirilip eyleme dönüşmesinin bir ışık olacağı, Hadîd sûresinin 12-13. âyetlerinde gündeme getirilmektedir. Hz. Musa'nın asası aklı, elinin parlaması da bilgi ve onun eylemini temsil etmektedir. Asâ, yani akıl, dünyayı değiştiriyor, değişen dünyaları da bilgi işliyor ve zenginleştiri-yor. Akıl ve bilgi, Firavun döneminin karanlığını dağıtıp aydınlık bir dünya kuracaktı. Bu dünyayı kurdurmayanlar, kendi hayatlarını kaybedecek duruma geldiler. Akla yol vermeyen, bilginin nurundan istifade etmeyen toplumların yaşama hakkı yoktur. Firavun ve kavminin batması da bundan oldu.
Akla karşı savaşma, bilgiye sırtını dönme, hayatın damarlarını kesmekten başka bir şey değildir. İnsanın içindeki can, aklın çalışması ve bilginin nuru ile zevk duyar, hayatiyetini sürdürür ve onunla cennette yaşamış gibi mutlu olur. Âhirete intikal etmeden cenneti bu dünyada yaşar. Ona bu cenneti yaşatan insanın bedeninden ayrılmak istemez, ama nesiller vasıtasıyla mutluluğunu geleceğe taşır.[58]
Mucizelere Tepki:
109. Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: "Bu çok bilgili bir sihirbazdır".
110. "Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?"
111. Dediler ki: "Onu da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar gönder".
112. "Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler". Bu âyetleri gruplandırmak suretiyle açıklamaya çalışalım.
1. Firavun, A'râf sûresinin 106. âyetinde Hz. Musa'dan mucize getirmesini istemişti. Bunun üzerine Hz. Mûsâ yukarıda açıklanan asâ ve elin parlaması mucizesini gösterdi. Mucizeler onlarda bir şaşkınlık meydana getirdi, ama ardından Hz. Musa'nın sihirbaz olduğunu ileri sürdüler. Bunun anlamı, mucizelerin onların gönlünde meydana getireceği değişim gerçekleşmemişti.
Öyle anlaşılıyor ki Firavun döneminde sihir ilmi zirveye ulaşmıştı. Sihri bilmeleri, mucizeleri ve Hz. Musa'yı bu şekilde değerlendirmelerine sebep oldu. Bu durum şu ilkeyi gündeme taşımaktadır: İnsanlar önlerinde cereyan eden olayları kendi bakış açılarına ve bilgi seviyelerine göre değerlendirmektedirler. Bunun anlamı, olayları olduğu gibi görme yerine, görmek istedikleri şekilde görmeleridir, demektir. Bu da gerçeği yakalamayı geciktirdi, ondan uzakta kaldılar.
"Bu çok bilgili bir sihirbazdır" değerlendirmesi, mucizelerin mermer-leşmiş gönüllere çarpıp geri dönmesinin ifadesidir. Dikkat edilirse, A'râf sûresinin 109. âyetinde "sihirbazdır" değerlendirmesini Firavun'un kavmi, Şu-'arâ sûresinin 34. âyetinde ise Firavun'un kendisi yapmaktadır. Her iki âyet bir araya getirilince, onların fikir birliğinde oldukları neticesine varabiliriz.
2. Değerlendirme burada kalmıyor. "Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?" görüşüne varıyor. "Sizi yurdunuzdan çıkaracak" şeklindeki değerlendirme, artık bir iftiraya dönüştü. Sihri aşan bir mucizeyi sihir olarak değerlendirmek, çok az bile olsa mazur görülebilir, ama yurdunuzdan çıkaracak hükmü bir iftiradan ibarettir.
3. "Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz. Dediler ki: 'Onu da kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcılar yolla! Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler".
a) Âyetin birinci bölümünde Hz. Musa'nın amacı belirleniyor. Onun amacının, Firavun ve toplumunu ülkelerinden çıkartmak olduğu söyleniyor. Aslında Hz. Musa'nın amaçlan arasında "çıkartmak" düşüncesi vardır, ama halkı yurdundan değil, cehaletin karanlığından Allah'ın izni ile nura çıkartmak vardır. Bakara sûresinin 85. âyetinde İsrâiloğullan ile halkım yurtlarından çıkartmamak için misak (antlaşma) yapılmaktadır. Bu, değerlendirmelerinin bir iftira olduğunu gösterdiği gibi, niyetlerini de açığa vurmaktadır.
A'râf sûresinin 110. âyetinde, ne ile onları ülkelerinden çıkartacağı belirlenmezken, Şûra sûresinin 35. âyetinde "sihri ile çıkaracağı" ifade edilmektedir. "Sizi ülkenizden sihri ile çıkartmak istiyor" ifadesi, halka korku salmak ve korku vasıtasıyla Hz. Musa'ya karşı tepki uyandırmak istenmektedir. Bu tarz korkulan halka salarak rakiplerini karalayan nice siyaset adamları gelip geçmiştir.
Peygamber gelmeyeceğine göre, Kur'ân'da bu âyetin yer almasının eğitim açısından amacı ne olabilir? Rakiplerini devre dışı bırakmak için in-sanlan kamplara ayınp onlara iftira ederek halka korku salmanın, iftirada bulunmanın ne kötü bir uygulama ya da siyaset olduğu anlatılmaktadır. Özellikle peygamberler bu iftira ve karalamalara uğradığına göre, din âlimi ve görevlilerin de kıyamete kadar bu muameleye mâruz kalacaklanna işaret edilmektedir. Müşrik bir topluma tevhîd inancını yerleştirmeye çalışan, zâlim idarecilere yanlış yaptıklannı söyleyen din bilginleri, hep böyle tepkilerle karşılaşacak, iftiralarla karşı karşıya kalacaklardır.
110. âyette çözüm yollan araştırılırken, 111. âyette Hz. Mûsâ ile Harun'un bekletilmesi, şehirlere toplayıcılar gönderilmesi, 112. âyette de bütün bilgili sihirbazlann getirtilmesine karar verildi. Buradan şunu çıkartıyoruz: Hz. Musa'nın mucizelerinin sihir olduğunu söylemeleri, sihre sihirle karşılık verilmesi kararına ulaştı. Hz. Musa'nın sihir dedikleri mucizelerini sihirle venmek, ortadan kaldırmak istediler. Diğer taraftan Hz. Mûsâ döneminde Mısır'da sihir ilminin ileri düzeyde olduğunu da anlıyoruz. Nasıl Allah Hz. Musa'ya sihirle mücadele edecek mucizeler verdiyse, onlar da mucizelerle sihir vasıtasıyla mücadele vermek istediler.
Bundan şunu çıkarıyoruz: Peygamberlere verilen mucizenin temel belirleyici sebebi, dönemin önde gelen ilmî çalışmaları, dolayısıyla teknolojisi ve değer yargılan olmaktadır. Asâ ve Hz. Mûsâ'nm elinin parlaması mucizesi, sihirle mücadele için Kur'ân da dil bakımından Arap edebiyatını aşmak için mucize olarak verilmiştir.[59]
Sihirbazlar Ve Mücadeleleri:
113. Sihirbazlar Firavun'a geldi ve: "Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?" dediler.
114. Firavun, "Evet hem de siz (bana) yakınlardan olacaksınız" dedi.
115. Sihirbazlar: "Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım" dediler.
116. "Siz atınız" dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler.
117. Biz de Musa'ya "Asanı at!" diye vahyettik. Bir de baktılar ki, bu onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.
118. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.
119. işte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
Bu âyetler aynı olgunun bütününü meydana getiren parçalardır. Âyetlerin açıklamasını merkezî konuya göre yapmayı uygun buluyoruz.
1. 113. âyette geçen ecr (ödül) ile gâlib (üstün gelmek) kavramları, merkezî konuyu oluşturmaktadır. Galibiyetten bahsedildiğine göre bir yarış, bir mücadele ve bir savaşın olduğu ortaya çıkmaktadır. Her zaferin bir karşılığı olmalıdır. Onun için galibiyetten sonra ödüllendirilip ödüllendirilme-yecekleri sorulmaktadır. Basanlar ödüle doğru akarlar, onunla beslenirler, onunla daha büyük basanlara doğru yol alırlar.
2. Hz. Musa'nın mucizelerine karşı elde edilecek zafer, sihirbazlann Fi-ravun'a yakın olmasını temin edecekti. Devlet başkanına yakınlık, en önde gelen ödüllerden biridir. Çünkü devlet başkanına yakın olmak, onun gözdelerinden olmak anlamına gelmektedir. Böyle bir ödülü ilk koyan yüce Allah'tır. Hayırda önde olanlar, Allah'a yakın olanlardır (Vâki'a 56/10-11); Allah ölen insanlan üç kısma ayırmakta ve bunlardan Allah'a yakın olanlann olduğunu gündeme getirmektedir (Vâkı'a 56/88). Kanşımı tesnîmden olan içeceği, Allah'a yakın olanlar içecektir (Mütaffifîn 83/27-28).
Devlet başkanına, öğretmene, işverene, âmire yakın olma ödülünü kazanmak ve bunu elde edecek başarıları göstermenin başta gelen ödüllerden olması, Allah tarafından konmasına bağlıdır. Yakın olmak, insanın doğasında var olan bir duygu, bir arzu ve bir tutkudur. Toplu halde yaşamanın altında yatan sebeplerden biri de bu yakınlık duygusudur. Allah'a yakın olmak, insanın kendine ve diğer insanlara yakın olmasından daha sıcak ne olabilir?
3. 115. âyette geçen ifadeden sihirbazların bu yarışmayı kazanacaklarından emin olduklarını anlıyoruz. "Sen mi atacaksın yoksa biz mi?" demeleri, aynı zamanda yarışmanın edebini de gündeme getirmektedir. Rakibine seçenek verme erdemini göstermek, yarışmanın edebidir. Aynı âyetten anlıyoruz ki, sihirbazlar da Hz. Musa'nın asasını atması gibi, sihir yaptıkları şeyleri atıyorlardı. Hünerlerini atma şeklinde ortaya koyuyorlardı.
4. 116. âyette Hz. Mûsâ atma sırasını onlara verdi. İnsanların gözlerini büyüleyecek derecede kuvvetli sihir yaptılar. "Gözleri büyüleme" ifadesinden anlıyoruz ki, sihir bir göz boyamadan ibaret olup halkın korkmasına sebep olmuş ve onları dehşete düşürmüştü. Bunun için yüce Allah "Büyük bir sihir gösterdiler" ifadesine yer vermektedir.
Burada şu soruyu sorabiliriz: Sihirbazlar ne attılar? Bu sorunun cevabı A'râf sûresinde yoktur, ama Şu'arâ sûresinin 44. âyetinde bu soru cevaplandırılmaktadır. Âyet şöyledir: "Bunun üzerine sihirbazlar iplerini ve değneklerini attılar ve: 'Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz' dediler". Demek ki onlar ip ve değnek atmışlar. Aynı cevap Tâhâ sûresinin 66. âyetinde de verilmektedir.
Burada bir soru daha sormak gerekiyor: Sihirbazların attıkları ip ve değnekler ne oldu? Bu sorunun cevabını da Tâhâ sûresinin 66. âyeti vermektedir: "Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızlı akıyormuş gibi göründü". İpler ve değnekler hareket edip akıyormuş gibi bir görüntü oluştu.
Bu durum büyük bir sihirdi ve halkı dehşete düşürdü, aynı zamanda Hz. Musa'yı da etkiledi. Bu durum Tâhâ sûresinin 67. âyetinde anlatılmaktadır: "Öyle ki, bu yüzden Musa'nın içinde bir korku belirdi" . Bu korkuyu Hz. Mûsâ gideremedi de, yüce Allah ona şöyle seslendi: "Korkma! Üstün gelecek olan kesinlikle sensin, dedik!" (Tâhâ 20/68).
5. Yüce Allah Hz. Musa'nın korkusunu gidermek ve "üstün geleceği" olgusunu gerçekleştirme adına ona şöyle vahyetti: "Asanı at! Bir de baktılar ki, bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor". Bu âyette yer alan lakıfe, ya da lakf kelimesi, "bir şeyi yakalayıp yemek, yutmak" anlamına gelmektedir. İfk ise "bir şeyi olduğu durumdan çevirip değiştirerek başka şekilde göstermek"tir. Kur'ân'da "yalan"a ifk denmesinin sebebi de budur. Hakikatin tersyüz edilmesine sebep olduğundan yalana ifk denmiştir. Onun içindir ki, Ankebût sûresinin 17. âyetinde "Yalan üretiyorsunuz" buyuru-lurken, yalan ifk kelimesiyle ifade edilmektedir. Mü'min sûresinin 62. âyetinde de "çevrilmek, döndürülmek" anlamında geçmektedir: "Durum böyle iken, nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz?"
Böylece Hz. Musa'nın ejderhaya dönüşen asası, onların uydurdukları ip ve değnekten ibaret olan sihirlerini yuttu. Tâhâ sûresinin 69. âyetinde \y& sane'û kelimesine yer verilerek, "yaptıklarını" denmektedir. "Yaptıklarını yutsun" denirken A'râf sûresinin 117. âyetinde ve Şu'arâ sûresinin 45. âyetinde uydurduklarını denmek istenmektedir.
Hz. Mûsâ ile sihirbazların yarışmasından, ya da mücadelesinden ne çıktı? Bu sorunun cevabı, A'râf sûresinin 118 ve 119. âyetlerinde verilmektedir: "Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti"; "İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler" . Şimdi burada sorulacak olan soru şudur: Yüce Allah bu olguyu bize niçin anlatmaktadır? Hz. Mûsâ gelmeyeceğine ve bir asâ mucizesi olmayacağına göre bu olayın anlatılması bize ne fayda temin edecektir? Hz. Musa'nın asası bir sembol olarak kullanılmaktadır. Sihirbazların ip ve değnekleri de semboldür. Hz. Musa'nın asası hak, onlarınki ise bâtıldır.
A'râf sûresinin 118. âyeti bu mânayı vermektedir. Diğer taraftan bu olgu günümüze şu şekilde bir ışık tutmaktadır: Her yeni teknoloji eskisini ortadan kaldıracaktır; traktörün sabanı yutması gibi. Daha kaliteli olanın kalitesizi, daha yeni olanın daha eskiyi, daha gelişmiş olan teknolojinin eski olanı ortadan kaldırması gibi. Bunun için çalışan, yeniye koşan, bilgiyi eyleme dönüştüren toplumlar buna ayak uyduramayanları yutacaktır, belki de ortadan kaldıracaktır.
Onun içindir ki "Büyücü nereye giderse gitsin, iflah olmaz" (Tâhâ 20/69) buyururken yüce Allah, kalitesiz iş üretenlerin, eskinin peşinden koşanların zafere ulaşması, iflah olması mümkün değildir, denmek istenmektedir. Modası geçmiş, işe yaramayan, çağ dışı teknolojilerin peşinde koşanlar, sihirbazların ip ve değneğin peşinde koşmalarına benzer, kaldı ki bunlar başkalarının ürettiği teknolojiler tarafından yutulacaklardır.
Hz. Musa'nın asası ile sihirbazların ip ve değnekleri bu şekilde yorumlanacağı gibi, düşünce açısından da yorumlanabilir: İnsanı geleceğe taşıyan çağdaş sorunları çözenlerle, hurafelerin, sahte fikirlerin, dedikodunun peşinde koşanların durumuna benzetilebilir: Sorunlara çözüm üretenler, çağ dışı düşüncelerin peşinde koşanları yutacaktır. Tıpkı Hz. Musa'nın asasının sihirbazların yaptıklarını yuttuğu gibi. Yüce Allah tevhîde inananların ileri seviyede, insanlığın sorunlarını çözecek fikirler üretmesini ve sahte olanların ortadan kaldırılmasını istemektedir.
Hz. Musa'nın, atıldığında ejderha haline gelen asasını nefse benzetebiliriz. Nefis insanın kontrolünde olduğu zaman, değnek gibi faydalı işlere yarar. Ama onun kontrolünden çıkarsa, bir ejderha kesilir. Sihirbazların ip ve değnekleri de sahte, işe yaramayan, içi boş, göz boyamadan ibaret olan fikirlere benzetilebilir. Böyle bir beyin, nefis denen ejderhaya karşı duramaz; nefis tarafından yutulur. Böylece yüce Allah, nefis denen ejderhanın önünde durabilecek fikirler üretilmesini istemektedir.
6. Yüce Allah'ın bu deneyi ile, Hz. Musa'nın mucizesinin iki amacı olduğunu gelecek âyetlerden anlıyoruz. A'râf sûresinin 118. âyeti, bu neticeyi şöyle belirlemektedir: "Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok oldu gitti". Gerçek kendini göstermiş, ötekilerin yaptıklarının boş olduğu da anlaşılmış oldu. îsrâ sûresinin 81. âyetinde bunun evrensel mânada kanunu konmaktadır: "Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur". O zaman bu âyetten şu neticeyi çıkartabiliriz: İnsanlar hakkı anlamalı, araştırmalı, ona yaklaşmalı, onu takip etmelidirler. Onlar bunu yapınca, bâtıl yaşayacak, ayak diretecek alan bulamayacaktır.
7. Firavun ve taraftarları yarışma alanından mağlûp olarak geri döndüler. Demek ki galibiyet, hakla beraber olanların; mağlûbiyet de bâtılı savunanların olmaktadır. Aslında Hz. Mûsâ ile sihirbazların kendi aralarında bir galibiyet, bir mağlûbiyet meselesi olmamıştır. Galibiyetle mağlûbiyet onların savunduklarının arasında, gerçekle bâtıl arasında cereyan etmiştir. Mağlûbiyet insanı küçük düşürdüğü için, yüce Allah sagare kelimesine yer vermiş ve ona psikolojik bir mâna yüklemiştir. "Küçük düşmek", biyolojik bir anlamda değil de manevî mânada kullanılmıştır. Galibiyetin, mağlûp tarafa yüklediği psikolojik eziklik için bu kelimeye yer verilmiştir.
İnsanların savundukları yok olunca, hem değer verdikleri hem de uğrunda savaştıkları sahte değerler ellerinden gidince, geride ağır bir pişmanlık bırakır, pişmanlık halka mal olunca, psikolojik olarak küçüklük hissederler. Gerçek savaşın meydana getirdiği mağlûbiyetler, sportif faaliyetlerdeki mağlûbiyetler, medeniyet minderindeki fikir, sanat, ekonomik ve siyaset mağlûbiyetleri de aynı küçülme psikolojisini doğurur. Ama bu sonuncuların doğurduğu psikolojik küçülme ötekileri ile mukayese edilemez.[60]
Mucizelerin Hedefi:
120. Sihirbazlar secdeye kapandılar.
121. Biz âlemlerin Rabbi'ne inandık.
122. Mûsâ ve Harun'un Rabbi'ne!
1. Hak kendini gerçekleştirdi, Firavun ve taraftarları küçüklük hissedecekleri mağlûbiyeti tattılar. Bunlar mucizelerin yakın hedefleri idi. Esas amaç sihirbazların etkilenip tevhide dönmeleri idi. Aslında bu beklenmeyen bir olgu oldu. "Sihirbazların secdeye kapanması", mucizenin beklenmeyen neticesi ve beklenmeyen değiştirici özelliği olmuştu. Değişim, Firavun ve taraftarlarında olması gerekirken, bizzat yarışmada rol alan ve taraftar olanlarda gerçekleşmiş oldu.
2. Değişim başka taraftan beklenirken, neden sihirbazlarda gerçekleşti? Sihirbazlar Hz. Musa'nın mucizesinin gücünü takdir edebilecek durumdaydı. Sihir yapacak seviyede olanlar bu tip mucizelerin ne anlama geldiğini rahatlıkla idrak edebiliyor ve yapılması gereken davranışları gösterebili-yorlardı. Orada da öyle oldu. Bu durum hakkın karşısında boyun eğmek, aczini kabullenmek ve neticede saygı secdesinde bulunmaktır. Acziyet ve saygı, onların ağzından şu ifadelerin dökülmesine sebep oldu: "Mûsâ ve Harun'un Rabbi olan âlemlerin Rabbi'ne inandık".
Beklenen değişim onların iman etmesi olmuştur. Ama bu değişim, sadece sihirbazlarda değil, Firavun ve onun taraftarlarında da olmalıydı. Demek ki bir mucize herkese aynı derecede, aynı nitelikte ve aynı derinlikte etkide bulunmuyor.
A'râf sûresinin 121 ve 122. âyetleri, Tâhâ sûresinin 70. âyetinde tek âyet haline gelmiş ve sonra Şûra sûresinin 47 ve 48. âyetlerinde iki âyet halini almıştır. Fakat mâna ve kurgu değişmemiştir. Bu değişimden anlıyoruz ki, sihirbazlar "âlemlerin Rabbi" kavramını biliyorlardı. Burada şu soruyu sormak gerekir: "Mûsâ ve Harun'un Rabbi" ne demek? Âlemlerin Rabbi ifadesinin yerine "Mûsâ ve Harun'un Rabbi" kavramı niçin çıkmıştır? Rab, âlemlerin Rabbi'dir, sadece Mûsâ ve Harun'un Rabbi değil ki, böyle bir ifadeye yer verilsin! Aynı ifadeye benzer konuşmayı, Yûnus sûresinin 90. âyetinde Firavun yapmıştır: "Nihayet boğulma haline gelince gerçekten, İsrâ-iloğulları'nın, inandığı tanrıdan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim". İsrâiloğulları'nın inandığı tanrı, diğer insanların inandığı tanrıdan başka bir tanrı mıdır ki, böyle bir ifade kullanılmıştır?
Bu sorulara şu şekilde cevap verilebilir: Sihirbazlar şu gerçeğin farkına vardılar. Kendi kafalarında bir tanrı bir de Rab anlayışı vardı. Rab anlayışının yanlış olduğunu anladılar. Rabbin doğru anlaşılması için Mûsâ ve Harun'un anlayışına bakmak gerekiyordu. Çünkü onların inandığı Rabb'in, onlar için de doğru olduğu ortaya çıkmıştı. "Mûsâ ve Harun'un Rabbi" ifadesi bundan dolayı kullanılmıştır.
Din eğitimi açısından Hz. Musa'nın mucizesinden sonra böyle bir değişimden çıkarılacak ilke şudur: Din âlimi ve görevlileri, dini tebliğ ederken genel olarak herkese hitap ederler, ama bu tebliğin etkinliğinin nerede ger-çekleşeceğini bilemezler, bunun için bir ön tahmin yürütemezler ve yürüt-memelidirler. Yaptıkları tebliğden diğer insanlar kendi bilgi, tavır ve tutumlarına göre istifade edeceklerdir. Bu durumun evrensel kanunu, İsrâ sûresinin 82. âyetinde konmaktadır: "Biz Kur'ân'dan, mü'mirilere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama Kur'ân zâlimlere ziyan artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz".
Demek ki Kur'ân'ın etkisi, insanların manevî yapısına göre bir boyut kazanmaktadır. İnanan insanlara şifa ve rahmet olurken, inkarcıların azgınlığını arttırmaktadır. Bu durumun sebebini de İsrâ sûresinin 84. âyeti tesbit etmektedir: "De ki: 'Herkes, kendi mizaç ve karakterine göre davranmaktadır...". Yüce Allah insanların davranış ve tutumlarındaki sebepleri onların karakterlerine bağlamaktadır. Dini tebliğ edenler insanların karakterini bilemeyeceklerine göre, kimin olumlu, kimin olumsuz tavır takınacağını da önceden kestiremezler.[61]
Sihirbazlara Firavun'un Tepkisi:
123. Firavun dedi ki: "Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha! Bu şehirde tezgâhladığınız bir tuzaktır ki, bununla şehir halkını oradan çıkartmak peşindesiniz. Yakında anlayacaksınız".
124. "Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım".
Bu âyetlerin analizinden elde edilebilecek bazı ilkeler şunlardır:
1. "Firavun dedi ki: 'Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha!" Ayetin bu kısmından üç önemli netice çıkartıyoruz.
a) Geçmişte bazı fertler ve gruplar insanların neye inanacaklarını belirleyip insanların inanç özgürlüklerini ellerinden alıyorlardı. Bu durum günümüzde de devam etmektedir.
b) "Ona inandınız" ifadesindeki üçüncü şahıs, yani "o" kimdir? Yüce Allah mı, yoksa Hz. Mûsâ mı? Bu âyetin kurgusundan bu sorulara cevap vermek zordur, ama Tâhâ sûresinin 71. âyetinde cevabı bulabiliriz: "Firavun şöyle dedi: 'Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur". Görüldüğü gibi "Ona inandınız" ifadesinden sonra, "O size büyü öğreten ulunuzdur" ifadesi gelince, A'râf sûresinin 123. âyetinde yer alan "o" zamirinin Hz. Mûsâ olduğu ortaya çıkmaktadır. Aynı açıklamayı Şu'arâ sûresinin 49. âyetinde de buluyoruz.
Öyle anlaşılıyor ki sihirbazların inandıkları tevhîd inancının yapısından çok, Firavun'u ilgilendiren Hz. Musa'ya inanmaları olmuştur. İman değil de şahıs onun için öne geçmiştir. Halbuki "Âlemlerin Rabbi'ne inandık" ifadesi, Firavun'u daha çok ilgilendirmeliydi. Bu duruma benzer bir olgu En'âm sûresinin 33. âyetinde geçmişti. "Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar". Bu âyeti A'râf sûresinin 123. âyetiyle birlikte ele alırsak, Firavun Hz. Musa'ya değil, tevhîd inancına tepki gösteriyordu da kendisi bunun farkında değildi.
c) "Size izin vermeden ona iman ettiniz ha!" ifadesinden, Firavun'un otoritesinin sarsıldığını görüyoruz. Büyük bir kalabalığın önünde Firavun'un artık insanların gönlüne hâkim olamadığını anlaması, iktidarının çatırdamaya başladığının göstergesi idi. Bu durum Firavun'dan sonra gelecek devlet başkanlarına, zorla insanların gönlüne hükmedilemeyeceğini, gönüllerdeki değişimin, siyasî iktidarın değişimine bağlı olduğu kuralını öğretmektedir. Özellikle sihirbazların şirki bırakıp tevhîde yönelmeleri, halkın da tevhîd inancına yönelmesini hızlandıracaktı. Tevhîd inancına geçişin hızlı olması, Firavun'un iktidarının da hızla elinden gideceğinin göstergesi idi. Artık Firavun şirke ve zulme dayalı iktidarının çöküş seslerini duymaya başlamıştı.
2. "Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkartmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında göreceksiniz". Aslında bu ifadesiyle Firavun, endişesini ortaya koymaktadır. Tevhîd inancına geçmelerini tuzak olarak nitelendirmesi, onun ne kadar şaşkın olduğunu göstermektedir. İman etmek, dînî; halkı şehirden çıkartmak, toplumsal bir konudur. Sihirbazların tevhîd inancını kabullenmeleri ile halkı şehirden çıkartmanın ne bağlantısı olabilirdi? Artık Firavun, oluşumlara isabetli yorum getiremeyecek durumdaydı. İmanı tuzak olarak görecek kadar sağlıklı düşünme melekesini kaybetmişti.
Halkın gözündeki otoritesini kaybetmemek için iftiradan ibaret olan umulmadık yollara başvurdu. Onlara yapacağı zulme zemin arıyordu. Toplumları idare edenler, siyasî rakiplerinden korkmaya başlayınca, onları saf dışı bırakabilmek için aynı tarzda umulmadık iftiralar atarlar. "(Başınıza gelecekleri) yakında göreceksiniz" demesi ile de, tevhîdi kabul edenlere tehditler savurdu. Kendi inanç sisteminin dışına çıkıp halkın ilgisini çekenleri iktidarı için tehlikeli görüp tehdit etmek, sanki insanlığın siyasî tarihinin değişmez bir kanunudur. Bu tip değişimler halka zulmetmek için birer bahane olmuştur.
3. Firavun onlara ne yapacaktı? Bu sorunun cevabı, A'râf sûresinin 124. âyetinde verilmektedir:
a) "Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim". Âyetin bu kısmında geçen min hilaf ifadesine Muhammed Esed "dönekliğiniz yüzünden" şeklinde anlam vermiştir. Bu ifade, Tâhâ sûresinin 71. âyetinde ve Şu'arâ sûresinin 49. âyetinde geçmektedir; âlimler bu ifadeyi "çaprazlama" anlamına almışlardır. Sağ kol, sol bacak, sol kol, sağ bacak şeklindeki kesilmeyi ifade etmektedir. Muhammed Esed Mâide sûresinin 33. âyetinde geçen min hilaf kavramını da "döneklik" mânasına almıştır. Birinin elini ve ayağını kesmek deyimi, birinin gücünü yok etmekle eş anlamlıdır. Hem fiziksel hem de mecazî anlamda mefluç, yani kötürüm hale getirilmeyi ifade etmektedir. Arapça'da halefehû fiili, 'onunla anlaşmazlığa düştü, ona muhalefet etti, ona aykırı bir şekilde davrandı" anlamlarına gelmektedir.
Burada sorulması gereken soru şudur: Bu tür cezayı Firavun gerçekleştirdi mi? Bu sorunun cevabını A'râf sûresinin 127. âyetinde bulmak mümkündür. Aslında 126. âyetin sonundaki sihirbazların duasının son kelimesi, bu soruya farklı boyutta cevap vermektedir. Sorunun cevabı olan bu âyetleri kendi yerlerinde açıklayacağımızdan, bu soruya daha sonra dönmek üzere şimdilik buna dair ayrıntıya girmiyoruz.
b) "Sonra da hepinizi asacağım". El ve ayaklarını çaprazlama kestikten sonra, onları asacağına dair kararını bildirdi. Öyle anlaşılıyor ki asma şeklinde verilen ceza, insanlık tarihine çok eskiden girmiştir. Bir hayata son vermek, ancak bir hayata karşılık olması gerekirken, inançlarını tevhide yöneltenlere uygulanması, Firavun'un zulmünün ne dereceye ulaştığını göstermektedir. İnanç özgürlüğü meselesinde insanlığın neler çektiğini anlatan bu âyetler, inanç özgürlüğüne saygının ne derece zor bir durum olduğunu da göstermektedir.
"İnanç özgürlüğü" ifadesinin insanlık tarihine girmesi, belki de en büyük devrimi teşkil etmiştir. Hukuku olmayan Firavun'un idaresinde inancını özgürce değiştirenlere "idam cezası" verilmiştir. "Çaprazlama el ve ayaklarının kesilmesinden sonra mı bu idam cezası uygulanmıştır, ya da uygulanmamış da istek safhasında mı kalmıştır" meselesine net bir açılım getiremiyoruz. Âyetteki kurguya bakılırsa, önce kesme sonra da idam cezasının verildiği rahatlıkla anlaşılır.[62]
Sihirbazların Cevabı:
125. Onlar: "Biz zaten Rabbimize döneceğiz".
126. "Sen sadece, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımız al!" dediler.
Bu âyetlerden çıkarılacak önemli neticeler vardır.
1. "Biz Rabbimize döneceğiz" ifadesiyle, müslüman olan sihirbazlar, ölümün Allah'a dönüş olduğu tanımını yapmaktadırlar. O anda böyle bir tanım yapmaları, onların kültürlü olduğuna delil teşkil etmektedir. Âyette geçen münkalibûn kelimesi, kalb ve onun türevi olan inkılâb kelimesinden türemiştir. Bir halden bir hale dönüştüğü için gönüle kalp denmiştir. Devrim mânasına gelen inkılâp da aynı kelimeden gelmektedir.
2. "Biz Rabbimize döneceğiz" ifadesiyle, tevhîd inancı uğruna hayatlarını feda edebileceklerini açıklamaktadırlar. Ölüme aldırış etmediklerini, çünkü bir gün zaten öleceklerini vurgulamaktadırlar. Firavun'un onları ölümle tehdit etmesinin yersiz olduğuna işaret edilmektedir. Tevhîd inancı uğrunda ölmenin şehidlik olduğunu biliyor ve bunu Firavun'un huzurunda ifade ediyorlardı.
Yüce Allah, Müslümanlığı tercih eden sihirbazların bu ifadelerini bize nakletmekle, tevhîd inancının önemini ve bu konuda yapılan değişimin yüceliğini anlatmakta, ondan fedakârlık yapılamayacağını vurgulamaktadır. Firavun kesip doğramaktan, idamdan bahsettiği halde, öbürleri Allah'a kavuşmayı konu edinirken, zıt görüşlerin nasıl sivrilip kan akıttıracak hale geldiklerini de Allah gündeme getirmektedir. Farklı inançlara tahammül edemeyenlerin, ellerinde iktidar gücü varsa, bunu nasıl kötüye kullandıklarına dikkat çekilmektedir.
3. "Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde, onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun".
a) Müslüman olan sihirbazlar, Firavun'un el ve ayalarını kesip asmakla tehdit etmesinin sebebini açıklamaktadırlar. Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeleri görüp inanmalarının kin, nefret ve düşmanlık doğurduğu analizi yapılmaktadır. Sebep-sonuç ilişkisi bağlamında Firavun'un sözlerinin sebebine gidilerek açıklamalar yapılmaktadır.
b) "İntikam alıyorsun" ifadesinde kâfirlerin, inanan insanlara intikam hırsı ile muamele yaptıkları ve yapacakları bilgisine ulaşıyoruz. Bu geçmişte böyle oldu, bundan sonra da böyle olacaktır. Mâide sûresinin 56. âyetinde aynı intikam hırsının müslümanlara gösterildiğine şahit oluyoruz. Kitap ehlinin sadece Allah'ın indirdiğine inandıkları için müslümanlardan hoşlanmadıklarını, onlara intikam hırsıyla yaklaştıklarını görüyoruz. Bir zamanlar ateşle dolu hendeğe atılıp öldürülenlerin, sadece Allah'a inandıklarından dolayı bu işkenceye mâruz kaldıkları, Bürûc sûresinin 4-8. âyetlerinde anlatılmaktadır. Ateistlerin, ya da müşriklerin tevhîd inancına sahip olanlara böyle davrandıklarını anlatırken yüce Allah, dünyanın nasıl kirletildiğine de dikkat çekmekte; hırs ve inkârın insanlığın yücelmesine büyük bir engel teşkil ettiğini vurgulamaktadır.
4. "Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al!" Âyetin bu kısmında yer alan ferağa kelimesi, Kur'ân'da altı âyette geçmektedir. Kelimenin farklı kalıplarda farklı alanlar için kullanıldığını görüyoruz: "Bir işten boş olma, bitirmek, yönelmek, kastetmek, ölmek, kap boşalmak, kanı boşa gitmek, suyu dökmek, bir şeye endişe duymak, atın süratli gitmesi, madeni kaba dökmek, Allah'ın kalplere sabır vermesi, hesaba çekmek" mânalarına gelmektedir.
Kur'ân'daki mânaları ise şunlardır:
a) Kurtulmak. İnşirah sûresinin 7. âyetinde, "kurtulmak" anlamına gelmektedir. Buradaki kurtulmak, psikolojik mâna yüklenerek "sıkıntıdan kurtulmak, boşalmak" anlamını ifade etmektedir: "Öyle ise (sıkıntıdan) kurtulduğun zaman sağlam dur".
b) Hesap sormak. Bu mânada Rahman sûresinin 31. âyetinde yer almaktadır: "Ey insan ve cin! Bir gün sizden hesap soracağız". Aslında kelime "size döneceğiz" anlamına gelmektedir. Allah'ın dönmesi, "hesap sormak" üzere olacaktır.
c) Dökmek. "Bana ergimiş bakır getirin, bunun üzerine dökeyim, dedi" (Kehf 18/96). Kelime, ergimiş demirin üzerine, ergimiş bakın dökmek anlamını ifade ederken, maddî bir mânayı yüklenmektedir.
d) Dolup taşmak. Kasas sûresinin 10. âyetinde psikolojik bir oluşumu ifade etmek için kullanılmaktadır: "Musa'nın annesi, yüreği acı ile dolup taşarak sabahı etti". Gönüldeki korku, endişe, tasa ve acının çokluğunu gösteren bir kelime olmaktadır.
e) İhsan etmek. "Bol bol vermek, lütfetmek, boşaltmak" mânasında, yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 126 ve Bakara sûresinin 250. âyetinde yer almaktadır: "Ey Rabbimiz! Bize sabır ihsan et!" duasında bu mânada kullanılmaktadır.
Bu âyette de manevî anlamda geçmektedir. Ancak bu duadan şunu anlıyoruz. Sabır denen belâlara göğüs germek gibi manevî hayatın doruk noktasını elde etmekte Allah'ın yardımını beklemek, bunun için dua etmek bir zorunluluktur. Öyle meseleler olur ki, onları çözmek ancak ilâhî yardımla mümkün olur. Müslüman bunun farkında olmalıdır. "Ve yürekten sana teslim olan kimseler olarak canımızı al!" Bu duadan çıkarılacak neticeler şunlardır:
a) Müslümanlığı seçen sihirbazlar, Firavun'un önünde ölüme meydan okudular. Allah uğrunda ölmenin önemini biliyorlardı. Onlar Firavun'un değil de canlarını Allah'ın alması için dua etmekteydiler; ölümü Allah'tan bekliyorlardı.
b) Allah'a teslim olarak canlarının alınmasını istemeleri, Âl-i İmrân sûresinin 102. âyetindeki emre uygun düşmektedir: "Ancak müslümanlar olarak can veriniz". İnsanın dünyasını değiştirirken Allah'a bağlılığını koruması, çok önemli bir manevî seviyeyi teşkil etmektedir. Bu seviyeyi muhafaza etmek, insanın irâdesini aşmakta olduğundan, sihirbazlar Allah'tan yardım istemektedirler. Kısaca diyebiliriz ki, müslüman olarak ölmek her dinin özünde var olan çok önemli bir ilkedir.
Burada müfessirler, Firavun'un A'râf sûresinin 124. âyetinde savurduğu tehdidi yerine getirip getirmediği konusunda kesin bir netice verememektedirler. Bazıları bu tehdidi yerine getirip onları öldürdüğünü, kimileri de onları öldürmediğini söylemektedir. Bir sonuç verebilmek için sonra gelen âyetlere bakmak gerekir. Diğer taraftan bu konuyu ele alan Şu'arâ sûresinin 50-56. âyetleri de bu bağlamda düşünülmelidir.777[63]
Fıravun'un Cevabı:
127. Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: "Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar diye mi bırakacaksın?" Firavun: "Biz onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz" dedi.
Bu âyetin açıklamasından şu neticeleri çıkartmak mümkündür:
1. "Mûsâ ve kavmini bırakacak mısın?" Bu sorudan şu
neticeye varabiliriz: Firavun, müslüman olan sihirbazları öldürdü; kavminin ileri gelenleri de Musa'nın kavmini bırakması ve bırakmamasıyla ilgili olarak bu soruyu sormaktadırlar.
2. Bu sorunun içinde yer alan "Musa'nın kavmi" kavramı, sihirbazları da içine alıyorsa, onları öldürmediği anlaşılmaktadır.
3. "Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar diye mi bırakacaksın?" ifadesinden de sihirbazların öldürmediği anlaşılmaktadır. Çünkü Firavun'un tanrılığını ve putları bırakıp tevhîd inancını kabul edenler sihirbazlardı. Musa'nın kavmi olan İsrâioğul-lan henüz tevhîd inancını kabul etmiş değillerdi.
4. "(Seni) ve tanrılarım" ifadesinden anlaşılıyor ki, Firavun kendisini halka tanrı olarak kabul ettirmişti: "Firavun: 'Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum" (Kasas 18/38); "Ve ona en büyük mucizeyi gösterdi. O ise hemen yalanladı ve isyan etti. Sonra olanca çabasını göstererek sırtını döndü. Derhal adamlarını topladı ve bağırdı: 'Ben sizin en yüce Rabbinizim" (Nâzi'ât 79/20-24). "Seni" derken, senin tanrılığını terkettikleri anlamına gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Firavun kendisini tanrı görüyordu, ama onun tanrısı, yani tanrının da tanrıları vardı.
5. "Yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi?" Buradaki fesat çıkarmak, insanların çok tanrılı dinlerini bırakıp tek tanrılı inancı benimsemiş olmaları anlamına gelmektedir. Onlar da fesadın ne olduğunu biliyorlardı; yanlış bile olsa, kurulu inanç sistemine karşı çıkmayı fesat kavramıyla karşılıyorlardı. Yerleşik düzen kötü bile olsa, ona karşı çıkanlar bozgunculukla itham edilmekteydi.
6. "Firavun: 'Biz onların erkeklerini öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz, dedi".
a) İslâm gelmeden Arap toplumunda kız çocukları, Firavun döneminde ise erkek çocukları suçsuz yere öldürülüyordu. Yüce Allah Araplar'ın bu dönemini Câhiliye diye andığına göre, Firavun'un dönemine de aynı adla anmamız mümkündür.
b) Firavun, tamamen yok etmek yerine ezmek istiyordu. Hz. Mûsâ ve kavmini aczinden ve korkusundan dolayı bırakmadığını, istediği zaman onu ve kavmini yakalayıp cezalandırabileceğine işaret etmektedir. Bu ifadeden, Hz. Musa'nın mucizesi olan asadan korktuğunu, sihirleri yuttuğu gibi kendisini de yutma ihtimalinin olabileceğini düşünüp onları serbest bıraktığını da anlıyoruz. Eğer Hz. Mûsâ ve onun kavminin üzerine o anda gidebilecek cesareti olsaydı, derhal gidecekti. Demek ki müslüman olan sihirbazları korkusundan dolayı öldürmemişti. Fakat taraftarlarını eski inançlarında tutmak için tehdit savurmaktan da geri durmadı. "Erkeklerini öldürür, kadınlarını bırakırız, biz onları ezip geçeriz" ifadeleri, korkudan dolayı o andaki duruma müdahale ettirmemesini göstermektedir. Biraz daha yarışa devam etse, ya da ceza vermeye kalksa, bütün taraftarlarını kaybedecekti.[64]
Hz. Musa'nın Teklifi Ve Kavminin Ona Cevabı:
128. Mûsâ kavmine dedi ki: "Allah'tan yardım isteyiniz ve sabrediniz. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç Allah'tan korkup günâhtan sakınanlarındır".
129. "Onlar da, sen bize peygamber olarak gelmeden önce de geldikten sonra da işkence edildi" dediler. Mûsâ, "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar" dedi.
Firavun'un sözlerine karşı Hz. Musa'nın kavmine söyledikleri, kıyamete kadar kalacak olan esaslardır.
1. "Allah'tan yardım isteyiniz". Hz. Mûsâ, kavmine dinî konuların en ince noktalarını öğretmektedir. Fatiha sûresinin 5. âyetinde yer alan "Yalnız senden yardım dileriz" ifadesindeki tevhîd inancı ve yardım dileme ilkesi, Hz. Mûsâ'mn söyleminde de yer almaktadır.
Yardım için Allah'a sığınmanın önemini gündeme getiren Hz. Mûsâ, din eğitimine başlamış durumdadır. Kavmine kime sığınıp yardım dileyeceklerini öğretmektedir. Bunun anlamını şu şekilde verebiliriz: Allah'tan yardım diler ve O'na sığınırsanız, kimsenin zararı size dokunmaz ve dokunamaz. Kalplerinizi Allah'a çeviriniz, O'ndan yardım dileyerek ümitsizliğe düşmeyiniz. Özünüzü, sözünüzü ve düşüncelerinizi Allah'ta birleştiriniz.
2. "Sabrediniz". Âyette yer alan emirler arasında bir ilişki vardır. Sabredebilmek için Allah'a sığınıp yardım dilemek gerekiyor. İsti'âne, yani yardım için Allah'a sığınmakla sabır arasında bir ilişki kurarken Hz. Mûsâ, inanç ve hukukî özgürlük için başlatılan mücadelenin alt yapışım öğretmektedir. Uzun ve çetin bir yol olan inanç ve hukukî özgürlüğün ilâhî yardım ve sabır olmadan tüketilemeyeceğine işaret etmektedir. Özüne işlemiş bir imana sahip olmadıkça, zafere ulaşılamayacağı vurgulanmaktadır.
3. "Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç Allah'tan korkup günâhtan sakınanlarındır".
a) Hz. Mûsâ'mn verdiği iki emirden sonra, Allah'ın dilemesi ile siyasî iktidar arasında bir ilişki kurulduğunu görüyoruz. "Yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar" ifadesinin işaret ettiği şey, "siyasî iktidardır". Biz bu yorumu nasıl yaparız ve delilimiz ne olabilir? Bu sorunun cevabını verebilmek için Kasas sûresinin 5. âyetine bakmak gerekir: "Biz ise, o yerde güçsüz düşenlere lütufta bulunmak, onları vâris kılmak istiyorduk". Bundan anlıyoruz ki, ilâhî dileme ile ilâhî irâde aynı işlevde buluşmaktadır. A'râf sûresinin 128. âyetinde Hz. Mûsâ, meşîet denen ilâhî dilemeyi, Kasas sûresinin 5. âyetinde de yüce Allah, irâde denen dilemeyi gündeme getirmektedir.
Ekonomik bakımdan sömürülen, sosyal bakımdan horlanan, hukukî bakımından köleleştirilen, siyasî bakımdan ezilen Hz. Musa'nın kavmine, bunlardan kurtulmaları için yardımda bulunmak, onlara siyasî iktidarı verip yeryüzünde vâris kılmak, kulun ilâhî dileme ile Allah'a sığınması ve sabretmesine bağlı olduğunu anlatan bir ders olmuştur.
b) "Sonuç müttakîlerindir" hükmünü de aynı zamanda formüle etmektedir. Âyetin birinci ve ikinci bölümleri ile "takva" kavramı arasında bir bağlantı kurulmakta ve takvanın tanımına yalnız Allah'tan yardım dileme ve sabır konmaktadır. Hz. Mûsâ, yanında yetiştiği Şuayb peygamberden dinî bir kültür almıştı. Yalnız Allah'a sığınıp O'ndan yardım dilemenin ve sabretmenin getireceği siyasî iktidar gibi sonucun, takva denen ruh olgunluğuna erenlere nasip olduğunu biliyordu. Hz. Musa'nın Firavun'un tehdidine karşılık kendi kavmine verdiği tevhîd inancı sabır ve siyasetle ilgili derse karşı kavminin tepkisi olumlu olmamıştır. Bunun anlamı, sosyal olayların insanların psikolojisine farklı etkide bulunmasıdır.
4. "Onlar bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi, dediler". Bu tepkiyi müslüman olan sihirbazlar değil de Hz. Musa'nın esaretten kurtarmak istediği İsrâiloğullan gösterdi. İsrâiloğullan'nın tamamının aynı düşüncede olduğunu söylemek doğru değildir, ama çoğunluğunun böylesine bir tepki gösterdiğini söyleyebiliriz. Onların tepkisindeki merkezî konu, Hz. Musa'nın peygamberliğini ilân etmeden önce de sonra da kendilerine eziyet edilmeleri olmuştur. Onlar "Peygamber olsaydın, eziyet çekmezdik" dercesine, peygamberlikle eziyet arasında ilişki kurmaya çalışmışlardır. Şahsiyetsizlikleri sebebiyle neye nasıl yaklaşacaklarını bilemediler. Bu bilgisizlik, içlerinden yetişen peygambere tepki göstermelerine sebep olmuştur.
5. "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar, dedi". Âyetin bu kısmı, birtakım meselelerin mesajını vermektedir.
a) "Umulur ki Rabbiniz düşmanınız helak eder". Hz. Mûsâ ilâhî takdir için konuşurken, ihtimalli konuşmaktadır. Çünkü Allah'a sığınıp yardım istemenin, belâlara karşı sabır göstermenin, sonucun takva sahiplerine ait olduğuna inanmanın, ilâhî yardımın düşmanları helak etmesi şeklinde tecellî edebileceğini öğretmektedir. Diğer taraftan külfetsiz rahmet olmayacağına da işaret etmektedir. Aynca İsrâiloğullan, Hz. Musa'ya tepki göstermelerine rağmen, Hz. Musa'nın sabredip doğruyu onlara öğretme çabasında olduğuna şahit oluyoruz.
b) "Onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar". Hz. Mûsâ, siyasî iktidarın el değiştirebileceğine ve bunu yüce Allah'ın yapabileceğine dair ümidin göz ardı edilmemesini de öğütlemektedir. Yeryüzü ifadesine "ülke" anlamı vermek gerekir. "Size ülkenin iktidarını teslim edebilir" denmek istenmektedir. Böylece siyasî iktidarı ele geçirmenin yolunu öğretirken, düşmanın helak olmasının ümidini de vermektedir. İsrâ sûresinin 2. âyetinde "Allah'tan başkasını vekil edinmemeleri" söylenirken, sadece O'na sığınıp yardım dilemenin ve eziyetlere karşı dayanıklı olmanın önemi vurgulanmaktadır.
c) "Nasıl hareket edeceğinize bakar". İnsanlar başkalarının iktidarı döneminde ezildiklerinde, şuuraltında kompleksler oluşur. Bunlar kimi zaman "Ben de iktidarı ele geçirirsem, onlara bu eziyetleri tattıracağım" şeklinde yapılaşır, kimi zaman da "Ben iktidarı ele alırsam, onlar gibi yapmayacağım" tarzında oluşur. Hz. Mûsâ, "Yüce Allah ülkenin iktidarını size teslim ettiğinde, insanlara karşı nasıl davranacağınızı gözetleyecektir" derken, bu komplekslerin ortaya çıkışını hedeflemektedir. Ezilmişlik duygusunun, iktidara gelince zulme dönüşüp dönüşmediğini Allah'ın gözetleyeceği hatırlatılmaktadır. Ezilenler daha sonra iktidarları zamanında eziyet ediyorlarsa, onların ham oldukları, tarihten ibret almadıkları anlamına gelir.
Bu âyetten İsrâiloğulları'nın helak edileceğine işaret edilmektedir. Aynca istikbalde Allah'ın takdirine bağlı olarak gerçekleşecek olan değişimler konusunun nasıl konuşulacağının da dersi verilmektedir. Olumlu mânadaki değişimlerin bir deneme olduğuna da dikkat çekilmektedir. Buradaki konuşması ile değişimin başlangıcı da müjdelenmektedir.[65]
Cezalar Ve Caydırıcılık:
130. Andolsun ki Firavun'un halkını, ders alsınlar diye yıllarca kuraklık ve ürün kıtlığı ile kıskıvrak yakaladık.
131. Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, "Bu bizim hakkımızdır" derler; eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki onlara gelen uğursuzluk, Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler.
Yüce Allah tabiat olayları vasıtasıyla Firavun ve halkına ders vermektedir.
1. Âyette geçen sinîn kelimesi, senenin çoğuludur. Bu kelimenin hem "yıl" hem de "kıtlık" anlamı vardır. "Kuraklık", tabiat olaylarından biridir. Kuraklık, kıtlık getirmektedir. Âyette sanki bunlar ayrı ayrı cezalar olarak takdim edilmektedir. Buradaki cezanın A'râf sûresinin 84. âyetinde ifade edilen ceza şekli olduğu da bir gerçektir. "Biz herhangi bir ülkeye peygamber gönderdiysek, onun halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır". Kuraklık ve ürün noksanlığı şeklindeki cezayı, günümüz hukuku açısından değerlendirirsek, "hak mahrumiyeti cezası" diyebiliriz. Eğitim açısından değerlendirirsek, "gıdadan mahrum bırakma, katıksız yemek" cezası diyebiliriz. Devletlerarası hukuk için de ambargo denebilir.
2. Bu ceza şeklinin eğitici olması bakımından, bollukla kıtlık durumlannı mukayese edip ders almaları amaçlanmaktadır. Âyetin sonunda yer alan "Umulur ki ders alırlar" ifadesi, cezanın helaki değil, ders almayı hedeflediğini göstermektedir. Zulümlerinden vazgeçip tövbe etme fırsatını veren bir ambargo uygulamasından ibarettir. Çünkü kuraklık, kıtlık ve ürün noksanlığı gibi tabiat olaylarını aşmak ve onları düzeltmek, insan irâdesini aşmaktadır.
Elmalılı Hamdi Yazır, ders almayı şöyle anlatmaktadır: Nimet bolluğu ve refah içinde yaşayan ve kendi üstünde hiçbir kuvvet tanımayan, tanımak istemeyen, hakka karşı savaş açmak isteyen mağrur bir kavmin iktisadî ha atına vurulan bu gibi semavî darbeler, henüz cürümlerinin cezası olmamak-la beraber, kendilerine hadlerini bildiren ve bu davranışlarına devam ettikleri uJtdirde başlarına gelecek sonucu ihtar eden birer ilâhî uyandır. Âyet bu Eyınyı yapan Allah'ın onları helak edebileceğini, bu sebeple yanlıştan vazgeçmelerini ilân etmektedir. "Bir musibetin bin nasihatten daha etkili olacağı" esasından hareket ederek, eğitici bir boyutunun olduğu akıldan çıkarılmamalıdır[66].
Bu âyetten çıkarılabilecek önemli ilke şudur: Yüce Allah manevî ha-yartıki düzensizliğin ve işlenen zulmün ekonomik hayatı etkileyeceğini vur-gsümaktadır. İnsanların manevî bakımdan beyin ve gönüllerinde meydana men kıtlığın ekonomik hayatlarına sıçrayacağına işaret edilmekte ve bunun bur kanun olduğuna dikkat çekilmektedir. Manevî hayatın, maddî hayatı etkilediği anlatılmaktadır. Aynı zamanda manevî hayattaki düzelmenin, eko-aecnık hayattaki düzelmeyi temin edeceği de gündeme getirilmektedir. İnsanların yanlış inançları ve eylemlerinin, tabiatın düzenini bozacak nitelikte olduğu, bozulan tabiat düzeninin onlara belâ getireceği anlatılarak ders verilmektedir. Bu şekildeki değişimlerin boşa gitmemesi için "ders alma"yı imaçlaması, insanın beyin ve gönlünde gerekli olan değişimi meydana ge-zrrmesi gerekir. Ekonomik düzenin bozulması, isyana değil tam tersine ders almaya götürmelidir. Buradan hareketle fakirliğin insanı manevî oluşumlara yaklaştırdığını söyleyebilir miyiz?
3. Onların bu değerlendirmesine karşılık yüce Allah şu değerlendirmeyi yapmaktadır: "Biliniz ki, onların uğursuzlukları Allah tarafındın öngörülüjmr. Ne var ki onların çoğu bunu bilmezler". Burada bizim "öngörülmüştür" diye tercüme ettiğimiz ifade, metinde "Allah katındandır" şeklinde geçmektedir. Başkasına uğursuzluğu atmanın Kur'ân'daki değerlendirmeleri şöyledir:
a) Nemi sûresinin 47. âyetine göre uğur veya uğursuzluk, Allah katın-dadır. Ama insanlar imtihan edildiklerinden dolayı, basanlarına göre ya uğurdan alırlar ya da başlarına uğursuzluk getirirler.
b) "Elçiler şöyle cevap verdi: 'Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir" (Yâsîn 36/19). İnsanlar kendi uğursuzluklarım kendileri oluştururlar. Uğursuzca davranış, Allah katından uğursuzluğu alıp gelir. A'râf sûresinin 131. âyetinin sonunda, onların çoğunun bilmediği söylenmektedir. Demek ki kimin uğurlu kimin uğursuz olduğunu, uğurlu ve uğursuzluğun kaynağında neyin olduğunu bilmek gerekiyor. İnsanları uyarmak, onlara öğüt vermek, ne zaman uğursuzluk olmuştur? Allah, insanları iyiye, doğruya çağırmayı, bu konularda onlara öğüt vermeyi uğursuzluk olarak değerlendirmenin altında cehaletin yattığım söylemektedir. Onun içindir ki âyette yf elâ ifadesine yer verilmektedir. Bu kelime, "dikkat ediniz, biliniz, öğreniniz" anlamına gelmektedir. Uğurun veya uğursuzluğun kaynağının bilinmesinin zorunluluğu dile getirilmektedir.
Din eğitimi açısından şu neticeye varıyoruz: Geçmişten gelen örf âdetlere göre insanlar kuşların uçuşundan mâna çıkarmışlar ve ona göre kendilerine uğur veya uğursuzluk tayin etmişlerdir. Kur'ân bu kavrama "amel" diyerek herkesin kendi ameliyle uğurunu veya uğursuzluğunu meydana getirdiğini bildirmektedir.[67]
Firavun'un Taraftarlarına Cevabı:
132. Ve dediler ki: "Bizi sihirlemek için ne mucize geti-rirsen getir, biz sana inanacak değiliz".
Bu âyetin analizinden çıkarılacak neticeler şunlardır:
1. Hz. Musa'nın tebliğ ettiği tevhîd inancının öğretimine onlar sihir demektedirler. Buradaki sihir kelimesinin anlamı, "aldatmak"tır. "Etkilemek" anlamına da gelmektedir. Onlar da "âyet" kelimesine, konuştuklarında yer vermektedirler. Onlar "mucize" anlamında kullanmayıp "işaret" mânasında kullanmaktadırlar.
2. "Biz sana inanacak değiliz". Hz. Musa'nın gösterdiği mucizelerin amacının, onların Hz. Musa'ya inanmaları olduğunun farkına vardılar. Ama hiçbir işaretin, delilin bunu sağlamayacağım ifade ettiler. Buradan şöyle bir anlam çıkartıyoruz: Firavun ve onun taraftarlarının eğitilme imkânı kalmamıştı. Onların gönüllerinin kapıları hakikate karşı kapanmış, açılması imkânsız olan kilitlerle kilitlenmişti. Yüce Allah Hz. Mûsâ vasıtasıyla bütün imkânları kullanarak onların eğitilmesinin çabasmı gösterdi. Bütün bu çabaların boşa çıkması ve gönüllerini bir daha açılmayacak şekilde kapamalarının karşılığı çok ağır olmuştur.[68]
Ceza Şeklindeki Mucizeler:
133. Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.
1. "Bizi kandırmak, yani etkilemek için ne mucize getirirsen getir, sana inanmayacağız" sözü, ilâhî âlemi sarsan ve tabiatın dayanamadığı ağır bir ifade olmuştu. Bunun üzerine yüce Allah, çeşitli mucizelerle onları ağır bir şekilde cezalandırdı.
2. Âyette sıralanan ayrı ayrı işaret, delil veya mucizeler, bir anda değil farklı dönemlerde ve zamanlarda gerçekleşmiştir. Önce su baskınına uğradılar. Allah onlara tufanı musallat etti. Tahammül edilemeyen su baskınından dolayı, iman ettiklerini ya da edeceklerini belirterek Hz. Musa'dan yardım istediler. Tufan kesilince, tekrar küfre döndüler. Bu sefer de yüce Allah çekirgelerle onların topraklarını istilâ ettirdi. Yine iman edeceklerini ya da ettiklerini belirterek Hz. Musa'dan yardım istediler, bu yardımı da alınca tekrar küfre döndüler. Bu sefer de Allah onları haşere istilâsına uğrattı. Yine yardım istediler ve iman edeceklerini belirttiler, ama yardımı alınca inkâra döndüler. Yüce Allah onların yaşadıkları yerleri kurbağalarla istilâ etti. İman ettiklerini söyleyerek tekrar Hz. Musa'dan yardım istediler. Yardımı alınca inkâra döndüler. Bu sefer de Allah onların her şeyini, özellikle sularını kana çevirdi. Tekrar yardım istediler, Hz. Mûsâ dua edip bu durumun düzelmesini istedi ve ilâhî yardım aldılar.
Dikkat edilirse âyette, iman ettiklerini, yardımı alınca hemen inkârdan döndüklerini göremiyoruz. Böyle iman edip sonra inkâra, sonra imana ve sonra tekrar inkâra sapma olgusu, Nisa sûresinin 137. âyetinde açıklandı. "İman edip sonra inkâr edenleri, sonra tekrar iman edip inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir".
3. Bütün bu mucizelere rağmen sonunda kibirlenip suçlulardan oldular. Sonunda imanda değil, inkârda karar kıldılar, inkârda karar kılmalarının sebebini yüce Allah büyüklük taslamalarına bağlamaktadır. Sebep-sonuç ilişkisi içerisinde onların durumunu analiz eden Allah ana sebebin kibir olduğunu söylemektedir.
