A'raf Suresi - Kuran - 007Araf - 22. Sayfa
A'RAF SURESİ
İki yüzaltı âyettir. Yüz altmış üçten Yüz yetmişe kadar olan âyetler Medi-nede, diğerleri Mekke'de nazil olmuştur.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1- Elif, Lâm, Mîm, Sâd.
Bu harflerin ne manaya geldiği hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a) İbn-i Abbas'dan rivayet edilen bir görüşe göre bu harflerin manası, "Ben Allahım, açıklarım." demektir.
b) Süddîye göre bu harfler, Allah Teâlâ'nın bir sıfatı olan ve "Şekil veren" anlamına gelen "El-Musavvir" kelimesinin kısaltılmış harfleridir.
c) Ebu Talha'nın, İbn-i Abbas'dan rivayet ettiği bir görüşe göre, Elif, Lâm, Mîm, Sâd, Allah Teâlâ'nın isimlerinden biridir. Allah Teâlâ bu ismine yemin ederek sureye başlamıştır.
d) Katadeden rivayet edilen bir görüşe göre ise bu harfler, Kur'an-ı Keri-mink isimlerinden biridir.
e) Bazılarına göre de bu harfler, Allahım ismi A'zamının harfleridir.
f) Başka bir görüşe göre ise bu harfler, kısaltılmış bir hesabı ifade ederler.
g) Bu harfler sadece Mukatta'a harflerdir.
h) Bunlar, birçok mânâyı ihtiva eden sembollerdir. Bu harfler vasıtasıyla, Allah Teâl.â, yarattıklarına, irade ettiği şeyleri göstermektedir.[1]
2- Bu, kendisiyle sakındırman için ve müminlere öğüt olsun diye Allah tarafından sana indirilen bir kitaptır. Bundan dolayı kalbinde bir sıkıntı olmasın.
Ey Muhammed bu, rabbin tarafından sana indirilmiş bir kitaptır. Bu kitabı, insanlara tebliğ ederken içinde bir sıkıntı bulunmasın. Bu Kur1 anı tebliğ etmekten usanma. Bu kitap, kendisiyle müşrikleri uyarman için ve müminleri de bir hatırlatma ve bir öğüt olsun diye indirilmiştir.
Ayet-i Kerimede geçen ve "Sıkıntı" diye tercüme edilen kelimesinin Arapça'da sözlük anlamı "Sıkıntı, darlık vb. şeyler"dir.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade ve Süddî buradaki sıkıntıdan maksadın, "Şüpheye düşmek" olduğunu, ayetin bu bölümünün manasının da "Ey Muhammed, sana indirdiğimiz Kur'an hakkında şüpheye düşme" demek olduğunu söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: Müfessirlerin, burada geçen sıkıntıyı, "Şüpheye düşme" manasında tefsir etmelerinin sebebi, onun hak kitap olduğundan şüpheye düşmektir. Bu sebeple buradaki sıkıntı, "şüpheye düşme" olarak ifade edilmiştir.[2]
3- Rabbinîzden size indirilene uyun. Ondan başkalarını dost edinip de kendilerine uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz.
Ey insanlar, rabbiniz tarafından size indirilen apaçık delillere ve hidayete uyun. Size, AHaha ortak koşmayı, put ve tağutlara ibadet etmeyi emreden Allah'tan başka dostlarınızın emirlerine uymayın. Çünkü onlar sizi doğru yola iletmeyip eğri yola saptırırlar. Ne de az öğüt dinliyorsunuz.[3]
4- Biz, nice memleket halkını yok ettik ki, onlara azabımız, gece uyurlarken veya gündüz istirahat halindeyken geldi.
Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede Resûlullah'a Allah'tan başkasına ibadet eden putları ona denk tutan insanları uyarmasını, Allah'a kulluk etmemeleri halinde helak edileceklerini bildirmesini emretmiş ve buyurmuştur ki:
«Rablerinin emirlerine karşı gelen ve peygamberlerini yalanyalan nice memleket halkı vardır ki biz onlan helak ettik. Bizim cezamız onlara ya geceleyin veya gündüz istirahat halindeyken gelip yakaîayıverdi.»
Bu âyet-i Kerime, Allahi bırakıp tağutlara boyun eğenlerin akıbetlerinin felaket olacağım bildirmektedir. Kur'ânı Kerimde bu manayı ifade eden başka ayetler pek çoktur. Bu âyetlerde Duyuruluyor ki:
"Biz nice zalim ülkeleri helak ettik. Onlar, duvarları, damlan üstüne yıkılıp ıpıssız kaldılar. Biz, nice kuyuları muattal, nice muhteşem sarayları bomboş bıraktık.[4]
"Biz, refah içinde şımapırp azgınlaşan nice ülkeleri helak ettik. İşte onların geride bıraktıkları yerleri, Kendilerinden sonra onların pek azında oturulabil-miştir. Onlara hep biz varis olmuşuzdur.[5]
Ayet-i kerimede "Nice" diye tercüme edilen ifadesi zikredilmiştir. Bu ifade, Allahın emrine karşı gelerek helak edilen kavimlerin çok sayıda olduklarına işaret etmektedir.
Ayet-i Kerimenin lafzında, ülkelerin helak edildiği zikredilmiştir. Bundan maksat, ülkelerin, içinde yaşayan insanlarla birlikte helak edilmiş olmalarıdır. Zira, içinde insan yaşamayan yerlere ülke denmez.[6]
5- Onlara azabımız geldiği zaman: "Biz, gerçekten zalinılermişiz." demekten başka bir itirafları olmadı.
Kendilerine azabımız gece uyurken veya gündüz dinlenirken geldiği zaman helak ettiğimiz ülke halkının, dua ve yalvaması, sadece kendi aleyhlerine itirafta bulunmak, rablerinin emir ve yasaklarına karşı gelerek kendi kendilerine zulmettiklerini söylemek oldu.
Taberi diyor ki: Bu âyeti kerime, ResûluİIah'tan rivayet edilen şu hadisin sahih olduğunu göstermektedir. Resûlullah buyurmuşturki: "İnsanlar cezalandırılmayı hak etmedikçe veya Özürleri kabul edilmeyecek hale düşmedikçe cezalandırılmazlar.[7]
Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki: "Ayet-i Kerime'de Onlara azabımız geldiği zaman Helak edilenlerin" "Biz gerçekten zalimlennişiz." dedikleri zikredilmektedir. Şayet helak edilenler bunu, helak edilmeden önce söylemiş olurlarsa âyetin ifadesine ter sdüşer. zira âyette, bu sözü helak anında söyledikleri zikredilmiştir. Eğer onların, bu sözü, helak edilmelerinden sonra söyledikleri farz edilecek olursa bu takdirde de, helak edildikten sonra konuştukları farze-dilmiş olur ki bu da imkansızdır. O halde helak edilen insanlar bu itiraflarını ne zaman yapmışlardır?" Cevaben denilir ki: "Bütün ümmetler bir anda helak olup gitmiş değillerdir. Onlardan bazıları önce uyarılmış, azabın geleceği haberi verilmiş ve belli bir zaman geçtikten sonra da azap fiilen gelip on)an helak etmiştir. İşte bu ümmetler, azabın geleceğini kesin olarak anladıktan sonra, Allah'ın emir ve yasaklanna karşı gelerek kendi kendilerine zulmettiklerini itiraf etmişler, fakat bu itirafları kendilerine fayda vermemiş ve azaba uğratılıp helak olmuşlardır. Nitekim, tufan olayı, Salih (a.s.)'m kavmi Semud'un ve benzerlerinin helak olmaları bu şekilde olmuştur. Allah Teâlâ Muhammed ümmetini de böyle bir akıbete düşmemeleri için uyanmaktadır.
Evet, Allah'ın gazabına uğrayan şımarık kafirlerin, herhangi bir itirazda bulunmalan mümkün değildir. Onların, kendilerini kınamaktan başka çaraleri yoktur. Nitekim başka ayetlerde de şöyle buyuruluyor:
"Şüphesiz biz, halkı zalin olam nice ülkeleri toptan yok ettik. Onlardan sonra da başka kavimler yarattık."
"Onlar, azabımızın şiddetini hissedince, ondan öyle kaçıyorlardı ki."
"Onlara: "Hiç kaçmayın, refah içinde yaşayıp şımardığınız yerlere ve evlerinize dönün. Çünkü sorguya çekileceksiniz." denildi."
"Vay halimize, gerçekten biz zalimlermişiz." dediier."
"Biz, kendilerini biçilmiş ekinde döndürüp ocaklarını söndürünceye kadar onlar bu pişmanlıklarını tekrar edip durdular.[8]
6- Kendilerine Peygamber gönderilenleri elbette hesaba çekeceğiz. Gönderilen Peygamberleri de mutlaka hesaba çekeceğiz.
Kendilerine Peygamber gönderilen ümmetlere, Peygamberlerinin getirdikleri hükümlere uyup uymadıklarım mutlaka soracağız. Kendileriyle hükümlerimizi gönderdiğimiz Peygamberlere de, bu hükümleri tebliğ edip etmediklerini elbette soracağız.
Evet, Allah Teâlâ, hem kendilerine Peygamber gönderilenleri hem de Peygamberleri kıyamet hesabı çekecek, haklıyı haksızı gösterecektir. Bu hususta da diğer âyet-i Kerimelerde buyrulmaktadır ki:
" Allah, Peygamberleri bir araya topladığı gün: "Ümmetiniz davtinize ne cevap verdi?" der. Onlar da: "Hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz gaybları bilen ancak sensin." derler.
" O gün Allah, müşriklere nida eder ve "Gönderilen Peygamberlere ne cevap verdiniz?" der."[9]
7- Şüphesiz ki biz onlara, yaptıklarını bilerek anlatacağız. Zaten onlardan uzak değildik.
Şüphesiz ki biz kendilerine Peygamber gönderilenlere de Peygamberlere de dünyada kendilerine gönderdiğimiz emir ve yasaklar hususunda ne yaptıkla-nnı bilerek anlatacağız. Zaten biz onların yaptıklarından uzak değildik.
Her şeyi bilen yüce mevla elbette ki kullarının dünyada yaptıklarım da bilmekte ve tesbit ettirmektedir. Kıyamette kullarını bu tesbitlerle hesaba çekecektir.
Taberi diyor ki: "Eğer denecek olursaki "Allah Teâlâ bundan önceki âyette, kendilerine Peygamber gönderilen ümmetlerden ve Peygamberlerden hesap soracağını bildirirken bu âyet-i kerimede de, onların ne yaptıklarını bizzat kendisinin onlara bildireceğini beyan etmektedir. O halde birinci ayette ifade edilen "Hesaba çekme"den maksat nedir?" Cevaben denilir ki: "Allah Teâlâ'nın hesaba çekmesinden maksat, kınama ve hatırlamadır. Onların ne yaptıklarım öğrenme değildir. Bu bakımdan iki ayet birbirini tamamlamaktadır.
Allah Teâlâ'nın kullarını kınama ve hatırlatmada bulunma maksadıyla, kıyamet gününde onları hesaba çekeceği onların da çeşitli cevaplar verecekleri şu ayette belirtilmiştir. "Ey Ademoğullan, ben size "Şeytana tapmayın. O sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte doğru yol budur." diye emret-memiş miydim?"[10]
Diğer yandan, Peygamberlerin hesaba çekilmesinden maksat ise, onları kendilerine gönderildikleri ümmetlere karşı şahitler tutarak ümmetleri, peygamberlere uymadıklarından dolayı kınamak ve onlara, Peygamberleri vasıtasıyla emir ve yasaklar gönderdiğini hatırlatmaktır. Zira kıyamet gününde, kafirler hesaba çekilerek onlara: "Size rabbinizin ayetlerini okuyan ve sizi bu gününüze kavuşmakla uyaran Peygamberler gelmedi mi?[11] denildiği zaman onların çoğu bunu inkâr edecekler ve: "Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi...[12]diyeceklerdir. İşte bu sırada Peygamberlere "Siz bu insanlara, size gönderilen şeyleri tebliğ et-tiğniz mi?" veya "Tebliğ etmediniz mi?" şeklinde sorular sorulacak, Peygamberler de, tebliğ ettiklerine dair şahitlik edeceklerdir. Böylece Allah, Peygamberleri şahitlik yapmaları için sorguya çekecektir. Nitekim bu hususta Resulul-lah'tan hadisler rivayet edilmiş, Allah Teâlâ'da başka bir ayetinde hem Muham-med ümmetini hem de peygamberleri şahit tutacağını beyan etmiş ve "Böylece biz sizin, insanlara karşı şahitler olmanız, peygamberin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu tatan bir ümmet kıldik.[13]buyurmuştur.
Allah Teâlâ'nın kullarını bilinmeyen bir şeyi öğrenmek için sorgulaması, kendisi için söz konusu olmayan bir husustur. Zira Allah Teâlâ, her şeyi daha meydana gelmeden evvel de, meydana gelme anında da meydana geldikten sonra da bilir. Böyle bir soru sormaya ihtiyacı yoktur. Bu husustu şu ayetlerde de beyan etmiştir: "İşte o gün, insanlara da cinlere de» günahları sorulmayacaktır.[14] "Suçlulara, günahları sorulma[15]
Abdullah b. Abbas bu ayeti kerimede geçen "Biz onlara, yaptıklarını biie-rek anlatacağız." ifadesini şu şekilde izah etmiştir. "Onların amel deftelerleri, yaptıkları amelleri bildirecektir."
Taberi diyor ki: "Bu görüş gerçekten uzak olmayan bir görüş ise de bu hususta Resulullah'tan sahih olan şu haber rivayet edilmiştir.
"Sizden biriniz Allah'ın huzuruna çıktığı gün onunla karşılaşacak, kendisiyle Allah arasında konuştuklarını tercüme edecek herhangi bir tercüman bulunmayacaktır. Allah bizzat ona konuşarak diyecektir ki: "Ben sana tebliğde Ibulunan bir peygamber göndermedim mi?" O da: "Evet gönderdin." diyecek Allah: "Ben sana mal verip sana" lütufta bulunmadım mı?" diyecek kul de "Evet verdin." diyecek. Sağına bakacak cehennemden başka bir yer görmeyecek, soluna bakacak yine cehennemden başka bir yer görmeyecektir.[16]Elbette ki, Resulullah'tan gelen haberi kabul etmek başkasının sözünü kabul etmekten daha evladır. Demek ki, kıyamet gününde Allah, kullanyla doğrudan konuşacak, onlarla konuşmak için amel defterini aracı yapması şart olmayacaktır.[17]
8- O gün, amellerin tartılacağı bir gerçektir. Sevap tartıları ağır gelenler, kurtuluşa erenler işte onlardır.
Kıyamet gününde, bu dünyada işlenen ameller tartılacak, sevap ve günahın hesabı yapılacaktır. Sevapları ağır gelenler kurtulacaklar, cehenneme konulmayacaklardır.
Ayet-i Kerimede geçen ve "Tartılma" diye tercüm edilen ( kelimesi, Mücahid tarafından "Yargılanma" diye tefsir edilmiştir. Ona göre bu ayetin manası şöyledir. "Kıyamet gününde insanlar adaletle yayrgüanacaklar-dır..." Mücahid ayetteki "el-Hakki" yani "Hak'tır." ifadesini de "Adaletli olacaktır." şeklinde izah etmiştir.
Süddi, Ubeyd b: Umeyr ve Huzeyfeden rivayet edilen diğer bir görüşe göre ise bu ayette zikredilen tartılma'dan maksat, kıyamet gününde kulların amel defterlerinin tartı İm asıdır. Bu hususta, Ubeyd b. Umeyr demiştir ki "İri vücutlu, uzun boylu çok yiyen ve çok içen bir kişi getirilir. O, bir sivrisineğin ka-j nadı kadar dahi ağırlık meydana getirmez."
Huzeyfe de demiştir ki: "Kıyamet gününde, tartı ile görevli olan melek, Ceblrail (a.s.) olacaktır. Allah ona: "Ey Cebrail, sen bunların arasında tartma işini yap. Mazlumun hakkını alıp kendisine ver. Eğer haksızın iyi ameli yoksa mazlumun günahlannı ona yükle.", Böylece kişi üzerinde dağlar gibi yükler bulunarak geri dönmüş olur. İşte «O gün amellerin tartılacağı bir gerçektir.» ayeti bunu beyan etmektedir.
Müfessirîer, bu ayette geçen ve "Sevap tartıları ağır gelenler" diye tercüme edilen ifadesini iki şekilde izah eünişler-dır:
Mücahide göre bu ifadeden maksat, "Kimin iyilikleri çok olursa" demektir.
Amr b. Dinar'a göre ise bu ifadeden maksat sevap ve günahlan tartüan-lardan kimin sevapları terazide ağır gelirse" demektir.
Taberi de Amr b. Dinarın görüşünün doğru olduğunu söylemiş, buradaki tartıdan maksadın, sevap ve günahlann tartılması olduğunu, ağır gelen şey'den maksadın ise, tartılan sevap ve günahlardan, sevapların ağır gelmesi olduğunu söylemiştir. Zira, salih amelleri ağır gelenlerin kurtuluşa erip cennete girecekleri ve orada ebedi olarak kalacakları, Resulullah'tan nakledilen çeşitli hadislerde . beyan edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki:
"Teraziye güzel ahlaktan daha ağır bir şey konulmayacaktır.[18]Taberi diyor ki: "Görüldüğü gibi bu ve benzeri hadis-i şerifler kıyamet gününde amellerin tartılması için teraziler kurulacağını bildirmişlerdir. Şayet, Allah Teâlâ'nın kelamını ve Resulullah'ın haberini asıl maksatlarından çeviren bir cahil diyecek olursa ki: "Allah, her şeyin miktarını yaratmadan önce de sonra da bildiği halde onlan tartmaya ihtiyacı olur mu?" veya "Ameller cisim değildir ki tartılsın. Ancak cisimler tartılarak ağır veya hafif oldukları ölçülür. Cisim olmayan şey için böyle bir durum söz konusu değildir." Buna cevaben denilir ki: "Allah Teâlâ'nın amelleri tartması, onlan levh-i mahfuzda yazıp tesbit etmesine benzemektedir. Nasıl ki Allah, her şeyi bildiği halde onları unutma korkusundan beri olduğu halde kulların amellerini levh-i mahfuzda yazıp tesbit etmişse onlan aynı şekilde ahirette de tartıp ayıracaktır. Bunları yapması onları bilmemesinden değil, yaratıklannabir delil olarak ortaya koyması içindir. Nitekim Allah Teâlâ diğer bir ayetinde amellerin levh-i mahfuzda yazıldığını beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Sen o gün, bütün ümmetlerin diz üstü çöktüklerini görürsün. O gün her ümmet, amel defterinin başına çağırılacak ve onlara şöyle denecektir: "Bugün dünyada yaptıklannızın karşılığım göreceksiniz. İşte kitabımız, size gerçekleri söylüyor. Şüplesiz biz, dünyada iken yaptıklannızı yazıyorduk.[19]
Evet, Allah Teâlâ'nın, yaratıklarının amellerini terazide tartması da onların aleyhine ve lehine delil olması içindir. Böylece emirleri yerine getirip yasaklardan kaçındıktan veya aksini yaptıklan ortaya çıkmış olacaktır. Allah Teâlâ, kulu getirip iyi amelleriyle birlikte terazinin bir gözüne koyacak günahlarımı da diğer gözüne koyup tartacakür. Ve hangi taraf ağır gelirse o kula ona göre muamele edecektir. Allah Teâlâ'nın, kullarının amellerini bu şkilde tartması onlara bir delil olması içindir. Nitekim Allah Teâlâ, kullann yaptıklarına şahitlik etmek için onların ellerini ve ayaklarını konuşturacaktır. Bu hususta şöyle buyurmaktadır. "O gün biz onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri konuşur, ayaklan da ne yaptıklarına şahitlik [20]
Bütün bunlar gösteriyor ki ahirette ammelleri tartan terazi kurulacak, kulların iyi amelleriyle kötü amelleri terazinin iki gözünde tartılacak sevap tarafı ağır gelirse kurtuluşa ererek, hafif gelirse cehenneme sürüklenecektir. Nitekim bundan sonra geîen ayet de bunu ifade etmektedir.[21]
9- Sevap tartıları hafif gelenler ise, kendilerini zarara uğratanlardır. Bunun sebebi de âyetlerimize karşı haksız davranmalarıdır.
Kimin de salih amellerinin tartısı, Allahı birlemediği ve peygamberine iman etmediği ve Allahın emir ve yasaklarına uymadığı için hafif gelecek olursa işte bunlar, Allahın lütfedeceği büyük sevap ve ikramlara karşı kendilerini zarara sokmuş olurlar. Bunun sebebi ise bunların, Allahın, delillerini ve ayetlerini inkar ederek onlara karşı haksız davranmalarıdır. Bu hususta diğer ayetlerde de bu vurulmaktadır ki: "Kimlerin tartısı ağır gelirse işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." Kimilerin tartılan da hafif gelirse işte onlar, kendilerini ziyana sokanlardır. Cehennemde ebediyyen kalacaklardır.[22]
"O gün sevap tartısı ağır gelen, razı olacağı bir hayat içindedir. Sevap tartısı hafif gelenlerin ise kucağına sığınacağı anası, bir uçurumdur. [23]
10- Şüphesiz ki sizi, yeryüzüne yerleştirdik. Orada sizin için geçim imkânları yarattık. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.
Ey insanlar, biz, yeryüzüne sizler için bir karargâh, bir beşik kıldık. Sizler için orada hayatınızı sürdüreceğiniz yiyecekler ve içecekler yarattık.Buna rağmen ne de az şükrediyorsunuz,
Allah Teâlâ insanları, sadece kendisine kulluk etmeleri için yaratmış, yeryüzünü onlar için kararghah yapmış ve orada onlara yetecek her türlü nimeti var etmiştir ki o nimetlerden faydalansınlar ve rablerine gereği gibi kulluk etsinler. Fakat insanoğlu yaratılış gayesini unutarak nankörlük etmiştir. Ru hususta başka bir âyette de şöyle buyuruluyor:
"Allah, istediğiniz herşeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz. Şüphesiz ki insan, çok zalim ve çok nankördür[24]
11- Şüphesiz ki sizi yarattık sonra size şekil verdik sonra Meleklere" Âdeme secde edin." dedik. Derhal secde ettiler, İblis hariç, O secde edenlerden olmadı.
Ey insanlar, biz atanız Âdemi topraktan yarattık. Sonra ona şekil verdik. Böylece sizi de yaratıp şeklinizi vermiş olduk. Sonra Meleklere: "Âdeme saygı secdesi edin." dedik. Meleklerin hepsi de secde ettiler İblis hariç. O, Âdeme secde edenlerden olmadı.
Müfessirler bu âyetin "Şüphesiz ki sizi yarattık. Sonra size şekil verdik" bölümündeki "Sizi" ifadesinden kimin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas, Rebi b. Enes, Süddi, Katade ve Dehhak'tan nakledilen bir görüşe göre bu ayetteki "Sizi" ifadesinden maksat, Hz. Adem ve devamındaki "Size" ifadesinden maksat da, Hz. Âdemin soyundan gelenlerdir. Bunlara göre ayetin bu bölümünün manası şöyledir: "Şüphesiz ki biz, atanız olan Âdemi dolayısıyle onun sulbünde sizi yarattık, onun soyundan gelen sizlere de annenizin kamında şekil verdik."
b- İkrime ve A'meşe göre bu âyetteki "Sizi" ve "Size" ifadelerini beyan eden her iki zamirinden maksat da, insanlardır. Ve ayetin manası
şöyledir: "Şüphesiz ki biz sizi, babalarınızın sulbünde yarattık ve sizlere, annenizin karnında şekil verdik"
c- Mücahide göre ise buradaki zamirlerden birincisinden maksat Hz. Âdem, ikincisinden maksat ise onun sulbünde mevcut olan soyudur ve âyetin manası şöyledir: "Şüphesiz ki biz Âdemi yarattık sonra size, Âdemin sulbünde iken şekil verdik.
d- Diğer bir kısım alimlere göre ise burada geçen her iki zamirden de maksat insanlardır. Ayetin manası da şöyledir. "Şüphesiz ki biz sizi, annelerinizin kamında yarattık ve sizlere annenizin rahminde iken şekil verdik. Kulak, göz, el, ayak gibi organlarınızı meydana getirdik.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, her iki zamirin de Hz. Âdeme işaret ettiğini ve ayetin bu bölümünün manasının şöyle olduğunu söyleyen görüştür. "Şüphesiz ki biz, Âdemi yarattık. Ona şekil vererek size de şekil vermiş olduk."
Âyet-i Kerimede Âdem kastedildiği halde "Siz" ve "Size" zamirleri zikredilen hazır bulunan insanlara hitabedilmesi, Arap dilinin yaygın olan usullerinden birinin gereğidir. Zira Arapça'da ataların yaptıkları torunlara isnad edilerek "Siz şöyle şöyle yaptınız" denmesi bir üslup şeklidir. Nitekim Resulullah zamanındaki Yahudilere hitab edilerek atalarının yaptıkları beyan edilmek istenmiş ve şöyle buyrulmuştur. "Bir zaman sizden kesin söz almıştık. Üzerine tur dağını kaldırmıştık. (Size verdiğimize kuvvetle sanlın) demiştik..[25]
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi ayetin devamında "Sonra, meleklere "Âdem'e secde edin" buyrulmasidır. Arapça'da "sonra" manasına gelen kelimesi, kendisinden sonra zikredilenlerin kendisinden önce zikredilenlerden kesinlike daha sonra meydana geldiklerini ifade eder. Ayet-i Kerime'de, öne eyaratılma olayı sonra da Âdeme meleklerin secde etmelerinin emredildiği zikredildiğine göre, yaratılanların, Âdeme secde emrinden daha Önce yaratılmış olmaları gerekmektedir. Hz. Ademe secde edilmesi emredildiğinde, insanlar henüz yaratılmış olmadıklarından buradaki "Sizi yarattık." Size şekil verdik... ifadelerindeki zamirlerden maksadın Hz. Âdem olduğu ortaya çıkmaktadır.[26]
12- Allah: "Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?" dedi. İblis: "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın." dedi.
Allah, İblise; «Âdeme secde etmeni emrettiğim zaman senin ona secde etmene engel olan şey nedir?» dedi. İblis de ona cevaben: "Ben ondan daha üstün ve daha hayırlıyım. Çünkü sen beni ateşten Âdem'i ise çamurdan yarattın. Ateş çamurdan daha üstündür." dedi.-
Âyet-i Kerime'de geçen ve "Secde etmek" diye tercüme edilen ifadesinin görünürdeki manası, "secde etmemekten" şeklindedir. Buna göre ayete mana verildiği takdirde ayetin bu bölümünün manası şöyle olur: "Sana emrettiğimde seni secde etmemekten alıkoyan nedir?" Görüldüğü gibi, mana böyle kabul edilirse İblis'in secde etmesinden dolayı hesaba çekildiği anlaşılır. Haibu-ki İblis'in, Âdem'e secde etmemesinden dolayı sorgulandığı bütün nasslarda açıkça ifade edilmiştir. İşte âyetteki bu kapalılıktan dolayı müfessirler bu âyeti çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
a- Bazı Basralı lügat âlimlerine göre ayette geçen ifade-sindeki harfi zaiddir, olumsuzluk manası ifade etmemektedir. Bu durum Arapça'da kullanılan bir üsluptur. Bu sebeple ayetin bu bölümünün manası: "Seni secde etmekten alıkoyan nedir?" şeklindedir.
b- Diğer bir kısım alimlere göre ise ayetin, ifadesindeki harfi zaid değildir. Ancak bu ifadeden önce geçen cümlesindeki fiilinin manası "Engel olmak" değil "söylemek"tir. Bu nedenle ayetin bu bölümünün manası şöyledir: "Sana emrettiğim zaman Âdeme secde etmemeni sana kim söyledi?" Arapçada bu fiil, "söylemek" manasına kullanıldığı zaman, bundan sonra edatı zikredilir. Bu ayette de durum böyle olmuştur.
c- Diğer bir kısım alimlere göre buradaki harfi zaid değildir. Fakat fiilinin manası "Mecbur olmak" demektir. Ayetin manası ise: "Seni Âdeme secde etmemeye mecbur eden sebep nedir?" şeklindedir.
Taberi diyor ki: "Bana göre doğru olan söz, bu ayette, belli bir ifadenin mahzuf olduğunu söylemek ve mahzufun da "muhtaç kıldı" fiili olduğunu ifade etmektir. Yani, bu ayetin bu bölümünün manası şöyledir: "Ey İblis, Âdeme secde etmeni emrettiğim zaman, secde etmene engel olan ve seni, secde etmemeye zorlayan şey nedir? Bu görüşü tercih edişimizin sebebi, Allah'ın kelamında her hangi bir şeyin zaid olduğunu ve bir mana taşımadığını söylemekten kaçınmaktır. fiilinin buradaki şekliyle, "söylemek" manasına gelmesi de üslup itibariyle uygun değildir. Bu nedenle ayette manayı tamamlayacak bir ifadenin mahzuf olduğunu söylemek isabetli olan bir görüştür. Zira muhataplar bu mahzuf olan cümleyi, ayetin akışından anlayabilirler.
Âyet-i Kerime'de İblisin, Allah Teâlâ'nın sorusuna şu cevabı verdiği zikredilmektedir. "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten onu ise çamurdan yarattın." İblis Ademe secde etmemesinin gerekçesi olarak kendisinin yaratıldığı ateşin, Âdem'in yaratıldığı topraktan daha üstün olduğunu söylemiş, böylece hakkı idrak edememiş ve doğru yoldan sapmıştır. Zira ateş cevherinin hafif, körü körüne yayılan, dalgalanan ve yukarı doğru yükselen bir cevher olduğu malumdur. İşte İblis'te bulunan bu cevher onu, Allah'ın, levh-i mahfuzunda isyankâr biri olacağı tescil edildiği üzere Âdem'e secde etmekten kibirlenmeye, onu hafife almaya sevk etmiş böylece kendi kendini yeyip bitiren bir ateş gibi heiake sürüklemiştir. Toprak cevherinin ise, istikrarlı oturaklı, yumuşak, edepli, kararlı bir cevher olduğu malumdur. İşte Âdem'de bulunan bu cevher, onun, levh-i mahfuzda mes'ud bir kimse olacağı tescil edildiği üzere Âdemi, hata yapmasından sonra tevbe etmeye ve rabbinden af ve mağfiret dilemeye sevketmiş-tir.
İşte Hasan-ı Basri ile İbn-i Sîrin'in "İlk kıyası yapan İblis'ür." sözleri bu türden olan yanlış kıyası ifade etmektedir. Hz. Âdem'in, İblis'ten üstün olduğu muhakkaktır. Çünkü Allah Teâlâ onun bizzat kendi eliyle yaratmış, ona kendi rahundan üflemiş, ona melekleri secde ettirmiş, her şeyin ismini öğretmiş ve diğer bir çok özellikler venniştir. Fakat ahmak İblis bütün bunları görememiş, kendisinin, ateşten yaratılması, Âdem'in de topraktan yaratılması dolayısiyle ondan üstün olduğuna delil getirmek istemiştir. Halbu ki o, her ikisinin de yaratıldıkları maddeler bakımından da Âdemden üstün değildir. Ayrıca Âdem'e yaratıldığı cevherin dışında bir çok üstünlük verilmiştir. Bu durumda nasıl olur da İblis ondan üstün olabilir?[27]
13- Allah dedi: "Öyleyse in oradan. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık çünkü sen, âdilerdensin."
Allah, İblis'e "Cennletten in. Senin cennette kibirlenmeye hakkın yoktur. Cennette olan kimse kibirlenemez. Cennetten çık. Çünkü sen, zelil ve âdi kılımın! and ansın." dedi.
Müfessirlerin çoğunluğu, İblise "İn oradan" diye hitabeden cümleyi izah ederken buranın cennet olduğunu ve dolayısiyle İblis'in cennetten indirildiğini söylemişler buna mukabil bazıları da oranın, göklerde İblise ait bir makam olduğunu ve oradan indirildiğini söylemişlerdir.[28]
14- İblis dedi: "Bari, insanların diriliceği güne kadar bana mühlet ver.[29]
15- Allah da "Sen, mühlet verilenlerdensin" dedi.
İblis, Allah Teâlâ'dan, kıyamette insanların dirileceği güne kadar kendisine mühlet vermesini istedi. Ona bu isteği tam olarak verilmedi. Eğer verilecek olsaydı ebedî olarak yaşayacak ve hiç ölmeyecekti. Çünkü insanlar tlirildik-ten sonra artık bir daha ölüm yoktur. Bu sebeple Allah Teâlâ İblise"... Sen, vakti tayin edilen bir güne mühlet verilenlerdensin." dedi.[30]İşte, İblis'in öleceği o gün, sur'a birinci üfleniş günüdür. O günde göklerde ve yerde bulunan herkes, bayılıp yere düşecek ve Ölecektir. İblis de bu Ölecek kimselerden biridir.
Eğer denilecek olursa ki "Birinci Sur'un üflenişine kadar kendilerine mühlet verilen başka kimseler vannı ki, ayet-i kerimede İblise" "Sen de o güne kadar mühlet verilenlerden birisin." denmiştir? Cevaben denilir ki "Evet birinci, sur'un üflenmesinden önce hayatta bulunup ta o anda ölecek olanlar o ana kadar yaşamış olanlardır. İblis de bunlardan biri olacaktır.[31]
16- İblis: "Benim azama hükmettiğin için, senin doğru yolunda, kullarının önünü keseceğim.
İblis dedi ki: "Beni saptırman sebebiyle insanoğlunu sana ibadet ye itaatten alıkoyacağım. Senin beni saptırdığın gibi ben de onları saptıracağım."
Âyet-i Kerime'de ecen ve "Azmama hükmettin" diye tercüme edilen ifadesi çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyde göre bu ifadenin manası "Beni saptırdığın için" demektir. Başka bir kısım alimlere göre "Beni perişan ettiğin için" demektir. Diğer bir kısım âlimlere göre "Beni cezalandırdığın için" demektir. Başka bir kısım alimlere göre ise bu ifadenin manası "Senin beni azdırmana yemin olsun ki" demektir.
Taberi diyor ki: "Ayet-i kerime'nin bu ifadesi kaderi inkâr edenlerin şu iddialarının bâtıl olduğunu gösterir. Onlar derler ki: "Allah, iman etme ve inkâr etme sebeplerini insanlara bırakmıştır. İnsanlar bu sebeplere baş vurarak ya iman eder veya inkâr ederler. İnsanların iman etmelerine aracı olacak sebeplerle inkâr etmelerine vasıta olacak sebepler aynıdır." Evet, onların bu iddiaları fasittir. Şayet onların bu iddiaları doğru olacak olsaydı burada İblis, Allah Teâlâ'ya "Sen beni düzelttiğim için ben, senin doğru yolunda oturup kullarının önünü keseceğim." demiş olurdu. Zira İblis'i saptıran da düzelten de onlara göre aynı sebeplerdir. İblis'in saptırılmassını haber vermesiyle düzeltildiğim haber vermesi aynı şey olur. Aslında ise saptırma ile düzeltme sebepleri farklı şeylerdir. Ve bunlar, Allah'ın elinde olan şeylerdir. Bu sebeple İblis, Allah Teâlâ'ya hitabede-rek "Senin, beni saptırman yüzünden" ifadesini kullanmıştır. Muhammed b. Ka'b el-Kurezi bu noktaya işaret ederek bu âyetin izahında şunu söylemiştir, "Allah kaderi inkâr edenleri kahretsin. İblis, Allah'ı onlardan daha iyi biliyor."
Âyet-i Kerime'de geçen ve "Senin doğru yolun" diye tercüme edilen ifadesinden maksat Allah'ın gerçek dini olan İslâmdır. İblis kullan, Allah'ın dininden, ona ibadet ve itaatten saptıracağını söylemiştir. Evet, İblisin işi budur.
Sebre b. Ebi Fâkih diyor ki:
" Resulullah'm şöyle buyurduğunu işittim. "Şüphesiz ki Şeytan, insanoğlunun yollarını keser. Evvela Müslüman olma yolunu keser ve ona şöyle der: "Müslüman olup ta kendi dinini, babalarının ve atalarının dinini mi bırakacaksın?" Fakat kişi onu reddeder ve Müslüman olur. Sonra Şeytan İnsanoğlunun hicret etme yolunu keser ve ona "Hicret edip yurdunun topraklarım ve gökyüzünü (ufuklarını) terk mi edeceksin? Zira hicret edip başka yere giden kimse, otlaktaki ipe bağlı at'a benzer. (Gittiği yabancı ülkede hürrriyeti kısıtlıdır) İnsanoğlu ise ona karşı gelir hicret eder. Sonra Şeytan onun cihad etme yolunu keser ve ona: "Cihad edip te malını ve canını zarara sokacaksın, savaşacaksın, öldürüleceksin, karim başkaları alçak ve malın bülüşülecektir." der. İnsanoğlu onun bu sözlerini reddeder ve cihadını yapar."
Peygamber efendimiz sözlerine devamla buyurdu ki: "İnsanoğlundan kim böyle yapar da ölürse onu, Allah'ın cennete koyması haktır. Şayet Öldürülürse yine Allanın onu cennete koyması haktır. O kişi boğularak ölse de Allah'ın onu cennete koyması haktır. Yahut hayvanı kendisi düşürerek öldürse de yine Allah'ın onu cennete koyması haktır.[32]
Avn b. Abdullah'a göre ise burada zikredilen "Senin doğru yolun"daıı maksat Mekke'nin yoludur. İblis Allah'ın kullarının, Mekke'ye gitmelerine engel olacağını söylemiştir.
Taberi diyor ki: "Her ne kadar Avn'ın söylediği yol da Allah'ın doğru yollarından biri ise de o yolların hepsini kapsamamaktadır. Ayet-i Kerime'de İblis'in genel bir ifade ile, insanları Allah'ın yolundan alıkoyacağı zikredildiğin-den ve bu yol hakkında Resulullah'tan da hadis rivayet edildiğinden bunu "Hak Yol" olarak izah etmek daha isabetlidir. Nitekim Mücahid de, buradaki Yol'dan maksadın, hak yol olduğunu söylemiştir. Zaten Şeytan, insanları Allah'a yaklaştıracak herhangi bir yolun başında durup onları oradan saptırmaktan geri durmaz. Aksine bütün gayretlerini harcar.[33]
17- Sonra onlara, önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenler olarak .bulmayacaksın" dedi.
İblis devam ederek şöyle demiştir: "Sonra Âdem oğul la rina hak ve bâtıl olan her yönden sokulacağın. Onları, âhlirettleri hakkında şüpheye düşüreceğim. Dünyayı kendilerine süslü göstereceğim. İyiliklerden nefret ettireceğim. Kötülüklere teşvik edeceğim. Sen de onların çoğunu nimetlerine karşı sana şükredenler ve seni birleyenler olarak bulmayacaksın.
Müfessirler, bu âyeti kerimede geçen "Ön, arka, sağ ve sol" ifadelerinden neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas ve Katadeden nakledilen bir görüşe göre bu ayette zikredilen ön'den maksat, ahiret Arka'dan maksat, dünya, Sağ'da maksat, dini hükümler ve sevaplar, So'Idan maksat ise, isyanlar ve kötü amellerdir."
Bu izaha göre şeytan şöyle demiştir; "Ben insanlara âhiretleri hususunda sokulacağım. Ölümden sonra dirilme, hesaba çekilme, cennet ve cehenneme konulma hususunda onları şüpheye düşüreceğim. Ben insanlara dünyaları hususunda da sokulacağım. Dünyayı onlara sevdirip yaldızlı göstereceğim. Böylece onları dünyaya daldıracağım. Yine ben insanlara dinleri ve salih amelleri hususunda da sokulacağım. Onları, iyilik yapmaktan engellemeye çahşacağım.Ben insanlara, kötü ameller hususunda da sokulacağım. Onları, kötü amellere çağıracağım ve o amelleri süslü göstereceğim.
b- Yine Abdullah b. Abbas, İbrahim en-Nehâi, Hakem, Südtlî ve İbn- Cü-reye'den nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen Ön'den maksat dünya, Arka'dan maksat âhiret, Sağ'dan maksat hakikat ve salih ameller, Sol'dan maksat ise bâtıl ve kötü amellerdir. Şeytan bunların hepsi hakkında insanları saptıracağını söylemektedir.
c- Mücahide göre ise baradaki Ön ve Sağ ifadelerinden maksat, görünen yönler, Arkak ve Sol ifadelerinden maksat ise, görünmeyen yönler demektir. Bu izaha göre de şeytan, insanlara görünen ve görünmeyen her yerden sokulacağını sölmeşitir.
Taberi diyor ki: "Bana göre bu görüşlerden doğru olanı, bu ifadelerin manasının şöyle olduğunu söyleyen görüştür. "Şeytan demiştir ki "Ben insanlara, bütün hak ve bâtıl yönlerden sokulacağım. Onları hak'tan alıkoyup batılı ise süsleyeceğim."
Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Şeytan insanlara üstten sokulacağını zik-retmemiştir. Zira o yönden kullara Allah'ın rahmeti gelmektedir."
Âyet-i kerime'nin sonunda "Çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın." bu vurulmaktadır. Kulların Allah'a şükrü, Allah'ın birliğini ikrar edip emir ve yasaklarına uymalarıdır Nitekim, Abdullah b. Abbas, buradaki "Şükredenler" ifadesini, "Allah'ı birîeyenler" şeklinde izah etmiştin[34]
18- Allah dedi "Horlanmış ve kovulmuş olarak CcıınclTcn çık. Yemin olsun ki sana tabi olanlarla birlikte cehennemi sizinle dolduracağını,"
Allah İblise dedi ki: "Horlanmış ve kovulmuş olarak cennetten çık. Yemin olsun ki Âdemoğullanndan sana kim itaat ederse, cehennemi seninle ve onlarla birlikte dolduracağım.
Görüldüğü gibi Allah Teâlâ bu ayet-i kcrime'leriyle kullarını onların ve kendisinin düşmanı olan İblis'in düşmanlığına karşı uyarmakta ve onun bu düşmanlığının çok eskiye dayandığını beyan etmektedir ki kullan şeytanın vesveselerinden kaçınıp kendisinin emirlerine yönelsinler.
Bu hususta diğer ayetlerde de buyuruluyor ki:
"Allah şöyle dedi: "Haydi git, Âdemin soyundan sana kim uyarsa, cezanız cehennemdir. Bu yeterli bir cezadır."
"Onlardan gücünün yettiklerini evsvesenle bana karşı tahrik edip yoldan çıkar. Atlı ve yayakmnı toplayarak bütün oyunlarını ortaya koy. Onlara, mal ve çocçuklarında ortak ol. Asılsız vaadlerde bulun. Aslında Şeytan, kendisine uyanlara aldatıcı vaadlerde bulunmaktan başka bir şey yapamaz."
" Şüphesiz ki senin, salih kullanın üzerindne hiçbir nüfuzun yoktur. Rab-bin vekil olarak yeter.[35]
19- Ey Âdem, sen ve zevcen cennette kalın. Dilediğiniz yerden yeyin. Faka şu ağaca yaklaşmayın. Sonnra zalimlerden olursunuz."
Allah Ademe dedikî: "Ey Âdem, sen ve eşin Havva Cennette kaim. Cennet nimetlerinden dilediğiniz yerden yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Aksi takdirde Allah'ın emrine karşı gelen zalimlerden olursunuz.[36]
20- Şeytan onlara, kendilerine görünmeyen avret yerlerini göstermek için vcvese verdi. Ve şöyle dedi: "Rabbiniz size bu ağacı, sadece, ikiniz de Melek olmayasınız veya cennette ebedi olarak kalmayasınız diye yasakladı."
Şeytan, Adem ve Havva'ya, içinde bulunduktan nimetlerden mahrum etmek ve elbiselerinden soyundurarak Örtülü olan avret yerlerim açığa çıkarmak için tuzaklar kurarak vesvese verdi. Ve şöyle dedi: "Rabbiniz size bu ağacı, sadece, ikiniz de Melek olmayasınız veya cennette ebedi olarak kalmayasımz diye yasakladı."
Ayet-i kerimede geçen ve "Olmayasınız" diye tercüme edilen ifadesinin görünürdeki manası, "Olasınız" şeklindedir. Olumsuzluk ifadesi zikredilmem iştir. Ancak Arapça'da bu gibi ifadelerde olumsuzluk ifade eden edatının düşürülmesi, uygulanan bir kuraldır. Burada da bu kuralın gereği bu edat düşmüştr. Fakat manası mevcuttur. Nitekim Nisa suresi'nin yüz yetmiş altıncı ayetinin en son"cümlesinde de bu edat düşürülmüş ve cümle şöyle olmuştur. halbuki cümlenin aslı dür. Cümleye mana verilirken bu harfin varlığı da kabul edilir ve "Sapıklığa düşmemeniz için" şeklinde izah edilir.[37]
21- Ayrıca onlara: Şüphesiz ki ben, size, nasihat edenlerdenim." diye yemin etti.
Şeytan, Adem ile Havva'ya: "Ben sizden önce yaratıldım. Bu işleri sizden daha iyi bilirim. Bana tâbi olun size doğru yolu göstereyim." diye vesvese verdi. Ve bu hususta doğru söylediğine dair de Allah'a yemin ederek aldanmalarına vesile oldu. Zira onlar, herhangi bir kimsenin, yalan yere Allah adına yemin edebileceğini tahmin etmiyorlardı.[38]
22- Böylece onları aldatarak, ağaçtan yemeye şevketti. Ve o ağacın meyvesinden tadınca avret yerleri onlara göründü. Başladılar cennet yap-raklanla ayıp yerlerini örtmeye. Bunun üzerine rablcri onlara şöyle nida etti: "Ben size bu ağaçtan yemenizi yasak etmedim mi? Ve size Size, şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır» deme dim?»
Şeytan, Âdem ve Havvayı aldatarak ağacı onlara gösterdi. Onlar da ağacın meyvesinden yeyince avret yerleri açıldı. Bunun üzerine Âdem ve Havva, avret mahallerini kapatmak için cennet ağaçlarının yapraklarım toplamaya başladılar. Bunun üzerine rableri onlara şöyle nida etti: "Ben size bu ağaçtan yemenizi yasak etmedim mi? Ve size "Şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır." demedim mi?"
Abdullah b. Abbas bu ayetin izahında diyor ki: "Allah'ın Âdem' ve zevcesine yasaklamış olduğu ağaçtan maksat, başaktır. Âdem ile Havva bundan yeyince avret mahalleri açığa çıktı. Onların avret mahallerini, tırnak şeklinnde kabuklar öıtüyordu. Âdem ve Havva, cennetteki incir ağacının yapraklarını alıp avret mahallerine yapıştırmaya başladılar. Âdem cennette gerisin geri gitmeye başladı. Cennet ağaçlarından bir ağaç onu yakaladı. Allah ona "Ey Âdem benden mi kaçıyorsun." dedi. Âdem şöyle cevap verdi: "Hayır, fakat senden utandım ey rabbim." Allah "Benim cennette sana bahşettiğim ve serbest kıldığım şeyler, sana haram kıldığım şeyin dışında kafi gelmiyor muydu?" dedi. Âdem "Evet rabbim, kafi geliyordu. Fakat senin izzetine yemin olsun ki, herhangi bir kimsenin senin adına yalan yere yemin edeceğini sanmıyordum." diye cevap verdi. Abdullah b. Abbas diyor ki: "O yemin de "Yemin olsun ki ben size nasihat edenlerdenim" sözüdür. Bunun üzerine Allah buyurdu ki: "İzzetime yemin olsun ki seni yeryüzüne indireceğim. Ondan sonra geçimini zorlukla sağlayacaksın." Böylece Âdem cennetten indirildi. O ve Havva cennette bol nzıklar yiyorlardı. İkisi de, bol olmayan yiyicek ve içeceklerin içine indirildiler. Ona demiri işleme sanatı Öğretildi. Ekin ekmesi emredildi. O da toprakları sürdü, ekti, suladi. Mahsuller yetişince de biçti, dövdü, savurdu, öğüttü, hamur yoğurdu, ekmek yaptı sonra onu yedi. Ancak bu dununa alışıncaya kadar bir tikim sıkıntılar çekti.
Âyet-i kerime'de Hz. Âdem ile Havva'nın yasaklanan ağaçtan yemeleri üzerine, avret mahallerinin görünür hale geldiği zikredilmektedir. Onlar bu ağaçtan yemeden evvel, avret mahallerinin örtülü olduğu anlaşılmaktadır. Onların avret mahallerini örten bu elbisenin ne olduğu hakkında iki görüş zikredilmiştir.
Vehb b. Münebbih ve diğer bir kısım alimlere göre bu elbise bir nur idi ve onların avret mahallerini örtüyordu.
Abdullah b. Abbas ve Katadeye göre ise bu elbise tırnak idi.
Ayet-i kerimenin devamında "Rabbi onlara "Ben size bu ağaçtan yemenizi yasak etmedin mi? Ve "Şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır." demedim mi? dedi." buyıırulmaktadır.
