Araf Suresi 1.Bölüm - 007Araf - Kurtubi01
1. Tebliğden Sıkılmamak Gerekir: 3 2. Uyan Kâfirlere, Öğüt De Mü'minleredir: 3 1. Rabbimizden İndirilenlerin Mahiyeti: 4 2. Ondan Başkalarına...">1. Tebliğden Sıkılmamak Gerekir:
2. Uyan Kâfirlere, Öğüt De Mü'minleredir:
1. Rabbimizden İndirilenlerin Mahiyeti:
2. Ondan Başkalarına Uymayın:
Mizân'ın Ve Amellerin Tartılmasının Mahiyeti:
1. Emre Karşı Gelen Îblis'in Azarlanışı:
2. Mutlak Emir Vücıtb İfade Eder;
3. Îblis'in Yanlış Kıyası:
4. Kıyas İle İlgili Görüşler;
1. İblisin Azgınlığı Ve Küfrünün Mahiyeti:
2. Allah, Hidayetin De Dalâletin De Yaratıcısıdır:
3. Îblis'in Doğru Yoldan Gitmek İsteyenlere Engel Olması:
I. Yasağı Çiğnemenin Cezası:
2. Açılan Avretlerin Örtülmesi:
3. Avreti Açmanın Çirkinliği Ve Tesettürün Güzelliği:
1. Örtünmeye Dair Hükümler:
2. İndirilen Libâs'ın Mahiyeti:
3. Giyim Ve Süs:
4. En Hayırlı Elbise:
1. Avreti Örtmenin Gereği:
2. Cinlerin Ve İnsanların Birbirlerini Görmeleri:
1. Bu Ayette Hitap Bütün İnsanlaradır:
2. Namazda Setr-İ Avret:
3. Kişinin Kendi Avretini Görmesinin Hükmü:
4. Yemek, İçmek Ve İsraf Etmemek:
5. Az Yemek Ve İçmekle Yetinmek, Mü'minin Sıfatlanndandır:
6. Yemek Yeme Adabı:
7. İsraftan Kaçınmak:
1. Allah'ın Liitfundan Yararlanmak:
2. Giyim Ve Kuşam Adabı:
3. Temiz Ve Hoş Rızıkldr:
4. Nimetler Mü'minler İçindir:
Âyetin Nüzul Sebebi Ve Âyette Yasaklanan Hususlar:
Ecelin Kesinliği:
1. Cehennemliklerin Kabul Edilmeyecek Olan Talepleri:
2. İhtiyaç Sahiplerine Su Vermenin Fazileti:
3. Mülkiyet Altına Alınmış Su:
1. Yaratmak Ve Emretmek Yalnız Allah'ındır:
2. Emir İle İrade Arasındaki İlişki:
1. Dua Ve Âdabı:
2. Dua Esnasında Etleri Kaldırmak:
3. Duada Haddi Aşmamak:
Fesadın Her Türlüsü Yasaktır:
Salih'in Kavmi Semud'a Verilen İmkânlar:
2. Bina Yapmanın Hükmüne Dair:
3. Allah'ın Nimetlerine Şükretmenin Gereği:
1. "Lût" Kelimesinin Menşei:
2. Lût Kavminin Fiilini Yapanların Cezası:
3. Hayvan İle Cinsel İlişki Kurmanın Hükmü:
4. Bu İşi Dünya Tarihinde İlk Yapanlar Lût Kavmidir:
1. Medyen Ve Hz. Şuayb:
2. İnsanların Eşyalarının Değerlerini Düşürmek:
3. Yeryüzünde Bozgunculuk:
4. Allah'a Giden Yolları Engellemek:
Haksızca Alınan Vergiler Ve Vergilerin Tahsilini Vermek:
1. İnanmayanların Yanlış Değerlendirmelerine Bir Örnek:
2. Uğursuzluk İnanışı:
1. Hz. Musa'nın Bu Mucizeleri Gösterdiği Süre:
2. "Tufan"In Mahiyeti:
3. Çekirge Öldürmenin Hükmü:
4. Çekirge Yemenin Hükmü:
5. Çekirgeler Ve Diğer Canlıların Soylarının Tükenişi:
Tekrar Hz. Musa İle Kıptîlerin Kıssasına Dönelim:
Kurbağanın Öldürülmesinin Yasaklanışı:
1. Musa İle Sözleşilen Kırk Gece:
2. Vaadlerde Süre Tanımak Ve Kişinin Allah'a Karşı Özür Beyan Edebilme Hali:
3. Tarik (Gün. Olarak) Geceden Mi Başlar, Gündüzden Mi:
1. Hz. Musa'nın Levhaları Bırakması:
2. Hz. Musa'nın Levhaları Bırakması, Semâ' Ve Vecde Delil Gösterilmez:
1. Yüce Allah'ın İsrailoğullanna Ve Bu Ümmete Lütufları:
2. Ommî Peygamber Olan Rasul'e Uyanlar:
3. Ümmî:
4. Tevrat Ve İncil'de Üz. Peygamber'in Müjdelenmesi:
5. Hz. Peygamberin Emir Ve Yasaklarının Mahiyeti:
6. Temiz Şeyler (Tayyibât)'In Mahiyeti:
7. Son Peygamberin Şeriatinde Ağır Mükellefiyetlerin Kaldırılması:
8. Üzerlerindeki Zincirleri Îndiren Peygamber:
9. "Ağır Yük" Anlamındaki Kelimeye "Zincirler" Anlamındaki Kelimenin Atfedilmesi:
10. Peygambere İman Edenler, Onu Yüceltenler, Ona Yardım Edenler...
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
el-A'RÂF SÛRESİ
Sekiz âyet müstesna, Mekke'de inmiştir. Müstesna olan buyruklar da: "Onlara deniz kıyısındaki o kasabanın durumunu da sor" {163. âyeO'den itibaren, "Hani Biz, dağı üzerlerine bir gölgelik gibi çekip kaldırmıştık..." (171. âyet) buyruğuna kadar olan âyetlerdir.
Nesaî'nin, Âişe (r.anha)'dan rivayei ettiğine göre, Rasulullah (sav) akşam namazında el-A'raf Sûresi'ni iki rekâte bölerek okumuştur. [1] Ebu Muhammed Abdulhak sahih olduğunu İfade etmiştir.[2]
1. Elif, lâm, Mîm, Sâd.
2. Bu kendisiyle uyarman, mü'mlnlcrc de öğüt almaları için sana İndirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
Yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm, Sâd" şeklindeki Mukatta Harfler diye bilinen buyrukları ile ilgili açıklamalar, dalıa önceden el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Mübtedâ olarak mahallen merrVdur. "(Bu) ... bir kitaptır" buyruğu da onun haberidir. Sanki: "Elif, Lâm, Mîm, Sâd. Sana indirilen bir kitabın" harfleridir buyrulmuş gibidir.
el-Kisaî de şöyle demektedir: Yani, "bu... bir kitaptır" takdirindedir. Yüce Allah'ın: "Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın" buyruğu ile İlgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:[3]
1. Tebliğden Sıkılmamak Gerekir:
Yüce Allah'ın: "Sıkıntı", darlık anlamındadır. Yani, tebliğ dolayısıyla göğsün daralmasın. Çünkü, Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şüphesiz Allah bana Kureyş'i ateşe vermemi emretti. Rabbiın dedim. O takdirde onlar başımı, ekmeği kırar gibi kırarlar." Bu ifadelerin yer aldığı hadisi Müslim rivayet etmiştir,[4]
el-Kiyâ der ki: Bu buyruğun zahiri nehiy olmakla birlikte, ondan sıkıntının nefyedildiği anlamındadır. Yani, ona iman etmiyorlar diye göğsün daralmama-lıdır. Çünkü, sana düşen tebliğden ibarettir. Sana onları uyarıp korkutmanın dışında iman etmelerinden yahut küfre sapmalarından ötürü bir şey düşmez. Yüce Allah'ın şu buyruktan da bunu andırmaktadır: "Belki bu söze iman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helak edeceksin" (el-Kehf, 18/6); "İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin." (eş-Şuara, 26/3)
Mücahid ve Katade'nin görüşüne göre, burada "harec" şüphe anlamındadır. Bu şüphe küfür şüphesi değil, sadece kalbe gelen sıkıntının şüplıesidir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: "Andolsun ki, onların söylediklerinden göğsünün daraldığını da mutlaka bilip duruyoruz." (el-Hicr, 15/97)
Hiiab, Peygamber (sav)'a olmakla bitlikte maksat onun ümmetidir, diye de açıklanmıştır. Ancak, bu şekilde olması uzak bir ihtimaldir.
Ondan"daki zamir, Kuı'âna racidir. Uyarıp korkutmaya (inzâra) ra-ci olduğu da söylenmiştir. Yani, Kitap sana, onunla uyarasın diye indirilmiştir. O bakımdan, göğsünde ondan dolayı her hangi bîr stkıntı olmasın. Buna göre ifadede takdim ve tehir vardır. Buradaki zamirin, ifadenin gücünden anlaşılan yalanlamaya ıaci olduğu da söylenmiştir. Yani, onu yalanlayanların yalanlamasından ötürü göğsünde bir darlık olmasın. [5]
2. Uyan Kâfirlere, Öğüt De Mü'minleredir:
Yüce Allah'ın: "Öğüt" kelimesinin, hem ref mahallinde, hem nasb, hem de cer mahallinde olması mümkündür. Ref mahallinde olması iki şekilde açıklanır. Basralılar der ki: Bu, bir mübteda takdirine göre merfu'dur. (Bu, mü'mintere bir öğüttür, anlamında olur).
el-Kİsaî der ki: "Kitab'a atfedilerek merfu'dur. (Yani, bu... bir kitaptır ve... mü'minlere bir öğüttür).
Nasb mahallinde olması da iki şekilde açıklanır. Evvela mastar olabilir. YaT ni, "Sen onunla hatırlat" takdirinde olur. Basralılar da böyle açıklamışlardır. el-Kisaî de şöyle demektedir: Bu buyruk "Onu indirdik"deki zamire atiedilmiftir. [6] (Buna göre; ve mü'minlere öğüt olmak üzere indirilmiştir, anlamında olur).
Mecrur olması da " Kendisiyle uyarman için" buyruğunun mahalline atıfladır. (Yani: Kendisiyle uyarılan ve mü'minlere bir öğüt olması için..,)
İnzâr (uyarıp korkutmak), kâfirler için sözkonusudur, öğüt (zikrâ) ise mü'minier için sözkonusudur. Çünkü ondan yararlananlar onlardır. [7]
3. Katibinizden size indirilene uyun. O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [8]
1. Rabbimizden İndirilenlerin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Rabbinlzden size indirilene uyun" buyruğu ile kastedilenler Kitap ve sünnettir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmak-tadîr: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının." (el-Haşr, 59/7)
Bir kesim de şöyle demektedir: Bu, lıem Peygamber'i, hem de ümmetini kapsamına alan genel bir emirdir. Zahirinden anlaşıldığına göre bu, Hz. Peygamber dışında bütün insanlara yönelik bir emirdir. Yani sizler, İslâm'ın ve Kur'an'ın dinine tabi olun. Onun helal kıldığını helal, haram kıldığını haram belleyin, emrine uyun, yasaklarından kaçının. Âyet-i kerime nassın varlığı ile birlikte delilsiz görüşlere tabi olmayı terk etmeye delildir.[9]
2. Ondan Başkalarına Uymayın:
Yüce Allah'ın: "O'ndan başka velilere uymayın" buyruğundaki zamir, şanı yüce Rabbimize aittir. Yani, onunla birlikte başkasına ibadet etmeyin. Allah'ın dininden uzaklaşanları veii (dost, yardımcı, idareci) edinmeyin. Her kim izlenen bir yolu beğenir ve seçerse, o yolun izleyicileri onun velileridir.
Malik b. Dinar'dan gelen rivayete göre o; "Ondan başka velilere uymayın" buyruğunu okuyup O'ndan başka veli aramaya dahi kalkışmayın, diye açıklamıştır.
Veliler" kelimesinin gayr-ı munsanf oluş sebebi, onda te'nis (dişil) elifi bulunuşudur.
Buradaki zamirin, yüce Allah'ın: Rabbinlzden size indirilene uyun" buyruğundaki; 'a ait olduğu da söylenmiştir. (Size indirilenin dışında kalan velilere uymayın, anlamını» gelir).
"Ne kadar az öğüt alıyorsunuz" buyruğundaki zaiddtir. Fiil ile birlikte bunun mastar anlamına geldiği de söylenmiştir. [10]
4. Nice yurtları helak ettik. Geceleyin veya gündüzün uyurlarken azabımız onlara gelip çattı.
5. Onlara azabımız geldiğinde seslenişleri: "Biz gerçekten zalim-lermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı.
Yüce Allah'ın: "Nice yurtları helak ettik" buyruğundaki "nice" anlamına gelen; çokluk ifade etmek içindir. Nitekim; " Nice"nin azlık ifade etmek için kullanıldığı gibi.
Bu kelime burada mübte-dâ olarak ref malıallindedir. "Helak et-tik""ise onun haberidir. Yani pek çok "karye (yurt)" -ki karye, insanların toplanma yerleri demektir- helak ettik.
"Nice" anlamındaki bu kelimenin, sonrasında bir fiil takdiri ile rasb mahallinde olması da mümkündü!-. Ondan önce fiil takdir edilmez. Çünkü kendisinden önceki ifadeler istifhamda amel etmez.
Birinci görüşü yüce Allah'ın şu buyruğu pekiştirmektedir:
"Nuh'tan sonra nice nesilleri helak ettik." (el-İsrâ, 17/17)
Eğer; Helak ettik" kendisinden sonra gelen zamiri nasbederek onunla iştigal etmemiş olsaydı, bu fiil dolayısıyla "Nice" kelimesi mahallen mansub olurdu. Bununla birlikte; Helak ettik" kelime-sinin "yurt" anlamındaki "karye" kelimesine sıfat olması da mümkündür. (O takdirde: Helak ettiğimiz nice yurtlar... anlamında otur), "Nice" anlamındaki kelime de mana itibariyle helak edilen yurdun kendisidir. Buna göre "yurt" anlamındaki kaıyeye sıfat getirildi mi "nice" anlamındaki kelimeye sıfat verilmiş olur. Buna da yüce Allah'ın şu buyruğu delil [eskil etmekledir:
" Göklerde... şefaatleri hiç bir şeye yaramayacak nice melek vardır..." {en-Necm, 53/26) Burada da zamir, " Nice" kelimesine mana itibariyle ait olmaktadır. Zira, bunun anlamı burada melekler ile ilgilidir. Bu takdire göre ondan sonra gelen bir fiil takdiri ile; " Nice" kelimesinin nasb mahallinde olması doğru olamaz.
" Onlara azabımız geldiğinde" buyruğunun "fe* harfi ile atf edilmiş olmasının açıklanması zordur. el-Ferrâ der ki; "fe" harfi "vav" anlamındadır. O bakımdan burada bir tertib (sıralanış) gerekli değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Nice lıelâk etmek istediğimi?, yurt vardır da onlara azabımız geldiğinde.... demektir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Kur'an'ı oku duğun zaman, derhal o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın." (en-Nahl, 16/98)
Şöyle de açıklanmıştır: Helak ediş, kavmin bir bölümü hakkında sözko-nusu olmuştur. Buna göre, ifadenin takdiri şöyle otur: Nice yurt vardır ki Biz, ora halkının bir bölümünü helak ettik de onlara Bizim azabımız gelince bu sefer hepsini helak ettik.
Şöyle de denilmiştir: Yani, takdir ettiğimiz hükmümüzde, helak ettiğimiz nice yurt vardır da bu sebepten Bizim azabımız onlara geldi.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, oraya azap meleklerini göndermekle helak ettik de o sebepten bizim azabımız -ki toptan helak eden bir azaptır-bu- onlara geldi. Âyet-i kerimedeki "el-Be's" kişinin bizzat kendisine gelen azap demektir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, o kasabaları helak ettik. Ve Bizim onları helak edişimiz şu şu vakitlerde olmuştu. Buna göre azabın gelişi, helak etmek demek olur.
Daha önceden belirttiğimiz gibi be's'in helak etmekten başka bir şey olduğu da söylenmiştir.
Yine el-Ferrâ şunu nakletmektedir: Her iki fiil de aynı anlamda olur veya aynı anlamda gibi olursa, hangisini istersen onu öne geçirebilirsin. Buna göre anlam şöyle olur: Nice yurt vardır ki, azabımız onlara geldi, Biz de onları helak ettik... Yanaştı ve yaklaştı, yaklaştı ve yanaştı" demek gibi. Bana sövdü de kötü söz söyledi, bana kötü söz söyledi de sövdü," fiillerinde de olduğu gibi. Çünkü, bunların ikisi de aynı şeydir.
Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı."' (el-Kamer, 54/1) Buyruğun anlamı ise, -Allah'u a'lem- ay yarıldı da Kıyamet yaklaştı şeklindedir, ki, ikisinin de ifade ettiği anlam birdir.
Geceleyin" demektir. (Ev anlamına gelen): el-Beyt de burdan gelmektedir. Çünkü, gece orada geçirilir. Bunun fiil çekimi ve mastarları da; şeklinde gelir.
Veya gündüzün uyurlarken" buyruğunda; Veya"dan sonra bir "vav" daha gelmesi gerekmekle birlikte, iki "vav"ın yanyana gelmesini ağır bulduklarından dolayı ikincisini hazf etmişlerdir. Bu açıklama el-Ferrâ'ya aittir. ez-Zeccâc ise der ki: Böyle bir açıklama yanlıştır. Çünkü, aynı şeyin tekrarı yapılınca "vav"a ihtiyaç kalmaz.
Meselâ "Zeyd binerek bana geldi, yahut o yürüyerek..." dediğiniz takdirde aynca "vav" getirmeye gerek yoktur.
el-Mehdevî der ki: Burada İkinci bir "vav"ın gelmeyis sebebi, cümlede birincisine ait bir zamir oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu "vav"a ihtiyaç kalmamıştır. Bu da ez-Zeccâc'ın açıklaması ile aynı anlamdadır.
Burada "veya" şüphe için değil, tafsil içindir. Nitekim: "Sen, ister bana karşı insaftı ol, ister zalim, mutlaka sana ikram edeceğim" demeye, benzer. İşte bu "vav", nahivciler tarafından "vâvü'1-vakt" diye adlandırılır.
"Gündüzün uyurlarken", günün ortasında uyuyup dinlenmeyi ifade eden ve "kaylûle" ile aynı anlama gelen; 'den gelmektedir. Bunun, uyuma söz konusu olmasa dahi, günün ortasında sıcağın arttığı sıradaki dinlenmek anlamına geldiği de söylenmiştir.
Yani: Onlar, ister gece, ister gündüz olsun, gaflette olduklan bir sırada azabımız onlara ansızın geldi. ("Sesleniş" diye meali verilen:) "da'vâ" dua etmek demektir. Yüce Allah'ın: Dualarının sonu da..." (Yunus, 10/10) buyruğu da buradan gelmektedir.
Nahivciler de; Allah'ım, sen bizi, Sana dua edenlerin, salilı dualarına ortak kıl" diye bir ifade naklederler. "Da'va", iddia anlamına da kullanılır. Yani: Onlar, helak edildikleri vakit, kendilerinin 2alim olduklarını mutlaka ikrar edeceklerdir.
Seslenişleri" lafzı, in haberi olarak nasb mahallindedir. İsmi ise, "djJiîiî'iı): Demelerinden başka bir şey olmadı" buyruğudur.
Bu buyruğun bir benzeri de: "Kavminin cevabı... demelerinden başka bir şey olmadı." (en-Neml, 27/56) buyruğudur. Bununla birlikte "da'va" kelimesinin merfu' ve "Demelerinden''in de nasb mahallinde olması mümkündür. Yüce Allah'ın: "...döndürmeniz, iyilik değildir" (el-Ba-kara, 2/177) buyruğunda İyilik" kelimesinin ref ile okunması halinde olduğu gibi. Yine yüce Allah'ın Bundan sonra kötülük edenlerin akıbeti... yalanladılar diye kötü oldu" (er-Rûm, 30/10) buyruğundaki; Akibetl" kelimesinin ref ile okunması da böyledir. [11]
6. Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız, gönderilen peygamberlere de soracağız.
7. Ve Biz, onlara bilerek anlatacağız, Biz gaipler değiliz.
Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız" buyruğu, kâfirlerin hesaba çekileceklerine bir delildir. Yine Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: "Sonra da onların hesabı muhakkak Bize ait olacaktır." (el-Ğâşiye, 88/26) Kasas Sûresi'nde de şöyle buyrulmaktadır: "Günahkârlara günahlarından sorulmaz." (el-Kasas, 28/78) Azapta yerlerini aldıktan sonra onlara günahları sorulmuyacakttr, demektir. Çünkü, âhiretin değişik konumları vardır. Kimi yerlerde hesap için sorgulanacaklar, kimi yerlerde de kendilerine soru sorulmuyacaktır. Onlara soru sormak ise, yaptıklarını itiraf ettirmek, azarlama ve riisvay etmek için olacaktır. Peygamberlere soru sormak ise, onların söylediklerini tanık göstermek ve açıkça ifade etmek içindir. Yani, kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevap verdiklerini ortaya çıkarmak için olacaktır. Bu da -ileride görüleceği gibi- yüce Allah'ın: "Tâ ki, o doğru sözlü kimselere (peygamberlere), doğrulukları hakkında soru sorsun" (el-Ahzab, 33/8) buyruğunun anlamını ifade etmektedir.
Şöyle de açıklanmıştır: "Andolsun ki, kendilerine gönderilenlere de soracağiz." Yani, Biz (kendilerine risalet gönderilen) peygamberlere soracağız demektir. "Elçi olarak gönderilenlere de soracağız" da peygamberlere gönderilen meleklere soracağız, demektir.
Andolsun ki, soracağız" buyruğundaki "lâm" harfi kasem içindir. Gerçek anlamı ise, te'kiddir. Yine: Ve Bİ2 onlara bilerek anlatacağız" buyruğundaki "lâm" da böyledir. İbn Abbas der ki: (Amel defterlerinde yazılanlar) onların aleyhlerine konuşacaktır.
"Biz gaipler değiliz." Yani, onların amellerine tanık kimseleriz. Âyec-i kerime, yüce Allah'ın, kendine has bir ilim ile âlim olduğuna delildir. [12]
8. O gün tartı haktır. Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.
9- Kimin de terazileri hafif gelirse, onlar da âyetlerimize zulme-degeldikleri İçin kendilerini zarara uğratmış kimselerdir.
Yüce Allah'ın: O gün, tartı haktır" buyruğu mübtedâ ve haberdir, Bununla birlikte "Hak" kelimesinin tartının sıfatı, haberin ise, O gün" olması da mümkündür. (Buna göre buyruk: Hak, tartı o gündür, anlamında olur.) Bununla birlikte mastar olarak nasbedil-mesi de mümkündür. (İşte gerçek tartı o gün olacaktır, anlamında). [13]
Mizân'ın Ve Amellerin Tartılmasının Mahiyeti:
Tartıdan kasıt, kutların amellerinin Mizan ile tartılmasıdır. İbn Ömer der ki: O gün kulların amel sahiteleri tartılacaktır. Sahih olan budur. İleride geleceği üzere haber de böylece vârid olmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Mîzan, kulların amellerinin içinde bulunduğu hitaptır. Mücahid ise, şöyle açıklamaktadır: Mizan, bizzat hasenatın ve seyyiatm kendileridir. Yine Mücahid'ten, ed-Dahhâk ve el-A'meş'den de şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Vezn (tartı) ve mizan (terazi), adaletle hüküm vermek anlamındadır. Burada taıtının söz konusu edilmesi örnekleme yoluyladır. Nitekim: "Bu, şu ağırlıkta bir sö2dür" demek de bu kabildendir. Yani, ona muâdil ve ona denk bir sözdür. Ortalıkta bir tartı söz konusu olmasa dahi böyle denilir. ez-Zeccâc der ki: Böyle bir açıklama dil açısından uygundur. Ancak, daha uygun olan, sahih senedlerde sözü geçen Mizana tabi olmak (yani, amellerin tartılacağını kabul etmek)'dir.
el-Kuşeyrî der ki: ez-Zeccâc gerçekten güzel söylemiştir. Zira, Mizan bu şekilde te'vil edilecek olursa, o takdirde Sırat da gerçek din diye açıklansın, cennet ve cehennem de cesetler müstesna, sadece ruh Sarın karşı karşıya kalacağı haller diye açıklansın, şeytan ve cinler de kötü ahlâk, melekler ise övülmeye değer güçler olarak yorumlansın. Oysa, ilk asırda ümmet te'vile sap-maksızın bu ifadelerin zahirini kabul etme gereği üzerinde icnıa etmişlerdir. Onlar, te'vil yapılamayacağı hususunda icma ettikleri takdirde zahiri alıp kabul etmek gerekir ve bu zahir ifadeler, kesin naslar olurlar.
tbn Fûrek der ki: Mu'tezile, "araz olan şeyler bizatihi var olamadıklarından dolayı tartılmaları da imkânsızdır" ilkesinden harekette Mizanı inkâr et-tnişierdir.
Kelamcıiardan kimisi de şöyle demektedir: Yüce Allah, araz olan (sonradan olan, sıfatlar) şeyleri cisimlere dönüştürecek ve Kıyamet gününde onları tartıya koyacaktır. Böyle bir açıklama ise bize göre sahih değildir. Sahih olan terazilerin üzerinde amellerin yazılı olduğu sahifelerle ağtrlaşaca-ğı veya hafif basacağıdır. Bu hususta bunun gerçekleşeceğini ifade eden haberler rivayet edilmiştir. Söz konusu rivayette şöyle denilmektedir; "Âde-moğullarından kimisinin mizanında haseneler nerdeyse hafif gelecekken, oraya üzerinde lâ ilahe illallah yazılı bir deri parçası konulacak ve o da ağır basacaktır" anlamındaki rivayettir.
Bilindiği gibi bu, içinde amellerin yazıldığı şeylerin tartılması ile alakalıdır. Bizzat amellerin kendisi ile değil. Şanı yüce Allah da Terazinin her iki kefesine de içinde amellerin yazılı olduğu salıifeleri koymak suretiyle dilediği takdirde Mizanı hafifletir, dilediği takdirde de ağırlaştırır.
Müslim'in Salıih'inde Safvan b. Muhriz'den şöyle dediği nakledilmektedir: Bir adam İbn Ömer'e şöyle dedi: Sen, Rasulullah (suv)'ın ikili söyleşme (yani kıyamet gününde yüce Allah'ın kulu ile konuşması) hakkında ne duydun? O da, ben onu şöyle buyururken dinledim diye cevap verdi: "Kıyamet gününde mü'min, aziz ve celil olan Rabbine, Rabbi onun üzerine örtüsünü ve affını bırakıncaya kadar yakınlaştırılır. Ona günahlarını söyletir. Biliyor musun diye sorar, o da: Evet Rabbim biliyorum, der. (Rabbi) buyurur ki: Dünyada iken Ben senin bu günahını örtmüş idim. Bugün de onu sana bağışlıyorum. Sonra da ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir. Kâfirlerle münafıklara ise, herkesin önünde (duyacağı şekilde): İşte bunlar Allah'a karşı yalan uyduranlardır, denilir."[14]
Hz. Peygamberin: "Ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir" ifadesi, amellerin sahifelere yazıldığı ve tartılacağına delildir.
İbn Mace de Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadiste şöyle dediğini nakletmektedir: Rasulullalı (sav) buyurdu ki: "Kıyamet gününde, herkesin gözü önünde (duyacağı bir şekilde) ümmetimden bir kişi çağrılacak. Onun karşısına her birisi gözün uzanabildiği kadar uzanacak doksan dokuz kayıtlı sicil yayılacak. Sonra, şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Bunlardan herhangi bir şeyi inkar ediyor musun?. O, hayır Rabbim diyecek. Yüce Allah soracak: Benim koruyucu yazıcılarım (meleklerim) sana zulmetti mi?. O, hayır diyecek, Sonra şöyle buyuracak: Senin ileri sürecek bir mazeretin var mı? Senin bir hasenen var mı? Adam, korkacak ve: Hayır diyecek. Bu sefer yüce Allah şöyle buyuracak. (Durum) sandığın gibi değil. Senin Bizim nezdimizde iyiliklerin var. Bugün senin aleyhine zulüm sözkonu-su olmaz, denilecek ve ona, üzerinde: "Eşhedü en lâilahe illallah ve enne Mu-hammeden Abduhu ve Rasulühü" diye yazı bulunan bir belge çıkartılacak. O da, Rabbim bu kâğıt parçacığının bunca sicillere karşılık kıymeti ne olabilir ki? diyecek. Yüce Allah: Şüphesiz sana zulmedilmeyecek diye buyuracak ve bütün o siciller bir kefeye konulacak, (şehadet kelimesinin yazılı olduğu) o kâğıt parçası da diğer kefeye konulacak. Bütün o siciller (in bulunduğu kefe) havaya kalkarken, o kâğıt parçası ağır basacak."[15] Tirmizî de: "Allah'ın adına karşı hiç bir şey ağır basmayacak" ziyadesini ekledikten sonra: Hasen, garip bir hadistir, demektedir. [16]
İleride yüce Allah'ın izniyle el-Kehf Sûresi'nde (18/103-105. âyetler, 3. başlıkta) ve el-Enbiya Sûresi'nde (21/47. âyetin tefsirinde) bu hususa dair başka açıklamalar da gelecektir.
Yüce Allah'ın: "Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir. Kimin de terazileri hafif gelirse, onlar da âyetlerimize zulmedegeldikleri için kendilerini zarara uğratmış kimselerdir" buyruğunda geçen; " Terazileri" kelimesi; Terazi kelimesinin çoğuludur. Aslı ise şeklindedir. "Vav" harfi önceki harf esre-li oluduğundan dolayı "ye"ye dönüştürülmüştür.
Şöyle de denilmiştir: Amelde bulunan tek bir kişi için her birisinde bir çeşit amelinin tartılacağı birden çok mizanlarının (terazilerinin) olması da mümkündür. Her bir kişi için tek bir mizan olması da mümkündür ve bu husus, çoğul lafzı kullanılarak dile getirilmiştir.
Nitekim: Filan kişi Mekke'ye katırlar üzerinde yola çıktı, filan kişi Basra'ya gemilerle yola çıktı," demek bu kabildendir. Kur'ân-ı Kerim'de de şöyle buyrulmuştur: "Nuh kavmi peygamberleri yalanladı" (eş-Şuara, 26/105); "Ad kavmi peygamberleri yalanladı." (eş-Şuara, 26/123) Oysa, (buyruklarla ilgili) iki te'vilden birisine göre bunların her birisine gönderilen peygamber bir tane idi.
"Teraziler" kelimesinin aslında mizan kelimesinin değil de -tartılan anlamına gelen-; kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Buna göre "el-Mevazin" ile tartıya giren ameller kastedilmiştir. "Kiminde terazileri hafif gelirse" buyruğu da bunun gibidir.
İbn Abbas da şöyle demektedir: "İyilikler ve kötülükler , dili ve iki kefesi bulunan bir terazide tartılacaklardır. Mü'min kimseye ameli en güzel şekilde getirilecek ve terazinin kefesine bırakılacak. Hasenatı da seyyiâtına (iyilikleri kötülüklerine) ağır basacaktır. İşte, yüce Allah'ın: "Artık kimlerin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir" buyruğunda kastedilen budur. Kâfirin ameli de en çirkin şekilde getirilir, mizanın kefesine bırakılır. Ve ağırlığı hafif basar, sonunda cehenneme düşer."
İbn Abbas'ın işaret ettiği bu husus, şu söylenenlere yakındır: Şanı yüce Allah, kulların amellerinden her bir bölümü bir cevher (öz) olarak yaratır. Bu özler tartılacaktır. Ancak, îbn Fürek ve başkaları bunu reddetmiştir. Nakledilen rivayette ise şöyle denmektedir: Mü'minin hasenatı hafif geldiğinde, Ra-sulullah (sav) parmak kadar üzerinde yazı bulunan bir kâğıdı çıkartır ve onu kulun hasenatının bulunduğu terazinin sağ kefesine bırakır. Böylelikle hasenat ağır basar. O mü'min kul, Peygamber (sav)'a şöyle der: Anam babam sana feda olsun ne kadar güzel bir yüzün var, ne kadar güzel bir yaratılışın var! Sen kimsin? Şöyle buyurur: "Ben senin peygamberin Muhammed'im." îş-te bunlar da senin bana getirmiş olduğun salat ve selamlardır. İşte bunlara en çok ihtiyaç duyduğun bir zamanda onları sana geri ödüyorum." [17]
Bunu, ei-Kuşeyrî Tefsir'inde nakletmektedir. Onun da naklettiğine göre, hadiste geçen "bitâka" (üzerinde yazı bulunan küçük bir kâğıt parçası), Misi rhların lehçesinde eşyaların numarasının yazılı olduğu bir parçadır.
îbn Mace der ki: Muhammed b. Yahya da der ki: Bitâka, üzerinde yazı bulunan küçük bir parça demektir. Mısırlılar bu parçaya bitâka derler. [18] Huzeyfe der ki: Kıyamet gününde Mizanların başında duracak kişi Cebrail (a.s)'dır. Yüce Allah şöyle buyuracaktır: "Ey Cebrail, aralarında amellerini taıt ve birindeki hakkı alıp (hak sahibi olan) öbürüne ver." Sonra şöyle dedi: Orada ne altın, ne de gümüş vardır. Eğer zalimin iyilikleri varsa, onun iyiliklerinden alınır, mazluma verilir. Şayet iyilikleri yoksa, mazlumun kötülüklerinden alınır, zalime yükletilir. Böylelikle adam üzerinde dağlan andıran yükler bulunduğu halde geri döner.[19]
Peygamber (sav)'dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Şanı yüce Allah kıyamet gününde "Ey Adem, Mizanın yakınında Kürsİ'nin yanına çık git ve çocuklarının amellerinden önüne getirilecek olanlara bak. Her kimin hayrı şerrine bir tane ağırlığı kadar ağır basacak olursa, onun İçin cennet vardır. Kimin de şerri bir tane ağırlığınca hayrından ağır basarsa, ona da cehennem vardır. Tâ ki Sen, Benim zalimden başka hiç bir kimseye azap etmeyeceğimi bilesin." [20]
10. Andolsun ki Biz sizi, yeryüzünde yerleştirmiş ve size orada bir çok geçim vasıtaları yaratmışızdır. Ne kadar az şükredersiniz!
Yani Biz, orayı sizin için karar kılacağınız bir yer ve bir döşek kıldık. Orada size geçim sebeplerini hazırladık.
"Geçim vasıtaları" kelimesi 'in çoğuludur. Kendisi vasıtası ile yaşanılabilen yiyecek, içecek ve onunla hayatın var olabileceği şeyler demektir. Bu kökten geten mazi ve muzari fiiller İle mastarlar şöyledir: ez-Zeccâc der ki: Maişet, kendisi vasıtası ile ayş'a (yani yaşamaya) ulaşılan şey demeklir. el-Alıfeş ve nalıivcikr-den çoğu kimsenin kanaatine göre ise, bu kelimenin asıl vezni; şeklindedir. el-A'rec de bu kelimeyi hemzeli olarak; diye okumuştur. Harice b. Mus'ab da NatVden böylece rivayet etmiştir.
en-Nehhâs der ki; Hemzeli okuyuş lalındır, caiz değildir. Çünkü bunun tekili; olup, aslı şeklinde "ye" harfinin esreli okunuşudur. O bakımdan (çoğulu yapılırken) "ayn"dan sonra bir "vasıl elifi ilave edilmiştir.
"Vasıl elifi de sakin olduğu gibi, ondan sonra gelen "ye" harfi de sakin olduğundan buna hareke vermek kaçınılmazdır. Zira, bu harflerden herhangi birisini hazfetmeye yol yoktur. "EliP'e ise hareke verilemez. O bakımdan çoğul olan "me'âiş" kelimesinin tekilinde "ye" harfine verilmesi gereken hareke verilmiştir. Ve böylelikle me'âiş haline gelmiştir. Bunun "vııv"U kelimelerden benzeri de: Minare, minareler, makam, makamlar" gibi kelimelerdir. Niıekim şair de şöyle demiştir:
"Ve şüphesiz ben öyle konumlarda duran birisiyim ki,
Ne Cerir, ne de Cerir'in efendisi bu gibi konumlarda duramamıştır."
" Musibet, musibetler" da böyledir. Güzel olan söyleyiş budur. Şaz bir söyleyiş ise, Mesâib: Musibetler" şeklindedir.
el-Ahfeş der ki; Burada mesâib şeklinde kullanışın caiz oluşu, bunun tekilinde de iliel harfinin bulunuşudur.
ez-Zeccâc der ki: Ancak bu açıklama yanlıştır. Onun bu açıklamasına göre (makam kelimesinin) çoğulunu (mekavim şeklinde değil de): Mekaim diye yapılması gerekirdi. Fakat burada kabul edilmeye değer olan görüş, bu kelimenin de; Yastık kelimesinin hem "vâv" harfi ile hem de "hemze" ile söylenmesinin mümkün oluşuna benzediğidir.
Şöyle de denilmiştir: "Me'âiş" kelimesinde "heınze"nin caiz olmayışı, tekili olan maişet'in "mefile" vezninde oluşu ve buradaki "ya" harfinin asli had' oluşundan dolayıdır. Bu gibi "yaların hemze ile okunuşu ise, "Medine, me-dain, sahife, sahaif, kerime, keraim, vazife, vezaif gibi kelimelerde olduğu gibi, "ya" harfinin zaid olması halinde mümkündür. [21]
11. Andolsun ki, sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin* dedik. İblis müstesna, hemen secde ettiler. O ise, secde edenlerden olmadı.
Yüce Allah, nimet ve ihsanlarını söz konusu ettikten sonra, "Andolsun-ki sizi yarattık, sonra da size şekil verdik" buyruğu ile insanın yaratılışına nasıl başladığını anlatmaktadır. "Yaratma"nın anlamı ile ilgili açıklamalar, daha önceden bir kaç yerde meselâ, (el-Bakara, 2/21. âyet ile 29. âyetin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır. "Sonra da size şekil verdik." Yani, Biz sizi nutfeler halinde yarattık, sonra da size şekil verdik. Sonra, işte Biz sizlere, meleklere Âdeme secde edin, dediğimizi haber verdik.
İbn Abbas, ed-Dahhak ve başkalarından nakledildiğine göre, buyruğun anlamı şudur: Biz önce Âdem'i yarattık, sonra da sizi onun sırtında (çıkacak zür-riyetler arasında) şekillendirdik.
el-Ahfeş der ki: "Sonra", burada "vav" (ve bağlacı) anlamındadır.
Şöyle de denilmiştir: Buyruğun anlamı şöyledir: Andolsun ki, sizi yarattık. Yani, Âdem (a.s)'i yarattık, sonra da meleklere Âdem'e secde edin dedik, sonra da size şekil verdik anlamında takdim ve telîir ile ifade edilmiştir.
"Andolsun ki sizi yarattık" buyruğu ile Âdem kastedilmektedir. Burada çoğul lafzının zikredilmiş olması, onun insanların ilk atası oluşundan dolayıdır, diye açıklanmıştır.
"Sonra da size şekil verdik" ifadesi de yine Âdem'e racidir. Nitekim: "Biz sizi öldürdük" ifadesinin, sizin efendinizi öldürdük anlamında kullanılması da böyledir. "Sonra da meleklere: 'Ademe secde edin' dedik." Bu açıklamaya göre ise, takdim ve tehir söz konusu değildir. Bu açıklama da İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Andolsun ki sizi, yani Âdem ile Havva'yı yarattık. Adem topraktan, Havva da onun kaburga kemiklerinden birisinden yaratıldı. Şekil vermek de bundan sonra sözkonusu oldu. Andolsun Biz, önce sizin ilk anne babanızı yarattık, sonra her ikisine de şekil verdik, demek olur. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, Âdem'in sırtında (belinden gelecek zürriyet arasında) sizi yarattık. Sonra da sizden ahit aldığımız sırada size şekil verdik. Bu da Mücahid'in açıklaması olup ondan İbn Cüreyc ve İbn Ebî Necîh nakletmişlerdir.
en-Nehhâs der ki: Bu, bu husustaki görüşlerin en güzelidir. Mücahid, Allah'ın o'nları Âdem'in sırtında yarattığı, sonra da onlardan ahid alınca onlara suret ve şekil verdiği, bundan sonra da Âdem'e secdenin sözkonusu olduğu görüşündedir. Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin Adem oğullarının sırtından (sulbünden)zürriyetlerini (çıkarıp) almış..." (el-A'raf, 7/172) âyeti ile: "O da onları küçük zerrecikler gibi çıkartıp onlardan ahid aldı" [22] hadisi bu görüşü pekiştirmektedir.
Şöyle de denilmiştir: Buradaki "sonra", haber vermek içindir ("vav" anlamında atıf için değildir). Andolsun ki Biz sizleri yarattık. Bu da Âdem'in sul-bündeki yaratılış demektir. Sonra size şekil verdik. Yani, rahimlerde sizi şekillendirdik. en-Nehhas der ki: Bu açıklama îbn Abbas'tan sahih olarak nakledilmiştir.
Derim ki: Bütün bu görüşlerin anlaşılması muhtemeldir. Aralarından sahih olan Allah'ın indirdiği Kur'an-ı Kerim'in desteklediği görüştür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır "Andolsun ki Biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık." (el-Mu'minun, 23/12.) Burada kastedilen Âdem (a.s)'dır. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ondan da zevcesini var eden..." (en-Nisâ, 4/1)
Daha sonra yüce Allah: "Sonra onu" yani, onun soyunu ve zürriyetini "bir nutfe kılıp sağlam bir karargâhta yerleştirdik" (eİ-Mu'minun, 23/13) diye buyurmaktadır. Buna göre Âdem, çamurdan yaratılmış, sonra ona şekil verilip secde ile mükerrem kılınmıştır, Onun soyundan gelenler ise, rahimlerde ve babaların sulblerinde yaratıldıktan sonra annelerin rahimlerinde şekillendirilmişlerdir. Daha önce el-En'âm Sûresi'nin baş taraflarında (6/2. âyetin tefsirinde) her insanın bir nuLfe ile bir topraktan yaratılmış olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Burada da yüce Allah: "Sizi yarattık, sonra da size şekil verdik" diye buyurduğu gibi, el-Haşr Sûresi'nin sonlarında da: "O, öyle Allah'tır ki, yaratandır, yoktan var edendir, suret (şekil) verendir..." (el-Haşr, 59/24) diye buyurmakta ve suret, şekil vermeyi yaratmaktan sonra zikretmektedir, ileride yüce Allah'ın siniyle buna dair açıklamalar gelecektir.
"Andolsun ki, sizi yarattık" buyruğunun önce ruhları yarattık, sonra da bedenlere şekil verdik anlamında olduğu da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın: "tblis müstesna... O ise secde edenlerden olmadı" buyruğunda istisna edilen, kendilerinden istisna olunanların cinsinden değildir. Bunun, cinsten istisna olduğu da söylenmiştir. Esasen ilim adamları, İblis meleklerden miydi, değil miydi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Nitekim daha önce et-Bakara Sûresi'nde (.2/34. âyet, 5. başlıkta) açıklanmıştır. [23]
12. Buyurdu ki: "Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?" Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [24]
1. Emre Karşı Gelen Îblis'in Azarlanışı:
Yüce Allah'ın: Seni... alıkoyan nedir" buyruğundaki mübtedâ olarak ref maballindedir. Y;mi, seni alıkoyan hangi şeydir? Bu azarlamak kastıyla yöneltilmiş bir sorudur.
"Seni secde etmekten alokayan" buyruğu da nasb mahallindedir. zaiddir. Sâd Sûresi'nde; Seni secdeden ne alıkoydu?" (Sâd, 38/75) diye buymİmaktadır. Şair de şöyle demektedir:
"Cömertliği, reddetti cimriliği; o bakımdan "evet" sözünü alelacele söyleyiverdi, Ondan dilekte bulunana çokça verip hiç bir şey esirgemeyen bir delikanlı."
Şair burada: Cömertliği, kabul etmedi cimriliği" demek islediğinden; edatını fazladan getirmiştir,
Âyet-i kerimede bu edatın fazladan gelmediği de söylenmiştir. Çünkü "men' (alıkoymak)" ifadesinde bir çeşit söylemek ve dua anlamı da vardır. Sanki şöyle demiş gibidir: Sana secde etmemeni kim söyledi. Yahut, secde etmemeye seni çağıran kimdir, demiş gibidir. Nitekim: Ben sana bunu yapmamanı söylemiştim, demek de bu kabildendir.
İfadede hazf olduğu da söylenmiştir, takdiri şöyledir: Seni itaat etmekten alıkoyan ve secde etmemeye götüren nedir? İlim adamları der ki: İblis'i secdeyi terke götüren büyüklenmek ve kıskançlıktır. Ona, secde etme emri verildiği sırada o bunu içinde gizlemişti. Çünkü ona Adem'i yaratmadan önce secde etmesi emrini vermişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım demişti. Ben onu tamamlayıp içerisine ruhumdan, üflediğim vakit onun için secdeye kapanın." (Sâd, 38/71-72) Sanki, yüce Allah'ın; "Onun için secdeye kapanın" buyruğundan dolayı o, çok büyük ölçüde etkilenmişti.
Çünkü, "kapanmak"da kapanan için bir aşağılanma, kendisine kapanılan içinde bir şereflendirilme söz konusudur. Bu yüzden, o zamandan beri içinde, kendisine bu emri verecek olursa secde etmemeyi içine gizlemişti. Yüce Allah, Âdeme ruh Lifleyince, melekler secdeye kapandılar. Kendisi ise aralarında ayakla durdu. Ayakta duruşuyla içinde saklarmş olduğu secdeyi terk etmeyi açığa çıkarmış oldu. Yüce Allah da kendisine: "Seni secde etmekten alıkoyan nedir?" diye sordu. Yani, emrime itaatten seni alıkoyan ne oldu? Bunun üzerine İblis, içinde sakladığı sırrını açığa vurarak: "Ben ondan daha hayırlıyım" dedi. [25]
2. Mutlak Emir Vücıtb İfade Eder;
Yüce Allah'ın: "Ben sana emrettiğim halde" buyruğu, fukahânın açıklamasına göre, "emir mutlak olarak ve herhangi bir karineye gerek olmaksızın vücubu gerektirir" şeklindeki kanaatlerine delâlet etmektedir. Çünkü burada yergi, şanı yüce Allah'ın meleklere: "Âdem'e secde edin" buyruğunda-ki mutlak emrin terk edilmesine bağlı olarak sözkonusu edilmiştir ki, bu husus açıkça anlaşılmaktadır. [26]
3. Îblis'in Yanlış Kıyası:
Yüce Allah'ın: "Dedi ki; Ben ondan daha hayırlıyım" buyruğu şu demektir: Beni ona secde etmekten alıkoyan, ona olan üstünlüğümdür. Bu, anlam itibariyle tblis'ten cevap mahiyetindedir. Nitekim: Bu ev kimindir? diye sorarsak, muhatabın bize, bu evin sahibi Zeyd'tir demesi de bu kabildendir. Bu, bizzat cevabın verilmesi gereken kendisi olmamakla birlikte, cevap anlamına raci bir sözdür.
"Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın." Böylelikle o, ateşin çamurdan daha üstün olduğu görüşüne sahip olmuştur. Buna sebep ise ateşin yükselmesi, yukarı doğru çıkması ve hafifliğidir. Ayrıca ateş, ışık saçan bir cevherdir.
İbn Abbas, el-Hasen ve İbn Sîrin der ki: İlk kıyas yapan İblistir ve yanlış kıyas yapmıştır. Buna göre her kim dinde yalnızca kendi görüşüne dayanarak kıyas yapacak olursa, Allah onu İblis ile birlikte koyar. İbn Sîrin der ki: Güneşe ve aya da ancak kıyaslar yapılarak ibadet olunmuştur.
Hakimler şöyle demişlerdir: Allah'ın düşmanı, ateşin çamura üstünlüğünü iddia etmek bakımından hataya düşmüştür. Her ne kadar her ikisi de yaratılmış ve cansın olmak bakımından aynı derecede bulunsalar bile, çamur dört bakımdan ateşten daha üstündür:
1. Sağlamlık, sükûn, vakar, temkin, hilm, haya ve sabır çamurun özünden gelir. İşte kendisi için takdir olunmuş mutluluktan ayrı olarak, Âdem'i tev-beye, alçak gönüllülüğe, yalvarıp yakarmaya iten sebep budur. Bunun sonucunda mağfirete, seçilmişlîğe ve hidayete mazhar olmuştur.
Hafiflik, serkeşlik, keskinlik, yükselmek ve kararsızlık da ateşin özündendir. İşte kendisi için takdir olunmuş bedbahtlıktan ayrı olarak, İblis'i büyüklenmeye ve bunda ısrar etmeye iten sebep budur. Bunun sonucunda ise o, helake, azaba, lanete ve bedbahtlığa hak kazanmıştır. Bu açıklamaları el-Kaf-fal yapmıştır.
2. Rivayetler, cennetin toprağının hoş kokulu misk olduğunu [27] ifade etmekle birlikte, cennette ateş bulunduğunu, cehennemde de toprak bulunduğunu ifade etmemektedir.
3. Ateş azaba sebeptir. Ateş, Allah'ın düşmanlarına azabıdır. Toprak ise azaba sebep değildir.
4. Çamurun ateşe ihtiyacı yoktur. Ama ateşin bir mekâna ihtiyacı vardır, onun mekânı da topraktır.
Bu hususta beşinci bir sebep daha zikredilebilir, o da toprağın hem secde yeri, hem de temizlenme aracı olduğudur. Sahih hadiste ifade edildiği gibi. [28] Ateş ise, korkutma ve azap aracıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte Allah bununla kullarını korkutuyor." (ez-Zümer, 39/161
İbn Abbas da der ki: İblis'e itaat kıyastan daha çok yakışırdı. Fakat o İtab-bine isyan etti. Sırf kendi görüşünden hareketle İlk kıyas yapan kişi odur. Nas-sa muhalefet halinde kıyas reddolunur. [29]
4. Kıyas İle İlgili Görüşler;
İnsanlar, kıyas hakkında farklı görüşlere sahiptir. Onu kabul eden de vardır, reddeden de vardır.
Kıyası kabul edenler; ashab, tabiin, onlardan sonra gelenlerin çoğunluğudur. Bunlara göre kıyas ile teabbud aklen caiz ve şer'an de vaki olmuştur. Sahih olan görüş de budur.
Şafiîlerden el-Kaffâl ve Ebu'l-Huseyn el-Basrî ise, kıyas ile teabbudün aklen vacİb olduğu görüşündedirler. en-Nazzâm ise, aklen de, şer'an de kıyas ile teabbudün imkânsız olduğu görüşündedir. Kimi Zahiriler de kıyası reddetmişlerdir. Ancak sahih olan birincisidir.
Buharî, "KUabu'l-İ'tisam bi'1-Kitabi ve's-Sünneh" [30] diye bir bölüm açmıştır. Yani: Her hangi bir kimse İçin hükmün var olması halinde, kurtuluş ancak ya Allah'ın Kitabında, ya Peygamberinin sünnetinde ya da icmâdadır. Şayet hüküm bulunmayacak olursa kıyasa başvurulacaktır. O bakımdan (adı geçen bölümün içerisinde) şu aniamcta başlıklar açtığını görüyoruz: "Yüce Allah'ın hükümlerini beyan eımiş olduğu bilinen bir aslı (aynı şekilde beyan ettiği) mübeyyen bir asla -soranın kavratması kaslıyla- benzetme yapan." [31] Bundan sonra da şöyle bir başllık açmaktadır: "Deliiier ile bilinen hükümler ve delaletin anlamı ile bunun açıklanması." [32]
Taberî der ki: İctihad İle Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetinden is-tinbat ve ümmetin icmaı, hak ve vacip olandır. İlim ehli için yerine getirilmesi gereken i arzdır. Peygamber (sav)'dan de ashab ve tabiin topluluklarından da haberler bu doğrultuda varid olmuştur.
Ebu Temmâm ei-Malikîder ki: Ümmet, icma ile kıyası kabul etmiştir. Bunun örneklerinden birisi de, onların, zekât hususunda, altm ve gümüşe kıyas yapılacağını icinâ' ile kabul etmiş olmalarıdır.
Ebu Bekir (r.a) da: Bana vermiş olduğunuz bu bey'ati geri alınız derken, Hz. Ali şu cevabı vermişti: Allah'a yemin ederiz ki, ne senin bey'atini geri alma isteğini kabul ederiz, ne de biz senden onu gen" vermeni isteriz. Rasulul-lah (sav) seni dinimiz için beğenip seçmişken biz, dünyamız için mi seni beğenip seçmeyecekmişiz? Böylelikle Hz. Ali imameti (devlet başkanlığını) namaza kıyas etmiş oluyordu.
Ebu Bekir (es-Sıddîk) de zekâtı namaza kıyas ederek şöyle demişti: Allah'a yemin ederim, Allah'ın bir arada zikrettiği şeyler arasında Fark gözetmem.
Hz. Alt de ashab-ı kiramın huzurunda içki içen kimse hakkında kıyas yaparak hükmünü şöylece açıklamıştır: Sarhoş olduğu vakit hezeyan eder. Hezeyan etti mi iftira eder. O bakımdan içki İçene uygulanacak had de tıpkı iftira edenin haddi gibi olmalıdır.
Hz Ömer de Ebu Musa el-Eş'ari'ye yazdığı bir mektupta şu ifadeleri zikretmektedir: "Kitap ve sünnette kendisi hakkında sana bir şey ulaşmamış olan ve kalbinde yer edip de karar veremediğin şeyleri iyice kavramaya dikkat et. Birbirinin misli olanı, birbirine benzeyenleri iyi bil. İşte o vakit işleri birbirine kıyas et. Yüce Allah'ın daha çok sevdiğine ve senin görüşüne göre hakka daha çok benzeyene yönel... "Bu ifadelerin yer aldığı bu mektubu Dâra-kutnî bütün uzunluğu ile kaydetmektedir. [33]
Hz. Ömer veba dolayısıyla Serğ (Şam bölgesinde, Tebuk yakınlarında bir yert'deh döndüğü sırada Ebu Ubeyde, Ömer <r.a)'a şöyle demişti: Allah'ın kaderinden mi kaçıyoruz? Hz. Ömer: EveL, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz, demişti. Sonra Hz. Ömer ona: Bana görüşünü söyle... [34] diyerek onun kıyas yapmasını istemiş ve Muhacirlerle Ensann huzurunda sorduğu sorulara benzer sorularla onunla görüş alış verişinde bulunmuştu. Bu kadarı ise delil olarak yeter.
Bu anlamdaki rivayetlerle Kur'ân âyetlerine gelince; bunlar da pek çoktur. İşte bütün bunlar kıyasın, dinin asıllarından bir asıl olduğuna, müslüman-lann korunmak İçin sığındıkları sığınaklardan birisi olduğuna bir delildir. Müc-tehidler ona başvurur, amel eden alimler ona sığınır ve onun vasıtasıyla hükümler çıkartırlar. Delilin tâ kendisi olan cemaatin kabul ettiği görüş budur. Onlardan istisna teşkil ederek farklı görüşlere sahip olanlara da iltifat edilmez.
Yerilen mücerred görüş ile yasaklanmış olan zorlama kıyasa gelince, bu da sözü geçen aşıtlardan herhangi birisinde bulunmayan kıyas çeşididir. Çünkü, böyle bir şey hem zandir, hem de şeytanın bir dürtmesidir. Şanı yüce Allah: "Bilmediğinin ardınca gitme" (el-îsra, 17/36) diye buyurmaktadır. Muhalif kanaati savunanların kıyası yermeye dair ileri sürdüğü zayıf hadislerle, gevşek, tutarsız haberler ise, bu kabilden şeriatte bilinen aslı bulunmayan ve yerilmiş kıyas hakkında kabul edilir. Bu bahse dair tamamlayıcı bilgiler usul (-i fıkıh) kitaplarında dır. [35]
13. Buyurdu ki: "Öyleyse hemen İn oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık git. Çünkü sen, aşağılıklardansın."
"Buyurdu ki: Öyleyse hemen in oradan." Yani, semadan. 'Artık orada kibirlenmek haddin değildir." Çünkü, orada kalmaya ehil olanlar, alçak gö-nültü, büyüklenmeyen meleklerdir. "Hemen çık git. Çünkü sen aşağılıklardansın." Yani, en zelil olanlardansın. İşte bu, yüce Mevla'ya asi olanların zelil olduğuna delildir.
Ebu Ravk ve el Becelî dediler ki: "Öyleyse hemen in oradan" buyruğu, sahip olduğun bu suretin değişsin demektir. Çünkü o, kendisinin ateşten yaratılmış olduğunu ileri sürerek övünüp böbürlenmiştir. Yüzü karartılarak ve parlaklığı izale olunarak çirkinlestirildi.
Şöyle de açıklanmıştır: "Öyleyse hemen in oradan" yani yerden, denizlerdeki adalara İntikal et. Nitekim "şu arzdan indik" denilince, bir başka mekâna intikal ettik, denmek istenir. Buna göre o, sanki yeıyüzünden denizlerdeki adalara sürülmüş ve onun otoriteleri orada gibi bir anlam çıkmaktadır.
Ve buna göre o yere ancak hırsız gibi girer ve korku içerisinde bulunur. Oradan çıkıncaya kadar bu hali böylece devam eder.
Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir, buna dair açıklamalar da bundan önce el-Bakara Sûresi'nde (2/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [36]
14. "Bana diriltilecekler! güne kadar mühlet ver dedi.
15. "Haydi öyle olsun. Sen mühlet verilmişlerdensin" buyurdu.
İblis, öldükten sonra diriliş ve hesaba çekilme gününe kadar kendisine mühlet verilmesini, süre tanınmasını istedi. O, bununla ölmemeyi istemişti. Çünkü, öldükten sonra diriliş gününden sonra ölüm yoktur. Yüce Allah da ona: "Haydi öyle olsun, sen mühlet verilmişlerdensin" diye buyurdu.
İbn Abbas, es-Süddî ve başkaları derler ki; Ona, bütün mahhıkatın öleceği vakit olan ilk defa Sura üfürülme vaktine kadar süre tanıdı. Ancak o, insanların âlemlerin Rabbinin huzuruna kalkacakları vakit olan ikinci üfürüşe kadar süre verilmesini istemişti. Yüce Allah onun isteğini kabul etmemişti.
Öldükten sonra kimlerin diriltileceğinden daha önceden söz edilmemiş olmakla birlikte İblis: "Diriltilecekleri güne kadar" diye bir süreden sözetmiş-ti. Buna sebep ise olayın Hz. Âdem ve onun soyundan gelenler hakkında oluşudur. Karine diriltilecek olanların da onlar olduğuna delâlet etmektedir. [37]
16. "Beni azgınlığa ittiğin için, ben de andolsun, Senin doğru yolunda onlara engel olacağım."
17. "Sonra yine andolsun, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenler-den bulamayacaksın."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [38]
1. İblisin Azgınlığı Ve Küfrünün Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Beni azgınlığa İttiğin İçin" buyruğunda geçen "azgınlık" anlamındaki "iğvâ", aşırı derecede sapıklık isteğinin kalbe yerleştirilmesi demektir. Kalbime yerleştirmiş olduğun sapıklık, inat ve istikbar arzusu sebebiyle... demektir Bu İblis'in küfrünün celılî bir küfür olmayıp inadî ve istik-barî bir küfür oluşundan dolayıdır. Daha Önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyel, 6. başlık ve devamında) de buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Denildiğine göre buradaki ifade yemin anlamındadır. Yani, beni azgınlığa ittiğin için andederim ki, şüphesiz ben, onlara Senin doğru yolunu engel-liyeceğim. Ya da, onların yolu üzerinde duracağım, demektir. Bunun bu anlamının delili de yüce Allah'ın Sâd Sûresi'nde naklettiği şu buyruktur: "Dedi ki: İzzetin hakkı için hepsini muhakkak azdıracağım..." (Sâd, 38/82) Sanki İblis, kullara musallat olma manasını da taşıdığından dolayı Allah'ın kendisini azdırmasının kadrini büyük görerek, Allah'ın nezdindeki bu kadrini de ta'zim kastıyla bu azgınlığına yemin etmiş gibidir
Bunun yemin değil de sebep anlamına geldiği de söylenmiştir ki, buna göre şöyle demiş gibi olur: Sen beni azdırdığın için... Bunun, beraberlik anlamını İfade ettiği de söylenmiştir. Yani: Senin beni azdırmanla birlikte... Soru anlamına geldiği de söylenmiştir. Sanki o, yüce Allah'a kendisini ne ile azdırdığını sormuş gibidir. Ancak, buna göre buyruğun; Beni ne dîye azdırdın? şeklinde "mim" harfinden sonra "elifsız olarak gelmesi gerekirdi.
Anlamın, beni lanetlemen suretiyle beni helak ettiğin için... şeklinde o!-duğu da söylenmiştir. Çünkü iğvâ, helak etmek anlamına da gelir. Nitekim Yüce Allah, şöyie buyurmaktadır: "Onlar, yakında ğayy ile karşılaşacaklardır." (Meryem, 19/59) Yani, helak olmakla karşı karşıya kalacaklardır.
Sen beni saptırdığın için... anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü iğvâ, saptırmak ve uzaklaştırmak demektir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır. Beni rahmetinden mahrum bırakarak hüsrana uğrattığın için, anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir.
"Kim de ziyana uğrarsa, bu ziyanı dolayısıyla kınayıcısız kalmaz."
İbnü'l-Arabî der ki: Bu kökten gelen fiiller, kişinin İşi aleyhine olarak bozulduğu yahut bizzat kendisi bozulduğu vakit kullanılır. İşte yüce Allah'ın: "Âdem Rabbine isyan etti ve (işi) bozuldu (ğavâ.)." (Tâ-Hâ, 20/121) Yani cennetteki yaşayışı bozuldu demektir. Deve yavrusunun, annesinin sütünü emip gelmesini sağlamadığı takdirde de; tabiri kullanılır. [39]
2. Allah, Hidayetin De Dalâletin De Yaratıcısıdır:
Ehl-i Sünnetin görüşüne göre yüce Allah, İblis'i dalâlete götürmüş ve onda küfrü yaratmıştır. O bakımdan burada iğvâ edilmesini yüce Allah'a nisbet etmiştir. Hakikat de budur. Çünkü malılukat arasında Allah'ın yaratmadığı hiç bir şey yoktur, Onun iradesinden sadır olmadık hiç bir şey yoktur.
Ancak İmamiye, Kaderiye ve diğerleri, kendilerine süslü gösterdiği her hususta İblis'e itaat ettikleri halde, bu meselede ona itaat etmeyerek; "İblis hata etmiştir. Çünkü o, bu şekilde azdırılmayı Rabbine nisbet etmekle hataya ehil olmuştur, yüce Allah bundan münezzehtir" derler.
Onlara şöyle denilir: İblis, her ne kadar hataya ehil birisi ise de, peki mü-kerrem ve masum bir peygamberin benzeri İfadeleri hakkında ne dersiniz? İşte Nuh (a.s)'ın kavmine şöyle dediğini görüyoruz: "Eğer Allah sizi iğva etmek (saptırmak, ya da helak etmek) isterse ben size öğüt vermek istesem bile bu öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve nihayet yalnız O'na döndürüleceksiniz." (Hûd, 11/34)
Rivayet olunduğuna göre, Tavus'a, Mescid-i Haram'da bulunduğu sırada bir adam gelir. Bu kişinin Kaderiyeden olduğu söylenmekle birlikte, ileri gelen fakilılerden idi. Tavus'un yanına oturdu, Tavus kendisine: Sen mi kalkarsın, yoksa kaldırılır mısın? Sen bunu fakih bir kişiye mi söylüyorsun denilince; Tavus şöyle dedi: İblis ondan daha fakih idi. Çünkü İblis: "Rabbim beni azgınlığa ittiğin için" dediği halde, bu adam: Kendi kendimi ben azdırıyorum, demektedir. [40]
3. Îblis'in Doğru Yoldan Gitmek İsteyenlere Engel Olması:
" de andolsun, senin doğru yolunda onlara engel" yani onları o yoldan ah koymak ve batılı kendilerine süslü göstermek suretiyle, "engel olacağım." Bu da "beni azgınlığa İttiğin için" buyruğundaki iğvâ ile ilgili olarak açıklanan üç anlama uygun olarak: Kendisi helak olduğu gibi onlar da helak olsun, yalıut kendisi sapıttığı, gibi onlar da sapıncaya, yahut kendisi ziyana uğratıldığı gibi onlar da ziyana uğratılsın diye.
Dosdoğru yol (es-Sıratu'1-Mustakİm); cennete götüren yol demektir.
Senin yolunu™ kelimesi veya edatının hazfedilmiş olmasına göre nasbedilmiştir. Nitekim Sibeveyh: Zeyd sırta ve karna vurdu," demek de böyledir. Ayrıca Sibeveyh şu beyit! de nakletmektedir:
"Yumuşaktır o (mızrak), elin sallamasıyla o da sallanıveriyor Hızlıca koşup giden tilkinin yolda kıvrılarak gidişi gibi."
(Şair burada Kuıtubrnin İşaret ettiği harf-i çerleri kullanması gerektiği halde kullanmamıştır).
Şanı yüce Allah'ın: "Sonra yine andolsun önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım" buyruğunun te'vili ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklamalardan birisi de şudur: Yani, andolsun onları haktan saptıracağım. Dünyaya rağbetlerini artıracak, ahiret hakkında da şüpheye düşmelerini sağlayacağım. İşte bu da sapıklığın en ileri derecesidir. Nitekim önceden de geçtiği üzere O: "Andolsun onları saptıracağım" (en-Nisa, 4/119) demişti. (Bk. aynı âyetin tefsirinde 1, 2 numaralı başlıklar ve devamı).