Buradaki sebep-sonuç ilişkisi şöyle formüle edilebilir: Kibir+inkâr=mücrimlik. Onların bu durumuna "istikrarsızlık" denebilir. Âni değişimler, imanda karar kılmalarını engellemiştir. İmandan inkâra, inkârdan imana, tekrar imandan inkâra intikal etmek, münafıklık alâmetidir. Bu şekildeki istikrarsızlığın adını yüce Allah mücrimlik, yani suçluluk, günahkârlık olarak koymaktadır.
Bu âyetten günümüze ve geleceğe nasıl bir ışık tutulabilir? Bir delille ikna olmayan insanlara çeşitli deliller getirilebilir. Gönül gözü kapalı olanlar, iman ve inkâr arasında âni değişimler göstererek münafıkça davranacaklardır. Bu tip insanlar peygamberler döneminde olduğuna göre, her dönemde de olacaktır. Hz. Mûsâ'mn huzurunda dört defa değiştiklerine göre, zamanın her diliminde, her nesilde, bu insanlara rastlayan din bilginleri sabırlı olacaklardır.[69]
Sözünde Durmama:
134. Azap üzerlerine çökünce, "Ey Mûsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz" dediler.
135. Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca, hemen sözlerinden dönüverdiler.
136. Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâ-fıl kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk.
133. âyette, ayrı ayrı zamanlarda, farklı mucizelerin gönderilmesi, bir bakıma uyarı anlamında bir sistem içinde olmuştu. 134. âyette ise "azabın" gönderilmesi ve onun oluşturduğu tepki ele alınmaktadır.
1. "Azap üzerlerine çökünce, Ey Mûsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et!"
a) Âyetin bu kısmında yer alan azab kavramı, 133. âyette geçen tufan, çekirge, haşere, kurbağa ve kan salgını olabilir. Bunlardan her biri gerçekleştiğinde, İsrâiloğulları'nın ne yaptıklarına dikkat çekilmektedir.
b) Onların tepkisi Hz. Musa'ya yalvararak dua ettirmeleri olmaktadır. Kendileri için başkasına dua ettirmelerinden anlıyoruz ki, iman etmeleri ihtimali yoktu. Eğer kendileri inansalardı, Allah'a yalvarırlardı. Diğer taraftan bir kimsenin başkaları için Allah'a dua etme imkânının olduğu, hükme bağlanmaktadır. Ancak burada yer alan ahd kavramı neyi ifade etmektedir? Ze-mahşerî bu âyetin yorumunu yaparken, ahd kelimesine "peygamberlik" mânasını vermektedir. Aslında onlar Hz. Musa'nın peygamberliğine inansalardı, ahd yerine peygamber kelimesini kullanırlardı. Ahd kelimesi, başında yer alan \t. bimâdaki ^ be harfi sebebiyle "dayanarak" anlamına gelmektedir. Râzî bu be harfinin yemin olduğunu da söylemektedir. "Senin katında olan ahdine yemin ediyoruz ki" anlamına gelmektedir. Bir şeye dayanarak dua edilmesinin bilincinde oldukları da ortaya çıkmaktadır.
2. "Eğer bizden azabı kaldırır-san, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğullan'nı seninle göndereceğiz dediler".
a) İsrâiloğullan Allah'a karşı şart koşmaktadırlar. Bunun iyi niyetle yacuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız, diye dua etiler" (A'râf 7/189). Hz. Âdem ile eşinin yaptığı bu duada da sanki bir şart koşma vardır, ama bu şart koşmanın iyi niyetle olduğunu anlıyoruz.
b) Azabı kaldırma şartının öne sürülmesiyle, kabul edilebilecek bir şart olduğu, bir sonraki âyetten anlaşılmaktadır. Hz. Musa'nın getirdiği mesaja ve onun peygamberliğine iman edeceklerine dair söz vermişlerdi.
c) İsrâiloğullan'nı onunla beraber göndermeleri de verdikleri ikinci söz olmaktadır. A'râf sûresinin 105. âyetinde Hz. Mûsâ onlardan, İsrâiloğulla-rı'nı beraberinde göndermelerini istemişti.
3. '"Biz ulaşacakları bir süreye kadar kendilerinden azabı kaldırdığımızda, hemen sözlerinden dönüverdiler".
a) Pişmanlık psikolojisinden dolayı verdikleri sözü yerine getirip getirmeyeceklerini tesbit etmek için yüce Allah azabı bir müddet durdurdu. Sözlerini yerine getirmedikleri takdirde azap devam edecekti. Biz buna "cezayı erteleme" şeklindeki uygulama diyoruz. Modern hukukta da aynı uygulama yapılmaktadır. Belki de yüce Allah bu tatbikatı ile modern hukukun temellerini atmıştı. Ama biz bundan şunu anlıyoruz, pişmanlık yasası şeklindeki uygulamalar doğru uygulamalardır. Bu âyetten anlıyoruz ki, Mısır halkının pişmanlığını ve bu pişmanlıkları gereği verdikleri sözleri yüce Allah dikkate almış ve takdirini, cezayı erteleme şeklinde kullanmıştır.
b) "Azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler" şeklindeki davranış, onların münafıklık denen tutarsızlık psikolojisi içinde olduklarını, şahsiyet parçalanması denen hastalığa sahip olduklarını göstermektedir. Yüce Allah onlara sözlerini yerine getirinceye kadar mühlet vermesine rağmen, onlar azap kalkar kalkmaz hemen sözlerinden caydılar. Verdiği sözden caymak, yeminini tutmamak, hem hukukî, hem de ahlâkî tutarsızlığın işareti olmaktadır.
Âyetin bu kısmında yer alan gg nekese kelimesi, hem insan psikolojisini, hem de sosyal ve hukukî davranışlarını açıklayan bir kavram olmaktadır. Kelimenin lügat mânası, "bozmak, iptal etmek, çözmek, izi silmek, vaadi bozmak, bir işten vazgeçip diğerine yönelmek", nekise "tabiat, huy, kuvvet, yapabileceği en son güc"ü ifade etmektedir. Kur'ân'daki mânaları da şunlardır: "Ahdini bozmak" anlamına gelmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette ve Fetih sûresinin 10. âyetinde bu mânaya gelmektedir:
"O halde kim ahdini bozarsa, yalnızca kendi aleyhine bozmuş olur". Buradaki nekes kelimesi, "İpliği çözmek, örülen ipliği çözmek" anlamına gelmektedir: "İpliğini iyice büküp sağlamlaştırdıktan sonra çözen kadın gibi olmayınız" (Nahl 16/92). Bu benzetme, ahdini bozan insan için yapılmaktadır. "Yünün liflerini iyice büküp ip haline getirdikten sonra, o ipin lirlerini bollaştırmak, birbirinden ayırıp bozmak ve neticede ip olmaktan çıkarmak" anlamındadır.
Şimdi açıklamasını yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 135. âyetine dönersek, Firavun'un halkı Hz. Musa'ya "Azabı üzerimizden kaldırırsa, sana inanacağız ve Isrâiloğuları'nı seninle göndereceğiz" demeleri, "ipi bükmek" anlamında bir sözleşme yapmaktır. Azap kalkınca sözlerinden dönmeleri, o ipi çözmeleri anlamına gelmektedir ki, bu da sözlerinden vazgeçmeleri demektir. Aynı zamanda sözünde duran insanlar, o ip gibi bir şahsiyet bütünlüğüne sahiptirler. İpin liflerini çözmek de, şahsiyet parçalanması anlamına gelmektedir.
4. A'râf sûresinin 136. âyetinde onların iki sebepten cezalandırıldığı bildirilmektedir: "Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk". Yüce Allah sebep-sonuç ilişkisi içinde cezaları anlatmaktadır. Sebepler şunlardır:
a) Allah'ın mucizelerini, yani âyetlerini yalanlamak. İnanacaklarını söyledikleri halde inanmamaları, söz verdikleri halde sözlerinden dönmeleri, onları cezalandırmanın sebeplerinden birini oluşmaktadır.
b) Allah'ın mucizelerinden, âyetlerinden gafil olmaları. Gafil olmanın anlamı, "ilgi duymamak, alâkadar olmamak"tır. Allah'ın âyetleri denen mucizelerine ilgi duymamak, aslında onlara hakaret etmektedir. Yalanlamakla ilgisizlik bir araya gelince, şu azabı çağırmış oldular; yüce Allah yaptıklarının karşılığı olarak onları denizde boğdu. Onlar Allah'ın âyetlerini yalanla-masalardı ve ilgisiz kalmasalardı, cezalandırılmayacaklardı. Kulun başına gelen kendi eylemlerinin sonucudur. Yalanlayan beyin ve ilgisiz kalan gönül, boğulmaya mahkûmdur.
Bu olmuş bitmiş konuyu Allah bize niçin anlatıyor? Burada günümüzde ve gelecekte bu şekilde olayların olacağına, onların da cezaya çarpımlacağına işaret edilmektedir. Verdiği sözde durmayan insanların çoğunlukta olduğu toplumlar, sosyal problemlerin denizinde boğulacaklardır. Allah'ın dinini yalanlayanların, hafife alanların, çeşitli belâların oluşturduğu denizde boğulacaklarına dikkat çekilerek caydırıcılık sağlanmaktadır. Nahl sûresinin 92. âyetinde, verdiği sözü tutmayan insanlar, bunamış kadınlara benzetilmektedir. Bu insanlar toplumun ortak aklını alıp yerine bunaklığı getirmektedirler. Bunaklık da bir nevi denizde boğulmaktır.[70]
İktidar Değişimi:
137. Hor görülüp ezilen topluluğu da içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu ve batısına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrâiloğulları'na verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını, yapıp yükselttiklerini yerle bir ettik.
Bu âyetin analizinden önemli neticeler çıkartmak mümkündür.
1. "Hor görülüp ezilen" mânası verdiğimiz yüstad'afûn kavramını biraz daha açabiliriz. Bu kelime, "erkek çocukları kesilip öldürülen, cizye alınan, zor işlerde çalıştırılan ve sosyal statü tanınmayıp köleleş-tirilen" mânasına gelmektedir. Bunun bir ileriki anlamında da insanî hakları ellerinden alınmış, sürü muamelesi gören İsrâiloğullan'nın durumu anlatılmaktadır. Günümüzde böyle horlanıp ezilen grupların olduğu görülmektedir. Bu grupların durumuna ışık tutulmaktadır.
2. "İçini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu ve batısına mirasçı kıldık". Yüce Allah'ın "Horlanıp ezilen İsrâiloğullan'nı, Firavun'un ülkesine vâris kıldı" ifadesi, "İktidarı onların eline verdi" anlamına gelmektedir. Doğu ve batı kavramlarından, ülkenin tamamına vâris olduklarını anlıyoruz, yani onların iktidarının ülkenin her tarafında hissedildiğine işaret edilmektedir. Siyasî erkin el değiştirmesinin ana sebebi, kaybedenler açısından zulüm olmuştur. Firavun ve taraftarlarının İsrâiloğulları'na uyguladıkları zulüm, değişimin ana sebebi olmuştur. Daha önceden kuraklıktan dolayı kıtlık içinde kalan ülke bereketlerlendi. Her iki ekonomik oluşumun sebebi, insan irâdesi, takdiri ve uygulaması ise ilâhî irâde ile olmuştur. Onun için "bereketli kılma" fiilinin faili yüce Allah'tır.
3. Peki bu değişimin İsrâiloğulları açısından sebebi nedir? Ayetin devamı bu sebebi belirlemektedir: "Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrâiloğulları'na verdiği güzel söz yerine geldi". Daha önce A'râf sûresinin 128. âyetinde Hz. Mûsâ kendi toplumuna, Allah'a sığınarak yardım dileyip sabretmelerini söylemişti. Hz. Musa'nın bu öğüdünü tutup sabrettiler. Onların sabrı, iktidar değişimini gerçekleştirmiş oldu. Demek ki bu değişimin sebebi, "sabır"dır. Buradaki sabır, "Allah için dayanmak, gayret göstermek, ilâhî müdahaleyi beklemek" anlamına gelmektedir. Allah'ın verdiği güzel söz de yine A'râf sûresinin 128. âyetindeki iyi kullarını vâris kılacağını, başarılı neticenin müttakîlere ait olacağını buyurmuş olmasıdır. İsrâiloğullan'nın sabretmesi, Allah'ın vaad ettiği bu güzel sözün yerine gelmesini temin etmiştir. Böylece İsrâiloğulları'nın "sabretmesi" ilâhî lütfü getirmiş, Firavun ve halkının ülkesini onlara teslim etmesine ve bereketin artmasına sebep olmuştur.
Yüce Allah Firavun ve kavminin yapmış oldukları sarayları yerle bir etmiştir. Zulüm bir tarafı iktidara getiriyordu. Çöküşün sebebi zulüm, vâris
Ne olup iktidarı ele almanın sebebi de sabır olmuştur. Böylece Allah bir toplumun çöküş sebeplerini siyasî, ekonomik ve hukukî alandaki çöküşe bağlarken, diğer bir toplumun yücelmesini de bu alanlardaki sabırlarına bağlamaktadır. Bunları Allah bize anlatırken, aynı toplumdaki gruplar ya da toplumlar arası ilişkilerde insanların birbirlerine karşı davranışlarının analizini yaparak, geleceğin siyasîlerine ışık tutmaktadır. Bir siyaset dersi mahiyetinde olan bu açıklamalar, bizleri değişmeyen kurallara götürmektedir. Çökmek üzere olan bir toplumun siyasî erkini elinde bulunduranların, çöküşün sebeplerini nerede arayacaklarına dair rehberlik etmektedir. Diğer taraftan yükselişin zirvesinde olan bir toplumun idarecilerinin, toplumun çökmemesi için neleri yapmaları gerektiğine de ışık tutmaktadır.
Yüce Allah bu dersi verirken, siyasetin bir kuralını daha ortaya koymaktadır. Devleti idare edenler, halkı gruplara ayırarak birini tutup diğerini horlamamalıdırlar. (A'râf 7/137; Kasas 28/4). Bu kurala uymayan idareciler toplumun temeline dinamit koymaktadırlar. Diğer taraftan siyasî erki elinde bulunduranlar, halkı inanç gruplarına ayırmamalı, aynlmışlarsa onların birbirlerine düşmanca davranmalarını önlemelidirler. İnanç özgürlüğüne kısıtlama getirilmemelidir (A'râf 7/104-132). Meseleye başka bir açıdan bakarsak, şöyle formüle edebiliriz: Gruplara eşit davranmak, objektif hukuku işletmek, inanç özgürlüğüne saygı duymak ve insan haklarını yüceltmek, siyasetin temel kurallarından birini teşkil etmektedir.[71]
İsrâiloğulları'nın Çok Tanrıcılığa Özentileri:
138. İsrâiloğullan'm denizden geçirdik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine, "Ey Mûsâ!" dediler, "Bunların ilâhları olduğu gibi, sen de bize bir ilâh belirle!" Mûsâ dedi: "Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz".
139. "Şu gördüklerinizin (içinde bulundukları din) çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır".
140. Ve söyle ekledi: "Tanrı olarak Allah'tan başkasını mı arayacakmışım size? Halbuki O, sizi âlemlere üstün kılmıştır".
A'râf sûresinin 105. âyetinde Hz. Mûsâ, İsrâiloğulları'na özgürlüklerinin verilip kendisiyle beraber gönderilmelerini Firavun ve onun önde gelenlerinden istemişti. Bu isteğin ardından sihirbazlarla yapılan yarışmanın ardından Allah, Hz. Musa'ya şu şekilde vahyetti: "Kullarımla birlikte geceleyin yola çık, (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye Hz. Musa'ya vahyettik". "Bunun üzerine Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi" (Tâhâ 20/77-78).
Firavun onları takip edip yaklaşınca, Musa'nın arkadaşları şöyle dedi: "İşte yakalandık"; Mûsâ, "Asla!" dedi, "Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir"; "Bunun üzerine Musa'ya 'Asan ile denize vur' diye vah-yettik. (Vurunca, deniz) derhal yarıldı ve her bölük koca bir dağ gibi oldu" (Şu'arâ 26/61-63). İşte A'râf sûresinin 138. âyeti bundan sonrasını ele almaktadır.
1. "İsrâiloğullan'm denizden geçirdik". Firavun ile deniz arasında sıkışan İsrâiloğulları'nı yüce Allah, Hz. Musa'nın mucizelerinden olan asası ile denizden geçirdi. Aslında bu geçiş onların hayatı için kurtuluş ve özgürlüklerine kavuşmak gibi önemli nimetleri içeriyordu. Ama bu geçiş, aynı zamanda Firavun'un ülkesine vâris olma gibi önemli sosyal ve siyasî nimetlerin de ilk adımı oluyordu. Âyetin bu kısmında geçen fiilin kalıbına bakıldığında, onları denizden geçirenin Allah olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah İsrâiloğullan'na bu geçişi kendilerine mal etmemelerini, tam tersine bunun ilâhî takdir neticesinde olduğunu bilmelerini ve tarihi bu şekilde yazmalarını istemektedir.
2. "Orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine, 'Ey Mûsâ! Bunların ilâhları olduğu gibi, sen de bize bir ilâh belirle!' dediler" . Âyetin bu kısmından çıkartılacak önemli neticeler vardır.
a) Hür toplumun, daha doğrusu gelişmiş ve şahsiyetli toplumun inancı, şahsiyetine kavuşmamış toplumu etkiler. Başlarında peygamber olmasına rağmen köle ruhlu insanlardan oluşan İsrâiloğulları, hemen putlara tapanlara özendiler ve onlar gibi olmak istediler.
b) Hz. Musa'dan bir ilâh belirlemesini isterlerken, bu ilâhın put şeklinde maddeye bürünen bir ilâh olmasını kastediyorlardı. Katâde'ye göre bu toplum, Lahm kabilesindendi. Onların taptıkları putlar buzağı şeklinde idi.
c) Âyetin bu kısmında geçen akefe kelimesi, Bakara sûresinin 187. âyetinde açıklandı. "Tapınmak, ikamet etmek, alıkoymak, çekilmek" mânalarına gelen kelime, bu âyette "tapınmak" anlamına gelmektedir. Zeccâc'a göre ise "sürekli tapınma"yı ifade etmektedir. Kısacası yüce Allah burada, kimliksiz toplumların başkalarına özenti içinde olacaklarını, onların kültürlerinin etkisi altında kalacaklarını ifade etmektedir.
3. "Siz cehalet üreten bir toplumsunuz". Hz. Mûsâ onların bu teklifini cehaletle nitelendirmektedir. Bir toplumun başka bir toplumun yanlış davranışlarına özenip meyletmesi, cehalete yeni bir tanım kazandırmaktadır. Tek olan tanrıyı bırakıp putlara tapmak, câhil sıfatıyla nitelendirilmeye yeterli olmaktadır. Demek ki cehalet, "bilmemek"ten ziyade bildiğini tatbik etmemektir. Hz. Mûsâ kendilerine tek tanrı inancını öğretmesine rağmen, onu hafife almaları ve çok tanrılı dine meyletmeleri, cehaletin alâmeti olmaktadır.
Bunun bize tutacağı ışık şudur: Başkasına özenti, kültür emperyalizmine, dolayısıyla şahsiyet kaybına ve kimlik erozyonuna sebep olmaktadır. Bu bakımdan bir toplum diğer toplumu taklit etmemelidir.
4. "Şu gördüklerinizin içinde bulundukları din çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır". Hz. Mûsâ kendi kavminin değerlendirmesini yaptıktan sonra, özendikleri toplumun değerlendirmesini de yapmaktadır. Bu değerlendirme iki temel üzerine bina edilmiştir.
a) "Onların dini çökmüştür". Bunun anlamı, onların tuttukları yol, yaşam biçimleri onları yokluğa doğru sürüklemektedir, demektir. Âyette geçen tebâr kelimesi, "helak olmak" anlamına, mutebber kelimesi ise, "helak olmuş, çökmüş, yok olmuş, imha olmuş" anlamına gelmektedir.
Hz. Mûsâ, kavminin özendiği toplumun içinde bulunduğu yolu onlara tanıtmakta, o yolun nereye gittiği konusunda onları bilgilendirmektedir. Buradan şu noktaya varıyoruz: Din bilginleri, halkın özentilerini yönlendirebilmek için, özendikleri yolun, özendikleri yaşamın yapısını ve varacağı nihaî noktayı iyi bilmelidirler.
b) "Yapmakta oldukları da bâtıldır". Bâtıl kelimesi burada "boş ve değersiz" anlamına gelmektedir. Yol, helake götürünce, o yol üzerinde yapılan davranışlar da elbette bâtıl olacaktır. Hz. Mûsâ burada bir davranış değerlendirmesi yapmaktadır. Esasen onların puta tapınmaları boşunadır. Peki neye göre çökmüş ve boş olmaktadır? Tabii ki ilâhî değerlendirmeye göre böyle bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Kölelikten yeni kurtulmuş topluma neyin iyi neyin kötü olduğunu, neyin çöküşe götürdüğünü ve neyin sahte olduğunu öğretmektedir. Başkalarının yolunu ve eylemlerini tanıtarak bu bilgilendirmeyi yapmaktadır. Çünkü câhil toplum, sahte ve boş olan şeyleri tanımakta zorluk çeker. Onun için bu bir eğitim işidir.
5. Hz. Mûsâ özendikleri toplumun tapınmalarının değerlendirmesini yaptıktan sonra, onlara şu soruyu yöneltmektedir: "Tanrı olarak Allah'tan başkasını mı arayacakmışım size?" Hz. Musa'nın konuyu soru şeklinde takdim etmesi çarpıcıdır. Böyle bir teklifte bulunmalarının hem yersiz olduğu hem de dikkatleri çekmek için sorulduğu belirtilmektedir. "O, sizi bütün insanlara üstün kıldığı halde" diyerek, Allah'ın toplumsal olarak onlara bahşettiği nimeti gündeme getirmektedir. Buradaki üstünlük, bahşedilen nimetlerden kaynaklanmaktadır, yani Firavun'un bütün iktidarını kaybedip onların yerine vâris olmaları bakımından elde ettikleri üstünlüktür.[72]
Tevhîd İnancına Geçiş:
141. Şunu da hatırlayınız: "Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı. Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı diri bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır".
Bu âyetin bir benzeri, Bakara sûresinin 49. âyetidir. Gerekli açıklama orada yapıldı. Burada ise bulunduğu yer itibariyle, az da olsa farklı bir mesaj içerdiğini söyleyebiliriz. Bakara sûresinde nimetleri sıralama bakımından öne çıkarken, burada tevhîd inancı ile olan bağlantısıyla öne çıkmaktadır. Bu âyetten varılacak iki netice vardır.
1. Yüce Allah, İsrâiloğullan'nı, korkunç bir azap olan erkek çocuklarının öldürülmesinden kurtarmasını büyük bir nimet olarak açıklamaktadır. Bu nimet üzerinde düşündükleri takdirde, Allah'ın birliğini ve sonsuz kudretini anlayacaklardır.
Böyle bir nimeti lütfeden Allah'tan başkasını tanrı edinmenin yanlış olacağı vurgulanmaktadır. Dikkat edilirse, erkek çocuklarının öldürülüp kadınların bırakılışı, azabın en kötüsü olarak nitelenmektedir. Azabın en kötü-siinden kurtulmanın arkasındaki ilâhî kudreti görmek gerekir. Bu görüş, tev-hîd inancına götürecektir.
2. Aslında bu durum büyük bir imtihandan ibaretti. Bu imtihan kız çocuklarının, daha doğrusu kadının önemini kavramak için yaşanan büyük bir tecrübeden ibaretti. Toplumların yaşadığı sosyal tecrübeler, kendilerine verilen bir derstir. Bu dersin elbette imtihanı yapılacaktır. İmtihanı geçmek bir şeyler kazanmak anlamına gelmektedir. Bu âyette İsrâüoğulları'nm durumu bir çileden ibarettir. Çileler insanları veya toplumları olgunlaştıran imtihanlardır. Yemeği ateş pişirir ve onu olgunlaştırıp bir tat verir. Çileler de insanları bir ateş gibi pişirir ve olgunlaştım.
Buradaki belâ kelimesi, Firavun açısından bakıldığında azabın en kötüsü olurken, toplum için Allah'ın onları azabın en kötüsünden kurtarması, bir nimet olmaktadır. Biz bunlardan ikincisini tercih ediyoruz. "Bunda Rab-binizden sizin için büyük bir imtihan vardır" ifadesi, "Sizin için büyük bir nimet vardır" anlamına alınmalıdır.[73]
Hz. Musa'nın Harun'u Vekil Bırakması:
142. Musa'ya otuz gece vâde verdik ve ona on gece daha ilâve ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit, kırk geceyi buldu. Mûsâ, kardeşi Harun'a dedi ki: "Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslah et, bozguncuların yoluna uyma!"
Bu âyetin ilk kısmı, Bakara sûresinin 51. âyetinde az bir farkla geçti.
Bakara sûresinin 51. âyetinde kırk geceliğine vedalaştığı söylenirken, A'râf sûresinin 142. âyetinde 30+10=40 şeklinde ifade edilmektedir. Bu âyetin açıklamasından varılacak neticeler şunlardır:
1. Âyetin birinci bölümünde "gece" kavramının geçmesi manidardır. Dikkat edilirse Kur'ân, Hz. Peygamber'e Kadir gecesinde inmeye başlamıştır. Kesin olmamakla beraber Hz. Musa'ya indirilen kitap da gece vakti indirilmiştir. Âyette kırk gecenin zikredilmesinin sebeplerinden biri bize göre, kötülüklerin gece vaktinde daha çok olmasının yanında, ruhî arınmaları temin eden ibadetlerin de gece vaktinde olmasının öneminin vurgulanmasıdır.
Gece zikredilmekle, aynı zamanda gündüz de kastedilmektedir. Aslında yirmi dört saati kapsayan zaman dilimine dikkat çekilmektedir. Yoksa gece vakti Sînâ dağına çıkıp, gündüz vakti aşağıya inmiyordu. Kırk gün orada kalmıştı. Hz. Mûsâ orada niçin kırk gün kalmıştır? Bu sorunun cevabını Zemahşerî ve Râzî şu şekilde cevaplamaktadır: Hz. Mûsâ, İsrâiloğulları'na denizden selâmetle çıkarlarsa, "Allah'tan yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri açıklayan bir kitap isteyeceğim" demişti. Denizden kurtulunca ve Firavun boğulunca, bu sözünü yerine getirmesini Hz. Musa'dan istediler. Hz. Mûsâ bu konudaki duasını yapınca, âyette anlatılan kırk gecelik vaad gerçekleşmiş oldu.
Kırk gecenin otuzu oruçla geçmiştir. Oruç geceleri, ruhî hazırlık safhasını teşkil etmektedir. Hz. Muhammed'in Hira mağarasmdaki ruhî hazırlığı gibi, Hz. Mûsâ da ruhî hazırlık safhası geçirmiştir. Otuz geceyi izleyen on gecede de kitabın inişi gerçekleşmiştir. "On gece" tabiri, "on emir"e denk düşmektedir[74]. Demek ki Allah, öğretim faaliyetini gece sürdürmekteydi. İlâhî vahiy bir nur olduğundan dolayı, cehaletin karanlığını gündüze çevirmektedir. Gecenin sükûnet anı olduğunu dikkate alırsak, vahyin o anda almışı daha rahat olacaktır.
2. Hz. Mûsâ halkından ayrılırken yerine kardeşi Hz. Harun'u bıraktı ve ona şu şekilde nasihat etti: "Barışçı ol! Bozguncuların yolunu izleme!" Bir toplumun lideri bir yere giderken, yerini dolduracak birini bırakmalıdır. Toplum başsız kalırsa sürüye döner. Zaten Hz. Mûsâ. kardeşi Harun'u yüce Allah'tan yardımcı olarak istemişti (Tâhâ 20/29).
Hz. Musa'nın bu isteği, yani duası yerine getirilmiş, Hz. Harun'a da vahiy verilmişti. Onun yardımcılığının bir şekli de bu âyette gerçekleşti. Toplumu idare etmek için ağabeyisinin yerini aldı. Hz. Mûsâ kardeşi Harun'un bu görevi yerine getirebilmesi için iki önemli nasihatte bulundu.
a) "Barışçı ol!" Âyette geçen ifade aslihtir. Sulh bu kelimeden gelmektedir. "Barışçı ol!" ifadesine, "Erdemli davran, dürüst ol!" mânasını verebiliriz. Çünkü bu kavrama sadece barış kelimesiyle mâna vermek eksik olur. "Dürüst ve erdemli davran!" şeklindeki mâna daha kapsayıcıdır. Buradan şu neticeye varıyoruz: Siyasî erki eline geçirenler, yani devleti idare edenlerin hep barıştan yana olmaları, dürüst ve erdemli davranmaları gerekiyor. Siyaset, halka faziletleri kazandırma sanatıdır; erdemli olmayan idareciler bunu gerçekleştiremezler. Hz. Mûsâ, kardeşinin daima barıştan yana tavır koymasını, bozmaktansa, düzeltici yani ıslah edici olmasını, halka dürüst davranmasını tembihlemişti.
b) "Bozguncuların yoluna uyma!" Bunun anlamı şudur: Devleti idare edenler zayıf düşerse, toplumun düzenini bozmaya çalışanların etkisi altında kalırlar. Siyaset her şeye hâkim olmalı, her şeyi yönlendirmelidir. Kirli işlerle uğraşanlar siyaseti arkalarına alırlarsa, toplumda anarşi doğar. Günümüze ve geleceğe ışık tutan âyetin bu kısmı, bir olumlu emir, bir de olumsuz emirden teşekkül etmektedir. Sokağın siyasete hâkim olmaması gerekir. Hz. Musa'nın kardeşi Hz. Harun'a verdiği bu öğütler, hâlâ tazeliğini korumakta ve siyasetin olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
Yüce Allah bu öğütleri bize anlatmakla, bir eğitim yöntemi gerçekleştirmekte ve siyaset sanatının dayandığı temel ilkeleri öğretmektedir. Siyaset, ıslah edici, barıştan yana ve dürüst olunca, bozguncuların baskısına boyun eğmeyip onları yola getirecek gücü kendisinde görünce, gerçekten bir sanat halini alacaktır. Buradaki değerleri yitiren siyaset, başka tedbirlerle kendisini düzeltemez.[75]
Yerine Gelmesi Mümkün Olmayan İstek!
143. Mûsâ, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca, şöyle yakardı: "Rabbim! Bana kendini göster, seni göreyim!" dedi. Allah "Beni asla göremezsin. Ama şu dağa bak! Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin" dedi. Rabbi dağa tecellî edince, onu param parça etti. Ve Mûsâ baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: "Teşbih ederim yüce varlığına, tövbe edip sana yöneldim, iman edenlerin ilkiyim ben".
142. âyetin devamı durumunda olan bu âyetten çıkarılacak önemli neticeler vardır.
1. "Mûsâ bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca...". Hz. Mûsâ kırk gün kırk gece kaldığı yere, yani Tûr dağına varınca, Allah onunla konuştu. Bu âyette Rabbinin ona ne konuştuğu açıklanmamaktadır. "Ona Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu,fısıldaşan kimse kadar yaklaştırdık" (Meryem 19/52). Meryem sûresinin 52. âyetinin sonu, "Onu özel konuşmak için yaklaştırdık" anlamına gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Musa'nın ruhî hazırlık safhası otuz gece sürmüştür. Bu hazırlık safhasından sonra yüce Allah onunla konuşmuştur. Konuşmanın mahiyeti konusunda bazı açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamaların doyurucu ol-maması sebebiyle burada zikretmeyi uygun bulmuyoruz. Metafizik olması bakımından üzerinde fikir yürütmenin faydalı olacağı kanaatinde değiliz. Ama konuşma gerçekleşmiştir. Demek ki dağlar, peygamberlerin mesaj aldıkları özel öğretim mekânlarındandır. Tûr dağı, Cûdi dağı ve Nûr dağı, özel öğretim okullarını andırmaktadırlar. Zaten Meryem sûresinin 52. âyetinde Hz. Musa'nın "özel konuşma" için çağrıldığı ifade edilmektedir. Bir bakıma oralar, ilâhî mesajların peygamberlerin gönül ekranına düştüğü mekânlardır.
2. "Rabbim! Bana (kendini) göster, seni göreyim dedi" . Rabbi kendisine konuşunca, böyle bir isteğe cesaret bulmuştu. Aslında bu istek, bilinç altında başkalarının isteğini dile getirmekten başka bir şey değildi. "Bir zamanlar: 'Ey Mûsâ! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız' demiştiniz" (Bakara 2/55), "Bize Allah'ı apaçık göster!" (Nisa 2/153). İsrâiloğulları'nın yerine gelmesi mümkün olmayan istekleri, Hz. Mûsâ'nın bilinç altında yer etmişti. Rabbi kendisine konuşunca, samimi bir ortam yakaladığını hissetmiş ve bunu kendi isteği olarak iletmiştir. Aslında Hz. Musa'nın dedesi olan Hz. İbrahim de ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemişti (Bakara 2/260). Bu sefer de torunu Hz. Mûsâ, Allah'ı bizzat görmek istemiştir. Hz. İbrahim'in isteği bir deneyle cevaplandırılırken, Hz. Musa'nın isteğinin yerine gelmesinin imkânsızlığı bildirilmiştir.
Günümüzde de, "Bana Allah'ı göster inanayım!" gibi isteklerde bulunulmaktadır. Biz ne sevgiyi ne korkuyu ne de aklımızı görürüz, ama eserleriyle onların var olduğuna inanırız. Allah'ı da zâtı itibariyle göremeyiz, ama eserleriyle O'nun var olduğuna inanırız.
3. "Beni asla göremezsin. Ama su dağa bak! Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin. Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti!" Bu âyete rağmen hâlâ İslâmiyet üzerine yazılmış kitapların bazılarında rü'yetullah konusu işlenmektedir. Mahşerde Allah'ın görülebileceği anlatılmaktadır. Halbuki yüce Allah Hz. Musa'ya kendisini göremeyeceğini söylerken, "Beni bu dünyada asla göremezsin, ama âhirette göreceksin" diyebilirdi. Hz. Musa'nın Allah'ı görme isteğine karşılık aldığı cevabın Kur'ân'da yer almasının sebebi, bu yanlış inancı ortadan kaldırmak amacına yöneliktir. Hz. Mûsâ gibi bir peygamberin Allah'ı görememesine rağmen, müslümanlara âhiretteki hayatın arkasına sığınarak Allah'ı göreceklerini söylemek, imanî bir tehlike arzetmektedir.
Yüce Allah kendisini göremeyeceğini Hz. Musa'ya anlatmaktadır. "Şu dağa bak! Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin. Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti". Kimi dağlar mesaj alınan yer, kimi dağlar da böyle deney yeri olmaktadır. Yüce Allah'ın dağa tecelli edip, dağı param parça etmesi ile, insanın Allah'ı görmesinin imkânsızlığı beyan edilmektedir. Bir bakıma Hz. Musa'ya kendisini dağın yerine koyup öyle istekte bulunması önerilmektedir. İlâhî kudretin küçük bir tecellisi ile param parça edilen dağın yerinde onun olmasının imkânsızlığı öğretilmektedir.
4. "Ve Mûsâ baygın vaziyette yere yığıldı. Uyanıp kendine geldiği zaman şöyle dua etti: 'Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, tövbe ettim, ben inananların ilkiyim". Yüce Allah dağa tecelli edince, iki olay gerçekleşti: Dağ param parça oldu, Hz. Mûsâ şiddetle baygın düştü. Bu iki olaydan sonra Hz. Mûsâ ayıldı ve hatasını anlayınca, şu şekilde dua etti:
a) " Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim!" Yüce Allah'ın birine görünmesi, O'nun bir şekle girmesi ve bir mekânda olması demektir. Bir mekânda olması, diğer mekânlarda olmaması anlamına gelmektedir. Bu da onun noksan sıfatlardan uzak olmadığını gösterir. Hz. Mûsâ, yüce Allah'ın sübhân oluşu konusunda hata işlediğini anladı. Ayılır ayılmaz hemen bu kelimeler ağzından döküldü.
b) "Sana tövbe ettim!" Bu yalvarışın iki mânası vardır: Birisi işlediğim hatadan döndüm, beni bağışla; diğeri, özrümü katına sunuyorum.
c) "Ve ben inananların ilkiyim". Buradaki inanmanın ne anlama geldiğini Râzî şöyle anlatmaktadır: Senin iznin olmadan, senden bir istemenin uygun olmadığına inananların ilki benim. Ya da senin görülemeyeceğine inananların ilki benim. Fakat Râzî, "dünyada iken" ifadesine er vererek âhirette görülebileceğine açık kapı bırakmaktadır.
Bu âyetten çıkarılacak neticeler şunlardır: Başkalarının yanlış fikirleri insanın şuur altında yer etmemelidir. Sonra onların düştüğü hataya sen de düşersin. İsrâiloğulları Allah'ı görmek istedi. Aynı hataya Hz. Mûsâ da düştü. Bir şeyin imkânsızlığını bir deneyle ispatlamak, ilâhî bir metot olmaktadır. Rü'yetullah (Allah'ın görülmesi) ne dünyada ne de âhirette mümkündür, çünkü Allah sübhândır. Böyle bir istekte bulunmak, tövbe edecek kadar önemli bir hatadır. Bazan peygamberler de tövbe edecek hata yaparlar.[76]
Peygamberler Ve Din:
144. Allah buyurdu: "Ey Mûsâ! Ben gönderdiğim âyetlerimle, konuşmamla seni insanların üstüne seçip yücelttim. Sana verdiğimi al ve sükredenlerden ol".
145. "Öğüt ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Mûsâ için levhalarda yazdık. Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret! Yakında size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim".
Bu âyetleri tahlil ederek bazı ilkeler çıkartmak mümkündür.
1. Yüce Allah'ın Hz. Musa'nın 143. âyetteki tövbesini kabul ettiğine dair verdiği bir cevabı vardır. "Risâletimle ve konuşmamla seni insanlara tercih ettim, onlardan üstün kıldım" buyurarak onun hatasını işleme koymadığını açıklamaktadır. Âyette geçen "seçme" olgusunun dayanakları, âyetler ve konuşma olarak belirlenmektedir. Hz. Musa'nın seçkinliğinin kendi iradesiyle değil, Allah'ın ona bahşettikleriyle mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki onun seçkinliği doğuştan gelmiyor, sonradan Allah tarafından veriliyor. Kendi mesajları ve konuşmasıyla bu seçkinliği ona Allah lütfediyor.
2. Bahşedilen bu seçkinlik gereği ona bazı görevler yüklemektedir.
a) "Sana verdiğimi al!" Bu ifade ya da emirden ne kastedilmektedir? "Sana verdiğim mesajların gereğini yerine getir!" şeklinde yorumlanabileceği gibi, "Sana verdiğim bu seçkinlik nimetine sarıl ve onun gereğini yap!" mânasına da alınabilir.
b) "Ve şükredenlerden ol!" Yani "Seni insanlara karşı seçmem, sana âyetlerimi göndermem ve seninle konuşmam gibi önemli nimetlerin kıymetini bil ve onları hiç unutma!" Bundan anlıyoruz ki peygamberler de şükretmeye muhtaç ve onunla mükelleftirler. Kendilerine bahsedilen nimetlerin şükrünü yapmakla görevlidirler. Öyle bazılarının dediği gibi, "Ariflerin dine ve şeriata ihtiyaçları yoktur" hurafesine bağımlı değillerdir. Peygamberler getirdikleri dinin bütün hükümlerini yerine getirmekle mükelleftirler. Onlar da namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, kurban keser, zekât verir, infak eder, şükreder, zikreder ve haramlardan uzak durmaya itina gösterirler.
3. A'râf sûresinin 145. âyetinde dikkatimizi çeken ve soru sormaya iten konular açıklanmaktadır. rffî\i'A\32£ss>j "Biz Mûsâ için levhalarda yazdık" . Demek ki Hz. Musa'ya verilen kitap levhalar halindeydi. Hz. Musa'nın vahyi yazan kâtibi veya kâtipleri yoktu. Kitap ona Kur'ân'm Hz. Muham-med'e parça parça gelmesi gibi değil bir anda vahyedilmiştir. Kitabı yazanın, âyetin başındaki kelimeden Allah olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki yüce Allah Cebrail vasıtasıyla vahyini taşa fakslamıştır. Râzî'nin Vehb'den naklettiği açıklamada buna işaret buluyoruz. Demek ki Hz. Mûsâ kitabını oluşturan levhaları yazılı olarak almıştır.
Kasas sûresinin 29. âyetinde, Tûr tarafında bir ateş gördüğünü, oradan bir haber ya da bir ateş parçası alıp getireceğini buluyoruz. Bu ateş bize göre bir ışıktı. Bu ışık da ilâhî mesajı taş levhalarına bir nevi fakslayan ışık durumundaydı. Bugün bir mesajı çok uzaklara çeşitli yollarla anında gönderebiliyoruz. Hz. Mûsâ için yüce Allah'ın levhalara yazması da aynı şekilde cereyan etmiştir.
4. "Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa!.." Âyetin bu kısmı ile yüce Allah, Hz. Musa'ya yazdığı levhalar, yani verdiği kitabın görevlerinden ikisini gündeme getirmektedir.
a) "Öğüt". Bu görev ya da sıfat bütün peygamberlere verilen kitapların ortak özelliğidir. Kitapların bu özelliği, peygamberlerin görevlerinden birinin de öğüt vermek olduğuna işaret etmektedir.
b) "Her şeyi açıklayan...". Hz. Mûsâ için levhalarda Allah'ın yazdığı kitap, o dönemde dinî bakımdan insanların ihtiyacı olan her şeyi açıklar durumdaydı. Hz. Musa'ya gönderilen kitabın özellikleri bize niçin anlatılıyor? Bu sorunun cevabı, günümüzde Kur'ân adına işlenen hataları ortaya koymaktadır. Hz. Musa'ya verilen kitabın din adına her şeyi açıklamış olması, bize de Kur'ân'ın din adına aynı görevi yaptığını ve yeterliliğini gündeme taşımaktadır. Kur'ân'ı din adına eksik görenler vardır ve bugün din eğitimi bu şekilde verilmektedir. Kur'ân'da olmayanı icmâ ve ictihadda arama şekli öğretilmektedir. İcmâ ve içtihadın, Kur'ân'ın eksikliğinden dolayı değil, hayat şartlarının değişmesi sebebiyle gündeme geldiği gözden uzak tutulmamalıdır. Ankebût sûresinin 50. âyetinde de Kur'ân'ın yeterliliği ele alınmaktadır. Peygamber'in ahlâkı Kur'ân ahlâkı olduğuna göre, Kur'ân'ı yeterli görmemenin, peygamber ahlâkını yetersiz görmek anlamına geleceği hiç düşünülmemektedir.
Hz. Musa'nın kitabı din adına her şeyi açıkladığına göre, Kur'ân da din adına her şeyi açıklayacak niteliktedir. Kur'ân'a bu şekilde yaklaşmak için yüce Allah bize bu âyeti göndermiştir. Din eğitimcileri halka Kur'ân'ın eksik tarafı olduğunu değil, tam tersine din adına onun yeterli olduğunu anlatıp öğretmelidirler.
5. "Bunları kuvvetle tut, kavmine de en güzelini almalarını emret!" "Bunları kuvvetle tut!" emrinden fizikî, yani maddî anlamda tutmaktan çok, onları iyice anlayıp hayata tatbik etmek mânasını çıkartmak gerekiyor. O levhalarda yazılı olanlara sarıl, onları yaşa demektir. Sadece senin sarılman, yaşaman değil, toplumunun da aynı şeyi yapması gerekiyor. Fakat onların da o levhalardaki emirlerin en güzelini alıp hayatlarına tatbik etmelerini de sen temin edeceksin. "En güzelini almalarını" ifadesi, ne anlama gelmektedir? Bu ifadeyi birkaç açıdan açıklamakta yarar vardır.
a) Hz. Musa'ya verilen levhalardaki hükümler, açıklamalar en güzel olana götürmektedir.
b) İşlenen bir suça denk bir ceza vermek güzeldir. Ama bunun daha güzeli de affetmektir. Bu ne demektir? Bir kötülüğe denk bir cezayı talep edip vermek normal bir haktır, ama sevabı yoktur. Fakat affetmenin sevabı vardır (Şûra 42/40). Allah'tan indirilenin en güzeline uymakla müslümanlar da yükümlüdür: "Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyunuz" (Zümer 39/55). Bütün peygamberlere indirilen kitaplar bize indirilmiş gibidir. Onların içinde en güzel olan Kur'ân'dır diyebiliriz. Ama âyette kastedilen, Kur'ân'daki hükümlerin, açıklamaların, insana sunulan çeşitli alternatiflerin en güzeline uymaktır. Yukarıdaki Şûra sûresinin 40. âyetinde belirtilen ilke buna delil teşkil etmektedir. "Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele!" (Zümer 39/18). "Allah, sözün en güzelini indirmiştir" (Zümer 39/23) ifadesinden sözün en güzelinin Kur'ân olduğunu anlıyoruz.
Hz. Musa'nın kitabında ve Kur'ân'da olduğu gibi, bütün peygamberlerin kitaplarında en güzel olan kelime, kelime-i tevhîddir, yani tevhîd inancını belirleyen ifadedir. Allah'ın var ve bir olduğunu ifade etmek ve ona inanmak, diğer her hükmün üstünde güzelliğe sahiptir. Şirki bırakıp tâğutu inkâr edip tevhîd inancını kabul etmek en güzelini almaktır. Hz. Musa'nın toplumundan da bunu istediğine inanıyoruz. "En güzelini almalarını emret!" ifadesi, onlara "En güzelin ne olduğunu ve onu seçmelerini öğret!" anlamına gelmektedir. "Güzeller arasından en güzelini seçme yeteneklerini geliştirip onları terbiye et!" demektir.
6. "Yakında size/âşıkların yurdunu göstereceğim". Buradaki fâsik kavramı, "yoldan çıkanlar, günahkârlar, zulmedenler" anlamına gelmektedir. "Yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim" ifadesini bir kaç mânaya alabiliriz.
a) "Sizi onların yurdunda iktidara getireceğim" yorumu yapılabilir. Onların yurdunu göstermek, oranın iktidarını onlara teslim etmek mânasına alınabilir. O zaman Hz. Mûsâ için Allah Teâlâ'nın yazdığı levhalara kuvvetle sarılıp en güzelini alıp hayata geçiren insanların istikbali, yoldan çıkanların ülkesinde iktidarı ele geçirmektir. Bu durum siyasî erkin el değiştirmesinin sebebi olmaktadır.
b) Yüce Allah İsrâiloğullan'na, "Yoldan çıkmayınız, size gönderdiğim mesaja sanlınız ve onu hayata geçiriniz. Yakında yoldan çıkanların yurdunun ne hale geldiğini size göstereceğim. Bunu yapmazsanız, siz de o hale gelirsiniz. Bir toplumu yıkan ve yapan sebeplerin ne olduğunu size öğreteceğim, size göstereceğim" demektedir.
c) Yüce Allah gözlem yaptırarak İsrâiloğullan'nı eğitmektedir. Yoldan çıkmanın neticesinde bir toplumun nasıl çöktüğünü, geride kalan harabelerini gözlemleyerek ibret almaları yolunu takip etmektedir. Gerçekte yaşanan hayatın sonuçlarım gözlemek, en iyi eğitim metotlarından biridir. Bir sonraki âyette çöküşün sebepleri açıklanmaktadır.
Kısaca A'râf sûresinin 145. âyetinden şu neticeleri çıkartmak mümkündür: Hz. Musa'nın vahiy kâtibi olmadığı için levhalarını Allah yazdı. O levhalar bir öğüt idi ve her şeyi din adına açıklıyordu. Önce peygamber, kitabının hükümlerine sımsıkı sarılıp hayatına uygulayacak, sonra toplumuna uygulatacak. Bir eğitimci olarak onlara en güzel olanı seçip almayı öğretecektir. Bunlar aynı zamanda günahkârlardan iktidarı almanın sebepleri olmaktadır. Böylece siyasetteki değişimin ana sebebinin eğitim olduğu vurgulanmaktadır.[77]
Kibirlenmenin Sonuçları:
146. Yeryüzünde haksız yere kibirle/tenleri âyetlerimden uzak tutacağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler. Ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu durum onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve ondan gafil olmalarından ileri gelmektedir.
Bir önceki âyette "İleride/âşıkların yurdunu size göstereceğim" buyu-rulmuştu. Bu âyette de fâsıklarm psikolojik yapılan, inanıştan, tutumlan ve davranış biçimleri ele alınıp açıklanmaktadır. Böylece bir taraftan fâsığın kim olduğu tanımlanmakta, diğer taraftan da aynı davranışta bulunanlara aynı şekilde muamele edileceği uyansında bulunulmaktadır. Âyeti sebep-so-nuç ilişkisi içinde ele alırsak, Allah'ın kulunu kendi âyetlerinden çevirip çevirmeyeceği sorusunu tam anlamı ile cevaplandırabiliriz.
1. "Yeryüzünde haksız yere kibirle-nenleri âyetlerimizden uzak tutacağım". İlk bakışta insanın aklına, Allah'ın kullannı âyetlerinden uzak tutması bir zulüm olarak gözükmektedir. Ama âyetin bu kısmına sebep-sonuç ilişkisi içinde bakınca, Allah'ın uzak tutmasının sebebinin, insanın kibir psikolojisi olduğu görülecektir. Büyüklük taslamak sebep, Allah'ın uzak tutması da netice olmaktadır. Bu ne demektir? Kibir, insanın iç âlemini ve sosyal çevresini kirleten psikolojik bir durumdur. Kibir ile ilâhî âyetlerin bir araya gelmesi mümkün değildir. Kibirli insan, kirli düşüncesi ve gönlü ile her şeyi kirleteceği için onun ilâhî vahiyden uzak durması gerekiyor. Onu âyetlerden uzak tutacak güç de sadece ve sadece Allah'tır.
Dikkat edilirse âyetin bu bölümünde "haksız yere kibirlenenler" kavramı ile Allah, hak ile kibri birbirinden ayırmaktadır. Çünkü kibir hakkı tanımayan ve hakkın olmadığı yerde üreyen bir hastalıktır. Âyetin bu kısmında geçen âyet kavramı ne anlama gelmektedir? Bu kavramı, A'râf sûresinin buradaki anlamına göre ele alırsak, Hz. Musa'nın getirdiği "mucizeler" mânasına geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü Firavun Hz. Musa'nın mucizelerine karşı kibirlendi ve kendisini tanrı yerine koydu. "Âyetlerimizden" denirken hem mucizeler hem Hz. Musa'nın kitabındaki âyetler hem de tabiat kanunları kastedilmiş olabilir. Mucizelerden, kitabın âyetlerinden ve tabiat kanunlarından hareket ederek, Allah'a varmayı ve böylece tevhîde ulaşmayı ona nasip etmeyecek anlamını vermektedir. Yüce Allah haksız yere kibirlenen kişiyi âyetleriyle, beyni ile veya fizikî mânada temas kurmaması için karantinaya almaktadır. Bu tecrit etme işlemine "uzak tutma" demektedir.
2. "Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler. Ama azgınlık yolunu görürlerse, hemen onu yol edinirler" . Yüce Allah burada kibrin sebep olduğu üç neticeye dikkat çekmektedir. 145. âyette geçen fâsık kavramının tanımında, "haksız yere kibirlenmeyi" koymaktadır. Yüce Allah haksız yere kibirlenen insanın inanç ve davranışlarının açılımını da âyetin ikinci bölümünde yapmaktadır.
a) Bütün mucizeleri görseler bile iman etmezler. Kibrin sebep, olduğu neticelerden bir tanesi de budur. Mucize olarak tabiat kanunu ve kitabın âyetlerinin tamamıyla karşı karşıya gelse, onları gözlemlese, onları okusa bile gönlünde imandan yana hiçbir kıpırdama olmayacaktır. Kibir, onun gönlünde imanın sızabileceği hiçbir delik bırakmamıştır. Artık iman için orada alan kalmamıştır. Mucizeleri gözlemek, onların iman etmesi için yeterli olmayınca, yapılacak bir iş de kalmamaktadır.
Bu psikolojide olan insanların Allah'ın âyetlerine yaklaşması doğru olmadığından, Allah, birinci bölümde "Âyetlerimden zaten uzaklaştırılacağım" buyurmaktadır. Zaten Firavun'un "Sonra olanca çabasını göstererek sırtını döndü" (Nâzi'ât 79/22) ifadesiyle, mucizelere karşı takındığı tavır anlatılmaktadır. Kendisi döndüğü için Allah da onu döndürmüştür.
Çünkü Firavun Hz. Musa'nın mucizelerini gözlemlediği halde haksız yere kibirlenip sırtım döndü. "Onlar (doğruluktan sapıp) eğirilince Allah da kalplerini eğriltti" Saff 61/5). Yüce Allah inancı için o mucizeleri gönderdi, ama Firavun'un gönlünde yer kalmamıştı. Tabii ki burada Allah, gelecekle ilgili oluşumları gündeme getirerek aynı şartların oluşmasıyla aynı neticenin doğacağını vurgulamaktadır. Yani eğer gelecekte insanların bazıları Firavun gibi haksız yere kibirlenip gönüllerinde imana yer bırakmazlarsa, Allah'ın âyetlerinden uzak tutulacaklarını bilmelidirler.
b) Bu insanlar "doğru yolu görseler, onu yol edinmezler" ifadesiyle yüce Allah, "yol" kelimesi ile "rüşd" kavramını bir araya getirmiştir. "Rüş-dün yolu" ne anlama gelmektedir? Rüşd kelimesi, Bakara sûresinin 186. âyetinde açıklandı. Tekrar o açıklamaya dönmeden buradaki mânasını ele alacağız. Bu âyette rüşdün yolu, "selîm aklın yolu" anlamını ifade etmektedir; çünkü Hûd sûresinin 78. âyetinde "rüşd", "selîm akıl" mânasına gelmektedir. Ancak A'râf sûresinin 146. âyetinde "doğru" mânasına da alınabilir. O zaman sırât-ı müstakim (doğru yol) gibi "sebîle'r-rüşd" de "doğru yol" mânasını alır. Müstakim ne ise, rüşd de odur. Müstakim ile sıratın bir araya gelmesi gibi, rüşd ile sebîl de bir araya gelmektedir. Rüşd müstakimin, sebil de sıratın eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.
Dikkat edilirse, "doğru yolu görseler" denmektedir. İnsan doğru yolu nasıl görür? Rüşd, akıl anlamına gelince, akıl da kendi kendini görebilmektedir. Akıl, aklın yolunu görür. Fıtratı gereği insanın aklı, aklın yolunu göreceğine göre, kibirli insanın aklı da bunu görebilir. Nisa sûresinin 6. âyetinde yer alan rüşd kavramı, "düzelme, salâh, uygun durum" anlamına gelmektedir, yani akla dayanan, aklın idare ettiği davranış biçimi olmaktadır. O zaman "rüşdün yolu", kurtuluşun yolu demek olur. Zaten akıl da doğru yola, yani kurtuluşun yoluna götürmektedir.
Demek ki Allah'ın âyetlerinden uzakta tuttuğu kibirli insanlar aklın yolunu görseler, onu kurtuluş yolu edinmezler. Kendi gözlemleriyle doğru yolu gördükleri halde, kibirlerinden dolayı o yola girmemektedirler. Bu anlamda kibrin, aklın yoluna engel koyduğu neticesine ulaşıyoruz. Sebep kibir, doğru yolu yol edinmemek de netice olmaktadır. Bunların neticesi de Allah'ın âyetlerinden onları uzak tutmasıdır. Zincirleme bir sebep-sonuç ilişkisine şahit oluyoruz.
c) "Azgınlık yolunu gördüklerinde hemen ona uyarlar". Ayetin bu kısmında geçen gayy kavramı, "rüşd" kavramının zıddı olmaktadır. Rüşde akıl mânası verirsek, gayy akıl dışı anlamına gelir. Rüşde doğru yol anlamını verirsek, gayy da sapkınlık yolu mânasına gelir. Gayy kavramı, "azgınlık, kötü, yanlış" mânalarına gelmektedir, yani aklın yer almadığı yol demektir.
Dikkat edilirse, "iman etmezler", "onu yol edinmezler", "azgınlık yoluna uyarlar" şeklindeki üç eylemin faili insandır. Akıl dışı yollara girmenin anlamı, insanın kendi hür seçimiyle, kendi görüşünü tek ölçü görerek ilâhî vahyin, yani Allah'ın ahlâkî hayatı düzenleyen değerleri kenara itmesi, onları hafife alması ve onları küçümsemesidir. Nefsinin isteklerini vahyin üstünde tutması, aklın bulunmadığı yolları yol edinmesidir. Sadece yol edinmekle kalmıyor, Allah'ın âyetlerine karşı tavır sergiliyor. Kibir böyle bir davranışın da sebebi oluyor. Çünkü kibirli insan kendini kendine yeterli görmektedir ('Alak 96/7). Kendini kendine yeterli gören insan başkasının fikirlerine baş vurmaz. Bu psikoloji onu, Allah'ın âyetlerine ihtiyacı olmadığı şeklindeki bir anlayışa götürmektedir.
3. "Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir". Âyetin bu kısmındaki be harfi, sebep bildiren bir edat olmaktadır. Yüce Allah şu soruya cevap vermektedir: Neden insanlar Allah'ın mucizelerini gördüklerinde inanmazlar, doğru yolu yol edinmezler, azgınlık yoluna saparlar?
a) Allah'ın âyetlerini yalanlamaları sebebiyle bu duruma düştüklerini söylemektedir. Yalanlamanın anlamı, inkâr etmektir. İnsan hayatında hangi yolu takip edeceğini, ancak ilâhî vahiyden öğrenebilir. İlâhî vahyi yalanlayan insanlar, hak ile bâtılı, doğru ile yanlış; iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini öğrenip hayata tatbik etmekten mahrum kalmaktadırlar.
b) O âyetlerden gafil olmaları da yukarıdaki durumun ikinci sebebi olmaktadır. Yalanlayan insanlar âyetleri dinlemiyor, eline alıp okumuyor, incelemiyorlar. Yalanlama ve gaflet, sonuçta ihanete kadar gitmektedir. Böylece âyet kibri birinci sebep, yalanlama ve uzakta kalmayı ikinci sebep olarak tes-bit etmekte; inanmama, doğru yola girmeme, sapkınlık yolunu takip etmeyi de netice olarak belirlemektedir.
Diğer taraftan yüce Allah, bu şekilde davranan insanların neden böyle davrandıklarını anlamak, sebep-sonuç ilişkisi içinde analizlerini yapmak, bu konuda eğitimcilerin işlerini kolaylaştırmak için açıklamalar yapmaktadır. Din bilginleri bu tip insanlarla karşılaşacak, âyeti bilenler analizlerini rahatlıkla yapacaklar, iyi ve doğru aklın yolunu anlatmaya devam edeceklerdir.
İnsan psikolojisini tahrip eden, kirleten ve sağlıksız hale getiren kibir, olduğu yerde durmamakta, insanın yapacağı gözlemlerden çıkaracağı iyi neticeleri engellemekte, daima doğrunun tersini yapmaya teşvik etmekte, akla isyan edip onun önerdiği yola girmemekte, böylece insanın içinde isyan psikolojisini oluşturmaktadır. Bu isyan psikolojisi, imanı ortadan kaldırmakta, aklı devre dışı bırakan yalan ve gaflete kadar uzanmaktadır.[78]
İnsan Ve Eylemleri:
147. Delillerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar yapmakta olduklarının karşılığında başka bir ceza mı göreceklerdi ki?
Dikkatle bakıldığında bu âyetin bir önceki âyette yer alan Allah'ın "Âyetlerimden uzaklaştıracağım" ifadesini sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklamakta olduğu görülecektir.
1. "Âyetlerimizi (delillerimizi) ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir". "Âyetlerimizi yalanlayanlar" ifadesiyle yüce Allah, bu âyeti bir önceki âyete bağlamaktadır. Âyetten kasıt mucizelerdir. Daha önce Allah'ın peygamberlere verdiği mucizeler, O'nun için deney, bizim için ise mucize olmaktadır. Allah'ın delillerini ve âhiretle karşılaşmayı inkâr etmek, bu âyette de sebep olmaktadır. Âyetin bu kısmında geçen ve "karşılaşma" anlamına gelen .lika, bu karşılaşmanın olacağının önceden belirlendiğini ifade etmektedir. Değişmeyen kurallardan biri de budur.