Muhammed b. Kays, âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmiştir. "Allah Teâlâ Âdeme, "Niçin.bu ağaçtan yedin? Ben bunu sana yasaklamıştım." dedi. Âdem de: "Ey rabbim, onu bana Havva yedirdi" dedi. Allah Teâia Havvaya: "Sen niçin ona bunu yedirdin?" diye sordu. Havva da: "Bana yılan emretti." dedi. Allah Teâlâ Yılna: Havva'ya bunu neden emrettin?., diye sordu. Yılan da: Onu bana İblis emretti." dedi. Allah Teâlâ da: "İblis kavulmuştur, lanete uğratılmıştır. Sen de ey Havva, ağacı kanattığın gibi her ay kanayacaksin.Sana gelince ey yılan, senin ayaklarını keseceğim. Yüzüstü sürükleneceksin. Seni görenler kafanı ezecekler. Birbirinize düşman olarak inin." buyurdu.
Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Âdem ağaçtan yeyince Allah Teâlâ ona: "Sana yasaklamış olduğum ağaçtan niçin yedin?" diye sordu. Âdem de: "Onu bana Havva emretti." dedi, Allah Teâlâ: "Ben Havvayı zorluklarla gebe kalması ve zorluklarla doğurmasıyla cezai andırdın m." buyurdu. Bunun üzerine Havva asiadı. O anda ona "Ağlama, sana ve çocuğuna verildi." denildi.[39]
23- Âdem ve zevcesi rablcrine şöyle yalvardılar: "Ey rabbîmiz, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, şüphesiz hüsrana uğrayanlardan oluruz."
Allah Teâlâ bu ayet-i Kerime'de, Hz. Âdem ve Havva'nın uyarılmalarından sonra ne cevap verdiklerini beyan eliyor, onların, günah işlediklerini itiraf ederek kendisinden, affedilmelerini dilediklerini haber veriyor. Halbuki mel'un İblis, bunlar gibi yapmamış, hatasını itiraf ederek bağışlanmasını dileme yerine, kendisine mühlet verilmesini istemiştir. Allah Teâlâ'da onların her ikisine de.istediklerini vermiştir.
Âdamin bu yalvarması, rabbinden almış olduğu kelimelerledir. "Âdem rabbinden kelimeler aldı. Günahının bağışlanmasını istedi. Allah da tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul edendir, merhamet sahibi [40]Âyet-i Kerimesi buna işaret etmektedir.[41]
24- Allah dedi "Bir kısımsız diğer birkısmınıza düşman olarak cennetten inin. Yeryüzünde sizin için bir müddete kadar yerleşme ve geçinme vardır."
Allah Âdeme, Havva'ya onların soylarından geleceklere, İbüs'e ve onun soyundan olanlara ve yılana dedi ki: "Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin. Yeryüzünde, sizlerin karar kılacağınız ve yatıp kalkacağınız yerler vardır ve hayatınızın sonuna kadar sizi geçindirecek şeyler mevcuttur."
Ayette geçen ve "Yerleşme" diye tercüme edilen kelimesi, Ebul Âliye tarafından "Karargah" diye izah edilmiş, Abdullah b. Abbas tarafından ise "Kabir" olarak açıklanmıştır. Taberi, âyetin umum ifadesinin, yeryüzünün hem diriler hem de ölüler için karargah kılındığını ifade ettiğini söylemenin daha evla olduğunu beyan etmiştir.[42]
25- Yine şöyle dedi: "Orada yaşayacasınız, orada öleceksiniz ve tekrar oradan diriltilip çıkarılacaksınız."
Yine Allah dedi ki: Hayatınız yeryüzünde geçecek, ölümüz yeryüzünde olacak, kıyamette hesaba çekilmeniz için de oradan çıkarılıp diriltileceksiniz.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle Duyurulmaktadır:
"Biz, sizin aslınızı topraktan yarattık. Öldükten sonra sizi oraya döndürürüz. Kıyamet günü de oradan tekrar çıkaracağız.[43]
26- Ey Âdemoğulları, sizin için, avret yerinizi öretecek elbise ve ziynet eşyası yarattık. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bu, Allah'ın dclil-Icrindendir. Gerekir ki ibret alırlar.
Ey Âdemoğullan, size, avret yerlerinizi örtecek elbiseler, sıkıntısız ve genişçe yaşamınızı sağlayacak mallar verdik, Allah'ın yasaklarından kaçınıp, emirlerine itaat ederek takvaya bürünmeniz, sizin için, avret mahallelinizi örten elbiselerden daha hayırlıdır. Bu elbise ve mallar, Allah'ın, varlığını gösteren de-lillerindendir. Gerekir ki ibret alır, bâtılı bırakıp hakka yönelirler.
Âyet-i kerimede, insanların, avret mahallerini örtmeleri için, Allah Teâlâ'nm, kullarına elbise nimetini lütfettiği zikredilmektedir. Cahiliye döneminde, Araplardan bir kısım insanlar, Kâbeyi tavaf ederken, her zaman giydik-
leri elbiselerini çıkanr çıplak olarak tavaf yaparlardı. Âyet-i Kerime böyle yapanları uyararak, avret mahallerin örtmeleri için kendilerine elbiseler verdiğini beyan etmektedir.
Ayet-i kerimede geçen ve "Zinet eşyası" şeklinde tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas, Mücahid, Süddi, Urve b. Zübeyr ve Dehhaktan nakledilen bir görüşe göre "Mal" demektir. Buna göre, ayetin bu bölümünün manası: "Sizin için elbiseler ve mal var ettik." demektir.
Yine Abdullah b. Abbas ve Mabed el-Cüheniden, nakledilen diğer bir görüşe göre bu kelimenin manası "Elbiseler" ve "Müreffeh hayat" demektir. İbn-i Zeyd'e göre ise bu kelimenin manası "Güzellik" demektir.
Taberi diyor ki: kelimesinin asıl manası "Geçimlik ve mal" demektir, Bazan bunu Araplar, diğer mallar dışında sadece "Elbise" anlamında kullanırlar. Bazan da "Bolluk ve müreffeh yaşantı" rnanasınnda kullanırIar.[44]
Âyette zikredilen "Takva elbisesi"nden neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.
a- Katade ve İbn-i Cüreyce göre burada zikredilen "Takva elbisesinden maksat iman'dır.
b- Mabed el-Cüheniye göre "Haya ve edep"tir.
c) Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre "Salih amerdir, d- Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe ve Hz. Osman'a göre "Güzel kıyafef'tir.
e- Urve b. Zübeyre göre "Allah korkusu"dur.
f- İbn-i Zeyde göre ise "Avret mahallini Öertmek"ür. Zira, Allah'tan korkan, avret mahallini örter ve böylece takva elbisesini giymiş olur.
Taberi diyor ki: "Âyet-i kerimede geçen kelimesi çeşitli gramer kaideleri gözönünde bulundurularak iki şekilde okunmuştur.
a- Bu kelimenin sonu şeklinde Ötre okunmuştur. Bu kı-raata göre âyetin manası şöyledir: "Ey Âdemoğullan, sizin bilmiş olduğunuz bu takva elbisesi sizin için, avret mahallerinizi örten elbiselerden ve sizin için yarattığımız mal ve süslerden daha hayırlıdır. Siz bu takva elbisesini giyin.
b- Bu kelimenin sonu şeklinde üstün okunmuştur. Bu kıraata göre ise ayetin manası şöyledir. "Ey Âdemoğullan, biz sizin için, avret mahallelinizi örten elbiseler mal ve süs eşyaları ve takva elbisesi indirdik. İşte bizim size indirdiğimiz bu şeyler, Kâbeyi tavaf ederken soyunup ta çıplak şekilde tavaf etmenizden" Sizin için daha hayırlıdır. O halde Allah'tan korkun. Allah'ın sizi rıziklandirdığı bu şeyleri geyin, elbiselerinizden soyunmak suretiyle şeytana itaat etmeyin. Çünkü şeytan, bu davranışıyla sizi alaya alıyor, atanız Âdem ve Havvayı, Allah'ın kendilerine giydirdiği elbiseden soyundurarak onları aldattığı gibi sizi de böylece aldatmak istiyor.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu son kıraat şekli ayetin manasının daha sıhhatli bir şekilde ifade ettiği için daha isabetlidir. Nitekim bundan sonra gelen ayetin manası da bu ayeti, son kıraat şekliyle izah etmenin daha münasip olduğunu ifade etmektedir.
Müfessirlerin, takva elbisesi hakkında beyan ettikleri görüşlere gelince; "Onlardan doğru olanı, takva elbisesinden maksadın, nefislerin ve kalblerin, Allah korkusunu hissetmeleri ve bunun İcabı olarak ta emirlerini tutup yasaklarından kaçınmalarıdır." diyen görüştür. Takva elbisesi bu manada alındığı takdirde, iman da, salih ameli de hayayı da, Allah korkusunu da ve güzel kıyafetli olmayı da ifade etmiş olur, Zira, Allah'tan korkan, ona iman etmiş olur. Emirlerini tutar, ondan çekinir, her yerde onun, kendisini gözetlediğini düşünür. Diğer kulların onun kusurunu görmelerinden utanır. Böyle olan kimsede de güzelliğin eserleri, hem şekilde hem de ruhda görülür.
Allah teala, nefislerin ve kalblerin, kendisinden korkmalarını, kişinin üzerine giydiği bir elbiseye benzetmiştir. Zira inşa kendisini maddi tehlikelere karşı elbise ile koruduğu gibi manevi tehlikelere karşı da Allah korkusunu hissetmeyle korur.[45]
27- Ey Âdemoğullan, Şeytan, ana va babanızı (Âdem ile Havva'ya) avret yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini soyarak ccnncllcn çıkardığı gibi sizi de altmasın. Çünkü Şeytan ve kabilesi, sizin onları göremediğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz ki biz, Şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yaptık.
Ey Âldemoğullan, sakın Şeytan iki atanızı, kendilerine avret mahallerini göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizleri de aldatmasın. Çünkü Şeytan ve kabilesi, sizin onları göremediğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz ki biz Şeytanı, müminlerin değil ancak kafirlerin dostları kılmışındır.
Âyet-i kerimede, Şeytanın, Hz. Âdem ile Havva'nın elbiselerini soyduğu zikredilmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi müfessirler soyulan bu elbiselerin ne olduğu hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir:
a- îkrime ve Abdullah b. Abbas'a göre Hz. Âdem ile Havva'nın bu elbiseleri tırnak idi. Ebul Cevze, Abdullah b. Abbas'm bu hususta şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Âdem ile Havva, yasaklanan ağaçtan yiyerek hata işleyince onların, tırnaktan olan elbiseleri soyuldu ve bugün var olan tırnaklar, bir hatırlatma ve süs olarak bırakıldı.
İkrime de demiştir ki: "Âdem ile Havva'nın elbiseleri olan tırnaklar soyulurken bugün mevcut olan tırnaklar soyulmadan önce Âdem tevbe etti böylece bu tırnaklar kaldı.
Vehb b. Münebbihe göre ise Hz. Âdem ile Havva'nın cennetteki elbiseleri, avret mahalleri örtenni bir nur idi. Onlar, birbirlerinin avret mahallerini göre-mi yorlardı.
Mücahide göre ise, onların bu elbiseleri, Allah korkusuydu. Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: Âdem ile Havva'nın, avret mahallerini örten bir vasıtaları vardı. Bu vasıta tırnak da olabilir, nurda olabilir, başka bir şey de olabilir. Bu vasıta'nın ne olduğuna dair kesin bir delil bulunmadığından bunun yukarıda zikredilen görüşlerden herhangi biri olduğunu söylemek ve onlardan birini diğerine tercih etmek isabetli değildir.
Ayet-i kerime'de, Hz. Âdem ile Havva'nın cennetten çıkarılışı ve elbiselerinin soyulması, şeytana nisbet edilmiştir. Halbuki bunları yapan Allah'tır. Olayın Şeytana isnad edilmesinin sebebi, onun, Âdem ile Havva'yı aldatarak bu olayla cezalandırılmalarına sebep olmasıdır. Bu sebeple bazan bu olaya sebep olan şeytana bazan Ua onu fiilen meydana getiren Allah Teâlâ'ya isna edilmiştir[46]
28- Onlar, bir hayasızlık yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti." dediler. Ey Muhammcd, de ki "Şüphesiz ki Allah, hayasızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz.
Bu kâfirler, Kâbeyi tava etmek için çırılçıplak soyunmak veya diğer zamanlarda açılıp saçılmak gibi bir hayasızlık yapap ta ayıplandıkları zaman kendilerini şöyle müdafa ederlerdi. "Biz, atalarımızı da bu hal üzere bulduk. Biz,' onlara uyuyoruz. Bize bunu, Allah emretti."
Ey Muhammed, de ki: "Şüphesiz ki Allah, kullarına hayasızlığı ve çirkin işleri emretmez." Bu hayasızlıkları bize Allah emretti." diyerek, böyle bir şey dediğini bilmediğiniz halde Allah'a karşı iftirada mı bulunuyorsunuz?
Mücahid, Said b. Cübeyr, Şa'bi, Sü'ddi ve Abdullah b. Abbas'tan nakledildiğine göre bu âyet-i kerime'de geçen, "Hayasızlıktan maksat. İslam gelmeden önce cahüiye döneminde bir kısım Arapların, giydikleri elbiseleriyle Kâbeyi tavaf etmelerinin caiz olmadığı kanaatiyla arayı orayı çırılçıplak tavaf
etmeleridir.
Bu hususta Mücahid diyor ki: "Kûbeyi çıplak olarak tavaf ediyorlar ve "Biz orayı annemizden doğduğumuz gibi tavaf ediyoruz" diyorlardı. Kadınlar, ön taraflarına geniş bir kayış parçası bağlıyorlar ve şöyle diyorlardı. "Bugün bir kısmı veya tümü görünebilir. Fakat ben, görüneni helal yapmıyorum."
Süddi de diyor ki: "Yemen Araplarından bir kabile, Kâbeyi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Onlara: "Niçin böyle yapıyorsunuz?" denince de "Atalarımızı bu hal üzere bulduk. Bunu bize Allah emretti," derlerdi. İşte âyet-i kerime bu hususları beyan etmektedir. Mücahid'den nakledilen başka bir rivayete göre kendilerine "Muhafazakârlar." anlamına gelen "Humus" ismi verilen Kureyşliler dışında diğer bütün Araplar Kabe'yi tam çıplak olarak tavaf ederlenniş.[47]
29- De ki: "Rabbim adaleti emretti. Her Mescitte yüzlerinizi ona çevirin ve dini sadece ona tahsis ederek ona yalvarırı. İlk defa sizi o yarattığı gibi yine ona döneceksiniz."
Ey Muhammed, o cahillere de ki: "Rabbim bana, adaletli davranmayı ve doğru olmayı emretti. Herhangi bir Mescitte namaz kıldığınız zaman putlara değil Allah'a yönelin. İbadet ve itaatlerinizi sadece ona tahsis ederek ona yalvarın. Zira o sizi ilk defa yoktan var ettiği gibi, ölüp yok olmanızdan sonra, kıyamet gününde tekrar dirilip ona döneceksiniz. Yaptıklarınızdan hesap vereceksiniz."
Âyete geçen "Yüzlerinizi ona çevirin." ifadesinden neyin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Mücahid ve Süddîye göre âyetin manası: "Her Mescitte yüzünüzü Kâbeye çevirin." demektir. Rebi1 b. Enese göre ise âyetin mana-. sı: "Herhangi bir Mescitte namaz kıldığınız zaman putlara değil Allah'a yönelin" demektir.
Taberi, âyetin, müşrikleri kasdettiğini ve müşriklerin mabedleri olmadığı için yüzlerini Kâbeye çevirmelerinin söz konusu olmadığını, bu nedenle bu son görüşün tercihe şayan olduğunu ve "Yüzlerini putlara değil Allah'a çevirmelerinin emredikliğini söylemektedir."
Âyet-i kerimenin sonunda "ilk defa sizi o yarattığı gibi yine ona döndürüleceksiniz.» buyuruimaktadır. Bu ifade, müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Cabir, Said b. Cübeyr ve Mücahide güre ayetin bu bölümünün manası şöyledir: "Allah sizleri ilk yarattığında iki guruba ayırıp mümin ve kafir olarak yarattığı gibi kıyamette de aynı şekilde iki gurup olarak dirileceksiniz. Müslüman olarak ölen kimse ahirette de müslüman olarak dirilecek, kafir olarak ölen de kafir olarak dirilecektir.
b- Ebul Âliye, Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi ve Süddiye göre ise bu ifadeden maksat şudur: "Allah yarattıklarım ezeli ilminde nasıl bilmiş ve takdir etmisse yaratıklar, Allah'ın o bilgisine göre davranacaklardır. Müm'min olacaklarını bildiği kimselerin mümin olarak doğup mü'min olarak öleceklerdir. Kâfir olacaklarını bildiği kimseler ise, İblis gibi, önce cennetliklerin amellerini işjese-ler dahi sonunda cehennemlik olarak öleceklerdir.
c- Hasan-ı Basri, Katade, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve İbn-i Zeyde göre bu ifadeden maksat şudur: Allah sizleri, hiç yokken ilk defa nasıl var ettiyse ölüp yok olmanızdan sonra da tekrar dirilip aynı şekilde ona döneceksiniz."
Taberi de bu son görüşü tercih etmiştir. Zira ayet-i kerime ahirete iman etmeyen müşriklere öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceğini bilidinneyi kastetmektedir. Sonra dirilmenin gerçekleşeceğini bildirmeyi kasetmektedir. Âhİrete iman etmeyen insanlara, mümin veya kâfir olarak dirileceğini bildirmenin bir manası yoktur. Bu nedenle âyetin tekrar dirilmeyi beyan ettiğini söyele-mek daha isabetlidir. Resulullah (s.a.v.)'de şu hadis-i şerifinde insanların tekrar dirileceklerini beyan ettikten sonra şu ayeti okumuştur. Bu da bizim izah şeklimizin sıhhatli olduğunu göstermektedir.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Sizler, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolacaksınız." Sonra Resulullah "varlıktan ilk defa nasıl yarattıysak sonra da öyle dirilteceğiz. Bu bizim vaadimizdir. Şüphesiz biz, vaadimizi mutlaka yerine getirenleriz.[48]
30- Allah, insanların birkısmmi hidayete erdirdi. Bir kısmı da sapıklığı haketti. Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp Şeytanları dost ediniyor, bununla beraber kendilerini doğru yolda zannediyorlar.
Allah sizden bir topluluğu hidayete kavuşturdu ve onları salih ameller işlemeye muvaffak kıldı. Onlardan bir fırkanın da sapıklığa düşmesi hak oklu. Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları dostlar edindiler. Kendilerinin de doğru yolda olduklarım zannederler.
Taberi diyorki: "Bu âyet-i kerime, bilmeden günah işleyenlerin ve sapık inanca düşenin sorumlu olmayacağını iddia edenlerin iddialarının yanlış olduğunu beyan etmektedir. Zira âyette, hidayet üzere olduklarım zanneden fakat sapik olan imselere, "Sapıklar" denilmiş, bu hallerini bilmemelerinden dolayı mazur sayılmamışlar ve hidayette olanlarla aynı oldukları zikredilmem iştir.[49]
31- Ey Âdcmoğutlari, her Mescide gidişinizde temiz ve güzel clbcsilc-rinizi giyinin. Yeyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevemez.
Allah Teâlâ bu ayeti kerime ile, Arap müşriklerinden, Kabe'yi çıplak olarak tavaf eden ve Allah'ın helal kıldığı bir kısım hayvanlara, "Bahire, Şaibe, Vasile ve Hâin" gibi isimler takarak onları kendilerine haram kılanlara hitab ediyor ve buyuruyor ki: "Ey Âdemoğullan, her mescide gittiğinizde vücudunuzu örten süsler olarak elbiselerinizi giyin. Sizi nzıklandirdığımız temiz ve hela! şeylerden yeyin için. Ancak Kur'anda, haram olduğunu sizlere bildirdiğim veya Peygamberin Muhhamed'in diliyle, haram olduğunu size açıklattığım şeyleri yemeyin."
Abdullah b. Abbas, Ata, İbrahim en-Nehâi, Mücahid Said b. Cübeyr, Tavus, Katade, Süddi, Zühri, Dehhak ve İbn-i Zeyd, bu âdette zikredilen ve "Temiz ve güzel elbiseler" diye tercüme edilen kelimesinden maksadın kişinin avret mahallini örtecek herhangi bir giyecek olduğunu söylemişler, âyet-i kerimenin de Kâbeyi çıplak olarak tavaf edenlerin hakkında nazil olduğunu bildi mı işlerdir.
Âyet-i Kerime, helal şeyleri yeyip içmenin mubah olduğunu bildiriyor israfı ise yasaklıyor.
Ahmed b. Hanbel, Peygamber efendimiz (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eter.
"İnsanoğlu kamından daha kötü bir kap doldurmuş değildir. İnsanoğluna, belini doğrultacak birkaç lokma yemesi yeter. Şayet kamını mutlaka doldura-caksa, o zaman üçte birini yemek, üçte birini su ile üçte birini de nefes ile doldursun[50]
32- De ki "Allah'ın, kulları için var ettiği ziyneti ve temiz rızıkları kim haram etti? De ki: "Bunlar, dünya hayatında, iman edenler içindir. Âhirettc ise yalnız onlar için olacaktır." İşte biz ayetleri, bilen bir kavim için böyle geniş olarak açıklarız.
Ey Muhammed, Allahın helal kıldığı şeyleri kendileri için haram sayan şu cahillere de ki: "Allah'ın, kullarına, giyinip kuşanmayı helal kıldığı elbise ve benzeri süs eşyalarını ve helal kıldığı yeme ve içmeyi kim haram kıldı? Onlara ı de ki: " Bu şeylerden dünya hayatında kafirler de faydalansa aslında müminlerin hakkıdır. Çünkü o nimetlere ancak müminler şükrederler. Âhirette ise bu nimetler sadece müminlere aittir. Sana, haram ve helale ait hükümlerimi açıkladığım gibi bilen bir topluluk için de ayetlerimi böylece çiklarım.
Müfessirler, bu âyette zikredilen "Temiz rızıklar"dan neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Bazılarına göre burada zikredilen "temiz nzıklar"dan maksat, et, iç yağı, süt vb. şeylerdir. Çünkü cahil iye dönemindeki müşrikler, Hac yapmak için ihrama girdikten sonra et vb. şeyleri kendilerine haram kılıyorlardı. Allah Teâlâ bu gibi insanlara, bu nimetleri kendilerine haram kılmaya haklan olmadığını
bildirdi.
Hasan-ı Basri bu âyet-i kerimeyi delil gösterek israf ederek yeyip içen ve çeşitli süs eşyasına Önem veren insanları yeriyor ve bu hallerin, şeytanların dostlarına yakışacağını söylüyor.
b- Katade ve Abdullah b. Abbas'a göre ise bu âyette zikredilen "temiz rı-zıklar"dan maksat, cahiliye döneminde, insanların, kendilerine haram kıldıkları,
"Bahire Şaibe Vasile ve Ham" diye isimlendirdikleri havyanlardır. Allah Teâlâ, bu hayvanların, temiz nzıklar olduklarını bildirmiş ve onları haram kılanların, kendi kendilerine bunları haram saydıklarını, aslında ise, böyle bir şeye haklan olmadığını beyan etmiştir.
Âyet-i Kerime'nin sonunda, helal ve temiz olan nzıklann, dünya hayatında, aslında müminlerin hakkı iken kâfirlerin de bu nzıklardan faydalandıkları fakat hahirette bu nzıklann sadece müminlere ait olacağı kâfirlerin, bunlardan hiçbir şekilde faydalanamayacağı beyan edilmektedir. Zira kafirlerin, âhirette yiyecekleri deve dikenleri, içecekleri ise, cehennemliklerden akan kan ve irinlerdir.[51]
33- Ded ki: "Rabbim, açık ve gizli hayasızlıkları, günah işlemeyi, haksız yere yapılan zulmü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyi Allaha karşı söylemenizi haram kıldı.
Ey Muhammed onlara de ki: "Rabbim, açıkça yapılan hayasızlığı da gizli yapılanı da, günah işlemeyi, haksız yere insanlara karşı azgınlık etmeyi, düşmanlık yapmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği halde başka şeyleri Allah'a ortak koşarak onlara tapmayı ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a karşı iftira etmenizi haram kıldı.[52]
34- Her ümmetin bîr eceli vardır. ECcllcri geldiği zaman onu ne biran geri bırakabililcrlcr ne de ileri alabilirler.
Allah'ın Peygamberlerini yalanlayan her topluluğun başına gelecek felaket için belli bir vakit vardır. O helak olma vakti gelince ne bir an geri bırakabilirler ne de bir an ileri alabilerler.
Bu âyet-i Olile, Allah düşmanlarını, başlarına gelecek bela sebebiyle uyayrdiğı gibi Allah'ın dostlannı da âhirette karşılaşacaklan nimetlerle müjdelemektedir. Zira belli bir süre sonra aherkes layık olduğuna ulaşacaktır.[53]
35- Ey Âmdcmoğulları, sîze içinizden Peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında kim, Allah'tan korkar ve kendini düzeltirse işte onlar için korku yoktur. Onlar manzum da olmayacaklardır.
Ey ÂdemoğuIIan, şayet size göndermiş olduğum Peygamberlerim gelir, kitabımın ayetlerini okur ve sizleri tevhid inancına davet eder de sizden kim iman eder, Allah'tan korkar ve amellerini düzeltirse, artık onun için kıyamette Allah'ın azabından korku yoktur. Dünyada elde edemediği şeylere de üzülmeyecektir.
Bu âyet-i Kerime, Allah Teâlâ'mn, takva sahibi dostları için hazırladığı nimetleri haber vermekte, gelecek olan âyette ise kâfirlerin dostlan olan Şeytanın gurubuna verilecek cezalan açıklamaktadır.[54]
36- Kim de âyetlerimizi yalanlar ve onlara karşı büyüklük taslarsa işte onlar, cehennemliktirler. Ve orada ebedî olarak kalacaklardır.
Kim de AIIah4ın âyetlerini yalanlar, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eder ve bunlara iman etmeyerek böbürlenirlerse işte onlar cehennemliktirler. Ve orada ebedi olarak kalacaklardır[55]
37- Allah'a karşı yalan uyduran veya onun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim olabilir? Onlara, kitapta yazılan paylar erişecektir. Sonunda Meleklerimiz canlarını almak için onlara geldiğinde: "Allah'tan başka kendilerine ibadet ettikleriniz nerededir?" derler. Onlar ise: "Bizi bırakıp kayboldular." derler. Böylece, kendilerinin kâfir olduklarına bizzat şahitlik ederler.
Allah'a karşı iftira edenden veya Allah'ın birliğini ve Peygamberin doğruluğunu gösteren ayetleri yalanlayandan daha beyinsiz ve zalim kim olabilir? Onlara, levh-i Mahfuzda takdir edilen hayır, şer, nzık, ecel gibi şeyler dünyada ulaşacaktır. Onlara, canlarını almak için Meleklerimiz gelince de: "Allanın dışında ilah dedikleriniz ve kendilerine taptıklarınız nerede? Sizin yardımınıza koşup sizi Allah'ın azabından kurtarsalar ya." derler. Onlar ise acizlik içinde şu cevabı verirler: "Onlar bizden kayboldular. Geçip gittiler. Tam kendilerine ihtiyacımız olduğu zaman bizi yalnız başımıza bıraktılar" İşte böyle söyleyerek, kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik etmiş olurlar.
Âyet-i Kerimede geçen "Kitaptaki paylar" ifadesinden neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.
a- Ebu Salih, Süddi ve Hasan-ı Basri'ye göre, Kâfirlerin kitaptaki paylarından maksat, âhirette görecekleri azaptır. Âyet-i Kerime'de, kâfirlerin, kendileri için yazılan azaba mutlaka uğratılacakları beyan edilmiştir.
b- Said b. Cübeyyr, Mücahid, Abdullah b. Abbas ve Atiyye'ye göre burada zikredilen, kitaptaki paylar'dan maksat, kişinin, cennetlik veya cehennemlik olaccağı hükmüdür. Âyeti kerime'de herkesin, kendisi için yazılmış olan cennetlik veya cehennemlik olma durumuna erişeceği beyan edilmiştir.
c- Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre, bu ayette zikredilen, kitaptaki paylar'dan maksat, kulların leh ve aleyhlerine yazılan hayır ve serlerdir. Âyet-i Kerime'de, herkesin âhirette, amel defterinde yazılı olan hayır ve şerrin karşılığını göreceği beyan edilmiştir.
d- Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Dehhak'tan nakledilen başka diğer bir görüşe göre ise, kitaptaki payîar'dan maksat Kur'anda vaadedilen hayır ve şerler'dir. Herkes, onda zikredilen hayır ve şerri görecektir.
e- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen, kitaptaki paylar'dan maksat, Allah Teâlâ'nın kendisine yalan iftira edenin göreceği pay'dır ki, o da yüzünün simsiyah kesilmesidir.
f- Rebi' b.Enes, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ve İbn-i Zeyd'e göre ise burada zikredilen, kitaptaki paylar'dan maksat, insanlar için yazılmış olan nzık, ömür ve amel'dir. Âyet-i Kerime, herkesin, kendisi için yazılmış olan rızka ve ömre ulaşacağını ve yine kendisi için yazılmış olan ameli işleyeceği beyan edilmiştir.
Taberi, bundan sonra gelen âyeti dikkate alarak bu son görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira âyetin bundan sonraki bölümü ölüm meleklerinin gelip insanlann canlarını alacağını beyan etmiştir. Bu da göstermektedir ki, bu ayet-i kerime'de, insanlann erişecekleri beyan edilen hususlar, ölmeden önce ulaşacaktan hususlardır ki, bunlar da nzıklar, ömürler ve amellerdir.
Allah Teâlâ bu âyet-i kerime'nin sonunda kâfirleri uyarmakta ve onlara: "Sakın ömrünüzün uzun olması veya nzıklarınızin bol olması sizi aldatmasın. Zira herkese, takdir edilen payı mutlaka erişecektir. Bu sebeple yaptığınız fenalıklardan vaz geçip iman edin. Size verilen mühlet sebebiyle şımarıp aldanmayın." buyurmaktadır.[56]
38- Allah kıyamet gününde onlara der ki: "Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetlcriyle beraber cehennem ateşine girin." Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler, öncekiler hakkında derler ki: "Rabbimiz, işte şunlar bizi doğru saptırdı. Onlara cehennem ateşinden iki kat azap ver." Allah der ki: "Her kesin azabı kat kattır. Fakat siz bilemezsiniz.
Allah'a iftira eden bu kâfirler, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna varınca Allah onlara der ki: "Cinlerden ve insanlardan olan, geçmiş kâfir ümmetlerle birlikte siz de cehennem ateşine girin." Her ümmet cehennem ateşine girince, kendi dininden olan kardeşine, cehenneme girmesine sebep olduğu düşüncesiyle lanet okuyacaktır. Nihayet hepsi beraber cehennemde bir araya gelince, en son giren zayıflar, kendilerinden önce giren elebaşlan için derler ki: "Ey rabbimiz, işte bunlar bizleri senin yolundan saptırıp Şeytanlara itaat etmeyi süslü gösterdiler. Cehennem ateşinden bunlara bir kat daha azap ver." Allah da der ki: "Hepinizin azabı katmerlidir. Fakat ey cehennemlikler, siz bunun farkında değilsiniz."
Âyet-i kerime'nin sonunda: "Herkesin azabı kat katur." buyuru İm aktadır. Bu ifadeden maksat azaplarının tekrar etmesidir. Ancak Abdullah b. Mes'ud, buradaki: "kat, kat" diye tercüme edilen kelimesinden maksadın "Yılanlar" olduğunu söylemiş, ayet-i kerime'de, kâfirlerin, kıyamet gününde yı-lanlann sokmasıyla da azap göreceklerinin beyan edildiğini bildirmiştir.[57]
39- Öncekiler de sonrakilere derler ki: "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. O halde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın."
Cehenneme Önceden giren elebaşılar derler ki: "Bizim, Allah'ın ayetlerini inkâr etmemiz sebebiyle nasıl bir cezaya çarptı aldığımızı gördünüz. Sizin, bizden üstün bir tarafınız yoktur. Sanki siz, Allah'a itaate yönelip te azgınlaığımz-dan ve sapıklığınızdan vaz mı geçmiştiniz? Bizim saptığımız gibi sizler de sapmıştınız."
Allah onlara: "Ey kâfirler, işlediğiniz günahlardan dolayı cehennem azabını tadın." der.
Bu hususta diğer bazı âyetlerde de şöyle buyrulmaktadır: "Şüppesiz ki Allah, kâfirleri lanetlemiş ve onlar için, alev alev yanan bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Kendilerine ne bir dost ne de bir yardımcı bulabileceklerdir."
"Yüzleri ateşe çevrildiği gün onlar: "Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygambere itaat etseydik." derler.
"Ey rabbimiz, biz efendilerimize ve büyüklerimize uymuştuk. Onlar ise bizi doğru yoldan saptırmışlar. Ey rabbimiz, onlann azabını iki kat ver. Onlan büyük bir lanete uğrat." derler[58]
"İşte o zaman, tâbi olunanlar, kendilerine tâbi olanlardan uzaklaşacaklar, azabı görecekler ve aralarındaki bağlar kopacaktır."
"Tâbi olanlar şöyle derler: "Keşke bizim için tekrar dünyaya dönüş olsa da, onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşssak." İşte böylece Allah, amellerini bir pişmanlık kaynağı olarak kendilerine gösterecektir. Ve onlar, cehennem ateşinden çıkacak ta değillerdir.[59]
İnkâr edenler: "Biz bu Kur'ana ve ondan önce gelen kitaplara inanmayacağız." dediler. Sen o zalimlerin, rablerinin huzurunda dururken, birbirlerini suçlayarak söz attıklarını bir görmelisin. Zayıflar büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız biz mutlaka iman etmiş olacaktır." derler.
"Büyüklük taslayanlar da zayıfların sözlerini reddederek: "Size hiyadet gelince, sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz suçluydunuz." derler.
"Zayıflar, büyüklük tasyanlara: "Bilakis gece gündüz tuzaklar kurmanız bizi alıkoydu. Çünkü siz, Allah'ı inkâr etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı emrederdiniz." derler. Onlar, azabı görünce, pişmanlıklarını İçlerine atıp gizlerler. Biz, inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar takarız. Onlar, yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler?[60]
40- Şüphesiz ki âyetlerimizi yalanyayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler. Biz, suçluları işte böyle cezalandırırız.
Şüphesiz ki âyetlerimizi, delillerimizi yalanlayan, onlara uymaya ve onlara karşı boyun eğmeye kibirlenenlerin amellerine, dualarına ve ruhlarına göklerin kapılan açılmayacaktır. Onlar, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe, Allah'ın, müminlere hazırlamış olduğu cennete giremeyeceklerdir.
Yani, devenin, iğne deliğinden geçmesi nasıl mümkün değilse kafirlerin cennete girmeleri de öylece mümkün değildir.
Âyet-i Kerime'de geçen, "Göğün kapılan açılmaz" ifadesiyle neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas ve Süddiye göre, göklerin kapılan kâfirlerin ruhlan için açılmayacaktır. Bu hususta Süddi diyor ki: "kâfirin ruhu alındıktan sonra, yeryüzünde bulunan melekler o ruhu döverler. O, göğe doğru çıkar. Oraya ulaşınca da gökteki melekler onu döverler, o yeryüzüne iner. Yine yeryüzü melekleri onu döverler. O, yukarı çıkar, göğe ulaşınca da gökteki melekler onu döverler. O ruh da yeryüzünün en alt tabakasına inerler...
b- Yine Abdullah b. Abbas, Mücahid, İbrahim en-Nehai ve Said b. Cü-beyrden nakledilen diğer bir görüşe göre göklerin kapılan, kâfirlerin amel ve dualarına karşı açılmaz. Yani onların herhangi birinin bir amel veya duası Allah katına ulaşmaz ve kabul edilmez.
c- İbn-i Cüreyce göre ise göklerin kapılan kâfirlerin hem ruhlan hem de amelleri için açılmaz. Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve demiştir ki: "Kâfirler Öldükten sonra onların ruhları için göklerin kapılan açılmayacağı gibi hayatta olduklan zamanda da onların sözleri ve amelleri için göklerin kapıları açılmayacaktır. Çünkü onlann amelleri murdar şeylerdir. Halbuki Allah Teâlâ, ancak güzel sözlerin ve salih amellerin, kendisine yükseleceğini belirtmiştir.
Taberi bu görüşü tercih etmesinin sebebi olarak ayet-i kerimenin ifadesinin genel bir ifade olduğunu zikretmiş bir de Resulullah'tan bu hususta Bera b. Âzîb ve Ebu Hureyre'den hadisler nakledildiğini söylemiştir.
Bera b. Âzib diyor ki:
"Resulullah (s.a,v.) ile beraber Ensar'dan bir adamın cenazesinde bulunduk. Kabre vardığımızda kabrin henüz lahdi yapılmamıştı. (İçi tam olarak hazırlanmamıştı.) Resulullah (s.a.v.) oturdu. Biz de onun çevresinde, başlarımızda sanki kuşlar varmış gibi sükunetle oturduk. Resulullah'ın elinde bir ağaç parçası vardı ve onunla yeri eşeliyordu. Başını kaldırdı ve şöyle buyurdu: "Kabir eza-bından Allah'a sığının." Bu sözü iki veya üç defa tekrarladı. Ve sonra şöyle buyurdu: "Mümin bir kulun dünyadan kopup âhirete yönelme vakti gelince, onun yanına gökten, yüzleri güneşe benzeyen beyaz yüzlü Melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden bi kefen ve cennet kokularından bir koku bulunur. O Melekler, can vermekte olan kişinin gözünün göreceği kadar bir uzaklıkta otururlar. Sonra Ölüm Meleği (Azrail a.s.) gelir, onun başucuna oturur ve şöyle der: "Ey pâk ve temiz can, vücuttan çık. Allah'ın affına ve rızasına kavuş."
Bunun üzerine su kabından bir damlanın akması gibi ruh vücuttan akıp çıkar. Melek onu alır ve diğer Melekler o ruhu, ölüm Meleğinin elinden, göz açıp kapayıncaya kadar bile beki etmeksizin alırlar. Cennetten getirdikleri o kefenin ve kokunun içine koyarlar. O ruhtan, yeryüzündeki en güzel misk'in kokusu gibi bir koku çıkar. Ve Melekler bu ruhu alıp yukan çıkarlar. Hangi Melek topluluğuna uğrarlarsa onlar: "Bu güzel ruh kimin?" diye sorarlar. O ruhu taşıyan Melekler, kişinin, dünyada çağırıldığı en güzel adını söyleyerek: "Bu, falan oğlu falandır." derler. Nihayet o ruhla birlikte dünya göğüne varırlar ve kapının açılmasını isterler. Kapı onlara açılır. Her katta bulunan ileri gelen kimseler o ruhu bir üst kata kadar yolcu ederler. Nihayet yedinci kat göğe ulaşırlar. Orada Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Bu kulumun amelini yüksek katlanndakinin içine yazın. Ve kendisini yeryüzüne gönderin. Çünkü ben onları oradan yarattım ve oraya döndürürüm. Tekarar oradan çıkaracağım."
Bu kişinin ruhu tekrar vücuda döndürülür. İki Melek gelip yanma oturur ve ona şu sorulan sorarlar: (Aralarında şu konuşma geçer)
— Rabbin kimdir?
— Rabbim Allah'tır.
— Dinin nedir?
— Dinim İslamdır.
— Size gönderilen bu adam kimdir?
— O Allah'ın Peygamberidir.
— Amelin nedir?
— Allah'ın kitabını okudum. Ona iman ettim ve onu tasdik ettim.
Bunun üzerine gökten: "Kulum doğru söyledi. Onun altına Cennetten sergiler serin ve onu cennetten giydirin. Ona, cennete bakan bir kapı açın." diye bir ses gelir. O kişiye cennetin havası ve kokulan gelir. Kabri, gözün görebileceği kadar genişler. Yanına güzel yüzlü temiz elbiseli, hoş kokulu bir adam gelir. Ve ona: "Ben seni, sevindirici bir şeyle müjdeleyeyim. İşte sana vaadedilen gün bugündür." der. Ölen kişi ona: "Sen kimsin? Yeryüzünden bile hayırlı bir haber getirdiğin belli oluyor." der. O kişi: "Ben senin, dünyada işlediğin güzel amelinim" der. Bunun üzerine ölen kişi şöyle demeye başlar. "Ey rabbim, kıyameti kopar da ileme ve cennetteki ebedi nimetlere kavuşayım."
Kâfir bir kulun, dünyadan kopup âhilrete yönelme vakti gelince de onun yanma gökten, siyah yüzlü Melekler iner. Yanlannda bir paçavra vardır. O Melekler cen vermekte olan kişinin gözünün görebileceği kadar bir uzaklıkta otururlar. Sonra ölüm Meleği (Azrail) gelir, onun başucuna oturur. Ve şöyle der: "Ey habis can, bedenden çık ve Allahın gazabına uğra. "Bunun üzerine ruh, kişinin vücudunun he rtarafına yayılır. Melek o ruhu, ıslak yünün içinden kebap şişini çekercesine çekip alır. Ve diğer Melekler, göz açıp kapayıncaya kadar bile lbekletmeksizin onu Ölüm Meleğinden alırlar. Ve onu, getirdikleri paçavranın içine koyarlar. O paçavradan, yeryüzündeki en pis kokulu leşten çıkan koku gibi bir kou çıkar. Melekler onu alıp yukarı çıkarırlar. Hangi Melek topluluğuna uğrarlarsa onlar "Bu habis ruh kimin?" diye sorarlar, O ruhu taşıyan Melekler,. kişinin dünyada çağırıldığı en kötü adını söyleyerek. "Bu falan oğlu falandır." derler. Nihayet o ruhla dünya göğüne vanrlar ve onun için kapıların açılması istenir. Fakat kapı ona açılmaz."
Resulullah (s.a.v.) sözünün bu noktasında bu âyet-i kerimeyi okudu: "Şüphesiz ki âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapılan açılmaz. Ve deve iğnenin deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler.."
Resulullah (s.a.v.) sözlerine devamla buyurdu ki: "Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ şöyle der: "Bunun amelini, yerin en alt katında bulunan siccîn'e yazın." Bundan sonra onun ruhu aşağıya atılır."
Resulullah (s.a.v.) sözünün bu noktasından şu âyet-i kerimeyi okudu. "Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp kuşlar tarafından kapılmış veya rüzgarla uzaklara sürüklenmiş gibidir.[61]Ve sonra şöyle buyurdu: "Bu adamın ruhu vücuduna döndürülür. İki Melek gelip yanma oturur ve ona şöyle derler. (Aralarında şu konuşa geçer)
— Rabbin kimdir?
— Ha, ha, bilmiyorum.
— Dinin nedir?
— Ha, ha, bilmiyorum.
— Size gönderilen bu adam kimdir?
— Ha ha bilmiyorum.
Bunun üzerine gökten: "Kulum yalan söyledi. Altına ateşten yaygılar serin, kendisine, cehenneme bakan bir kapı açın." diye bir ses gelir. Bu kişiye cehennemin sıcağı ve alevi gelir. Kabri sıkıştınldıkça sıkıştırılır, kaburgaları birbirine girer. Yanma, çirkin yüzlü, pis kokulu bir kişi gelir ve ona: "Seni, hoşuna gitmeyecek bir şeyle müjdeleyeyim. İşte sana vaadedilen gün bugündür." der. Ölen kişi de ona şpyle der: "Sen kimsin? Yüzün bile kötülüğü ifade ediyor." O da: "Ben senin pis amelinim." der. Ölen kişi: "Ey rabbim, sen kıyameti kapar-ma." der.[62]Ayet-i kerimede geçen ve "Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler" şeklinde tercüme edilen ifadesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir:'Bunun sebebi ise burada zikredilen ve "Deve" diye tercüme edilen kelimesinin çeşitli şekillerde okunmasıdır.
a- Kurralann büyük çoğunluğu bu kelimeyi ve harflerinin üstün okumasıyla şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre bu kelimenin manası "Erkek deve" demektir. Ayet-i kerime, deve'nin iğnenin deliğinden geçmesinin mümkün olmadığı gibi kâfirlerin de cennet'e girmelerinin mümkün olmayacağını belirtmiştir. Nitekim Abdullah b. Mes'ud. Hasan-ı Basri, Ebul Âliye, Dehhak ve bir rivayete göre Abdullah b. Abbas, âyetin bu bölümünü bu şekilde izah etmişlerdir.
b- İkrime, bir rivayete göre Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr bu kelimeyi harfinin örteli ve harfinin de şeddeli okunmasıyla şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre bu kelimenin manası" Gemi halatı" demektir. Bu kıraata göre âyet-i kerimede "gemi halatının, iğnenin deliğinden geçmesi mümkün olmadığı gibi kâfirlerin de cennete girmeleri mümkün olmayacaktır." hükmü beyan edilmiştir.
c- Said b. Cübeyrden nakledilen diğer bir kıraata göre ise bu kelime harfinin ötre harfinin de üstün okunmasıyla şeklinde okunmuştur. Manası ise "Gemi halatları" demektir. Buna göre âyet-i kerime, gemi halatlarının iğnenin deliğinden geçmeleri mümklün olmadığı gibi kâfirlerin de cennete girmelerinin mümkün olmayacağını beyan etmiştir.
Taberi, kurralann büyük çoğunluğunun okuduğu birinci kıraat şeklinin doğru olduğunu ve âyete buna göre mana vermenin isabetli olacağını söylemiştir.[63]
41- Onlara cehennemde ateşten altlarına yatak, üstlerine de örtüler vardır. Biz, zalimleri işte böyle cezalandırırız.
Allah'ın âyetlerini yalanlayanların ve böbürlenerek onları kabul etmeyenlerin cehennemdeki yatak ve yorganları ateşten olacak ve onlar ateş içerisinde kalacaklardır. Bu hususta diğer bir âyet-i kerime'de de şöyle Duyuruluyor:
"İnkâr edenlere ise, cehennem ateşi vardır. Onların Ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler. Onlardan, cehennem azabı da hafifletilmez. Biz, her kâfiri işte böyle cezai andı nnz.[64]
42- İman eden ve arnel-i Salih işleyenler-ki herkesi ancak gücünün yettiği ile mükellef tutarız. -İşte onlar, cennetliktirler. Ve orada ebedi olarak kalacaklardır.
Allah Teâlâ bu âyette, iman edip salih amel işleyenlerin cennetlik olduklarını ve orada ebediyyen kalacaklarım beyan ediyor ve hiçbir kimseye gücünün yetmeyeceği bir şeyi yüklemeyeceğini bildiriyor[65]
43- Orada kalblcrinde bulunan kini çıkarıp atarız. Altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna erdiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevketmeseydi biz doğru yolu bulamazdık. Şüphesiz, rabbinıİzin Peygamberleri bize gerçeği getirmişler." derler. Onlara şöyle nida edilir: "İşte size cennet, buna, yaptıklarınız karşılığında vâris oldunuz."
Biz, cennetliklerin kalbinden kini ve düşmanlığı çekip alınz. Altlarından cennet ırmaklan akar ve onlar, Allah'ın kendilerine olan ikramlarını görünce şöyle derler: "Cennete ginnemize sebep olan salih amellere bizleri muvaffak kılan ve cehennem azabını bizden uzaklaştıran Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bize doğru yolu göstermeseydi biz bu nimetlere ulaşamazdık. Allah'a yemin olsun ki dünyada Peygamberler bize doğru haberler getirmişlerdir" Onlara, Melekler tarafından şöyle seslenilir: "Rabbinize itaatiniz ve onun Peygamberlerini tasdik etmeniz sebebiyle mirasçı olduğunuz cennet işte budur."
Ayet-i kerimede, salih ameller işleyerek cennete girenlerin kalblerinden birbirlerine karşı beslenebilecek olan kin ve düşmanlığın çekilip alınacağı beyan ediliyor.
Bu hususta Katade, Hz. Ali'nin şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Umanm ki ben, Osman, Talha ve Zübeyr, Allah Teâlâ'mn, haklannda "Onların kalblerinde bulunan kini çekip atarız." dediği kimselerden oluruz."
Ebu Nadra da diyor ki: "Cennetlikler cennete girmeden önce, birbirlerinden almaları almalır için bekletilirler. Böylece onlar cennete girdiklerinde, herhangi bir kimsenin diğerinden, kesilen bir tırnak kadar bir haksızlığın cezasını istemek durumunda kalmaz. Cehennemlikler de cehenneme varmadan önce birbirlerinden haklarını almak üzere durdururlar. Onlar cehenneme girdiklerinde herhangi biriin, diğerinden, kesilen bir tırnak kadar haksızlığın cezasını istemek durumunda kalmaz.
Âyet-i kerime'de, cennetliklerin "Bizi buna erdiren Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevketmeseydi biz bu yolu bulamazdık." dedikleri beyan edilmektedir. Bu hususta Ebu Said el-Hudri, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. "Bütün cehennemlikler aslında cennette kendileri için hazırlanmış olan yerlerini görürler ve "Keşke Allah bizi buna iletseydi." derler. Ve bu budurmlan, onlar için bir hasret ve nedamet olur. Bütün cennetlikler de aslında cehennemde kendileri için hazırlanan yerlerini görürler ve derler ki: "Eğer Allah bu cenneti bize nasibetmeseydi biz bunu bulamazdık." Bu da onların, Allah'a şükretmeledir."[66]
44- Cennetlikler, cehennemliklere: "Rabbimizin bize vaadettiğini gerçek bulduk siz de rabbinizin size vaadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler Cehennemlikler de "Evet" derler. Bunun üzerine aralarında bir çağına şöyle seslenir: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun."