Süfyan, Mansur'dan, O, eİ-Hakem b. Uteybe'den şöyle dediğini nakletmektedir: "Önlerinden" dünyalarından, "arkalarından" âhiretlerinden, "sağlarından" yani hasenatlarından, "sollarından" yani seyyiatlarından "onlara sokulacağım" demektir.
en-Nehhas da der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Bunu daha da açıklayacak olursak: "Sonra yine andolsun önlerinden" yani, dünyada bulunan âyetleri, geçmiş ümmetlerin haberlerini yalanlayıncaya kadar dünyalarından, "arkalarından" yani, âhireti yalanlayıncaya kadar âhiretlerinden, "sağlarından" onların hasenatından ve dinleri ile ilgili çeşitli hususlardan -ki, yüce Allah'ın: "Gerçekten siz bize sağdan gelirdiniz" (es-Sâffat, 37/28) buyruğu da buna delalet etmektedir-; "sollarından" yani, günahlarından. Yani, şehvetlerine tabi olmalarını sağlayarak -çünkü şehvetlerini onlara süslü gösteren odur- "onlara sokulacağım, böylece çoğunu şükredenlerden" yani, Seni tevhid eden, itaat eden ve şükürlerini açığa vuran kimselerden "bulamayacaksın." [41]
18. "Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan! Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım" buyurdu.
"Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan." Yani, cennetten. Kınanmış ve küçültülmüş olarak" buyruğundaki; kınanmış olarak demektir. Bunun mastarı olan; Ayıp ve kusur" demektir. İbn Zeyd der ki; ile ay"1 şeydir. (Kınanmış anlamında). Aynı anlamda olmak üzere: "Onu kınadım, denilir. el-A'meş ise, bu kelimeyi; şeklinde okumuştur ki, anlamı birdir. Şu kadar var ki o, "hemze"yi (telaffuz etmeyerek) hafif okumuştur.
Mücahid der ki: Mezmûn, sürgün edilmiş demektir. Her iki anlam da birbirine yakındır. Medhûr ise, uzaklaştırılmış, kovulmuş demektir. Bu açıklamalar da Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir, asıl anlamı da itmektir.
"Yemin ederim ki, onlardan sana kim uyarsa cehennemi hep sizden dolduracağım." buyruğundaki: Yemin ederim ki... kim" ifadesinin başındaki "lâm" kasem içindir. Cevabı ise; Cehennemi... dolduracağım" ifadesidir. Birincisinin "te'kid lâm"ı, ikincisinin "kasem lam"ı olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise şudur: Kıraatin dışında bu türden olan birinci "lam"ın hazf edilmesi mümkün olmakla birlikte, ikinci "lâm"m hazfedilme-si mümkün değildir. İfadede şart ve ceza anlamı da vardır. Yani, sana kim tabi olursa Ben de onu azaplandıracağım, demektir.
Âsim, Ebu Bekr b. Ayyâş'ın rivayetine göre; şeklinde "lâm" harfini esreli oJarak okumuştur. Ancak, bazı nahivciler bunu kabul etmezler. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu okuyuşun takdiri -doğrusunu en iyi bilen AJ-lahtır- Sana tabi olduğundan dolayı... şeklindedir, "Senin için filana ikramda bulundum," demek gibi.
Mana şöyle de olabilir: "Küçültülmek, sana tabi olacaklar içindir."
"Hep sizden" buyruğunun anlamı ise, yani sizden ve Âdemoğullarından demektir. Çünkü, Âdemoğullarından daha önceden: "Andoisun ki, sizi ya rattık..." (el-A'raf, 7/11) buyruğu ile söz edilmiş ve onlara hitap edilmiştir. [42]
19. "Ey Âdemi Sen ve eşin cennette yerleşin. İkiniz de dilediğiniz yerden yeyin. Yalnız bu ağaca yaklaşmayın. O zaman zalimlerden olursunuz."
Yüce Allah, İblisi semâdaki yerinden çıkarttıktan sonra Âdem'e: Sen ve Havva cennete yerleşin, diye hitab etti. Bu yerleşmenin ne anlama geldiğine dair açıklamalar, el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet, 1. ve 2. başlıklar v.d.) geçmiş bulunmaktadır. Burada ayrıca tekrara gerek yoktur, Yine "Yalnız bu ağaca yaklaşmayın" buyruğuna dair açıklamalar orada C2/35. âyet, 7 ve 8. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hanıd olsun. [43]
20. Derken şeytan kendilerine gizli bırakılmış avret yerlerini göstermek için onlara vesvese verdi ve: "Rabbİniz size bu ağacı ancak iki melek yahut ebedî kalanlardan olmayasuuz diye yasakladı" dedi.
Yüce Allah'ın: "Derken şeytan... onlara" ikisine "vesvese verdi" denildiğinç göre o, yılanın kendisini içeri sokması suretiyle cennetin içinde bu vesveseyi onlara vermiştir. Kendisine bu hususta verilen imkân vasıtasıyla cennetin dışından bu vesveseyi verdiği de söylenmiştir. Yine bu husus, el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet, 2. başlık v.d) geçmiş bulunmaktadır.
Vesvese, gizli ses, nefsin kendi kendisine tasarladıkları anlamına gelir. O bakımdan; "Nefsi kendisine vesvese verdi," denilir, Vesvâs ise, zelzâl gibi isimdir. Avcının, köpeklerin gizli fısıltılarına, süs, zinet eşyalarının seslerine de vesvâs denilir. Şair el-A'şâ der ki:
"Ayrılıp gittiğinde zinetl erinin bir sesini işitirsin.
(Ses çıkartan bir ağaççık olan) ışrik ağacının esen rüzgârla ses çıkarması gibi."
Vesvâs, şeytanın bir ismidir. Nitekim yüce Allah: "O vesvese veren ve sinen. (şeytanVîrt şerrinden..." (en-Nâs, 114/4) diye buyurmaktadır.
"Kendilerine... göstermek için" yani, kendilerine açiğa çıkarmak için. Buradaki "lam," "lam-ı âkibet" (yani, sonunda meydana gelecek olan hususu ifade etmek için kullanılan lanı) diye bilinir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ...Sonunda onlara adavete ve hüzünlerine sebep olsun." (el-Kasas, 28/8) "Key !am"ı (... diye, için anlamını veren lam) olduğu da söylenmiştir.
"Gizli bırakılmış* yani kendilerine gizii bırakılıp üstü örtülmüş demektir. Kur'an'ın dışındaki kullanımlarda bu fiil; şeklinde Vakti tayin edilmiş, belirlenmiş gibi okunması da caizdir.
Avret yerlerini." Ferce, "avret" deniüş sebebi, açılması sahibinin hoşuna gitmediğinden ötürüdür. Bu da avretin açılışının çirkin bir şey olduğunu göstermektedir.
Denildiğine göre, avretleri başkalarına değit de kendilerine göründü. Üzederinde avretleri görünmeyecek şekilde çiçekler vardı. Ve bu çiçekler zail oldu. Üzerlerinde bir elbise bulunup sonradan bunun döküldüğü de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ancak İki melek... olmayasınız diye" buyruğundaki nasb malıaüindedir. Anlamı da; "Olmanız islenmediğinden... şeklinde olup, muzaf hazfedilmiştir. Basrahların görüşü budur. Kûfe-liler ise; Oimayasınız diye" anlamındadır derler.
Şöyle de açıklanmıştın Hayır ve şerri bilen iki melek olmayasınız diye bu yasağı koymuştur. Denildiğine göre Âdem ebedi kalmak istedi. Çünkü o, meleklerin kıyamet gününe kadar ötmeyeceklerini bilmiş idi.
en-Nehhâs da der ki: Yüce Allah, meleklerin Kur'ân-ı Kerim'de birden çok yerde bütün mahlukattan daha faziletli olduğunu açıklamıştır. İşte bu açıklamanın yapıldığı buyruklardan birisi de: "İki melek...oUnayasinız diye" buyruğunda yer almaktadır. Yüce Allah'ın; "Ben bir meleğim de demiyorum" (Hûd, 11/31); "Mukarreb meleklerde" (en-Nisa, 4/172) buyrukları da bu kabildendir.
ei-Hasen der ki: Allah, melekleri suret, kanat ve mukerrem kılınmakla üstün tutmuştur. Başkaian da şöyle demektedir: Yüce Allah, itaatle ve masiyeti terketmekle onları üstün kılmıştır. İşte bundan dolayı lıer hususta üstünlük (daha fazla faziletli oluş) sözkonusu olmakladır. İbn Fûrek ise der ki: Bu âyet-i kerimede (buna dair) bir delil yoktur. Çünkü bu buyruk ile yiyecek bir şeye arzu duymamaları bakımından iki melek olmalarını kastetmiş olması ihtimali de vardır, ibn Abbas, ez-Zeccâc ve bir çok ilim adamının tercihine göre, mü'minler meleklerden üstündür. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Ba-kara Sûresi'nde (el-Bakara, 2/33. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
el-Kelbî der ki: Cebrail, Mikâil, İsrafil ve ölüm meleği gibi meleklerden bir kesim müstesna mü'minler bütün mahlukattan üstün tutulmuşlardır. Çünkü bu melekler, Allah'ın rasullen {elçileri) arasındadırlar.
Her bir kesim, şeriatte yer alan zahiri bir takım delillere yapışmıştır. Fazilet, şüphesiz Allah'ın elindedir.
İbn Abbas, " İki hükümdar" şeklinde-"lâm" harfini esreli olarak okumuştur. Bu aynı zamanda Yahya b. Ebi Kesir ve ed-Dahhâk'm da kıraatidir. Ancak, Ebu Amr b. el-Ala, "lâm" harfinin esreli olarak okunuşunu kabul etmeyerek şöyle der: Âdem (as)'dan önce herhangi bir melik (hükümdar) yoktu ki, her ikisi de iki tane melik olmamaktan çekinsinler. en-Nehhâss der ki: Bu kıraate göre "lâm" harfinin sakin okunması caiz olmakla birlikte, birinci kıraate göre -fethanın hafif oluşu dolayısıyla- caiz değildir.
İbn Abbas der ki: Mel'un, onlara mülk sahibi olmak cihetinden yaklaştı. Bundan dolayı: "Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?" (Tâ-Hâ, 20/120) dedi. Ebu Ubeyd de Yahya b, Ebi Kesir'in (kendi kıraatine) "sonu gelmez bir mülke" anlamındaki buyruğunun apaçık bir delil teşkil ettiğini ileri sürmekte ve: İnsanlar bu kıraati terk ettiğinden dolayı biz de bu kıraati terkettik, demektedir.
en-Nehhâs der ki: (İki hükümdar anlamında) "lâm" harfinin esreli okunuşu şaz bir kıraattir, demektedir. Ebu Ubeyd'in bu açıklaması kabul edilmeyerek aşın bir hata olarak değerlendirilmiştir. Esasen Adem (a.s)'ın mülk ta-!eb edenlerin nihai mülkü olan cennetin mülkünden daha lazla bir mülke ulaşabileceğini sanması düşünülebilir mi? Diğer taraftan "ve sonu gelmez bir mülk"ün cennetin mülkünde kalmak ve içinde ebedi olarak devam etmekten başka bir anlamı da olamaz. [44]
21. Ve: "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye her ikisine de yemin etti.
Yüce Allah'ın: Her ikisine de kasem etti", yemin etti anlamındadır. Şair der ki:
"Allah adına olanca yemin etti ona; şüphesiz ki sîz Kovanından topladığımız vakit baldan da lezzetlisiniz."
Burada görüldüğü gibi bu fiil, tek bir kişi olduğu halde vezninde kullanılmıştır. Bu'da vezin ancak karşılıklı iki kişinin bir işi yapması halinde kullanılır, diyenlerin görüşünü reddetmekledir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Maide Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır.
"Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" ifadesinin takdiri: Şüphesiz ben size öğüt verenlerden bir öğütçüyüm, şeklindedir. Bu açıklamayı Hişam en-Nahvî yapmıştır. Buna benzer bir açıklama da önceden el-Bakara Sûre-si'nde geçmiş bulunmakladır. İfade: Siz bana uyun, ben size doğruyu göstereceğim, anlamındadır. Bunu da Katade nakletmektedir. [45]
22. Nihayet ikisini de aldatarak aşağıya düşürdü. Ağacı tatdıkların-da avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üst üste koyarak örtmeye başladılar. Rabbleri her ikisine: "Ben size bu ağacı yasak etmedim mî ve size şeytan muhakkak sîzin apaçık bir düşmanınızda* demedim mi?" diye seslendi.
23. "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz" dediler.
24. Buyurdu ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Siz, yer yüzünde bir süreye kadar yerleşip kalacak ve orada geçineceksiniz."
Yüce Allah'ın: "Nihayet İkisini de aldatarak aşağıya düşürdü [46] buyruğu ikisini de helake götürdü, demektir, tbn Abbas der ki: Onları yemin ile aldattı. Adem ise, her hangi bir kimsenin Allah adına yalan yere yemin edeceğini sanmıyordu. Böylelikle verdiği vesvesesi ve yemini İle onları aldatmış oldu.
Katade der ki: Onları aldatıncaya kadar onlara Allah adına yemin edip durdu. Kimi zaman mü'min Allah ile de aldaulabilir. İlim adamlarından birisi şöyle dermiş: Allah ile bizi aldatmaya kalkışan, sonunda bizi aldatır. Hz. Peygamberden gelen hadiste de şöyle buyral maktadır: "Mü'min çabuk kanar ve kerimdir. Facir ise lıilekâr ve bayağıdır."*" Neftaveyh de bu hususu şöylece dile getirmektedir:
"Şüphesiz kerim olanı istersen kandırabilirsin
Bayağı olan kimsenin ise, tecrübeli olup aldatıhnadığını görürsün."
"İkisini de... aşağıya düşürdü." buyruğu ile aynı kökten gelen: "Kovasını sarkıttı" anlamındadır. ise, çıkarttı manasınadır Bu kelimenin, onlara cüret kazandırdı demek olduğu da söylenmiştir. Yani. masiyete karşı onlara cüret verip cesaretlendirerek sonunda cennetten çıkmış oldular.
Yüce Allah in: "Ağacı tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerine cennet yapraklarından üst üste koyarak Örtmeye başladılar'
buyruğuna dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız: [47]
I. Yasağı Çiğnemenin Cezası:
"Ağacı tattıklarında" yani ağaçtan yediklerinde, demektir. Bu ağacın hangisi olduğu hususu île Adem'in bu ağaçtan nasıl yediği ile ilgili farklı gönişler, el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet, 7, başlık v.d) geçmiş bulunmaktadır.
"Avret yerleri kendilerine göründü." Önce Havva yedi, ona bîrşey olmadı. Adem de yiyince bu sefer cezaya çarpıldılar. Çünkü, daha önce el-Bakara Sûresi'nde de (az önce işaret edilen yerler) geçtiği üzere nehiy her ikisi hakkında sözkonusıı idi.
İbn Abbas der ki: Üzerlerinde elbise gibi duran beyaz çiçeği andıran örtü geri çekildi, el ve ayaklarda tırnaklara dönüştü. [48]
2. Açılan Avretlerin Örtülmesi:
"Başladılar" kelimesinin (mastarında) "fe" harfinin sakin olması da mümkündür. el-Ahreş ise, mazi ve muzari fiillerinin; şeklinde kullanıldığını nakletmektedir. Bu fiil işe başlamak anlamına gelir, Üst üste koyarak örtmeye..." buyruğunu el-Hasen, "hı" harfini esreli, "sad" harfini de şeddeli olarak okumuştur. Bunun aslı ise şeklinde olup, "te" harfi "hı" harfine idğam edilip iki sakin yan yana geldiğinden dolayı "hı" harfini esreli okumuştur.
İbn Bureyde ve Yakub ise "hı" harfini üstün olarak okumuşlar ve "te" harfinin harekesini ona vermişlerdir. "Ye" harfi ötreli olarak; şeklinde; den gelmiş gibi de okunabilir. ez-Zührî ise şeklinde, den gelmiş olarak okumuştur. Her iki şekil de hemzeli veya şeddeli okuyuş iJe nakledilmiştir.
Buyruk da: Örtünmek kastı ile yaprak koparıp üzerlerine yapıştırmaya başladılar, demek olur. Ayakkabıyı dikti," ifadesi de buradan gelmektedir. Ayakkabılara yama vuran kimseye de; denilir. ise, biz (ayakkabıyı dikmek için iğneye yol gösteren delici) anla-mmdadır.
îbn Abbas der ki: (Sözü geçen yaprak) incir yaprağıdır, rivayet olunduğuna göre Âdem (a.s)'ın avreti ortaya çıkınca cennet ağaçlarını dolaşıp, oradan avretini örtmek üzere bir yaprak almak istemiş, fakat cennet ağaçları onu azarlamıştı. Nihayet incir ağacı ona acıyarak ona bir yaprak vermişti. İşte "cennet yapraklarından üst üste koyarak önemeye başladılar" buyruğunda kastedilenler Adem ile Havva'dır. Allah da incir ağacını tatlılık ve fayda bakımından zahiri ile batınını bir birine eşit kıldı ve hefyıl ona .iki defa meyve verme özelliğini kazandırarak mükâfatlandırdı. [49]
3. Avreti Açmanın Çirkinliği Ve Tesettürün Güzelliği:
Âyet-i kerimede avreti açmanın çirkin olduğuna ve Allah'ın avretlerini öıtmeyi kendilerine vacip kıldığına de] i] vardır. İşte bundan dolayı onlar hemen avretlerini örtmeye koşmuşlardır. Cennette böyle bir emrin onlara verilmesine mani bir husus yoktur. Nitekim her ikisine de: "Yalnız bu ağaca yaklaşmayın" denilmişti.
"el-Beyân" sahibi, Şafiî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Örtünmek için ağaç yaprağından başka hiçbir şey bulamayan bir kimsenin bununla örtünmesi gerekir. Çünkü, bu şekilde bir örtünme de mümkün olan ve dışa karşı bir örtmedir. Nitekim, Adem de cennette böyle yapmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Aliah kendilerine: "Rabbleri her ikisine: Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Ve şeytan muhakkak sizin apaçık bir düşmamnızdır, demedim mi?" diye seslendi. "Rabbİmiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve rahmet etmezsen muhakkak ki zarara uğrayanlardan oluruz dediler" buyruğuna gelince; yani, yüce Allah onlara... ben size bu ağacı yasak etmedim mi diye buyurdu, onlar da; "Rabbİmiz!" diye nida ettiler. Bu. izafet terkibi halindeki bir nidadır, aslı da "Ey Rabbİmiz" şeklindedir. Buradaki Ey, nida edatının hazfinde ta'zim manası bulunduğu da söylenmiştir.
Her İkisi de günahlarını itiraf ettiler ve tevbe ettiler. -Her ikisine de Allah'ın salât ve selâmı olsun-.
Bu husus, el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet ile 37. âyetin 2. baştık v.d) geçmiş bulunuyor.
Yüce Allah'ın: "Buyurdu ki:... inin" bu buyruğa dair açıklamalar da -âyetin sonuna kadar olanlar da dahil- önceden {el-Bakara, 2/3Ğ. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [50]
25. "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan çıkarılacaksınız" buyurdu.
Buradaki bütün zamirler "yere" aittir, Âyet-i kerimenin başındaki; "Buyurdu" buyruğunun başında "vav" gelmemiştir. Gelmesi de caizdir. Bu da: "Zeyd Amr'a şunu dedi, ona şunu dedi" demeye benzer.
26. Ey Âdemoğulları, sîze avret yerlerinizi örtecek bir libâs ile giyip süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takva elbisesine gelince, o daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Belki öğüt alırlar.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [51]
1. Örtünmeye Dair Hükümler:
Yüce Allah'ın: "Ey Âdemoğullan size avret yerlerinizi örtecek bir libas...
indirdik" buyruğu ile ilgili olarak çoğu ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime, avreti örtmenin vücubuna delildir. Çünkü yüce Allah: "Avret yerlerinizi örtecek" diye buyurmaktadır. Kimisi de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimede onların sözünü ettikleri hususa delil teşkil edecek bir taraf yoktur. Aksine bunda sadece bununla Allah'ın bize nimet İhsan etmiş olduğuna delalet vardır, o kadar.
Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Avretin örtülmesi de bu nimetlerin bir parçasıdır. Böylelikle şanı yüce Allah, Âdemoğlunun zürriyeüne avretlerini örtecek şeyleri yaratmış olduğunu beyan etmekte ve tesettürün emr olunduğuna delâlet etmektedir. Başkalarının görmesine karşı avretin örtülmesinin vücubu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak, avretin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Ebİ Zi'b der ki: Avret, erkekte, fercin kendisidir. Yani kubül ve dübürdür, başka da yoktur. Bu aynı zamanda Davud'un, Zahirîlerin, İbn Ebi Able'nin ve Taberî'nin de görüşüdür. Çünkü yüce Allah: "Avret yerlerinizi örtecek"; "Avret yerleri kendilerine göründü" (el-A'râf, 7/22) diye buyurmuştur.
Buharî'de de Enes'ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Rasulullah (sav) Hayber sokağında (bineğini) yürüttü -hadiste şunlar da zikredilmektedir:- Sonra elbisesini baldırından yukarıya doğru çekti. Halta (şu anda ben) Allah'ın Peygamberinin -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- baldırının beyazlığını görüyor gibiyim. [52]
Malik der ki: Göbek çukuru avret değildir. Bununla birlikte erkeğin, hanımının huzurunda baldırım açmasını hoş görmüyorum.
Ebu Hanîfe der ki: Dizkapağı avrettir. Bu, Ata'nın da görüşüdür.
Şafiî de der ki: Ne göbek çukuru, ne de dtzkapaklan -sahih olan görüşe göre- avret değildir.
Ebu Hâmid et-Tirmtzî'mn naklettiğine göre ise, göbek çukuru hususunda Şafiî'nin İki görüşü vardır.
Malİk'in delili Hz. Peygamber'in Cerlıed'e: "Baldırını ört. Çünkü baldır avrettir" demiş olmasıdır." [53] Buharı, bu hadisi muallak olarak zikretmiş ve şöyle demiştir: Enes'in rivayet ettiği hadis, sened itibariyle daha sağlamdır, Cerhed'in rivayet ettiği hadis ise daha ihtiyatlıdır. Tâ ki, kişi (bu ihtiyata riâyet etmek suretiyle) fukâhanın ihtilâfından kurtulmuş olsun. [54]
Cerhed'in bu hadisi de Ebu Hanife'nin dediğinin hilâfına delil teşkil etmektedir. Rivayete göre Ebu Hureyre, el-Hasen b. Ali'nin göbek çukurunu öpmüş ve şöyle demiş: Rasulullah (sav) seni nereden öpüyor idiyse ben de seni aynı yerden öpüyorum. Şayet göbek çukuru avret olsaydı, Ebu Hureyre de orayı öpmezdi, el-Hasen de ona böyle bir İmkân tanımazdı.
Hür kadına gelince; yüz ve eller müstesna her yeri avrettir. İlim ehlinin çoğunluğu da bu görüştedir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur; "Her kim bir kadın ile evlf nmek isterse, onun yüzüne ve ellerine baksın." [55]
Çünkü, ihramlı İken de açılması vacib olan azalar da bunlardır. Ebu Bekr b. Abdurrahman el-Haris b. Hişaın der ki: Tırnağı da dahil olmak üzere kadının her şeyi avrettir.
Ahmed b. Hanbel'den de buna yakın bir görüş nakledilmiştir.
Ummu'I-Veled (efendisinden çocuğu bulunan cariye) hakkında ise el-Es-rem şöyle demektedir: Ben Onun -yani Ahmed b. Hanbel'in- Um Veled'in nasıl namaz kılacağına dair sorulan soruya şu cevabı verdiğini duydum: Başını ve ayaklarını örter. Çünkü, öyle bir cariye satılamaz. Ve hür bir kadının namaz kıldığı gibi o da namaz kılar.
Cariyeye gelince, onun da göğsünün alt tarafı avrettir. O, başını ve bileklerim açabilir.
Erkek hükmünde olduğu söylendiği gibi, başını ve göğsünü açmasının mekruh olduğu da söylenmiştir. Hz. Ömer de cariyeleri başlarını öttükleri için vurur ve: Hür kadınlara benzemeyin, dermiş. Esbağ da der ki: Baldırı açılacak olursa, vakit çıkmarmşsa namazını iade etmesi gerekir.
Ebu Bekr b. Abdurra liman el-Haris b. Hİşam der ki: Cariyenin tırnağı da dahil olmak üzere her şeyi avrettir.
Ancak bu, fukalıanın görüşlerinin dışına çıkmaktır. Zira fuhaka, hür kadının farz namazı elleri ve yüzü açık olduğu halde kılabileceğini ve bu şekilde bunların yere değeceğini icma ile kabul etmişlerdir. Cariye hakkında hükmün böyle olması öncelikle sözkonusudur. Um Veled'in durumu ise, cariyeye nisbetle daha ağırdır.
Küçük çocuğun ise, avretinin hürmeti yoktur. Küçük kız, göze gelecek ve arzulanacak bir hale geldi mi, avretini örter.
Ebu Bekr b. Abdurrahman'ın deliii yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü'mirilerin kadınlarına de ki: Cilbab-larmı (dış elbiselerini) üzerlerine giyinsinler..." (el-Ahzab, 33/59)
Bir diğer delili de Um Seleme yoluyla gelen şu hadis-i şeriftir: Ona: Kadın hangi elbiseler ile namaz kılar, diye sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: Kadın dış gömlek ile ayaklarının üst taraflarını dahi örten bürüyücü baş örtüsü içerisinde namaz kılar. [56] Bu hadis, merfu' olarak da rivayet edilmiştir. Fakat onu Um Seleme'den mevkuf olarak rivayet edenler daha çok ve hıfz bakımından daha ileridirler. Bunlar arasında Malik, İbn tshâk ve başkaları da vardır. [57] Ebu Davud der ki: Bu hadisi, Abdurrahman b. Abdullah b. Dinar, Muhammed b. Zeyd'den, o, annesinden, O da Um Seleme'den şöylece merfu' olarak rivayet etmektedir: Um Seleme Rasulullah (sav)'a sordu... [58]
Ebu Ömer der ki: Burada sözü edilen Abdurrahman, hadis alimlerince zayıf bir ravi olarak kabul edilmiştir. Şu kadar var ki, Buharı onun hadisinin bir bölümünü de rivayet etmiştir. Ancak, bu husustaki icma, gelen bu rivayetten daha güçlüdür. [59]
2. İndirilen Libâs'ın Mahiyeti:
Yüce Allah: "Sîze... bir libâs... indirdik" buyruğu İle kastedilen pamuk ve ketenin bitmesini sağlayan, kendilerinden yün, kıl ve tüylerin alındığı davarların hayatta kalmasına neden olan yağmurdur. O halde bu buyruk, ileride geleceği üzere yüce Allah'ın: "Ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" (ez-Zümer, 39/6) buyruğu gibi mecazî bir ifadedir.
Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki "indirme"den kasıt, Âdem ve Havva ile birlikte başkalarına bir örnek teşkil etmek üzere bir miktar elbisenin indirilmesidir. Said b. Cübeyr der ki: "Size... indirdik", sizin için yarattık demektir. Tıpkı -ileride de geleceği gibi- yüce Allah'ın: "Ve O sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" (ez-Zümer, 39/61) buyruğunun "yarattı" anlamına gelmesi gibi.
Bunun: Biz size elbisenin ne şekilde yapılacağı ilhamını verdik, anlamına geldiği de söylenmiştir. [60]
3. Giyim Ve Süs:
Yüce Allah'ın: "Giyip süsleneceğiniz bir elbise" buyruğunu, Ebu Abdurrahman, el-Hasen ve el-Mufaddal ed-Dabbî'nin rivayetine göre Asım ile el-Hüseyn b. Ali el-Cu'rînin rivayetine göre de Ebu Anır; şeklinde okumuşlardır. Ebu Ubeyd ise böyle bir kıraati sadece el-Hasen'den rivayet etmiş ve anlamına dair bir açıklamada bulunmamıştır. Bu kelime; ( i^i-i )'in çoğuludur. Bu da mal ve elbise kabilinden olan şeyler hakkında kullanılır.
el-Ferra der ki: C j-^jJıAj ) seklinde ( u^h a-J, )'in kullanıldığı gibi kullanılır. " Kuş tüyü," Allah Teala'nın kuşu kendisi vasıtasıyla örttüğü şeyin adıdır. Bunun bolluk ve rahat geçim anlamına geldiği de söylenmiştir. Dil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş, bu kelimenin insanı örten elbise veya geçim anlamında kullanıldığıdır. Sibeveyh şu beyiti nakletmektedir:
"Giyimim yahut geçimim sizdendir. Sevgim, (aklım, fikrim) sizinledir. Sizin (beni) ziyaretiniz nadiren olsa bile."
Ebu Hatim de Ebu Ubeyde'den ( l+ij* U* J o-»j ) ifadesinin; "ona üzerindeki takım ve sair kılığı ile birlikte bir binek bağışladım" anlamında kullanıldığını nakletmektedir. [61]
4. En Hayırlı Elbise:
Yüce Allah: "Takva elbisesine gelince, o daha haya-lıdır" buyruğu ile takvanın en hayırlı elbise olduğunu beyan etmekledir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Eğer kişi takvadan bir elbise giyinmemiş iae O, çıplak gezer, dolaşır, giyinik olsa dahi Kişinin en hayırlı elbisesi Rabbine itaatidir. Hayır yoktur, Allah'a isyan edende."
Kasım b. Malik, Avf b. Ma'bed el-Cuhenî'den: "Takva elbisesi" hayadır, dediğini nakletmektedir. İbn Abbas da: "Takva elbesesi" amel-i salih demektir, diye açıklamıştır. Yine İbn Abbas'tan nakledildiğine göre, takva elbisesi, yüzde görünen (yüze yansıyan) güzel görünüş demektir.
Yüce Allah'ın öğretip kendisiyle hidayete ulaştırdığı şey anlamına geldiği de söylenmiştir.
Yine "takva elbisesi" giyimiyle yüce Allah'a karşı tevazu arz olunan ve onlarla Allah'a ibadet olunan yün ve kaba giyecekler, başkalarından hayırlıdır, diye de açıklanmıştır.
Zeyd b. Ali de şöyle demiştir: "Takva elbisesi" zırh ve miğfer, bilekler ve bacaklardır. Savaşta bunlarla korunulur. Urve b. ez-Zübeyrde: "Takva elbi-sesî" Allah'a karşı duyulan haşyettir, demiştir. Şöyle de açıklanmıştır, takva elbisesi, Allah'ın emir ve yasaklan hususunda Allah'a karşı takvalı olma duygusunu hissetmektir.
Derim ki: Sahili olan da budur. İbn Abbas ve Urve'nin görüşleri de bu anlama gelir. Zeyd b. Ali'nin açıklaması da güzeldir. Çünkü o, bu açıklamasıyla cihada teşvik etmektedir. İbn Zeyd ise bunun setr-i avret anlamına geldiğini söylemiştir, ancak bu açıklama tekrarın varlığı anlamına gelir. Zira daha önce yüce Allah: "Size avret yerlerinizi örtecek bir libas" ile "İndirdik" diye buyurmuştur,
"Bu, kaba elbiseler giymektir ve böylesi alçak gönüllülüğe, kaba ve türlü eziyetler çekmeye daha yakınlaştırıcıdır" görüşüne gelince, bunlar mücer-red iddiadan ibarettir. Çünkü, ileride de yüce Allah'ın izniyle görüleceği üzere, faziletli ilim adamları takvayı elde etmiş olmakla birlikte, ince ve yumuşak elbiseler giyerlerdi.
Medineliler ve el-Kisaî; ( J-0, ) şeklinde ilk geçen "(IL.Ü ): Libas," elbise keİtmesine atfen nasb ile okumuşlardır.
Mukadder bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir. Yani; "{^yd\ ^U LJ^l,): Ve takva elbisesini de indirdik."
Diğerleri ise bunu mübtedâ olarak ref ile okumuşlardır. JjJİ ): O* onun sıfatıdır; "(.,££ ): Hayırlıdır" buyruğu, mübtedanın haberidir.
Yani, sizin bilmiş olduğunuz ve kendisine işaret olunan takva elbisesi, size indirmiş olduğumuz avretinizi örten elbiseden de, giyinip süsleneceğiniz diğer elbiselerden de daha hayırlıdır. O halde onu giyininiz. Bunun (elbise anlamındaki "libâs" kelimesinin); "(j* h O" takdiri ile ref olunduğu da söylenmiştir. Yani o, takva libasıdır. Yani o, avreti örtmektir. İbn Zeyd'in açıklaması da bu esasa binaen anlaşdır.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Takva libasına gelince, işte o hayırlı olandır. Buna göre buradaki; "( ^Ui h Şu," bu anlamındaki işaret zamiri; "(_>* ): O" zamiri anlamındadır. Ancak, ilk i'rab şekli, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır.
el-A'meş ise "(>*■ iSj&[ J-Mj ): Takva elbisesi daha hayırlı olandır" şeklinde okumuş ve; { .illi ): O'yu okumamıştır. Ancak böyle bir kıraat Mushaf'ta yazılı olana muhaliftir.
"Bu, Allah'ın âyetlerindendir." Yani O'nun yaratıcı olduğuna delil teşkil eden hususlardandır. Buradaki "( JUi ) Bu," ya sıfat olarak, yahut bedel olarak, veya atf-ı beyan olarak ref mahallindedir. [62]
27. Ey Âdemogullarıl Şeytan, ana ve babalarınızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sîzin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak Biz, şeytanları iman etmeyenlerin velileri kıldık.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [63]
1. Avreti Örtmenin Gereği:
Yüce Allah'ın: "Ey Âdemoğulları... sakın sizi de fitneye düşürmesin" buyruğu, şeytan anne ve babanızı cennetten çıkartmak suretiyle fitneye düşürdüğü gibi, sizi de fitneye düşürerek dinden, uzaklaştırmasın, demektir.
Baba," müzekker için, Anne" de müennes için kullanılır. Buna binaen anne-babayı anlatmak üzere; Ebeveyn" denilmiştir.
Elbiselerini sıyırarak..." ifadesi, hal olarak nasb mahal-lindedir. Bu Cennetten" üzerine vakıf yaptıktan sonra istinaf (yeni cümle başlangıcı) da olabilir.
Kendilerine göstermek İçin" fiil t de "key lâm'ı" dolayısıyla nasb edilmiştir.
Çünkü o da kabilesi de sizi... görürler" buyruğunda asıl şekii; Sizi görür," şeklinde iken, hemze tahfif edilmiş (yani med harfi içerisinde kaynaştırılmış) tir.
Kabilesi" de mahzuf bir isme atfedilmiştir ki, ondan önce geçen O zamiri de yapılan bu atfin güzel olması için gelmiş bir tek'iddir. Yüce Allah'ın: Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin" (el-A'raf, 7/19) buyruğunda (sen zamirinin atıftan önce) zikredîldiği gibi. İşte bu da atıf yapmaksızın, " Ben ve Amr seni gördüm" şeklindeki kullanışın güzel olmadığını ve zamirin de açıktan söylenen gibi olduğunu göstermektedir.
Yine bu buyrukta avretin örtülmesinin vacib oluşuna da delil vardır. Çünkü yüce Allah: "Üzerlerinden elbiselerini sıyıyarak..." diye buyurmaktadır.
Başkaları da der ki: Bu buyrukta Hz. Âdem'in başına geldiği gibi, nimetin zeval bulmasından bir sakındırma vardır. Ancak bu görüş, Adem'in şeri-acinin bizim için de bağlayıcı olduğunun sabit olması halinde uygun bir açıklamadır. Oysa durum böyle değildir. [64]
2. Cinlerin Ve İnsanların Birbirlerini Görmeleri:
"Yüce AJlah'ın: Çünkü o da kabilesi de sİzL.. görürler" buyruğundaki "kabilesi" onun askerleri demektir. Mücahid der ki: Bunlarla cinleri ve şeytanları kastetmektedir. İbn Zeyd ise, nesli anlamına gelir, demiştir. Onun kuşağı anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Sizîn kendilerini göremeyeceğiniz yerden" buyruğu İle ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: Burada cinlerin görülmeyeceğine dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah: "Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden"
dîye buyurmuştur.
Görülmelerinin mümkün olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah onları göstermek isteyecek olursa, görülünceye kadar onların cisimlerini açığa çıkartır. en-Nehhas der ki: "Sîzin kendilerini göremeyeceğiniz yerden" ifadesi cinlerin, bir peygamber zamanı olması müstesna, görülmeyeceklerine delildir. Peygamber zamanında görülmeleri ise, onun peygamberliğine delalet etmesi içindir. Çünkü yüce Allah onları içinde bulundukları hilkatleriy-le görülmeyecek şekilde yaratmıştır. Ancak, aslî suretlerinden başka bir surete nakledildikleri vakit görülebilirler. Bu ise, ancak ve ancak peygamberler -Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun- döneminde olabilen mucizelerdendir.
ei-Kuşeyrî der ki: Şanı yüce Allah, bugün için adetini Ademoğu 11 arının şeytanları göremeyecekleri şekilde icra etmektedir.
Hz. Peygamberden de: "Şüphesiz şeytan Âdemoğlunun içinden kanın aktığı gibi akar" [65] diye buyurduğu nakledilmektedir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "O (şeytan) ki, insanların göğüslerine vesvese verir." (en-Nâs, 114/5) Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz meleğin de -kalbe- bir telkini, şeytanın da bir telkini vardır. Meleğin telkini hayır vadetmek ve hakkı tasdik etmek hakkındadır. Şeytanın telkini ise, kötülük vadetmeye ve hakkı yalanlamaya dairdir." [66] Bu hadis, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/2Ğ8. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Görülmeleri ile ilgili sahih bir takım haberlerde gelmiş bulunmaktadır. Bu-harî, Ebu Hureyre (r. a)'dan şöyle dediğini rivayet ermektedir: Rasulullah (sav), beni ramazan zekâtını korumakla görevlendirdi, diyerek uzunca bir olay nakletti ve orada hurmalardan alıp yiyen cinniyi yakaladığını, Peygamber (sav)'ın da: "Dün senin esirin ne yaptı" diye kendisine sorduğunu nakletmektedir...[67] Bu hadis de el-Bakara Sûresi'nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Müslim'in Sahih'İnde de Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah'a yemin olsun, eğer kardeşim Süleyman'ın duası olmasaydı, Medtnelilerin çocuklarının kendisiyle oynayacağı şekilde zincire vurulmuş haliyle sabahı edecekti" diye kendisine karşı çıkan ifrit hakkında açıklamalarda bulunduğu nakledilmektedir. [68] İleride yüce Allah'ın izniyle Sâd Sûresi'nİn tefsirinde (37/35. âyette) gelecektir,
"Muhakkak Biz, şeytanları iman etmeyenlerin velileri kıldık." Yani, cezalarını artırmak için böyle yaptık ve haktan uzaklaşmak hususunda onları birbirine eşit kıldık. [69]
28. Onlar bir hayasızlık yapsalar: "Biz atalarımızı da bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De kî: "Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"
Burada geçen "hayasızlık (el-Fâlıişe.)", müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre, (cahiliye donemi Araplarının) Beytin etrafında çıplak olarak tavaf etmeleridir. el-Hasen ise bu şirk ve küfürdür, diye açıklamıştır. Onlar, bu yaptıklarına geçmişlerini taklit etmelerini ve Allah'ın da kendilerine bunu emretmiş olduğunu delil diye ileri sürüyorlardı.
el-Hasen der ki: "Allah da bize bunu emretti." buyruğu, onlar, eğer Allah bizim bu yaptığımızı hoş görmeseydi, bizim bu durumumuzu başka bir durumla değiştirmemizi sağlardı demişlerdi diye, açıklamıştır.
"De ki: Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez." Böylelikle onların kendiliklerinden yalan hüküm verdiklerini ve Allah'ın bu iddia ettikleri şeyleri kendilerine emretmiş olduğuna dair bir delillerinin bulunmadığını açıklamaktadır.
Taklidin kötülüğü ve onların cahilce bir çok uygulamalarının kötülenmesi ile ilgili bir takım açıklamalar daha önceden de geçmiş idi. İşte bu da onlardan birisidir. [70]
29. De ki: "Rabbİm adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi doğrultun. Ve dininizi yalnız O'na halis kılarak ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz."
30.0, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Muhakkak onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler. Üstelik doğru yolu bulduklarını da sanırlardı.
Yüce Allah'ın: "De ki; Rabbİm adaleti emretti" buyruğu ile ilgiii olarak İbn Abbas bunu, "la ilahe il(aliah"ı emretti diye açıklamıştır. Buradaki el-Kıst'ın adalet demek olduğu da söylenmiştir. Yani Rabbİm adaleti emretmiştir, o halde O'na itaat ediniz. Buna göre ifadede bir hazf söz konusudur,
"Her secde yerinde" yani, bulunduğunu?, her mescidde "yüzlerinizi doğrultun." Kıldığınız her namazda kıbleye dönerek O'na yönelin demektir. "Ve dininizi yalnız O'na halis kılarak" O'nu tevhid ederek ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmaksızın "ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine < O'na) döneceksiniz." Bunun bir benzen de yüce Allah'ın: "Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz." (el-En'âm, 6/94) buyruğudur ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Gibi" deki "kâr nasb mahallindedir. Yani: Sizi ilkin yarattığı gibi döneceksiniz. Bu da, sizi ilk defa nasıl yaratmış ise, sizi tekrar yaratacaktır, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu, makabline taalluk etmektedir. Yani, siz oradan çıkartılacaksınız. Nitekim sizi ilkin yarattığı gibi yine (O'na) döneceksiniz, demektir.
"O, bir kısmına hidayet verdi" buyruğundaki Bir kısmına" lafzı, Döneceksiniz"dekî "siz" zamirinden hal olarak nasbedilmiştir.
Yani, kimisi mutlu kimseler, diğerleri de bedbaht kimseler olmak üzere iki fırka halinde geri döneceksiniz.
Bunu, Ubey'in; Siz, İki fırka halinde döneceksiniz. Fırkanın birisine hidayet vermiş, diğerine ise sapıktık hak olmuş olarak" şeklindeki el-Kisaîden nakledilen kıraati de pekiştirmektedir.
Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî de yüce Allah'ın: "O, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu" buyruğu hakkında şöyle demektedir: Allah, baştan beri sapıklık için yarattığı kimseyi de sonunda sapıklığa vardırır. İsterse o, hidayet bulmuşların amelleriyle amel etsin. Kimi de hidayet üzere yarattı ise, sonunda da onu hidayete ulaştırır. İsterse sapık kimselerin amelleriyle amel etsin. Allah, İbüs'in hilkatini sapıklık üzere başlattı. O da meleklerle birlikte mutlu edici ameller isledi. Daha sonra yüce Allah, kendisini ilkin yarattığı şeye geri döndürdü. Ve: "Vfe o,'kâfirlerdendi" (el-Bakara, 2/33.) diye buyurdu.
İşte bu da Kaderiye'ye ve ona tabi olanlara açık bir red mahiyetindedir.
Bir kısmı" kelimesinin;Hidayet verdi" buyruğu ile nasb edildiği de söylenmiştir. İkinci olarak gelen Bir kısmına da" şeklindeki ikinci kelimenin de hazfedilmiş bir fiil ile nasbedildiği söylenmiştir. Yani; Bir kısmını da saptırdı," takdirindedir. Sibeveyh de şu iki beyiti nakletmektedir:
"Silah taşıyamaz oldum ve devenin
Ürküp kaçtığı vakit başını yakalayamaz (dizginlerini tutamaz) oldum Yanından geçtiğim vakit yalnız başıma, kurttan korkar oldum Hatta rüzgârlardan da yağmurlardan da korkuyorum."
el-Ferrâ der ki: Eğer bu, (Allah'ın kelâmı dışında benzer terkiblerde insan sözlerinde) merfu' da olsa, caiz olurdu.
"Muhakkak onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler" buyruğunda geçen "Muhakkak onlar" ibaresini İsa b. Ömer, hemzeyi üstün olarak; şeklinde; Çünkü onlar" anlamı şeklinde okumuştur. [71]
31. Ey ÂdemoğuUarı! Her mescldde linetinizi alın. Yeyin, İçin, israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [72]
1. Bu Ayette Hitap Bütün İnsanlaradır:
Yüce Allah'ın: *Ey Âdemoğulları" hitabında, o dönemlerde Beytullahı çıplak olarak tavaf eden Araplar kastedilmekle birlikte, hitap, bütün insanlaradır. Ve bu buyruk bundan dolayı namaz için yapılmış bütün mescidler hakkında umumidir. Çünkü, sebebin özelliği değil, hükmün umumiliği nazar-ı itibara alınır.
İlim adamları arasında bununla tavafın kastedilmiş olacağını kabul etmeyenler de vardır. Çünkü tavaf yalnızca tek bir mescidde söz konusu olur. Bütün mescidler için söz konusu olan şey ise namazdır.
Ancak bu, şeriatın maksatları kendisine gizli kalmış olan kimselerin söy-liyeceği bir sözdür. Müslim'in Sahihinde İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Kadın, çıplak olarak Beyt'i tavaf eder; bu arada: Kendisiyle tavaf edebileceği bir elbiseyi ödünç olarak kim verebilir, diye seslenir ve aldığı bu elbiseyi ferci üzerine koyar ve şöyle dermiş:
"Bugün onun bir kısmı yahut tamamı görünüyor olabilir Ama ben ondan görünen kısmını kimseye helal kılmıyorum."
Bunun üzerine şu: "Her mescidde zlnetinizi alın" âyeti nazil oldu.[73]
Burada sözü geçen kadın ise, Dubaa bint. Âmir b. Kurt'dur. Bunu, Kadı îyad ifade etmiştir.
Yine Müslimin Sahih'inde Hişam b. Urve'den, o da babasından rivayete göre, babası şöyle demiş: Araplar, el-Hums diye bilinenler müstesna Beyti hep çıplak tavaf ederlerdi. el-Hums diye bilinenler ise, Kureyş ve ondan gelenlerdir. Humslann, kendilerine elbise vermeleri hali müstesna Beyti çıplak olarak tavaf ederlerdi. Erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara elbise verirdi. Hums diye bilinenler ise, Müzdelİfenin dışına çıkmazlar, diğer insanların hepsi ise, Arafat'da vakfe yaparlardı.[74]
Müslim'den başka eserlerde de şu zikredilmektedir: Ve biz, Harem ehliyiz. Araplardan herhangi bir kimsenin bizim elbisemiz dışında bir elbiseye bürünmüş olarak tavaf etmemesi, bizim topraklanmıza girdi mi, bizim yemeklerimizden başka bir yemek yememesi gerekir diyorlardı. Araplardan Mekke'de kendisine elbise verecek bir arkadaşı bulunmayan ve ücretle kiralayacak kadar maddi imkânı olmayan kimse, şu iki halden birisini yapmak zorundaydı. Ya Beyti çıplak olarak tavaf edecekti yalıut da kendi elbiseleriyle tavaf edecekti. Tavaf ettiği elbiselerini de tavafını bitirdi mi, üzerinden çıkarıp atacak ve kimse de onlara dokunmayacaktı, Bu elbiseye de (çıkarılıp atılan anlamında): el-Lekâ denilirdi. [75]
Araplardan birisi de şöyle demiş:
"Benim ona yaptığım yeterdir: Üzerine hücum edip onu Kendisine yaklaşılmayan tavaf edenlerin önünde atılmış bir elbiseye
dönüştürmüş olmam."
İşte Araplar, yüce Allah Peygamberi Muhammed (sav)'ı gönderdiği vakte kadar bu tür bir cehalet, bid'at ve sapıklık üzere idiler. Yüce Allah da Peygamberine: "Ey Âdemoğulları, her mescldde zînetinizl alın* âyetini indirdi ve Rasulullah (sav)'ın müezzini de: "Şunu bilin ki, çıplak bir kimse Beyti tavaf etmeyecektir." [76]
Derim ki: Burada kasıt, namazdır diyenler, bunun da zineti ayakkabılardır, demişlerdir. Çünkü, Kürz b. Vebra, Ata'dan, o, Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre, Peygamber (sav) bir seferinde: "Namazın süsünü takınınız" diye buyurmuş. Ona, namazın süsü nedir diye sorulunca: "Ayakkabılarınızı giyinip onlarla namaz kiliniz" diye buyurmuştur.[77]
2. Namazda Setr-İ Avret:
Âyet-i kerime, önceden de geçtiği üzere avretin örtülmesinin vücubuna delildir. İlim ehlinin çoğunluğu (cumhur) da avretin örtülmesinin namazın farzlarından olduğu görüşündedir. el-Ebherî ise, o, genei olarak bütün hallerde farzdır. İnsanın namazda da namazın dışında da avretini insanlardan saklayıp örtmesi görevidir. Sahih olan görüş de budur. Çünkü, Hz. Peygamber, el-Misver b. Mahreme'ye şöyle demiştir: "Don, elbiseni al ve çıplak olarak yürümeyin." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.'[78]
İsmail el-Kadî ise, setr-i avretin namazın sünnetlerinden olduğu görüşündedir. Buna, şunu delil göstermektedir: Eğer, setri avret namazda farz olsaydı, çıplak kimsenin namaz kalmasının caiz olmamajSi gerekirdi. Çünkü namazın farzlarından olan her şeyin güç yetirilebilmekle birlikle yerine getirilmesi yahut da olmadığı takdirde onun bedelinin yapılması gerekir, ya da tamamıyla sakil olur. Oysa setr-İ avrette durum böyle değildir.
İbnü'l-Arabî der ki: Setr-i avret, namazda bir farzdır. O bakımdan bir imam rükuda iken elbisesi düşüp de dübürü açılacak olsa, o da başını kaldırıp açılan yerini örtse bu onun için yeterlidir, görüşü İbn Kasım'a aittir. Sahnûn ise şöyle demektedir: Ona uyanlardan kim ona bakarsa, namazını iade eder. Yine Sahnûn'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir; İmam da cemaat de namazlarını iade ederler. Çünkü setr-i avret namazın şartlarından bir şarttır. Açılacak olursa namaz batıl olur. Bu görüşünde asıl dayanağı ise taharettir (yani taharet gibi setr-i avreti de şart görmesidir).
Kadı İbnü'l-Arabî der ki: Namazları batı] olmaz diyenler böyle bir şartın sözkonusu olmadığından dolayı bu görüşü benimsemiştir. Elbisesini alıp ör-tünse, namazı sahih olur, fakat ona bakanların namazı batıl olur, diyenlerin görüşüne gelince, bu silinmesi gereken bir sa.hife (iltifat edilmemesi gereken bir görüş) ve kendisiyle uğraşılması caiz olmayan bir kanaattir.
Buharı ve Nesaîde Amr b. Seleme'den şöyle dediği nakledilmektedir: Benim kavmim, Rasulullah (sav)'ın yanından döndüklerinde dediler ki: Peygamber şöyle buyurdu: "Aranızda Kur'ân'ı en çok (ezbere) bileniniz size İmamlık yapsın." Bunun üzerine beni çağırdılar, bana rükû ve sücudu öğrettiler. Ben de onlara namaz kıldırıyordum. Üzerimde sökük bir cübbe vardı. Babama: Oğlunun kıçım biz görmeyelim diye (onu, giydireceğin bir elbise ile.) önemem misin?" Nesaî'nin lafzı ile rivayet bu şekildedir. [79]
Sehl b. Sa'd'dan da şöyle dediği sabit olmuştur: Erkekler, Rasulullah (sav)'ın arkasında namaz kıldıklarında büründükleri elbiselerinin darlığından dolayı onları küçük çocuklar gibi boyunlarında düğüm yapıyorlardı. Birisi de şöyle dedi: Ey Kadınlar topluluğu, erkekler başlarını (secdeden) kaldırmadıkça, siz başlarınızı kaldırmayınız. Bunu da Buharı, Nesaî ve Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.[80]
3. Kişinin Kendi Avretini Görmesinin Hükmü:
Kişinin kendi avretini görmesinin hükmü hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır:
Şafiî der kî: Eğer elbise dar ise, onu ya ilikler ya da Üzerindeki gömleğin kenarları çekilip de yakası tarafından avreti görülmesin diye bir şeylerle iliştirir. Bunu yapmayacak olur da kendi avretini görecek olursa, namazı iade eder. Ahmed'in de görüşü budur.
Malik ise, düğmeleri iliklenmeden ve üzerinde şalvar bulunmaksızın entari İle namaz kılmaya ruhsal vermiştir. Ebu Hanife ve Ebu Sevr'in görüşü de budur. Salim gömleğinin (entarisinin) düğmelerini iliklemeksizin namaz kılardı.
Dâvûd et-Taî der ki: Eğer sakalı büyükse bunda bir mahzur yoktur. Bu anlamda bir görüşü el-Esrem, Ahmed'den nakletmektedir.
Eğer kişi imam ise, ridasız (belden yukarısını örten elbise) namaz kılma-malıdır. Çünkü bu zinettendir.
Ayakkabı İle namaz kılmanın da zinetten olduğu söylenmiştir. Bunu da Enes, Peygamber (sav)'dan rivayet etmiş olmakla birlikte sahih değildir.
Yine denildiğine göre, namazın zineli (süsü), rükûa giderken ve rükûdan kalkarken elleri kaldırmaktır.
Ebu Ömer der ki: Her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü ise tekbir getirmek ve elleri kaldırmaktır.
Ömer (r.a) da şöyle demiştir: Allah size bolluk vermiş ise siz de kendiniz için bolluk yapın. Bir adam elbiselerini giyinerek bir İzar (belden aşağısını örten elbise) ve bir rida ile (belden yukarısını örten elbise), bir izar ve bir gömlekle, bir izar ve bir cübbe ile, şalvar ve rida ile, şalvar ve gömlek ile, şalvar ve cübbe İle -zannederim: Yanın şalvar ve gömlek ile de dediğini zannediyorum- yarını şalvar ve rida ile, yarım şalvar ve cübbe ile (kılsın). Bunu da Buharî ve Dârakutnî rivayet etmiştir. [81]
4. Yemek, İçmek Ve İsraf Etmemek:
Yüce Allah'ın: "Yeyin, için, israf etmeyin" buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Yüce Allah bıı âyet-i kerimede israf veya büyüklerime söz konusu olmadığı sürece yemeyi ve içmeyi helal kılmaktadır.
İhtiyaç gereği olan miktar ise -ki bu da açlığı susturan ve susuzluğu gideren miktardır- aklen de şer'an de mendup (teşvik edilmiş) dır. Çünkü, bu kadarı ile nefis muhafaza edilir (hayatta kalınır) ve duyular korunabilir. Bundan dolayı şeriatte visal orucu yasağı varid olmuştur. Zira visal, (iftar ve sahur yemeksizin günlerce oruç tutmak) hem bedeni güçsüz bırakır, hem de nefsi öldürür. İbadet etmeye takat bırakmaz. Bu ise, şeriatin yasakladığı aklın da reddettiği birşeydir. Nefsini ihtiyaç duyduğu kadarından alıkoyan kimsenin iyilik namına bir payt olmayacağı gibi, zühtten de pay sahibi olduğu söylenemez. Çünkü, aciz bırakmak ve zayıf düşürmek suretiyle kendisini mahrum etliği itaatleri işlemenin sevabı daha çok, ecri daha büyüktür.
İhtiyaç miktarından fazlası( nı yeyip içmek) hususunda iki farklı görüş vardır. Bunun haram olduğu söylendiği gibi, mekruh olduğu da söylenmiştir.
İbnü'l-Arabî der ki: Sahih olan da budur. Çünkü doyma miktarı beldeden beldeye, zamandan zamana, yaştan yaşa ve yiyecekten yiyeceğe farklı farklıdır.
Şöyle de denilmiştir: Az yemenin pek çok faydaları vardır. Az yiyenin bedenen daha sıhhatli, hafızasının daha güzel, kavrayışının daha açık, uykusunun daha az ve daha çabuk haraket edebilen bir kişi olması, bunlar arasındadır. Çok yemek halinde ise, mide gereksiz şeylerle doldurulur ve lüzumsuz şişirilir. Çeşitli hastalıklar bundan ortaya çıkar. O bakımdan az yemenin gerektirdiğinden çok daha fazla ilaca ihtiyaç duyulur.
Fakihlerden birisi: En büyük ilaç gıda miktarlarını aşmamaktır, demiştir. Peygamber (sav) da bu hususu tabiplerin sözlerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde kalplere rahatlık veren bir ifadeyle şöylece dile getirmiştir: "Ademoğlu karnından daha köıü bir kap doldulmuş değildir. Ademoğluna sulbünü (iskeletini) ayakta tutacak bir kaç lokmacık yeter. Eğer mutlaka (çok yemesi) gerekiyorsa, (midesinin) üçte birini yemeğine, üçte birini içeceğine, üçte birini de nefesine ayırsın." Bunu Tirmizî, el-Mikdam b. Madîkerib yoluyla rivayet etmiştir.[82]
İlim adamlarımı/ der ki: Eğer Bokrat (Hipokral) bu paylaştırmayı işitmiş olsaydı, bu hikmetten hayrete düşerdi.
Nakledildiğine göre Harun er-Reştd'in oldukça maharetli hristiyan bir doktoru varmış. Bir gün Ali b. eMlüseyn <b. Vâkid)'e şöyle sormuş: Sizin Kitabınızda tıp ilmî namına bir şey yoktur. Halbuki ilim iki türlüdür. Biri ed-yan (dinler) ilmi diğeri ebdan (bedenler) iimi. Ona, Ali b. el-Hüseyin şu cevabı vermiş: Yüce Allah tıbbın tamamını Kitabımızda yer alan yarım âyette hülasa etmiştir. Hristiyan doktor bu hangisidir diye sorunca O, şu cevabı vermiş: Bu yarım ayet, yüce Allah'ın: "Ycyin, için, israf etmeyin" buyruğudur. Hristiyan doktor şu cevabı vermiş: "Rasulünüzden tıbba dair bir şey nakledilmiyor." Bu sefer Ali b. el-Hüseyn şu cevabı vermiş: Rasuluhah (sav) da tıbbı bir kaç kelimede özetleyi vermiş. Bunlar hangileridir diye sorunca, Ali şu cevabı vermiş: "Mide hastalıkların yuvasıdır. Koruma, her türlü tedavinin başıdır. Sen, her bedene alıştırdığın kadarını ver." [83] Bunun üzerine hristiyan şu cevabını vermiş: Kitabınız da Peygamberiniz de Calinos'a tıp diye bir şey bı-rakmamtşur.
Derim ki: Denildiğine göre, hastanın tedavisi iki eşit bölüme ayrılır. Yarısı ilaçla tedavidir, yansı da perhizdir. İkisi bir araya geldi mî, hasta kişi iyileşmiş ve sıhhatine kavuşmuş kabul edebilirsin. İkisinden biri Lorcih edilecek olursa, perhizin tercihi daha uygundur. Zira perhizi terk ile birlikte tedavinin bir faydası olmaz. Ama ilaç kullanmamakla birlikte perhiz faydalı olur. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Her türlü tedavinin esası perhizdir." [84]
Allahu a'lem bununla kastedilen her türlü ilaca ihtiyaç bırakmayacağıdır. O bakımdan şöyle denilmişür: I lintlilerin bütün tedavileri perhizden ibaret -lir. Hasta olan kişi bir kaç gün süre ile yemekten, içmekten ve konuşmaktan uzak durur, sonunda iyileşip sağlığına kavuşur. [85]
5. Az Yemek Ve İçmekle Yetinmek, Mü'minin Sıfatlanndandır:
Müstim, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmekledir: JKâfir kimse, yedi bağırsakla ver. Mii'min ise tek bir bağırsakta yer." [86]
İşte bu, Hz. Peygamberin dünyalıktan az ile yetinmeye, dünyada zühde ve yeteri kadarı ile kanaatkârlık etmeye bir teşviktir. Araplar, az yemekle övünür ve çok yemekten dolayı başkalarını yererlerdi. Nitekim şairlerinden birisi şöyle demektedir:
"Aşırı gitmeyecek şekilde yiyecek olursa, közde kızartılmış bîr ciğer parçacığı Yeter ona ve küçük bir bardak su ile kanar."
Um Zer' de İbn Ebi Zer' hakkında şunları söylemektedir: "Ve onu oğlağın kolu doyurur. " [87]
Hatim eı-Taî de çok yemeyi yererek şunları "söylemektedir:
"Eğer sen karnına istediği şeyleri verecek olsan ve bir de fercine
Her ikisi birlikte yerilme (sebebi)nin en sonuna kadar seni götürürler."
el-Hattabî der ki: Hz. Peygamberin: "Mü'min tek bir bağırsakta yer" buyruğunun anlamı: O, doymayacak kadar yer ve başkasını kendisine tercih ederek azığından başkasına birşeyler artırır, yediği kadarı ile de kanaat getirir, demektir. Bununla birlikte birinci açıklama şekli daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Hz. Peygamberin: "Kâfir ise yedi bağırsakta yer" buyruğunun umum ifade etmediği söylenmiştir. Çünkü, tanık olunan durum, hadisin umum iFade ettiğini kabul etmemize engeldir. Çünkü, bir mü'minden daha az yiyen bir kâfir bulunabilir ve kâfir İslâm'a girdikten sonra da yemesinde artış ya da eksiliş olmayabilir.
Bunun, muayyen bir kimseye işaret olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: el-Cahcah el-öıfarî, yahut Sümame b. Usâl, ya da Nadla b. Amr el-Gıfari, veya Basra b. Ebi Basra el-Ğifarî diye bilinen bir kâfir kişi (yahut böyle anılanlardan birisi) Peygamber (sav)'a misafir olmuş. Yedi koyundan sağılan sütü içmiş. Sabah olunca İslâm'a girmiş, bu seter tek bir koyundan sağılan sütü içmiş ve onu da bitirememiş. Bunun üzerine Peygamber (sav) bu hadisi irad buyurmuş. Buna göre Hz. Peygamber, şu (kâfir iken) demiş gibi olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Denildiğine göre kalbi tevhid nuru ile nurlamnca, bu sefer yemeğe, itaat edebilmek için gerekli gücü elde edebilecek vasıta gözüyle bakmaya başlar ve ondan ihtiyaç kadarını aldı. Küfür dolayısıyla kalbi karanlık iken, kâfirin yemesi İshal oluncaya kadar çokça otlayan bir hayvanın yemesi gibiydi. Sözü geçen bağırsakların hakikat anlamıyla kullanılıp kullanılmadığı hususunda da farklı görüşler vardır.
Hakikat anlamında olup tıp ve teşrih (anatomi) bilginlerince bilinen isimleri olduğu söylendiği gibi, bunlar obur kimsenin kendileri sebebiyle yemek yediği yedi sebepten kinaye olduğu da söylenmiştir. Böyle bir kimse ihtiyaç duyduğu için, aldığı bir haber dolayısıyla, koku alması, görmesi, dokunması ve tatması dolayısıyla ve daha çok yiyeyim düşüncesiyle yer.
ŞÖyie de açıklanmıştır: Bu, yedi bağırsağı olan kimsenin yediği kadar yemesi anlamındadır. Mü'min ise yemekten çabuk et çekmesi bakımından yalnızca tek bir bağırsağı olan kimse gibi yer. Böylelikle, kâfir ile yediği yedi bölümün yalnızca bir bölümünde ortak yer (yedide biri kadar yer), kâfir ise ondan yedi kat fazla yer, demektir.
Bu hadiste geçen bağırsak mide anlamındadır. [88]
6. Yemek Yeme Adabı:
Bu husus açıklandıktan sonra şunu bil ki, insanın yemekten önce ve sonra ellerini yıkaması müstehapur. Çünkü, Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yemekten önce ve sonra abdest berekettir." [89]
Bu, Tevratta da böyledir. Bunu, Zâzan, Selman'dan rivayet etmiştir.
Malik ise, temiz elin yıkanmasını mekruh görürdü. Ancak, hadise uymak daha uygundur.
Sıcak mıdır, soğuk mudur bilmeden bir yemek yememelidir. Çünkü, eğer yemek sıcaksa bundan eziyet duyar. Rasuîullah (sav)'dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Yemeği soğutunuz. Çünkü sıcak bereketsiz olur." Bu hadis tle sahih bir hadistir' [90] ei-Bakara Sûresi'nde daha önce geçmişti.
Yemeği koklamamak da adaptandır. Çünkü bu, hayvanların işidir. Bunun yerine canı çekerse ondan yer, hoşlanmasa onu bırakır. Aç gözlü sayılmasın diye de lokmalarını küçültür ve çokça çiğner. Başında "Bismillah" der, sonunda "elhamdülillah" der. Elhamdülillah derken onunla beraber oturanlar yemeklerini biıirmemişse sestnt yükseltmez. Çünkü sesinin bu şekilde yükselmesi onların yemek yemelerine mani olabilir.
Yemek adabı pek çoktur. Bunlar onların bir bölümüdür. Bir diğer bölümü de yüce Allah'm izniyle Hûd Sûresi'nde C11/69. âyetin tefsirinde) gelecektir.
İçmenin de bilinen bir takım adabı vardır. Bunlar, yaygın olduklarından dolayı onlardan söz etmiyoruz. Müslim'in Salıih'inde de İbn Ömer'den Ra-suluttah (sav)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmekledir: "Sizden herhangi bîr kimse yemek yiyecek olursa sağ eliyle yesin, İçecek olursa da sağ eliyle içsin, Çünkü şeytan sol eliyîe yer ve sol eliyle içer. [91]
7. İsraftan Kaçınmak:
Yüce Allah'ın: "İsraf etmeyin" buyruğu, çok yemek suretiyle israf etmeyin demektir. Buna göre israf çok içmekte de sözkonusu olur. Bunların fazlası mideye ağırlık verir, insanın Rabbine hizmetini aksatır. Nafile hayırlardan payına düşeni yerine getirmekten alıkoyur. Eğer bunu da aşarak üzerine vacib olanı yerine getirmekten engelleyecek noktaya gelirse, bu sefer bu fazla yeme ve içme ona haram olur. Yemesinde ve içmesinde israfa kaçmış olur.