Diğer taraftan burada ceza gününe "hesap günü" denmesinin sebebi de, insanlar sadece âhirette karşılaşmaya değil, birbirleriyle de karşılaşacaklarına inanmalıdırlar. Mâide sûresinin 109. âyetine göre âhiret, "toplanma günü" anlamına gelmektedir. Demek ki lika kelimesi hem âhirette karşılaşmayı hem de insanların birbirleriyle karşılaşmalarını ifade etmektedir. Bir taraftan Allah'ın delillerini diğer taraftan bu karşılaşmayı yalanlayan insanlar, kendilerine zarar vermektedirler. Böylece imanın başka bir boyutu ortaya çıkmaktadır. Amellerin boşa gitmesi, onların değerlendirmeye tâbi tutulmaması demektir. İman aynı zamanda amellerin boşa gitmesini önlüyor, onların Allah tarafından değerlendirilmesini temin ediyor.
2. "Onlar yapmakta olduklarının karşılığında başka bir ceza mı göreceklerdi ki?" âyeti, insanların amellerinin görecekleri cezayı belirleyeceğini vurgulamaktadır. Yüce Allah insana keyfî muamelede bulunarak cezâlandırmamaktadır. İnsanın ameli hem cezayı hem de cezanın özelliğini belirlemektedir. İnsan sadece ve sadece kendi amelinin karşılığını ceza olarak görecektir. Bunun başka bir anlamı da, insan sadece kendi amelinin karşılığı olarak cezalandırılır, başkalarının ameli ile cezalandırılmaz.
Amellerin değerlendirmeye tâbi tutulmayıp boşa çıkması da bir nevi ceza olmaktadır. Allah'ın farzlarını yerine getirmemek, yasaklarını çiğnemek, haramlarını yapmak karşılığında görülecek olan ceza şekli, amellerin değerlendirilmeye tâbi tutulmamasıdır. Allah'ın âyetlerini ve âhirette karşılaşmayı inkâr etmenin sonucu da bu cezalandırma şekli olmaktadır.[79]
Şirk Zulümdür:
148. Musa'nın arkasından kavmi ziynet takımlarından böğürebilen bir buzağı heykelini edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.
149. Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce, dediler ki: "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!"
Bu âyetler analiz edilirken cevaplandırılması gereken bazı sorular olacaktır.
1. "Musa'nın arkasından kavmi ziynet takımlarından böğürebilen bir buzağı heykelini edindiler". Ayetin bu bölümünü bir soruyu sorarak açıklamakta yarar vardır: Buzağıyı tanrı edinme, onların aklına nereden geldi? Bunu cevaplandırabilmek için, eski Mısır'ın dînî kültür yapısına bakmak gerekir. Muhammed Esed bu soruyu şu şekilde cevaplandırmaktadır: İsrâiloğulları'nın altın buzağısı, besbelli yüzyıllarca süren Mısır kültürünün etkisinin bir ürünüydü. Mısırlılar Menfis'te, Tanrı Ptah'ın tecessümü olarak gördükleri kutsal boğaya, yani Apis'e taparlardı. Boğa yaşlanıp da ölünce, onun yerine hemen yeni bir Apis'in doğduğu düşünülür ve eskisinin ruhunun ölüm ülkesindeki Osiris'e hulul ettiğine inanılırdı. Bu iki başlı tanrıya bundan böyle Osiris-Apis, başka bir ifade ile Serapis denirdi.
Muhammed Esed'in naklettiği bu bilgi, bize Mısırlılar'ın inanç ve tapınmalarının, tanrı anlayışlarının etkisi altında kalan İsrâiloğulları'nın hürriyetlerine kavuşunca, aynı uygulamayı taklit ettiklerini göstermektedir. Âyette geçen "edindiler" kelimesine, "Tanrı edinip tapınmaya başladılar" mânasını vermek mümkündür. Demek ki buzağıyı tanrı edinip tapınma âdeti, İsrâiloğulları'ndan önce var olan bir kültür ve bir inanış biçimi idi.
Âyetin bu kısmında ele alınması gereken konulardan biri de, İsrâilo-ğullan'nın, Hz. Musa'nın arkasından böyle bir işe neden teşebbüs etmiş olduklarıdır. Hz. Mûsâ'nm onlar üzerinde büyük bir otoritesi vardı, fakat Hz. Hânın bu otoriteyi devam ettiremedi. Vekil aslın yerini dolduramayınca, halk yanlışların peşine takılmaktadır. Köle ruhlu insanlar daima baskı ile iyi yolda yürürler. Kendi başlarına kalınca, kendilerini iyide ve doğru olanda tutamazlar, baş kaldırıp umulmadık işler yapmaya başlarlar. İdareci yokluğunda İsrâiloğullan, özendikleri Mısırlılar'ın tanrısını yapmaya ve ona tapmaya başladılar.
Bir toplumda siyasî erkte boşluk olmamalıdır. Siyasî otoriteyi ellerinde tutanlar kendi yerlerine geçecekleri iyi yetiştirmelidirler. Arkadan gelen gidenin yerini dolduramazsa, toplumda çözülme, çürüme ve yozlaşmalar baş gösterir.
Diğer taraftan Hz. Mûsâ, İsrâiloğullan'na tevhîd inancını anlatarak bir eğitim faaliyeti yürütüyordu. Eğitimde kesinti olmamalıdır. Hz. Harun tevhîd eğitimini sürdürmekte yeterli olamadı, onun bu durumu tevhîd inancından sapmaya, dolayısıyla otorite boşluğuna sebep oldu. Burada otoritenin dinî hayattaki istikrarla olan ilişkisi vurgulanmaktadır. Alanında otoriter olan din bilginlerinin yetiştirilmesi, dînî hayattaki istikrarın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Âyetin bu kısmında, buzağıyı ziynet eşyalarından yaptıkları söylenmektedir. Bunun anlamı, buzağının eritebilecek altın ve gümüş gibi süs eşyalarından yapıldığıdır. İsrâiloğulları, buzağı şeklinde bir tanrı edinip tapınabilmeleri için ziynet eşyalarını bağışladılar. Demek ki ziynet eşyalarından daha değerli olan tanrıyı arıyorlardı. Bir bakıma ziynet eşyaları tanrıya dönüşmüştü.
Tann'yı arama fikri, gerçek Tann'ya doğru yönelmeyince, süs eşyaları Tanrı'ya çevrilerek farklı bir ivme kazanmaktadır. Bunun anlamı şudur: Günümüzde ve gelecekte insanlar sahip oldukları ekonomik güce tanrı olarak tapacak, kimi zaman parasını kimi zaman malını tanrı makamına koyacaktır.
Burada akla gelen soru şudur: İsrâiloğullan ziynet eşyalarını nereden aldılar? Sorunun cevabını A'râf sûresinde bulamıyoruz, ama Tâhâ sûresinin 87. âyeti bunu cevaplandırmaktadır: "Fakat biz o kavmin ziynet eşyalarından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâ-mirî de atmıştı". Demek ki buzağı tanrısı haline getirdikleri süs eşyalarını Mısırlılar'ın, yani Firavun'un tuttuğu yandaşlarının süs eşyalarından aldılar.
Denizde boğulan Firavun taraftarlarının geriye bıraktıkları süs eşyalarından yükler dolusu süs eşyalarını yanlarına almışlardı. Bu süs eşyalarını hem İsrâiloğullan hem de Sâmirî, ateşte eritip buzağı haline getirdiler.
Hz. Musa'dan hemen sonra böyle bir işe girişip puta tapmaları kendi isteklerine, kararlarına, düşüncelerine ve güçlerine mi dayanıyordu? Hz. Mû-sâ onların bu sapkınlıklarını sorgularken, ona verdikleri cevaptan bunu anlıyoruz. "Dediler ki: 'Biz sana olan vaadimizden kendi kudret ve irâdemizle dönmedik" (Tâhâ 20/87). Öyle anlaşılıyor ki Sâmirî, Hz. Musa'dan sonra İs-râiloğullan'nı iyice etkileyip onların puta tapmalarını sağlamıştı. İsrâiloğulları'nı şu sözleriyle etkilediğini görüyoruz: "İşte bu buzağı, sizin de Musa'nın da tanrısıdır" (Tâhâ 20/88).
Tâhâ sûresinin 87. âyetinde İsrâiloğullan, bizim "kudret ve irâde" olarak tercüme ettiğimiz kelimeyi £ksadüc. "melkinâ" olarak ifade etmişlerdir. Bu kelime "güç" anlamına gelmektedir. İsrâiloğulları irâde kavramını bilmediğinden, bu kavrama yer verilmiştir. Henüz hürriyeti tadamamış, onu hayata geçirememiş olan bir toplumun konuşması böyle olurdu; kendi gücüne, kendi irâdesine sahip çıkamaz. Yüce Allah onlann Hz. Musa'dan sonra düştükleri kötü durumu, mazeret getirerek nasıl aklîleştirdiklerini, bir kişinin veya kişilerin, irâdesine sahip çıkamayan toplumları kötü mânada nasıl etkilediklerini anlatıp aynı hataya düşülmesini önlemek istemektedir.
Âyetin bu kısmında buzağının böğürebildiğine dikkat çekilmektedir. Böğürmesinin sebebini bazı müfessirler esen rüzgârın çıkardığı ses olarak değerlendirmektedirler. Aslında buradaki böğürmeden, bir hakaretin olduğu seziliyor. İsrâiloğulları'nın "böğürtü"nün peşinden koşup tanrı diye taptıkları söylenerek aşağılanmaktadırlar.
Yüce Allah'ın konuyu detaylı bir biçimde anlatmasının sebebi nedir? İsrâiloğulları'nın böğüren bir buzağıya tapınmalarını anlatmanın ne faydası vardır? Ne dediği anlaşılmayan, söylediği sözler hiçbir mâna taşımayan, böğüren insanların peşinden gidilmemelidir. Onları kutsallaştırıp tapınırcasına saygı duymak, İsrâiloğulları'nın bu durumuna düşmekten başka bir şey olmayacaktır. Böğüren insanlar câhil oldukları için böğürürler. Yüce Allah bu tür insanların peşinden gidilmesini istemediği için bunları anlatmaktadır.
2. "Görmediler mi ki o, onlara ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular". Yüce Allah yanlış şeyi tanrı edindiklerini anlatırken iki şeyi gündeme getirmektedir.
a) Konuşmak. Böğürerek değil de anlaşılabilir bir şekilde konuşmak gerekir. Düşündüğünü ifade ederken insan konuşmuş oluyor. Yüce Allah insanlara vahiyle konuşuyor, beyin ve gönüllerine sesleniyor.
b) Rehberlik etmek. "Yola götürmek" ifadesinin anlamı, tanrı olacak varlığın iyiye ve doğruya götürecek nitelikte olması gerekir, demektir. Bunların anlatılmasıyla hangi insanlara saygı duyulması gerektiğine ışık tutulmaktadır. Doğruyu, iyiyi ve hakkı konuşup öğreterek insanlara rehberlik eden, onları bu yollara götürenlere saygı duyulmalıdır.
c) Fayda ve zarar vermek. Tâhâ sûresinin 89. âyetinde bu özellik gündeme getirilmektedir: (O putların) kendilerine hiçbir söz söyeyernediğini, ne bir zarar ne de bir fayda verme gücünde olmadığını görmezler mi?" Yüce Allah burada "güç" kavramını gündeme getirerek, tanrının sonsuz bir güce sahip olması gerektiğine işaret etmektedir.
Hz. Peygamber'in tannlaştınlamayacağımn belirtisi olarak da aynı özellik A'râf sûresinin 188. âyetinde gündeme getirilmektedir: "De ki, ben Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim". Peygamberlerin tanrı olmasını önleyenlerden biri de güçsüzlük olmaktadır.
Konuşamayan, fikir üretemeyen, insanlara rehberlik edip iyi yola götü-remeyenleri tanrı edinmenin zulüm olduğu, âyetin sonunda gündeme getirilmektedir. "Onu tanrı edindiler ve zâlimler oldular" denirken, şirkin zulüm olduğu bildirilmektedir.
3. "Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce, dediler ki: 'Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız".
a) Burada "pişman olmak" diye mâna verdiğimiz kavram, sukıta fî eydîhim ifadesidir. Zeccâc bu ifadeye "pişmanlık ellerine düştü", yani "kalplerine düştü" şeklinde anlam vermektedir. Zemahşerî, "derinden pişmanlık duyma" şeklinde ifade etmektedir. Pişman olan kişi üzüntüsünden elini ısırır, böylece pişmanlık sanki eline düşmüş olur, ağzı eline değmiş olur. Bu işlemde, başın elleri arasına düşmesinin ardındaki pişmanlık psikolojisini gündeme getiren bir ifade olmaktadır. Psikolojik durumun fizikî durumla anlatımı yapılmaktadır.
Bize göre ziynet eşyalarını elleriyle atıp buzağıyı elleriyle yaptılar ve ona tapındılar. Yanlış yaptıklarını anladıklarında başlan ellerine düşmüş oldu. Başını eline teslim eden, pişmanlığında kendini o ellerin arasına bırakıerir. İnsanın içindeki pişmanlık denen psikolojik durumun, beden diliyle ifade edilmesine şahit oluyoruz. Beden dili, insanın içindeki fırtınaları oku-:an. ifade eden, anlatan bir kitap mahiyetindedir.
b) "Gerçekten sapmış olduklarını görünce" ifadesiyle, insanın kendi iuramunu görüp tarafsız olarak değerlendirebileceğine işaret edilmektedir. Önemli olan sapıtmadan yanlışı görmek, pişman olmadan pişman olacak davranışta bulunmamaktır. İsrâiloğullan'nm kendi sapkınlıklarını görebilmeleri onlar için bir erdem olmaktadır. Kendi sapkınlığını görebilmenin anlamı kendine yönelmek, kendini duymak ve kendini değerlendirmektir.
c) "Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız, dediler". Pişmanlığın, tövbe ve istiğfarları gündeme getirdiğini görüyoruz. İsrâiloğullan'nm ilâhî merhameti ve affı bildiklerini gösteren bu âyet, yanlıştan dönme ve özür dilemenin ince bir ahlâk ve sağlam bir şahsiyetle kazanıldığına işaret etmektedir. Diğer taraftan âyetin bu kısmında, ilâhî merhamet ve bağışlanmayı kaybetmenin manen iflâs olduğuna dikkat çekilerek iflâsın tanımı yapılmaktadır. Allah'tan merhamet ve af dilemek gibi bir ruh olgunluğunu göstermelerini de söylemekte yarar vardır. Bu da İsrâiloğullan'nm artık kölelik psikolojisinden kurtulduklanmn, dolayısıyla şahsiyetlerinin geliştiğinin bir delili olmaktadır.
Yüce Allah onlann bu durumunu bize niçin anlatmaktadır? Müslümanlar pişman olacakları davranışlarda bulunmamalıdırlar. Bir işin sonunun önceden nasıl gelebileceğini kestirebilmelidirler. Ahlâkî davranışlarla dinî tecrübeler, beşerî otoriteye bağlı kalarak gerçekleştirilmemelidir. Sonra otorite ortadan kalkınca, farklı davranmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Zamanla yaptıklanndan pişmanlık duyar ve sapkınlıkta bulunduklarını görünce, mazilerini karanlık olarak değerlendirirler. Böyle durumlarda gerekli olan değişimi gösterip iyiye yönelmenin de bir erdem olduğunu insanlara öğretmelidir. Bu öğretimde İsrâiloğullan model olarak anlatılmaktadır.[80]
Hz. Musa'nın Dönüşü:
150. Mûsâ, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: "Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz'. Levhaları yere atıp kardeşinin başını tuttu, onu kendisine doğru çekti. Kardeşi dedi ki: "Ey annem oğlu! Bu topluluk beni horlayıp hırpaladı. Neredeyse canımı alıyorlardı. Bir de sen düşmanları bana gül-dürtme! Beni şu zâlim toplulukla bir tutma!"
Bu âyetin açıklamasından çıkarılacak önemli neticeler vardır. Âyette Hz. Musa'nın Tûr dağından dönünce, kavminin yaptıkları karşısında nasıl bir tavır aldığı ele alınmaktadır.
1. "Mûsâ, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: 'Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız!" Kendisinden sonra buzağıya tapmaları sebebiyle şirke düşmelerini değerlendirmekte ve "çok kötü" şey yaptıklarını söylemektedir. Bu değerlendirmeyi üzüntü içinde ve kızgın olarak yapmıştır. Gadap ve esef kelimelerine, insan psikolojisinin kendinden aşağıdakilere ve yukarıdakilere bakış açısına göre mâna yüklenmekte ve kullanılmaktadır.
Hz. Mûsâ kavminin şirk koşmasından dolayı onlara kızdı, öfkelendi, ama onların yaptıklarından dolayı da Allah karşısında üzüldü. Beşerî boyutuyla kızdı; ilâhî huzurda da üzüldü. Onun içindir ki yüce Allah, onun bu iki ruh halini burada zikretti. Allah'a şirk koşulmasına üzüldü, esef duydu, ama bu yanlışı yapanlara kızdı, öfke duydu. Demek ki Hz. Mûsâ onların bu davranışlarını, bir Allah adına, bir de kendileri adına değerlendirmişti. Bir peygamber olmasına rağmen kızgınlıkla üzüntüyü bir arada yaşadı ve bunu kelimelerle dışa vurdu.
2. "Rabbinizin emrinde acele mi ettiniz". Bir şeyde ivedilik göstermek, o şeyi bir kenara atmak, yüzüstü bırakmak, dikkate almamak anlamına gelmektedir. Hz. Musa'nın Tûr dağına çıkışını dikkate alıp mâna verecek olursak, "Allah'ın emrini beklemeyip acele ettiniz, yani ben Tûr dağından ilâhî mesajı, Allah'ın emirlerini alıp gelecektim; siz ben gelinceye kadar sabır göstermediniz" demek olur. Burada Allah'ın emirlerine uymayıp bir toplumun kendi arzularına göre davranmasının yanlış neticeler vereceği örnek verilerek, bir işe teşebbüs etmeden önce enine boyuna tartışılmasını ve aklın temelleri üzerinde bina edilmesi öğütlenmektedir. Davranışları arzular âleminden akıl âlemine çekebilmek için bilgi ve sabır gereklidir.
Din eğitimcileri, dinin temelleri üzerinde oluşacak bir davranış konusunda halkı bilinçlendirmeli, bilgilendirilmeli ve sabrı tavsiye etmelidir. İs-râiloğulları Hz. Harun'u dikkate almadan, Hz. Musa'nın yokluğundan istifade ederek, beklenmeyen davranışta bulunup puta tapındılar.
3. "Levhaları yere attı, kardeşinin başını tuttu, kendisine doğru çekti. Kardeşi dedi ki: 'Ey anamın oğlu! Bu topluluk beni cidden zayıf gördü ve neredeyse beni öldürecekti!"
a) Hz. Mûsâ Sînâ dağından Tevrat'ın levhalarını alıp gelmişti. O, "Levhaları yere atıp Hz. Harun'un başını tuttu ve onu kendisine doğru çekti". Âyetin bu kısmından çıkarılacak ilke şudur: Kızgınlık ve öfke hali, kitabı dinlemeyecek hale getirebilir, kitabı bir tarafa attırabilir. Toplumdaki grupların birbirlerine karşı öfke ve kızgınlık duymaları da hakikatin bir tarafa atılmasına sebep olmaktadır.
b) A'râf sûresinin 150. âyetinde Hz. Musa'nın Hz. Harun'u sorgulaması gündeme getirilmedi, ama Tâhâ sûresinde bu sorgulama yer almaktadır: "Ey Harun! Onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de, benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?" (Tâhâ 20/92-93). Bu sorgulama A'râf sûresinde yer almamaktadır. Bu sorgulamanın ardından onun kafasını tutup çekmeye başladı. Bu çekme anında sorunun sorulduğu kanaatindeyiz. Hz. Mûsâ ile Hz. Hânın arasında öfkenin ve kızgınlığın getirdiği bedensel bir temas olmuştur.
c) Hz. Harun bu sorgulamaya şu şekilde cevap veriyor: "Sakalımı, başımı tutma! Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: Isrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!" (Tâhâ 20/94); "Ey annemin oğlu! Bu topluluk beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!" (A'râf 20/150). Hz. Harun'un bu cevabından ve tepkisinden çıkarılacak önemli dersler vardır.
Asıl olanın yerine geçen vekil, güçlü olmalıdır, otorite boşluğu doğurmamalıdır. Otorite boşluğu, sapkınlığa ve isyana kadar götürebilir. Vekil, aslın ona yüklemiş olduğu görevi düşünürken, toplumdaki kötü oluşumların arasında kalma ihtimali vardır. Bu durum bir çözümsüzlük örneğidir. Yüklenilen sorumlulukla halkın istekleri çatışabilir. Otoritesi olmayan vekiller, yani siyasîler ikilemde kalır, toplumun yanlış davranışına müsaade etmiş olabilirler. Vekîl, aslın sorgulamasına, doğru, net ve kesin cevaplar verilmelidir: Hayat tehlikesi, tefrika korkusu, verilen emirlere itaatsizlik etme ihtimali, sorgulamadaki olumsuz cevaplara gösterilen sebepleri teşkil etmektedir.
Kızgınlığa karşı kızgınlıkla tepki gösterilmemelidir. Hz. Harun, annesini gündeme getirerek Hz. Musa'nın öfkesini yatıştırmaya çalışmakta, nazik ve kibar bir ifade kullanmakta ve onun merhametine sığınmaktadır. Topluluk huzurunda bir kimseyi azarlamanın, tartaklamanın doğru olmadığını öğütlemekte ve eğitimde eskimeyen kuralı koymaktadır. Topluluk huzurunda birini tartaklamanın doğru olmayacağı şeklindeki evrensel ilke öğretilmektedir. Suçlu ile suçsuz bir tutulmamalıdır. Hz. Harun şirk koşanları zâlim olarak nitelemiştir. Çünkü şirk zulümdür; zulmü işleyen de zâlimdir. Vekâleten siyasî iktidarı elinde tutan birini halkın huzurunda tartaklamak, şık olmayan ve eğitime ters düşen bir davranıştır.[81]
Kusuru Kendinde Aramak:
151. Mûsâ da: "Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine sok, zira sen merhametlilerin en merha-metlisisin!" dedi.
Hz. Mûsâ, Hz. Harun'u sorguladıktan sonra, Tâhâ sûresinin 95. âyetinde Sâmirî'yi de sorguladı. Sâmirî'nin sorgulamasına geçmeden önce de, A'râf sûresinin 151. âyetindeki af dileme duasını yaptığı anlaşılmaktadır. Hz. Mûsâ neden af dileme duası yapmıştır?
1. Hz. Mûsâ, toplumun puta tapma eyleminin sorumluluğunu kendinde ve Hz. Harun'da görmektedir. Bu âyetin tefsirinde Râzî, Hz. Musa'nın öfkelenmesi sebebiyle af dilediğini, Hz. Harun için de İsrâiloğulları'na sahip çıkmak için yeterli uyanda bulunmaması sebebiyle af dilediğini söylemektedir. Hz. Musa'nın bir öz eleştiri yaptığı söylenebilir. Ortada puta tapma eylemi var. Her iki peygamber de kendini burada suçlu görmektedir.
2. "Beni ve kardeşimi bağışla!" ifadesinden, bir kimsenin başka biri için Allah'tan af dileyebileceği hükmünü çıkartıyoruz. Kur'ân'ın pek çok âyetinde bazı duaların bu şekilde yapıldığına şahit oluyoruz. İbrahim sûresinin 41. âyetindeki Hz. İbrahim'in duası, örnek verilebilir. O duada Hz. İbrahim, kendisi, ebeveyni ve bütün müminler için af dilemektedir.
3. Bu duadan çıkarılacak evrensel ilke şudur: Bir toplumu idare edenler halkın sapkınlığından, bozulmasından dolayı kendilerini suçlu görmelidirler. Halkın yoldan çıkmasının sebepleri arasında, kendilerinin oluşturduğu otorite boşluğunun olabileceğini göz ardı etmemelidirler. Yüce Allah bunu Hz. Harun örneği ile anlatmaktadır.
4. "Bizi rahmetine sok! Zira sen merhamet edenlerin en çok merhamet edenisin". şeklindeki dileğin af ile merhametin arasındaki ilişki üzerinde kurulduğunu göstermektedir. Yüce Allah'ın rahîm, yani merhamet etme sıfatına sığınmak, onu harekete geçirmek, dileğin merkezî noktasını oluşturmaktadır. "Yüce Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir" ifadesinden de, başka merhamet edenlerin olduğunu çıkarıyoruz. Demek ki yüce Allah, rahîm denen merhamet etme sıfatından insanlara da vermiştir. Başkasına merhametli davranan kişiler, Allah'ın sıfatını yeryüzüne indirme eylemini gerçekleştirmişlerdir.
Acıma duygusu insanda doğuştan vardır, ama bu duyguyu merhamet haline getirmek eğitimle olur. Çünkü merhamette sadece acıma değil, sevgi, saygı, bağlılık, sıcaklık vardır. Diyebiliriz ki manevî eğitim, acıma duygusunu merhamete çeviren bir faaliyeti gerçekleştirmektir. Hz. Musa'nın duası, af dilemenin formülünü vermekte ve af dilemek için merhametin devreye sokulmasının öğretimini yapmaktadır. Hz. Musa'nın bu duayı yapmış olmasıyla, onun kızgınlığının ve öfkesinin geçtiğini anlıyoruz. Kızgınlık ve öfke, ilâhî merhamete yönelince ortadan kalkacaktır.[82]
Şirk Ve İftira:
152. Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, yakında onlara Rablerinin gazabı ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.
153. Kötülükleri yaptıktan sonra tövbe edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o, tövbe ve imandan sonra Rabbin elbette bağışlayan ve esirgeyendir.
Bu âyeti A'râf sûresinin 149 âyeti ile bağlantılı olarak açıklamak gerekir. Puta tapan İsrâiloğullan yaptıklarından pişman olup sapkınlıklarını görünce, tövbe edip af dilediler. Onların bu durumuna 152-153. âyetler açıklık getirmektedir.
1. Buzağıyı tanrı edinen müşriklerin iki türlü cezalandırılacağına dikkat çekilmektedir.
a) Allah'ın gazabı onlara ulaşacaktır. Allah'ın gazabı bu dünyada olacağı kadar âhirette de olabilir.
b) Dünya hayatında bir aşağılanma olacaktır. Bu zilletin ne olacağını Tâhâ sûresinin 97. âyetinde geçen Sâmirî örneğinden alabiliriz: "Artık hayatın boyunca sen: 'Bana dokunmayınız' diyeceksin". Bunun anlamı toplumdan soyutlanmaktır, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmaktır.
2. Yüce Allah buzağıyı tanrı edinenleri iftiracı olarak nitelendirmektedir. Bu, müşriklerin Allah'a eş koşmakla iftirada bulundukları anlamına gelmektedir. Demek ki şirk zulümdür (Lokman 31/13), aynı zamanda şirk iftiradır (A'râf 7/152). Allah'ın dininde uydurma yapanlar da müfterîdirler. Bunlar hem Allah'ın gazabına uğrayacak hem de bütün dünyada zillete dûçâr olacaklardır. Râzî, Mâlik b. Enes'ten şunu nakletmektedir: "Her bid'atçı, başının üstünde bir zillet bulur"[83].
"Buzağıyı edinmek" kavramı, aynı zamanda din dışı beşerî bir düşünceyi tanrı edinme eylemini de kapsamaktadır. İnsanların ürettikleri, dönüp de kutsallaştırıp tanrılaştırdıkları fikirlerin, İsrâiloğulları'nın tapındığı buzağıdan farkı yoktur. İsrâiloğulları ve Sâmirî'nin süs eşyalarından ürettikleri buzağı, günümüzde süslü fikirlerden oluşturulan sahte fikir yığını anlamına gelmektedir.
Genel eğitimin ve özellikle din eğitiminin amaçlarından biri, buzağı haline gelip tanrılaştırılacak sahte fikirlerden insanı kurtarmak olmalıdır. Kur'ân'da bu konuya yer verilmesinin hedefi budur. İnanç dünyasında, insanların geçmişten ibret alıp sıfırdan başlamalarını önlemek ve gelinen tev-hîd inancından hareket etmeyi temin etmek, din eğitiminin görevi olmalıdır. "Biz iftira edenleri böyle cezalandırırız" denirken, nesillerin dikkati çekilmekte ve onlar eğitilmek istenmektedir.
Allah'ın sıfatları hususunda, dinî meselelerde ve Allah'ın âyetleri alanında düzmece yargılarda bulunmak, aşağılama, onları beğenmeme gibi çabaların toplamı, buzağıyı oluşturmaktadır. Sâmirî eliyle buzağı yaptı, ama insanlık her an beyninde bir buzağı doğurmaktadır. Câhiliye döneminde insanlar elleriyle helvadan putlar yapıp tapıyorlardı, şimdi beyinlerinde ürettikleri fikirleri tanrı edinip tapmaktadırlar. Neticesi aynı olan farklı oluşumlar üretmektedirler. Tevhîd inancından uzaklaştıran ne varsa, hepsi buzağı durumundadır.
Sâmirî, İsrâiloğullan için bir buzağı yaptı, ama şimdi insanlar pek çok buzağı üretmektedirler. Buzağılar birbirine şirk koşmaktadır. Böylece şirk inancının da şirkini çıkarmış oldular. Sonuçta sahte tanrılar sadece Allah'a eş koşulmamaktadır, birbirlerine de eş koşulmaktadır. Allah'a iftira edenler, birbirlerine iftira etme yoluna girmişlerdir.
3. Yüce Allah şirk koşanları affetmeyeceğini açıkladıktan sonra, onlara bir çıkış kapısı vermektedir: "Kötülükleri yaptıktan sonra tövbe edip de iman edenlere gelince...". Bu ifade ile, şirk koşanlara bir değişim önerilmektedir. Bu değişimin yönü, iman denen tevhîd inancına doğru olmalıdır. Affedilmez bir hata olan şirk koşmayı bırakma şeklindeki değişim, farklı bir muameleyi beraberinde getirecektir. Yüce Allah bu değişim ve onun getirdiği dönüşümün adına "tövbe" demektedir. Şirki bırakıp tevhîd inancına dönmek anlamına gelen tövbe, insanın manevî yapısında meydana gelen bir devrimin adı olmaktadır. Kötülüğü işleyip ardından tövbe edip iman edene nasıl bir muamele yapılacaktır? Bu sorunun cevabını âyetin devamı vermektedir.
4. "Şüphesiz ki o (tövbe ve imandan) sonra, Rab-bin elbette bağışlayan ve merhamet edendir". Yüce Allah'ın değişim gösterene, af ve merhamet sıfatlarıyla muamele yapacağını işaret etmektedir. Buradaki tövbe etmenin şekli de A'râf sûresinin 149. âyetinde açıklanmaktadır: Kendilerinin hatalı olduğunu görme, pişman olup Allah'tan merhamet ve af dilemektir. İnsanın manevî alanındaki bu değişim, beraberinde Allah'ın af ve merhametini getirecektir. İsrâiloğullan örneğinden hareketle yüce Allah, evrensel kanunu koymaktadır. Bütün insanlık için geçerli olan bu kural, Fur-kân sûresinin 70-71. âyetlerinde de gündeme getirilmektedir. Şirk, zina ve haksız yere cana kıymak gibi üç büyük günâhı işleyene aynı çıkış kapısı sunulmaktadır. Tövbe edip iman eden ve iyi ameller işleyenlerin kötülüklerinin iyiliğe çevrileceği, af ve merhamet edileceği garantisi verilmektedir.
Yüce Allah'ın burada gösterdiği çıkış kapısı, insanlarda şu anlayışı oluşturmamalıdır: "Ben bütün günâhları işlemeye devam ederim, nasıl olsa sonunda bir tövbe ile onları affettiririm". Bu düşünce ansızın gelecek bir ölümle suya düşebilir.[84]
Öfke Ve Hz. Mûsâ:
154. Öfkesi dinince, Mûsâ levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet vardı.
1. Âyetin "Musa'nın öfkesi geçince" bölümündeki sekete kelimesi, aslında "susmak" anlamına gelen sükûttan gelmektedir; "Musa'nın öfkesi susunca" demektir. A'râf sûresinin 150. âyetinde, Hz. Mû-sâ'nın kızgınlığı, sanki ona konuşuyor ve ona emirler yağdırıyordu: "Elindeki levhaları yere at! Kardeşinin kafasını yakala ve onu tartakla, kavmini azarla!" Emirler yağdıran bu öfkenin 154. âyette sustuğu anlaşılmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki konuşan ve konuşması oldukça etkili olan öfkenin ilk kötü etkisi dine, sonra insana, sonra da topluma olmuştur. Yüce Allah Hz. Musa'nın öfkesinin etkilerini anlatırken, onun dinin kutsal kitabını elden çıkaracak, attıracak ve insanlar arasındaki ilişkileri bozacak nitelikte olduğunu gündeme getirerek, gelecek nesillere bir mesaj vermektedir. Din alanında öfkeye yer yoktur.
Konuşan ve emirler yağdıran öfkeyi susturan, Hz. Harun'un nazik konuşması olmuştur. Hz. Musa'ya "Annemin oğlu" demesi, toplumun huzurunda onu tartaklamasının terbiyeye ters düşeceğini hatırlatması, tabii ki etkili olmuştur. 154. âyete dikkat edilirse, öfkenin cümlede özne olduğu görüleçektir; susan, yani geçen, öfke olmuştur. Geçme eylemini, öfkenin bizzat kendisinin yaptığı anlaşılmaktadır. Öfke bu eylemini bir canlı varlık gibi yapmıştır. Burada istiare sanatı kullanılmıştır.
2. "Levhaları aldı". Öfkesi dinince, emirleri yağdırması durunca, yani susunca, Hz. Mûsâ levhaları yerden aldı. Bunun anlamı, vahyin yazılı olduğu levhalarla öfkenin aynı yerde olamayacağıdır. Öfke konuşmaya başlayınca, levhalar elden çıktı, ama öfke susunca levhalar geri geldi. Bu anlatımın günümüze ve geleceğe yönelik tutacağı ışık şudur: Öfke, insanın elinden en kıymetli şeylerini bile çıkartır. Öfke ile din bir arada olamaz. Öfke, insana umulmadık işler yaptırır. Konuşan, emirler yağdıran öfke, diğer melekeleri, özellikle aklı devre dışı bırakır.
Bu etkinlikleri herkese yaptıracak güçte olan öfke geçince, insan elinden çıkardığı değerlere tekrar dönecek ve onlara sarılacaktır. İnsan ile değerleri arasına giren öfkeyi aradan çıkartmanın önemi bu âyette vurgulanmakta, dolayısıyla psikolojik bir eğitim yapılarak davranışların sebepleri anlatılmaktadır. Levhaları atmanın, kardeşini tartaklamanın ve toplumu azarlamanın sebebi öfkedir. Onun da sebebi, halkın puta tapmasıdır. Şirk koşma öfkeye, öfke de yukarıdaki davranışlara sebep olmuş ve böylece bir sebepler zinciri ile karşı karşıya kalındığı anlaşılmıştır. Sebepler ortadan kalkınca levhalar da olması gereken yere gelmiştir.
3. "İçinde doğru yolu gösteren öğütler ve Rablerinden korkanlara rahmet vardı". Âyetin bu kısmında nüsha kelimesi geçmektedir. Bu kelime, "nakletmek" anlamına gelen nesh kelimesinden türemiştir. "İptal etmek, kaydetmek, nüsha, silmek, değiştirmek" mânalarına gelen bu kelimenin geniş açıklaması, Bakara sûresinin 106. âyetinde yapıldı. Demek ki levhaların nüshasında, yani yazısında; rehber, yani doğru yola ileten hükümler ve insanlığa rahmet olacak esaslar yer almaktaydı.
Fakat o levhalardaki yazıların rehber ve rahmet olma özelliklerinin etkili olacağı insanların psikolojisi de âyette gündeme getirilmektedir. "Rablerinden korkanlar için" denirken, hangi psikolojideki insanlara etkili olacağı belirlenmektedir. Korku psikolojisi, Hz. Musa'nın levhalanndaki mesajların rehber ve rahmet olmalarının alt yapısını oluşturmaktadır. Ama bu korkunun yönü Allah'a doğru olmalıdır. Onun içindir ki âyette "Rableri" kelimesi yer almaktadır. Genel mânada bu âyete bakınca, ayrıca şu neticelere ulaşmak mümkündür: Yüce Allah öfke ve korku psikolojisini ele almıştır. Öfkenin dinmesi ile neler olduğu, Allah'tan korkmanın nelere götüreceği açıklanmaktadır.
Hz. Musa'ya gönderilen vahyin iki önemli özelliğinin, rehberlik ve rahmet olduğu tesbit edilmektedir. Allah'tan çekinenler için bu özelliklerin fayda vereceği ve onlara yansıyacağı gündeme getirilmektedir. Demek ki hak dinin mesajından etkilenecek olan insanların belli bir psikolojik olgunluğa sahip olmaları gerekiyor. Korku gönülde olduğuna göre, gönül, ilâhî mesajın etkinliğini belirlemektedir, diyebiliriz. Gönüldeki oluşumlar, ilâhî mesajdan istifade etmeyi temin etmektedir. Eğitimci öfkeli olmamalıdır. Öfke eğitimciye erdem olarak inandığı kuralları devre dışı bırakmasına, inandığı kurallara ve değerlere karşı kendisinin tepki göstermesine sebep olur. Hz. Mûsâ'nm levhaları yere atması gibi, eğitimciye de bütün kuralları devre dışı bıraktırır, kuralsız bir eğitimci olup çıkmasına sebep olur.[85]
Musibet Ve İmtihan:
155. Ve Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte huzurumuzda bulunmak üzere kavminden yetmiş kişi seçti. Onları deh-setli bir gürültü yakalayınca, Mûsâ dedi ki: 'Ey Rab-bim! Dikseydin onları da beni de daha önce helâle ederdin, içimizden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden bizi helak edecek misin? Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Bizim velîmiz sensin, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bağışlayanların en iyi-sisin" dedi.
Bu âyetin analizinden elde edilmesi mümkün olan neticeler şunlardır:
1. Âyetin ilk bölümünde yer alan mîkat, "huzurda bulunma zamanı"nı ifade etmektedir. Bu zamanı da yüce Allah belirlemiştir. Hz. Mûsâ da kavminin ileri gelen insanlarından yetmiş kişiyi seçerek huzurda bulunmak üzere yola çıktı. Müfessirler buradaki mîkatın, A'râf sûresinin 142. âyetindeki mîkattan farklı olup olmadığını tartışmışlardır. Burada o tartışmalara burada yer verilmeyecektir. A'râf sûresinin 142. âyetinde bahsedilen mîkat hâdisesi, Hz. Musa'nın tek başına gerçekleştirdiği bir olaydır, ama 155. âyetteki mîkat, yetmiş kişi ile birlikte olduğu mîkattır. Bu da iki ayrı mîkatın olduğunu göstermektedir.
A'râf sûresinin 142 ve 143. âyetlerindeki mîkat, İsrâiloğulları'nın buzağıya tapmalarından önce olduğu halde, 155. âyetteki mîkatın buzağıya tapmalarından sonra olduğunu görüyoruz. Müfessirler Hz. Musa'nın yetmiş kişiyi nasıl seçtiği anlatılmaktadır. Buzağıya tapınmadan sonra yüce Allah onun seçeceği yetmiş kişiye tövbe etmeleri için huzurda bulunma zamanı tayin etti. Allah Neden yetmiş adamı seçip getirmesini emretmiştir? Bu sorunun cevabını verebilmek için A'râf sûresinin 151. âyetine bakmak gerekiyor. Ama 155. âyetin sonunda genel bir af dilemenin olduğuna şahit oluyoruz. İki kişi için af duası yapmak yerine, umum için af dilemenin daha doğru olacağının eğitimi verilmektedir.
2. "Onları, o müthiş deprem yakalayınca ...". Daha önce Semûd kavmini (A'râf 7/78) ve Medyen halkını da (A'râf 7/91) "reefe" denen şiddetle sarsmıştı. Bu sefer de Hz. Musa'nın toplumunu aym deprem yakalamıştır. Semûd, Medyen ve İsrâiloğullan'nın benzer taraflarından biri de bu cezalandırılma şekli olmuştur. Bunun hukukî çıkanmı şudur: Benzer suçlara benzer cezalar uygulanmaktadır. Ceza hukukunda en zor konulardan biri, hangi suç veya suçlara ne kadar ceza uygulanacağıdır. Hele aynı ağırlıkta olan suçlan tesbit etmek ve onlara aynı ceza şeklini uygulamak bu işin en zor yanı olmaktadır.
Onları recfe niye yakaladı? Recfenin karşılığı şiddetli deprem, yani yer sarsıntısıdır. Yeri sarsacak kadar ne gibi bir ağır fiilleri olmuştu? Buzağıya tapmalarının, yani şirk koşmalarının neticesi olabilir mi? Bu sorulara cevap verebilmek için Bakara sûresinin 55 ve Nisa sûresinin 153. âyetlerine bakmak gerekir. Bu âyetlerde İsrâiloğulları'nın Hz. Musa'dan Allah'ı açıkça kendilerine göstermesini istedikleri gündeme getirilmektedir. Bu isteklerinin ardından onları yıldırım çarptığına dikkat çekilmektedir. Bazı müfessirler A'râf sûresinin 155. âyetindeki recfe denen depremi bu yıldırımla aynîleştir-mektedirler. Halbuki Nisa sûresinin 153. âyetinde yıldırım çarpmasından sonra buzağıya taptıkları anlatılmaktadır. Demek ki yıldırım çarpmasının sebebi, Allah'ı açıkça görmek istemeleridir. A'râf sûresinin 155. âyetinde Hz. Mûsâ, "beyinsizlerin işlediği yüzünden" demektedir. O zaman recfe denen deprem bir eylemin, yıldırım da bir söylemin karşılığı olmaktadır. Eylem olunca, akla gelen ilk konu buzağıya tapınmalarıdır. Allah'ı görmek istemelerinin karşılığı yıldırım, buzağıya tapınmalarınınki ise deprem olmuştur.
3. "Mûsâ dedi ki: 'Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden bizi helak edecek misin?" "Daha önce helak ederdin" ifadesinden anlaşılıyor ki, burada İsrâiloğulları'nın Allah'ı açıkça görmek istemeleri kastedilmektedir. Çünkü Allah'ı görmek istemek, buzağıya tapınmaktan daha büyük bir cezayı gerektirmekte idi. "Onları ve beni" demesi de kendini toplumdan ayırmadığını ifade etmektedir.
"İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden hepimizi helak edecek misin?" ifadesinden anlıyoruz ki, İsrâiloğulları'nın tamamı buzağıya tapmadı, "içimizden birtakım kimseler" denmesi buna işaret etmektedir. Ama Hz. Mûsâ onları beyinsizlikle vasıflandırmaktadır. Sefîh kelimesi, Bakara sûresinin 142. âyetinde açıklandı. Peki Hz. Mûsâ neden kendisinin de helak edilebileceğini söylemiştir? Çünkü Hz. Mûsâ da A'râf sûresinin 143. âyetine göre Allah'ı görmek istemişti. Bu bağlantı, "Acaba recfe denen deprem, buzağıya tapmalarından önce Allah'ı görmelerinin ardından olmuş olabilir mi" sorusunu akla getirmektedir. Akla gelen bu soruya hiç gerek yoktur. Önceki helak, Allah'ı görme isteği, şimdiki de buzağıya tapınma eylemi olarak netlik kazanmaktadır.
Âyetin bu kısmında yer alan Hz. Musa'nın ifadesinde bir sebep-sonuç ilişkisi yer almaktadır. "Beyinsizlerin yaptığı iş sebebiyle" demesi, buna delil teşkil etmektedir. Demek ki Allah'ın bir toplumu helak etmesinin sebebi, o toplumun eylemleri olmaktadır. İnsanların eylemleri arş-ı a'laya yükselerek helaki alıp gelmektedir. Yoksa Allah keyfî olarak kimseyi helak etmez. Böylece yüce Allah, Hz. Musa'nın, helak ile insanların eylemleri arasında kurduğu bu ilişkinin doğru olduğunu görerek bize bir eğitim uygulamaktadır. Hz. Musa'nın yakarışının recfe denen şiddetli yer sarsıntısı anında olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Mûsâ birilerinin yaptığı yanlışlarla, diğerlerinin cezalandırılmamasını istemektedir. Birilerinin işlediği günâhın toplumun tamamına mal edilmemesi konusunda dilekte bulunmaktadır.
4. "Bu is senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin" . Bu kısımdan çıkarılacak önemli neticeler şunlardır:
a) Âyette geçen "sarsıntı, yani deprem"in Allah'ın bir imtihanı, bir denemesi olduğu söylenmektedir. Böylece Hz. Mûsâ, İsrâiloğullan'nın doğru yola gelip gelmeyeceğini, yanlış fikirleri ve davranışları bırakıp bırakmayacaklarının denendiğini anlamıştır. Başlarına gelen bu sarsıntının sebebini nerede arayacaklarının tesbiti yapılmaktadır. Bunun yapılabilmesi için de imtihan gerekli idi.
b) Allah'ın imtihanla bazılarını saptırmasının anlamı, insanların hür olduğunu ortaya koymaktadır. Depremin sebebinin kendi eylemleri olduğunun farkına varamayanlar, yoldan çıkmışlardır. Allah'ın saptırması da, onların bu sapıklığını tescil etmesidir. Depremin sebebi olarak kendi eylemlerini görenler doğru yolu seçtiklerinden, Allah onların bu durumunu kayıt altına almaktadır.
c) Buradaki saptırmayı "mahvetmek" anlamına alabiliriz. O zaman "doğru yola üetme"ye de "kurtarmak" mânası verilebilir. Âyetin bu kısmına da "Sen onunla dilediğini mahvedersin, dilediğini de kurtarırsın" mânası verilebilir. Bu anlam âyetin önceki bölümlerine uygun düşmektedir. Ortada bir deprem vardır. Hz. Mûsâ da helakten bahsetmektedir. Bunlardan hareketle saptırmaya, "helak etmek, mahvetmek" mânası verilebilir, doğru yola iletmeye de "kurtarmak" denebilir.
Hangi mânada alınırsa alınsın, ortada insanın hür irâdesinden kaynaklanan bir davranış ve inanış biçimi vardır. Bunu da yüce Allah'ın hür irâdesine, kendi dilemesine göre değerlendirme yetkisi vardır. Hür irâdenin ürünü olan eylemi, hür irâdeye dayanan değerlendirme karşılayacaktır. Kulun hürriyeti, Allah'ın hürriyeti; kulun eylemi, Allah'ın eylemi ile bir şekilde buluşacaktır. Bu buluşmanın kulun aleyhine olmaması için gerekli eğitim verilirken, Hz. Mûsâ ile İsrâiloğulları model olarak seçilmiştir.
5. "Sen bizim velîmizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en üstünüsün!" Buradaki velî kavramı Allah'ın bir sıfatıdır. "Dünya ve âhirette insanların bütün durumlarına yardım eden, koruyan, sığınak olan, hâkimiyeti altına alan" anlamına gelmektedir. Hz. Mûsâ velî sıfatına anlam verirken, af ve merhameti de onun kapsamına almaktadır.
Böylece Hz. Mûsâ Allah'ın velî, gafur ve rahîm sıfatlarını gündeme getirmektedir. Bu sıfatlarla Allah'a yalvarmaktadır. Aslında Hz. Musa'nın yalvarış şekli bize öğretilmekle, Allah'a nasıl yalvaracağımıza yön verilmektedir. Hz. Musa'nın yalvarışı burada kalmayıp sonraki âyette de devam etmektedir. Netice olarak diyebiliriz ki bu duaların bize öğretilmesi, onların kabul edildiğine işaret etmektedir.[86]
Allah'ın Rahmeti:
156. Bize, bu dünyada iyilik yaz, âhirette de. Şüphesiz biz sana döndük. (Allah) buyurdu ki: "Kimi dilersem, onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım".
Bu âyet 155. âyetin devamı durumundadır. Hz. Musa'nın 155. âyetin sonunda başlayan duası bu âyette devam etmektedir.
1. "Bize, bu dünyada iyilik yaz, âhirette de.". Râzî âyetin bu kısmını, 155. âyette geçen velî kavramına bağlayarak açıklamaktadır. Velî denen yardımcıdan iki şey beklenir: Birisi zararı gidermek, diğeri de fayda temin etmektir. Zararı gidermek faydayı temin etmekten daha önce gelmektedir. Bundan dolayı Hz. Mûsâ yüce Allah'tan bağışlamasını ve merhamet etmesini dileyerek, zararı ortadan kaldırma duasını yapmıştır. Ardından dünya ve âhiret hayatı için iyilik ve güzellik istemiştir.
Râzî'nin bu açıklamasına katılmamak mümkün değildir. Ama neden zararın kaldırılmasının faydanın temininden önce geldiğine açıklık getirmemektedir. Bize göre zararı gidermenin fayda temininden önce gelmesinin sebebi şudur: Zarar içinde olan insana fayda temin etmek neye yarayacaktır? Paslı bir demire pasını gidermeden boya sürmenin ne anlamı vardır? Önce pas zımparalanıp giderilir, sonra boya sürülür; o zaman boya kalıcı olur. Velî merhamet eder. Velî, daima iyilik üretir. Bu sebepledir ki, deprem ve helak kavramlarının bulunduğu şartlar altında Hz. Mûsâ, bu ilâhî sıfata sığınmaktadır. Bakara sûresinin 200. âyetinde sadece dünya için iyilik istemenin doğru olmadığı ve bu istekte bulunanın âhiretten hiç nasibi olmayacağı vurgulanmıştı.
Bakara sûresinin 201. âyetinde dünya ve âhiret için iyiliğin istenmesi önerilmektedir. Onun içindir ki Hz. Mûsâ hem dünya hem de âhiret için iyilik istemektedir. Fakat bu iyiliği isterken "Bizim için yaz!" ifadesini kullanmaktadır. Buradaki "yaz" dileğini İbn Abbâs ve Râzî, "Bize vacip kıl!", Zemahşerî ve Nesefî "Bizim için sabit kıl!" şeklinde mânalandırmış-lardır.
Burada sorulacak soru şudur: Dünya için iyilik, âhiret için iyilik ne anlama gelmektedir? Çünkü iyilik kavramı oldukça izafîdir. Müfessirler dünya için iyiliği şu şekilde yorumlamaktadırlar: İbn Abbâs bilgi, ibadet ve günâhtan korunmuş olmayı, dünya hayatının iyiliği; cennetin güzelliği ve nimetini de âhiretin iyiliği olarak nitelendirmektedir. Kâdî Beyzâvî ve Nesefî, iyi yaşam ve Allah'a itaati nasip etmeyi dünya hayatımn iyiliği, cenneti de âhiret hayatının iyiliği olarak görmüşlerdir. Hâzin dünya hayatının iyiliği olarak iyi amellerin ürününü, günâhlardan affolmayı da âhiretin iyiliği olarak almıştır. Bütün bu açıklamalardan dünya hayatı için iyiliğin, dünya hayatındaki mutluluk ve bu mutluluğu getiren her şeyi ifade ettiğini, belâlardan, zorluklardan, kötülüklerden arınmış, nimetlerle, güzelliklerle, lütufla ve iyi amellerle dolu olan bir hayat anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Hz. Musa'nın bu duasından çıkarılacak diğer bir ilke de şudur: Bir insan peygamber bile olsa, dünya ve âhiret için iyiliği, ilâhî takdir ve müdahale olmadan elde edemez. O iyiliği elde etmek için bütün gayretini sarfettik-den sonra ilâhî takdîri ve müdahaleyi devreye sokmak için Allah'a yalvarma-lıdır. Dünya ve âhiret hayatında mutluluğu elde etmek, insan için oldukça zordur. Âyetin başında yer alan yaz emri, "takdir et, ihsan et, lütfet" mânalarına gelmektedir. Velî sıfatına sahip yüce Allah bu iyilikleri insana nasip etmektedir. Önemli olan bu sıfaü harekete geçirecek gerçek duayı yapabilmektir. Âyetin ilk kelimesi olan "yaz" emrinin mânasını, Bakara sûresinin 201. âyetindeki "ver"le karşılayabiliriz. Yaz demek, ver demektir, ver de yaz demektir.
2. "Biz sana döndük". Hz. Mûsâ, A'râf sûresinin 153. âyetindeki mesajı gündeme getirerek tövbe etmektedir. O âyette kötülük işleyip ardından tövbe edenlerin affedileceğinin ilân edilmesinden dolayı, bu âyette de "Biz sana döndük" demek suretiyle tövbe ettiği belirtilmektedir. Âyetin bu kısmındaki hüdnâ (döndük) ifadesinden çıkarılacak ilkeler şunlardır: Duanın yapısında çoğul bir ifade yer almaktadır. Tövbenin topluca yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan, bu yakansın özünde tevhîd inancı yer almaktadır. "Sana döndük" ifadesi, "Senden başkasını tanrı edinmekten vazgeçtik" anlamını da taşımaktadır. "Biz sana döndük" ifadesi, âyetin birinci kısmındaki dünya ve âhiret için iyiliği isteme dileğinin de sebebi durumundadır. Eğer Allah'a yönelmeselerdi, O'ndan böyle bir istekte bulunmaları imkânsızdı.
3. "(Allah) buyurdu ki: 'Dilediğimi azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım". Hz. Mûsâ ve beraberindekilerin duası yüce Allah tarafından cevaplandırılmaktadır.
a) Allah'ın azabı her şeyi kuşatmamıştır; azabı hak edene, azap edeceğine işaret etmektedir. Yüce Allah'ın azap etme konusundaki dileği, kulun yanlış hareketine göre oluşmaktadır. Dilediğine azabı isabet edecektir, ama o dileği de kulun günâhının temelleri üzerine kurulmaktadır.
b) Azabı bazı kimselere isabet ederken, rahmeti her şeyi kapsamıştır. Hiçbir canlı O'nun rahmetinin dışında kalamaz. Zaten Allah hiçbir şeyi rahmetinin dışında bırakmaz. Yüce Allah azabı ile rahmetini mukayese ederek açıklamaktadır. Rahmetinin kapsayıcı, ama azabının hak eden bazılarına isabet edici olduğunu beyan ederek, cezalandırmadan yana olmadığım vurgulamaktadır. Daha önce En'âm sûresinin 54. âyetinde, "Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı" ilkesi görülmüştü. Ama hiçbir âyette azabı kendisine yazdığını bulmak mümkün değildir. Günâh işleyip tövbe etmeyen azabı kendisine yazdırır, ama Allah rahmeti kendine yazmıştır. Rahmet, Allah'ın zâtının gereği olmasına rağmen, azap Allah'ın zâtının değil, kulun amelinin gereği olmaktadır. Rahmet asıl, azap ise ayrıntıdan ibarettir.
Öyle anlaşılıyor ki Hz. Mûsâ ve yanındakilerin tövbe edip dünya ve âhiret için iyilik istemeleri, yüce Allah'ın azapla rahmeti mukayese eden açıklamasını getirmiştir. Azabın o şekilde açıklanması, onların karamsarlığa düşmemelerini; rahmetinin her şeyi kuşatıcı olduğunu söylemekle de ümitlerini canlı tutmalarını temin etmektedir. Hz. Peygamber şu hadîsi ile Allah'ın gazabı ile rahmetini mukayese ettiğini söylemektedir: "Benim rahmetim gazabımı aşar".
c) Yüce Allah âyetin son kısmında rahmetini kimlere yazacağını açıklamaktadır. "Sakınanlara yazacağım". "Sakınan" kelimesi, takva kavramının yüklem kalıbının mânası olarak alınmaktadır. Bunun anlamı, takva denen ruh olgunluğuna ulaşan, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olan, günâhları işlemekten kendini koruyan, farzları yerine getiren demektir.
Demek ki insanın kötülüklerden sakınması, Allah'a olan sevgisinden dolayı O'nu üzmek istememesi, ilâhî âleme yücelerek Allah'ın rahmeti yazmasını temin etmektedir. Böylece yüce Allah takvaya yeni bir tanım getirmektedir. Takva, Allah'ın rahmetini yazmasını temin eden insanın ruh olgunluğu ve sakınma eylemidir. Burada takva ile rahmetin arasındaki ilişkiye şahit oluyoruz. Rahmeti yazdıran, bir manevî oluşumun adı olmaktadır. Demek ki Hz. Mûsâ ve taraftarlarına hem azap hem rahmet hem de rahmet ile takva ilişkisi konusunda bir ders verilmektedir.
"Zekâtı verene yazacağım". Zekâtı vermenin anlamı, insanın insana merhamet etmesi demektir. İnsana merhamet edene yüce Allah rahmetini yazacaktır. Merhamet edene Allah rahmet edecektir. Merhamet edene rahmet olunur. Fakirin derdinden anlayan, onun durumunu gönlünde hisseden ve çözmeye çalışan insanlara Allah rahmetini yazacaktır. Demek ki Allah'ın rahmeti, paylaşımın olduğu yerde kendini göstermektedir.
"Âyetlerimize inananlara yazacağım". Allah'ın peygamberlerine verdiği mucizelere ve âyetlerine inananlar, ilâhî merhameti hak etmektedir. İman da ilâhî rahmeti çağırmaktadır. Takva denen sakınma, paylaşım denen zekâtı vermek ve Allah'ın âyetlerine inanmak gibi gönül eylemleri Allah'a yücelmekte, rahmetin yazılmasını temin etmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Hz. Musa'nın dünya ve âhiret için istediği "iyilik", âyetin sonunda rahmet olarak mânalandırılmaktadır. Böylece yüce Allah, Hz. Mûsâ ve yanındakilere dünya ve âhirette iyilik isteyebilmek için bazı davranışları sergilemeleri gerektiğini söylemektedir. İman etmek, zekâtı vermek ve sakınma denen ruh olgunluğunu oluşturan takvaya ulaşmak, bu eylemleri meydana getirmektedir. Hz. Musa'nın iyilik dediğini, yüce Allah rahmet olarak mânalandırmaktadır.
Yağmur denen rahmetin yağması için yeryüzünden buhann yükselmesi gerekiyor. İyilik denen ilâhî rahmetin yeryüzüne inebilmesi için takva, zekât ve iman gibi dinî ve sosyal değerlerin buharlaşıp ilâhî âleme yükselmesi gerekiyor. Böylece yüce Allah, Hz. Musa'ya verdiği bu dersle bizim neslimize ve geleceğin insanlığına, rahmetle insanların amelleri arasındaki ilişkiyi anlatmakta, azapla rahmetin farkını ortaya koymakta ve Allah'tan dilekte bulunmanın şekline dair örnekler vermekte, Hz. Mûsâ modeli ile tövbe ve istekte bulunmanın metodunu öğretmektedir.[87]
Peygamberlere Uyanlara Rahmet Yazılması:
157. Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları ümmî peygambere uyarlar; o onlara iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, güzel şeyleri onlara helâl kılar, pis şeyleri onlara yasaklar. Sırtlarındaki ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. Ona inanan, onu desteleyen, ona yardım eden, onunla indirilen ışığa uyan kişiler, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Âyetin başındaki ellezîne dikkate alındığında, bu âyetin 156. âyetin devamı olduğu anlaşılacaktır. "Sakınanlara, zekâtı verenlere, iman edenlere rahmeti yazacağı" buyurulurken, bu âyette ona bir ilâve daha yapılmaktadır. Şu özelliklere sahip olan peygambere tâbi olanlara da rahmet yazacağı ifade edilmektedir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Neden 156. âyetin içinde ona yer vermedi de onu bağımsız bir âyet olarak şekillendirdi? Bu sorunun cevabı, 157. âyette yer alan Hz. Muhammed'e kimlerin tâbi olacağı meselesini de çözümleyecektir. Çünkü 156. âyet doğrudan doğruya Hz. Mûsâ ve onun yanındakileri muhatap alırken, 157. âyetin onları muhatap alması mümkün değildir. Çünkü Hz. Muhammed'den asırlar önce yaşamış olan insanların, ona tâbi olma imkânı yoktur. O zaman yüce Allah, Hz. Muhammed zamanındaki İsrâ-iloğulları'nı kastetmektedir. Onun için aynı âyetin içinde değil de bağımsız bir âyet olarak ona yer verilmiştir. Çünkü 157. âyette İncil'den de bahsetmektedir. 156. âyetin içeriğine bakınca, o dönemde İncil'in de gönderilmemiş olduğunu görmek mümkündür.