Allah Teâlâ bu âyette, cehennemliklerin,layık oldukları yere konmalarından sonra cennetliklerin onlara nasıl seslendiklerini bildirmektedir.Bu cehennemlikler sadece Müminler tarafından değil Melekler tarafından da aşağilanacakl ardır.
Bu konuda diğer âyetlerde de şöyle Duyurulmaktadır:
"O gün onlara şöyle denecektir: "Dünyada yalanladığınız cehennem ateşi işte budur."
"Bu bir sihir midir? Yoksa hala görmüyor musunuz?"
"Girin cehenneme. Sabredin veya sabretmeyin, sizin için değişen bir şey
olmayacaktır. Siz» sadece yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz.[67]
45- Onlar, Allah yolundan alıkoyanlar, onu eğri göstermeye çalışanlar ve âhireti de inkâr edenlerdir.
Allah Teâlâ, lanetlenen bu zalimlerin kimler olduklarını şöyle beyan ediyor: "Bunlar, insanları Allah'ın yoluna uymaktan, onun Şeriatım kabul etmekten ve onun Peygamberlerinin getirdiği hükümlere tâbi olmaktan alıkoyan, Allah'ın doğru yolunu eğri göstererek ona uyulmasına engel olan ve âhiret gününü inkâr edenlerdir."[68]
46- Cennetliklerle Cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de her iki taraflakileri yüzlerinden tanıyan kişiler vardır. Bunlar, Cennetliklere: "Selam olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.
Cennetliklerle cehennemlikler arasındaki perdenin, Hadid Suresinin onüçüncü âyetinde zikredilen sur olduğu söylenmiştir. O âyette buyuruluyor ki: "...Mümlinlerle münafıklar arasına, kapısı olan bir sur çekilir.."
Âyette geçen "AVaf' kelimesi kelimesinin çoğunluğudur. Lügat manası "Yüksek bir yer" demektir. Âyetteki manası ise cennetle cehennem arasında bulunan ve sur vazifesi gören bir tepe'dir.
Müfessirler, A'raf üzerinde bulunan ve cennetliklerle cehennemlikleri simalarında tanıdıkları beyan edilen bu kişilerin kimler oldukları hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Huzeyfetül Yeman Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Dehhak, Said b. Cübeyr ve Alkameye göre A'raf üzerinde bulunan kişiler, sevapları ile günahları eşit olduğu için cehenneme atılmamış fakat henüz cennete de kanul-mamış, haklarında, Allah Teâlâ'nın emrini bekleyen ve sonunda cennete girecek olan kişilerdir. Bu hususta Şa'bi, Huzeyfetül Yeman'ın şunları söylediğini rivayet etmiştir. "A'rafın üzerinde bulunanlar, iyilikleri sebebiyle cehennemden kurtulan, işledikleri günahlar sebebiyle de cennete giremeyen kimselerdir. Onla-nn gözleri cehennemliklere doğru çevirildiği zaman derler ki: "Rabbimiz, sen bizi, zalim kavimle beraber kılma." Onlar bu haldeyken, yüce rableri onlara üstten bakar ve buyurur ki: "Gidin cennet'e girin. Artık ben sizi affettim."
Sad b.Cübyer de bu hususta Abdullah b. Mes'ud'un şunlan söylediğini rivayet etmiştir. "Kıyamet gününde insanlar hesaba çekileceklerdir. İyi amelleri kötü amellerinden bir tane fazla olan cennete, kötü amelleri iyi amellerinden bir tane fazla olan ise cehenneme girecektir. Allah Teâlâ, "Sevap tartılan ağır gelenler, kurtuluşa erenler işte onlardır. Sevap tartılan hafif gelenler ise kendilerini zarara uğratanlardır.[69] buyurmuştur. Amelleri tartan terazi, bir buğday tanesi kadar eksiklikten dolayı hafif ve bir buğday tanesi kadar fazlalıktan da ağır gelecektir. îyi amelleri ile kötü amelleri eşit gelenler de A'rafta bulunanlardır. Bunlar, sırat köprüsü üzerinde duracaklar Cennetlikleri ve cehennemlikleri tanıyacaklardır. Cennetliklere baktıkları zaman "Size selam olslun" diye seslenecekler, gözlerim sol tarafa çevirincede cehennemlikleri görecekler ve "Rabbimiz, bizi zalim kavimlerle beraber kılma" diyecekler ve onların oldukları yere konulmaktan Allah'a sığınacaklardır. İyi amel işleyelere, önlerini ve sağ taraflarını aydınlatan nurlar ver !ecek, o gün, aslında her kula ve her ümmete nur verilecek, onlar sırat köprüsüne varınca Allah, her münafık erkek ve kadının nurunu alacaktır. Cennetlikler, münafıkların karşılaştıkları durumu görünce "Rabbimiz, sen bizim nurumuzu sonuna kadar devam ettir." diyeceklerdir. A'rafta bulunanlara da önlerini aydınlatan nur verilecek ve bu nur onlardan çekilip alınmayacaktır. Bu sebeple onlar cennete girmeyi ümit edeceklerdir. Kul bir güzel amel işlerse onun karşılığında kendisine on sevap yazılır. Kötü bir amel işlerse sadece bir günah yazılır. On sevap kazanacağı amellerine bir günah kazanacağı ameli galip gelen kimseye yazıklar olsun. İşte o kimse helak olacaktır.
Abdullah b. Abbas da, A'rafda duran insanlar için şunları söylemiştir. "A'raf cennetle cehennemin arasında bulunan bir sur'dur. A'rafta bulunacak olan kimseler burada olacaklardır. Allah Teâlâ, bunlara lütufta bulunmayı murad edince bunları hayat nehrine götürecek. Bu nehir'in kenarları, üzerleri inci ile kaplanmış altın parmaklıklarla çevrilidir. Bu nehir'in akıp gittiği yer, misktendir. A'rafta bulunlar bu nehire atılacaklar, renkleri düzelecek, göğüslerinde beyaz bir ben oluşacak, onlar, bu beyaz ben ile tanınacaklardır. Onların renkleri düzeldikten sonra rahman olan Allah onlara "Dilediğinizi isteyin.." diyecek, onlar her türlü isteklerini arzedecekler, Allah da onlara: Size bütün istekleriniz yetmiş kat fazlasıyla verildi." diyecek, onlar da cennete gireceklerdir. Onlan gö-ğüslerindeki beyaz ben'den tanınacaklar ve kendilerine "Cennetin miskinleri" denecektir.
b- Şurahbil b. Sa'd ve Abdurrahman'a göre ise A'rafta bulunacak insanlar, babalarından izin almaksızın, onlara karşı gelerek cihada katılan ve öldürülen kimselerdir. Allah yolunda öldürülmeleri, onların, cehenneme girmelerine engel olmuş fakat babalarına karşı gelmeleri de cennete girmelerine mani olmuştur.
c- Ebu Miclez'e göre ise A'rafın üzerinde bulunanlar, insan değil melektir. Bunlar, hem cennetlikleri hem de cehennemlikleri tanıyacaklar, her bir sınıfa gerektiği gibi davranacaklardır.
Taberi diyor ki: Âyet-i kerime'de, A'rafta bulunanların erkek oldukları zikredil d iğinden, Ebu Miclez'in, bunların melek olduklarını söylemesinin manası yoktur. Doğru olan görüş, bunların, "İnsanlar arasında, haklarında en son hüküm verilecek olan, sonunda da cennete girecek olan kişilerdir." diyen görüştür. Bu hususta Arar b. Cerir. Resul ullah'tan, senedinde zayıflık bulunan şu hadisi rivayet etmiştir. Amr b. Cerir demiştir ki: "Resululîaha, A'rafta bulunan kişiler-hakkında soruldu. O da buyurdu ki: "Onlar, kulların içinde, haklarında en son hüküm verilecek kimselerdir. Âlemlerin rabbi olan Allah, kullar arasında hükmünü verdikten sonra onlara buyuracak ki: "Sizler, iyi amelleri kendilerini cehennemden uzaklaştıran fakat cennete de girdiremeyt a kimselersiniz. Sizler de benim azathllanmsımz. Cennette, dilediğiniz yerde yaşıym."
Âyet-i kerimede,, A'rafta bulunan kişilerin, cennetlikleri de cehennemlikleri de simalarından tanıyacakları zikredilmektedir. Cennetlikler, yüzlerinin beyazlıklarından cehennemlikler ise yüzlerinin siyahlığı ve gözlerinin maviliğinden tanınacaklardır.[70]
47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevlrilince: "Rabbimiz, bizi zalim bir toplulukla beraber yelme." derler.
A'rafta bulunan o kişilerin gözleri cehennemliklere çevrilince onları tanır ve şöyle derler. "Ey rabbimiz, sen bizi, kendilerine zulmettikleri için cehennem ateşine giren şu toplulukla beraber beyleme.[71]
48- A'raftakîler, yüzlerinden tanıdıkları kişilere seslencrc şöyle derler: 'Topluluğunuz ve büyüklük taslamanız size fayda vermedi."
A'rafta bulunan kişiler, yüzlerindeki alametlerinden tanıdıkları cehennemliklerden bazılarına seslenerek şöyle derler: "Dünyada topluluğnuzun çokluğu ve biriktirdiğiniz mallar ve kibirlenmeniz size hiçbir fayda vermedi. İçinde bulunduğunuz azaba düştünüz."[72]
49- "Allah rahmetine kavuşturmayacak" diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıdır? Halbuki onlara: "Girin cennete, sizin için bir korku yoktur. Mahzun da olmayacaksınız." denir.
Ey, dünyada büyüklük taslayan mal sahipleri, ydünyada iken, zayıf kullara bakarak: "Allah, rahmetine kavuşturmayacak." diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? Ben onları lütfumla ve merhametimle bağışladım. Onlara: "Girin cennete" cezalandırılacağınıza dair bir korkunuz olmasın. S izler, dünyada geçen şeylerden dolayı üzülecek te değilsiniz." diyorum.
Müfessirler, âyet-i kerimenin tümünün Allah Teâlâ tarafından mı söylendiği yoksa ilk bölümünün melekler son bölümünün de Allah Teâlâ tarafından söylenmiş olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Dehhak, Süddi ve Huzeyfetül Yeman'dan nakledilen bir görüşe göre âyetin tümü, Allah Teâlâ'nın konuşmasıdır. Allah Teâlâ bu âyetle, cehennemlikleri kınamış ve onların, A'rafta bulunan insanlar için, dünyada iken Allah'a yemin ederek Allah'ın rahmetine kavuşmayacaklarını söylediklerini hatırlatmış, A'rafta bulunanlara da, korkusuz ve üzüntüsüz olarak cennete girmelerini buyurmuştur.
Bu hususta Huzeyfetül Yeman'dan özetle şunlar rivayet edilmiştir. "A'rafta bulunan kişiler, günanlan ile sevapları eşit olan bu yüzden cennete de cehenneme de gidemeyen kimselerdir. Kullar arasında hüküm verildikten sonra bunlara kendileri için şefaatçi bulmalarına dair izin verilecektir. Bunlar da sırasıyla Hz. Âdem'e, Hz. İbrahim'e, Hz. Musaya ve Hz. îsaya, şefaat etmeleri için baş vuracaklar bu Peygamberlerden her biri kendi özel durumlarıyla meşgul olduklarını ve onlara şefaatçi olamayacaklarını söyleyeceklerdir. Nihayet onlar
Hz. İsanın yol göstermesiyle Hz. Muhammed (s.a.v.)'e gidecekler Resulullah, onlar için şefaatçi olacak onlar, hayat suyunda yıkandıktan sonra parlayan yıldız halini alacaklar, göğüslerinde beyaz benler oluşacak, onlar bu benlerle tanınacaklardır. Onlara, "Cennetin miskinleri" denilecektir.
b- Ebu Micleze göre ise bu âyet-i kerime'nin ön kısmı, cehennemliklerin cehhenme girmelerinden sonra meleklerin onları ayıplamaları ve dünyada iken müminlere söylediklerini hatırlatmalarıdır.
Âyetin, "Girin cennete, sizin bir korku yoktur. Mahzun da olmayacaksınız." bölümü ise, Allah Teâlâ'nin cennetliklere söyleceği sözdür.[73]
50- Cehennemlikler cennetliklere: "Bize biraz su veya Allah'ın size verdiği rizıktan aktarın." diye seslenirler. Cennetlikler de: "Allah bunlar ikisini de kâfirlere haram kıldı." derler.
Cehennemlikler, -aşın susuzluk ve açlıklarından dolayı cennetliklere: "Bize biraz su akıtın veya Allah'ın size rızık olarak vermiş olduğu yiyeceklerden verin." diye seslendiklerinde, cennetlikler: "Allah, suyu ve yemeği kâfirlere haram kılmıştır." diye cevap verirler.
Rivayet edilmiştir ki: "Cehennemlikler, cennette bulunan kardeş vaya babalarına seslenerek: "Yandım biraz su ver" dediklerinde, Cennetlikler: "Allah, su ve yemeği kâfirlere haram kıldı." diye cevap vereceklerdir.[74]
51- Onlar, dinlerini cğclcnce ve oyun edinenler ve dünya hayatına al-dananlardir. Bugüne kavuşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unutacağız.
Allah'ın kendilerine cehennemde su ve yemeği haram kıldığı bu kâfirler, dünyada iken dinleriyle eğlenen, onunla oynayan, kendilerini dine davet edenlerle alay eden ve onları eğelenceye alan kimselerdir. Onlar nasıl bu kıyamet günüyle karşılaşacaklarını unuttular, bunun için amel etmediler ve dünyadayken âyetlerimizi inkâr ettilerse biz de onları bugün, merhametli davranma yönünden unutur ve onlan aç, susuz, azabın içinde bırakırız.[75]
52- Şüphesiz ki biz, onlara, iman eden bir topluluk için bir hidayet rehberi ve bir rahmet kaynağı olmak üzere, ilim île açıkladığımız bir kitap indirdik.
Yemin olsun ki biz onlara, hakkı bâtıldan ayıran bir kitap gönderdik. O kitapta meseleleri bilerek açıklığa kavuşturduk. Bu kitap Müminler için bir hidayet rahberi ve mehamet kaynadğıdır.[76]
53- Onlar, kitabın vaaddettiği akıbetten başka bir şey mi beklerler. O akıbetin geldiği gün daha önce o kitabı unutanlar şöyle diyecekler: "Meğer rabbîmizin Peygamberleri bize gerçeği getirmişler. Şimdi ise bize şefaat edecek şefaatçiler yok mudur? Yahut da tekrar dünya hayatına döndürülür müyüz ki, yaptıklarımızdan başka ameller yapalım?" Şüphesiz ki onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden uzaklaşıp kayboldu.
Bu müşrikler, kitabın kendilerine vaadettiği, hesaba çekilme ve cehenneme girme akıbetinden başka bir şey mi beklerler? O Kur'anm haber verdiği, Allah'ın cezalandırma akıbeti geldiğinde, daha önce dünyada onunla amel etmeyi unutanlar, pişmanlıklarını belirterek: "Meğer rabbimizin Peygamberleri bize gerçeği getirmişler. Bugün, rabbimizin katında bize şefaatçi olacak dostlar yok mudur? Veya tekrar dünyaya döndürülür müyüz ki, daha önce yaptığımız amellerden başka ameller yapalım da rabbimizi razı edelim." derler. Bunlar, devamlı
olan âhiret nimetlerini bırakıp ta geçici ve basit dünya nimetlerini tercih ederek kendilerini zarara uğratanlardır. Uydurdukları ilahları kendilerinden uzaklaşıp gitmiştir.
Diğer âyetlerde, bu gibilerin, tekrar dünyaya döndü rülürseler bile yine de kendilerine yasak edilen şeyleri yapmaya devam edecekleri şöyle ifade ediliyor:
"Ateşin üzerinde durduruldukları zaman: "Ne olurdu tekrar dünyaya dön-dürülseydik, rabbimizin âyetlerini yal ayni amas aydık da müminlerden olsaydık." dediklerini bir görsen."
"Hayır, daha Önce gizledikleri onlara göründü. Tekrar dünyaya döndürül-seler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar, yalancıdır.[77]
54- Şüphesiz ki rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra Arş'a istivâ edendir. O, gece ile, onu durmadan takibeden gündüzü bürür. Emrine amade olan güneş, ay ve yıldızları da o yaratmıştır. İyi biliniz ki yaratmak ve emretmek ona mahsustur. Âlemlerin rabbi olan Allah, yüceler yücesidir.
Ey insanlar, sizin rabbiniz, hiçbir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen putlar değil, gökleri ve yeri altı günlük bir süre içinde yaratan sonra yüceliğine yaraşır bir şekilde Arş'a istivâ eden Allah'tır. O, gece ile, onu devamlı olarak takibeden gündüzü bürür ve onun ışığını ve palrlaklığnı giderir. Emrine âmâde olan güneşi Ay'ı ve yıldızları yaratan da O'dur. İyi bilin ki yaratmak ta emretmek te ona aittir. Ona karşı gelinemez. İnsan, Cin, Melek gibi bütün âlemlerin rabbi olan Allah, yüceler yücesidir. Her şey sonunda mutlaka ona boyun eğecektir.
Ayet-i kerimede zikredilen "altı gün" pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cuma günleridir. Mücahid demiştir ki: "Allah Teâlâ, önce Arş'ı suyu ve havayı yaratmış, yeryüzünü de su'dan yaratmıştır. Yer'i yaratmaya pazar günü başlamış pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri devam etmiş, Cuma gününde ise yaratma işini tamamlamıştır. Fakat Yahudiler, cumartesi gününü kutsall aştı muşlardır. O altı günden her bin gün sizin, saydığınız günlerden bir sene gibidir[78]
Âyet-i kerimenin sonunda, yaratmanır ve emir vermenin yalnızca Allah'a mahsus olduğu zikredilmektedir. Bu hususta Resulullahın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim yaptığı salih bir amelden dolayı Alîaha hamdetmez de kendisini örmeye kalkışırsae şükrü azalır, ameli de boşa çıkar. Kim de Allah'ın, kullar için emirden birpay verdiğini zannederse Allanın, Peygamberlerine inl-dirdiğini inkâr etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ... "İyi bilinki yaratmak ve emretmek ona mahsustur. Âlemlerin rabbi olan Allah, yüceler yücesidir." buyurmaktadır.[79]
55- Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Çünkü o, aşın gidenleri sevmez.
Ey Müminler, rabbinize boyun eğerek, yalvararak gizlice dua edin. Gösteriş için, bağırarak dua etmeyin. Çünkü Allah, dua ederken bağırarak haddi aşanları sevmez.
Ebu Musa el-Eş'âri şöyle diyor:
"Bir gün Resululîah ile beraberdik. Bir vadiye vardığımızda tekbir ve teh-Hl getirdik. Seslerimiz fazla yükseldi. Bunun üzerine Resululîah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey insanlar, kendinize gelin ve kendinize acıyın. Sizler sağır veya burada olmayan birine yalvarmıyorsunuz. Şüphesiz ki sizler, herşeyi işiten ve size çok yakın olan Allah'a dua ediyor sunuz. [80]
Bu hususta Hasan-i Basri diyor ki: "Önceleri kişi Kukanın tümünü kalbinde toplayıp ezberliyor, komşusu bunu hissetmiyordu. Yine kişi çokça fıkıh bilgisi elde ediyordu, insanlar onu hissetmiyorlardı. Yine kişi, yanında ziyaretçiler bulunduğu halde evinde uzun uzun namaz kılıyor ziyaretçiler bunu hissetmiyorlardı. Biz öyle insanlara kavuştuk ki, onların, yeryüzünde, gizli olarak yapabilecekleri bir ameli açıkça yappuklan asla görülmezdi. Müslümanlar, kendilerini telef edercesine dua ederler fakat sesleri duyulmazdı. Sadece bir fısıltı duyulurdu.Çünkü Allah Teâlâ "Rabbinize yavlarark ve gizlice dua edin." buyurmuştur. Yine Allah, yaptığı amelden razı olduğu Zekeriyya'y1 zikrederken: "Bir zaman Zekeriyya rabbine gizlice niyaz etmişti.[81] buyurmuştur.[82]
56- Yeryüzü düzene konduktan sonra orada bozgunculuk yapmayın. Azabından korkarak ve rahmetini umarak Allah'a dua edin. Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti, iyilik yapanlara yakındır.
Allanın, yeryüzünü, Peygamberler göndererek düzeltilmesinden sonra, siz orada Allaha ortak koşarak veya isyan ederek bozgunculuk yapmayın. Siz Allaha, cezalandırmasından korkarak, mükâfaatını umarak dua edin. Şüphesiz ki Allahın rahmeti, iyilikte bulunanlara pek yakındır.[83]
57- Rahmetinin önünde müjdecei olarak rüzgârları gönderen Allah'tır. O rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu, ölmüş gibi olan bir memlekete gönderir sonra onunla su indirir ve onunla her çeşit türünü çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle diriltip çıkarırız. Gerekir ki düşünüp ibret alırsınız.
Rahmetinin Önünde müjdeleyici olarak rüzgarları gönderen Allah'tır, Bu rüzgarlar su ile yüklü olan bulutu sevkedince biz o bulutu, kuruyup ölü gibi olmuş bir memleketi diriltmek için oraya göndeririz. Ve o memlekete yağmur indiririz. O yağmur vasıtasıyla her türlü mahsulleri çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böylece diriltip kabirlerinden çıkaracağız. Umulur ki düşünüp ibret alırsınız. Ve Allah'ın kudretini anlamış olursunuz.
Allah Teâlâ diğer âyet-i Kerimelerde de şöyle buyurmaktadır:
"İnsanlar ümitlerini kestikten sonra, yağmur indiren ve rahmeti yayan O'dur. O, dosttur övülmeye layıktır.[84]
"Allah'ın rahmetinin izlerine bir bak. Ölümünden sonra yeryüzüne nasıl hayat veriyor? Şüphesiz o, ölüleri de böyle diriltecektir. O, herşeye, kadirdir.[85]
Âyet-i kerimede geçen ve "müjdeci" diye tercüme edilen kelimesi kurralar tarafından çeşitli şekillerde Okunmuş ve okunuş şekline göre farklı manalarda izah edilmiştir.
a- Küfe kurralanndan Âsim b. Ebinnücud bu kelimeyi harfinin öterli harfinin de sükun üze okunmasıyla Şeklinde ve harfinin öterli okunmasıyla şeklinde okumuştur. Bu knaata göre kelimenin manası "Müjdeleyici" demektir. Allah Teâlâ, rüzgarları, yağmurları müjdeleyici olarak estirdiğini beyan etmiştir.
b- Diğer bütün Küfe kurralan ise bu kelimeyi, şeklinde, başında harfiyle okumuşlardır. Bu kıraata göre bu kelimenin manası "Bulutlan oluşturan ve yumuşakça esen güzel rüzgar" demektir. Allah Teâlâ ayet-i kerimede, yağmur yağdırmada önce bu gibi rüzgarları estirdiğini bildirmiştir.
c- Medine, Mekke ve Basra kurralan ise bu kelimeyi şeklinde ve harflerinin öterli okunmasıyla okumuşlardır. Buna göre ise bu kelimenin mânâsı, "Her yönden esen ve her taraftan gelen rüzgar" demektir. Allah Teâlâ, yağmur yağmadan Önce bu gibi rüzgarları estirdiğini beyan etmiştir.
Âyette zikredilen "Rahmef'ten maksat, yağmur'dur. Âyet-i kerimenin sonunda, "Yeryüzünün kuruyup ölü hale gelmesinden sonra, Allah Teâlâ'nın, yağmurları yağdırıp orada bitkiler bitirerek âdeta diri hale getirmesi gibi, insanlar ölüp kabirlerinde çürüdükten sonra onlara da hayat verip dirilteceği zikrediliyor. Böylece, Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden müşrik ve kâfirlere, dünyada gördükleri yeryüzündeki değişrmeyi misal veriyor ve ibret almalarını emrediyor.
Ebu Hureyyre (r.a.): İnşaların, öldükten sonra nasıl dirileceklerini beyan ederek demiştir ki: "Birinci sur'a üflenince bütün insanlar öldükten sonra, onların üzerine, Arş'ın altında bulunan ve "Hayat suyu" diye adlandırılan su'dan kırk yıl yağmur yağdırılacak, insanlar, suyun ekini bitirmesi gibi bitecekler vücutları tamamlanınca da kendilerine ruhlar üflenecek, onlara uyku verilecek ve kabirlerinde uyuyacaklardır. Sur'a ikinci defa üflendiğinde ise onlar uyanacaklar, uyuyan kişinin uyanmasından sonra, başında ve gözlerinde hissettiği uykulu hali bunlar da hissedeceklerdir. İşte o zaman: Vay halimize, uyuduğumuz yerden bizi kaldırdı? derler. Onlara, bir seslenen şöyle seslenecektir. "Bu rahman olan Allah'ın vaadettiği kıyamet gündür."[86]
58- Güzel bir ülke, rabbinin izniyle mahsulünü verir. Kötü olan bîr ülke ise ancak kavruk bir mahsul çıkarır. İşte şükredecek bir kavim için âyetleri böyle açıklarız.
Toprağı güzel, suyu tatlı olan bir ülke, Allah ona yağmuru gönderdiğinde, Allah'ın iradesiyle, vaktinde güzel mahsuller çıkarır. Toprağı kötü, suyu tuzlu olan bir ülke ise, bitkisini zor bir şekilde bitirir. Ve bitkisi iyi olmaz. İşte biz, ayetlerimizi ve delillerimizi, Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükreden bir topluluk için peş peşe açıklar ve örnekler veririz.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade ve Süddi bu âyet-i kerime'nin, Mümin ve kâfirlerin hallerini belirten bir misal olduğunu söylemişlerdir.
Mümin kul, kendisi güzel oiduğu gibi ameli de güzeldir. Tıpkı güzel bir ülkenin mahsullerinin güzel olması gibidir. Kâifir ise, kendisi de pistir, ameli de kötüdür. Tıpkı çorak araziye benzer. O araziden güzel ve bol mahsul elde edilemez.
Bu hususta, Ebu Musa el-Eş'ari, Resûlullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
"Allah'ın, benimle gönderdiği hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Üzerine yağmur yağan yerin bir kısmı has topraktır. Suyu emer ağaçlan ve birçok bitkileri bitirir. Bir kısmı ise çorak topraktır. Suyu alır ve içinde tutar. Böylece Allah onunla insanları faydalandırır. Ondan içerler, hav-yanlanna içirirler ve ekinlerini sularlar. Yağmurun yağdığı topraklan bir kısmı ise, su tutmayan ve bitki bitirmeyen yayvan bir topraktır.
Allah'ın dinini anlayan ve Allah'ın, benimle gönden-niş olduğu söylerden faydalanarak onlan öğrenen ve öğreten insan, bu toprakların (birincisine) benzer.
Allah'ın dinine aldınş etmeyen ve Allah'ın, benimle göndermiş olduğu hidayetini kabul etmeyen kimse ise bu topraklann (Üçüncüsüne) benzer. (Ne ken-dissi faydalanır ne de başkalanna faydası olur) [87]
59- Muhakka kî, biz Nuh'u kavmine Peygamber olarak gönderdir. "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, ondan başka ilahınız yoktur. Doğrusu sizin için, büyük bir günün azabından korkuyorum." dedi.
Yemin olsun ki biz Nuh'u, kavmine, emirleri tebliğ etmesi, Allah'tan başka şeylere taptıklarından dolayı gazaba uğrayacakları hususunda uyurması için Peygamber olarak gönderdik. Nuh onlara: "Ey kavmim, sadece Allah'a kulluk edin. Onun dışındaki putlara ve tanrılara tapmayı bırakın. Zira sizin, Allahtan başka ilahınız yoktur. Şayet iman etmezseniz, sizler için, cezası büyük olan bir günün azabından korkanrn." dedi.
Allah Teâlâ, bu suresinin başında Hz. Âdemi zikretmiş, bu âyetten itibaren de başta Hz. Nuh olmak üzere bir kısım Peygamberlerin, ümmetleriyle olan kıssalarım bizlere bildirmiştir. Bunlan bildianesinin hikmetlerinden bazıla-nnın şunlar olduğu söylenmektedir.[88]
60- Kavminin ileri gelenleri ise: "Muhakkak biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz," dediler.[89]
61- Nuh da şöyle dedi: "Ey kavmim, bende bir sapıklık yoktur. Ancak, ben, âlemlerin rabbi olan Allah tarafından gönderilen bir Peygamberim."
Kavminin, kendisini sapıklıkla suçlaması ve kendisine uymaması karşısında Nuh aleyhisselam da kendisinin dalalete düşmüş bir kimse olmadığını, Allah tarafından, emir ve yasaklarını tebliğ etmek üzere Peygamber olarak gönderildiğini söylemiş ve böyece bir kere daha, kendisine uymalarını istemiştir.[90]
62- Size, rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum. Ve size nasihat ediyorum. Ve ben, Allah tarafından, sîzin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.
Nuh aleyhisselam sözlerine devamla, söylediklerinin, Allah tarafından gönderilmiş emir ve yasaklar olduğunu, kendisinin de ancak bu emir ve yasaklan tebliğ eden bir kişi olduğunu söylemiş ve onların bilmedikleri bir çok şeyleri bildiğini beyan etmiştir. Onların bilmediği şeylerden biri de Allah'ın azabının suç işlemiş olan bir kavimde n asla geri döndürül etmeyeceği gerçeğidir.[91]
63- Allah'tan korkup böylece merhamet olunmanız için sizi uyarmak üzere içinizden bir erkeğe, rabbiniz tarafından vahiy gelmesine mi şaşıyorsunuz?
Nuh kavmi, Nuh'un kendilerine, Allah hakkındaki nasihatlarım reddedip Allah'ın onu Peygamber göndermesini inkâr edince ve ona "Seni ancak bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. İçimizden sana, basit görüşlü, en âdi kimselerden başkasının tabi olduğunu görmüyoruz. Sizin, bizden bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, yalancı olduğunuzu sanıyoruz.[92]demeleri üzerine Nuh da onlara "Size, Allah tarafından bir hatırlatma ve bir öğüdün, sizinle birlikte bulunan bir adamın üzerine inmiş olmasına mı şaşıyorsunuz? Bunlar, ona indi ki, Allahı inkâr etmenizden dolayı sizi onun cezasına karşı uyarsın. Sizler de Allah'ı birleyerek sadece ona iman edip amellerinizi onun için yaparak onun azabından korkmuş olasınız. Böylece rabbiniz de size merhamet etmiş olsun.
Görüldüğü gibi âyet-i kerime, Nuh aieyhisselam'ın kavmine hitabla, aralanndaen birinin peygamber olarak gönderilmesinin şaşılacak bir şey olmadığım aslında, o Peygambere gönderilen emir ve yasaklara uymak suretiyle Allah'tan korkmak gerektiğini, kendilerini kurtaracak davranışın bu olduğunu aksi halde kötü sonuçtan kurtulamayacaklannı ihtar etmektedir.[93]
64- Buna rağmen Nuh'u yalanladılar. Biz de Nuh'u ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Çünkü onlar, gerçeği görmeyen kör bir millet idiler.
Allah Teâlâ, bu âyet-i Kerime'de, inkârlarından dolayı kâfirleri cezalandırdığını, buna mukabil Peygamberi ve Müminleri kurtardığını beyan etmektedir. İşte bu, Allah Teâlâ'nm, hem dünyada hem de âhirette geçerli olan hükmüdür.
Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i Kerime'de de şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz biz, Peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edeceği kıyamet gününde mutlaka yardım edeceğiz." (Mümin, 51)[94]
65- Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u Peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Allah'tan korkmaz mısınız?
Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u Peygamber olarak gönderdik. Hud da, Peygamber olarak gönderildiği kavmine dedi ki: "Ey kavmim, sadece Allah'a kulluk edin. Ondan başkasını ilah edinmeyin. Zira sizin, ondan başka hiçbir ilahınız yoktur. Allah'ı bırakıp başkalarına kulluk ederken Allah'ın azabından kor-muyor musunuz? Halbuki sizi yoktan yaratan ve nzıklandiran yalnızca O'dur.[95]
66- Bunun üzerine, kavminin ileri gelen kâfirleri" Şüphesiz biz seni bir beyinsizlik içerisinde görüyoruz ve seni muhakkak yalancılardan sanıyoruz." dediler.
Hûd'un kavminin ileri gelenlerinden, onun Peygamberliğini inkar ederek kâfir olanlar Hûd'a şu cevabı verdiler: "Ey Hûd şüppesiz biz seni, dinimizi ve ilahlarımızı reddetmekle haktan uzaklaşan ve sapıklığa düşen bir kimse olarak görüyoruz. Ayrıca Peygamberlik iddianda tla yalancılardan olduğun kanaatindeyiz."[96]
67- Hûd dedi: "Ey kavmim, bende bir beyinsizlik yoktur. Ancak, ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.
Hûd aleyhisselam, kavminin kendisini yalanlamasına cevap olarak, hak Peygamber olduğunu tekrarlıyor ve "Sizin sandığınız gibi, ben, beyinsiz, anlayışsız bir kimse değilim. Ben, Allah tarafından gönderilmiş gerçek bir Peygamberim." diyerek kavmini tekrar bir kere daha uyarmış oluyor.[97]
68- Size, rabbimin vahyettiklcrini tebliğ ediyorum. Ve sizin için güvenilir bir nasih atçıyı m.
Ey kavmim, ben sizlere, rabbimin bana tebliğ etmemi emrettiği şeyleri tebliğe ediyorum. Sizleri Allah'a ibadet etmeye davetimde bir nasihatçıyım. Öğüdümü kabul edin. Ben, Allah'ın, vahyini bana emanet ettiği güvenilir bir kimseyim. Yalan söylemem. Allah'ın vahyini ne eksiltir ne de ona birşey katarım.[98]
69- Sizi uyarması için içinizden bir erkeğe, rabbiniz tarafından vahiy gelmesine mi sayıyorsunuz? Hatırlayın, bir zaman Allah sizi, Nuh kavminden sonra Halifeler kıldı. Ve yaratılış bakımından da size güç ve kuvvet verdi. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa ercesiniz."
Allah tarafından bir öğüdün ve bir hatırlatmanın, sizinle beraber bulunan bir adama, sizi, Allahin cezelandınnasmdan sakındırması için gelmesine mi şayiyorsunuz? Hatırlayın, Peygamberlerine karşı gelen Nuh kavmine nasıl azap gelip onları yok edildikten sonra Allah sizleri onların yerine getirip onların Haileleri kıldı. Onların başına gelenlerin, sizin de başınıza geleceğinden kaçının. Allah sizi de helak edip yerinize başka bir topluluk getirebilir. Allah sizleri, yaratılış bakımından da Nuh kavminden daha güçlü ve kuvvetli kıldı. O halde Allah'ın size olan nimetlerini ve lütfunu iyi düşünün. Yalnız ona ibadet ederek ona şükredin ki kurtuluşa erip hahirette de nimetlere ulaşasmiz.
Taberi diyor ki: "Allah Teâlâ, bu âyette sıfatlarını belirttiği ve Allah'ı birleyip gönderdiklerine uymaları için kendilerine Hz. Hud'u Peygamber olarak gönderdiği Âd kavmi, İbn-i İshak'tan rivayet etildiğine göre, İrem'in oğlu Ad'ın soyundan gelen bir kavimdir. İrem ise Us'un oğludur. Us'da Hz. Nuh'un oğlu Şam'ın oğludur. Bunlar, Yemendeki Şuhr bölgesinde yaşıyorlardı. Âmir b. Vasile de, Hz. Ali'nin bunlar hakkında şunları söylediğini rivayet etmiştir. Hz. Ali Hadromutlu bir adama "Sen, içine kırmızı toprak karışan kırmızı kum yığınını gördün mü? Onun çevresinde çokça misvak ağacı ve sedir ağaçları bulunmaktadır. Hadrammutun toprakları da şöyle şöyledir," Adam dedi ki: "Evet ey müminlerin emin, Allah'a yemin olsun ki sen onu gören bir adam gibi anlatıyorsun." Hz. Ali dedi ki: "Ben onu görmedim ancak o bana anlatıldı." Hadramutlu adam dedi ki: "Oranın neyi var ki sana anlatıldı ey mûmininlerin emiri?" Hz. Ali dedi ki: "Orada Hud (a.s.)'m Kabri bulunmaktadır.
İbn-i İsâk diyor ki: "Âd kavminin hz. Hud'un kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman kaldığı yer, Ahkaf bölgesi idi. Ahkâf, Yemendeki Umman ile Hadramut arasındaki kumluk bölgedir. Âd kavminin yaşadığı yer burası olmasına rağmen Allah'ın kendilerine verdiği güç ve kuvvet sayesinde bütün yeryüzüne yayılmış ve insanları kendilerine boyun eğdinmişlerdi. Onlar, putlara tapan put perest insanlardı. Allah onlara, içlerinde soy ve mevki bakımından en üstünleri olan Hud'u Peygamber olarak gönderdi. Hud onlara, Allah'ı birlemelerini, onunla birlikte başka ilahlar edinmemeleri ve insanlara zulmetmekten ellerini çekmelelerine emretti. Onlar da karşı geldiler. Hud'u yalanladılar. "Bizden daha kuvvetli kim vardır?" dediler. İçlerinden çok az kimseler, Hz. Hud'a iman ettiler. Onlar da imanlarını gizliyorlardı. Bunlardan biri de Mersed b. Sa'd b. Ufeyr idi. Hud, kavmi, Allaha isyan etmeye, Peygamberlerini yalanlamaya, yeryüzünde çokça fesat çıkarmaya ve tağutlaşmaya, devam ettiler. Her tepenin başına bir bina kurup onunla eğlendiler. Bunun üzerine Hud onlara "Siz, her iepe-ye bir bina kurup onunla eğlenir misin? Dünyada ebedi kalacağınızı umarak sağlam köşkler (fabrikalar) mi edindiniz? Birini yakaladığınız zaman ona zorbaca mı davranırsınız. Allah'tan korkun ve bana itaat edin.[99]dedi. Onlar da cevaben dediler ki: "Ey Hud, bize apaçık bir delil getinnedin. Bizler de sırf senin
sözünle ilahlarımızı barakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz. Sana ancak şunu deriz: "İlahlarımızdan bazısı seni çarpmış." Hud da dedi ki: "Allah'ı şahit tutarım. Siz de şahit olun ki ben sizin Allah'ı bırakıp ortak koştuklannızüan beriyim. Hep birlikte yapacağınız hileyi bana yapın. Sonra elinizden gelirse bana hiç fırsat vermeyin. Ben, benim ve sizin rabbiniz olan Allah'a güvendim. Hareket eden hiçbir canlı varlık yoktur ki, onun tasarrufu Allah'ın elinde olmasın. Şüphesiz, rabbimin yolu dosdoğru yoldur.[100]
Hud kavmi böyle yapınca Allah, üç yıl onlara yağmur yağdırmadı. Böylece çok sıkıntılara düştüler. O zamanlarda insanların başına bir bela veya kıtlık gelince onu kendilerinden kaldırması için Allah'a Mekke'deki Beytül Haram'da dua ederlerdi. Müşrikler de Müslümanlar da böyle yaparlardı. O zamanda Mekke'ye Âmâlika kavmi hakimdi. Bunların liderleri Muaviye b. Bekr idi. Onun annesi, Âd kavmindendi. Âd kavmi, kıtlığı kendilerinden kaldırması için Allah'a dua etmek üzere Mekke'ye bir heyet gönderdi. Muaviye b. Bekr, gelen dayısı oğullarına İkramda bulundu. Onlar oraya gelme amaçlanın unutup zevkü saf ay a daldılar. Nihayet Âmâlukanm lideri Muaviye b. Bekr, bir şiir yazıp cariyelerine okutarak onları uyardı. Onlar Allah'a yalvarıp kendilerine yağmur yağdırmasını dilediler. Allah onlara, beyaz, kımıızı ve siyah olmak üzere üç bulut gönderdi. Bunlardan birini istemelerine dair bir ses işittiler. Onların liderleri de, siyah bulutun içinde daha çok yağmur bulunacağı düşüncesiyle onu istedi. Halbuki o bulut, toz duman dolu bir buluttu. Allah bu bulutu, Âd kavminin bulunduğu yere gönderdi. Bulut onlara bir vadiden görününce sevindiler. Ve "Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur." dediler. Allah da onlara: "Hayır, o, hemen inmesini istediğiniz şeydir. O bir rüzgardır. Onun içinde, rabbinin emriyle her şeyi yerle bir edecek can yakıcı bir azap vardır." buyurdu.[101] Allah bu rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün musallat etti. Rüzgar devamlı esiyordu. Âd kavminin hepsini helak etti. Hiçbir kimse bırakmadı. Hud Peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte bir bahçeye gitmişlerdi. Rüzgardan onlara, hoşlarına gidecek bir esinti ulaştırıyordu. Âd kavmini ise yerden yere vuruyor ve beyinlerini taşlarla eziyordu.[102]
70- "Sadece Allah'a ibadet etmemiz ve atalarımızın taptıklarını ter-ketmemiz için mi bize geldin? Eğer doğru süylcnlerdcn isen, tehdit ettiğin azabı bize getir." dediler.
Kavmi Hûd'a şu cevabı verdi: "Sen bize, yalnızca Allah'a ibadet edip taptığımız diğer ilahlarımızı terketmemiz için mi geldin? Bizleri, cezalandırılmakla tehdit ediyorsun. Eğer sözlerinde doğru isen, vaadettiğin azabı bize getir de görelim."
Başka birâyette de bu sapık insanların Hakka boyun eğmeleri gerekirken, ona karşı çıkıp Allah'ın azabını istedikleri şöyle beyan edilmektedir: "Yine bir zaman onlar: "Ey Allah'ım, eğer bu Kur'an, nezdinden indirilmiş hak bir ki-tapsa, gökten üzerimize taşlar yağdır veya bize, can yakıcı bir azap ver." demişlerdi.[103]
71- Hûd dedi: "Rabbinizden sizin üzerinize bir azap ve gazap hak oldu. Hakkında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, isimlerini, sizin ve babbala-rınızın koyduğu putlar hususunda benimle tartışıyor musunuz? O halde bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
Hud, kavmine dedi ki: "Artık size rabbiniz tarafından azap ve gazap gei-di. Helak olacaksınız. Sizler benimle kendilerinizin ve atalarınızın putlar" diye adlandırdığınız şeyler hakkında mı tartışmaya girişiyorsunuz? Halbuki Allah, sizin bunları put edinmenize ve bunlara tapmanıza dair hiçbir delil indinnemiş-tir. Çünkü ibadet, zarar ve fayda verebilecek, itaat edeni mükâfaatlandmp isyan edeni cezalandırabilecek bir yüce zat'a yapılır. Cansız olan taş, maden gibi şeyler ise ne bir zarar verebilir ne de bir fayda. Sizler, hakkınızda Allah'ın hükmünü bekleyin. Ben de, benimle sizin aranızdaki hükmünü bekleyinlerdenim.
Bu âyet-i Kerime, Hz. Hud'un, kavmini tehdit ettiğini göstennektedir. Bu itibarla bundan sonra gelen âyet, kavminin akıbetini bildirmektedir.[104]
72- Biz, Hûd ve beraberindekileri rahmetimizle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanların da kökünü kazıdık. Çünkü onlar, müminler değillerdi.
Allah Teâlâ başka âyetlerde Hûd kavmim nasıl helak ettiğini beyan ederek buyuruyor ki: "Âd kavmi ise, uğultu çıkaran, herşeyi kasıp kavuran ve şiddetle esen bir rüzgarla yok edildi."
"Allah, onların köklerini kazımak için o kasırgayı yedi gece sekiz gün aralıksız estirdi. Eğer orada olsaydın onlann, kökünden sökülmüş kof hurma kötülükleri gibi yere serildiklerini görürdün."
"Sen, onlardan hiç kurtulup kalanı gördün mü?[105] Evet, Âd kavmi, Peygamberlerine karşı inatlaşıp azgınlıklarında diretince Allah onları, herşeyi yok eden bir rüzgarlar helak etmiştir.
Rivayet edildiğine göre, rüzgar insanları kaldırıyor ve kafalarının üzerine yere bırakıyordu. Kafaları dağılıyor geriye bedenleri, çürümüş kof kütükler şeklinde kalıyordu.[106]
73- Scmud kavmine de kardeşleri Salih'i Peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi; "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Size rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte Allah'ın şu dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın onu Allah'ın arzından otlasın. Ona bir kötülük yapmayın. Sonra can yakıcı bir azaba uğrarsınız.
Bu âyet-i kerime ve bundan gelen âyetler, Salih aleyhisselamm, kendilerine Peygamber olarak gönderildiği Semud kavminin durumunu özet olarak anlatmaktadır.
Bu kavim.Hicaz ile. Şam topraklan arasındaki "Hicr" bölgesinde yaşıyordu.
İşte Allah Teâlâ, Salih aleyhisselami bu kavme Peygamber olarak gönderdi. O da kavmini, diğer Peygamberlerin yaptığı gibi, putları bırakıp yalnızca Allah'a ibadet etmeye davet etti. Onlar ise Salih Peygamberden, Peygamberliğinin doğruluğunu gösteren bir mucize getirmesini istediler. Ve bu sebeple, Hicr bölgesinde bulunan "Kâibe" isimli bir kayadan, doğurması yakınlaşmış bir dişi devenin çıkmasını istediler. Bunun üzerine Salih aleyhisselam, bu mucize gönderildiği takdirde mutlaka iman edeceklerine ve kendisine tâbi olacaklarına dair kesin söz aldı. Ve rabbine yalvardı. Adigeçen taş yarılarak, içinden geniş vücutlu, kusursuz, yavrusu kamında hareket eden bir deve çıktı. Bunun üzerine kavminin ileri gelenleri ve etrafındakiler iman ettiler.
Deve, Semud kavmiyle birlikte yaşamaya başladı. Bu deve, diğer normal hayvanlardan çok farklı idi. Bu sebeple çok su içiyordu. Bunun için Semud kavminin su içtiği kuyudan birgün deve bir gün de insanlar içiyordu. Devenin su içtiği gün bütün insanlar süt ihtiyaçlarını ondan sağlıyorlardı.
Bu şekilde günle uzayıp gidince Semud kavmi buna tahammül edemeyip deveyi öldürmeye karar verdi. İçlerinden bazdan ona ok attılar ve yere düşen deveyi kesip Öldürdüler. Bu haber Salih aleyhisselam'a ulaşınca, âyet-i keri-me'ninde belirttiği onlara şöyle dedi: "... Evlerinizde üç daha yaşayın. Bu, ya-lanlanamayacak bir tehdittir.[107]
Bundan sonra içlerinden dokuz kişi aralarında şöyle kararlaştırdılar: "Biz bu Salibi öldürelim. Eğer tehdidinde doğru ise önce biz onu halletmiş olalım.Şayet yalancı ise onu da devesine kavuşturalım," Âyet-i Kerime bu hususa da şöyle işaret buyuruyor: "Aralarından Allah'a yemin ederek şöyle konuştular: "Salih'i ve ailesini, bir gece baskınıyla öldürelim. Sonra da akrabasına "Yakınlarınızın öldürülmesinden haberimiz yok, şüphesiz bizler doğru kimseleriz." diyelim.[108]
Bu adamlar geceleyin gelip Salih aleyhisselaın'ı öldermek isteyince Allah Teâlâ bunların üzerine gökten taş yağdırdı ve helak etti.
Semud kavmi, Salih al ey his s elam1 in söylediği üç günü beklediler. Birinci gün yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün simsiyah oldu. Dördüncü günde ise artık Allah'ın azabım bekliyor ve neyin, nereden nasıl geleceğini bilmiyorlardı. Birgün, güneş doğar doğmaz, gökten şiddetli bir gürültü, yerden şiddetli bir sarsıntı başladı. Böylece hepsi oldukları yerde dizüstü çöke kaldılar.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) Semud kavminin yaşamış olduğu Hicr bölgesinden geçerken ashabına, oradan hızlı geçmelerini, oranın kuyularından su içmemelerini ve onların hallerine ağlamalarını söylemiştir. Taberi bu hususta çeşitli rivayetler zikretmiştir.[109]
74- Hatırlayın Allah sizi, Âd kavminden sonra halifeler yaptı, Ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Orada, ovalarında köşkler yapıyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Yeryüzünde bozguncular olarak fesat çıkarmayın.
Allah'ın üzerinizde olan nimetini hatırlayın. Hani Allah, Âd kavmini helak ettikten sonra onların yerine sizi getirmişti. Sizleri yüryezünde yerleştirdi. Ovalarında köşkler yapıyorsunuz dağlan delip evler ediniyorsunuz. Allah'ın, üzerinizde olan nimetlerini hatırınızdan çıkarmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.[110]
75- Kavminin büyÜKiuk taslayan ileri gelenleri, aralarında küçümse-diklcri iman edenlere dediler ki: "Salihin, rabbi tarafından Peygamber olarak gönderildiğini gerçekten biliyor musunuz?" Onlar da: "Şüphesiz biz, onunla gönderilenlere iman ediyoruz." dediler.
Salih'in kavminden, kibirlerinden dolayı Salih'e iman etmeyen ileri gelen kimseler, kavminden, Salih'e iman eden zayıflara şöyle dediler: "Salih'in, rabbi tarafından bize ve size gerçekten Peygamber olarak gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar üa "Biz, Allah'ın Salihle beraber gönderdiği hak ve hidayete şüphesiz iman ediyoruz." dediler.[111]
76- O büyüklük taslayanlar ise: "Şüphesiz sizin iman ettiğinizi biz inkâr ediyoruz, dediler.