Esed b. Musa, Avn b. Ebi Cuhayfe'den, o da babasından (Ebu Cuhayfe'den) şöyle dediğini rivayet etmektedir; Oldukça yağlı bir etle tirit yedim. Peygamber (sav)'a geğire geğire giıtim. Şöyle buyurdu: "Ey Ebu Cuhayfe şu geğirmeni kes. Çünkü, dünyada insanlar arasında en çok doyan kimseler kıyamet gününde en uzun aç kalacak kimselerdir." [92] Bundan sonra Ebu Cuhayfe, dünyadan ayrılıncaya kadar karnım dolduracak kadar yemedi. Sabah (öğlen) yemek yedi mi akşam yemezdi, akşam yedi mi, sabah yemezdi.
Derim ki: İşte Mz. Peygamberin: "Mü'min, tek bir bağırsakta yer" buyruğunun anlamı bu olabilir. Yani, imanı tam olan, kâmil olan böyle yer demektir. Çünkü, müslümanlığı güzel olan, imam kemale eren -Ebu Cuhayfe gibi-bir kimse, sonunda karşılaşacağı ölümü ve ondan sonrasını düşünür. Bu, dehşetli hallerden korkup çekinmesine sebep olur, bütün armalarını yerine ge-ürmesine engel teşkil eder. Doğrusun en iyi bilen Allah'tır.
İbn Zeyd der ki: "İsraf etmeyin" buyruğu, haram yemeyin demektir. Şöyle de denilmiştir: Canının çektiği her şeyi yemen israftandır. Bunu da Enes b. Malik Peygamber (sav)'dan rivayet etmiştir, îbn Mace de bunu Sünen'in-de kaydetmektedir.[93]
Yine şöyle denilmiştir: Doyduktan sonra yemek de israftandır. Bütün bunlar ise mahzurlu şeylerdir.
Lokman oğluna şöyle demiştir: Yavrucuğum karnın tokken üstüne yemek yeme. Çünkü böyle bir şeyi köpeğe dahi aıman, senin onu yemenden hayırlıdır.
Semure b. Cundub, oğlunun ne yaptığını sormuş, ona: Dün tıka basa yedi, diye cevap vermişler. O, tıka basa mı yedi diye sorunca, evet dediler. Bu sefer şöyle dedi: Eğer ölmüş olsaydı onun cenaze namazını kılmazdım.
Şöyle de açıklanmıştır: Cahiliye döneminde Araplar, haccettikleri günlerde yağlı yemezler ve az yemekle yeu'nider, çıplak olarak tavaf ederlerdi. İşle onlara: "Her mescidde zinetinizi alın, yeyin, için, israf etmeyin." yani, size haram kılınmamış şeyleri haram kılmak suretiyle israf ederek haddi aşmayın, denildi. [94]
32. De ki: "Allah'la kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızık-ları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlaradır." İşte Biz, âyetleri bilenler İçin böylece açıklarız.
Bu buyruğa dair açıklamaSarımızı dört başlık halinde sunacağız: [95]
1. Allah'ın Liitfundan Yararlanmak:
Yüce Allah: "Allah'ın kulları için çıkardığı zineti... kim haram kılmıştır" buyruğunda, Allah'ın kendilerine haram kılmamış olduğu şeyleri kendiliklerinden haram kıldıklarını beyan etmektedir.
Burada sözü geçen zinet, kişinin gücü yettiği takdirde güzel giyimdir. Bütün elbiselerin kastedildiği de söylenmiştir. Nitekim Hz. Ömer'den: "Allah size genişlik verdiği vakit, siz de genişlik gösteriniz..." dediği rivayet edilmiştir ki, daha önce onun bu sözü geçmiş bulunmaktadır. İmam Malik'in hocalarından Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebi Talib'den (Allalı hepsinden razı olsun) rivayet olunduğuna göre o, elli dinar değerinde İpek ve yünden dokunmuş bir elbiseyi kış mevsiminde giycrmiş. Yaz geldi mi, o elbiseyi ya sadaka olarak verir, yahut satar değerini lasadduk edermiş. Yazın da Mısır'dan gelme ve "Mumaşşak" denilen, kırmızıya boyanmış (altlı üstlü) iki elbise giyer ve: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zlnetl, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır" âyetini okurmuş. [96]
2. Giyim Ve Kuşam Adabı:
Durum böyle olduğuna göre âyet-İ kerime değerli elbiselerin giyiiebile-ceğine, Cuma ve Bayramlarda insanlara karşı çıkılacağı vakitlerde, kardeşlerin ziyaretine gidileceği zamanlarda bunlarla süstenılebileceğine delalet etmektedir. Ebu'l-Âliye der ki: Müslümanlar biribirteriyle ztyaretleştikl erinde güzel elbise giyerlerdi.
Müslim'in Sahih'inde Ömer b. el-Hattab'dan rivayete göre o, mescidin kapısı önünde Siyerâ denilen (saf ipekten), kendisine sarınılarak örtünülen bir elbise görür. Ey Allah'ın Rasulü, bunu cuma günü ve huzuruna geldikleri vakit elçilere karşı giyinmek üzere satın alsan. Rasııtullah (sav) şöyle buyurdu: "Bunu ancak âhirette Inr payı bulunmayan kimseler giyer." [97]
Görüldüğü gibi tiz. Peygamber, Hz. Ömere güzel giyinme teklifine karşı değii, satılan bu elbisenin Siyarâ diye bilinen elbise oluşundan dolayı karşı çıkmıştır.
Temim ed-Dâri de bin dirheme bir elbise almış ve bununla namaz kılar-mış. Malik b. Dinar da kaliteli Aden elbiselerini giyermiş. Ahmed b. Hanbei'in elbisesi yaklaşık bir dinara satın alınırmış.
Şimdi bunlar nerede, keten ve yün gibi kaba elbiseleri tercih edip bu sözü edilen tutumlardan yüz çeviren, onlara iltifat etmeyen ve: "Takva elbisesine gelince o daha hayırlıdır" (el-A'raf, 7/26) diyenler nerede. Heyhat! Acaba sözünü ettiğimiz bu kimseler takva elbisesini terketmiş kimseler miydi? Allah'a yemin ederim ki hayır, bilakis onlar, hem takva sahibi kimselerdi, hem bilgili ve akıllı kimselerdi. Onun dışında kalanlar ise kuru iddiaların sahibi kimselerdir. Kalplerinde takva namına birşey yoktur.
HaHd b. Şevzeb der ki: cl-Hasen'a Ferkad'ın geldiği bir sırada yanlarında idim. cl-Hasen, elbisesini alıp ona uzattı ve Ey Fureykad (Ferkadcik), Ey Um Fureykad'in oğlu, şüphesiz iyilik bu elbiseye bürünmekte değildir. İyilik kalbe yerleşen ve amelin tasdik ettiği şeydir.
Maruf el-Kerlıî'nin kardeşinin oğlu Ebu Muhammed, üzerinde yünden bir cübbe bulunduğu halde Ebu'l-Hasen b, Yesar'ın huzunjna girdi. Ebu'l-Hasen ona şöyle dedi: Ey Ebu Muhammed, sen kalbini mi yüne bürüdün, yoksa bedenini mi? Sen onun yerine kalbini yüne bürü ve isterse Kûhî (diye bilinen) Kuhistan'dan gelme elbiseleri üst üste giyin.
Bir adam da eş-Şiblî'ye şöyle demiş: Arkadaşlarından bir topluluk geldi ve bunlar şu anda camide bulunuyorlar. O da yanlarına çıkıp gittiğinde üzerlerinde yamalı elbiselerin ve peşiemallerin olduğunu görünce, şu beyiti okumuş:
"Çadırlara gelince, şüphesiz ki onların çadırları gibidir.
Fakat gördüğüm kadarıyla mahallenin hanımları asıl hanımları değildir."
Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiş: Ben de peştemale bürünmeyi ve yamalı elbiseler giyinmeyi şu dört sebep dolayısıyla mekruh görüyorum:
1- Evvela bu, selef-i salibin giyindiği şeylerden değildi. Onlar, zaruret dolayısıyla elbiselerini yamalıyorlardı.
2- Böyle bir giyim fakirlik iddiasını ihtiva eder, Halbuki insan, Allah'ın üzerindeki nimetlerini göstermekle emrolunmuştur.
3- Güya zahidlik gösterisidir Oysa biz zahidliğimizi örtmekle emrolunduk.
4- Bu, şeriatten yana kayıp uzaklaşan kimselere bir benzeme isteğidir. Bir kavme benzemeye çalışan ise onlardandır.
Taberî de der ki: Kıl yününden yapılmış elbiseleri giyinmeyi, pamuk ve ketenden -helalinden bunları giyinebilme imkânını bulabilmekle birlikte - yapılmış ebliseleri giyinmeye tercih edenler hata etmiştir. Aynı şekilde bakliyat ve mercimek yeyip bunu buğday ekmeğine tercih eden de, kadınlara karşı arzu duyar korkusuyla et yemeyi terk eden de hata etmiştir.
Bişr b. el-Haris'e yün giyinmeye dair soru sorulmuş, böyle bir soru ona ağır gelmiş ve hoşlanmadığı yüzünden anlaşıldıktan sonra şöyle demiş: Şehirlerde yün giyinmektense ipek ve uspurlu elbiseleri giyinmeyi daha çok severim.
Ebu'l-Fcrec de der ki: Selef orta halli elbiseleri giyinirlerdi. Ne çok pahalı ve kaliteli, ne de oldukça kalitesizleri. En iyi elbiselerini de cuma, bayram ve kardeşlerle karşılaşacakları vakitlere ayırırlardı. Daha iyi olanı tercih etmek onlar tarafından çirkin bir şey olarak görülmüyordu. Kişiyi küçük düşüren elbiseye gelince, bu da zahidlik ve fakirlik izharı (gösterişi) ihtiva eder. Ve sanki Allah'tan bir şikâyet tavrı gibidir. Giyenin de küçük görülmesine sebep teşkil eder. Bütün bunlar ise mekruhtur ve yasak kılınmış şeylerdir.
Birisi dese ki: Güzel elbise giyinmek nefsin bir isteğidir. Biz ise nefsimize karşı cihad etmekle emrolunduk. İnsanlara karşı da süslenmektir. Oysa biz fiillerimizi insanlar İçin değil Allah için yapmakla emrolunduk.
Böyle bir itiraza verilecek cevap şudur: Nefsin arzuladığı her şey yerilecek türden değildir. Aynı şekilde insanlara karşı kendisiyle süslenilen her şey de mekruh değildir. Bunlardan, eğer şeriat yasaklamış ise yasaklanılır, yahut din hususunda bunlar riyakârlık olsun diye yapılırsa yasak kılınır. Şüphesiz insan, güzel görünmeyi arzu eder. Ve bu nefsin bir payıdır, bundan dolayı da kişi kınanmaz. Bundan dolayı kişi saçını tarar, aynaya bakar, sarığını düzeltir, elbisenin kaba gelen astarını iç tarafına, güzel görünen dış tarafını da dışa giyinir. Bütün bunlardan mekruh görünen veya yerilen her hangi bir şey yoktur.
Mekhûi, Âişe <r.anha)'dan şöyle dediğini rivayel eder: Rasulullah (sav)'ın ashabından bir topluluk onu kapıda bekliyorlardı.
O da yanlarına gitmek üzere dışarı çıktı. Evde içinde su bulunan bir deri kap (küçük bir kova) vardı. Suya bakarak sakalını ve saçlarını düzeltmeye başladı. Ben: Ey Allah'ın Rasulü sende mi bunu yapıyorsun diye sordum, şöyle buyurdu: "Evet, kişi kardeşlerinin yanına çıkacağı vakit kendisine bir çeki düzen versin. Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever." [98]
Müslim'in Sahih'inde de İbn Mes'ud'cUın Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Kalbinde zerre ağırlığı kadar kibir namına bir şey bulunan kişi cennete girmeyecektir." Bir adam dedi ki: Kişi, elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını ister. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir de hakkı reddetmek ve insanlara yukardan bakıp onları küçük görmektir." [99]
Bu anlamda hadis-i şerifler pek çoktur. Hepsi de temizliğe ve güzel görünüşe delalet etmektedir. Muhammed b. Sa'd şunu rivayet etmektedir: Bize el-Fadl b. Dukeyn haber verdi, dedi ki: Bize, Mende!, Sevr'den anlattı, o, Halid b. Ma'dân'dan dedi ki: Rasulullah (sav), tarak, ayna, yağ, misvak ve sürmesini yanına alarak yolculuk yapardı. İbn Cüreyc'den ise, "kendisiyle tarandığı fildişi tarak" dediği nakledilmekledir. İbn Sa'd der ki: Bize, Kabisa b. Uk-be haber vererek dedi ki: Bize, Süfyan anlattı, o, Rabi' b. Sabih'ten, o, Ye-zid er-Rukaşi'den, o, Enes b. Malik'ten dedi ki: Rasulullah (sav) başına çokça yağ sürer ve sakalını su ile tarardı. Bize, Yezid b. Harun haber verdi, bize, Abbâd b. Mansur anlattı, Abbâd, ikrime'den, o, İbn Abbas'tan dedi ki: Ra-sulullıah (sav)'ın uyuduğu vakit hor bir gözüne üçer defa sürme çektiği bir sürmedaniığı vardı.[100]
3. Temiz Ve Hoş Rızıkldr:
Yüce Allah'ın: "Temiz ve hoş rızıklar" buyruğundaki; "(. ^UÜı): Temiz ve hoş şeyler" kazanç ve tat itibariyle hoş ve temiz şeyler hakkında kullanılan umumî bir isimdir. İbn Abbas ve Katade derler ki: Temiz ve hoş rızıklar ile cahiliyye dönemi insanlarının haram kıldıkları Bahîre, Sâibe, Vasîîe ve Hamlar kastedilmektedir. Bundan kastın, kendilerinden lezzet alınan bütün yiyecekler olduğu da söylenmiştir.
Hoş ve temiz şeyleri terketmek ve lezzetlerden yüz çevirmek hususunda farklı görüşler vardır. Kimileri, böyle bîr tutum Allah'a yakınlaştırıcı bir amel değildir. Çünkü, mubah olan şeylerin yapılması da terkedümesi de müsavidir, demişlerdir.
Kimileri de böyle bir iş, bizatihi Allah'a yakınlaştırıcı değilse de dünyada zahidliğe, uzun emelli olmamaya ve dünya için kendisini külfete sokmayı terk etmeye götüren bir yoldur. Bu ise menduptur. Mendup olan bir amel de Allah'a yakınlaştırıcıdır, demişlerdir.
Başkaları da şöyle demektedir: Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Eğer istesek, hiç şüphesiz közde et pişirebiliriz, ince ekmek ve kuru üzüm ile birlikte hardal bulundurabiliriz. Fakat ben, yüce Allah'ın bir takım kimseleri yererek: "Siz bütün hoş şeylerinizi dünya hayatınızda bitirdiniz" (el-Ahkaf, 46/20) diye buyurduğunu gördüm.
Bir başka kesim de bütün bunların kendisini külfete sokarak bir araya getirilmesiyle, külfetsiz bir araya gelmeleri arasında fark gözetmişlerdir. Hocalarımızın hocası, Ebu'l-Hasen Ali b. el-Mufaddal et-Makdisî der ki: -yüce Allah'ın izniyle de sahih olan bu görüştür- Peygamber (sav)'den hoş ve lezzetlidir diye her hangi bir yemeği yemediği asla nakledilmiş değildir. Bilakis o, helva, bal, kavun, taze hurma yer, bununla birlikte dünyanın zevk verici arzulanan şeyleriyle uğraşıp alıiret işlerinden alıkoyması dolayısıyla da bu maksatla külfete girmeyi hoş görmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Kimi sufiler, temiz ve lezzetli şeyleri yemeyi mekruh görmüş ve Ömer (r.a)'ın şu sözünü delil göstermişlerdir: Et yemekten uzak durun. Çünkü, et de tıpkı şarabın alışkanlığı gibi bir alışkanlık yapar.
Buna şöyle cevap verilir: Bu, dünyada nimetleri tercih edip, arzularının peşinden devamlı koşmayı, nefsi zevk aldığı şeylerden yana rahatlatmayı tercih edip ahireti unutarak dünyaya yöneleceğinden korktuğu kimseler hakkında söylenmiş bir sözdür. Bu bakımdan Ömer (r.a), valilerine ve komutanlarına (amirlerine) şu şekilde mektup yazardı: Nimetlere gark olmaktan, Acemlilerin elbiselerini giyinmekten uzak durun. Bunun yerine sıkıntılı ve zalıidane yaşayışı tercih edin.
Ömer (r.a) bu sözleriyle hiç bir zaman Allah'ın helal kıldığı şeyi haram kılmayı, yahut da ismi yüce ve mübarek Allah'ın mubah kıldığı bir şeyi yasaklamayı düşünmemiştir, Diğer taraftan yüce Allah'ın buyruğu, uyulan ve dayanak alınan sözlerin en hayır)ısıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır?" Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Dünya ve ahirette en iyi katık ettir." [101]
Hişam b. Urve'nin babasından, onun Aişe (r.anha) dan rivayetine göre Peygamber (sav) kavun ile taze hurmayı birlikte yer ve şöyle dermiş: "Bunun sıcağı bunun serinliğini, bunun serinliği de bunun sıcağını kırıyor." [102]
el-Maide Sûresİ'nde (5/87. âyet, 1, 2. başlıklar ve devamında) iyi olmayan yiyecekleri tercih edenlerin kanaatlerine redde dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet-i kerime de, başka âyet-i kerimeler de bu kanaate sahip olanların kanaatlerini reddetmektedir. Allah'a hamd olsun. [103]
4. Nimetler Mü'minler İçindir:
Yüce Allah'ın: "De ki: Bunlar dünya hayatında İman edenler İçindir."
Yani, bu nimetler dünya hayatında yüce Allah'ı tevlıid etmek ve O'nu tasdik etmek mukabilinde hakkı ile onlara aittir. Yüce Allah, nimet verir, nzık ihsan eder. Eğer, nimete tnazhar olan kişi O'nu tevhid eder ve tasdik ederse, nimetin hakkını yerine gelirmiş olur. Eğer küfre saparsa, bu sefer şeytanın kendisini etkilemesine imkân vermiş olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmakta-dır: "Allah'tan daha çok eziyete katlanan lıiç bir kimse yoktur. O, insanlara afiyet verir, nzık ihsan eder, kendileri ise O'nun eşi ve çocuğu olduğu iddiasında bulunurlar. " [104]
"Dünya hayatında..." buyruğunda ifade tamam olmaktadır. O bakımdan daha sonra meriu' olarak "Yalnız" diye buyurmaktadır, Bu, İbn Abbas ve Nafi'in kıraatidir.
"Kıyamet günü İse yalnız onlaradır." Yani, yüce Allah, hoş ve temiz n-zıklan ahirette yalnızca iman edenlere verecektir. Dünyada bunlarda mü'min-lere ortak oldukları gibi, ahirette de müşrikler, mü'minlere bu hoş ve temiz rıziklarda ortak olmayacaklardır.
Âyetin ifade ettiği anlam şudur: Bu hoş ve temiz şeyler dünya hayatında başkalarının da kendilerine bunlarda ortak olması ile birlikte mü'minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onların olacaktır. Buna göre " Yalnız" kelimesi, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak yeni bir cümle başlangıcıdır, tbn Abbas, ed-Dahhak, el-Hasen, Katade, es-Süddî, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd'in görüşü budur.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu dünya hayatında var olan hoş ve temiz şeyler kıyamet gününde, yalnızca dünya hayatında iman eden kimselere verilecektir. Bunun, yalnızca mü'minlere verilmesi ise, bu nimetler dolayısıyla cezalandırılmayacakları ve azap görmeyecekleri anlamındadır. Buna göre Dünya hayatında" ibaresi; İman edenlere" taalluk etmektedir. Said b. Cübeyr'in açıklaması da buna işaret etmektedir.
Diğerleri ise, Yalnız" kelimesini hal olarak ve kat' ile okurlar. Çünkü, ifade ondan önce de tamam olmaktadır. Ancak, bu kıraate göre; Dünya" kelimesi üzerinde vakıf caiz değildir. Çünkü, ondan sonra gelen ifadeler, İman edenler içindir" buyruğu ile alakalı olup ondan haldir. Ve ifadenin takdiri de şöyle olur: De ki: O nimetler dünya hayatında mü'minler içindir, kıyamet gününde de yalnızca has olmak üzere onlarındır. Bu şekildeki açıklamayı Ebu'1-Ali (el-Farisî) yapmıştır. Mübtedanın haberi ise İman edenler içindir™ buyruğudur. Halde amel eden ise, ler içindir" buyruğunda yer alan "lam" harfindeki fiil anlamıdır. Sibeveyh ise, zarfın Önceden geçmiş olması dolayısıyla mansub olduğu görüşünü tercih etmiştir.
"İşte Biz âyetleri bilenler için böylece açıklarız." Yani, size helâl ve haramı geniş geniş açıkladığım gibi, ihtiyaç duyduğunuz her şeyi de size böylece açıklıyorum. [105]
33- De ki: "Rabbim, ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, bununla beraber günahı, haksız isyanı, Allah'a -hakkında asla bir delil İndirmediği- her hangi bir şeyi ortak koşmanızı ve Allah'a bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi haram kılmıştır."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız: [106]
Âyetin Nüzul Sebebi Ve Âyette Yasaklanan Hususlar:
el-Kelbî der ki: Müslümanlar, elbiselere (yerine göre ihrama) bürünüp Bey-tullah'ı tavaf edince, müşrikler onları ayıpladılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
Âyet-i kerimede geçen "el-Fevâhis. (hayasızlıklar)" açığa çıkanı ile gizli-siyle aşın derecede çirkin oiun işler demektir. Kavli b. Ubade, Zekeriya b. İs-hak'dan, o, İbn Ebİ Necih'den, o da Mücahid'den şöyle dediğini nakletmektedir: "Açık olanını" buyruğundan kasıl, calıiliye döneminde annelerle ni-kâhlanmaktır. "Gizli olanını" ile kasıt, da zinadır.
Katade ise, gizli olanı ve açık olanı diye açıklamıştır. Ancak bu açıklama su götürür. Çünkü daha sonra yüce Allah, "günahı" (el-ism) ve "haksız İsyanı" (el-bağy) da zikretmiştir. Dolayısıyla "hayasızlıklar" ile bunların bir bölümünü kastettiği ortaya çıkmaktadır. Durum böyle olduğuna göre, "hayasızlıklar (eI-Fevâhiş)"den kastın zina olduğu ortaya çıkar. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
"Bununla beraber günahı" buyruğu hakkında el-Hasen der ki: Bundan kasıl içkidir. Nitekim şair göyle demektedir:
"Ben, iam'i (şarabı) içtim, ta ki aklım kayboluncaya kadar İşte ism (şarap) bu şekilde aklı alıp götürür."
Bir. başka şair şöyle demektedir:
"Açıkça içeriz ism'i (şarabı) büyük kâselerle
Ve sen miski aramızda elden ele dolaşır görürsün."
"İsyan (el-Bağy)": Zulüm ve zulümde haddi aşmaktır ki, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. Sa'leb de der ki: Bağy, kişinin L>ir başkasını ağzına dolayarak onun hakkında ileri geri konuşması ve hak olmayan şekilde ona haksızlık etmesidir. Ancak, haklı olarak ondan intikam alması hali bundan müstesnadır. Yüce Allah'ın burada günahı ve haksızlığı, hayasızlıkların kapsamında olmakla birlikte ayrıca zikretmesi ise, bunların günah olarak büyüklükleri ve çirkinlikleri dolayıstyladır. Onları ayrıca zikretmesi, durumlarını daha bir te'kid etmek ve onlardan vazgeçirme kaslıyladır. Aynı şekilde; "Allah'a... ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi" yasaklar da böyledir. Bu iki cümle ise, öncekilere ati" yoluyla nasb mahallinde di r.
Bir topluluk da "ism: günah" kelimesinin içki anlamına gelmesini kabul etmemektedir. el-Femt der ki: İsm (günah) haddi gerektirmeyen daha aşağı suçlar ve insanlara haksızlık yapmalarıdır. en-Nehhâs der ki: Günahın (el-ism) şarap anlamında kullanılması ise bilinen bir husus değildir. Günah, gerçek anlamı itibariyle bütün masiyetleri kapsamına alır. Şairin dediği gibi:
"Gerçekten, ben, işin en doğrusunun Allah'tan korkmak (takva)
olduğunu gördüm. En kötüsü ise günahtır (el-İsm)."
İbn el-Arabî de bu anlama gelmesini kabul etmeyerek şöyle demektedir: Daha önce geçen beyitte bu anlama geldiğine dair bir delil yoktur Çünkü o, (isim kelimesi yerine) zenbi içtim. Yahut vizri içtim demiş olsaydı yine bu anlama gelecekti. Onun söylediği bu söz, zenbin ve vizrin şarabın isimlerinden biri olmasını gerektirmediği gibi, ism kelimesini kutlanması da böyledir. Bu şekilde açıklamalara iten ise, diti bilmemek ve manalarda delillendirme yolunu bilmemektir.
Derim ki: Biz bu açıklamayı el-Hasen'den de nakletmiş idik. el-Cevherî ise "es-Sıhah"&d şöyle demektedir: Harar (şarap), bazan ism dîye de adlandırılır. Sonra da daha önce nakleuiğimiz buna dair beyiti zikreder.
el-Herevî ise, bu beyiıi şarabın ismin kendisi olduğuna dair gerekçe olarak "el-Ğarib" adlı iki eserinde (Ğaribu'l-Kur'an ve Garibu'l-Hadis'te) nakletmektedir. O bakımdan ism'in lügat itibariyle hem bütün masiyetler hakkında, hem de şarap hakkında kullanılması uzak bir ihtimal değildir. O takdirde bu kullanımda da bir çelişki yoktur.
Bağy ise zulümde haddi aşmaktır. Fesadda haddi aşmak olduğu da söylenmiştir. [107]
34. Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız: [108]
Ecelin Kesinliği:
Yüce Allah'ın: "Her ümmetin bir eceli vardır." Yani, belirlenmiş bir süresi vardır. "O ecelleri gelince" yani, yüce Allah nezdinde bilinen vakitten gelince. İbn Sîrin, "ecel" kelimesini çoğul olarak; şeklinde ("onların ecelleri" anlamında) diye okumuştur.
"Ne bir an geri bırakabilirler." O vakitten sonraya bir an dahi geri kalmazlar, bir an dahi öne geçmezler. Şu kadar var ki, burada (an anlamında) "saafin özel olarak anılması, zaman dilimlerinin en azına isim oluşundan dolayıdır. Bu kelime bir zaman zarfıdır.
"Ne de ileri alabilirler." İşte bu buyruk, maktulün ancak eceliyle öldürüldüğüne delildir. Ölüm eceli demek, ölüm vakti demektir. Borcun ecelinin, vadesinin geliş vakti anlamına geldiği gibi. Bir şey için kendisiyle vakit tayin olunan her şey, onun için bir eceldir. İnsanın eceli ise, şanı yüce Allah'ın, hayatta olan kişinin kaçınılmaz olarak öleceğini bildiği vakittir. Bu vakitten sonraya ölümünün ertelenmesi mümkün değildir. Ancak bu, Allah'ın buna güç yetiremediği bakımından anlaşılmamalıdır.
Aralarından istisna teşkil edenler müstesna, Mu'tezile'nin büyük çoğunluğu şöyle demektedir: Maktul, kendisi için tesbit edilmiş eceliyle ölmez. Eğer öldürülmez ise hayatta kalmaya devam eder. Ancak bu görüş yanlıştır. Çünkü maktul, başkası kendisini öldürdü diye ölmez. Aksine, şanı yüce Allah maktule vurulması esnasında onun canını çıkarmasından ötürü Allah'ın fiilinden dolayı ölmektedir.
Denilse k"if Eğer eceliyle ölüyor ise, ne diye onu vurup öldüreni de öldürüyor ve ona kısas uyguluyorsunuz? Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Tasarrufta bulunma hakkı olmayan bir işte tasarrufta bulunduğu ve haddini aştığı için onu öldürüyoruz. Yoksa, maktul Öldüğü ve canı çıktığı için değil, zira bu onun fiilinden dolayı olmaz. Eğer insanlar kısas olmaksızın başkalarina haksızlıkta bulunmakla başbaşa bırakılacak olursa, bu elbette fesada ve kulların helak olmasına götürür, Bu da gayet açık bir husustur. [109]
35. Ey Âdemoğullan! Size içinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelince, artık kim sakınır ve düzeltirse, onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.
36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayan-lar, İşte onlar ateşlik olanlardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
Yüce Allah'ın: "Ey Âdem oğulları, size içinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelince" buyruğu şarttır. Buyruğun başına; ( U ) geldiğinden dolayı fiilin sonuna te'kid için "nün" gelmiş bulunmaktadır. ( l« )'ın sıla olduğu da söylenmiştir. Yani, "eğer size... gelirse" anlamındadır,
Yüce Allah bununla, peygamberlerin çağrılarını kabul etmeleri ihtimali daha yüksek olsun diye kendilerine kendi cinslerinden peygamberler gönderdiğini haber vermektedir.
Kasas (anlatmak) ise, sözü ardı arkasına söylemek demektir. "Ayetlerimi" de farzlarımı ve hükümlerimi... anlamındadır.
"Artık kim sakınır ve düzeltirse" buyruğu da bir şarttır. Ondan sonra gelen ise onun cevabıdır. Aynı zamanda birinci şartın da cevabıdır. Yani, sizden kim benim ile kendisi arasındaki münasebetleri ıslah eder düzeltirse "onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir." Bu, müminlerin kıyamet gününde korkmayacaklarının, üzülmeyeceklerinin ve her hangi bir korku ve dehşete kapılmayacaklarının delilidir.
Şöyle de açıklanmıştır: Kıyamet gününün dehşetli hallerinden etkilenebilirler. Fakat, neticede onlar güvenlik içerisinde olacaklardır.
Âyet-i kerimede zikredilen: "Size... peygamberler gelince" buyruğunun cevabının, ifadeden anlaşılan şeyler olduğu da söylenmiştir. Yani, bunun cevabı, onlara itaat edin ve "artık kim sakınır ve düzeltirse..." şeklindedir.
Birinci görüş, ez-Zeccâc'ın görüşüdür. [110]
37. Allah'a karşı yalan uydurarak İftira edenden yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir. Nihayet ruhlarını almak için elçilerimiz onlara geldikleri vakit diyecekler ki: "Allah'ı bırakıp da tapınageldiğiniz şeyler nerede?" Onlar:*Gözümüzden kayboldular" diyecekler ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahidlik edeceklerdir.
Yüce Allah'ın: "Allah'a karşı yalan uydurarak iftira edenden, yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?" buyruğunun anlamı şudur: Allah'a karşı yalan uydurmaktan ve O'nun âyetlerini yalanlamaktan daha büyük ve çirkin hangi zulüm vardır? Daha sonra: "Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir" diye buyurmaktadır. Yani, İbn Zeyd'den nakledildiğine göre, onlar için takdir edilip yazılmış bulunan rızık, ömür ve amel neyse onlara erişecekti. İbn Cübeyr ise, bedbahtlık ve mutluluk, ibn Abbas, hayır ve şer türünden, el-Hasen ile Ebu Salih: Küfürleri miktannea azap diye açıklamışlardır.
Taberî'nin lercih ettiği görüşe göre de anlam şöyledir: Onlara ne yazıimış-sa; yani hayır, şer, rızık, amel ve ecel türünden kendileri için ne takdir edilmişse onlara erişecektir. Bu da İbn Zeyd, İbn Abbas ve İbn Cübeyr'den az önce nakledilenlere uygun bir açıklamadır. Daha sonra şöyle der: Nitekim bundan sonra yüce Allah: "Nİhayat ruhlarını almak için elçilerimiz onlara geldikleri vakit" diye buyurmaktadır ki, ölüm meleğini elçilerini kastetmektedir. Burada sözü geçen "kitap"la Kur'ân-ı Kerim'in kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü, kâfirlerin görecekleri azap onda sözkonusu edilmiştir. "KRap"ın Levh-i Mahfuz olduğu ela söylenmiştir.
el-Hasen b. Ali el-Hulvanî şunu nakletmektedir: Ali b. el-Medinî bana yazdırarak şöyle dedi: Ben, Abdurrahman b. Mehdi'ye kadere dair soru sordum, bana şöyle dedi: Her şey bir kader iledir. İtaat ve masiyet de bir kader iledir. Masiyetler kader ile değildir, diyenlerin iftirası çok büyüktür. Yine Ali der ki: Ayrıca Abduırahman b. Mehdi bana şunları söyledi: İlim, kader ve kitap aynı şeylerdir.
Daha sonra Abdurrahman b. Mebdi'nin bu söylediklerini Yahya b. Said'e arzettim de şöyle dedi: Bundan sonra artık ne az bir şey kalmıştır, ne de çok bir şey. Yahya b. Maîn rivayetle der ki: Bize Mervan el-Fezarî anlattı, bize İsmail b. Semi' anlattı, o, Bukeyr er-Tavî)'den, o, Mücahid'den, o da İbn Ab-bas'dan yüce Allah'ın: "Onların kitaptan nasipleri neyse kendilerine erişecektir" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bazı kimseler kaçınılmaz olarak mutlaka bir takım amelleri yaparlar.
Buradaki; Nihayet" gaye (son ve nihaî durumu) anlatmak için kullanılmamıştır. Aksine, onlara dair verilen bir haberin başlangıcıdır. el ve Sibeveyh derler ki: Nihayet, yahut ve dikkat edin" kelimeleri, imale ile okunmazlar. Çünkü bunlar, harf (edaO'dırlar. Bu harfler İle "Gebe ve sarhoş kadın" gibi isimler arasında fark vardır.
ez-Zeccâc der ki: Nihayet" edatı, Sarhoş, kadın kelimesine benzediğinden dolayı "ye" ile yazılır. Şayet Dikkat et" edatı "ye" ile yazılacak olursa; a'yaı benzerdi. Amma"nın "ye" ile yazılma-ytş sebebi ise, aslı )'nın eklenmiş olmasından dolayıdır.
"Diyeceklerki: Allah'ı bırakıp da tapxnageldiğini şeyler nerede?" Bu
soru, azarlamak için sorulacaktır. Çağırdığınız" kelimesi tapındı-ğmız, ibadet ettiğiniz anlamındadır.
"Onlar gözümüzden kayboldular diyecekler." Yani, hakikat olmadıkları ortaya çıktı ve önümüzden çekilip gittiler.
Denildiğine göre bu, ahirctte meydana gelecektir.
"Ve kendi aleyhlerine kafir olduklarına dair şahitlik edeceklerdir." Kendi nefisleri aleyhine kâfir olduklarını ikrar ve itiraf edeceklerdir. [111]
38. Diyecek ki: "Cin ve insanlardan sizden önce geçmiş topluluklarla siz de ateşe girin." Her ümmet girdikçe kardeşine lanet edecek. Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman da sonrakileri öncekileri İçin: "Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını İki kat ver" diyecekler. Buyuracak ki: "Herkese iki kat vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz."
39. Öncekileri de sonrakilerine: "Skin bize hiç bir üstünlüğünüz yoktu. O halde kazandıklarınıza karşılık azabı tadın" diyecek.
Yüce Allah'ın: "Diyecek kh Cin ve İnsanlardan, sizden geçmiş topluluklarla" beraber "siz de ateşe girin" buyruğun; "...de da... ile, beraber" anlamındadır. Bu anlama gelmesine engel bir husus yoktur. Çünkü: Zeyd o kavim arasındadır" demek O kavimle beraberdir," anlamındadır. Edatın asıl anlamında kullanıldığı da söylenilmiştir. Yani Sîz de onların arasına katılın," anlamına gelir.
Bu sözü söyleyecek olan yüce Allah'tır denilmiştir. Yani, yüce Allah onlara... girin, diyecektir. Bu sözleri cehennemin bekçisi Malik'in söyleyeceği de söylenmiştir. "Her ümmet girdikçe kardeşine lanet edecek." Yani, kendisinden önce cehenneme girmiş olana lanet edecek. O önce giren de sonra girenin dini ve inanç bakımından kardeşi demektir.
"Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandıkları zaman," Bir araya geleceklerinde... Burada geçen; Birbiri ardınca toplandıkları" kelimesini, el-A'meş diye okumuştur ki, fiilin asit şekli de budur. Daha sonra "te" ile "dal" birbirlerine idğam edilince, "vasıl eltfTne gerek duyulduğundan başa bir "elif" getirilmiştir. el-Mehdevî, İbn Mes'ud'un da bu şekilde okuduğunu nakletmektedir.
en-Nehhâs der ki: İbn Mes'ud: Nihayet... bir diğerine yetişeceği zaman" diye okumuştur.
İsmet, Ebu Amr'dan; şeklinde iki sakini bir arada olmak üzere elifi de okuduğunu nakletmekte ve buna örnek olarak; Bunlar iki Abdullah'tır, malın üçte ikisi onundur, söyleyişlerinde "tesniye elifinin kullanılışını göstermektedir. Yine Ebu Amr'dan, şeklinde "vasıl elifini kat' ile okuduğu da rivayet edilmiştir. O, üzerinde hatırlayıp öğüt almak için sekte yapmış da okumuş gibi görünüyor. Bu sektesi uzayınca, hemze ile başlıyormuş gibi "vasıl elifini kat' İle okudu. Şiirde de "vasıl elifi"nin kat' ile okunduğuna dair nakiller vardır. Şairin şu beyitinde oluduğu gibi:
"Ey nefs, sabret. Çünkü her hayatta olan kavuşur Ve bir aradaki her iki kişi sonunda ayrılacaktır."
Mücahid ile Humeyd b. Kays'dan da; şeklinde iki sakinin yan yana gelmesinden ötürü, ve yine "dal" harfinden sonra gelen "elifi de hazfederek okuduğu nakledilmiştir.
Hepsi, hep birlikte" hal olarak nasbedilmiştir.
"Sonrakileri öncekileri için... diyecekler." Yani, aralarından daha sonra girecek olan tabi olanlar, önce girmiş olan Önderlerine şöyle diyeceklerdir: "Rabbİmiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun İçin bunlara ateş azabını İki kat ver."
Âyetin bu bölümünde yer alan; " Öncekileri İçin" buyruğunda-ki "Lam" harfi, diye bilinir. Çünkü, onlar kendilerinden öncekilere hitap etmeyecekler. Ama kendilerinden öncekileri hakkında: Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar, diyeceklerdir.
ise, bir şeyin kendi mislinin bir veya birkaç kat fazlası olması demektir, tbn Mes'ud'dan nakledildiğine göre, burada bu kelimeden kasıt yılanlar ve ejderhalardır. Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir: "Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları en büyük lanetle lanetle." (el-Ahzab, 33/68) Buradaki"( ^lJjı ): Kat kat fazlası" kelimesi ile ilgili ve buna bağlı olarak söz konusu olan hükümlere dair, daha doyurucu açıklamalar yüce Allah'ın izniyle bundan sonra gelecektir.
"Buyuracak ki: Herkese İki kat vardır." Yani, uyana da kendilerine uyulana da.
"Fakat siz bilmiyorsunuz* buyruğunu; Fakat onlar bilmiyorlar" diye "ye" harfi ile okuyanlar da vardır. Yani, her bir kesim diğer kesimin durumunu biimez. Zira, cehennemde bulunanların bir bölümü başkalarının azabının kendi azabından dalıa fazla olduğunu bilecek olursa, bu onlar için bir çeşit teselli olur.
Fakat siz bilmiyorsunuz" şeklinde "te" ile okuyuşa göre anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Fakat siz ey muhataplar, onların nasıl bir azap İie karşıfaştıklarım bilmemeklesiniz. Anlamın şöyle olması da mümkündür: Ama siz ey dünya ehli, onların içinde bulunacakları azabın miktanni bilmezsiniz.
"Öncekileri de sonrakilerine: Sizin bize hiç bir üstünlüğünüz yoktu...
diyecekler." Yani, siz de bizim gibi kâfir oldunuz ve bizim yaptığımız gibi yaptınız. O halde siz azabın hafifletilmesini hak eden kimseler değilsiniz. "O halde kazandıklarınıza karşılık azabı tadın." [112]
40. Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -hiç şüphesiz- gök kapıları açılmayacaktır. Onlar, deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremezler. Biz, günahkârları böylece cezalandırırız.
41. Onlara cehennemden bir döşek vardır. Üstlerinde de örtüler. İşte Biz, zalimleri böyle cezalandırırız.
"Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -biç şüphesiz-gök kapıları açılmayacaktır." Yani, gök kapılan onların ruhlarına açılmayacaktır. Bu hususta sahih bir takım haberler gelmiş olup biz bunları "et-Tez-kire" adtı kitabımızda zikrettik. Bunlardan birisi de el-Berâ b. Âzib tarafından rivayet edilen hadistir. Orada, kâfirin ruhunun kabzedilişi ile ilgili olarak şunlar söylenmektedir: "Ondan, yeryüzünde görülmüş en pis kokan leş gibi bir koku çıkar. (Görevli melekler) ruhunu alıp yukarı doğru çıkarlar. Meleklerden her bir topluluğun yanından geçtikleri her seferinde mutlaka melekler: Bu kötü ve pis ruh da ne oluyor, derler. Onlara, bu filan oğlu filandır diyerek, dünyada kendisine verilen isimlerin en çirkinini zikrederler. Nihayet o ruh ile dünya semasına ulaşırlar. Kapının açılmasını isterler. Fakat kapı onlara açılmaz," Daha sonra Rasululİalı (sav): "Onlara gök kapıları açılmayacaktır" âyetini okudu.[113]
Onlara dua ettikleri vakit sema kapılan açılmaz diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı Mücalıid ve en-Nehaî yapmışlardır. Onlara cennet kapıları açılmaz. Çünkü, cennet semadadır anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna da yüce Allah'ın: "Onlar, deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremezler" buyruğu delâlet etmektedir. Deve iğne deliğinden geçemeyeceğine göre, hiç bir şekilde cennete giremeyeceklerdir. İşte bu, onların affedilmelerinin sözkonusu olmadığına dair kat'i bir delildir. Hata etmeleri düşünüleme-yen müslümanların icmaı da bu şekildedir: Şam yüce Allah, onlara ve onlardan hiçbir kimseye mağfiret etmeyecektir.
Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyıb der ki: Eğer bir kimse: Bu hususta ümmetin icmat nasıl söz konusu olabilir? Çünkü, kelamcılardan bazı kimseler, yahu-di ve hıristiyanlar arasından mukallid olanlar ile onların dışında kalan kâfirlerin mukallid olanları cehennemde olmayacaktır, demişlerdir diyecek olursa, ona şu şekilde cevap verilir:
Bunlar, mukallid kimsenin haklarında bir şüphe söz konusu olduğu için kâfir olacağını kabul etmeyen bir topluluktur. Bunların iddialarına göre mukallid kişi kâfir değildir ve bununla birlikte o, cehennemde olmayacaktır. Mukallid bir kimsenin kâfir olup olmadığını bilmek ise, bu hususta varid olmuş haber ve tevkif (konu ile ilgili gelmiş rivayetler) ile değil de konu üzerinde düşünmekle anlaşılır.
Hamza ve el-Kisaî çoğul olan kelimeyi (ebvâb: kapılar) müzekker kabul ederek; " Açılmayacaktır" diye okumuşlardır. Geri kalanlar ise bunu müennes çoğul kabul ederek "te" harfi ile okumuşlardır. Nitekim yüce Allah: "Onlar için kapılar açılmış haldedir" (Sâd, 38/50) buyruğunda da müennes olarak okunmuştur. "Kapılar™ anlamındaki "el-Ebvâb" kelimesinin müenneslîği hakiki olmadığından ötürü, müzekker ve çoğul olarak gelmesi de caiz görülmüştür. Bu şekildeki okuyuş İbn Abbas'ın kıraatidir. O da "ye" ile okumuştur. Ebu Arar, Hamza ve el-Kisaî ise, "açılmayacaktır" anlamındaki fiilin "te" harfini hem az, hem çokluk ifade etmek üzere şed-desiz okumuşlardır. Şeddeli okumak ise, hem çokluk, hem de ardı arkasına tekrar tekrar meydana gelmeyi ifade eder. Burada şeddeli okuyuş daha uygundur, çünkü bu okuyuş çokluğa daha çok delalet etmektedir.
"el-Cemel" el-Ferra'nın açıklamasına göre erkek deve demektir. Abdullah b. Mes'ud da kendisine cemelin ne olduğunu soran kimseye herkesin bildiği şeye dair kendisine soru soran bir kimseyi cahil bulmuş gibi "dişi devenin ko.cası" diye cevap vermiştir.
Bu kelimenin çoğulu şeklinde gelir. Ancak, erkek deveye, dört yaşına vardığı vakit "cemel" denir.
Abdullah b. Mes'ud is. San deve iğne deliğinden geçmedikçe..." diye okumuştur. Bunu, Ebu Bekr el-Enbarî şöylece nakletmektedir: Bize babam anlattı, bize Nasr b. Davud anlattı, bize Ebu Ubeyd anlattı, bize Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı, o, İbn Kesir'den, o, Mücahİd'den dedi ki: Abdullah b. Mcs'ud'un kıraatinde... diyerek, bu kıraati zikretti.
İbn Abbas, "dm" harfini ötreli, "mim"i de şeddeli ve üstün olarak; diye okumuştur. Bu da el-Kals diye de bilinen gemi halatıdır. Bu, kalın iplerin bir araya gelmesi demektir ki, bunun müfredi; dir. Bu açıklamayı da Ahmed b. Yahya Sa'teb yapmıştır.
Bunun, kınnaptan yapılmış kalın İp demek oluduğu da söylenmiştir. Hurma ağaçlarına tırmanmak için kullanılan halat olduğu da söylenmiştir.
Yine İbn Abbas ile Said b. Cübeyr'den "cim" harfi ötreli ve "mim" de şeddesiz olarak okudukları rivayet edilmiştir. Bu da gemi halatı ve kalın ip demektir. Az önce belirttiğimiz gibi.
Yine İbn Abbas'tan bunu, "cim" ile "mim" harfini de ötreli olarak;'in çoğulu şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. " Arslan ve arslanlar" gibi. Çoğulunun, "mim" harfi sakin olarak okunması ise; " Arslan ve arslanlar" okunuşuna benzer. Ebu's-Simaf'den ise, "cim" harfi üstün, "mim" harfi sakin olarak nakledilmiştir. Bu, deve anlamındaki 'in tahfifi (yani mim'in fethalı değil de sakin olarak okunması )dır. e gelince, İbn Abbas ve başkalarından nakledildiğine göre iğne deliği demektir. Bedende bulunan bütün ufak deliMere de; denilir; bunun çoğulu da; şeklinde gelir. Ancak, öldürücü olan zehir anlamındaki 'ın çoğulu diye gelir.
İbn Sîrin bu kelimeyi "sin" harfi ötreli olarak okumuştur. kendisiyle dikiş dikilen alel (iğne) demektir. Bunu anlatmak için; kelimeleri kullanılır. "İzar, mi'zar (belden aşağısını örten elbise) ve kina' ile mikna'" (örtü, peçe) gibi.
"Örtüler"den kasıt onları örten ateşlerdir.
"Biz, günahkârları böylece cezalandırırız* ile kastedilenler ise kâfirlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [114]
42. İman edip de sallh ameller işleyenlere gelince ki Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz- onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar."
Yüce Allah'ın: "Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz" buyruğu bir mu'tariza (ara) cümlesidir. Yani, iman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetliklerdir, onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
"Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz" buyruğunun anlamına gelince: Yani O, hiç bir kimseyi, hanımlarına bulduğundan ve imkânından fazlasını harcamakla yükümlü kılmamış; eline geçiremediği şeyleri harcamakla yükümlü tutmamıştır.
Burada fiilden önce istitaatın varlığının sözkonusu olduğu anlatılmak İstenmemektedir. Bu açıklamayı da İbnu't-Tayyıb yapmıştır. Bu buyruğun bir benzeri de yüce Allah'ın: "Allah hiç bir nefse ona verdiğinden başkasını yük-lemez" (et-Talak, 65/7) buyruğudur. [115]
43. Biz, onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız. Altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna ileten Allah'a hamd olsun. Allah bizi bu yola iletmesiydi kendiliğimizden bunu bulmuş olamazdık. Andolsun ki, Rabbimizin peygamberleri hakla gelmişti" derler. Onlara: "Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılındığınız cennet İşte budur" diye seslenilir.
Şanı yüce Allah, cennet ehline vereceği nimetler arasında onların kalplerinden her türlü kini çekip alacağını da zikretmektedir. "Dışarı çıkarmak;" ise, kalplerde gizli bulunan kin demektir. Çoğulu şeklinde gelir. Yani Biz, cennette dünyada iken kalplerinde bulunan kin türünden ne varsa onu gidermiş olacağız. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kin, cennetin kapısında develerin çöküş yeri gibi olacaktır. Allah onu mü'minlerin kalbinden almış olacaktır." [116]
Ali (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, Osman, Talha ve ez-Zübeyr'in yüce Allah'ın haklarında: "Biz onların kalplerinde kin türünden ne varsa söküp atacağız" dediği kimselerden olacağımızı ümid ediyorum.
Yine denildiğine göre, cennette kinin sökülüp atılması, mevkii itibariyle aralarındaki üstünlükten ötürü birbirlerini kıskanmayacakları anlamındadır. Bir başka açıklamaya göre bu durum, cennet içkisinden içmenin bir sonucudur. Bundan dolayı yüce Allah; "Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirecektir" (el-İnsan, 76/21) diye buyurmaktadır. Yani, kalplerde bulunan her türlü kötülüğü temizleyecektir. Nitekim ilende buna dair açıklamalar, el-İnsan Sûresi (işaret olunan âyet-i kerimede) ve ez-Zümer Sûresi'nde (39/73-75- âyetin tefsirlerinde) yüce Allah'ın izniyle gelecektir.
"BİZİ buna ileten Allah'a hamd olsun..." Yani, bize doğru yolu göstermesi, bizi hidayete iletmesi suretiyle bu mükâfata ulaştıran Allah'a hamd olsun. Bu da Kaderîye'nin görüşlerini reddetmektedir.
"Allah bizi bu yola iletmeseydi kendiliğimizden bunu bulmuş olamazdık" buyruğunda " ...mazdık" lafzında İbn Âmir "vav" harfini düşürmüştür. Diğerleri ise bu "vav" harfini okumuşlardır, "BİZ hidayet bul-muş...Maki "lam", "kım-ı key" diye bilinir. Allah bizi bu yola iletmeseydi" buyruğu rel' mahallindedir.
" Onlara seslenilir" kelimesinin aslı, şeklindedir. ise, şeddelisinden tahfif edilmiş olarak nasb mahallindedir. " cen-net(İniz) işte budur diye..." aniamındadır.
Aynı zamanda bu, kendisine seslenilen şeyin açıklaması da olabilir. Çünkü nida, bir söz söylemektir. O takdirde i'rabta mahalli olmaz. Yani onlara: İşte sizin cennetiniz budur, denilir. Çünkü onlara bu cennet dünya hayatında iken vadolunmuş idi. Bunun da anlamı: Size daha önceden vadotunmuş bulunan sizin cennetiniz işte budur. Ya da bu sözler, kendilerine uzaktan cenneti görecekleri vakit ve cennete girmeden önce söylenecektir.
"Yapmaya devam ettiklerinize karşdık mirasçısı kılındığınız cennet işte budur." Amellerinize mukabil ve Allah'ın rahmet ve lütfuyla kendilerine girdiğiniz ve böylelikle mirasçı kılındığınız cennet işte budur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bu. büyük lütuf Allah'tandır." (en-Nisa, 4/70) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Onları kendinden bir rahmetin ve bir lütfün içine sokacak..." (en-Nisa, 4/175)
Müslim'in Sahih'inde de şöyle bir hadis yer almaktadır: "Sizden hiçbir kimsenin ameli kendisini cennete asla sokamayacaktır." Sen de mi Ey Allah'ın Rasulü, demeleri üzerine şöyle buyurdu: "Ben dahi. Allah'ın kendinden bir rahmete ve bir lütfa beni bandırması hali müstesna," [117]
Sahih'İn dışındaki hadis kaynaklarında da şöyle denmektedir: "Cennet ve cehennemde konaklayacak yeri bulunmayan hiç bir kâfir ve hiç bir mü'min yoktur. Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikleri vakit, cennet, cehennemliklere kaldırılır. Onlar cennet içindeki konaklarına bakarlar. Kendilerine: Eğer Allah'a itaal ile amel etmiş olsaydınız, işte konaklayacağınız yerler buralardı, denilir. Sonra da şöyle denilir: Ey cennet ehli, dünyada iken yapageldikleriniz ile onlartn konaklarına mirasçı olunuz. Sonra da onlann konaklan cennet ehli arasında pay edilir." [118]
Derim ki: Müslim'in Sahih'inde de şöyle denmektedir: "Müslüman bir kimse öldü mü, mutlaka Allah onun yerine cehenneme bir yahudi yahut bir hris-tiyanı girdirir," [119]
Bu da aynı şekilde bir mirastır. O, lütfüyla dilediği kimseye nimet verecektir, adaleti gereğince de dilediğini azaplandıracaktır. Özetle, cennete ve cennetteki mevkilere ancak Allah'ın rahmetiyle" erişilebilir. Cennetlikler, amelleriyle cennete girecek olsalar dahi, O'nun rahmetiyle oraya mirasçı olmuşlar ve O'nun rahmetiyle oraya girmiş olacaklardır.
Zira onların amelleri de O'nun bir rahmeti ve onlara bir lütfudur. Mirasçısı kılındığınız" idğamsız olarak okunmuştur. Aynca "te" harfi (peltek)se harfine idğam edilerek de okunmuştur. [120]
44. Cennetlikler, cehennemliklere: "Kahirimizin bize vadettlğlni hak bulduk. Siz de Rabbİnjzin vadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da: "Evet" derler. Bunun üzerine aralarında bir münadi: "Allah'ın laneti zulmedenlere olsun" diye seslenir.
"Cennetlikler cehennemliklere..." diye seslenirler. Bu seslenişlerinde-ki sorulan azarlamak ve ayıplamak anlamındadır.
"...bulduk" buyruğu -bir önceki âyette geçen- "Sizin cennetiniz işte budur diye" buyruğu gibidir. Yani biz, gerçek şu ki Rabbimizin bize vadettiğini hak olarak bulduk anlamındadır. Bunun da aynı nida olduğu söylenmiştir.
"Bunun üzerine aralarında bir münadi... seslenir." Nida eder ve yüksek sesle söyler demektir. Meleklerden birisinin böyle sesleneceğine işaret olunmaktadır. "Aralarında" zarftır. el-A'meş ve el-Kİsaî, "evet" anlamındaki kelimeyi "ayn" harfi esreli olarak; diye okumuşlardır. Bu söyleyişe göre "ayn" harfinin sakin olması da mümkündür. Mekkîder ki: Bu kelimeyi "ayn" harfi esreli olarak okuyan kimse, soruya cevap olarak kullanılan ve yine onun gibi söylenerek deve, inek ve koyun türü hakkında kullanılan 'ın arasındaki farka dikkat çekmek ister, Hz. Ömer'in soruya cevap olarak verilmesi halinde "ayn" harfinin üstün okunuşunu kabul etmediği ve; diye söyle dediği rivayet edilmiştir.
Vadetmek ve tasdik etmek anlamındaki" kelimenin iki ayrı söyleyişidir. Vadetmek anlamı, olumlu olarak soru sormak halinde sözkonu-su olur. Meselâ, "Zeyd kalkacak mı? sorusuna diğerinin, evet" diye cevap vermesi gibi. Tasdik anlamı ise meydana gelmiş bir şey hakkında haber vermek halinde sözkonusudur. Mesela; şu şu oldu diye söyleyen birisine ötekinin; "Evet" demesi gibi.
Olumsuz bir somya, olumlu olarak cevap; "Diye" verilir. Meselâ, bir kimseye: Ben sana ikramda bulunmadım mı diye sorulacak olursa, olumlu olarak cevap; Evet (bulundun) şeklinde verilir. Buna göre; bu âyet-i kerimede görüldüğü gibi olumlu soruya cevap için kullanılır. ise, olumsuz soruya olumlu olarak cevap vermek için kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ben sizin Rabbiniz değümi-yim? Onlar da evet (Rabbimizsin)... demişlerdi." (el-A'raf, 7/72)
el-Bezzî, İbn Âmir, Hamza ve el-Kisaî; "Muhakkak Allah'ın laneti..." diye okumuşlardır ki, asıl şekli böyledir. Diğerleri ise "nun" harfini şed-desiz olarak; ve "lanet" kelimesini de mübtedâ olarak merfu' okumuşlardır. Buna göre; her iki kıraate göre de cer harfinin ıskatı (düşürülmesi) ile nasb mahallindedir. Bununla birlikte "nun"un şeddesiz olarak okunması halinde i'rabtan mahallinin olmaması ve daha önce geçtiği gibi açıklayıcı (müfessire) olması da mümkündür,
el-A'meş'in ise, "hemze"yi esreli olarak, "Muhakkak ki Allah'ın laneti" şeklinde okuduğu da nakledilmiştir. Bu ise, mahzuf "kale: dedi ki" takdirine binaen böyle okunur. Nitekim Kûfelİler de yüce Allah'ın şu buyruğun-daki (Ali İmran, 3/39'dakt) "hemze"yi bu şekilde esreli olarak okumuşlardır "O, mihrabta durmuş namaz kılarken melekler Ona şöyle seslendi: Muhakkak Allah..."
Rivayet edildiğine göre Tavus, Hişam b. Abdulmelik'in huzuruna girmiş ve ona şöyle demiş: Allah'tan kork ve o sesleniş gününden sakın. Hişam, kendisine: Sesleniş günü de ne oluyor? diye sorunca, Tavus ona: Yüce Allah'ın: "Bunun üzerine aralarında bir münadi: Allah'ın laneti zulmedenlerin üzerine olsun diye seslenir" buyruğunu okuyunca Hişam bayıldı. Tavus da şöyle dedi: Bugünün niteliği karşısındaki zillet bu olunca, ya bugünün gözle görüleceği vakit zillet nasıl olacak? [121]
45. Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar, onu eğriltmek isteyenlerdi. Onlar, ahireti de inkâr ederlerdi.
Yüce Allah'ın: "Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar..." buyruğu sıfat olmak Üzere; Zulmedenlere" ait bir sıfat olarak cer mahallindedir. Bununla birlikte; "Onlar," yahut; "Şunları kastediyorum ki" lafızlarının takdiri ile ref veya nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani: Dünya hayatında insanları İslâm'dan alıkoymaya devam edenler... Anlam, engel olmak, alıkoymak anlamını veren; dan gelmesi halinde böyle, yahut da kendilerini Allah'ın yolundan alıkoyanlar, yani yüz çevirenler anlamında da olabilir. Bu ise, "Yüz çevirme"den gelir.
"Onu eğriltmek isteyenlerdi." Onun eğri olmasına çalışan, onu yeren ve böylelikle ona iman etmeyen kimselerdi. Benzer anlamdaki açıklamalar daha önceden (Âl-i İmran, 3/99- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Onlar, âhireti de inkâr ederlerdi," Burada; "...lerdi" anlamındaki nakıs fiil hazfedilmiştir ki, bu çokça görülen bir şeydir. [122]
46. Onların ikisi arasında bir perde ve Â'râf üzerinde de her birini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennet ehline: "Selâmun aleykum" diye seslenirler. Bunlar, henüz oraya girmeyen fakat girmeyi uman kimselerdir.
"Onların İkisi arasında bir perde... vardır." Önceden her ikisinden de söz edildiği için cennet ile cehennem arasında bir engel, yani bir sur vardır demektir. Bu, yüce Allah'ın: "Aralarında kapısı olan bir duvar çekilmiş olacaktır" (el-Hadid, 57/13.) buyruğunda sözü edilen surdur.
"A'râf üzerinde" yani, A'raPın surları üzerinde "her birini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır." Atın yelesi ve horozun ibiği anlamındaki; tabirleri de buradan gelmektedir. Abdullah b. Ebİ Ye-zid, İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: A'raf, yüksek olan şey demektir. Mücahid de İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: A'raf, horozun ibiği gibi yükseklikleri (burçları) bulunan bir surdur. Sözlükte A'raf, yüksekçe yer demektir. Ve bu, çoğuludur.
Yahya b. Adem der ki: Ben, el-Kisaî'ye A'rafın tekilini sordum, sustu. Bunun üzerine dedim ki: Bize İsrail anlattı, o, Cabir'den, o, Mücahid'den, o, İbn Abbas'tan dedi ki: A'raf, horozun urfu (ibiği) gibi yüksekliği bulunan bir surdur. O da, Allah'a yemin ederim ki öyledir. Tekili budur. Yani "urf' diye gelir. Çoğulu da A'raf geiir. Ey köle,, haydi kalem kâğıt getir, dedi ve bunu yazdı.
Buradaki ifade, övgü sadedindedir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Öyle adamlar ki, onları ne ticaret, ne alış veriş Allah'ı anmaktan... oyalar." Cen-Nur, 24/37)
İlim adamları, A'raf ta bulunanlar hakkında açıklamalarda bulunmuş ve bu konuda on ayrı görüş ortaya çıkmıştır:
1- Abdullah b. Mes'ud, Huzeyfe b. el-Yeman, İbn Abbas, eş-Şa'bî, ed-Dah-hâk ve İbn Cübeyr derler ki: Bunlar, hasenatı ve seyyiâtı (iyilik ve kötülükleri) birbirlerine eşit gelecek bir topluluktur. İbn Atiyye der ki: Hayseme b. Süleyman'ın Müsned'inde (15. cüz'ün sonlarında), Cabtr b. Abdullah'tan şöyle bir hadis kaydedilmektedir: Cabir dedi ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Kıyamet günü teraziler kurulur. İyilikler ve kötülükler tartılır. İyilikleri kötülüklerinden, bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi cennete girer. Kötülükleri de iyiliklerinden bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi de cehenneme girer." Ey Allah'ın Rasulü denildi, ya iyilik ve kötülükleri bir birine eşit olanın durumu ne olacak? Hz. Peygamber şöyle buyurdu; "İşte bunlar A'rafta-kilerdir. Cennete girmedikleri halde oraya girmeyi umanlardır. "[123]
2- Mücahid der ki: Bunlar salih, fakih ve ilim adamı kimselerdir.
3- Bunların şehidler oldukları da söylenmiştir ki, bunu el-Mehdevî zikretmektedir.
4- el-Kuşeyrî der ki: Bunların, mü'mirilerin faziletlileri ile şehidler oldukları söylenmiştir. Bunlar, kendileriyle uğraşmayı bir kenara bırakmış, insanların durumlarıyla ilgilenmeye kendilerini vermişlerdir. Cenehennem ashabını görecekleri vakit, Allah'ın kendilerini cehenneme göndermesinden O'na sığınırlar. Çünkü, her şey Allah'ın kudreti içerisindedir. İnsanın bilgisinden farklı olan şey de O'nun kudreti dahilindedir. Cennetlikleri gördükleri vakit ise -ki, henüz oraya girmemiş olacaklar- oraya gi rmeyi ümiL ederler.
5- Şurahbil b. Sa'd der ki: Bunlar babalarına asi olarak Allah yolunda cihada çıkıp şehid olan kimselerdir. Taberî bu hususta Peygamber (say)'dan bir hadis de zikretmektedir. Bunların, babalarına asi olmaları ile şehid düşmeleri denk gelecektir.
6- es-Sâ'lebî de senedini kaydederek İbn Abbas'tan yüce Allah'ın: "A'râf üzerinde de... adamlar vardır" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: A'raf, sıratın üzerinde yüksekçe bir yerdir. Orada Abbas, Hamza, Ali b. Ebi Talib ve Zülcenehayn olan Cafer (i Tayyar) olacaktır. (Allah onlardan razı olsun). Bunlar, kendilerini seven kimseleri yüzlerinin aklığı ile, kendilerine buğzederüeri de kara yüzlerinden tanıyacaklardır.
7- ez-Zehravî der ki: Bunlar kıyamet gününde insanlar hakkında yaptıklarına dair şahidtik edecek adaletli kimselerdir ve bunlar her ümmette vardır. en-Nehhâs da bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Bu, bu hususta söylenen sözlerin en güzelidir. Bunlar, cennet ile cehennem arasındaki surun üzerinde bulunacaklardır.
8- ez-Zeccâc, bunlar bir takım nebilerin kavmidirler, demiştir.
9- Denildiğine göre bunlar, dünya hayatında iken küçük günahları bulunan, fakat acı ve musibetlerle bu günahları keffaret olunmayan, bununla birlikte büyük günahları da olmadığından dolayı cennete girmeleri alıkonulan kimselerdir. Böylelikle bundan ötürü üzülsünler ve bu da onların işledikleri küçük günahların bir karşılığı olsun. Hatta Ebu Huzeyfe'nin mevlası Salim, A'raftakilerden olmayı temenni etmiştir. Çünkü onun görüşüne göre A'rafta bulunan kimseler küçük günah sahibi kimselerdir.
10- Bunların, zina mahsulü çocuklar oldukları da söylenmiştir. Bu görüşü el-Kuşeyrî, îbn Abbas'tan nakletmiştir.
Bundan başka bunlann bu sur üzerinde görevli melekler oldukları da söylenmiştir. Bu melekler, cennet ve cehenneme girmelerinden önce kâfirlerle mü'minleri birbirlerinden ayırt ederler. Bu görüşü Ebu Midez zikretmiştir. Kendisine: "Adam" denilmez denilince, şu cevabı vermiş: Onlar (hakkında kullanılan zamir ve kipler) erkekler için kullanılanlardır. Dişiler için kullanılan zamir ve kipler onlar hakkında kullanılamaz. O bakımdan "adamlar" Iaf2inında onlar hakkında kullanılmış olması uzak bir ihtimal görülemez. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruğunda da "adamlar" lafzı cinler hakkında kullanılmıştır: "Doğrusu şu da var. İnsanlardan bazt adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı..." (el-Cin, 72/6)
İşte bu melekler mü'minleri de kâfirleri de alâmetleriyle tanırlar. Mü'min-lere cennete girişlerinden önce cennete girecekleri müjdesini verirler. Mü'minler ise cennete girmemiş olmakla birlikte cennete girecekleri umudunu taşırlar. Cehennemlikleri görecekleri vakit de kendilerinin azaptan kurtulmaları için dua ederler.