Şimdi 157. âyetin analizine geçerek gerekli olan çıkarımları yapabiliriz: Âyetin tamamında Hz. Muhammed'in özelliklerinin açıklandığı da dikkate alınması gereken bir husustur. Bütün insanlığın ve özellikle İsrâiloğul-ları'nın tâbi olmasının istendiği peygamberin özellikleri nelerdir? Dikkat edilirse bu âyet bizzat Hz. Musa'nın 155 ve 156. âyetlerindeki yakarışının cevabı olmaktadır. Âyet bizzat Hz. Musa'ya inmiş, Kur'ân'da tekrar gündeme getirilmiştir. Demek ki Hz. Peygamber'in bu özelliklerini yüce Allah Hz. Musa'ya anlatmıştır.
1. Bize göre Hz. Peygamber'in resul olması onun Allah'ın emirlerini alıp insanlara aynen ulaştırması, nebîlik özelliği de bizzat kendisinin o buyrukları tatbik etmesi, kendini onlardan sorumlu tutarak hayata geçirmesi özelliğidir.
Resul özelliği ile asla hata yapamaz; getirdiği mesaja bir harf bile ilâve edemez (Hakka 69/44-46), ama nebîlik özelliği ile bazı yanlış fetva ve uygulamalarda bulunabilir. Meselâ Tahrîm sûresinin 1. âyetinde kendisine şu şekilde bir sorgulama yapılmaktadır. Burada nebî özelliğine hitap edilmektedir: "Ey nebî! Hanımlarının rızâsını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?" Bu âyette helâli haram kılma gibi bir hatanın, onun nebîlik özelliğinden kaynaklandığım görüyoruz. Nisa sûresinin 65. âyeti açıklanırken bu konudaki hadîsler gündeme getirildi. Oraya dönülürse, Hz. Peygamber'in vahyin dışında hata edileceğini söylediği görülecektir. Kısaca yüce Allah asırlar sonra İsrâ-iloğullan'ndan ve bütün insanlıktan resul ve nebî, yani elçi ve haberci olan bir peygambere tâbi olmalarım istemekte ve bu tâbi olmayı rahmetini yazmak için bir sebep kılmaktadır.
2. "Resul ve nebî olan o peygamber ümmî idi". Buradaki ümmî kelimesi, "okuma yazma bilmeyen" anlamına alınmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır, "anasından doğduğu hal üzerinde kalmak, bir ümmete mensup olmak, Ümmülkurâ'ya (Mekke) mensup olmak" üzere üç mâna vermiştir. Bize göre ümmî kelimesi, "okuma yazmayı bilmeyen" anlamında değil de ahlaken "anadan doğmuş gibi günahsız" mânasına alınmalıdır. Okuma yazma bilmeyen bir peygamber, vahiy kâtiplerinin yazdıklarının doğru olup olmadığım nasıl takip edecektir? Vahiy kâtiplerinin yazdıklarını kontrol etmemiştir, iddiasım doğru kabul edebilir miyiz? Hz. Peygamber'den önce kitap verilen peygamberler de okuma yazma biliyorlardı. Hz. Musa'nın Tûr dağından alıp getirdiği levhalardaki yazılan okuyamıyor idiyse, nasıl peygamberlik yapmıştı?
Okuma yazma bilmemek, bir anaya mensup olmak anlamına alınmamalıdır. Ahlâkî temizlik bakımından anasından doğduğu gibi olmasını ifade etmektedir. Müfessirler Ankebût sûresinin 48. âyetini delil getirerek ümmîlik kavramına okuma yazma bilmemek anlamını vermektedirler:
"Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı".
Bu âyet ilk bakışta Hz. Peygamber'in okuma yazma bilmediğinin bir delili olarak görülmektedir. Bir kutsal metni okuyup yazmadığı anlamına alınsa bile, onun okuyup yazma bilmediği mânasına gelmemelidir. Âyetteki kitap kavramı, özel bir anlam taşımaktadır. Daha önceki peygamberlere gelen vahyin bulunduğu kitap demektir. Böyle bir kitabı ne okumuş ne de yazmıştır. Bir kutsal kitabı okuyup yazmamak bir şey, okuma yazma bilmemek ise başka bir şeydir. Her okuma yazma bilen bir insan mutlaka kutsal kitabı okuyup yazacak anlamına gelir mi?
3. "Onu yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buluyorlar". Hz. Peygamber'in ikinci özelliği, Tevrat ve İncil'de müjdelenmiş olmasıdır. İncil'i gündeme getirmekle, Hz. Muhammed dönemindeki İsrâiloğulları'nın hedef alındığı ispat edilmektedir. Fetih sûresinin 29. âyetine göre, Hz. Muhammed'in Tevrat'taki ismi Muhammed'dir. Sâf sûresinin 6. âyetine göre de İncil'de Ahmed'dir. Hz. Peygamber'in geleceğine, yani zuhuruna dair günümüzün Eski Ahid kitabında da bazı âyetleri buluyoruz: "Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim, her şeyi onlara söyleyecek" (Tesniye, 18/8).
Kitâb-ı Mukaddes'te geçen bu âyette yer alan "kardeşleri arasından" ifadesi, Araplar'ı işaret etmektedir. Çünkü Araplar Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail'e ulaşmaktadır. Araplar ile İsrâiloğullan kardeş çocuklarıdır. Kitâb-ı Mukaddes'te kastedilen peygamber, Araplar'dan gelecek olan peygamberdir. Diğer taraftan Yuhanna İncili'nin 14. babının 16. âyetinde, "teselli edici" birinin gönderilmesi için Allah'a dua edeceği bildirilmektedir. Aslında bu kelime Parakletos'tur. Bu kelimenin Yunanca karşılığı, "çok övülen" anlamına gelen Periklytos'tur. Arapça eş anlamlıları "övgü" anlamına gelen hamd, "övdü" anlamına gelen hamidedir, yani başka bir ifade ile Muhammed ile Ahmed'in anlamını taşımaktadır.
Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı olan peygamberin isimleri bunlardı. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber zamanına kadar gelen Tevrat ve İncil'de bu isimler yer almaktaydı. Yüce Allah İsrâiloğulları'ndan, kendi kitap-lannda yazılı olan peygambere tâbi olmalarını istemiş ve bunu rahmeti için sebep kılmıştır.
4. "O, onlara iyiliği emreder, onları kötülüklerden alıkoyar". Bundan önceki üç şey, Hz. Peygamber'in vasıflarını teşkil ederken, burada görevi belirlenmektedir. Bundan sonra âyette yer alan Hz. Peygamber'in görevleri olacaktır. "Onlara" denirken, hem İsrâiloğulları hem de diğer insanlar kastedilmektedir. İyi ve kötü olanı kim belirlemiştir de Hz. Peygamber onları emretmekte ve yasaklamaktadır?
Hz. Peygamber'in resul ve nebîlik özellikleri gündeme getirilmişti. Bunun ardından neyin iyi, neyin kötü olduğunun Allah tarafından vahyedildiği gerçeğidir. Birinci derecede iyi, tevhîd inancı; kötü de şirktir. Peygamberlerin birinci görevleri budur. Ama iyi ve kötü, ahlâkî alan için geçerli olan iyi ve kötü de olabilir. İsrâiloğulları ve dönemin Araplar'mın en önemli yanlışları, şirk koşmaları idi. Şirkten onları uzaklaştırıp onlara tevhîd inancını kazandırmak, ilâhî eğitimin ilk basamağını teşkil ediyordu.
5. "Güzel şeyleri onlara helâl kılar, pis şeyleri yasaklar". Güzel şeylerden kasıt, temiz ve hoş olan şeylerdir. Neyin temiz, neyin pis olduğunu din adına peygamber belirleyemez. Peygamber sadece Allah'ın belirlediği, temiz ve pis şeylerin neler olduğunu öğreterek helâl ve haram ilkelerini tesbit etmektir. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini öğretip topluma kazandırmak, peygamberlerin görevidir. İyi ile kötü daha çok ahlâkî, temiz ile pis, fikrî ve ekonomik alanda geçerli kavramlardır.
Burada sorulacak soru şudur: Hz. Peygamber'in bu özellikleri, Hz. Mû-sâ ile ilgili bir konu anlatılırken niçin zikredilmektedir? Bu sorunun cevabını Nisa sûresinin 160-161. âyetleriyle vermek mümkündür: "Yahudilerin zulmü, bir de çok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine yasak edildiği halde faiz almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri yüzünden kendilerine (daha önce) helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık".
Bu âyetlerden anlıyoruz ki zulüm, Allah yolundan insanları çevirmek, faiz yemek, kul hakkı yemek gibi kötü eylemlerden dolayı bazı helâl şeyler yahudilere haram kılınmıştı. Hz. Peygamber, yahudilere bir ceza olarak ha-Tam kılman temiz ve hoş şeyleri helâl kıldığından dolayı konu burada gündeme getirilmektedir. Aslında Nisa sûresinin 160. âyetinde geçen harremnâ kelimesini "yoksun bırakmak" anlamında almak daha doğru olacaktır. Bunun anlamı îsâ'dan sonra İsrâiloğullan'nı güzel ve hoş şeylerden mahrum, yani yoksun bırakmasıdır.
Hz. îsâ'dan sonra onların aşağılanmaları, sıkıntı çekmeleri, diğer milletlerin yararlandığı hayatın nimetlerinden asırlar boyu yoksun bırakılmaları anlatılmaktadır. Hz. Muhammed'e gönderilen vahiy daha önce yahudilere yasaklanan ve yoksun bırakılan şeyleri helâl kıldı, onlardan istifade etmelerini serbest bıraktı. Kendilerine haram kılınan ve kendilerinin yoksun bırakıldığı güzel şeyleri helâl kılan mesajı getiren peygambere tâbi olanlara yüce Allah rahmetini yazacaktı.
Mâide sûresinin 3 ve 90. âyetlerinde geçen pis şeyleri de yasaklayarak, helâl olan yiyeceklerle haram olan yiyeceklerin sınırını tesbit etti. Ayrıca bakara sûresinin 275, Âl-i İmrân sûresinin 130. âyetlerinde faizi, Nisa sûresinin 2 ve 10. âyetleri ile de yetim malını yemeyi, Bakara sûresinin 183 ve Nisa sûresinin 29. âyetleriyle de kul hakkını yemeyi yasakladı. Bu arada Kur'ân'm diğer âyetlerinde geçen haramları tesbit ederek pis şeylerle güzel ve hoş şeylerin alanını ve onları birbirinden ayıran çizgiyi belirlemiş oldu.
6. '''Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir".
a) Âyetin bu kısmında iki önemli görev gündeme getirilmektedir. Yük ya da ağırlık anlamına gelen ısr, Kur'ân'da üç yerde geçmektedir. Bakara sûresinin 286 ve A'râf sûresinin 157. âyetlerinde "yük", Âl-i İmrân sûresinin 81. âyetinde de "ahd" mânasını ifade etmektedir. "Ağırlık, şiddet, temayül, şefkat" mânalarına gelen bu kavram, daha çok yük anlamı ile bilinmektedir. Yanlış bir davranışa verilen cezanın ağırlığı, şiddeti mânasına geldiği gibi, dinî bir görevin ağırlığını da ifade etmektedir. Bu mânalardan hareket ederek bu yükün ne olduğuna bakabiliriz: Birisi Hz. Musa'nın getirdiği mesajda yer alan hükümlerin ağırlığı, diğeri de İsrâiloğuları'nın Hz. îsâ'dan sonra güzel ve hoş şeylerden mahrum bırakılmaları, çeşitli sıkıntılara uğramalarının oluşturduğu ağır yükü onlardan kaldırması anlamına gelmektedir. Bakara sûresinin 286. âyetinde şu dua yer almaktadır: "Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme!" Hz. Peygamber öncekilere yüklenen ağır yükü indirmekteydi. Âyetin bu kısmında geçen anhüm zamiri, İsrâ-üoğullan'na gitmektedir. Yüce Allah Hz. Peygamber'in İsrâiloğulları'na yönelik neleri yaptığım açıklamaktadır.
b) "Üzerlerindeki zincirleri indirir". Buradaki zincir ifadesi, hürriyetle alâkalıdır. İnsanlar arasında hor görülme, itilme ve hürriyeti elinden alınmanın bir anlamı da ayağına zincir vurulmaktır. Zincirlerin onların ayağından çözülmesi görevi de Hz. Muhammed'e verilmiştir. Kur'ân'ın mesajı, insana insan olma onurunu vermek, tedrîcî olarak köleliği ortadan kaldırmakta, aklı kullanmayı, iman etmeyi öne çıkarttığı için artık İsrâiloğulllan'nın da horlanmasını yasaklayıp ayaklarındaki zinciri kırmıştır.
Diğer taraftan âyette geçen zincir ifadesi, hukukî bakımdan insanın hürriyetine vurulan zincir mânasına da gelmektedir. Düşünceye vurulan zincir, hukukî zincirden daha kötüdür. Hz. Muhammed, Kur'ân mesajı ile düşünceye vurulan zincirlerin kilidini açıyordu. Bu görevi yerine getiren bir peygambere tâbi olmaları, onlara rahmetin verilmesini temin edecekti.
Yüce Allah İsrâiloğullan'na Hz. Muhammed'in hangi konularda devrim yaptığını, hangi konularda faydalı olduğunu anlatarak, ona tâbi olmalarını temin etmeye çalışmaktadır. Ekonomik, ahlâkî, hukukî ve fikrî mânadaki düzenlemelerin tetkik edilip anlaşılması ve takdîr edilmesi, bu tâbi olma eylemini gerçekleştirecektir. Âyetin 4, 5 ve 6. kısımlarından anlıyoruz ki, insanoğlu tâbi olacağı insanın kendisine hangi faydayı sağladığına bakar. Çünkü insan doğası gereği faydanın peşinde koşar. Yüce Allah Hz. Muhammed'in İsrâiloğulları'na temin ettiği faydayı anlatarak, onun peşinden gitmelerini sağlamaktadır.
Bu hususlardan ilk üçü Hz. Peygamber'in özelliklerini, ikinci üçü de görevlerini belirlemektedir. Özellik ve görevleri burada İsrâiloğullan'nı özel olarak, insanlığı da genel olarak ilgilendirmektedir. Bu vasıf ve görevlerle donatılmış peygambere karşı nasıl bir tavır takınılacağı âyetin devamında açıklanmaktadır.
a) "O peygambere inananlar" ifadesi özel mânada İsrâilo-ğulları'na, genel mânada insanlığa hitap ederek, Hz. Peygamber'e inanılmasını istemektedir. Ancak burada iman etme konusunda bir emir değil de bir iman etme şekli gündeme getirilmektedir. Sıla cümlesi ile "inananlar" kalıbında getirilmektedir. İnanmanın faili, İsrâiloğuları veya genel olarak insanlar olmaktadır. Kendi hür irâdesi ile Hz. Peygamber'e inanan insanlara ne olacağı âyetin sonunda gelmektedir.
b) "Onu destekleyip yüceltenler" ifadesi kısmında geçen if 'azzere fiilinin "yüceltmek, saygı göstermek" anlamına geldiğini söyleyen Râzî, kelimeye "menetmek, engellemek, kötülüğü işlemekten alıkoymak" anlamını veren Zemahşerî'nin verdiği mânayı da nakletmektedir. Hz. Peygamber'e inanmaktan hemen sonra onu yüceltmek, ona saygı göstermek eylemi gelmektedir. Saygı gösterip yüceltmek, Ona inanmış olmanın delili ve ispatı olmaktadır.
c) "Ona yardım edenler". Her peygambere karşı çıkıldığı, düşmanlık yapıldığı ve bu düşmanlık duygusunun uygulamaya dönüştürüldüğü gibi, Hz. Muhammed'e de ölümcül muhalefet yapılmıştır. Allah, Hz. Peygamber döneminde yaşayan İsrâiloğulları'ndan peygamberine yardım edilmesini bu şekilde istemektedir. Buradaki yardım sadece o dönemde yaşayan İsrâiloğuları'nı değil, daha sonra gelen nesilleri de kapsamaktadır. Hatta sadece İsrâiloğullan değil, tevhîd inancına sahip olanlar da bu kapsamın içine girmektedirler. Peygambere ve onun getirdiği mesaja saldıranlara karşı yardım etmek, ona iman etmenin, onu yüceltmenin bir işareti ve ispatı olmaktadır. İman edilen ve yüceltilen bir değere yardım etmek erdemli bir davranış olduğundan, Allah ona büyük bir değer vermektedir.
d) "Onunla indirilen nura uyanlar" .Yüce Allah âyetin bu kısmında Kur'ân'ı bir nur olarak kabul etmektedir. Bu nur, Hz. Muhammed ile beraber indirildi. Şûra sûresinin 52. âyetinde de Kur'ân'ın nur olduğu vurgulanmaktadır. Bu nur insanın önünde gidecek, insanlar da ona tâbi olacaklardır. Çünkü Kur'ân insanın önünü aydınlatarak, gelecekte onu bekleyen tehlikeleri, Allah yolunda önüne konan engelleri ona göstermektedir. Kur'ân nurdur, çünkü nefis ve cehaletin karanlığını, ışığı ile yok etmektedir. İnsanın düşüncelerindeki olumsuzlukları, kemiren kurtları ona göstermekte, böylece doğru düşünmesini temin eden ışığı vermektedir.
e) "Onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir". Yüce Allah felah kelimesine âyetin sonunda yer vermektedir. "Kurtuluş, mutluluk, zafer kazanmak" mânasına gelen bu kelime, cümlede ism-i fail kalıbında gelmiştir. Böylece yüce Allah dünya ve âhiretin sıkıntılarından kurtuluşa, nefisle mücadeleden zafere giden formülü vermektedir. Peygambere iman, onu yüceltmek, ona yardım etmek ve onunla indirilen ışığa tâbi olmak, kurtuluşa giden basamaklardır. Kur'ân denen ışığı takip etmek gibi önemli bir eylem, zafere giden yolun son basamağını oluşturan dinamiklerden biridir.
Genel mânada bu âyetten birtakım neticeler çıkartılabilir. Tevrat ve İncil'de vasıflan yazılı olan, iyiyi emredip kötülükten sakındıran, temiz ve hoş olanları helâl kılıp pis olanları yasaklayan, insanların yükünü ve ayaklanna vurulan zincirleri indirip kıran peygambere (resul, nebî, ümmî) inanmak, onu yüceltmek, ona yardım etmek ve onunla indirilen ışığa uymak bir insanlık borcudur.
Böylece âyet, peygamberin özelliklerini, görevlerini ve ona karşı yapılması gerekenleri gündeme getirmekte, bu konuda derinlemesine bir din eğitimi ve öğretimi vermektedir. İyi ve kötü, temiz ve pis, sorumluluk ve hürriyet gibi temel değerlerle peygamberin öğretimi arasındaki ilişkinin ne olduğu belirlenmekte, bu eğitimden sonra insanlara düşen görevler tesbit edilmektedir.
Kurtuluşu, zaferi ve mutluluğu elde etmekle bu görevleri yerine getirmenin ilişkisine açıklık getirilerek hem İsrâiloğulları'na hem de insanlığa evrensel nitelik taşıyan bir ilke sunulmaktadır. Allah-peygamber-kul ilişkisi sistemindeki değerler, eylemler ve tutumlar gündeme getirilerek, manevî hayatın dinamikleri öğretilmektedir. Allah'ın merhametinin kimler üzerine olacağı 156 ve 157. âyetlerde açıklanarak, insanın beyni, gönlü ve eylemlerinin oluşturacağı güce açıklık getirilmektedir.[88]
Hz. Muhammed İnsanlığın Peygamberi:
158. De ki: "Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur; O, diriltir ve öldürür. O halde Allah'a ve Peygamberi'ne iman ediniz. Allah'a ve onun sözlerine inanan o ümmîpeygambere iman edip uyunuz ki doğru yolu bulaşınız".
Bu âyet, Hz. Mûsâ ve kavmine ait kıssanın arasına sıkıştırılmış bir âyet değil, tam tersine 157. âyetin bir devamı olma özelliğini taşımakta ve oradaki özel mânayı evrenselleştirmektedir. 157. âyet, içeriği gereği İsrâiloğulla-rı'nı ilgilendirirken, 158. âyet bütün insanlığı kapsamına almaktadır.
1. "De ki: 'Ey in-sanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim". Âyetin bu kısmının ana teması, Hz. Muhammed'in Allah'ın insanlığa gönderilmiş bir peygamberi olmasıdır. Ayetteki nâs (insanlar) ve cem' (hepinize) ifadeleri bunu delillendirmektedir. "Ey insanlar! Sizin hepinize gönderilen bir elçiyim" denmesi, Hz. Peygamber'i insanlığın peygamberi durumuna getirmektedir. Bu kavramların dışında şu âyetler de buna delil teşkil etmektedir:
a) Enbiyâ sûresinin 107. âyetinde, Hz. Muhammed'in bütün insanlığa, bütün dünyaya, bütün toplumlara bahşedilen bir peygamber olduğu anlaşılmaktadır. "( Ey Muhammed) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik"
b) Ahzâb sûresinin 40. âyetinde, bütün peygamberlerin "hâtem"i, yani mührü veya sonuncusu olduğuna dikkat çekilmektedir. "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fakat Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur"
c) Hz. Muhammed'in evrensel bir peygamber olduğunu belirleyen, ona gelen vahyin evrensel olmasıdır. Çünkü Kur'ân, ırk ve kültürel çevreleri aşarak bütün insanlığa hitap etmektedir. Kimi zaman insanlara "Âdem oğulları" denerek hitap edilir (A'râf 7/21; İsrâ 17/70), kimi zaman da "Ey insanlar" ifadesine yer verilir (A'râf 7/158; Hucurât 49/13). Bunun anlamı Kur'ân'm, ırk ve kültürler üstü bir kardeşliği, düşünce biçimini, bakış açısını insanlara kazandırarak, kültürlerin çatışmasını önlemek amacında olmasıdır.
Bütün doğmalardan uzak, dinamik ve doğurgan metin ve âyetleriyle Kur'ân, insan aklına hitap ederek, farklılaşmaların üstüne çıkıp kavga etmelerini önlemektedir. Kur'ân'ın hiçbir kelimesinin değişmemiş olması, evrensel değerleri savunması, objektif hukuku öne çıkartması, haklan baş köşeye oturtması, onun evrenselliğinin delili olmaktadır. Böyle bir vahyi getiren bir peygamberin evrensel bir kimliğe sahip olmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Demek ki Hz. Peygamber'in evrensel bir mesaj getirmesi, onun bütün insanlığın peygamberi olmasını temin etmiştir.
Yüce Allah 157. âyette Hz. Musa'nın duasına icabet ederken, rahmetini yazacağı diğer kimseleri de belirtiyordu. 158. âyette ise Hz. Peygam-ber'den bütün insanlığa hitap etmesi ve insanlığın peygamberi olduğunu öğretmesi buyurulmuştur.
2. "Göklerin ve yerin sahibi, kendinden başka tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın elçisi ...". Yüce Allah, bir taraftan Hz. Peygamber'in bütün insanlığın peygamberi olduğunu ilân ederken, diğer taraftan da kendisinin tek tanrı olduğunu, dirilten, öldüren, göklerin ve yerin sahibi olduğu sıfatlarını da gündeme getirmektedir. Bunlar gündeme getirilirken gene de Hz. Muhammed'in evrensel peygamberliği anlatılmaktadır. Bunu bir cümle ile şöyle özetleyebiliriz: Hz. Muhammed, göklerin ve yerin sahibi olan, kendisinden başka tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, insanların hepsine gönderdiği bir elçidir. Allah'ın, kendi sıfatlarını burada saymasının amacı, Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu açıklamaktır. Böylece âyetin ilk iki bölümünde Allah'ın sıfatları ve peygamberlik müessesesi anlatılarak, bir ilahiyat dersi verilmektedir.
halde Allah'a ve peygamberine iman ediniz. Allah'a ve O'nun sözlerine inanan o ümmîpeygambere iman edip uyunuz ki doğru yolu bulaşınız". Birinci ve ikinci bölümdeki ilahiyat dersinden sonra, insanların ne yapacağı gündeme getirilmektedir.
a) Âyetin bu kısmında da 157. âyette Hz. Peygamber'in üç özelliği öne çıkarılmaktadır. Resul, nebî ve ümmî olması. Bu yönüyle 157. âyetin bir devamı olduğu ortaya çıkmakta; Allah'a ve peygamberine iman edilmesi de emredilmektedir.
b) Hz. Muhammed de Allah'a ve O'nun sözlerine, yani onun vahyine, Kur'ân'ına inanmaktadır. "Resul, Rabb'inden kendisine indirilene inandı, mü'minler de" Bakara 2/285). Bunun anlamı, Hz. Peygamber'in de dine ihtiyacı olduğudur. O da Allah'a ve O'nun vahyine inanmak mecburiyetindedir. İnsanlara "Allah'a ve Kur'ân'a, yani kitaplarına inanınız" derken ve bu mesajı insanlara tebliğ ederken, kendisinin inanmaması mümkün müdür? Bu kuralı pedagojik bağlamda açıklayabiliriz: İnanmayan, başkasını inandıramaz; tatbik etmeyen, başkasına tatbik ettiremez. Onun içindir ki Allah, Hz. Muhammed'in, Allah'a ve O'nun vahyine inandığını insanlara ilân etmekte, bunu kendisinin söylemesini emretmektedir. İnsanlar Allah'a ve O'nun vahyine inanan peygambere inanacaklardır. Demek ki Allah'a ve O'nun kelimelerine inanmayan insanlara inanılmayacaktır. İnandırıcı olmayana inanmak mümkün değildir.
c) Böyle bir peygambere inanmak, doğru yolu bulma ihtimalini gündeme getirdiğinden, âyetin sonunda p le'alle kelimesine yer verilmektedir.
Doğru yolu bulmak için nasıl bir Allah'a ve peygambere inanacağını bildikten sonra iman etmek gerekiyor.
Onun içindir ki Allah önce "nasıl"ı cevaplandırıyor, sonra da ne yapılması gerektiğini gündeme getiriyor. Nasıl cevaplandırılırken, Hz. Peygam-ber'in vasıflan, Allah'ın sıfatlan anlatılıyor; ne yapılması gerektiğine de iman edilmesi emrediliyor. Amaç bölümünde de doğru yolu bulma gündeme getirilmektedir. Demek ki yüce Allah bunlan öğretirken, insanın doğru yolu bulmasını hedef almaktadır. Doğru yolu bulmanın beyin ve gönül faaliyeti ile olacağına dikkat çeken Allah, bilgiyi ve imanı ilke olarak almaktadır.[89]
İyi Bir Grup:
159. Mûsâ toplumunda hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır.
1. Bu âyeti açıklamak için öncelikle Âl-i İmrân sûresinin 104. âyetine bakmak gerekir: "Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir grup bulunsun" denirken, genel bir kanun konuyor, bu âyette de Hz. Mû-sâ'nın toplumunda böyle bir grup vardı, anlamına getiriliyor. Bir toplumda iyiye, doğruya, hakka çağıran bir grubun olması, hem eğitimin hem sosyal hem de siyaset açısından toplumun ayakta kalmasını sağlayacaktır. Hak ile doğru yolu bulan ve o yola götüren grup, Âl-i İmrân sûresinin 104. âyetinde geçen eylemi gerçekleştiren grubun aynısı anlamına gelmektedir.
2. A'râf sûresinin 159. âyetinden çıkanlacak diğer bir neticeyi de Âl-i İmrân sûresinin 113-114. âyetleriyle açıklamak gerekiyor. Hz. Musa'nın toplumunda hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir grubun olmasının anlamı, Hz. Musa'nın toplumundaki insanlann hepsinin aynı olmadığı, içlerinde iyilerin de bulunduğudur.
Ancak burada kastedilen Hz. Muhammed'in dönemindeki yahudiler mi, yoksa Hz. Mûsâ dönemindeki İsrâiloğullan mıdır? Bize göre birinci derecede Hz. Musa'nın dönemi, ikinci derecede Hz. Muhammed'e kadar gelen bütün dönemler, üçüncü olarak da kıyamete kadar uzanacak olan dönemler kastedilmektedir. Eğer "Hz. Musa'nın kavminden" kasıt, onunla çağdaş ol-maksa, belli bir zaman dilimi, yok eğer Hz. Musa'nın kavminden olmak çağdaşlığı şart koşmuyorsa, Hz. Peygamber zamanına kadar uzanan zamanlan anlatmaktadır. "Onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinin içinde doğruluk sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten menederler, hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardır" (Âl-i İmrân 3/113-114). Bütün bu âyetlerdeki fiillerin muzârî sîgasıyla ifade edilmesi, bu tür insanların her zaman olabileceğine işaret edilmesi içindir.
Yüce Allah bu âyetlerle İsrâiloğulları'nın hem inanç hem de ahlâkî yapılarını gündeme getirmekte, onların arasında tevhîd inancına sahip ahlaken dürüst insanlar olduğunu vurgulamaktadır. Böylece diğer insanların, İsrâilo-ğullan'nı değerlendirirken, bazılarının tarihteki dikbaşlılıklarını, savaş ateşi yakmalarını (Mâide 5/64), yeryüzünde büyüklenip bozgunculuk yapmalarını genelleştirmelerine sebep teşkil etmektedir. Onların bazıları, bazı davranışlarıyla toplumlarını ve bütün insanlığı sıkıntıya sokmuş olmasına rağmen, toplumlarının tamamını kötülemenin doğru olmayacağına işaret etmektedir. Kimi zaman bu sıkıntılar, Hz. Üzeyir ve îsâ Allah'ın oğludur (Tevbe 9/30) diyecek kadar tevhîd inancını sarssa bile, tevhîd inancına sahip olanlarının olduğunu haber vermektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, A'râf sûresinin 159. âyetiyle Âl-i İmrân sûresinin 104, 113 ve 114. âyetleri bir araya getirildiğinde şu gerçek yakalanabilir. İyiye, doğruya, hakka çağıran ve kötülükten uzaklaştıran bir grubun toplumda bulunması bir güvencedir. Toplumun yozlaşmasını, çürümesini ve gerilemesini önleyen bir güvencedir. Nemelâzımcılığı ortadan kaldıran bu durum, toplumun ayakta kalmasını sağlar. Böyle bir grubun toplumda olması, sorgulanmaya götüren eylemler dizisinin canlı kalmasını sağlayacaktır. Hayatın her cephesinde "Yanlış yapıyorsunuz, doğrusu, iyisi ve hak olanı budur" diye bir sesin olması, toplumun canlı olduğuna bir işarettir. Bu ses candır, ruhtur, hayattır. Damarlara temiz kanı pompalayan bir kalp gibi çalışmakta, bütün organlara can vermektedir.[90]
Israilogulları'nın Kendi Kendilerine Zulümleri:
İ60. Bî'z Isrâiloğulları'nı, on iki torun kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince Musa'ya: "Asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhal ondan on iki pınar fışkır-dı. Her oymak su içeceği yeri belledi. Onların üzerlerine bulutları gölgelik yaptık, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz nzıklann temizlerinden yiyiniz! Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil kendilerine zulmediyorlardı.
Bu âyet A'râf sûresini Bakara sûresine bağlayan âyetlerden biridir. Bakara sûresinin 57 ile 60. âyetlerinin içeriğini toplu halde bu âyette bulmaktayız. Bu âyetin geniş açıklaması için Bakara sûresinin 57 ve 60. âyetlerine bakılabilir. Burada âyetin ilgili diğer âyetlerle ilişkisi bakımında açıklamalar yapılacaktır.
1. "Biz İsrâiloğullan'm, on iki torun kabileye ayırdık". Âyetin bu kısmından çıkarılacak neticeler şunlardır:
a) Onları on iki torun kabileye ayıran Allah'tır. Bunun anlamı, yüce Allah'ın sosyal oluşumlara müdahale ettiğidir. Âyetin bu kısmını, A'râf sûresinin 159. âyetine bağlayabiliriz. Musa'nın kavminden bir grubun olduğunu söyleyen 159. âyetin açıklamasını, 160. âyetin bu kısmı yapmaktadır. Burada sorulması gereken soru şudur: Yüce Allah onları neden on iki torun otağına ayırdı? Sorunun cevabı çeşitli açılardan verilebilir. Hz. Yâkub'un on iki oğlu vardı. On iki oğuldan, on iki ailenin oluşturduğu gruplar teşekkül etmiştir. Burada biyolojik tabanlı sosyal bir oluşuma şahit olmaktayız. Bu ayırmanın başka bir sebebi de psikolojik tabanlı sosyal oluşum olabilir. Bu ayırım döneminde İsrâiloğulları henüz kölelik psikolojisinden kurtulmamışlardı.
Kendi içlerinde, hasetleşme, kıskanma ve bozgunculuk psikolojisi henüz kaybolmamıştı. Sosyal bakımdan bu duyguların topluma zarar vermemesi için yüce Allah, onları biyolojik tabana dayalı gruplara ayırdı. Her oymak kendi aralarında daha yakın, daha merhametli, daha sevecen davranıp, bu değerlerin hayata geçirilmesini temin edecekti. Eğitimde ailenin etkinliği, manevî değerleri yaşatmadaki ağırlığı anlatılmaktadır.
b) Diğer taraftan toplum bilimine, farklılaşmanın nereden başlayıp kabile, kavim ve millet haline gelindiğine de ışık tutulmaktadır. Sosyolojik bakımdan ailenin evriminden oluşan ilk sosyal grup, sıbt denen "boy" ya da oymak olmuştur. Âyette geçen esbât, sıbtm çoğuludur. "Boy, oymak, torunlar" mânasına gelmekte, kabile anlamına geldiği de söylenmektedir. Aynı toplumun böylesine boylara, yani oymaklara ayrılmasında, ilâhî irâde ve takdîr yer almaktadır. Böylece yüce Allah İsrâiloğulları'nı oymaklara, boylara ayırarak idarelerinin daha kolay olmasını temin etti. Bir toplumu gruplara ayırarak kontrol ve idare etmek kolaydır. Her oymak kendi sorunlarını daha kolay çözecektir. Onların farklı ihtiyaç ve sorunları, oymak halinde olmadıklarında toplumda kargaşa meydana getirebilir; merkezden idare edilmesi zorlaşır. Her milletin şehirler haline gelmesi, bazısında eyaletlerin oluşması, merkezden idarenin zor olmasından kaynaklanmaktadır. Her bölgenin ve her ilin farklı sorunları olacaktır. Bunları yerinde çözmek daha kolaydır.
Yüce Allah Hz. Musa'nın toplumu idare etmesini kolaylaştırmış oldu. Her oymağın bir idarecisinin olması ve sorunlarını kendi aralarında çözmeleri bu kolaylığı getirmişti. Allah insanlığa, siyasî açıdan bir uygulama ve dolayısıyla kural getirmişti. Toplumu illere ayırarak, idarî sorumluluğun bir paylaşımı temin edilmekte, böylece sorunların yerinde çözümü sağlanmakta ve siyasî erki dağıtmak en etkili siyaset olmaktadır. Halka, kendi sorunları ile baş etme cesaretini ve sorumluluğunu vermek, halkın idareye katılıp demokratikleşmesini sağlamak en modern siyasî davranış olacaktır.
2. "Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya: 'Asanı taşa vur!' diye vahyettik. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı". Toplumun genelinde su ihtiyacı ortaya çıktı. Yüce Allah bu konudaki nimetini, daha önce kendisinin oymaklara ayırma takdirine uygun olarak taksim etti. Allah önce İsrâiloğulları'nı on iki oymağa ayırdı. Toplumu idare eden kişiye toplumun ihtiyaçlarını karşılama zorunda olduğunu da öğretti. Hz. Musa'ya ekmeğini taştan çıkarmanın zaruretini gösterdi. Taştan su çıkarması, toplumun ekonomik ihtiyaçlarım gidermenin zorluğuna işaret etmektedir. Zorluklara rağmen halkın ihtiyaçlarını gidermenin, ihtiyaçlarına çare bulmamn önemi vurgulanmaktadır. Bunun anlatılmasının sebebi şudur: Sizler Hz. Mûsâ gibi mucizevî olgularla halkın ihtiyacını temin edemezsiniz. Hz. Musa'nın asası aklı, onun çalışmasını ve insanın çalışmasını temsil etmektedir. Aklınızla, çalışmanızla taştan ekmeğinizi çıkartacaksınız, demektir. Sizin liderleriniz elinde mucize değnek olmayacak, ama sizin hepinizde akıl ve emek olacaktır. Siz onunla dağlan taşları yarıp ekmeğinizi çıkartacaksınız.
"Her oymak, su içeceği yeri belledi". "Belledi" diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı, "bildi"dir. Yüce Allah'ın onları oymaklara ayırarak taştan oymak adedince su akıtması, kendilerine ayrılan imkânları kullanmayı, başkasının hakkına tecavüz etmemeyi, başkalarının sahip olduğu şeyler sebebiyle kıskanmamayı öğretmek içindir.
Bu uygulamadan çıkarılacak önemli neticeler vardır: Toplumdaki her gruba ekonomik dağılım açısından eşit davranmak, grupların birbirlerini kıskanacak kadar farklı davranmamak, siyasî uygulamaların ilkesi olmalıdır.
Ekonomik menfaatlerden istifade ederken toplumda kargaşa çıkartılmamalıdır. Bunun temin edilebilmesi için ayrı hizmet kanalları yaratmak, ayrıca halka kendi geçim kaynaklarını öğretecek bir eğitim ve kültür geliştirmek gerekiyor.
3. "Sonra onların üzerlerine bulutları gölgelik yaptık. Kendilerine kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz azıkların temizlerinden yiyiniz. Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil, kendilerine zulmediyorlardı" . Yüce Allah onların sadece su içme ihtiyaçlarını karşılamadı, çölün sıcağından onları korumak için bulutu gölgelik olarak gönderdi. Onlara kudret helvası ve bıldırcın eti de vererek beslenmelerini temin etti. Âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, insanın ihtiyaçlarını önemli olanlardan başlayarak temin etti. Önce su, sonra barınma, sonra da beslenme. Bunlar insanların temel ihtiyaçlarını teşkil etmektedir. Böylece yüce Allah halkın önemini vurgulamakta ve idarecilere de öğretmektedir.
Kitâb-ı Mukaddes'te kudret helvasıyla bıldırcın eti anlatılmaktadır: "Ve illâ ki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çıkıp ordugâhı kapladılar ve sabahleyin ordugâhın etrafına çiğ düşmüştü. Çiğ kalkınca, çölün toprağı üzerinde kırağı gibi küçük, yuvarlak bir şey vardı. İsrâiloğulları bunu gördüklerinde birbirlerine dediler: 'Bu nedir?' Çünkü onun ne olduğunu bilmiyorlardı. Mû-sâ onlara dedi: 'Bu, Rabb'in yemek için size verdiği ekmektir. Rabb'in emrettiği şey budur. Her biriniz yiyeceğine göre ondan devşirin'. İsrail evi, onun adını Man koydular; ve o kişniş tohumu gibi beyaz ve lezzeti ballı yufka gibi idi" (Çıkış, 15/13-16; 31).
Yüce Allah onlara verdiği rızkının temizlerinden yemelerini emrettiğini buyurmaktadır. Kendi verdiği rızkın pis olanı mı vardı da, temiz olanından yemeyi onlara emretmişti. Râzî'nin işaret ettiği ve Kitâb-ı Mukaddes'te yer alan ifadelere göre, verilen kudret helvası ve bıldırcınlardan herkes ihtiyacına göre alacaktı. Az ihtiyacı olan az ölçekte, çok ihtiyacı olan çok ölçekte alacaktı. Kitâb-ı Mukaddes bunu böyle yaptıklarını söylemektedir. Fakat bu ölçülü istifadeden sonra bazıları bu dengeyi bozmaya çalıştı ve bozdu. Bunu nasıl bozdukları Kur'ân'da anlatılmamaktadır.
Kitâb-ı Mukaddes'te (Çıkış, 16/23-28) İsrâilliler'in bir kısmının dinlenme gününde yasak olduğu halde helva toplamalarını yüce Allah kendi emirlerine baş kaldırma olarak nitelendirmektedir. Âyette yer alan zulüm kavramı, onların bu tür davranışları olabilir. Herkesin payına düşenden fazlasını alabilmek için sebt, yani istirahat günü toplamaya teşebbüs etmeleri, böylece ölçeği bozmaları, kendilerine zulmetmelerine sebep olmuştur.
Âyetin bu son kısmından çıkarılacak diğer bir neticede şudur: Kul Allah'a zulmedemez, ancak kendine zulmeder. Diğer taraftan, "Rabb'in kullarına zulmedici değildir" (Fussılet 41/46) âyetine göre, Allah da kullarına zulmetmemektedir, ama kul kendine zulmetmektedir. Bunun anlamı şudur: İki varlık birbirine zulmetmez. Kul, Rabbine; Rabbi de kuluna! Kulun başına gelen her kötülük, kendi yapıp ettiklerindendir. İsrâiloğulları'nın da beslenme konusundaki yanlışlıkları, kendilerine zulüm olarak dönmüştür.
Âyetin son bölümünden çıkarılacak diğer bir netice de şu olabilir: Eğer âyette zulüm kavramı, onların hırs yaparak, avlanma ve helva toplamanın yasak olduğu günde bu eylemi yapmaları anlamına geliyorsa, o zaman âyeti günümüzün ekonomik konularına taşıyabiliriz. İş adamları başkalarının hakkına tecavüz edecek kazançlar peşinde olmamalıdırlar. Harcadıkları emek ve sermayeleri miktarmca kazanma yolunu tercih etmelidirler. O zaman Allah'ın onlara takdir ettiği rızkın temizinden yemiş olacaklardır. Kazançlarının dışına taşmaları ise kazançlarına haram karıştırmalarına sebep olacaktır; bu ise bir zulümdür. A'râf sûresinin 162. âyetinde geçen zulmün sebebi, başka bir eyleme bağlanmaktadır. Oradaki eylemin, 160. âyetteki zulmün sebebi olup olamayacağını bizim farketmemiz gerekir.[91]
Allah'ın Emirlerini Yerine Getirmemek:
161. Hani onlara denildi ki: "Bu ülkede yerleşiniz ve oranın ürünlerinden dilediğiniz gibi yararlanınız ve (bunu yaparken) bizden günâhlarımızın yükünü kaldır, diye niyaz ediniz! Ve saygıda bulunarak kapıdan giriniz ki, sizin günâhlarınızı bağışlayalım ve iyilik yapanları kat kat ödüllendirelim".
162. Ama onlardan zâlim olanlar kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de zulmetmeleri sebebiyle üzerlerine gökten bir belâ, bir âfet gönderdik.
Bu âyetler aslında Bakara sûresinin 58-59. âyetlerinin bir tekrarı gibidir, ama metinleri açısından ele alınınca, farklılık ortaya çıkacaktır.
1. A'râf sûresinin bu iki âyeti ile Bakara sûresinin 58-59. âyetlerinin arasındaki farklar metin bakımından şunlardır:
a) Bakara sûresinin 58. âyetinde "Bu kasabaya giriniz!"
dendiği halde, A'râf sûresinin 161. âyetinde "§u kasabada yerleşiniz!" ifadesine yer verilmektedir. Bakara sûresinde "Giriniz!", A'râf sûresinde "Yerleşiniz!" emri verilmektedir.
b) Her iki âyette tyimm "Yiyiniz!" emri yer aldığı halde, bu emirlerin başına Bakara sûresinde "fâ" harfi, A'râf sûresinde "vâv" harfi getirilmiştir.
c) Bakara sûresinin 58. âyetinde rağaden, yani "bol bol" ifadesi varken, A'râf sûresinde buna yer verilmemiştir.
d) Bakara sûresinin 58. âyetinde "Kapısından eğilerek giriniz, hıtta deyiniz!" buyurulurken; A'râf sûresinin 161. Âyetinde "Hıtta deyiniz ve kapıdan eğilerek giriniz!"
ifadeleri yer almaktadır. Bakara sûresinde önce kapıdan girme, sonra af dileme; A'râf sûresinin 161. âyetinde önce af dileme, sonra kapıdan girme sırası izlenmiştir. Bunun anlamı, önce af dileyip girmekle, önce girip sonra af dilemenin arasında bir fark yoktur, demektir.
e) Bakara sûresinin 58. âyetinde "j$££. hatâyâküm denirken, A'râf sûresinin 161. âyetinde hatî'âtiküm kalıbına yer verilmektedir. İkisi de "hatalarınızı" anlamını ifade etmektedir.
f) Bakara sûresini 59. âyetinde "Zâlimler üzerine indirdik" ibaresi varken, A'râf sûresinin 162. âyetinde "Biz onlar üzerine gönderdik" ifadesine yer verilmiştir.
g) Bakara sûresinin 59. âyetinde "Yaptıkları kötülükler sebebiyle" denirken, A'râf sûresinin 162. âyetinde "Yaptıkları zulümler sebebiyle" ibaresine yer verilmektedir. Bütün bu farklar metin alanındadır, mânada herhangi bir farklılık söz konusu değildir.
2. "Onlara denildi ki: 'Şu şehirde yerleşiniz!" "Şehir" diye tercüme ettiğimiz kelime, âyette "köy" anlamına gelen karyedir. Bu kelimeye "ülke" mânası da verilebilir. Önemli olan onun köy, şehir veya ülke olup olmaması değildir. Önemli olan yerleşik bir hayat ve düzenin olduğu bir yer olmasıdır.
Yüce Allah İsrâiloğulan'nın yerleşik düzene geçerek medenî bir hayat kazanmalarını istemiştir. Bir peygamberin toplumuna medenî olmayı, göçebe iken temin etmesi mümkün değildir. Medenî bir toplumda yaşayarak medenî olmayı öğreneceklerdir. Çünkü medeniyet sadece bilgi vermekle gerçekleştirilemez, o hayatı teneffüs etmek gerekir. Medenî hayatın bütün nimetlerine, yerleşik düzende kavuşmak mümkündür. Medenî hayatın kendisi bir okul görevi yapmaktadır. Onun bu işlevi, peygamberin getirdiği mesajın hayata geçmesine yardım edecek ve onu kolaylaştıracaktır.
Bakara sûresinin 58. âyetinde bu hayata girmek, A'râf sûresinin 161. âyetinde o hayatta yerleşmek, ilâhî bir emir olarak yer almaktadır. Yüce Allah İsrâiloğulları'nın sosyal ve psikolojik hayatlarındaki devrimin ancak yerleşik düzene girmekle ve medenî hayatı teneffüs etmekle gerçekleşeceğini vurgulamaktadır.
Göçebelikle ne medeniyet oluşturulabilir, ne de medenî hayata yardımda bulunulabilir. Kültürün bütün alanlarındaki gelişmeler, yerleşik hayatta gerçekleşebilir ve teneffüs edilebilir. Sanatsal ürünlerin her çeşidi, hayatı kolaylaştıran teknolojinin oluşması ve ahlâktaki bütün olgunlaşmaların her seviyesi, yerleşik hayatın sağlayacağı medeniyette kendini gösterecek ve insanlığa sunacağı için yüce Allah onların bu ülkeye girmelerini istemiştir.
3. "Ondan (nimetlerden) dilediğiniz gibi yiyiniz, bağışlanmak istiyoruz deyiniz ve kapıdan eğilerek giriniz!" Âyetin bu kısmı yerleşik hayatın getirdiği nimetleri ele almakta, onların İsrâiloğulları'na kazandırılmasının önemini vurgulamaktadır.
a) "Nimetlerden diledikleri gibi yeme"nin anlamı, yerleşik hayatın getirdiği ekonomik imkânlardır. Göçebelikte düzenli ve bereketli bir ekonomik hayat yoktur. Allah yerleşik hayatı, ekonomik faydaları bakımından İsrâilo-ğullan için cazibeli bir duruma getirmektedir. Onlar göçebelikte doyasıya beslenemedikleri için, diledikleri gibi yemeleri imkânıyla yerleşik hayata geçirilmek istenmiştir.
b) "Bağışlanmak istiyoruz" demelerini istemenin sebebi, medenî olmanın şartlarından biri olan "özür dileme"nin vurgulanmasıdır. Çünkü hatasının farkına varıp Allah'tan af dilemek, insanlardan özür dilemek, hem dinî hayatta hem de sosyal hayatta medenî olmanın bir ifadesidir.
c) "Kapıdan eğilerek girmeleri"ni istemesinin sebebi de, göçebeliğin kabalığından sıyrılmalarını ve medenî hayatı benimsemelerini temin etmek içindir. Buradaki secdenin psikolojik bir anlamı vardır. İnsan ayn kaldığı vatanına tekrar döndüğü zaman eğilip toprağı öper. Bu eylem, onun içindeki sılaya kavuşmasının ve hürriyeti teneffüs etmesinin bir göstergesidir. Medenî hayatın nimetlerinden uzak kalan, hürriyetin tadını ve erdemini unutan bir toplumun yeniden medeniyete girmesi, hürriyeti o hayatın içinde teneffüs etmesi, Allah'a yapılacak olan bir şükür secdesi ile karşılanmış olacaktır.
Bu secdeyi Bakara sûresinin 34. âyetinde yer alan meleklerin Hz. Âdem'e secde etmeleriyle bağlantılı olarak açıklamak da mümkündür. Yüce Allah orada bilmeyenin bilene boyun eğmesini vurgulamış ve bütün insanlığa bilginin boyun eğilecek bir değer olduğunu öğretmişti. Burada da medenî hayatın üstünlüğüne boyun eğilmesi istenmekle, aynı secdenin gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Gerek Hz. Âdem olgusundaki secde, gerekse İsrâilo-ğullan'mn medenî hayata geçişlerindeki secde, çalışan, bilgi üreten ve onu eyleme dönüştüren toplumlara, bunları yapamayanların boyun eğeceği şeklindeki evrensel ilkeyi insanlığa sunmaktadır. Artık toplumlar şunu bilmelidir: Çalışan, bilgi üreten ve onu eyleme dönüştüren toplumlara boyun eğmek zorundalar. Eşyanın tabiatında olduğu gibi, bilginin tabiatında da bu vardır. Bilgi boyun eğdirir. Bilgili insanın kendisi bile boyun eğer. Çünkü bilgi, akıldan sonra önde gelen en büyük değerdir. Bu üç şey, medenî olmanın ön şartlarıdır. Peki bunlar insanlık adına medenî olmanın ön şartı olurken, Allah katında nasıl bir değerlendirmenin alt yapısını teşkil etmektedirler?
4. "Hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride lütfumuzu daha da arttıracağız!" Yüce Allah İsrâiloğulla-n'nın medenî hayata geçmelerini, hatalarını itiraf edip af dilemelerini, secde edip şehre girmelerini değerlendirerek, iki ödülle karşılık vereceğini gündeme getirmektedir: Af dileme ve muhsin sıfatıyla sıfatlananlara istikbalde lüt-funu arttıracaktır. Âyetin bu kısmı ile önceki bölümleri arasında bir bağlantı kurulduğunda şu neticeye varmak mümkündür: İnsanlar ilâhî affı, Allah'ın emrettiği amelleri yerine getirmekle elde edebilirler. Böylece A'râf sûresinin 162. âyetiyle muhsin kavramının tanımına yeni oluşumlar eklenmektedir.
5. "Fakat onlardan zâlim olanlar, sözü kendilerine söylenenden başkalarıyla değiştirdiler". İlk bakışta onların söylenenleri değiştirmelerinin anlamı, 161. âyette verilen emirleri yerine getirmemeleridir. Ama yapmamak ayrı şey, değiştirmek ayrı şeydir. Bir şeyi başkasına karşılık değiştirmek manasıyla Jjf beddele kelimesi, emri yerine getirmekten farklı bir eylemi ifade etmektedir. Allah'ın emrini başka bir emirle değiştirmek, bir nevi o emre ihanet etmektir. Yüce Allah bu eylemi yapanları zâlim olarak ilân etmektedir. Zulüm, Allah'ın emirlerini değiştirmeye kadar uzanmaktadır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Yüce Allah bunu neden Hz. Mu-hammed'e inananlara anlatmaktadır? Çünkü bu tarihî olgu anlatılarak insanlığa mesaj verilmektedir. Emirleri ya da mesajı değiştirmek, insanlığı karanlığa itecektir. Meseleyi aile hayatından eğitime, oradan da siyasete kadar uzatmak mümkündür. Anne babanın söylediklerini, eğitimcilerin rehberlik için öğütlerini ve nihayet idarecilerin emirlerini değiştirmek, bir ihanettir.
6. "Biz de zulmetmelerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap gönderdik". Buradaki, ricz kelimesi, "pislik" anlamına gelmektedir. Bu kelime, "murdar" anlamını da ifade etmektedir. Demek ki İsrâiloğulları o şehre girmedi ve murdarlık azabına uğradılar. Bu bir belâ ve âfet olabilir. Bu belânın murdarlık şeklinde onlara azap olarak gelmesinin sebebi zalimlikleridir. "Sözü değiştirmek, hukuku değiştirmek mânasına da gelmektedir. Bu hukuk ilâhî hukuk olabileceği gibi, beşerî hukuk da olabilir. Yüce Allah insanlara tarafsız olan objektif hukuk gönderir ve objektif hukuk yapmanın metotlarını öğretir. Çünkü insan aklına hukuk yapma alanı bırakmıştır. Toplumlarda bazı insanlar objektif hukuku kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirmeye kalkarlar ve onlar bunu yapacak durumda iseler yapmaktan çekinmezler. Yüce Allah objektif hukukun, özel menfaatler uğruna değiştirilmesine zulüm demektedir.
Allah bu insanlara murdarlık azabı vermektedir. Bu durum İsrâiloğulları için olduğu kadar, bu fiili işleyen bütün toplumlar için de geçerlidir. Hukuku menfaatlerine alet eden toplumlar medenî toplumlar, arasında yer alamazlar ve bu onlar için bir azap olmaktadır.[92]
Tarihten İbret Almak:
163. Deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu onlara sor! Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi, işte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk.
Bu âyetin analizinden çıkarılacak önemli neticeler şunlardır:
1. Hz. Peygamber döneminde yaşayan İsrâiloğullan'nın özellikle yahu-di grubuna hakikati anlatabilmek için tarihî olgulardan hareket etme metodu gündeme getirilmektedir. Hz. Peygamber'e inanmamaları sebebiyle onun peygamberliğini ispat edecek olan konulardan biri, o kasaba halkının neler yaptığının bilinmesidir. Yüce Allah vahiy yoluyla bu bilgiyi, bu sosyal olguyu Hz. Peygamber'e bildirmiştir. Deniz kenarındaki kasaba halkının örnek verilmesinin sebebi de ora halkının deniz hayvanlarıyla olan özel ilişkisidir.
2. "Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı". Denizin kıyısındaki kasabanın ismi konusunda çeşitli rivayetler vardır ki bunlar Eyle, Medyen, Teberiye şeklindedir. Sebt kavramı, "rahat etmek, uyumak, cumartesiye girmek, sakin olmak, bir şeyi kesmek, başı tıraş etmek, şaşırmak" mânalarına gelmektedir. Bu kelimenin Kur'ân'daki mânaları da şunlardır:
a) İsim olarak cumartesi, fiil olarak cumartesi tatili yapmak "Cumartesi tatili yapmadıkları gün" (A'râf 7/163) "İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de" (Bakara 2/65).
b) Dinlenme. Furkân sûresinin 47. ve Nebe' sûresinin 9. Âyetlerinde uykunun ne anlama geldiği ifade edilirken, bu kelimeye yer verilmiştir. "Uykunuzu dinlenme kıldık" (Nebe' 78/9). Öyle anlaşılıyor ki yüce Allah, yahudileri imtihan etmek üzere onlara avlanma yasağı diyebileceğimiz "avlanma örfü" koymuştu. Haftada bir gün, yani cumartesi günü balık avlayamayacaklardı. Burada sorulması gereken bir soru şudur: Yüce Allah neden onlara cumartesi balık avlamayı yasaklamıştı? Bu sorunun cevabını verebilmek için Nahl sûresinin 124. âyetine bakmak gerekir:
"Cumartesi tatili ancak onda ihtilâf edenlere (farz) kılınmıştı. Kıyamet günü Rabbin muhakkak onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir" .
Müfessirler bu âyette geçen ihtilâfın konusunun tatil günü olduğunu söylemektedirler. Muhammed Esed, hakkında ihtilâf edilenin Hz. İbrahim olduğunu öne sürmektedir. Bize göre bu âyetin bulunduğu yer itibariyle Muhammed Esed haklıdır. Çünkü önceki âyetlerden gelen konu bu anlamı haklı çıkartmaktadır. Diğer taraftan Âl-i İmrân sûresinin 65. âyetinde kitap ehlinin Hz. İbrahim hakkında çekiştiği bildirilmektedir.
Kitap ehlinin bildikleri ve bilmedikleri konularda tartıştıkları (Âl-i İmrân 3/66); Hz. İbrahim'in yahudi ve hıristiyan olmadığı açıklanmaktadır (Âl-i İmrân 3/67). Onun hakkındaki ihtilâf, onlara cumartesi balık avlanma yasağını getirmiştir. Muhammed Esed'in desteği ile bunu şöyle açıklayabiliriz: Yahudilerin çoğu tevhîd dininin esaslarına açıkça ters düşen bir biçimde, sırf Hz. İbrahim gibi büyük bir peygamberin soyundan gelmiş olmalarına dayanarak, kendilerinin Allah tarafından seçilmiş kavim olduklarını ileri sürmüşler ve Hz. İbrahim'in dininden sapmışlardı. Onun hakkında çelişkili görüşler ileri sürüp ihtilâfa düşenler, A'râf sûresinin 163. âyetinde "sapanlar" olarak nitelendirilmektedirler. Âyette geçen ya'dûne "haddi aşmışlardı" ifadesi de bu manevî taşkınlığı göstermektedir. Bir bakıma bu "av yasağı örfü" onlara ilâve bir yükümlülük getiren cezadır. "Her türlü işten, alışverişten uzak durma" anlamına gelen sebt günü, balık avlanması da yasaklanmıştır.
Cumartesi balık avlama yasağına uymak, aynı zamanda bir ibadettir. Bu, aynen zihâr yapan kişiye aralıksız iki ay oruç tutma kefaretinin verilmesine benzemektedir. Oruç tutmak bir ibadet olduğundan, zihâr yapmanın da cezası durumuna gelmektedir. Netice olarak diyebiliriz ki, yahudilerin Hz. İbrahim hakkında ileri geri konuşmaları, ihtilâfa düşmeleri, onlara cumartesi balık avlama yasağını getirmiştir.
3. Cumartesi tatili yaptıkları gun balıklar akın akın geliyordu". Ayetin bu kısmından balıkların da alışkanlık kazandıklarını anlıyoruz. Yahudilerin cumartesi günü tatil yaptıklarının farkına varan balıklar karaya kadar akın akın geliyorlardı. Avlanmayacakları güvencesine sahiptiler. Daha önce Bakara sûresinin 217. âyetinde "saldırmazlık örfü"nde bahsedilmişti. Burada da "balık avlama yasağı örfü" gündeme getirilmektedir. Balıkların o gün kıyıya akın etmeleri, bir nevi bu örfü yaşanır hale getiriyorlardı.
Âyetin bu kısmında geçen ££i, şurra' kelimesi, suyun yüzünde göründükleri durumu ifade etmektedir. "Bir şeye yaklaşmak" anlamına gelen bu kavram, balıkların hareketini anlatmaktadır. Cumartesi günü balıklar suyun yüzüne çıkarak kıyıya akın ediyorlardı. Tatil yapamadıklarında ise balıklar kıyıya yanaşmıyorlardı. Bunun anlamı, avlanma yasağı olan cumartesi gününün dışındaki günlerde kıyıya akın etmiyorlardı.
Yüce Allah müslümanların kitabında bu durumu niçin anlatmaktadır? Balıkların insanlara karşı bu tavrından, insanların insanlara karşı olan tavrına intikal edebiliriz. Yaşamak için hayvanlar bile güvenli bir ortam aradıklarına göre, insanlar da güvenli ortamlar ararlar. Toplumların birbirlerine güvenli ortamlar temin edecek kültürel gelişmeleri gerçekleştirmeleri gerekir. Balıklar avlanma yasağı örfünü içgüdüleriyle farkederlerken, insanlar akılları ve gönülleriyle bunu anlayacaklardır. Âyette "Saldırmazlık örfü"nün geliştirilmesi, insanlığa kazandırılıp hayata geçirilmesini teşvik söz konusudur.