Kendi güçlerine, mal ve servetlerine güvenen o mütekebbir kavim, cahilce ifadelerle Salih aleyhisselam'a karşı çıkıp onun tebliğ ve tekliflerine karşı "Senin iman ettiğini biz inkâr ediyoruz." dediler. Halbuki onların, fani olan bu dünya varlıkları, kendilerinin felaketine sebep olacaktı da bunun farkında değillerdi.[112]
77- Deveyi kestiler ve böylece rablerinin emrine isyan ettiler. Ve dediler ki: "Ey Salih, eğer gerçekten Peygamberlerdenscn bizi tehdit etmekte olduğun azabı bizlere getir."
Kavmi, Salih'in tenbih ve ikazlarına rağmen deveyi kestiler ve gayet şımarık ve münkir bir eda ile ona-meydan okuyarak: "Eğer sen, gerçekten Pey-gambersen, tehdit ettiğin, geleceğini haber verdiğin azabı bize getir de görelim. "Artık lâyık oldukları acıklı azabın başlarına gelmesi pek yakındı.[113]
78- Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsınıt yakalayıverdi de, evlerinde dizüstü kapanıp kaldılar.
Semud kavmi Salih Peygamberin davetine uymadı ve onun ikazını dinlemeyerek, bir mucize olarak Allah tarafından gönderilen deveyi kestiler, İşte bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı. Gökten de pük müthiş bir çığlık kopup geldi. Bu sarsıntı ve çığlığın dehşetinden kalbleri parçalanarak helak olup gittiler. Gelen facianın şiddetinden hiçbir tarafa kıpırdayamadan oldukları yerde dizüstü yığılıp kaldılar.
Rivayete göre onlar deveyi çarşamba günü kesmişler bu azapta ta k en-dilerine Cumartesi günü gelmişti. Hz. Salih, gelecek olan bu felaketi bildiği için yüz yirmi kadar müminle beraber o memleleti terketmişti. Oradan uzaklaştıktan sonra uzaktan bir dumanın, kavminin üzerine çöktüğünü görmüş ve onlann helak olduklarını anlamıştı.[114]
79- Salih onlardan yüzçcvirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim, ben, rabbi-jnin vahyini size tebliğ ettim. Ve size nasihat ettim. Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz."
Salihin kavmi Semud, deveyi kesip azabın kendilerine derhal gelmesini isteyince Salih, onlann arasından çıkıp gitmiştir. Çünkü Allah ona, üç gün içerisinde kavmini helak edeceğini bildirmiştir. Salih aralarından ayrılmadan önce onlara "Rabbimin size ulaştırmamı emrettiği emir ve yasaklarını size ilettim. İnkarcılığınıza ve putlara tapmaya devam etmeniz halinde, azabına uğratacağına dair sizlere nasihat ettim. Fakat sizler, Allah hakkında size nasihat edenleri ve şehvani arzulanmza uymamanızı söyleyenleri sevmezsiniz[115]
80- Lut'u da kavmine Peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Sizden önce âlemlerden hiçbirinin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?
Biz, Lut'u da kavmine peygamber olarak gönderdik. O, Sudan şehrinde yaşayan kavmine dedi ki: "Kadınları bırakıp ta kadınlara yaklaşma hayasızlığını mı yapıyorsunuz? Sizden Önce bu hayasızlığı, âlemlerden hiçbir kimse yapmamıştır.
Allah Teâlâ Lût aleyhisselam'ı da kendi kavmine Peygamber olarak göndermiştir. Lût, Hz. İbrahimin kardeşinin oğludur. Hz. İbrahim"e iman etmiş ve onunla beraber Şam topraklarına hicret etmiştir. Sonra Allah Teâla onu, So-dom halkına ve çevresine Peygamber olarak göndermiştir. Lût, kavmini, Allah'a iman etmeye davet etmiş, onlara iyiliği emredip kötülükten alıkoymak için gayret göstermiş ve onlan insanlık tarihinde ilk defa icat ettikleri, erkeklere yaklaşma hayasızlığından uzaklaştırmaya çalışmıştır. Fakat onlar bu çirkin ahlaklarında ısrar etmişler kendilerini ayıplayan Lût ile alay ederek oradan sürgün edilmesine karar vermişler, bunun üzerine Allah onların üzerine ateşten taşlar yağdırarak, Lût'a iman edenlerin dışında hepsini helak etmiştir.[116]
81- Siz kadınları bırakıp ta şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, haddi aşan bir kavimsiniz.
Lût, kavminin yaptığı çirkin fiilden dolayı onlan kınamış ve onlara "Allah'ın size helal kıldığı kadınları bırakıpta erkeklere mi şehvetle yaklaşılorsu-nuz? Doğrusu sizler, Allah'ın koyduğu sınırlan aşan bir topluluksunuz." dedi.[117]
82- Kavminin cevabı şöyle oldu: "Lût ve onunla beraber iman edenleri memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar, çok temizlenen insanlarmiş."
Lut, kacmini, yaptığı çirkin fiilden ve irtikabettikleri haramdan dolayı uyarınca onların cevaplan ancak şu olmuştur. "Lut'u, ailesini ve ona iman edenleri buradan çıkarın. Çünkü onlar bizim, erkeklere arkadan yaklaşmamızı çirkin görüyor ve ondan kaçınıyorlar.[118]
83- Bunun üzerine biz de Lut'u ve ailesini kurtardık. Karısı müstesna. Çünkü o, geride kalıp helake uğrayanlardan oldu.
Lut kavmi, Lut'un bütün kınamalarına ve onlara, Allah'ın bu fiili kendilerine haram kıldığını tebliğ etmesine rağmen Lut kavmi, azgınlığında ısrar etti. Biz de onları helak ettik. Lutun ve kansı hariç ona iman eden ailesini kurtardık. Karısı ise Lut'a ihanet eden ve Allah'a karşı inkarcı biri olduğundan biz onu, Lut gittikten sonra geride kalıp helak olanlardan kıldık.
Lût aleyhisselam'ın karısı, Lut'a iman etmeyen ve kavminin sapık dini üzere yaşayan bir kadındı. Kavmini Lût'a karşı kışkırtıyor, gelen misafirleri Özel bir işaretle diğer insanlara haber veriyordu. Bu sebeple Lût'a, o memleketten çıkıp gitme emri gelince bu işi karısına haber vermemesi ve onu da beraberinde götürmemesi bildirilmişti.[119]
84- Kız, onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, suçluların akıbeti nasıl olurmuş bir bak.
Allah Tealâ başka bir âyet-i kerime'de de bu yağmuru nasıl bir yağmur olduğunu beyan ederek buyuruyor ki: "Azap emrimiz gelince, yaşadıkları ülkenin üstünü altına çevirdik. Üzerine, rabbin tarafından işaretlenmiş kızgın taşlan sağnak halinde yağdırdık. Bu azap, zalimlerden hiçbir zaman uzak değildir[120]
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
"Kimin, Lût, kavminin yaptıklarını yaptığını görürseniz, yapanı da yaptıranı da öldürün.[121]
85- Mcdycn halkına kardeşleri Şuaybı Peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Ey kavmim, Allaha ibadet edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Rabbinizdcn size apaçık bir delil gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyasının değerini düşürmeyin. Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer iman ediyorsanız bu, sizin için daha hayırlıdır.
Medyeıı kabilesine de kardeşleri Miykil oğlu Şuayb'i Peygamber olarak gönderdik. Şuayb onlara şöyle dedi: "Sizin için, sizi yaratan, size mefaat ve zarar verme elinde bulunan Allah'tan başka kulluk edeceğiniz bir ilah yoktur. Sizlere, benim hak Peygamber olduğumu gösteren açık bir delil ve alâmet gelmiştir.
Ölçü ve tartılarınızı tam olarak yapmak suretiyle insanlara haklanın verin. Onların haklarından birşey eksiltmeyin. Allah, Peygamberler göndererek yeryüzünü düzelttikten sonra, sizler, Allaha isyan ederek orada bozgunculuk çıkarmayın. Benim size: "Yalnız Allaha kulluk edin, ölçü ve tartılarda insanlara haklanın tam olarak verin." diye bildirdiğim emir, eğer iman ediyorsanız, sizin için Allah katında daha hayırlıdır.
Ayet-i Kerimede: "Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir." ifadesi, Şuayb aleyhisselamın da bir mucizesi bulunduğunu göstennektedir. Ancak bu mucizenin ne olduğu açıklanmamıştır.[122]
86- Allah'a iman edeni tehdit ederek, Allah yoyundan men ederek ve o yolun eğriliğini dileyerek her yolun önünü kesmeyin. Hatırlayın, vaktiyle siz, pek az idiniz. Allah sizi çoğalttı. Bozguncuların sonu nasılmış bir bakın.
Müminleri ölümle tehdit ederek, Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik edenleri Allah'ın dininden men ederek, Allah'ın yolunda gidenlere eğri yollar göstererek her yolun başını kesmeyin. Hatırlayın, bir zaman sizin sayınız az idi. Allah sizin cemaatinizi çoğalttı. Böylece sizi, zilletten ve ezilmekten kurtardı. Allah'ın, size vermiş olduğu bu nimetlere karşılık ona şükredin ve sadece ona kullak edin. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların nasıl cezalara çarptırıldıklarına ve akıbetlerinin ne olduğuna bir bakın.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Medyen halkı yolların başını tutup oradan geçenlere: "Şuayb yalancıdır." diyorlardı. Ona iman etmek isteyenleri tehdit ediyor ve korkutuyorlardı. Âyet-i Kerime buna işaret etmektedir.
Katade, Mücahid ve Süddi de Şuayb kavminin, bu şkekilde yollan kestiklerini zikretmişlerdir.
Ayet-i kerime'ede, Şuayb kavminin, insanları Allah'ın yolundan alıkoydukları zikredilmektedir. Bundan maksat, onların Allah'a iman edenleri ve itaat ederek Salih amel işleyenleri iman ve amelden alıkoymaya çalışmalarıdır.
Ayeti kerime'nin sonunda "Bozguncuların sonu nasılmış bir bakın" buyu rulmaktadır. Bundan maksat, "Rablerine karşı gelen ve peygamberlerine isyan eden sizden Önceki ümmetlerin başlarına nasıl felaket ve azaplar geldiğine bir bakın. Bunlardan bazılan tufanla boğularak bazılan taşlar yağdırılarak, bazıları da çığlığa kapılarak helak olmamışlar mıdır?" demektir.[123]
87- Mademki içinizden bir topluluk benimle gönderilene iman ediyor, bir toplulukta inanmıyor. O halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."
Madem ki içinizden bir topluluk, bana indirilen, ibadeti yalnız Allah'a yapma, ona karşı gelmeyi terketme, insanlara haksızlık yapmayı bırakma, ölçü ve tartıyı eksik yapmaktan vaz geçme esaslarına iman ediyor, diğer bir topluluk ta bunlara iman etmiyor ve bana tabi olmuyor, o halde Allah'ın aramızda vereceği kesin hükme kadar sabredin. Allah, hüküm verenlerin en hayırlısı ve yargı-hyanlann en adaletlisidir. Zira onun verdiği hükümde herhangi bir kayırma bulunmlaz.[124]
88- Kavminin, büyüklük taslayan ileri gelenleri şöyle dediler: "Ey Şuayb, seni ve seninle beraber iman edenleri ülkemizden mutlaka çıkaracağız yahut da bizim dinimize döneceksiniz. "Şuayb da şöyle dedi: "Dininize dönmek istemesek te mi?"
Şuaybın kavminden ileri gelen ve Allah'a iman edip, Peygamberlerine uymayı gururlarına yediremeyenler ise Şuayba şu cevabı v emi işi erdir. "Ey Şuayb ya sen ve sana tabi olan müminler bizim dinimize dönersiniz yahut da sizleri ülkemizden mutlaka çıkaracağız. "Bunun üzerine de Şuayb şöyle demiştir: "Bizler istemesek te mi? bizleri memleketinizden çıkarıp ve Allah'ın dininden alıkoyacaksınız."[125]
89- Eğer Allah bizi, dininizden kurtardıktan sonra tekrar ona dönecek olursak Allah'a yalan iftira etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi müstesna, sizin dininize dönmeniz mümkün değildir. Rabbimiziıı ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Ey rabbimiz, kavmimizle bizim aramızda hak ile hükmünü ver. Sen, hüküm verenlerin en hayırlısın,
Allah bizleri hiyate erdirip sizin dininizden kurtardıktan sonra şayet sizin dininize dönecek olursak biz Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Artık bizim, sizin dininize dönmemiz imkânsızdır. Ancak Allah, daha Önce hakkımızda böyle bir şey takdir etmişse bu müstesnadır. Rabbimizin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Olup biten ve olacak şeylerden hiçbiri ona gizli değildir. Biz, bütün işlerimizde ancak Allah'a dayanırız. Ey rabbimiz, sen, bizimle, kafir olan kavmimizin ansını adaletli hükümle ayır. Zira sen, hükü verenlerin en hayırlısısm."
Şuayb aleyhisselam, kavminin iman etmesinden ümidini kesip kentlisinin ve müminlerin, bunların şerrine uğramalarından korkunca Allah'a yalvara-rak meseleyi ona havale etti. Allah da Şuayb'in duasını kabul etli.[126]
90- Kavminin ileri gelen kâfirleri şöyle dediler: "Yemin olsun ki eğer Şuayb' uyarsanız o zaman hüsrana uğrarısınız.
Şuaybin kavminden ileri gelen kâfirler ise: "Yemin olsun ki eğer sizler, Şuaybin, Allah'ın bir olduğunu kabil etme davetine uyar ve onun Peygamberliğini kabul edersiniz, o takdirde mutlaka helak olacak ve bu yaptıklarınızla aldanım ş olacaksınız" dediler.[127]
91- Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı yakalayıvcrdi de evlerinde dizüstü çöküp kaldılar.
Sonunda onları bir çığlık ve şiddetli bir sarsıntı yakaladı. Evlerinin içinde dizüstü çökerek helak oldular.
Şuayb aleyhisselam'in kavminin nasıl helak olduklarını şu âyet-i kerimeler daha açık bir şekilde belirtmektedir. Şuayb onlan imana davet edince şöyle demişlerdi. "Sen ancak büyülenmişlerden birisin." "Sen, bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Öyle sanıyoruz ki sen, y al a ne J ardansın." "Eğer sözünde .sadık kimselerdensen, üzerimize gökten parçalar düşür.[128]
Onların böyle söylemeleri üzerine Allah Teâlâ da onlan cezalandırdı. Onların başına gelen azabın ne olduğunu da şu âyet-i kerime beyan etmektedir. "... Onlan, gölgeleyen bulut gününün azabı yakalayıverdi.[129] Onlan gölgeleyen bu bulutun ateşlerle dolu olduğu, üzerlerine görültüler-le geldiği ve yer'in de şiddetli sarsıldığı, böylece helak olup gittikleri ve geriye içi boş cesetlerinin kaklığı rivayet edilmektedir.
Sü'ddî, Şuayb (a.s.)'ın, kavmiyle olan kıssasını ve kavminin akıbetinin ne okluğunu beyan ederek diyor ki: "Allah, Şuayb (a.s.) Medyen şehrine ve Eyke halkına Peygamber olarak gönderdi. Bu kavmin, inkârcilıklarıyla İbirlikte ölçü ve taıtılannı eksik yapıyorlardı. Şuayb (a.s.) onlan dine davet etti. Onlar onu yalanladılar. Onlar, inkârcılıklannda ve yalanlamalarında ısrar edince Şuayb onları, Allah'ın cezalandırmasıyla uyardı. Onlar buna aldınş etmediler. Bilakis Şuayb'i alaya alarak vaadettiği azabın derhal gelmesini istediler. Bunun üzerine
Allah onlara cehennemin kapılarından bir kapı açtı. Dehşetli bir sıcak onlan yakıp kavuruyor onlara ne gölgeler ne de sular fayda veriyordu. Sonra Allah onlara güzel rüzgar estiren bir bulut gönderdi. Onlar rüzgarın serinliğini ve güzelliğini hissettiler. Birbirlerine "Bulutun altında gölgelenelim." diye seslendiler Bulutun altında, erkek, kadan, çoluk çocuk toplanınca bulut onların üzerine kapandı ve hepsini birden helak etti.[130]
92- Böylece Şuayb'i yalanlayanlar, sanki o evlerde yaşamamış gibi olduiar. Hüsrana uğrayanlar, Şuayb'i yalanlayanlar oldu.
Evet, kâfirlerin iddia ettikleri gibi, Şuayb'e tabi olanlar değil, Şuaybi yalanlayanlar azaba uğratılarak hüsrana uğramışlardır.[131]
93- Şuayb onlardan yüzçevirerck şöyle dedi: "Ey kavmim, size rab-binıin vahycttiklerini tebliğ ettim ve size nasihatta bulundum. Artık, kâfir olan bir kavme nasıl acırım?
Şuayb, onların arasından ayrıldı ve üzerlerine azabın kesin olarak geleceğini anlayınca, durumlarını dile getirerek şöyle dedi: "Şüphesiz ki ben size, rab-bimin emirlerini ilettim. Ona itaat etmeniz için size nasihatta bulundum. Şimdi ben, rablerinin birliğini inkâr töen ve Peygamberlerini yalanlayan kafir bir topluluğun uğrayacağı bir felakete nasıl üzüleyim ve onlara acıyayım?[132]
94- Biz hangi memlekete bir Peygamber gönderdiysek, oranın halkı boyun eğip yalvarsmlar diye yokluk ve sıkıntıya uğratmişızdır.
Ey Muhammed, biz senden önce, hangi ülkeye bir Peygamber gönderdiysek, oranın halkı, rablerine yalvarıp, günahlarından dolayı ona tevbe etsinler diye onlan ızdıraplara, sıkıntılara ve felaketlere uğrattık.[133]
95- Sonra o kötü durumu iyice çevirdik. Nihayet çoğaldılar ve şöyle dediler: "Atalarımız da sıkıntılı ve sevinçli günler yaşamışlardı." Ncficcdc onları, haberleri olmadan ansızın yakalayıverdik.
Sonra, o ülke halkının sıkıntı ve Çarlıklarını bolluğa ve genişliğe çevirdik. Hem kendileri çoğaldı hem de mallan arttı. Onlar: "Bizden önceki atalarımızın ve geçmişlerimizin başına sıkıntılar ve darlıklar gelmiştir. Onlar, sevinçli günler de yaşamışlardır." demiş fakat kendileri Öğüt almamışlardır. Bunun üzerine biz onları, haberleri olmadan ani bir azapla yakalamışızdır.
Bu âyet-i Celile, Peygamberi yalanlayanlara karşı Allah Teâlâ'nın süregelen kanununu beyan etmektedir. Allah, bu tür insanları ızdıraplara, sıkıntılara düşürür. Tâ ki, yaptıkları kötülüklerden vaz geçip hakka yönelsinler. Sonra da sıkıntıları genişliğe, darlıkları bolluğa çevirir. Tâ ki, uyansınlar ve nimetlere karşı şükretsinler. Buna rağmen inkâr ve yalanlannda yine de ısrar ederlerse bu defa da onları ansızın yakalayıverir ve cezalandırır.[134]
96- Eğer o memleketlerin halkı iman edip Allah'tan korksalardı yerden ve gökten onlara bereket kapıları açardık. Fakat onlar yalanladılar. Bunun üzerine biz de onları, yaptıklarından dolayı azabımızla yakaladık.
Şayet o memleketlerin halkı, Allah'ı ve Peygamberlerini tasdik edip, Allah'ııv em iri erini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korksalardı, onlara gökten bol yağmurlar gönderir, yeryüzünden bol bol bitkiler çıkarırdık. Böylece göklerin ve yerin nimetlerinden faydalanmış olurlardı. Fakat onlar, buna layık olamadılar. Kendilerine gönderüemPeygamberleri yalanladılar. Biz de onları, günahları yüzünden helak ettik.[135]
97-98- O memleketler halkı, azabımızın onlara uyurlarken gece gelmeyeceğinden eminmidirler? Ve yine o memleketler halkı, azabımızın kendilerine, kuşluk vakti eğlenirlerken gelmeyeceğinden emin midirler?
Allah, azabını dilerse gece, dilerse gündüz gönderir. Hiçbir kimse ona mani olacak güçte değildir. O halde akıllarını kullanıp doğru yoldan ayrılmasınlar[136]
99- Yoksa onlar, Alkilim, kendilerini ansızın yakalayıvcrınesindcn emin mi oldular? Allah'ın ansızın yakalamasından, ancak hüsrana uğrayan bir topluluk emin olur?
Yoksa onlar, Allah'ın, kendilerine bolluklar ve sıhhatlar ihsan ederek fırsat vermesinden dolayı mı Allah'ın azabından emin oldular? Allah'ın azap ve cezai andı rm asından ancak helak olan bir topluluk emin olur.[137]
100- Önceki halkından sonra, yeryüzüne vâris olanlara şu gerçek belli olmadı mı ki? Eğer dilersek onları, günahlarından dolayı cezalandırırız. Kalblcrini mühürleriz. Böylece işitmez olurlar.
Yeryüzündeki insanları helak ettikten sonra, onların arkasından getirdiğimiz insanlara şu gerçek beli olmamış mıdır ki, eğer biz dilersek,kendilerinden öncekilere yaptığımız gibi, onları da günahları yüzünden cezalandırırız, kalble-rini mühürleriz de, öğüt alıp faydalanacaktan şeyleri işitmez olurlar.[138]
101- Ey Resulüm, işte memleketler, onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki onlara, Peygamberleri apaçık delillerle gelmişlerdi. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına iman edecek değillerdi. Allah, kâfirlerin kalblcrini işte böyle mühürler.
Ey Muhammed, sana anlattığımız, Nuh, Âd, Semud Lut ve Şuayb kavimlerinin ülkelerinde yaşayan insanların haberlerini ve Peygamberlerine karşı nasıl davrandıklarını bildiriyoruz ki, düşmanlarımız karşısında zaferin daima Peygamberlerimize ait olduğunu bilmiş olasın. Bu ülkeler halkına Peygamberler, alelade insanlar gibi değil, apaçık delillerle gelmişlerdi. Kendilerine hak geldiğinde onu yalanlayan müşrikler, elbette ki daha sonra ona iman edecek değillerdi. Allah, geçmişte bu ümmetlerin kalbini mühürlediği gbü, senin ümmetinden olan kâfirlerin kalblerini de Öylece mühürler.
Âyet-i kerime'de geçen "Fakatonlar, daha önce yalanladıklarına iman edecek değillerdi." İfadesi, mü fessirl er tarafı ulan çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- Süddiye göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Helak eniğimizi anlattığımız bu müşrikler, kendilerini Âdemin sulbünden çıkarıp iman etmelerine dair söz aklığımızda, yalanlamış oldukları şeylere, daha sonra iman edecek değillerdi.
b- Übey bi Kâ'b ve.Rebi' b. Enes'e göre ise bu ifadenin manası şöyledir: "Kendilerini helak ettiğimiz bu müşrikler, Âdemin Sulbünden çıkarılıp imana davet edildiklerinde, ikrar etmelerine rağmen, Allah'ın ezeli ilminden Peygamberlerini yalanyaacaklan daha önceden belli olduğu için helak edilmeselerdi de iman edecek değillerdi.
c- Mücahide göre bu ifadenin manası şöyledir: "Bu müşrikler, helak edilmeden önce iman etmediklerinden helak edilmelerinden sonra tekrar diriltilecek olsalardı yine iman etmezlerdir.
Taberi, bu görüşlerden ikinci görüşün tercihe şayan olduğunu, bu ifadenin manasının da şöyle olduğunu söylemiştir. "Helak edilen bu müşriklerin iman etmeyecekleri, Allah'ın ezeli ilminde belli olduğu için bunlar, kendilerine peygamberler geldiğinde onlara iman edecek değillerdi.[139]
102- Onların ekseriyetini ahde bağlı bulmadık. Bilakis çoğııu fâsiklar olarak bulduk.
Ey Muhammed, kendilerini helak ettiğimiz ve kıssalarını sana anlattığımız bu ülkeler halklarının çoğunu, kendilerine emrettiğimiz, Allah'ı birleme, Peygamberlerine uyma, Allah'a itaatte buulunma ve putlardan kaçınma gibi esaslara bağlı kimseler bulmadık. Aksine bunların çoğunu, rablerine itaatten ayrılan, onun emirlerini terkeden kimseler olarak bulduk."
Âyet-i kerime'de geçen ve "Ahd" diye tercüme edilen kelimesinden neyin kastedildiği hususunda çeşitli izahlarda bulunulmuştur.
a- Bir kısım alimlere göre bu alıit'ten maksat, emredilenleri yerine getirmektir. Âayet-i kerime'de, helak edilen bu ümmetlerden çoğunun, emredilenleri yerine getirmedikleri beyan edilmiştir. Abdullah b. Abbas, âyeti bu şekilde izah etmiştir.
b- Mücahid ve Ebbul Aliyeye göre ise ayette geçen maksat, Allah Teâlâ'nın, Âdem'in sulbünde iken, insanlardan, iman etmelerine dair aldığı söz'dür. Âyet-i kerime'de, helak ediien ümmetlerden çoğnun, daha önce Allah'a vermiş oldukları bu söze bağlı kalmadıkları zikredilmiştir[140]
Daha çok nakli delillere dayanan miifessirler âyetin zahirî manasını alarak, Allah Teâlâ'nın, butun insanları zerrecikler halinde IIz. Ademin sulbünden çıkarıp akıl verdiğini ve onlara rableri olduğunu ikrar ettirdiğini, daha sonra, heşer olarak dünyaya gelen İnsanlardan bir kısmının bu sözlerine sadık kaldıklarını, bir kısmının ise sözlerinden döndiikleririıli..." Ve işte âyeti kerime'de geçen ahitten maksadın, hurad.ıki söz. verme olduğunu söylemişlerdir. Âyet-i kerime'de buyuru I m ak tadır ki:
"Rabhin, Âdenıoğullarının sulblerİnden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine şahit tutarak: "Ben sizin nıbbiniz değil miyim?" demiş onlar da "Evet şahidiz sen bizim Fabbimızsin." diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde "Bizim bundan haberimiz yoklu" dememeniz içindir." Diğer bir görüşe göre Buradaki "Alıit'Vİen mnk.sal, insanların yaratılışları itibariyle, Allah'ın varlığını ve birliğini kabule meyilli olmalarıdır. Yani, Allah'ın kullarından ahit ve söz alması demek, onları kendisini tanıyacak ve emirlerine uyacak özellikle yaratması ve bu Özelliği benliklerinde taşımalarıdır. Nitekim Peygamber.[141]
103- Sonra o Peygamberlerin arkasından, Firavun ve topluluğuna mucizelerimizle Musayı gönderdik. Fakat onlar, mucizelerimize karşı haksız davrandılar. Bozgucuların akıbeti nasıl olurmuş bir bak.
Nuh, Hud, Lut, Salih ve Şuayb Peygamberlerden somu, İmran oğlu Musayı, apaçık delil ve mucizelerimizle Firavuna ve kavmine gönderdik. Fakat onlar, delil ve mucizelerimizi yalanladılar.
Ey Muhammed, Firavun ve kavmi gibi yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların akıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak. Biz onlan denizde boğduk.[142]
104-105- Musa dedi: "Ey Firavun* şüphesiz ben, âlemlerin rabbi olan Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim. Kana, Allaha dair ancak gerçeği söylemem yaraşır. Rabbinizdcn size apaçık bir delil getirdim. Artık İsrailoğullarım benimle beraber salıver."
Musa, Firavuna şöyle demişti: "Ey Firavun, şüphesiz ki ben, âlemlerin rubbi tarafından gönderilen bir Peygamberim. Beni sana Allah gönderdi. Allah1 karşı hak olandan başka bir şey söylemem bana yakışmaz. Size, rabbiniz tarafından, Peygamberliğimin doğru okluğunu gösteren apaçık bir delil getirdim. Artık İsrailoğullarım esaretinde tutma, onları serbest bırak benimle beraber gelsinler.
her efendimiz bir Hadis-i Şerifinde $öyle buyunnaktauV: "Her doğan çocuk, fıtrat üzere (Işkımı kabullenecek şekilde) doğar. Fakat onu, anne ve bahası, Yahudileştirir, yahut Hıristiyan!aştırır yahut da pıılperestleştirir. Nitekim bir hayvan, yavrusunu ağlını bir şekilde doğurur. Size, doğan yavrunun herhangi bir organını kesilmiş; görür miisiinii?" [143]
106- Firavun: "Şayet bir delil getirdiysen ve doğru söyleyenlerden isen onu ortaya koy." dedi.
Firavun ise Musaya şu cevabı vermişti: "Eğer sen, söylediklerinin doğru okluğunu gösteren bir delil getirdiysen ve bu iddianda doğru ise onu ortaya koy da görelim."[144]
107-108- Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O hemen apaçık bir yılan olu verdi. Elini koynundan çıkardı. Rİr de ne görsünler, bakanlara pırıl pırıl parlayan bembeyaz bir el.
Firavunun bu sözü üzerine Musa, asasını yere bıraktı. Âsâ hemen, herkes tarafından görülebilecek büyük bir yılan oluverdi.
Âyet-i kerime'de, Hz. Musa'nın âsâsı'nm apaçık bir yılana dönüştüğü zikredilmiştir. Müfessirler, bu yılanın mahiyeti hakkında çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Âsâ, ağzı açık büyük bir yılan oluverdi. Hızla Firavunun üzerine doğru gelmeye başladı. Bunun gören Firavun, kendisini tahtından aşağı attı ve Musa'dan, yılana engel olması için yardım istedi. Bunun üzerine Musa, onu eline aldı ve âsâ eski haline döndü.
Süddi de diyor ki: "Bu yılan, ağzı açık, alt çenesini yere üst çenesini sarayın duvarına koymuş olan erkek bir yılan idi. Firavunu yakalamak için ona yöneldi. Firavun onu görünce çok korktu. Yukarı doğru sıçradı ve altına kaçırdı. Daha öne başına böyle bir iş gelmemişti. Firavun: "Ey Musa şunu tut. Ben, sana iman edenlerdenim. İsrailoğullarım seninle birlikte gitmeleri için serbest bırakacağım." dedi. Musa onu tuttu ve yılan tekrar âsâya dönüştü.
Mücahid de demiştir ki: "Âsâ'nın dönüştüğü ylanın iki çenesinin arası kırk arşın idi."
Âyet-i kerime'de, Musa'nın elini koynundan çıkarınca bakanlar için bembeyaz bir el olduğu zikredilmiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Musa'nın teni esmer imiş, Elini koynuna sokup çıkardığında ise eli bembeyaz oluvermiş.[145]
109- Firavun kavminin ileri gelenleri şöyle dediler: "Şüphesi/, bu, çok bilgili bir sihirbazdır."
Musa'nın göstermiş olduğu mucize karşısında hemen iman etmeleri gereken Firavun ve kavminin ileri gelenleri, Musa'nın sihirbaz olduğunu söylemeye başladılar. Musa'nın göstermiş olduğu mucizeyi, sihirbazların gösterdikleri sihir cinsinden bir olay gibi göstermeye çalıştılar.[146]
110- Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Firavun dedi: "O halde ne emredersiniz?
Bunun üzerine Firavun kavminin ileri gelenleri: "Şüphesiz ki bu Musa çok bilgili bir sihirbazmiş, sihiri ile insanları aldatıyor, Siz Kiptiler topluluğunu, topraklarınz olan Mısır'dan çıkarmak istiyor." dediler. Firavun da o topluluğa yönelerek: "O halde ne emredersiniz?" dedi.[147]
111-112- Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik ertele ve şehirlere, sihirbazları toplayacak adamlar gönder." Ne kadar bilgili sihirbaz varsa hepsini sana getirsinler.
Firavun kavminin ileri gelenleri: "Musa'yı ve kardeşini şimdilik tut. Emrin altında bulunan şehirlere görevliler gönder, sihirbazları toplayıp sana getirsinler." dediler.
Firavun döneminde sihir yapmak çok yaygın olduğu için, mucizelele gelen Hz. Musa'nın da bir sihirbaz olduğunu sananlar ve kendi sihirleriyle ona galip geleceklerine inananlar vardı. Bu nedenle, kendi sihirbazlarını toplayarak Hz. Musa'yı mağlup etmek istediler.
Nitekim diğer bir âyet-i kerime'de Firavunun şöyle dediği zikredilmektedir: "Firavun Musa'ya şöyle dedi: "Sinirinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Musa? Biz de mutlaka sana, senin sihirin gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, bizimle bir buluşma zamanı ve yeri tayin et. Ondan ne biz cayalım ne de sen. Buluşacağımız yer, münasip bir yer olsun." [148]
Ayette zikredilen ve "Ertele" diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas tarafından "Ertele" manasına Katade tarafından "Tutukla" manasına yorumladığı zikredilmiştir. Firavun, Musa ve Harun'a karşı koymak üzere, Mısır'dan sihirbazları toplamak için her tarafa polislerini göndermiştir.[149]
113- Sihirbazlar Firavuna geldiler ve dediler ki: "Eğer biz galip gelirsek bize mutlaka mükâfaat var değil mi?"
Sihirbazlar Firavuna geldiler ve ona: "Eğer biz Musaya galip gelirsek, mutlaka bize bir mükâfaat var, biz ödüllendirileceğiz değil mi?" dediler.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Firavun, şehirlere polislerini gönderip sihirbazları toplamalarını isteyince ilgili bütün sihirbazlar yanına toplandı ve ona, "Sihirbaz olan Muş'a ne ile sihir yapıyor?" diye sordular. Onlar da "Yılanlarla sihir yapıyor." dediler. Sihirbazlar: "Allah'a yemin olsunki yeryüzünde yılan, ip ve asalarla, bizden iyi sihir yapan bir kavim yoktur. Eğer biz ona gelip gelecek olursak mükâfaatımız ne olacaktır*?" diye sordular. Firavun da onlara dedi ki: "Sizler, bana yakın olan ve benim korumam altında bulunan kimselerden olacaksınız. Size sevdiğiniz her şeyi yapacağım."
Diğer bir rivayette, Abdullah b. Abbas, Firavunun, sihirbazları, Mısırda özel bir şehirde yetiştirdikten sonra Musa'nın karşısına çıkardığını rivayet etmiştir.
İbn-i İshak ise, Firavunun, Hz. Musaya karşı on beş bin sihirbaz topladığım, İbn-i Münzir, seksen bin sihirbaz topladığını rivayet etmişlerdir.[150]
114- Firavun: "Evet, hem de bana en yakın kimselerden olacaksınız," dedi.
Firavun, sihirbbazlara: "Evet, sizin için mükâfaat var. Ayrıca sizler bana yakın kimselerden olacaksınız." diye cevap verdi.[151]
115- Sihirbazlar şöyle dediler: "Ey Musa, önce maharetini ya sen ortaya koy yahutta biz koyalım."
Firavun'dan, mükâfaatlandırılacaklarına dair söz alan sihirbazlar, Musa'ya yönelerek: "Ey Musa ya önce sen asanı yere at. Veya biz senden önce yapacağımız şeyleri ortaya koyalım." dediler.[152]
116- Musa: "Önce siz koyun." dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca, insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Böylece büyük bir sihir göstermiş oldular.
Musa, önce sihirbazların maharetlerini ortaya koymalarını istemiştir ki insanlar onlann tüm maharetlerini görsünler, düşünsünler heyecanlan yatışsın, ondan son sonra da kendisinin ortaya koyacağı Hakka şahit olsunlar. Hayalî şeylerle gerçekleri birbirinden ayırabilsinler.
Evet, sihirbazlar bütün maharetlerini ortaya koydular, insanların gözlerini büyülediler, onlara korku verdiler. Fakat gerçeği görünce de önce bizzat kendileri iman ettiler.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Sihirbazlar ortaya kalın ipler ve uzun uzun ağaçlar attılar. Sonra da sihir yaparak bu attıkları şeyleri insanlara, hareket ediyormuş gibi gösterdiler. İnsanlar onlardan korktular.[153]
117- Biz de Musa'ya: "Asanı bırakıvcr." diye vahyettik. Bir de ne görürsün, âsâ onların bütün uydurduklarını yutuyor.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Musa'nın âsâsi, sihirbazların ortaya attıkları ip ve odunlardan Önüne geleni yutuyordu. Bu yüzden sihirbazlar bunun, ilâhî bir mucize olduğunu ve sihir olmadığını anlayarak secdeye kapandılar. Ve dedilerki: "Musa'nın ve Harun'un rabbi olan, âlemlerin rabbine iman ettik."[154]
118-119- Böylece hak ortayı çıktı ve onların bütün yaptıkları boşa gitti. İşte orada yenildiler ve zelil olarak geri döndüler.
Böylece Musa'nın Hak Peygamber olduğu ortaya çıktı ve sihirbazların uydurdukları şeyler boşa gitti. Musa, Fiaivunu ve topluluğunu mağlup etti. Böylece onlar, hor ve hakir olarak geri döndüler.[155]
120-121-122- Sihirbazlar secdeye kapandılar ve şüylc dediler: "Âlemlerin rabbi olan, Musa ve Harun'un rabbine iman ettik."
Hz Musa'nın gösterdiği şeyin sihir olmadığını herkesten önce sihirbazlar anlamışlardı. Zira onlar kendi yaptıklarının nasıl birşey olduğunu, onunla insanları nasıl yanılttıklarını iyi biliyorlar ve Hz. Musa'nın gösterdiği şeyin de kendilerinin yaptığına benzemediğini çok iyi alılıyorlardı. Bu yüzden derhal gerçeği kabul ederek secdeye kapandılar ve Allahla iman ettiler.[156]
123-124- Firavun şöyle dedi: "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha? Şüphesiz bu, halkı oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Yakında göreceksiniz. Muhakkak ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim sonra da hepinizi astıracağım."
Musa'nın mucizesi karşısında âciz kalan Firavun, Allah'a iman eden sihirbazları tehdit ederek şunları söylemiştir: "Ben, iman etmeniz için size izin vermeden siz Musa'ya iman ettiniz ha? Şüphesiz ki bu yaptığınız bir tuzaktır. Siz bunu, şehrin halkını oradan çıkarmak için şehirde tezgâladınız. Bu yaptıklarınıza karşı size ne yapacağımı yakında göreceksiniz. Muhakkak ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim. Sonra sizin hepinizi Hurma dallarından astıracağım.
Âyet-i keıime'de Fiavun'un "Bu, sizin kurduğunuz bir tuzaktır." dediği beyan edilmektedir.
Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Meydanda toplanıp karşılıklı yarışmaya girmeden önce üz. Musa, sihirbazların liderine demiştir ki: "Eğer ben sana galip gelecek olursam bana iman eder ve getirdiğim dinin hak olduğuna şahitlik eder misin?" Sihirbazların lideri de demiştir ki: "Yemin olsun ki, yarın öyle bir sihir yapacağım ki, hiçbir sihir ona galip gelemez. Allah'a yemin olsun ki, şayet sen bana galip gelecek olursan ben sana iman edeceğim ve getirdiğinin hak olduğuna şahitlik edeceğim." Onlar bunu kunuşurken Firavun onlara bakıyordu. İşte bu sebeple onlara: "Bu sizin kurduğunuz bir tuzaktır." dedi.
Âyet-i kerime'de, Firavunun, sihirbazların el ve ayaklarını çaprazlama kesmekle tehdit ettiği zikredilmmektedir.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "İlk olarak adam asan el ve ayaklan çaprazlama kesen kişi Firavundur."[157]
125-126- Sihirbazlar da ona şöyle dediler: "Şüphesiz biz rabbinıizde dönüyoruz." Bizden, sadece bize gelen rabbimizin âyetlerine İman ettiğimiz için intikam alıyorsun. Ey rabbimiz, bize bol sabır ver ve bizi Müslüman olarak öldür."
Firavun, sihirbazları bu şekilde tehdit edince, ona boyun eğmeyen s ihir-buzlar şu cevabı verdiler: "Biz Allah'a dönüyoruz, onun huzuruna varacağız. Anık senden korkmayız. Sen bizden, rabbiınizden gelen âyetlere iman ettiğimiz için intikam almaya kalkıyorsun. Bizim başka bir suçumuz yoktur."
Rabbimiz, Fliravunun işkencelerine karşı sen bize sabır ihsan et. Ve bizleri Müslüman olarak öldür.
Gerçeği görerek hakka teslim olan sihirbazların, Firavun nasıl cevap verdikleri başka bir âyet-i kerime'de de şöyle beyan ediliyor:
"... Elbette seni, bize gelen apaçık mucizelere ve biz yaratan tercih edemeyiz. Sen istediğini yap. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.[158]
Abdullah b. Abbas, Ubeyd b. Umeyr, Katade ve Mücahid demişlerdir ki:
-Firavunun, el ve ayaklanın çaprazlama kesip sonra da astığı bu insanlar, günün, başlangıcında sihirbaz iken günün sonunda şehit olmuşlardır.[159]
127- Firavun kavminin ileri gelenleri Firavuna şöyle dediler: "Musa ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilahlarını terketsin-1er diye mi serbest bırakıyorsun? "Firavun da dedi ki: "Oğlan çocuklarını öldüreceği/, kadınlarını sağ bırakacağız, elbette ki biz, onların başında kahredici bir güce sahibiz."
Firavun kavminden ileri gelenler Firavunu: "Musa'yı ve kavmini, Mısır topraklarında bozgunculuk çıkarıp senin hizmetçilerini ve kölelerini baştan çıkarması için mi serbest bırakıyorsun? Halbuki o, seni ve ilahlarını reddetti." diye kışkırttılar. Bunun üzerine Firavun onlara şu cevabı verdi: "Onların erkek çocukların1. Öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Buna kimse engel olamaz. Çünkü biz onların üzerinde kahreJici bir güce sahibiz. "Firavun, Hz. Musa daha doğmadan önce de İsrailoğulannın erkek çocuklarını öldürtüyordu."
Firavun ilah olduğunu iddia eden bir kimse idi. "Ben sizin en yüce rab-biırizim.[160] diyordu* Bu âyet-i kerime'de ise Firavunun da ilahları bulunduğu ve Hz. Musa'nın da bu ilahları reddettiği zikredilmektedir.
Abdullah b. Abbas, Firavunun ilahları hususunda şöyle demiştir; "Firavunun kavmi güzel bir inek gördüklerinde Firavun onlara, ineğe tapmalarını emrederdi. Böylece inekler onların ilahları sayılırdı. Firavunun zulmünden kurtulan İsrailoğülhmnm, Hz. Musa Tür dağında iken, Samirî adlı kişi tarafından yapılan buzağı heykeline tapmaları da bu inançtan kaynaklanmaktaydı.[161]
Firavunun ilahları meselesinde Hasan-ı Basri demiştir ki: "Firavunun boynunda asılı bir inci vardı. Ona ibadet eder, Ona secde ederdi."
Abdullah b. Abbas ve Mücahid, âyette geçen ve "İlahlar" diye tercüme edilen kelimesini hemzenin esre okunuşuyla şeklinde okumuşlar, âyetin bu bölümünün manasının "Halbuki Firavun seni ye ilahliğıni reddetti." olduğunu söylemişler, gerekçe olarak ta şunu zikretmişlerdir. "Firavun, kendisine tapınılan biliydi. O, kimseye tapmıyordu ki ilahları olsun."
Taberi, kurralann sözleri delil kabul edilecek olanların bu .kelimeyi hemzenin fethası ne meddi ile olmaları sebebiyle Abdullah b. Abbas ve Mücahidden nakledilen görüşlerin kabul edilmeyeceğini söylemiştir. Ona göre Firavunun da taptığı ilahlarının bulunduğu görüşü isabetlidir.[162]
128- Musa kavmine şöyle dedi: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredîn. Şüphesi/, yeryüzü Allah'ındır. Onu, kullarından dilediğine miras bırakır. İye akıbet, Allah'tan korkanlarındır.
Firavunun bu tehditlerinden sonra Musa şöyle dedi: "Firavun ve kavmine karşı Allah'tan yanlım dileyin. Size yapılan çeşitli işkencelere karşı sabredin. Zira yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediğini ona mirasçı kıllar. Sabretmeniz neticesinde sizleri de Mısır'a mirasçı kılabilir. Zira, güzel netice, Allah'tan kor-kunlanndir.
Hz. Musa ile sihirbazlar arasındaki karşılıklı düello'dan sonra Hz. Musa'nın galip gelmesi ve sihirbazların da Musa'ya iman etmeleri üzerine İsrai-loğullarından altı bin kişi, Musa'ya tabi olmuştur. Bunu gören Firavun, onlara karşı daha sert tavır takınmış, Musa da onlara Allah'tan yardım dilemelerini ve sabretmelerini istemiştir.[163]
129- Kavini Musa'ya: "Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da eziyet gördük." dediler. Musa da onlara: "Umulur ki rabbiniz, düşmanlarınızı yok eder ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirir. Sonra da ne yapacağınıza bakar." dedi.
Hz. Musa, Peygamber olarak gönderilmeden önce Firavun, İsrailoğulla-nnın erkek çocuklarını öldürtüyordu. Sihirbazlar Musa'ya iman edip onun güçlendiğini görünce Firavun tekrar eski zulmüne dönmeye karar verdi. Bu sebeple İsrailoullan Hz. Musaya sızlanarak: "Sen bize gelmeden Önce de Firavun bize zulmediyordu. Geldikten sonra da devam ediyor." dediler.
Hz. Musa ise, Allah'a sığınmalarını, onun gücünün, her gücün üzerinde olduğunu, dilerse Firavunun yok edip İsrailoğullannı onun yerine yerleştireceğini söylüyor ve onlara ümit kaynağı oluyordu.
Bir kısım nıüfessirler, Hz. Musa'ya iman eden İsrailoğullannın, Musa'ya bu sözleri söylemelerinin Firavunun, Musa'yı takibetmesi anında okluğunu söylemişlerdir.
Bu hususta İkrime, Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediğini rivayet etmiştir. " Musa, İsrailoğullan ile giderken denize ulaşmışlar ve geri dönüp bakmışlar ki, Firavunun atlarının ayaklarının çıkardığı tozlar görünüyor. Bunun üzerine Musa'ya demişler ki: "Sen bize gelmeden önce de geldikten Sonra da eziyet gördük. Önümüzde deniz arkamızda, ordusuyla birlikte Firavun." Musa da onlara demiştir ki "Umulur ki rabbiniz, düşmanlarınızı yok eder ve sizi, yeryüzünde Firavunun ve taraftarlarının yerine getirir. Sonra da ona itaat ve ibadetinizde nasıl davranacağınıza bakar ve size ona göre muamele eder."[164]
130- Şüphesiz biz, ders alsınlar diye Firavunu kavmini kıtlık yılları ve inim azlığı ile cczalandırdır.
Firavun kavmi ibret alıp sapıklığından vaz geçsin ve rabbine yönelsin diye biz onları kıtlık yıllarıyla, mevyelerini ve ürünlerini eksiltmekle imtihan etmiştik.
Katade diyor ki: "Kıtlık yılları, onların köylerinde ve kırsal kesimlerde etkili oldu. Ürün eksikliği ise şehir ve kasabalarda görüldü."
Reca b. Hayve demiştir ki: "Ürün eksikliği bir hurma ağacında tek bir
hurmanın bulunması şeklindedir."[165]
131- Onlara iyilik ve bolluk geldiği zaman: "Bu bize aittir." derler. Bir kötülüğe uğradıkları zaman da bunu, Musa ve beraberindekileri uğursuzluklarına yorarlar. İyi bilin ki, onların uğursuz saydıkları şey, Allah ka-tındadır. Fakat çokları bunu bilmez.
Firavun kavmine iyilik, bolluk ve bereket geldiği zaman: "Biz buna layı-kiz bunlar bizim hakkımızdır."derler. Kendilerine bir kötüîük, bir bela ve kıtlık geldiğinde ise, Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlar: "Bu belaların sebibi onlardır." derler. İyi bilin ki onlara dokunan hayır ve şer, Allah'ın tak-diriyledir. Ne kendi iyiliklerinden ne de .Musa'nın uğursuzluğundandır. Fakat çocukları bunu bilmezler.[166]
132- Firavun kavmi Musa'ya: "Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir sana inanacak değiliz." dediler.
Firavunun kavmi, Hz Musa tarafında getirilen mucizelere inanarak hak yolu bulmaları gerekirken Hz. Musayı, kendilerini büyülemekle itham ediyor, ona inanmiyacaklanni ilan ederek saygısızlıklarını çekinmeden açığa vuruyorlardı.[167]
133- Bunun üzerine onlara, açık mucizeler olarak, tufan, çekirge, ha-şerat, kurbağa ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.
Firavun kavmi inkârlarında ısrar edince, Musa'nın Peygamberliğinin doğruluğunu gösteren açık deliller olarak biz de onlara, mahsullerini suya boğan tufanı, yine mahsullerini yeyip bitiren çekirgeyi, hububattan türeyen haşeratı, yiyecek ve içeceklerinin içine düşecek kadar çok olan kurbağalan, elbiselerini, sularını ve yemeklerini bulayan kanı gönderdik. Buna rağmen onlar, Allaha ve onun Peygamberi Musaya iman etme hususunda böbürlendiler. Ve böylece inatçı, günahkâr bir topluluk oldular.