İbn Atiyye der ki: Âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre A'raf üzerinde cennet ehlinden olmakla birlikte cennete girişleri gecikecek ve anlatılan şekliyle her iki kesimi görerek ibret alacak bir takım adamlar bulunacaktır.
"Her birini yüzlerinden tanıyan adamlar" buyruğuna gelince, her birini alâmetleriyle tanıyan adamlar olacaktır, demektir. Bu ise, cennet ehli hakkında yüzlerin aklığt ve güzelliği, cehennem ehli hakkında da yüzlerin karanlığı ve çirkinliği ile buna benzer, bunların gidecekleri yer ile ötekilerinin gidecekleri yere dair bilgilerle tanınacaklardır.
Derim kt: Konu İle ilgili rivayetlerin ve açıklamaların birbirlerini tutmaması dofcıyısla kesin bir şey söylemeye imkân yoktur. Allah işlerin gerçeğini en iyi bilendir. Diğer taraftan şu açıklamalar da yapılmıştır: A'raf kelimesi urfun çoğuludur. Bu ise, yüksek ve yukarı her yerin adıdır. Çünkü, bu yüksekliği ile daha aşağıda olan yerlere nisbetle daha çok tanınır (A'refdir).
İbn Abbas der ki: A'raf, sırat üzerindeki yüksekçe burçlar demektir. A'raPın, Uhud dağı olduğu ve oraya konulacağı da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: ez-Zehravî'nin naklettiği bir hadise göre Rasululîah (say) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Uhud, bizi seven bizim de kendisini sevdiğimiz bir dağdır. O, kıyamet gününde cennet ile cehennem arasında konulacak ve orada herkesi simalarından tanıyacak bir takım kimseler alıkonulacaktır. Bunlar, in-şaallah cennet ehlindendirler."
Safvan b. Siileym'den de bir başka hadis naklederek Peygamber (sav)'ın şu buyruğunu zikretmektedir: "Muhakkak Uhud, cennetin rükünlerinden (esaslarından) birisinin üzerinde bulunacaktır." [124]
Derim ki: Ebu Ömer de Enes b. Malİk'den naklettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; "Uhud, bizi seven ve bizim de kendisini sevdiğimiz bir dağdır. Ve şüphesiz ki o, cennetin tümsek bahçelerinden birisinin üzerinde olacaktır."[125]
A'ı-aftakiler: "Cennet ehline..." cennetliklere: "Selamun aleykum" diye seslenirler. Yani onlara, selamun aleykum diyeceklerdir. Bunun, sizier cezadan esenliğe kavuştunuz, kurtuldunuz anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Bunlar henüz oraya girmeyen fakat girmeyi uman kimselerdir." Yani, A'raitakiler lıeniiz cennete girmemiş olacaklardır. Bu açıklamaya göre "fakat girmeyi uman kimselerdir" buyruğu, onlar oraya gireceklerini biliyorlar, anlamına gelir.
Tama' (ummak)'ın bilmek (ilim) anlamına kullanılması, sözlükte bilinen bir husustur ki, bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmekledir. Aynı zamanda bu, İbn Abbas, İbn Mes'ud ve başkalarının da görüşüdür. Ve bu görüşe göre burada kastedilen A'raftakiterdir.
Ebu Miclez ise şöyle demektedir: Bunlardan kasıt, cennet ehlidir. Yani, A'raftakiler cennettekiler henüz cennete girmemiş olduklun halde onlara, selamun aleykum diyeceklerdir. Bununla birlikte A'rat'takiierin yanından geçen mü'minleri cennete girmek hususunda umutlandırırlar.
Yüce Allah'ın: "Selamun aleykum" buyruğu ile Henüz oraya girmeyen" kelimeleri üzerinde vakıf yapılır. Ondan sonra da; "Fakat girmeyi uman kimselerdir" buyruğu ile başlanılır. Yani onlar, oraya girmeyi umut ederler anlamındadır. Bununla birlikte "Fakat girmeyi uman kimselerdir"in hal olması da mümkündür, o takdirde anlam şöyle olur: A'raf sahiplerinin yanından geçen mü'min-ler, orayı umdukları halde değil de ummadıkları halde oraya girmiş olacaklardır. Bu takdirde; "Henüz oraya girmeyen..." kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz. [126]
47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman da: "Rabbimİz, bizi bu zalimler topluluğu İle beraber bulundurma" diye dua ederler.
Yüce Allah'ın: "Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman" bu-
yuruğundaki;" Taraf kelimesi, karşı karşıya gelme ciheti demektir. Bu kelime gibi "tiFal" vezninde mastar olarak yalnızca iki kelime gelmiştir ki bunlar: kelimeleridir. Bu vezindeki diğer mastarlar İse üstün iledir.
gibi. Esreli olarak bu vezindeki isimler ise pek çoktur, kelimeleri gibi.
"Dİyc dua ederler" buyruğunda kastedilenler, A'raftakilerdir. Duaları da şöyle olacaktır: "Rabbimiz, bizi bu zalimler topluluğu ile beraber bulundurma." Yüce Allah'tan kendilerini zalimlerle birlikte bulundurmamasını is-tiyeceklerdtr. Halbuki, Allah'ın onları zalimlerle birlikte bulundurmayacağını da bilmektedirler. Böyle bir dua, Allah'ın huzurunda zilletlerini arzetmek için yapılacaktır. Nitekim, cennetliklerin yapacakları şu dua da buna benzemektedir: "Rabbimiz, nurumuzu bize tamamla..." (et-Tahrim, 66/8) Yine cennetlikler "Allah'a hamd olsun" diye dua edeceklerdir ki, bu da yüce Allah'a şükür olmak üzere yapılacak bir duadır. Ayrıca bu duayı yapmaktan dolayı da onlar bir zevk alacaklardır. [127]
48. A'râftakiler, yüzlerinden tanıdıkları bir takım adamlara seslenerek şöyle derler: "Çokluğunuzun da, büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı.
49. "Kendilerini Allah'ın, rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? İşte (onlara): Girin cennete! Size hiç bir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz (denilmiştir)."
Yüce Allah'ın: "Arâftakiler, yüzlerinden tanıdıkları bîr takım adamlara" cehennemliklerden tanıdıkları bir takım kimselere "seslenerek şöyle derlen Çokluğunuzun da büyüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı."
Yani,' sizin dünyalığınızın çokluğu da, imana karşı büyüklenmenizin de bir faydası olmadı.
Bilal, Selman, Habbab ve benzerleri fakir mü'minlerden olan bir topluluğa işaret ile, dünyada iken "kendilerini AİJah'm" âhirette "rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?" Bu sözleriyle cehennemlikleri azarlayacaklardır.
"İşte (onlara) girin cennete... (denilmiştir)" diye söylemek suretiyle kederleri ve hasretleri daha da artırılmış olacaktır.
tkrime, "elif"siz olarak ve "dal" harfi de üstün olarak;"İşte cennete girdiler" diye okumuştur. Talha b. Musarrif ise, "hı" harfi esreli olarak mazi (ve meçhul) bir fiil olmak üzere; "Cennete girdirilmiş.ler-dir," diye okumuştur.
Âyet-i kerime, A'raftakilerin melekler yahut peygamberler olduğuna delalet etmektedir. Çünkü, onların bu sözleri, yüce Allah'tan aldıkları bir haberi bildirmektir. Ancak, A'raftakileri günahkâr kimseler olarak kabul edenlerin görüşüne göre, Araftakilerin cehennemliklere söyleyecekleri sözler, "bü-yüklenip durmanızın da size bir faydası olmadı" ile sona ermekte, buna karşılık: "Kendilerini Allah'ın rahmetine erdirmeyeceğine..." âyeti ise, yüce Allah'ın, dünya hayatında söyledikleri sözler dolayısıyla cehennemliklere azar olmak üzere söyleyeceği sözler olacaktır. Bu görüş İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir, birinci görüş ise, el-Hasen'den riVayet edilmiştir,
Bunun, A'raftakiler üzerinde görevli bulunan meleklerin söyleyecekleri sözlerden olduğu da söylenilmiştir. Çünkü cehennemlikler, A'raftakilerin kendileriyle birlikte cehenneme gireceklerine dair yemin edecekler, melekler ise buna karşılık Araftakilere: "Haydi cennete girin. Sizin için bir korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" diyeceklerdir. [128]
50. Cehennemlikler, cennetliklere: "Bize biraz su veya Allah'ın size İhsan ettiği rızıktan akıtın" diye seslenirler. Onlar İse: "Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılınıştır" derler.
Yüce Allah'ın: "Cehennemlikler, cennetliklere: Bîze biraz su veya Allah'ın size ihsan ettiği rızıktan akıtın diye seslenirler" buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [129]
1. Cehennemliklerin Kabul Edilmeyecek Olan Talepleri:
Yüce Allah'ın: "Cehennemlikler... diye seslenirler" buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: A'raftakiler cennete girdikten sonra cehennemlikler de umutlanarak şöyle diyeceklerdin Rabbimiz, cennette bizim akrabalarımız var.
Onlarla görüşmek, onlarla konuşmak üzere bize izin ver. Cennetlikler ise, bunîan yüzlerinin karalığından dolayı tanımayacaklar. Cehennemlikler: "Bize biraz su veya Allah'ın size ihsan ettiği raıktan akıtın" diyecekler. Bu buy-ruk da, Ademoğlunun, azapta olsa dahi yemekten ve içmekten müstağni kalamayacağını açıklamaktadır,
"Onlar ise: Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler." Cennetteki yiyecek ve içecekleri kâfirlere haram kılmıştır, demektir. Âyet-i kerimede geçen; "kelimesinin masıarı olan "ifâda", genişlik vermek, bolluk vermek demektir. [130]
2. İhtiyaç Sahiplerine Su Vermenin Fazileti:
Bu âyet-i kerimede su ihtiyacını karşılamanın en faziletli ameller olduğuna delil vardır. İbn Abbas'a hangi sadaka daha faziletlidir diye sorulmuş, o da: Su diye cevap vermiştir. Sîzler, cehennemliklerin cennetliklerden yardım isteyecekleri vakit: "Bize biraz su veya Allah'ın size ihsan ettiği riziktan akıtın" diyeceklerini bilmiyor musunuz?
Ebû Davud'un rivayetine göre de Sa'd, Peygamber (sav)'a gelip şöyle sormuş: Sadakanın hangi türünü daha çok seversin? Hz. Peygamber: Su diye buyurmuş. [131]
Bir rivayette de: Bunun üzerine Sa'd bir kuyu kazarak: Bu da Sa'd'ın annesi için, demiş. [132]
Enes'den dedi ki: Sa'd dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü, Sa'd'ın annesi sadakayı severdi. Onun yerine benim tasaddukta bulunmamın bir faydası olur mu? Hz. Peygamber: "Evet, sana suyu tavsiye ederim" dîye buyurmuş.[133]
Bir başka rivayette de Peygamber (sav), Sa'd b, Ubede'ye annesinin adına su tasadduk etmesini emretmiştir.[134]
işte bu, su tasadduk etmenin Allah nezdinde yaklaştırıcı ibadetlerin en büyüklerinden olduğunu göstermektedir: Kimin günahı çoğalırsa o, başkalarının su ihtiyacını karşılamaya baksın. Diğer taraftan yüce Allah'ın, köpeğe su verenin günahlarını bağışladığı rivayette belirtilmiştir. Ya mü'min ve muvah-hid bir kimseye su verip ihtiyacını karşılayarak canına can katan kişinin durumu ne olur!
Buhârî'nin Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayetine göre Rasuİullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir adam yolda yürürken oldukça susamış. Bunun üzerine bir kuyuya inerek oradan su içmiş, sonra çıkmış. Bu sefer susuzluktan toprak yiyen bir köpek görmüş: Benim susadığım gibi bu köpek de susamış diyerek (kuyuya İnmiş) ve ayakkabısına su doldurarak ağzına almış, sonra kuyudan çıkmış, köpeği sulamış. Allah da bu amelinden dolayı övmüş ve ona mağfiret buyurmuş." Aslıab: Ey Allah'ın Rasulü demiş. Bizim hayvanlara yaptıklarımızdan dolayı ecir almamız da sözkonusu mudur? Hz. Peygamber şu cevabı vermiş: "Ciğeri nemli (canlı) her bir varlığa yapılan iyilik dolayısıyla bir ecir vardır." [135]
Bunun tam aksi bir rivayet de Müslim tarafından nakledilmektedir. Abdullah b. Ömer'den rivayete göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi dolayısıyla azap görmüştür. Ve bundan dolayı cehenneme girmiştir. O kediyi hapsetti-. Kendisi yiyecek ve içecek bir şey vermediği gibi yerin haşeratından yemek için onu serbest de bı-rakmadı." [136]
Hz. Aişe'den rivayet edilen hadise göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Müslüman bir kişiye kim suyun bulunduğu yerde bir içim su verecek olursa, adeta bir köle azad etmiş gibi olur. Yine müslüman bir kimseye su bulunmayan bir yerde bir içim su verecek olursa, ona hayat vermiş gibi olur." Bu hadisi de İbn Mace Sünen'inde rivayet etmiştir. [137]
3. Mülkiyet Altına Alınmış Su:
Havuz ve kırbasında bulunan suyun sahibi, başkalarına göre o suda daha bir hak sahibidir ve istediği kimselere bu suyu vermeyebilir, diyenler bu âyet-i kerimeyi delil göstermişlerdir. Çünkü cennetliklerin: "Doğrusu Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" şeklindeki sözleri; sizin bunlarda bir hakkınız yoktur, anlamındadır.
Buhârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu anlamda olmak üzere; "Havuz ve kırba sahibinin suyunda daha bir hak sahibi olduğu görüşünde olanlar" diye bir başlık açmakta ve bu başhk altında Ebu Hureyre'nin Peygamber (sav)'den naklettiği şu buyruğunu zikretmektedir: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, yabancı develer nasıl su havuzundan uzaklaştırılıyor ise, ben de Havuzumdan bir takım kimseleri öylece uzaklaştıracağım. " [138]
el-Mühelleb der ki: Havuz sahibinin suyunda başkalarına göre daha bir hak sahibi olduğunda hiç bir görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Hz. Peygamber: "Şüphesiz bir takım kimseleri... Havuzumdan uzaklaştıracağım" diye buyurmuştur. [139]
51. Dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseler, kendileri nasıl bir güne kavuşacaklarını unuttular. Onlar, âyetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse, Biz de bugün onları öylece unuturuz.
Bu âyet-i kerimedeki; "Kendileri" lafzı, "kâflrlere'in sıfatı olarak cer mahaJlindedir. Uygun bir takdir ile ref veya nasb olması da mümkündür. Bu sözlerin, cennet ehlinin söyleyecekleri sözlerden olduğu da söylenmiştir.
"Bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttularsa... Biz de bugün onları öylece unuturuz." Yani onlar, bugün amel etmeyi terkedip nastl yalanladılarsa, Biz de onları böylece cehennemde bırakırız.
"Âyetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse" buyruğu da atfedilmiştir, Yani, bilerek nasıl inkâr ettilerse, Biz de onları böylece azapta bırakırız. [140]
52. Andolsun ki Bİ2 onlara, iman edecek bir kavme hidayet ve rahmet olmak üzere, ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir Kitap getirmişizdir.
"Andolsun ki Biz onlara... bir Kitap" yani Kur'ân-ı Kerim "getirmişizdir" demektir. "İman edecek bit kavme hidayet ve rahmet olmak üzere ilme dayanarak." Nezdimizden bilgiye istinaden; her hangi bir yanılma ve yanlışlık sözkonusu olmaksızın; uzun uzadıya açıkladığımız... Özerinde dikkatle düşünen kimsenin bilip öğreneceği şekilde açıkladığımız "bir Kitap getirmişizdir."
Buradaki; "Uzun uzun açıkladığımız" buyruğunun, kısım kısım anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Hidayet ve rahmet olmak üzere" buyruğunu ez-Zeccâc; Hidayete ileten ve rahmet özelliğini taşıyan diye açıklayarak, Kitabın bu özelliğini "Uzun uzadıya açıkladığımız" buyruğundaki zamirden hal olarak kabul etmiştir. ez-Zeccâc der ki: Bunun, şeklinde, o bir hidayet ve bir rahmettir, anlamında olması da mümkündür. Denildiğine göre, "Bir kitap" dan bedel olmak üzere "Bir hidayet ve rahmet (olan bu kitap)" şeklinde olması da mümkündür.
el-Kîsaî ve el-Ferra da derler ki: "Bir kitap"ın sıfatı olmak üzere "Hidayet ve rahmet" şeklinde esreli okuyuş da mümkündür. el-Ferra ayrıca şöyle demektedir: Bu da yüce Allah'ın: Ve bu, indirdiğimiz bir Kitaptır, mübarektir" (el-En'âm, 6/92) buyruğu gibidir.
"İman edecek bir kavme" buyruğunda özellikle iman edeceklerin zikredilmesi, ondan yararlanacak kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. [141]
53. Onlar, zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar? O'nun bildirdiklerinin çıkacağı günde, evvelce O'nu unutanlar derler ki: "Gerçekten de RabbimİZİn peygamberleri hakkı getirmişlerdi. Acaba şimdi bizim için şefaat edecek şefaatçiler bulunur mu? Yahut, işlediklerimizden başkalarını İşleyelim diye geri döndürülür müyüz?" Onlar, kendilerini gerçekten hüsrana uğratanlardır. Uydurageldikleri şeyler de kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmişlerdir.
Yüce Allah'ın: Onlar, zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar?" buyruğundaki "te'vîi" kelimesi, den türemiş bir kelime olarak hemzelidir. Medineliler ise, hem-2eli kelimeleri hafifleterek okurlar.
Âyet-i kerimedeki "nazar", intizar yani, beklemek anlamındadır. Bu da şu demektir. Onlar Kur'an-ı Kerim'de kendilerine vadolunan ceza ve hesaptan başkasını mı bekliyorlar?
Buradaki in, kıyamet gününe bakmak (o günü beklemek)'den geldiği de söylenmiştir. Buna göre "Onun bildirdiklerinin gerçekleşmesi" buyruğundaki o zamiri Kitab'a raci oiur.
Kitabın bildirdiklerinin te'vili ise, yüce Allah'ın o Kitapta vadetmiş olduğu öldükten sonra diriliş ve hesaptır. Mücahid'e göre "onun te'vîli"nden yani bildirdiklerinin gerçekleşmesinden kasıt, cezasıdır. Bu da onların Kitabı yalanlamalarının cezası demektir. Katade ise bunun, akibeti anlamına geldiğini söylemiştir ki, bu açıklamalar birbirine yakın anlamlar ifade eder.
"Onun bildirdiklerinin çıkacağı günde" yani, kıyamet gününde bildirdiklerinin akibetleri görülüp ortaya çıkacağı vakit, anlamındadır. " Günde" kelimesi İse "Derler" ile nasbedilmiştir. Yani: O'nun bildirdikleri gerçekleşeceği gün gelmeden önce, O'nu unutanlar şöyle diyeceklerdir: "Gerçekten de Rabbimizln peygamberleri hakkı getirmişlerdi. Acaba şimdi bizim İçin şefaat edecek şefaatçiler bulunur mu?" Bu, temenni anlamını da taşıyan bir sorudur.
"Şefaat edecek" kelimesi ise, sorunun cevabı olduğundan dolayı hazfolunmuştur. "Yahut... geri döndürülür müyüz." el-Ferra derki: Buyruk: Acaba geri döndürülür müyüz? anlamındadır.
"İşlediklerimizden başkalarını işleyelim diye..." buyruğu hakkında ez-Zeccâc der ki: "Geri döndürülür müyüz" anlamındaki fiil, manaya atfedil-miştir. Yani: Acaba herhangi bir kimse bize şefaat eder, yahut biz (dünyaya geri döndürülür müyüz) anlamındadır.
İbn İshâk "Yahut... işleyelim diye geri döndürülür müyüz?" anlamındaki fiilleri nasb ile okumuştur. Anlamı ise: Ancak, geri döndürülür de işlediklerimizden başkalarını işlersek müstesna, anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Ona: Gözlerin ağlamasın dedim. Çünkü biz, ancak
Ya bir mülkü ele geçirmeye çalışıyorum yahut ölür de mazur görülürüz."
el-Hasen ise, her iki fiili de ref İle okumuştur,
"Onlar kendilerini gerçekten hüsrana uğratanlardır." Yani, bir türlü kendilerine bir fayda sağlayamamışlardır. Kendisine fayda sağlayamamış herkes kendisini hüsrana uğratmış demektir. Nimetleri kaybettiler ve kendilerine sağlayabilecekleri paylardan mahrum kaldılar, diye de açıklanmıştır.
"Uydurageldiklerİ şeyler de kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmişlerdir." Yani, Allah ile birlikte başka bir ilah vardır şeklinde dünyada iken söyledikleri sözlerin batıl olduğu ortaya çıkmış olacaktır. [142]
54. Şüphesiz Rabbiniz, O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş'a istiva etti. Geceyi durmadan kovalayan gündüze O buruyor. Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur. İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur. Âlemlerin Rabbl olan Allah'ın şanı ne yücedir!
Yüce Allah: "Şüphesiz Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" buyruğu ile yoktan var etmek kudretine tek basına kendisinin sahip olduğunu beyan etmektedir. O halde, yalnızca O'na ibadet etmek gerekir.
Altı kelimesinin aslı'dır. Araplar, "dal" harfini "sin" harfine idğam etmek isteyince, "te"nin mahrecinde bir araya geldikleri görüldüğünden, her ikisini de "te" olarak çıkarmışlardır. Şöyle de demek mümkündür: İki "sin'den birisinin yerine "te" getirilmiş ve bu da "dal" harfine idğam edilmiştir. Çünkü, bunun küçültme ismi; Altıda bircik" şeklinde, çoğulu ise, "Altılar" şeklinde gelir. Çoğul ve küçültme isimleri ise, Arapçada isimlerin asıl harflerini ortaya çıkartır.
Yine Araplar: Altıncı derler. diyenler ise, "sin" yerine "te" getirmiş (ibdal etmiş) olurlar.
"Yevm: Gün" kelimesi ise güneşin doğuşundan batış vaktine kadar olan süreyi ifade eder. Eğer güneş yoksa bu anlamda "yevm" de yok demektir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmış ve şöyle demiştir: "Altı gün'den kasıt, âhîret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da göktedn ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir. Dünya günlerinden altı gün olduğu da söylenmiştir.
Mücalıid ve başkaları ise şöyle demişlerdir: Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu ise cuma günüdür. Bu süreyi yüce Allah zikretmekle birlikte O, bunları bir anda dahi yaratmak dileseydi elbette bunu yapardı. Zira O, bunlara ol demeye ve bunları hemen var etmeye kadirdir. Fakat O, kullara yapacakları İşlerinde yumuşak davranmayı ve sağlam iş yapmayı öğretmek istemiştir. Diğer taraftan kudretinin, meleklere peyder pey zuhur etmesini dilemiştir. Bu ise: Melekleri göklerden ve yerden önce yaratmıştır, diyenlerin görüşüne göredir.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılmasındaki bir diğer hikmet de şudur; Her bir şeyin O'nun nezdinde bir süresi vardır. Ayrıca O, bununla isyankârları cezalandırmakta acele etmeyi terk ettiğini de açıklamaktadır. Çünkü O'nun nezdinde her bir şeyin bir vadesi vardır. Bu da yüce Allah'ın: "Biz, onlardan önce kuvvetçe kendilerinden daha çetin olan nice nesiller helak ettik" (Kaf, 50/36) diye buyurmasından sonra: "Andolsun gökleri, yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Ve Bize bir yorgunluk da dokunmadı. O halde söylediklerine sabret..." <Kaf, 50/38-39) buyruğunu andırmaktadır.
Yüce Allah'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Büsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta ondört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.
İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın malılukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.
Um Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.
İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir. el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerinde istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönelmek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve galip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:
"Bişr, Irak'a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı); Kılıç kullanmaksızın ve kan dökraeksizin."
"Adam istiva etti" ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demektir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr ise, Ebu Ubeyde'den yüce Allah'ın: "Rahman (olan Allah) Arş'a istiva etti" (Tâ-Hâ, 20/5) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üzerine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:
"Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu."
Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.
Derim ki: yüce Allah'ın yüksekliği, O'nun şan, sıfat ve melekûtunun yüksekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğundan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte oıtak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.
"Arş'a" buyruğundaki "arş" lafzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır. el-Cevherî ve başkaları der ki: Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur'an-i Kerim'de de şöyle buyurulmuştur: "Ona tahtını (arş) ta-nımıyacağı bir hale getirin" (en-Neml, 27/41); "Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu." (Yusuf, 12/10) Arş, aynı zamanda evin tavanı anlamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmaklann bulunduğu bolüm demektir. Arşu's-Simâk ise, el-Awâ' diye bilinen yıldız grubunun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, arştan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise "urûş" diye gelir. Arş, Mekke'nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Filan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de; tabiri kullanılır. Şair Züheyr de der ki:
"Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti. Zübyanlılarm ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı."
Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te'vil edilebilir. Yani, mülk O'ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, adı geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkladık, yüce Allah'a lıamd olsun.
Yüce Allah'ın: "Geceyi durmadan kovalayan gündüze bürüyor." Yani, geceyi gündüzün üzerine bir örtü gibi bırakıyor. Bu da şu demektir: Gündüzün aydınlığını gideriyor. Böylelikle dünya hayatında gecenin gelişi ile hayat dosdoğru bir şekilde tamam olsun. Çünkü gece sükûn bulmak, dinlenmek içindir, gündüz de geçimi kazanmak içindir.
Âyet-i kerimedeki; "Bürüyor" kelimesi, "şin" harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bunun bir benzeri de er-Ra'd Sûresi'ndedir. (Bk. 13/3- âyet). Bu şekildeki-kıraat ise, Ebu Bekr'in Âsım'dan rivayet ettiği kıraat ile Hamza ve Kisaî'nin kıraatidir. Diğerleri ise bunu şeddesiz olarak okumuşlardır ki, bu da ( iJli.i t/itf) şeklinde iki ayrı şivedir. Bununla birlikte kıraat alimleri "Onu örttüğü şeylerle örttü" (en-Necm, 53/54) şeklinde şeddeli olarak icma ile okumuşlardır. Aynı şekilde; "Onları(n gözlerini de) örttük" (Yasin, 36/9) şeklinde icma ile okumuşlardır. O bakımdan her iki okuyuş da bir birine eşittir. Şu kadar var ki, şeddeli okuyuşta tekrarlama ve çok yapma anlamı vardır. Her ikisi de bir şeyi bir şeye bürümek manasına gelir.
Bu âyet-i kerimede, gündüzün geceye girişi sozkonusu edilmeyerek, onlardan birisinin amlmasıyla yetinilerek diğeri zikredilmemiştir. Yüce Allah'ın: "Ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler" (en-Nahl, 16/81) buyruğu ile, "Hayır yalnız Senin elindedir" (Âl-i imran, 3/26) buyruklarında olduğu gibi.
Humeyd b. Kays ise, diye okumuştur ki, bu gündüz geceyi bürür (örter) demektir. "Durmadan kovalayan" aralıksız olarak onun arkasından giden, demektir. "Geceyi... gündüze buruyor" anlamındaki buyruk da hal olarak nasb malıallifldedir. İfadenin takdiri de şöyledir: Yüce Allah, geceyi gündüze bürüyen olarak Arş'a istiva etmiştir.
Aynı şekilde "durmadan kovalayan" buyruğu da "gece"den haldir. Yani, geceyi gündüze birbirini kovalayarak bürür anlamındadır.
Cümlenin, hal olmayıp yeni bir cümle olması ihtimali de vardır. "Durmadan" kelimesi, mukadder bir "kovalayan" lafzından bedel, yahut onun bir sıfatı veya hazfedilmiş bir mastarın sıfatı da olabilir. Yani durmadan ve hızlıca kovalayan demektir. lafzı acele, çabuk demektir. ise, hızlıca geri döndü, anlamına gelir.
"Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle ram eden O'dur." el-Ahfeş der kir Bu buyruk, "gökleri" kelimesine atfedilmiştir. Yani: Güneşi, ayı... emriyle ram edilmiş olarak yaratan O'dur, anlamına gelir. Abdullah b. Amir'den, "güneş, ay, yıldız" kelimeleri ile "ram edilmişler" anlamındaki kelimelerin, mübtedâ ve haber olmak üzere tümüyle merfu' okuduğu da rivayet edilmiştir. (Bu durumda meal şöyle olur: Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emriyle müsalıhar kılınmıştır).
Yüce Allah'ın: "İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nuttdur"
buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [143]
1. Yaratmak Ve Emretmek Yalnız Allah'ındır:
Allah, bu haberinde bize doğruyu söylemiştir. Yaratmak da yalnız O'nun-dur, emretmek de. O, bütün mahlukatı yarattı ve sevdiği, uygun gördüğü şeyleri onlara emir olarak verdi. Bu emir, aynı zamanda yasağı da vermesini gerektirmektedir.
İbn Uyeyne der ki: Yaratma ile emretmek ayrı şeylerdir. Bunları bir ve aynı şey kabul eden kâfir olur. Çünkü, yaratmaktan kasıt, yaratılanlardır. Emretmek ise, mahluk olmayan O'nun kelamıdır ve bu da O'nun "ol" demesi-dir. Çünkü: "O, bir şeyi (yaratmak) diledi mi, O'nun emri sadece ona, "ol* demekten ibarettir, o da derhal oluverir." (Yasin, 36/82)
Yüce Allah'ın, yaratmayı ve emretmeyi ayn olarak zikretmesinde, Kur'ân'ın yaratılışını kabul edenlerin sözlerinin yanlış ve tutarsız olduğuna bir delil vardır. Zira, eğer emrin kendisi olan sözü mahluk olsaydı: "İyi bilin ki, yaratmak da, yaratmak da yalnız Onundur" demesi gerekirdi. Böyle bir ifade ise, abes, çirkin ve tutarsız bir ifadedir. Yüce Allah ise, faydasız söz söylemekten yüce ve münezzehtir. Buna, şanı yüce Rabbimizin şu buyrukları da delil teşkil etmektedir; "Göklerin ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun âyet-lerindendir" (er-Rûm, 30/25); "Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı da size mü-sahhar kıldı. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğmişlerdir." (en-Nahl, 16/12.) Yüce Allah, bu buyruklarıyla bütün mahlukatın O'nun emriyle varlık-lannı devam ettirdiklerini haber vermektedir. Eğer emir yaratılmış olsaydı, bu yaratılan emrin de O'nunla var olabileceği bir başka emre ihtiyacı olurdu. O emir de bir başka emre muhtaç olur ve bu sonsuza kadar böyle devam eder giderdi. Bu ise, imkânsız bir şeydir. Böylelikle yüce Allah'ın kelamı demek olan emrinin, kadim ve ezelî olduğu, mahluk olmadığı ortaya çıkmaktadır. O'nun emriyle mahlukatın var olması bu yolla mümkün olabilir.
Yine buna yüce Allah'ın şu buyruğu da delil teşkil etmektedir: "Biz, gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri ancak hak ile yarattı." (el-Hicr, 15/85) Şanı yüce Allah bu buyrukta gökleri ve yeri hak ile yani, hak olan sözü ile yarattığını haber vermektedir ki, bu da O'nun mükevvenata (ol emriyle var edilenlere) verdiği: kûn: ol buyruğudur. Eğer, hakkın kendisi yaratılmış olsaydı, onunla mahrukatı yaratması mümkün olamaz, düşünülemezdi. Zira, mah-lukat, mahluk ile yarattlamaz.
Buna da yüce Allah'ın şu buyrukları delalet etmektedir: "Andolsun ki, gönderilmiş kullarımız için şu sözümüz ezelden beri geçmiştir:..." (es-Saffat, 37/171); "Muhakkak ki, kendileri için tarafımızdan iyiliğin takdir edilmiş olduğu kimseler ondan uzaklaştırılmışlardır" (el-Enbiyâ, 21/101); "Fakat, Benden... sözü hak olmuştur." (es-Secde, 32/13) İşte bütün bunlar, ezelde bu husustaki "söz"ün(ün) geçmiş olduğuna bir işaret vardır. Bu da Allah'ın sözünün ezelden beri var olmasını gerektirmektedir. Bu nükte Allah'ın sözünün mahluk olduğunu kabul edenlerin görüşlerini reddetmek için yeterlidir.
Bununla birlikte aksi kanaatte olanların görüşlerine delil gösterdikleri bir takım âyetler de vardır. Yüce Allah'ın: "Kendilerine Rabblerinden bir yeni zikir gelse..." (el-Enbiyâ, 21/2) buyruğu ile yüce Allah'ın: "Allah'ın emri el-bette yerine gelir" (el-Ahzâb, 33/37) ile, 'Allah'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir" (el-Ahzâb, 33/38) buyruğu ve benzerleri.
Kadı Ebu Bekr der ki: Yüce Allah'ım "Kendilerine Rabblerinden yeni bir zikir gelse" (el-Enbîyâ, 21/2) buyruğunun anlamı, kendilerine Peygamber (sav)'dan her hangi bir ümit, bir va'd ve bir korkutma gelecek olsa "mutlaka onu eğlenerek, alay ederek dinlerler." (el-Enbiyâ, 21/2) Çünkü, Peygamberlerin öğütleri ve sakındırmaları bir zikirdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sen onlara hatırlat (zekkir). Sen ancak bir hatırlatıcısm (müzekkir).* (el-Ğâşiye, 88/21) Yine konuşma esnasında filan kişi zikir meclisindedir tabiri kullanılır. Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Allah'ın emri elbette yerine gelir buyruğu ile Allah'ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir." (el-Ahzâb, 33/37 ve 38) buyrukları ile yüce Allah kâfirlerden alacağı intikamı ve onlara vereceği cezayı, bir de mü'minlere yardımını verdiği hüküm ve takdir etmiş olduğu fiillerini kastetmektedir. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir.: "Nihayet emrimiz gelip de..." (Hûd, 11/40) Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Halbuki Firavun'un emri hiç de doğru değildi." (Hûd, 11/97) Burada "emirden kasıt ise, onun hali, fiilleri ve izlediği yoldur. Şair de şöyle demektedir:
"Onun kendine has bir emri (hali, durumu , yolu) vardır. Nihayet o, Ayaklarıyla barınmak üzere bir mer'aya geçti mi, orada yerleşir." [144]
2. Emir İle İrade Arasındaki İlişki:
Bu husus bu şekilde açıklığa kavuştuğuna göre şunu bil ki: "Emir"in irade ile hiç bir ilgisi yoktur. Mutezile ise, emir iradenin kendisidir, demektedir. Oysa bu doğru değildir. Aksine, yüce Allah, irade etmediği şeyi emreder, irade ettiği şeyi de yasaklar. Meselâ, Hz. İbrahime oğlunu boğazlamasını emrettiği halde, onun böyle bir işi fiilen gerçekleşmesini irade etmemişti. Pey-gamber'i Muhammed, (sav)'e ümmeti ile birlikte elli vakit namaz kılmasını emretmekle birlikte ondan yalnızca beş vakit namaz kılmasını murad etmişti. Yüce Allah: "Ve tâ ki, içinizden şehidler edinsin" (Âl-i İmran, 3/140) buyruğu ile Hz. Hamza'nın şehadetini murad ettiği halde, kâfirlerin onu öldürmesini nehyetmiş, böyle bir İşi yapmalarını emretmiş değildi. İşte bu husus gerçekten doğru ve bu konuda nefis bir açıklamadır, bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir.
Yüce Allah'ın: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir" anlamındaki buyruğunda geçen; Şanı ne yücedir!" buyruğu, "bereket" kökünden; vezninde bir kelimedir ki, bereket, çokluk, genişlik ve bolluk demektir. Bu açıklamayı İbn Arefe yapmıştır. el-Ezherî der ki: "Tebâre-ke" yüce, azametli ve üstün anlamındadır. Bunun, O'nun ismi île teberruk edilir ve O'nun isminin uğurundan faydalanılmaya çalışılır, anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Âlemlerin Rabbi'nin anlamına dair açıklamalar da el-Fatiha Sûresi'nde (1/1. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [145]
55. Rabbİnİze yalvara yakara ve gizlice dua edin. -Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [146]
1. Dua Ve Âdabı:
Yüce Allah'ın: "Rabbinize... dua edin" şeklindeki bu buyruğu, dua etmemizi ve onunla Rabbimİze ibadeti emretmektedir. Daha sonra yüce Rabbimiz bu emir ile güzel olan bir takım sıfatlara riâyeti de zikretmektedir ki, bım-iar huşu (tevazu ile kalpten gelen bir boyun eğme ve boyun eğiş), ile tazarru (yalvarıp yakarmak) dır. "Gizlice" ifadesinin anlamı ise riyadan uzak kalabilmesi İçin insanın kendi içinden dua etmesi demektir.
Yüce Allah bununla peygamberi Hz. Zekeriya'yı da Övmüş bulunmaktadır. Onun duasını haber verirken şöyle buyurmaktadır: "Hani o, Rabbine gizlice (dua ile) seslenmişti." (Meryem, 19/3) Peygamber (sav)'m: "Zikrin hayırlısı gizli olan, rızkın hayırlısı da yeterli olandır"[147] buyruğu da buna benzemektedir.
Şeriat şunu tesbit etmiştir ki: Farz olmayan hayırlı amellerde gizlilik, açıkça yapmaktan daha büyük ecir almaya sebeptir. Bu manadaki açıklamalar daha önce el-Bâkara Sûresi'nde (2/271. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
eî-Hasen b. Ebi'l-Hasen der ki: Biz öyle kimselere yetiştik ki, yer yüzünde gizlice yapabilecekleri her hangi bir amel varsa, onu ebediyyen açıkça işlemezlerdi. Müslümanlar, alabildiğine dua ederler, fakat sesleri işîtilmezdi. Sadece kendileriyle Rabbleri arasında bir fısıltıları duyulurdu. Buna sebep ise, yüce Allah'ın: "Hatibinize yalvara yakara ve gizilce dua edin" buyruğudur. Yine fiilinden razı olduğu salih bir kulundan söz ederek: "Hani o, Rabbine gizlice seslenmiş (dua etmişti)" (Meryem, 19/3) diye buyurmaktadır. Ebu Ha-nite'nin arkadaşları (mezhebine mensup ilim adamları) bunu "âmin" sözünü gizli söylemenin onu açıkça söylemekten evla olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü âmin de bir duadır. Bu husustaki açıklamalar ise, daha önce el-Fatiha Sûresi'nde (Âmin bahsi 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.
Müslim Ebu Musa'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bir yolculukta -bir rivayette de bir gazada- Peygamber (sav) ile birlikte idik. İnsanlar, yüksek sesle tekbir getirmeye başladılar. Bir rivayette de şöyle denmektedir: Bir adam her bir tepeye çıktıkça la ilahe illallah demeye başladı. Rasuluüah (sav) da şöyle buyurdu: "Ey insanlar, kendinize acıyınız, aşırıya kaçmayınız. Çünkü sizler, ne sağır birisine, ne de gaip olan birisine dua ediyorsunuz. Siz, her şeyi çok iyi işiten ve size pek yakın olan ve sizinle birlikte olan birisine dua ediyorsunuz..."[148]
2. Dua Esnasında Etleri Kaldırmak:
İlim adamları, dua esnasında elleri kaldırmak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Aralarında Cübeyr b. Mut'im, Said b. el-Müseyyeb ile Said b. Cübeyr'in de bulunduğu topluluk bunu mekruh görmüşlerdir, Şüreyh de ellerini kaldırmış birisini görmüş ve; Bu ellerinle sen kimi yakalamak istiyorsun anasız kalasıca! demiştir. Mesruk da dua esnasında ellerini kaldıran bir topluluğa: Allah o elleri kessin! diye beddua etmiştir. Bunlar, bîr ihtiyaç dolayısıyla Allah'a dua etmek halinde işaret parmağıyla işarette bulunmayı tercih etmişlerdir. Bu İhlasın kendisidir, derlerdi, Katade de parmağıyla işaret eder, ellerini kaldırmazdı. Ata, Tavus, Mücahid ve başkaları da elleri kaldırmayı mekruh görmüşlerdir.
Elleri kaldırmanın caiz olduğu da ashab ve tabiinden bir gruptan rivayet edilmiştir. Peygamber (sav)'den de böyle bir rivayet vardır ki, bunu da Buharı'Zikretmektedir. Ebu Musa el-Eşarî der ki: Peygamber (sav) dua etti, sonra ellerini kaldırdı. Ve ben, koltuk altlarının beyazlığını dahi gördüm.[149] Bunun bir benzeri Enes'ten de rivayet edilmiştir.[150]
îbn Ömer de der ki: Peygamber (sav) ellerini (dua esnasında) kaldırmış ve şöyle buyurmuştur: "Allah'ım, Halid'in yaptıklarından uzak olduğumu sana bildiririm."[151]
Müslim'in Sahihinde de Ömer b. el-Hattab'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Bedir gününde Rasulullah (sav) müşriklere baktı. Sayılan bin kişi idi. Ashabı İse üçyüz onyedi kişi idiler. Bunun üzerine Allah'ın Peygamber'İ ellerini uzatarak kıbleye yöneldi ve Rabbine dua etmeye başladı... diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[152]
Tirmizîde yine Hz. Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) ellerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmeden aşağı indirmezdi. Tir-mizî der ki: Bu, sahih, garip bir hadistir.[153]
îbn Mace'nin de Selman'dan, O'nun Peygamber (sav)'den rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Rabbİniz çokça haya eden ve kerem sahibi olandır. O, kulundan ellerini kendisine kaldırıp da onları bomboş geri çevirmekten -veya onları zarar etmiş halde- geri çevirmekten haya eder."[154]
Birinci görüşün sahipleri, Müslim'in Umare b. Ruveybe yoluyla naklettiği şu hadisi delil gösterirler, Umare, Bişr b. Mervan'ı minber üzerinde ellerini kaldırmış halde görünce şöyle demiş: Allah bu iki eli çirkin etsin. Andol-sun ben, Rasulullah (sav)'ı gördüm de o, elleriyle şöyle yapmaktan fazla bir şey yapmıyordu, demiş ve işaret parmağı ile işaret etmişti.[155]
Said b. Ebi Arube'nin Katade yoluyla rivayet ettiği şu hadisi de delil gösterirler: Enes b. Malik, Katade'ye anlattığına göre Peygamber (sav) istiska (yağmur için dua) müstesna hiç bir duada ellerini kaldırmazdı. İstiska esnasında da ellerini koltuk altlarının beyazlığı görülünceye kadar kaldırırdı.[156]
Ancak birincisi, rivayet yollan itibariyle Said b. Ebi Arube'nin hadisinden daha sağlam ve daha sahihtir. Çünkü, Said b. Ebi Arube'nin, Ömrünün sonlarına doğru hafızasında değişiklik meydana gelmişti. Diğer taraftan Şu'be, Katade'den yaptığı rivayetinde de ona muhalefet etmiştir. Katade, Enes b. Ma-lik'ten rivayetle şöyle demiştir: Rasulullah (sav) kottuk altlarının beyazı görülünceye kadar ellerini kaldırırdı.[157]
Şöyie de denilmiştir: Müslümanların başına herhangi bir musibet gelmiş ise, ellerin kaldırılması o takdirde iyi ve güzeldir. Nitekim Peygamber (sav) istiska (yağmur duasın)da ve Bedir gününde böyle yapmıştır.
Derim ki: Dua ne şekilde kolayına gelirse güzeldir ve insanın Allah'a olan ihtiyacını, fakrını, O'nun önündeki zillet ve alçak gönüllülüğünü açığa vurması İçin istenmiş bir şeydir. Dilerse kıbleye yönelir ve ellerini kaldırırsa bu güzeldir. Dilerse bunu yapılayabilir. Çünkü Peygamber (sav) hadislerde varid olduğu üzere bunları yapmıştır. Yüce Allah da: "Katibinize yatvara yakara ve gizlice dua etlin" diye b1 'yurmuştur. Burada ellerini kaldırmak ve benzeri herhangi bir nitelik de varid olmamıştır. Bir başka yerde de "Onlar, ayakta iken, otururken... Allah'ı anarlar" (Âl-i İmran, 3/19D diye buyurarak onları övmüş ve sözü geçen dışında herhangi bir hali şart koşmamıştır. Peygamber (sav) da Cuma günü irad ettiği hutbesinde kıbleye yönelmeksizin Allah'a dua etmiştir. [158]
3. Duada Haddi Aşmamak:
Yüce Allah: "Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez" buyruğu ile duada haddi aşanları sevmeyeceğini anlatmak istemektedir. Lafız her ne kadar umumî ise de buna işaret edilmektedir.
Haddi aşan (el-Mu'tedî); haddi çiğneyen ve yasağı işleyen kimse demektir. Haddi aşma oranına göre bu hususta farklılık olabilir. Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İleride duada haddi aşacak kavimler olacaktır." Bu hadisi, İbn Mace, Ebu Bekr b. Ebi Şeybe'den şöylece rivayet etmektedir: Bize, Affan anlattı, bize Hammad b. Seleme anlattı. Bize, Said el-Cüreyrî haber verdi. O, Ebu Nuame'den naklettiğine göre Abdullah b. Muğaffel, oğlunun: Allah'ım, ben Senden cennete girdiğim vakit, sağ tarafındaki beyaz köşkü istiyorum, diye dua ettiğini duymuş, ona şöyle demiş: Yavrucuğum, sen Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın. Çünkü ben, Rasulullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "İleride duada haddi aşacak bir topluluk olacaktır."[159]
Duada haddi aşmak birkaç türlü olabilir. Bunlardan bazıları:
1- Önceden de geçtiği gibi, çokça sesi yükseltmek ve bağırıp çağırarak dua etmek,
2- İnsanın kendisine bir peygamber mevkiinin verilmesini istemesi yahut imkânsız bir iş için dua etmesi ve buna benzer aşırı isteklerde bulunması,
3- Bir masiyet isteyerek, buna benzer bir talepte bulunarak dua etmesi,
4- Kitap ve Sünnette olmayan lafızlarla dua edip asılsız ve hiçbir şekilde mesnet kabui edilemeyecek bir takım nüshalarda bulduğu kuru lafızlar ve kafiyeli sözleri seçerek bunları şiar edinip Rasulünün kendileriyle dua ettiği lafızları terk etmesi gibi.
Bütün bunlar daha önce el-Bakara Sûresi'nde açıklanmış olduğu gibi, duanın kabul edilmesine engel teşkil eder. [160]
56. Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın, O'na korkarak ve umarak dua edin. Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır.
Yüce Allah'ın: "Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız: [161]
Fesadın Her Türlüsü Yasaktır:
Şanı yüce Allalı, az olsun çok olsun ıslahtan sonra az olsun her türlü fesadı yasaklamaktadır. Bu buyruk, konu ile ilgili görüşler arasından sahih oia-na göre umum ifade eder.
ed-Dahhâk der ki: Kaynar su ve pınarların yerin dibine geçmesini sağlamayın. Meyve veren ağacı zarar vermek kastıyla kesmeyin. Yine varid olduğuna göre, dinarların kenarlarını kesmek[162]' de yer yüzünde fesat çıkarmanın bir bölümüdür.
Şöyle de denilmiştir: Yöneticilerin, hakimlerin ticaret yapmaları da yeryüzünde fesat kabilindendir.
el-Kuşeyrî der ki: Maksat, şirk koşmayın demektir. Bu, şirki, kan dökmeyi ve yer yüzünde her türlü kargaşayı yasaklamakta, yüce Allah yer yüzünün ıslah edilmesinden sonra ve Allah orayı peygamberlerini göndermek suretiyle ıslah edip şeriatı yerleştirip, Mulıammed (sav)'ın dini açıklık kazandıktan sonra seri hükümlere bağlı kalmayı da emretmektedir.
İbn Atiye der ki: Bu görüşü ortaya koyan kişi, en büyük ıslahtan sonra en büyük fesadın ne olduğuna işaret etmiş ve bunu özellikle zikretmiştir.
Derim ki: ed-Dalıhâk'ın sözünü ettiği husus ise, urrumî şekliyle değildir. Şüphesiz ki bu, eğer mü'minlere zararlı olacaksa bir fesattır, Ancak, bunların zararları müşriklere dokunacaksa, böyle bir şey caizdir. Çünkü Peygamber (sav) Bedir'deki kuyunun suyunu kapatmış, kâfirlerin ağaçlarını kesmiştir. İleride dinarların kenarlarını kesmeye dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Hûd Sûıesi'nde (11/88. âyetin tefsirinde) gelecektir.
"O'na korkarak ve umarak dua edin" buyruğuyla yüce Allah, insana korku ve uyanık olmak, Allah'tan umut etmek halinde olmayı emretmektedir. Ta ki, insan için korku ve ümit, dosdoğru yolda götüren iki kanat gibi olsun. İnsan bunlardan yalnız birisine sahip olacak olursa, helak olur gider. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kullarıma haber ver ki, muhakkak Ben, evet Ben gafur ve rahimim. Şüphesiz azabım da en acıklı azaptır" (el-Hicr, 15/49-50) buyurarak, hem umutlandırmakla, lıem de korkutmaktadır. O bakımdan insan, Rabbinin azabından korkarak, sevabını da umarak dua eder. Nitekiın yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onlar, rağbet (umut) ederek ve korkarak Bize dua ediyorlardı." (el-Enbiya, 21/90) Bu buyruğa dair açıklamalar da ileride gelecektir.
"Korku: Mavf", zararlarından yana emin olunamayan şeylerden ötürü duyulan dehşettir. Umut (âyette; tama', recâ') ise, sevilen şeyin gerçekleşmesini ummak ve beklemektir. Bu açıklamaları el-Kuşeyrî yapmıştır.
Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Hayat boyunca korkunun ümitten bas-kjn gelmesi, ölüm esnasında ise ümidin baskın gelmesi gerekir.
Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Sizden her hangi bir kimse ölümü esnasında mutlaka Allah hakkında hüsn-ü zan besleyerek ölsün." Bu hadis, sahih bir hadis olup Müslim tarafından rivayet edilmiştir.[163]
Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır" buyruğuna gelince, burada "yakın" anlamındaki; kelimesi (rahmet kelimesinin sıfatı olarak) onun gibi müenneslik "te" si ile şeklinde gelmemiştir.
Bu hususta yedi vecih sözkonusudur. Evvela rahmet ile ruhm aynı şeydir, rahmet, af ve ğufrân manasınadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmış, en-Nehhas da tercih etmiştir. en-Nadr b. Şumeyl ise şöyle demektedir: Rahmet, mastardır. Mastarın ise müzekker olması gerekir. Nitekim yüce Allah'ın:
İ7er feime öir öğüt gelir de..." (el-Bakara, 2/2751 buyruğu gibi. Bu da ez-Zeccâc'ın görüşüne yakındır. Çünkü, el-Bakara Sûresi'nin işaret edilen âyetinde geçen "mev'iza", vaaz anlamındadır.
Rahmet ile ihsanı kastettiği de söylenmiştir. Diğer taraftan müennesliği hakiki olmayan kelimelerin müzekker gelmesi de caizdir. Bunu da el-Cevherî zikretmektedir.
Bir başka görüşe göre, burada rahmetten kasıt yağmurdur. Bu açıklamayı da el-Ahfeş yapmıştır. O, şöyle der: Ayrıca, bazı müenneslerin müzekker yapıldığı gibi, bunun da müzekker olması mümkündür, deyip şu beyiti nakletmektedir:
"Hiçbir bulut onun yağdırdığı yağmuru yağdırmamıştır. Ve hiç bir arazi de onun bitirdiği mahsulleri vermemiştir."
Ebu Ubeyde de der ki: Burada; "Yakın" kelimesinin müzekker gelmesi, "mekân" kelimesinin müzekker oluşundan dolayıdır. Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere mekân olarak yakındır, anlamındadır.
Ali b. Süleyman der ki: Böyle bir açıklama yanlıştır. Çünkü, eğer dediği gibi olsaydı, Kur'an-ı Kerimde "yakın" anlamında kelimenin mansup olması gerekirdi. Nitekim "Zeyd sana yakındır," derken böyledir.
Bunun, neseb kabul edilerek müzekker yapıldığı da söylenmiştir. Adeta; "Muhakkak Allah'ın rahmeti...nin yakınlığı vardır," demiş gibidir. Nitekim "Boşanmış bir kadın ve ay hali bir kadın," denirken de (Kadına nisbet edilen bu halleri ifade eden kelimeler müennes-lik "te"si almamıştır).
el-Ferrâ da der ki: "Karib: yakın" kelimesi, eğer mesafe anlamını taşıyorsa, müzekker de gelebilir, müennes de gelebilir. Eğer neseb anlamına geliyor ise, müennes kabul edilir ve bu hususta nahivciler arasında görüş ayrılığı yoktur. Nitekim; "Bu kadın benim yakınımdır," demek gibi, Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır. el-Cevherî'den bir başkası da el-Ferrâ'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Neseb de; "Filanın yakını olan kadın," denilir, Neseb dışındaki ifadelerde ise, müzekker gelmesi de müennes gelmesi de mümkündür. Meselâ, Senin evin bize yakındır, filan kadın bize yakındır," demek gibi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Ne bilirsin, belki de o saat (kiyamet) yakın olacaktır." (el-Ahzâb, 33/63.)
Onun lehine delil getirenler de şöyle derler: Arapların kullanışı da böyledir. Nitekim şair İmruu't-Kays şöyle demektedir:
"Vay onun haline, akşamı etti mi, ne Haşim yakınlardadır Ne de Yeşkûr'un kızı Besbâse."
ez-Zeccâc der ki: Bu yanlıştır. Çünkü, müzekker ve müennes isimler (.fiillerine göre müzekker veya müennes olurlar). [164]
57. Rahmetinin önünden rüzgârları müjde olmak üzere gönderen O'dur. Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutları kaldırınca, Biz onları ölmüş bir yere süreriz ve ondan sn indiririz. Derken, o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte Biz, Ölüleri de böyle çıkaracağız. (Bunları) iyi düşünüp ibret alırsınız diye (açıklıyoruz)."
Yüce Allah'ın: "Rahmetinin önünden rüzgârları müjde olmak üzere gönderen O'dur" buyruğu, daha önce geçen: "Geceyi durmadan kovalayan gündüze O buruyor" (el-A'râf, 7/54) buyruğuna atfedilmiştir.
Burada yüce Allah, nimetlerinden başka türlü bir nimet sözkonusu etmekte ve bu, O'nun vahdaniyetine delil teşkil etmekte, uluhiyetini ispatlamaktadır. Daha Önce el-Bakara Sûresi'nde "rüzgârlar"a dair açıklamalar, (.2/164. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Rüzgârlar" çokluk çoğuludur. ise, aynı kelimenin azlık ifade eden çoğuludur. "Rüzgâr"ın aslı ise; tır. Buna göre azlık bildiren çoğul şeklinin;şeklinde olduğunu söyleyenler hatalı bulunmuştur.
" Müjde olmak üzere" kelimesinde yedi kıraat vardır: Haremeyn ehli ile Ebu Amr, bunu şeklinde "nun" ve "şîn" harfleri ötreli olrnak üzere nisbet manasını verecek şekilde; 'in çoğulu olarak okumuşlardır. Biz rüzgârları yayıcılar olarak gönderdik, anlamına gelir. Bu da tekil ve çoğulu itibari İle; "Tanık ve tanıklar" kelimesini andırmaktadır. Bunun, 'in çoğulu olması da mümkündür. "Peygamber ve peygamberler" gibi. Bu kelime, değişik yerlerden esen rüzgâr demektir. Yine bu kelime, yayılan (rüzgârlar) anlamına da gelir. Yani: Rüzgârları yayılmış şekilde gönderen O'dur.
el-Hasen ve Katade; şeklinde "nun" harfini ötreli, "şîn" harfini sakin ve den hafifletilmiş olarak okumuşlardır. " Kitaplar, Peygamberler" (derken), "te" ve "sin" harflerinin sakin okunması gibi.
el-A'meş ve Hamza, şeklinde "nun" harfini üstün, "şin" harfini de sakin olarak mastar diye okumuştur. Bu mastarda da kendisinden önce gelen fiilin amel ettiğini kabul etmiştir. Bursa göre; "O, rüzgârları alabildiğine yayan" diye buyrulmuş gibi olmaktadır. Adeta rüzgârlar katlayıp dürüimüş iken sonradan estirilmeleri esnasında yayılmışlar gibi bir anlam ifade eder. Bunun, "rüzgârlar" anlamındaki, 'den hal konumunda mastar olması da mümkündür. Şöyle buyrulmuş gibi olur: O, rüzgârları dirilticiler olarak gönderendir." Bu da riîf): Allah ölüyü diriltti de o da dirildi ifadesinden gelir.
Şöyle de denilmiştir. "Nun" harfi üstün olarak; şeklindeki söyleyiş, önceden de sözünü ettiğimiz şekilde katlamanın zıddı olan açıp yaymak anlamını veren; den gelmektedir. Adeta rüzgâr esmediği vakit katlanmış ve dürüimüş bir halde iken, esince de bu katlanıp dürüimüş hali bozulup, açılıp yayılmış gibi olur. Ebu Ubeyd ise bunu, değişik yönlerde dağılıp yayılmış diye açıklamıştır.
Âsim ise bu kelimeyi; "Müjde olmak üzere" diye "be" harfini ötreli, "şin" harfini sakin ve sonu da tenvinli olarak; "Müjdeci"nin çoğulu diye okumuştur. Rüzgârlar yağmur müjdesini getirenlerdir, anlamına gelir. Bunun tanığı da yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O'nun âyetlerindendir" (er-Rûm, 30/46) Bu okuyuşla "şin" harfi aslında ötrelidir. Hafifletmek kastıyla sakin okunmuştur. "Peygamberler" gibi. Yine Âsım'dan "be" harfini üstün olarak okuduğu da rivayet edilmiştir.
en-Nehhâs der ki: Bu, diye de okunur. "Be" harfi üstün, "şin" harfi sakin okuyuşa göre anlamı ise müjde vermektir. İşte bunlar beş kıraat etmektedir.
Muhammed b. el-Yemanî ise, diye okumuştur. Yedinci bir kıraat ise "be ve şin" harlı ötreli olmak üzere şeklindeki okuyuştur. Yüce Allah'ın: "Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutlan kaldırınca..." buyruğunda geçen ve "bulut" anlamındaki; kelimesi hem müzekker olarak hem de müennes olarak kullanılır. Çoğulu ile tekili arasında sonuna "be" (yuvarlak "te") alan bütün kelimeler de böyledir. Bunun, tekil bir kelime ile sıfatının yapılması da caizdir. Mesela: "Ağır bulutlar" denilerek ağır kelimesi tekil olarak da çoğul olarak da getirilebilir. Buyruk da: Rüzgârlar su ile ağırlaşmış bulutları taşıyınca, anlamına geJir.
"Bizonları" yani bulutları "ölmüş" yani, bitkisi kalmamış "biryere süreriz." Bunun; ölmüş bir yer için süreriz anlamına geldiği de söylenmiştir ki, o ukdirde "Yer için, yere" kelimesinin başındaki "lâm" harfi mePulü leh anlamını verir.
"Yer" anlamındaki ise, yeryüzünde mamur oian yahut olmayan boş veya meskûn her yer demektir. "Yer" kelimesi tekildir. Çoğulu İse, şektinde gelir. ise, iz ve eser anlamındadır ki, çoğulu da; şeklinde gelir. Şair der ki;
"Onun bıraktığı izleri eskime ve çürüme kuşattıktan sonra."
Bu kelime, aynı zamanda deve kuşlarının kumda yumurtalarını bıraktıkları yer anlamına da gelir. O bakımdan; " O, deve kuşunun bıraktığı yumurtadan da zelildir." Yani, deve kuşunun bıraktığı yumurtasından daha aşağılıktır, tabiri kullanılır."Belde," yer anlamındadır. "Bu bizim beldemizdir" deyimi, burası bizim yerimiz, bizim kasabamız demeye benzer. Belde aynı zamanda ayın menzillerinden birisinin adıdır ki, bunlar yay burcunun altı tane yıldızı olup, güneş bu burca yılın en kısa günlerinde girer. Belde, aynı zamanda göğüs manasına da gelir. "Filanın beldesi geniştir" tabiri, filanın, kalbi, göğsü geniştir anlamındadır. Şair der ki:
"O deve çöktürüldü de bir beldeyi (göğsünü) bir diğer beldeye (yere) koydu Orasının devenin böğürtüleri dışında sesleri pek azdır."
Şair burada devenin çöküp göğsünü yere bıraktığını anlatmaktadır. Belde ve bulde iki kaş arasındaki tüysüz açıklık anlamına gelir. O halde bu iki kelime de müşterek lafızlardandır.
"Ve ondan sxı İndiririz" buyruğundaki; "Ondan" lafzının o beldeye suyu indiririz anlamını vermesi de mümkündür. Biz bulut ile su indiririz, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü bulut, suyu indirmenin bir aracıdır. Anlamın (mealde olduğu gibi) Biz o buluttan suyu indirdik, şeklinde olması da muhtemeldir. Nitekim yüce Allah'ın "Allah'ın kulları ondan içerler" (el-İnsan, 76/6) buyruğundaki "be" harfi de "den, dan" anlamını vermektedir.
"Derken o su ile ürünün her türlüsünü çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. İyi düşünüp ibret alırsınız diye." Yani, bu şekilde bitkileri çıkarttığı mı z gibi, ölüleri de böylece dirilteceğiz.
Beyhakî ve başkaları, Ebu Rezin el-Ukaylf den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Ey Allah'ın Rasulü dedim, Allah mahlukatı nasıl tekrar dirilte-cektir ve yarattıkları arasında bunun delili ve belgesi nedir? Hz, Peygamber şu cevabı verdi: "Sen kavminin vadisinden kurakken geçmişken daha sonra oradan geçtiğinde yeşillenerek sarsıldığını hiç görmedin mi?" Evet gördüm, deyince; "İste Allah'ın yarattıklarında (öldükten sonra) dirilişin âyeti (belgesi) budur"diye buyurdu.[165]
Benzetme yönünün şu olduğu da söylenmiştir: Ölülerin kabirlerinden diriltilmesi, yüce Allah'ın kabirleri üzerine yağdıracağı bir yağmur vasıtasıyla olacaktır. Bu yağmur sonucunda kabirleri üzerlerinden çatlayacak, sonra da ruhları kendilerine geri dönecektir.
Müslim'in Sahih'inde de Abdullah b. Amr'ın, Peygamber (sav.)'dan şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Sonra yüce Allah bir çisintîyi andıran bîr yağmur gönderir -yahutta indirir diye buyurdu-. Bu yağmurdan insanların cesetleri bitip yeşerir. Sonra da: Ey insanlar haydi Rabbinizin huzuruna. Onları durdurunuz. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir, diye seslenilir," deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.[166]
Biz bu hadisin tamamını "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. (Cenab-ı Allaha hamd olsun. İşte bu husus, öldükten sonra dirilişe ve insanların tekrar yaratılacağına delildir.
Bütün işler yalnız Allah'a döndürülür. [167]
58. İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Kötü olan dan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz. İşte Biz, âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü ve tekrar tekrar açıklarız.
Yüce Allah'ın: "İyi ve temiz ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Kötü olandan ise faydası pek az bir şeyden başkası çıkmaz" buyruğunda geçen iyi ve temiz ülkeden kasıt, iyi topraktır. Kötü olan ise, toprağında taş yahut diken bulunandır.
Bu açıktama el-Hasen'den nakledilmiştir. Anlamının, bir benzetme olduğu da söylenmiştir. Şanı yüce Allah, kavrayışı çabuk olan kimseyi, iyi ve temiz toprağa, geç kavrayan kimseyi de kötü toprağa benzetmiştir ki, bu açıklama en-Nehlıâs'tan nakledilmiştir.
Bunun, kalplere dair bir örneklendirme olduğu da söylenmiştir. Kimi kalp verilen öğüt ve hatırlatmaları kabul eder. Kimi kalp de fasıktır. Böyle bir öğüt ve hatırlatmadan uzak durur. Yine bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir.
Katade ise şöyle demektedir: Allah'tan ecrini umarak ve nafile olarak amelde bulunan mü'mine ve ecrini Allah'tan ummayan münafıka dair bir örnektir. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer onlardan herhangi birisi yağlı bir kemik yahut da güzel iki koyun ayağını bulacağını bilse, mutlaka yatsı namazında lıazır bulunurdu.[168] "Faydası pek az bir şey" kelimesi hal olarak nasbedîîmiş-tir, Hayır vermekten uzak duran, zor demektir. Bu da temsili bir ifadedir. Mücahid der ki: Yani, Ademoğullan arasında iyi olan kimseler de vardır, kötü olan kimseler de vardır.
Talha ise "kei" harfinin esreli okunuşu ağır olduğundan dolayı; diye okumuştur, tbn el-Kâkâ' ise, "kef" harfini üstün olarak; diye okumuştur. Bu da; "kötü olan" anlammda bir mastardır. Nitekim şair (bu anlamda kullanılmış mastara örnek olmak üzere) şöyle demiştir:
"O ancak bir öne gidiş ile bir gerileyiştir."
Bu kelimenin "kef" harfinin üstün okunuşu ile esreli okunuşunun aynı anlama geldiği ve bunun iki ayn söyleyiş olduğu da söylenmiştir.
"İşte Biz, âyetlerimizi şükreden bir topluluk için böylece türlü türlü ve tekrar tekrar açıklarız." Bu âyetleri diğer âyetleri de açıkladığımız gibi açıklarız. Âyetler'den kasıt, şirki çürütmeye dair belge ve delillerdir. İşte insanların gerek duyacakları her hususta âyetleri Biz böylece açıklarız.