4. "Yoldan sapmaları yüzünden onları böyle imtihan ederiz". Âyetin sonunda gelen "fâsıklık yapmak" ifadesi, dünya malına karşı ihtirasın dürtmesiyle konan ilâhî yasağı bir tarafa atmak, o yasağı delmek anlamına gelmektedir. Balıklara karşı merhamet duygusundan yoksun olarak "avlanma yasağı örfünü" bozmak demektir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Allah bu hâdise dolayısıyla geleceğe ışık tutmakta ve avlanma yasağı ile ilgili hukukun temellerini atmaktadır. Gelecek nesillere böyle bir yasak örfünün konulması, hem bilgi hem de ruhsal disiplinin oluşmasının temini içindir. Balıklar karaya yanaştığı halde onlara dokunmamanın meydana getirdiği ruhsal disipline destek verileceğine dikkat çekilmektedir. Böyle bir örf hukukunu çiğnemenin ne kadar kötü olacağına da işaret edilmektedir.[93]
Din Bilginleri-Halk İlişkisi:
164. İçlerinden bir grup şöyle dedi: "Allah'ın helak edeceği, yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı bir topluma ne diye öğüt verip duruyorsunuz?" Dediler ki: "Rabbimize karşı bir mazeret olsun diye ve bir de sakınırlar ümidiyle".
Bu âyetin 163. âyetle ilgisi vardır ve bu bağlamda açıklaması yapılacaktır. Cumartesi, balık avlama yasağım çiğneyip balık avlayanlara karşı bir grubun olduğunu bu âyetten öğreniyoruz.
1. Cumartesi balık avlama yasağını tanımayıp avlayan insanlara uyanda bulunup vaaz eden bir sâlihler ya da din bilginleri grubu vardı. Demek ki yanlış davranışta bulunup yasaklan çiğneyen insanlann durumuyla ilgilenen, onlann yanlışlannı dert edinen bir grup insan vardı. Diğer taraftan, onlann bu yanlış hareketlerine katılmayan başka bir grup daha vardı. Bu durumda cumartesi avlanma yasağını delen üç grup insan vardı: Avlanma örfünü delip cumartesi balık avlayanlar, onlara katılmayanlar, onlan bu yoldan çevirmeye çalışan din bilginleri.
2. Cumartesi avlanma yasağını çiğneyenlere katılmayanlar, onları uyaran din bilginlerine şu soruyu sordular: "Allah'ın helak edeceği, yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı bir topluma ne diye öğüt veriyorsunuz?" Onların yanlış hareketine katılmayanlar, yüce Allah'ın onlara iki şeyden birini uygulayacağının farkına vardılar.
a) Onları helak edecek,
b) Ya da onlara şiddetli bir azapla ceza verecektir.
Öyle anlaşılıyor ki halkın bir kısmı, onların bu cezalardan birini hak ettikleri değerlendirmesini yapmakta ve böyle bir kültüre sahip olduklarını açığa vurmaktadır. O toplumda, Allah'ın helak edebileceğini, şiddetli azapla cezalandıracağını bilen insanların olması, dinî anlayışın, bilginin ve değerlendirmenin bir seviyesi olduğuna delil teşkil etmektedir.
İnsanların istedikleri fiilleri bu şekilde değerlendirecek bir grubun olması, toplumun canlı olduğunu ifade etmektedir. Kötülere tepki göstermeyen toplumlar, komaya girmiş demektir. Ama dikkat edilirse, bu değerlendirmeyi yapanlar oldukça kötümser bir duruma gelmişlerdir. Bu kötümserliğin sosyal hayata yansımadığı da bir gerçektir. "Bunlara niçin öğüt veriyorsunuz?" demeleriyle, kötümserliklerini açığa vurmuş oldular.
3. Din bilginleri, ya da toplumun iyi insanları, onların yanlışını dert edinen ve onlara engel olmak isteyenler, onların sorusuna şu cevabı verdiler: "Rabbinize mazeret beyan edelim diye, sakınırlar ümidiyle". Bu cevapla o toplumun iyi insanları, Öğüt vermenin iki amacını ortaya koymuşlardır.
a) Allah'ın huzurunda kötülükleri engellemeye çalıştıklarına dair bir delil ortaya koymak. Demek ki toplumun iyi insanları, nemelâzımcılık yapamazlar. Çünkü bulundukları konum, onlara Allah katında sorumluluk getiren bir makamdır. Allah bu hâdiseyi anlatmakla, toplumların iyi insanlarına kötüleri uyarma ve kötülüklerle mücadele etme görevini vermektedir.
b) Kötü davranış sergileyenlerin düzelmeleri anlamında sakınma, değişme ve düzelme ümidini yitirmemek. "Umulur ki sakınırlar" ifadesiyle buna işaret edilmektedirler. Birtakım insanların kötü davranışları, diğer insanları kötümserliğin karamsarlığına itecek olsa bile ümitsizliğe düşmemek lâzımdır. "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!" (Zümer 39/53) âyetinde de buna dikkat çekilmektedir.
Demek ki öğüt vermenin ikinci amacı, halkın sakınması anlamına gelen değişimi gerçekleştirmektir. Başka bir ifade ile takvalarım arttırmaktır. Toplumdaki sakınma duygusu, bağışıklık sistemini oluşturmaktadır.
Söz konusu dönemin iyi insanları, takva kavramını biliyor ve bunu eğitimin amacı olarak tesbit ediyorlardı. Demek ki takva kültürünün kökleri çok eskilere dayanmakta ve o kültürün din ile mayalandığına şahitlik etmektedir. Sosyal bakımdan sakınma duygusunu harekete geçirip hayata uygulamak, gelişmiş toplumların işi olmaktadır. Vücudun herhangi bir noktasına batırılan iğneye karşı nasıl bir refleks gösteriliyorsa, kötülüğe karşı manevî bir refleksle sakınmak da takvayı oluşturmaktadır.[94]
Öğüdü Unutanlar:
165. Kendilerine verilen öğüdü unuttuklarında, kötülükten alıkoyanları kurtarıp zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı şiddetli bir azap ile yakaladık.
Bu âyet, 164. âyetin devamı durumundadır. 164. âyette iyi insanlar, Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere öğüt vererek, kötü eylemlerinden caydırmaya çalışıyorlardı. Bu faaliyetlerinin amacı hem Allah'a karşı bir mazeret, hem de kötülerin sakınmasını sağlamaktı. 165. âyet onların verilen öğütlere gösterdikleri tepkiyi ele almakta ve bu tepkinin doğurduğu neticeyi gündeme getirmektedir.
1. "Kendilerine verilen öğüdü unuttular". Âyetin bu kısmında geçen "unutmak" ifadesi, Bakara sûresinin 106. âyetinde açıklandı. "Unutmak, ihmal etmek, gözden ırak olmak, terketmek, ertelemek" mânalarına gelen kelime, Kur'ân'ın temel kavramları arasında yer almaktadır. Kur'ân'da on beş çeşit eylemi meydana getiren bu kavram, özellikle Allah'ı, O'nun âyetlerini, âhiret gününü, insanın kendisini ve Allah'ın insanı unutması meselelerinde gündeme getirilmiştir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 165. âyetinde terketmeyi, önem vermemeyi, hiç olmamış gibi davranmayı ifade etmektedir. Kendilerine verilen öğüdü bir kenara atmak, Allah katında bir günâhı teşkil etmektedir. Bunun anlamı, iyilerin kötülere söz geçirememesidir. Başka bir ifade ile günahkârlar beyin ve gönüllerini öğütlere kapadılar. Öyle anlaşılıyor ki beyin ve gönlün kapılarını öğüde kapamanın günâhı, olduğu gibi yerinde durmuyor, azabı getirecek kadar insanların hayatını sarsıyor ve ilâhî âleme yükselerek oradan cezayı alıp getiriyor.
Yüce Allah geçmişi anlatmakla neyi amaçlamaktadır? Allah, geleceğin özellikle eğitimcilerine ışık tutarak, dinî eğitimden etkilenmeyecek, öğütlere aldırış etmeyecek, yanlışlarına gömülü kalacak insanların olacağını ve bu tarz tepkinin her devrin insanında bulunacağını öğretmektedir. Öğüdü yapan insanlar toplum hayatına can vermeye çalışmaktadırlar, ama öğüdü bir kenara atıp unutanlar da bu cana kıymaktadırlar. İyiyi, güzeli, doğruyu ve hakkı gönüle ve beyne uzatan öğüde aldırış etmemek, bir bakıma manevî bir cinayettir.
Eğitim açısından öğüt, vücudun mikroba karşı verdiği mücadeleyi andırmaktadır. Vücudun bağışıklık sisteminin mikroba karşı verdiği mücadelede direnç, kendini ateşlenme şeklinde gösterir. Bağışıklık sistemi mücadelede yenik düşerse, hastalık baş gösterir. Bu bağlamda iyilerin öğüdü kötülere etki etmiyorsa, sosyal çürüme başlamış demektir. Böyle bir çürüme de toplumun bütün dengelerini altüst eder.
2. "Kötülükten menedenleri kurtardık". Öğüt verip insanları yanlış davranışlardan kurtarmaya çalışanları da Allah kurtardı; gelecekte de bu böyle olacaktır. Demek ki kötülükten alıkoymak kurtuluşa götürmektedir. Öğüt vermemek, öğüdü engellemek, günâh; öğüt vermek ise sevaptır. Bu sevabın ödülü kurtuluştur. Onun içindir ki yüce Allah o dönemde öğüt verenleri kurtardığını söyleyerek, geleceğin insanına kurtuluşun nerede olduğunu öğretmektedir.
3. "Zulmedenleri de, yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı şiddetli bir azap ile yakaladık". Âyetin bu kısmında yer alan "şiddetli bir azap" ifadesindeki be'îs kelimesi, be'ise kalıbından alınırsa, "muhtaç olmak, yoksul olmak"; be'use kalıbından ise "kuvvetli, şiddetli ve cesur olmak"; bi'se kalıbı "ne kötü"; diğer bazı kalıplarıyla "musibet, iğrenmek, harp, korku, bedbaht" anlamlarına gelmektedir.
Yüce Allah bu âyette fâsık ve zâlim kavramlarına yer vermektedir. Bu terimleri 163, 164 ve 165. âyetlerle bağlantılı olarak ele alırsak, "hukuku çiğneyen, yasayı delen" mânalarını vermek gerekir. Cumartesi gününe saygısızlık yaparak balık avlayıp haddi aşanlar, kendilerine verilen öğüdü dinlemeyip kötülükleri işlemeye devam edenler, hem fâsık hem de zâlim durumuna gelmişlerdi.
Bunun anlamı, av yasağı ile ilgili hukuku çiğneyip yasayı delmektir. Böylece yüce Allah gelecek nesillere bunu anlatarak hukuku çiğnemenin, yasayı delmenin ne anlama geldiğini, bu davranışın azapla cezalandırılacağını öğretmektedir. Geçmişten geleceğe ışık tutan bu anlatım, tamamen caydırma anlamında bir eğitimdir. Âyetin bu kısmında geçen "Kötü bir azapla yakaladık" ifadesi ne anlama gelmektedir, yani kötü azap nasıl gerçekleşmiştir? Bu sorunun cevabını bir sonraki âyetten öğrenebiliriz.[95]
Günâhta Israr:
166. Ve sonra da, kendilerine yasaklanan şeyleri yapmakta küstahça direttikleri zaman onlara: "Aşağılık maymunlar olun" dedik.
Âyetin analizinden elde edilebilecek neticeler şunlardır:
1. Yüce Allah, hayvan psikolojisi ile, yasaklandığı halde günâh işlemeye devam eden insanın psikolojisi arasında bir bağlantı kurmaktadır. İnsan psikolojisinin en belirgin özelliği, yasaklanan bir davranışı yapmama konusunda esneklik göstermesi ve yasağa uymasıdır. Bu yasak ilâhî yasak olacağı gibi, hukukî bir yasak da olabilir. İnsanî vasıflan önde olan insanlar, yasaklanan amelleri yapmakta ısrar etmez ve kısa zaman içinde yasağa intibak ederler. Aksi takdirde yasaklandıkları kötü fiili işlemekte ısrar ederlerse, hayvan psikolojisine bürünmüş olurlar.
2. "Onlara 'Aşağılık maymunlar olun!' dedik". Onlar maddî, yani biyolojik mânada maymun oldular mı? Bunun adına mesh denmektedir. Biyolojik olarak onların maymuna dönüşüp dönüşmediği, Bakara sûresinin 65 ve Mâide sûresinin 60. âyetinde tartışıldı. Özellikle tabiînden olan Mücâhid bunun biyolojik olmayıp manevî olduğunu söylerken, Zemahşerî, Râzî, İsfahanı ve Elmalılı Hamdi Yazır da söz konusu görüşü benimsemişlerdir. Taberî de Bakara sûresinin 65. âyetinin tefsirinde benzer bir açıklamayı yaparken, Muhammed Abduh Menâr'mda bunun manevî bakımdan maymunluk seviyesini ifade ettiğini söylemektedir.
Bu insanların biyolojik anlamda maymun oldukları söylenirse, çıkmaz bir yola girilmiş olur. Çünkü şu soruyu cevaplandırmak mümkün olmaz: İnsan hayvana dönüşürse, Allah katında sorumluluğu kalkmaz mı? Hayvanlar için mahşerde sorumluluk yoktur. Ancak Elmalılı Hamdi Yazır bu âyetin tef-sîrinde, biyolojik olarak dönüşümün gerçekleştiğine işaret eden bir ifade kullanmaktadır.
Ayetin birinci bölümü ile bağlantı kurarsak, şöyle dememiz mümkündür: Yasaklanan bir şeyi yapmakta ısrar etmek, hayvanî bir davranış biçimidir. Hayvanın yanlış bir iş yapmasını önleyebilmek için her an yanında olmak gerekir. Ama insana bir kere şu iş kötüdür deyince, onu yapmaktan kaçınır, artık onun bekçiye ihtiyacı yoktur. Bu sebeple kendine verilen öğüdü unutan ve yasaklanan şeyleri yapmakta direnen kişinin hayvandan farkı yoktur.[96]
Süreli Ceza:
167. Rabbin, kıyamet gününe kadar kendilerine azabın en kötüsünü yapacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Rabbin cezayı çabuk verendir. Ama çok affedici, çok merhametlidir de!
Bu âyetin analizinden çıkarılabilecek neticeler şunlardır:
1. Bir önceki âyette geçen "Aşağılık maymunlar olun!" ifadesindeki maymun olmanın, beden itibariyle olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü maymun olanın çocukları da maymun olur. Maymun olanın sorumluluğu ortadan kalkar.
2. "Kıyamet gününe kadar" ifadesinden, gelecek nesillerinin de cezalandırıldığını ve cezalandırılacağını anlıyoruz. Dedelerinin işlediği günâhtan dolayı gelecek nesillerin cezalandırılması ne anlama gelmektedir?
O dönemde günâh nesilden nesile bir sosyal miras olarak devam ediyor mu? "Kıyamete kadar" olunca, bunların hiç düzelme fırsatı olmayacak mıdır? Bu soruları cevaplandırmanın güçlüğü ortadadır. Ancak soruların tamamına şu cevabı verebiliriz: Yüce Allah onların nesillerini damgalamak yerine, dedelerinin davranışlarının aynısı yapanları aynı ceza ile cezalandıracağına işaret etmektedir. Bu cevabın ispatını nasıl yaparız? "Onlara en kötü eziyeti yapacak kimseleri göndereceğini ilân etti" ifadesinden, eziyet edecek olanların aynı insanlar olmayacağını, değişik kişilerin olacağını anlıyoruz.
Onların nesillerinden hangileri, Allah'ın uyarısını unutup sakındırıldıklan halde kötülük işlemeye devam ederlerse, onlara kendi çağlarındaki insanlardan eziyet edecek olanı gönderecektir. Demek ki kıyamete kadar aynı suç veya günâha aynı cezanın uygulanacağı ortaya çıkmaktadır. Dedelerinin bu yanlış hareketini taklit eden, o davranışları bir mîrâs gibi alıp benimseyen nesiller, günâhı zaten kendi kendilerine sosyal mânada nesilden nesile intikal ettirmektedirler. Onlar bunu yapınca, ceza da aynı niteliği kazanmaktadır.
3. Azabın en kötüsünü yapacak kimseleri" ifadesinden de, onları tabiat olaylanyla cezâlandırmayıp, insanlarla cezalandıracağının ilâhî uygulamada yer aldığını anlıyoruz. "Eziyetin en kötüsü", günâhın en kötüsüne verileceğine göre, öğüdü bir tarafa atmanın, yanlışı işlemekte inat etmenin büyük günâh olduğu bu âyetlerden çıkmaktadır.
Âyette geçen le-yeb'asenne kelimesi, "göndermek" anlamına gelmektedir. En kötü cezayı onlara tattıracak olan insanlar, kendi toplumlarının dışındaki insanlar olacağı gibi, aynı toplumun içindeki iyi insanlar da olabilir. Bir grup insanı başkalarının üzerine ceza için gönderilirken, onların o konuda hazırlıklı olması gerekiyor. Allah'ın onlara en kötü azabı tattıracak olan insanlann beyinlerini buna hazırlayacağı, kötüye karşı tepki gösterecek bilinci ve gücü onlara bahşedeceği anlamına gelmektedir.
4. "Şüphesiz senin Rabbin cezayı çabuk verendir. Ama çok affedici, çok merhametlidir de". Âyetin bu kısmından şunu anlıyoruz: Öyle davranışlar vardır ki, Allah onlann cezasını hemen verir. Çünkü bu suçların cezasının geciktirilmesi olmaz. Bu tip suçlan işleyenlerin artık değişiklik göstereceklerinden ümit kesilmiştir. Değişim için beklenti göstermek gerekir, ama değişimin olmayacağı görüldüğü yerde cezayı derhal vermek gerekiyor. Allah bizim içimizi bildiğinden, onlann değişme ihtimalinin ortadan kalkması sebebiyle derhal cezâlannı vermiştir.
Cezayı çabuk verme özelliğinden hemen sonra af ve merhamet sıfatlarını getirmesi de ilginçtir. Bunun anlamı, Allah'ın insanlara ceza vermeyi değil, af ve merhameti esas aldığına işaret etmektedir. Hâlâ onların değişimini beklemekte, af ve merhameti yayma fırsatını kollamakta olduğuna dikkat çekmektedir. Yüce Allah'ın onlara takdir ettiği en kötü azap ne olabilir? Bu soruyu üç âyetle cevaplandırmak mümkündür:
a) "Yahudiler nerede bulunursa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların himayesine sığınmadıkça, kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur. Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir" (Âl-i İmrân 3/112).
b) "Onları grup grup yeryüzüne dağıttık" (A'râf 7/168). Bunun anlamı şudur: Yahudiler uyarılmalarına rağmen inatla kötü davranışlarına devam ettikçe, aynı ceza ile cezalandırılacaklardır. Yoksa burada ifade edilen, geçmiş nesle uygulanan cezanın gelecek nesillere aktarılması söz konusu değildir.
c) "İsrâiloğulları'ndan inkâr edenler hem Davud'un hem de Meryem oğlu isa'nın diliyle lanetlendiler" (Mâide 5/78). Kendi içlerinden yetişen peygamberlere eziyet etmeleri ve günâhta ısrar etmeleri, onların lanetlemesine, en kötü azaba çarptırılmalarına sebep olmuştur.
Elmalık Hamdi Yazır, yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 167. âyetinin "Rabbin kıyamet gününe kadar, kendilerine azabın en kötüsünü yapacak kimseleri üzerlerine elbette gönderecektir" kısmını şu şekilde yorumlamaktadır: İsrâiloğulları, Süleyman peygamberin zamanına kadar aralarındaki kötüleri terbiye eder, cezalandırır, hatta hayat hakkı tanımazlardı. İyilerin kötülerle verdikleri bu şekildeki mücadeleleri sayesinde büyük devletler kurup, A'râf sûresinin 129. âyetine göre yeryüzünde siyasî erki ellerine geçirmişlerdi. Zamanla onların bu parlak dönemi sona erdi. İyi yöneticilerine tahammül edemez hale geldiler. Fâsık ve zâlim kimselere boyun eğdiler. Onların bu hali ilâhî azabı çağıran bir duruma büründü. Bu hal karşısında yüce Allah onlara azap etti, belâya sürükledi, kıyamete kadar en kötü azabı uygulayacak kimseleri görevlendirdi[97].
Günâh veya suçluluk, biyolojik veya psikolojik olarak nesilden nesile intikal etmez, ama sosyal miras olarak nesilden nesile intikal edebilir. Bir nesil kötülüklerini yanlış eğitim vasıtasıyla gelecek nesillere intikal ettirebilir, böylece gelecek nesillere, kendilerine uygulanan cezanın gelmesine sebep olurlar. Bu hal kıyamete kadar devam eden bir süreç halini alabilir.
Yahudilerin bu durumu müslümanlara niçin anlatılmaktadır? Yüce Allah tarihî bir olguyu anlatarak, müslümanlan eğitmekte, onların böyle durumlara düşmemesini ve tarihten ders almalarını temin etmek istemektedir. Tarihî olgulardan ders almak, onların canlı kalmasını sağlayacaktır.[98]
Iyı Ve Kotu İle Sınamak:
168. Ve onları yeryüzünde birçok topluluğa böldük. Onların bazıları iyi kimselerdi, bazıları ise böyle değildi. İyi olmayanları (yanlışlarından) belki dönerler diye, iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik.
1. "Onları yeryüzünde birçok topluluğa böldük" şeklindeki ilâhî uygulama, bir önceki en kötü azabı ifade etmiş olabilir. Demek ki Allah onları parça parça ederek bütün dünyaya dağıttı. Çünkü onlar bir arada olunca, birbirlerini yiyorlar, dirlik ve düzenliği bozuyorlardı.
Demek ki İsrâiloğullan, birlikte yaşama kültürünü geliştiremedikleri için kötülük uğrunda bölünmüşlerdi. Yüce Allah da onları gruplara ayırarak yeryüzüne dağıttı, onları çeşitli toplulukların kontrolü altına verdi. Bir arada yaşamasını bilmeyen ve bu kültürü geliştiremeyenleri başkalarının idaresi altında yaşamaya mecbur bıraktı. Böylece Allah onları yeryüzünde gruplar halinde dağıtmakla, sosyal hayat bakımından cezalandırmış oldu. Bir bakıma onları tehcîr ederek, her ülkede bir grup halinde yaşamalarını temin etti.
2. "İçlerinde iyiler vardı, böyle olmayanlar da vardı". Demek ki onların arasında dürüst, erdemli, barışsever ve iyiliği hayata geçirenler vardı. Burada kastedilen, Hz. Mûsâ dönemindeki İsrâiloğul-ları mı, yoksa Hz. Muhammed dönemindeki İsrâiloğullan mıdır? Hz. Muhammed dönemindekilerin olduğunu söylersek veya Hz. Musa'nın dönemini
sûresinin 159. âyetine bakmamız gerekmektedir. "Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardı". Ayrıca Al-i Imrân sûresinin 75. âyetinde bahsedilen grubun da bunlar olması gerekir. "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder". Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette geçen "iyiler" ifadesinden anlaşılan, doğru yolu bulan, âdil davranan ve emanete riâyet edenlerdir.
Allah, onların içinde erdemli, dürüst, barışsever insanların olmadığını da söylerken, bir toplumda kötülerin ürediğine dikkat çekmek istemektedir. Âl-i İmrân sûresinin 75. âyetinde ise bunlar şöylece ifade edilmektedir:
"Fakat onlardan öylesi vardır ki, ona bir dînâr emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan, onu sana iade etmez. Bu da onların, 'Ummîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur' demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar".
Emanete ihanet edip Allah'a bilerek yalan uyduran, insanların cehaletinden istifade etmeyi kollayan bu insanlar, İsrâiloğulları'nın diğer grubunu oluşturuyordu. Öğüt almayan, uyarıldığı halde günâhta ısrar eden insanlar da bu grubun içinde yer alıyordu. İyiler kötülere engel olamayınca, yüce Allah müdahale ederek onları parça parça edip yeryüzüne dağıttı; böylece bir arada olmanın verdiği mutluluğu tadamaz oldular.
Yüce Allah bu ikinci grubu, yani yolunu kaybetmiş olanları doğruya, iyiye, erdeme ve dürüstlüğe döndürebilmek için eğitime başvurmaktadır: "Belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik". Onların doğru yola dönme ihtimalini takip ederek yüce Allah onları imtihan etmiş ve etmektedir. Geçmişte Allah onları İran ve Roma idaresi altında çeşitli ıstıraplara mâruz bırakmak suretiyle denemiş, diğer taraftan zaman içinde onlara servet ve refah da vermiştir.
Allah bu topluluğu kıtlık, yokluk, hürriyeti kaybetmek, sosyal ve siyasî ıstıraplar içinde kıvranmak gibi çilelerde de denemiştir. Çeşitli kavimlerin idaresi altında hayatın çeşitli yönlerini onlara tattırarak, iyiye dönmelerini temin etmek istemiştir. İyilik ve kötülüklerle imtihanın, insanda bir ritim psikolojisi ve yaşamı yaratacağı bir gerçektir. Bu ritmin, eğitici bir yönü olduğuna işaret eden Allah, bunu gelecek nesillere kural olarak bırakmaktadır. Ayetin sonundaki "dönsünler" ifadesi ile, "tövbe etsinler" denmek istenmektedir. Netice olarak diyebiliriz ki, hayatın getirdiği iyilik ve kötülükler bir imtihan olarak insanın hayatında gerekli olan değişimi amaçlamaktadır.[99]
Af Ve Günah İlişkisi:
169. Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) su değersiz dünya malını alıp nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek kitaba vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse, onu da alırlar. Peki kitapta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar kitaptakini okumamışlar mıydı? Ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınız ermiyor mu?
Ayetin analizinden çıkarılabilecek önemli neticeler şunlardır:
1. "Onların ar-dından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek kitaba vâris olan bir nesil geldi". Âyetin birinci kelimesi olan. halefe kavramı, Bakara sûresinin 30. âyetinde açıklandı. Buradaki anlamı "gelmek"tir. Bir neslin ardından diğer bir neslin gelmesini ifade etmektedir. Bu kelimeden türeyen half da "nesil" mânasına gelmektedir. Kurtubî el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur'ân adlı tefsirinde bu âyetin açıklamasını yaparken, half kelimesine şu şekilde mâna vermektedir: Half kelimesinin ortasındaki lâm harfi sakin okunursa, "çocuklar"; fetha ile okunursa, "bedel, onun yerine geçen" anlamını ifade ettiğini söylemektedir. Kur-tubî'nin nakli ile İbnü'l-Arabî, lâm harfinin üstün okunmasıyla başkalarının yerine geçenlerin "iyi"; sükûn okunduğunda ise onların "kötü" olduğunu söylemektedir.
Kurtubî "bayağı sözler"e half denildiğine, sükûn halinde okunan halef kalıbının ise "övmek" anlamına geldiğine işaret etmektedir. Bu mânalardan hareket edersek, iyi neslin yerini alan neslin, kötü olduğunu anlarız. Şimdi bu neslin özelliklerini sıralayabiliriz:
a) Bir önceki neslin manevî değerlerini almamış ve yanlış davranışları sergilemiş olmaları.
b) "Kitaba vâris olmaları". Allah'ın kitabını okuyup öğrendiler, başkalarına öğrettiler, ama hayata tatbik etmediler. Onun hükümlerine ters düşeni yaptılar. Bunun anlamı, ilâhî vahye sahip çıkmadılar.
c) "Değersiz dünya malını aldılar". Değersiz dünya malını neye karşılık aldılar? Bu ifade "Rüşvet aldılar" şeklinde mânalandın-labileceği gibi, "Kutsal kitabın âyetlerini para karşılığında değiştirdiler" anlamında da alınabilir. Dünya malına tutku şeklinde bağlanmaları, ona düşkün olmaları sebebiyle kendilerine sunulan haksız şeyleri alıyorlardı.
d) "Nasıl olsa bağışlanacağız, diyorlardı" demeleri de, onların olumsuz yönlerinden birini teşkil ediyordu. Vâris oldukları kitabın hükümlerini hayata geçirmelerini, onun hükümlerine muhalefet etmelerini ve rüşvet almalarını kolaylaştıran düşünceleri şuydu: "Nasıl olsa bağışlanacağız. Günâhları işleriz, ama sonunda af dileyerek bağışlanmamızı temin ederiz" fikri onların bu işleri yapmasına sebep olmuştur.
e) "Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar". Âyetin bu kısmında geçen areda kelimesi, "dünya me-tâı", yani "menfaat"i anlamına gelmektedir. Bu insanların af dilemesi, tövbe etmeleri, başka bir dünya menfaatinin onlara gelmesine kadardır; o menfaat gelince, tövbelerini bozarlar. Onların inançlarında, ilâhî vahye karşı tutumlarında ve yapıp sürdüregeldikleri davranışlarında istikrar yoktur, değişkendir.
Yüce Allah bu konuyu sadece geçmişteki insanların durumunu anlatmak için mi gündeme getirmektedir? Hayır, bu konu gelecek nesillere ışık tutması için anlatılmaktadır. Özellikle müslüman olanlar için, söz verip sonradan caymanın, tövbe edip tövbesini bozmanın, istiğfar edip vazgeçmenin ne kadar kötü olduğu vurgulanmaktadır.
2. "Bunlardan, Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitap misakı alınmamış mıydı? O kitabın içindekileri okuyup incelemediler mi?" Âyette geçen kitap mîsâkının işaret ettiği şey, Tevrat'tır. Yüce Allah Tevrat'ta onlarla bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın ana maddesi, Allah hakkında, gerçekten başkasını konuşmayacaklardı. Tevrat'ın içinde ne varsa onu söyleyeceklerdi. Dinî konularda da Allah'ın dediğinden başkasını söylemeyeceklerdi. Burada şu soruyu sormadan geçemeyeceğiz: Yüce Allah neden, "kitap mîsâkı" ifadesine yer verdi de, Tevrat demedi?
Kitap mîsâkı genel bir kavramdır. Eğer Tevrat deseydi, bu âyetin evrenselliği ortadan kalkacak, sadece bir olgunun anlatımı olarak kalacaktı. Kitap mîsâkı demekle, hıristiyan ve müslümanlan da kapsamına almaktadır. Yüce Allah İncil ve Kur'ân ile de, bütün nesillerden kıyamete kadar hiçbir müslüman Allah'ın vahyinin dışında dînî konularda referans göstermemelidir. Allah hakkında gelişigüzel konuşmamalıdır. En'âm sûresinin 93. ve benzeri âyetlerinde böyle davranmanın Allah'a iftira olduğu ve bunu yapanın en büyük zulmü işlediği söylenmişti. Demek ki yüce Allah sadece yahudilerin yaptıkları yanlış uygulamaları anlatmak için değil, müslümanlann gelecek nesillerine eğitim vermek için de bu açıklamayı yapmaktadır.
Burada sorulacak diğer bir soru olan, "Yahudiler Allah hakkında gerçekten başkasını söylerken nasıl davranmışlardı?" sorusunun cevabını verebilmek için şu âyetlere bakmak gerekir:
a) "Allah tarafından kendilerine yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince, kitap ehlinden bir grup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyorlarmış gibi onu arkalarına atıp terkettiler" (Bakara 2/101). Demek ki kendi kitaplarını arkaya atarak Allah hakkında gerçek olmayanı söylüyorlardı.
b) "Elleriyle bir kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay onların haline!" (Bakara 2/79).
c) "Kitap ehlinden bir grup, okudukları, kitaptan sa-nasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları, kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde 'Bu Allah katındandır' derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar" (Âl-i İmrân 3/78).
d) "Allah, kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştirdiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!" (Âl-i İmrân 3/187).
e) "Onlar kelimelerin yerlerini değiştirdiler. Kendilerine öğretilen hükümlerin önemli bir bölümünü de unuttular" (Mâide 5/13). "O kitabın içindekileri okuyup incelemediler mi?" ifadesinden anlıyoruz ki, onlar kitabı okuyup incelemişlerdi ve kitabın mîsâkı-nı biliyorlardı. Âl-i İmrân sûresinin 78. âyetinde buyurulduğu gibi bu işi bile bile yapıyorlardı.
3. "Âhiret yurdu, sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?" Âyetin bu kısmı, kitabın içindekileri araştırıp tetkik edip oradaki antlaşmanın maddelerini öğrendikten sonra, bile bile dünya menfaati uğruna rüşvet alanın aklından zoru olduğuna dikkat çekmekte, akıl ile bu eylemin bir arada olamayacağım vurgulamaktadır. Onun içindir ki âyetin sonunda aklın işletilmediğini gündeme getirmekte ve böylece ahlâkî davranışla akıl arasında bağlantı kurmaktadır. Akıl çalışırken şu kanunu yakalamalıdır: "Âhiret yurdu, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlar için daha değerlidir".
Böylece aklın çalıştırılıp, neyin daha değerli veya değersiz olduğunu anlamının önemi gündeme taşınmaktadır. Yüce Allah âyetin bu kısmmda "daha değerli", "takva" ve "aklı işlemek" gibi kavramları bir araya getirmiştir. Daha değerli olan, takva sahibine aittir; o da aklım işleterek bunu anlayacaktır. Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olmakla, aklım çalıştırmanın ilişkisini de vurgulamaktadır. Aklını işleterek takvaya ulaşacak ve o zaman âhiret yurdunun kendisi için daha değerli olduğunu kavrayacaktır.
Âyetin bu kısmında aklım işletmek ve sakınmak gibi iki eylem yer almaktadır. Aklını işletmek beynin eylemi; sakınmak ise Allah'a karşı sorumluluğun bilincinde olmaktır. Demek ki insan için neyin daha değerli olduğu meselesine, akıl ve gönül eylemleri olan düşünme ve sakınma ile yaklaşırsak, ahlâkî yapıyı korumak mümkün olacaktır.[100]
Ecri Zayi Olmayacaklar:
170. Ve kitaba sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle barışsever iyilerin ödülünü zayi etmeyiz.
Bu âyetin bir önceki âyetle alâkasını göz önünde bulundurarak açıklanmasında yarar vardır. Çünkü bir önceki âyet, "aklı işletmek"le sona ermektedir. Demek ki kitaba sımsıkı sarılmak, aklın gereğidir. Allah'ın kitabına sımsıkı sanlmayanlar, aklın gereğini yerine getirmemektedirler.
1. Yüce Allah akıl ile kitabı bir araya getirmektedir. Buradaki kitap kavramından anlaşılacak ilk şey, Tevrat'tır. Ama neden doğrudan Tevrat demedi de kitap dedi, sorusunun cevabı, Tevrat'tan sonra gelecek olan kitapları da kapsamına almak içindir. Çünkü burada müslümanlarm Kur'ân'a sımsıkı sarılmalarına da işaret edilmektedir.
"Kitaba sımsıkı sarılanlar" ifadesi ile birinci derecede kastedilen ya-hudilerdir; ama âyet ellezîne kelimesiyle başladığı için umum ifade etmektedir. O zaman müslümanlar da onun içine girmekte ve Müslümanların da kendi kitaplarına, yani Kur'ân'a sımsıkı sarılmalarına işaret edilmektedir.
Âyetteki "sarılmak" anlamını ifade eden eylemin İ£Z messeke kalıbından şeddeli olarak gelmesi, o eylemin çokça yapılması mânasını vermektedir. Sımsıkı sarılmak mânası ile bu fiil, kitabın tedkik edilip öğrenilmesine ve onun hükümlerinin tam anlamıyla tatbik edilmesine dikkat çekmektedir.
Bir önceki âyetle ilişkilendirirsek, takva denen basiret, yani gönül gözü ve akıl ile kitaba sarılmak gerekiyor. Takva ve akim kollarıyla kitabı kavramak ve onu hayata tatbik etmek, kitaba sımsıkı sarılmaktır. Annenin çocuğunu kucağına alıp sımsıkı sarılması gibi içinden gelerek, ihlâsla kitaba yaklaşmak ve onun hükümlerini hayata indirgemeyi ifade etmektedir.
Namazın burada yer almasını bir önceki âyette geçen rüşvet alma ahlâksızlığı ile bağlantılı olarak açıklarsak, namazın ahlâkî bakımdan olan etkinliğini anlamış oluruz. Ayrıca Ankebût sûresinin 45. âyetinde, namazın hayâsızlık ve kötülüklerden sakındırıcı özelliği gündeme getirilmektedir.
Kitaba sımsıkı sarılmanın göstergelerinden biri, namaz denen ahlâkî eylemdir. Diğer taraftan namaz kelimesinin bir anlamı da "korumak"tır. Kitaba sımsıkı sarılıp onun hükümlerini korumak, iyi insan olmanın gereğidir.
2. "Biz barış sever iyilerin ödülünü zayi etmeyiz". Âyetin son kelimesi muslihîndir. Bu kelime, "iyilik yapanlar, aralarını bulup barışı gerçekleştirenler" anlamına gelmektedir. Her iki mânayı burada kullanabiliriz: Rüşvet alan yahudilerle ilgili olarak mânalandınrsak, ahlâksızlıklarını düzeltenler, iyiliğe dönenler demek olur. Ama yine yahudilerle ilgili olarak, bir önceki âyette yüce Allah'ın onlardan aldığı kitap misakını yerine getirip Allah ile barışı gerçekleştirenler mânasına da alınabilir. Sadece yahudiler değil de genel olarak alırsak, insanlık için iyiliği üretenler, barışı gerçekleştirmek için uğraşı verenler mânasına da gelmektedir diyebiliriz.
O zaman âyetin bu kısmım Kehf sûresinin 30. âyeti ile açıklayabiliriz: "İman edip de iyi davranışta bulunanlar (bilmelidirler ki), biz güzel işler yapanların ödülünü zayi etmeyiz". "Zayi etmeyiz" ifadesinden, işlenen iyi amellerin mutlaka Allah tarafından değerlendirileceğini, kaydedilip bir gün insanın önüne konacağını anlıyoruz.
Yüce Allah'ın bu beyanından ortaya çıkıyor ki, insanlar da idareci olduklarında iyi işler üretenlerin ödülünü zayi etmemelidirler. Basanlar mutlaka değerlendirilmeli, görmezlikten gelinmemelidir. Barış için uğraşı veren insanlar ödüllendirilmelidir. İnsanlıkta savaş ateşi yakanlarla barışın peşine koşanların farkı bilinmeli ve bu fark değerlendirilmelidir. Bu uygulama, siyaset sanatı ile eğitim sanatının can daman durumundadır. Madem ki siyaset insanlara erdem kazandırma sanatıdır, öyle ise banş denen erdemi hayata geçirenlerin ödülünü vererek bu sanatı canlı tutmalıdır. Banşa giden yol akıl, takva, kitap ve ibadetten geçmektedir.[101]
Takvaya Giden Yol:
171. Bir zaman, dağı tepelerine bir gölgelik gibi çekmiştik de onu üstlerine düşüyor sanmışlardı. Size verdi ğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın ki korunabilesiniz.
1. "Bir zaman, dağı tepelerine bir gölgelik gibi
çekmiştik" kısmında ki netk kelimesinin anlamı, "söküp atmak" anlamına gelmektedir. Bir kişi dağarcığındakini ortaya döktüğünde, kadın çocuğunu doğurduğunda, bu kelime kullanılmaktadır. Sanki "Dağı kökünden söküp onların üzerine tuttuk" anlamını ifade etmektedir.
Netk kelimesinin buradaki mânâsım Bakara sûresinin 63. âyeti ile vermek mümkündür: "Tûr'u üzerinize kaldırmıştık". Demek ki A'râf sûresinin 171. âyetindeki "çektik" anlamındaki kelime, Bakara sûresinin 63. âyetinde "kaldırmak" anlamında kullanılmıştır.
Bakara sûresinin 63. âyetinde "Tûr'u üzerinize kaldırdık" denirken, A'râf sûresinin 171. âyetinde "dağı" üzerlerine çektiği söylenmektedir. Buradaki dağdan kasıt, Bakara sûresinin 63. âyetindeki Tûr dağıdır. Ama A'râf sûresinin 171. âyetinde neden Tûr demedi de "dağ" dedi? Söz konusu kullanımlar bize göre Bakara sûresinin 63. âyetinde özel mânada, A'râf sûresinin 171. âyetinde evrensel mânada alınmakta ve o anlam ifade edilmektedir.
Âyetin bu bölümündeki fevka kelimesi, 5t faka kelimesinden gelmekte ve "şerefte üstünlük" anlamım ifade etmektedir. Sanki Allah Tûr dağında, ya da Hz. Muhammed'e Nûr dağmda gelen ilâhî mesajı onların üstüne çekerek şereflerini yükseltti ve dağ gibi yüce kıldı veya kılmak istedi.
Maddî anlamda dağı onların üzerine çekmek mânası düşünüleceği gibi, ilâhî vahiy kaynaklı sorumluluğun yerine getirilmesiyle elde edilen manevî oluşumun onların üzerine çekilmesi anlamına da alınabilir.
Bu dağ, Allah'ın Hz. Mûsâ ile konuştuğu yerdir (Meryem 195/2); İsrâ-iloğullan'na kudret helvası ve bıldırcın verildiği yerdir (Tâhâ 20/80); Mû-sâ'nın ilâhî nuru gördüğü yerdir (Kasas 28/29); gıda olan ağacın yetiştiği yerdir (Mü'minûn 23/20); Allah Teâlâ'nın yemin ettiği önemli bir mekândır (Tûr 52/1). Bu dağı onların üzerine çekme, manevî değerleri onların hayatına sokmak anlamına gelmektedir. Tûr dağı İsrâiloğullan için ne ise, Nûr dağı da müslümanlar için odur. Bu dağlar insanlar için birer üniversite olmaktadır.
Çünkü ilâhî öğretim faaliyeti oralarda başlamıştır.
2. "Üstlerine düşecek sandılar". Bu ifade Bakara sûresinin 63. âyetinde geçmektedir. Maddî anlamda böyle hissetmiş olacakları gibi, manevî anlamda ilâhî mesajın altında kalıp yeterince tatbik edemeyecekleri hissini de duymuş olabilirler.
3. "Size verdiğimizi kuvvetle tutunuz ve içinde olanı hatırlayınız ki korunasınız". Âyetin bir ve ikinci bölümünden anlıyoruz ki, yüce Allah üçüncü bölümdeki emrine bir hazırlık safhası oluşturmaktadır. Dağın onların üzerlerine düşeceğini zannetmeleri, aslında ruhen Allah'ın vereceği kitabı alıp ona sarılmalarının hazırlık safhasını oluşturmaktadır. Yüce Allah'ın onlara verdiği kitabı alıp içindekini hatırlamak, yani için-dekinin üzerinde düşünmek ve neticede takvaya ulaşmak için ruhî bir değişim ya da hazırlık safhası gerekiyordu.
Dikkat edilirse, yüce Allah takvaya giden yolun kilometre taşlarını vermektedir. Allah'ın gönderdiği vahyi alıp ona sımsıkı sarılmak, onun içindekileri düşünmek yoluyla daima hatırda tutmak bu taşlan oluşturmaktadır. Takva denen "korunmak" için bu ilâhî vahye ihtiyaç olduğu gibi, onun üzerinde düşünmeye de ihtiyaç vardır. Allah'ın mesajını alıp sımsıkı sarılmayan her an onu hatırlayıp üzerinde düşünmeyen takvaya eremez.
Dikkat edilirse "korunma" fiilinin başına fe le'alle kelimesi gelmiştir. Bu kelime, takvaya erme fiiline ihtimal kavramım katmaktadır. Korunan insan olacağına göre, insanın eylemleri hakkında yüce Allah kesin konuşmamakta, ihtimalli bir ifade kullanmaktadır.
Öğretilene ciddiyetle sarılmak ve onun üzerinde derinlemesine düşünmek, öğretim faaliyetinin en önemli amaçları arasında yer almaktadır. Bu amaçların ötesindeki nihaî amaç da, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olma denen takvaya ulaşmaktır. Böylece ilâhî eğitimin amacı ile beşerî eğitimin amacı aynîleşmektedir.
A'râf sûresinin 59. âyetiyle başlayan geçmiş peygamberlerin öğretileri, karşılaştıkları engeller ve zorluklar, Allah'ın onlara olan yardımları, 171. âyetin son kelimesi ile noktalanmaktadır. Hz. Nuh'tan Hz. Musa'ya kadar uzanan bu tarihî çizgi de Hûd, Salih ve Lût peygamberler de yer almıştır. Yüce Allah'ın 112. âyette anlattığı bütün bu tarihî olguların eğitici yönlerinin ibret olduğu bir gerçektir. Gelecek nesillere çeşitli açılardan ışık tutan bu olgular, başlı başına bir öğretim ağını kurmaktadırlar.
İyi ile kötünün mücadelesini çeşitli renk ve boyutlarıyla ele alan bu âyetler, konulan ilâhî gözlem altında abartısız ve tarafsız sunmaktadır. Toplumların oluşturdukları kültürün insanı ne kadar derinden etkilediğini, onun etrafında ne kadar kuvvetli ve aşılmaz bir duvar ördüğünü, kibir ve cehaletin, kötü alışkanlıkların insanla hakikat arasında nasıl aşılması zor olan dağlar koyduğunu öğretmektedirler. Peygamberlerin insanları eğitmek için çileler çektiklerini, kendi toplumları tarafından dinlenmediklerini, çaresiz kaldıklarını, bu çaresizlik anlarında ilâhî yardımın yetiştiğini, kimi zaman tabiat olaylarıyla cezalandırıldıklarını, ama peygamberlerin sabırdan tâviz vermediklerini, metaneti ve şefkati elden bırakmadıklarını anlatmaktadır.
Bütün burada geçen peygamberlerin tevhîd inancını öğretmek ve yaymakla meşgul oldukları, bunu yaparken de dünyevî menfaat gözetmediklerine dikkat çekmiş, çileli faaliyetlerinin karşılığını ilâhî rıza olarak gördükleri vurgulanmıştır. İnsanlığa; insan yetiştirmenin, ona doğruyu öğretmenin, erdemleri kazandırmanın çok zor ama zor, olduğu kadar kutsal bir meslek olduğunu öğretmişlerdir.[102]
Bezm-i Elest:
172. Hani kıyamet gününde, "Biz bundan habersizdik" demeye siniz diye, Rabbin Âdemoğulları'ndan, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (Onlar da), "Evet, (buna) şahit olduk" dediler.
173. Ya da şöyle demeyesiniz: "Daha önce atalarımız şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir soyuz. Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mi edeceksin?"
174. İşte biz de âyetleri böyle açık açık dile getiriyoruz ki, (günâh işlemiş olanlar) belki (bizden yana) dönerler.
Peygamberlerle ilgili konular 171. âyette tamamlanmış ve 172. âyette de genel anlamda insanlığın eğitimi ve amacı ele alınmıştır. Genelde halk arasında bezm-i elest veya elest bezmi olarak bilinen eğitim faaliyeti burada gündeme getirilmiştir. Yukarıda zikredilen âyetlerin analizinden şu genellemelere varıyoruz:
1. Bu zamana kadar bize anlatılan, yüce Allah'ın ruhları yarattığı zaman onları topladığı ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu, ruhların da "Evet sen bizim Rabbimizsin" diye cevap verdikleridir. Bu toplantının adına bezm-i elest veya elest bezmi denmiştir. Anlatılan bu olgu, A'râf sûresinin 172. âyetine ters düşmektedir. Bu soru ve cevaplamanm ruhlar âleminde değil, insan yavrusu anne karnında iken olduğunu âyetten anlıyoruz.
Âdemoğulları'ndan, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı; onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (Onlar da) 'Evet (buna) şahit olduk' dediler". Âyetin bu kısmından hareket edildiği zaman, sorulan sorunun ve alınan cevabın anne karnında çocuğun ruhuna sorulduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Âdem'in yaratılmasından sonra bu sorunun sorulduğu net bir şekilde ortada durmaktadır. "Zürriyetlerini almak" ifadesinden çocuğun yaratıldığı anlatılmaktadır. "Onları öz benliklerine şahit tutarak" denirken, bu sorunun ruhlar âleminde değil de, bedenle ruhun birleştiği an sorulduğu ifade edilmektedir. Demek ki bezm-i elest bir anda olmuş bitmiş değil, tam tersine devam etmektedir. Her annenin karnında yaratılan çocuğun ruhuna bu soru sorulmaktadır. Böylece bezm-i elestin bir süreç olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yüce Allah'ın anne karnında yaratılan çocuğun ruhuna bu soruyu sormasının bir başka anlamı da, onların ruhunu Allah'a inanacak şekilde programlamış olmasıdır. Demek ki insanın aklı, tevhîd inancına göre inanacak bir şekilde programlanmış, ama dünyaya geldikten sonra yanlış düşünce ve felsefeler onun bu programını bir virüs gibi bozmuştur. Bu virüs onu şirke veya inkâra itmekte; tevhîd inancının gönüle düşmesini engellemektedir. Aslında bu soruya insan ruhunun verdiği cevap, insanın Allah'ı tanıyacağına dair verdiği bir ahd, bir söz, yaptığı bir antlaşma anlamına gelmektedir.
Allah'ın ahdini yerine getirmesinin anlamı da, bezm-i elestte verdiği cevabı yerine getirmesidir. Bu öyle bir soru ve cevaptır ki, insanı kendi öz benliği üzerine şahit tutmaktadır. Başkasının şahit olmasına lüzum yoktur, insanı kendine şahit tutmaktadır. Demek ki insan kendini gözleyecek, kendini hissedecek ve kendini tenkit edebilecek eylemleri gösterecek nitelikte yaratılmıştır. Meselâ Ra'd sûresinin 20. âyetinde bahsedilen ahd, buradaki itirafı ifade etmektedir. "İşte bunlardır, Allah'a verdikleri sözü yerine getirenler". Allah'ın ahdi demek, bezm-i elestte verilen sözdür. O zaman "Allah'ın ahdini yerine getirmek", O'na inanmak, demektir. Demek ki Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak, ahde vefa, yani sözünde durmaktır. A'râf sûresinin 172. âyetinde "Buna tanıklık ederiz" ifadesi, bu imanı gündeme getirmektedir.
O zaman din eğitiminin ana amacı belirlenmiş olmaktadır: Bu da insanın fıtratında var olan inanç duygusunu tevhîd inancına ulaştırmaktır. Ayette geçen fiil ve zamirlerin çoğul olması, bezm-i elest süreci içinde bütün ruhların aynı cevabı verdiğini ve vereceğini vurgulamaktadır. Fiillerin geçmiş zaman kipi ile getirilmesi de, gelecekte kesin olacağına delil teşkil etmektedir.
2. "Kıyamet gününde, 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz diye!" Yüce Allah, insan ruhunu tevhîd inancına doğru programlamış olmasının sebebini âyetin bu bölümünde gündeme getirmektedir. İnsan oğlunun tevhîd inancından haberi olmadığını kıyamet günü söyleme ihtimali vardır. Allah insanı kendi öz benliğine şahit tutarak, kendisini Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ettirerek, bu mazereti ortadan kaldırmıştır. "Biz bundan habersizdik" mazeretini ortadan kaldırmak için yüce Allah, insanın ruhunu ya da aklını inanç duygusuyla donatmıştır.
Bu âyetten şu neticeye varıyoruz: Yüce Allah Gâşiye sûresinin 21-22. âyetlerinde "O halde sen hatırlat, sen ancak hatır-latıcısın. Onların üzerinde bir zorba değilsin" derken, Hz. Peygamberin, bezm-i elestte Allah'a verilen sözü hatırlatma görevini yerine getirmekle yükümlü olduğunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber Kur'ân ile öğüt verirken (Kâf 50/45), insanlara Allah'a verdikleri sözü hatırlatmaktadır.
Demek ki din eğitimi, insanın fıtratında, yani doğasında doğuştan var olan inanç duygusunu, ulaşması gereken nihaî noktaya ulaştırmalıdır. A'râf sûresinin 172. âyetinde, bu hatırlatmanın yapıldığına işaret edilmektedir.
3. "Şöyle de demeyesiniz: 'Daha önce atalarımız şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir nesiliz. Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mı edeceksin?" Bu âyetin 172. âyetin devamı olduğu gerçeğinden hareket etmek gerekiyor.
a) İnsanlar, kendi hatalarını bir önceki nesle atmış olabilirler. "Bundan önce babalarımız şirke batmıştı". Böyle bir mazeretin geçerli olmadığını vurgulayan âyet, din eğitiminin yapılmasının zorunluluğunu, insanların inanç duygularının geliştirilip tevhide yönlendirilmelerinin ilke haline getirilmesini gündeme taşımaktadır.
b) "Biz onların ardından gelen bir nesiliz" diyerek, inkâr ve şirk koşmalarına mazeret gösteremezler. İnsan kendi kendine tanık olmuş ve Allah'a söz vermişti. Allah, "Biz atalarımızı bu yol üzerinde bulduk. Onların eserlerine uyarak yol alacağız" (Zuhruf 43/23) deyip, sonra da suçu onlara atarak mazeret beyan etmeyi ortadan kaldırmak için bu hatırlatmayı yapmaktadır.
c) "Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mı ede-
ceksin?" dememeleri için bu hatırlatma yapılmaktadır. "Bâtılı işleyenler" ifadesini, "bâtılı ihdas eden, üreten" şeklinde anlamak daha doğru olur. "Bizi helak mı edeceksin?" ifadesinden anlıyoruz ki, bu söz dünyada söylenmektedir. Bizden önceki nesil bâtılı üretti, biz de kendimizi onun içinde bulduk, öyleyse onların cezalandırılması lâzım, bizim değil derken, işledikleri ve işleyecekleri kötülüklere mazeret bulmaya çalışmaktadırlar.
Bezm-i elest sorusunun sorulmasının ikinci sebebi bu olmaktadır. "Kıyamette bundan haberimiz yoktu ve bizden önceki neslin etkisinde kaldık, bâtılı üretenlerin yaptıkları sebebiyle bizi helak etme!" gibi mazeretleri ortadan kaldırmak için bu ilâhî uygulama yapılmıştır.
4. "İşte biz bu âyetleri böyle açık açık dile getiriyoruz ki, (günâh işlemiş olanlar) belki (bizden yana) dönerler". Yüce Allah insan ruhuna "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunu sorarak onları öz benliklerine şahit tutarken, bir amacını bu âyette belirlemektedir. Allah bu âyette nihaî amacı tesbit etmektedir. İnsanların kötüden iyiye dönmeleri için Allah âyetlerini açıklamaktadır. Demek ki bezm-i elest denen uygulamayı Allah'ın gerçekleştirmesi, bir âyettir. Âdem'in zürriyetinin sperm ve yumurtasını alıp, onun doğasına inanç duygusunu koyması da bir âyettir. Bu yolla inşam kendi kendine şahit tutması ve onlara kendi varlığını tasdik ettirmesi de bir âyettir. Bunu yapmadığı takdirde insanların kıyamette ve bu dünyada nasıl mazeret beyan edeceklerini anlatması da bir âyettir. Bütün bu âyetlerin derinlemesine ve açık bir biçimde anlatılmasının amacı, insanın, şirki bırakıp yalnız Allah'a yönelmesi içindir. Kısaca diyebiliriz ki insanları doğru ve iyi olana döndürebilmek için eğitim şarttır. Meseleleri açık seçik ortaya koyup insanlara öğrettikten sonra ilâhî müdahaleyi beklemek gerekiyor.[103]
Olguları Öğretmek:
175. Onlara şu adamın haberini oku! Kendine âyetlerimizi vermiştik; fakat onlardan sıyrılıp çıktı. Ondan dolayı şeytanın kendisini takip etti ve sonunda azgınlardan oldu.
176. Dileseydik onu, o âyetlerle yüceltirdik. Ama o yere çakılı kaldı. İğreti arzularına uydu. Onun durumu şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan dilini sarkıtarak solur, kendi haline bıraksan da solur. Âyetlerimizi yalanlayan toplumun örneği işte budur. Bu hikâyeyi anlat ki düşünsünler.
Müfessirler bu âyetin yahudilerden, daha doğrusu Hz. Mûsâ zamanındaki İsrâiloğullan'ndan birisi için indiğini söylemektedirler. Biz anlatılan bu rivayetleri âyetin içeriği için uygun bulmuyoruz. Çünkü âyet genel mânada bir örnek getirmekte ve herkesin böyle bir duruma düşeceğine dikkat çekmektedir. Zaten bir sonraki âyet bunu açıklayacak ve o insanın kim olduğuna ışık tutacak, olmuş olandan ziyade, olacak olanı anlatarak eğitim faaliyetini yürütecektir. Âyetin analizini bir sonraki âyetle beraber yaparsak şu neticelere varabiliriz:
1. "Onlara şu adamın haberini oku!" Dikkat edilirse, âyetin bu kısmında adam kelimesinin yerine ellezî kelimesi yer almaktadır. Bu kelime sıla cümlesi kurdurmaktadır. Genel bir mâna taşıdığından, onun yerine herhangi bir adamın ismini koyamıyoruz. Bu kelime cümleye evrensellik kazandırmaktadır. Böyle bir cümle kurgusunda önemli olan kişinin kendisi değil, onunla ilgili olarak anlatılan durumdur.
2. "Kendisine âyetlerimizi vermiştik, fakat onlardan sıyrılıp çıktı. Ondan dolayı şeytanın takibine uğradı ve sonunda azgınlardan oldu". Yüce Allah'ın okunmasını istediği insanın haberinden şu özellikler ortaya çıkmaktadır:
a) Allah âyetlerini ona verdi. Bunun anlamı ilâhî eğitime tâbi tutuldu, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, hak ile bâtıl ona anlatıldı ve öğretildi. âteynâ fiili "vermek" anlamına gelmekle beraber, "öğretmek" anlamına da gelmektedir. O zaman bu insan peygamber olamaz mı? Buradaki âyetlerden kasıt, bir kutsal kitabın hükümlerini ifade eden âyetler midir?
Bu insanın peygamber olmadığı bir gerçektir. Buradaki "verme", "göstermek" anlamına alınabilir: O zaman âyetlerden kasıt, "mucizeler" olur. Bu konudaki delilimiz Tâhâ sûresinin 56. âyeti olabilir: "Andolsun biz ona (Firavun'a) bütün delillerimizi gösterdik, yine de yalanladı ve diretti". Yüce Allah Firavun'a âyetlerini gösterirken, onu peygamber olarak seçmedi. Buradaki âyet kavramı, "delil, mucize" anlamına gelmektedir. Tâhâ sûresinin 56. âyeti, A'râf sûresinin 175. âyetiyle karşılaştırılırsa, vermenin "göstermek ve öğretmek"; âyetin de "delil ve mucize" olduğu söylenebilir. İki âyet arasında bu bağlantı kurulursa, A'râf sûresinin 175. âyetin-deki kişinin Firavun olma ihtimali çok yüksek olur. Âyette geçen âteynâ (verdik) fiiline, "gönderdik" mânası verilebilir. Yüce Allah peygamberleri vasıtasıyla ona âyetlerini, yani mucize ve delillerini göndermiş olmaktadır.
b) Kişi o âyetlerden sıyrılıp çıktı. inseleha kelimesi "çıktı" anlamına gelmektedir. min harf-i cerri ile kullanılınca, "ayrıldı" mânasını ifade etmektedir. Kelimenin sözlük anlamı, "kesilmiş hayvanın derisini yüzüp çıkarmak, elbiseyi çıkarmak, yılanın derisinden soyulması, vakit geçmek, gündüzün geceden sıyrılıp çıkması "dır. Bu kişi elbiseyi çıkarır gibi, Allah'ın âyetlerinden çıktı gitti. İnseleha kelimesinde "kabul etmemek, iman etmemek, reddetmek, bir tarafa atmak" mânaları da vardır.
Yüce Allah'ın âyetleri, insanın ruhunu, bedeni örten elbise gibi örtmektedir. Elbiseyi çıkartınca, hem avret yerleri gözükür hem de havanın etkisi altına kalır. Allah'ın âyetleri de insanın manevî hayatı için bir örtü, bir elbise mahiyetindedir. Onları çıkartıp atınca, hem manevî kuvvetleri şeytana açık hale geliyor, hem de kötü etkilerin tesirinde kalıyor.