Rivayet edildiğine göre Firavun ve kavmi, Hz. Musayı yalanlayınca Alla onlara, ardı ardına gelen çeşitli musibetler vermiştir. Herşeyi yakıp yok eden bir tufan, ekinleri yeyip bitiren çekirge, hububatı mahveden güve, evlerinin içine kadar dolan kubağa, kuyu ve akar sularına karışan kan gibi felaketler bunlardan bazılarıdır. Bu felaketlere maruz kalan Firavun ve kavmi, her belaya uğradıklarında Hz. Musaya başvuruyor, onun emirlerine uyacaklarına dair söz veriyorlar, Musa da Allah'a yalvarıyor ve belanın kaldırılmasını sağlıyordu. Fakat onlar felaketten kurtulunca Musa'ya verdikleri sözü tutmuyor, tekrar eski günahkâr hallerine dönüyorlar Allah da kendilerine başka bir bela gönderiyordu. Bundan sonra gelen âyetler, onların bu davranışlarını beyan etmektedir.
Âyet-i kerime'de zikredilen "Tufan"dan neyin kastedildiği hususunda, müfessirler, çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Ebu Malik ve Mücahidden nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Tufan"dan maksat, yağmurların sebep olduğu su taşmalarıdır.
b- Hz. Aişe, Ata Mücahid ve Ubeydullah b. Kesir'den nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen "Tufan"dan maksat Ölüm'dür.
c- Ebu Zıbyan'ın, Abdullah b. Abbas'tan rivayetine göre buradaki "Tu-fan"dan maksat Allah'ın Firavun kavminin üzerinde dönüp dolaşan azabıdır. Abdullah b. Abbas, buradaki tufanın, bu manada olduğunu gösteren bir delil olarak şu âyeti zikretmiştir. "Onlar daha uykuda iken rabbin tarafıdan o bahçeyi bir bela sardı da simsiyah kesiliverdi.[168]
d- Diğer bir kısım alimler ise, buradaki tufandan maksadın, çokça yağmur ve rüzgar olduğunu söylemişlerdir.
Taberi, tufan hakkındaki bu görüşlerden üçüncü görüşün daha isabetli olduğunu, tufan'dan maksadın, Allah'ın, Firavun kavminin üzerinde dönüp dolaşan bir azabı olduğunu söylemenin doğru olacağını zikretmiş ve tufanın bu şekilde kapsamlı alındığı takdirde zikredilen diğer tüm görüşleri de kapsayacağım bildirmiştir. Buna göre buradaki tufan şiddetli bir yağmur da olabilir, Ölüm de olabilir, rüzgarlı bir yağmur da olabilir.
Ayet-i kerime'de zikredilen ve "Haşerat" diye tercüme edilen kelimesinden de neyin kastedildiği hakkında, müfessirler, çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
a- Said b. Cübeyr'in, Abdullah b. Abbas'tan rivayet ettiğine göre buradaki maksat, buğday gibi hububatta bulunan güvedir.
b- Ali b. Ebi Talha'nm, Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine ve Südd'i, Ka-tade, Mücahid ve İkri'meye göre ise, burada zikredilen maksat, kanatsız olan küçük çekirge'dir.
c- İbn-i Zeyd'den nakledilen bir görüşe göre ise burada zikredilen maksat, piredir.
d- Said b. Cübeyr ve Hasan-ı Basri'den nakledilen başka bir görüşe göre buradaki maksat, siyah ve küçük bir haşeratür.
e- Bir kısım Basralı âlimlere göre ise burada zikredilen maksat, hayvan kenesidir.
Abdullah b. Abass, bu âyetin izahında şunlan söylemiştir. "Musa, Firavuna, Peygamber olduğunu bildirince Firavun, ona iman etmemekte ve İsrailoğul-larını Musa ile birlikte gitmeleri için serbest bırakmamakta diretmiş ve büyüklük taslamıştır. Musa'ya demiştir ki: "Yemin olsun ki İsrailoğullannı seninle birlikte serbest bırakmayacağım." Bunun üzerine Allah onlara tufanı göndermiştir. Tufan, gökten yağan yağmur sularıdır. Onlar, nerdeyse yağmurla helak olacaklardı. Bu yağmurlar yüzünden her şeyleri tükendi. Bu sebeple İsrailoğullan, Musa'ya gidip demişlerdir ki: "Ey Musa, sana verdiği vaade binaen bizim için rabbine dua et. Eğer bu azabı bizden kaldıracak olursan, yemin olsun ki sana iman eder ve İsrailoğullannı seninle beraber göndeririz. [169]Musa Allah'a dua etti. Allah Yağmuru durdurdu. Ekinlerini bitirdi. Bu yağmurların memleketlerinde bulunan her şeyi yeniden diriltti. Bunun üzerine onlar, "Vallahi bize böyle bir yağmurun yağmamış olmasını istemezdik. Çünkü yağmurun yağması bizim için daha hayırlı oldu. Ey Musa, biz İsrailoğuilannın seninle birlikte göndermeyiz. Sana da iman etmeyiz." dediler Bu defa Allah onlar'a çekirge gönderid. Çekirgeler onların her şeyini yeyip bitirdi. Bunun üzerine îsrailoğullan tekrar Musa'ya gelip çekirgelerden kurtarılmaları için Allah'a yalvarmasını istediler. Bunlardan kurtarılmaları halinde Musa'ya iman edeceklerini ve İsrailoğullarım onunla birlikte göndereceklerini söylediler, Musa dua etti. Allah Teâlâ, çekirgeleri onlardan giderdi. Çekirgeler, onlara bir kısım mahsuller bırakmışlardı..Firavun ve taraftarlan tekrar şımararak, "Bizim ekinlerimizden, bize yetecek kadar kaldı. Biz, dinimizi terkedip sana iman edemeyiz, İsrailoğuUarını da seninle birlikte gönderemeyiz." dediler. Bunun üzerine Allah onlara kanatsız çekirgeleri musallat etti. Bunlar da, önceki çekirgelerden arta kalan ekinlerini, ağaçlarını ve bütün bitkilerini imha ettiler. Bu çekirgeler, öncekilerden daha dehşetliydi. Bunlara karşı hiçbir çare bulamadılar. Aciz kaldılar. Yine Musa'ya geldiler, aynı isteklerde ve vaadlerde bulundular. Allah onlardan, diye adlandırılan bu tür çekirgeleri de bertaraf etti. Firavun taraftarlan tekrar Musa'ya iman etmeyeceklerini ve "İsrailoğullannı onunla birlikte göndermeyecekleri bildirdiler. Allah bu defa da kurbağalar gönderdi. Evleri, yiyecekleri ve içecekleri kur-bağlarla doldu. Onlann, kurbağalardan çektikleri sıkıntı, önceki sıkıntılardan daha dehşetli idi. Yine Musa'ya gelip aynı istek ve vaadlerde bulundular. Fakat . Allah onlardan, bu türden olan azabı kaldırınca da yine sözlerinden ve vaadle-rinden döndüler.
Sonra Kan ile imtihan edildiler. Yine aynı dilekte bulundular. Allah, bu belayı da onlardan giderince yine iman etme ve İsrailoğullannı serbest bırakma sözlerinden döndüler. Böylece Allah'a karşı hiçbir mazeretleri kalmadı. Allah da onlan, denizde boğdu.[170]
134- Üzerlerine azap inince şöyle dediler: "Ey Musa, sana verdiği ahde binaen bizim için rabbine dua et. Eğer bu azabı bizden kaldınrsan, yemin olsun ki sana iman eder ve İsraioğullarını seninle beraber göndeririz."
Firavun kavmine Allah'ın azabı gelince hemen Musaya koştular ve ona şöyle dediler: "Ey Musa, bizim için rabbine, sana emir ve tavsiye ettiği şekilde dua et bizden bu azabı kaldırsın. Yemin olsun ki eğer sen, içinde bulunduğumuz bu azabı bizden kaldınrsan senin Peygamberliğine iman ederiz ve İsrailoğullannı, dilediğin yere göndeririz."
Ayet-i kerime'de geçen ve "Azap" diye tercüme edilen kelimesi iki şekilde izah edilmiştir.
a- Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbas'a göre buradaki 'den maksat, taun hastalığıdır. Allah Teâlâ, Firavun ve kavmine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gibi şeyleri musallat kıldıktan sora. Onların yine de iman etmemeleri üzerine bu defa onlara taun hastalığını musallat etmiş ve onlardan, yetmiş bin kişi ölmüştür. İşte bunun üzerine Musa'ya başvurarak bu azabın, kendilerinden kaldırılması için Allah'a ydua etmesini istemişlerdir.
b- Mücahid Katade ve İbn-i Zeyd'e göre ise, burada geçen kelimesinden maksat Allah Teâlâ'nın, Firavun ve kavmine göndermiş olduğu tufan, çekirge, haşerat kurbağa ve kan gibi azabıdır. Bu azaplardan her biri geldiğinde onlar, Musa'ya giderek, kaldırılması halinde ona iman edeceklerini ve İs-railoğullannı onunla birlikte serbest bırakacaklarını söylemelerine rağmen her azap kaldırıldığında tekrar inkârlarına dönmüşlerdir.
Taberi diyor ki: "Burada geçen kelimesinden maksat, Allah Tehalâ'nın, Firavuna ve kavmine gönderdiği azap ve gazabıdır. Bu azap, tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan da olabilir, taun hastalığı da olabilir. Bu hususta herhangi bir açıklık bulunmadığından, Resulullah'tan da herhangi sahih birha-ber rivayet edilmediğinden bu kelimeyi genel manada azap olarak izah etmek daha isabetlidir.[171]
135- Ne zaman ki erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı kaldırdık hemen yeminlerini bozdular.
Biz onlardan azabı, son helak olma zamanlarına kadar her kaldırdığımızda onlar hemen verdikleri sözü bozup kâfirlik ve sapıklıklarına döndülerr.[172]
136- Bunun üzerine onları cezalandırdık. Âyetlerimizi yalanladıkları ve olardan gafil oldukları için denizde boğduk.
Ayet-i Kerime, Firavun ve kavminden olan askerlerinin, Allah'a isyan etmeleri ve söz vermelerine rağmen sözlerinde durmamaları sebebiyle cezalandınldıklannı ve bu cezalarını da denizde boğulmak suretiyle çektiklerini beyan etmektedir.
Firavun ve ordusunun denizde nasıl boğuldukları hususunda Şuara Sure-si'nin altmıştan Altmişyedinci âyetlerine kadar bakılabilir.[173]
137- Hor görülen o kavmi de, mübarek kıldığımız yerin doğularına va batılarına vârisler yaptık. Böylece, sabretmelerinden dolayı, rabbinin, İsrailoğullarına olan o pek güzl vaadi yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttikleri şeyler de yerle bir ettik.
Firavun ve topluluğu tarafından ezilen İsrailoğullannı ise, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçılar yaptık. Böylece, düşmanlarının saldırılarına karşı sabretmelerinden dolayı, rabbinin, îsraioğulanna olan o güzel vaadi yerine geldi. Biz, Firavun ve topluluğunun yaptığı şeyleri ve diktikleri bina ve köşkleri harabeye çevirdik.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre İsrailoğullarına miras kalan mübarak yer, Şam topraklandır. Allah TeSlâ, orada yaşayan Âmâlika kavmini helak ettikten sonra, İsraioğulları oraya yerleşmişlerdir. îsrailoğullarına miras kalan yerin Mısır topraklan olduğu görüşü ise, Taberi'nin de dediği gibi uzak bir görüştür.
Allah Teâlâ'nın, İsrailoğullarına olan pek güzel vaadi ise şu âyet-i Celile-ler tarafından izah edilmektedir:
"İstedik ki, yeryüzünde ezilen İsrailoğuUarma lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, vârisler kılalım ve onları yeryüzünde yerleştirelim. Firavuna, Hâmâna ve askerlerine, sakındıkları şeyi, o zayıfların eliyle österelim"[174]
138-139-140- İsrailoğullarım denizden geçirdik. Onlar, kendilerine ait putlara secde eden bir kavme rastladılar. Ve Musa'ya şöyle dediler: "Ey Musa, bunların nasıl ilahları varsa, bize de öyle ilah yap. "Musa da şöyle dedi: "Şüphesiz ki siz, cehalete düşen bir kavimsiniz."
"Çünkü şu gördünüz putlara ibadet edenlerin, içinde bulundukları din, yıkılmaya mahkumdur. Ve yaptıkları amcler bâtıldır."
"Size, Allah'tan başka bir ilah mı ariyayım? Halbuki o, sizi, âlemlerden üstün kılmıştır." dedi.
Firavun ve kavmini helak ettik, tsrailoğullannı ise denizden geçirdik. Fakat onlar, bu kadar mucizelere rağmen ibret almadılar. Hatta inek şeklinde yaptıkları putlara tapan bir topluluğun yanından geçerken: "Ey Musa, şunlann taptıkları putlar gibi sen de bize put yap onu üah edinelim." dediler.
Bu âyet-i Kerimeler, İsrailoğullannın ne kadar çirkin huylu olduklarını ve azgınlıkta ne kadar ileri gittiklerini göstermektedir. Allah Teâlâ onlan Firavunun zulmünden kurtardığı, zilletten şerefe ulaştırdığı ve yeryüzünün mübarek bir yerine mirasçı kıldığı halde onlar yine bozgunculuk çıkarmaya ve cinayetler işlemeye dönmüşler, Peygamberleri Hz. Musa'dan, bir kavimde gördükleri putlar gibi, kendilerine de, tann edinecekleri bir put yapmasını istemişlerdir. Bundan daha büyük ahmaklık ve hafiflik olur mu?
Hz. Musa, İsrailoğullannın bu ahmakça tekliflerine şu cevabı vermiştir. "Şüphesiz ki sizler, cahil bir topluluksunuz. Allah'ın yüceliğini bilmiyorsunuz. Allah'ın, ortaklardan ve benzerlerden uzak tutulması gerektiğini anlamıyorsunuz. Sizin gördüğünüz bu putlara tapan insanların, içinde bulundukları din, yok olmaya mahkumdur. Yaptıkları ameller boştur. Kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.Ben size, sizi yarattan ve sizi, zamanınızın âlemine üstün kılan Allah'tan başka bir ilah mı arayacağım? Elbette ki bu mümkün değildir. Ebu Vâkid el-Leysî diyor ki:
"Biz, Resuluîlah (s.a.v.) ile beraber Mekke fethinden sonra oradan çıkıp Huneyıı'e giderken yolda kâfirlerin, saygı gösterdikleri ve silahlarını üzerine astıkları birsedir ağacına rastladık. Bu ağaca onlar, "Askılı ağaç" diyorlardı. Daha ilerde biz de yeşil ve büyük bir sedir ağacına rastladık. Dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, kâfirlerin o askılı ağacı gibi bize de bir ağaç edin." Bunun üzerine Re-sulullah (s.a.v.): "Allahuekber, hiç böyle şey olur mu? Bu söz, İsrailoğullannın, Hz. Musa'ya "Ey Musa, bunların nasıl ilahları varsa bize de öyle ilah yap" demelerine benzer. Şüphesiz ki sizler, sizden Öncekilerin izini takibediyorsunuz." buyurdu[175]
Resuluîlah (s.a.v.) bu Hadis-i Şerifi ile Müslümanları, Allah'a ortak koşmaya sevkedecek bütün tavır ve hareketlerinden sakındırmakta ve bu tür davranışlarda iyi niyetli olmanın fayda veremeyeceğine işaret buyurmaktadır.[176]
141- Ey İsrailoğulları, hatırlayın, hani bir zaman biz size şiddetli azabı tattıran, erkek çocuklarınızı öldürüp, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunların hepsinde rabbmız tarafından sizin için büyük bir imtihan vardı.
Firavun, İsrailoğullannın doğan çocuklarının erkeklerini öldürtüyor kadınlarını ise sağ bırakıyordu. İsrailoğullanndan çıkacak bir erkek çocuğun, büyüyüp saltanatını elinden alacağı korkusuyla böyle bir zulmü uyguluyor ve İsra-iloğullarina daha başka türlü işkenceler de yapıyordu, İşte Allah Teâlâ, onların gördükleri bu zulme son verdi. Hz. Musayı onlara Peygamber olarak gönderip, İsraüoğullannı onun vasıtasıyla Mısır'dan çıkararak Firavunun zulmünden kurtardı. Allah Teâlâ işte İsraİloğullanna bu nimeti hatırlatmakta ve bütün bunların bir imtihan olduğunu beyan etmektedir.[177]
142- Musaya otuz gece vaadcttik. Sonra buna on gece daha ilave ettik. Böylece rabbinin tayin ettiği süre kırk geceye tamamlanmış oldu. Musa, kardeşi Haruna: "Kavmimin başında benim yerime geç, onları ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma." dedi.
Biz, Musa ile, bize dua etmesi için, otuz gece ile vaadleştik ve bu otuz geceye on gün daha katarak böylece Musa'nın rabbinin, ona vaadettiği süre kırk güne ulaşıp tamamlandı. Musa'nın, rabbi ile vaadleştiği bu günlerde emredileni yapmak üzere, kavminin yanından ayrılırken kardeşi Haruna: "Ben dönünceye kaüar sen benim yerime bunların başına geç. Bunları Allah'a itaat ve ibadete teşvik ederek düzelt, rablerinden-başkasına kulluk eden ve rablerine karşı çıkan bozguncuların yoluna uyma." dedi.
Îbn-İ Cüreyc diyor ki: "Allah Teâla bu vaadi Musa'ya, Firavunu helak edip Musa'yı ve İsrailoğullarmı kurtarmasından sonra yapmıştır. Allah Teâlâ, Firavunu helak edip Musa'yı ve kavmini boğulmaktan kurtardıktan ve onlara gökten kudret hevlası ve bıldırcın eti gönderdikten sonra Musa'ya, huzuruna varmasını ve kendisiyle görüşmesini emretmiştir. Musa, Rabbi'nin huzuruna gitmeyi kararlaştırınca kavminin üzerine, kardeşi Harunu vekil tayin etmiş ve otuz gün içinde geri döneceğini vaad etmiştir. Bu vaadi, Allah ona emretmemiş o, kendiliğinden böyle bir vaadde bulunmuştur. Otuz gün tamam olup ta Musa geri dönmeyince, AH alı düşmanı Samiri, İsrailoğullannı fitneye düşürmeye koyulmuş ve onlara "Musa artık dönmez. Sizin tapacağınız bi ilah edinmeniz daha uygundur." demiştir. Harun, İsrailoğullannı Samirinin daveti karşısında uyarmış ve Musa'yı beklemelerini söylemiştir. Allah Teâlâ, Hz. Musa ile görüşmeyi on gün daha uzatınca, otuzuncu günden sonra her gün Samiri İsraİloğullanna bu tür telkinlerde bulunmuştur. Harun da, onun her davetinde, Musa'yı beklemelerini söylemiştir. Bu esnada Samiri, İsriloğullarının, suda boğulan Kıptilerden emanet olarak aldıkları süs eşyalannın, kendilerine helal olmayacağı nedeniyle on-lann, kendisime verilmesini, Musa gelinceye kadar muhafaza edip geldiğinde ona teslim edeceğini söylemiş, İsrailoğullan da, emanetleri ona teslim etmişlerdir. Samiri, alınan süs eşyalarını bir buzağı şeklinde yapmış, buzağı böğürür hale geldiğine ise İsraİloğullanna şunla söylemiştir: "İşte Musa'nın da sizin de rab-biniz budur. Musa otuzuncu geceden sonra bunu arayıp duruyor, ve rabbinin ne olduğunu unutmuştur."
Mücahid, Hadremi, Abdullah b. Abbas ve Mesruk, bu otuz gecenin zilkade ayı olduğunu, on günün de Zilhicce ayının ilk on günü olduğunu söylemişlerdir.[178]
143- Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip rabbi onunla konuşunca Musa şöyle dedi: "Rabbim, bana kendini göster. Sana bakayım." Allah" "Beni göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o dağ yerinde durabilirse o zaman sen de benî görebilirsin," dedi. Rabbi o dağa tecellî edince onu yerle bir etti. Musa da baygın düştü. Ayılınca şöyle dedi: "Rabbim, seni tenzih ederim. Tevbe ettim sana. Ben» iman edenlerin ilkiyim."
Hz. Musa, Allah Teâlâ'nin, sonunda kendisiyle konuşacağını vaadettiği kırk günü tamamlayınca, kardeşi Harunu yerine bırakıp Allah ile konuşmak için Tür dağına gitmiş ve orada Allah Teâlâ kendisiyle konuşmuştur. Kendisini konuşmanın havasına kaptıran. Hz. Musa, Allah Teâla'dan, kendisini göstermesini istemiştir. Allah Teâlâ da ona cevap vererek: "Sen bu dünya hayatında beni asla göremezsin. Fakat sen şu dağa bak. Eğer o dağ, beni görmeye tahammül edip yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin." demiştir. Allah, dağa görününce onu yele bir etti. Musa da bayılıp yere düştü. Ayilınca dedi ki: "Ey Allah'ım, ben seni, dünyada herhangi bir kimsenin görebileceğinden tenzih ederim. Seni görmek istememden dolayı sana tevbe ederim. Ben, İsrailoğullanndan, senin, dünyada görülemeyeceğine iman edenlerin ilkiyim." dedi.
Bu âyetin izahında, İbn-i İshak'ın şunları rivayet ettiği zikredilmiştir. "Musa, Harun'u, İsrailoğuIIarının başına bırakıp ona "Ben acele olarak.rabbime gidiyorum. Kavmimin başında benim halifem ol ve bozguncuların yoluna uyma." demiş, sonra rabbiyle görüşmek üzere acele olarak yola çıkmış, Harun da, Samiri'nin de içlerinde bulunduğu İsrailoğullanyla birlikte Musa'nın arkasından yollarına devam etmişlerdir. Allah, Musa ile konuşunca, Musa, onu görebileceğine de ûmütienmiş ve rabbinden, kendisine görünmesini kendisinin de ona bakmasını istemiştir. Allah: "Sen beni asla göremezsin. Fakat dağa bak. Şayet o, yerinde durabilirse sen de yakından beni görebilirsin" buyurmuştur.
İbn-i İshak, sözlerine devamla diyorki: "İşte, Allah Teâlâ'nın kitabında Musa'nın, Rabbini görmeyi istemesine dair bize ulaşan bilgiler bunlardır. Ancak kitap ehli ve Tevrat'a iman edenler bu olayın uzun hikayesi ve geniş açıklaması olduğunu söylemektedinler. Kitap ehli'nin hadislerini bilen önceki âlimlerden bazıları, Musa'nın, rabbini görmeyi istemesi olayının kitap ehli'nin izahlarında şu şekilde olduğunu söylemişlerdir: "Musa rabbiyle karşılaşmak için hem vücudunu hem elbisesini temizliyor ve oruç tutuyordu. Sina dağına.varınca, Allah bulutlanıl içinde ona yaklaştı. Musa, Allah ile konuştu; ona yalvararak ve mahzun bir şekilde ağlayarak , Onu teşbih etti. Ona hamd etti, onu ululadı ve onu takdis etti. Sonra, Allah'ı şu şekilde övdü:"Rabbim neyücesin. Bütün yaptıkların ne kadar yücedir. Senden önce hiçbir şeyin olmayışı, senin tek ve kahhar oluşun, arşı'nın, azametinin altında senin için tutuşturulmuş bir ateş oluşu, onun çevresini nurdan surlar'la kuşatman senin azametindendir. Ey rabbim, sen ne yücesin, mülkün ne kadar büyük! Kendinle meleklerinin arasında beş yüz yıllık mesafe var ettin. Ey rabbim sen ne yücesin! Saltanatında mülkün ne büyük. Sen, göklerde veya yeryüzünde yahut denizdeki ordulann hakkında bir şeyi yerine getirmek istediğinde, yarattıklarından hiçbirkimsenin görmediği, ancak senin gördüğün bir rüzgarı gönderirsin de dilersen;o rüzgar, peygamberlerinden diklediğinin içine girer. Peygamberler de o emrini kullarından, senin dilediğine tebliğ ederler. Meleklerin'den hiçbiri, senin azametine, senin arşına .güç 'yetire-mez ve senin sesini dinleyemez. Sen bana lütufta buludun. Sen bana Iütfunu çok büyük yaptın. Bana en büyük iyiliği yaptın. Sen beni, yeryüzü ümmetleri arasında ve meleklerin katında yücelttin. Bana sesini duyurdun, kelamını sarfettin. Hikmetini verdin. Nimetlerini saymaya kalkışacak olsam sayamam. Şükretmek istersem gücüm yetmez. Ey rabbim, Firavuna karşı sana yalvardım. Büyük mucizelerle ve dehşetli bir cezalandırmayla bana yardım ettin. Elimde bulunan âsâmi denize vurdum. Deniz benim için ve benimle birlikte bulunanlar için yarıldı. Deniz parçlandığındada sana dua ettim. Senin ve benim düşmanımı orada bağdun. Kendim için ve ümmetim için senden su istedim elimde bulunan asamı ' taşa vurdum. Beni ve ümmetimi, o taşttan çıkan su ile suladm. Senden ümmetim için kendilerinden önce hiçbir kimse'nin yemediği yiyecekler istedim. Bana doğu ve batı taraflarından sana dua etmemi istedin. Doğudan sana yalvardım. Sen onlara doğu tarafından kudret helvası verdin. Onlara batılarından ve deniz yönünden bıldırcınlar gönderdin. Sıcaktan sana şikayet ettim. Sana yalvardım. Sen onları bulutlarla gölgelendirdin.Ben senin nimetlerini sayıp hesap etmeye güç yetiremem. Onlara karşı şükretmeye kalkışsam gücüm yetmez. Bugün de sana, arzulayarak, isteyerek, dilenerek ve yalvararak geldim ki, benim dışımda-kilere vermediğini bana veresin. Ey azamet, izzet ve saltanat sahibi rabbim, ben senden, seni görmem için bana görünmeni diliyor ve istiyorum. Zira ben, yarattıklarından hiçbir kimsenin görmediği yüzünü görmeye âşık oldum."
Aziz olan Allah ona dedi ki: "Ey imran oğlu, ne söylediğinin far.kmda mısın? Sen öyle bir şey konuştun ki o, bütün yaratıklardan daha büyük bir söz! Hiçbir kimse beni görüpte sağ kalmaz. Göklerde donattığım yerler yok mu? Onlar, benim azametimi taşımaktan âcizdirler. Yeryüzünde donattığım yerler yok mu? Onlar da benim ordularımı kuşatmaktan âcizdirler. Ben tek bir yerde değilim ki bana bakan bir göze görüneyim."
Musa dedi ki: "Ey rabbim, seni görüp ölmem, seni hiç görmemiş ve hiç yaşamamış olmamdan daha sevimlidir."
İzzet sahibi olan rab da buyurdu ki: "Ey İmran oğlu, Sen öyle bir söz sey-ledin ki, bu bütün yaratıklardan daha büyüktür. Beni gören hiçbir kimse yaşamaz."
Musa dedi ki: "Rabbim, bana olan nimetlerini tamamla, bana olan Iütfunu tamamla,-senden istemiş olduğum bu iyiliğini bana tamamla. Benim senden istediğim, seni görüp öldürülmem değildir. Fakat ben, seni görüp kalbimin mutmain olmasını istiyorum."
Rab buyurdu ki: "Ey İmran oğlu, beni gören hiçbir kimse sağ kalmaz." Musa da dedi ki: "Rabbim, bana olan nimetlerini tamamla, buna olan Iütfunu tamamla, bana Olan ihsanını tamamla. Ben senden, seni görüp arkasından Öldürülmemi isteme hakkına sahip değilim. Fakat senden istediğim, benim için hayattan daha sevimlidir." Yarattıklarına merhamet eden rahman da buyurdu ki: Sen istedin, ben de sana istediğini verdim. "Eğer bana bakmaya gücün yeterse git iki levha al sonra o dağın başındaki en büyük taşı bul. "Ey İmran oğlu, çünkü onun arkasında ve altında ancak senin oturabileceğin kadar dar bir yer bulunmaktadır. Sonra bana bak. Ben, azı ve çoğu ile, ordularımla birlikte sana ineceğim."
Musa rabbi'nin emrettiklerini yaptı. İki levha yonttu. Onlarla birlikte dağa çıktı. Taşın üzerine oturdu. Oraya tam yerleşince Allah, dünya semasında olan ordularına emretti; Onlara "Göğsünüzü dağın çevresine dayayın" dedi. Ordular rab'm söylediğim işittiler, emrini yerine getirdiler. Sonra Allah Musa'ya her yandan dört fersah uzaklıktan bulunan dağın eteğine yıldırımlar, karanlıklar ve dumanlar gönderdi. Sonra Allah dünya semasındaki meleklerine emretti ki, Musa'nın yanından geçsinler. Melekler, Musa'nın Önünden geçit yaptılar. Onun yanından, bülbül kuşları gibi geçip gittiler. Ağızlarından takdis ve teşbih sesleri yüsleyiyordu. Sesleri, şiddetli gök görültüsüne benziyordu. Bunun üzerine İm-ran oğlu Musa dedi ki:"Ey rabbim, benim buna ihtiyacım yoktu. Benim gözlerim bir şey görmüyor. Onların görmesi rabbimin meleklerinin üzerine yayılmış olan nurun ışığından dolayı kayboldu." Sonra Allah, ikinci semadaki meleklerine "Musanm üzerine inin ve onun Önünden geçit yapın." diye emretti. Melekler, arslanlar şeklinde indiler. Onların teşbih ve takdis eden yüksek sesleri vardı. Zayıf kul, İmran oğlu Musa, gördüğü ve işittiği şeylerden müthiş korktu. Başında ve derisinde bulunan bütün tüyler ürperdi ve sonra şöyle dedi: "Ey rabbim sana sorduğum sorudan pişman oldum. İçinde bulunduğum bu yerden beni kurtaracak herhengi bir şey var mı?" diye seslendi. Meleklerin en üstünü ve başkanları olan dedi ki: "Ey Musa, istediğin şey için sabret. Senin gördüğün çok şeyin azı'dır." Sonra Allah, üçüncü sema meleklerine dedi ki: "Musa'nın yanma inin. Onun Önünde geçit yapın." Melekler kartallar gibi, yönelip geldiler. Onların, dehşetli hamurtulan, titremeleri ve kükremeleri vardı. Ağızlarından teşbih ve takdisler, büyük bir orduunun kükremesi gibi veya bir ateşin alevi gibi çıkıyordu. Musa bunu görünce iyice korktu. Kendisinden ümidini kesti ve kötü tahminler yürütmeye başladı. Hayatımdan ümidini kesti. Meleklerin en üstünü ve başkanı dedi ki: "Ey İmran oğlu, yerinde dur ki, sabırsızlıkla görmek istediğini gö-rebilesin." Sonra Allah, dördüncü semadaki meleklere "Aşağı inin, İmranoğlu Musa'nın Önünde geçit yapın" diye emretti. Onlar, Musa'nın yanına geldiler. Onlar, daha önce yanından geçtiklerinin hiçbirine benzemiyorlardf. Renkleri ateş rengiydi. Diğer tarafları ise beyaz Kar'a benziyordu. Teşbih ve takdis eden sesleri çok yüksekti. Daha önce yanından geçtiklerinin sesleri, onlarınkine yak-laşamazdı. Bunun üzerine, Musa'nın iki dizi birbirine vurmaya başladı. Kalbi titredi, ağlaması şiddetlendi. Yine meleklerin en üstünü ve başkanları ona dedi ki: "Ey İmran oğlu, istediğin şey için sabret. Çok şeyden daha azını gördün.Son-ra Allah, beşinci semadaki meleklere: "Musa'nın yanına inin ve Önünden geçit yapın." buyurdu. Onlar, onun yanma indiler. Renkleri yedi çeşitti Musa onlara bir kere bile bakamadı. Onlar gibissini hiç görmemiş ve onlarınki gibi hiçbir ses de işitmemişti. Musa'nın içi korkuyla doldu. Üzüntüsü iyice arttı. Ağlaması gittikçe çoğaldı. Yine ona meleklerinen üstünü ve başkanları dedi ki: "Ey İmran oğlu, yerinde dur ki, sabırsızlıkla görmek istediğin şeyi görebilesin." Sonra Allah, altınca sema meleklerine: "Beni görmek isteyen kulun İmranoğlu Musa'nın yanına inin. Onun önünde geçit yapın." diye emretti. Onlar da indiler. Herbir meleğin elinde uzun bir hurma ağacı kadar ateş vardı. Ateş ışığı, güneşinkinden daha güçlüydü. Meleklerin elbiseleri ateşlerin alevleri gibiydi. Onlar, Allah'ı teşbih ve takdis ettikleri zaman yanlarında bulunan, göklerin diğer meleklerin onlara katılıyor ve hep birlikte çok yüksek bir sesle Allah' şöyle teşbih ediyor-
"Biz, Allah'ı teşbih eder ve arındırırız. Ot güç sahibi ve her şeye galip o-Ian rab'dır. O hiç ölmeyecektir." Bu meleklerin herbirinin kafasında dörder tane yüz bulunuyordu. Musa bunlan görünce onların teşbihleri esnasında sesini yükseltiyor ve onlarla birlikte Allah'ı teşbih ediyordu. Ağlayarak şöyle diyordu. "Ey rabbim, beni hatırla. Kulunu unutma. Bilmiyorum, ben içinde bulunduğum bu durumdan kurtulabilecek miyim, kurtulamıyacak mıyım? Buradan çıkacak olsam yanarım, duracak olsam ölürüm." Bunun üzerine meleklerin büyüğü ve başkanı ona "Ey İmran oğlu, içinin dolması, kalbinin kupmasi ve ağlamanın dehşetlenmesine az bir zaman kaldı. Ey İmranoğlu, neyi görmek için oturduy-san onun için sabret" dedi. Musa'nın, üzerinde bulunduğu dağ, büyük bir dağ idi. Allah o dağa, Arş'ım yüklenmesini emretti ve sonra buyurdu ki: "Benimle kulumun yanından geçin ki o beni görsün. O, çok şeyden az bir şey gördü." Bunun üzerine, rabbinin azametinden dağ yarıldı. Rahman'ın arşının ışığı Musa'nın dağını kapladı. Bütün göklerin melekleri, seslerini yükseltti. Dağ sarsıldı ve yerle bir oldu. Zayıf kul, İmran oğlu Musa ise, ruhu bedeninden ayrılmış olarak yüzükoyun düştü. Allah ona, merhametiyle tekrar hayat verdi. Onu rahmetiyîe kapladı. Üzerine düşen taşı kaldırdı. Onu, Musa'nın yanmamasi için bir kubbe haline getirdi. Cebrail onu, anne'nin yere düşen bir bebeği tutup kaldırması gibi tutup kaldırdı. Musa, Allah'ı teşbih ederek ayağa kalktı. O sırada şöyle diyordu. "Senin, benim rabbim olduğuna iman ettim. Seni gören herhangi bir kimsenin sağ kalmayacağını tasdik ettim. Senin meleklerini görenin kalbi yerinden kopar. Ey rabbim, ne büyüksün! Meleklerin ne büyük! Sen, rablerin rabbi, ilahların ilahı ve hükümdarların hükümdarısın. Nezdinde bulunan ordularına emredersin. Onlar sana itaat ederler, göklere ve orada bulunanlara emredersin. Sana itaat ederler, emrine itaat etmekten geri durmazlar. Hiçbir şey sana denk değildir. Hiçbir şey sana karşı gelemez. Rabbim sana tevbe ettim. Ortağı olmayan Allah'a hamdolsun. Ey âlemlerin rabbi, sen ne büyüksün, ne yücesin!.."
Âyet-i kerime'de geçen ve "Yerle bir olma" diye tercüme edilen kelimesi iki şekilde okunmuştur. Medine ve Basra kurralannın tümü bu kelimeyi şeklinde okumuşlardır. Bunun manası parçalamak, ufalamak ve yerle bir etmek" demektir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu kelime şu âyetlerde bu manada kullanılmıştır. "Hayır, böyle yapmayın. Yeryüzü yıkılıp dümdüz olduğu zaman..[179]"Yer ve dağlar, yeyrlerinden kaldırılıp tek bir çarpışla darmadağın edildiği zaman. .[180]
Küfe kurralarının çoğunluğu ise bu kelimeyi şeklinde okumuşlardır. Bu kıraat îkrime'den rivayet edilmiştir. Bu kıraata göre bu kelimenin manası "Silinip gitmek ve içeri geçmek"tir. Taberi bu kıraat şeklini tercih etmiştir. Zira, Resulhullah'tan gelen bir hadis-i şerifte, Hz. Musa'nın, üzerinde bulunduğu dağın, yerin dibine gömüldüğü beyan edilmiştir ki bu k iraat şekli de bu manaya uygundur.
Ayet-i kerime'de geçen ve "Baygın düştü" diye tercüme edilen kelimesi, Süd'di Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyd tarafından bu manada'tefsir edilmiş, Katade ve İbn-i Cüreyc tarafından ise, "Ölüp düştü" şeklinde izah edilmiştir. Bu izaha göre Hz. Musa Ölmüş ve tekrar dirilmiştir.
Ayet-i Kerime'nin sonunda, Hz. Musa'nın, "Ben, iman edenlerin ilki'yim" dediği rivayet edilmektedir. Bu ifadeden maksat, Ebul Âiye, Rebi' b. Enes ve Abdullah b. Abbas'a göre şudur. "Ey rabbim, ben, kıyamet gününe kadar hiçbir kimsenin seni göremeyeceğine dair iman edenlerin ilki'yim." Yine Abdullah b. Abbas ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe bu ifadeden maksat şudur: "Ey rabbim, ben, İsrailoğullannın sana iman edenlerinin ilkiyim."
Taberi, birinci görüşü tercih etmiştir.- Çünkü İsrailoğullanndan, Hz. Musa'dan önce de Peygamberler ve iman edenler bulunmuştur. Hz. Musa İsrailo-ğullarının iman edenlerinin ilki değildir. O halde bu ifadeden maksat, "Ben senin, dünyada görülemeyeceğine iman edenlerin ilkiyim." demektir.[181]
144- Allah şöyle dedi: "Ey Musa, seni, sana vahyettiğim şeylerle ve seninle konuşmamla insanlar arasında üstün kıldım. O halde sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol."
Ey Musa, ben seni Peygamber seçmek ve seninle konuşmakla, zamanının insanlarından üstün kıldım. Sana verdiğim şeriatı al, tatbik et. Ve bütün bu nimetlerime karşı bana şükredenlerden ol.[182]
145- Musaya levhalarda herşeyden bir göğüt ve herşeyin tafsilatını yazdık. "Onlara sıkıca sarı!. Kavmine de emret, en güzel hükümlerini alsınlar. Size ilerde o fâsıklarm yurdunu göstereceğim." dedik.
Allah Teâlâ bu âyet-i kerime'de, Hz. Musa'ya levhalar verdiğini ve bu levhalarında kavmine öğüt olma, helâl ve haramı açıklama bakımından gereken bütün hükümlerin bulunduğunu beyan etmekte, Musa'ya, bu levhalarda bulunan hükümlere sıkıca sarılmasını, kavmine de bu levhalardaki hükümlerin en güze-liyle amel etmelerini Öğütlemesin emretmektedir.
Bu levhaların sayısı, neden yapıldıkları, üzerlerinde yazılı olan şeylerin neler olduğu ve bunların şekil ve ebadlarının nasıl olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Sayılarının on veya yedi yahut iki olduğu söylenmiş yapıldıkları maddenin ise zümrüt veya yeşil zebercet yahut kırmızı yakut veya gökten inen bir ağaç veya Hz. Musa'nın, yontarak meydana getirdiği taşlar olduğu söylemiş, ebadla-nnın ise yedi arşın olduğu ifade edilmiştir. Levhaların üzerinde yazılı olan hükümlerin ise bir kısım âlimlere göre, Tevrat gönderilmeden önce ve Tevratın haricinde olan bazı hükümler olduğu söylenmiştir.
Vehb b. Münebbihe göre ise levhalarda yazılı olan hükümler, "Gökler ve yer sakinlerinden hiçbirini bana ortak koşma. Çünkü onların hepsi benim yarat-tıklarımdır. Yalan yere benim adım ile yemin etme. Zira kim yalan yere benimle yemin edecek olursa ben onu arındırmam. Annene babana saygı göster" hükümleridir.
Bazı âlimlere göre ise Levhalar, Tevratın içindeki hükümleri taşıyan belgelerdir. Ancak bu hususta'kesin bir nass bulunmadığı için bu görüşlerden her-hangibirini tercih etmek mükün olmamıştır.
Âyet-i Kerime'de geçen ve Hz. Musa'ya gösterileceği vaadedilen "Fâsıklar diyarının" ise bazılarına göre Şam topraklan olduğu zikredilmekte bazılarına göre ise bu toprakların, Mısır diyan olduğu ve Firavunun helak olmasından sonra oranın nasıl harap olduğunun gösterileceği beyan edilmektedir.
Taberiye göre ise, gösterilecek olan "Fâsıklar yurda", âhiretteki cehennemdir. Allah Teâlâ, kendisine isyan edenleri tehdit ederek, Hz. Musa'ya, âhirette fâsiklann halinin ne olacağını ve onların, kendileri için hazırlanan ateşe nasıl konacaklarını bildirmektedir.
"Tevrat'ın en güzel hükümlerinden" maksat ise, tercihli olan hükümlerden takvaya daha yakın olanını seçmeleri emirleri tutup yasaklardan kaçmaladir.[183]
146- Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar, her âyeti görseler yine ona iman etmezler. Doğru yolu gördükleri zaman onu kendilerine yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu gördüklerinde onu kendilerine yo! edinirler. Bunun sebebi ise, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmalarıdır.
Yeryüzünde haksız yere böbürlenerek bana itaat etmeyenleri gururlanmalarının cezası olarak, yüceliğimi gösteren delillerimi anlamaktan mahrum edeceğim. Onlar, ibret alıp düşünmeyeceklerdir. Onlar, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren herhangi bir delil ve alâmeti gördükleri zaman ona inanmayacaklar ona "Bu bir sihirdir." veya "Efsanedir" şeklinde iftiralarda bulunacaklardır. Onlar, doğru yolu gördüklerinde onu takıbetmeyecekler, sapıklık ve bozgunculuk yolunu gördüklerinde ise ona sahip çıkıp onu takibedeceklerdir.
Bizim, onları, âyetlerimizi düşünüp ibret almalarından mahrum etmemiz, âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlara kayıtsız kalmalanndandır.
Âyet- kerime'de geçen ve "Âyetlerimden uzaklaştıracağım" diye tercüme edilen ifadesi, iki şekilde izah edilmiştir.
İbn-i Uyeyne'ye göre bu ifadenin mânâsı şöyledir. "Yeryüzünde haksız yere böbürlenen kâfirlerin kalbinden Kur'ân'ı anlama kabiliyetini çekip olacağım ve onları, ayetlerimi anlamaktan uzaklaştıracağım. Çünkü onların, iman etmeyecekleri kesindir. Buna göre âyet, Resulullah dönemindeki ve günümüzdeki kafirlere hitabetmektedir.
İbn-i Cüryc ise bu ifadenin şu manayı içerdiğini zikretmiştir. "Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri gerçekleri gösteren delillerden öğüt ve ibret almaktan uzaklaştıracağım. Onlar, göklerin ve yerin yaraühşındaki delillerden ve onlardan bulunan çeşitli alemeüerden uzak kalacaklar, düşünüp ibret almayacaklardır." Bu izaha göre âyet, bütün kafirlere hitabetmektedir.
Taberi bu son görüşün.âyetin genel ifadesine uygun olması hasebiyle daha evla olduğunu söylemiştir. Çünkü Allah Teâlâ, kullarına emrettiği ibadetlerin hak olduğunu gösteren, kendisinin birliğini ve âdil olduğunu ortaya koyan delil ve alametlerini, yeryüzünde haksız yere böbürlenenlerden uzaklaştıracağını, onların artık iman etmeyeceklerini beyan etmiştir. Elbetteki, gökler, yer ve bütün yarattıklar, Alllah'ın, bu türden olan delillerindendir. Kur'an-ı Kerim de bu delillerden biridir. İmam etmeyecekleri kesinleşen kâfirler, bunların hiç birinden ibret olmazlar.[184]
147- Âyetlerimizi ve âhiret gününe kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar, yaptıklarından başka şeyle mi cezalandırılacaklardır?
Yeryüzünde haksız yere böbürlenenlerin ve Allah'ın delillerini ve âyetlerini yalanlayanların, öldükten sonra kıyamet gününde dirilip Allah'ın huzurunda varılacağını inkâr edenlerin amelleri boşa gitmiştir. Çünkü onlar, Allah'tan başkası için amel işlemişler, kendilerini, Allah'ın razı olmadığı şeylerle yormuşlar, böyece amelleri, aleyhlerine bir vebal olmuştur. Bu gibi insanlar, yaptıkan amellerin karşılığı olan şeyler dışında başka şeylerle mi cezai and ınla: caklardır? Hayır, onların amelleri, Allah'a ittat değil şeyytana itaat idi. Karşılığı da çevresi surlarla çevrilmiş olan cehennemdir.[185]
148- Musa rabbinc dua etmek için gittikten sonra kavmi, ziynet eşyasından, boğ ürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli ilah edindi. O buzağının kendileriyle konuşmadığını ve onlara doğru yola sevk etmediğini görmüyorlar mıydı? Onlar, buzağıyı ilah edinmekle zalimler oldular.
Musa Rabbi'nin kendisine verdiği vaadi yerine getirmesi ve ona münaca-at'ta bulunması için kavmi olan İsrailoğullannı bırakıp Tur dağına gittikten sonra kavmi, Masır Kiptiierinden emanet olarak aldıkları zinet eşyalarını Samiriye vermişler o d abunlan böğüren bir buzağı haline getirmiş ve İsrailoğullan'nın ilahları'nm bu olduğunu ve onların buna tapmaları gerektiği söylemiş onlar'da bunu ilah edinmişlerdir. Süs eşyalarından meydana getirilen bu buzağıyı ilah edinen İsraüoğullan hiç görmüyorlar mıydıki, bu buzağı onlarla konuşmuyor onlara herhangi bir yol göstermiyor? Bu durum hakkıyle kendisine kulluk edilen bir ilah'a yakışmayan bir sıfattır. Hakiki olan ilah'ın sıfatı peygamberlerine konuşması yaratıklarını hayra iletmesi onlara helaka sürükleyici yollan yasaklamasidir.
İsrailoğulları hiçbir şey konuşmayan ve hiç bir yol gösteremeyen bir buzağıyı ilah edinmekle kentilerine zulmetmişlerdir.
Hz. Musa Cenab-ı Hak ile konuşmak için Tûr dağına gidince geride kalan İsrailoğullarfmn içinden "Sâmirî" adında birisi, İsrailoğullannın, Mısırdan çıkarken, bayram gününü kutlamak gerekçesiyle, Mısır kıptîlerinden emanet olarak aldıkları mücevheratı toplayıp ateşe attı. Onları eriterek, buzağı şeklinde, böğürür gibi ses çıkaran bir heykel yaptı. Ve İsrailoğullarına: "İşte sizin de Musa'nın da ilahı budur." diyerek ona tapmaya teşvik etti. Allah Tealâ Hz. Musa ile konuşurken ona, kavminin, samirhi tarafından saptırıldığını haber verdi. Musa kavmine dönünce onlara çok kızdı. Karedeşi Harunu ser bir şekilde hesaba çekti. Bundan sonra Allah Teâlâ, buzağıya tapanların ancak birbirlerini öldürerek tevbe edebileceklerini bildirdi. Onlar da birbirlerini öldürdüler. Sağ kalanlar ise tevbe etmiş sayıldılar[186]
İsrailoğullannın bu davranışları ne kadar gariptir. Kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran ve herşeye gücünün yettiğini iyi bildikleri Allah'ı bırakıp, şeklen buzağıya benzeyen cansız bir varlığa, sırf buzağı gibi ses çıkardığı için tapmışlar ve neticede birbirlerini öldürmek gibi en çetin bir azaba uğratılmışlardır.[187]
149- Pişman olup saptıklarını görünce: "Yemin olsun ki eğer rabbi-miz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa muhakkak hüsrana uğrayanlardan oluruz." dediler.
Buzağıya tapan İsrailoğullaı, Musa Konuştuktan sonra geri dönüp kendilerini uyarması onların da Musa'nın verdiği hükmü, kabul etmeleri üzerine buzağıya tapma davranışlarından pişman olmuşlar doğru yoldan ayrıldıklarını Allah'ın dininden çıktıklarını ve rab'lerini inkâ ettiklerini görmüşler, bu defa Allah'a yönelip tövbe ederek şöyle demişlerdir. "Yemin olsun ki: "Eğer rabbimiz bize merhamet etmez, ve bizi bağışlamazsa bizler mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."[188]
150- Musa, kavmine kızgın ve üzgün olarak dönünce şöyle dedi: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız. Rabbiinizi emrini bckle-meyip acele mi ettiniz?" Levhaları yere attı ve kardeşinin başından tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Bunun üzerine kardeşi Harun şöyle dedi: "Ey anamın oğlu bu kavim beni küçümsedi, neredeyse beni öldürüyorlardı. Bana düşmanları güldürecek şekilde davranma, beni bu zalim kavimle lbir tutma."