Özet olarak "şükreden topluluk"un zikredilmesi ise, bunlardan yararlananların onlar oluşundan ötürüdür. [169]
59. Andolsun Biz Nuh'u kavmine gönderdik de: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. Doğru-su ben, sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum" dedi.
Yüce Allah, kemal seviyesinde yaratıcı ve kadir olduğunu beyan ettikten sonra; "AndoLsun Biz Nuh'u kavmine gönderdik de: Ey kavmim, Allah'a İbadet edin..." buyruğu İle geçmiş ümmetlerin kıssalarını ve bu kıssalardaki kafirleri sakındırıp uyarıcı hususları sözkonusu etmektedir.
Andolsun..." buyruğundaki "lam" harfi, yemine dikkati çeken ve te'kid İçin gelen "lam"dır.
Dedi" buyruğundaki "fa" harfi ise, ikinci hususun birincisinden sonra vukua geldiğine (yani, önce onun peygamber olarak gönderildiğine, sonra da kavmine Allah'a ibadet etmelerini emrettiğine) delâlet etmektedir.
Ey kavmim" ifadesi ise muzaf bir nidadır. Bunun aslı üzere; şeklinde okunması da mümkündür.
Nuh (a.s), Âdem (a,s.)'dan sonra yer yüzüne Allah'ın gönderdiği rasulle-rin ilkidir. O, kızlarla, kızkardeşlerle, hala ve teyzelerle evlenmenin haram olduğu hükmünü getirmiştir.
en-Nehhâs der ki: "Nuh" adının munsarıf (çekimli fiil) olması üç harfli oluşundan dolayıdır. Ayrıca bu ismin; 'den türemiş olması da mümkündür. Bu anlamdaki açıklamalar, Âl-i İmran Sûresi'nde (3/33. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Önceden yaptığımız bu açıklamalar, bunları tekrarlamaya gerek bırakmamaktadır.
İbnü'l-Arabî der ki: Tarihçiler arasında Hz. İdris'in Hz. Nuh'tan önce olduğunu söyleyenler yanılmışlardır. Bunların yanılmış olduklarına delil ise, şu sahih hadistir: Peygamber (.sav) Adem ile İdris'le İsra'da karşılaşmış, Hz, Adem, Peygamber Efendimize: "Salih peygamber ve salih evlada merhaba" dediği halde, Hz. İdris de: "Salih peygamber ve salih kardeşe merhaba."[170] demiştir. Şayet İdris Hz. Nuh'un babası olsaydı: "Salih peygamber ve salih evlada merhaba!" demesi gerekirdi. Hz. İdris'in Ona "salih kardeş" demesi onun Nuh (a.s) da nesebinin Hz. Peygamberle birleştiğini göstermektedir. Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun. İnsaflı bir kimsenin artık bundan sonra söyleyecek her hangi bir sözü de olmaz.
Kadı İyad der ki: Burada da Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. gibi Hz. Peygamber'in ataları "merhaba salih evlada" dedikleri halde, Hz. idris hakkında Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. Harun ve Hz. Yahya gibi "salih kardeşe merhaba" dediği rivayet edilmiştir. İttifakla Peygamber (sav)'ın neseb itibariyle atası olmayan peygamberlerden söyledikleri de böyledir.
el-Mâzerî der ki: Tarihçiler, Hz. İdris'in Nuh (ikisine de selam olsun)'un dedesi olduğunu zikretmektedirler. Hz. İdris'in peygamber olarak gönderildiğine dair delil ortaya konulacak olsa dahi, Onun Hz. Nuh'tan önce olduğuna dair neseb bilginlerinin söyledikleri sahih olamaz. Çünkü, Hz. Peygamber, Adem soyundan gönderilmiş ilk rasıılün Hz. Nuh olduğunu haber vermektedir. Şayet İdris'in peygamber olarak gönderildiğine dair delil ortaya konulamayacak olursa, o takdirde söyledikleri doğru ve Hz. İdris'in rasul olarak gönderilmeyip, sadece nebi bir peygamber olarak gönderildiği anlaşılabilir.
Kadı iyad der ki: Bu İki görüşü şöylece bir arada telif etmek mümkündür: Hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi Hz. Nuh bizim peygamberimiz gibi bütün yeryüzü halkına peygamber olarak gönderilmiş ve bu onun bir özelliği olabilir. Diğer taraftan Hz. İdris ise, Musa, Hûd, Salih, Lût ve diğer peygamberler gibi yalnızca kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiş olabilir. Bazıları da buna yüce Allah'ın şu buyruğunu delil göstermişlerdir: "Muhakkak İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendir. O, kavmine (Allah'tan) korkmaz mısınız demişti." {es-Sâffat, 37/123-124) Çünkü İlyasın Hz. İdris'in kendisi olduğu da söylenmiştir. Ayrıca buradaki"İlyas" kelimesi, îdrâsîn diye de okunmuştur. Yine Kadı îyad der ki: Ben, Ebu'l-Hasan b. Battal'ın, Adem'in rasul olmadığı kanaatine sahip olduğunu gördüm. Bundan maksat ise, yapılabilecek böyle bir itirazdan kurtulmaktır. Ebu Zerr'in rivayet ettiği uzunca hadis ise, Hz. Adem'in de Hz. İdris'in de birer rasul olduklarına delâlet etmektedir."[171]
İbn Atiyye de der ki: Bu görüşler şöylece telif edilebilir. Hz. Nuh'un, insanları ıslah, azap ve helak edilmek suretiyle tehdit ve imana çağırması şeklindeki davet için peygamber olarak gönderilmesi meşhur bir hadisedir. O halde bundan kasıt, onun bu nitelikle gönderilmiş ilk peygamber oluşudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Abbas'dan gelen rivayete göre de: Nuh (a.s) kırk yaşında iken peygamberlikle görevlendirilmiştir. el-Kelbî de der ki: Hz. Nuh, Adem'den se-kizyüz yıl sonra peygamber olarak gönderilmiştir. İbn Abbas da şöyle demektedir: Hz. Nuh, kavmi arasında onları elli yıl eksiği ile bin yıl davete devam etti. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'in verdiği haber de böyledir. Tufandan sonra ise, insanlar çoğalıp etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl süre yaşadı.
Vehb b. Münebbih der ki: Nuh, elli yaşında İken peygamberlikle görevlendirildi.
Amr b. Şeddâd der ki: Hz. Nuh, üçyüz elli yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi.
Tirmizî ve ondan başka bir çok hadis kitabında ise, elan mevcut bütün insanlar Nuh (a.s)'ın zürriyetindendir, denilmektedir.
en-Nekkâş, Süleyman b. Erkam'dan, O'nun da ez-Zührîden rivayetine göre Araplar, Farslar, Rumlar, Şam (Suriye) halkı ve Yemenliler Hz. Nuh'un oğlu Şam'ın çocuklarıdırlar, Sind, Hind halkı, Zenciler, Habeşliler, Zut (Cet'tin Arapçalaşmış şekls olup bir Hint ırkıdır -Kamus-), Nube (Güney Sudan) ile Siyah derili herkes, Nuh'un oğlu Ham'in soyundandır. Türkler, Berberiler, Çin'in(ötesi, Ye'cûc ile Me'cuc ve Bulgarların (Sılav ırkı) hepsi ise, Nuh'un oğlu Yafes'in çocuklarıdırlar. Bütün insanlar Nuh'un zürriyetinden gelmektedir.
Yüce Allah'ın: "Sizin O'ndan başka hiç bir ilahınız yoktur" buyruğundaki "Ondan başka" buyruğu, Nâfi', Ebû Amr, Âsim ve Hamza'nın kıraatine göre merfu'dur.
Sizin O'nun dışında hiç bir İlâhınız yoktur anlamında olup, ilah kelimesi mahallen ı'rabına göre sıfat yapılmıştır. "O Başka" kelimesinin, şeklindeki istisna edatı anlamında olduğu da söylenmiştir. Sizin, Allah'tan başka hiç bir ilahınız yoktur, demek olur.
Ebu Amr der ki: Ben bu kelimenin cer ve nasb halinde okunduğunu bilmiyorum. el-Kisaî ise, mahallen i'rabını nazar-ı itibara alarak, onu cer ile okumuştur. İstisna olarak nasb okunması da caiz olmakla birlikte bu çokça görülen bir şekil değildir. Şu kadar var ki, el-Ktsaî ile el-Ferrâ Başka" anlamındaki bu kelimenin yerine; Ancak, müstesna" şeklindeki istisna edatının kullanılmasının güzel kaçtığı her yerde nasb ile okunmasını caiz kabul etmişlerdir. İfade ister tamam olsun, ister olmasın fark etmez. O baktm-dan, el-Kisaî ile el-Ferra; Senden başkası bana gelmedi" ifadesini uygun gördükleri gibi, el-Ferra ayrıca şöyle demektedir: Bu, Üs-doğullan ile Kudaahlann bazılarının şivesidir. Daha-sonra da kanıt olmak üzere aşağıdaki beyiti zikretmektedir:
"Onu su içmekten alıkoyan tek şey, bir güvercinin,
Oldukça dalları bulunan ve uzun bir sedir ağacında seslenmiş olmasıdır."
el-Kisaî ise şöyle demektedir Olumlu cümle olarak; Bana senden başkası geldi," ifadesi caiz değildir. Çünkü burada bunun yerine; istisna edatı kullanılamaz. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Basralılara göre eğer ifade tamam olmuyor ise 'ın nasbedilmesi caiz değildir. Onlara göre böyle bir şey, en çirkin lahnden (yanhşlıklardan)dır. [172]
60. Kavminden ileri gelenler de: *Şiiphesi2 biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz" dediler.
61. Dedi ki: "Ey kavmim, bende hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
62. "Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Sizin iyiliğinizi istiyorum ve ben Allah'tan sizin bilmediğinizi de biliyorum."
"İleri gelenler: Mele1" kavmin eşrafı ve elebaşılarıdır. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/246. âyetin tefsirinde.) geçmiş bulunmaktadır.
(Dalalet: Sapıklık) ise, hak yoldan aynimak ve hak yoldan uzaklaşmak demektir. Biz, senin bizi bir tek ilâha ibadete çağırmanı haktan bir sapma olarak görüyoruz, demek istemişlerdi.
Size tebliğ ediyorum" kelimesi, "lam" hariî şeddeli olarak okunursa "tebliğ" den gelir. Şeddesiz okunursa da "iblâğ: ulaştırmak "da o gelir. Her iki kıraatin aynı anlama gelen iki farklı söyleyiş olup; Ona ikramda bulundu," kelimeleri gibi olduğu da söyi en mistir.
"Sizin iyiliğinizi istiyorum" buyruğundaki: Nush: Aldatmanın (ğışş'in) hilafına, karşılıklı ilişkide niyetin her lürlü fesad şaibesinden arınmış olması demektir. Bu fiilin, "lam" ile geçiş yapması daha fasihtir. Nitekim yüce Allah'ın bu buyruğunda da böyledir. Bunun ismi ise "nasihat" şeklinde gelir. "Nâsih" ise, nasihat veren anlamındadır. Çoğulu da "nusahâ" gelir. ise, kalbi temiz adam anlamında bir deyimdir. el-Esmaî der kî: Nâsih, bal ve benzeri saf katıksız şeyler demektir. "Nâsı"' gibi. Halis olan her şey aynı zamanda "nâsıh"tır. ise, filan kişi nasihala yöneldi, anlamındadır. Benim nasihatimi kabul eL Çünkü ben sana samimi olarak Öğüt verenim," denilir. Nâsih, aynı zamanda terzi anlamındadır. Nisah ise, dikişle kullanılan ince tel (biz) demektir. Nisâhâl da deriler anlamına getir, eh A'şâ da şöyle demektedir:
"Ojçki içenlerin hepsinin sarhoş olduğunu görürsün.
Tıpkı, deve yavruiarının ipleri (yahut da avlanmak istenen kuşların ağları)
uzatıldığı gibi."
Şairin kullandığı kelimesi, 'm bir başka söylenişidir. Bu ise, süt emen deve yavrusu demektir. Yine bu kelime bir kuşun da adıdır. Bu kelimenin (nasihatin) anlamına dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle el-Tevbe Sûresi'nde (9/91-92. âyet, 1 ve 2. başlıklarında) gelecektir. [173]
63. "Sizi uyarmak İçin ve siz sakınasınız, bir de belki rahmet olunursunuz diye Rabbiniz tarafından İçinizden bir kişiye bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa?"
64. Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de kendisini ve gemide onunla birlikte bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları İse suda boğduk. Çünkü onlar kör bir kavim idiler.
Yüce Allah'ın: "Şaştınız mı yoksa" buyruğunda "vav" harfi atıf "vav"ı olduğundan dolayı fetiıalıdır. Başına ise takrir için (doğruyu söyletmek kastıyla) istifham hemzesi gelmiştir. Aslında "vav" harfi istifham harflerinin başına gelir. Ancak, gücü dolayısıyla soru hemzesi bundan müstesnadır.
"İçinizden bir kişiye" yani, bir kişinin vasıtası ile tebliğ edilmek üzere "bir öğüt", Rabbinizden bir nasihat, vaaz "geldi diye şaştınız mı yoksa?"
"Bir kişiye" deki ... a'nsn; Birlikte" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, içinizden bir kişi ile birlikte... demek olur.
Anlamının: İçinizden bir kişiye, yani nesebini tanıdığınız, yani sizin cinsinizden olan bir kişiye Rabbinizden indirilmiş bir Öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? anlamında olduğu da söylenmiştir. Eğer o, bir melek olsaydı, belki cinsin farklılığı dolayısıyla tabiat itibariyle ondan uzaklaşmanız sözkonusu olurdu.
" Gemi" kelimesi, tekit olarak da kullanılır, çoğul da kullanılır. Nitekim el-Bakara Süresi'nde (2/164. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Çünkü onlar kör bir kavim idiler." Yani, hakkı görmeyen kimseler idiler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Allah'ı tanımak ve kudretini bilmekten yana kör idiler diye, açıklanmıştır.
Bu iş hakkında kör bir adamdır" tabiri, bu işi bilmeyen ca-hii bir kimsedir, anlamına gelir. [174]
65. Âd (kavmin)'e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O: "Ey kavmim, Allah'a ibadet ediniz. Ondan başka hiçbir İlâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?" dedi.
66. Kavminin ileri gelenlerinden kâfir olanlar da: "Biz, senin aklında bir hafiflik görüyoruz. Ve gerçekten biz seni yalancılardan sanıyoruz" dediler.
67. "Ey kavmim, aklımda bir hafiflik yok. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim" dedi.
68. "Rabbanin vahyettiklerinl size tebliğ ediyorum. Ve ben size güvenilir bir nasihat ediciyim."
69. "Sizi uyarmak için Rabbiniz tarafından içinizden bir adama bir öğüt geldi diye şaştınız mı yoksa? Düşünün ki O, sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boy pos da verdi. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa erdirirsiniz."
Yüce Allah'ın: "Âd (kavmin )'e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik)" buyruğu şu demektir: Biz, Âd kavmine onların kardeşleri olan Hud'u peygamber oiarak gönderdik.
İbn Abbas der kî; Bunun anlamı, babalarının oğlu olan kardeşleri şeklindedir. Kabile birliği bakımından kardeşlen diye açıklandığı gibi, babalan Adem'in çocuklarından bir insan anlamında kardeşleri diye de açıklanmıştır.
Ebû Davud'un MusannePinde ise kardeşleri Hûd, arkadaşları Hud demektir. Âd ise, Nuh'un oğlu Şam'ın soyundan gelen bir kavimdir. İbn İshâk der ki: Âd , 'Ûs'un oğlu, o, İrem'in, o, Salih'in, o, Erfahşed'in, o, Şam'ın, o Nuh'un oğludur. Hûd ise Abdullah'ın oğludur. O, Rebah'ın, o, el-Velûd'un, o, Âd'ın, o, 'Ûs'un o, İrem'in, o da Şam'ın, o da Nuh'un oğludur.
Allah Hud'u Âd kavmine peygamber olarak göndermişti. Kavminin neseb itibariyle en iyisi, mevkii itibariyle en faziletlileri idi.
"Âd" kelimesini munsanf kabuî etmeyenler, bunu kabilenin adı olarak kabul ederler. Munsanf olarak kabul edenler ise, kabilenin kolunun adı olarak kabul ederler. Ebu Hatim ise der ki: Ubeyy ile İbn Mes'ud'un kıraatinde: İlk Âd'i" kelimesini "dal" harfinden sonra "elir olmaksızın okumuşlardır. Hud kelimesi ise Arapça olmayan bir isim olmakla birlikte hafifliği dolayısıyla munsarıftır. Çünkü, üç harfli bir kelimedir. Diğer taraftan; Döndü, döner fiilinden türemiş Arapça bir isim olması da mümkündür. Nasb ile okunması ise bedel oluşundan delayıdır.
Hz. Hud ile Hz. Nuh arasında, -müfessirlerin naklettiklerine göre- yedi tane ata vardır. Âd da, rivayet olunduğuna göre on üç kabile idiler. Bunlar, Âlic diye bilinen kumluk bölgede yaşıyorlardı. Bunların bağları bahçeleri, ekinleri ve imarları vardı. Ülkeleri oldukça verimli idi. Allah onlara gazap ederek oraları çöle dönüştürdü. Rivayete göre buralar Hadramut ile Yemen arasında idi. Putlara tapıyorlardı. Hud ise, kavmi helak edildikten sonra kendisine iman edenlerle birlikte Mekke'ye gelerek, ölünceye kadar orada kaldı.
"Biz senin aklında bir hafiflik görüyoruz," Yani, biz senin ahmak olduğun, aklında da hafiflik bulunduğu görüşündeyiz. Şair, der ki:
"O kadınlar esen rüzgârların iist taraflarını salladığı Mızraklar gibi salına salına yürüdüler."
Bu anlamda açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde C2/13- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Gerek burada, gerekse de Hz. Nuh kıssasında geçen "görmek" ile ilgili olarak da: Burada görmekten kasıt, göz ile görmektir denildiği gibi, bununla zannı galip (ağır basan kanaat) demek olan görüşün kastedilmiş olması da mümkündür.
Yüce Allah'ın: "Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra halifeler kıldı* buyruğundaki "( »LüsO: Halifeler" kelimesi, "halife" kelimesinin müzek-ker olarak ve manaya göre yapılmış bir çoğuludur. "HalâiP şeklindeki çoğul ise, lafza göre yapılmış bir çoğuldur. Yüce Allah onlara, kendilerini Nuh kavminden sonra yeryüzünün sakinleri kıldığı İçin, lütfunu hatırlatmaktadır.
"Yaratılış itibari ile size boy pos da verdi" buyruğu ndaki (boy-pos) anlamına gelen; ( îk^, ) kelimesindeki "sin" harfinin "sad" harfi ile okunması da caizdir. Çünkü ondan sonra "ti" harfi gelmektedir.
O, yaratılıştan sizi, uzun boylu ve iri cüsseli yapmıştır, demektir, İbn Ab-bas der ki: Onların en uzun boyluları yüz arşın, en kısa boyluları ise aitmiş arşın idi. Bu şekildeki iri yan yaratılmış olmaları, atalarının yaratılışına uygun idi. Bunun, Hz, Nuh'un kavmine uygun bir yaratılış olduğu da söylenmiştir. Vehb b. Münebbih der ki: Onlardan herhangi birisinin başı, oldukça büyük bir kubbe (çadır) gibi idi. Adamın bir gözüne yırtıcı hayvanlar yavrulardı, Burun delikleri de böyleydi.
Şehr b. Havsab, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Âd kavminden bir adam taştan iki kapı kanadı yapardı. Eğer bu ümmetten beşyüz kişi onu kaldırmak için bir araya gelecek olsaydı buna güç yetiremezdi. Onlardan herhangi birisi ayağı ile yere vuracak olsaydı, ayağı yere geçerdi.[175]
"O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın." Nimetler anlamına gelen; kelimesinin tekili şeklinde gelir. Tıpkı"Anlar, zamanlar," kelimesinin tekilinin; şeklinde gelmesi gibi.
"...kî, kurtuluşa erdirilesiniz." Burada kurtuluş anlamına gelen "felah"a dair açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/5- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [176]
70. "Sen bize babalarımızın ibadet ettiklerini terkederek yalnız Allah'a ibadet edelim diye mi geldin? O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin şeyi getir" dediler.
71. Dedi ki: "Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap gelecektir. Allah'ın haklarında hiç bir delil indirmediği, kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım adlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Artık bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."
72. Bunun üzerine Biz, kendisini de onunla beraber olanları da tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin İse köklerini kestik.
Kavmini kendisiyle korkutup sakındırmış olduğu azabı istemeleri üzerine onlara: "Gerçekten Rabbinizden size bir azap ve gazap gelecektir" dedi. Burda "gelecektir" gelmesi hak ve vacib olmuştur, demektedir.
"Ve hüküm geldi vaki oldu" ifadesi, vacib oldu anlamındadır. Yüce Allah'ın: "Azab onlara vaki olunca" (ei-A'raf, 7/134) buyruğu da böyledir, "onlara inince" an tamında d ir. Yine: "Söz aleyhlerine gerçekleşince, Biz de onlara yerden bir dâbbe çıkartırız" (en-Neml, 27/82) buyruğunda da böyledir. Âyet-i kerimede geçen; azap anlamındadır. Bu kelime ile küfrün aşırılığı sebebiyle kalbin perdelenmesinin kastedildiği de söylenilmiştir.
"Allah'ın haklarında biç bir delil indirmediği" yani, ibadetlerine dair hiç bir delilinizin bulunmadığı "... bir takım adlar hakkında mı benlinle tartışıyorsunuz?" Buyrukla kastedilen tapındıkları putlardır. Putlarının da değişik isimleri vardı. Burada "isim", müsemmâ (ad olarak kullanıldığı şey) anlamındadır.
Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Sizin, O'nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden başkası değildir." (Yusuf, 12/40) Bu isimler ise, îz'den ve el-Eazz'dan, Uz-za'nın kullanılması, Lat gibi isimlerin verilmesi kabilindendîr. Halbuki, bu putların izzetten (güç ve kuvvetten, şeref ve üstünlükten) ve ilahlıktan en ufak bir payları yoktur.
Kök" kelimesi, son ve kök manasına gelir ki, buna dair açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yani onlardan geriye hiç bir şey kalmadı. [177]
73. Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mucize gelmiş bulunuyor. İşte size bir mucize olmak üzere Allah'ın dişi devesi. Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın. Ona kötülükle dokunmayın. Sonra sizi acıklı bir azap yakalar" dedi.
Semûd, Ad'ın, o, İrem'in, o Şam'ın, o da Nuh'un oğludur. Cedis'in kardeşidir. Bunlar, oldukça bolluk içerisinde yaşıyorlardı. Fakat Allah'ın emrine muhalefet edip O'ndan başkasına ibadet ettiler, yeryüzünde fesat çıkardılar. Allah da onlara Hz. Salih'i peygamber olarak gönderdi. Hz. Salih, Ubeyd'in, o, Asafın, o, Kâşih'in, o, Ubeyd'in, o, Hâzcr'in, o da Semud'un oğludur. Bunlar, Arap bir kavim idiler. Hz. Salih, neseb itibariyle en soyluları, mevki İtibariyle en üstünleri idi. Onları saçları ağarıncaya kadar Allah'ın yoluna davet ettiği halde mustaz'af pek az kişi dışında onlardan kimse ona tabi olmadı. Semud kelimesinin munsarıf olmaması, bir kabile adı olarak kullanılmasından dolayıdır. Ebu Hatim der ki: Bunun munsarıf olmayışı, Arapça olmayan bir isim olduğundan dolayıdır.
en-Nehhâs, bu yanlıştır der. Çünkü bu kelime az su demek olan; 'den türemiştir. Kıraat alimleri ise, "( Haberiniz olsun ki Semud, Rabblerirıi inkâr ile kâfir oldular" (Hud, 11/68.) buyruğunu kabile adı olmak üzere okumuşlardır.
Semud kavminin meskenleri Hicaz İle Şam arasında Vadi'l-Kurâ'ya kadar uzanan bölgede Hicr denilen yerde idi. Bunlar, asıl itibariyle Hz. Nuh'un oğlu Şam'ın soyundan gelirler. Bu kavme Semud denilmesi ise, sularının azlığından dolayıdır. İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar, el-Hi-cr Sûresi'nde (15/80. âyet ve devamının tefsirinde) gelecektir. [178]
"İşte size bir mucize olmak üzere Allah'ın dişi devesi." Kendisinden mucize İstemeleri üzerine sert bir kayanın içinden oniara bir dişi deve çıkardı. Bu dişi deve bir gün tek başına vadinin bütün suyunu içer ve onun misli kadar da onlara süt verirdi. Bu sütten daha lezzetli ve daha tatlı bir süt asla içilmiş değildi. Bu devenin verdiği süt, çokluklarına rağmen ihtiyaçlarına yeterli geliyordu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Su, bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir." (eş-Şuarâ, 26/155.)
Dişi devenin yüce Allah'a izafe edilmesi, yaratılmışın yaratıcıya izafe edilmesi açısındandır. Ayrıca bunda bir şereflendirme ve bir özellik verme anlamı da vardır.
"Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın." Yani, onun rızkını vermek, ihtiyaçlarını karşılamak sizin işiniz değildir. (Bu, Allah'a aittir). [179]
74. "Hatırlayın ki O, Âd kavminden sonra sizi halifeler kılıp yer yüzüne yerleştirdi. Ovalarında köşkler yapıyor, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Yeryüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [180]
Salih'in Kavmi Semud'a Verilen İmkânlar:
Yüce AJJah'ın: Sizi... yeryüzüne yerleştirdi" buyruğunda hazfedilmiş bir ifade vardır. O, yeryüzünde sizi bir takım konaklara yerleştirdi demektir. "Ovalarında köşkler yapıyor" fıer yerde köşkler inşa ediyorsunuz, "dağlarında evler yontuyorsunuz." Ömürlerinin uzunluğu dolayısıyla dağlarda evler edinmişlerdi. Ömürleri tükenmeden önce yaptıkları binalar ve bunların çatıları çürüyüp gidiyordu, el-Hasen, "Yontuyorsunuz" kelimesini "lıa"nın fethas! ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Bu kelimenin kökünde boğaz harflerinden bir harf bulunduğundan dolayı, mazi ve muzari vezinleri; şeklinde getir. [181]
2. Bina Yapmanın Hükmüne Dair:
Köşk ve buna benzer yüksek yapılı bina yapmayı caiz kabul edenler bu âyet-i kerime ile yüce Allah'ın: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haranı kılmıştır" (el-A'raf, 7/32) âyetini delil gösterirler. Nakledildiğine göre, Muhammed b. Sîrin'in bir oğlu bir ev yapmış ve bu uğurda oldukça fazla mal harcamıştı. Bu husus, Muhammed b. Sîrin'e nakledilince, şöyle dedi: Ben, kişinin kendisine fayda sağlayacak bir bina yapmasında bir maiızur olduğu görüşünde değilim. Diğer taraftan Hz. Peygam-ber'in de şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah, bir kula nimet ihsan edecek olursa, o nimetinin eserinin üzerinde görülmesini sever.[182] " İşte, güzel bina yapmak, güzel elbise giyinmek de bu nimetin arasındadır. Nitekim bir kimse oldukça fazla bir mal vererek güzel bir cariye satın alacak olursa, bundan daha aşağısı da kendisi için yeterli olduğu halde böyle bir cariyeyi satın almasının caiz olduğu görülmektedir. Bina da böyledir.
Başkaları ise bunu mekruh kabul ederler. Bunlar arasında Hasanu'1-Bas-ri ve başkaları da vardır. Delil olarak da Hz. Peygamber'in: "Allah bir kul hakkında kötülük murad ederse, onun malını çamura ve kerpice harcatır. [183] Bir başka rivayette de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her kim kendisi için yeterli olandan fazlasını bina edecek olursa, kıyamet gününde o binayı boynunda taşıyarak gelecektir. "[184]
Derim ki: Ben de bu görüşteyim. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Mü'min, herhangi bir intakta (harcamada) bulunacak olursa, onun bedelini vermek aziz ve celil olan Allah'a aittir. Ancak bina, yahut masiyete harcanan müstesna." [185]Bu hadisi Cabir b. Abdullah rivayet etmiş olup, Dârakut-nî de kitabında kaydetmiştir. Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Ademoğlu nun şu hususlar dışında her hangi bir hakkı yoktur: Kendisinde barınacağı bir ev, avretini örtecek bir elbise, katıksız kuru ekmek ve su." Bu hadisi de Tirmizî rivayet etmiştir. [186]
3. Allah'ın Nimetlerine Şükretmenin Gereği:
"Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın." Bu, kâfirlere de nimet ihsan olunduğunun bir delilidir. Buna dair açıklamalar, daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/190-200. âyetlerin tefsiri, 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Yer yüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın." Bu buyruğa dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/60. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu anlamda iki ayn söyleyiştir. el-A'meş ise, kelimesini "te" harfini esrelî olarak okumuş olup, bunu; den gelen bir kelime olarak kabul etmiş ve gelen bir kelime olarak almamıştır. [187]
75- Kavminden müstekbir olanların İleri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine (mustaz'aflara) yani, aralarından iman edenlere şöyle dediler: "Salih'in gerçekten Kabbİ tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?" Onlar da: "Doğrusu biz, onunla gönderilene iman edenleriz* dediler.
76. O müstekbirler: "Doğrusu biz, şu sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz" dediler.
Yüce Allah'ın: "Kavminden müstekbir olanların ileri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine, yani aralarından iman edenlere şöyle dediler" buyruğunda ikincisi (yani, iman edenler), birincisin (yani kendilerince zayıf kabul ettikleri kimseler)'den bedeldir. Çünkü, zayıf kabul edilen mus-taz'aflar mü'minlerin kendileridir. Bu da "bedelü'l-ba'z min el-kül" (yani, bir kısmın bütünden bedel yapılması) şeklinde bir bedeldir. [188]
77- Derken, o dişi deveyi kesip öldürdüler. Rabblerinin emrine karşı büyüklenerek İsyan ettiler ve: "Ey Salih, eğer sen gönderilmiş peygamberlerden isen, bizi tehdit edip durduğunu getir" dediler.
78. Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökenler oldular.
79. O da onlardan yüz çevirdi ve: "Ey Kavmim, gerçekten ben size Rabbimin risaletinî tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim. Fakat siz, öğüt verenleri sevmezsiniz" dedi.
Yüce Allah'ın: O dişi deveyi kesip öldürdüler" buyruğunda geçen; "el-Akr" yaralamak demektir. Bunun, ölüm ile sonuçlanacak bir şekilde etki bırakan türden bir organı kesmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Atın akr edilmesi, kılıçla ayaklarının vurulup kesilmesi demektir. Çoğul ismi; şeklinde gelir. ise, bineğin sırtında yara açılmasına sebep oldu demektir. Şair İmruu'1-Kays der ki:
"Devenin sırtındaki semer hep birlikte bizi yana doğru eğdiğinde Bana dedi ki: Ey İmruu'1-Kays, devemi yaraladın haydi in."
Burada "akr" kelimesi yaralamak, sırtını yaralamak anlamındadır.
el-Kuşeyrî der ki: Akr, devenin arka ayaklarının diz kapaklan bölümünün açılması demektir. Daha sonra devenin kesilmesine akr denilmiştir. Çünkü bu şekilde bir akr, çoğunlukla devenin kesilmesine sebep teşkil ediyordu. (Önce, arka ayaklarından birisinin dizi kesilerek kaçması önlenmeye çalışılıyordu.)
Bu dişi deveyi kimin kestiği hususunda farklı görüşler vardır. Bunların en sahihi, Müslim'in Sahihinde yer alan Abdullah Zem'a yoluyla gelen hadistir. Abdullah dedi ki: Rasulullah (sav) bir hutbe irad etti ve dişi deveyi söz konusu ederek onu keseni de zikredip: "O vakit, onların en badbaht olanları, kavmi arasında Ebu Zem'a gibi kimsenin zarar veremediği güçlü, bununla birlikte de oldukça şer birisi onu öldürmek için kalkıp gttti..." diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[189]
Adının Kudar b. Salif olduğu söylenmiştir. Yine denildiğine göre, bunlann hükümdarları Melkâ adındaki bir kadın idi. İnsanlar Hz. Salih'e meyledince, onu kıskandı ve iki aşık dostu bulunan iki kadına şöyle dedi: Aşıklarınızın isteğini yerine getirmeyin. Onlardan dişi deveyi kesmelerini isteyin. Bunun üzerine o kadınlar da onun isteğini yerine getirdiler. Bu sefer dostları olan iki adam, dışarı çıkıp dişi deveyi dar bir boğazdan geçmek zorunda bıraktılar. Aralarından birisi o dişi deveye bir ok attı ve o deveyi öldürdüler. Dişi devenin yavrusu annesinin içinden çıkmış olduğu kayaya doğru geldi. Üç defa böğürdükten sonra kaya açıldı ve içine girdi.
Denildiğine göre, ileride en-Nemi Sûresi'nde C27/82. âyetin tefsirinde) geleceği üzere, âhir zamanda insanlara karşı (kıyamet alâmeti olarak) çıkacak olan Dâbbe odur.
İbn İshak der ki: Devenin yavrusunun arkasından dişi deveyi kesmiş olanlardan dört kişi gitti. Bunlar, Misda', onun kardeşi Zuab, arkasından gittiler. (Kurtubî diğerlerinin isimlerini zikretmemektedir).* Misda' ona bir ok attı, bu ok yavrunun kalbine saplandı. Sonra, ayağından onu sürükleyerek annesinin yanına getirdi ve yavruyu da annesi ile birlikte yediler. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Hz. Salih onlara şöyle demişti: Ömrünüzden üç gün kaldı. Bundan dolayı deve yavrusu da üç defa böğürdü.
Şöyle de denilmiştir: Dişi deveyi kesen ile birlikte sekiz kişi daha vardı ki, bu sekiz kişi, yüce Allah'ın haklarında: "Şehirde ıslah etmez fakat fesat çıkartan dokuz kişi vardı" (en-Neml, 27/48) dediği kimselerdir. İleride buna dair açıklamalar en-Neml Sûresi'nde (zikredilen âyetin tefsirinde) gelecektir.
Yüce Allah'ın: "Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar, O da alacağını aldı ve dişi deveyi ayaklarım biçip öldürdü" (el-Kamer, 54/29) buyruğunun anlattığı da budur. Dişi deveyi öldürmeden önce İçki içiyorlardı. İçkilerine su katmak için suya ihtiyaçları oldu. O gün ise dişi devenin süt verme günüydü. Aralarından birisi kalkıp, etrafını da gözetleyerek, artık bundan yana insanları rahatlatacağım, deyip dişi deveyi öldürdü.
Yüce Allah'ın: "Derken, o dişi deveyi kesip öldürdüler. Babblcrinin emrine karşı büyüklenerek isyan ettiler" buyruğunda geçen "Büyük-lenerek İsyan ettiler" kelimesi, büyüklendiler anlamınadır. Ayrıca itaat etmeyen kişinin durumunu anlatmak üzere -aynı kökten gelen-; fiili kullanılır, Oldukça karanlık geceye de; denilir. Bu açıklamalar el-Halil'den nakledilmiştir.
"Ve: Ey Salih... bizi tehdit edip durduğunu" yani, bizi kendisiyle tehdit etmiş olduğun azabı "getir dediler."
"Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı" yani oldukça büyük bir zelzele "on-lan yakalayıverdi." Burada sözü geçen sarsıntının, Hud Sûresi'nde yer alan Semud kıssasında sözü geçtiği üzere (bk. Hud, 11/67) ödlerini kopartan, oldukça şiddetli bir feryad olduğu da söylenmiştir. Orada onlan yakalayanın sayha (şiddetli çığlık) olduğu belirtilmektedir.
Âyet-i kerimede geçen;"Sarsıntı" kelimesi, titreyen ve sarsılan şey hakkında kullanılır. "Rüzgâr ağaçtan hareket ettirdi, salladı," anlamına gelir. Asıl anlamı ise sesle beraber hareket etmektir. Yüce Allah'ın: "O günde o sarsıcı sarsacaktır" (en-Nâziât, 79/6) buy-ruğundaki "sarsıcı ve sarsacaktır" kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. Şair de der ki:
"H acc'ı n z amantnı n geldiğini
Ve kavmin bineklerinin onları sarstığını göndüğüm vakit..."
"Yurtlarında diz üstü çökenler oldular." Burada (yurt) anlamına gelen kelimesinin tekil olarak gelmesi, cins İsim olması dol ayış ıy ladır ve çoğul anlamındadır. Bir başka yerde ise bu kelime çoğul olarak; Yurtlarında" (Hud, 11/67) dîye gelmiştir.
"Diz üstü çökenler" yani, uçan kuşun çöktüğü gibi dizleri ve yüzleri üstü yere yapıştılar. Bunun da azabın şiddetinden ötürü hareketsiz kalmaları demektir. Aslında "diz üstü çökmek" anlamına gelen; ( pî-JO lafzı tavşan ve benzeri hayvanlar hakkında kullanılır. Bunun ism-i mekânı da; CrJJS) şeklinde gelir. Şair Züheyr der ki:
"Orada inekler, ceylanlar ve onların yavruları ardı arkasına yürüyüp dururlar Ve çökmüş oldukları her yerden kalkar giderler,"
İnen yıldırım ile yandıkları ve bunun sonucunda ölüverdikleri de söylenmiştir. Bunlardan geriye yalnızca Allah'ın Harem bölgesinde bulunan bir kişi kalmıştı. O da Harem bölgesinden çıkınca, kavmine isabet eden ona da isabet etti.
"O da onlardan yüz çevirdi." Yani, onların iman edeceklerinden ümit kesince, yüz çevirdi: "Ve Ey Kavmim, gerçekten ben size Rabblmin risaleti-ni tebliğ ettim ve size içtenlikle öğüt verdim" dedi. Bu sözü kavmine ölümlerinden önce söylemiş olması ihtimal dahilinde olduğu gibi, ölümlerinden sonra söylemiş olması da muhtemeldir. Tıpkı Hz. Peygamberin Be-dir'de öldürülmüş müşriklere: "Rabbinizin vadettiğîni hak olarak buldunuz mu" demesi üzerine: Sen şu leşlerle mi konuşuyorsun denilince, Onun da: "Siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap veremezler"[190] dediği gibi.
Ancak, birincisi daha zahir (daha açıkça anlaşılan) dır. Buna da yüce Allah'ın: "Fakat siz Öğüt verenleri sevmezsiniz" yani, benim nasihatimi kabul etmediniz, öğüdümü dinlemediniz, sözü delâlet etmektedir. [191]
80. Lût'u da (kavmine gönderdik). Hanı o kavmine: "Sizden evvel âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz" demişti.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [192]
1. "Lût" Kelimesinin Menşei:
Yüce Allah'ın: "Lût'u da (kavmine gönderdik). Hani o kavmine... demişti" buyruğunda geçen "Lût" kelimesi ile ilgili olarak el-Ferrâ şöyle demektedir: Lût kelimesi, Arapların "bu iş benim kalbime daha yatkın, daha sevgilidir" anlamındaki; ifadesinden türetilmiştir.
en-Nehlıâs ise şöyle demektedir: ez-Zeccâc dedi ki: Kimi nahivciler -Fer-râ'yı kastetmektedir- Lût kelimesinin çamur ile havuzu sıvamayı anlatan; "Çamurla sıvadım," tabirinden türemiş olabileceğini söylerler. Ancak, bu bir yanlışlıktır. Çünkü "İshâk" gibi; Arapça olmayan isimler Arapça köklü kelimelerden türetilmezler. İshâk'ın uzaklık anlamına gelen; 'dan türemiş olduğu söylenemez. "Lût" kelimesinin munsarıf olması ise hafifliğinden ötürüdür. Çünkü, bu kelime hem üç harflidir, hem de orta harfi sakindir. en-Nekkâş der ki: Lût, Arapça olmayan acemî isimlerdendir. Havuzu çamurla sıvadım" ile Bu bundan daha çok kalbime yatkındır," tabirleri ise doğru tabirlerdir. Şu kadar varki, İbrahim ve İshâk gibi Arapça olmayan bir isimdir. Sibcveyh der ki: Nuh ve Lüt kelimeleri Arapça olmayan isimdirler. Şu kadar var ki, bu kelimeler hafif olduklarından ötürü rnunsarıfdırlar.
Yüce Allah, Hz. Lût'u Sedum diye adlandırılan bir ümmete peygamber olarak göndermişti. Hz. Lût, Hz. İbrahim'in kardeşinin oğlu idi. Bu kelimenin âyet-i kerimede mansub gelmesi ise, ya daha önce (59- âyetinde başında) geçen; "Gönderdik" kelimesinden ötürüdür ve o takdirde bu kelime (o âyet-i kerimede yer alan "Nuh" kelimesine) atfedilmiş olur. Bununla birlikte; "An, hatırla" anlamındaki mukadder bir fiil ile nasbedilmiş olması da mümkündür. [193]
2. Lût Kavminin Fiilini Yapanların Cezası:
Yüce Allah'ın: "Sizden evvel alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz" buyruğunda kastedilen hayasızlık, erkeklere yaklaşmaktır. Yüce Allah'ın; "el-Fahişe: hayasızlık" İsmiyle bundan söz etmesi, bu işin de bir zina olduğunu açıklaması içindir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, gerçekten bir hayasızlık (rahişe)dir." (el-İsra, 17/32.)
İlim adamları bu işin haram olduğunu icma ile kabul etmekle birlikte bu işi yapana uygulanması gereken ceza hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Mâlik der ki: Böyle bir kimse, ister muhsan olsun, ister olmasın recmedi-Ur. Aynı şekilde eğer ergenlik yaşına gelmişse, bu işin kendisine yapıldığı kişi de recmedilir. Yine Malik'in muhsan ise recmedilir, eğer muhsan değilse hapsedilip te'dip edilir dediği de rivayet edilmiştir. Bu aynı zamanda Ata, en-Nehaî, İbnü'l-Müseyyeb ve başkalarının da görüşüdür.
Ebu Hanİfe ise şöyle demektedir: Muhsan olan da, olmayan da tazir edilir. Bu görüş Malik'ten de rivayet edilmiştir. Şafiî ise, zinaya kıyas edilerek bu işi yapana zina cezası uygulanır demiştir.
Malik, yüce Allah'ın: "Ve Biz, üzerlerine (Lût kavminin üzerine) balçıktan pişirilmiş bir taş yağmuru yağdırdık" (el-Hicr, 15/74) âyetini delil göstermektedir. Çünkü, bu şekilde üzerlerine taş yağdırılması, onların yaptıklarına bir ceza ve karşılık idi.
Denilse ki: Şu iki sebep dolayısıyla bunun delil olacak bir tarafı yoktur:
1- Lût kavmi de diğer ümmetler gibi küfür ve yalanlamalarına karşılık olarak cezalandırıldılar,
2- Onların küçükleri de büyükleri de bu cezanın kapsamına girmişti. Bu ise, onlara verilen bu cezanın hadler kabilinden olmadığını göstermektedir.
Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilir: Evvelâ, birinci itiraz yanlıştır. Çünkü, şanı yüce Allah, onların bir takım masiyetler işlediğini ve bu masiyetler dolayısıyla cezalandırdığını haber vermektedir ki, İşledikleri masiyetlerden birisi de bu İdi. İkinci itiraz noktasına gelince-, onların kimisi bu işi yapıyor, kimisi de bu işe rıza gösteriyordu. Büyük çoğunluk yapılan bu işe ses çıkarmadıklarından dolayı cezalandınlmış oldu. Bu yüce Allah'ın bir hikmeti ve kullan hakkında uyguladığı sünneti (kanunu) dır. Bundan sonra da bu işi yapanlara uygulanacak olan bu ceza emri, süreklilik kazanmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebü Dâvüd, İbn Mace, Tirmizî, Nesaî ve Darakutnî'nin rivayetine göre, Ra-sulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kimi Lût kavminin işini işlerken görecek olursanız, yapanı da yapılanı da öldürünüz." Bu, Ebû Dâvûd ve İbn Mace'nin lafzıdır.[194] Tirmizî'de şu ifade de vardır: "... ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar..." [195]
Ebû Dâvûd ve Darakutnî de tbn Abbas'tan Lût kavminin amelini işlerken tesbit edilen, evli olmayan kişinin recm edileceğini belirttiği rivayet edilmektedir.[196]
Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a)'dan da Lût kavminin işini yapması üzerine el-Fu-câe diye birisini ateş ile yaktığı rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Ali b. Ebi Talib'in de görüşüdür. Çünkü, Halid b. el-Velid, bu hususta Hz. Ebu Bekir'e mektup yazıp ne yapması gerektiğini sorunca, Ebu Bekr (r.a), Peygamber (sav)'ın ashabını toplayıp bu hususta onlarla istişare etti. H2. Ali şöyle dedi: Böyle bir günahı bir ümmet dışında herhangi bir ümmet işleyerek Allah'a asi olmuş değildir. Bu günahı işleyen ümmete de Allah bildiğiniz cezayı vermiştir. O bakımdan ben, bu işi yapanın ateş ile yakılması görüşündeyim. Bunun sonucunda Rasulullah (sav)'ın ashabı ateş i!e yakılması gerektiği hususunda görüş birliğine vardılar. Hz. Ebu Bekir de Halid b. el-Velİd'e, bu kişiyi ateş ile yakmasını emreden mektubunu yazdı, o da onu yaku. Daha sonra bu işi yapanları İbn ez-Zübeyr de (halifeliği döneminde) yaktı. Arkasından Hişam b. el-Velid de, daha sonra Irak'da Halid el-Kasrî de bu işi işleyenleri yakmışlardır. Rivayet edildiğine göre, Abdullah b. ez-Zübeyr'in döneminde Lût kavmirıin amelini işlediğinden dolayı yedi kişi yakalanmıştı. Onların durumlarını soruşturduktan sonra aralarından dört tanesinin muhsan olduklarını tesbit etti. Emir vererek Haremin dışına çıkartılmalarını istedi. Ve ölünceye kadar taşlandılar. Üçüne de had cezası uyguladı. Yanında İbn Abbas da, İbn Ömer de bulunduğu halde onun bu yaptığına karşı çıkmadılar. Şafiî de bu görüştedir.
İbnü'l-Arabî der ki: Malik'in kabul ettiği görüş daha doğrudur. Çünkü, bu görüş hem sened itibari ile daha sahihtir, hem de dayanak olarak daha güçlüdür.
Hanefiler ise, delil olarak şunu söylerler: Zina'nın cezası bellidir. Bu ma-siyet, zinadan farklı olduğuna göre, haddi bakımından zina ile ortak olmaması gerekir. Onlar bu hususta şöyle bir hadis de rivayet ederleri "Her kim had olmayan bir suça had uygulayacak olursa, haddi aşmış ve zulmetmiş olur." [197] Diğer taraftan bu, herhangi bir şeyin (akid ile) helal kılmanın, muh-san yapmanın da taalluk etmediği, mehri de gerektirmeyen, kendisi sebebiyle nesebin de sabit olmadığı bir ilişkidir. O bakımdan buna had taalluk etmez. [198]
3. Hayvan İle Cinsel İlişki Kurmanın Hükmü:
Bir kimse bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunacak olursa, onun da hayvanın da öldürülmeyeceği bildirilmiştir. Her ikisinin öldürüleceği de söylenilmiştir. Bunu, tbnü'l-Münzir, Ebu Seleme b. Abdurrahman'dan nakletmektedir. Bu hususta Ebû Dâvûd ve Darakutnî'nin İbn Abbas'tan rivayet ettikleri bir hadis de vardır. Buna göre Rasulultah (sav) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir hayvana yaklaşacak olursa, onu da onunla birlikte o hayvanı da öldürünüz," Biz, İbn Abbas'a: Peki hayvanın öldürülmesi neden diye sorunca, o şu cevabı verdi: Böyle demiş olmasının sebebi zannederim o hayvana bu iş yapılmış olduktan sonra etinin yenilmesini hoş görmediğinden Ötürüdür. [199]
İbnü'l-Münzir der ki: Eğer hadis sabit ise, bu hadis gereğince görüş belirtmek İcabeder. Şayet sabit değilse, bu işi yapan kişi bunu yaptığından ötürü çokça Allah'tan mağfiret dilemelidir. Hakim onu tazir ile cezalandıracak olursa, bu da güzel bir şey olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Şöyle de denilmiştir: Hayvanın Öldürülmesi, olmadık şekilde çirkin bir yavru yavrulamaması içindir. Bu durumda böyle bir hayvanın öldürülmesi bu sebepten ötürü sünnetten gelen rivayetle beraber bu husustaki maslahattan dolayı olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebû Dâvûd, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet eder: Hayvan ile zina edene had yoktur. Ebû Dâvûd der ki: Ata da böyle demiştir. el-Hakem ise şöyie dernektedir: Görüşüme göre böyle bir kimseye celde vurulur, fakat had noktasına gelinmez. el-Hasen de bu kişi zina eden kişi ayarındadır, demiştir.[200]
ez-Zuhrî der ki: Muhsan otsun olmasın ona yüz celde vurulur. Malik, es-Sevrî, Ahmed ve rey ashabı ise, ona tazirde bulunulacağını söylemişlerdir. Ata, en-Nelıaî ve el-Hakem'den de bu görüş rivayet edilmiştir. Şafiî'den ise farklı rivayetler gelmiştir. Böyle bir husus ise, bu konuda onun mezhebine daha uygundur. Cabir b. Zeyd der ki: Böyle birisine had uygulanır. Ancak, o hayvanın kendisine ait olması hali müstesna. [201]
4. Bu İşi Dünya Tarihinde İlk Yapanlar Lût Kavmidir:
Yüce Allah'ın: "Sizden evvel âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz" buyruğundaki edatı, cinsin istiğrakı (türün kapsamını anlatmak) içindir. Yani, Lût kavminden önce hiç bir toplumda bu iş görülmüş değildir. İnkarcılar ise, bu işin onlardan önce de yapıldığını ileri sürerlerse de doğru olan Kur'ân-ı Kerim'in bildirdiğidir.
en-Nakkâş'ın naklettiğine göre İblis, -Allah'ın laneti üzerine olsun- bu işi onlara kendisine yaptırmak suretiyle başlatmıştır. Bunun üzerine onlar birbirlerine yaklaşmaya başladılar.
el-Hasen der ki: Onlar bu işi yabancılara yapıyorlardı. Bunu kendi aralarında biri diğerine yapmıyordu.
İbn Mace de Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz ümmetim için en korktuğum şey Lût kavminin işini yapmaktı.[202] Muhammed b. Sîrin de der ki: Hayvanlar arasında Lût kavminin amelini yapan yalnızca domuz ve eşektir. [203]
81. "Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz çok ileri giden bir kavimsiniz."
Yüce Allah'ın: "Çünkü siz" buyruğunu, Nâfi' ile Hafs, bir haber kipi olarak esreli tek bir hemze ile okumuşlardır. O taktirde bu, daha önce söz geçen hayasızlığı açıklamak üzere varid olmuş bir buyruk demek olur. O bakımdan bunun başına hemze getirmek güzel olmaz. Zira, getirilecek bir hemze (soru edatı, bundan sonra gelecek olan buyruklar ile önce gelen buyruklar arasındaki bağı kopartır.
Ancak, diğerleri, azarlamak anlamına gelecek şekilde istifham (soru) lafzı üzere iki hemzeli okumuşlardır. Bunun güzel olması ise, ondan önceki buyrukların da sonrakilerin de müstakil birer ifade olmalarıdır.
Ebıt Ubeyd, el-Kisaî ve başkaları birinci okuyuşu tercih etmişler ve yüce Allah'ın şu buyruğunu delil göstermişlerdir: "Sen Öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar?" (el-Enbiyâ, 21/34) Bu buyrukta soru edatı başa gelmiş ve; Onlar mı..." diye buyurmamıştır.
Yine: Eğer o ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üstünde geriye mi döneceksiniz" (Âl-i İmran, 3/144) diye buyurmuş ve ... Dönecek misinizi"' diye buyurmamıştır.
Ancak, böyle bir şey oldukça çirkin bir yanlışlıktır. Çünkü ontar, bunu söylerken birbirine benzemeyen iki şeyi birbirine benzetmiş olmaktadırlar. Zira, (bu son iki âyette) görülen şart ve cevabı tek bir şey gibidirler. Mübteda ve haber gibi. O bakımdan, bu İkisinde iki ayrı istifham olması caiz değildir. Mesela; Eğer sen ölürsen onlar mı..." demek doğru olmaz. Nitekim "Zeyd mi, gidiyor mu?" demenin doğru olmadığı gibi. Hz. Lût kıssasında ise iki cümle yer almaktadır. Dolayısı ile bunların her birisi için ayrı ayrı soru edatı getirme imkânı da vardır. el-Halil ve Sibeveyh'in görüşü budur, en-Nehhas, Mekkî ve başkaları da bu görüşü tercih etmişlerdir.
"Şehvetle" kelimesi mastar olarak nasbedilmiştir. Yani siz, onları arzulayarak, şehvet duyarak mı istiyorsunuz? Bununla birlikte hal mahallinde mastar olması da mümkündür.
"Hayır siz, çok Ueri giden bir kavimsiniz" buyruğuna yüce Allah'ın: "Hayır siz, haddi aşan bir kavimsiniz" (eş- Şûrâ, 26/166) buyruğu birbirine benzemektedir. Yani si2, şirkle birlikte bu hayasızlığı işlemekle çok aşırıya kaçmış oluyorsunuz. [204]
82. Kavminin cevabı yalnızca: "Çıkarın onları ülkenizden. Çünkü onlar, fazla temiz kalmak isteyen insanlarmış" demek oldu.
83. Bunun üzerine Biz de hem onu, hem ehlini kurtardık. Ancak karısı geride kalıp helak edilenlerden oldu.
Yüce Allah'ın: "Kavminin cevabı yalnızca; Çıkarın onları..." yani, Lût'u ve ona tabi olanlan. "Çünkü onlar, fazla temiz kalmak isteyen insanlarnuş" buyruğu, onlar bu işi yapmaktan uzak durmaya çalışan kimselermiş, demektir.
"Adam temiz kalmaya çalıştı" ifadesi, günahtan kendisini sakındırdı anlamana gelir. Katade der ki: Allah'a yemin ederim onları, ayıp ol-mıyan bir şeyden dolayı ayıplamaya çalıştılar.
"Geride kalıp helak edilenlerden" yani, Allah'ın azabı içerisinde kalanlardan "oldu." Bu açıklamayı İbn Abbas ve Katade yapmıştır. tabiri, hem geçip gitti, hem kaldı anlamında kullanılan zıt anlamlı kelimelerdendir. Kimisi de geçip gitti anlamı, noktasız "ayn" ile kullanılması halindedir. Kaldı anlamı ise, noktalı "ğayn" İledir, demektedir. Bu açıklamayı da İbn Fâris, "el-Mücmet" adlı eserinde nakletmektedir,
ez-Zeccâc ise, Geride kalıp helak edilenlerden" yani, kurtuluştan uzak kalan, kurtulanlar arasında hazır bulunmayanlardan oldu, demektir.
Bunun, ömrünün uzunluğu dolayısıyla kalanlardan oldu, anlamına geldiği de söylenmiştir. en-Nehhâs der ki: Ebu Ubeyde buradaki buyruğunun; o, ömrü oldukça uzun kimselerdendi, yani o, oldukça kocamış, yaşlanmıştı, anlamına geldiği kanaatindedir. Sözlükte ise bu kelime, çoğunlukla kalıcı, kalan anlamına kullanılır. Şair recez vezninde şöyle demektedir
"Yüce ilahımız geçeni de kalanı (geleceği) de ona mağfiret ettiğinden beri Muhammed asla gevşeklik göstermedi." [205]
84. Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Günahkârların sonunun nasıl olduğuna bir bak!
Hz. Lût, yüce Allah'ın da açıkiamış olduğu gibi, gecenin bir bölümünde (el-Hici, 15/65) aile halkı ile yola koyuldu. Daha sonra Hz. Cebrail aldığı emir üzerine kanadını şehirlerinin altından soktu, kökünden koparıp yukarı doğru kaldırdı. O kadar ki, semadakiler beldelerindeki horozların ötüşlerini, köpeklerin havlayışlarını işitti. Sonra da beldelerinin üst tarafları aşağıya gelecek şekilde yere yıktı ve üzerlerine pişmiş çamurdan taş yağmuru yağdırıldı. Denildiğine göre bu taş yağmuru onlardan şehirlerinde bulunmayanlar üzerine yağmıştı. Hz. Lût iîe birlikte bulunan karısına da bir taş isabet edip onu öldürdü.
Anlatıldığına göre Lût kavminin kasabaları dört tane idi. Bunların beş tane oldukları da söylenmiştir. İnsan sayıları ise dörtyüz bin idi. İleride -yüce Allah'ın izniyle- Hud Sûresi'nde (11/77. âyet ve devamında) Hz. Lût kıssası bundan daha geniş bir şekilde gelecektir. [206]
85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. O'ndan başka hiç bir İlâhınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir belge gelmiştir. Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Islâh edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Şayet inanan kimselerseniz, böylesi hakkınızda daha hayırlıdır.
86. "Ve siz, öyle her yolun başında oturarak Allah'a iman edenleri tehdit edip ve eğriliğini arayarak Allah'ın yolundan alıkoymayın. Düşünün ki siz, vaktiyle çok az idiniz de sîzi çoğalttı. Bir de fesat çıkaranların sonları nice olmuştur, bir bakıverin!"
87. "Şayet içinizden bir kısmı benimle gönderilene İman etmiş, bir kısmı da iman etmemişse; Allah aranızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm koyanların en hayırlısıdır."
Bu buyruklara dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [207]
1. Medyen Ve Hz. Şuayb:
Yüce Allah'ın: "Medyene de..." buyruğunda geçen Medyen'in bir belde, yahut bir bölge adı olduğu söylendiği gibi, Bekr ve-Temim denildiği şekilde bir kabile adı olduğu da söylenmiştir.
Yine denildiğine göre, Medyenliler İbrahim d-Halil (a.s)'ın oğlu Medyen'in soyundan gelenlerdir.
Medyen'in bir adam ismi olduğu görüşünde olanlar, bu kelimeyi munsa-nf kabul etmezler. Çünkü bu kelime, lıem marife (özel isim), hem de acemi {Arapça olmayan) bir isimdir. Bunu bir kabile yahut bir yerin adı olarak kabul edenlerin görüşüne göre de munsarıf olmaması daha uygundur.
el -Mebde vî der ki: Medyen'in, Hz. Lût'un kızının oğlu olduğu da rivayet edilmektedir. Mekkî de şöyle der: Medyen, Hz. Lût'un kızının kocası idi. Nesebi hususunda farklı görüşler vardır. Ata, İbn İshâk ve başkaları derler ki; Şuayb, Mîkîl'in oğlu, o, Yeşcer'in oğlu, o, Medyen'in, o da İbrahim (a.sTın oğludur. Süryanice adı da Beyrut idi. Annesi ise Hz. Lût'ın kızı Mîkâîl idi.
eş-Şarkî b. el-Kutanî'nin iddiasına göre ise Şuayb, Ayfa'nın oğlu, o, Yev-beb'İn oğlu, o, Medyen'in, o da Hz. İbrahim'in oğludur. İbn Sem'an'ın iddiasına göre ise Şuayb, Cuzey'in oğlu, o,Yeşcer'in, o, Lâvi'nin, o, Yakub'un, o, İslıak'ın, o da İbrahim'in oğludur.
Şuayb kelimesi, veya 'in küçültme ismidir. Katade der ki: Şuayb, Yevbeb'in oğludur. Hz. Şuayb'ın, Safvan'ın oğlu, onun, Ayfa'nın, onun Sabit'in, onun Medyen'in, onun da İbrahim'in oğlu olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
Hz. Şuayb âma idi.[208] Bundan dolayı kavmi kendisine: "Ve biz seni aramızda gerçekten zayıf görüyoruz" (Hûd, 11/91) demişlerdi. Kavmine güzel şekilde cevaplar vermesi dolayısıyla ona "peygamberlerin hatibi" denir. Kavmi, Allah'ı inkâr eden, ölçü ve tartılan eksik yapan bir topluluk idi.
"Rabbinizden size apaçık bir belge" bir açıklama "gelmiştir." Bu ise Hz. Şuayb'ın peygamber olarak onlara gönderilmesi idi. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Şuayb'a ait herhangi bir mucizeden söz edilmemiştir. el-Kisafnİn "Kasasu'l-En-biya"dii zikrettiği gibi, "apaçık belge"nin onun mucizesi olduğu da söylenmiştir. [209]
2. İnsanların Eşyalarının Değerlerini Düşürmek:
Yüce Allah'ın: "İnsanların eşyasını eksik vermeyin" buyruğunda geçen "Eksik vermek, eksiltmek" demektir.
Bu, mal tarda kusurlu olduğunu söylemek ve pek değerli ve rağbet edilen bir şey olmadığını ifade etmekle; yahut kıymeti hususunda aldatmak suretiyle; ölçü ve tartılarda ise, fazla ya da eksiltmek suretiyle hileler yapmakla olur.
Bütün bunlar batıl yollarla mallan yemek kabilindendir. Böyle bir iş; geçmiş ve önceki ümmetler arasında peygamberler aracılığıyla yasaklanmış bir husustur. (Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun). Allah bize yeter ve O, ne güzel bir vekildir. [210]
3. Yeryüzünde Bozgunculuk:
"Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" buyruğu, "eksik vermeyin" buyruğuna atfedilmiş olup küçük büyük her türlü bozgunculuğu kapsamına alan bir ifadedir. îbn Abbas der ki; Yüce Allah Hz. Şuayb'ı peygamber olarak göndermeden önce yeryüzünde türlü masiyetler işleniyor, haramlar helal belleniyor ve orada kanlar dökülüyordu. İşte, yeryüzünün fesadı, bozulması budur. Allah, Hz. Şuayb'ı peygamber olarak gönderip de kendilerini Allah'ın yoluna davet ettikten sonra yeryüzü salah buldu. Kavmine gönderilen her bir peygamber, kavminin salahı demektir. [211]
4. Allah'a Giden Yolları Engellemek:
Yüce Allah'ın: "Ve siz öyle her yolun başında oturarak... Allah'ın yolundan alıkoymayın." Yüce Allah bu buyruğu ile yollarda oturup Allah'a itaate götüren yoldan başkalarını alıkoymalarını yasaklamaktadır. Onlar, iman eden kimseleri işkenceye uğratmakta tehdit ediyorlardı.
İlim adamları, onların yol başlarında oturmalarının anlamt İle ilgili olarak üç görüş ortaya atmışlardır. İbn Abbas, Katade Mücahid ve es-Süddî der ki: Bunlar, Hz. Şuayb'ın bulunduğu yere çıkan yolların başında oturuyor, onun yanına gitmek isteyen kimseleri tehdit ederek alıkoyuyor ve: O bîr yalancıdır, onun yanına gitme diyorlardı. Tıpkı Kureyş'in, Peygamber (sav)'a yaptığının aynısını yapıyorlardı. Âyetin zahirinden de anlaşılan budur.
Ebu Hureyre de şöyle demiştir: Bu, yol kesmeyi ve yolu kesilenlerin mallarını almayı yasaklamaktadır. Onlar, bu işi yapıyorlardı. Peygamber (sav)'dan da şöyle dediği rivayet olunmuştur: "İsrâya götürüldüğüm gece yol üzerinde bir kereste parçası gördüm. Onun yanından bir elbise geçecek olsa, mutlaka o elbiseyi parçalardı. Yanından geçen her şeyi de mutlaka delerdi. Ben: Bu ne oluyor, Ey Cebrail? diye sordum, şöyle buyurdu: Bu, senin ümmetinden yollarda oturup yollan kesen bir topluluğa dair misaldir. Daha sonra yüce Allah'ın; "Ve siz öyle her yolun başında oturarak... tehdit edip... Allah'ın yolundan alıkoymayın" âyetini okudu.[212]
Hırsızlara ve muhariplere (yo! kesicilere) dair açıklamalar (el-Maîde, 5/33 34. âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır. Cenabı Allah'a hamd olsun. [213]
Haksızca Alınan Vergiler Ve Vergilerin Tahsilini Vermek:
Yine es-Süddî şöyle der; Bunlar (gümrük) vergi memurlan ve hakettikle-rinden fazlasını alan kimselerdi.
Günümüzde şu insanlardan şer'an almak hakları bulunmayan mali yükümlülükleri zorla, baskı ile alan şu vergi memurlan onlara benzer. Bunlar, ash itibari ile tazminat olarak verilmesi caiz olmayan zekât, miras, oyun ve eğlence yerlerini tazminat olarak (ihale yoluyla) verdiler, Çokça var olan ve diğer beldelerde de uygulamaya koyulan, bunun dışında yollarda bulunan görevliler de bu kabildendir. Bu ise, günahların en büyüğü, en çirkini ve en ağır olanıdır. Bu uygulamalar gasptır, zulümdür, insanlara baskıdır, münkeri yaygınlaştırmaktır, münker gereğince amel etmektir, bunu sürdürmektir, münkeri kabul etmektir. Bu işin (vebal itibariyle) en büyüğü ise, şeriatı ve hakimlik yapma işini de ihaleye (tadmine) çıkartmaktır. İnnâ lillah ve innâ ileylü râciun.'İslâm'dan geriye yalnızca onun şekli kalmıştır. Dinden de yalnızca adı kalmıştır. Bu açıklamayı ise, daha önce geçen ölçü ve tartılar ile ilgili bunları eksik yapmaya dair hususlarda mal ile ilgili varid olmuş nehiy de desteklemektedir.
Yüce Allah'ın: O'na (Allah'a) iman edenleri" buyruğundaki zamirin yüce Allah'ın adına ait olması muhtemel olduğu gibi, yolda oturmaktan kastın, Hz. Şuayb'a gidenleri engellemek olduğu görüşünde olanlara göre zamirin Hz. Şuayb'a da ait olması, yola da ait olması mümkündür.