Buradaki "âyet" kavramı, A'râf sûresinin 172. âyetindeki insanın doğasına yerleştirilen inanç duygusu anlamına alındığında, o kişinin doğasından sıyrılıp çıktığı mânasını vermek mümkündür. O zaman bunun anlamı, o kişinin Allah'ın ona verdiği fıtratı tahrip etmesi demektir. Dolayısıyla bu kişi kendi doğası ile çatışmaktadır. Böyle bir yorumu yapma imkânı var mıdır? İnsanın doğasındaki özelliklere âyet mânası verilebilir mi? İnsanın manevî yapısındaki özelliklere âyet denebileceği Fussılet sûresinin 53. âyetinden hareketle Bakara sûresinin 106. âyetinde anlatılmıştı. Fussılet sûresinin 53. âyeti şöyledir:' "İnsanlara dış âlemlerde (ufuklarda) ve kendi nefislerinde (iç âlemlerinde) âyetlerimizi göstereceğiz". Demek âyetin mânaları arasında, tabiat kanunları ile insanın psikolojik özellikleri anlamı vardır. Bu insanlar kendi iç âlemlerinin kanunlarına ters düştükleri için, onlardan inseleha anlamında sıyrılıp çıktılar, buyurulmaktadır.
c) "Bu yüzden şeytanın takibine uğradı". Bunun anlamı şu şekilde verilmektedir: Râzî, "şeytan onun peşine kâfir ve azgın insanları taktı, yani kâfir insanları onun arkadaşı, yoldaşı yaptı"; Abdullah b. Müslim, "şeytan ona yetişti"; Ebû Ubeyde, "şeytan ona yetişinceye kadar peşini bırakmadı"[104] mânalarını vermişlerdir.
Fıtrat kanunundan, yani Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkan, leş haline gelmektedir. Leşe vahşi hayvanlar koşuşur ve kısa zamanda ulaşırlar. Leş haline, yani yaşayan ölü haline gelen bu insana da şeytan koşup yetişmektedir. Artık onun şeytana karşı koyacak irâdesi kalmamıştır. Çünkü bu insan, Allah'ın ona verdiği âyetlerin elbisesinden sıyrılıp çıkarken, yolda eğlenmiş oldu; kaybettiği zaman diliminde şeytan ona yetişti. Allah'a doğru yol alırken zaman kaybına yol açacak durmalar, şeytanın işine yarayacaktır. Allah'ın âyetlerinden olan doğa kanunundan sıyrılmak da uzun zaman alacağından, şeytanın yakalamasına fırsat verecektir.
Şeytan bu insanın peşine ne ile takılıyor da ona yetişebiliyor? Bu sorunun cevabını verebilmek için İsrâ sûresinin 64. âyetine bakmak gerekir: "Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol!" Demek ki şeytanın süvari ve piyadelerden teşekkül eden ordusu vardır; bu ordu ile insana yetişmektedir. Böyle bir anlamdan hareket ederek şu yorum yapılabilir: Allah'ın âyetleri ilerlemede insana hız kazandırmakta, şeytanın yetişemeyeceği tarzda ilerlemesini, yücelmesini ve olgunlaşmasını temin etmektedir. İnsan şeytanla savaş halindedir. Allah'ın âyetleri savaş halinde olan insana hem silâh hem de siper olmaktadır. Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkan da şeytanın pençelerine yakalanmaktadır.
d) "Ve sonunda azgınlardan oldu". Râzî, me'ânî ile uğraşanların âyetin bu kısmına şu yorumu getirdiklerini nakletmektedir: Doğru yolda iken, o yoldan çıkıp sapıklığa, nefsinin arzularına ve kötülüğün yoluna girdi; dünyaya meylettiği için şeytanın oyuncağı haline geldi; oyuncak oluşları, onların uçuruma atılmaları anlamına geldi gibi.
Netice olarak diyebiliriz ki Allah'ın âyetlerini inkâr etmek, onları görmezlikten gelmek, onları bir tarafa atmak, onlara aldırış etmemek ve onlardan sıyrılıp çıkmak bir dizi oluşumu meydana getirmektedir. Bu halin ardından şeytanın takibine uğramak ve azgınlardan olmak gibi çok kötü neticeler gelmektedir. Yüce Allah insanları eğitirken, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bu şekilde konuları ele almaktadır. Âyetlerden çıkmak sebep, şeytanın takibine uğramak ve azgınlardan olmak da sonuçlar olmaktadır. Allah insanlara, hangi davranışın hangi neticelere varacağının bilincini vermekte, sebep-sonuç ilişkisi analizini yaparak insanı eğitmektedir. Diğer taraftan beşerî eğitime, davranışların sebep-sonuç ilişkisi içerisinde analiz edilmesinin gerekliliğini kazandırmakta, davranışlardaki değişimin iyiden yana olabilmesinin bu analizlere bağlı olduğuna dikkat çekmektedir.
3. "Dikseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o yere çakılı kaldı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur; bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat, belki düşünürler". Bu âyet bir önceki âyetin devamı durumunda olduğundan onunla bağlantılı olarak analiz edilecektir.
a) "Dikseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik". Âyette geçen lev edatı, "dileseydik, ama dilemedik" anlamına gelmektedir. Allah âyetleriyle insanı yüceltmek istemiştir. "İsteseydik" ifadesiyle, istediğini ifade etmektedir. Bu anlamdan hareket ettiğimizde ilâhî eğitimin amacının insanı yüceltmek olduğunu söyleyebiliriz.
Yüce Allah'ın irâdesi, Kur'ân'la insanı şereflendirip yüceltmekten yanadır. Çünkü Enbiyâ sûresinin 10. âyetinde gönderdiği kitapta insanların şerefinin olduğu gündeme getirilmektedir. Âyetin bu kısmında geçen j»j ra-fe'a, fiili "yükselmek, yücelere ermek" anlamına gelmektedir. Buradaki yücelme, manevî bakımdan kâmil insan olmak, Allah'a yaklaşmak mânasını ifade etmektedir. "Dileseydik" ifadesinden, Allah'ın dilemediğini, onu inkârı ile baş başa bıraktığım anlamamak gerekir. Tam tersine onu iradesiyle baş başa bıraktığım, hürriyetine ve seçeneğine dokunmadığını anlamak lâzımdır. Bu durum aynen Yûnus sûresinin 99. âyetindeki şu ifadeye benzemektedir: "Eğer Rabbin dikseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?" Şimdi bu âyetin birinci bölümünden Allah'ın insanların iman etmesini istemediğini çıkarabilir miyiz? Böyle bir neticeye varmak mümkün değildir. Âyetin ikinci bölümünde insanların iman etmeleri için zorlanmayacağı gündeme getirilmektedir. Demek ki insanlar iman etmek konusunda hürdür, irâdesine Allah bile dokunmuyor. Dileseydi bunu yapmaya gücü yeterdi. Dolayısıyla insanları hür bıraktı; dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.
Eğer A'râf sûresinin 176. âyetinde kişinin irâdesine dokunulup dilemesi gerçekleştirilseydi, o insanın yere çakılıp kalması ve nefsine uyması mümkün olmayacaktı. Allah Teâlâ, dilemesi ile kulunun hür irâdesi arasında bir denge kurarak, onun seçeneğine dokunmadığı için, o insan yanlışa gitmiştir. İnsan, Allah Teâlâ'nın onu yüceltme dileğine ters düşen hareketi yaptığı için yükümlü olmaktadır.
b) "Fakat o, yere çakılı kaldı ve hevesinin peşine düştü". "Yere çakılı kaldı" ifadesinden, "dünyaya sarıldı" mânasını çıkarmak doğru olacaktır. Yüce Allah âyetleriyle, yani kendi eğitimi ile insanı aşın şekilde dünyaya bağlanmaktan kurtarıp manen yücelmesini istiyor, ama insan dünyaya dört elle sarılarak yücelmeyi tercih etmiyor. İnsan bu duruma ne zaman düşer? Dünyayı önüne alıp, kendi aklını ve gönlünü onun arkasına koyarsa, dünya onu istediği yere götürür; ama insan kendi aklını ve gönlünü öne alıp dünyayı arkasına takarsa, dünyayı istediği yere götürür.
Dünya önde ise, insana hâkim olur; insan aklı önde ise, insan ona hâkim olur. Demek ki dünyaya aşın bir şekilde, yani tutku ile sarılmak, yücelmeyi engellemektedir. Âyetin bu kısmında yer alan "yere çakılıp kalmak" fiilinin faili insandır. Dünyaya tutku ile bağlanmanın ardından gelen eylem, iğreti heveslerin peşine düşmektir. Bu heveslerin peşine düşme eyleminin faili de insanın kendisidir.
Bu insan bütün davranışlannda dünyanın geçici faydalarını ölçü olarak almakta, iğreti arzularının peşine düşmekte, böylece kendini yüce değerlerden kopanp almaktadır. Aklı ile nefsi arasındaki çatışmanın arasında kalan bu insan, bir iç huzursuzluğu yaşadığından dolayı, iğreti arzu ve tutkularının kurbanı olmaktadır. Allah'ın âyetlerine inanan ve o âyetler sayesinde bir iç huzura, beyin benaklığına ve gönül aydınlığına sahip olan insanlardan çok farklı bir durumdadır.
c) "Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur; üzerine gitmesen de dilini çıkartıp solur". Yüce Allah âyetleriyle yüceltmek istediği insanın dünyaya tutku ile çakılıp kalması ve iğreti heveslerinin peşine düşmesi olayını anlatırken, köpeği örnek göstermektedir. Köpeğin en önemli özelliklerinden biri, dilini çıkanp solumasıdır. Kimi zaman üzerine gidildiği zaman dilini çıkarıp solur. Fakat öyle köpekler vardır ki, üzerine gitmesen de solumaktadır.
Dünya hayatının, menfaatlerinin ve iğreti heveslerinin peşinde koşan insan da devamlı olarak solumaktadır. Durmadan koşması, dilini çıkarıp solumasına sebep olmaktadır. Buradaki solumasının başka bir sebebi de, dünya menfaatlerine başkalarının yanaşmasını önlemektir. O menfaatlere yânaş-masalar dahi, onları koruyormuşçasına devamlı solumaktadır. Demek ki dünya tutkusu ve nefsin işareti, arzulan öylesine peşlerinden koşturur ki, insan durmadan solumasına rağmen onları tam anlamıyla elde edemez. Allah'ın âyetlerinden kendisini çıkarıp sıyıran kişi, dünya tutkusu ve nefsin iğreti ar-zulannın denizine düşmektedir. Denizde boğulma tehlikesi geçirdiği için, dilini çıkararak köpek gibi solumaktadır.
Yüce Allah bu benzetme ile insanın manen ne hale geldiğini anlatmaktadır. Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkan insan, şeytanın takibine uğramakta, azgınlaşmakta (A'râf 7/175), yere çakılıp kalmakta ve iğreti heveslerinin peşine düşmektedir (A'râf 7/176). Bu oluşumlar onu köpek seviyesine düşürmektedir.
d) "İşte âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumu böyledir. Kıssayı anlat, belki düşünürler". Allah'ın âyetlerini yalanlayan toplumun durumunu bu köpeğin haline benzetmektedir. Yüce Allah bu kıssanın anlatılmasını emrediyor, çünkü amacı onların düşünmesini temin etmektir. Böylece geçmişin olguları eğitici yönde ortaya çıkmaktadır.
Yüce Allah insanların burada düşünerek varacakları neticeyi gizli de olsa belirlemektedir. Üzerlerine gelen veya gelmeyen kişiye saldıran, yani soluyan köpek, onu korkutmak ister. Yaptığı iş aslında çok değersizdir. Değersiz bir iş için hareket etmek köpeğin özelliklerindendir. Solur ama bir zaman sonra sakinleşir, neden soluduğunu da bilmez.
Allah'ın âyetlerini yalanlayan, inkâr eden toplumlar da geçici arzuların ve menfaatlerin peşinde koşarak ömrünün sonunda bir köşeye çekilip kalıcı bir şeyin olmadığını görürler. Anlatılan bu durum, onları ve diğer toplumları derinlemesine düşünceye sevketmeyi amaç edinmektedir. Düşünecek olan insan olduğundan, bunu yapması kesin değil, ihtimal dahilindedir. Onun içindir ki, yüce Allah t»]S£iivta' "Umulur ki düşünürler" ifadesine yer vermektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki insanlara doğruyu anlatmak ve onları doğru yolda yürütmek için, düşünmelerini sağlamak gerekiyor. Yüce Allah onları düşündürmek için Öğretim faaliyetini gerçekleştirmektedir. Önemli olan insanın düşünmesini temin etmektir. Düşünmeye başlayan insan, ilâhî âyetlerin rehberliği ile doğru yolu bulacaktır.
Öğretimle verilecek olan mesajların, sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatılmalı, benzetmeler etkili ve ürpertici olmalıdır. Hangi davranış veya inanış biçimlerinin hangi sonuçlara varacağını net bir şekilde anlatmak gerekiyor. A'râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde bu metot kullanılarak, öğretimi yapılmaktadır.
İnsanın nasıl âdîleştiğinin, hayvani davranışları nasıl sergilediğinin, bu duruma nasıl ve niçin düştüğünün analizi yapılarak, caydırma yolu takip edilmektedir. Düşünme kapasitesinin harekete geçirilip çözümlerin üretilebileceğine işaret edilerek, beşerî eğitimin amacına ve nereden başlanması gerektiğine de dikkat çekilmektedir.[105]
Kendine Zulmetmek:
177. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendine zulmede gelen güruhun durumu ne kötü misaldir.
Bu âyet, önceki iki âyetin devamı durumundadır. Yüce Allah âyetlerini inkâr eden ve kendilerine zulmedenleri bir grup, yani güruh olarak kabul etmektedir. Demek ki Allah sosyal anlamda toplumu inanç gruplarına ayırmak- tadır. Bu inanç grubunun iki özelliği olduğunu görüyoruz.
a) Allah'ın âyetlerini yalanlıyorlar. Allah'ın âyetlerini yalanlamalarının anlamını önceki iki âyetten çıkarabiliriz. A'râf sûresinin 175. âyetinde, Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkmak, A'râf sûresinin 176. âyetinde de dilini çıkararak solumak şeklinde mânalandınlmaktadır. Dilini çıkarıp solumak, âyetleri inkâr etmek demektir.
Eski çağlarda dilin çıkartılarak solunması eylemini, insanlar karşı karşıya gelerek gerçekleştiriyorlardı. Uzaktaki insanın dilini çıkartarak solumasını ne görebilirler ne de işitebilirlerdi. Ama şimdi kitle haberleşme vasıtaları öylesine gelişti ki, çok uzakta olanların Allah'ın âyetlerine karşı solumalarını yazılarından okuyabiliyoruz. Solumanın sesi çok uzaklardan duyulmaktadır. Çeşitli şekillerde yazıya ve görsel programlara dökülen kelime ve cümleler, solumanın çeşitlerini sunmaktadır. Kitaplar, makaleler ve basındaki insanlar dillerini öylesine uzatarak soluyorlar ki, bu solumanın sesi insanlığın beyin ve gönüllerini kirletmektedir. Ses, kelime, fikir kirliliği Allah'ın âyetlerine kadar uzanmakta ve bu durumun ne kadar kötü olduğu A'râf sûresinin 177. âyetinde belirtilmektedir.
b) Kendi kendilerine zulmetmektedirler. Allah'ın âyetlerini yalanlamak, sebep; kendine zulmetmek, sonuç olmaktadır. Demek ki bunlar iki ayrı eylem değil, biri sebep diğeri sonuç olan tek bir eylemi ifade etmektedir. Bir insan kendine nasıl zulmeder? Bu konu A'râf sûresinin 23. âyetinde açıklanmıştı. Ama buradaki konunun kapsamı içinde de açıklanması gerekiyor.
A'râf sûresinin 172. âyetinde açıklandığı gibi, doğuştan insanın doğasına inanç duygusu yerleştirilmiştir. Bu duygunun tatmin edilmesi, yaratılışının doğrultusunda geliştirilmesi, onun hakkıdır. İnsan Allah'ın âyetlerini inkâr edince, o duygunun hakkını gaspetmektedir. İnanç duygusunun hakkını gaspeden kişi, kendi kendine zulmetmiş olmaktadır.
İnsanın kendi kendine zulmetmesine başka bir açıdan bakabiliriz: A'râf sûresinin 175. âyetinde, insana verilen âyetler, artık o insanın kendisine aittirler. Kendisine ait olan âyetleri yalanlayan, onlara karşı soluyan insan, kendi öz benliğine zulmetmiş oluyor.
Onların kendilerine zulmetmelerinin başka bir anlamı da, Allah'ın onlara zulmetmediği, ne yaptılarsa kendi kendilerine yapmış olduklarıdır. A'râf sûresinin 175-177. âyetlerine bakarsak, şu eylemleri gerçekleştirdiler. Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkan, onları bir tarafa atan, şeytanı peşine takan, azgınlardan olan, dünyaya çakılıp kalacak kadar tutku ile bağlanan, nefsine tâbi olan, hakikate karşı dilini çıkartıp soluyan ve Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar onlar olmuşlardır. Bütün bu eylemler kaybolmadı; taşa çarpar gibi kendilerine döndü. Bu dönüş de kendilerine zulüm olmuştur.
Kendilerine zulmetmelerinin diğer bir mânası da, Allah'ın âyetlerini yalanlayıp saçma bulanlar, aslında kendilerinin manevî şahsiyetlerine kıymakta, onu öldürmektedirler. Bir âyeti yalanlamak, kendi ruhuna bir mermi sıkmaktır, canına kıymaktır; çünkü bu yalanlama, gönlü öldürmektedir.
Allah'ın âyetlerine inanmak, gönlün gıdası, canı ve hayatıdır. Onu bu imandan mahrum bırakmak, onu öldürecek kadar bir zulümdür. Aslında bu insanlar, Allah ile olan ilişkilerini, Allah katında olan değerlerini katletmişlerdir. Allah'ın âyetlerine karşı dillerini çıkarıp her solumalarında, yazdıkları her kelime ve cümlelerinde Allah'tan uzaklaşma vardır. Bu uzaklaşma da kendilerine zulüm olmuştur.
Netice olarak diyebiliriz ki yüce Allah âyetleriyle insanı yüceltmek istiyor, fakat bazı insanlar O'nun âyetlerini inkâr ederek, bu yücelmeyi kabullenmiyorlar. İlâhî eğitimin amacını belirleyen A'râf sûresinin 176. âyeti, bu yücelmeyi geri çeken bütün çirkinlikleri de açıklamaktadır. Yücelip Allah katında değerlerinin artmasını engelleyen insanlar, aslında kendi kendilerine zulmetmektedirler. Böylece Allah zulüm kavramına farklı bir anlam kazandırmakta, insanları bundan kurtarmak işini de din eğitimcilerine vermektedir.[106]
Hidayet Ve Sapıklık:
178. Allah kimi doğru yola yöneltirse, o doğru yolu bulmuştur. O'nun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde olanlar da iste böyleleridir.
Bu âyetin anlaşılması konusunda âlimler arasında ciddî anlamda ihtilâflar meydana gelmiştir. Meselâ Kurtubî bu ihtilâflardan ikisini naklederek, bu âyetin o görüşlere reddiye olduğunu söylemektedir. "Allah Teâlâ bütün sorumlu olan kimseleri hidâyete erdirmiştir. Onun herhangi bir insanı saptırması caiz değildir" diyenler Kaderiyye'nin görüşlerini reddetmektedir. Râzî de bu âyet hakkında Mu'tezile'nin görüşünü geniş bir şekilde açıklamakta ve onları birer birer çürütmektedir.
Eski âlimlerin Allah'ın hidâyete erdirmesini ve dalâlete düşürmesini açıklamakta kamplara ayrılmaları, bu konulara çözüm getiremediklerine delil teşkil etmektedir. Onlardan hangisinin doğru ve yanlış olduğuna bakmadan, âyetin diğer bağlantılarıyla ne ifade ettiğine bakmayı uygun buluyoruz.
1. "Allah kimi doğru yola yöneltirse, o, doğru yolu bulmuştur". Âyetin bu kısmını ve bundan sonraki bölümünü anlamaya çalışırken, Kur'ân'ın diğer âyetleriyle bağlantı kurmak gerekir. Diğer âyetlerden özellikle Ankebût sûresinin 69. âyetine bakmak gerekir. Âyet şöyledir:
"Bizim uğrumuzda çalışanları, kendi yollarımıza
iletiriz". Demek ki Allah'ın insanı doğru yolu iletmesi için insanın gayreti olmalıdır. Kimi zaman insanın bir böcek, bir çiçek ve ilâhî vahyin bir âyeti üzerindeki düşünce, bu alt yapıyı teşkil edebilir. Demek ki Allah'ın hidâyetini çekecek olan bir beyin ve gönül gayreti, çalışması ve emeği olmalıdır. İnsan kendi gönlünün ekranına ilâhî hidâyeti düşürebilmesi için düğmeye kendi basmalıdır.
Hz. Peygamber'i öldürmeye giderken, Tâhâ sûresinin ilk âyetlerini okuması ile Allah, Ömer'e hidâyet etmedi mi? O âyetleri okuyup anlaması, ilâhî hidâyetin alt yapısmı teşkil etmiş ve gönlünün ekranına düşmesi için düğmeye basılmış oldu. Bu açıdan bakınca, Kur'ân'ın gönderilmesinin ana amaçlarından birinin, ilâhî hidâyetin gelmesi için alt yapıyı hazırlaması olmuştur.
Bu konuyu açıklayabilmek için bakabileceğimiz diğer bir âyet de Ra'd sûresinin şu âyetidir: "Gerçek şu ki insanlar kendi iç dünyalarım değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez" (Ra'd 13/11). Bu âyette hem olumlu hem de olumsuz anlamdaki değişim kastedilmektedir. Olumlu mânadaki değişimi gündeme getirirsek, hidâyet anlamındaki değişimi Allah'ın yapabilmesi için önce insanın kendi iç âleminde gerekli değişimi yapması gerekiyor. Hidâyet bir değişim olduğuna göre, onun öncesinde insanın iç alemindeki değişim gerekli olmaktadır.
Bu konuya uygun düşen Hz. Âdem'in durumu, Tâhâ sûresinin 122. âyetinde anlatılmaktadır: "Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tövbesini kabul etti ve doğru yola iletti". Hz. Âdem önce tövbe etti, Allah onun tövbesini kabul ettikten sonra, onu doğru yola iletti. Onun tövbesi olmasaydı, doğru yola iletilmesi olmayacaktı.
Zümer sûresinin 17 ve 18. âyetlerine bakarsak, ilahî hidâyetin nasıl geldiğini daha iyi anlamak mümkün olacaktır: "Tâgutakul-luk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır". Demek ki insan, aklını kullanıp yapılması gereken şeyleri yaptıktan sonra ilâhî hidâyete erecektir. Aklını ve gönlünü Allah'a çeviren insana hidâyet gelecektir. Nisa sûresinin 66-68. âyetlerinde ise kimlere hidâyet edileceğine şu ifadelerle dikkat çekilmektedir:
"Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de daha pekiştirici olurdu. O zaman elbette kendilerine nezdimiz-den büyük mükâfat verirdik ve onları dosdoğru bir yola iletirdik".
Yüce Allah'ın hidâyeti gelmeden önce, insanın öğüde kulak vermesi gerekiyor. Öğüdü dinleyeni Allah doğru yola iletiyor. Tegâbün sûresinin 11. âyetinde de şöyle Duyurulmaktadır: "Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür". Bu hidâyet şekli de imandan sonra gerçekleşmektedir.
Mâide sûresinin 16. âyetinde, Allah'ın rızâsını arayan kimsenin doğru yola götürüleceği buyurulmaktadır. Demek ki hidâyet yolunda çalışanları Allah o yola iletir. Kulun beyni ve gönlü Allah'ın hidâyetini alabilecek nitelikte oluşmalı, değişime uğramalıdır.
2. "Onun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde olanlar da iste böyleleridir". Yüce Allah kendiliğinden bir kulunu dalâlet içinde bırakmaz. İnsan dalâlete, yani sapıklığa kendi iradesiyle düşer, Allah da onu orada bırakmayı dilerse bırakır.
İmanı verip küfrü alan sapıtır (Bakara 2/108); şirk koşan sapıtmıştır (Nisa 4/116); Allah'ın meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden sapıtmıştır (Mümtehine 60/1); başkalarının sapık arzularına uymak sapıtmaktır (En'âm 6/56); dinde haksız yere haddi aşmak sapıklıktır (Nisa 4/167); Kur'ân'ı dinleyip alaya alan ve peygamberlere büyülenmiş diyenler sapıklardır (İsrâ 17/47-48); nevasına uyup âdil hüküm vermeyen sapıktır (Sâd 38/26). Yüce Allah mahşerde şu soruyu soracağına göre sapıtanın insan olduğu ortaya çıkmaktadır: "O gün Rabbin onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri toplar da, der ki: 'Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?" (Furkân 25/17) ifadesine yer vermezdi.
Câsiye sûresinin 33. âyetinde, kendi hevesini tanrı edinen kimseyi Allah'ın sapıklıkta bıraktığı konusu gündeme getirilmektedir. Demek ki insan hevesini tanrı edinmeseydi, Allah onu sapıklık içinde bırakmayacaktı. İnsanın eylemine göre, Allah kendi saptırmasının takdirini ve eylemini devreye sokmaktadır. Nisa sûresinin 113. âyetinde insanın kendisini sapıtmasından, En'âm sûresinin 116. âyetinde de insanın insanı sapıtmasından bahsedilmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Allah durup dururken insanı sapıttırmaz. Allah'ın sapıttırması, kulun yapıp ettiklerine göre gerçekleşmektedir. İnsanın yaptıkları hidâyeti gerektiriyorsa, hidâyet; sapıttırmayı gerektiriyorsa, sapıttırma meydana gelmektedir. Yaptığı yanlış davranışlarla Allah'ın sapıttırmasına sebep olan insan, bütün anlamıyla ziyana uğramış, yani manen iflâs etmiştir.
Bu âyeti önceki üç âyetle bağlantılı olarak açıklarsak, şu neticeye varabiliriz: Allah'ın âyetlerini bir tarafa atan, şeytanı peşine takan, azgınlaşan; yere çakılı kalıp nefsine tâbi olan, hakikate karşı dilini çıkarıp soluyan, Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve kendine zulmeden insanı Allah sapıttırmaktadır. Bütün bu eylemler ilâhî âleme çıkınca, oradan sapıklığın içinde kalma takdirini alıp geliyor, bunun da sonucu manevî iflâs oluyor.[107]
İnsan-Hayvan İlişkisi:
179. Andolsun ki, cin ve insanların birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, ama onunla düşünüp anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, ama onlarla işitmezler; bunlar hayvan gibidirler; hatta daha da aşağıdırlar. İşte gafil olanlar böyleleridir.
Bu âyetin 178. âyetle alâkası vardır. Sapık insanların manen iflâs etmeleri sebebiyle cehenneme gidecekleri söylenmekte, insanların bu duruma düşmelerinin ve 175. âyetten itibaren anlatılan olumsuz davranışların sebepleri açıklanmaktadır. 179. âyet açıklanırken bu bağlantılar kurulacaktır.
1. "Andolsun ki, cin ve insanların birçoğunu cehennem için yarattık". Âyetin bu kısmıyla ilgili Ehl-i sünnet ile Mu'tezile arasında uzun tartışmalar olmuştur. Tartışmaları buraya aktarmanın bir faydası yoktur. Çünkü âyet sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklandığında, bu tartışmalara gerek kalmayacaktır. Tartışmaları öğrenmek isteyenler Râzî'nin bu âyete yaptığı tefsîre bakabilirler.
Tartışmaları, açıklamanın dışında tutabilmek için öncelikle bu âyetin birinci kısmını sonuç, ikinci kısmını da sebep olarak ele alacağız. O zaman Allah'ın cinlerin ve insanların birçoğunu cehennem için yarattığından dolayı insanların ve cinlerin zorunlu olarak cehenneme gidecekleri fikri ortadan kalkacaktır. Eğer insanlar ve cinler yaratılıştan cehennemlik iseler, Kur'ân'ın gelmesinin, peygamberlerin gönderilmesinin bir anlamı kalmayacaktır.
Âyetin analizinden bunun böyle olmadığını göreceğiz. Birinci bölümde yer alan fol zera'a kelimesinin anlamı, "yaratmak, çoğaltmak, tarlaya tohum ekmek, dişleri dökülmek, baştaki yan saçların ağarması, darıltmak, korkutmak, kan akıtmak, muhtaç bırakmak" mânalarına gelmektedir.
Âyetin bu kısmında zera'a kelimesinin kullanılıp da f£ haleka kelimesinin kullanmaması manidardır. Çünkü haleka olsaydı, değişmesi mümkün olmayan doğa kanunu olacaktı. Rûm sûresinin 30. âyetinde "Allah'ın yaratmasında değişim yapılamaz" buyurulmaktadır. Halekanın kullanılmayıp zera'anın kullanılmasının sebeplerinden biri de, yaratmanın kulun irâdesine paralel olarak işlemesidir. Demek ki insanların ve cinlerin cehennem için yaratılmaları bir fıtrat kanunun değil, kulun irâdesine göre işleyen bir yaratma faaliyetinin sonucudur.
2. "Onların kalpleri vardır, ama onunla düşünüp anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, ama onlarla işitmezler". Âyetin bu bölümü birinci kısmın sebebi durumundadır. Buradaki duyu organlarını kullanmayan cinlerin ve insanların cehennem için yaratıldığı ortaya çıkmaktadır. Âyetin bu kısmından çıkarılacak neticeler şunlardır:
a) Kalp, göz ve kulakları yaratan Allah, kullanma görevini cinlere ve insanlara vermiştir. Bu organları Allah yaratıyor, ama kullanmasını cinler ve insanlar gerçekleştiriyorlar.
b) Kalbini, gözünü ve kulaklarını yerli yerinde kullanmamak, cehenneme götürmektedir. Demek ki cehennemi biz kendi içimizde başlatıyor ve ateşini orada yakıyoruz. Âyetin bu kısmında kalp birinci, göz ikinci, kulak da üçüncü sırayı almaktadır. İsrâ sûresinin 36. âyetinde kulak, göz ve gönül sırası yer almaktadır. İsrâ sûresinin bu âyetine göre, kulak, göz ve gönül mahşerde sorguya çekilecektir. Demek ki duyu organlarının sorumlulukları vardır. Sorumluluklarını yerine getirmedikleri takdirde, A'râf sûresinin 179. âyetine göre cehenneme gireceklerdir.
Âyette geçen en önemli organlardan biri de anlama merkezi olan kalptir. Kalp "altını üstüne getirmek, geriye döndürmek, toprağı kazmak, içini dışına çıkarmak, öfkelenmek, dudağı dışarı döndürmek; araştırıp sonucunu düşünmek, devrim yapmak" mânalarına gelmektedir. Bu kavramın Kur'ân'daki mânalarıyla geniş açıklaması, Âl-i İmrân sûresinin 196. âyetinde yapıldı. Kalp kelimesinin Kur'ân'daki mânalarını aşağıda özet olarak veriyoruz.
Dönmek (Ankebût 29/21); kurmak (Tevbe 9/48); ters çevirmek (Hac 22/11); elleri oğuşturmak (Kehf 18/42); yer değiştirmek (Nûr 24/44) gerisin geri dönmek (Âl-i İmrân 3/144); kötü duruma düşmek (Âl-i İmrân 3/149); devrimle devrilmek (Şu'arâ 26/227); akıbet (Kehf 18/36); dolaşmak (Âl-i İmrân 3/196; Mü'min 40/4).
Âl-i İmrân sûresinin 196. âyetinde kalbin çeşitleri açıklanmadı. Bu konuyu burada açıklayarak, A'râf sûresinin 179. âyetindeki insanların neden kalpleri ile düşünüp anlayamadıklarını gündeme taşıyacağız. Kalp halden hale geçip değişen manevî bir organ olduğu için, Kur'ân'da onun durumu açıklanmaktadır. Kalbin çeşitli halleri vardır.[108]
Kalbin Olumsuz Halleri:
1. Şüphe eden kalp. Tevbe sûresinin 45. âyetinde "Kalpleri şüpheye düşen" ifadesine yer verilmektedir.
2. Nifak dolu kalp. Tevbe sûresinin 77. âyetinde, "Onların kalbine nifak soktu" buyurulurken, nifakın girdiği ve bulunduğu yerin kalp olduğuna işaret edilmektedir.
3. Şirkin içirildiği kalp. "İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi içirildi" (Bakara 2/93). "Onların kalbine şirk doldu, kalplerin cidarına şirk işledi, nüfuz etti" anlamına gelmektedir.
4. Mühürlü kalp. Uyarılmasına rağmen hiç etkilenmeyen insanların gönüllerini yüce Allah mühürlemektedir (Bakara 2/6-7).
5. Katı kalp. Bakara sûresinin 74. âyetinde "Bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı" buyurulurken, taşlaşmış kalbe işaret edilmektedir. "Allah'ı anma hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!" (Zümer 39/22) denirken, kalbin hangi konuya karşı katılaştığı da söylenmektedir.
6. Kilitli kalp. "Onlar Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?" (Muhammed 47/24).
7. Perdeli kalp. "(Yahudiler peygamberlerle alay ederek) 'Kalplerimiz perdelidir' dediler" (Bakara 2/88).
8. Kapalı kalp. "Ve (Ey Muhammed!) derler, kalplerimiz bizi çağırdığın her şeye kapalıdır" (Fussılet 41/5).
9. Hasta kalp. Cinsel sapıkların ve vatanına ihanet eden insanların kalbinde hastalık olduğu bildirilmektedir (Mâide 5/51-52; Ahzâb 33/32).
10. Dağınık kalp. Yüce Allah, anlamayan ve aklını kullanmayan insanların kalplerinin dağınık olduğunu buyurmakta, münafıkları bu özellikleriyle tanımlamaktadır (Haşr 59/14).
Şimdi buradan yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 179. âyetine dönersek; "Onların kalpleri vardır, ama onunla düşünüp anlamazlar" buyurulurken, hangi insanların anlamadığı anlatılmaktadır. Şüphe içinde olan, nifak dolu olan, şirk dolu bulunan, mühürlenen, katı olan, kilitli, perdeli, kapalı, hasta ve dağınık kalplerin anlayamayacağı ortaya çıkmaktadır. Kalbin bütün bu halleri, düşünüp anlamaya engel olmaktadır.
Bu kalplere Allah'ın âyetleri, Kur'ân'm nuru, peygamberlerin uyanları asla girmeyecektir. İşte düşünüp anlamayacak olan bu gönüller, insanı cehenneme götürecektir. Dinde büyük değişim, kalplerde yapılacak olan değişimle, ilâhî nuru oraya sokmakla gerçekleşecektir.[109]
Kalbin İyi Halleri:
Kalp yeterince eğitildiği zaman, çeşitli işlevleriyle sıfatlar almaktadır.
Kur'ân bu sıfatlan söz konusu fonksiyonlarıyla birlikte vermektedir:
1. Selîm kalp. İbrahim peygamber kıyamet gününde, mal ve çocukların fayda vermeyeceğini, ancak Allah'a selîm kalple gelenlerin fayda bulacağını söylemektedir (Şu'arâ 26/88-89). Allah, insanlar ve kendisi ile barışık olan selîm kalptir. Selîm, "güven içinde olan, şirkten temizlenmiş olan kalp" anlamına da gelmektedir.
2. Doyuma ulaşmış kalp. Kalbin doyuma ulaşması, Allah'ı düşünmek ve anmaktır (Bakara 2/260; Ra'd 13/28).
3. Düşünen kalp. Bu seviyede, akıl ile kalp bir araya gelmektedir, "(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı, elbette düşünecek ve işitecek kalpleri olurdu" (Hac 22/46). A'râf sûresinin 179. âyetinde "anlayan kalp", Hac sûresinin 46. âyetinde "düşünen, akleden kalp" olmaktadır.
4. Isınan ve kaynaşan kalp. "Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız; hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi kaynaştırmıştı" (Âl-i İmrân 3/103). İnsanların sevgi ile kaynaşmaları ve bu sayede kardeş olmaları, kalpte olan bir faaliyettir.
5. Titreyen kalp. "Müminler ancak, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyenlerdir" (Enfâl 8/2).
6. Münîb kalp. Allah'a yönelen, başka varlıklara kutsallık vermeyen kalp bu sıfatla anlatılmaktadır. "İşte size vaad edilen cennet! ki o, Allah'a yönelen, emirlerine riâyet eden, görmediği halde Rahmân'a saygı duyan ve Allah'a münîb bir kalp getiren kimselere aittir" (Kâf 50/32-33).
7. Hidâyete eren kalp. "Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür" (Tegâbün 64/11). İman eden insanın gönlü, ilâhî rehberliğin altındadır.
8. Saygı duyan kalp. Hadîd sûresinin 16. âyetinde, bir anlamı ile ürperen, bir anlamı ile de saygı duyan kalp gündeme getirilmektedir.
9. Kini giderilmiş kalp. "Ve onların kalplerinden kini gidersin" (Tevbe 9/15) buyurulurken, öfkenin kalpte olduğuna işaret edilmektedir.
10. İmanın sevdirildiği ve süslendiği kalp. "Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinizde süslemiştir" (Hucu-rât 49/7). Diğer taraftan ilâhî vahyin indiği merkez de kalptir. Yüce Allah takva ile kalbi imtihan etmektedir (Bakara 2/97; Hucurât 49/3).
Görüldüğü gibi kalbin hem kötü halleri hem de iyi halleri vardır. Kalbin asıl olan hali iyidir; kötü sonradan oluşur. Barış içinde olan kalp, doyuma ulaşmış kalp, düşünüp anlayan kalp, kaynaşan kalp, titreyen kalp, yalnız Allah'a yönelen kalp, hidâyete eren kalp, saygı duyan kalp, imanın sevdirilip süslendiği kalp gibi kalbin çalışma biçimleri ve halleri, insanın psikolojik yapısını zenginleştiren ve sonsuz hale getiren durumlardır.
Bu durumun eğitim açısından önemi şudur: Günümüzde bütün milletler çocukların, gençlerin beyinlerini işleyen öğretim faaliyetini iyi yaptıkları halde, onların kalp, yani gönül boyutlarını nadasa bırakmaktadırlar. Gönül, yukarıda belirtilen iyi hallerini kazanıp işletemiyor; böylece kötü hallere bürünüyor. Yüce Allah kalbin iyi ve kötü hallerini anlatarak hem genel eğitime hem de din eğitimine ne yapması gerektiğini öğretmektedir. Bunlar öğretilirken de, kalbin hallerinin değişebilirliğine dikkat çekilmektedir. Onun değişebilir olması, eğitimcilerin işini kolaylaştırmaktadır. Kalbin hallerindeki değişkenlik, onun gelişmeye de müsait olduğunu vurgulamaktadır.
Buradan tekrar yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 179. âyetine dönebiliriz. "Onların kalpleri vardır, onlarla anlayamazlar" buyurulurken, onların kalplerinin bütün iyi özelliklerini kaybettiğine ve kötü durumlara düştüğüne işaret edilmektedir.
c) "Gözlen vardır, onlarla görmezler". Anlayıp düşündükten sonra, gönül gözü oluşmaktadır. Âyetin bu kısmında kastedilen kafadaki gözler değil, gönül gözüdür. Kafada göz iki tanedir ve hayvanların çoğunda vardır. Hayvanlar da gözleriyle bakarlar ve kendi tabiatlarına uygun olan görme eylemini gerçekleştirirler. Ama insanın bu gözlerinin dışında bir de gönül gözü boyutu vardır. Bu gözle insan kendi içini görür ve oradaki oluşumları anlar. A'râf sûresinin 201. âyetinde takvaya erenler anlatılırken, "Şeytanın vesvesesi kendisine dokunduğunda, hemen düşünüp görürler" bu-yurulmaktadır. Buradaki görme, basîret denen içsel görmedir. İçsel görüş, gönül gözü ile olur. İnsan, iç dünyasında kopan fırtınaların rahmânî veya şeytanî olup olmadığını hemen düşünüp görüyorsa, takvaya ermiş demektir.
A'râf sûresinin 179. âyetindeki görme olgusu hakikati görüp okuyup anlama mânasına da gelmektedir. Bir şeye bakmak maharet değil, maharet onu görebilmektir. "Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler" (A'râf 7/198) âyetinde, "bakar kör'lere dikkat çekilmektedir. Burada şu soru sorulabilir: İnsanın gönül gözünü körelten nedir? Bu sorunun cevabını şu âyetlerle verebiliriz:
İnkâr psikolojisi. İnkâr psikolojisi, insanın dalâlete, yani sapıklığa düşmesine sebep olur, dalâlet de onu körleştirir, gönül gözünü devre dışı bırakır. "Körleri sapıklıktan çevirip doğru yola iletemezsin"
(Nemi 27/81; Rûm 30/53). Rûm sûresinin 53. âyetinin devamı ise şöyledir: "Ancak teslimiyet göstererek âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin!" Demek ki imansızlık, yani inkâr, insanın kulaklarını tıkatmakta ve gözlerini kör etmektedir.
Münafıklık psikolojisi. Yüce Allah münafıkların ışığını giderdiğinden (Bakara 2/17); "Onlar kör haline gelirler" (Bakara 2/18); Münafık insan dönek, çifte standart uygulayan ve inkarcı olduğu için, Allah'ın 'kör' olarak nitelendirdiği insandır. Onun bu körlüğü hakikate dönüşünü engelleyen sebeplerden biri olmaktadır (Bakara 2/18); ayrıca düşünmesini, akıl yürütmesini de engellemektedir (Bakara 2/171).
Kalbin anlamaması. A'râf sûresinin 179. âyetinde "kalpleriyle anlayamazlar" dendikten sonra "gözleriyle göremezler" denmesi, kalbin kötü hallerinin kalp gözünü körelttiğine işaret etmektedir. Düşünüp anlayan gönlün gözü olacak ve o gözle görecektir.
İşte bu psikolojiler, gönül gözünü göremez hale getirip kör etmektedir.
d) "Kulakları vardır, onlarla işitmezler". Kulakların işitmemesi, dinlememesi anlamını da içermektedir. Yukarıda görmeyi engelleyen sebepler, işitmemenin de sebepleri olmaktadır. Aynı âyetler işitme konusunu da işlemektedir. Allah inkarcıları ölü kabul ettiğinden, Nemi sûresinin 80. âyetinde "Bil ki sen ölülere işittiremez-sin; arkalarına dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın!"
İnkâr psikolojisinde olan insanlar Hz. Nuh'un davetine karşı şu şekilde tavır takınıyorlardı. "Gerçekten de günâhlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine hüründüler, ayak dirediler; ki-biıiendikçe kibirlendiler" (Nûh 71/7). Aynı tutumu bazı müşrikler Hz. Pey-gamber'e de göstermişlerdi. İlâhî mesajı dinlemeyen insanın gönlünde imanın teşekkül etmesi imkânsızdır. Dinlemeyen insan anlamaz, anlamayan da iman etmez. Öğretim faaliyetinin üç önemli öğesi vardır: Dinlemek, okumak ve anlamak. A'râf sûresinin 179. âyetinde bu üç öğe vurgulanmaktadır.
3. "İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar, işte asıl gafiller onlardır". Yüce Allah anlamayan, görmeyen ve dinlemeyen insanları hayvana benzetmektedir. Hatta hayvandan daha aşağı görmektedir. Hayvana benzetilmiş olmasının hikmeti ne olabilir? Kalbini kullanıp düşünemeyen, anlayamayan, gönül gözü ile göremeyen ve can kulağı ile dinlemeyen insanlar, iki ayak üzerinde dimdik yürüyemezler; bu bakımdan dört bacaklı hayvana benzerler. Manen insanı hayvandan ayıran, onu manen iki ayak üzerinde yürüten beyin, basîret ve can kulağını kullanmasıdır. Allah Teâlâ, bu benzetmesini psikolojik açıdan yapmaktadır. Yeteneklerini kullanmayan insanlar, manen hayvan durumuna düşmektedirler.
Yüce Allah bu insanların daha aşağı derecede olduğunu söylemekle, hayvanın kullanacağı manevî bir kalbi, basîreti ve can kulağının olmamasını dikkate almaktadır. Hayvamn böylesine manevî özellikleri olmaması sebebiyle sorumluluğu da yoktur. Oysa insan, sahip olduğu manevî merkezler sebebiyle sorumludur. Bu sorumluluğu, İsrâ sûresinin 36. âyetinde gündeme getirilmektedir. "İşte asıl gafiller onlardır" ifadesi ile gaflet kavramına bir tanım getirmektedir. Kalbi ile anlamayan, gönül gözü ile göremeyen ve can kulağı ile hakikati dinlemeyenler gaflettedirler. Hayvan için gaflet söz konusu değildir, ama bu insanlar için söz konusudur.
İnsan dünya hayatında yüce Allah'ın biçtiği rolü tam anlamı ile yerine getirebilmesi için gerçeği anlamalı, görmeli ve can kulağı ile dinlemelidir. Bunu yapamayana Allah cehennemi göstermektedir. Bunu farkedemeyen insanlar gaflettedirler. Din eğitimcisine düşen görev, insanları gafletten uyandırmak, vazifelerini onlara hatırlatmaktır. Yüce Allah bu eğitimi verdiğinden, din eğitimcisi de aynı yolu izlemelidir.[110]
Allah'ın Güzel İsimleri:
180. En güzel isimler Allah'ındır. Onlarla O'na dua ediniz! Uygun olmayan isimlerle O'nu isimlendirenleri ter-kediniz! Onlar yapmakta olduklarının cezasını yakında çekeceklerdir.
Âyetin analizinden çıkarılabilecek neticeler şunlardır:
1. "En güzel isimler Allah'ındır". Bu ifade Kur'ân'da dört yerde geçmektedir. Allah'a, Allah ve Rahman isimleriyle dua edilebileceği söylenirken, İsrâ sûresinin 110. âyetinde bu ifadeye yer verilmektedir. Yüce Allah'tan başka tanrı olmadığı buyurulurken, Tâhâ sûresinin 8. âyetinde aynı ifade geçmektedir. Göklerde ve yerde olanların Allah'ı teşbih ettikleri belirtilirken, Haşr sûresinin 24. âyetinde geçmektedir.
2. "Onlarla O'na dua ediniz". Yüce Allah'a kendi isimleriyle dua edilirken herhangi bir ismi anılabilir:
"De ki: İster Allah diye dua ediniz, ister Rahman diye; O'nu hangi ismiyle çağırırsanız çağırınız; en güzel isimler O'nundur" (İsrâ 17/110). Âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, ilâhî isimler bir iletişim ağı kurmaktadır. İnsanın Rabbi ile bir iletişim kanalı olmaktadır.
Diğer taraftan Allah, isimleriyle, kâinat ve onun içindeki canlı, cansız bütün varlıklarla olan ilişkisini insanın idrakine sunmaktadır. Bu isimlerle oluşturduğu iletişim ve ilişkiler ağı ile, insan nasıl bir tanrıya inandığının bilincinde olmaktadır. İnsan, ihtiyacı ve çözülmesini istediği probleme göre bu isimlerden biri ile Allah'a dua edecektir. Meselâ Allah'tan nzık isteyen kişi, Allah'a affedici sıfatı ile yalvarmaz, rezzâk sıfatı ile yalvarır. Tövbe ederken yaratma sıfatı ile değil de tevvâb sıfatı ile dua edecektir. Kul ihtiyacını Allah'a sunarken, o ihtiyacın ilgili olduğu isme yer verecektir.
"En güzel isimler" denirken, kusursuz nitelik ve yetkinlikler kastedilmektedir. Âyeti, önceki âyetle ilişkilendirerek açıklarsak şöyle bir genelleme yapabiliriz. Yüce Allah insana kendi varlığını ve birliğini anlasın diye kalp verdi; kendini, kendi iç âlemini ve dıştaki tabiat kanunlarım gözlemlesin diye göz verdi ve ilâhî kudreti anlasın ve can kulağı dinlesin diye kulak verdi. Bütün bu organlarıyla Allah'ı tanıyıp kâinatla olan ilişkisini kavrasm ve O'nun sonsuz kudreti karşısında boyun eğsin! İnsan kalbini, gözlerini ve kulaklarını istenilen ölçüde kullanmayınca, yüce Allah bu anlatımıyla onu gafletten uyandırma yolunu tutmuştur.
3. "Uygun olmayan isimlerle O'nu isimlendirenleri terkediniz". Allah'a uygun olmayan isimleri yakıştırmak nasıl olabilir? Bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz:
a) Kendisini Allah'ın oğlu kabul ederek Allah'a babalık sıfatını yakıştırarak. "Yahudiler ve hıristiyanlar, biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz, dediler" (Mâide 5/18). Kendilerine oğulluk, Allah'a da babalık yakıştırmaktadırlar.
b) Kızların Allah'a ait olduğunu iddia edip ona doğurganlık isnat etmişlerdir. "Onlar, kızların Allah'a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir" (Nahl 16/57). Onun içindir ki İhlâs sûresinde ne doğurduğu ne de doğurulduğu söylenmiştir.
c) Müşrikler Allah'ın isimlerinde değişiklik yaparak bunları putlarına ad olarak veriyorlardı. Lât denen put ismini "Allah" yerine kullanıyorlar; Uz-zâ denen putun ismini azîz isminden, "Menât" ismini de "mennândan" çıkarıyorlardı. Âyetin bu kısmında geçen ühâd kelimesi, " lehade kökünden gelmekte, "ölüyü defnetmek, kabir kazmak, bir şeye meyletmek, bir şeyden yüz çevirmek, sapmak, niza yapmak, kötü söz söyleyerek hakaret etmek, dinsiz olmak, inkâr etmek" mânalarına gelmektedir.
Haktan saparak Allah'ın isimleri hakkında uygun olmayan şeyleri söyleyenlerden ayrılmayı, onları terketmeyi emreden Allah, Allah'ın isimlerine hakaret edilmesini uygun bulmamaktadır. Onlara tavır koyarak düşünceleriyle baş başa bırakmanın en doğru yol olacağına dikkat çekilmektedir.
4. "Onlar yapmakta olduklarının cezasını yalanda çekeceklerdir" . Allah'a uygun olmayan isimleri vermenin çok kötü bir amel olduğu, cezalandırma ile ortaya çıkmaktadır. Onlar cezalandırılacağına göre, onlara yaklaşmanın doğru olmayacağı da bir gerçektir. Allah'ın yetkinlik ve kusursuzluğa dair niteliklerini bir insana, canlıya veya nesneye vermek, cezayı gerektiren bir davranıştır.[111]
Beklenen Toplum:
181. Yarattıklarımızdan öyle bir millet var ki, daima hakka iletir ve adaleti hak ile yerine getirir.
Aslında âyetlerin geliş sırasına bakıldığında, bu âyetin önceki ve sonraki âyetlerden kopuk olduğu hissi uyanmaktadır. Fakat yüce Allah 179. âyetin sonunda yer alan "İşte asıl gafiller onlardır" ifadesindeki gafillerin tersi bu âyette ifade edilmektedir. Allah demek istiyor ki, insanların tamamı gaflette değildir; aklına, gönül gözüne ve can kulağına dayanarak hareket edenler de vardır. Aklı ile düşünüp anlayan, gönül gözü ile gören ve can kulağı ile dinleyenlerin de cennete gideceği bu âyette vurgulanmaktadır.
1. "Yarattıklarımızdan öyle bir millet var ki...". Buradaki ümmet kelimesini grup, millet mânasına alabiliriz, ama bu grup karmaşık bir grubu anlatmıyor, inancı ve aynı değerleri paylaşan insanları kapsamına alıyor. Bu grubun aynı vatanda, aynı bayrak altında yaşaması şart değildir. Bu insanlar dünyanın her yerinde olabilir. Bütün çağlarda yaşayan ve bütün toplumlarda bulunan, Allah'ın mesajlarını gönülden kabul eden, aklını, gönül gözünü ve can kulağını kullanan, mutlak hakikatin Allah olduğuna inanan ve O'na isimlerinin dışında isim uydurmayan gruba işaret etmektedir. Allah'ın mesajlarına göre hayatını düzenleyen her insanı bu kavram kucaklamaktadır.
Bu âyetteki ümmet kelimesi ile A'râf sûresinin 159. âyetinde geçen ümmet kelimesi, özellikleri açısından az da olsa farklılık arzetmektedir: "Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bu-
lan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır". Görüldüğü gibi bu âyette aynı görevi yapan, Hz. Musa'nın kavminden böyle bir grubun olduğu gündeme getirilirken, A'râf sûresinin 181. âyetinde zikedilen ümmet kelimesi ile bütün insanlık için, bütün çağlar için olan ve olacak olan grup kastedilmektedir.
Yüce Allah "yarattık" derken, "yetiştirdik" anlamını kastetmiştir. Çünkü bu yaratma, maddî anlamda biyolojik yaratma değil, "yetiştirmek, terbiye etmek, eğitmek" anlamındaki yaratmayı ifade etmektedir. Bu kelimenin anlamını, Hz. İbrahim'in Bakara sûresinin 129. âyetinde yaptığı duada kullandığı, "gönder" ve "yetiştir" mânasına gelen be'ase kelimesi vermektedir. Zaten Allah Âl-i İmrân sûresinin 104. âyetinde böyle bir grubun olmasını, yetiştirilmesini insanlardan, müslümanlardan istenmişti. Verdiği bu emrin gereğini bizzat kendisi daha önce İsrâiloğullan'nda yerine getirmiş (A'râf 7/159), daha sonra da bütün insanlık için müslümanların arasından yetiştirmisti (A'râf 7/181).
2. "Doğrulukla hak yoluna çağırırlar, hak ile adalet
yaparlar". Bu cümle bu ümmetin, yani grubun iki önemli özelliğini açıklamaktadır:
a) "Doğrulukla hak yoluna çağırırlar". Bu grup bütün insanlığa, hak ile, yani doğrulukla rehberlik ederler. Onların rehberliği, doğru yola hak ile çağırmak şeklinde tezahür etmektedir. Onlar, insanlığa "hakk"ı kazandırmak, yaymak, yaşamlarına sokmak, hakkı yaşatmak, yolu onunla örmek için gayret sarfederler. Bu grup öncelikle hakta ittifak etmiş, A'râf sûresinin 179. âyetinde anlatılan hakkı anlamış, gönül gözü ile onu kavramış, görmüş ve can kulağı ile onu ilâhî mesajdan almıştır.
b) "Hak ile adalet yaparlar". Onlar, insanlığa hak ile adalet yapmayı öğretir; insanlara hak ile adaleti tatbik ederler. Adalet konusunda daima hakkı göz önünde bulundururlar. İnsanların problemlerini çözer-ken, hakkı ölçü olarak alırlar. Hukukî meselelerde, siyasette ve ekonomide hakkı ölçü alıp adaleti gerçekleştirirler.
Bu özellikler, Bakara sûresinin 143. âyetinde de verilmektedir. Bu ümmete Allah "vasat ümmet", "mutedil millet", "orta yolu tutan millet" sıfatlarını vermektedir. Bu milletin özelliği, insanlığa şahit olmaktır. Şahit hem örnek olmak hem de problemleri adaletle çözmek anlamına gelmektedir. Bakara sûresinin 143. âyetindeki vasat ümmet kavramı, hak ile doğru yolu gösteren, hak ile adalet yapan şeklinde A'râf sûresinin 181. âyetinde açıklanmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için de 179. âyette geçen cehennemliklerin tersine, ilâhî mesaja akılla yaklaşıp anlamak, gönül gözü ile hakikati görmek, ilâhî mesajı can kulağı ile dinlemek gerekiyor.
Netice olarak diyebiliriz ki, Allah Hz. Muhammed'in ümmetine büyük bir sorumluluk yüklemektedir. İnsanlığı hak ile doğru yola çağırmak, hak ile adaleti onlara tatbik etmek ağır bir sorumluluktur. Öncelikle hakkın oluşturduğu doğru yolun eğitimi verilecek, onun bilgisi insanlara kazandırılacak, onlar hakkın oluşturduğu doğru yolun bilincini kazanacaklardır. Onlar da bu yolu siyasette, ekonomide ve aile hayatında uygulayacaklardır. Hak ile adâletin nasıl olacağını öğretecekler, bunu vicdanlara yerleştirecekler, sonra da hayata, özellikle hukuk ve sosyal yaşama yansıtacaklardır. Hz. Muham-med'in ümmeti bu sorumluluğun altındadır.
Hz. Muhammed, aldığı ilâhî mesaj gereği böyle bir ümmet, grup, millet yetiştirdi ve bunu insanlığa hediye etti. Nesilden nesile bu insanların yetiştirilmesi ve intikali kesintiye uğratılmamalıdır. Aksi takdirde insanlık, hakkı, doğru yolu ve adaleti kaybedecektir. "Hak ile doğru yola çağıran, hak ile adalet yapan" grup, bütün insanlığın sosyal hayatının bağışıklık sistemini teşkil etmektedir. Her vücudun biyolojik olarak bağışıklık sistemi olduğu gibi, insanlığın da sosyal bağışıklık sistemi vardır. Bu sistemi ayakta tutan bu grup olacaktır.[112]
Allah’ın Ayetlerini Yalanlayanların Durumu:
182. Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilemeyecekleri yerden yavaş yavaş helake yaklaştıracağız.
183. Onlara mühlet veriyorum; benim cezam çetindir.
184. Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında delilik yoktur. O, apaçık bir uyarıcıdır.
185. Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'ândan sonra hangi söze inanacaklar?
1. İbn Abbâs'tan, buradaki yalanlayanlardan kastın Mekkeli müşrikler olduğuna dair bilgiyi Râzî nakletmektedir. Ancak İbn Abbâs tefsirinde, yalanlayanların Ebû Cehil ve arkadaşlarının olduğunu söylemektedir. Halbuki Râzî ve Hâzin, evrensel anlamda bütün çağlan kapsayan yalanlayacıların murat edildiğini söylemektedirler. Biz de Râzî ile Hâzin'i yorumlarında haklı buluyoruz. Bize göre de kıyamete kadar Allah'ın âyetlerini, dünyanın her yerinde yalanlamış, yalanlayan ve yalanlayacak olan insanları ifade etmektedir. Sıla cümlesi olması da buna delil teşkil etmektedir.
2. Bu âyette, Allah kendi âyetlerini yalanlayanlara farklı bir muamelede bulunmaktadır. Bu durumu istidrâc kelimesi ifade etmektedir. Onları derece derece helake yaklaştırdığı gündeme getirilmektedir. Müfessirler istidrâc kelimesine, "derece derece yükseltmek veya alçaltmak" anlamını vermektedirler.
Bu deyim, "Bir kimseyi arzusuna göre bir noktaya kadar yavaş yavaş götürüp, haberi olmayacak bir şekilde felâkete atmak" anlamına bir deyim olmuştur. Felâkete sürüklenen kişi, o gidişi kendi yararına bir ilerleme, hayırlı bir gelişme zanneder. Halbuki bir felâkete, uçuruma, helake sürüklenmektedir. Allah'ın istidrâc yapması da, uzun süre bir kimse hakkında hayırlı olmayan nimetleri, ama onun bir lütuf olarak gördüğü nimetleri vermesi ve tuttuğu yolun kendisi için hayırlı olduğunu sandırması, bundan dolayı da gitgide gurur, kibir ve taşkınlığını arttırması, sonunda da hayal kırıklığına uğraması, en acı ve feci bir şekilde hakkında azabın gerçekleşmesidir. Dış yüzü ile lütuf, iç yüzü ile azap dolu bir kahırdır[113].
Çocuk yavaş yavaş yürümeye başladığı zaman, bir kimse kitabı sayfa sayfa dürdüğü zaman, birbiri peşine ölüp gittikleri zaman, bu kelimenin kökü olan derece kullanılmaktadır.[114] Ölünün kefene sarılmasını ifade etmek için bu kelimenin kullanıldığı görülmektedir.
Buradaki gibi derece derece, yavaş yavaş yalancıları helake sürüklemeyi açıklayan âyetlerden biri olan İsrâ sûresinin 16. âyeti de, bu yavaş yavaş helake gidişi anlatmaktadır: "Ama bir toplumu yok etmeyi istediğimiz zaman, o toplumun refaha gömülmüş seçkinlerine son uyanlarımızı iletiriz ve (eğer) onlar günahkârca yasamaya devam ederlerse, cezalandırıcı yargı artık o toplum için kaçınılmaz olur ve biz de onu darmadağın ederiz".