Hz. Musa Tûr dağında Allah Teâlâ ile konuştuktan sonra geri döndüğünde çok kızgın ve çok üzgündü. Buzağıya tapan kavmini kınayarak: "Ben sizden ayrıldıktan sonra ne kötü işler yaptınız. Rabbinizin emrini beklemeyip neden acele attiniz? Peygamberinizin Tür dağından dönmesini neden beklemediniz?" dedi. Buzağıya tapmalarından dolayı kavmine olan kızgınlığı yüzünden, Tûr dağından getirdiği öğüt ve hükümlerle dolu levhaları yere attı. Kardeşi Harun'un vazifesini yapmadığından kuşkulanarak, saçlarından ve sakalından tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Harun aleyhisselam, olayda kusuru olmadığını ortaya koyarak ve Hz. Musa'nın şefkat hislerine hitab ederek şöyle dedi: "Ey annemin oğlu, buzağıya tapan bu insanlar beni küçümsediler ve sözümü dinlemediler. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Bana bu şekilde davranarak düşmanları sevindirme. Beni, Allah'ı bırakıp buzağıya tapan bu zalimler güruhundan sayma."
Âyet-i kerime'de, Hz. Musa'nın, levhaları elinden attığı zikredilmektedir. O levhaları atmasının sebebi hususunda iki görüş zikredilmektedir.
a- Abdullah b. Abbas Suddi ve İbn-i İshaka göre, Hz. Musa'nın levhaları elinden atmasının sebebi, kavminin, Allah'ı bırakıp buzağıya topmalanna kız-maşıdır.
b- Katadeye göre ise, onlan atmasının sebebi, onlann içinde, İsrailoğulla-nnın dışındaki bir ümmetin (Muhammed ümmettinin) İsrailoğuîîarından daha üstün olduklarını belirten bir kısım sıfatların mevcut oluşudur. Bu hususta Kata-de diyor ki: "Musa levhaları aldı ve dedi ki: "Ey rabbim, ben bunlarda, insanlar için ortaya çıkarılmış, iyiliği emreden ve kötülüğe mani olan en hayırlı bir ümmetin geleceğini gördüm. Sen onlan benim ümmetim kıl." Allah da buyurdu ki: "Bu ümmet Ahmedin (Muhammedin) ümmetidir." Musa: "Ey rabbim, ben, levhalarda, en son yaratalacak ve önce cennete girecek olan bir ümmetin geleceğini gördüm. Sen onlan benim ümmetim kıl." dedi. Allah da buyurdu ki: "O, Ahmedin (Muhammed'in) ümmetidir." Musa: "Rabbim, ben, levhalarda, mukaddes kitaplarını ezberleyip, ezberden okuyan bir ümmetin geleceğini gördüm. Bundan önceki ümmetlerse, kitaplarını yüzünden okuyorlar, kapattıklarında ise ondan ezbere bir şey bilmiyorlardı. Sen onları, benim ümmetim kıl." dedi. Allah Teâlâ'da buyurdu ki: "Bu ümmet Ahmed'in ümmetidir." Musa: "Rabbim, ben levhalarda, önceki kitaplara da, en son gelen kitaba da iman eden, sapıklığın bütün çeşitlerine karşı savaşan, hatta yalancı, kör Deccala karşı dahi savaşacak, olan bir ümmetin geleceğini gördüm. Sen onlan benim ümmetim kıl." dedi. Allah da buyurdu ki: "Bu ümmet Ahmed'in ümmetidir." Musa: "Rabbim, ben levhalarda, sadakalanni kendileri yiyen, bununla birlikte sadakalarından mükâfaat kazanan bir ümmetin geleceğini -gördüm. Halbuki bunlardan önceki ümmetler, bir sadaka verdiklerinde eğer o kabul edilirse Allah bir ateş gönderip onu yakardı. Eğer kabul edilmezse sadaka sahibi onu bırakırdı, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar yerdi. Rabbim, sen onlan benim ümmetim kıl." dedi. Allah da buyurdu ki: "Bu ümmet Ahmed'in ümmetidir." dedi. Musa: "Rabbim ben levhalarda, içlerinden biri bir iyilik yapmayı ister de sonra da yapamayacak olursa, onun için bir sevap yazılan, şayet yapacak olursa yedi yüz'e kadar artabilme ihtimaliyle on sevap yazılan bir ümmetin geleceğini gördüm. Rabbim, sen onları benim ümmetim kıl." dedi. Allah da buyurdu ki: "Bu ümmed, Ahmed'in ümmetidir." Musa: "Rabbim, ben levhalarda, içlerinden biri bir kötülük yapmak ister de yapamazsa aleyhine herhangi bir günah yazılmayan, şayet yaparsa tek bir günah yazılan bir ümmetin geleceğini gördüm. Ey rabbim, Sen bunları benim ümmetim kıl." dedi. Alah da: "Bu Ahmed'in ümmetidir." buyurdu. Musa: "Rabbim, ben levhalarda, emirleri kabul eden ve duaları kabul edilen bir ümmetin geleceğini gördüm. Sen onları benim ümmetim kıl." dedi. Allah: "O, Ahmed'in ümmetidir." buyurdu. Musa: "Rabbim, ben levhalarda, başkalarına şefaat eden ve kendilerine şefaat olunan bir ümmetin geleceğini gördüm. Sen onları benim ümmetim kıl." dedi. Allah da: "Bu Ahmed'in ümmetidir." buyurdu. Sonra Musa (a.s.) levhaları attı ve dedi ki: "Ey Allah'ım sen beni de Ahmed'in ümmetinden kıl." Allah da, Peygamberi Musa (a.s.)'a herhangi bir Peygamber'e vermediği iki meziyeti verdi. Birincisi şu âyette beyan edilendir. "Ey Musa seni, vahyettiğim şeylerle ve seninle konuşmamla insanlardan üstün kıldım.[189] Bunun üzerine Hz. Musa razı oldu. Sonra Allah ona ikincisi de şu hayette beyan edilendir: "Musa'nın kavmi arasında hak ile doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti sağlayan bir topluluk ta vardır[190]Bu meziyetten sonra Hz. Musa iyice razı oldu.
Taberi Hz. Musa'nın, levhaları atma sebebinin kavminin, buzağıya tapmasından dolayı kızması olduğunu söyleyen görüşün daha tercihe şayan olduğunu zira, âyet-i kerime'nin bunu ifade ettiğini söylemiştir. Aynca birçok sahabi ve tabiinden rivayet edildiği gibi, Allah Teâlâ Tevratı Musa için yazdırırken Musa, kalemlerin gıcırtılarını işitiyonnuş. Bu itibarla Tevrata ne yazıldığını biliyordu. Sonradan onun içindeki hükümlerin başka ümmetlere ait olduğunu anlayarak Tevratı birtarafa bırakmasına gerek yoktu.
Ayet-i kerime'de zikredilen levhaların mahiyeti hakkında, daha önce de zikredikliği gibi çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım âlemlere göre bunlar, cennetten getirilen zeberced ve yeşil zümrütlerdi. Diğer bazılarına göre yakut idi. Başka bir kısım alimlere göre ise "Berdi" denen bitkinin yaprağıydı. (Eskiden insanlar, bu bitkinin yapraklanna yazı yazıyorlardı.)
Âyet-i kerime'de, Hz. Musa'nın kardeşi Harun'un başını tutup kendisine doğru çektiği zikredilmektedir. Bunun sebebi, Hz. Harun'un İsrailoğullarıyla birlikte Hz. Musa'nın bıraktığı yerde beklemesi ve Musa'nın arkasından gitme-mesidir. Musa (a.s.) bu halini görünce ona: "Ey Harun bunlann saptıklarını gördüğünde bana tâbi olmana engel neydi, emrime karşı mı geldin?" dedi[191] "Harun, mazeretini beyan ederek Musaya: "Ey anamın oğlu, sakalımı ve başımı tutma, Doğrusu ben, "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın. Sözümü dinlemedin." diyeceğinden korktum." dedi[192] ve "Ey anneminoğîu bu kavmi beni küçümse-di. Nerdeyse beni öldürüyorlardı. Bana düşmanları güldürecek şekilde davranma, beni bu zalim kavmimle bir tutma" dedi.
Hz. Harun'un, Hz. Musa'nın anne baba bir öz kardeşi olmasına rağmen ona "Ey babamın oğlu" demeyip, "Ey annemin oğlu" demesinin sebebi, Hz. Musa'nın, merhamet hislerini celbetmek istemesidir.[193]
151- Musa şöyle vardı: "Rabbim, ben ve kardeşimi affet. Bizi rahmetine gark et'. Sen, merhametlilerin en merhametlı'sisin.
Musa'ya, kardeşinin mazur olduğu ve vazifesinde kusur işlemediği belli olunca Musa, rabbine yalvararak: "Rabbim, sen benim kardeşime yaptığım şeylerden dolayı beni affet. Kardeşimin de geçmişteki kusurlarını affet. Bizi rahmetine girdir. Çünkü sen, kullarına karşı, her merhamet edenden daha çok merhametlisin.." dedi.[194]
152- Buzağıyı ilah edinenlere, şüphesiz rablerinden bir gazap ve dünya hayatında da zillet erişecektir. İşte biz, iftira edenleri böyle cezalandırırız.
İsrailoğuIIanmn daha dünyadayken kendilerine ulaşan Allah'ın gazabı, onların birbirlerini öldürmeleridir. Onların tevbelerinin kabul edilmesi ancak bu şekilde mümkündü. Tabi bu da .onlar için Allah4ın bir gazabı idi.
Şu âyet de bu hususa işaret etmektedir: "Bir zaman Musa, kavmine şöyle dimişti: "Ey kavmim, buzağıyı ilah edinmekle şüphesiz kendinize zulmettiniz. O halde yaratanınıza tevbe edin ve birbirinizi öldürün. Yaratanınız katında bu, sizin için daha hayırlıdır. [195]
İsrailoğullannın zillete düşürülmesi ise, onlann, ülkelerinden kovulmaları ve yabancı diyarlarda dolaşıp durmalarıdır.
Aynca, buzağı heykelini yapan Samiri, lanete uğramış ve cemiyet dışına atılmıştır. Hiçbir insanla irtibat kuramayıp vahşi hayvanlarla yaşamak zoruda kalmıştır.
Rivayet edildiğine göre samiri cüzzam hastalığına yakalanmış ve cüz-zamhlar vadisinde ölmüştür,
Diğer bir âyet-i kerime'de de şöyle Duyuruluyor: "Musa Samiri'ye şöyle dedi: "Haydi git. Sen, hayatın boyunca "Bana dokunmayın" diyeceksin...[196]
Âyet-i kerime'nin sonunda, "işte biz, iftira edenleri de böyle cezalandırırız." buyuru I m aktadır. Bunun izahı şöyledir: "Nasıl ki biz, buzağıyı ilah edinenleri, rablerini inkârları yüzünden ve Allah'a iman ettikten sonra dinden çıkmalarından dolayı gazabımıza uğratarakve dünya hayatındayken zelil kılarak cezalandırdık ise, Allah'ın ulhıyyetini bırakıp ta başka şeyleri ilah edinerek ve putlara taparak Allah'a iftira eden ve dinden dönen her yalancıyı da bunlar gibi cezalandırırız. Gazabımıza uğratır ve dünya hayatında zelil kılarız."
Taberi âyeti kerime'nin sonunda geçen "İşte biz, iftira edenleri böyle cezalandırırız." ifadesini izah ederken şunu rivayet etmiştir: "Humeyd b. Kays ile Haris e b. Kudame, Ali b. Ebi Talib (r.a.)'ın yanına varmışlar ve ona "Senin şimdi yapmakta olduğun ve insanları davet ettiğin bu iş, Resulullah'm sana emrettiği bir emir mi yoksa senin şahsi görüşün mü?" diye sormuşlar. Ali de onla^ ra: "Bırakın bunu. Bundan size ne?" diye cevap vermiştir. Fakat bu iki zat, ısrar etmişlerve: "Vallahi bunu bize bildirmeden biz bundan vaz geçmeyiz." demişlerdir.Bunun üzerine Ali: "Resulullah bana, kılıcımın kınında asılı bulunan şu yazıdan başka hiçbir emir bırakmamıştır." demiş ve kılıcının kınından yazıyı çıkarmıştır. Orada şunlar yazılıydı: "Hiçbir Peygamber yoktur ki, onun haram kıldığı kutsal bir yeri bulunmuş olmasın. İbrahim (a.s.)'m, Mekke'yi haram belde kıldığı gibi ben de Medineyi haram belde yapıyorum; Medine'de savaşmak için silah taşınamaz. Kim (orada) bir cinayet işler veya cinayet işleyeni barındıracak olursa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Onun ne tevbesi ne de fidyesi kabul edilir.[197]Ali b. Ebi Talib'e bu soruyu soran o iki kişi, Ali'nin yanından ayrılınca biri diğerine şöyle demiştir. "Gördün rriü o yazıyı?" Sonra orada uzaklaşıp gitmişler ve kendi kendilerine: "Biz, Allah Teâlâ'nın "Buzağıyı ilah edinenlere, şüphesiz, rablerinden bir gazap ve dünya hayatında da zillet erişecektir. İşte biz, iftira edenleri de böyle cezalandırınız." buyurduğunu işittik. İnsanlar, bir kısım iftiralarda bulundular. Bilmiyoruz ama, yakında onlara zillet ulaşabilir[198]demişlerdir.[199]
153- Kötü ameller işi ey ipte ardından tevbe ve iman edenler bilsinler ki, rabbin,bu davranışlarından sonra tevbe edenler için çok affeden ve çok merhamet edendir.
Büyük olsun küçük olsun, herhangi bir günahı işleyerek veya imana girdikten sonra buzağıya tapanlar gibi herhangi bir şeye tapıp inkâr'a düşerek kötü amel işleyenler, yaptıklarına pişman olur, Allah'ın razı olacağı amelleri yapar ve Allah'ın tevbe edenlerin tevbesini kabul edeceğine iman edecek olurlarsa, şüphesiz ki Allah'a onîarın yaptıkları kötü amelleri örter, onları rezil etmez ve onlara merhamet eder.[200]
154- Musa'nın kızgınlığı geçip sakinleşince yere attığı levhaları aldı. Onlardaki yazıda, rablerinden korkanlar için bir rahmet ve hidayet vardı.
Hz. Musa, kavminin buzağıya tapmasına çok sinirlenmiş ve Tûr dağından onların yanına döndüğünde elinde bulunan levhaları hırsından yere atmıştı. Kardeşi Harun'u dinleyip onu bir suçu olmadığını anlayınca kızgınlığı yatışmış ve öfkesi geçince de daha önce yere atmış olduğu levhaları yerden almıştı. O levhalarda Cenab-ı Hak tarafından getirmiş olduğu emirler vardı.[201]
155- Musa, tayin ettiğimiz o vakit için kavminden yetmiş kişi seçti. Onları kuvvetli bir sarsıntı yakalayınca Musa şöyle dedi: "Ey rabbim eğer dileseydin bunları ve beni daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin? Bu olanlar ancak senin bir imtihanındır. Sen bu imtihanla dilediğini saptırır, dilediğim de hidayete erdirirsin. Sen bizim velimizsin. Artık bizi bağışla, bize merhamet et. Sen, bağışlayanların en hayırlısın.
Suddîden rivayet edildiğine göre. Hz. Musa, buzağıya tapmalarından dolayı Allah'tan af dilemeleri için, İsrailoğullannın ileri gelenlerinde yetmiş kişi seçip Allah ile görüşülmesi vaadedilen yere oturmuştur. Fakat bu yetmiş kişi oraya varınca Hz. Musa'ya karşı diretip demişlerdir ki: "Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz...[202]Bunun üzerine onları korkunç bir sarsıntı yakal ay iverdi. Perişan oldular. Diğer bir rivayete göre ise Öldü-. ler.
Bunun üzerine Hz. Musa, Allah'a yalvararak şöyle dedi: "Ey rabbim, ben israiloğullannın yanına vannea onlara ne diyeyim? Sen onlann en seçkinlerini helak ettin. Eğer dileseydin beni de onlan da daha önce helak edebilirdin." Hz. Musa'nın böyle yalvarması üzerine Allah onlan tekrar diriltti. Nitekim şu âyette de buyurulur ki: "Sonra şükredesiniz diye, ölmüşken size tekrar hayat ver-dik.[203]
Hz. Musa ile birlikte Allah Teâlâ'nın emirlerini dinlemeye giden bu yetmiş kişinin kuvvetli bir sarsıntıya yakalarım al anmn sebebi olarak müfessirler ayn ayn üç şey zikretmişlerdir.
a- Süddi, İbn-i İshak ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre bunların, sarsıntıya yakalanmalarının sebebi, Hz. Musa'dan, kendilerine Allah'ı göstermesini istemeleridir. Bunlar demişlerdir ki: "Ey Musa sen Allah'ı bize açıkça göstermedikçe biz sana iman etmeyeceğiz." Bunun üzerine, kendilerini dehşetli bir sarsıntı yakalayıvermiş ve ölmüşlerdir. Hz Musa'nın, Allah'tan onların diriltmelerini istemesi üzerine di riltmişl erdir.
b- Hz. Ali'den nakledilen diğer bir görüşe göre Hz. Musa'nın seçmiş olduğu bu yetmiş kişinin, dehşetli sarsıntıya yakalanmalarının sebebi, Hz. Musa'nın, kıskanarak Harun'u öldürdüğünü iddia etmeleridir.
Umara b. Abdüsselûl, Hz. Ali'nin, şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Musa ile Harun, bir dağın eteğine gitmişler. Harun, bir yatak üzerine yatmış uyumuş, Allah'da onu vefat ettirmiştir. Musa dönüp İsrailoğullan'nın yanına gelince onlar, "Harun nerede?" diye sormuşlar, Musa da: "Allah onu vefat ettirdi." demiştir. Onlar da: "Sen onun güzeî ahlakım ve yumuşak huyluluğunu kıskanarak onu Öldürdün." demişler. Bunun üzerine Musa: "İçinizden yetmiş kişi seçin de gidip hadiseyi tahkik edelim." demiş, onlar da yetmiş kişi seçip Musa ile birlikte ölen Harun'un yanına göndermişlerdir.Bunlar oraya varınca: "Ey Harun seni kim öldürdü?" diye sormuşlar, Harun da: "Beni kimse öldürmedi. Beni Allah vefat ettirdi." demiştir. Bunun üzerine onlar: "Ey Musa artık bundan sonra sana asla karşı gelinemez." demişler ve ondan sonra da kendilerini kuvvetli bir sarsıntı yakalayıvermiştir. Musa sağa sola gezinmiş ve demiştir ki: "Ey rabbim, eğer dileseydin, onları da beni de daha önceden helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin? Bu senin ancak bir imtihanındır. Bununla dilediğini saptınr, dilediğini doğru yola iletirsin." Bunun üzerine Allah onların hepsini diriltmiştir...
c- Katade, Abdullah b. Abbas, İbn-i Cüreyc, Mücahid ve Muhammed b. Kâ'b el-Kureziden nakledilen diğer bir görüşe göre Hz. Musa'nın seçtiği bu yetmiş kişiyi, kuvvetli bir sarsıntının yakalamasının sebebi, onların, buzağıya tapmalarına rağmen ona tapanlardan uzaklaşmamaları ve onlara hakkı tebliğ edip kötü amellerine mani olmamalarıdır. Bu sebeple Allah'tan uğradıkları felaketlerin kendilerinden kaldırmasını dilerken, yaptıkları günahlardan dolayı şiddetli bir sarsıntıya yakalanmış ve ölmüşlerdir. Daha sonra da Allah onları diriltmiştir.
Ayet-i kerime'de: "İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin?" buyurulmaktadır/
Müfessirler burada zikredilen "Beyinsizlerden kimin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Süddiye göre burada ifade edilen "Beyinsizler"den maksat, buzağıyı ilah edinenlerdir. Hz, Musa, buzağıya ibadet etmeyenlerden yetmiş kişi seçip onlarla birlikte Allaha dua etmek için tayin edilen yere gidince, Allah Teâlâ'nın da bu yetmiş kişiyi, sarsıntıya yakalatıp Öldürünce Musa: "Rabbim, buzağıya tapan beyinsizler yüzünden, ona tapmayan bizleri de mi helak edeceksin?" şeklinde yalvarmış ve bu yetmiş kişinin suçsuz kimseler olduklarını zannetmiştir. Halbuki onlar da buzağıyı ilah edindikleri için Allah kendilerini helak etmiştir.
İbn-i İshak'a göre ise âyetin bu bölümünde zikredilen beyinsizleri'den maksat, Hz. Musa'dan, Allah'ı kendilerine açıkça göstermesini isteyen kimselerdir. Yani Hz. Musa ile birlikte Allah'a yavlarmaya giden yetmiş kişi'dir. Allah Teâlâ bunları şiddetli sarsıntı ile helak edince Hz. Musa, orada bulunmayan diğer bütün İsrailoğullanni da helak edileceğini sanmış ve Allah Teâlâ'ya: "Seni açıkça görmek isteyen bu beyinsizler yüzünden bütün İsraıloğularını helak mi edeceksin?" şeklinde niyazda bulunmuştur.
Taberi, bu görüşlerden birincisinin tercihe şayan olduğunu, beyınsiz-ler'den maksat'm da buzağıya tapanlar olduğunu söylemiştir Zira Hz. Musa, Allah Teâlâ'ya yalvarmaya giderken buzağıya tapanları seçmesi mümkün değildir, O, İsrailoğullan'nın en üstünlerini seçip Allah'ın huzuruna götürmüş, onlann helak edilmeleri üzerine "İçimizdeki, buzağıya tapan beyinsizlerin yüzünden huzurunda bulunan bizleri de helak mı edeceksin?" demiştir.[204]
156- Bize hem bu dünyada hem de hahirette yili yaz. Biz, sadece sana yöneldik." Allah şöyle dedi: "Azabıma dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. Rahmetimi, Allah'tan korkanlara, zekâtını veren ve âyetlerimize iman eden kimselere yazacağım."
Yine Musa, "Rabbim, sen bizlere, dünyada iken salih ameller işlemeyi, âhirette de günahlan bağışlanan kimseler olmayı yaz Şüphesiz ki bizler, sana yöneldik ve tevbe ettik." diye dua etmiş Allah da "Senin kavmine isabet ettirdiğim bu sarsıntı benim azabımdır. Bu azabımı, yaratıklarımdan dilediğime yapa-nm. Rahmetim ise dünyada iken her şeyi kuşatmış iken âhirette onu, bana ortak koşmakve isyan etmekten kaçınanlara, mallarının zekâtını vererek ve vücutla-nyla salih amel işleyerek kendilerini arındıranlara, âyet ve delillerimize iman edenlere mahsus kılacağım." diyece cevap vermiştir.
Âyet-i kerime'de, Hz, Musa'nın "Biz.sadece sana yöneldik" dediği zikredilmektedir. Burada ifade edilen "Yönelme"den maksat, Abdullah b. Abbas, Sa-id b. Cübeyr,, İbrahim et-Teymi, Katade, Mücahid, Ebul Aliye ve Dehhaka göre "Sana tevbe ettik." demektir. Hz. Ali (r.a.) demiştir ki:. "Yahudilere "Yahudi" adının verilmesinin sebebi, onların, "Biz ancak sana yölendik." demeleridir.
Âyet-i kerime'de "Rahmetin her şeyi kuşatmıştır." buyuru İm aktadır.
Müfessirler, rahmetin, her şeyi kuşatmasının ne demek olduğu hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Ebubekr el-Hezlî, İbn-i Cüreyc ve Katadeye göre, her ne kadar âyette, Alah'ın rahmetinin her şeyi kuşattığı zikredilmiş ise de bundan sonra gelen âyette de belirtildiği gibi aslında, Allah'ın rahmetinin, Hz Mu-hammed'in ümmetini kuşattığı beyan edilmek istenmiştir. Bu hususta:
Ebubekir el-Heziî ve İbn-i Cüreyc bu âyetin izahında şunlan söylemiş-lerdr: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır." âyet-i Kerimesi inince İblis: "Ben de o şeylerden biriyim." demiştir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, îblis'in bundan faydalanamayacağını beyan ederek: "Ben o rahmetimi, benden korkan, zekâtlannı veren ve âyetlerimize İman edenlere tahsis edeceğim." âyetini göndermiş bu defa da Yahudiler: "Biz de Allah'tan korkuyor, zekâtımızı veriyor ve rabbimizin âyetlerine iman ediyoruz." demişler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Yahudilerin de bundan nasibi olmadığını beyan ederek: "Rahmetime layık olan o kişiler, ümm-hi (okur-yazarlığı olmayan) Peygambere tabi olanlardır." âyet-i Celilesini göndermiş ve rahmetinin, Muhammed ümmetine tahsis edildiğini beyan etmiştir.
b- Hasan-ı Basrî ve Katade'ye göre: "Bunun mânâsı "Rahmetim, dünyada Mümin, kâfir, günahkâr veya salih olan herkesi kaplamıştır. Fakat âhirette onu özellikle benden korkan zekâtını veren, âyetlerime iman eden ve Muhammede isyan etmeyen kullanma tahsis edeceğim." demektir.
c- İbn-i Zeyd ise demiştir ki: "Bu âyetin mânâsı: "Azabıma dilediğimi uğratırım." Fakat rahmetimden
kaynaklanan tevbeyi kabul etme kapısı herkese açıktır." demektir. Yeni buradaki "Rahmeften maksat, tevbedir.[205]
157- Onlar, yanlarındaki Tevratta ve İncildc yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan Allah'ın elçisi Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki onlara iyiliği emreder. Temiz şeyleri onlar için helal, murdar şeyleri de haram kılar. Onların üzerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağlayan bağları kaldırır. O Resule iman edenler, ona saygı gösterenler ve kendisine indirilen nur'a tabi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Rahmetimi kendilerine tahsis ettiğim o insanlar, yanlarındaki Tevratta ve İncil'de sıfatlarını yazılı olarak buldukları, okuyup yazması olmayan, Allah'ın elçisi Muhammed'e tâbi olanlardır. Peygamber onlara, Allah'a iman edip ona itaat etmeyi emreder. Allah'a ortak koşmayı ve ona karşı günah işlemeyi yasaklar. Temiz ve helâl şeyleri Kendilerine helal kslar. Domyz eti ve içki gibi şeyleri onlara haram kılar. Onlardan, ağır hükümlerle amel etme yükünü kaldırır. Ganimet mallarının ve hayvanları iç yağlarının haram olması gibi, kendilerini bağlayan bağları kaldırır. Bu Peygambere iman edenler, ona saygı gösterenler ve Alalh düşmanlarına karşs cihad ederek ona ve getirdiği dine yardım edenler ve Allah'ın ona indirdiği bir nur olan Kur'an'm hükümlerine tâbi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.
Abdullah b. Abbas, bu âyette zikredilen insanların, Muhammed ümmeti olduklarını söylemiştir.
Resulullah'm, tevratta zikredilen sıfatları şöyle anlatılmaktadır: Atâ b. Yesar diyor ki:
"Abdullah b. Amr b.Ass ile karşılaştım. Ona: "Resulullah'ın, Tevratta zikredilen sıfatlarını bana bildir." dedim. Abdullah: "Peki bildireyim. Allah'a yemin olsun ki Resuluîlah, Tevratta, Kuran-ı Kerim'de zikredilen sıfatlarının bir kısmıla tavsif edilmektedir." dedi. Ve Peygamberin, Tevratta geçen sıfatını şöyle anlattı: Ey peygamber, "Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı ve okuma yazma bilmeyenleri himaye eden olarak gönderdik. Sen benim kulumsun ve Peygamberimsin. Ben seni "Mütevvekil" diye adlandırdım. Sen, sert katı kalbli biri değilsin. Çarşıda pazarda bağırıp çağıran da değilsin. Sen, kötülüğü kötülükle gideren değilsin, fakat sen, affeden ve bağışlayansın." Allah onunla, eğri-len dini doğrultup, insanlar, "Lailahe İllallah" demedikçe ve bu sözle kör gözleri sağır kulakları ve perdeli kalbleri açmadıkça onun ruhımu almayacaktır.[206]
Âyet-i kerimede, "O Pegamber, onlann üzerlerinldeki ağır yükleri kaldırır" buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Ağır yük"ten neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir.
Abdullah b.Abbas, Hasan-ı Basri, Mücahid ve Süddiye göre burada zikredilen "Ağır yük" Allah Teâlâ'mn İsrailoğullanndan, Tevratla amel edeceklerine dair aldığı ahd ve yeminlerdir. Hz. Muhammed gelince îsrailoğullannın ona iman ederek bu ahitlerinden kurtulmuş olmaları söz konusudur. Bu nedenle sırt-lanndaki ağır yükleri kalkmış olur.
Katade, Said b. Cübeyr, Mücahid ve İbn-i Zeyde göre ise âyette zikredilen "Ağır Yük"ten maksat Allah Teâlâ'nm, İsrailoğullarına koyduğu, ganimetlerin haram olması, idrarın isabet ettiği elbisenin ancak kesilerek temizlenmesi gibi ağır hükümlerdir. İslam dini geldikten sonra Allah Teâlâ bu ağır hükümleri kaldirmıştır.Bu itibarla Resulullah'a iman eden Yahudilerden bu gibi yükler kaldırılmış olur.
Taberi, burada zikredilen "Ağır Yükler"den maksadın Tevratla amel edeceklerine dair Allah'a verdikleri söz olduğunu söylemiş, Resuluîlah geldikten sonra Kurân-ı Kerim'in, Tevrat'ı neshetmesi üzerine artık Yahudilerin, bu sözlerine bağlı kalma yükümlülükleri kalkmıştır.[207]
158- Ey Muhammed de ki: "Ey insanlar, şüphesiz ki ben, göklerin ve yerin hükümranı, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, hayat veren ve öldüren Allah'ın, hepinize gönerdiği bir elçiyim. O halde Allah'a iman edin. Allah'a ve sözlerine iman eden, okuyup yazması olmayan, Allah'ın elçisi Peygambere de . Ona uyun ki doğru yola eresiniz.
Ey Muhammed, insanlara de ki: "Ben, benden önceki Peygamberler gibi insanların sadece bir kısmına değü sizin hepinize gönderilen bir Peygambe-rim.Beni gönderen, göklerin ve yerin ve her ikisinde bulunan şeylerin hükümranlığını elinde bulunduran, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, varlıklara hayat veren ve öldüren Allah'tır. O halde Allah'ın birliğini ve okur zayar olmayan Peygamberinin elçiliğini tasdik edin. O Peygamber de Allah'a iman eder ve onun âyetlerini tasdik eder. Sizler o Peygamber'in yolunu tutun ki hidayete enniş olsanız.[208]
159- Musa'nın kavmi arasında, hak ile doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti sağlayan bir topuluk ta vardı.
Allah Teâlâ, İsrailoğull arının kıssası arasında, Resulullah (s.a.v.)'e bütün insanlara Peygamber olarak gönderildiğini ilan etmesini emrettikten sonra, tekrar, İsrailoğullannın durumuna işaretle buyuruyor ki:
Musa'nın kavmi arasında insanları doğru yola davet eden ve adaletten ayrılmayan bir gurup ta vardı.
Bu âyette zikredilen ve İsrailoğullanndan bir topluluk oldukları beyan edilen insanların kimler oldukları hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
Süddi bunlar hakkında şöyle demiştir. "Bu kavim, sizinle onlar arasında bal'dan bir nehir bulunan bir kavimdir." Başka bir rivayette "KunTdan bir nehir." şeklindedir.
İbn-i Cüreyc ise bunların hakkında şunları söylemiştir: "On iki toruna ayrılan tsrailoğullan Peygamberlerini öldürüp inkâra düşünce, içlerinden, bir toruna mensup olanlar, bunların yaptıklarından uzak kalmışlar onlara nza göstermemişler ve Allah'tan, kendilerini bunlardan, ayırmasını istemişlerdir. Bunun üzerine Allah onlara, yerin altından bir tünel açmış, onlar oradan yürüyüp, çin topraklarının arkasında bir yere çıkmışlardır. Onlar orada, bizim kıblemize yönelip müslüman olarak yaşamaktadırlar.
Abdullah b. Abbas, şu âyet-i kerimeenin onlara işaret ettiğini söylemiştir. "Bundan sonra İsrailoğullanna şöyle dedik: "Buraya siz yerleşin. Âhiret vaadi (İsa) gelince sizleri bir araya toplanz.[209]
160- Biz, İsrailoğullarım, her biri bir ümmet plan on iki kabileye ayırdık. Ve Musa'ya, kavmi su istediğinde: Âsânı taşa vur." diye vahyettik.
Vuruncu taştan oniki pınar birden akmaya başladı. Herkes su İçeceği yeri öğrendi. Onlara bulutu gölgelik yaptık. Üzerlerine kudret helvacıyla bıldırcın eti indirdik. Ve onlara: "Sizi rızıkladırdığımız temiz şeylerden yeyin." dedik. Fakat onlar, nankörlük ederek bize zulmetmediler. Bilakis kendi nefislerine zultmetmiş oldular.
İsrailoğullan, dinleri hususunda ihtilafa düştükleri için onları oniki guruba bölüp oniki ümmet yaptık. Onlar, TİH çölünde iken Musa'dan su istedikleri zaman biz ona, asasını taşa vurmasını emrettik. O da vurdu ve taştan oniki pınar fışkırch. Kabilelerden herbiri su içeceği pınarı öğrendi. Ayrıca biz onları güneşin sıcağından kendilerini koruyacak bulutların altında gölgelendirdik. Ve onlara, yiyecek olark kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. Ve onlara: "Size verdiğimiz nziklann helal ve temizlerinden yeyin." dedik. Fakat onlar bu nzıklardan hoşlanmadılar. Aynı şeyleri yemekten usandıklarını söylediler ve: "Biz, bir tek yenekle yetinemeyiz." dediler. Daha basit şeyleri daha güzel şeylere tercih ettiler. Böylece biz onlara zulmetmedik, onlar böyle bir istekte bulunmakla kendi kendilerine zulmettiler.[210]
161- O vakit onlara şöyle denilmişti: "Şu şehre yerleşin, oranın mahsullerinden dilediğiniz gibi yeyin. "Affet" deyin ve kapısından secde ederek girin ki, kusurlarınızı bağışlayalım. Biz, iyilikte bulunanlara daha fazlasını vereceğiz."
Ey Muhammed, İsrailoğullannın, Peygamberleri Musa'nın emrine nasıl karşı geldiklerini de bir düşün. Bir zaman onlara şöyle denilmişti: "Siz Kudüs şehrine yerleşin. Onun meyvelerinden, hububat ve bitkilerinden, dilediğiniz yerden yeyin. "Ey Rabbimiz, bizi affet" deyin. Kudüs şehrinin kapısından, Allah'ın nimetlerine karşılık ona şükür secdesi yaparak girin ki, daha önce yaptığınız günahları bağışlayalım, onlardan dolayı sizi hesaba çekmeyelim. Biz, iyilikte bulunanların mükâfaatlann fazlasıyla vereceğiz.[211]
162- Fakat içlerinden zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirip başka şekle koydular. Biz de, zulmetmeleri sebebiyle üzerlerine gökten azap indirdik.
Burada, İsrailoğullarının, değiştirdikleri söz: "Bizi affet," demeleri yerine herhangi bir anlamı olmayan "Hınta Fi Şa'rah" sözüdür. Bir kısım âlimler,bu anlamsız sözleri söyleyerek Allah'ın kendisinden af dilemeleri isteğini reddettiklerini ve bunun üzerine Allah'ın, kendilerini cezalandırarak yetmişbin kişinin "Taun" hastalığından öldüğünü söylemişlerdir. İşte gökten indirilen azabın da bu olduğu ifamde edilmektedir.[212]
163- Ey Muhammed, onlara, deniz kenarındaki şehir halkının başına gelenleri sor. Hangi onlar Cumartesi günü haddi aşıyorlardı. Tatil yaptıkları cumartesi günü, balıklar akın akın kendilerine geliyor, tatil yapmadıkları diğer günlerde ise onlara yaklaşmıyorlardı. İşte biz onları, yoldan çıkmaları sebebiyle böylece imtihan ediyorduk.
İsrailoğullannın bir kısmı, Kızıldeniz kenarındaki "İlat" veya "Medyen" adlı şehirde oturuyordu. Allah Teâlâ onlara imtihan için, cumartesi günleri avlanmayı yasaklamıştı. Cumartesi günleri balıklar akın akın kıyılara geliyor ve gözönünde dolaşıyorlardı. Bunu gören İsrailoğuîlan balıkların böyle bolca bulunmasına dayanmayarak, Cumartesi günü avlanma yasağım bozup onları avlama başladılar. Böylece imtihanı kaybettiler.
Müfessirler, âyet-i kerimede zikredilen deniz kenanndaki şehirin hangi şehir olduğu hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Kesir, İkrime, Süddi ve Mücahide göre bu şehir "Eyle" kasabasıdır. Katadeye göre Medyen şehrinin sahilidir.İbn-i Zey-de göre Medyen ile Aynûnî arasında bulunan "Mukannâ" şehridir. Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre Medyen şehridir.
Taberi, tercih edilen görüşün, bu şehrin, sahilde bulunan bir şehir olduğunu söyleyen görüş olduğunu ifade etmiştir.
Zira âyet-i kerime'de, şehrin hangi şehir olduğu belirtilmediği gibi onun hakkında Resulullah'îan da güvenilir herhangi bir hadis rivayet edilmemiştir. Bu itibarla bu şehir Eyle'de olabilir, Medyen de, Mukanna da.[213]
164- Bir zaman, onlardan bir topluluk şöyle diyordu: "Allah'ın helak edeceği yahut ta şiddetli bir azaba çarptıracağı bir kavme ne diye vaaz ediyorsunuz". Vaaz edenler ise: "Rabbinize bir özür beyan edelim, ayrıca Al-laha karşı gelmekten de sakınırlar ümidiyle vaaz ediyoruz." dediler.
Ey Muhammed, İsrailoğull arından bir topluluğun Cumartesi günü yasağını ihlal edenlere nasihatta bulunan diğer bir topluluğa şöyle söylediklerini düşün. "Ey cumartesi günü yasağını ihlal edenleri, bu hallerinden vaz geçirmek için nasihatia bulunan kimseler Allah'ın günahları yüzünden dünyada helak edeceği veya suçlarını erteleyip âhirette kendilerine şiddetli bir şekilde azabedeceği bir topluluğa neden vaaz ediyorsun ki?" Vaz eden ntopluluktan onlara şu cevabı vermişti. "Biz, rabbimizin bize farz kıldığı, iyiliği emretme ve kötülüğe mani olma vazifımizi yerine getirerek ona karşı sorumlu olmamamızı istiyor bir de kendilerine nasihatta bulunacağımız insanların işledikleri günahlardan kaçınacaklarını ümit ediyor ve bu sebeple onlara nasihat ediyoruz.
Müfessirler, âyet-i kerime'de, İsrailoğullarından, isyanda bulunanlara nasihat eden topluluğa "Niçin nasihatta bulunuyorsunuz?" diyen üçüncü bir topluluğun, Allah'ın cezalandırmasından kurtulup kurtulmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Bir kısım alimlere göre bunlar önceden Îsrailoğullannı günahkârlarına iyiliği emredip kötülüğe mani oldukan, daha sonra ise Öğütlerinin fayda vermediğini anlayarak bunlardan uzaklaştıklarını ve bunlara Öğüt verenlere de öğütlerinin fayda vermeyeceğini bildirmeleri sebebiyle Allah'ın cezalandırmasından kurtulmuşlardır.
Bu hususta Ali b. Ebi Talha, Abdullah b. Abbas'ın şunlaır söylediğini rivayet etmiştir. "Bu âyette zikredilen insanlar, Mekke ile Medine arasında, deniz kenarında bulunan "Eyle" kasabası sakinleridir. Allah bunlara, cumartesi günü balık avlanmayı yasaklamıştı. Ancak balıklar, cumartesi günü deniz kenarına akın akın geliyorlardı. Cumartesi gününden sonra ise avlanma serbestti, fakat onlar balıklan yakalayamıyorlardı. O insanlar bu hal üzere Allah'ın dilediği kadar yaşadılar. Sonra içlerinden bir grup Cumartesi günü balık avlamaya başladı. Diğer bir grup ise onların bu hallerini kınadı ve onlara: "Allah balık avlamanızı Cumartesi günü yasakladığı halde siz onları nasıl avlarsınız?" dedi. Bu nasihatler onların azgınlığını iyici artırdı. Bu defa üçüncü bir grup bunlara balık avlamamaları için öğütte bulundu. Aradan uzun bi zaman geçtikten sonra önceden öğütte bulunan grup sonrada Öğüt veren guruba dediîerki: "Sizler biliyorsunuz ki, bu kavim, azabı hak etmiştir. Sizler, Allah'ın mutlaka helak edeceği bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz? Nasihat eden bu ikinci grup ise "Rabbinize karşı mazeret belirtileni diye. Bir de bunlar, yaptıklarından vaz geçerler ümidiyle nasihatta bulunuyoruz." dediler. Her iki grup ta emr-i bilma'ruf ve nehy-i anıl münker yaptıktan için Allah'ın azabından kurtulmuşlar, Allah'a isyan edenler ise maymunlara ve domuzlara döndürülmüşlerdir. Bu hususta daha başka rivayetler de zikredilmiştir.
b- Diğer bi kısım âlimler ise, İsrailoğullanna nasihatta bulunan insanları, bu davranışlarından dolayı tenkid eden insanların da isyan edenlerle birlikte helak olduklarını söylemişlerdir.
Bu hususta îkrime, Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Cumartesi günü yasağını Yahudilerin kendileri icadetmişler, Sonra da onunla imtihan edilmişlerdir. Şöyle ki, Allah onlara, cumartesi günü balık avlamayı yasaklamış bu günde de balıklar onlara akın akın gelir olmuşlardır. Cumartesi geçtikten sonra ise gelecek cumartesine kadar balık göremez olmuşlardır. İsraüoğullan bu şekilde Allah'ın dilediği kadar yaşamışlardır. Nihayet içlerinden bir adam, cumartesi günü bir balık yakalamış onun burnunu delip, bir ip ile, deniz kenarına çaktığı kazığı bağlamış ve onu suda bırakmıştır. Ertesi gün ise onu kızartıp yemiştir. Diğer insanlar bunu görmelerine rağmen karşı çıkmamışlar, hiçbiri o kişiyi, bu yaptığından men etmemiştir Ancak küçük bir topluluk onu men etmeye çalışmış fakat muvaffak olamamışlardır. Öyle ki, bu iş çarşılara kadar yayılmış, herkesin gözü önünde yapılmaya başlanmıştır. İsrailoğul-lanndan bir grup, bunu yasaklayan gruba demiştir ki: "Allah'ın helak edeceği yahut da şiddetli bir azaba uğratacağı bir topluluğa ne diye vaaz ediyorsunuz? Karşı çıkan topluluk ise "Rabbinize bir özür beyan edelim, bir de onlar, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye vaaz ediyoruz." demişlerdir. "Yasağı ihlal eden topluluk kendilerine yapılan ikazı unutunca biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri ise yoldan çıkmaları sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık... Onlara "Hor ve hakir maymunlar olun." dedik.
Abdullah b. Abbas, sözlerine devamla diyor ki: "İsrailoğullan üç kısma ayrılmışlardı. Bir kısmı, cumartesi günü balık avlamaya karşı çıkıyor, diğer bir kısmı, karşı çıkanlara "Niçin bunlara nasihat ediyorsunuz?" diyor üçüncü bir kısmı ise avlanma yasağını ihlal etmeye devam ediyordu. Bu üç grup insandan, sadece avlanma yasağını ihlal edenlere karşı çıkan grup, cezalandırılmaktan kurtuldu. Diğer iki grupta cezalandırılmış oldular.
Avlanma yasağım ihlal edenlere karşı çıkanlar bir gün, diğer iki grubun insanlarını göremez oldular. Ve kendi aralarında dediler ki "Hele bakın bu insanlara ne oldu. Başlanna bir şey mi geldi?" O insanların evlerine baktılar. Bir de ne görsünler onlar evlerinin içinde maymuna döndürülmüşler. Onların kimler olduklarını gözlerinden tanıyorlardı. Allah Teâlâ, işte bunlar hakkında buyurmuştur ki: "Biz onlann bu hallerini o zamanda bulunanlara ve sonradan gelecek olanlara bir ibret ve müttakiler içirt de bir nasihat yaptık.[214]
165- Kendilerine yapılan ikazı unutunca biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri ise, yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azap ile yakaladık.
Âyet-i Kerime, cumartesi günü avlanma yasağını çiğneyenlere nasihat-ta bulunanlann kurtulduğunu, yasağı çiğneyenlerin de şiddetli bir azaba uğratıldığını açıklamakta, tarafsız kalanların ise durumlan belirtilmemektedir. Burada tarafsız kalanlann zikredilmemesi, kendi davranışlarına uygun bir muameledir. Zira onlar da, hakkın tebliği hususunda susmuşlardır. Bu sebeple övülmeye layık görülmedikleri gibi kınamamı şiardır da.
Ancak, bunların da cezaya çarptınlıp çarptınlmadıklan hususunda daha önce de belirtildiği gibi iki görüş vardır.
Bir kısım âlimler bu tarafsız kalan kişilerin de cezai andı nldıklannı söylemişler diğer bazıları ise bunların da kurtuluşa erdiklerini beyan etmişlerdir.[215]
166- Kendilerine yasak edilen şeylerden vaz geçmemekte ısrar edince, onlara: "Hor ve hakir maymunlar olun." dedik.
Katede diyorki: "Bu topluluk günah işlemekte ısrar edince Allah bunları, normal insanlarken, hayvan kuyruklu maymunlara çevirmiştir."
Bu insanlar, gerçekten maymuna dönüşmüşlerdir. Fakat onların soyları devam etmemiş, yok olup gitmişlerdir. Bu hususta daha geniş bilgi için Mâide Suresi'nin altmışıncı âyetine bakınız.[216]
167- Yine bir zaman rabbin onlara, kıyamet gününe kadar en kötü azabı yapacak kimseleri musallat edeceğini bildirmişti. Şüphesiz ki rabbin, azabı çok sür'atli olandır. Ve o, çok affeden ve çok merhamet edendir.
Yahudilerin kıyamet gününe kadar zelil düşürüleceklerini beyan eden bu ilhî hüküm kesindir. Yahudiler, işlemiş oldukları cinayetlerinin cezası olmak üzere bu hükmün gereği olarak günümüze kadar hor ve hakir düşürüldükleri gibi bundan sonra da bu kötü durumları devam edecektir.
Yahudilere, kıyamet gününe kadar en kötü azabı yapacak olan kimseler, Abdullah b. Abbas Katade, Said b.Cübyr, Süddi ve İbn-i Zeyd'e göre, Müslüman olan Araplardır. Müslümanlar, Yahudilerin, cizye vermeyenlerine karşı savaşır, onları mağlup ederler veya onları zelil ederek kendilerinden cizye alırlar. Her iki haldede Allah Teâlâ, müslamanlan, Yahudilerin üzerine göndermiş ve Müslamanların eliyle onlan zelil kılmıştır. Âyet-i kerime buna işaret etmektedir.
Allah Teâlâ, Yahudilere, Roma Krallarını ve Keldanileri musallat etmiş daha sonra da Hıristiyanların eliyle onları ezmiş ve perişan etmiştir. Sonra İslam dini gelmiş, Müslümanların davetlerini kabul etmemeleri sebebiyle yine o peri sanlıkları devam etmiştir. Son olarak bunların, Deccahn yardımcıları olacağı ve bu nedenle gökten inecek olan Hz. İsa ile beraber olan Müslümanların eliyle öldürülecekleri, Hadis-i Şeriflerde bildirilmektedir.
Bu hususta Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
"Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Müslümanlar onlan öldüreceklerdir. Öyleki Yahudiler, taşların ve ağaçlann arkasında saklanacaklar fakat o taş veya ağaç: "Ey Mülüman, ey Allah'ın kulu işte Yahudi benim arkamdan, gel onu öldür." diyecektir. Ancak garkat ağacı (Musa ağacı) hariç. Çünkü bu, Yahudi ağacıdır.[217]
Diğer bir Hadis-i Şerifte de buyruluyor ki:
"Yahudiler sizinle savaşacaklar fakat siz onlara galip geleceksiniz. Öyleki taşlar: "Ey Müslüman, işte Yahudi benim arkamda, ge! onu öldür." diyecektir[218]
168- Onları yeryüzünde ümmetler halinde ayırdık. İçlerinden bir. kısmı sn I i lı kişilerdi. Bir kısmı ise değildi. Biz onları, hakka dönsünler diye, iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik.
Âyet-i Kerime, tsraüoğullarının, yeryüzüne dağılmadan önce iki fırkaya ayrıldıklarını, bazılarının salih kişiler olduklarını, diğerlerinin ise böyle olmadıklarını ve yaptıklarından vaz geçmeleri için Allah Teâlâ tarafından, bolluk, darlık, sıkıntı ve genişlikle imtihan edildiklerini beyan etmektedir.
İsrailoğulannın iyi olmaları Hz. İsa'nın kendilerine Peygamber olarak gönderilmesinden önce'dir. Hz. İsa gönderildikten sonra, dinlerinden dönmüşler, inkâra düşmüşlerdir.[219]
169- Nihayet onların ardından, yerlerine kötüler gelip kitaba vâris oldular. Onlar, şu dünyanın geçici menfaatini alırlar. Ve: "İlerde aafolunuruz." lderler. Aynı mcnfaatla karşılaştıkları zaman onu yine alırlar. Allah hakkında gerçek dışında başka bir şey söylemeyeceklerine dair Tevratta kendilerinden söz alınmamış mıydı? Ve orada olanları okumamış mıydılar? Allah'tan korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?