" Eğriliğini" buyruğu hakkında Ebu Ubeyde ve ez-Zeccâc şöyle demektedir: Manevi hususlara dair kullanılır?'1 hu kelimenin "ayn" harfi esre-li, maddi hususlara dair kullanılacak olursa üsip okunur.
Yüce Allah'ın: "Düşünün ki, siz vaktiyle çok az idiniz de sizi çoğalttı"
yani sayınızı artırdı ve fakir iken sizi zengin kılarak servetinizi çoğalttı, demektir. Bu da önceleri fakir idiniz, sonraları sizi zengin etti anlamındadır.
"Sabredin." Bu emir, küfür üzere kalmaya devam etmeye dair bir emir değildir, bir tehdittir.
" Eğer içinizden bir kısmı... iriüşse" buyruğunda fiil mana nazar-ı İtibara alınarak müzekker olmuştur. Eğer (faili olan "taife bir kısım") nazar-ı itibara alınacak olsaydı; lafzının yerine şeklinde gelmesi gerekirdi. [214]
88. Kavminden büyüklük taslayan, İleri gelenler: "Ey Şuayb, seni ve , seninle beraber İman edenleri muhakkak ülkemizden çıkaracağız yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz" dediler. O: "Ya istemesek de mi?" dedi.
89. "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dinînize geri dönersek, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki, Rabbimİz olan Allah dileye. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz, ancak Allah'a güvenip dayandık. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayirhsisuı."
Yüce Allah'ın: "Kavminden büyüklük taslayan, ileri gelenler: Ey Şuayb, seni ve seninle beraber İman edenleri muhakkak ülkemizden çıkaracağız yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz, dediler" buyruğunun anlamı, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Yahut mutlaka bizim dinimize döneceksiniz" sözleri, dinimize gelirsiniz, onu kabul edersiniz demektir.
Şöyle de denilmiştir: Hz. Şuayb'a tabi olaniar, ona iman etmeden önce küfür üzere idiler. Yani önceden nasıl bizim dinimiz üzere idiyseniz, tekrar mutlaka bize döneceksiniz, anlamına geiir.
ez-Zeccâc der ki: ("Geri dönmek" anlamına gelen) avdet'in, bir şeyi baştan yapmak anlamına gelmesi de mümkündür. Mesala, filan kişiden bana hoş olmayan bir şey avdet etti denilirken, geldi anlamı kastedilir. Velevki, ondan önce hoş olmayan bir şey gelmiş olmasın. Yani, ondan hoş olmayan bir şey bana ulaştı anlamındadır.
Hz. Şuayb onlara: "Ya istemesek de mi?" diye cevap vermişti: Yani, biz istemeyecek olursak bizi buna mecbur mu edeceksiniz? Bu da bizi ya vatanımızdan çıkmak yahut dininize geri dönmek zorunda mı bırakacaksınız, anlamındadır. Bu da; eğer siz böyle bir şey yapacak olursanız, gerçekten çok büyük (ve kötü) bir iş yapmış olacaksınız, demektir.
"Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dininize geri dönersek, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz." Bu sözleriyle, kendilerinin tekrar kavimlerinin dinlerine dönmekten yana ümitlerini kesmelerini söylemektedirler.
"Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye." Ebu İshak ez-Zeccâc der ki: Yani bizim tekrar dininize geri dönüşümüz, ancak Allah'ın meşîetine bağlıdır. Daha sonra Ebu İshak şöyle der: Ehl-İ sünnetin görüşü budur. Yani, bizim küfre dönüşümüz ancak Allah'ın böyle bir şeyi dilemesi halinde sözkonusu olur. Buna göre istisna mun-katı'dır. Burada istisnanın yüce Allah'ın iradesine teslimiyet manasına geldiği de söylenmiştir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: "Benim muvaffakiyetim ancak Allah iledir" (Hud, 11/88). Buna delil, bundan sonra gelen buyruğun: "Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır* şeklinde gelmesidir. Denildiğine göre bu, bir kimsenin: (Erkek) karga yumurtlayıncaya kadar seninle konuşmayacağım. Deve de iğne deliğinden geçinceye kadar seninle konuşmayacağım sözüne benzer. Çünkü karga hiç bir zaman yumurt-îamaz, deve de iğne deliğine sığmaz.
Yüce Allah'ın: "Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır" yani O, olmuşu da olacağı da bilir.
"İlini'' kelimesi, temyiz olarak nasb edilmiştir.
"Ona dönmemiz bizim İçin olacak şey değildir" buyruğunun, şu anlama geldiği söylenmiştir: Siz, bizimle birlikte bulunmaktan hoşlanmadığınıza göre, tekrar aynı kasabanıza dönmeyeceğiz, Bunun yerine biz, sizin kasabanızdan çıkacak ve başkasına hicret edeceğiz. "Meğer ki, Rabbimiz olan Allah dileyc." Bizim ona dönüşümüzü isteye. Ancak böyle bir açıklama uzak bir İhtimaldir. Zira kasabaya dönüşü ifade etmek için âyet-i kerimedeki gibi "fi" lıarf-i cerri değil de, "lam" harf-i çerri kullanılır.
Yüce Allah'ın: "Biz ancak Allah'a güvenip dayandık" buyruğu bizim dayanağımız ancak O'dur demektir. Buna dair açıklamalar, daha Önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. (Bk. Âl-i İmran, 3/122. âyetin tefsiri).
"Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak İle hükmet." Katade der ki: Yüce Allah onu iki ümmete, Medyen ahalisi ile Ashabu'l-Eyke'ye peygamber olarak göndermişti. İbn Abbas da şöyle demektedir: Hz. Şuayb çokça namaz kılan birisi idi. Kavminin küfür ve isyanlarında devam etmesi uzayıp gidince, onların da salah bulacağından ümit kesince, beddua ederek: "Babbi-miz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın" diye dua etmiş, şanı yüce Allah da onun duasını kabul ederek kavmini büyük bir sarsıntı ile helak etmişti. [215]
90. Kavminden kâfir olan ileri gelenler: "Şuayb'a uyarsanız, andol-sun ki, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız" dediler.
91- Bunun üzerine şiddetli sarsıntı onları yakalayiverdi de yurtlarında diz üstü çökenler oldular.
92. Şuayb'ıyalanlayanlar, zaten orada oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar, işte en büyük zarara uğrayanlar onlar oldular.
93- Bunun üzerine onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Kavmim, an-dolsun ben size Rabbİmin vahiylerini tebliğ ettim. Ve size içtenlikle öğüt verdim. Şimdi kâfir bir topluma nasıl tasalanayım?"
"Kavminden kâfîr olan ileri gelenler" kendilerinden daha aşağılarda bulunanlara: "Şuayb'a uyarsanız andolsun o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız" yani, lıelâk olacaksınız dediler. "Bunun üzerine şiddetli sarsıntı" yani, zelzele; yahut, denildiğine göre çığlık "onları yakalayıverdi de yurtlarına diz üstü çökenler oluverdiler." Ashabu'l-Eyke ise, ileride geleceği üzere ez-Zulle (yani, içinde ateş bulunan ve üzerlerine ateş yağdıran bulut) azabı ile helak edildiler. (Bk. eş-Şuarâ, 26/189). "Şuayb'ı yalanlayanlar zaten orada oturmamış gibi oldular." el-Curcânî der ki: Bu buyruğun yeni bir başlangıç ifadesi olduğu söylenmiştir. Yani, Şuayb'ı yalanlayan kimseler eskiden beri ölüp kalmış kimseler gibi oldular, anlamındadır.
"İkamet ettiler," oturdular anlamındadır. Bir yerde ikameti anlatmak için; "Filan yerde ikamet ettim" denilir. "Bir yerde uzun süre kalmak" anlamına da gelir. ise, "konaklanılan yer" demektir. Çoğulu da; OjjlîJi) şeklinde gelir. Şair Lebid der ki:
"Ve ben Dâhi s (diye bilinen atın yanş için) koşmasından önce
altı gün ikamet ettim. Eğer bu çok iddiacı nefsin ebediliği olsaydı."
Hatim et-Taî de şöyle de mi ş-.
"Biz uzun bir zaman hem yoksul, hem zengin kalakaldık. Nitekim zamanın günleri arasında zor planı da var, kolay olanı da. Yumuşağtyla, sertiyle zamanın her türMıhalini kazandık. Ve zaman bize bu ikisinin bardağıyla hepsini içirdi. Fakat akrabaya karşı azgınlığımızı artırma di Zenginliğimiz. Ne de fakirlik bizim şerefimizi küçülttü."
"Şuayb'ı yalanlayanlar, işte en büyük zarara uğrayanlar onlar oldular."
Bu, yeni bir hitap başlangıcıdır, lıem yergi ve azarda ileri dereceyi ifade ediyor, aynca meselenin büyüklüğünü ve önemini tekrar dile getiriyor. Şuayb'ın kavmi: Kim, Şuayb'a uyarsa o da hüsrana uğramış olur. Dedikleri için yüce Allah asıl bu sözü söyleyenlerin hüsrana uğrayan kimseler olduklarını ifade buyurdu.
"Şimdi kâfir bir topluma nasıl tasalanayım?" Ne diye üzüleyim? Üzüldüm," Üzülürüm, üzülüyorum" şeklinde gelir, mastarı; ism-i faili de "Üzülen" şeklinde gelir. [216]
94. Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek halkını, yalvarıp yakarsmlar diye mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışındır.
95- Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler. Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan onları ansızın yakalayıverdik.
Yüce Allah'ın: "Biz hangi memlekete bîr peygamber gönder diys ek"
buyruğunda hazfedilmiş bazı ifadeler vardır. Bunlar da şöyledir: Oranın ahalisi de eğer peygamberleri yalanladı ise, mutlaka onları azap ile yakalayıverdik.
"Halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışladır." Bu buyruğun benzerlerine dair açıklamalar, (el-Bakara, 21X11. âyec, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik" yani kuraklıklarını bol-iuk, verimlilik ile değiştirdik. "Nihayet çoğaldılar" buyruğundaki; f \yi-) kelimesinin "çoğaldılar" anlamına geldiğine dair açıklama tbn Abbas'tan nakledilmiştir. İbn Zeyd ise; malları ve evlatları çoğaldı demektir, der.
kelimesi, zıt anlamlı kelimelerden olup hem çoğaldı, hem de izi silinip gitti, anlamına gelir.
Şanı yüce Allah, bu buyruğuyla bizlere, onları sıkıntı ile yakaladığını, bolluk da verdiğini fakat bu işlerinden vazgeçmeyip şükretmediklerini bildirmektedir. Ve "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler" biz de onlar gibiyiz. "Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan" daha çok hasret çeksinler diye "onları ansızın yakalayıverdik." [217]
96. Eğer o ülke halkı iman edip de sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık. Fakat onlar yalanladılar. Bunun İçin Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onları yakalayıverdik.
"Eğer o ülke halkı..." buyruğunda geçen; kelimesi, "karye"nin çoğuludur. Şelıire karye denilmesi, orada insanların toplanıp bir araya gelmelerinden dolayıdır. Bu da; "suyu bir araya topladım" anlamını ifade eden; tabirinden alınmıştır. el-Bakara Sûresi'nde (2/57. âyet, 2. başlıkta) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"İman edip" tasdik edip "sakınmış" yani, şirkten korunmuş "olsalardı elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık." Yağmur yağdırır, bitki bitirirdik.
Bu ise daha önce kendilerinden söz edilen özel bîr takım kavimler hakkında böyledir. Zira kimi zaman mü'minler geçim darlığı ile imtihan olunabilirler. Ve bu onların günahlan için bir keffaret olur. Nitekim Hz. Nuh'un kavmine şöyle dediği bize bildirilmiştir: "Arkasından dedim ki: Rabbinizden mağfiret isteyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece üzerinize semâyı bol bol salıverir," (Nuh, 71/10-11) Hz. Hud'dan da şöyle dediğini haber vermektedir: "Ey kavmim, Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki, üstünüze gökten bol bol (yağmur) göndersin" (Hûd, 11/52).
Böylelikle özel olarak onlara yağmur ve bolluk vadinde bulunmuştur. Bunun özel olduğuna da yüce Allah'ın: "Fakat onlar yalanladılar, bunun için Biz de kazanmakta oldukları yüzünden onları yakalayıverdik" buyruğu delildir. Yani, peygamberleri yalanladılar. Mü'minler ise peygamberi tasdik ettiler, yalanlamadılar. [218]
97. Acaba o ülkeler halkı geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden emin mi oldular?
98. Yoksa o ülkelerin halkı kuşluk vaktinde oynarlarken de azabımızın kendilerine geleceğinden yana emin mi oldular?
"Acaba o ülkeler halkı... emin mi oldular?" buyruğun-daki soru, inkâr İçin, "fe" harfi de atıf içindir. Bunun bir benzeri yüce Allah'ın: "Onlar, cahiliyenin hükmünü mü..." (el-Maide,-5/50> buyruğudur.
"Ülkeler (el-Kura)"dan kasıt Mekke ve çevresidir. Çünkü onlar da Muham-med (sav)'ı yalanladılar. Bunun, bütün ülkeler (karyeler.) hakkında umumî olduğu da söylenmiştir.
"Geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine geleceğinden emin mi oldular? Yoksa, o ülkelerin halkı... azabımızın kendilerine geleceğinden yana emin mi oldular?" buyruğundaki ": yoksa; yahut" kelimesini, el-Haremî adındaki iki kişi[219] ile İbn Âmir atıf için "vav" harfini ibaha (yani birinden biri) anlamını ifade etmek üzere böyle okumuşlardır. Yüce Allah'ın: "Onlardan hiç bir günahkâra veya nanköre itaat etme" (el-İnsan, 76/24) buyruğu ile, ister el-Hasenle, İster İbn Sîrin ile otur ifadelerine benzer. Yani: Bunlar, bu cezalardan herhangi birisinden yana emin mi oldular demektir. Bunun da anlamı şudur: Eğer siz bunlardan herhangi birisinden yana emin olsanız dahi ötekinden emin olamazsınız. Bununla birlikte; 'in, iki şeyden birisi hakkında kullanılması da mümkündür. Mesela, ben Zeyd'i, yahut Amr'ı vurdum, demek gibi.
Diğerleri ise, "vav" harfini üstün ve ondan sonra hemzeli olarak okumuşlardır. Böyle okuyanlar da "vav" harfini başına soru hemzesi girmiş atıf harfi olarak okurlar. Yüce Allah'ın şu: Onlar, ne zaman bir ahidle bağlandılarsa... mı" (el-Bakara, 2/100) buyruğuna benzemektedir.
Yüce Allah'ın: "Kuşluk vaktinde oynarlarken" buyruğunun anlamına gelince, yani onlar kendilerine fayda vermeyen şeylerle meşgul iken demektir. Kendisine zarar veren ve fayda sağlamayan işlerle uğraşan herkese "oyun oynayan" denilir. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir. es-Sıhah'ta da şöyle denilmektedir: Oyun anlamındaki; bilinen bir şeydir. "Ayn" harfinin sakin olması da bu aniama gelir. ise, ardı arkasına oyun oynadı, demektir, çokça oynayan kişi anlamına gelir. ise, mastardır. (Çok oyun oynamak), Çokça oyun oynayan kıza da denilir. [220]
99. Yahut onlar, Allah'ın azabından emin mi oldular? Hüsranda olan kavimden başkası Allah'ın azabından emin olamaz.
Yüce Allah'ın: Yahut onlar Allah'ın azabından emin mi
oldular" buyruğundaki "Allah'ın meleri", onların melerlerine (hile ve tuzak-lanna) karşılık olarak Allah'ın onlara vereceği azap ve cezası demektir. Onun mekrinin, nimet ve sıhhat ile istidracı anlamına geldiği de söylenmiştir.
100. Yeryüzüne sahiplerinden sonra varis olanlara, hâlâ şu belli olmadı mı: Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından ötürü azaplandmr, kalplerini mühürlerdik de işitmez oluverirlerdi.
Yüce Allah'ın: "Yeryüzüne,., varis olanlara" buyruğu ile Mekke kafirleri ve çevresindekiler kastedilmektedir. "Hâlâ şu belli olmadı mı", yani bu husus onlara şu gerçeği açıkça göstermedi mi: *Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından" küfürlerinden ve yalanlamalarından "ötürü azaplandırır" onları azap ile yakalar "kalplerini mühürlerdik." Yani Biz, kalplerini mühürleriz demektir. O halde bu yeni bir cümledir.[221] Bunun, daha önce geçen "azaplandmr* fiiline atıf olduğu da söylenmiştir. Yani, (her iki fiil de mu-zari anlamım verecek şekilde) azaptandınrız ve mühürleriz anlamına getir. Bu durumda dili geçmiş olan (azaplandırırdık anlamındaki) fiil, (mühürleriz anlamındaki) geniş zaman fiili gibi kullanılmış olur. [222]
101. İşte o beldelerin haberlerinden bîr kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat daha önce yalanladıkları şeylere iman etmediler. İşte Allah, kâfirlerin kalplerim böyle mühürler.
"İşte o beldelerin..." Yani, şu helak ettiğimiz beldelerin. Bunlar, daha önce sözü edilen Nuh, Âd, Lût, Hud ve Şuayb beldeleridir. Biz o beldelerin "haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz." Yani, onlara dair haberlerin bir bölümünü sana okuyoruz. Bu anlatılanlar da Peygamber ('sav)'a ve müslü-manlara bir tesellidir.
"Fakat, daha önce yalanladıkları şeylere İman etmediler." Yani, bu kâfirler, eğer heiâk ettikten sonra onları diriltmiş olsaydık, yine iman edecek değillerdi. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Eğer geri döndürülürlerse, elbette nehy olundukları şeye yine geri dönerler." (el-En'âm, 6/28) İbn Abbas ve er-Rabİ' de şöyle demektedirler: Yüce Allah, onlardan ahid aldığı gün, onların peygamberlere iman etmeyeceklerini biliyordu.
"Daha önce yalanladıkları şeylere* buyruğu İle kastedilen ise, onları Hz. Adem'in sulbünden çıkartıp da kendilerinden ahid aldığı gün ister istemez iman etmeleri kastedilmektedir. es-Süddî der ki: Onlardan ahid alındığı gün istemeyerek İman ettiler. Dolayısıyla onlar, şimdi hakikaten iman edecek değillerdir.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar kendilerine mucize gösterilmesini istediler. Bu mucizeleri gördüklerinde ise, mucizeyi görmeden önce yalanladıkları şeye İman etmediler. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur; "Evvelce ona iman etmedikleri gibi..." (el-En'âm, 6/110) buyruğudur.
"İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler." Yani, sözü geçen bu kimselerin kalplerini mühürlediği gibi, Muhammed (sav)'ı inkâr eden kâfir olanların kalplerini de böylece mühürler. [223]
102. Onların çoğunda ahde vefa bulamadık. Onların çoğunu gerçekten fâsık kimseler bulduk.
Yüce Allah'ın:"Onların çoğunda ahde vefa bulamadık" buyruğunda yer alan; edatı fazladan gelmiştir (zaiddir). Ve bu, cins anlamına delalet eder. (Yani onlarda ahid namına bir şey bulmadık anlamına gelir). Eğer bu edat olmasaydı, bütün ahidler değil de tek bir ahde bağlılıkları görülmediği anlamı anlaşılabilirdi.
İbn Abbas şöyle demektedir: Yüce Allah bu buyruğu ile Adem'in zürriye-ti olarak yaratıldıkları sırada ruhlardan alınan ahdi kastetmektedir. İşte bu ahdi bozan kimselere "ahdi yoktur" denilir. Yani, adeta ahid vermemiş gibi davranır. el-Hasen der ki: Allah'ın Peygamberler ile kullarına ahdi O'na ibadet edip, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamaları demektir.
Şöyle de açıklanmıştır: Bununla, kâfirlerin bir kaç kısma ayrıldıklarını kastetmektedir. Onların çoğunluğunun emanetlerine riâyetleri, ahde vefaları yoktur. Aralarından bazıları az olsalar dahî, kâfir olmakla birlikte emanete riâyet ederler. Bu açıklama Ebu Ubeyde'den rivayet edilmiştir. [224]
103. Sonra onların ardından Musa'yı âyetlerimizle Flravun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu âyetlere karşı zalimlik ettiler. Fesatçıların sonu nice oldu, bir baki
"Sonra onların" yani Nuh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'ın "ardından Musa'yı" yani İmran oğlu Musa'yı "âyetlerimizle" mucizelerimizle "Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlarsa bu âyetlere karşı zalimlik ettiler." Yani, küfre saptılar ve bu âyetleri (mucizeleri) tasdik etmediler. Zulüm, bir şeyi konulmaması gereken, haketmediği yere koymak demektir.
"Fesatçıların sonu nice oldu" işlerinin sonunda nereye vardılar; "bir bak." [225]
104. Musa dedi kb "Ey Firavun, ben şüphesiz ki âlemlerin Habbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim."
105. "Allah hakkında haktan başkasını söylememek bana bir borçtur. Gerçekten size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Artık îsralloğullarını benimle gönder."
106. Dedi ki: "Eğer sen bir âyet İle gelmişsen, haydi onu göster. Eğer doğru söyleyenlerden isen."
107. Bunun üzerine asasını bıraktı, hemen apaçık bir ejderha oluverdi.
108. Elini çıkardı, ne görsünler, o, bakanlara bembeyaz parlıyordu.
109. Firavun kavminden ileri gelenler: "Muhakkak bu, gayet bilgin bir sihirbazdır" dediler.
110. "Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor." (Firavun sordu): "O halde ne buyurursunuz?"
111. Dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcılar gönder de;
112. "Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler."
Bana bir borçtur" anlamındadır. Bunu; diye okuyanların kıraatine göre de; haktan başkasını söylememeye özellikle gayret gösteren bir kimseyim, anlamına gelir. Abdullah (b. Mes'ud) kıraatinde ise; Benim vazifem... söylememektir" şeklinde yı zikret-meksizin okumaktadır.
Buradaki; " edatının "be" harf-i cerri gibi anlam verdiği söylenmiştir. Yani, ben söylememekle yükümlüyüm anlamına, gelir. Ubey ile el-A'meş'in kıraatinde ise; şeklindedir. Bu daYayla attım, ok attım," derken her iki harf-i cerrin de kullanılmasına benzer. Buna göre; kelimesi, üzerimdeki hak (vazife) budur, anlamına gelir.
"Artık İsrailogullarım benimle gönder" buyruğunun anlamı onları serbest bırak demektir. Firavun, İsraüoğullarım ağır işlerde çalıştırırdı.
"Bunun üzerine asasını bıraktı" buyruğunda ^bırakmak" anlamındaki "ilkaa" mastarı hem maddi şeyler hakkında kullanılır, hem de manevi şeyler hakkında kullanılır ki, buna dair açıklamalar dalıa önceden (ÂH İmran, 3/151. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,
" İri, büyük erkek yılan" demektir. Bu yılan çeşitlerinin en büyüğünü ifade eder. "Apaçık ise, onun yılan olduğunda en ufak bir karışıklık ve şüphe bulunmaması anlamını ifade eder.
"Elini çıkardı" elini çıkarıp gösterdi. Elini gömleğinin yakasından, yahut da koltuğunun altından çıkardığı söylenmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuru İmaktadır: "Elini de yakana sok. Hastalıksız, parlak, bembeyaz çıkı verecekt//-"(en-Neml, 27/12). Yani, her hangi bir baraz hastalığı sözkonu-su olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Hz. Musa, oldukça esmer idi, Çıkardıktan sonra elini tekrar gömleğinin yakasına sokunca yine eli eski rengini aldı. İbn Abbas der ki: Hz. Musa'nın elinin arz ile sema arasını aydınlatan, yukarı doğru yükselen bir nuru vardı. Denildiğine göre, eli kar gibi parıldayan bembeyaz bir halde çıkıyordu. Onu yakasına geri götürdü mü, vücudunun sair bölgeleri gibi oturdu.
"Gayet bilgin" sihiri çok İyi bilen demektir.
"Siziyurdunuzdan çıkarmak" yani, Ey Kiptiler topluluğu, bu İsrailogullarını önünüze geçirmek suretiyle sizi mülkünüzden etmek İstiyor demektir.
"O halde ne buyurursunuz?" Yani Firavun, o halde ne emredersiniz diye sordu. Bunun Firavun'un çevresindeki ileri gelenlerin söylediği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Yani, çevresindeki ileri gelenler, sadece Firavun'a, ne buyurursunuz diye çoğul kipi ile -zorba ve başkanlara hitab ederken, bu husustaki görüşünüz nedir dercesine- soru sordular. Bununla birlikte bu sözü hem ona, hem de yakın arkadaşlarına söylemiş olmaları da mümkündür.
Ne?" sorusundaki ref mahallinde, da anlamında ve nasb mahallindedir. Bu iki bitişik edatın da aynı şey olmalarına rağmen Prabı böyledir.
"Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy" buyruğundaki;Onu alıkoy" kelimesini Medineliler, Âsim ve el-Kisaî (fiilin aslında bulunan "cim" harfinden sonrakO hemzeyi okumamışlardır. Ancak Verş ile el-Kisaî, "he" harfinin kesresini işba' ile okumuşlardır. Ebu Amr ise, ("cim" harfinden sonra) sakin bir hemze ile ve "he" harfini de ötreii olarak okumuştur. Bu İki okuyuş, iki ayn söyleyiştir. Her iki şekilde Onu geciktirdim, alıkoydum" denilir. Onu erteledim, anlamındadır. Aynı şekilde îbn Kesir, İbn Muhaysın ve Hişam da böyle okumuşlardır. Şu kadar var ki onlar, "he" harfinin üzerindeki ötreyi işba' ile okumuşlardır. Sair Kûfeliler ise, "he" harfini sakin olarak; diye okumuşlardır. el-Ferra der ki: Bu, arapların bir şivesidir. Onlar, eğer önceki harf harekeli ise, va&l halinde zamir olarak gelen "he" üzerinde vakıf yaparlar. İşte bu Talha'dır, bize doğru geliyor" demek gibi. Ancak Basralılar bunu kabul etmezler.
Katade der ki: onu hapset, tut, alıkoy" demektir. İbn Abbas ise, onu tehir et, geciktir anlamındadır, der. Bu kelimenin; 'dan geldiği de söylenmiştir. Yani, sen onu umutlandır, bırak umutlansın, anlamındadır. Bu görüşü en-Nehhâs, Muhammed b. Yezid'den nakletmektedir. Bu kelimenin "he" harfinin esreli okunuşu ise, itbâ' (Önceki "cim" harfine uydururak) ile okunur. Aslı üzere ÖtreÜ okunması da caizdir. Bununla birlikte sakin okunuşunun şiirde ancak istisnai olarak caiz olabilen bir lahin olduğu söylenmiştir.
"Ve kardeşini" anlamındaki kelime,, "onu alıkoy" anlamındaki kelimede yer alan zamire alfediimiştir.
"Toplayıcılar" kelimesi ise hal olarak nasb edilmiştir. "Sana getirsinler" fiili meczumdur. Çünkü, emrin cevabıdır. İşte bundan dolayı (vav harfinden sonra gelmesi gereken) "nûn" hazfedilmiştir.
Âsim müstesna, Küreliler;"İleri derecede ne kadar sihirbaz varsa" diye okumuşlardır. Diğerleri ise; "Sihirbaz" diye okumuşlardır ki, anlam itibariyle birbirlerine yakındır. Ancak (birinci okuyuşun vezni olanKfe'al" vezni anlam itibariyle daha İteri derecede mübalağa ifade eder. [226]
113. Sihirbazlar Fİravun'a geldi. Dediler ki: "Eğer galip gelen biz olursak herhalde bize bir mükâfat var değil mi?"
114. "Evet, hem siz elbette yakınlaştırıhmşlardan da olacaksınız" dedi.
Yüce Allah'ın: "Sihirbazlar Fİravun'a geldi" buyruğunda, bu buyrukları dinleyenin bilgisi dolayısıyla haberci gönderilmesi sözkonusu edilmemiştir. İbn Abdi'l-Hakem der ki: Bunlar, on iki nakib idiler. Her bir nakible birlikte de yirmi arif" vardı. Ve her bir afifin emri altında da bin sihirbaz vardı, Hepsinin başı İse Mukatil b. Süleyman'ın görüşüne göre Şem'un adındaki birisi idi.
İbn Cüreyc der ki: Bu sihirbazlar el-Arîş, Feyyûm ve İskenderiyye'den her bir şehirden üçte bir olmak üzere dokuzyüz kişi İdiler.
İbn İshâk ise şöyle demektedir: Bunlar onbeş biasihirbaz idiler. Bu, İbn Vehb'den de böylece rivayet edilmiştir. Sayılarının oniki bin kişi olduğu da söylenmiştir. İbnü'l-Münkedir ise, seksen bin kişi olduklarını söylemiştir. Ondört bin kişi oldukları söylendiği gibi, er-Rîf den, üçyüz bin sihirbaz, es-Said bölgesinden üçyüz bin sihirbaz, el-Feyyum ve çevresinden de üçyüz bin sihirbaz olduklan da söylenmiştir. Hepsinin yetmiş kişi oldukları söylendiği gibi, yetmiş üç kişi olduklan da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Rivayet olunduğuna göre, sihirbazlarla birlikte üç yüz devenin taşıdığı ipler ve asalar da vardı. Hz. Musa'nın ejderhaya dönüşen asası bunların hepsini yutuvermişti. İbn Abbas ve es-Süddî der ki: Ağzım açtığı vakit, bu ağız açıklığı seksen zirai bulurdu. Alı çenesi yerde, üst çenesi ise köşkün suruna kadar yükselirdi. Ağzının genişliğinin kırk zira olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Fİravun'a, onu yutmak üzere gitmiş, o ise tahtından kendisini atarak, bu ejdarhadan kaçıp Hz. Musa'ya sığınmıştı. Hz. Musa da onu yakalamakla birlikte eski hali asaya dönüvermişti. Velıb der ki: Asa korkusundan yirmi-beş bin kişi ölmüştü.
"... Herhalde bize bir mükâfat var, değil mi dediler." Yani, bize bir takım ödüller ve mallar verilecek değil mi? Burada "fe" harfi getirilerek; Dediler," denilmemiştir, Çünkü, bununla Firavun'un yanına ge1diklerindefbu sözleri söyledikten kastedilmiştir. Bu buyruk, (soru edatsız olarak)Muhakkak bizim için... vardır" şeklinde haber kipi suretinde de okunmuştur. Bu, Nafi' ve İbn Kesir'in kıraatidir.
Bu sözleriyle Firavun'u, galip gelmeleri halinde kendilerine bir miktar mal vermekle mükellef tutmuş oldular. Firavun da kendilerine: "Evet, hem siz elbette yakınlaştırıLrmşlardan da olacaksınız" diye cevap verdi. Yani, bizim
nezdimizde oldukça yüksek bir mevkiye çıkartılacak kimselerden olacaksınız diyerek, onlara istediklerinden fazlasını da vadetti.
Denildiğine göre onlar, galip geldikleri takdirde kendi kanaatlerine göre kendilerine böyle bir mükâfat biçtiler. Yani, galip gelecek olursak bize bir mükâfat bir ücret verilmesi gerekir, diye düşündüler.
Nâfi' ve İbn Kesir dışındaki diğer kıraat âlimleri ise, Firavun'dan durumu öğrenmek anlamında istifham (soru) ile okumuşlardır. Yani, galip gelecek olurlarsa, Firavun kendilerine bir mükâfat verecek mi, vermeyecek mi diye sorup bu hususta Firavun'a karşı kesin bir ifade kullanmadılar. Bunun yerine ondan sadece böyle bir şey yapıp yapmayacağı hususunu öğrenmek istediler. O da onlara: Evet, galip geldiğiniz takdirde size hem mükâfat var, hem de yakınlaştırılmak, diye cevap verdi. [227]
115. "Ey Musa, sen mi ilk atacaksın, yoksa Uk atanlar biz mi olalım" dediler.
116. "Siz atın* dedi. Onlar bırakınca, insanların gözlerini büyüle-diler ve onlara korku saldılar. Ve böylece büyük bir sihir ortaya koydular.
117. Biz de Musa'ya: "Asanı bırak" diye vahyettik. Bir de ne görsünler! Onların uydurup düzdüklerini yakalayıp yutuyor.
Sihirbazlar, Uz. Musa'ya karşı, edebe riâyet ettiler. İşte bu da onların iman etmelerine sebep teşkil etmişti, Âyet-i kerimedeki; el-Kisaî ve el-Fer-râ'ya göre; ya bırakma işini sen yaparsın... anlamında olmak üzere nasb ma-hallindedir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:
"(Yoksa) binmek (ini) dediler. Biz de, işte bu bizim adetimizdir, dedik."
"Siz atın dedi" buyruğu ile ilgili olarak, el-Ferra ifadede hazf olduğunu söylemiştir. Buyruğun manası şudur: Musa onlara dedi ki: Siz asta Rabbini-ze galip gelemeyecek, O'nun âyetlerini iptal edemeyeceksiniz, Bu ifade ise, İnsanların sözleri arasında benzeri getirilemeyecek ve buna güç yetire-meyecekleri Kur'anın mucizevi ifadelerindendir.
Kur'an bir kaç kelime ile oldukça kapsamlı pek çok manayı ifade edebilmektedir.
Bunun tehdit olduğu da söylenmiştir. Yani hayır, siz öncelikle atınız. Başınıza gelecek rezillik ve rüsvayiığı da göreceksiniz, demektir. Zira, Hz. Musa'nın büyü yapılmasını emretmesini kabul etmeye imkân yoktur. Şöyle de açıklanmıştın Hz. Musa'nın onlara, bu işi yapmalarını emretmesi, onların yalancılıklarını ve gerçekleri değiştirip sulandırmalarını ortaya çıkarmak içindi.
"Onlar, bırakınca" yani, iplerini ve asalarını yere atınca, "insanların gözlerini büyülediler." Yani, onların gözlerine hakikati olmayan hayeller gösterdiler ve gözlerinin sağlıklı bir şekilde idrak etmelerini önlediler. Bunu da gözbağcılık ve el çabukluğu gibi, görenlere gerçekleri sulandırarak hayal göstermeleri suretiyle yapmışlardı. Nitekim el-Bakara Sûresi'nde (2/102. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
"Büyük bir sihir" buyruğunun anlamı ise, onlara göre büyük bir sihir idi demektir. Çünkü, yaptıkları büyü gerçekten pek çok idi. Ama gerçekte büyük değildi.
İbn Zeyd şöyle demektedir: Bu toplanma İskenderiye'de olmuştu. Yılanın kuyruğu ise, Buhayra'nsn ta arkasına kadar ulaşmıştı. Başkası ise şöyle demektedir: Yılan, ağzını açarak onların yere bıraktıkları ip ve sopalarını yutmaya başladı.
Yine denildiğine göre, onların yere bıraktıkları, içinde civa bulunan ve deriden yapılmış bir takım iplerdi. Bu ipler harekete geçti ve bunlar yılandır, dediler.
Hafs, "lâm" harfini sakin ve tahfif ile (şeddesiz olarak) okumuş ve böylelikle bunu; Yuttu, yutar"dan muzari bir fiil olarak kabul etmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu kıraate göre; dJİîi ) şeklinde okuyuş da caizdir. Çünkü bu da; dan gelmektedir.
Diğerleri ise şeddeli ve "lam" harfini üstün olarak okuyup 'in, geniş zaman fiili (muzari) diye okumuşlardır. Bir şeyi alıp yakalamayı yahut da yutmayı anlatmak kastı İle; O şeyi alıp yuttum," denilir. ise, "alır, yutar" şeklinde aynı anlama gelir. Ebu Hatim der ki: Bana kıraatlerin birisinde bunun; şeklinde "mim" harfi ile ve "kat"" harfi şeddeli olsrak okunduğuna dair bilgi ulaşmış bulunuyor. Şair der ki:
"Sen, Musa'nın asesisin ki, o
Sihirbazın uydurduğu iftirayı ahp yutan."
Bu beyit; şeklinde (âyet-i kerimenin lafzında olduğu gibi) de rivayet edilir.
"Uydurup düzdüklerini" yani, yalan olarak ortaya koyduklarını... Çünkü onlar ip getirmiş ve iplerin içerisine cıva yerleştirmişlerdi. Sonunda bu ipler hareket etmeye başlamıştı. [228]
118. İşte böylece hak yerini buldu. Onların yapmakta oldukları şeyler de boşa çıktı.
119. Artık oracıkta yenilmiş oldular, küçülmüşler olarak geri döndüler.
120. Sihirbazlar ise hep birden secdeye kapandılar.
121. Dediler ki: "İman ettik âlemlerin Rabbine;
122. "Musa ve Harun'un Rabbİne."
"işte böylece hak yerini buldu" buyruğunu Mücahid, hak üstün geldi, açıkça ortaya çıktı diye açıklamıştır. "Küçülmüşler olarak geri döndüler" buyruğundaki Küçülmüşler olarak" kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir. Bunun fiili ise, şeklinde gelir.
Yani, Firavun'un kavmi de Firavun da onlarla birlikte olmak üzere zelil düşmüşler, kahrolmuşlar ve yenik düşmüşler olarak geri döndüler. Sihirbazlar ise iman ettiler. [229]
123. Firavun: "Ben size İzin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Bu, şüphe yok ki ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz" dedi.
124. "Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da muhakkak topunuzu astıracağım."
125. uBİz, muhakkak Rabbimize dönücüleriz" dediler.
126. "Sen bizden ancak Rabbİmizin âyetlerine, onlar bize geldiğinde iman ettik diye intikam alıyorsun. Ya Rab, üzerimize sabır yağdır ve müslümanlar olarak canımızı al."
"Firavun: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz... dedi-" Sözü ile sihirbazların yaptıklarını red ve İnkâr etmek istemişti. "Bu şüphe yok kî ahalisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz gizli bir tuzakta-." Yani, bu hususta Mısır'ı elegeçirmeniz için sizinle onlar arasında bir anlaşma cereyan etmiştir. Şunu demek İstemişti: Siz bu işi, bu sahraya (düzlüğe) gelip ortaya çıkmadan önce Mısır şehrinde kendi aranızda kararlaştırmış idiniz.
"Yakında bileceksiniz." Bu sözleriyle onları tehdit etmişti. İbn Abbas der ki: İlk çarmıha gererek asan, sağ el ile sol ayak, sol el ile sağ ayak şeklinde'çaprazlama el ve ayakları ilk kesen kişi Fİravun'dur. Bu da el-Ha-sen'den nakledilmiştir.
"Sen bizden ancak Rabbİmizin âyetlerini., iman ettik diye intikam alıyorsun" buyruğundaki: İntikam alıyorsun" kelimesini el-Hasen "kaf' harfini üstün olarak okumuştur. el-Ahfeş der ki: Bu bir söyleyiştir. Çünkü, Ben bu işi red ve inkâr ettim,*1 denilir. Bu ifadelerin anlamı da şöyle olur: Sen ancak bizim Allah'a iman edişimizi çirkin görüyor, red-
dediyorsun. Halbuki o, hakkın kendisidir.
"Onlar" yani, Rabbimizin âyet ve beyyineleri "bize geldiğinde" onlara "iman ettik diye" bizden "intikam alıyorsun."
"Ya Rab, üzerimize sabır yağdır." Yani, el ve ayaklarımızı keseceği ve bizi asacağı vakit sabrı üzerimize bol bol dök. "Ve müslümanlar olarak canımızı al." Denildiğine göre Firavun, sihirbazları yakalayıp onları nehrin kenarında parçaladı. Sihirbazların imanı ile birlikte de Hz. Musa'ya altı yüz bin kişi iman etti. [230]
127. Firavun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: "Musa ve kavmini yer yüzünde fesadçdık etsinler, seni ve ilâhlarım terk etsin-ler diye mi bırakacaksın?" O da: "Oğullarını öldürür yalnız kadınlarını diri bırakırız. Şüphesiz biz, onların üzerinde kahredici güce sahibiz" dedi.
128. Musa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yer yüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir. İyi âkibet ise takva sahiplerinin olacaktır" dedi.
Yüce Allah'ın: "Firavun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: Musa ve kavmini yer yüzünde" tefrikaya düşürmeleri ve topluluğu dağıtmaları suretiyle "fesatçılık etsinler, seni ve ilâhlarını terketsinler diye mi bırakacaksın?" Bu buyrukta yer alan; "Seni... terketsinler" buyruğu, "ra" harfi istifhamın cevabı olarak nasb İle okunmuştur. "Vav" ise, "fe" harfi yerine gelmiştir.
"İlâhlarını" buyruğu ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir: Firavun, kendisi putlara tapıyordu. O, hem kendisi putlara tapıyor, hem de kendisine tapılıyordu. Süleyman et-Teymî der ki: Bana ulaştığına göre Fira-
vun ineğe tapıyor idi. Yine et-Teymî der ki: Ben, el-Hasen'e: Acaba Firavun herhangi bir şeye ibadet ediyor muydu, diye sordum. O şöyle dedi: O, boynuna yerleştirmiş olduğu bir şeye tapıyordu.
Denildiğine göre 'ın anlamı, ("senin ilahlarını" değil de) "sana itaati" şeklindedir. Nitekim yüce Allah'ın: "Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler" (et-Tcvbe, 9/31) diye buyurulmuştur. Halbuki onlar, haham ve rahiplerine ibadet etmemişler, ama itaat etmişlerdi. O halde bu, bir örneklendirınedir.
Nuaym b. Meysere şeklinde ref ile; : Ve o seni terkeder" takdirinde okumuştur. el-Eşheb el-Ukaylî ise, ötrenin ağırlığı dolayısıyla öt-relisinden tahfif edilmiş olarak; şeklinde "ra" harfini sakin olarak okumuştur. Enes b. Malik ise, "ra" harfini Ötreli ve başta muzaraat harfi "nun" olmak üzere; Seni terk edelim..." şeklinde; Musa'yı hayatta bırakacak olursa, ona ibadeti kendilerinin de terk edeceğini bildirmek anlamında okumuştur.
Ali b. Ebi Talib, İbn Abbas ve ed-Dahhâk ise, (şeklinde; "sana ibadeti" diye okumuşlardır. Bu okuyuşa göre ise, Fİravun'a ibadet ediliyor, kendisi ise başkasına ibadet etmiyordu. Yani o, sana yaptığı ibadetini terk mi etsin, anlamındadır.
F,bu Bekr el-Enbarî de der ki: Bu kıraati benimseyenlerin görüşlerine göre Firavun: "Ben sizin en yüce rabbinizim" (en-Nâziât, 79/24) ile: "Sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum" (el-Kasas, 28/38) deyince, kendisinin bir rabbi ve bir ilahesi (tanrıçası) olmasını reddediyordu. Bunun üzerine ona: Sem' de insan/arın sana ibadetlerini de terk etmesi an/amınrfa, seni ve sana ibadeti terk etsin diye mi şeklinde ona cevap verilmişti. Ancak, önceden de geçtiği gibi, genel olarak kıraat, . İlahlarım şeklindedir. Bu ise, Firavun'un, kendisinin bir rabbi olduğunu bilmekle birlikte zahiren ru-bubiyet iddiasında bulunmuş olması görüşüne dayanır. Bunun delili ise, ölümün yaklaşması esnasında; "İsrailoğullannın iman ettiklerinden başka bir iiıtî olmadığına inandım" (Yunus, 10/90) demiş olmasıdır. Ancak, onun için tnie Kapısının kapatılmasından sonra bu sözleri söylediği için kabul olun- 3ü sözü söylemeden önce ise, onun, âlemlerin Rabbi dışında gizlice jdığ: bir ilahı vardı. Bu açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır.
V-ıey'in kıraatinde ise âyetin bu bölümü şu şekildedir:
Musa'yı ve kavmini ibadeti terketmiş oldukları halde, yer yüzünde fesad çıkarsınlar terk edeceksin?"
Ve senin tanrıçam" okuyuşu ile ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır: O, bir ineğe tapıyordu. Bir ineğin güzel olduğunu gördü mü, hemen ona ibadet edilmesini emrederdi ve şöyle derdi: Ben hem sizin rabbinizim, hem de bunun labbiyim. İşte bundan dolayı yüce Allah: "Onlar için böğü-ren bir buzağı cesedi çıkardı" (Tâ-Râ, 20/88) diye buyurmuştur. Bunu, İbn Abbas ve es-Süddî zikretmişlerdir.
ez-Zeccâc da der ki: Firavun'un küçük bir takım putları vardı. Kavmi, Fı-ravun'a yakınlaşmak kastı ile bu küçük putlara tapıyorlardı. O bakımdan ibadet ona nisbet edilmiş, bundan dolayı da o: "Ben sizin en yüce rabbinizim' demişti.
İsmail b. İshâk da der ki: Firavun'un: "Ben sizin en yüce rabbinizim" demiş olması, onların Firavun'dan başka bir şeylere de İbadet ettiklerini göstermektedir. Şöyle de denilmiştir. İbn Abbas'ın kıraatine göre "el-İlâhe"den kasıt Firavun'un tapındığı inektir. O, bununla güneş i kastetmiştir de, denilmiştir. Çünkü onun kavmi güneşe tapıyordu. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Ve güneş batmadan önce alel-acele yola koyulduk,"
Firavun, daha sonra kavmine teselli vererek: "Oğullarını öldürürüz..." dedi. ( JxiLi ): (Oğullarını) öldüreceğiz" şeklinde şeddesiz okuyuş, Nâfi' ve İbn Kesir'in kıraatidir. Diğerleri ise çokluk anlamı ifade edecek şekilde şeddeli okumuşlardır.
"Yalnız kadınlarını diri bırakırız." Yani, onların size zarar vereceklerinden korkmayımz. "Şüphesiz biz onların üzerinde kahredici güce sahibiz." Bu sözleriyle kavmine teselli verdi. Firavun'un, Musa'yı öldürürüz dememesi, onu öldüremeyeceğini bilmesinden dolayıdır.
Satd b. Cübeyr'den şöyle dediği nakledilmektedir. Firavun'un kalbi, Musa'nın korkusu ile dolup taşmıştı. O bakımdan Musa'yı gördü mü, bir eşek gibi küçük abdestini yapardı. Hz. Musa'nın kavmine Firavun'un bu söyledikleri ulaşınca, onlara: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir" diyerek onları Allah'ın kendilerine Mısır topraklarını miras vereceği hususunda umutlandırdı.
"İyi akibet ise takva sahiplerinin olacaktır." Yani, cennet takvahların-dtr, dedi. Her şeyin akibeti, o şeyin sonu demektir. Fakat bu kelime mutlak olarak kullanılacak olursa ve; akibet filanın oldu, denilecek olursa, örfen bunun hayırlı ve iyi akibet anlamı vardır. [231]
129- "Sen bize gelmezden evvel de, geldikten sonra da İşkenceye uğratıldık" dediler. Dedi kî: "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı he-îâk eder ve sizi yeryüzünde halîfeler kılar. O zaman da sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır."
"Sen bize gelmezden evvel. Yanı, senı'n doğumun sırasında erkek çocukların öldürülmesi, kadınların da köleleştirilmesi suretiyle "geldikten sonra da İşkenceye uğratıldık, dediler." Şimdi de aynı ceza bize tekrar uygulanacak diyerek Firavun'un yaptığı tehdidi kastediyorlardı.
Şöyle de açıklanmıştır: Daha önceden kendilerine yapılan işkenceler ve eziyetler îsrailoğullannı günün ortasına kadar (Kıplilerin çalıştırmaları) geri kalan bölümünde ise kendileri için kazansınlar diye serbest bırakmaları idi. Onun gelişinden sonraki eziyet ve işkence ise, yemeksiz ve bir şey içmeden gündüzün tamamı kendi işlerinde çalıştırmalarından ibarettir. Bu açıklamayı da Cuveybir yapmıştır. el-Hasen der ki: Önceki işkence de sonraki işkence de aynı şeydir, bu da onlardan cizye almaktan ibaretti.
"Dedi kî: Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder. Ve sizi yeryüzünde halifeler kdar" buyruğundaki: Umulur ki" ifadesi, Allah tarafından kendisi hakkında kullanıldığı takdirde vücub ifade eder, Yüce Allah onlara olan vadini yeniledi ve gerçekleştirdi. Mısır'da da Davud ile Süleyman (ikisine de selam olsun) dönemlerinde halife kılındılar. Beytülmakdis'i de -önceden de geçtiği gibi- Yuşa b. Nûn ile birlikte fetlı ettiler. Rivayet edildiğine göre onlar bu sözlerini Hz. Musa onları Mısır'dan çıkartıp, arkalarından da Firavun onları takip edince, önlerinde deniz, arkalarında da Firavun'un bulunduğu sırada söylemişlerdi. Allah Firavun'u ve kavmini suda boğmak, kendilerini de kurtarmak suretiyle onlara olan vadini gerçekleştirdi.
"O zaman da sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır." Bu buyruğun benzerleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani, karşılığı verilmesi gereken amellerde nasıl bulunacağınızı görecektir. Çünkü yüce Allah onlar hakkında bilgisine göre karşılık vermez. Onların yaptıklarına uygun olarak karşılık verir. [232]
130. Andolsun ki Biz, Firavun hanedanını belki düşünüp ibret alırlar diye yıllarca kuraklıkla ve ürün kıtlığı ile sıkıntıya düşürdük.
Yüce Allah'ın: "Andolsun ki Biz, Firavun hanedanını... yıllarca kuraklıkla... sıkıntıya düşürdük" buyruğunda onların kuraklığa maruz bırakıldıkları anlatılmaktadır. Hadis-i şerifte de: ""Allah'ım, Sen bu yıllan onlar hakkında Yusuf'un (döneminde görülen) kuraklık yılları gibi yıllar kıl[233] diye buyurulduğu nakledilmektedir. Araplar arasında "yıllar" anlamına gelen; 'deki "nûn"u i'rab ile okuyanlar vardır. el-Ferrâ da şu beyiti nakletmektedir:
"Geçen yılların benden birşeyler aldıklarını görüyorum.
Tıpkı hilalin gözükmediği gecelerde gecenin ondan birşeyler aldığı gibi."
en-Nehhâs da der ki: Sibeveylı ise bu beyiti, "nün" harfini üstün olarak nakletmektedir. Ancak o, burada başka türlüsü caiz olmayacak şekilde bir beyit nakletmiştir, Onun da son mısraı şöyledir:
"Ve ben kırk yılı aşmış bulunuyorum."
el-Ferrâ, Beniâmirlilerden, onların: "Ey filan, ben onun yanında yıllarca ikamet ettim," şeklinde bu kelimeyi munsarıf olarak
kullundtklarmı nakletmiştir. Devamla der ki: Temimoğulları İse bunu mun-sarıf kabul etmez ve: Ey fiian, onun yıllan geçti," derler. ise, Yılın çoğuludur. Burada ise, anlamında değil, kuraklık anlamındadır. Nitekim; Topluluk kuraklığa mübtelâ oldu," ifadesi buradan gelmektedir. Abdullah b. ez-Ziba'rî de şöyle demektedir:
"O yücelerin Amrt {Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib'in babası Haşim b. Abdimenafı kastetmektedir) kavmine tirit hazırladı. Ve Mekke'nin yiğitleri kıtlık ve kuraklık içinde idiler."
"İbret alırlar" yani, öğüt alırlar, kalpleri yumuşar "diye..." [234]
131. Fakat onlara İyilik geldiğinde: "Bu zaten bizim hakkımızdır" dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi İyi bilin ki, onların uğradığı uğursuzluk ancak Allah tarafındandır. Fakat onların çoğu bilmezler.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [235]
1. İnanmayanların Yanlış Değerlendirmelerine Bir Örnek:
Yüce Allah'ın: "Fakat onlara bir iyilik geldiğinde" buyruğu ile kastedilen, bolluk ve genişlik geldiğinde demektir. "Bu zaten bizim hakkımızdır." Yani bu bize biz onu hakettiğimiz için verildi, derler. "Eğer kendilerine bir fenalık gelirse" kıtlık, kuraklık ve hastalık isabet ederse demektir. Bu onların uğursuzluk diye adlandırdıkları şeydir ki, bir sonraki başlığın konusudur. [236]
2. Uğursuzluk İnanışı:
"Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğu olarak kabul ederlerdi." Yani, onun uğursuzluğu dîye bilirler ve çekinirlerdi. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Şayet onlara bir musibet dokunursa; 'bu sendendir'derler" (en-Nisa, 4/78). Buradaki; Uğursuzluğu olarak kabul ederler" kelimesinin aslı; şeklinde olup, "te" harfi "tı"ya idğam olunmuştur. Tallıa ise mazi bir fiit olarak, Uğursuzluğu olarak kabul ettiler, diye okumuştur. Bu fiil aslı itibariyle uğursuz kabul etmek ve bu maksatla kuşlan uçurtmak anlamını ifade eden; 'dan gelmektedir. Daha sonra bu kelimelerin kullanılışı gittikçe çoğaldı ve sonunda herhangi bir şeyi uğursuzluk kabul eden herkes hakkında; "Uğursuz kabul etti," fiili kullanılır oldu.
Araplar, Yemen tarafından gelen kuşları uğur kabul eder, buna Sânih derlerdi. Buna karşılık Kuzey larafından geleni de uğursuzluk kabul ederler ve buna da el-Bârih derlerdi. Aym şekilde karga sesini de uğursuz kabul eder ve bunu ayrılık diye yorumlarlardı. Kuşlann biri birlerine karşılıklı olarak ötüşmelerini de bir takım hususlara delil kabul ediyorlar, alışılmadık vakitlerde çıkardıkları sesleri de benzeri şekilde yorumluyorlardı. Aynı şekilde ceylanların güneye yahut kuzeye doğru gidişlerini de te'vil ediyorlar ve ceylan kuzeye doğru gitti mi: "Artık kuzeye doğru gidenden sonra benim için, güneye doğru gelecek bulunur mu" derlerdi. Şu kadar var ki, onlara göre en güçlü yorum, bütün kuşlar hakkında meydana gelen bu uğur yorumları idi. O bakımdan bütün bu gibi açıklamalar hakkında kendileri (kuş kelimesi ile aynı kökten gelen) "tetayyur" adını kullanırlardı.
Arap olmayan kavimler de bazı şeyleri uğur ve uğursuzluk sayarlar. Mesela sabahleyin öğretmenine götürülen küçük bir çocuğu gördükleri vakit, bunu uğursuz kabul ettikleri halde, küçük bir çocuğun öğretmenin yanından evine dönüşünü görmeyi uğur kabul ediyorlardı. Su taşıyıcının sırtında oldukça dolu ve ağzı kapanmış bir kırba görmeyi uğursuzluk, buna karşılık bu su taşıyıcısının (sakanın) kırbasını boş ve ağzı açık olarak görmeyi de uğur kabul ediyorlardı. Sırtında ağır yük taşıyan hamalı ve ağır yük taşıyan bineği görmeyi uğursuzluk kabul ederler, buna karşılık yükünü sırtından bırakmış hamalı, sırtından yükü indirilen bineği görmeyi de uğur kabul ediyorlardı. İstâm ise, hangi kuş olursa olsun ve hangi halde öterse ötsün, kuşun işitilen sesinden dolayı uğura veya uğursuzluğa yorumlamayı yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kuşları yumurtaları üzerinde bırakınız (onları ürkütmeyiniz).[237]
Çünkü cahiliye dönemi insanlarının pek çoğu bir ihtiyacını görmek istediği takdirde yuvasında bulunan kuşların yanına gider ve kuşları ürkütürdü. Sağ tarafa doğru uçacak olurlarsa o da işini görmeye giderdi. Bu da onlara göre Sânih (uğurlu) kabul edilirdi. Sol tarafa doğru uçarsa, işini görmeye gitmez, geri dönerdi. Bu da onlara göre Bârih (uğursuz) kabul edilirdi. İşte Peygamber (sav); "kuşian yuvalarında yumurtaları üzerinde bırakınız (onları ürkütmeyiniz)" diye buyurarak bu işi yasaklamıştır. Hadis-i şerifte yuva anlamında bu kelime; şeklinde vasid olmakla birlikte Arapça bilginleri bunun; şeklinde kullanıldığın! söylerler. İmriu'1-Kays der ki:
"Ve henüz kuşlar yuvalarında iken bazan sabah erkenden çıkarım."
lıef türlü kuş yuvasının adıdır. İse, kuşun yumurta bıraktığı ve kuluçkaya oturduğu her yerdir. Bu da ağaç ve duvarlardaki çatlaklarda olur. Kuşun yumurtaları üzerine kuluçkaya oturmasını anlaimak üzere; denili r.
Yine araplar arasında kuşiarın uçuşunu uğur saymayı kabul etmeyen, buna hiçbir değer atfetmeyen kimseler de var ve bu işi yalanlayanları övenleri de vardır. Mesela el-Mu rakkas şöyle demektedir:
"Andolsun ki, sabahleyin yola çıktım. Esasen ben
Ne bir göçeğen kuşunun, ne de kara karganın yanına sabah gitmeyen birisiydim.
Baktım ki, soldan gelenler sağdan gelenler gibidir,
Sağdan gelenler de soldan gelenler gibidir."
İkrime der ki: İbn Abbas'ın yanında bulunuyordum. Öten bir kuş geçti. Orada bulunanlardan birisi: Hayırdır hayırdır deyince, İbn Abbas şu cevabı verdi: Bu kuşun yanında ne hayır olur, ne de şer.
İlim adamlarımız der ki: Kuşların çıkardıkları seslerin insanlar tarafından yorumlanan şeylerle hiç bir ilgisi yoktur. Gelecekte olacağa dair haber vermek şöyle dursun, olana dair bile bir bilgileri yoktur. İnsanlar arasında kuş-ların dilinden anlayan kimse de yoktur. Bundan tek istisna yüce Allah'ın bu hususta Hz. Süleyman'a özel olarak öğrettiğidir. O halde kuşların uçuşlarından uğur ya da uğursuzluğa dair sonuçlar çıkarmak batıl şeyler arasına katılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Yalan rüya anlatan yahut kâhinlik yapan ya da kuşların uçuşundan uğursuzluk sonucu çıkartarak yolculuğundan geri dönen bizden değildir."[238]
Ebû Dâvûd da Abdullah b. Mes'ud'dan, o, Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "-Üç defa- kuşların uçuşundan uğur (ya da uğursuzluk) çıkartmak bir şirktir ve bizden değildir. Ancak...[239] Fakat yüce Allah bunu tevekkül ile giderir. "[240]
Abdullah b. Amr b. el-Âs da Rasulullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kuşların, ihtiyacını görmekten geri döndürdüğü kimse şirk koşmuş olur." Peki Ey Allah'ın Rasulü, bunun keffareti ne olur diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Böyle yapan bir kimse, şunlan söyler:
"Allah'ım, senin uğurundan başka uğur, senin hayrından başka bir hayır yoktur. Senden başka da bir ilah yoktur" der, sonra da İhtiyacını görmeye gider."[241]
Bir diğer haberde de şöyle denilmektedir: "Sizden herhangi bir kimse böyle bir şey hissedecek olursa;
"Allah'ım, iyilikleri ancak sen verirsin, kötülükleri ancak sen giderirsin. İtaate, güç ve serden korunmaya kuvvet ancak Sendendir" deyiversin. Sonra da yüce Allah'a tevekkül ederek işine gitsin. Şüphesiz ki Allah, bundan dolayı içinde duyduklarına karşı ona yeterli olacaktır ve yüce Allah onu düşündüren şeye karşı ona yetecektir.[242]
el-Maide Sûresi'nde (5/3. âyet, 19. başlıkta) tefe'ül (uğura yormak) ne te-tayyur (uğursuzluğa yormak) arasındaki farka dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"İyi bilin ki onların uğradığı uğursuzluk, ancak Allah tarafındandır"
buyruğundaki; Onların uğradığı uğursuzluk" kelimesini el-Hasen;
Onların uğursuzlukları" şeklinde; 'in çoğulu olarak okumuştur. Onların leh ve aleyhlerine takdir edilen şeyler anlamındadır.
"Fakat onların çoğu bilmezler" kendilerine isabet eden kıtlık ve türlü sıkıntıların, işledikleri günahlar sebebiyle -Musa ve kavmi tarafından değil de-Allah nezdinden geldiğini bilmemektedirler. [243]
132. Ve dediler ki: "Bizi büyülemek için her ne mucize getirlrsen sana asla İman edecek değiliz."
Yüce Allah'ın: "Ve dediler ki: Bizi büyülemek İçin her ne mucize geti-rirsen..." Yani, Firavun'un kavmi, Hz. Musa'ya böyle dediler.
"Her ne..." kelimesi, el-Halil'in dediğine göre aslında, 'den ibarettir. Birincisi şart içindir, ikincisi İse, şartın cevabını te'kid için fazladan gelir. Nitekim bu diğer harflerde (edatlarda) da fazladan getirilebilir. edatlarında olduğu gibi. Araplar lafız itibariyle aynı olan iki harfi (edatı) bir arada kullanmak istemediklerinden dolayı birincisinin elifini "he"ye değiştirerek, diye kullandılar.
el-Kisaî ise şöyle demektedir: Bunun aslı; dır. Yani bu işten vazgeç. Sen bize her ne mucize getirecek olursan... demektir.
Bunun tek başına bağımsız bir kelime olduğu da söylenmiştir. Bu, şart edatı olarak kullanılır ve; 'in takdiri ile ondan sonra (cevap) cezmedilir. Bu buyrukta bunun cevabı ise, " Sana asla iman edecek değiliz" buyruğudur.
"BM büyülemek" yani bizi, izlemekte olduğumuz yoldan alıkoymak "için..." demektir. Bu kelimeye dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûre-si'nde*(2/44. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Denildiğine göre Hz. Musa, -sihirbazların secdeye kapanmalarından yüce Allah Firavun'u suda boğduğu vakte kadar- Kiptiler arasında yirmi yıl süre ile kaldı ve onlara mucizeler gösterip durdu. İşte onların bu sözleriyle kastettikleri bu mucizelerdir. [244]
133- Biz de onlara ayrı ayrı âyetler (mucizeler) olmak üzere, başlarına tufan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Fakat yine büyüklük tasladılar, Onlar günahkâr bir topluluk idiler.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [245]
1. Hz. Musa'nın Bu Mucizeleri Gösterdiği Süre:
İsrail, Simak'den, o, Nevi" eş-Şamî'den şöyle dediğini rivayet eder: Musa (a.s), sihirbazları yenilgiye uğrattıktan sonra Firavun hanedanı arasında kırk yıl kaldı.
Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe de Mincâb'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Yirmi yıl kaldı, onlara çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan mucizelerini gösterdi. [246]
2. "Tufan"In Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Tufan" buyruğundan kasıt, aşırı yağmurdur. O kadar ki, yağmur içinde yüzer oldular. Mücahid ile Ata da: Tufan'dan kasıt ölümdür, demişlerdir.
el-Ahfeş der ki: Bunun tekili; kelimesidir. Şöyle de denilmiştir: Bu kelime "rüclıân ve nuksân" gibi mastardır, bunun tekili aranmaz.
en-Nehhâs da şöyle demektedir; Sözlükte tufan, ölüm yahut sel gibi öldürücü olan yani, insanların etrafını kuşatarak (tavaftan geliyor) onları he-iâk eden şey demektir.
es-Süddî der ki: İsrailoğullarına tek damla su dahi isabet etmemişti. Buna karşılık, Kiptiler ayakta dikildikleri halde boğazlarına ulaşıncaya kadar evlerini su basmış ve bu halJeri yedi gün devam etmişti. Kırk gün devam ettiği de söylenilmiştir. Bunun üzerine Kiptiler (Hz. Musa'ya); Rabbine bizim için dua et; bizim bu sıkıntımızı açıp gidersin, biz de sana iman edeceğiz, dediler. Hz. Musa da Rabbine dua etti, yüce Allah da tufanı üzerlerinden kaldırdığı halde yine iman etmediler. Yüce Allah, o yıl daha önce kendilerine vermediği şekilde ot ve ekin bitirdi. Bu sefer: O su bir nimet idi, dediler. Bu se-
fer Allah üzerlerine bilinen hayvan olan çekirgeleri gönderdi.
çekirgeler demek olup, bunun tekili müzekker ve müennes için değişmemek üzere şeklînde gelir. Şayet erkeği dişisinden ayırd edilmek istenirse sıfat getirilerek; Erkek çekirge gördüm," denilir.
Gönderilen bu çekirgeler onların ekin ve meyvelerini yeyip bitirdi. Hatta bu çekirgeler evlerinin çatılarını ve kapılarını dahi yeyip duruyorlardı. Buna karşılık bu çekirgelerden İsraiİoğullannın evlerine hiçbir tane girmemişti. [247]
3. Çekirge Öldürmenin Hükmü:
Çekirge bir araziye hücum edip orayı ifsad edecek olursa, öldürülmeleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Öldürülmeyecekleri denilmekle birlikte; bütün fukahâ öldürülürler derfıişlerdir. Öldürülmez diyenler şunu delil gösterirler: Çekirgeler Allah'ın mahlukatından büyük bir türdür. Ve bunlar Allah'ın rızkından yerler, onlar için sorumluluk yoktur. Yine bunlar: "Çekirgeleri öldürmeyin. Çünkü çekirgeler Allah'ın en büyük ordusudurlar"[248] şeklindeki rivayeti de delil gösterirler.