A'râf sûresinin 182. âyetindeki "âyetlerimizi yalanlayanlar" ifadesi, sadece imanî anlamda inkâr etmeye işaret etmiyor. Çünkü öyle olsaydı, kefere kelimesini kullanırdı. Yalanlamanın başka bir anlamı da, âyetlerin getirdiği ahlâkî değerlere aldırış etmemek, kendi doğru bildiği şekilde davranmaya devam etmektir. Çünkü kefere, kalbi ve dili ile inkâr etmeyi, yalanlamak ise davranışları ile reddetmeyi de ifade etmektedir.
"Bilmeyecekleri yerden" buyurulurken, gelecek olan cezayı tahmin edemeyecekleri, hangi noktalardan, hangi zaman ve şekilde geleceğini bilmeyecekleri kastedilmektedir. Tedrîcî, yani yavaş yavaş onlar helake doğru giderlerken, durumlarının farkına varamamaktadırlar.
Yüce Allah burada bir toplumun ya da bir grubun çöküşünün hem sebebini hem de biçimini gündeme getirmektedir. Allah'ın âyetlerini yalanlamak, inkâr etmek, helakin sebebi olmaktadır. "Bilmedikleri noktalardan tedrîcî olarak helak edilmeleri de" çöküşün biçimini açıklamaktadır. Sebep imansızlık ve ahlâksızlık olurken, sonuç da helak olmaktadır. Manevî sebebin sosyal değişimin dinamiği olduğunu görüyoruz. İnsanlar bu değişimin farkında olmamaktadırlar, çünkü zevk ve safaya dalmışlardır.
3. "Onlara mühlet veriyorum, doğrusu, benim tuzağım çetindir". İmlâ kavramı, "süre vermek, mühleti uzatmak" anlamına gelmektedir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanları tedricen helak etmesinin bir anlamı da, onlara mühlet tanıması, bir anlamda cezalarını ertelemesidir.
Günâh ilk işlendiğinde küçük bir kartopu halindedir, ama zamanla çığ halini alabilir. Büyüyen günâhlar karşısında Allah'ın buyruğu, "Benim tuzağım çetindir" şeklindedir. Tuzağın çetin olması, günâhların cezalandırılmasına karşı konulamayacağı anlamına gelmektedir. Keyd, "insanın hiçbir zaman bütününü anlayamayacağı ince plan" anlamına gelmektedir.
Genelde biz insanlar şu soruyu sorarız: Zâlim insanlar, neden keyifli bir hayat sürerler, buna karşılık dürüst ve erdemli insanlar sıkıntılar içinde yaşarlar? Bu soruya şu cevabı verebiliriz: Yüce Allah sevdiği kullarının cezalarını bu dünyada vermektedir, kâfirlerinkini ise öteki dünyaya ertelemektedir. İnsanlar mutluluğu daima görüntüsü ile görürler; bu sebeple mutlak ve gerçek mutluluğun nerede olduğunu bilemezler.
Diğer taraftan onlara süre tanınması, onların ceza görmeyeceği anlamına gelmemelidir. Çünkü bir müddet sonra Allah planını devreye sokup onları cezalandıracaktır. Bu âyetten çıkarılacak netice şudur: Yüce Allah inkarcı ve günahkârlara nasıl dönmeleri için mühlet tanıyorsa, insanların eğitimcileri de dönme ihtimalini takip ederek öğrencilerine mühlet tanımalıdırlar. Yanlış yolda olan öğrencilere dönmelerini temin etmek için mühlet tanımakla, tövbe edip dönmeleri sağlanabilir. Ama o manevî çıban irinleşmişse, onu geri döndürmek mümkün değildir, ilâçla iyice olgunlaştırılıp deşilmelidir, ya da ameliyatla içindeki irin boşaltılmalıdır.
Bu açıdan sosyal olgular, biyolojik yapıyı andırırlar. Kanserleşen organ veya kısım erken teşhisle tedavi edilirse, kurtulma ihtimali vardır. Ama vücudu sararsa, ya da her tarafa yayılırsa, onu tedavi etmek zorlaşır. A'râf sûresinin 182. âyetindeki yalanlama eylemi çoğul olduğundan, toplumu sarmış demektir. Allah'ın 183. âyette mühlet vermesi, tövbe edip geri dönmeleri, yani bütün toplumu sarmadan hatalarını anlamalarına tanınan bir fırsattır, mânasına da gelir.
Allah'ın âyetlerini yalanlama eyleminin, bütün toplumu ve onların hayatlarını kaplayacak bir manevî hastalık halini alması, insanlığın en ağır yanlışlarından birini teşkil etmektedir. Allah ile insan arasındaki ilişkileri koparan bu eylem, bir gönül eylemi olması sebebiyledir ki, Allah onların hayat ile olan bağlannı koparmaktadır. Birden helak etmeyip yavaş yavaş cezasını uygulayarak, her an azabı onlara yaşatmaktadır.
4. "Arkadaşlarında bir deliliğin olmadığını düşünmüyorlar mı? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır".
a) Bu âyetle Allah'ın âyetlerinin yalanlanamayacak kadar gerçek olduğu gündeme getirilmektedir. Hz. Muhammed'in nasıl bir şahsiyete sahip olduğu üzerinde düşünmek suretiyle âyetlerin gerçekliğini yakalayabilirlerdi.
b) A'râf sûresinin 182. âyetindeki yalanlamanın sebebinin bu âyette "düşüncesizlik" olduğuna dikkat çekilmektedir. Onun için âyette "düşünmüyorlar mı" sorusuna yer verilmiştir. Buradaki "tefekkür" denen derinlemesine ve sonuca varan düşünce, akim eylemidir. Bu eylemi yukarıdaki 179. âyetle bağlantılandırırsak, kalbin anlayışının, gönül gözünün ve can kulağının birlikte görev aldığı bir beyin eylemini ifade ettiği görülür.
c) Tefekkürün diğer bir çıkarımı da Hz. Peygamber'in deli olmadığının anlaşılmasıdır. Allah, "Neden peygamberleri aynı toplumdan seçip gönderiyor?" sorusunun cevabı da buradan çıkmaktadır. Kendi çocukluğunu, gençliğini aralarında geçirmiş olması onu bilinir hale getiriyor ve onların arkadaşı oluyor. Bütün hayatını bildikleri birinin olması, onu bilinir hale getiriyor. Hayatını bildikleri birinin peygamberlik iddiasında bulunması, ona deli demelerini önlemektedir. Aksi takdirde başka bir toplumdan biri olsaydı, tanınmamış olacağından, ona deli demeleri ihtimali büyük olacaktı. Onun için âyette "arkadaşları" kelimesine yer verilmiştir. Peygamberin aynı toplumdan seçilmesi, bu tür tepkileri, yani deli demelerini önlemeliydi. Peygambere deli diyecek kadar ağır tepki gösterenlerin, âyetleri yalanlamaları kendiliğinden gerçekleşmiştir. Çünkü delinin sözleri gerçek değil, tam tersine deli saçmalan olacaktır. Bütün bu, âyetleri yalanlama, peygambere deli demenin sebebi, gönül, basiret ve can kulağının oluşturacağı düşüncenin yokluğudur.
Âyetteki cinnet kelimesi, cenne fiilinden türemiştir. Bu kelimenin geniş açıklaması, En'âm sûresinin 76. âyetinde yapıldı. Biz burada Hz. Pey-gamber'e nasıl "deli" dendiği konusunu biraz irdeleyeceğiz. Vaktiyle Hz. Nûh için toplumun ileri gelenleri şöyle demişti: "Bu adamda nedense bir delilik var, bir süreye kadar onu gözetim altında tutunuz" (Mü'minûn 23/25). Firavun da Hz. Musa'nın delilerden olduğunu söylemişti: "^iravun çevresindekilere,'Size gönderilen peygamberiniz mutlaka delidir' dedi" (Şu'arâ 26/27). "İşte böyle, kendilerinden önce yaşamış olanlara da hangi peygamber geldiyse, mutlaka o bir göz boyayıcıdır, yahut bir delidir, dediler" (Zâriyât 51/52).
Geçmişte peygamberlere deli dendiği gibi, Hz. Muhammed'e de söylenmiştir. Hz. Peygamber'e "deli şair" dendi: "Deli bir şairin sözüyle biz ilâhlarımızı mı terkedeceğiz, diyorlar" (Sâffât 37/36). Demek ki müşrikler, Hz. Muhammed'in zihinsel ürünü olduğu için Kur'ân'ın şiir olduğu iddiasında bulundular. "Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Bu, öğretilmiş bir deli' dediler" (Duhân 44/14). Hem öğretilmiş, hem de deli demelerinde bir tenakuz vardır. Deli öğrenir mi, ona bir şey öğretilebilir mi?
Hz. Peygamber'in deli olmadığını Kalem sûresinin 2. âyeti belirlemektedir. "Rabbinin nimeti sayesinde sen bir deli değilsin". İlâhî nimet Hz. Peygamber'i deli olmaktan korumuş ve bunu Allah ilân etmiştir. Hz. Peygamber'den sonra gelecek olan müslümanlara da zaman zaman deli denecektir. İnsanların birbirlerini itham etmeleri olup bitmiş değildir. Âhiret hayatına inanan insanlara, bu inanca sahip olmayanlar bu sözü hep söyleyeceklerdir. Tekvîr sûresinin 22. âyetinde, "Bu arkadaşınız bir deli değildir" buyurulmaktadır. Peki Hz. Muhammed'in görevi nedir? Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 184. âyetinin sonu bu soruyu cevap-landırmaktadır. "O, sadece apaçık bir uyarıcıdır".
5. "Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşma ihtimaline bakmıyorlar mı? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?" Bu âyette geçen "Bakmıyorlar mı?" ifadesini, "Düşünmüyorlar mı?" şeklinde tercüme etmek mümkündür. Bu âyette üç şey üzerinde düşünülmesi istenmektedir.
a) "Göklerin ve yerin hükümranlığı...". Bizim "hükümranlık" diye tercüme ettiğimiz kelimeyi Allah, melekût olarak belirlemiştir. Göklerin ve yerin idaresinin nasıl yürütüldüğünü görmek ve orada işleyen kanunların anlaşılabilmesi için ilâhî hükümranlığa bakılması gerektiği vurgulanmaktadır.
En'âm sûresinin 75. âyetinde Hz. İbrahim'e göklerin ve yerin melekû-tunun, hükümranlığının, kanunlarının gösterildiği beyan edilmektedir. Allah Hz. İbrahim'e neden göklerin ve yerin melekûtunu gösterip Hz. Peygamber dönemindeki insanlardan göklerin ve yerin melekûtu üzerinde düşünmesini istemektedir? Bu sorunun cevabı, En'âm sûresinin 75. âyetinde verilecektir: "Kesin iman edenlerden olması için!"
Demek ki göklerin ve yerin melekûtu, hükümranlığı, kanunları üzerinde düşünmek, insanları kesin imana götürecek olan bir yoldur ve bu yol düşünceden imana geçişi gerçekleştirmektedir. Tabiat kitabı üzerinde düşünmek, insanın kesin imana sahip kılacaktır.
Bu düşünce, Mü'minûn sûresinin 88. âyetine göre, her şeyin hükümranlığının kimin gücünde olduğunu bulacak, anlayacak ve öğretecektir. Bu düşünce, Yâsîn sûresinin 83. âyetine göre, Allah'ın şanının yüce olduğunu ve herkesin O'na döneceği inancını aşılayacaktır. Göklerin ve yerin kanunları, hükümranlığı üzerinde düşünmek, bir nevi okulu andırmaktadır.
b) "Allah'ın yarattığı her şeye" bakılmasını, yani onlar üzerinde düşünülmesini istemektedir. Allah'ın yarattığı her şeyden kasıtla, mikroptan, hücreden, en küçük canlıdan en büyüğüne varıncaya kadar bütün canlılar üzerinde düşünmek, onları araştırmak, onlardaki esrarengiz var oluşun yapısını anlayıp Allah'ın kudretini kavrayıp O'nun eşsiz olduğunu düşünüp tevhîd inancına varma hedeflenmektedir. Yaratıklar âleminin hangi özelliğinden nelere varacağız ve hangi davranışları sergileyeceğiz? Bu sorunun cevabını Zâriyât sûresinin 47-51. âyetleriyle vermek mümkündür.
1. Öncelikle göğün, sonra yerin, daha sonra da oradaki varlıkların yaratıldığı kanunu yakalamak gerekiyor, "Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişletmekteyiz" (Zâriyât 51/47). Gök de bir yaratıktır. Orada Allah'ın kudretini göreceğiz ve göğün genişleme özelliğini yakalayacağız. Günümüzde "evrenin genişlemesi" anlayışının müjdesini veren bu âyet, düşünceye rehberlik etmektedir.
2. "Yeryüzünü biz döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz" (Zâriyât 51/48). Yüce Allah yeryüzünde canlıları yaratmadan önce, onların yaşayabileceği bir fizikî çevre hazırlamış ve buna "döşemek" anlamını vermiştir. Canlı organizmaların en küçüğünden en büyüğüne kadar, hayatlarını sürdürecek, bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ortamın hazırlanması gerçekten büyük bir kudretin varlığına delil teşkil etmektedir. Hayatın olmazsa olmazını teşkil eden su, hava ve gıdaların oluşturduğu bu müthiş sofranın üzerinde düşünülmesi, gerçekten çok önemli; önemli olduğu kadar da insanın erdemini yücelticidir.
3. "Her şeyden çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız" (Zâriyât 51/49). Varlıklar âleminin "çift", yani karşıtı olan varlıklar sistemi üzerine kurulduğu meselesi üzerinde düşünülmesi istenmektedir. Allah'ın yarattıklarını gözlerken, onlar üzerinde düşünürken, onların çift oluşu sistemini yakalamak gerekiyor.
Şimdi bu âyetlerde yüce Allah'ın insanın önüne büyük bir ödev koyduğunu görüyoruz. Bu ödev, yaratıklar hakkındaki kanunları yakalama ödevidir. Ödevin yapılacağı basamaklar da verilmektedir. Semavî ve arzî araştırmalarla, ayrıca organizmalarda çiftli sistemin araştırılmasıyla ilâhî kudreti anlama ve düşünce konu üzerinde yoğunlaştırılarak tevhîd inancı yakalanmaktadır.
Bu inancın davranışa yansıması ne olacaktır? Bu sorunun cevabını Zâriyât sûresinin 50. âyeti vermektedir: "O halde Allah'a koşunuz. Çünkü ben, size O'nun katından açık bir uyarıcıyım". Kâinatta olan bütün olgulardan hareketle, Allah'ın varlığını ve birliğini anlayınca, şirkten ve bütün kötülüklerden sıyrılıp Allah'a koşmak, O'na sığınmak, yapılacak en iyi eylemdir. Zâriyât sûresinin 51. âyeti de Allah'a şirk koşulmama-sını hükme bağlamaktadır.
Demek ki Allah'ın yarattığı her şeyi gözlemek, onların üzerinde düşünmek, ilâhî kudretin, organizmaların ihtiyaçlarını karşılayan fizikî çevrenin ve canlılar alemindeki "çiftli" sistemin anlaşılmasını ve Allah'a koşulmasını, O'na sığınılmasını temin edecektir. Bu ödevde, yani düşünceden Allah'a gidişte, yaratıklar âleminin ayrıcalığı vurgulanmaktadır.
Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 185. âyetine dönersek, o âyetin bu bölümünü, oradaki muhteva içinde ele alıp şu neticeye varmak mümkündür: "Doğru yola hak ile ulaştıracak ve hak ile adalet yapacak olan insan grubu"nun (A'râf 7/181) yukarıdaki bilgilere sahip olmalıdır. Diğer taraftan Allah'ın âyetlerini yalanlayanların bu manevî hastalıktan kurtulmaları da bu ödevi yapmalarına bağlıdır. Göklerin melekûtu ve Allah'ın yarattıkları üzerinde düşünmek, Allah'ın âyetlerini yalanlamayı önleyecek en iyi tedbirlerden biridir. Bu düşünce, inkâr psikolojisi denen hastalıktan kurtarıcı bir beyin eylemi olmaktadır.
c) "Ecellerinin yaklaşmış olabileceğine..." .Buradaki ecel, ferdî mânada değil de toplumsal mânada ecel olmalıdır. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar, bir grup olmaktadırlar. Bütün bu ödevlerin verildiği insanlar da grup halindedirler.
İnsanlar, gözlem yapıp düşünmeyen, peygamberlere deli diyen ve Allah'ın âyetlerini yalanlayan toplumun ecelinin yaklaştığım, yani toplumun helake doğru yol aldığı ihtimalini yakalayarak, o konuda gerekli gözlemi yaparak durdurmanın çarelerini aramalıdırlar. Toplumlarının çöküşü üzerinde düşünüp, onun dinamiklerini teşhis ederek çare alınması doğrultusunda tedbirler alınmalıdır.
Böylece Allah, toplumların çöküşünü araştırılmasını, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde çöküşün dinamiklerinin tesbit edilmesini istemektedir. "Her ümmetin bir eceli vardır" buyuran Yûnus sûresinin 49. âyeti, ferdin eceli olduğu gibi, toplumların da eceli olduğuna dikkat çekmektedir.
Yüce Allah, âyetlerini yalanlayıp peygamberine mecnun diyenlerin "ecellerinin yaklaştığı ihtimali" üzerinde düşünmelerinin gerekliliğini gündeme getirmekte; ihtimali elden bırakmamalarını önermektedir. Artık onların bu inanış ve davranış biçimleri, yaşamlarını anlamsız kılmaktadır. "İnsanların hesabını görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hâlâ dalgınlık içinde yüz çeviriyorlar" (Enbiyâ 21/1). Bu âyet ve A'râf sûresinin 179-185. âyetleri, anlatılan insanların durumunu açıklar mahiyettedir.
Toplumun çöküşünün gerçekleşeceği zaman gelince, bunun ertelenmesi mümkün değildir. "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler" (Yûnus 10/49). Toplumlardaki kötü oluşumların o toplumun ömrünü kısaltacağı, giderek o kötülüklerin toplumun canını alan bir Azrail durumuna dönüşeceği meselesi üzerinde düşünmelerini istemektedir. Toplumda kötülükler tanrı haline gelip insanları kendilerine taptırırlarsa, o tanrılar kurban isteyeceklerdir. O zaman kurban toplumun kendisi olacaktır.
d) "Bundan sonra hangi söze inanacaklar?" Âyetin bu kısmında öne çıkan kavram hadîstir. Bu kelimenin lügat mânası şudur: Fiil olarak "vâki olmak, yokken var olmak, yeni olmak, bir şeyi yeniden meydana getirmek, icat etmek, pasını silip cilalatmak, zina etmek, büyük abdest bozmak"; haddese kalıbı "haber vermek, hadîs rivayet etmek, konuşmak"; nimetle beraber kullanılınca, "nimete şükretmek"; kalp ile kullanılınca, "gönlünü Allah'a vermek, masal, yaratılmış"; hadîs kalıbı da "haber, Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri ve takdirleri" mânasına gelmektedir.
Hadis Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:
1. Anlatmak, ortaya koymak, haber vermek. Bu anlamda kıyamet gününde yerin bütün haberleri anlatması, ortaya koyması için kullanılmaktadır: "O gün bütün haberleri anlatır" (Zilzâl 99/4). Diğer taraftan insanların birbirlerine bir konuyu anlatmaları anlamında da Bakara sûresinin 76. âyetinde yer almaktadır: "Rabbinizin katında sizin aleyhinizde hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz?"
2. Anmak. Duhâ sûresinin 11. âyetinde hem emir kalıbında hem de "nimet" ile beraber gelmiştir. O zaman nimeti "anmak" mânasını ifade etmektedir. "Ve Rabb'inin nimetini minnet ve şükranla an!" buyu-rulurken bu mânada kullanılmıştır.
3. Açıklamak. "Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda açıklama yapıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma, dedi" (Kehf 18/70). Buradaki açıklama "bilgilendirmek, bilgi vermek" anlamına gelmektedir.
4. Meydana getirmek. "Yahut (bu kitap) onlarda yepyeni bir bilinç uyanıklığı meydana getirsin!" (Kehf 18/70) Bir hatırlatma, bir uyanma meydana getirsin. Buradaki ahdese fiili, "yeniden, ilk defa var etti, meydana getirdi" anlamına gelmektedir. Zikir ile bir araya getirilince, "akla getirmek, bilinç düzeyine çıkarması ya da çıkarılması" anlamına gelmektedir.
5. Çıkarmak. "Bilmezsin, belki Allah, onun arkasında yeni bir durum çıkarır" (Talâk 65/1). İlgili kelime burada boşanma meselesinde ele alındığı için, hanımına haksızlık yapmayan, bu konuda Allah'ın koyduğu sınırlara uyanlar için Allah'ın yeni bir durum meydana getirebileceği gündeme getirilmektedir.
6. Mesaj. "Peki ama, onlar bu mesaja inanmak istemiyorlarsa, kendini paralayacak mısın?" (Kehf 18/6) Burada da hadîs kalıbında geldi, ama onu "söz" anlamında almak zor olduğundan, "mesaj" mânası verilmiştir.
7. Olay, olgu. Yûsuf sûresinin 6, 21 ve 101. âyetlerinde "olay", Tâhâ sûresinin 9. âyetinde olgu, Nisa sûresinin 42. âyetinde "olup biten" mânasına gelmektedir. Bunlardan birini örnek olarak alabiliriz: "Mû-sâ'nın başından geçen olgulardan haberin var mı?" (Tâhâ 20/9).
8. Öğreti. "Allah bütün öğretilerin en güzelini indirdi" (Zümer 39/23).'
9. Haber. "Siz bu haberleri tuhaf mı buluyorsunuz?" (Necm 53/59); Vâkı'a sûresinin 81 ve Kalem sûresinin 44. âyetinde de aynı mânayı ifade etmektedir.
10. Hakikat. "O halde bu insanlara ne oluyor da kendilerine bildirilen hakikati kavramaya yanaşmıyorlar?" (Nisa 4/78). Burada ilgili kelime, söz, mesaj anlamına gelmekle beraber, söz ve mesajın getirdiği hakikati ifade etmektedir. Çünkü söz ve mesajın içinde bir hakikat vardır; onun anlaşılmasını gündeme getirmektedir.
11. Efsane, masal. "Sonra biz peş peşe peygamberimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik, hepsini efsaneye çevirdik. Uzak olsun inanmayanlar topluluğu!" (Mü'minûn 23/44). Buradaki "efsane" anlamına gelen ehâdîs kelimesi, "ibret hikâyesi, masal" anlamına da gelmektedir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 185. âyetinde "hadîs" kelimesi, "söz" anlamına gelmektedir. Yüce Allah'ın "Bundan sonra hangi söze inanacaklar" sorusu ile kastedilen, Kur'ân'dır. 182. âyette yer alan "âyetlerimiz" ifadesinin toplandığı Kur'ân demektir. Çünkü Kur'ân'ı o âyetler meydana getirmiştir. Neden Kur'ân'dan sonra başka bir söze inanılmayacak? Bu sorunun cevabını yine Kur'ân âyetleriyle vermek zorundayız.
a) O Kur'ân'ı, mesajı, sözü Allah indirmiştir. "Allah öğretilerin en güzelini indirdi" (Zümer 39/23). En güzel söz, Allah'ın sözü olduğundan, ondan başkasına iman edilemez; imana lâyık olan O'nun sözüdür.
b) Kimse Allah'ın mesajının benzerini getiremez. &j "Eğer doğru iseler, onun benzeri bir söz getirsinler" (Tûr 52/34). Benzerinin getirilmesi mümkün olmayan sözden başkasına iman edilemez. Tabii ki, benzersiz olana iman edilecektir.
c) "Kimin sözü Allah'ın sözünden daha doğru olabilir?" (Nisa 4/87). Kur'ân'dan daha doğru bir sözü başkasının söylemesi mümkün olmadığı için, ondan başkasına da inanmak mümkün değildir.
Netice olarak diyebiliriz ki, yüce Allah gözlem ve düşünme metodunu kullanarak bazı konularda insanlara ödev vermektedir. Bu ödevlerin gözlemsiz ve düşünmeksizin yapılması mümkün değildir. Gözlem ve tefekkür, insanı imana götürecektir.[115]
Egıtılemeyecek Olanlar:
186. Allah'ın saptırdığını doğru yola götürecek yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.
Bu âyet, A'râf sûresinin 178. âyetinin devamı mahiyetindedir. 178 ile 186. âyetler arasında geçen âyetler, belli bir konuyu işlemektedir. İnsanın anlayışım, basiretini ve can kulağı ile dinlemesini, düşünmesini, gözlem yapmasını, hak ile doğruya götürmesini, Kur'ân'a inanmasını ele alan bu âyetler; bu zihnî, kalbi eylemlerin tersine de dikkat çekmektedir. Kalbi ile anlamaması, gönül gözü ile görememesi, can kulağı ile dinlememesi, Allah'ın isimleri ile eğri yola gitmesi, Allah'ın âyetlerini yalanlaması, peygambere deli demesi, göklerin ve yerin melekûtu, bütün yaratıklarının yaklaşan ecelleri konusunda düşünmemesi, Kur'ân'a inanmaması da ele alınmaktadır. Böylece şerefli insan olmakla, şerefini kaybetmenin ilkeleri sunulmaktadır.
İnsanın önüne konan tabiat kitabı ile gerekeni yapmaması, ödevini yerine getirmemesi, tabiat olgularından hareket ederek tevhîd inancına varamaması, onun sapıklıkta kalmasına sebep olmaktadır.
1. Âyette geçen '*&)$£& "Allah'ın saptırdığı" ifadesinden şunu anlayacağız: Eğer Allah kulunu saptırıyorsa, o zaman zâlim olur. Allah zâlim olmadığına, kullarına zulmetmediğine göre (Fussılet 41/46), buradaki saptırma, insanın kendisini saptırmasının tescil edilmesidir. Kul kendisi sapıtır; bu sapıtmasından geri dönüşü olmayacaksa, Allah onu sapıklığında bırakır. "Allah Teâlâ'nın sapıklığını tescil ettiği kimseyi kimse doğru yola getiremez".
2. Bunun ne anlama geldiğini âyetin ikinci bölümü açıklamaktadır. "Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır". "Azgınlıkları" denirken, azgınlık insana mal edilmektedir. Mademki azgınlık insanındır, sapıklık da onun olmalıdır. Sapıtma, bu âyette azgınlık olarak ifade edilmiştir. Yüce Allah onları azgınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakırken, eğitilemeyeceklerine işaret etmektedir. Anlamayan, derinlemesine göremeyen, can kulağı ile dinlemeyen, şirk koşan, peygambere deli diyen, düşünmeyen ve Kur'ân'a inanmayan insanı eğitmek mümkün değildir. Bunları yapan insan sapıtmıştır, yani azgınlaşmıştır. Allah Teâlâ böylelerini kendi hallerine bırakmaktadır. Bu insanlara emek vermenin neticesiz kalacağını bizlere öğreterek, din eğitimcilerine, eğitilemeyecek insanların da olacağını, insanların bu açıdan farklılıklar taşıdıklarına işaret edilmektedir.[116]
Kıyamet Ne Zaman Kopacak?
187. Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katın-dadır. Onu zamanında açığa ancak O çıkarır. Göklerin ve yerin ağırlığını çekmeyeceği o saat ansızın size gelecektir". Sanki, sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "Onun ilmi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyorlar". :
188. De ki: "Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı (görünmeyeni) bilseydim, elbette iyiliği arttırırdım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben sadece inanan bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim".
Âyet sorulan bir soru üzerine inmiştir. Soruyu kimlerin sorduğuna gelince, bunu kitap ehlinin değil de Hz. Peygamber dönemindeki Mekke halkının sorduğu bir gerçektir. Özel anlamda hangi grubun sorduğu önemli değildir. Soranların çoğul olduğu, âyetteki üjlli yes'elûneke fiilinden anlaşılmaktadır.
Aslında kıyametin ne zaman kopacağı meselesi, insanların inanmasının zor olduğu konulardan biridir. İnsanlar, Allah'a daha kolay ve rahatlıkla inanmalarına rağmen, kıyamete, öldükten sonra dirilmeye inanmaları, en zor inanılan konulardan biridir. Kabullenilmesi ve kabul ettirilmesi, bu zorluğu taşımaktadır.
Onun içindir ki 185. âyette ölüm olgusu gündeme getirilerek, onun üzerinde düşünülmesi ve kıyamet konusuna bir adım yaklaşılması istenmektedir. Kur'ân, öldükten sonra dirilme meselesini bilimsel kanunlarla açıklamaktadır. Şimdi âyetin analizine geçebiliriz.
1. "Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar". Kur'ân'ın bazı âyetlerinin indirilişinin sebeplerini, bazan sorulan sorular oluşturur. Bunun öğreticilere örnek olan bir boyutu vardır. Öğrenciler yersiz sorular sorsalar bile, cevaplandırmaktan sakınılmamalıdır. Soru soranlar, konuya dikkat ettiklerini, can kulağı ile dinlediklerini göstermektedirler, ama kasıtlı, mânâsız ve zamansız sorular da soranlar olacaktır. Fakat uyulması gereken kural şudur: Sorulan soru yerde kalmamalı, mutlaka cevaplandırılmalıdır.
Âyette geçen se'ele kelimesinin geniş açıklaması, Bakara sûresinin 186. âyetinde yapıldı. Bu kelime, "sormak, istemek, sorgulamak, araştırmak, dilenmek ve sorumluluk" mânalarına gelmektedir. Hz. Peygamber'e sorulan bu soru, günümüzde de gelecekte de sorulmaya devam edecektir. Demek ki soru tazeliğini korumaktadır. Âyet, sorulan bu tarzdaki sorulara verilecek olan cevabı da öğretmektedir.
Âyetin bu kısmında yer alan eyyâne kelimesinin "nerede" anlamına gelen eyneden titrediğini söyleyenler olduğu gibi, "hangi, ne?" anlamına gelen g eyyüden türediğini söyleyenler de olmuştur. Hangi kelimeden türediğinden ziyade, anlamının meta "Ne zaman?" olduğunu bilmek yeterlidir.
Âyetin bu kısmında yer alan diğer bir kelime de mursâhâdır. "Demir atmak, gelip dayanmak" anlamına gelen irsâdan gelmektedir. Bir şey iyice sabitleşip kuvvetlendiğinde de bu kelime ile ifade edilmektedir. Bu kelime Kur'ân'ın çeşitli âyetlerinde şu anlamlara gelmektedir:
a) Sağlam şekilde yerleştirmek. "Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi" (Nâzi'ât 79/32).
b) Dağ. Kur'ân'da revâsiye kalıbı pek çok âyette "dağ" anlamında geçmektedir (bu âyetlerden şunları örnek verebiliriz: Ra'd 13/3; Hicr 15/19; Nahl 16/15 gibi).
c) Sabit. "Onlar Süleyman'a kulelerden, heykellerden, havuzlar kadar geniş leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud ailesi, şükredin!" (Sebe' 34/13).
d) Demir atmak. "Gemiye bininiz! Onun yüzüp gitmesi de, demir atıp durması da Allah'ın adıyladır, dedi" (Hûd 11/41).
e) Gelip çatmak. Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 187. âyetinde, kıyametin gelip çatması ifade edilmektedir. Demek ki insanlar kıyametin ne zaman gelip çatacağı konusunu sormuşlardır. Bu soru çok eski bir geçmişe sahiptir. Bu konu kesin tarih verilemediğinden, iman alanına girmektedir. Âyetin bu kısmında geçen saat kelimesi, kıyametin kopması anını ifade etmektedir.
2. "De ki: 'Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu zamanında açığa ancak O çıkarır. Göklerin ve yerin ağırlığını çekemeyeceği o saat ansızın size gelecektir'. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: 'Onun ilmi Allah katındadır".
a) "De ki: 'Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır". Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi peygamberlere de verilmemiştir. Onun için insanların bu konuyu araştırmaları, ona emek sarfetmeleri lüzumsuzdur. "Kıyamet saatini yalnız Allah bilir" (Lokman 31/34). "Son saat mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yoktur; fakat insanların çoğu buna inanmaz" (Gâfir 40/59).
Yüce Allah kıyametin ne zaman kopacağı bilgisini neden insanlardan gizlemiştir? Bu sorunun cevabını Tâhâ sûresinin 15 ve 16. âyetlerinde bulmak mümkündür: "Herkes uğraştığının karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir. Buna inanmayan ve iğreti hevesine uyan kimse, seni ondan alıkoymasın, yoksa helak olursun!"
Tâhâ sûresinin 15. âyetindeki "Neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim" ifadesi, neredeyse Allah onun bilgisini kendinden gizleyecekti. Gizlemesinin sebebi, herkesin uğraştığı şeyin karşılığını görmesini temin etmektir. Demek ki kıyametin bilgisi insanlar tarafından büinseydi, dünya hayatının bir imtihan olmasının anlamı kalmayacak, iyilerle kötülerin ayırımı olmayacak, âdeta imtihanın sorulan önceden bilinmiş olacaktı. Önceden tedbir alanla almayanın bilinmesi ve bunun erdemi ortadan kalkacaktı.
Cebrail Hz. Peygamber'e kıyametin ne zaman kopacağını sormuş ve şu cevabı almıştır: "Kendisine kıyamet hakkında soru sorulan, bu hususta soru sorandan daha bilgili değildir"[117]
b) "Onu zamanında açığa ancak O çıkarır". Allah'tan başka kıyametin vaktini açığa vuracak kimse yoktur. Âyetin bu kısmındaki tecliye kelimesi, "bir şeyi birinin ortaya koyması" anlamına gelmektedir. Tecellî ise, "bir şeyin kendiliğinden ortaya çıkması"dır.
Kıyamet hakkındaki bilgi Allah katında olduğu gibi, onun zamanını ortaya çıkaracak olan da sadece O'dur. Muhammed sûresinin 18. âyetinde, kıyametin ansızın geleceğine işaret edilmektedir. Kamer sûresinin 46. Âyetinde ise, kıyametin daha belâlı ve daha acı olduğuna dikkat çekilmektedir. Demek ki ansızın belâlı ve acı bir an olacağı belirtilmekle beraber, zamanı belirlenmemiştir.
c) "Göklerin ve yerin ağırlığını çekemeye-ceği o saat ansızın size gelecektir". Yüce Allah kıyameti, bizim beynimizde-ki kavrama göre anlatmakta, kıyametin bir ağırlığı olduğuna işaret ederken, bu ağırlığı göklerin ve yerin çekemeyeceğini söylemektedir.
Kıyamet Kâri'a sûresinde şöyle anlatılmaktadır: "Kapı çalan! Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin? İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğu, dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür" (Kâri'a 101/1-5). "Yerküre kendine has sarsıntıyla sarsıldığı, toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı ve insan, ne oluyor buna dediği vakit, işte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesi ile bütün haberleri anlatır" (Zilzâl 99/1-5). "Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı zaman..." (İnfitâr 82/1-3). "Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde..." (Tekvîr 81/1-3). "Çünkü o saatin zelzelesi büyük bir şeydir" (Hac 22/1).
Bütün bu anlatılanlardan anlaşılıyor ki, göklerle yerin şekli tamamen değişecektir. Göklerin ve yerin şeklini değiştkecek nitelikte ağır bir vuruş gerçekleşecektir. Ama bu bir yok oluş değil, tam tersine bir değişim olacaktır. "Yer başka bir yere, gökler de (başka gökler haline getirildiği) gün" (İbrâhîm 14/48). Demek ki kıyamet anındaki vuruşun ağırlığı, yer ve göklerin değişimini temin edecektir. Yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüşecektir. Bu dönüşümde, ölümlü dünya ve göklerin kanunları, ölümsüz hale gelecektir.
Bu "ağır gelişe" başka açıdan bakabiliriz: Kıyametin bilgisi ve onun vaktinin belirlenmesi, göktekilere ve yerdekilere ağır gelir. Bu bilgi, insanları ve gökleri sarsacak bir ağırlıktadır. Gökleri ve yeri tamamen değiştirecek olan kıyametin vuruşu ansızın olacaktır. Âyette geçen %£ bağte kelimesi, bu anı ifade etmektedir. Bu kelime masdar olarak, hal makamında bulunmaktadır. Onun bilinmezliğinin işaretlerinden biri de ansızın gelmiş olmasıdır.
d) "Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyor-lar". Âyetin bu kısmında geçen hafâ fiili, "bilmek", hafi de "bilen kimse" anlamına gelmektedir. Bu kelime soru sormakta aşırıya kaçan, son noktaya kadar devam ettiren mânasını ifade etmektedir. Âyetin bu kısmı, soruyu sormanın bir kuralı olduğunu gündeme getirmektedir. Sorulan kişi, sorandan farklı bir bilgisi olmayınca, soru cevapsız kalacaktır. Böylece Allah, kıyamet konusunda konuşma yetkisini kendisinde tutmaktadır. Bilmeyene soru sorma geleneği hâlâ devam etmektedir. Bu gelenek, hakikat alanına pislik bulaştırma gayreti içindedir.
e) "De ki: 'Onun ilmi ancak Allah'ın katındadır". Aynı âyette bu ifade iki kere geçmektedir. Birincisinde "Rabbimin katında", ikincisinde "Allah'ın katında" denmektedir.
3. "Fakat insanların çoğu bilmezler". Burada insanların bilmediği şey bize göre, kıyametin ne zaman kopacağı veya kıyametin kopuş şekli değil, kıyametin niçin insanlardan gizlendiğidir. Diğer taraftan insanların bilgisinin bu konuda yeterli olmayacağı da vurgulanmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki, kıyamet ve orada gerçekleşecek olanlardan bahsedilmediği ve bahsedemediği için felsefi sistemler din olamazlar. Âhiret ve onun hakkında inancı olmayan, o hayattan bahsetmeyen, cennet ve cehennemi olmayan beşerî görüşler, din olamazlar. Din âhiretten bahseder, ceza ve mükâfatın varlığına imanı şart koşar, kıyametin kopacağını dinin temel ilkeleri arasına alır.
Din tevhîd inancı ile başlar, âhirete imanla son bulur. Tevhîd inancı ile âhiret arasında geçen bütün zihnî, kalbî ve nefsî temeller üzerine oturan davranışlar, değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Tevhîd inancı bizim eylemlerimizi, konuşmalarımızı, niyetlerimizi âhirete kadar taşır ve orada değerlendirilmelerini temin eder. Onun içindir ki, tevhîd inancının işi çok ağırdır. Bu ağırlığını hafifletecek olan şey ihlâstır.
4. "De ki: 'Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim". Bu âyet 187. âyetin devamı durumundadır. Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin, Allah'ın katında olduğu söylendikten sonra, bu sefer de Hz. Peygamber'in gücü ele alınmaktadır. Bunun anlamı şudur: Allah dilemedikçe Hz. Peygamber kendisine ne bir fayda sağlayabilir ne de bir zararı uzaklaştırabilir. Demek ki insanın gücü, ilâhî dileme sayesinde işlerlik kazanmaktadır. Âyetin bu kısmından çıkarılacak netice de şudur: Bir varlık kendi gücü ile faydayı temin edemiyor ve zararı defedemiyorsa, tanrı olma özelliğine sahip değildir. Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'den söylemesini emrettiği bu ifade, Hz. Peygamber'in tanrı olmadığının vurgusudur. "Doğru iseniz bu vaad (azap) ne zamandır? diyorlar. De ki: 'Ben kendime bile Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir fayda verme gücüne sahibim!" (Yûnus 10/48-49). Zararı defetme ve faydayı temin etme gücü olmayan varlık, vaadin ne zaman olacağını bilemez ki!
5. "Eğer, gaybı (görünmeyeni) bilseydim, daha çok iyilik yapardım (iyiliği çoğaltırdım) ve bana kötülük de dokunmazdı" . Yüce Allah gaybın ne olduğuna burada bir açılım getirmektedir. Gaybı bilen, iyiliği çoğaltır ve zararı önler. İyiliği çoğaltmayan ve zararı ortadan kaldıramayan, gaybı bilmiyor demektir. Hz. Peygamber gaybı bilmediğine göre, ne faydayı çoğaltabilir ne de kendinden zararı defedebilir.
Bu âyetin bulunduğu Kur'ân'a inanan bir insan, başka bir insanın olağan üstü güçlere sahip olduğuna inanır mı? Bir insanın diğer bir insanı hidâyete getirdiğini, olağan üstü şeyleri gerçekleştirdiğini söyler mi? Eğer bir insanda bunları yapma gücü olsaydı, bunu Hz. Muhammed yapar ve dünyada kötülük kalmazdı. Değil yaşayan insanlardan, ölülerden bile fayda umar hale gelenlerin, hangi kötü neticelerle karşılaşacağı bilinmez.
6. "Ben sadece inanan bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim". Âyetin bu kısmı, Hz. Peygamber'in iki görevini gündeme getirmektedir: "Uyarmak ve müjdelemek". Bu görevlerini, inanan bir toplum için yapacağı da vurgulanmaktadır. jx nezir, yani uyan görevi, Allah'ın emirlerini yerine getirmeme ve kötülüklerden uzak durmama gibi eylemlerin sonucunun nereye varacağı konusunda uyarı yapmak, beşîr de Allah'ın emirlerini yerine getirmenin ve günâh işlemekten uzak kalmanın getireceği ödülü belirlemektir. Bu durum şunu ifade etmektedir: İnsanların eylemleri ya iyidir ya da kötüdür. Uyan ve müjde, insanın bunlarla olan ilişkilerine bağh olarak gerçekleşecektir. Ama buradaki uyan ve müjdenin inanan bir toplum için olması ne anlama gelmektedir? Hz. Peygamber'in asıl görevi, inanmayan insanlan eğitirken uyan ve müjde vermek değil midir?
Biz bu sorulara cevap verirken Râzî'ye başvurmayı uygun buluyoruz: Râzî, inanan toplum derken, bu ifadenin inanmayanlan da içine aldığını söylemekte, bunu söylerken Nahl sûresinin 81. âyetini örnek getirmektedir: "Hararetten sizi koruyacak elbiseler yarattı". Ama bu elbiseler, aynı zamanda soğuktan da koruyacak, avret yerlerini örtecektir. Elbisenin görevlerinden birini zikretmekle diğerleri ifade edildiği gibi, Hz. Mu-hammed'in uyan ve müjdeleme eyleminin inananlara olacağım söylemekle, aynı zamanda inanmayanlara da olacağına işaret etmiştir. Birini zikretmek, diğerini de ifade etmektedir.
Râzî, Bakara sûresinin 2. âyetini örnek göstererek, uyan ve müjdenin sadece inananlara olduğu yorumunu da yapmaktadır: "O kitap (Kur'ân), onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler için bir yol göstericidir" . Bize göre âyette geçen yü'minûn kelimesine, "inanan" değil de "inanacak olan" mânasını vermekte yarar vardır.
Peygamber, potansiyel olarak inanmaya müsait olan bir toplum için, uyancı ve müjdeleyici görevini yerine getirecektir. A'râf sûresinin 179. âyetine dönersek kalbi ile anlamaya, gönül gözü ile görmeye ve can kulağı ile dinlemeye hazır olan bir topluma karşı bu görevlerini yerine getirecektir. Diğer taraftan 187. âyette geçen kıyametin kopacağı zamanla ilgili soruya bağlarsak, kıyamete inanan insanlara karşı bu görevi yapacaktır. Kıyamete inanmayan insanlara uyan ve müjdenin etki etmeyeceğini ifade etmektedir. Kıyametin kopacağına, öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceğine, insanların âhirette eylemlerinin değerlendirilip ödül ve cezanın verileceğine inanmayanlara uyan ve müjdenin ne faydası olacaktır?
Uyan ve müjde ile inanan toplum arasındaki ilişkiye başka bir açıdan bakabiliriz: İnanan toplum, bu inancını devam ettirebilmesi ve ondan bir daha uzaklaşmaması için, uyarıya ve müjdeye ihtiyacı vardır. İnancında her zaman aynı seviyeyi, kaliteyi ve derinliği muhafaza etmek için buna ihtiyaçları vardır.
Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin bu kısmına başka bir açıdan da bakabiliriz: Hz. Muhammed'in getirdiği mesaja, tevhîd inancına ve onun peygamberliğine inanan insanlar için bir tehlike kapıda beklemektedir. O da Hz. Muhammed'in tabiat üstü güçlere sahip olduğunu düşünerek ona tanrılık vasfını yakıştırmaktır. A'râf sûresinin 188. âyetinin ilk bölümlerinde buna dikkat çekilmektedir.
En'âm sûresinin 50. âyetinde konu daha açık bir şekilde gündeme getirilmektedir: Size, Allah'ın hazineleri elimdedir, demiyorum, gaybı da bilmiyorum, size ben bir meleğim de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyuyorum . De ki: 'Kör ile gören bir midir?' Düşünmüyor musunuz?"
Bununla yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 188. âyeti bir arada düşünülürse, Hz. Peygamber'in herhangi bir şekilde ilâhlaştırılmasını önlemeyi, onun daha önceki peygamberler gibi bir insan olduğu Allah'ın mesajını insanlığa iletmek için seçtiği bir kul olduğunu açıklığa kavuşturmayı hedef almaktadır.
Hz. Peygamber'e inanmayanların değil, ona inananların tanrılık özelliğini ona verme ihtimali vardır. İnanmayanlar, onu peygamber kabul etmiyorlar, tanrı olarak kabul ederler mi? Onun içindir ki uyarı ve müjde, inanan insanlara yapılmaktadır. Bu kişiler Hz. Peygamber'i seviyoruz diye, aşırıya kaçıp ona tanrılık özelliği verme durumuna düşebilirler. Onun içindir ki başka âyetlerde müjde öne geçerken, bu âyette uyarı öne geçmiştir.
Netice olarak diyebiliriz ki, 187 ve 188. âyetlerde Hz. Peygamber'in dindeki yeri belirlenmekte, hangi sorulara cevap verebileceği, bilgisinin alanı ve sınırı, iyilik ve kötülük alanı ile olan ilişkisi, gücü ile Allah'ın dilemesi arasındaki bağlantı açıklanmakta ve böylece ona tanrılık özelliklerinin yakış-tırılamayacağı dersi verilmektedir. Bu dersle Allah, Hz. Muhammed'e inananları şirkten korumakta, onların imanını muhafaza etmelerini sağlamakta, Hz. Muhammed'in görevlerini aydınlatmakta, ondan farklı beklentilerin olmaması uyarısında bulunmaktadır.[118]
İnsanın Yaratılışı Ve Şirk:
189. Sizi tek bir cevherden yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de o cevherden var eden Allah'tır. Eşine sarılınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve onu taşıdı. Yükü ağırlaşınca, karı-koca, Rableri Allah'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun, şükredenlerden olacağız" diye yalvardılar.
190. Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şeyde Allah'a ortaklar koştular. Allah onların ortak koşmalarından yücedir.
İnsanın bir cevherden yaratıldığı konusu, Nisa sûresinin 1. âyetinde açıklandı. Burada aynı açıklamaları yapmadan, âyetin başka konularına geçmeyi daha uygun buluyoruz.
1. "Sizi tek bir cevherden yaratan, gönlünün huzura kavuşacağı eşini de o cevherden yaratan Allah'tır". İnsanın tek bir cevherden yaratılışı, Nisa sûresinin 1. âyetinde açıklandı. Burada sadece liyesküne ileyhâ ifadesi açıklanacaktır. Sükûnete, "gönlü meyletsin, gönlü huzura kavuşsun, sükûnet bulsun, yani cinsellik bakımından doyum noktasına ulaşsın" mânası verilebilir. Ailenin temellerini oluşturan üç temel öğeden birisi, sükûnet meselesidir. Rûm sûresinin 21. âyetinde ailenin temellerindeki üç temel öğe şu şekilde sıralanmıştır: "Sükûnet bulmanız, aranızda sevgi ve merhameti koymak için size kendi cinsinizden eşler yarattı".
Cinsel doyum, sevgi ve merhamet, ailenin temellerini oluşturmaktadır. A'râf sûresinin 189. âyetinde bunlardan bir tanesi gündeme getirilmektedir. Böylece Allah insanları çift yaratmasının amacını da belirlemektedir. Çünkü insan tek cinsli yaratılsaydı, cinsel içgüdü olmayacaktı. Karşıt cinsin yaratılması, insanda doğanın doğurduğu ihtiyaçtır. Temel ihtiyaçlardan biri de cinsel içgüdünün tatminidir.
2. "Eşi-ne sarılınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve onu taşıdı. Yükü ağırlaşınca, karı-koca, Rableri Allah'a, 'Bize kusursuz bir çocuk verirsen, andolsun şükreden-lerden olacağız' diye yalvardılar". Ayetin bu kısmından çıkarılacak ilkeler şunlardır:
a) "Eşine sarılınca" ifadesi, "cinsel ilişkide bulununca" anlamına gelmektedir. Hz. Âdem ile eşinin nikâhını Allah kıymıştır. Eş olmanın gereğini yerine getirince, hanımı hamile kaldı. Buradaki hamile kalmanın anlamı, Âdemoğulları'ndan ilk defa eşeyli yaratılma gerçekleşmiştir, demektir. Eşeysiz yaratılmadan eşeyli yaratılmaya geçiş olduğu için Kur'ân'da yer almıştır. Sperm ile yumurtanın döllenmesi sayesinde gerçekleşen eşeyli yaratılma olgusu, evrimin ikinci basamağını teşkil etmiştir.
Âyette geçen "ve onu taşıdı" ifadesi, eşeyli yaratılma ile gerçekleşen hamileliği taşırdı, anlamına gelmektedir. Döllenmiş çocuk, onun rahminde iken öteye beriye gidip geliyordu. Hatta belki de hamile olduğunun farkında değildi.
b) Nihayet ağırlaşmca, Allah'tan kusursuz bir evlât istemek için dua etmeye başladılar. Böyle bir evlât verdiği takdirde şükredenlerden olacaklarına söz verdiler. Buradan şu neticeleri çıkartmak mümkündür: Eğitimin temel unsurlarından biri, belki de en önemlisi, "dua"dır. Eşler dualarına gebelikten itibaren başlamalıdırlar. Bu anlamda duanın anlamı, çocuğun yetişmesinde ilâhî müdahaleyi istemektir. Âyette geçen "sâlih evlât" kavramı, bedenen ve ruhen sağlıklı olması anlamına gelmektedir. Sağlıklı bir evlât istemek, ilk ana babanın sünneti olmakta ve bunu Kur'ân anlatmaktadır.
Çocukları ve nesilleri için dua eden peygamberlerin örnekleri Kur'ân'da yer almaktadır. Meselâ Hz. İbrahim kendi çocukları için Allah'a dua etmiştir: "Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder!" (Bakara 2/40). "Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri, namazı devamlı kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz, duamı kabul et!" (İbrâhîm 14/40).
Bunlar Hz. İbrahim'in dualarıdır. O da yetişmeleri ve ibadetlerde devamlı olmaları için evlâtları adına Allah'a dua etmektedir. Diğer taraftan Allah kullarının özelliklerini anlatırken, şöyle dua edeceklerine dikkat çekmektedir: "Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl, derler" (Furkân 25/74), "Benim soyuma iyilik bağışla!" (Ahkâf 46/15).
Bütün bu dualardan anlıyoruz ki, anne baba çocukları için daima Allah'a dua etmelidirler. Yapılan dualar ilâhî müdahaleyi devreye sokacak ve nesillerin eğitimi daha mükemmel olacaktır. Çünkü insanın eğitiminde beşerin gücü yetersiz kalmaktadır. Onun yeterli olmadığı yerde ilâhî müdahale devreye girecektir.
Hz. Âdem'in çocuğu için dua etme metodu, Kur'ân vasıtasıyla bütün insanlığa sunulmakta ve böyle yapılması önerilmektedir. Hz. Âdem'in duasında, "İyi evlât verirsen, şükredenlerden olacağız" demesi, sanki pazarlık yapmakta olduğu zarınım uyandırmaktadır.
3. "Allah, onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şeyde Allah'a ortak koştular. Allah onların ortak koştuklarından yücedir". Bu âyetin tefsirini yapan âlimler, hep Hz. Âdem ve eşinin şirk koşma ihtimalinden kaçarak açıklama yapmışlardır. Burada şirk koşan çiftin Hz. Âdem ve eşi değil de onların neslinden gelen çiftler olduğunu söylemek için ellerinden gelen gayreti göstermektedirler. 189. âyette anlatılan Hz. Âdem ve eşi değil midir? Hamile kaldığında Allah'a dua edip hayırlı evlât isteyen onlar değil miydi? O zaman âyeti olduğu gibi yorumlayacağız:
a) Yüce Allah Hz. Âdem ve eşinin duasını kabul ederek onlara kusursuz çocuk verdi. Ancak verdiği çocuk konusunda onlar Allah'a şirk koştular. Müfessirlerin bir türlü Hz. Âdem ve eşine yakıştıramadıkları bu şirkin mahiyeti nasıldı? Bu soruya Bakara sûresinin 165. âyeti ile cevap vermek daha yerinde olacaktır: "İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinirler de, onları Allah'ı sever gibi severler".
Demek ki Hz. Âdem ve eşi çocuklarını sevme konusunda aşırı giderek şirke düşmüşlerdir. Sevgi denen duygu, yöneldiği varlığa veya objeye göre, kimi zaman yüceltici, kimi zaman da şirk olmaktadır. Neyi ne kadar seveceklerini bilemeyenler bu hataya düşmüşlerdir. Onun içindir ki, Tevbe sûresinin 24. âyetinde hangi varlığın ve hangi objenin ne kadar sevileceğinin eğitimi verilmektedir. Câsiye sûresinin 23. âyetinde de hevesin tanrı edinilebileceğine dikkat çekilmektedir. Kendini tutkuya varacak şekilde seven insan, kendine tapmıyor demektir.
Bütün bu âyetlerden hareket ederek yukarıdaki soruya cevap verebiliriz. Yüce Allah Hz. Âdem ile eşinin düştüğü bu hatayı bize anlatarak, çocukları sevmekte aşın giderek onları tanrılaştırmanın yanlış olacağının bilgisini vermektedir. Zamanla Hz. Âdem ve eşi tövbe ederek bundan vazgeçmiş olabilirler. Onun için âyeti olmayacak boyutlara çekmenin anlamı yoktur.
b) Diğer taraftan Allah Teâlâ âyetin sonunda tevhîd inancının eğitimini vermektedir. "Allah onların ortak koştuğu şeyden yücedir". Böylece âyette "yücelik" kavramı öğretilmekte, Allah ile başkaları arasındaki fark ortaya konmaktadır. Tevhîd inancının olmazsa olmazlarından biri, Allah'ın diğer varlıkların hepsinden yüce olmasına inanmaktır. Allah ile varlıklar arasında bu yücelik farkını göremeyen, bilmeyen ve inanmayanın şirke düşme ihtimali büyüktür.
Eğer bir varlık dua edilince duayı yerine getiriyorsa, diğerleri de böyle bir güce sahip değillerse, bu varlıkları birbirleriyle eşit tutmak yanlış olur. Allah'a dua ediliyor, Allah dualara icabet ediyor, yani dualarını yerine getiriyor, ama ardından o konuda Allah'a şirk koşuluyor. İşte hatanın büyüklüğü buradadır.
Çocuk sevgisi aşırı bir tutkuya büründürülerek, insanın bütün benliğini kaplamamalıdır. Çocuk sevgisi, bütün insanlığın meselesidir. Kur'ân'da anne babaya çocuğunu sev denmez, çünkü sevgi ileri doğru doğal olarak akar. Anne babanın gönlünde zaten bu sevgi nehri vardır; nehir tabiî mecrasında akacaktır.
Gönül, severken çocuk sevgisine, insan sevgisine, eş sevgisine ve Allah, peygamber sevgisine ayıracağı paylan bilmeli, bilinçli akıtmalı ve bunda hata yapmamalıdır. Din eğitiminin ana konularından biri, bu eğitimi insanlara vermektir. Onun içindir ki Kur'ân'da bu eğitim verilmekte, çareleri gösterilmektedir. Sevgi konusunda insanın ayağının kayması, tökezlemesi, sürçmesi, dengesini bozup şirke düşmesi ihtimali her zaman mümkündür.[119]
Şirki Önlemenin Yolları:
191. Kendileri yaratılmakta olan ve bir şey yaratamayan putları mı Allah'a ortak koşuyorlar?
192. Oysa, putlar onlara da yardım edecek güçte değil ve kendilerine de yardım edemezler.
193-194. O putları doğru yola çağmanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir. Allah'tan başka yalvardıklarınız sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler.
195. Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırınız, sonra bana tuzak kurun ve bana göz açtırmayınız".
Genel anlamda bu âyetlerde, Allah'tan başka bir varlığa kutsallık verilip tanrı edinilmesinin delilleri sıralanmakta, insan beynini bazı konularla karşı karşıya getirerek, şirk koşmanın ne kadar yersiz olduğunu, akıl dışı olduğu açıklanmaktadır.
1. Yaratma gücü. "Kendileri yaratılmakta olan ve bir şey yaratamayan varlıkları Allah'a ortak mı koşuyorlar?" Yaratılmış olup, bir şey yaratamayan şeylerin ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu varlıkların putlar olduğunu söyleyenler olduğu gibi, cinler ve insanlar olduğunu da söyleyenler olmuştur. Bizim tercihimiz, tanrının özelliklerinin verilip tanrılaştırılan insanların kastedildiğidir. Çünkü putlardan yaratma beklenemez, ama yaratılmış olup kendisi bir şey yaratamayandan kasdın, insan olması gerekiyor. Meselâ Mâide sûresinin 116. âyetinde, İsrâiloğullan'nın hıristiyan kanadının, Hz. îsâ'yı ve annesini tanrı edindiği anlatılmaktadır. Azizlere ve farkında olmadan bazı velîlere de tanrılık vasfı verilerek şirk koşulmaktadır.
İnsanın, "yaratma" sıfatından hareket ederek hiçbir varlığın Allah'a eş koşulamayacağı, tanrılık makamı verilemeyeceği anlatılmaktadır. Üstelik sadece yaratamamasına bakmayınız; kendisi yaratılan bir varlık da tanrı olamaz ve böylece Allah'a eş koşulamaz.
Bu noktadan hareketle şu neticeyi çıkartabiliriz. İnsan kendi fiilinin yaratıcısı değildir; ama insan ister, Allah da yaratır. Çünkü Allah kulunun zina etmesini, çalmasını, yalan söylemesini, adam öldürmesini, şirk koşmasını, inkâr etmesini, gıybet etmesini istemez; insan kendisi ister, Allah da yaratır. Fiili seçmek, istemek, karar vermek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Onun içindir ki, bir şey yaratamayan insanlardan herhangi biri tanrı edinilemez. Peygamberler bile böyle bir niteliğe sahip olmadığına göre, normal bir insanın tanrılık özellikleri kalmış mıdır? Âyette bu soru sorularak, yaratma ve yaratılma özelliğinden hareketle şirk ortadan kaldırılmaktadır.
2. Yardım etme gücü. "Oysa, putlar onlara da yardım edecek güçte değil ve kendilerine de yardım edemezler" Yüce Allah, kendisine eş koşulacak varlık veya varlıklarda aranacak ikinci özelliğin yardım edip edemedikleri olduğunu söylüyor. Tanrı edinilen ister insan olsun, isterse put olsun, insanlara yani kendilerine tapanlara yardım edip edemediklerine bakmalıdırlar.
İnsanlara ve bütün canlılara verilen nimetlerin arkasındaki güç, görülmelidir. Şirk koşmasının ya da tanrılık vasfım vermenin en önemli sebeplerinden biri, o varlıktan fayda, yardım temin etmektir. Neden insanlar bulundukları yerden dua ederek Allah'tan yardım dilemezler de bir yatın ziyaret ederek orada dua edip yardım isterler? Bu sorunun cevabında şu vardır: Herkes başındaki belânın defedilmesi, ihtiyacı olan bir şeyin temin edilmesi için oralara gider. Kimi zaman farkında olmadan oradaki yatırdan yardım diler, kimi zaman onun himmeti ile Allah'tan yardım ister, ama çoğu zaman da bu yaptığının şirk olduğunun farkına varmaz. Kendisine bile yardım edemeyen âciz, ölümlü bir varlığa veya varlıklara tanrılık vererek şirk koşmanın ne kadar akıl dışı bir hareket olduğunun eğitimi burada verilmektedir.