Hikâyeleri anlatılan İsrailoğullannın, bu nesillerden sonrna, kendilerinde hayır bulunmayan bir nesil geldi. Bunlar Tevrata mirasçı olmuşlardı. Fakat Tevratla amel etmeyi bıraktılar. Geçici dünya menfaatlarını ona tercih eder oldular. Rüşvetler alıp Tevrat'ın hükümlerini tatbik etmiyorlar sonra da: "Allah, günahlarımızı ilerde affeder." diyorlardı. Bununla beraber yeni bir menfaat bulunca yine haramları helal sıyıyorlardı.
Dünyada ellerine geçen, haram ve hela! herşeyi alıyorlar yine de Allah'ın, kendilerini affedeceğimi umuyorlardı.
Halbuki İsrailoğullarından, Allah hakkında, gerçeğin dışında birşey söylemeyeceklerine dair Tevratta ahit alınmıştı. Onlar da Tevratı iyice okumuşlardı. Fakat Tevratla amel etmeyi bırakmışlar, kendilerine verilen emanete ihanet etmişler ve Allah'a verdikleri sözü bozmuşlardır. Allah Teâlâ işte bunları uyararak buyuruyor ki: "Allah'tan korkanlar için âhiret yurdu bu dünyanın geçici me-taından daha hayırlıdır. Hiç aklınızı kullanmaz mısın?[220]
170- Kitaba sımsıkı sarılan ve namazı kılanlara gelince, şüphesiz ki biz o iyiliğe çalışanların mükâfaatını asla zayi etmeyiz.
Allah Teâlâ, Tevrattan yüzçevirenlerin halini beyan ettikten sonra, göndermiş olduğu kitaba sımsıkı sarılanları överek buyuruyor ki: "Allah'ın kitabına sarılıp onunla amel edenler namazlarını tam vaktinde hakkıyle kılanlar yok mu? Şüphesiz ki biz, iyi amel işleyenlerin amellerini asla zayi etmeyeceğiz.[221]
171- Hani bir zaman dağı bir gölgelik gibi İsrailoğullarının üzerine kaldırmıştık ta onu, üzerlerine düşecek zannetmişlerdi. Ve onlara; "Size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve ondaki hükümleri düşünün. Belki Allah'tan korkarsınız." demiştik.
Ey Muhammed, İsrailoğullannın şu halini de bir düşün. Biz bir zaman dağı yerinden koparıp onların üzerine bir bulut gibi kaldırdık. Onlar, Allanın, kendilerine emrettiği şeyleri yapmadıkları takdirde dağın, üzerlerine mutlaka düşeceğini anladılar. O zaman biz, kendilerine: "Sizi sorumlu tuttuğumuz kitabımızın hükümlerine sımsıkı sanlın. Onda bulunan ahit ve antlaşmaları hatırlayın. Belki bu1 yoila rabbinizden korkar ve cezalandırmasından çekinirsiniz." demiştik.
İsrailoğulları Tevratla amel etmeyi terkedince Allah Teâlâ Cebrail'e emretmiş, Cerbrail bir dağı yerinde koparıp onların üzerine kaldırmıştır. Allah Teâlâ onlara "Ya Tevrattaki hükümlerle amel etmeyi kabul edersiniz veya bu dağı başınıza indiririm." buyurmuştur.
Hasan-i Basrî diyor ki: "Yahudiler, dağı üzerlerine kalkmış görünce, onun düşüneceğinden korkarak, sol kaşlarının üzerine secdeye kapanmış ve sağ gözleriyle de dağa bakıp duruyorlardı. Yahudiler bugün de hâlâ sol kaşlarının üzerine secde etmektedirler.[222]
172- Hani rabbin, ÂdemoğuHarının sulbterinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine şahit tutarak: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demiş onlar da: "Evet, şahidiz sen bizim r ab b i m izsin." diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde: "Bizim bundan haberimiz yoktu." dememiz içindir.
Müfessirler, nakillere dayanarak âyetin zahirî mânâsını almışlar ve Allah Teâlâ'nın, bütün insanları zerrecikler halinde Hz. Âdemin sulbünden çıkarıp akıl verdiğini ve onlara, rableri olduğunu ikrar ettirdiğini, daha sonra beşer olarak dünyaya gelen insanlardan bir kısmının bu sözlerine sadık kaldıklarını bir kısmının da sözlerinden döndüklerini açıklamışlardır.
Abdullah b. Abbas da Peygamber efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir;
"Allah, Araftta, Âdemin sulbündeki zerreciklerden söz aldı ve onun sulbünden yarattığı her zürriyeti çıkardı. Onlar, zerrecikler halinde önüne dizdi sonra hepsiyle yüzyüze konuştu ve onlara bu âyetleri bildirdi.[223]
Abdullah b. Amr Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Âdemin sulbünden, daha sonra meydana gelecek olan insanlar, tarağın, baş/tan bir şeyleri alması gibi alınıp çıkarıldılar. Sonra Allah onlara: "Ben sizin rabbınız değil miyim?" diye sordu. Onlar da: "Evet sen bizim rabbimizsınız." dediler. Melekler de kıyamet gününde: "Biz böyle bir şey hatırlamıyoruz" dememeniz için bizler şahidiz." dediler.
Müslim b. Yesar diyor ki:
"Ömer b. Hattab'dan bu âyet hakkında soruldu. Ömer şu cevabı verdi. "Ben bu âyetin, Resulullah'dan sorulduğunu duydum. Resululullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah Âdemi yarattı. Sonra onun sırtını sağı ile meshetti. Âdemden zürriyetler çıkan ve: "Bunları cennet için yarattım, bunlar, cennetliklerin amellerini işleyeceklerdir." dedi ve tekrar Âdem'in sırtını meshetti. Yine ondan zürriyetler çıkardı ve: "Bunları da ateş için yarattım. Bunlar cehennemliklerin amellerini işleyeceklerdir." dedi.[224]
Übey.b. Kâ'b'dan bu âyetin izahı hakkında şunları söylediği rivayet edilmektedir:
"Allah, Âdem'in soyundan gelecek olan insanları onun sulbünde toplamış, onlara can vermiş ve onları şekillendirmiştir. Sonra onları konuşmalarını istemiş onlar da konuşmalardır. Daha sonra bunlardan ahd almış ve bunları, kendi nefislerine şahit tutarak: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demiş onlar da: "Evet, şahidiz sen bizim rabbimizsin." diye cevap vermişlerdir. Bunun üzerine Allah: "Ben de yedi kat göğü ve yedi kat yeri ve atanız Âdemi, kıyamet gününde: "Biz bunu bilmiyorduk." dememeniz için size karşı şahit tutuyorum. Bilin ki benden başka ne bir ilah ne di bir rab vardır. Hiçbir şeyi bana ortak koşmayın. Ben sizlere, sizden aldığım ahdi size hatırlatacak Peygamberlerimi göndereceğim ve sizlere kitaplarımı indireceğim." dedi. Onlar da: "Senin, bizim rabbimiz ve ilahımız olduğuna, bizim senden başka hiçbir rabbimiz olmadığına şahitlik ederiz." dediler. Ve böylece ikrarda bulundular.[225]
Enes b. Mâlik, Resulullah (s.a.v.)'in bu hususta şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
"Allah Teâîâ cehennemliklerden azabı en hafif olana şöyle diyecektir: "Yeryüzünde,ne varsa hepsi senin olsaydı şimdi onlan verip kendini kurtarmak ister miydin?" O kişi ise "Evet" diyecektir. Bunun üzerine Allah ona: "Sen, Âdem'in sulbünde iken ben senden, bundan daha kolayını istemiştim. Bana ortak koşmamanı istemiştim, fakat sen, ortak koşmaktan direttin.[226]
Bir kısım müfessirlere göre ise bu âyette bir misal söz konusudur. Bu âyet, insanların.[227]
173- Yalı utta: "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı. Bize de onların arkalarından gelen zürriyetleriyiz. Şimdi o, hakkı batıl gösterenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin?" dememeniz içindir.
Veya:"Bizden önceki atalarımız sana ortak koşmuşlardı. Biz, gerçeği bilmeyerek onların izini takibettik. Şimdi sen, sapık atalarımızın sana ortak koşmalarından, Allah'tan başka ilahlar olduğu iddialarından dolayı bizi helak mi edeceksini?" dememeniz için sizlerden ahit aldık.[228]
174- Doğru yola dönsünler diye işte biz, âyetleri böye genişçe açıklarız.
yaratılışları itibariyle Allah'ın varlığını ve birliğini kabule meyilli olduklarını ifade etmektedir. Yani Allah Teâlâ kullarını, kendisini tanıyacak ve emirlerine uyacak kabiliyette yaratmış ve bu özelliği benliklerine yerleşl irmiş tir.
Hasan-ı Basri de bu âyeti bu şekilde tefsir etmiş, görünüşün doğru olduğuna dair de şunları söylemiştir. "ÂyetTi Kerime'de" Âdemin sulbünden" denilmemiş, " Âdemoğullannm sulblerinden." denmiştir. Bu da meselenin, sadece Hz. Ademle ilgili olmayıp bütün Ademoğullan ile ilgili olduğunu göstermektedir. Bütün Âdem-oğullarının sulblerinden zerrecikler çıkarılıp kendilerinden süz alınması bahis konusu olmadığına göre, âyetin ifadesinden, Âdemoğullannın yaratılış itibariyle Allah'ı bilme Özelliğine sahip oldukları kastedilmektedir.
Evet, bu nimet Âdemoğullannın, yaratılışları itibariyle Allah'ı bilme nimetidir. Zura Allah Teâlâ, kendisini tanımayan ve kendisine ortak koşan kullarını hesaba çekerken onlara verdiği bu nimeti aleyhlerine delil olarak gösterecektir. Eğer bu nimet, bütün kulların, Âdemin sulbünden zerrecikler halinde çıkarılıp, daha başlangıçta Allah'ın birliğini ikrar etme nimeti olsaydı, daha sonra dünyaya gelen kulların, hesap sırasında bu ahdi hatırlamaları gerekirdi. Zira kişi, hiç bilmediği bir şeyden hesaba çekilemez. O halde bu nimet, kulların, Allah'ın varlık ve birliğini bilecek kabiliyette yaratılmaları nimetidir. Allah onlara verdiği bu nimeti hatırlatarak onları hesaba çekecektir.
Ey Muhammed, senin ümmetine geçmiş ümmetlere neler yaptığımızı, inkârları ve ortak koşmaları yüzünden onları nasıl cezalarla cezalandırdığımızı açıklıyoruz ki ibret alsınlar. İnkârdan ve ortak koşmaktan kaçınsınlar, imana ve tevhid dinine dönsünler.[229]
175-176- Ey Muhammed, onlara şu adamın halini anlat: "Biz ona âyetlerimizi vermiştik. O, onlardan sıyrılıp çıktı. Şeytan onu peşine taktı. Nihayet azgınlardan oldu.
"Eğer dileseydik onu âyetlerimizle yüceltirdik. Fakat o, ebedî kalacakmış gibi dünyaya sarılı. Ve arzularına uydu. Onun hali şu köpeğin durumuna benzer ki, üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bı-raksan da dilini sarkıtıp solur. Âyetlerimizi yalanlayan kavmin sıfatı işte budur. Ey Muhammed, bu kıssayı anlat. Gerekir kî düşünürler.
Ey Muhammed, sen, ümmetine, kendisine deliller verdiğimiz o kişinin hikâyesini anlat. O kişi, kendisine verdiğimiz âyetlerden uzaklaştı. Şeytan onu aldattı. Allah'ın emrine karşı geldiği için helak oldu. Eğer biz dileseydik, ona verdiğimiz alâmetler vasıtasıyla onun şanını yüceltirdik. Fakat o, dünyanın lezzetlerini ve şehvanî arzularını âhirete tercih etti. Kendi nefsine uydu. Ve rabbine itaati terketti. Bu gibi insanlar âdeta köpeğe benzerler. Onu kovsan da dilini sarkıtıp solur, biraksan da dilini sarkıtıp solur. Çünkü onun huyu böyledir.
Aslında sık, sık, soluma, bir gayretli çalışmanın veya bir sıkıntının sonucudur. Fakat köpekte durum böy^le değildir. Sıkıntı sebebiyle de böyle solur.
Normal zamanlarda da böyle solur. Yani bu tür insanlar, yöneticilere yaranmaya çalışırken, bunu bir ihtiyaç sebebiyle değil huylan böyle olduğu için yaparlar. Şüphesiz ki ilim sahibi bir kişinin, ilmini kullanarak dünya malını veya mevkiini elde etmeye çalışması, aynen dilini sarkıtarak soluyan köpeğe benzer.Müfes-sirier, bu âyette, Resulullah'a kıssası anlatılan kişinin kim olduğu hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.
a- Abdullah b. Mes'uda göre bu kişi, İsrailoğullanndan Bel'am b. Ebur isimli bir kimsedir.
b- Abdullah b. Abbas, Mücahid ve İkrimeye göre bu kişi, İsrailoğullanndan, Bel'am b. Bâûra ismli bir kişidir.
c- Ali b. Abi Talha'nın Abdullah b. Abbas'tan rivayetine göre bu kişi, "Zorbalar" diye vasfılandınlan Ken'anîler'den Bel'am isimli biridir.
d- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen başka bir görüşe göre bu kişi Yemen halkından, Bel'am isimli biridir.
e- Abdullah b. Amr ve Kelbiye göre ise bu kişi Ümeyye b. Ebi es-Salt isimli kişidir.
Bel'am'ın kıssası, Seyyar tarafından şöyle anlatılmıştır: Bel'am, kendisine peygamberlik verilmiş olan ve duası kabul edilen bir kişiydi. Hz. Musa İsrailo-ğullarıyla birlikte Belamın yaşadığı topraklara veya Şam'a gitmek isteyince insanlar, Hz. Musa'nın gelmesinden dolayı büyük bir korkuya kapılmışlar ve Bel'ama giderek: "Sen bu kişinin ve ordusunun aleyhinde Allah'a dua et." demişler Bel'am da: "Ben, rabbimle istişare edeyim ondan sonra." demiştir. Bel'am İsrailoğullan aleyhine dua etmesi hususunda istişare edince ona "Onların aleyhine dua etme. Onlar benim kullanırıdır. İçlerinde de kendilerinden peygamberleri bulunmaktadır." denilmiştir. Bel'am da kavmine İsrailoğullarına beddua etmesinin kendisine yasaklandığını bildirmiştir. Bel'amın adamları Bel'ama bir hediye vermişler o da kabul etmiştir. Sonra tekrar Bel'ama gelip İs-nüloğulları aleyhine dua etmesini istemişler yine Bel'am: "Ben, rabbimle istişare edeyim ve ona göre davranayım." demiştir. Tekrar istişare etmiş bu defa kendisine herhangi bir şey emredilmemiştir. Bunun üzerine Bel'am: "Ben istişare ettim ama bana bir şey emredilmedi." demiştir. Bu defa kavmi: "Şayet rabbin, onlann aleyhine dua etmeni istememiş olsaydı ilk istişarende yasakladığı gibi bu istişarende de yasaklardı." demişlerdir. Bunun üzerine Bel'am İsrailoğullan-nın aleyhine dua etmeye başlamış fakat onlann aleyhine her dua ettikçe dili tersini söyleyerek kendi kavmi aleyhine dua etmiş, kavminin muzaffer olması için dua ettiğinde de, Musa (a.s.) ve ordusunun galip gelmesi için dua etmiştir. Bunun üzerine Belamın adamları: "Görüyoruz ki sen bizim aleyhimize dua ediyorsun" demişler. Bel'am da: "Dilim buna dönüyor. Musa'nın aleyhine dua etsem de duam kabul edilmiyor. Fakat ben size, onların helak olacaklan ümidini veren bir hususu öğreteyim. O da şudur, Allah, zinaya buğuz eder. Eğer onlar zinaya düşecek olurlarsa umanm ki Allah onlan helak eder. Kadınlannızı gönderin onları karşılasınlar. Onlar, sefer halindeki insanlardır. Umulur ki zinaya düşer helak olurlar." dedi. Bel'am'ın adamları, onun söylediklerini yapılar. Kadınları gönderip onlan karşıladılar. İsrailoğullanı zinaya düştüler. Bunun üzerine Allah onlara taun hastalığını musallat etti. Onlardan yetmiş bin kişi öldü. Bel'am, eşeğine binerek onlara doğru gitmek istedi. Eşek gitmiyordu. Bel'am onu ağır şekilde dövünce eşek: "Önümde olanı görmüyor musun? Niçin beni dövüüyor-sun?" dedi. Eşeğin önünde şeytan bulunuyordu. Bel'am eşeğinden inip ona secde etti. Bu sebeple Allah Teâlâ onun hakkında "Şeytan onun peşine taktı." buyurdu.
Salim b. Ebinnadr ise, Bel'amın kıssası hakkında şunları anlatmıştır. "Musa, Şam'mdaki Ken'an oğullan topraklanna ulaşınca Beram'ın kavmi ona gitmiş demişlerdir ki: "Ey Bel'am, İmran oğlu Musa, İsrailoğullarıyla birlikte buraya geldi. Bizi, memleketimizden çıkarıp öldürecek, buraya İsrailoğullannı yerleştirecek. Biz senin kavminiz. Bizim gideceğimiz başka yerimiz yok. Sen, duası makbul bir zatsın. Git de onlann aleyhine dua et." Bel'am da dediki: "Vay halinize o, Allah'ın peygamberidir. Onunla birlikte melekler ve müminler bulunmaktadır. Ben onlara nasıl beddua edebilirim. Ben Allah'ın ne yapacağını biliyorum." Bel'amm kavmi: "Bizim gideceğimiz hiçbir yerimiz yok" dediler. Bel'am'ı övmeye ve ona yalvannaya devam ettiler. Nihayet onu baştan çıkardılar. Bel'am İsrailoğullarımn ordusunu takibetmek üzere eşeğine binip Cebel-i Hassan'a doğru gitti fazla ilerlemeden eşeği çöktü. Bel'am inip onu dövdü. Eşek kalkıp yürüdü. Sonra yine çöktü. Bel'am onu yine dövdü. Eşek tekrar kalkıp yürüdü. Bel'am onu yine dövünce eşek konuştu ve "Vay haline Bel'am nereye gidiyorsun, meleklerin beni geri çevirdiklerini görmüyormusun? Sen, Allah'ın peygamberininve müminlerin aleyhine dua etmeye mi gidiyorsun?" dedi. Bel'am yolundan dönmedi ve eşeği yine dövdü. Bunun üzerine Allah onun yolunu serbest bıraktı. Bel'am yürüyüp Cebel-i Hassan'ın üzerine çıktı. Orda Musa ve İsrailoğullannı askerleri aleyhine dua etmeye başladı. Fakat yaptığı her duada dili tersine dönüyor, İsrailoğullan aleyhine dua edecekken kendi kevminin aleyhine dua ediyor, kendi kavminin lehine dua etmek isterken de İsrailoğullarımn lehine dua ediyordu. Kavmi ona: "Ey Bel'am ne yaptığının farkında Tınsın? Onlann lehine, bizim aleyhimize dua ediyorsun." dediler. Bel'am "Bu, benim elimde olmayan ve gücümün yetmediği bir şeydir..." dedi. Dili uzayıp göğsünün üzerine kadar sarktı. Bel'am dedi ki: "Şu anda ben dünyamı da kaybettim, ahire-timi de. Benim aldatmada bulunmak ve tuzak kurmaktan başa çarem kalmadı. Size şu hiyleyi öğreteceğim. Kadınları süsleyin. Onlara birkısım eşyalan verip, satmalan için İsrailoğullannın askerleri içine gönderin. Herhangi bir askerin. onlardan biriyle zina etmek istemesi halinde karşı koymamalarını tenbih edin. O askerlerden bir tanesinin bile bu kadınlardan birisiyle zina etmesi sizin yeterlidir. Onlardan kurtulmuş olursunuz."
Beram'im kavmi bu tavsiyeyi tuttu. Kadınlar ordunun içine içine girince, torunlardan (on iki fırkadan) birinin lideri, Hz. Musa'nın karşı çakmasına rağ-' men, kadınlardan biriyle zina etti. Bunun üzerine Allah, İsrailoğullanna taun hastalığını musallat etti. Hz. Harun'un torunu Fenhas b. îzar ise Hz. Musa'nın komutam idi. zina eden erkekle kadının çadırına girdi. Onların ikisini de mızrağına geçirerek yukan doğru kaldırdı ve "Ey Allah'ım, sana isyan edenleri böyle yaparız." dedi. Bunun üzerine Allah, İsrailoğullandan taun hastalığını kaldırdı. Fakat taun hastalığından bir gün içinde onlardan yetmiş bin kişi ölmüştü. İşte bu Bel'am b. Bâûra hakkında, Allah Teâlâ, Muhammed (s.a.v.)'e buyurdu ki: "Ey Muhammed, onlara şu adamın halini anlat. Biz ona, âyetlerimizi vermiştik. O, onlardan sıyrılıp çıktı. Şeytan onu peşine taktı. Nihayet azgınlardan oldu.
Âyet-i Kerimede, kıssası zikredilen kişiye âyetlerin verildiği zikredilmektedir. Bu âyetlerden neyin kastedildiği hususunda müfessirler farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Süddi ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüş göre bu âyetlerden maksat, Allah'ın ism-i A'zamıdıf. Süddi diyor ki: "İsrailoğullan kırk yıl TİH çölünde ölünüp dolaştıktan sonra Allah onlara Peygamber olarak Yûşâ b. Nun'u gönderdi. O, İsrailoğullanna, kendilerine peygamber gönderildiğini bildirdi. Allah'ın, kendisine zorbalara karşı savaşmasını emrettiğini haber verdi. İsrailoğullan onu tasdik ettiler ve ona biat ettiler. Ancak, içlerinden, Allah'ın gizli tuttuğu ism-i Âzam'ını bilen "Bel'am" isimli biri inkâra düştü. İsrail oğullarından ayrılıp zorbalann tarafına geçti ve onlara "Siz, İsrailoğullarından korkmayın. Zira siz onlara karşı savaşmaya çıktığınızda ben onlann aleyhine dua ederim, onlar size birşey yapamazlar" dedi. İşte Allah Teâlâ, âyette buna işaret etmiştir.
b- İkrime'nin Abdullah b. Abbas'tan naklettiği diğer bir görüşe göre, kıssası anlatılan bu kişi Bel'am b: Bâûra, kendisine verilen âyetler ise Semavi ki-tapl arından bir kitaptı.
c- Mücahid ve Seyyar'a göre ise bu kişi İsrailoğull an ndan "Bel'am" isimli biriydi. Ona verilen âyetler'den maksat ise Peygamberlikti.
Taberi diyor ki: "Burada zikredilen âyetlerin nelelr oldukları beyan edilmemiştir. Bunların, "Deliller" şeklinde izah edilmeleri isabetlidir."
Âyet-i kerime'de, kıssası anlatılan kişi, devamlı olarak dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzetilmiştir. Mücahid, İbn-i Cüreyc, Abdullah b. Abbas, Katade ve Hasan-ı Basri'ye göre Allah Teâlâ bu âyet-i kerime'de, kendisine Allah'ın âyetleri verildiği halde onlarla amel etmeyen ve onlardanöğüt ve ibret almayan-kimse, dilini dışan çıkararak, her durumda soluyan köpeğe benzetilmiştir. Solumakta olan bir köpeknasıl ki üzerine gidilse de serbest bırakılsa da solur. Kıssası zikredilen bu kimse de Allah'ın ayetleriyle uyanlsa da uyanlmasa da heva ve hevesine uymaya devam eder ve hiçbir zaman ondan vaz geçmez. Bu itibarla her durumda soluyan bir köpeğe benzetilmiştir.
Süddiye göre ise âyette işaret edilen Bel'am isimli kişi, fiilen köpek gibi dilini sarkıtıp solurmuş. Âyet-i kerime'dcBel'amın köpeğe benzetilmesi söz konusu değildir. Buradaki ifade o kişinin gerçek durumunu beyan etmektedir.
Taberi, birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, Bel'am'ın uyanlıp uyanl-maması kendisini etkilemediğinden, dilini sarkıtıp devamlı olarak soluyan üzerine gidilip gidilmemesiyle etkilenmeyen köpeğe benzetildiğini söylemenin daha isabetli olacağım bildirmiştir.
Âyet-i kerime'de "Ayetlerimizi yalanlayan kavmin misali işte budur. Ey Muhammed, bu kıssayı onlat. Gerekir ki düşünürler." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Ey Muhammed, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıynlıp çıkan kimse için zikrettiğimiz bu örnek delillerimizi ve alametlerimizi yalanlayan kavmimlerin öğmeğidır. Ey Muhammed, kendisine âyet verdiğimiz bu kişinin kıssasını ve bu surede geçen diğer ümmetlerin kıssalarını, neticede ne şekilde cezalandırıldıklarını insanlara anlat ki onlann bu kıssalarını düşünsünler öğüt alsınlar, bana itaate yönelsinler ve onlann uğradıklan akıbete düşmesinler. Etrafında bulunan Yahudiler de senin gerçek Peygamber olduğunu anlasınlar. Çünkü sen, okur yazarlığı olmayan bir kişi olduğun halde Yahudilerin, ancak Hahamlannın bildikleri bilgileri onlara aktanyorsun. Bu da senin ancak gökten gelen bir vahiyle konuştuğunu gösterir.[230]
177-178-179 Âyetlerimizi yalanlayan ve böylece sadece kendi nefislerine zulmetmiş olan kavmin hali ne kötü bir misaldir."
"Allah kimi hidayetine erdirirse, muhakkak ki o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, işte onlar, hüsrana uğramış kimselerdir.
"Yemin olsun ki biz, cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kaİbleri vardır ama onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır ama onlarla hakkı görmezler. Kulakları vardır ama onunla hakkı işitmezler. İşte onlar, hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir.
Ayetlerimizi ve delillerimizi yalanlayan kavimlerin misalleri nne kötü misaldir. Onlar, ancak nasiplerini kaybederek kendilerine zulmetmiş olurlar. Allah kimi hidayete erdirecek olursa, hidayet üzere olan işte o'dur. Kimi de sahipsiz bırakır, elinden tutmazsa işte Öyle insanlar, hüsrana uğrayanlar ve helak olanlardır. Şüphesiz ki, biz cin ve insanlardan bir çoğunun cehenneme girecek amel işleyeceklerini bilerek onları cehennem için yarattık. Onlann cehennemlik oluş sebepleri, kalblerinin, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren ve Peygam-berleri'nin hak olduğunu beyan eden delilleri anlamak istememeleri, onların yüz çevirmeleri, gözleriyle bu delillere bakmamak ve kulaklarıyla da bunları dinlemek isteemeleridir. İşte cehennem için yaratılan bu insanlar, kendisine konuşulanı anlamayan, hayn şerri ayırdedemeyen hayvanlar gibidirler. Hatta batıla uymada bu hayvanlardan daha da alt derecededirler. Zira, hayvanların, iyiyi kötüden ayırdeden hayn şer'den seçen, akılları olmadığı halde onlar yine de kendilerine zarar veren şeylerden kaçınır, faydalı olan şeylere yaklaşmaya çalışırlar. Bu kâfirler ise uzun vadede kendileri için zararlı olan şeylere yaklaşır, faydalı olan şeylerden kaçınırlar.
Allah Teâlâ bu son âyette birçok cin ve insanı, cehennem için yarattığını beyan etmektedir. Bunlar Allah'ın kâfir olacaklarını bildiği kimselerdir. Allah Teâlâ bunların, kalblerinin anlamaz, gözlerinin görmez ve kulaklarının işitmez olduklarını beyan etmektedir. Aslında bunlar, maddî olarak, anlamayan, görmeyen ve işitmeyenler değil, dünya ve âhiretlerinde kendilerine faydalı olacak şeyleri idrak etmeyen, görmeyen ve anlamayan kimselerdir. Zira bu duyu organları maddi şeylerin gerçeğini idrak etmek için bir vasıta olduğu gibi, manevî şeylerin bilinmesi ve hidayete erişilmesi için de birer vasıtadırlar. Bunlar sadece .madde için kullananlar, âyet-i kenne'nin de ifade buyurduğu gibi, insanlık mertebesine ulaşamayıp hayvanlık derecesinde kalan kimselerdir. Hatta bu yeteneklerin gereğini yapmadıkları için, bu yeteneğe sahip olmayan hayvanlardan da aşağıdadırlar.[231]
180- En güzel isimlar Allah'ındır. Allah'a bu isimlerle dua edin. Onun isimlerini değiştirenleri terkedin. Onlar, ilerde bu yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
En güzel isimler Allah'ındır. Siz onu o isimlerle anın. Onun isimlerini değiştiren ve onlan yalanlayan müşriklerden uzak durun. Onlar, âhirette, yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
Bu hususta Ebu Hureyre (r.a.), Resulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor.
"Şüphesiz ki Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Yüzden bir eksiktir. Kim onlan sayarsa cennete girecektir.[232]
Diğer bir rivayette ise Yine Ebu Hureyre (r.a.) Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor.
"Şüphesiz ki Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Kim onlan sayarsa cennete girer. O, kendisinden başka hiçbir ilah olayan Allah, Rahman, Rahim, Melik, Kuddûs, Vehhab, Selam, Mü'min, Müheymin, Aziz, Cebbar, MÜtekebbir, Halik, Bari, Musavvir, Gaffar, Kahhar, Rezzak, Fettah, Âlim Kaabıd, Bâsıt, Hâfid, RâfT, Muizz, Müzil, Sem'i, Basîr, Hakem, Adi, Latîf, Habîr, Hâlim, Halîm, Ğafûr, Şekûr, Aliyy, Kebîr, Hafîz, Mukît, Hasîb, Celil, Kerîm, Rakîb, Mucîb, Vasi', Hakîm, Vedûd, Mecîd, Bâis, Şehîd, Hakk, Vekîl', Kaviy, Metîn, Veliyy, Hamîd, Muhsî, Mübdî1, Muîd, Muhyî, Mümîd, Hayy, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Samed, Kaadir, Muktedir, Mukaddim.Muahhir, Evvel, Âhir, Zahir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Ber, Tevvab, Muntakim, Afuvv, Reûf, Mâlikülmülk, Zülcelalvelikram, Muksit, Cami, Ganî, Muğnî, Mâni", Dârr, Nâfı\ Nûr, Hâdî, Bedi', Bakî, Vâris, Reşîd, Sabûr'dur.[233]
Rivayet edildiğine göre Ebu Cehil, bazı Müslümanların, Kur'an okurken, Allah'ın, "Rahman", Allah" gibi çeşitli isimlerini zikrettiklerini duymuş ve "Mu-hammed, İlahın tek bir ilah olduğunu iddia ediyor, halbuki o da birçok ilaha tapıyor." demiş işte bunun Üzerine bu âyet nazil olmuş ve bu isimlerin hepsinin tek bir ilaha ait olduğunu beyan etmiştir.
"Mücahid diyor ki: "Müşrikler "Allah" lafzını tahrif ederek "el-Lât", Aziz kelimesini de tahrif ederek "el-Uzza" isimlerini türetmiş ve putlarına isim olarak takmışlardır.
Âyet-i kerime'de geçenve "Değiştirenler" diye tercüme edilen fiili, Abdullah b. Abbas tarafından "Yalanlar" şeklinde izah edilmiş Katade tarafından da "ortak koşarlar" diye izah edilmiştir. Birinci izaha göre âyetin bu bölümünün manası, "Onun ismini yalanlayanları terkedin." şeklindedir. İkinci izaha göre ise "Onun ismine ortak koşanlardanuzak durun." demektir. Aslında bu fiilin manası "Doğru yoldan aynlmak, eğri yola sapmak" demektir. Müşrikler, Allah'ın isimlerini kendisine vermeyip putlara vererek isimlere bir kısım harfler ilave edip veya eksilterek onları gerçek müsemmalarmdan saptırmışlar, "Allah" ismini tahrif edip "el-Lât" demişler. "Aziz" ismini değiştirerek "el-Uzza" demişlerdir. Bunlarla da putlarını kastetmişlerdir.[234]
181- Yarattıklarımızdan, hak ile doğruyu gösteren ve hak ile adaleti sağlayan bir topluluk da vardır.
Burda zikredilen topluluğun,Muhammed ümmeti olduğu, Hadis-i Şeriflerde zikredilmektedir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
"Ümmetimden bir taife, Allah'ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Karşı çıkanlar onlara zarar vermeyecektir. Allah'ın emri gelinceye kadar böyle olmaya devam edeceklerdir[235]
Diğer bir rivayette ise:
"Allah, kim için hayır dilerse onu dinde fakih (anlayışlı) kılar. Müslümanlardan bir topluluk, kıyamet gününe kadar hak uğrunda savaşacaklar ve kendilerine karşı çıkanlara galip geleceklerdir.[236] buyurmaktadır.[237]
182-183- Âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri bir yerden, yavaş yavaş helake yaklaştıracağız.
"Onlara mühlet veririm. Şüphesiz ki benim tedbirim çok kuvvetlidir.
Ayet ve delillerimizi yalanlayanlara,belli bir zamana kadar fırsat veririz. Onlar şımanrlar ve haklı olduklarım zannederler. Fakat cezalandırma zamanımız gelince, kötülüklerine karşı onları cezalandırırız. Ben, bu yalanlayanların cezalarını ertelerim. Onlan hemen cezalandırmam. Zira benim tedbir ve tuzağım pek çetindir.
Ayet-i Kerime'de de işaret edildiği gibi, Allah Teâlâ, kendisini tanımayan kullarını hemen cezaiandirmayabilir. Allah'ın hemen ceza vermemesi, onu tanımayan insanların, doğru yolda oldukları anlamına gelmez. Zira Allah Teâlâ bazan mühlet verir. Sonra da çetin bir azaba uğratır. Nitekim şu âyet-i Keri-me'ler de bunu beyan etmektedir.
"Kendilerine hatırlatıl ani an unuttuklarında onlara herşeyin kapısın açtık. Nihayet, kendilerine verilen o nimetlerle sevinip zevk'e dalınca onlan, azabımızla ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler." "Böyelce zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin rabbi olan Allah'a hamdolsun[238]
184- Onlar, arkadaşları olan Peygamberde delilikten bir eser olmadığı hiç düşünmediler mi? O, ancak, apaçık bir uyarıcıdır.
Âyetlerimizi yalanlayan bu insanlar, kendilerine Peygamber olarak gönderdiğimiz bu arkadaşları Muhammedde delilikten ve akıl eksikliğinden bir eser bulunmadığını ve onları davet ettiği şeyin, sağlam bir din ve açık bir gerçek olduğunu hiç düşünmüyorlar mı? O Peygamber, onlar için apaçık bir uyarıcıdır. Onlan, iman etmedikleri müddetçe Allah'ın azabiyla korkutur.
Bu âyetin nüzul sebebi hakkında Katade diyorki: "Resulullah, safa tepesinin üzerine çıkıp Kureyş'lileri aile aile, "Ey filan oğullan," "Ey falan oğulları" şeklinde İslama davet edip onian Allah'ın azabından ve başlarına gelebilecek felaketlerden sakındırınca Kureyş'İllerden biri, "Şüphesiz ki sizin bu adamınız delirmiş. Gece sabaha kadar buradan bağırdı." demiş işte bunun üzerine de Al-İah Teâlâ bu âyet-i kerimeyi indinniş ve buyurmuştur ki: "Arkadaşlarında delilikten hiçbir eser olmadığım düşünmediler mi? O, sadece apaçık bir uyarıcıdır."[239]
185- Allah'ın, yer ve göklerdeki büyük mülküne ve orada yarattığı her şeye, kendi ecellerinin yakın olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra hangi söze iman edecekler?
Âyetlerimizi yalanlayan bu insanlar, Allah'ın mülküne, göklerde ve yerdeki geniş saltanatına ve oralarda yarattığı varlıklara hiç bakmazlar mı ki, ibret alsınlar ve bunlan, Allah'ın yarattığını bilsinler. Bunlar, ecellerinin pek yakın olacağından ve khaftr olarak ölüp, ebedî olarak cehennemde kalacaklarından korkmazlar mı? Şayet onlara Kur'ân-ı tasdik etmiyorlarsa, artık hangi söze, hangi uyarı ve ikaza inancaklar?[240]
186- Allah kimi saptırırsa artık onu hidayete erdirecek kimse yoktur. Allah, böylelerini, azgınlıkları içerisinde bocalar halde bırakır.
Allah'ın saptırdığı kişinin, göklerde ve yerdeki, çeşitli yaratıklara bakarak yaratanı idrak etmesi mümkün değildir. Nitekim başka bir âyet-i Kerime'de de:
"Ey Muhammed, de ki: "Bir bakın göklerde ve yerde ne var? îman etmeyen bir kavme, deliller ve uyanlar fayda vermez." buyuru İm aktadır[241]
187- Ey Muhammed, sana kıyammetcn soruyorlar, ne zaman kopacak? diye. Deki ki: "Onun ilmi ancak rabbimin katındardir. Kıyametin vaktini ancak o açıklar. O kıyamet, göklerde ve yerde ağır basmıştır .Size ansızın gelecektir. "Gerçekten onu biliyormuşsun gibi senden sorarlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah'katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Ey Muhammed, insanlar sana, kıyamet gemisinin ne zaman gelip limana demirleyeceğini, yani ne zaman kopacağım soruyorar. Onlar de ki: "Onun ne zaman kopacağı bilgisi ancak rabbimin kalındadır. Onun ne zaman meydana geleceğini ancak o açığa çıkarır. Kıyamet hadisesi göklerde ve yerde bulunanlara ağır gelen bir hadisedir. Kıyametin hem kopması hem de bilinmesi zordur. Çünkü Allah onu, yaratıklarından gizlemiştir. Bu itibarla onu, ne yüksek dereceli bir Melek ne de kendisine kitap verilen bir Peygamber bilebilir.
Aynca, kıyamet koptuğunda gökler ayrılıp, güneş dürülüp ve yıldızlar dağılacağından, bu hadisee göklerde ve yeryde yasanlar için pek zor bir hadise olacaktır.
Kıyamet sizlere ansızın gelecektir. Ey Muhammed, müşrikler ve Yahudiler sana, sanki sen onu bilmiyormuşsun ve ondan sorulmaya önem veriyor, onu Öğretmek istiyormuşsun gibi kıyameti soruyorlar. De ki; "Onun bilgisi Allah'ın katındadır. Ben onun ne zaman kopacağı hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim. Fakat insanların çoğu bunun böyle olduğunu bilmiyorlar."
Müfessirler, bu âyet-i Kerimede, Resulullah'a kıyametin ne zaman kopacağını sormuş olan" insanların kimler oldukları hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Katadeye göre bunlar Kureyş'lilerdir. Onlar Resulullah'a gelerek "Aramızda akrabalık var. Sen gizli olarak bize, kıyametin ne zaman kopacağını söyle" demişler, bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş ve onun ne zaman kopacağını ancak Allah'ın bildiğini beyan etmiştir.
Abdullah b. Abbas'a göre, Resulullah'tan kıyametin ne zaman kopacağını soranlar Yahudilerdir.İbn-i Ebi Kuşeyr ile Semuel b. Zeyd, Resulullah'a gelerek "Ey Muhammed, eğer sen söylediğin gibi gerçekten Peygambersen, kıyametin ' ne zaman kopaccağını bize söyle. Çünkü bizler onun ne zaman kopacağını biliyoruz" demişler, bunun üzerine de Allah Teâlâ bu ayeti indirmiş ve onun ne zaman kapacağını Allah'tan başka hiç birkimsenin bilemeyeceğini beyan etmiştir.
Âyet-i kerime'de geçe ve "Kopacak" diye tercüme edilen kelimesi, Süddi ve Katade tarafından "Kopacak" şeklinde, Abdullah b. Abbas tarafından ise "Sona erecek" şeklinde izah edilmiştir.
Âyet-i kerime'de kıyametin kopmasının göklerde ve yerde ağır bir hadise olacağı zikredilmiştir. Müfessirier, kıyametin kopmasının, göklerde ve yerde ağır olmasının ne demek olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Süddiye göre bu ağırlıktan maksat, kıyametin ne zama kapacağını göklerde ve yerde bulunanların idrak edememeleri ve bilememeleridir. Onun kopma anını bilme o kadar ağır bir şeydir ki, onu ne Allah'a yaklaştırılan bir melek ne de kendisine kitap yerilen bir Peygamber bilebilir.
b- Hasan-ı Basri, İbn-i Cüreyc ve Katadeye göre ise kıyametinkopması-nın göklerde ve yerde ağır gelmesinden maksat, o ikisinde yaşayanlara maddeten ağır gelmesidir. Zira kıyametin kopması anında gökler yanlacak güneş dürü-lecek, yıldızlar dağılacak, dağlar yerinden yürüyecek ve kainat karmakarışık
olacaktır. Bu nedenle kıyamet, göklerde ve yerde yaşayanlar için çok zor bir hadise olacaktır.
Taberi bu görüşlerden birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, ayet-i ke-rime'nin, kıyametin kopma zamanını bilme yönünden, göklerde ve yerde yaşayanlar için zor olduğunu ifade ettiğini söylemiştir. Çünkü ayetin devamında, onun ne zaman kapacağım ancak Allah'ın bildiği ve aniden kopacağı beyan edilerek hangi yönüyle ağır geldiği açıklığa kavuşmuştur.
Âyet-i kerime'de: "Kıyamet size ansızın gelecektir." bu yurul m aktadır. Peygamber efendimiz, kıyametin, ansızın geleceğin şu şekilde izah etmiştir.
"İdidialan aynı olan iki büyük grup birbirleriyle savaşıp aralarında büyük bir kıyım olmadıkça, herbiri Allah'ın Peygamberi olduğunu iddia eden otuza yakın, yalan söyleyen Deccal çıkmadıkça, İslamî ilimler inkıraza uğrayıp yok olmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zaman yaklaşmadıkça, (Kâinat son gönlerini yaşamaya başlamadıkça), fitneler ortaya çıkmadıkça, adam öldürme olayları çoğalmadıkça, aranızda mal çoğalıp sel gibi akmadıkça, mal sahibinin, malının zekâtını kabul edecek kimsenin bulunmamasından endişe etmedikçe, malının zekâtını vermek istediği kimse "Benim buna ihtiyacım yok" demedikçe, insanlar, binalar yükseltmekte yarışmadıkça, kişi, ölen birinin mezarının yanından geçerken "Keşke bunun yerinde ben olsaydım" demedikçe ve güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. "Güneş batıdan doğunca insanlar onu görecek ve hep birden iman edecekler, fakat bu iman etme zamanı, daha önce iman etmeyen kimsenin veya imanından hayır görmeyen kimsenin imanının kendisine fayda vermeyeceği bir andır. Şüphesiz ki kıyamet Öyle bir anda kopacaktır ki, satıcı kişi ile alıcı kişi elbiseyi açacaklar fakat ne satabilecekler ne de katlayıp kaldırabileceklerdir. Yine kıyamet öyle bir an'da kopacaktır kî, sağmal devesinin sütünü sağıp getiren kişi o sütü içemeyecektir. Yine kıyamet Öyle bir anda kopacaktır ki, kişi havuzunu sıvayıp tamir edecek fakat ondan su içemeye-* çektir. Yine kıyamet öyle bir anda kopacaktır ki, yemek yemekte olan kişi yemeği ağzına götürecek fakat onu yiyemeyecektir.[242]
188- De ki: "Allah'ın dilediğinin dışında ben, kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeye kadir değilim. Eğer ben, gaybı bilseydim daha çok hayır elde ederdim. Ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben iman eden bir kavim için ancak bir uyarıcı ve bir müjdeciyim."
Ey Muhammed, de ki: "Allah'ın dileyip bana yardım etmesi dışında ben kendime ne bir menfaat sağlayabilirim ne de kendimden bir zararı uzaklaşürabi-lirim. Eğer ben, kıyametin kopması gibi gayba ait haberleri bilmiş olsaydım elbette ki ben daha çok hayır elde ederdiim ve daha çok tedbirli olurdum. Ve bana hiçbir zarar da dokunmazdı. Ben, Allah'ın Peygamberi olduğumu kabul edip iman eden bir topluluğu ancak Allah'ın cezalandırması yi a korkutan, sevabı ve lütfuyla müjdeleyen bir Peygamberim.
Âyet-i Kerim'e, gaybı Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini beyan etmekte, böylece, gaipten haber vermeye kalkanların yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Bu hususta diğer âyet-i kerime'lerde de şöyle Duyuruluyor:
"Gaybı o bilir. Kimseye gaybı göstermez.[243]
"Gaybın anahtarları Allah'ın kalındadır. Onları ancak o bilir...[244]
"... De ki"Gaybi bilmek Allah'a aittir..."[245]
"Ey Muhammed, de ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Onlar ne zaman dirilteceklerini bilemezler."[246]
189- Sizi bir tek insandan yaratan ve onunla gönlü huzura kavuşsun diye eşini de kendisinden var eden, Allah'tır. Erkek eşine yaklaşınca eşi hafif bir yük yüklendi. Ye bu halde bir müddet onu taşıdı. Hamileliği ağır-laşınca, erkek ve kadın, rableri olan Allah'a şöyle dua ettiler: "Yemin olsun ki bize sağlam bir çocuk verirsen, muhakkak ki şükrcdenlerden oluruz.
Sizleri tek bir can olan Âdemden yaratan Allah'tır. Allah, Âdemin eşi Havvayı da o candan yarattı ki Âdem onunla mutlu olsun. Erkek, hanımına yaklaşınca o ük anda kendisine ağır gelmeyecek bir şekilde hamile kaldı. Zira o anda rahminde sadece nutfeyi taşıyordu. Hamileliği devam edip kamında taşıdığı çocuk kendisine ağırlık verince, erkek ve kadın, Allah'a şöyle yavlardılar: "Ey Allah'ım, yemin olsun ki, bize sağlam bir çocuk verirsen, muhakkak ki şükre-denlerden olacağız."
Âyet-i kerimede, Hz. Âdem ile Havva'nın, Allah'a yemin ederek kendilerine salih bir evlat vermesi halinde ona şükredeceklerini bildirdikleri beyan edilmektedir. Buradaki "Salih" olmaktan neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
Hasari-ı Basri'ye göre buruda zikredilen "SaluYten maksat, çocuğun erkek olmasıdır.
Ebul Buhturi, Ebu Salih, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Süddiye göre ise buradaki "SalüY'ten maksat çocuğun, kendileri gibi eksiksiz bir insan olması, başka herhangi bir hayvan şeklinde olmamasıdır. Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Âdem ile Havva yeryüzüne inince Âdem'e şehvet verildi. O, Havva ile evlendi. Havva hamile kaldı. Çocuk karnında hareket etmeye başladı. Havva "Bu da nesi?" dedi. İblis ona geldi ve dedi ki: "Sizler yeryüzünde ancak deve veya sığır yahut koyun, yahıtf keçi görüyorsunuz. Senin karnında olan işte bunlardan birisi." Bunun üzerine Havva: "Vallahi benim hiçbir yerim bunlara güç yetiremez. Ben âciz kalırım." dedi. Bunun üzerine Şeytan dedi ki: "Sen beni dinle Ona "Abdülhâris" ismini ver, O sizin benzeriniz olarak doğar." Havva meseleyi Âdem'e anlattı. Âdem "O, bizi cenneten çıkaran kimse" dedi. Havva'nın karnındaki çocuk ölü doğdu. Havva ondan sonra tekrar hamile kaldı. İblis yine geldi ve ona: "Beni dinle onu "Abdülhâris" diye isimlendir, (İblis'in meleklerin yanında adı Hârîs'di) Aksi halde o çocuk, bir deve veya sığır yahut koyun ya da keçi olarak doğar. Yahut da ben onu Öldürürüm. Zaten birincisini de ben öldürdüm." dedi. Havva meseleyi tekrar Âdem'e anlattı. Âdem, karşı çıkmaz gibi bir tavır takındı. Bunun üzerine Havva ona "Abdülhâris" adını verdi ki, kendileri gibi bir insan olark doğsun ve yaşasın. İşte bu ve bundan sonra gelen âyet buna işaret etmektedirler.
Taberi diyor ki: Allah Teâlâ bu âyet-i kerime'de, Hz. Âdem ile Havva'nın çocuklarının salih kimseler olmasının istediklerini beyan etmiştir. Salih olmanın bir çok manası vardır. Kişinin vücutça sağlam olması, dininde samimi olması, aklının ve iradesinin sağlam olması, onun salih olması manasına gelir. Resulul-lah'tan bunlardan herhangi birinin kastedildiğine dâir sahih bir haber rivayet edilmediğine göre buradaki salih olma"yı bütün manalarında almak âyetin umumi ifadesine daha uygundur, Hz. Âdem ile Havva, rablerine çocuklarının her yönüyle sağlam olması için duada bulunmuşlardır.[247]
190- Allah onlara sağlam bir çocuk verince de, Allah'ın kendilerine verdiği şeyde ona ortak koşmaya başladılar. Allah, onların ortak koştukları şeyden yücedir.
Fakat Allah kendilerine sağlam bir çocuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği o çocuk hususunda Allah'a ortak koşmaya başladılar. Allah, müşriklerin iftira ve uydurmalarından münezzehtir ve yücedir.