Cumhur ise, çekirgeleri bu halde öldürmeyip bırakmanın mallan ifsad edeceğini delil göstermişlerdir. Peygamber (sav) müslüman bir kimse olsa bile bir başkasının malını almak isteyecek olursa, öldürülmesine ruhsat vermiştir. O halde çekirgeler de malı ifsad etmek isteyecek olurlarsa, onların öldürülmesinin caiz oluşu öncelikle söz konusudur. Nitekim fukaha, yılan ve akrebi öldürmenin caiz olduğunu da ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü yılan ve akrep insanlara eziyet verirler. Çekirgeler de aynı hükmü alır. İbn Mace de Cabir ile Enes b. Malik'tcn rivayet ettiğine göre, Peygamber (sav) çekirgelere beddua ettiğinde şöyle buyururmuş: "Allah'ım, bunların büyüklerini helak et, küçüklerini öldür. Yumurtalarını ifsad et, kökünü kes ve bizim maişet ve nzık kaynaklarımızı yemesini er diye ağızlarını tut. Sen duayı işitensin." Bir adam, Ey Allah'ın Rasulü, Allah'ın askerlerinden bir orduya köklerinin kesilmesi için nasıl beddua edersin deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Çekirgeler denizde balığın aksırmasının savurduğudur."[249] [250]
4. Çekirge Yemenin Hükmü:
Müslim'in Sahih'inde Abdullah b. Ebi Evfâ'dan şöyle dediği sabittir: Biz
Rasulullah (sav) ile birlikte yedi defa gazada bulunduk, onunla beraber çekirge yiyorduk.[251]
İlim adamları, genel olarak çekirgenin yenilebileceği hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Eğer canlı olarak yakalanacak olup da kafası kopartılacak olursa, helal olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Böyle bir uygulama, çekirge için şer'i kesim seviyesindedir. Şu kadar var ki, çekirge avlanılacak olur ise, kendisi sebebiyle öleceği herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Genel olarak böyle birşeye ihtiyaç olmadığını ve nasıl ölürse ölsün yenilebileceğini kabul etmişlerdir. Fukahaya göre çekirgenin hükmü bu durumda balıkların hükmü gibidir. İbn Nafi' ve Mutar-rif bu görüşü benimsediği gibi, Malik ise ölümüne sebep teşkil edecek bir şeyin olmasının kaçınılmaz olduğu görüşündedir. Ölümüne sebep teşkil edecek olursa başlarının, ayaklarının, yahut kanatlarının kopartılması gibi. Yahut, ateşe atılması gibi. Çünkü çekirge Malik'egöre kara hayvanlarındandır. O bakımdan onun meytest (kendiliğinden ölmüş olanı) haramdır.
el-Leys ise ölmüş çekirgeyi yemeyi mekruh kabul ederdi. Ancak canlı yakalandıktan sonra ölenin bu yakalanmasını şer'İ kesim yerine geçer kabuİ ederdi. Said b. el-Müseyyeb de bu görüştedir.
Dâıakutnî, İbn Ömer'den Rasulullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Bize iki meyte helal kılındı. Balık ile çekirge. Bir de iki kan: Karaciğer ve dalak."[252]
İbn Mace de şöyle demektedir: Bize Ahmed b. Menî' anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlattı, o, Ebu Said'den naklettiğine göre Enes b. Malik'i şöyle buyururken dinlemiş: Peygamber (sav.Vın hanımları tabaklar üzerinde çekirge hediyeleşirlerdi.[253] Bunu İbnü'l-Münzir de zikretmektedir. [254]
5. Çekirgeler Ve Diğer Canlıların Soylarının Tükenişi:
Muhammed b. el-Münkedİr, Cabir b. Abdullah'tan, o, Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan dedi ki: Rasulullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz Allah bin ümmet yaratmıştır. Bunların altıyüzü denizde, dört yüzü ise karadadır. Bu ümmetler arasında ilk helak alacak olan ise çekirgelerdir. Çekirgeler heİâk oldu mu, sair ümmetler de tıpkı kopan bir gerdanlığın dağılması gibi arka arkaya (diğer ümmetler de) helak olurlar.[255] Bunu et-Tinnizî el-Hakim, "Nevadiru'l-Usul"de zikreder ve şöyie der: Bu ümmetler arasında ilk helak olacak olanın çekirgeler olmasının sebebi, onlann Hz. Adem'in çamurundan artan çamurdan yaratılmış olmalarıdır.[256] Diğer ümmetler ise, insanların helak oluşu sebebiyle helak edilirler. Çünkü, diğer ümmetler Âdemoğullanna müsahhar oİnıak üzere yaratılmışlardır.[257]
Tekrar Hz. Musa İle Kıptîlerin Kıssasına Dönelim:
Şimdi yine Kıptîlerin kıssasına dönelim, Hz. Musa'ya, üzerlerinden çekirge azabı kaldırılacak olursa iman edeceklerine dair söz verdiler. O da dua etti ve çekirgeler azabı giderildi. Geriye ekinlerinden bir miktar kalmış bulunuyordu. Bunun üzerine: Kalanlar bize yeter dediler ve iman etmediler. Bu sefer yüce Allah üzerlerine haşerat (kummel) gönderdi. Kummel ise ed-Deb-bâ denilen hayvanların küçükleridir. Katade böyle açıklamıştır. ed-Debbâ ise, çekirgelerin uçmadan önceki adıdır. Uçmadan önceki çekirgeler, bir yerin bitkilerini yeyip bitirecek olurlarsadenilir.
İbn Abbas der ki: Kummel denilen şey, buğdayın güvelenmesî demektir. İbn Zeyd ise, bunlardan kasıt piredir demektedir. el-Hasen, kummel, küçük ve siyah bir haşerat çeşididir, demektedir. Ebu Ubeyde, kummel kene demektir diye açıklamıştır.
Gönderilen bu haşerat onların canlı hayvanlarını ve ekinlerini yeyip bitirdi. Üzerlerinde çiçek hastalığı gibi derilerine yapışıp kaldı, onlan uyutmadı, onlara rahat vermedi.
Habib b. Ebi Sabit der ki: Âyette geçen kummelden kasıt, siyah hamam böcekleridir. Dilcilere göre ise kummel, bir çeşit kene demektir.
Ebu'l-Hasen el-A'rabî el-Adevî der ki: Kummel, kene türünden küçük bir takım haşerattır. Ancak, keneden de küçüktürler. Bunun da tekili; şek-İİnde gelir.
en-Nelıhâs der ki: Bu açıklama, tefsir alimlerinin söylediklerine ters düşmemektedir. Çünkü bütün bu çeşitlerin azab otmak üzere üzerlerine gönderilmiş olmaları da mümkündür ve bütün bunların ortak özelliği de onlara eziyet vermekten ibarettir.
Kimi müfessirlerin naklettiğine göre o günlerde Mısır'ın başkenti olan "Ayn-şems"de bir kum tepesi vardı. Hz. Musa asasıyla ona vurdu ve hepsi bit oldu. Kummel'in [bit anlamına gelen) karni ile aynı şey olduğu da söylenmiştir. Bunu da Ata el-Horasanî ifade etmiştir.
el-Hasen ise bu kelimeyi "kat" harfini üstün, "mim" harfini de sakin olarak; Bit" diye okumuştur.
Bu sefer yine yalvarıp yakardılar, bu azap da üzerlerinden kaldırılınca yine iman etmediler. Arkasından yüce Allah üzerlerine kurbağalan gönderdi.
Kurbağalar keîimesi kelimesinin çoğuludur. Bu da suda yaşayan ve bilinen bir hayvandır. [258]
Kurbağanın Öldürülmesinin Yasaklanışı:
Kurbağanın öldürülmesine dair yasak varid olmuştur. Bunu, Ebû Dâvûd ve İbn Mace sahih senedleriyle rivayet etmiştir. Ebû Dâvûd bu hadisi Ahmed b. Hanbel'den, o, Abdurrezzak'tan... diye rivayet etmiştir.
İbn Mace ise, Muhammed b. Yahya en-Neysaburi ez-Zühlî'den, o, Ebu Hu-reyre'den şöylece rivayet etmektedir: Ebu Huıeyre dedi ki: Rasulullah (sav), göçeğen kuşunun, kurbağanın, karıncanın ve lıüdhüd kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır.[259]
Nesaî de Abdurrahman b. Osman'dan rivayet ettiğine göre bir tabib Peygamber (sav)'ın huzurunda kurbağanın ilaçta kullanılacağından söz etmiş. Peygamber (sav), kurbağayı öldürmesini yasaklamıştır.[260]
Ebu Muhammed Abdulhak, bu hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir.
Ebu Hureyre'den de dedi ki: Göçeğen kuşu, oruç tutan ilk kuştur.
İbrahim (a.s) da Şam bölgesinden Harem'e Beytuüah'ı bina etmek üzere çıktığında onunla birlikte hızlıca esen rüzgar (es-Sekine.) ile göçeğen kuşu vardı. Göçeğen kuşu, onun gideceği yere yol göstericiliğini yapıyordu. Sekine denilen hızlı esen rüzgâr ise Beytin yerini, miktarını ona işaret ediyordu. Hz, İbrahim Beytin yapılacağı yere varınca, sekine Beytin yapılacağı yere kondu ve: Ey İbrahim, benim bıraktığım gölge miktannca sen binanı yap.[261] O bakımdan Peygamber (sav) göçeğen kuşunun öldürül meşini yasakladı. Çünkü o, Hz. İbrahim'e Beytin yerini göstermişdi. Kurbağa ise, Hz. İbrahim'in ateşi üzerine su döküyordu. Firavun'a musallat olunca, kurbağa bütün yerleri kapladı. Tandıra geldiği vakit içinde alevli yanan ateş olduğu halde -yüce Allah'a itaat olmak üzere- kendisini ona attı. O bakımdan yüce Allah onun sesini teşbih kılmıştır.
Denildiğine göre, bütün hayvanlar arasında en çok teşbih eden varlık odur.
Abdullah b. Amr da şöyle demiştir: Kurbağayı öldürmeyiniz. Çünkü sizin o işittiğiniz sesleri bir teşbihtir.
Rivayete göre, Kıptîlerin yatakları, kaplan, yiyecekleri ve içecekleri hep kurbağa ile dolmuştu. Onlardan herhangi bir kimsenin sakalı üzerine kurbağalar otururdu. Konuşmaya başladı mı, kurbağa ağzının içine atlardı. Hz. Musa'ya şikâyet ederek: Tevbe edeceğiz dediler. Allah da onların üzerlerindeki bu azabı giderince, yine küfürlerine geri döndüler. Bu sefer yüce Allah üzerlerine kan gönderdi. Nil, üzerlerine kan halinde aktı. İsrailoğuIIarından bir kimse ondan su aldığı halde, Kıptî su yerine kan alıyordu. İsrailoğullarına mensup birisi, Kıptî'nin ağzına su döktü mü hemen kana dönüşürdü. Kıptî ise, İsraüoğulliinna mensup kişinin ağzına kan döktüğü halde o da tatlı su oluveriyordu.
'Ayrı ayrı âyetler olmak üzere" yani, apaçık ve besbelli mucizeler olarak. Bu açıklama Mücahİd'den nakledilmiştir. ez-Zeccâc der ki; Ayrı ayrı âyetler olmak üzere' hal olarak nasbedilmiştir.
Rivayet olunduğuna göre her iki mucize arasında sekiz gün vardı. Kırk gün olduğu, bir ay olduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı; Ayrı ayrı" denilmiştir.
"Fakat yine büyüklük tasladılar." Yüce Allah'a iman etmeyi kibirlerine yed irmedi! er, btr düşüklük kabul ettiler. [262]
134. Üzerlerine bu azab çökünce: *Ey Musa, sana olan ahdi hürme-tince bizim için Rabbine dua et! Şayet bu azabı bizden kaldınr-san, andolsun sana iman edeceğiz ve İsraİloğullannı da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz" dediler.
135. Biz, kendisine erişecekleri bir süreye kadar üzerlerinden azabı giderince bir de bakarsın ki onlar ahidlerini bozmuşlar bile.
136. Artık Biz de âyetlerimizi yalanlamaları, onları umursamamaları yüzünden kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk.
"Üzerlerine bu azab çökünce..." buyruğundaki Azab" kelimesi "râ" harfi ötreli olarak da okunmuştur. İki ayrı söyleyiştir. İbn Cübeyr der ki: Sözkonusu bu azab, taun (veba) idi. Kıptîlerden bu azap dolayısıyla bir günde yetmişbin kişi öldü. Burada azaptan kasttn, daha önce sözü geçen mucizeler olduğu da söylenmiştir.
"Sana olan ahdi hürmetince" buyruğundaki anlamındadır. Yani, sana tevdi ettiği ilim hürmetince, yahut da sana verdiği özellik ve buna bağlı olarak sana verdiği peygamberlik için... Bunun, ona bir yemin verdirmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yanj onun, sana olan ahdi hakkı için mutlaka bizim için dua etmelisin. Buna göre; sıla olur.
"Şayet bu azabı bizden kaldınrsan" bu azap üzerimizden kaldırılıncaya kadar ilahına dua etmen suretiyle bu azap üzerimizden kalkacak olursa, "andoi-sun sana iman edeceğiz." Getirdiklerinde seni tasdik edecek, doğrulayacağız. "Ve İsraUoğuUarını da mutlaka seninle birlikte göndereceğiz, dediler." Önceden de geçtiği üzere Urailoğullarını hizmetlerinde kullanıyorlardı.
"Biz kendisine erişecekleri bir süreye kadar..." Yani, suda boğulmak için kendilerine tayin edilmiş vadeye kadar... "Bir de bakarsın ki onlar ahidle-rini bozmuşlar bile." Yani, yerine getireceklerine dair verdikleri sözleri bile bozuyorlar. "Artık Biz de âyetlerimizi yalanlamaları, onları umursamamaları yüzünden kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk." Buradaki "onları umursamamaları" buyruğundaki "o" zamiri intikam almaya aittir. (Onlar aldığımız intikamdan gafil idiler, anlamına gelir). Buna da yüce Allah'ın: "İntikam aldık" buyruğu delil teşkil etmektedir. Zamirin "âyetlere" ait olduğu da söylenmiştir. Yani ontar, âyetlerimizden gafiller oluncaya kadar onlara itibar etmediler, onlardan ibret almadılar. [263]
137. Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da batılarına da mirasçı kıldık. Rahbİnin İsrailoğul-larına olan o pek güzel va'di sabretmelerinden ötürü bütünüyle yerini buldu. Firavun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarım ise darmadağın ettik.
"Zaafa uğratılagelmiş" yani, hizmet işlerinde kullanılmak suretiyle zelil duruma düşürülmüş "kavmi de" İsrailoğullarını "yerin doğularına da batılarına da mirasçı kıldık."
el-Kisaî ve el-Ferra, burada aslında Yerin doğularında da, batılarında da" anlamında olduğunu ve bundan; ...de..., da" edatı hazfedildiğinden dolayı bu iki kelimenin nasbedildiğini ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte zahir olan îsrailoğullarının Kiptîlere ait arza mirasçı oldukları anlaşılmaktadır O halde bu iki kelime (yani meşarik ve meğarib: Doğular ve batılar) mef'ulün sarih olarak nasb edilmişlerdir. Nitekim Mala mirasçı oldum, malı ona miras bıraktım," denilir. (Mirasçı kılmak anlamındaki) i'iif hemze ziyadesi ile teaddi ettiğinden iki mef ulü nasbetmiştir.
Buradaki "yer"den kasıt Şam ve Mısır topraklarıdır. Doğu ve batılarından kasıt ise, bu toprakların doğu ve batJ yönlerinde bulunan yerlerdir. O bakımdan "yer" (elif-lam ile) özel bir isim hatîne getirilmiştir. Bu açıklamalar, el-Hasen, Katade ve başkalarından nakledilmiştir.
Buradaki "yer" ile bütün arzın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü, Hz. Da-vud ile Hz. Süleyman da İsrailoğullanndandır ve bunlar bütün yeryüzüne malik olmuşlardı.
"Bereketlendirdiğimiz" yani, kendisinden ekinler ve mahsuller bitirip nehirler akıttığımız yer demektir.
"Kabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel va'di..." Bu buyruk İle kast edilen vaad, yüce Allah'ın: "Biz ise, o arzda zayif düşürülenlere lütfetmek, onları önderler yapmak ve onları mirasçılar kılmak istiyorduk" (el-Kasas, 28/5) ^uyruğunda sözü ediien vaaddir.
"Sabretmelerinden ötürü" yani, gerek Firavun'un eziyetlerine, gerekse de Hz. Musa'ya iman etmelerinden sonra Allah'ın emrini yerine getirmeye sabretmelerinden ötürü (onlara olan va'di) "bütünüyle yerini buldu. Firavun ve kavminin yapmakta ve yükseltmekte olduklarını İse darmadağın ettik."
Âyet-i kerimedeki; Yükseltirler" fiili, yüksek bina yapanı anlatmak için kullanılan; dendİr. İbn Abbas ve Mücahid derler ki: Yaptıkları köşk ve benzeri yüksek binaları "darmadağın ettik" demektir. el-Ha-
sen der ki: Burada bu kelime asma ağaçlarını yükseltmek için çardak yapmak anlamındadır.
İbn Âmir ile Âsım'dan rivayetle Ebu Bekr; şeklinde "râ" harfini ötrelî olarak okumuşlardır. el-Kisaî der ki: Bu da Temimlilerin şivesidir. İbrahim b. Able ise, "râ" harlını şeddeli, "ya" harfi ötreli olarak; diye okumuştur. [264]
138. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait patlara ta pagelen bir topluluğa rast geldiler. "Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap" dediler. "Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz" dedi.
"İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rast geldiler" mealindeki buyrukta "tapagelen" anlamındaki; kelimesini Hani2a ve el-Kisaî "keP harfini esreli olarak, diğerleri ise ötreli olarak okumuşlardır. Bir şey üzerinde devam etmek ve ondan ayrılmamak anlamındadır. Bu iki okuyuşa göre de fiilin mastarıvezninde gelir.
Katade der ki: Bunlar, Lahm'e mensub bir kavim idiler ve er-Rikka'da yerleşmiş bulunuyorlardı. Bunların putlarının inek heykelleri şeklinde olduğu söylenmiştir. İşte bundan dolayı Samiri onlara bir buzağı heykeli yapmıştı.
"Ey Musa, onların nasd tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap, dediler." Onların söyledikleri bu söz, bedevî araplann cahillerinin Zatu En-vat diye bilinen ve her sene bir gün ta'zim edilen, kâfirlere ait yeşil bir ağaç gördükleri vakit, Ey Allah'ın Rasulü, bunların Zatu Envat'lan bulunduğu gibi, sen de bize böyle bir Zatu Envâl yap, demelerine benzemektedir. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara şu cevabı vermişti: "AUahu ekber! Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizler de Musa'nın kavminin: "Onların nasd tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap" dedikleri gibi söylediniz
"Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz" demişti. Andolsun okun tüylerinin aynı hizada oluşu gibi sizden öncekilerin izledikleri yolları
takib edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girecek olsalar dahi siz de o deliğe mutlaka gireceksiniz."[265]
Bu olay ise Hz. Peygamberin Huneyn'e çıkışı sırasında olmuştu. Nitekim yüce Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar ec-Tevbe Sûresi'nde (9/25. âyet, 1. başlıkta) gelecektir. [266]
139. "Şüphesiz ki onların içinde bulunduklarıyok olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları da bâtıldır."
140. Dedi ki: "O sizi âlemlere üstün kılmışken, ben sizin İçin ilâh olarak Allah'tan başkasını mı arayacak mışım?"
Şüphesiz ki, onların içinde bulundukları yok olmaya mahkumdur" mealindeki buyrukta geçen; yani, helak edilmeye, tüketilmeye mahkûmdur. Mastarı olan; Helak olmak demektir. Kırılmış dökülmüş her bîr kaba da; denildiği gibi, sonuç alınmayan başarısız iş hakkında da; denilir. Yani, ibadet eden de, kendisine İbadet olunan da helak olmuşlar, demektir. "Bâtıldır ise, yok olup gidecektir, darmadağın olacaktır, çözülecektir anlamındadır.
"Yapmakta oldukları" buyruğundaki; t ıyis ): Oldukları" lafzı fazladan gelmiş bir sıladır.
"Dedi ki: O sizi âlemlere" Çağdaşınız olan alemlere "üstün kılmışken" diye açıklandığı gibi, düşmanlarınızı helak etmek ile sizi alemlere üstün kılmışken diye de açıklanmıştır. Ayrıca onlara özel olarak vermiş olduğu alamet ve mucizelerle (onları üstün kılmıştı, diye de açıklanmıştır).
"Ben sizin için ilah olarak Allah'tan başkasını mı arayacakmışım?" Yüce Allah'tan başka bir İlah mı isteyecekmişim?
"Sizin için... arayacakmişım" anlamındaki; fiilin hem harf-i cer-siz geçişi yapılabilir, hem de "lam" harf-i cerri ile geçişi yapılabilir. [267]
141. Hani sizi, size işkencelerin en kötüsünü yapan, oğullarınızı öldüren, kızlarınızı da sağ bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştık? Bu size Hatibinizden büyük bîr imtihan (ve belâ) İdi.
Yüce Allah onlara olan lütuflarını hatırlatmaktadır. Bunun, Peygamber (sav)'m çağında yaşayan yahudilere bir hitap olduğu da söylenmiştir. Daha önce el-Bakara Sûresİ'nde (2/49- âyelin tefsirinde) açıklandığı üzere geçmişlerinizi (.atalarınızı) kurtarmış olduğumuzu hatırlayın, demektir.
142. Musa İle otuz gece sözlcştik ve buna ayrıca on gece daha kattık. Böylelikle Rabbüıin tayin buyurduğu vakit, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a: "Kavmim içinde yerime geç. Islâh et, fesatçıların yoluna da uyma" dedi.
Yüce Allah'ın: "Musa İle otuz gece sözleştik ve buna ayrıca on gece daha kattık. Böylelikle Rabbüıin tayin buyurduğu vakit kırk geceye tamamlandı", buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [268]
1. Musa İle Sözleşilen Kırk Gece:
Yüce Allah: "Musa ile otuz gece sözleştik" buyruğunda, Hz. Musa'ya lütfettiği ikramlardan birisinin de bu olduğunu zikretmektedir. Hz. Musa'ya ikram olmak üzere onunla münacuat için sözteşmiş idi.
"Ve buna ayrıca on gece daha kattık." İbn Abbas, Mücahid, ve Mesrûk
(Allah onlardan razı olsun) derler ki: Bu kırk gün, Zülkade ayı ile Zülhicce'nin (ilk) on günüdür. Ona bu ayı oruçta geçirmesini ve bu ayda tek başına ibadete çekilmesini emretmişti. Züikade ayını oruçla geçiren Hz. Musa, ağzının kokusunun değiştiğini görünce, -denildiğine göre- keçi boynuzu çubuğu ile dişlerini fırçaladı. Melekler şöyle dediler; "Biz senin ağzından misk kokusunu alıyorduk. Sen İse dişlerini fırçalamakla bu kokuyu bozdun. O bakımdan ona Zülhicce ayından on gün daha ilave edildi.
Yine denildiğine göre, dişlerini fırçalayınca yüce Allah kendisine şu şekilde valıyetti: "Ey Musa, ağzın önceki haline gelmedikçe seninle konuşmayacağım. Sen oruç tutanın (ağız) kokusunun, benim için misk kokusundan daha sevimli olduğunu bilmiyor musun" deyip on gün daha oruç tutmasını emretti.
Yüce Allah'ın Musa (a.s) ile konuşması, Hz. İsmail'in kurban edilmekten fidye ile kurtulduğu ve yüce Allah'ın Muhammed (sav)'ın haccıni tamamlamasını mukadder kıldığı kurban bayramı sabalu olmuştu.
"On" anlamındaki; kelimesinin sonundaki "he" (yuvarlak "te") nin hazfedilmesi, sayılanın müennes oluşundan dolayıdır. Otuz'a on iiave edilmesi halinde kırk ettiği bilindiği halde "böylelikle Rabbinin tayin buyurduğu vakit kırk geceye tamamlandı" buyruğundaki faydaya gelince, burada maksadın Biz otuzu, otuzun kapsamındaki on gün ile tamamladığımız vehmi ortaya çıkmasın diyedir. Bununla tamamlayan on'un, otuzdan ayrı on gün olduğunu açıklamaktadır.
Yüce Allah, el-Bakara Sûresi'nde (2/51. âyette) kırk gün dediği halde, burada otuz gün demektedir. O halde bu bir bedâ (bir hususu sonradan uygun görmek) olur, diye itiraz edilecek olursa, şöylece cevap verilir: Hayır, durum böyle değildir. Çünkü burada yüce Allah: Buna ayrıca on gece daha kattık diye buyurmaktadır. Kırk ile otuz ve on aynı şeylerdir, bunlar arasında farklılık yoktur. Yüce Allah, bu iki ifadeyi, birisinde meseleyi tafsilatlı olarak anlatmak üzere, diğerinde toplam olarak ifade etmek üzere kullanmıştır. Kırk diye buyurması, toplamını ifade etmektedir. Otuz diye buyurması ise, ardı arkasına bir ay ve buna ilave edilen on günün olduğunu anlatmak içindir. Bunların toplamı ise kırk gün eder. Nitekim şair şöyle demiştir:
"On ve dört..."
Bununla ayın dolunay olduğu gece olan ondördüncü günü kastetmektedir. Arap dilinde böyle bir kullanım mümkündür. [269]
2. Vaadlerde Süre Tanımak Ve Kişinin Allah'a Karşı Özür Beyan Edebilme Hali:
İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-İ kerime, sözleşmelere süre tesbitinin eskiden beri süregelen bir âdeı, yüce Allah'ın da değişik hususlarda tesis ettiği eski bir gelenek olduğuna, ümmetler hakkında bu şekilde verdiği hükmü ve bu yolla da kendilerine yapılacak işlerde ağır ve teenni ile hareket etme miktarlarını bildirdiğine delâlet etmektedir. Yüce Allah'ın tesbit ettiği ilk süre ve vade, bütün mahrukatı içinde yaratmış olduğu altı günlük süredir: "An-dolsun, göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık ve Bize bir yorgunluk dokunmadı." (Kaf, 50/38) Ayrıca bu sûrede daha önce geçmiş bulunan yüce Allah'ın: "Şüphesiz Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı..." (el-A'raf, 7/54) buyruğunu açıklarken, bunun anlamını da açıklamış bulunuyoruz.
İbnü'l-Arabî der ki: Herhangi bir husus için bir vade tesbit edilecek olursa, o süre içerisinde tesbit edilen hususun yerine getirilmesine çalışılırken, bunu gerçekleştirme imkânı bulunmadan belirlenen vade gelmiş ise, bu serer konuyu daha iyi anlamayı sağlamak ve mazereti ortadan kaldırmak kastıyla süre arttırılır. Şanı yüce Allah, bu hususu Musa (a.s)'a beyan etmiş, da otuz günlük bir süre tayin ettikten sonra kırk güne tamamlamak üzere sonradan on gün daha ilave etmiştir. Bundan dolayı Hz. Musa'nın kavmine dönüşü on gün gecikmiş oldu. Onlar, bu şekilde bir gecikmenin ve ertelemenin mümkün olabileceğine akıl erdiremediler. Sonunda şöyle dediler: Şüphesin Musa kayboldu, ya da unuttu. Bunun üzerine ona verdikleri sözlerini bozdular ve ondan sonra değişiklikler yaparak Allah'tan başka bir ilaha ibadet ettiler.
İbn Abbas, der ki: Musa (a.s) kavmine şöyle demişti: Benim Rabbim kendisi İte karşılaşmak üzere bana otuz günlük bir süre vaad etti. Bu süre zarfında yerime Harun'u tayin ediyorum. Fakat Musa Rabbine kavuşmak üzere ayrıldığında Allah ona on gün daha ilave elli, İşte onların -ileride de açıklanacağı üzere- buzağıya tapınmak suretiyle fitneye düşmeleri Allah'ın iiave ettiği bu on gün İçerisinde olmuştu.
Önceden belirlenen vadeye yapılacak fazlalık takdiri bir şekilde tesbit edilir. Tıpkı ilk vadenin takdiri olarak tesbit edildiği gibi. Böyle bir durum ise, ancak hakimin mesele ile alakalı hususları iyice tetkik etmesinden sonra ic-tihad ile mümkün olabiîir. Böyle bîr hususla alakalı olan şeyler ise, zaman, durum ve iş gibi hususlardır. Mesela, ilave edilecek olan bu süre, yüce Allah'ın Musa (a.s) için tayin ettiği gibi önceki sürenin üçte biri kadar olabilir. Şayet hakim, asıl olan vade İte fazlalığı tek bir sürede bir arada vermeyi uygun görürse bu da caizdir. Bununla birlikte bu süreden sonra insanların karşi karşıya kalabileceği bir takım mazeretleri de beklemek kaçınılmazdır. Bu açıklamaları İbnü'l-Arabî yapmıştır.
Buhârî, Ebu Hureyre'den, o, Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Yüce Allah, bir kişinin ecelini atmış yılı bulana kadar erteleyecek olursa, artık onun iteri sürecek bir mazereti kalmamış olur."[270]
Derim ki: Bu buyruk hakimlerin aleyhlerine hüküm biçilenleri arka arkaya mazur görmeleri için asli bir delil teşkil etmektedir. Bu, mahlukata bir lü-tufdur. Onların başındaki yöneticilerin de hak İle hükümleri uygulamaları İçindir.
İş hususunda mazur gördü." Yani, bu konuda ona gereken mübalâğayı gösterdi. Yani, daha ileri derecede mazur görülmesi mümkün olmayacak şekilde en ileri noktada ona bir sınır tanıdı demektir.
Ademoğullanna karşı ileri sürecekleri kabul edilebilir bir mazeret bırakmayan en büyük husus, Allah'ın onlara karşı delillerinin tamamlanması için peygamberler göndermiş olmasıdır: "Biz bir Rasul göndermedikçe de azab ediciler değiliz." (el-İsra, 17/15) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ve size korkutucu gelmedimi." (Fatır, 35/37)
Bunların (yani rasuller ve korkutucuların) peygamberler olduğu belirtilmiştir. İbn Abbas ise, (korkutucunun) ağaran saçlar olduğunu söylemiştir. Çünkü, saç ağarması olgunluk yaşında görülmeye başlanır ki, bu da çocukluk yaşından uzaklaşmanın bir alametidir. Hadis-i şerifin altmış yıiı mazur görülebilecek stnır olarak tesbit etmesi, altmış yaşının abidlerin mücadele alanlarına yakın oluşundan dolayıdır. Ayrıca bu yaş, yüce Allah'a dönüşün, tevazu ve itaat ile O'na boyun eğip teslim oluşun da yaşıdır. Artık Öiümün ve Allah'a kavuşmanın gözetlendiği bir yaştır. Bu yaşa kadar İnsan ardı arkasına mazur görülür (ve artık ileri sürebileceği bir mazereti kalmaz).
Kişinin ilk uyarılması Peygamber (sav) iledir, ikinci uyarılması saçlarının ağarması iledir. Bu da kırk yaşının tamamlanması esnasında olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Nihayet o., kırk yaşına varınca dedi ki: Rabbim bana... verdiğin nimete şükretmemi... ilham et." (el-Ahkaf, 46/15) Yüce Allah da kırk yaşına ulaşan kimsenin, artık yüce Allah'ın hem kendisinin hem de anne-babasının üzerindeki nimetlerin kadrini bilmesi ve onlara şükretmesi gerektiğini belirtmektedir.
Malik der ki: Ben, bizim şehrimizin ilim ehlini onlardan herhangi birisi kırk yaşına ulaşıncaya kadar dünyaya talip olup insanlarla oturup kalktıklarını gördüm. Bu kırk yaşı geldi rai, insanlardan uzaklaşırlardı. [271]
3. Tarik (Gün. Olarak) Geceden Mi Başlar, Gündüzden Mi:
Ayet-i kerime, ayrıca larühin gündüzlerle değif de gecelerle tesbit edileceğine delâlet etmektedir. Çünkü yüce Allah: "Otuz gece" diye buyurmaktadır. Diğer taraftan geceler de aynı zamanda (kamerî) ayların da başlangıcıdır. Ashab (r.a) da geceleri esas alarak günlere dair haber verirlerdi. Hatta Aslıab-ı Kiram'ın: "Biz, Rasulullah (sav) ile birlikte beş (gün) oruç tuttuk" dedikleri dahi rivayet edilmiştir.
Arap olmayanlar ise bu hususta farklı hesap yaparlar. Onlar, hesaplarına güneşi esas aldıkları için gündüzierle hesaplarını yaparlar. İbnü'l-Arabî der ki: Güneş ile hesap yapmak, menfeatler (mahsul ve benzerleri) içindir, ay ile hesap ise, menasik (oruç, hac ve zekât gibi) ibadetler içindir. Bundan dolayı yüce Allah: "Musa ile otuz gece sözleştik" diye buyurmaktadır.
Arapça'da tarih kelimesi, ile hemzeli olarak; ile de "vav* harfi iki ayrı söyleyiş halinde kullanılır.
Hz. Harun'un Hz. Musa'ya Vekâleti ile Hz. Ali'ye Halifelik Vasiyeti: "Musa, kardeşi Harun'a: Kavmim İçinde yerime geç... dedi" buyruğunun anlamı şudur: Hz. Musa, yüce Allah ile münacaat için gidip bu süre zarfında kavmi arasında olmayacağı vakit, kardeşi Harun'a, sen benim vekilim ol demişti. Bu ise, niyabete (vekâlete) delil teşkil etmektedir. Müslim'in Sa-lıih'inde şu rivayet yer almaktadır: Sa'd b. Ebi Vakkas'dan dedi ki: Ben Ra-sulullalı (sav)'ı, Ali'ye gazalardan birisinde kendisini yerine vekil tayin ettiği bir sırada şöyle buyururken dinledim: "Harun'un, Musa'nın yerine geçtiği gibi, sen de benim yerime geçmeye razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra peygamber olmayacaktır.[272]
Rafızî'ler, İmamiyye ve Şia'nın diğer fırkaları, Peygamber (,sav)'ın Hz. Alî'yi bütün ümmete halife tayin ettiğine dair bunu delil göstermişlerdir. Hatta İmamlye -Allah müstehaklanm versin- ashabı tekfir etmişlerdir. Çünkü, onlara göre Ashab, Hz. Ali'nin halife tayin edildiğine dair bu nass ile ameli terk etmişler, kendileri İçtihatta bulunarak ondan başkasını halifeliğe getirmişlerdir. Aralarından, hakkını taleb etmediği için Hz. Ali'yi tekfir edenler dahi var-dııVBu gibi kimselerin kâfir olduklarında ve bu sözlerinde onlara tabi olanların da kâfir olduklarında hiç bir şüphe yoktur.
Bunlar, hayatta iken bu şekilde bir halife tayin etmenin, müvekkilin azli, yahut ölümü ile sona eren bir vekâlet gibi olduğunu ve müvekkilin ölümünden sonra ise bunun devam etmesini gerektirmediğini bilmiyorlar. Bu durumda İmamiye'nin de başkalarının da delil diye yapıştığı bu husus, delil olmaktan çıkar. Diğer taraftan Peygamber (sav) Medine'ye İbn Um Mektum'u da, başkalarını da halife olarak tayin etmiştir. Ancak, böyle bir uygulamanın, kimsenin her zaman için halife olması gerektiği anlamına gelmediği ittifakla kabul edilmiştir. Diğer taraftan Harun (a.s) Hz. Musa ile risaletin de ortak kılınmıştı. Dolayısıyla bunun, maksatlarına delil teşkil edebilecek bir tarafı da yoktur. Hidayete ulaşma başarısı Allah'tandır.
"Islah et" buyruğu, ıslah yapma emrini vermektedir. İbn Cüreyc der ki: Samİrî'yi azarlaması ve onun yaptığını değiştirmeye çalışması da yapması gereken ıslahtan idi. Bunun, şu aniama geldiği de söylenmiştir: Yani sen, onlara yumuşak davran ve işlerini ıslah et, kendini de ıslah et. Yani, her bakımdan sen ıslah eden bir kimse ol. "Fesatçıların yoluna da uyma." tsyan edenlerin yollarını izleme, zalimlere yardımcı olma. [273]
143. Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbİ de onunla konuşunca dedi ki "Rabbim, bana kendini göster de Sana bakayım." Buyurdu ki: "Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirce, sen de Beni görebileceksin." Rabbi o dağa te-celü edince, onu paramparça etti. Musa da baygın düştü. Ayı-lmca dedi ki: "Seni tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin İlkiyim."
"Musa, tayin ettiğimiz vakitte" vadolunan vakitte "gelip Rabbi de onunla konuşunca" yani, arada herhangi bir vasıta bulunmaksızın kelâmını ona işittirince, "dedi ki: Rabbim bana kendini göster de Sana bakayım." Bu sözleriyle Hz. Musa, Allah'ı görme talebinde bulundu ve sözünü işitince, onu görmeye şevki arttı. Bunun üzerine yüce Allah: "Buyurdu ki: Beni asla göremezsin." Yani, Beni dünyada görmene imkan yoktur.
Bu buyruğu, Senin kudretine bakayım diye bana büyük bir âyet (alâmet ve mucize) göster, maksadı ile söylenmiş olduğuna yorumlamak imkânsızdır. Çünkü, Hz. Musa, "Sana" demiş, buna karşılık yüce Allah da: "Beni asla göremezsin" diye buyurmuştur. Şayet Hz, Musa, Allah'tan kendisine bir âyet göstermesini dilemiş olsaydı, diğer âyet ve mucizeleri ona verdiği gibi, elbette istediğini ona verirdi. Hz. Musa'nın da görmüş olduğu diğer âyetlerden dolayı bunları istemesini gerektirmeyecek kadar bir kanaati de zaten oluşmuş idi. O bakımdan böyle bir te'vil batıldır.
"Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirce, sen de Beni görebile-çeksin-" Yüce Allah, Hz. Musa'ya kendi bünyesinden daha güçlü ve daha sağlam olan bir şeyi misal verdi. Yani, eğer dağ yerinde durur ve sarsılmazsa, Beni görebileceksin. Eğer yerinde durmazsa, şunu bil ki dağ Benim tecellimi kaldıramadığı gibi, sen de Beni görmeye takat gösteremeyeceksin.
Kadı lyad, Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib'den şu anlamda bir söz nakletmektedir: Hz. Musa, yüce Allah'ı gördü, bunun için yere baygın yığıldı. Dağ da Rabbini gördü. Bundan dolayı Allah'ın, dağ için yaratmış olduğu özel bir idrâk sebebiyle param parça dağıldı. Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib, bunu yüce Allah'ın: "Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni görebileceksin" diye buyurduktan sonra: "Rabbi o dağa tecelli edince onu param parça etti, Musa da baygın düştü" diye buyurmasından çıkartmaktadır.
Tecelli etmesi, görünmesi, ortaya çıkması demektir. Bu da "Gelini açığa çıkardım, görünmesini sağladım" tabirinden alınmıştır. Yine üzerindeki pası giderilerek ortaya çıkartılan kılıç hakkında da aynı fiil kullanılır ve her ikisinde de mastar şeklinde gelir. Bir şeyin tecelli etmesi, onun açığa çıkması demektir.
Emri ve kudreti tecelli etti diye de açıklanmıştır. Bunu Kutrub ve başkaları söylemiştir.
Medineliler ile Basralılar "param parça" anlamındaki; kelimesini "keP harfi şeddeli ve iki üstün İle okumuşlardır. Bu okuyuşun sıhhatine ise, "Ve yer dağılıp zerreler gibi parça parça olduğu zaman" (el-Fecr, 89/21) âyeti ile dağ anlamındaki kelimenin müzekker oluşu delİİ teşkil etmekledir. Küreliler ise, dîye okumuşlardır. O, dağı hafif tümsek bir arazi gibi bir hale getirdi, demektir. Bu ise, dağ seviyesine ulaşamayan tümsek demektir. Bunun müzekkeri; şeklinde gelir, Çoğulu da; diye gelir. Tıpkı, Kırmızılar gibi.
el-Kisaî der ki: diye nitelendirilen dağlar, enli olan dağlar demektir. Bunun da tekili şeklinde gelir. Kisaî'den başkaları ise, kelimesi. (tisi )'m çoğuludur ve bunlar da pek büyük olmayan çamurdan tüm-
sekler demektir. ise, kumdan küçük tümsekler anlamına geh'p fazlaca yüksek olmayan, yere yakın olan tümsekliklere denilir. ise, hör-gücü olmayan dişi deve anlamına gelir.
"Tefsir"de[274] denildiğine göre, dağ yerin dibine geçti ve şu ana kadar yerin içine geçmeye devam etmektedir. İbn Abbas der ki: Yüce Allah dağı toprak haline dönüştürdü. Atiyye el-Avfî de der ki: Bir yığın kum haline getirdi.
"Musa da baygın düştü." Yani, İbn Abbas, el-Hasen ve Katade'den nakledildiğine göre Musa bayıldı. Ölüverdİği de söylenmiştir. Adam baygın düştü demek olup, ism-İ faili de şekiinde gelir. İsm-İ failinin çoğulu şeklinde, ismi mef'ulü ise diye gelir.
Katade ve el-Kelbî der ki: Hz. Musa, Perşembe'ye rastlayan Arefe günü baygın düştü ve Cuma'ya rastlayan kurban bayramının birinci günü kendisine Tevrat verildi.
"Aydınca dedi ki: Seni tenzih ederim, Sana tevbe ettim." Mücahid der ki: Dünyada seni görmeyi istediğimden dolayı tevbe ettim, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: O, izin istemeksizin böyle bir dilekte bulunmuştu. Bundan dolayı tevbe etti. Bir başka açıklamaya göre Hz. Musa bu sözlerini, âyetlerin (mucizelerin) ortaya çıkması üzerine yüce Allah'a dönmek ve O'na kalpten gelen bir saygı ile itaat ve boyun eğmek amacıyla söylemiştir. Ümmet ise, böyle bir tevbenin bir masiyetten ötürü olmadığını icma ile kabul etmiştir. Çünkü peygamberler masumdurlar.
Diğer taraftan elıl-i sünnet ve'1-cemaatın görüşüne göre rü'yet (Allah'ın görülmesi) caizdir. Bid'atçilere göre ise, Hz. Musa böyîe bir şeyin imkânsız olduğunu diğerlerine açıklamak kastı ile bu istekte bulunmuştur, Ancak, böyle bir istek tevbe etmeyi gerektirmez. O bakımdan tevbesi şöyle açıklanmıştır: Yani ben, Kıpti'yi öldürdüğüm için Sana tevbe ettim. Bu açıklamayı el-Kuşeyri zikretmiştir. cl-En'ânı Sûresi'nde (6/103. âyetin tefsirinde) ise Allah'ın görülmesinin caiz olduğuna dair açıklamalar geçmişti.
Aii b. Mehdi et-Taberi de der ki: Eğer Musa'nın bu isteği İmkânsız bir şey oisayd», Allah'ı tanımakla birlikte böyle bir şeye kalkışmazdı. Tıpkı Hz, Musa'nın yüce Allah'a, Rabbim Senin hanımın ve çocuğun var mı demesi caiz olmadığı gibi. İleride Kıyame Sûresi'nde (75/22-23. âyetin tefsirlerinde) Mu'tezile'nin görüşü ve onların bu görüşlerinin reddi yüce Allah'ın izniyle gelecektir.
"Ve ben iman edenlerin ilkiyim." Kavmimden iman edenlerin ilkiyim diye açıklandığı gibi, İsrail oğullarıarasından bu çağda iman edenlerin ilkiyim diye de açıklanmıştır. Ayrıca bu husustaki ezelî va'din dolayısıyla dünyada görülmeyeceğine iman edenlerin ilkiyim, diye de açıklanmıştır.
Ebu Hureyre ve başkaları tarafından rivayet edilen hadis-i şerife göre de Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Peygamberler arasında biri diğerinden hayırlıdır, demeyiniz. Şüphesiz ki insanlar kıyamet gününde baygın düşecekler. Ben, başımı kaldıracağım da, Musa'nın Arşın ayaklarından birisini yakalamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum o da baygın düşenler arasında baygın düşmüş de benden önce mi kendisine gelmiş olacaktır, yoksa ilk baygınlığı dolayısı ile hesaba mı çekildi (biri ötekinin yerine mi sayıldı)" ya da: "İlk baygınlığı onun için yeterli mi geldi (bitemiyorum)."[275]
Ebu Bekr b. Ebi Şeybe de Kâ'b'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Şanı yüce Allah, sözünü ve görülmesini Muhammed ile Musa (ikisine de salât ve selam olsun) arasında pay etti. Musa yüce Allah ile iki defa konuştu, Muhammed (sav) da yüce Allah'ı iki defa gördü. [276]
144. Buyurdu ki: "Ey Musa, seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım. Şimdi sana verdiğimi al ve şükre-denlerden ol."
Yüce Allah'ın: "Buyurdu ki: Ey Musa, seni risaletlerimle ve konuş-, mamla seçip insanlara üstün kıldım" buyruğunda geçen ve "üstün kılmak" anlamına gelen; seçmek anlamında olup burada seni daha faziletli kıldım demektir. Burada; "seni bütün mahrukata üstün kıldım" diye bu-yurûlmamıştır. Çünkü, bu seçip üstün kılmak kapsamında Hz. Musa ile konuşmuş olması da vardır. Oysa yüce Allah meleklerle de konuşmuş ve ondan başka peygamberler de göndermiştir.
"İnsanlara" buyruğu ile kendilerine peygamber gönderilen insanlar kast edilmektedir.
"Rİsaletlerimle" kelimesini, Nafi' ve İbn Kesir tekil olarak; "Ri-saletimle" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri İse bunu çoğul okumuşlardır. "Rl-salet" kelimesi mastardır. Tekil olarak kullanılması da mümkündür. Bunu, çoğul olarak okuyanların kıraati, Hz. Musa'ya çeşitli risaletlerîn gelmiş olması ve türleri birbirinden farklı olması manasındadır. Türleri farklı olduğundan dolayı mastar olan bu kelime çoğul olarak zikredilmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Çünkü, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." {Lokman, 31/19) Burada "sesler" kelimesinin çoğul getirilmesi, ses türlerinin ve ses çıkartan varhkların farklı oluşundan dolayıdır. Diğer taraftan "eşek sesi" buyruğunda, ses kelimesinin tekil gelmesi ise, yalnız bir ses türünü kastetmiş olduğundan dolayıdır.
Bu buyruk, Hz. Musa'nın kavminden herhangi bir kimsenin ve onunla birlikte münacaata girmiş yetmiş kişiden hiç bir kimsenin -el-Bakara Sûresi 'nde (.2/55-56. âyet 1. başlıkta) açıkladığımız gibi- yüce Allah'la konuşmakta Hz. Musa'ya ortak olmadığını göstermektedir.
"Şimdi sana verdiğimi al" buyruğu, bu kanaate bir işarettir. Yani, sana verdiklerimle yetin. "Ve şukredenlerden oL" Sana olan ihsanımı, üzerindeki lüt-fumu açığa vuran kimselerden ol. Atın, verilen yemden daha fazla kilo aldığı görülecek olur ise, denilir. Şükreden, üzerindeki nimetin artması durumu ile karşı karşıya kalır. Nitekim yüce Allah: "Eğer şükrederseniz, elbette size (verdiğim nimetlerimi) artırırım" (İbrahim, 14/7) diye buyurmuştur. Rivayete göre, Musa (a.s) yüce Allah kendisiyle konuştuktan sonra kırk gün süreyle kendisini kim gördü ise, yüce Allah'ın nurundan ötürü ölüyordu. [277]
145- Bir de ona Levhalarda her bir şeye ait bir öğüt ve her şeye dair açıklamayı yazdık. "Haydi bunları kuvvetle al. Kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret Yakında size fasık-ların yurdunu göstereceğim.'
Yüce Allah: 'Bir de ona Levhalarda herşeye ait bir öğüt ve açıklamayı yazdık" buyruğunda Tevrat'ı kastetmektedir. Haberde rivayet olunduğuna gore Cebrail, Musa (a.s)'ı kanadı ile yakalamış, Allah ona Tevrat Levhalarım yazdığında kalemin sesini duyabileceği bir yere kadar yükseltmiştir. Bunu Tir-mizî el-Hakim zikretmektedir.[278]
Mücahid der ki: Levhalar, yeşil zümrütten idi. İbn Cübeyr kırmızı yakuttan, Ebu'l-Âliye ise, zebercetten, el-Hasen semadan inmiş tahtadan idi, demişlerdir. Dümdüz, sert bir kayadan olduğu, Allah Teatanın bu kayayı Musa (a.s)'ya yumuşattığı ve bunun üzerine Hz. Musa'nın bu levhaları eliyle kestikten sonra parmaklarıyla bunları çatlattığı, demirin Hz. Davud'a itaat ettiği gibi, Hz. Musa'ya itaat ettiği de söylenmiştir.
Mukatil der ki: Yani biz ona, tıpkı yüzükteki nakış gibi levhalarda (Tev-ratı) yazdık.
Rabi' b. Enes der ki: Tevrat, yetmiş deve yükü halinde nazil oldu. Yüce Allah, Tevrat'ın yazılışını, şerefine işaret etmek üzere kendi nefsine izafe etmiştir. Zira Tevrat, Allah'ın emriyle yazılmıştır. Ki. Cebrail onu, zikri (Kur'an-ı Kerimi) kendisiyle yazmış olduğu kalemle yazdı. Mürekkebi ise, nur nehrinden idî.
Denildiğine göre Tevrat, Allah Tealanın Levhalarda izhar edip yarattığı yazı şeklinde idi. "Elvah: Levhaların tekili, "levhMir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bilakis o, çok şerefli bir Kur'an'dır, Levh-i Mahfuzdadır," (el-Bu-ruc, 86/21-22) Levh (parıldamak anlamına gelir), sanki kendisinde manaların parıldadığı şey gibi (olduğundan bu isim verilmiştir). Hz. Musa'ya verilen levhaların iki tane olduğu rivayet edilmiştir. Çoğul gelmesi ise, ikinin de çoğul oluşundan ötürüdür. El ve ayaklan büyük olan kimseye de "levhaları büyük adam" denilir.
İbn Abbas der ki: Levhaları Hz. Musa (gazabından ötürü) bıraktığı vakit kırıldılar. O bakımdan levhalar -altıda biri müstesna- göğe kaldırıldı.
Bir görüşe göre geriye levhaların yedide biri kaldı, Yedide altısı da kaldırıldı. Kaldırılan bölümlerinde ise her şeye dair tafsilât vardı. Kalan bölümünde İse, hidayet ve rahmet olan şeyler kaldı.
Hafız Ebu Nuaym, Amr b, Dinar'dan senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Bana ulaştığına göre Allah'ın peygamberi İmran oğlu Musa kırk gün oruç tuttu. Levhaları bıraktığında levhalar kırıldı. Yine o kadar bir süre oruç tutunca Levhalar ona geri verildi.
Yüce Allah'ın: "Her şeye alt..." buyruğunun anlamı, dininde ihtiyaç duyduğu hükümler, helal ve haramın açıklamasına dair gerek duyulan her şey demektir. Bu açıklama, es-Sevri ve başkalarından nakledilmiştir. Bunun, umum maksadı güdülmeyip, şanının yüceliğine dikkat çekmek için zikredilen bir lafız olduğu da söylenmiştir. Mesela, çarşıya gittim iıerşeyi satın aldım, denir. Filanın yanında herşey vardı, denir. Yüce Allah'ın: "O, herşeyi darmadağın (helak) eder" (el-Ahkaf, 46/25); "Ve ona herşeyden verilmiş" (en-Neml, 27/23) buyruklarında olduğu gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmakladır.
•Her şeye alt öğüt ve herşeye dair açıklamayı yazdık." Yani, emrolun-duklan ahkâm ile ilgili herşeyi yazdık. Çünkü onların şeriatında icdhad yoktu. İctihad Muhammad (sav)'ın ümmetine hastır.
"Haydi bunları kuvvetle al." Bu buyrukta hazfedilmiş ifade vardır. Yani: Biz ona: Haydi bunları kuvvetle yani, tam bir gayret ve istekle al dedik, demektir. Bunun bir benzen de yüce Allah'ın: "Size verdiğimizi kuvvetle alın" (el-Bakara, 2/63) buyruğudur ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Kavmine de bunları en güzel şekilde tutmalarını emret." Yani, onlara verilen emirler gereğince amel etsinler, yasaklan terk etsinler, misal ve öğütler üzerinde İyiden iyiye düşünsünler. Yüce Allah'ın: "Rabbinizden size indirilenin en güzeline tabi olun" (ez-Zümer, 39/55) buyruğu da bunu andırmaktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadın "Onlar, sözü işitip de ere güzeline uyarlar..." (ez-Zümer, 39/18). Affetmek kısastan iyidir, sabretmek intikam almaktan güzeldir.
Şöyle de açıklanmıştır: O hükümlerin en güzelleri farzlar ve nafilelerden aşağıları ise mubah olanlardır.
"Yakında size fösıkların yurdunu göstereceğim," el-Kelbî der ki: Fâsık-ların yurdundan kasıt, yolculuğa çıktıkları vakit Âd ve Semûd kavmi ile helak olmuş nesillerin yurtlarının yakınlarından geçip uğramalarıdır. Bunun, cehennem olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama el-Hasen ve Mücalıid'den nakledilmiştir. Yanı, siz bunu hatırınızdan çıkarmayın, unutmayın ve siz de bunlardan olmaktan sakının.
Şöyle de açıklanmıştır: Burada yüce Allah Mısır'ı kastetmektedir. Yani Ben, sizlere Kıptîlerin yurdunu ve Firavun'un meskenlerini bomboş olarak göstereceğim. Bu açıklama da İbn Cübeyr'den nakledilmiştir.
Katade der ki: Yani Ben sizlere, sizden önce zorbaların ve Amalikalıların yerleşmiş oldukları kâfirlerin konaklarını, bunlardan gereken şekilde ibret almanız için göstereceğim. Burada kastedilen yerler de Şam (Suriye) topraklarıdır. Bu son iki görüşe yüce Allah'ın şu buyrukları delâlet etmektedir: "Zaafa uğratılagelmiş kavmi de... mirasçı kıldık" (el-A'raf, 7/137) âyeti ile: "Biz ise arzda mustaz'aflara (zayıf düşürülenlere) lütfetmek, onları önder yapmak ve onları varis kılmak istiyorduk." (el-Kasas, 28/5) Bu da daha önce açıklanmıştı.
İbn Abbas İle Kasame b. Züheyr; "Göstereceğim" kelimesini, "Sizi mirasçı kılacağım" diye okumuşlardır. Bu kıraatin anlamı ise açıktır.
Sözü geçen "yurtMan kastın, helak demek olduğu, çoğulunun da; diye geldiği de söylenmiştir. Bu da yüce Allalı'ın Firavun'u suda boğmasından sonra denize, "onların cesetlerini sahile bırak," diye vahyetme-si suretiyle gerçekleşmişti. Deniz de ilahi emrin gereğini yerine getirmişti, İsratloğuliarı onlara bakmış ve böylelikle yüce Allah onlara fâsıkların helak edilmelerini göstermiş oidu. [279]
146. Yeryüzünde haksızlıkla kİbirlenenlere, âyetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar her âyeti görseler bile yine de onlara İman etmezler. Hidayet yolunu görseler onu bir yol edinmezler. Fakat, azgınlığın yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından-dır.
147. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların bütün işler dikleri boşa gitmiştir. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?
"Yeryüzünde haksızlıkla kibirlendiler!, âyetlerimden yüz çevirteceğini"
buyruğu ile ilgili olarak, Katade şu açıklamayı yapmıştır: Onların Kitabımı an-lamalannı engelleyeceğim. Süfyan b. Uyeyne de böyle açıklamıştır. Onları âyetlerime iman etmekten alıkoyacağım diye açıklandığı gibi, onları âyetlerimden yararlanmalarını engelleyeceğim, diye de açıklanmıştır. Bu ise, bü-yüklenmelerinin cezasıdır. "Onlar, sapıp eğrilince, Allah da onların kalplerini (haktan) çevirdi" (es-Saf, 61/5) buyruğu da buna benzemektedir.
Burada sözü geçen "âyetlerMen kasıc, mucizeler ya da Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. Bunlar, göklerin ve yerin yaratılışıdır, diye de açıklanmıştır. Yani Ben, onların göklerin ve yerin yaratılışından ibret almalarını engelleyeceğim,
"Kibirlendiler" kendilerini insanların en faziletlisi olarak görenler demektir. Bu ise, batıl bir zandır. Bundan dolayı: "Haksızlıkla" diye buyurmuştur. Bu kibirleri dolayısıyla onlar, ne bir peygambere tabi oluyorlar, ne de o peygambere kulak veriyorlardı.
"Onlar, her âyeti görseler bile yine de onlara İman etmezler. Hidayet yolunu görseler onu bir yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler buyruğu ile yüce Allah, bu büyüklük taslayan kimseleri kastetmektedir. Onların, doğru yolu terk edip sapıklık ve dalâlet yoluna uyan yani, küfrü din olarak edinen kimseler olduklarını haber vermektedir.
Daha sonra yüce Allah bunun sebebini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: "Bu, âyetlerimizi yalanlamalarından" yani, Benim onlara bunu yapmamın sebebi, onların yalanlamalarıdır "ve onlardan gafil olmalarındandır." Yani, onların hakkı gereği gibi düşünmeyi terk etmek suretiyle gafiller olmalarındandır. Bunun, onlar kendilerine verilen cezadan gafil idiler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim: "Filan kişi kendisine yapılmak istenen şeylerden ne kadar da gafildir!" denilmesi de buna benzemektedir.
Malik b, Dinar "Görseler" kelimesini; şeklinde "ya" harfini her iki yerde de ötreli olarak okumuştur. Yani, onlara bu yol gösterilecek olursa... demek olur. Medineliler ile Basralılar, Hidayet, rüşt kelimesini "ra" harfini ötreli, "şin" harfini de sakin olarak okumuşlardır. Kûfe-liler ise, Âsim müstesna; şeklinde "ra" ve "şin" harflerini üstün olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd der ki:
Ebu Amr, rüşd İle reşed arasında ayırım gözetmiş ve rüşd salahda, reşed ise dinde sözkonusu olur, demiştir. en-Nehhas der ki: Sibeveyh rüşd ile re-şed'in, "suht ile sehat" gibi aynı anlamı İfade ettiği görüşündedir. el-Kisaî de böyle demiştir.
Ebu Amr'dan sahih olan görüş ise, Ebu Ubeyd'in dediğinden farklıdır. İsmail b. İshak der ki: Bize, Nasr b. Ali, babasından, o, Ebu Arnr b. el-Alâ'dan şöyle dediğini nakletti: Eğer "rüşd" kelimesi âyetin ortasında yer alırsa, C'şin" harfi) sakin okunur. Şayet âyetin başında (sonunda) yer alırsa hereke-li okunur. en-Nehhas der ki: Âyetin başında (sonunda) ile şu âyeti ve benzerlerini kastetmektedir: "Ve işimizde bize bir muvaffakiyet ver" (Secde, 18/10). Bu iki şekil, ona göre aynı anlama gelen iki ayrı söyleyiştir. Şu kadar var ki, âyeı sonlarını üstün okuması, âyetler arasında uyum sağlasın d iyedir. Bu fiil; şekillerinde kullanılabilir. Sibeveyh ise, şeklindeki kullanılışı da nakletmektedir. Sözlükte rüşd ile reşed, insanın arzu ettiği şeyi elde edebilmesi demektir. Bu da hüsrana uğramanın zıddıdır. [280]
148. Musa'nın kavmi, onun ardından zinet eşyalarından böğürtüsü olan bir buzağı heykelftni ilâh) edindiler. Onun, kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar? Onu (ilah) edindiler ve zalimler oldular.
"Musa'nın kavmi, onun ardından" yani, Musa'nın Tûr'a çıkışının arkasından "ziynet eşyalarından..." buyruğundaki;" Ziynet eşyaları" kelimesinin bu şekilde okunuşu Medinelilerle Basralılara göredir.
Âsim müstesna Kuleliler ise, "ha" harfini esreii; diye okumuşlardır. Yakub, "ha" harfini üstün ve şeddesiz diye okumuştur. en-Neh-has'der ki: " Süs" kelimesinin çoğulu, şeklinde gelir.
Tıpkı, "Meme" kelimesinin çoğulunun, şeklinde gelişi gibi. Bunun aslı ise, şeklindedir. Daha sonra "vav" harfi "ye" harfine id-ğam olunduktan sonra "ya"ya yakınlığı dolayısıyla İâm" harfi esre olmuştur. "Ha" harfi de "lam" harfinin esreii oluşu dolayısıyla esreii okunur. Ötreli okunuşu ise asla göredir.
"Bir buzağı" kelimesi, mefuldür. " Heykel" kelimesi ise ona sıfat veya bedeldir. "Böğürtüsü" kelimesi ise mübteda olarak roer-fu'dur. Böğürmesini anlatmak üzere fiilî kullanılır.
fiili de böyledir. Ancak, korkaklık ve zaaf göstermeyi anlatmak için ise, denilir.
Buzağı kıssasında rivayet olunduğuna göre Samiri'nin adı, Musa b. Zafer olup, Samira diye bilinen bir kasabaya mensuptu. Erkek çocukların öldürüldüğü yıl dünyaya gelmişti. Annesi onu bir dağdaki mağarada saklamıştı. Hz. Cebrail onu beslemişti. İşte onun Hz. Cebrail'i tanıması bundan dolayı olmuştu. Hz. Cebraü, Firavun denize doğru ilerlesin diye erkek ata arzu duyan bir kısrak üzerinde denizi geçtiği sırada Samiri de onun kısrağının toynağının izinden bir avuç toprak almıştı. İşte, yüce Allah'ın: "Bunun üzerine o elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım" (Tâ-Hfı, 20/96) buyruğunun anlamı budur.
Hz. Musa kavmi ile otuz gün (ayrılmak üzere) şözleşmişti. Otuz gün geçtikten sonra otuz güne eklenen on günlük bir süre geçince Samiri İsrailoğul-larına -ki, aralarında kendisine itaat olunan birisiydi- şunları söyledi: Beraberinizde Firavun hanedanından almış olduğunuz süs eşyaları vardır. -İsra-iloğullarının süslendikleri ve bu maksatla da Kıptî'lerden süs eşyalarını ariye-ten aldıkları bir bayramları vardı; işte bugün için ariyet olarak süs eşyaları almışlardı. Yüce Allah, İsrailoğu Harını Mısır'dan çıkartıp Kıptîleri de suda boğunca, bu süsler ellerinde kalmıştı-. Samiri onlara şöyle demişti: Bunlar size haramdır, Yanınszda bulunanları getirin onları yakalım.
Şöyle de denilmiştir: Bu süs eşyalarını, Firavun kavminin suda boğulmasından sonra almışlar, Hz. Harun da onlara şöyle demişti: Bu süs eşyaları bir ganimettir. Ganimet ise size helal olmaz. Bunun üzerine Hz. Harun bu süs eşyalarını kazdığı bir çukurda topladı. Samiri de bunları aldı.
Bir başka görüşe göre, İsraİloğulları Mısır'dan çıkmak istedikleri gece bu süs eşyalarını ariyet olarak aldılar ve Kıptîlere bir düğünleri, yahut da bir toplantıları olduğu İzlenimini verdiler. Samiri ise, daha önce İsrailoğullarının: "Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sende bize böyle bir tanrı yap" (el-A'raf, 7/138) dediklerini işitmişti, O tanrılar ise inek surelinde idi. Samiri de onlara ses çıkarmayan bir buzağı heykeli yapmıştı. Şu kadar var ki onlar, ondan bir böğürtü sesi işitiyorlardı. Yüce Allah'ın bunu ete ve kemiğe, kana dönüştürdüğü de söylenmiştir. Yine denildiğine göre o, atın izinden almış olduğu bir avuç toprağı süs eşyalarının üzerine ateşe bırakınca, buzağının bir böğürtüsü oldu. Tek bir defa böğürdü, ikinci defa bir daha da böğürmedi. Bu sefer, etrafındakilere: "İşte bu, sizin de ilahınız, Musa'nın da ilâhıdır. O, unuttu" (Tâ-Hâ, 20/88) dedi.
Yani o, ilâhını burada unuttu, gitti başka yerde arıyor, Bunu, kaybetmiş bulunuyor. Haydi gelin biz bu buzağıya tapalım, demek istemişti. Yüce Allah da Hz. Musa'ya münacaatı şuasında şöyle demişti: "Gerçekten Biz, kavmini fitneye düşürdük, Satnirî de onları saptırdı." (Tâ-Hâ, 20/85) Bunun üzerine Hz. Musa şöyle dedi: Rabbİm, bu Samiri süs eşyalarından onlara bir buzağı yaptı. Peki, ona bu cesedi kim verdi -bununla onun kana ve kemiğe dönüşmesini kastetmektedir- ve onun böğürmesini kim sağladı? Yüce Allah: Ben diye buyutımca, Hz. Musa şöyle dedi; İzzetin ve Celalin hakkı için onlan Senden başka kimse saptırmadı. Bunun üzerine yüce Allah: Doğru söyledin ey hikmetlilerin hikmetlisi dedi. İşte yüce Allah'ın bize naklettiği Hz. Musa'nın söylediği: "Zaten o ancak senin fit nendir" (el-A'raf, 7/155) buyruğunun anlamı budur.
el-Kaftal der ki: Samiri, şöyle bir yola başvurmuştu: Buzağının içini boş bırakmıştı. Buzağı rüzgara karşı duruyordu. Sonunda böğürtüyü andıran bir ses çıkardı. Bununla da onlara Hz. Cebrail'in atının ayak izlerinden aldığı toprağı bırakınca cesedin bu hale geldiği vehmini verdi. Ancak bu, bir takım tutarsızlıklar ihtiva eden bir sözdür. Bunu el-Kuşeyrî ifade etmiştir.
"Onun kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar?" Yüce Allah, bu buyruğuyla mabud'un kelam sıfatına sahib olması gerektiğini açıklamaktadır. Onlara bir yol gösteremeyişi de her hangi bir delil gösterememesi anlamındadır.
"Onu" ilah "edindiler ve zalimler oldular." Yani, onu ilah edinmek suretiyle kendilerine zulmettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Buzağıyı ilah kılmaları dolayısıyla zalimler, yani müşrikler oldular. [281]
149. Buzağıya taptıklarına oldukça pişman olup, kendilerinin sapmış olduklarını görünce: "Andolsun eğer Rabbİmiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa herhalde en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız" dediler.