İnsanlık tarihi bu akıl dışı eylemlerle kirletilmiş, Allah ile kulların arasındaki ilişkiler baltalanmış ve koparılmıştır. İnsanoğlu kendisine bunca nimetler vasıtasıyla gelen yardımın kaynağını unutmuş ve bunun neticesinde şirk koşmuş ve koşmaktadır. Onun içindir ki bütün peygamberlere verilen vahyin birinci amacı ve mücadelesi, şirki ortadan kaldırmak olmuştur.
"Yardım etmek" özelliğinden hareketle şöyle bir akıl yürütme ile şirkten kurtulmak mümkündür: "De ki: 'Allah'ı bırakıp da bize fayda vermeyecek veya zararı defedemeyecek olan şeylere mi tapalım?" (En'âm 6/71). Demek ki insan, şirkten kurtulabilmesi için tapacağı varlıkta yardım etme, fayda verme ve zararı defetme gücünü aramalıdır. Sadece başkasına yardım etmesi değil, kendi kendine yardım edip edemeyeceğine de bakması gerekir.
3. Çağrıya cevap vermek. Genelde ibadet edilen Allah'ın dışındaki varlıklar, puttur, yahut ölülerdir. Yüce Allah, şirk ile mücadelede düşünülmesi gereken üçüncü özelliği, çağrıya cevap verebilme gücü olarak belirtmektedir. "O putları doğru yola ça-ğırırsanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir". Râzî bu âyeti şöyle açıklamaktadır: Müşriklerin taptığı putların, doğruya çağrıldıklarında ona uyamayacakları da görülür. Kendilerine çağrıda bulunanın durumunu, çağrıda bulunmayanlardan ayıramazlar. Doğruya çağrıyı duyup da onu yapana uyacak bir beyin sistemine sahip değillerdir. Çağrıyı duyup gereğini yapacak bir niteliğe sahip olmayan varlığa tapınmak, insanın iman boyutunu kirleten bir şirktir.
4. Kula kul olunmaz. "Al-lah'tan başka yalvardıklannız sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler". 191. âyetten itibaren anlatılanlar, kul olan insanlardır. İnsanın insana kutsallık verip tapınması ele alınmaktadır. Onun içindir ki, "Dua edilenler sizin gibi kullardır" ifadesine yer verilmektedir. Puttan kul olmaz, insandan kul olur.
Burada yüce Allah, insanların kendileri gibi kul olanlara dua ederek yardım beklediklerini, problemlerini sunduklarını, çare aradıklarını ve böylece onlara tanrılık özelliği verdiklerini gündeme getirerek, yanlışlarını anlatmaktadır. Tanrılık özelliğine sahip olan bir varlık, yapılan duaya icabet edip gereğini yerine getirebilmelidir. Bunu yapamıyorsa, onda bir eksiklik var demektir. Eksik olan varlık da tanrı olamaz. Hele bu varlık kendisine tapan gibi bir kul ise, işin vahameti şirke çıkmaktadır.
Yüce Allah kula kul olunamayacağına işaret ederek, insanların kula kul olduğunu ve olacağını vurgulamakta, insanın bu hataya düşmesini önleme amacını gütmektedir.
5. "Onların yürüyecek ayakları mı var; yoksa tutacak elleri mi, yoksa görecek gözleri mi var veya işitecek kulakları mı var? De ki: 'Ortaklarınızı çağırınız, sonra bana tuzak kurunuz ve bana göz açtırmayınız!" Öyle anlaşılıyor ki, burada kastedilen putlar veya ölülerdir.
Yüce Allah burada dört organdan bahsetmektedir: Ayak, el, göz ve kulaklar. Ayaklardan kasıt, çağrıda bulunana icabet edip yardımına koşma gücüdür. Tutacak eller de, istenilen yardımı yerine getirecek güçtür. Görecek gözden kasıt, kullarının hallerini müşahede etme, onları gözetleme yetişidir. İşitecek kulaklardan kasıt da, yalvaranın sesini duyacak özelliktir. Aslında Tanrı olacak varlığın sıfatlarını, insanın idrakine anlatma metodudur.
Ayakların anlamını "Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm" (Bakara 2/186) âyetiyle; ellerin anlamını da: "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" (Fetih 48/10) âyetinde geçen "güç"; gözü de Allah'ın basîr; kulaklarını da Allah'ın semî' sıfatlan ile açıklamak mümkündür. Onların tanrılarının, çağrıya uyamayacağına, kudretleriyle iş göremeyeceğine ve duyamayacağına işaret edilmektedir. Tanrı olan varlıkta bu dört özellik sonsuz olarak olmalıdır.
Onların şirk koştukları tanrılarında bu gücün ya da özelliklerin olmadığının ispatı, onları çağırıp Hz. Peygamber'e kendilerinin tuzak kurup, göz açtırmamalarını temin etmelerini istemek olmuştur. Onların kuracağı tuzağa, tanrıları yardım edecek midir? Çünkü tanrı olan varlık, haksız yere kurulan tuzaklara yardım etmeyi değil, o tuzakları yıkmayı ön görmelidir. Tanrı kötülüklere karşı tuzak kurar, iyi olanlara değil.
Netice olarak diyebiliriz ki, yüce Allah şirki ortadan kaldırmak için yaratmayı, yardımı, çağrıya cevap verip problemi çözme ve tanrılık vasıflarının sonsuzluğunu gündeme getirmekte ve böylece Allah'ın eşi olamayacağını anlatmaktadır. Ayrıca müslümanlarla kitap ehli bir araya gelip Âl-i İmrân sûresinin 64. âyetinde olduğu gibi şirkle mücadele vermeli, dinlerinin talî olan yönlerini değil, şirkle mücadele yönünü öne çıkarmalıdırlar.[120]
Allah İle Putlar Arasındaki Farklar:
196. Şüphesiz ki, benim koruyanım, kitabı indiren Allah'tır ve o bütün sâlih kullarını görüp gözetir.
197. Allah'ın dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler.
198. Onları doğru yola çağırmış olsanız, işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.
A'râf sûresinin 190-195. âyetleri arasında şirk koşmanın yanlışlığı ortaya konurken, 196-198. âyetlerde de müslümanlann aynı hataya düşmemeleri için önlem alınmaya çalışılmaktadır.
1. "Şüphesiz ki, benim koruyanım, kitabı indiren Allah'tır". Âyette geçen velî kelimesinin öne çıkan anlamlarından biri, "koru-mak"tır. Onların entrikalarına, tuzaklarına karşı Hz. Peygamber'i koruyacak olan Allah'tır. Âyetin bu kısmında "kitabı indiren" tanıtılmaktadır. Kur'ân'ı indiren Allah'ın veliliği, koruyuculuğu gündeme getirilmektedir. Bunun anlamı şudur: Müşriklerin taptıkları tanrılar, böyle bir kitabı indiremez ve indirmeye de güçleri yetmez. Demek kitabı indirme eylemi, Allah'ın velilik sıfatının bir gereği olmaktadır. Allah'ın koruyuculuk sıfatı kitapla temin edilmekte, kitap O'nun veliliğini yeryüzüne indirmektedir. Böylece kitabın koruyucu özelliği de ortaya çıkmaktadır.
2. "O, iyileri dost edinir". İyileri dost edinmesinin anlamı, onları görüp gözetmesidir. Onlara yardım eder, dualarını yerine getirir, çağ-raun; doyar ve ihtiyaçlarını giderir. İyi insanlara karşı kötülerin kurduğu tuzakları ortadan kaldırıp onları korur. Onların vekili durumundadır. Böylece sâlih, yani iyilerle ilâhî korumanın arasında bir bağlantı kurulmaktadır.
Kitapla veliliğin arasındaki diğer bağlantı şudur: Allah'ın kitabına inanan, onun gereklerini yerine getiren, böylece tevhîd inancının ağacını gönlünde diken insan, sâlih insandır. Allah da onun koruyanı ve yardım edenidir. Veliliğin kitapla, kitabın da iyi olmakla bağlantısı kurulmaktadır.
Buradaki bağlantıları önceki âyetlerde geçen şirk konusunu dikkate alarak kurarsak, şu neticeye varabiliriz: Kitap şirkle mücadele vermek için indirilmiştir. Şirkle mücadele eden kitaba katılmak, onu hayata geçirmek, iyi insan olmanın gereklerindendir. Yüce Allah, kendi kitabım savunan, inanan ve hayata geçiren iyi insanların işlerini de üzerine almakta, onları koruyup yardım etmektedir.
3. "Onu bırakıp taptıklarınız, ne size yardıma güçleri yeter, ne de kendi kendilerine yardım edebilirler" . Burada Allah müslümanlan muhatap aldığı kadar, müslüman olmayanları da muhatap almaktadır. Size ve kendilerine yardım edemeyen varlıklara tapınmanın büyük hata olacağına dikkat çekilmektedir. Yine burada "yardım etmeyi" tanrılık vasıflarının önüne çıkarmaktadır. Bunun sebebi, insanların şirk koşarken hep tanrılarından yardım dilemeleridir. "Yardım", insanı boyun eğdiren, tapınmaya kadar götüren bir eylemdir. İhtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek, kulluğun gereklerinden biri olmaktadır. Mutlak mânada ihtiyaçları gidermek için yardım eden güce sadece Allah sahiptir.
Onun içindir ki, yardımdan hareketle tevhîd inancına varılabilir. İnsanlar ihtiyaçlarına bakmalı, bu ihtiyaçları giderecek olan yardımı yapan mutlak kaynağa bakmalıdırlar. Bu zihin faaliyeti, tek tanrı olan Allah'a varacaktır.
4. "Onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Sana baktıklarını görürsün, oysa onlar görmezler". "Onları doğru yola çağırsanız" ifadesinden kastedilen kimlerdir? Bunların put olduğunu söyleyenler olmuş, ama biz bunu doğru bulmuyoruz. Çünkü put doğru yola çağrılamaz. Tapınılan bir insan ise, onu çağırma yerine, ona tapanları çağırmak gerekir. Her iki durumda da çağrılanların sahte tanrılara tapan müşrikler olduğu anlaşılmaktadır.
Demek ki duymayacak olanlar müşriklerdir. Ayette "doğru yol" diye tercüme ettiğimiz hudâ kelimesi, burada tevhîd inancı anlamına gelmektedir. Çünkü müşrik için "doğru yol", tevhîd inancı olmaktadır. İbn Abbâs buradaki hudâ kelimesini, "hak" ile mânalandırmıştır. Hakkın ne olduğunu araştırır-sak, onun da onlar için tevhîd inancı olduğu ortaya çıkacaktır. Onları tevhîd inancına çağırırsanız, duymazlar ya da dinlemezler.
Onların duymaması ya da dinlememesi, maddî anlamda sağır olduklarını ifade etmemekte, beyinlerde tevhîd inancının gireceği bir alan olmamasından kaynaklanmaktadır. Şirk onların gönlünü kapladı, beynin gönüle aktaracağı bir şey olmadığı için, kulaklar manen çalışmaz hale gelmektedir.
Kendilerinin inanç bakamından doğru yolda olduklarını kabul etmeleri, onların dinleme ihtiyacını ortadan kaldırdığı için, duyma konusunda alâkalarını tahrip etmiştir. Yüce Allah duyu organlarından kulak konusunda; onun psikolojik etkinliği ve eğitime yansımasının analizini yapmaktadır.
"Onları sana bakar görüyorsun, halbuki onlar görmüyorlar". Yüce Allah J& nazara (bakmak) fiili ile basara (görme) fiili arasındaki farkı da göstermektedir. İnsan bakar, ama görmeyebilir. Her bakan insan görüyor anlamına gelmemelidir. Nazar ile basiretin temel farkı budur. Nazar, kafa gözleri ile olurken; basar, gönül gözüyle olmaktadır.
Hayvan da bakıp görür, ama insan gönül gözüyle görünce hayvandan farklı olduğunu ispat etmiş olur. Okuyup da anlamamak, aynı anlamı ifade etmektedir. Meselâ müslüman olmayan ilâhiyatçı bir bilim adamı, Kur'ân'ı okuyup ondaki hakikati anlamıyorsa, günümüzde yaşasa bile bu gruba girmektedir. Kafa gözleriyle okuyor, ama ondaki hakikati göremiyor. Burada görecek olan gönül gözüdür. A'râf sûresinin 193. âyeti ile 198. âyeti, 179. âyetin bir açıklaması durumundadır. 179. âyette insanların ve cinlerin niçin cehenneme gidecekleri açıklanırken, bunun sebebi kalp, göz ve kulakların görevlerini yapmamalarına bağlanmıştı. Bu âyetlerde söz konusu görevlerin nasıl aksadığının açılımları yapılmaktadır. Nemi sûresinin 80-81. âyetlerinde; Rûm sûresinin 52-59. âyetlerinde bu tür insanlar, bir bakıma yaşayan ölüler olarak takdim edilmektedirler. Fâtır sûresinin 22. âyetinde bu yaşayan ölüler kavramı gündeme getirilmektedir.
"Dirilerle ölü-ler bir olmaz. Şüphesiz Allah dileyene işittirir. Sen kabirdekine isittiremez-sin" (Fâtır 35/22). Kabirdeki ölü duyarsa, yaşayan ölülere de duyurursun denirken, insan beyni ve gönlü kabre benzetilmektedir. Beyin ve gönül çalışmayınca mezara dönüşmektedir. Aslında bu dünya, o insan için mezar olmaktadır. İnsan sadece toprağın içinde olunca ölü kabul edilmemelidir, şirk koşup inkâr edenler de yaşasalar bile mezardadırlar.
Diğer taraftan Fâtır sûresi 19'da "Körle gören bir değildir" denirken, gören körden bahsedilmektedir. Hz. Peygamber'e bakıp da onu görmeyenlerin bakar kör oldukları da bu âyetle tescil edilmektedir. Demek ki insan, biyolojik organları gereği diri ya da insan değildir. Psikolojik yeteneklerini, beyin ve gönlünü kullanarak diri olmaktadır.[121]
Yapılması Gereken:
199. Sen affetme yolunu tut! Uygun olanı emret, câhillerden yüz çevir!
Bu âyeti önceki âyetlerle ilgili olarak açıklamak gerekir. "Sen af yolunu tut!" şeklindeki emir niçin emredilmektedir? Bir önceki âyette, "Sana bakıyorlar, ama görmüyorlar" ifadesi açısından bakılırsa, Hz. Peygamber'in af yolunun tutulması emredilmektedir. İnsana baktığı halde onu görmemek, bir hakarettir. Bu hakaret insan olarak bir hata, peygamber olması sebebiyle de bir günâhtır. Bir başka ifade ile, peygamberin hakkını çiğnemek ve ona hakaret etmektir. Yüce Allah Hz. Peygamber'den, onları affetmesini istemektedir. Yapılması gerekenin bu olduğunu ona hatırlatılmaktadır. Bu emir, bütün din bilgini ve din görevlilerinin uygulaması gereken bir metot olmaktadır.
"Af yolunu tutma"nın bir anlamı da, onlara yumuşak davran, kırıcı olma demektir. Bu durum Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetinde açıklanmaktadır: "Allah'tan bir rahmet gereği onlara yumuşak davrandın". Af yolunu tutmayan, sert ve kaba davranır. Bu da insanların onun etrafından ayrılması anlamını ifade eder.
Bu ifadeyi "Affı ele al!" şeklinde mânalandınrsak, insan ilişkilerinde özellikle hoşgörü ve kolaylık tarafını al, demek olur. İnsan işlerinden, sana kolay gelecek olanları alıp işlemek gerekiyor. Kin besleyerek, sert davranarak düşmanlık göstermek mi daha kolay bir yoldur; hoşgörü ile, yumuşak davranarak gönül almak mı daha kolaydır? İnsanların hoşgörüden yana tercihini kullanması emredilmektedir.
Diğer taraftan açıklamak mümkündür: "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla, en güzel olan ne ise, o yolla mücadele et!" (Nahl 16/125). Demek ki affı almanın anlamı, kötülükten sakındırmak, insanların yanlışlarına değil, iyi taraflarına bakmak demektir. En güzel yolla mücadele etmek, affın yolunu tutmak ve affı ele almakla gerçekleşecektir. İyiyi emretmek de, hikmetle ve güzel öğütle davet etmek anlamını ifade etmektedir.
"Affı ele al!" ya da "Af yolunu tut!" emrinin diğer bir anlamı da Nahl sûresinin 126. âyetinde belirtildiği gibi, sabırlı olmayı ifade etmektedir. Sabirli olamayan, affetme eylemini gerçekleştiremez. Sabretmek, Âl-i İmrân sûresinin 134. âyetinde "kinini yutmak" olarak geçmektedir. Kinini yutunca, affetme safhası gelmektedir.
Hz. Peygamber'e verilen bu iki emir, aynı zamanda birinci derecede müslümanları, ikinci derecede de bütün insanlığı ilgilendirmekte, "af ve "iyi" gibi iki evrensel değeri insanlığın ahlâkına yerleştirmektedir. Yapılan yanlış harekete karşı gösterilecek tepkilerin çeşitleri çok olmasına rağmen, affı seçmek, kâmil insan olmamn en önemli göstergelerinden biri olmaktadır. Affı seçtikten sonra, iyiyi emretme imkânını yakalayabiliriz.
Âyette verilen üçüncü emir, câhillerden yüz çevirmektir. Câhil kavramının anlamı, bildiği halde tatbik etmemek, kendini tanıyamamak, ahlâkî değerlere ve hakikate karşı inatla kapalı kalmaktır. Aslında câhil insanlar, bu ahlâkî değerleri ve hakikati biliyor ve anlıyor, ama kendilerini onlara karşı kapalı tutuyorlar. Bunun ana sebeplerinden biri, kendini tanıyamamalarıdır.
Câhillerin bu kapalılığı, onların sözlerine ve davranışlarına yansıyarak, Hz. Peygamber'e kötü sözler ve aşağılık davranışlarda bulunmalarına sebep olmaktadır. Böyle sözleri ve davranışları sergileyen câhillerden yüz çevirmesini yüce Allah peygamberinden isterken, bütün müslümanlardan da istemektedir. Bu emri başka âyetlerle açıklayabiliriz. "Onlar, boş sözlerle karşılaştıklarında, vakarla geçip giderler" (Furkân 25/72). Câhil insanlar kötü sözler söylerler, onların bu sözleri müslümanları asla etkilemez, onlar câhillerin seviyesine düşmeden çekilip giderler. "İnananlar, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler" (Mü'minûn 23/3). Boş ve yararsız sözler, câhillerden çıkar. Buradaki eylemi yerine getirenler, aslında A'râf sûresinin 199. âyetindeki "Câhillerden yüz çevir!" emrini hayata geçirmektedirler.
Bu emri hayata geçirenlerin durumunun âhirette şöyle olacağı açıklanmaktadır: "Orada boş bir söz ve günâha sokan bir laf işitmezler" (Vâki'a 56/25). Onun içindir ki Hz. Peygamber bu âyetin tefsirini şu şekilde yapmıştır: "Faziletlerin en üstünü, seninle ilişkisini keseni senin arayıp sorman, seni mahrum bırakana senin iyilikte bulunman, sana zulmedeni senin affetmendir"[122].
Netice olarak diyebiliriz ki affetmek, iyiyi emretmek ve câhillerden yüz çevirmek, İslâm'ın ahlâkî değer ve eylemlerini oluşturmaktadır. İslâm ahlâkının evrensel boyutta üç temel direğini oluşturan bu emirler hayata geçirilirse, nasıl bir toplum oluşacağı ortadadır. Din eğitimi bilginleri ve din görevlileri, bu ilâhî emirleri topluma kazandırırlarsa, toplum üstün erdemlerle donatılmış olacaktır. Câhillerden yüz çevirmek, kötüye bulaşmamak, kötülere denk olmamak, onların seviyesine düşmemek şeklinde anlaşılırsa, erdemin derunî etkinliği yakalanmış olur.[123]
Kin-Af İlişkisi:
200. Doğrusu, şeytandan sana bir dürtü gelince, Allah'a sığın, çünkü O, işitir, bilir.
201. Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda, düşünüp hemen görürler.
1. Bir önceki âyet gelince, Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet ediliyor: "Gazap gerçekleşmiş iken bu nasıl olur ya Rabbi?"[124]. Gazap anında nasıl affedilecek, nasıl iyi emredilecek, nasıl câhillerden yüz çevrilecektir? Bu sorunun cevabı, 200. âyette verilmektedir.
Affetmeyi, iyiliği emretmeyi ve câhillerden yüz çevirmeyi engelleyecek olan şeytanın dürtüşüdür. Bunları gerçekleştiremeyen insan, şeytanın etkisi altındadır. Nezğ kelimesi, "vesvese, dürtü, günâhları süslü göstermek" anlamlarına gelmektedir. "Rahatsız etmek" anlamına gelen bu kelime, iki toplumun arasına fitne sokmak mânasını da ifade etmektedir.
Şeytanın buradaki vesvese vermesini, önceki âyetlerle bağlantılı olarak açıklayabiliriz: Tevhîd inancı anlatıldıktan sonra tepki gösterenlere karşı duyulacak öfkenin şeytandan kaynaklandığı, burada gündeme getirilmekle, insanın içinde kopan öfke fırtınasının kaynağı konusunda analizler yapılmaktadır. A'râf sûresinin 198. âyetinde tevhîde çağrıldığı halde dinlemeyen, peygambere baktığı halde görmeyen insanların durumunu şeytan kullanarak, peygamberi öfkelendirme yolunu tutabilir. Bu da, onun affı tercih etmesini, iyiyi emredip câhillerden yüz çevirmesini önleyebilir.
Yukarıda verilen hadîsteki "Ey Rabbim, ya (haklı) öfkenin durumu nedir" sorusunun cevabı, A'râf sûresinin 200. âyetindeki analiz olmuştur. Affı seçmeye, iyiyi emredip câhillerden yüz çevirmeye mani olan gözü kara öfkenin, aklı devre dışı bırakabileceğine işaret edilmektedir.
2. "Hemen Allah'a sığın, Çünkü O, işitendir, bilendir" . Şeytanın vesvesesinden, insan peygamber bile olsa kurtulamaz. Burada Allah'a sığınmak gerekir. Çünkü yapılan duayı yüce Allah işitmektedir ve içine şeytanın soktuğu vesveseden haberdardır. Allah, insanın iç âleminde cereyan eden bütün oluşumları ve onların nereden kaynaklandığını bilmektedir.
3. İnsan, şeytanın vesvese verdiğini ve içinde kopan öfke fırtınasının şeytanî olduğunu nasıl anlayacaktır? Bu soruların cevabı, A'râf sûresinin 201. âyetinde verilmektedir. Bu âyette hem takva sahiplerinin kim olduğunun tanımı yapılmakta, hem de vesvesenin şeytanî mi, rahmânî mi olduğunu anlama metodu verilmektedir. Müttakîlerin, şeytanın vesvese vermesi ile hemen düşünüp gönül gözü ile görebilenler olduğuna dikkat çekilmektedir.
Düşünmek ve gönül gözü ile görmek, takvanın olmazsa olmazını teşkil etmektedir. Düşünemeyen ve basîreti olmayanlar takva sahibi olamazlar. Buradaki düşünme ve görme faaliyeti, insanın kendi içine yönelik olarak cereyan etmektedir. İçinde kopan fırtınalar üzerinde düşünen ve onları gören kili, takvaya ermiş demektir.
Düşünme ile basîret, aklın ürünleri olduğuna göre, aklı kullanmadan i seviyesine erişilemeyecektir. Bu takva elde edilince, şeytanın vesvesesi görülecek ve derhal Allah'a sığınılacaktır. Takva duygusu doğuştan insanda vardır, ama bu potansiyeli pratiğe aktarmak, eğitim vasıtasıyla mümkündür. "Allah'a sığınmak" anlamın gelen isti'âze konusu, şeytanı etkileme yollarıyla beraber Fatiha sûresinin tefsiri yapılırken geniş bir şekilde açıklanmıştı.
201. âyette geçen tâif kavramı, "insan idrakini gölgelendiren, anlaşılması I0Î Olan saplantı, sabit fikirlilik" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla şeytandan karanlık kuruntu şeklinde anlaşılabilir. "Delilik ve cinnet getirmek" mânasına da gelmektedir. Öfkeli insanın kızgınlığı, deliliğe ve cinnet getirmeye benzediği için ilgili durum bu kelime ile ifade edilmektedir.
Demek ki insan her an için şeytanın etki alanına girmekte ve bu etkinin mağduru durumuna gelmektedir. Kur'ân yaptığı bu açıklamalarla insanı bu etki alanının dışında tutmaya çalışmaktadır. Bütün bilgilendirmelerine rağmen insan bunu beceremeyebilir. Bunun için Allah'a sığınması ve ondan yardım dilemesi gerekmektedir.[125]
Kötüler İyileri Etkilemek İster:
202. Kardeşleri onları azgınlığa çekerler, hiç yakalarını bırakmazlar.
Bazı müfessirler âyette geçen "kardeşler" kelimesindeki zamirin şeytana gittiğini söylemektedirler. Elmalık M. Hamdi Yazır da aynı mânadan hareket etmiştir. Süleyman Ateş ise bu mânayı kabul etmemektedir. Süleyman Ateş'in verdiği mânayı ve yorumunu kabul ettiğimizi söylemeliyiz. Zemah-şerî de şeytanların kardeşinin müttakîler olmadığına dikkat çekmiştir.
Mekke'de inen bu âyetler, ilk anda, Kureyş kabilesinde yetişmiş olan insanları nitelemektedir. Bunlar birbirlerinin akrabaları, aynı kabilenin insanlan idiler. Birbirlerinin kardeşleri sayılırlardı. Birbirlerinin kardeşleri sayılan bu insanlardan bir kısmı inanmış, bir kısmı da inkâr etmişti. İnananlar şeytanın sözüne kapılmazlar; şeytan inanmayanları azdırır. Şeytanın sözüne kapılanlar, inanan kardeşlerini de kendileri saptırmaya çalışırlar. Bu her zaman böyledir. İnanmayanlar, inanan arkadaşlarım da kandırmaya, sapıklığa düşürmeye çalışırlar[126].
Süleyman Ateş'e zamirler konusunda katılıyoruz, ama yaptığı tefsirde gerçeklerle bağdaşmayan görüşlerin olduğunu da söylemek gerekiyor. "Şeytan inanan insanı etkileyemez" iddiası ne demektir? A'râf sûresinin 200. âyetinde, şeytanın doğrudan Hz. Peygamber'i etkileyeceği söylenmiyor mu? 201. âyette takva sahiplerine şeytanın vesvese vermesi Duyurulmuyor mu? Kur'ân'ın bütününe bakıldığında, şeytanın kâfirlerden ziyade müslümanlarla uğraştığının farkında değil miyiz? Haşr sûresinin 11. âyetinde, Allah'ı inkâr eden insanlardan şeytanın uzaklaştığını, âlemlerin Rabbi'nden korktuğunu ifade ettiğini şeytan söylemiyor mu? Demek ki şeytan kâfiri terkediyor, hem işini bitirdiği hem de kendisinden daha tehlikeli hale geldiği için. Şeytanların dostlarının, kardeşlerinin, kendi toplumlarındaki kardeşlerini, kendi toplumunun insanlarını yoldan çıkarmasına işaret edilmektedir. Kötülerin iyileri etkileyip yoldan çıkartmasını konu edinmektedir. Birinci derecede, şeytanın insanı değil ikinci derecede şeytanın yoldan çıkardıklarının diğer insanları yoldan çıkarmasını konu edinmektedir.
Olumsuz mânada etkileşimi vurgulayan bu âyet, şeytanın etkisi altında kalanların bu kötü hastalıklarını toplumun diğer fertlerine, kendi kardeşlerine bulaştırdıklarına dikkat çekmektedir. Kötülükler, bu etkileşim ve bulaştırma yolu ile geometrik olarak yayılır. İyiliklerin yayılışı ise matematikseldir.
Toplumdaki lüzumsuz tartışmaları, kavgaları önce şeytan başlatır, sonra geri çekilerek seyretmeye başlar, ona bulaştırdığı insanlar şeytanın yapacağını yapmayı sürdürür. Tartışma, kavga ve nefret gibi toplumu çürüten eylemler, insanların eliyle bulaşır. Âyette geçen 'JLvjJi yemüddûnehüm (yardım ederler) ifadesi, vesveseyi kuvvetlendirmek, yanlışa devam etmek, insan aklının yanlışı anlayıp ondan vazgeçmesini önlemek mânalarına gelmektedir. Bu kelime Kur'ân'da olumsuzluğu ifade eden çeşitli konular için kullanılmıştır. Olumlu konularda "imdâd" kalıbı kullanılmaktadır.
a) "Kendilerine mal, mülk ve çocuklar vermekle, sanıyorlar mı ki!" (Mü'minûn 23/55).
b) "Biz onlara istediklerinden meyve ve eti bolca vereceğiz" (Tür 52/22).
c) "Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz?" (Nemi 27/36).
d) "Gerçekte, Allah onlarla alay eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başı hoş dolaşırlar" (Bakara 2/15).
Görüldüğü gibi bu kelime "vermek, bollaştırmak" mânasından hareketle yardımda bulunmayı ifade ettiği gibi, Bakara sûresinin 15. âyetinde "bir davranışı gerçekleştirmek için fırsat vermek" mânasına da gelmektedir. Onların dostları, kardeşleri, onları öylesine etkileyip azgınlığa sürüklerler ki, bu durum kesintisiz devam eder. Şeytanın etkileyip yoldan çıkardığı insanlara parmağını kaptırınca, bütün vücudunu götürürler. Kötülük adına bir kere onların ağına düştüğünde, bir daha kurtuluşun olmayacağını Allah ıksâr kelimesiyle açıklamaktadır. "Bir şeyden geri durmak" anlamına gelen iksar, "kötülüklerden geri durup vazgeçmek" mânasını da ifade etmektedir.
İbn Abbâs'ın bu kelimeye verdiği mânadan hareket edersek, hem saptırılan hem de saptıranın işine devam edeceğine işaret etmektedir, diyebiliriz. Saptıran saptırmasına, sapan da sapmasına devam etmektedir. Onun için âyetteki ıksâr kelimesinin başına olumsuzluk edatı getirilmiştir: jxn£*i*f "Sonra da azgınlığı bırakmazlar", yani onda devam ederler.
Bu durumu fizikî bir kanunla açıklamak mümkündür. Ağır ve pis kokulu bir yere girince kokuyu hissederiz, ama orada bir müddet kalınca, artık onu hissetmez oluruz. O havayı hissetmemek, onun temizlendiği anlamına gelmez, tam tersine biz o ortama alışmış durumdayız. Kötülüğü ilk önce işleyen insan bir pişmanlık duyar, kötülüğü defalarca işledikten sonra artık pişmanlık hissini duymaz olur. İnsan insanı yoldan çıkarınca ve onun bu durumuna devam etmesini temin edince, artık yoldan çıkan kendiliğinden ona devam edecektir, çünkü kötülüğünün kokusunu duymamakta, pişmanlık duygusu ortadan kalkmakta ve kötü fiilin farkında olma yetisini kaybetmektedir. Böylece sapıklık, o insanların karakteri haline gelir. Etle tırnağın ilişkisi ne ise, onların da sapıklıkla ilişkileri o duruma gelir. Onun içindir ki, kötü alışkanlıklarla mücadele etmek dinlerin en zor uğraşlarından biri olmuştur. Kötü davranışlarının farkında olmayan, o davranışları sürekli olarak yapan ve onların kötü kokusunu duymayan insanı geri alıp onlardan vazgeçirmek, en zor uğraşlar arasında yer almaktadır.[127]
Peygamber-Ayet İlişkisi:
203. "Onlara bir âyet getirmediğin zaman, sen bir tane derleseydin ya!" derler. De ki: "Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım. Bu kitap, Rabbiniz-den gelen göz açıcı belgeler olup, inanmış bir topluma rehber ve rahmettir".
Bu âyetin analizinden çıkarılacak neticeler şunlardır:
1. "Onlara bir âyet getirmediğin zaman, sen bir tane derleseydin ya! derler". Buradaki âyet kelimesine, "mucize" anlamı verilebileceği gibi, "Kur'ân âyeti" anlamı da verilebilir. Bir sonraki bölümde de mucize anlamında değil, Kur'ân âyetlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Buradan çıkarılacak netice şudur: Müşrikler öteden beri Kur'ân âyetlerini Hz. Peygamber'in derlediğini iddia ediyorlardı. Bu yüzden isteklerine uygun bir âyet gelmeyince, yeni bir âyet derlemesini istiyorlardı. Onlar Hz. Pey-gamber'den hem istedikleri âyeti hem de mucize getirmesini bekliyorlardı.
a) "İnkâr edenler: 'Bu olsa olsa, Muhammed'in uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir' dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır" (Furkân 25/4).
b) "Onlar: 'Sen, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça, sana asla inanmayacağız' dediler" (İsrâ 17/90).
c) "Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın" (İsrâ 17/91).
d) "Ya da iddia ettiğin gibi üzerimize gökten parçalar yağdırmaksın veya Allah'ı ve meleklerini gözümüzün önüne getirmelisin" (İsrâ 17/92).
e) "Ya altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece, (göğe) çıktığına da asla inanmayız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim" (İsrâ 17/93).
f) "Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, bize kavuşmayı bekleyenler, 'Ya bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir' dediler. De ki: 'Onu kendiliğimden değiştiremem, benim için olacak şey değildir. Ben, bana vah-yolunandan başkasına uymam" (Yûnus 10/15). Görüldüğü gibi müşrikler, Hz. Peygamber'den yeni mucizeler istemişlerdir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz A'raf sûresinin 203. âyetine dönersek, şu genellemeyi yapabiliriz: İnsanlar peygamberden kendi isteklerine göre âyet getirmesini bekliyorlardı, uyacakları bir âyet değil de, kendi hayat tarzlarına uyan âyet olmasını istiyorlardı. Hayatlarının meşruluğunu onaylayıp doğruluğunu kanıtlayacak doğrultuda olmasını bekliyorlardı. Onun içindir ki, Yûnus sûresinin 15. âyetinde, başka bir Kur'ân getirmesini veya onu değiştirmesini istediler.
Yaşadıkları hayatı değiştirmek onlara ağır geliyordu. Hayatı değiştirmek yerine, âyeti değiştirmek daha kolaydı. Bu durum ilk insandan beri ilâhî dinlere tepki göstermenin bir sebebi olmuştur. Hz. Peygamber de aynı sebeple tepki görmüştür. Yüce Allah bunu bize anlatmakla, din âlimleri ve din görevlilerinin de aynı tepki ile karşılaşacaklarına işaret etmektedir.
2. "De ki: 'Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım". Bunun anlamı şudur:
a) "Ben kendiliğimden âyet uydurmam, buna yetkim yoktu"r. Yûnus sûresinin 15. âyetinde olduğu gibi, bunu Allah'a isyan olarak görmektedir."Benim için olacak şey değildir" demekle, âyet uydurmanın Allah'a isyan olacağına dikkat çekmektedir.
b) Hz. Peygamber kendisine indirilene uymakla yükümlü olduğuna göre, müslümanlar da din adına Kur'ân'a uymakla yükümlüdürler. Onun önüne herhangi bir fikri ve uygulamayı geçiremezler. Allah'ın vahyine uymak hem Allah'ın emri hem de Hz. Peygamber'in sünnetidir. Dinî konularda Kur'ân'a uymak demek, onu bütün fetvalarda referans göstermek, hayatına yön vermesine müsaade etmek ve kayıtsız şartsız teslim olmak demektir.
Kur'ân'da konulara nasıl açıklık getirildiğine bakmadan, mezhepleri, çeşitli âlimleri referans göstermek, Hucurât sûresinin 1. âyetini yok saymaktır. Çünkü söz konusu yerde, Allah ve Resulü'nün önüne geçilmesi istenmemektedir, "Allah ve Resulü'nün önüne geçmeyiniz" bu-yurulurken, "Kendilerinin ve başkalarının görüşlerini, Allah'ın vahyinin ve peygamberinin sünnetinin önüne geçilmeyiniz!" hükmü verilmektedir.
c) "Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım" demek, "Sadece onu olduğu gibi tebliğ eder, ona bir harf bile ilâve etmem" demektir. Çünkü Allah şu âyetlerle bunun böyle olmasını istemektedir: "Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık" (Hakka 69/44-46). Günümüzde verilen birtakım fetvalar, müslü-manların hem kendi aralarındaki sevgi bağlarının hem de Allah ile olan bağlarının kopmasına sebep olmaktadır. "Tehdidimden korkanlara Kur'ân ile öğüt ver!" (Kâf 50/45).
3. "Bu (Kur'ân), Rabbinizden gelen basiretlerdir, inanan bir kavim için hidâyet ve rahmettir". Hz. Peygamber'e anlatılan Kur'ân'ın bu özellikleri, şu sorunun cevabını vermektedir. Neden Hz. Muhammed âyet derlemeyecektir?
a) Kur'ân, insanların kalp gözlerini açar. İnsanın takva sahibi bir mümin olmasını temin eder. Dolayısıyla doğruyu görmelerini ve bulmalarını sağlar. Besâ'ir kelimesi, basiretin çoğuludur, bu sebeple Kur'ân insanlara hakikati, doğruyu ve iyiyi kavrama yöntemi sunmaktadır.
b) İnananlara bir yol göstericidir. Âyetin bu kısmı, Bakara sûresinin 2. âyetinin son kısmına işaret etmektedir. Orada müttakîler için bir yol gösterici idi, burada da inananlar için bir rehber olmaktadır. İnanan ya da takva sahibi için Kur'ân'ın rehber olması ne anlama gelmektedir. Şûra sûresinin 52. âyetine göre Kur'ân bir nurdur. Ondan istifade edenlerin inanmış olması gerekir. Kur'ân'ın ışığından istifade edebilmek için, iman ve takva gibi bir alt ruhî yapıya sahip olmak gerekir. İnananlara ve takva sahiplerine yol gösterici olmasının diğer bir anlamı da, bulundukları manevî seviyeyi kaybetmemelerini temin etmektir.
c) Kur'ân, inanan toplum için bir rahmettir. Kur'ân'ın rahmet olmasının ne anlama geldiğini anlayabilmek için, su ile toprağın ilişkisini düşünmek gerekir. Su, toprak ile buluşunca tabiat canlanıyor, yeşilleniyor ve tabiatın yüzü gülüyor. Şûra sûresinin 52. âyetinde, Kur'ân'ın bir "ruh" olduğu ilân edilmektedir. Ruh can verir, hayat bağışlar, hareket ettirir. Kur'ân da aynı görevi yerine getirmektedir.
Şimdi netice olarak şunu söyleyebiliriz: Hz. Muhammed'in uyduğu vahiy, insanların gönül gözünü açan, onların önünü aydınlatan, onlara yol gösteren ve onların gönüllerine hayat bahşeden nitelikleri' taşımaktadır. Kur'ân'ın bu özelliklerinin potansiyel halden pratiğe dönüşebilmesi etkinliğini gösterebilmesi için muhatabımn inanmış olması gerekir. İnsanın gönlündeki iman, Kur'ân'ın bu özelliklerini çalıştırır hale getirmektedir. Kur'ân ferdî anlamdaki etkinliği değil, toplumsal anlamdaki etkinliği ön görmektedir.[128]
Kur'an Okumak Ve Dinlemek:
204. Kur'ân okunduğu zaman susup onu dinleyiniz ki, size merhamet edilsin!
A'râf sûresinin 203. âyetinin sonunda Kur'ân'ın, gönülleri açma özelliğine dikkat çekilmişti. Ona karşı nasıl davranılacağı ve nasıl saygı gösterileceği de 204. âyette ele alınmaktadır.
1. Kur'ân okununca onu dinlemek ve susmak Allah'ın emri olduğu için farzdır. Kur'ân beşerî bir söz olmadığı için onu normal bir kitap ve söz olarak görmemek gerekir. Allah'ın sözü olması sebebiyle, susup dinlemek bir saygı işaretidir. İnsanlar kendi aralarında bile, birinin konuşması sırasında susup dinlememeyi edepsizlik olarak değerlendirmektedirler. Arapça bilenler dinlediklerinde Kur'ân'ın mesajını anlayacaklardır. Arapça bilmeyenler ise, Allah kelâmını anlamasalar bile okunduğunda susup dinlemeleri bir görev ve aynı zamanda bir erdemdir. Burada şu soruyu sorabiliriz: Kur'ân okunduğunda dinleyip susmazsak ne olur? Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir:
a) Allah'ın emrini yerine getirmemek günâh işlemek demektir. Peki banttan okunan Kur'ân'ı dinlemek gerekir mi? Eski tefsirlerde bu sorunun cevabım bulmak mümkün değildir. Elmalılı Hamdi Yazır gramofon, radyo veya kasetten okunan Kur'ân'a kıraat denemeyeceği için susup dinlemenin gereksiz olduğu kanaatindedir[129]. Bu durumda mikrofondan çıkan imamın sesinin de kıraat olması mümkün değildir. Önemli olan okunan Kur'ân'ın hangi âletten geldiği değil, o ilâhî mesajın kelimelerinin kulağa ses dalgalan şeklinde gelmesidir. Kişinin kulağına Kur'ân sesinin dalgalan gelince susup dinlemesi gerekir, ses ister banttan, isterse radyo veya televizyondan gelmiş olsun!
A'râf sûresinin 204. âyetine bakıldığında, kıyamete kadar gelecek bütün teknolojik okuyuşlan içine aldığı görülür. Âyette bir insan Kur'ân okuduğu zaman demiyor; "Kur'ân okunduğu zaman" ifadesine yer veriliyor. Burada önemli olan kaynak değil, öne çıkarılan Kur'ân'm sesidir. Buradan şu neticeye varılabilir: İnsanların susup dinleme imkânı olamayacağı ortamlarda kaset, radyo, televizyon veya insan okuyuşu ile Kur'ân okumak veya okutmak doğru değildir. Onu dinlemeyecek olan insanlar zor durumda kalıp günâh işlemiş olacaklardır.
b) Kur'ân okunduğunda susup dinlemeyenler, kâfirlerin dediğini yerine getiren insanların durumuna düşeceklerdir. "İnkâr edenler dediler ki: Şu Kur'ân'ı dinlemeyiniz. O okunurken yaygara koparınız ki galip gelesiniz" (Fussılet 41/26). Kur'ân'a tepki gösteren ve onun dinlenmesini ve anlaşılmasını istemeyen kâfirler, insanlara onu dinlememelerini, bu yetmiyormuş gibi yaygara koparmalarını öneriyorlardı. Böyle yaptıklarında Kur'ân'a ya da müslümanlara karşı galip geleceklerini sanıyorlardı.
2. "Umulur ki merhamet olursunuz!" Kur'ân okunduğunda susup dinlemek, Allah'ın merhametine muhatap olmaktır. Bunun anlamı, Allah'ın vahyine saygı gösterenlere Allah merhamet edecektir, demektir. Kur'ân'ı dinlemek, ona saygı göstermek, beraberinde merhameti getirmektedir. Bu durumu "Saygı gösteren merhamet bulur" şeklinde ifade edebiliriz.[130]
Zikir:
205. Ve sen (ey Peygamber) gönül alçaltarak, korku ve duyarlık içinde, sesini yükseltmeden sabah akşam kendi nefsinde Rabbini an ve sakın dalgınlardan biri olma!
Âyetin temel konusu, "Allah'ı anma" şeklinde mâna verebileceğimiz zikir ibadetidir. Allah, zikrin nasıl yapılacağını anlatmaktadır:
1. "Rabbini nefsinin içinde an!" Buradaki nefis kelimesine "öz benlik" mânası verilebilir. Bunun anlamı içinden, benliğinin derinliklerinden gelerek anmaktır. Sadece kurulmuş bir saat şeklinde dile getirilen bir söz şeklinde değil de insanın benliğinin derinliklerinden kopup gelen bir sevgi ile anmasını ifade etmektedir.
a) Buradaki "nefis"i öz benlik anlamında alıyoruz, ama ona başka bir mâna yükleyebiliriz. Zikir denen ilâhî anışla, zikir denen Allah'ı düşünmek ve zikir denen kalbin tatmin olması arasında bir ilişki vardır. "Düşünme" anlamındaki zikir beyinde, "tatmin olma" mânasındaki zikir gönülde, "anma" denen zikir de nefiste olmaktadır. Bunun neticesi şudur: Zikir ibadeti beyin, gönül ve nefsi bir araya getirip birleştiren bir ibadet olmaktadır. Bu ibadet insanı nefsi emmâre, yani kötüyü emreden nefisten kurtarmakta, Allah katında beğeni kazanan bir seviyeye getirmektedir. Nefsin bu seviyeye gelebilmesi için beyin ve gönülde de aynı gelişmelerin olması gerekir. Bu manevî merkez, aynı anda, aynı zikir ibadetiyle, aynı basamakları çıkarak manevî gelişimleri gerçekleştirmelidir.
b) "Kendi nefsinde Rabbini an!" emrini başka bir açıdan ele alabiliriz. Buradaki nefis kelimesi, anmanın, yani zikrin gizli olmasını, gösterişe kaçmamasını ifade etmektedir. Zikir, düşünme anlamıyla gizli olduğu gibi, anma anlamıyla da gizli olmalıdır. Çünkü zikir, insanın öz benliğini Allah'a bağlayan, kökleri nefiste olan bir ibadet şeklidir.
2. "Yalvarar ak ve ürpererek" Âyetin bu kısmında kelimesi, "yalvararak, gönlünü alçaltarak", başka bir ifade ile "kibir yapmaksızın anma"yı ifade etmektedir.
"Yalvararak" anlamıyla bu kelime, zikirde duanın olduğunu göstermektedir. Namaz dua olduğu için adına zikir denmiştir (Tâhâ 20/14). Allah yalvarma ve yakarma şeklindeki zikri emretmektedir. Böyle bir yakansın hangi ortamlarda olacağına bir örnek olarak En'âm sûresinin 63. âyeti verilebilir: "De ki: 'Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtardı ki? (O zaman) O'na gizli gizli yalvararak, eğer bizi bundan kurtarırsan, andolsun şükredenlerden olacağız, diye dua edersiniz". Demek ki zikir, birtakım belâlardan kurtarmasını ve kurtardığı takdirde şükredenlerden olacağına dair söz vermeyi ifade eden bir dua şekli olmaktadır.
A'râf sûresinin 55. âyetinde de aynı emir bütün inananlara verilmektedir: "Rabbinîze yalvara yakara ve gizlice dua ediniz". Tazarrû' kelimesi, duanın nasıl yapılacağını belirleyen bir kavramdır. Demek ki kibirle zikir bir araya gelmemektedir. Kibrin yerini tazarrû denen alçak gönüllülük almalıdır.
Âyetin bu kısmında hîfe kelimesi yer almaktadır; anlamı, "korku, ürperme"dir. Buradaki Allah korkusunun çıkış noktası, O'nun kendisi değil de, insanın kendi noksanlığının doğurduğu bir korkudur. Ödevini, yani Allah'ın verdiği görevleri tam anlamıyla yerine getirememekten kaynaklanan bir korku. Müslüman, mahşeri düşündüğünde oradaki soruşturmanın ve amel defterini okumanın neticesinin merakı, onda bir ürperti meydana getirmelidir. Bunu hatırlayarak dua edecek ve bu dua ile zikrini yapmış olacaktır.
3. "Yüksek olmayan bir sesle sabah aksam (Rabbini an!)" Yüce Allah zikirde sesin ayarlanmasını istemektedir. Yüksek sesle olmamasının anlamı, tamamen de gizli olmamasıdır. Yüksek sesle gizli ses arasında bir sesin olması istenmektedir. İnsanın iç âleminde oluşan zikir, dile hareket vermeli, ama bu hareket gösterişe kaçacak yüksek bir tonda olmamalıdır.
Yüce Allah namaz kılarken de aynı seviyeyi tutturmayı emretmektedir.
"De ki: 'İster Allah deyiniz, ister Rahman deyiniz, (hangisini derseniz olur). Çünkü en güzel isimler O'na aittir. Namazda yüksek sesle okuma, sesini fazla da kısma, ikisinin arası bir yol tut!" (İsrâ 17/110). Yüksek ve gizli olmayan okuyuş tarzım zikir için de düşünmek mümkündür. Bunun İsrâ sûresinin 110. âyetinde, "İkisinin arasında orta bir yol tut!" şeklinde bir tanımini buluyoruz.
Sabah ve akşam vakitlerinde bu tarz zikrin yapılmasının istenmesinin sebebi nedir? Neden sabah akşam oluyor da, günün ortasında olmuyor? Bu sorulara Müzzemmil sûresinin 7-8. âyetleri ile cevap verilebilir: "Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet vardır. Rabbinin adını an, bütün varlığınla ona yönel!"
Müzzemmil sûresinin 6. âyetini de dikkate alırsak, nafile ibadetin gece vaktinde yapılmasının önerildiğini görürüz: Böylece yüce Allah ne zaman, günün hangi vaktinde hangi ibadetin yapılacağının programını vermektedir. Zikir, çalışma vaktinde değil de sabah ve akşam vakitlerinde olmalıdır. Dolayısıyla zikir, çalışmanın yerini almamalıdır.
4. "Gafillerden olma!" Yüce Allah sabah akşam Allah'ı anmamaya gaflet mânası vermektedir. Bu anlamdan hareket edersek, zikrin, gafleti gideren bir ibadet olduğu tanımını yapabiliriz. Buradaki zikir, öncelikli olarak Hz. Peygamber'i muhatap aldığına göre, Hz. Peygamber'in gaflet içinde olmaması emredilmektedir, ama bütün inananlar için düşünülürse, gafleti onlardan kaldırmak için böyle bir emrin verildiğini söyleyebiliriz.
Netice olarak diyebiliriz ki, bu âyette zikir emredilmekte, onun nasıl ve ne zaman yapılacağı belirlenmektedir. İçten gelerek, alçak gönüllülükle yal-vararak, ürpererek, yüksek sesle olmamak şartıyla, sabah ve akşam zikir gerçekleştirilmelidir. Böylece Allah, zikre bir disiplin getirerek yapılmasını emretmiş olmaktadır.[131]
Kulluk, Teşbih Ve Secde:
206. Kuşkusuz, Rabbine yakın olanlar, O'na kulluk yapmaktan asla kibre kapılmazlar ve O'nu tesbîh ederler ve O'na secde ederler.
A'râf sûresinin son iki âyetinde zikir, kulluk, tesbîh ve secde konulan ele alınmaktadır:
1. "Kuşkusuz Rabbine yakın olanlar". Âyetin bu kısmında geçen "Rabbine yakın olanlar" ifadesini yorumlayan müfessirler, bunların melekler olduğunu söylemişlerdir. Bunların melek olduğunun ispatını Zümer sûresinin 75. âyeti vermektedir: "Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrafını kuşatmışlardır" . Diğer taraftan Bakara sûresinin 30. âyetinde melekler, Allah'ı tesbîh ve takdis edeceklerini söylemektedirler.
Konuya âyetteki "kibir" kavramı bağlamında bakıldığında, Rabbine yakın olanlar ile meleklerin değil de, Allah'a yakın olan insanların ifade edildiği çıkartılabilir. Allah'ın emirlerini yerine getirdikten sonra, O'nun yasaklarına uyan insanların Allah'a yakın oldukları, Vâkı'a sûresinin 88. âyetinde belirtilmektedir. Buradaki yakınlığı fizikî anlamda değil de manevî anlamda anlamak gerekir.
2. Allah'a yakın olan insanlar, Allah'a kulluk etme konusunda kibirlenmezler. Onlarda alçak gönüllülük ahlâkı olduğundan, bunu Allah'a karşı kulluklarında da göstermekte ve böylece Allah'ı tesbîh etmektedirler. Tesbîhin ne olduğu, Bakara sûresinin 30. âyetinde açıklandı. Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutmak anlamı ile bu kavram, kâinattaki bütün varlıkların müşterek ibadeti olmaktadır. "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbîh eder. Onu övgüyle teşbih etmeyen yoktur. Ne var ki siz onların teşbihini anlamazsınız" (İsrâ 17/44). Nihayet insanı Allah'a en çok yaklaştıran secde ibadeti gerçekleşmektedir. Allah'a secde et ve yaklaş!" (Alak 96/19) buyurulurken, Allah'a yaklaştıran ibadetin secde olduğuna işaret edilmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki Allah, inanan insanlara bir ibadet programı sunmaktadır. Sabah akşam zikir, kibir katmadan kulluk, tesbîh ve secde etmek bu programı teşkil etmektedir. Bütün bunları bir araya getirince, sanki namaz ibadeti tanımlanmaktadır. Din eğitimcileri hangi ibadetin ne zaman, nasıl ve hangi amaçlarla yapılacağını bilmeli ve öğretmelidirler.
A'râf sûresinden genel olarak çıkarımlarımız şunlardır: A'râf sûresi kitapla başlayıp secde ile bitmektedir. Eğitimin merkezine kitabı yerleştiren Allah, onunla nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini insanlara öğretmektedir. Şimdi de A'râf sûresinin öne çıkarttığı temel konuları açıklayabiliriz:
a) Tevhîd inancı ile ilgili getirilen ilke, Allah'tan başka tanrı olmadığına, kulluğun sadece Allah'a yapılacağına dair ilkedir. Bu ilke, A'râf sûresinde geçen, geçmiş peygamberlerle ilgili olguların tamamında yer almakta ve bütün peygamberlerin getirdiği dinlerde bunun ilk sıraya alındığına dikkat çekilmektedir (âyet: 59,65,73,85). Bütün güzel isimlerin Allah'a ait olduğu, onların herhangi biri ile Allah'a dua edilebileceği de ele alınmaktadır (âyet: 180). Aynı konuda Allah, kendisinden başka hiçbir kimsenin din koyamayacağını, bu sebeple sadece O'nun indirdiği vahye din adına uyulacağını emretmektedir (âyet: 3).
Din adına fetva verenlerin Allah'a iftira ederek fetva vermelerinin zulmünü gündeme getirerek, tevhîd inancının dinde fetva verme konusunda uygulanması hükme bağlanmaktadır (âyet: 37). Aynı konu altında gaybı kimsenin bilemeyeceğine, onun bilgisinin sadece Allah'a ait olduğuna işaret edilmektedir (âyet: 187-188). Allah'ın helâl kıldığının haram, haram kıldığının da helâlleştirilemeyeceğine dikkat çekilmektedir (âyet: 32-33).
b) Âhiretle ilgili konuları açıklamaktadır. Âhirete, yani öldükten sonra dirilmeye, oradaki sorgulamaya, cennet, cehennem ve A'râf ehlinin durumuna, cennetliklerle cehennemliklerin konuşmalarına, cehennemliklerin tartışmalarına dikkat çekilmektedir (âyet: 6, 28-29; 44-50; 172-173; 179).
c) Peygamberlik müessesesi ile ilgili açıklamalar. Peygamberlerin tebliğlerinde karşılaştıkları tepkiler ve söz konusu tepkilere karşı nasıl bir tavır takındıkları açıklanmaktadır. Bu tepkilerin toplumların kültürel yapılarına, ahlâkî anlayışlarına ve medenî durumlarına göre farklılaştığı gösterilmektedir (âyet: 59-163). Diğer taraftan peygamberlerin gaybı bilemeyeceği, onlann sadece uyarıcı bir görevi yerine getirdikleri hükme bağlanmaktadır (âyet: 188). Peygamberler sadece Allah'ın indirdiğine uyarlar (âyet: 203).
d) Akıl, düşünme ve anlama ile ilgili konular. Bu bağlamda anlamayan, can kulağı ile dinlemeyen, kalp gözü ile göremeyenlerin hayvanlaştığı ve onların cehenneme gideceği açıklanmaktadır (âyet: 179). Takvanın, iman, aklı kullanma, düşünme ve basiretle elde edileceğine işaret edilmektedir (âyet: 179, 201).
e) Elest bezmi ile ilgili açıklama. Elest bezminin, anlatıldığı gibi bir anda olmuş bitmiş bir olgu olarak ruhlar âleminde olmadığı, tam tersine anne karnında yaratılma anında iken, ruhun programlanma durumunda gerçekleştiği gündeme getirilmektedir. Bunun bir eğitim olduğu da vurgulanmaktadır (âyet: 172-173).
f) Affı tercih etmeyi, iyiyi emretmeyi ve câhillerle aynı davranışı pay-laşmayıp, onlardan yüz çevirmeyi emreden âyet, insan ilişkilerine incelik getiren bir açılım gerçekleşmektedir (âyet: 199).
g) Şeytan ile insanın ilişkisi, özellikle şeytanın insanı etkilemesi işlenirken, Hz. Âdem'le eşi ve Hz. Peygamber'in durumu da ele alınmaktadır (âyet: 12-22; 200).[132]
[1] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/53-54.
[2] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/55.
[3] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/55-59.
[4] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/59-62.
[5] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/62-64.
[6] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/64-66.
[7] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/67-70.
[8] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/70-72.
[9] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/72-74.
[10] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/75-76.
[11] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/76-77.
[12] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/77-78.
[13] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/78-79.
[14] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/79-81.
[15] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/81-82.
[16] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/82-87.
[17] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/87-89.
[18] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/89-91.
[19] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/91-94.
[20] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/94-97.
[21] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/97-100.
[22] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/100-103.
[23] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/103-105.
[24] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/105-108.
[25] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/108-110.
[26] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/111-113.
[27] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/113-114
[28] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/114-118.
[29] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/118-120.
[30] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/120-125.
[31] Tâcü'1-arûs.
[32] Cevherî.
[33] Zemahşerî, age, 11,78-79; Muhammed Esed, s.278, 3. Dipnot.
[34] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/125-129.
[35] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/129-134.
[36] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/134-139.
[37] Râzî, age, X,387.
[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/139-147.
[39] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/147-150.
[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/151-154.
[41] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/154-157.
[42] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/157-162.
[43] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/162-164.
[44] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/165-169.
[45] Buhârî, "İlim", 20; Müslim, "Fezâil", 15.
[46] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/169-172.
[47] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/173-180.
[48] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/180-192.
[49] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/193-205.
[50] İbn Kesîr, Tefsir, II, 231; EskiAhid, Tekvîn, 13.
[51] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/205-212.
[52] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/212-229.
[53] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/229-233.
[54] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/233-235.
[55] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/235-241.
[56] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/241-244.
[57] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/244-246.
[58] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/246-249.
[59] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/249-252.
[60] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/252-257.
[61] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/257-259.
[62] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/259-262.
[63] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/262-266.
[64] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/266-268.
[65] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/268-271.
[66] Yazır, age, IV, 118.
[67] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/272-274.
[68] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/274-275.
[69] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/275-277.
[70] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/277-281.
[71] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/281-283.
[72] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/283-287.
[73] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/287-288.
[74] Zemahşerî, age, 11,111; Râzî, age, 11,538.
[75] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/288-290.
[76] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/291-294.
[77] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/294-298.
[78] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/298-303.
[79] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/303-304.
[80] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/305-310.
[81] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/310-313.
[82] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/313-315.
[83] Râzî, age, XI,82.
[84] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/315-318.
[85] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/318-320.
[86] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/320-324.
[87] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/324-329.
[88] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/329-337.
[89] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/338-341.
[90] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/341-343.
[91] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/343-347.
[92] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/347-352.
[93] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/352-356.
[94] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/356-358.
[95] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/358-360.
[96] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/360-362.
[97] Elmalılı, age, IV.159-160.
[98] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/362-365.
[99] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/365-367.
[100] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/367-371.
[101] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/371-373.
[102] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/373-376.
[103] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/376-380.
[104] Râzî, age, XI, 148.
[105] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/381-388.
[106] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/388-390.
[107] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/390-394.
[108] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/394-396.
[109] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/396-397.
[110] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/397-402.
[111] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/402-404.
[112] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/404-407.
[113] Yazır, age, IV, 182.
[114] Râzî, age, XI, 175.
[115] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/407-418.
[116] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/419-420.
[117] Buhârî, "İman", 37; Müslim, "İman", 1.
[118] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/420-429.
[119] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/429-433.
[120] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/433-438.
[121] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/438-441.
[122] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 438.
[123] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/441-444.
[124] Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, V,147.
[125] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/444-446.
[126] Ateş, age, 111,434.
[127] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/446-449.
[128] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/449-452.
[129] age, VI, 196-197.
[130] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/453-454.
[131] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/454-457.
[132] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 7/457-460.
İslami Okul Okulların En Önemlisi