Ayet-i kerime'nin baş tarafında şeklinde iki kişiyi gösteren tesniyekelimeler zikredilirken sonunda gibi ikiden çok kimseyi ifade eden çoğul bir kelimenin kullanılması, m'üfessirleri bu âyetin izahında zorlamış ve çeşitli görüşler zikretmelerine vesile olmuştur. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür.
a- Samüre b. Cündeb, Abdullah b. Abbas, İkrime, Katade, Mücahid, Saİd b. Cübeyr ve Süddi, bu âyeti kerimenin baş tarafının Hz. Âdem ve Havva'yı anlattığını sonunun ise Allah'a ortak koşan müşrikleri zikrettiğini söylemişlerve bu âyetin izahında şunlan açıklamışlardır: Hz. Âdem'in çocukları yaşamayınca İblis, Havva'ya gelerek doğacak çocuğun adım kendi adı olan "Haris" ismine "Abd" kelimesini de ilave ederek ona "Abdülharis" yani "Harisin kulu" şeklinde koyması halinde onun yaşayacağını söylemiştir. Hz. Havva bunu Âdem'e söyleyince Hz. Adem, daha önce kendilerinin cennetten çıkmalarına sebep olması nedeniyle İblis'in bu teklifini reddetmiştir. Ancak, Havva'nın çocukları peşpeşe yaşamayınca İblis, durmadan Âdem il Havva'ya bu adı koymadıkları takdirde çocuklarını öldüreceğini söylemiş nihayet onlarda çocuklarına bu adı koyarak, Allah'ın isimlerinde ona ortak koşma durumuna düşmüşlerdir. Fakat hiçbir zaman ona kullukta ortak koşmamı şiardır. İşte âyet-i kerime'nin baş tarafı bu hadiseye işaret ederek "Allah onlara sağlam bir çocuk verince de Allah'ın kendilerine verdiği şeyde ona ortak koşmaya başladılar." buyurmuştur. Bu hususta, Se-müre b.Cündeb, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
Havva hamile kalınca İblis onun etrafından dolaşıp durmuştur. Çünkü Havva'nın çocukları yaşamıyordu. İblis, Havva'ya "Sen ona Abdülharis ismini koy." demiştir. Havva da hamile olduğu çocuğun adım Abdülharis koymuştur. Bundan sonra çocukları yaşamıştır. Havva'nın böyle yapması, Şeytanın vesvesi veemriyledir."[248]
Görüldüğü gibi, bu izah şekline göre Hz. Âdem ile Havva'nın çocuklarının adını Abdülharis koyarakAllah'm isimlerinde ona koşma durumuna düştükleri söylenmiştir.
b- Hasan-ı Basriye göre ise bu âyet-i kerime'nin baş tarafında, Hz Âdem'in soyundan iki kâfir kimseden bahsedilmekte sonunda ise bütün müşriklere değinilmekte ve Allah Teâlâ'nm ortak koşulan şeylerden münezzeh olduğu beyan edilmektedir. Buna göre:
"Bu âyet önce, insanlığın ataları ola Hz. Âdem ve Havvayi zikredi-yor.Daha sonra bunların soyundan gelen Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin, hak dinden sapıp Allah'a ortak koşmaya sürüklendiklerini beyan ediyor.
Bu insanlar çocuklarını ya Yahudileştirmiş veya Hıristi yani aştırmış yahut da müşrik yapmışlardır.
Âyetin son cümlesi, iki kişiyi ifade etmeyip, ikiden fazla yani çoğul kişileri ifade etmektedir. Bu da âyetin, Hz. Âdem ve Havva'yı kastetmediğine delildir. Hz. Âdem bir Peygamberdir. Peygamberlere, Allah'a ortak koşma gibi en büyük cinayeti işleme fiili isnad edilemez.
Taberi bu görüşlerden birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, Zira mü-fessirlerden, sözleri delil sayılacak zatların bu görüş üzerinde İttifak ettiklerini söylemiştir. Yani. Hz. Âdem ile Havva, çocuklarının adım "Abdülharis" koyarak Allah Teâlâ'ya kullukta değil, onun isimlerinde ona ortak koşma durumuna düşmüşlerdir. Zira "Kul" manasına gelen "Abd" kelimesi ancak Allah'ın isimlerinden biriyle birlikte zikredilecek "Abdullah", Abdurrahman" şeklinde insanlara isim verilir. Abdülharis" diye isim koymak, Allah'a mahsus olan kullara sahi-bolma sıfatı başkalanna da vermiş olur.[249]
191- Hiçbirşey yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan şeyleri mi Allah'a ortak koşuyorlar?
Allah'a ortak koşan bu bâtıl inançlılar, taş ağaç, maden gibi, hiçbirşeyi yaratmaya gücü yetmeyen ve kendileri Allah tarafından yaratılan varlıkları Allah'a ortak mı koşuyorlar? Bu, ahmaklığın zirvesi değil midir?[250]
192- O putların, kendilerine tapanlara yardım etmeye güçleri yetmez. Hatta, kendilerine bile yardım edemezler.
Allah, o putlara tapanlara bir kötülük dileyecek olsa, putlar o kötülüğü, kendilerine tapanlardan uzaklaştırıp onlara yardımcı olamazlar. Onlar, kendilerine bile bir menfaat sağlamaktan ve kendilerinden bir zararı uzaklaştırmaktan hacizdirler. O halde kendilerine tapanlara nasıl yardım ledebilirler?
Bu âyet-i Kerime, Allah'a ortak koşanların, şaşılacak bir duruma düştüklerini bildirmektedir. Öyleki, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapar ve onlardan yardım umarlar.[251]
193- Onları doğru yola çağırsamz size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sîzin için aynıdır.
Şayet o putları hayra ve doğruya davet edecek olsanız bu davetinize uyacak kabiliyette değildirler. Çünkü onlar, anlamayan ve düşünmeyen varlıklardır. Bu itibarla, sizin onları hakka ve doğruya çağırıp çağırmamanız farksızdır.
Bu âyet-i kerime, kendilerine tapılan putların, duyup işitmez, idrak edip algılamaz olduklarını, kendilerine tapanlarla onları ayaklar altına alıp çiğneyenlerin, bunlar açısından farksız olduğunu, duyu organlarına sahip, geçmişi düşünüp geleceği planlayan bir varlık olan insanın, bu şereflerini ayaklar altına alarak çocuk oyuncakları mahiyetindeki putlara tapmasının ahmaklıktan başka bi rşey olmadığını beyan etmektedir. Bundan sonra gelen âyet-i Kerimeler de bu manayı pekiştirmektedirler.[252]
194- Şüphesiz ki Allah'tan başka taptıklarınız da sizin gibi yaratılmış kullardır. Eğer iddianızda doğru iseniz onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
Ey, Allah'a ortak koşan müşrikler, sizin, Allah'ın dışında taptığınız putlar da sizin gibi yaratılmış varlıklardır. Eğer siz, onların ilah oldukları iddianızda doğruysaruz, çağırın onları da size cevap versinler bakalım.[253]
195- Onların, yürüyecek ayakları mı var? Yoksa yakalayacak elleri mi? Yahut görecek gözleri mi var? Yoksa işitecek kulakları mı? Ey Mu-hammed, de ki: "Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın. Sonra da bana fırsat vermeden hiylenizi yapın bana.
O putların, sizin ihtiyaçlarınızı karşılamak için yürüyebilecek ayaklan mı var? Yoksa onların, size yapılacak kötülükleri savaşacak elleri mi? Veya onların, göremediğiniz şeyleri görecek gözleri mi var? Yahut ta onların, sizin işite-mediğiniz şeyleri işitecek kulakları mı var?
İlahlarınız bunlardan herhangi birine sahip olmadığına göre onlara tapmanızın mânâsı nedir?
Ey Muhamme,d, o müşriklere de ki: "İlahlarınızı çağırın, onlardan yardım dileyerek bana karşı tuzaklarınızı kurun. Bir an bile fırsat vermeyin. Amma bi-Unki bana bir şey yapamayacasımz. Çünkü Allah beni korumaktadır."[254]
196- Şüphesiz ki benim dostum, kitabı indiren Allah'tır. O, salih kimselere dost olur.
Şüphesiz ki size karşı benim yardımcım ve dostum, Kur'anı bana hak olarak indiren Allah'tır. O, her salih kulun dostudur.[255]
197- Allah'tan başka taptıklarınızın size yardım etmeye güçleri yetmez. Hatta, kendilerine bile yardım edemezler.
Allah'tan başka taptığınız ilahların ne size yardım etmeye güçleri yeter ne de kendi kendilerine yardım etmeye. O halde dostlarına yardım etme güç ve kudretine sahib olan Allah mı kulluk edilmeye daha layıktır? Yoksa kendi kendine dahi yardım etmekten âciz olan putlar mı?[256]
198- Onları doğru yola davet etseniz duymazlar. Onları sana bakar görürsün. Halbuki onlar görmezler.
Şayet sizler, putlarınızı doğru yola davet etseniz, onlar davetinizi duymazlar. Çünkü onların kulakları yoktur.
Ey Muhammed, sen o müşriklerin ilahlarını, sun'î gözleriyle sana doğru bakar gibi görürsün. Fakat onlar görmezler. Çünkü onların görme duyulan yoktur. Onlar, bir kısım cansız varlıklardır.
Bu âyette geçen "Halbuki onlar görmezler" ifadesinden, müşriklerin bizzat kendilerinin kastedildiğini ve bunların, hakkı görmeyen ve işitmeyen insanlar olduklarını söyleyenler de vardır.[257]
199- Ey Muhammed, sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillere aldırış etme.
Allah Teâlâ, putlara tapanların tuttukları yolun bâtıl ve metodlannın sakat olduğunu beyan ettikten sonra, Peygamber efendimize, doğru yolu ve üstün ahlakı öğretmiş, ümmetinin de onun yolunda olmasını istemiştir.
Âyet-i kerime'de geçen ve "Af yolunu tut" diye tercüme edilen ifadesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- Mücahid ve Urve b. Zübeyre göre bu ifadenin manası şöyledir: "Ey Muhammed, sen insanların ahlaklarının zahirine bak. Onlara sert davranma ve ahlaklarının iç yüzünün araştırmaya girişme."
b- Abdullah b. Abbas Şüddi ve Dehhaka göre ise bu ifadeden maksat şudur: "Ey Muhammed sen, insanların mallarından, fazla olanı ve isteyerek sana getirdiklerini al." Bu görüşte olanlara göre Bu âyet, zekâtın farz olduğunu beyan eden. Tevbe suressi'nin altmışıncı ayeti inmeden önce nazil olmuştur. Tevbe süresindeki âyet inince bunu neshetmiştir.
c- İbn Zeyd'e göre ise bu ifadenin manası şöyledir: "Ey Muhammed, sen, müşriklere karşı af yolunu tut. Onların yaptıklarına bakma." Bu görüşe göre de bu âyet-i kerime, Resulullah Mekke'de iken nazil olmuş ve ona, müşriklere karşılık vermemesini emretmiştir. Daha sonra ise, Allah Teâlâ Resulullah'a, müşriklere karşı sert davranmasını, onları yakalayabileceği her yolu tutmasını, onları kuşatmasını emretmiş ve buyurmuştur ki: "Mukkaddes olan haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onlan yakalayın, çember içine alın. Her gözetilecek yerden onları gözetleyin. Şayet tevbe ederler, namazı kılıp zekâtı verirlerse artık yollarını serbest bırakın1[258]"Ey Peygamber, kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et.Onlara sert davran. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir."[259]
Allah Teâlâ, bütün mü'minlere de, kâfirlere karşı sert davranmalarını emrederek buyurmuştur ki: "Ey iman edenler çevrenizde bulunan kafirlere karşı savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. İyi bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir;.[260]
Evet, Allah Teâlâ daha önce müminlere, kafirleri affetmelerini emrederken ve "Ey Muhammed, iman edenlere söyle, Allah'ın cezalandırma günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar ki Allah her kavmi kazandığı ile cezalandırsın.[261] buyururken daha sonra müminlerin, kâfirleri affetmeleri hükmünü neshetmiş ve kafirlerin müslüman olmaları yahut da kendilerine karşı savaşıl-mayı kabul etmelerinden başka bir yollan olmadığını bildirmiştir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden, tercihe şayan olanı, birinci görüştür. "Ey Muhammed, sen af yolunu tut" ifadesinden maksat, "Sen, insanların ahlaklarının zahirine bak. Onlara sert davranma." demektir. Bu görüşü tercih etmemizin sebebi şudur, Allah Teâlâ, bu surenin daha önce geçen doksanbeşinci ayetinde "Dek ki: "Ortak koştuklannzı çağırın. Sonra da bana fırsat vermeden hiyleni-zi yapın bana." buyurarak Resulullah'a, müşriklere karşı, sözle nasıl mücadele edeceğini öğretmiştir. İzah etmekte olduğumuz âyetten sonra da "Şeytanların kardeşlerine gelince, şeytanlar onlan azgınlığa sürüklerler. Sonra o azgınlıktan geri durmazlar..." "Sen onlara bir ayet getirmediğin zaman da "Sen bir âyet yapsaydın ya" derler. De ki: "Ben sadece rabbim tarafından bana vahyolununa tabi oluyorum. Bu Kur'an, inanan bir kavme, rabbiniz tarafından açık bir delil bir hidayet rehveri ve bir rahmettir.[262]buyurarak Resulullaha, müşriklerle, sözle tartışmayı öğretmiştir. Bu iki öğretme'nin arasında geçen, bu âyetin de Resu-lullah'in, müşriklere karşı nasıl davranacağını, onların ahlaklarının zahirine bakmasını ve onlara karşı sert davranmamasını emrettiğini söyelmek, ayetlerin, birbirleriyle olan münasebetlerine daha uygundur.
Taberi sözlerine devmla adiyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Âyetin bu bölümü mensuh mudur?" Cevaben denilir ki: "Bize göre bu ayetin mensuh olduğunu gösterecek herhangi bir işaret yoktur. Zira her ne kadar, Allah Teâlâ bu âyeti peygamberine, kendileriyle henüz savaşması emredilmeyen müşriklere karşı nasıl davranacağını öğretmek için indirmişse de âyetin, Resulullah'ı ve bütün müslümanlan insanlara karşı nasıl davranacaklannı ve onların ahlaklarının zahirine bakmalarını emrettiğini söylemek mümkündür. Böylece âyetin, Allah Teâlâ'nın bütün yarattıklarına birbirlerine nasıl davranacaklarım emrettiğini belirttiği ortaya çıkar. Bu da, kendilerine karşı sert davramlması gerekmeyen ve şiddet kullumlmasi icabetmeyen kimseler için söz konusudur. Kendilerine karşı
sert davranılması ve güç kullanılması icabedenlere ise gereken yapılır. Hasılı, af dan başkası caiz olmayanlara karşı af yolu tutulmuş olur ki bâyet-i kerime onu beyan etmiştir. Affedilmesi mümkün olmayanlar için ise gereken yapılır. Onu da ilgili ayetler belirtmiştir. Madem ki durum böyledir bu âyetin mensuh olduğuna hüküm verilemez.
Âyet-i kerimede geçen ve "İyiliği emret" diye tercüme edilen ifadesindeki kelimesinden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
Süfyan b. Uyeyne ve Übey b. Kâ'bdan rivayet edildiğine göre burada emredilen örf (iyilik)ten maksat, ilişkiyi kesen akraba ile ilişki kurmak sana bir şey vemıeyene bir şeyler vermek ve haksızlık yapanı affetmektir.
Süddiye göre ise buradaki "örf'ten maksat, iyilik demektir. Taberi, âyetin umum ifadesinin genel olarak alınmasının daha evla olduğunu söylemiş, buradaki iyiliğin her türlü iyiliği kapsadığını bildirilmiştir.
Âyet-i kerimede "Cahillere aldırış etme" buyuruİmaktadir. Allah Teâlâ, bu âyetle Peygamberine, dolaylı olarak bütün müslümanlara, bilmeyerek haksı-zık yapan bir kısım insanları affetmelerini ve kusurlarına bakmamalarını emretmiştir. Fakat bu âyetten, Allahm kendisine farz kıldığı hükümlerde k usur edenlerin affedileceği veya Allah'ı inkâr eden, onun birliğini bilmeyen ve müslümanlara karşı savaş açan kâfirlere aldırış edilemeyeceği anlaşılmamalıdır. Onları affetmeye kimsenin hakkı yoktur.[263]
200- Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allah'a sığın. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.
Ey Muhammed, eğer sana, Şeytan tarafında, cahillere aldırış etmemene engel olacak bir vesvese ve bir öfke gelecek olur da seni intikam almaya teşvik edecek olursa, bu vesvese ve ifsada karşı, cahillerin cehaletini çok iyi bilen ve Şeytanın vesvesesini çok iyi işiten Allah'a sığın.[264]
201- Allah'tan korkanlara, Şeytan'dan bir vesvese dokununca Allah'ı hatırlarlar. Ve hemen gerçeği görürler.
Kendilerine farz kıldığımız emirleri yerine getirip, yasakladığımız haramlardan kaçınarak Allah'tan korkanlara, Şeytan tarafından bir sıkıntı, bir vesvese, bir arıza dokunduğu zaman, onlar, Allah'ın azabını ve mükâfaatmi, vaadlerini ve tehditlerini hatırlarlar. Ve hemen Allah'a karşı günah işlemekten ellerini çekip gerçeği görürler.
Anlaşılacağı gibi Şeytan, zaman zaman insanın nayağını kaydırmak için uğraşmaktadır. Fakat buna maruz kalan insan, derhal Allaha sığınmalı, Allah'ın yardımını dilemeli, onun ceza ve mükâfaatının büyüklüğünü düşünerek kendisini, Şeytanın tahrik ve teşviklerinden koruması için Allah'a sığınmalıdır.[265]
202- Şeytanların kardeşlerine gelince, Şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra o azgınlıktan geri durmazlar.
Şeytanlar, kâfir ve müşriklerden, kendilerine kardeş olanların ise azgınlıklarını ve sapıklıklarını artından Sonra bu azgınlar, sapıklık ve azgınlıklarından geri durmaz, aynı yolda devam ederler.[266]
203- Ey Muhammcd, onlara bir âyet getirmediğin zaman da: "Kendin bir âyet yapsaydın ya" derler. De kî: "Ben sadece rabbim tarafından bana vahyolunana tâbi oluyorum. Bu Kur'ân inanan bir kavme, rabbiniz tarafından açık bir delil, bir hidayet rehberi ve bir rahmettir.
Ey Muharnmed, sen onlara, Allah tarafından bir mucize getinneyince de: "Sen onu kendin icad etsene" derler. De ki: "Ben, Allah'ın bir kuluyum. Ancak rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bu Kur'an, kendisine iman eden bir topluluk için, rabbiniz tarafından gönderilen, hakkı gösteren apaçık bir delil, doğru yolu gösteren bir hidayet rehberi ve bir rahmet kaynağıdır[267]
204- Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin. Ve susun ki merhamet olunasınız.
Ey iman edenler, size Kur'an okunduğu zaman, âyetlerinin mânâsını anlamanız ve öğütlerinden ibret almanız için onu dinleyin. O okunurken susun, gö-rülütü yapmayın. Böylece rabbiniz size merhamet etsin.
Kur'ân-ı Kerim okunduğunda müşrikler, onu dinlememek için gürültü yapıyorlar ve birbirlerine" ... Bu Kur'anı dinlemeyin. Okunurken görültü yapın. Belki bu yolla galip gelirsiniz." diyorlardı[268]
Allah Teâlâ müminlere, müşriklerin yaptıklarınının tam aksini emrederek, Kur'an okunurken onu dinlemelerini, ona saygı gösterip susmalarım emretmiştir.
Görüldüğü gibi âyet-i kerime'de, Kur'an okunurken onun dinlenilmesi ve konuşulmaması emredilmektedir.
Müfessirier, Kur'anın hangi durumlarda okunması halinde dinlenilmesinin gerekli olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Mes'ud , Ebu Hureyre, Zühri, Ubeyd b. Umeyr, Mücahid, Said b. el-Müseyeb, Dehhak, Katade, Süddi, Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyd'den nakledilen görüşe göre, Kur'anı imam okurken ona uyan cemaatin dinlemesi gerekir. Bu halin dışında Kur'anı okuyanı mutlaka dinlemek gerekmez. Bu hususta, Müseyyeb b. Râfî Abdullah b. Mes'udun şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Bizler, namazda iken birbirimize selam veriyorduk. Nihayet "Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merahmet olunasınız." âyeti nazil oldu. İnsanların, namazın içinde Kur'an dinlemeleri ve susmalan emredildi.
Talha b. Ubeydullah da diyor ki: "Ben, Ubeyd b. Umeyr ile Atâ b. Ebi Rebahın, bir kimse vaaz ederken konuştuklarını gördüm. Onlara dedim ki: "Siz Kur'ani dinlemiyor ve Kur'anı dinleyene vaadedileni kazanmak istemiyor musunuz?" Onlar dönüp bana baktılar sona konuşmalarına devam ettiler. Sözümü tekrarladım. Yine dönüp bana baktılar. Sonra sözlerine devma ettiler? Üçüncü defa tekrarladım. Yine bana dönüp baktılar ve dediler ki: "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız." âyeti namazın içinde olanlara mahsustur." Ebu Hureyre de demiştir ki: "Resulullah namaz kıldırırken bazı insanlar seslerini yükseltiyorlardı. Bu sebeple bu âyet indi ve susulmasını emretti. Zühri de demiştir ki: "îmam namaz kıldırırken açıktan okuduğu zaman ona uyan herhangi bir kimsenin, açıktan veya gizli olarak Kur'an okuması caiz değildir. Zira, Allah Teâlâ: "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız." buyurmuştur.
b- Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre, Kur'ân hutbe esnasında okunduğunda dinlemek gereklidir. Âyet-i kerime bunu beyan etmiştir. Hutbenin dışında okunan Kur'ânı mutlaka dinlemek gerekli değildir.
c- Atâ, Hasan-ı Basri ve Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre Kur'ân, hutbede veya namazın içinde okunduğu zaman onu, hutbeyi dinleyenlerin ve namaz kılanların dinlemeleri gerekir. Âyet-i kerimede bunu beyan etmiştir. Bu hususta, Sabit b. Acle, Said b, Cübeyr'in bu âyeti okuduktan sonra şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Kur"an, Kurban bayramı Ramazan bayramı ve Cuma hutbelerinde okunduğunda ve imamın, namaz kıldırırken açıktan okuması halinde dinlenilmesi gereklidir. Bu durumun dışında gerekli değildir.
Taberi, bu son görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira Resulul-lah'ın imam kur'an okurken cemaatin onu dinlemesine dair bir çok sahih hadisleri rivayet edilmiştir. Keza, hutbe okunurken orada bulunanların onu dinlemesi gerektiğine dair bir çok sahih hadis zikredilmiş ve âlimler tarafından üzerinde ittifak edilmiş bir meseledir.[269]
205- Ey Muhammed, sabah akşam yalvararak, korkarak, yüksek olmayan bir sesle rabbini içinden zikret. Gafillerden olma.
Ey, namazda veya hutbede okunduğu zaman Kur'anı dinleyen kişi, sen onu dinlediğin zaman onun âyetlerinden Öğüt al. Nihayet bir gün Allah'a döneceğini unutma. Sen Allah'a boyun eğerek huşu içinde kusurundan dolayı seni cezalandıracağından korkarak, dilinle gizlice yalvararak onu an. Onu özellikle sabahleyin ve geceleyin an. Kur'an okunduğunda onun üstün öğretilerinden ibret almayan galilerden olma.[270]
Âyet-i kerimede kulun, gizlice sabah akşam rabbini içinden anması ve okunan kur'andan Öğüt ve ibret alması emredilmektedir. Bu hususta Ebu Hureyre (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
"Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Kulum beni nasıl zannederse ben öyleyim. O beni andığı zaman ben onunla beraberim. Eğer beni içinden anarsa ben de onu içimden ananın. Eğer beni bir topluluğun içinde anarsa ben de onu, o tupluluk-tan daha hayırlı bir topluluğun içinde ananm. Eğer kulum bana bir kanş yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşacak olursa ben ona
bir kulaç yaklaşınm. Eğer o bana yürüyerek gelecek olursa ben ona koşarak varım. [271]
206- Doğrusu rabbinin huzurunda olanlar, ona ibadet etmekten kibirlenmezler. Onu tenzih ve teşbih ederler ve sadece ona secde ederler.
Rabbinin katında bulunan büyük Melekler, Allah'a ibadet etmekten kibirlenmezler. Onu, layık olmadığı sıfatlardan tenzih ederler ve ona boyun eğip secde ederler. Siz de o Melekler gibi rabbinizi tenzih edin ve ona boyun eğip secdeye kapanın. [272]
[1] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/5-6.
[2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/6.
[3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/6-7.
[4] Hac suresi, 22/45.
[5] Kasas suresi, 28/58.
[6] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/7.
[7] Ebû Davud, Kel-Melahim bab: 17 Hadis No: 4347.
[8] Enbiya suresi, 21/11-15. (4/a) Maide suresi, 5/109 (4/b) Kasas suresi, 28/58
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/8-9.
[9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/9.
[10] Yasin suresi, 36/60-61
[11] Zümmer suresi, 39/71
[12] Maide süresi, 5/19
[13] Bakara suresi, 2/143
[14] Rahman suresi, 55/39
[15] Kasas suresi, 28/78
[16] Buhari ki el-Menakıba bab: 25
[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/9-11.
[18] Tirmizi, K. el-Birr bab: 62 UN: 2OO3/Eb Davud K.cl-Edeb bab 7, HN. 4799
[19] Casiye Suresi, 45/28-29
[20] Yasin Suresi, 36/65
[21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/12-14.
[22] Müminim suresi, 40/102-103
[23] Karia suresi, 101/6-9
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/14.
[24] İbrahim suresi, 14/34
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/14-15.
[25] Bakara suresi, 2/63
[26] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/15-16.
[27] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/17-18.
[28] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/18-19.
[29] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/19.
[30] Ilicr suresi, 15/37-38
[31] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/19.
[32] Nese-i K.el-Cİhad bab: 19 / Ahmed b. Hanbel, Müsned: C:3, S.483.
[33] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/19-21.
[34] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/22-23.
[35] îsra suresi, 17/63-65
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/23.
[36] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/24.
[37] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/24.
[38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/25.
[39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/25-27.
[40] Bakara suresi, 2/97
[41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/27.
[42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/27-28.
[43] Taha suresi, 20/55
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/28.
[44] İbn-i Kesir ise bu kelimenin "Süslü elbise" manasına geldiğini söylemekte ve şöyle demektedir: "Normal elbise insanın avret mahallerini örten elbisedir." "Riyş" ise süslü elbise, süslemek ve güzelleşmek İçin giyilen elbisedir. Normal elbise zaruri eşyalardan sayılırken, süs elbisesi olan "Riyş" lüks eşyalardan sayılmıştır. Allah, kullarına, zaruri olanların üstünde de nimetler vermiş ve bu itibarla düşünüp ibret almalarını istemişlir
[45] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/28-30.
[46] Ayet-i Kerime'de belirtildiği gibi. Şeytanın gayelerinden biri de insanın çirkin yerlerini açığa çıkarmak ve ırzına ayaklar allına düşürmektir. Şeytanın günümüzdeki taraftarları da aynı gayeleri gütmektedirler. Medeniyet ve olgunluk adına kamdınlan açılmaya, namahrem, erkeklerle karışmaya, İslamın getirdiği ahlak, kurallarına karşı çıkmaya davet. etmekle ve onları kışkırtmaktadırlar, iler çeşit tesettür vasıllarını kaldırmanın, kadınların İsiamî kıyfetten uzaklaştırmanın hedefi malumdur. O da şehevani arzulan kışkırtarak, ırz ve namusları payima! ederek cemiyeti bozmak ve huzursuz etmektir. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaran bu mücrimlerin vay haline, kıyamet gününün o dehşetli azabından nasıl kurtulacaklardır.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/30-31.
[47] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/32-33.
[48] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/33-34.
[49] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/34-35.
[50] Tirmizi K. ez-Zühd, bab: 57, Hadis No: 2380/Ahmed b. Hanbcl Müsncd. C:4 S:132.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/35-36.
[51] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/36-37.
[52] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/37.
[53] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/37.
[54] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/38.
[55] Âyet-i Kerime'nin son bölümü, imana karşı kibirlenenlerin kötü hakıbetini belirtmektedir. Zira kibir, insana hiç yakışmayan bir sıfattır. Ve netice itibariyle çok t ehlikelidir. Şeytanın da Allah huzurunda kovulup cennetten çıkarılmasına sebep olan, kibirdi.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/38.
[56] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/39-40
[57] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/40-41
[58] Ahzab suresi, 33/64-68
[59] Bakara suresi, 2/166-167
[60] Sebe' suresi, 34/31-33
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/41-42.
[61] Mac suresi, 22/31
[62] Mımed b. Hanbel, Müsncd, C:4, S:287 / Ebu Davud, K. es-SUnnc, bab: 27 HN:4753
[63] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/42-49.
[64] Fatır suresi, 35/36
Aslında bütün dînî yükümlülükler, kişinin yapabileceği şeylerdir.Bu itibarla herhangi bir ihmalkâr veya tenbelin ö'zürü geçerli değildir. Camiye yönelip abdest alan, namazını kılıp Allah'ın rızasını kazanmak için ona yalvaran bir kul için hiçbir zorluk yoktur. Acaba bu kimse malından veya sağlığından herhangi bir şey kaybetmiş midir? Buna mukabil haramları işleyen kimse malını, sıhhatim hatta bazan tamamen hayatını kaybedebilir. Bu İkİ hayır ve şer yolundan hangisi daha kolay ve hangisi daha kazançlıdır? Cennetin yofu mu yoksa cehennemin yolu mu?
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/49.
[65] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/49-50.
[66] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/50-51.
[67] Tur suresi, 52/14-16
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/51-52.
[68] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/52.
[69] A'raf suresi, 7/8-9
[70] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/52-54.
[71] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/54.
[72] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/55.
[73] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/55-56.
[74] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/56.
[75] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/56.
[76] Bazı müessirler hu âyet-i kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir. "Biz onlara, insanları doğru yola iletecek ve bozulma ve değiştirilmeden korunmuş olacak bir şekilde bölümlere ayırdığımız bir kitap gönderdik. Biz bunu, bölümlere ayırmanın faydalı olduğunu bilerek yaptık."
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/57.
[77] Enam suresi, 6/27-28.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/57-58.
[78]Allah TeSIâ'nın, gökleri ve yeri bir anda var etmesi mümkün iken bunları bir anda yarat-mayıp altı günde yaratmasının hikmeti de şöyle izah edilmiştir.
a- Allah Teûlâ'mn kullarına, dünyada yapacakları işlerinde acele etmemelerini ve sabırlı olmalarını öğretm esidir.
b- Herhangi bir şeyin bir anda meydana getirilmesi halinde, bazı insanların kalbine o şeyin kendiğilinden ve tesadüfen meyydana geldiği hissi doğabilir. Fakat bir şeyi hikmelli bir şekilde, birbirini takibeden zaman parçaları içinde meydana getirilirse, bu şeyin, hikmet sahibi, bilgili, kuvvet ve kudreti olan merhametli bir var edici tarafından meyydana getirildiği daha iyi anlaşılmış olur.
c- Eşyanın, birdenbire değil, birbirini takibeden bir sıra ile yaratılması, önce yaratılanla sonradan yaratılanların yaratılmasına şahit olmalarına ve böylece o şeylerin bir kudret tarafından var edildiğini kesin olarak bilmelerine vesile olur. Nitekim önce akıllı varlıkların daha sonra da akıl sahibi olmayan diğer varlıkların yaratıldığı söylenmektedir,
d- Yaratıkların bir anda değil, tedricen, birbirinin ardından yaratılması, Allah'ın kudretini devamlılığını göstermesi bakımından da önemlidir. Bu demektir ki Allah, her an yaratma gücüne sahiptir. O, yaratır ve devamlı olarak kontrolda tutar. Âyet-i Kerime'de "Arş'a hükmeden" diye tercüme edilen "İstiva" kelimesi, Arapçada, Hükmü altına alma, karar kılma ve karar buldurma, sahip olma ve benzeri manalara gelmektedir. Bu kelimenin Allah'a İsnad edilmesi halinde hangi manada kullanıldığı, alim-lerce uzun tartışmalara konu edilmiştir. Bu hususta tbn-i Kesir diyor ki: "Biz bu konuda îmam Mâlik, Evzâî, Sevrî, Leys, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İshak gibi Selef âlimlerinin tuttuğu yoldan gideriz. Bu da Allah'ın zatını şekillendirmeye veya onu bir şeye benzetmeye yahut var olan bir sıfatını reddetmeye yol açmaksızın, bu tür nassları bize geldiği şekliyle kabullenmektir. Allah'ı, bazı şeylere benzetenlerin hatırlarına gelen düşünceler Allah'tan uzaktır. Zira Allah, yaratıklarından hiçbirine benzemez. Nitekim bir âyet-i Kerimede "... Onun hiçbir benzeri yoktur..." buyurulmuştur. (Sura suresi, 11). Bu mesele Buharinin hocası Nuaym b. Hammadın dediği gibidir. O diyor ki: "Kim AI-lahı, yarattıklarından birine benzetirse o kimse kafir olur. Yine kim, Allahtn sıfatlarından birini inkâr ederse o kimse de kâfir olur. Allah'ın kendisini sıfatlandırdığı şeylerde benzetme diye bir şey yoktur. Kim, Allah'ın yüceliğine yaraşır bir şekilde âyetlerde zikredilen şeyleri Allah'a isnad eder ve Allah'tan, ona yakışmayacak şeyleri uzaklaştırsa işte o kimse hidayet yolunu tutmuş olur."
Şurası bir gerçektir ki, Allanın, Arşı istiva etmesinin ne anlama geldiğinin kesin olarak izahını yapmak mümkün değildir. Bu hususu peşinen belirttikten sonra" Allah arşı istiva etti" ifadesini izaha çalışan bazı görüşleri şöyle özetlemek mümkündür aa- Bu ifade gerçek anlamda kullanılmamış, mecazi manada kullanılmıştır .Manası şudur: "Allah, arşı hükmü altına almıştır." Mesela bir şahsın bir koltuğa oturması nasıl gerçekten gidip fiilen o koltuğa oturması manasına gelmeyip, "O makama sahip olması" manasına geliyorsa buradaki ifade de böyledir.
bb- Bazı halimlere göre bu ifadenin manası: "Alllah bülün yaratıklar üzerinde devamlı olarak hükmünü icra eder ve idareyi elinde tutar." demektir. Diğer bazılarına göre ise bunun manası: "Allah mevcudatı yarattı ve kontrolunda tutuyor ve kendisinin takdir edeceği bir zamana kadar da kontrolunda tutmaya devam edecektir." demektir. Bir kısım alimlere göre İse bunun manası: "Allah her şeyi yaratan ve herşeye aynı derecede yakın olandır." anlamındadır. Bazı alimler de bunun manasının şöyle olduğunu söylerler: "Allah, gökleri ve yeri, takdir ettiği bir zaman için yarattı. Sonnra da onları bir daha hakimeyiti altından bırakmadı."
ARŞ: Yaratılmışlar âleminin tümünü içine alan ve sınırlandırılması insan aklının ve muhayyilesinin dışında kalan ve gerçek durumunu ancak Allah'ın bileceği genişlik ve büyüklükteki kâinattır. Evren, gökler, cennet, sidre, kürsü hep bu tarif ve ifadenin içindedir.
[79] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/58-60.
[80] Buhari, K. el Cihad, bab: 131, K. el-Megazi, bab: 38 / Ahmet b. Ilanbel Müsned, C:4, S: 394,402,418.
[81] Meryem suresi, 19/3
[82] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/60-61.
[83] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/61.
[84] ŞÛrâ suresi, 42/28
[85] Rûm suresi, 30/50
[86] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/62-63.
[87] Buhari, K. el-llim, bab: 20 / Müslim, K. el- Fadail bab: 15 HN: 2282
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/63-64.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/65.
[88] a- Resulullah teselli etme. Çünkü bu kıssalar, insanların, Peygamberlerin getirdiği delil ve mucizelerden yüz çevirmelerinin sürgegelen bir huyları olduğunu bildirmektedir.
b- Müminlerin maneviyatını takviye etmek, kâfirlerin ise moralini yıkmaktır. Zira bu kıssalar, büyüklük tıslayanların sonlarının kötü olduğunu, İtaat edenlerin akıbetlerinin ise güzel olacağını bildirmektedir.
c- Allah Teâlâ'nın, kâfirlere mlihmet verse de sonunda onlardan İntikam alacağını bildirmek ve bu kıssalardan Öğüt ve ibret almayı sağlamaktır.
d- Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğinin hak olduğunu ortaya koymaktır, Zira okur yazar olmayan bir zatın, insanlığın başlangıç tarihinden itibaren, kendi dönemine kadar olan zamanı, Allahtın vahiy gelmeden özetlemesi imkânsızdır.
Nuh kavminin, zengin olan ve daha başka imkanlarla toplum içinde sözü geçen kişileri ona karşı çıkararak Peygamberliğini kabul etmemiş ve bilakis ona sapık olduğunu söylemişlerdir.
[89] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/65-66
[90] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/66.
[91] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/66.
[92] Hud suresi, U/27
[93] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/66-67.
[94] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/67.
[95] Mûd iıicyhissclain'ın ve unun kavmi olan Âd kavminin, Yememle "AhkâT' denilen dağlık büigeılü yaşadıkları rivayel edilmekledir. Bu kavmin insanlarının bedenleri çok güçlü kal beleri de o ni.sbetle kalıydı. Bunlar, hakkı yalanlamakla en haşin Um in e I terden biriydi.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/68.
[96] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/68.
[97] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/69.
[98] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/69.
[99] Şuanı suresi, 26/128-131
[100] Hud suresi, 11/53-56
[101] Ahkaf suresi, 46/24-25
[102] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/69-72.
[103] Enfal suresi, 8/32
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/72.
[104] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/72.
[105] Hak suresi, 69/6-8
[106] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/73.
[107] Hud suresi, U/65
[108] Nemi suresi, 27/49
[109] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/74-75.
[110] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/75.
[111] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/76.
[112] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/76.
[113] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/76.
[114] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/77.
[115] Bİr kısım müfessirlere göre; Salih aleyhistelam bu sözlerini onlara, helak olmalarından sonra söylemiştir. Onlar ölü olmalarına rağmen Salih aleyh isse lam'in sözlerini işitiyor lardı. Nitekim Peygamberimiz Uz. Muhammed (s.a.v.) Bedir savaşında, öldürülerek kuyulara atılan ileri gelen müşriklerin cesetlerine seslenerek şöyle demiştir. "Ey Hİşam oğlu Ebtı Cehl, ey Rabia oğlu Ütme, ey Rabia oğlu Şeybe, rabbinizin size vaadettİği şeyi gerçek olarak bulmadınız mı? Zira ben, rabbimin bana vaaddetiğİ şeyi gerçek olarak buldum." Resulullah (s.a.v.)'in bu sözünü duyan Ömer (r.a.) "Ey Allah'ın Resulü, onlar nasıl işitir ve cevap verirler? Onlar, leş haline gelmiş, durumdalar." diye sorunca Resulullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: "Canım, elinde olan Allah'a yemin olsun ki sizler benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitmiyorsunuz. Ne var ki onlar cevap veremiyorlar." (Müsîim, k. el-Cennet, bab: 77 Hadis No: 2874 / Buhari, K. el-Cenaiz, bab: 87).
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/77.
[116] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/78.
[117] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/79.
[118] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/79.
[119] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/79-80.
[120] Hud suresi, 11/82-83
[121] İbn-i Mace, K. ei-IIudud, hah: 12, Hadis NO: 25dl /Tirmi/.ı, k. d-İlmimi, hah: 24, UN: 1456
(56/a) Ru Hadıs-i Şerifi rivayet eden Tirmizi sahihi lıbu İsa özelle şunları söylemekledir. "Rıı konuda Cabir yh. Abdullah ve Ehu Hureyreden -tlc Hadis edilmiş ir. Âlimler, Lût kavminin yaptığı hu çirkin fiili işleyenlerin ce/.asi hakkında farklı görüşler boyan etmişlerdir.
İmam Mâlik, İmam Şafii, İmam Ahmet ve İshak'a göre bu işi yapanın cezası, ister evli olsun isler bekâr olsun, rcem edilmektir.
Tahiî fakihleriıulen, Hasan,ı Basrî, İbrahim en-Neâlıi, Ala b. lihi Rebha ve huıılara katılan vSevrî ve Küfe âlimlerine göre hu İşi yapanın cezası, zina yapanın cezası gibidir. (Bkz. Tirmizi K. el-Huduf h. 24 IIN: 1456).
Ebu Davud'un zikrettiği Hadislere yorum yapan Hattabî ise bu konuda şunları söylüyor: "Saki b. el-Müseyyeb, Ata b. Ebi Rebah, Nehaî, Hasan-ı Basrî ve Katadeye göre, Lût kavminin yaptığı o çirkin işj yapan kişi evli ise recmedilerek öldürülür, bekâr ise yüz sopa vurulur. Şafiî'nin tercih edilen görüşe de budur. Aynı görüş, Hanefî mezhebi âlimlerinden, İman Ebu Yusuf ve İmam Ahmed'den de nakledilmektedir. Şa'buîen nakledilen, İmam MâÜk ve î.shak'ın da katıldıkları diğer bir görüşe göre ise hu işi yapan isler evü olsun ister bekâr olsun recmedilir.
hbıı llanife İse, bu kişiye zina cezasının uygulanamayacağı, buna lazir cezasının gerektiği görüşündedir.
Evzrıhi, hu işi yapanın, zina yapanın hükkiine tabi olduğunu söylemiştir. Zahiriye mezhebinin bazı âlimleri ise bu işi yapan, herhangi bir ceza gerekmediği söylemişlerdir.
Hallâbi diyor ki: "Ben son gh'rtiş, gerçeğe en uzak olan ve hayasızlara bu iş için açık kapı bırakan bir görüştür. Reddedilmesi gerekir. (Bkz. Ebu Davııd, K, el-lludud UN: 4462)
Alimlerin bîr kısmı bu Hadise dayanarak, bu işi yapanın1 veya yaptıranın evli veya bekâr olmasına bakmaksızın taşlanarak Öldürülmesine hükmetmişlerdir.
Diğer bi kısım âlimler ise bu haide de evli ve bekâr ayırımı yapan zina cezasına hükmetmişlerdir. Kadınlara da arkadan, yani anüsten yaklaşmak haramdır. Bu hususla birçok Hadisler
zikredilmiştir
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/80.
[122] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/81-82.
[123] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/82-83.
[124] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/83.
[125] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/83-84.
[126] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/84.
[127] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/85.
[128] Şuara suresi, 26/185-187
[129] Şuara suresi, 26/189
[130] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/85-86.
[131] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/86.
[132] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/86.
[133] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/87.
[134] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/87.
[135] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/87-88.
[136] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/88.
[137] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/88.
[138] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/88-89.
[139] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/89-90.
[140] Ayette zikredilen "Ahit" üzerinde miifessirler özetle şunları söylemişlerdir
[141] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/90.
[142] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/91.
[143] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/91.
[144] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/92.
[145] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/92-93.
[146] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/93.
[147] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/93.
[148] Taha -suresi, 20/57-58
[149] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/93-94.
[150] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/94-95.
[151] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/95.
[152] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/95.
[153] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/95-96.
[154] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/96.
[155] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/96.
[156] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/97.
[157] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/97-98.
[158] Tâhn suresi, 20/72
[159] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/98-99.
[160] Naziat suresi, 79/24
[161] Bkz. Tflha suresi, 20/88
[162] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/99-100.
[163] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/100.
[164] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/100-101.
[165] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/101.
[166] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/102.
[167] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/102.
[168] Kalem suresi, 68/19-20
[169] A'raf suresi, 7/134
[170] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/103-105.
[171] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/105-106.
[172] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/106.
[173] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/106-107.
[174] Kasas suresi, 28/5-6
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/107.
[175] Ahmed b. Hanbel, Müsned, C: 5, S: 218
[176] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/108-109.
[177] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/109-110.
[178] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/110-111.
[179] Fecr suresi, 89/21
[180] Hakka suresi, 69/14
[181] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/111-116.
[182] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/116.
[183] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/117-118.
[184] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/118-119.
[185] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/119.
[186] Bkz. Tâhâ suresi, âyet: 96
[187] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/120.
[188] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/121.
[189] A’raf suresi, 7/144
[190] A'raf suresi, 7/159
[191] Tâhâ suresi, 20/92, 93
[192] Tâhâ suresi, 20/94
[193] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/121-124.
[194] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/124.
[195] Bakara suresi, 2/54
[196] Tâhâ suresi, 20/97
[197] Bkz. Ahmeü b. Hanbel, Müsned, C: 1, S: 42
[198] Bir kısım insanlar Hz. Ali'nin yanında Kurân'ın hiç kimsede bulunmayan bazı âyet ve hükümlerinin bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bu olayda bu iddiacıların iftiracı oldukları anlatılmakladır.
[199] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/124-126.
[200] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/126.
[201] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/126-127.
[202] Bakara suresi, 2/55
[203] Bakara suresi, 2/65
[204] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/127-129.
[205] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/129-130.
[206] Buharı, k. el-Bü'yu; bab: 50. Tefsir el-Kur'ân, Sure 48, bab: 3 / Ahmed b. Hanbel MUs-ned C: 2, s: 174.
[207] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/131-133.
[208] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/133.
[209] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/133-134.
[210] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/134-135.
[211] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/135-136.
[212] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/136.
[213] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/137.
[214] Bakara suresi, 2/66
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/137-139.
[215] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/140.
[216] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/140.
[217] Müslim, K. el-Filen bab: 83, Hadis No: 2922
[218] Ruhnri K. el-Menâkıb, bab: 25 / Müslim, K. el-Fiten bab: 81, HN: 2921 /Tirmizi, K. el-Filen bab: 56 HN: 2236.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/141-142.
[219] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/142.
[220] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/143.
[221] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/144.
[222] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/144.
[223] Ahmed b. Hanbel, Müsned, C: 1, S: 272
[224] Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an sure 8, HN: 3075
[225] Ahmed b. Hanbel, Müsned, C: 5, S: 135
[226] Buhari, K. el-Enbiya bab: 1. /Ahmed b Hanbel, MUsned, C:3, S: 127
[227] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/145-147.
[228] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/148.
[229] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/148-149.
[230] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/149-153.
[231] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/154-155.
[232] Buhari, K. et-Tevhid bab: 12 /Tirmizi, k. ed Da'yât b: 83, Hadis No: 3526
[233] Tirmizi, K. ed-Da'vât, bab: 83, Hadis No: 2507
[234] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/155-157.
[235] Buhari, k. el-Menakıb, bab: 28 / Müslim, K. el-lmara bab: 70, Hadis No: 1920
[236] Müslim, K. el-tmara bab: 175, Hadis No: 1037 / Buhari, K. el-ltisam, bab: 10
[237] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/157-158.
[238] En'am suresi, 6/44-45.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/158.
[239] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/159.
[240] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/159.
[241] Yunus suresi, 10/101
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/160.
[242] Buharı, K. el-Fiten, bab: 25
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/160-163.
[243] Cin suresi, 72/26
[244] En'am suresi, 6/59
[245] Yunus suresi, 10/20
[246] Nemi suresi, 27/65
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/136-164.
[247] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/164-165.
[248] Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'ân, Sure; 7 bab: 4 HN: 3077
[249] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/166-167.
[250] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/167-168.
[251] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/168.
[252] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/168.
[253] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/169.
[254] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/169.
[255] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/170.
[256] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/170.
[257] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/170-171.
[258] Tevbe suresi, 9/5
[259] Tevbe suresi, 9/73
[260] Tevbe suresi, 9/123
[261] Casiye suresi, 45/714
[262] A'raf suresi 7/202-203
[263] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/171-173.
[264] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/173.
[265] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/174.
[266] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/174.
[267] Müşrikler, Kur'ân-ı Kerim'in, Resulullah (s.a.v.) tarafından uydurulduğunu idddia ediyorlar ve zaman zaman, ondan kendilerine, mesela: "Göğü parçalayarak üzerimize düşür" diyerek mucizeler getirmesni istiyorlardı. Peygamber efendimiz de böyle mucizeler getirmeyince bu sefer de: "O mucizeyi kendin yapsana" diyorlardı. Yani demek istiyorlardı ki: "Ayetleri yapıyorsun da mucizeleri neden getirmiyorsun?" İşle bunun üzerine bâyet nazil oldu ve onların bu mânâsız isteklerine cevap verdi.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/174-175.
[268] Fussilet suresi, 41/26
[269] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 4/175-176.
[270] Âyet-i Kerime, Resulullah'ı ve dolayısıyle bütün müminleri, Allah Teâlâyı sabah akşam ve devamlı olarak zikretmeleri İçin teşvik ediyor. Allah Teâlâyı zikirden gafil olmamaları gerektiğini beyan buyuruyor. Sabah ve akşam, güneşin doğması ve batması sebebiyle dünya hayatında, dolayısıyle insan hayatında önemli değişikliklerin meydana geldiği anlardır. İşte bu anlarda insanların rablerini anmal.ırı istenmekte, gafilce yaşayıp evrensel olayların cereyanına ve onlardaki hikrr tcrşı kayıtsız kahnmaması hususunda dikkatimiz çekilmektedir.
[271] Buhari, K. et-Tevhid bab: 15/Tirmizi, K. ed-Da'vâı o. 13. Hadis Np: 3603.
İslami Okul Okulların En Önemlisi