Buzağıya taptıklarına oldukça pişman olup..." Bu
pişmanlıkları, Musa'nın mikatten dönüşünden sonra olmuştu. Pişman olmuş ve şaşkınlık içerisinde bulunan kimsenin halini anlatmak üzere (burada da görüldüğü gibi kelime anlamı ile: "Eline düştü" demek olan); tabiri kullanılır. el-Ahfeş der ki: denildiği gibi; da denilebilir. Malum olarak; diye malum fiil kullananlara göre: Pişmanlık ortaya çıkınca anlamındadır. Bunu da el-Ezherî, en-Nehhas ve başkaları söylemiştir.
Pişmanlık (nedamet) kalpte olur. Ancak burada "yed: el" tabirinin kullanılması herhangi bir şeyi ele geçiren kimse hakkında: Filan şeyi eline geçirdi, denilmesinden dolayıdır. Çünkü çoğunlukla eşya ile el vasıtasıyla temasa geçilir. Mesela yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bu ellerinin önden görderdiği sebebiyledir." (el-Hac, 22/10) Aynı şekilde pişmanlık her ne kadar kalpte yer etse bile onun izleri bedende de görülür. Çünkü pişman olan bir kimse mesela, elini ısırır, bir elini diğerine vurur.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bu uğurda harcadıkları dolayısıyla ellerini birbirine ovuşturmaya başladı." (el-Kehf, 18/42.) Yani, pişman oldu; "Ogün zalim ellerini ısırıp: Keşke peygamberle birlikte yol tutmuş olsaydım der." (el-Fuıkân, 25/27) Yani pişmanlıktan ötürü ellerini ısırır... demektir. Yine pişman kişi eliyle sakalını yakalar.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu tabir aslında esir alınmaktan gelmektedir. Bir kimse bir kimseyi vurur yahut yere yıkar, ondan sonra da onu esir almak ya-lıutta kollarını bağlamak için ellerinden tutar, onu yere yıkar. Böylelikle yere yıkılan bir kişi, yere yıkanın eline düşmüş olur.
"Kendilerinin sapmış olduklarını görünce." Yani, yüce Allah'a masiyel etmiş olduklarını anlayınca "andolsun eğer Rabbimiz bize acımaz bizi bağışlamazsa, herhalde en büyük zarara uğrayanlardan olacağız dediler."
Böylelikle Allah'a kulluklarını itiraf etmeye, O'ndan mağfiret dilemeye koyuldular.
Hamza ve el-Kisaî: "Andolsun eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa" anlamındaki buyrukları; şeklinde muhatap "te"si ile " Andolsun Ey Rabbimiz, eğer bizi bağışlamaz, bize mağfiret etmezsen anlamına gelecek şekilde" okumuşlardır.
Bu ifadede Allah'a sığınmak, O'na yalvarıp yakarmak, O'ndan dilekte bulunup dua edişte niyaz etmek muhtevası vardır.
Ey Rabbimiz" ifadesi ise, nida harfinin hazfı ile birlikte nasb mahal-lindedir. Ayrıca bu, (nida harfinin hazfedilmesi) dua ve boyun eğmek zilletini izhar etmek bakımından daha beliğ bir ifadedir. Hamza ile el-Kisaî'nin bu kıraati, yüce Allah'a karşı itaat ve yalvarıp yakarışı ortaya koyduğundan, daha uygun bir kıraattir. [282]
150. Musa kavmine öfkeli ve kederli dönünce dedi ki: "Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rab-binizin emrinin çabucak gelmesini istediniz ha!" Derken Levhaları bırakıverdi, kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı. Dedi ki: "Ey anamın oğlu, bu kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma. Ve beni o zalimler güruhu İle bir tutma."
151. Dedi ki: "Rabbim, beni de kardeşimi de bağışla. Bizi rahmetine al. Sen, rahmet edenlerin en merhametli olanısın."
Yüce Allah'ın: "Musa kavmine öfkeli ve kederli dönünce..." buyruğun-daki; "Öfkeli" kelimesi, munsarıl değildir. Çünkü bunun müennesi; diye gelir. Diğer taraftan bundaki "elif" ile "nun," Kırmızı lafzında yer alan ve müenneslik bildiren elif ile hemze yerine geçmektedir. Bu kelime hal olarak nasbedilmişür.
"Kederli" ise, gazabın ileri derecesi demektir. Ebu'd-Derdâ der ki: Esef (keder), gazabın ötesinde ve ondan daha ağır bir durumdur. Esef duyan kişiye denilir. aynı zamanda oldukça kederli demektir.
İbn Abbas ile es-Süddî der ki: Musa, kavminin yaptığından ölürü oldukça üzülmüş halde döndü. Taberî der ki: Yüce Allah ona, İsrailoğullannın yanına dönmeden önce buzağı sebebiyle fitneye düşürüldüklerini haber ver-
di. İşte kızgın dönüşünün sebebi budur.
İbnü'l-Arabî der ki: Musa (a.s) insanlar arasında en çok kızan kişi idi. Bununla birlikte oldukça çabuk sakinleşir ve kızgınlığı geçerdi. Böylelikle bu lıali diğerini telâfi ediyordu.
İbnü'l-Kasım der ki: Ben, Malik'i şöyle derken dinledim: Musa (a.s) kızdığı vakit, başlığından duman çtkar, bedenindeki tüyleri cübbesini yükseltirdi. Buna sebep İse, kızgınlığın kalpte alevlenen bir kor ateş oluşundan dolayıdır. İşte bundan dolayı Peygamber <sav) kızan kimseye yatmasını emretmiştir. Yine kızgınlığı geçmeyecek olursa yıkanmasını istemiştir. Bu kızgınlığını onun yatması dindirir, yıkanması da söndürür. Hz. Musa'nın çabuk kızması, ölüm meleğine tokal vurup gözünü çıkarmasına sebep teşkil etmişti.[283] el-Maide Sûresi'nde (5/26. âyetin tefsirinde) bu hususta ilim adamlarının görüşleri de geçmiş bulunmaktadır.
et-Tirmİzî el-Hakîm de der ki: Uz. Musa'nın böy]e bir davranışı uygun görmesi, kendisinin Kelîmııllah oluşundan dolayıdır. O, adeta kendisine karşı cüretkârca davranan yahut da onu rahatsız edecek bir şekilde kendisine el uzatan kimsenin bu davranışı ile çok büyük bir şekilde haddini aştığını kabul ediyordu. Nitekim, Hz. Musa'nın ölüm meleğine Ruhumu nereden alacaksın dediğini görmekteyiz. Ağızımdan mı, ben onunla Rabbimle münacaat ettim. Yoksa kulağımdan mı, halbuki ben kulağımla Rabbimin kelamını işittim. Yahut elimden mi, halbuki ben elimle Levhaları tuttum. Yoksa ayaklarımdan mı, ben ayaklarımın üzerinde O'nun huzurunda dikilip Tûr'cla O'nunîa konuştum. Yahut gözlerimden mi, yüzüm O'nun nurundan ötürü aydınlanmış bulunuyor. Bunun üzerine ölüm meleği H2. Musa'ya çaresiz ve cevap veremeyecek bir halde geri dönmüştü.
Ebû Davud'un Sünen'inde de Ebu Zer'den şüyle dediği nakledilmektedir: Rasulullah (sav) bize şöyle dedi: "Sizden herhangi bir kimse kızdı mı, eğer ayakta ise, otursun. Şayet kızgınlığı geçerse (mesele yok). Yoksa yatsın"'[284]
Yine Ebû Dâvûd, Ebu Vâil ei-Kaas'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Ur-ve b. Muhammed es-Sa'di'nin yanına girdik. Bir adam onunla konuştu ve onu kızdırdı. Kalktı, sonra da abdest alıp geri döndü ve şöyle dedi: Babam bana dedem Atiyye'den naklen şöyle dediğini anlattı: Rasulullah (sav) buyurdu kî: "Şüphesiz kızgınlık şeytandandır. Ve şüphesiz şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş İse ancak su ile söndürülür. Sizden herhangi bir kimse kızdı mı abdest alsın."[285]
Yüce Allah'ın: "Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü İşler
yapmışsınız" buyruğu, tiz. Musa'nın, kavmini bu sözlerle yerdiğini ifade etmektedir. Yani si;: benden sonra çok kötü bir iş yaptınız.
Ona halel' oldu" tabiri, hem hoşuna gitmeyecek şekilde halef olmasını anlatmak hem de hayırlı bir şekilde ona halef olduğunu anlatmak için kullanılır. İşte bu sebep dolayısıyla; "Ayrılışından sonra ailesi ve kavmi arasında hayır veya şer {iyi veya kötü) bir şekilde ona halef oldu, denilir.
"Rabbinizin emrinin çabuk gelmesini İstediniz hal" Yani, siz Rabbini-zin emri gelmeden önce birşeyler yaptınız ha!
Acele (çabukluk) bir şeyi vaktinden önce yapmak demektir. Bu, yerilen bir huydur. Sür'at ise, bir işi ilk vaktinde yapmaktır. Bu da övülen bir iştir. Yakub der ki: tabiri, bir şeyi vaktinden önce yapmak hakkında kullanılır. ise, kişinin acele etmesini istedim; yani, onu acele davranmaya ittim, anlamına gelir.
"Rabbinizin emri" ise, Rabbinizin tayin ettiği vakti demektir. Yani, O'nun tayin ettiği kırk günlük süreden önce mi hareket ettiniz? anlamına gelir. Bunun: Rabbinizin gazabının çabucak gelmesini mi istediniz? anlamına geldiği söylendiği gibi; Siz, Eabbİnizden herhangi bir emir size gelmeden önce buzağıya ibadette acele mi ettiniz? anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Derken Levhaları bırakıverdi" buyruğu İle ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [286]
1. Hz. Musa'nın Levhaları Bırakması:
"Derkan Levhaları bırakıverdi." Yani o, kavminin buzağıya tapmakta olduklarını, kardeşinin de bu hususta onlara karşı İhmalkâr davrandığını görünce, kızgınlık ve kederinden Levhaları bıraktı, demektir. Bu açıklamayı Sa-id b. Cübeyr yapmıştır. İşte bundan dolayı "haber almak görmek gibi değü-dir" denilmiştir. (BununLa Hz. Musa'ya, kavminin buzağıya tapma fitnesine düştüğünün önceden haber verildiği halde kızmamış olduğuna işaret etmek istemektedir).
Katade'den gelen -eğer sahih ise ki, sahih de değildir- Hz. Musa'nın levhaları bırakması, Levhalarda ümmetine verilmemiş üstün bir faziletin Muham-med (sav)'ın ümmetine verildiğini görmesinden ötürü idi, şeklindeki rivayete iltifat edilmez. Çünkü bu Musa (a.s)'a izafe edilmemesi gereken oldukça bayağı bir görüştür, ibn Abbas (r.a)'dan ise, Levhaların kırılmış olduklarına ve Levhalardan lıerşeye dair açıklamaların kaldırılıp geriye hidayet ve rahmetin kalmış olduğuna dair açıklaması önceden geçmişti. [287]
2. Hz. Musa'nın Levhaları Bırakması, Semâ' Ve Vecde Delil Gösterilmez:
Mutasavvıf cahillerden kimisi bunu, sufilerin sema ve şarkılardan dolayı ileri derecede neşelendikleri vakit elbiselerini atmalarının caiz olduğuna deli} göstermişlerdir. Diğer taraftan onlardan kimisi akit başındayken de elbiselerini alıvermektedir. Kimisi ise, önce elbiselerini parçalamakta sonra atmaktadır. Bu davranışlarının caiz oluşuna Hz. Musa'nın Levhaları bırakmasını delil gösteren bu kimseler derler ki: Bunlar gaybet halindedir. (Vecd içerisinde olup, akıllarım kaybetmişlerdir.) O bakımdan kmanmazİar. Çünkü Musa da kavminin buzağıya tapmasından dolayı kederin etkisi altına girince Levhaları attı ve kırdı. Halbuki yaptığını da bilemiyordu.
Ebu'l-Ferec el-Cevzî der ki: Peki Hz. Musa'nın Levhaları bunları kırmak amacıyla attığı görüşünü kini doğru kabul eder? Kur'an-ı Kerimde onun Levhaları bıraktığından söz edilmektedir. Bu Levhaların kınldığını nerden biliyoruz? Kırıldı, diyelim. Peki, Hz. Musa'nın Levhaları kırmak maksadıyla onları bıraktığını nerden biliyoruz? Onun bu maksatla bıraktığını kabul edecek olsak dahi, Hz. Musa bu durumda gaybet halindeydi deriz. O kadar ki, önünde bir ateş denizi dahi bulunsaydı, ona bile dalardı. Ya bu gibi kimselerin şarkı ve semâ'ı başkalarından ayırt edebildikleri haldeyken ve eğer önlerinde bir kuyu olsa ondan kendilerini koruyabilecek durumda iken, gaybet halinde olduklarını kim doğru kabul edebilir? Hem peygamberlerin halleri bu gibi beyinsizlerin hallerine nasıl kıyas edilir?
İbn Akit'e, bu gibi kimselerin vecde kapjlıp eibiselerini parçalamalarının hükmü hakkında sorulmuş, şu cevabı vermiştir: Bu bir günahtır ve haramdır. Rasulullah (sav) da malların zayi edilmesini yasaklamıştır. Birisi ona: O'nlar yaptıklarına akıl erdiremeyecek haldedirler deyince, şu cevabı verdi: Eğer onlar sema'ın zevkinin etkisine girip bunun sonucunda akıllarının zail olacağını bile bile bu gibi yerlerde bulunacak olurlarsa, elbiselerini yırtmak ve buna benzer yaptıkları fesatlara kendilerini itmiş olduklarından ötürü günahkâr olurlar ve bu halleri dolayısıyla da şeriatın hitabı onlardan kalkmaz. Çünkü onlar, bu gibi yerlere gelmeden önce kendilerini bu hallere götürebilecek yerlerden uzak durmakla mııhalab olunmuşlardır. Tıpkı sarhoşluk veren şeyi içmeleri kendilerine yasak kılındığı gibi. İşle tasavvuf ehlinin -eğer doğru söylüyorlarsa- vecd adını verdikleri bu neşve hali, tabiatların sarhoş olması halidir. Eğer bu halde olduklarını yalan yere iddia ediyorlarsa, ayık
olmakla birlikte mallarını jfsad etmiş olurlar. Her iki durumda da günahtan kurtulamıyorlar. Şüphe bulunan yerlerden uzak durmak ise vacibtir.
"Kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı."
Yani, onu sakalından ve perçeminden tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Hz. Harun, Hz. Musa'dan -Allah'ın salat ve selamı ikisine de olsun- üç yaş daha büyüktü. İsrail oğullan da Hz. Harun'u Hz. Musa'dan daha çok severlerdi. Çünkü o, kızması dahi yumuşak bir kimse idi.
Hz. Musa'nın kardeşinin başından yakalayıp kendisine doğru çekmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının dört te'vili vardır:
1- Böyle bir davranış onlar arasında örf haline gelmişti. Nitekim Araplar, kardeşlerine ve arkadaşlarına İkram ve ta'zim olmak üzere biri diğerinin sakalını tutardı. Bu bakımdan bu davranış zelil düşürmek kastıyla olmamıştır.
2- Hz.Musa'nın Hz. Harun'u bu şekilde yakalayıp çekmesi, ona Levhaİa-rın üzerlerine indirilmiş olduğunu gizlice bildirmek içindi. Çünkü Levhalar Hz. Musa'ya bu münacaatı sırasında nazil olmuş, o da Tevrat'tan önce bu Levhaları İsrailoğullarından gizlemek istemişti. Harun (a.s) da kendisine: Beni başımdan da yakalama, sakalımdan da tutma, diyerek bu şekilde küçük düşürülmüş olduğu izlenimini İsrailoğullarına verip Hz. Musa'nın kendisine gizlice birşey söylemiş olduğu şüphesini uyandırmak istememişti.
3- Hz. Musa'nın kardeşine bunu yapması, Hz. Harun'un da buzağı hakkında yaptıkları şeylerde İsrailoğullan ile birlikte bir meyil taşıdığı düşüncesine sahip olmasından ötürü idi.
4- Hz. Musa, kardeşini durumunun ne olduğunu bilmek için böyle çekmişti. Hz. Harun ise, İsrailoğullan Hz. Musa kendisini küçük düşürdüğünü düşünmelerini istememişti. Böylelikle kardeşine buzağıya tapanların kendisini zayıf gördüklerini ve az kalsın onu öldüreceklerini açıkladı. Hz. Musa kardeşinin mazeretini işitince şöyle dedi: Rabbim, bana ve kardeşime mağfiret buyur. Yani, benim Levhaları bırakmama sebep olan ktzgınlığımı bağışla, kardeşimi de bağışla. Çünkü o, Hz. Harun'un herhangi bir kusuru olmamakla birlikte, onların yaptıklarına gerekli tepkiyi göstermediğinden kusurlu davrandığını sanmıştı. Yani, eğer kardeşimin kusuru varsa ona da mağfiret buyur, onu da bağışla, demek istemiştir.
el-Hasen der ki: Harun müstesna hepsi de buzağıya tapınışlardı. Zira orada Musa ile Harun (ikisine de selam olsun) dışında mü'min bir kimse olsaydı, Hz. Musa Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla! demekle yetinmez, onların dışındaki diğer mü'minlere de dua ederdi.
Şöyle de açıklanmıştır: O, kardeşine yaptığından ötürü kendisi için mağfiret dilemişti. Zira, Hz. Musa kardeşine bu işi kızdığından dolayı yapmıştı. Kızmasının sebebi ise, kardeşinin kendisine gelip ona meydana gelen olayları anlatmaması idi. Çünkü Hz. Musa o takdirde geri dönüp yaptıklarını düzeltme yoluna gidecekti. Bundan dolayı Hz. Musa şöyle demişti: "Onları sapıklıkta gördüğünde bana uymaktan (yahut arkamdan gelmekten) seni ne alıkoydu" (Tâ-Hâ, 20/92-93) demişti.
Hz. Harun da öldürülmekten korktuğu için kaldığını açıklamıştı. Böylelikle âyet-i kerime münkeri değiştirmeye kalkışmak halinde öldürüleceğinden korkan kimsenin susabileceğine delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/21-22. âyetlerin, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
İbnü'l-Arabî der kt: Bu âyet-i kerimede -bazı kimselerin yanlış iddiaları gibi- kızgınlığın ahkâmı değiştirmeyeceğine delil vardır. Musa (a.s)'ın kızgınlığı, fiillerinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır. Aksine onun tîiUeri normal mecrasında akıp gitmiş, Levhaları bırakmış, kardeşine sitem etmiş, bir meleğe tokat vurmuştur.., el-Mehdevî der ki: Çünkü Hz. Musa'nın gazabı Allah içindi. İsrailoğullarına ses çıkarmayışı ise, birbirleriyle savaşmalarından, parçalanıp dağılmalarından korkması idi.
'Dedi ki: Ey anamın oğlu." Hz. Harun, Hz. Musa'nın anne baba bir kardeşi idi. Ancak, bu ifade yumuşatıcı ve kendisine şefkat etmesini sağlayıcı bir tabirdir. ez-Zeccâc der ki: Hz. Harun'un, Hz. Musa'nın anne bir kardeşi olduğu söylenmiştir. Âyet-i kerimedeki; Anam" kelimesi, hem "mim" harfi üstün olarak, hem de esrelı olarak okunmuştur. Bunu üstün okuyan; "Anamın oğlu" kelimesini; "Onbeş" gibi tek bir isim olarak kabui etmiştir. Bu da: "Ey onbeş kişi geliniz" demek gibidir. "Mim" harfini esreli olarak okuyan kimse ise önce bu ismi mütekeltim zamirine muzaf yapmış, ondan sonra da izafet ya'sını hazfetmiş olur. Çünkü, nidanın hazf üzere mebni olduğu kabul edilmiştir. "Mim" harfinin esresinin kalması ise orada hazfedilmiş izafete delil teşkil etmesi içindir. Yüce Allah'ın: "Ey kullarım" (ez-2umer, 39/10) buyruğu gibidir. Nitekim bunun böyle olduğuna İbn es-Semeyka'nm; "Ey anamın oğlu" şeklinde aslına uygun olarak "ye" harfini tesbit ile okuyuşu delil teşkil etmektedir.
el-Kisaî, el-Ferra ve Ebu Ubeyd derler ki: "Mim" harfinin üstün olarak okunuşunun takdiri: "Ey anamın oğlu" şeklindedir. Basralılar ise bu yanlış bir görüştür, derler. Çünkü, "elif aslında hafif bir harftir, hazfedilmez. Fakat burada Hz. Musa, her iki ismi tek bir isim kılmıştır.
el-Ahfeş ile Ebu Hatim ise; "h Ey anamın oğlu" şeklinde esreli okuyuş; "Ey kölemin oğlu gel," demeye benzer ki, bu şaz bir söyleyiştir, böyle bir okuyuş ise uzak bir ihtimaldir. Ancak, bu şekildeki okuyuş, izafeti sana (yani, mütekellimin kendisine) yapılan hallerde uygundur. Sana İzafe olunan şeye izafeye gelince; yufte Ey kölemin oğlu ve ey kardeşimin oğlu" denmesi uygundur. Arapların; "Ey anamın oğlu, ey amcamın oğlu," şeklindeki ifadeyi caiz görmeleri ise, çokça kuşanılmasından ötürüdür.
ez-Zeccâc ile en-Nehhâs derler ki: Ancak bu kullanımın güzel ve uygun bir açıklaması vardır. Anne ile birlikte oğul ve amca ile birlikte oğul tabirinin kullanılması tek bir isim kabul edilir ve bir kimsenin; "Ey onbeş kişi geliniz," demesi gibidir. Burada; "Ey oğul, ey köle," kelimesinden "ya" harfi hazfedildiği gibi hazfedilrniştir.
"Bu kavim beni gerçekten zayıf buldular." Beni güçsüz kabul ettiler ve beni 2ayır" saydılar. "Neredeyse" azkalsııı "beni öldüreceklerdi bile."
Buradaki; Beni öldüreceklerdi" kelimesi, geniş zaman (muza-ri) fiil olduğundan dolayı iki "nun" iledir. Kur'an'ın dışındaki söz ve konuşmalarda bu iki "nun"un idğam edilmesi caizdir.
Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma"
yani, bu sebeple onları sevindirme. ; gerek din, gerekse dünya hususlarında kardeşine isabet eden musibetler dolayısıyla sevinmeyi ifade eder. Bu haramdır ve yasak kılınmıştır. Hadis-i şerifte Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: "Sen, kardeşinin musibetine sevindiğini açığa vurrna. O takdirde Allah ona afiyet verir ve seni de belâlara duçar kılar."[288]
RasuîuSlah (sav) da başına düşmanlarım sevindirecek iş gelmesinden dolayı Allah'a sığınır ve şöyle dua ederdi:
Allah'ım ben Senden kazanın kötüsünden, bedbahtlık veren şeylerin bana gelip yetişmesinden ve başıma gelen musibetlerden dolayı da düşmanlarımın sevinmesinden Sana sığınırım." Bu hadisi Buharı ve başkaları rivayet etmiştir.[289] Şair de şöyle demiştir:
"Zaman bazı kimseler aleyhine musibetlerini çekecek olsa, Diğer başkalarının çevresine çöker. Bizim musibetlerimize sevinenlere de ki: Ayılın Musibetinize sevinenler de bizim karşılaştığımızın benzeriyle karşılaşacaklardır."
-Bu kelimeyi- Mücahid ile Malik, şeklinde "te" harfini nasb ile ve "mim"i de üslün olarak okumuşlar ve "Düşmanlar" kelimesini ise mer-iu' olarak okumuşlardır. Yani: Sen bana kendisi sebebiyle düşmanlarımın sevineceği bir iş yapma. Yani, senin bana yapacağın bir iş dolayısıyla onlar sevinmesinler.
Yine Mücahid'den; şeklinde "te" ve "mim" harfleri üstün ile; "Düşmanlar" kelimesini de nasb ile okumuştur. İbn Cinnî der ki: Yani, Rabbim, Sen düşmanları bana sevindirme, anlamına gelir. Bunun caiz oluşu, yüce Allah'ın: "Allah onlarla alay eder" (el-Bakara, 2/15) buyruğu ve benzerlerinin de uygun oluşundan dolayıdır. Sonra da asıl maksada dönerek "düşmanlar" anlamındaki kelimeyi kendisiyle nasbettiği bir fiili takdir etmiştir. Adeta: Başkalarını yani düşmanları bana gelecek musibetlerle sevindirme, demiş gibidir.
Ebu Ubeyd der ki: Ben Humeyd'den; şeklinde "mim" harfini es-reli olarak okuduğunu naklediyorum. en-Nehlıâs der ki: Ancak bu okuyuşun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Çünkü eğer bu fiil; den geliyor ise, ( ölü ) demesi gerekirdi. Eğer den geliyor ise, bu sefer -"te" harfi öt-reli "mim" harfi de esreli olmak üzere-; demesi gerekirdi.
Hz. Harun'un: "Ve beni o zalimler güruhu ile bir tutma* ifadesine gelince, Mücahid der ki: Yani sen beni buzağıya tapanlarla bir kabul etme, demektir.
'Dedi ki: Rabbim! Benî de kardeşimi de bağışla, bîzl rahmetine al. Sen rahmet edenlerin en merhametli olanısın." Bu buyruğa dair açıklamalar ise daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/286. âyet 9. başlık v.d.) [290]
152. Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablcrİnden bir gazap, dünya hayatında da bir hürlük erişecektir. Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.
153. Kötülükler işleyip ondan sonra tevbe ve iman edenlere ise, şüphe yok ki Rabbin bunun ardından Gafurdur, Rahimdir.
şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazap" yani Allah'tan bir ceza, "dünya hayatında da bir horluk erişecektir." Çünkü onlar biribirlerini öldürmekle emrolunmuşlardı. Buradaki horluğun cizye ödemeleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak bu anlama gelmesi, uzak bir ihtimaldir. Çünkü cizye kendilerinden alınmamıştır. Onların soyundan gelenlerden alınmıştır.
Diğer taraftan şöyle denilmektedir: Bu ifadeler de Hz. Musa'nın söylediği sözler arasındadır. Yüce Allah bunları onun sözleri olarak bize haber vermekte ve burada onun sözleri sona ermektedir. Daha sonra yüce Allah: "Biz iftira edenleri işte böyle cezalandırırız" diye buyurmaktadır.
Hz. Musa'nın söylediği bu sözler, buzağıya tapanlar kendi kendilerini (birbirlerini) öldürmek suretiyle tevbe etmelerinden önce söylenmişti. Onlar tevbe edip, Allah da -el-Bakara Sûresi'nde (2/Ş4. âyetin tefsirinde) açıklaması geçtiği gibi- büyük çapta öldürmelerden sonra onları affedince, kendilerine aralarından öldürülenlerin şehid olduğunu, hayatta kalanların da günahlarının bağışlanmış olduğunu haber vermişti.
Şöyle de denilmiştir: Aralarında kalplerine buzağının yani sevgisinin içi-rildiği ve tevbe etmeyen bir takım kimseler vardı. İşte yüce Allah'ın: "Şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere..." buyruğu ile kastedilenler bunlardır.
Yine denildiğine göre bu buyrukla Hz. Musa'nın inikattan dönüşünden önce ölenler kastedilmektedir. Bununla çocuklarının kastedildiği de söylenmiştir. B' it.e, Kurayzalılar ile Nadiroğullarının başına gelen olayları işaret etmektedir. Yani, onların çocuklarına... (bir gazab ve dünyada bir lıorluk) erişecektir, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız." Yani, bunlara yaptığımızın bîr benzerini İftira edenlere yaparız. Malik b. Enes -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der: Ne kadar bid'atçi varsa, mutlaka zilletin onun tepesinde olduğunu görürsün. Daha sonra yüce Allah'ın: "Şüphesiz buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden bir gazap... erişecektir" buyruğundan itibaren "Biz, iftira edenleri işte böyle cezalandırırız." Yani, bid'atçileri böyle cezalandırırız, diye okuyup açıklamıştır.
Denildiğine göre Hz. Musa, buzağıyı boğazlamakla emrolunmuş, onu kestiğinde de kanı akmış, daha sonra eline aldığı törpü ile onu torpilleyip kan ile birlikte denize atmıştı. Daha sonra da bu sudan içmelerini emretmişti. Buzağıya tapıp da sevgisi kalbine tçirilrmş olanın bu hali, dudaklarında açığa çıkmıştı. Bununla buzağıya tapanları öğrenmiş oldu. Yine buna dair açıklamalar dalıa önceden el-Bakara Sûrest'nde (2/93. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Sonra yüce Allah, şirk ve diğer günahlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul buyuracağım haber vermektedir. Buna dair açıklamalar da önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.
"Kötülükler" yani, küfür ve çeşitli masiyetler "işleyip ondan sonra" yani bunları işledikten sonra "tevbe ve iman edenlere ise, şüphesiz Rabbin bunun ardından" yani tevbe etmelerinden sonra "Gafurdur, Rahimdir." [291]
154. Musa'nın öfkesi susunca Levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rab-lerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı.
"Musa'nın öfkesi susunca" yani, öfkesi dinince demektir. Muaviye b. Kur-ra da burada "susunca" anlamına gelen; kelimesini "nun" ite, Dinince, sükûn bulunca" diye okumuştur. Sükût'un (susmanın) aslı zaten sükûp bulmak ve kendisini çekmek ve uzak durmak demektir. Meselâ " vadi üçgün aktı, sonra sükûn buldu" denilince, akması durdu demek olur. İkrime der ki: "Musa'dan gazabın susması" maklub ifadelerdendir. Yani, parmağı yüzüğe soktum ile yüzüğü parmağa soktum (taktım) ifadeleri gibidir. Yine başlığımı başıma soktum İle başımı başlığıma soktum, demek gibidir. "Levhaları aldı" yani, onları bıraktı. "Onlardaki yazıda Rablerindcn korkanlara hidayet ve rahmet vardı." Sapıklıktan hidayet ve azaptan bir rahmet vardı, demektir.
Neshi Bir kitapta bulunan yazıyı öbürüne aktarmak demektir. İkinci nüshanın kendisinden yazıldığı asla da, ondan yapılan kopyaya da nüsha denilir. Denildiğine göre Levhalar parçalanınca, Hz. Musa kırk gün oruç tuttu. Bu sefer, o Levhalar ona iki Levha İçerisinde geri verildi. Onlardan hiçbir şey de kaybolmadı. Bunu İbn Abbas nakletmiştir.
el-Kuşeyrî der ki: Buna göre "onlardaki yazıda (nüshada)" ifadesi şu anlama gelir: Kınlan levhalardan yeni levhalara kopya edilip istinsah edilenlerde bir hidayet ve bir rahmet vardır.
Ata ise, onlardan geri kalanlarda (bir hidayet ve bir rahmet vardır) diye açıklamıştır. Çünkü geriye bu Levhalardan yalnızca yedide biri kalmış, yedide altısı kaybolmuştu. Ancak, hudut ve ahkâma dair herhangi bir şey gitmemişti.
"Onlardaki yaztda (nüshasında)" ifadesinin anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Hz. Musa'ya Levlıi Mahfuz'dan istinsah edilip yazılanda bir hidayet vardır. Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Ona yazılan şeylerde bir hidayet ve bir rahmet vardır. O bakımdan, ayrıca kendisinden istinsah edilecek bir asla ihtiyaç yoktur. Bu da bir kimsenin: Filan kimsenin söylediklerini istinsah et, demeye benzer ki, bu onun söyied iki erini kitabında kaydet, yaz anlamına gelir.
"Rablerinden korkanlara hidayet ve rahmet vardı."
"Rablerinden" kelimesindeki "lam" harfi ile İlgili olarak üç görüş vardır:
Kûfelilere göre bu zaiddir. el-Kisaîder ki: el-Ferezdak'dan dinleyenlerden birisi bana şunları söylediğini naklctmiştir: "Ona yüz dirhem nakit ödedim" ifadesi, "lam"sız olarak; "Ona nakit ödedim," demekle aynı anlamdadır.
Buradaki "lam"ın "lam-ı ecl (sebeplilik bildiren lam)" olduğu da söylenmiştir. Yani, riyakârlık olsun ve başkaları duysun dîye değil de Rableri için, Rablerinden korkan kimseler için... anlamındadır. Bu açıklama da el-AMeş'den nakledilmiştir. Muhammed b. Yezid ise der ki: Buradaki "lam," bir mastara taalluk etmektedir. Yani: "Korkulan Rableri için olan kimselere..." demek olur.
Şöyle de denilmiştir: Mef'ul, korkanlara tabirindeki... lara anlamını veren ism-i mevsııİ önceden geçtiği için "lam" harfinin gelmesi güzeldir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:"Eğer rüya yorumunu yapabiliyorsanız..." (Yusuf, 12/43)
Burada ma'mul (olan "rüya" anlamındaki kelime) tekaddüm edince -ki bu da aynı zamanda mef uldür- fiilin ameli zayıfladığından dolayı geçişsiz fiil durumuna düşmüştür. (O bakımdan mefulün başına "lam" harfi gelmesi güzel düşmüştür.) [292]
155. Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş sarsıntı yakalayınca dedi ki: "Rabbim, eğer dikseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak mı edeceksin? Zaten o ancak Senin fitnemi ir. Sen onunla kimi dilersen saptırır, kimi dilersen hidayete erdirirsin. Sen bizim ve-limizsin. O halde bizi bağışla, bize merhamet buyur. Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısm."
Yüce Allah'ın: "Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş
adam seçti" buyruğunda birisi;"( mJ» ): Kavminden" kelimesi, diğeri de "Yetmiş" anlamındaki kelime olmak üzere iki mef'ul vardır. Bunlardan birincisinden; "...den" anlamındaki edai hazfedil mistir. Sibeveyh şu beyiü-ni nakletmektedir:
"(Kışın) oldukça fırtınalı rüzgârlar estiği vakit,
Cömertlik ve açık ellilikle (iyilikle) seçilen adamlar bizdendir."
Bir çoban da bir adamı överken şunları söylemiştir:
"Seni seçtim insanlar arasından huylan bozulduğu vakit Ve kendisinden birşeyler vermesi umulan artık cömertlikten vazgeçecek hale geldiğinde."
Kurtubî bu iki beyiti de birinci mePulün başında harf-i çerin hazfedilmiş olduğuna örnek olmak üzere göstermiştir).
Çoban bu son beyitinde; "Seni insanlar arasından seçtim," demek istemektedir.
"Seçti" kelimesinin asli; şeklindedir. Ancak, "ya" harfi hareke alıp ondan önceki harfin harekesi de fetlıa olduğundan dolayı "elife kalbedilmiştir. "Dedi ve sattı," fiilleri gibi.
"Onları o müthiş sarsıntı yakalayınca" yani ölünce.
Sarsıntı (er-Racfe), sözlükte şiddetli zelzele demektir. Ölünceye kadar zelzeleye uğratıldıkları da rivayet edilmektedir.
"Dedi ki: Rabbim, eğer dikseydin onları da beni de daha önce helak ederdin." Yani, öldürürdün. Nitekim yüce Allah (helak kelimesini öldürmek anlamında kallanarak) söyle buyurmaktadır: "Eğer bir erkek ölür de..."(,en-Nisa, 4/176).
"Beni de" ifadesi ("onları" kelimesine) atfedilmiştir. Yani: Eğer Sen dilemiş olsaydın İsrail oğullarının gözü önünde -beni itham etmesinler diye-Mİkat'a onlarla birlikte çıkmadan önce bizi Öldürebilirdin.
Ebu Bekr b. Ebi Şeybe der ki: Bize Yahya b. Saîd el-Kattan anlattı. O, Süf-yan'dan, o, Ebu îshâk'tan, o, Umame b. Abd'dan, o, Ali (r.a)'dan dedi ki: Musa ile Harun -Allah'ın salat ve selamı ikisine de olsun- yola koyuldular. Onlarla birlikte -Harun'un iki oğlu olan Şebber ve Şebir de beraber gitmişti-. Üzerinde bir sedir bulunan bir dağa vardılar. Harun o sedirin üzerine çıkınca ruhu kabzedildi. Musa kavmine geri döndüğünde: Onu sen öldürdün dediler. Çünkü onun yumuşaklığı, onun güzel huyu dolayısıyla sen bizi kıskandın. -Böyle veya buna benzer bir söz söylediler-. Burada şüpheye düşen Süryan'dır, (Musa) bunun üzerine dedi ki: Onun iki oğlu benimle beraberken nasıl olur da onu ben öldürürüm? Sonra: Aranızdan dilediğinizi seçiniz dedi. Onlar da her Sıbt'dan on kişi seçtiler. Ali (r.a) dedi ki: İşte yüce Allah'ın: "Musa, tayin ettiğimiz vakit İçin kavminden yetmiş adam seçti" buyruğunda anlatılan budur. Bu yetmiş kişi Hz. Harun'un cesedinin yanına gidip, seni kim öldürdü Ey Harun, dediler. O, şöyle dedi. Kimse beni Öldürmedi, Allah benim canımı aldı. Bu sefer, Ey Musa, sana isyan edilmiyor (karşı çıkılmıyor) dediler. Bu sefer sarsıntı onları yakaladı, sağa sola gidip gelmeye başladılar. Hz. Musa da şöyle diyordu: "Eğer dileseydln onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak mı edeceksin? Zaten o ancak Senin fîtnendir." Hz. Ali devamla dedi ki: Bunun üzerine Allah'a dua etti, Allah da onları diriltti ve onların hepsini peygamber kıldı.
Şöyle de denilmiştir: Sarsıntının onlan yakalamasının sebebi, "açıkça bize Allah'ı göster" demelerinden dolayı olmuştu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hani: Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla iman etmeyiz demiştiniz? O anda siz bakıp dururken yıldırım sizi çarprot." (el-Bakara, 2/55) Nitekim bunun açıklaması el-Bakara Sûresi'nde (2/55. âyet, 3- başlık ve devamında) önceden geçmiş idi.
İbn Abbas ise derki: Sarsıntının onları yakalamasının sebebi, buzağıya tapınmasına razı olmamakla birlikte, tapanları engellemeye kalkışmamalarıdır.
Şöyle de denilmiştir: Bu yetmiş kişi, açıkça bize Allah'ı göster diyenlerden başkalarıdır. Vehb de der ki: Bunlar ölmediler Takat heybetten dolayı sarsıntı onları aldı ve eklemleri neredeyse birbirlerinden kopacaktı. Musa (a.s) da öleceklerinden korktu. Yine el-Bakara Sûresinde onların bir gün ve bir gece süreyle öldüklerine dair açıklaması da geçmiş idi. Onların sarsıntı ile alınmalarının sebebi hakkında bundan başka görüşler de ileri sürülmüştür. Hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın: "Bizi helak mı edeceksin" buyaığundaki sorudan kasıt, calıt (inkâr)'dır. Yani sen, böyle bir şeyi yapmazsın. Arap dilinde bu gibi kullanımlar pek çoktur. Şayet bu sorudan maksat nefîy İse, o vakit olumluluk anlamı çıkar. Şairin şu beyi tinde olduğu gibi:
"Siz, bineklere binenlerin en hayırlılara değil misiniz?
Ve bütün âlemler arasında avuçlarının el ayaları en bol verenler?.."
Bu sorunun, dua ve talep anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, sen bizi helak etme diye dua etmiş bu arada da kendisine izafette bulunmuştur. Oysa maksat, sarsıntıdan ölen kimselerdir. cJ-Müberred der ki: Sorudan kasıt, ta'zim kastıyla soru sormaktır. Yani: Bizi helak etme! demek istemiş gibidir. Zaten Hz. Musa, Aliah'ın hiçbir kimseyi başkasının günahı dolayısıyla helak etmeyeceğini biliyordu. O bakımdan, onun bu sözü, Hz. İsa'nın: "Şayet onlara azap edersen, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır" (el-Maİde, 5/118) buyruğuna benzemektedir. Buradaki "beyinsizlerden kastın, o yetmiş kişi oldukları söylenmiştir. Yani: Sen bu beyinsizlerin "bize Allah'ı açıkça göster" dediklerinden ötürü tsrailoğullarını helak eder misin?
"Zateno ancak Senin fitnendir." Yani bu, yalnız ve yalnız Senin sınaman, Senin denemendir. "Fitne"yi yüce Allah'a İzafe etmiş, kendisine izafe etmemistir, Nitekim Hz. İbrahim'in: "Ve ben hasta olduğum zaman bana O şifa verir" (eş-Şuara, 26/80) buyruğunda hastalığı kendisine, şifayı da yüce Allah'a izafe etmesine benzemektedir. (Hz. Musa ile birlikte Hz. Hızır'ı aramaya giden) Yûşa da: "Onu (balığın durumunu sana) söylememi bana şeytandan başkası unutturmadı" (el-Kelıf, 18/63) demiştir. Hz. Musa, bu sözleri söyleme* yi yüce Allah'ın kendisine: "Gerçekten Biz kavmini senden sonra fitneye düşürdük" (Tâ-Hû, 20/85) buyruğundan anlamış idi.
Hz. Musa kavmine geri dönüp böğüren buzağının kendisine ibadet edilmek üzere dikilmiş olduğunu görünce: "Zaten o ancak Senin fîtnendir. Sen onunla" yani o fitne sebebiyle "kimi dilersen saptırır, kimi dilersen hidayete erdirirsin" demişti. Bu da Kaderiyenin görüşünü reddetmektedir. [293]
156. "Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz. Çünkü biz Sana döndük." Buyurdu ki; "Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere, bir de âyetlerimize iman edenlere, İşte onlara yazacağım."
Yüce Allah'ın: "Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz." Yani, kendisi sebebiyle bilim için hasenatın yazılacağı salih ameller işleme başarısını (dünyada) ver. Âhirette de bunların mükâfatını bize ver. "Çünkü biz Sana döndük." Sana tevbe ettik. Bu şekildeki açıklamayı, Mücahid, Ebu'1-Âli-ye ve Katade yapmıştır.
"Dönmek," tevbe etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/62. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Buyurdu ki: Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım." Yani, azabımı hakedenlere veririm. Bu da şu demektir: Bu sarsıntı ve yıldırım Benden geien bir azaptır, kimi dilersem onu bu azaba çarptırırım. "Kimi dilersem" iradesinin, kimi saptırmayı dilersem... elemek olduğu da söylenmiştir.
"Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır" buyruğu, rahmetin umumi olduğunu, yani sonsuz olduğunu anlatmaktadır. Bu da şu demektir: Rahmetime kim girerse girsin onu da kapsamına alır. Rahmetim onu kapsamaktan aciz değildir.
Şöyle de açıklanmıştır: Benim rahmetim bütün mahlukatı kuşatmıştır. Öyle ki hayvanın bile bir merhameti, yavrusuna bir şefkati vardır. Müfcssir-ler der ki: İblis de dahil olmak üzere her şey bu âyet-i kerime dolayısıyla ümit-var olmuş, o da: Ben de bir şeyim demiştir: Bunun üzerine yüce Allah: "Onu sakınanlara... yazacağım" diye buyurdu. Yahudilerle hıristiyanlar: Diz de sakınanlarız deyince, yüce Allah (bir sonraki âyet-i kerimede geçtiği üzere): "Onlar ki... Ümmî Peygamber olan O Rasule uyarlar" diye buyurdu. Böylelikle âyet-i kerimenin baş tarafındaki umumu kapsayıcı özelliği, rahmet belli nitelikteki kimselere hasredilerek umum ifade'etmekten çıkmakladır. Yüce Allah'a hamd olsun. Hanımad b. Seleme, Ata b. evSaib'den, o, Said b. Cü-beyr'den, o, İbn Abbas'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Allah rahmetini bu ümmete yazmıştır. [294]
157. "Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı bulacakları, kendilerine iyiliği emreden, onları kötülüklerden alıkoyan, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılan, sırtların-dakl ağır yükü ve üzerlerindeki zincirleri indiren ümmî peygamber olan o Rasûl'e uyarlar. Ona iman edenler, onu yüceltenler, ona yardım edenler ve onunla İndirilen nura tabi olanlar; İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir,"
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız: [295]
1. Yüce Allah'ın İsrailoğullanna Ve Bu Ümmete Lütufları:
Yahya b. Rbi Kesir, Nevf el-Bikâlî el-Himyerî'den şöyle dediğini rivayet eder: Musa (a.s) Rabbi tarafından tayin edilen vakit için kavmi arasından yetmiş kişi seçince, yüce Allah Hz, Musa'ya şöyle buyurdu: Yeryüzünü size hem bir mescid, hem de bir temizlenme aracı kılayım. Namaz vaktine nerede erişirseniz orada namazınızı kılacaksınız. Ancak tuvalet, hamam veya kabir müstesna. Sekîneti kalbinize yerleştireceğim. Tevrat'ı ezberden okumanızı sağlayacağım. Sizden, her bir erkek, her bir kadın, hür, köle, küçük büyük herkes ezberinden okuyacak.
Hz. Musa bunları kavmine aktarınca şöyle dediler: Biz ancak havralarda namaz kılmak istiyoruz. Ayrıca sekineti (Allah'ın huzur ve sükûnunu) kalplerimizde taşıyamayız. O bakımdan, önceden olduğu gibi bunun tabutta kalmasını istiyoruz, Diğer taraftan Tevratı ezberden okumaya gücümüz yetmez. Biz ancak bakarak Tevratt okumak istiyomz. Bunun üzerine yüce Allah: "Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır, onu sakınanlara... yazacağım" buyruğundan itibaren "işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" diye buyurdu ve bunları bu ümmete verdi. Bunun üzerine Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim o halde beni o ümmetin peygamberi kıl. Yüce Allah, onların peygamberleri kendilerinden olacaktır, dedi.
Bu sefer Uz. Musa, Rabbim beni onlardan kıl, dedi. Yüce Allah, onlara asla yeu'şemeyeceksin deyince, Hz. Musa şöyle dedi: Rabbim, ben İsrailoğul-larının temsilci heyeti ile huzuruna geldim, bize vereceğin ikramı başkalarına verdin. Bunun üzerine yüce Allah; "Musa'nın kavminden de hakka yönelten ve gereğince adaletle hükmeden bir topluluk vardır" (el-A'rat, 7/159.) diye buyurdu, Hz. Musa da buna razı oldu.
Nevf, devamla der ki: İşte bunun için İsrailoğuEları heyetine yapacağı ikramı size veren Allah'a haınd edin.
Ebu Nuaym da bu olayı, el-Evzaî'nİn rivayetinden şöylece nakletmektedir: Bize Yahya b. Ebi Amr es-Seybânî anlattı, dedi ki: Bana Nevf el-Bikâlî anlattı. 6, bir öğüde başladı ms şöyle derdi: Siz daha gayb âlemindeyken sizi koruyan, hakettiğiniz paydan ayrıca sizin için birşeyler aian ve başkalarına verilecek olan ikramları size ayırana hanıd etmez misiniz? Şöyle ki Musa (as) îsrailoğullan heyeti ile gidince, Allah onlara şöyle buyurdu: Ben yer yüzünü size mescid kıldım. Orada nerede namaz kılarsanız namazınız kabul edilecektir. Ancak üç yer müstesna. Orada namaz kılan kimselerin namazını kabul etmeyeceğim. Bunlar kabristan, hamam ve tuvalettir.
Onlar hayır, biz namazımızı yalnız havrada kılmak İstiyoruz, dediler.
Bu sefer yüce Allah: Toprağı -su bulamadığınız takdirde- sizin için temizlenme aracı kıldım. Onlar yine hayır, sudan başkasını kabul etmiyoruz, dediler.
Yine yüce Allah: Ben kişi tek başına namaz kılacak otursa, onun namazının kabul edileceğini size ikram ediyorum. Onlar yine hayır, cemaatla olmazsa olmasın, dediler. [296]
2. Ommî Peygamber Olan Rasul'e Uyanlar:
"Ümmî Peygamber olan o Rasul'e uyarlar" anlamındaki bu lafızlar, önceden de belirttiğimiz gibi, yüce Allah'ın: "Onu sakınanlara... yazacağım"
buyruğunda görülen yahudi ve htristiyaniann bu hükümde ortaklıkJarını kapsam dışında bırakmaktadır. Böylelikle bu vaad, yalnızca Muiıammed (sav)'ın ümmeti hakkında sözkonusu olmuştur. Du açıklamayı İbn Abbas, İbn Cübeyr ve başkaları yapmıştır. "Uyarlar" yani, şeriatinde, dininde ve getirdiği hususlarda ona uyarlar demektir.
Rasul ile Nebi (peygamber) iki anlamı ifade eden iki ayrı isimdir. Rasul, Nebi'den daha özel (dar kapsamlı) dır. Rasul'ün (âyetin nazmında) önce zikredilmesi ise, risalete verilen önemden dolayıdır. Yoksa mana itibariyle nübüvvet önce gelir. Bundan dolayı Rasulullah (sav), e!-Berâ (b. Âzib) Hz. Peygamberin (kendisine öğrettiği duayı tekrarlarken): "Ve gönderdiğin Rasulüne" deyince, Hz. Peygamber ona: "De ki: Rasul olarak gönderdiğin peygamberine iman ettim" diye düzeltmiştir. Bu hadisi Buhârî, Sahih'inde zikretmektedir.[297]
Aynı şekilde (Berâ'nın ifade ettiği gibi): "Gönderdiğin Rasulüne" ifadesinde risalet kelimesi tekrar edilmektedir. Bu ise, aynı anlama gelir. O vakit bu aynı anlamı ifade eden haşv (gereksiz söz) olur. Oysa, Hz. Peygamberin düzelttiği şekilde: "Rasul olarak gönderdiğin peygamberine" ifadesi böyle değildir. Bunlarda tekrar sözkonusu olmamaktadır. O halde, her bir Rasul, Ne-bi'dir. Şu kadar var ki, lıer bir Nebi, Rasul değildir. Zira, Rasul ile nebi umumi bir husus olan "Nebe' (haber almak)" de ortaktırlar. Ancak hususi bir bakımdan da ayrıdırlar. Bu ise risaiettir. Buna göre "Muhammed Allah tarafından gönderilmiş bir Rasul'dür" diyecek olursak, bu onun Alİah'ın Nebisi ve Rasulü olduğu manasını ihtiva eder. Onun dışındaki diğer peygamberler -Allalı'ın saiat ve selamı üzerlerine olsun- de böyledir. [298]
3. Ümmî:
Yüce Allah'ın zikrettiği "Ümmî" sıfatı, ümmî olan ümmete mensub olan demektir. Yani, asıl doğduğu hali üzere devanı eden okumayı ve yazmayı öğrenmeyen ümmet anlamına gelir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştır.
İbn Abbas (r.a) i,se der ki: Sizin peygamberiniz ümmî idî. Ne okurdu, ne yazardı, ne de hesap yapardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Sen bundan önce hiç bir kitap okumuş değildin, sağ elinle de onu yazmamıştın." (el-AnkebiK, 29/48) Sahih-(i Buharı) de İbn Ömer'den rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuş: "Biz, ümmî bir ümmetiz. Ne yazarız, ne de hesap yaparız."[299] Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sav), Um el-Kurâ (Şehirlerin anası) olan Mekke'ye nisbel edilerek Ummî denilmiştir. Bu açıklamayı en-Neh-hâs kaydetmektedir. [300]
4. Tevrat Ve İncil'de Üz. Peygamber'in Müjdelenmesi:
Yüce Allah'ın: "Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazdı bulacakları...ümmî peygamber olan o Kasul'e uyarlar" buyruğu ile ilgili olarak Buharı şu rivayeti kaydeder: Bize Muhammet! b. Sinan anlattı, dedi ki; Bize, Fuleyh anlattı, dedi ki, bize Hilal anJattı. O, Ata b. Yesar'dan (dedi ki): Abdullah b. Amr b. el-As ile karşılaştım, şoyie dedim: Bana Rasulullalî <sav)'ın Tevrat'taki niteliklerini bildir. O şöyle dedi: Bildireyim. Allah'a yemin ederim o, Tevrat'ta, Kur'an-ı Kerim'de yer alan bazı sıfatları ile nitelendirilmiştin "Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik." (el-Alızab, 33/45) Bir de ümmîlere bir koruyucu sığınak olarak sen benim kulum, rasulümsün. Ben sana el-Mütevekkil adını verdim Sen, ne sert ne kabasın. Çarşı pazarlarda da bağınp çağırmazsın. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, ama affeder ve bağışlar. Yüce Allah da onun vasıtasıyla "la ilahe illallah" demeleri suretiyle o eğri milleti doğrultmadıkça, onun vasıtasıyla kör bir takım gözleri, sağır bir takım kulakları ve Örtülü kalpleri açmadıkça canını almayacaktır.[301]
Buhârî'den başka kitaplarda da şöyle denilmektedir: Ala dedi ki: Sonra ben Kâ'b ile karşılaştım, ona bu hususta soru sordum. Tek bîr harf dahi ayırma-dılaı'. Ancak, Kâ'b kendi şivesi ile; "Örtülü kalpler, sağır kulaklar ve kor gözler (kelimelerini değiştirerek)" söyledi.[302]
îbn Atiyye der ki: Zannederim bu ya bir vehm (ravinin yanılması )dır, ya-hutta bunlar Arapçaya uymayan bir söyleyiştir. Kâ'b'dan da bunu şöyie dediği rivayet edilmektedir: "Örtülü kalpler, sağır kulaklar ve kör gözler..."
Ta bert der ki: Bu, Hİmyeılilerin bir şivesidir. Ka'b ayrıca Peygamber (sav)'ın nitelikleri arasında şunu da zikretmektedir: Onun doğum yeri Mekke'dir. Hicret edeceği yer Tâbe'dir (Medine-i Münevvere'nin bir adı). Mülkü Şam'dadır. Ümmeti hamd edenlerdir. Onlar, her halde ve her konumda Allah'a hamd ederler. Azalarını (abdest alarak) yıkarlar ve bacaklarının ortalarına kadar peştemallerini uzarlarını) bürünürler. Onlar, güneşe riayet ederler. Namaz vakti nerede girerse bir çöplükte olsa dahi orada namazlarını kılarlar. Onların savaş esnasındaki saf saf dizilmeleri namazdaki dizilişleri gibidir. Datıa sonra yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever" (es-Saf, 61/4) âyetini okudu. [303]
5. Hz. Peygamberin Emir Ve Yasaklarının Mahiyeti:
"Kendilerine İyiliği emreden, onları kötülükten alıkoyan" bir Peygamber. Ata der ki: "Kendilerine iyiliği emreden" yani putları bir kenara bırakmayı, ahlâkın üstün faziletlerini ve akrabalık bağlarını gözetmeyi "emr eden, onları kötülüklerden" putlara tapmaktan, akrabalık bağlarını kesmekten "alıkoyan" Peygamber demektir. [304]
6. Temiz Şeyler (Tayyibât)'In Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Onlara temiz şeyleri helal..." buyruğu ile ilgili olarak İmam Malik'in mezhebine göre temiz şeyler (et-Tayyibât) helal kılmmış şeyler demektir. O, bu helal kılınmış şeyleri temiz olmakla nitelendirmiş gibidir. Zira bu kelime (et-Tayyib), övmeyi ve şerefli kılma anlamını ihtiva eder. "İşte pis (murdar) şeyler" hakkında da buna uygun, bunlar haram kılınmış şeylerdir, diyoruz. Bu bakımdan da İbn Abbas şöyle demiştir: Pis şeyler (el-Ha-bâis), domuz eti, faiz ve başka haramlardır. Buna göre İmam Malik, yılan, akrep, domuzlan böceği ve buna benzer tiksinti veren şeyleri helal kabul etmiştir.
Şafiî'nin görüşüne göre ise, (Tayyibât) hoş ve temiz şeyler, tat bakımından bir nitelemedir. Şu kadar var ki, ona göre bu kelime umum üzere değildir. Zira bu şeküyle tad almaktan gelen umumi manası içki ve domuzun da helal kılınmasını gerektirir.
Aksine o, bu kelimenin şeriatın helal kılmış olduğu şeylerle tahsis edildiği görüşündedir. Ona göre el-Habâis <pis ve murdar şeyler) şeriatın hükmü gereğince haram kılınanlar ile tiksinti duyulan şeyler hakkında umumi bir lafızdır. Buna bağlı olarak akrep, domuzlan böceği, iri kertenkele ve bu kabilden olan haşerat haramdır.
Diğer İlim adamları da bu iki görüşten birisini kabul etmişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/168. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [305]
7. Son Peygamberin Şeriatinde Ağır Mükellefiyetlerin Kaldırılması:
Yüce Allah'ın: "Sırtlarındakİ ağır yükü... indiren" buyruğunda geçen, Ağır yük demektir. Bu açıklamayı Mücahid, Katade ve İbn Cübeyr yapmıştır. Aynı zamanda ahid anlamına da gelir,- Bu açıklamayı İbn Abbas, ed-Dahhâk ve ei-Hasen yapmışlardır.
Bu âyet-i kerime bu iki manayı da kapsamına alrnaktadtr. Çünkü İsrail oğullarından ağır birtakım amelleri yerine getirmeye dair ahid alınmıştır. Yüce AUah Muhammed (sav)'ı peygamber olarak göndermek üzere onlar üzerindeki bu ahdi ve o amellerin ağalığını kaldırmış oldu. Sidiğin yıkanmakla temizlenmesi, ganimetlerin helal kılınması, ay hali olan kadınla birlikte oturup kalkmanın, onunla beraber yemek yemenin, beraber yatmanın helâl kılınması gibi. Halbuki, îsrailoğullanndan herhangi birisinin elbisesine sidik isabet edecek olursa onu makasla keserdi. Bu, "onlardan birisinin derisine isabet edecek olsa" diye de rivayet edilmiştir. Ganimetleri bir araya toplayıp getirdikleri vakit ise, semadan onu yiyip bitiren bir ateş İnerdi. Kadın da ay hali oldu mu, ona yaklaşmazlardı. Ve buna benzer, sahih hadislerde ve başkalarında sabit olmuş diğer hususlar vardı. [306]
8. Üzerlerindeki Zincirleri Îndiren Peygamber:
Yüce Allah'ın: "Ve üzerlerindeki zincirleri indiren Ümmî Peygamber..."
buyruğunda geçen "zincirler (el-ağlâl.)", bu ağır yükleri anlatmak üzere İstiare yoluyla kullanılmış bir tabirdir. Bu ağır yüklerden birisi de Cumartesi günü çalışmayı terk etmek yükümlülüğü idi. Çünkü rivayete göre Musa (a.s) Cumartesi günü kamış taşıyan bir adam görmüş ve onun boynunu vurmuş. Mü-iessirlerin çoğunluğunun görüşü budur. İsrailoğulları arasında da diyet söz-konusu değildi. Sadece kısas vardı. Tevbelerine bir alamet olmak üzere de kendilerini öldürmeleri emrolmuştu. Ve buna benzer başka mükellefiyetler. İşte bütün bunlar "zincirlere, bukağılara" benzetilmiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Artık iş eskisi gibi değil, Ey Malik'ia annesi! Fakat zincirler boyunları kuşatmış bulunuyor. O genç delikanlı artık olgun yaşlı bir adam gibidir. Doğrunun dışında birşey söyleyemiyor. O bakımdan genç hanımlar
böylelikle rahata kavuştu "
Şair burada İslâm'ın hududunu ve onları aşarak harama geçmeyi engelleyen hükümlerini boynu çepeçevre kuşatan zincirlere benzetmektedir. Ebu Ahmad b. Cahş'ın, Ebu Süfyan'a söylediği şu beyit de bu kabildendir:
"Haydi onu al git, onu al git
Güvercinin boynu altındaki gerdanlık gibi, o da senin boynuna dolanmıştır."
Yani, onun utancı senden ayrılmayacaktır. Nitekim bir şey, bir kimseden ayrılmayacak olursa; Füan şey filanı gerdanlık gibi boynunu kuşattı, denilir. [307]
9. "Ağır Yük" Anlamındaki Kelimeye "Zincirler" Anlamındaki Kelimenin Atfedilmesi:
Burada; "zincirler" anlamındaki "el-ağlâl" kelimesi çoğul olmakla birlikte tekil olan "el-Isr: Ağıryük"e nasıl atfedilebilıniştir denilecek olursa, buna cevap şudur: Isr, çokluk hakkında da kullanılabilen bir mastardır. Ayrıca İbn Âmir bu kelimeyi çoğul olarak; "Ağır yüklerini" diye;"Amellerini" kelimesi gibi okumuştur. Ayrıca günahı gerektirici işler farklı oldukla-n için bunu çoğul olarak okumuştur, Diğerleri ise bu kelimeyi tekil olarak okumuşlardır, çünkü lafzı tekil olmakla birlikte kendi türünden hem az, hem çok hakkında kullanılabilen bir mastardır.
Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Bize ağır yük yükleme" (el-Bakara, 2/286) buyruğundaki "Ur" kelimesinin tekil okunacağını icma ile kabul etmişlerdir. Aynı şekilde bu anlamda varid olan bütün keümeler de bu türdendir. MeşeIâ: "Ve onların işitmelerine" (el-Bakara, 2/7); "Gözleri kendilerine dönmez"
(İbrahim, 14/43) buyruğundaki "göz" anlamındaki kelime ile; "Gizlice göz ucuyla baktıklarını..." (eş-Şura, 42/45) buyruğundaki bütün bu kelimeler (mastar, isimler) çoğul anlamındadır. [308]
10. Peygambere İman Edenler, Onu Yüceltenler, Ona Yardım Edenler...
Yüce Allah'ın: "İşte ona iman edenler, onu yüceltenler" buyruğundaki; Ona gereken saygıyı gösterip yardımcı olanlar demektir. el-Ahfeş der ki: el-Cahderi ve İsa, bu kelimeyi şeddesiz olarak; dîye okumuşlardır. Aynı şekilde; "Ve anlara kuvvetle yardım ederseniz" (el-Ma-ide, 5/12) kelimesi de böyle okunmuştur. Bu Kil; şeklinde kullanılır.
"Onunla indirilen nur'a" yani, Kur'an-ı Kerime.
"Kurtuluş: felah" ise, istenen şeyi elde etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [309]
158. De ki: "Ey İnsanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim. O haide Allah'a ve O'nun sözlerine İman eden, ümmî peygamber olan Rasulüne İman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız."
Nakledildiğine göre, Hz. Musa da, Hz. İsa da Hz. Peygamberin geleceğini müjdelemişlerdir. Sonra da bizzat kendisinin: "Şüphesiz ben... Allah'ın size hepinize gönderdiği Peygamberiyim demesini emretti. "O'nun sözlerine..." Allah'ın sözleri, Tevrat, İncil ve Kur'an-ı Kerim gibi kitaplarıdır. [310]
159. Musa'nın kavminden de hakka yönelten ve gereğince adaletle hükmeden bir topluluk vardır.
"(İnsanları) hakka yönelten" buyruğu, insanları hidayete davet eden kimseler anlamındadır, "Ve gereğince adaletle hükmeden" yani, verdikleri hükümlerde adaletli davranan demektir.
"Tefsir"de şöyle denilmektedir: Bunlar, Kum nehri'nin ötelerinde Çin'in geri tarafında Allah'a hak ve adaletle ibadet eden bir topluluktur. Mulıammed'e iman etmişler, Cumartesi'yi de terk etmişlerdir. Bizim kıblemize dönerek ibadet ederler. Ne bizden bir kimse onlara ulaşır, ne pnlardan bize bir kimse.
Rivayet edildiğine göre, Musa (a.s)'dan sonra ayrılıklar baş gösterince, onlardan hak ile insanları hidayete davet eden bir topluluk vardı. Bunlar, İsra-iloğulları arasında kalmaya takat getiremediler. Nihayet Allah onları insanlardan ayrı, arzından bir tarafa çıkmalannı sağladı. Yerde onlara bir tünel açıldı. O tünelin içinde bir buçuk yıl kadar bir süre yol aldılar, nihayet Çin'in geri tarafında yeryüzüne çıktılar. İşte bunlar, şu ana kadar hak üzeredirler. İnsanlarla onlar arasında bir deniz vardır ki, bu deniz sebebiyle onlara ulaşılamamaktadır.
Hz. Cebrail de Miraç gecesinde Peygamber (sav)'ı onlara götürmüş, onlar da Hz. Peygamber'e iman etmiş, kendilerine Kur'ân'dan bazı sureleri öğretmiş ve şöyle sormuş: Sizin herhangi bir ölçek ve teraziniz var mı? Onlar: Hayır dediler. Hz. Peygamber: Peki geçiminizi nerden sağlıyorsunuz diye sorunca, biz ovaya çıkar ekin ekeriz. Ekini biçtik mi, onu orada bırakırız. Bizden herhangi bir kimsenin bir ihtiyacı olduğunda gider oradan ihtiyacı kadarını alır.
Hz. Peygamber: Peki kadınlarınız nerede diye sorunca, onlar: Bizden ayrı bir yerdedirler. Bizden herhangi bir kimsenin hanımına ihtiyacı olursa, ihtiyacı olduğu vakit ona gider.
Peki sizden herhangi bir kimse konuşması esnasında yalan söyler mi diye sorunca, şu cevabı verdiler: Bizden herhangi bir kişi bu İşi yapacak olursa, onu bir ateş gelip altr. Gökten inen bir ateş onu yakar.
Yine Hz. Peygamber: Ne diye evleriniz hep aynı yüksekliktedir, diye sorunca, şu cevabı verdiler: Kimimiz, kimimizden daha yukarı çıkmasın (üstünlük sağlamasın) diye.
H2. Peygamber: Peki kabirleriniz ne diye kapılarınızın önündedir, diye sorunca; ölümü hatırlamaktan gafil olmayalım diye, cevap verdiler.
Daha sonra Rasulullah (sav) İsra gecesi dünyaya dönünce kendisine: "Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, hak ile yol gösterirler. Ve onunla adaletle hükmederler" (el-A'raf, 7/181) buyruğu indirildi. Bununla Muham-med (sav)'ın ümmetini kastetmektedir. Ve bu âyet-i kerime ile yüce Allah, Hz. Musa'ya kavmine verdiği şeylerin aynısını Hz. Peygamber'in ümmetine de vermiş olduğunu kendisine bildirmektedir.
Burada sözü geçenlerin kitap ehlinden Peygamberimiz Muhammed (sav)'a iman eden kimseler oldukları söylendiği gibi, bunların Hz. Musa'nın şeriatı nesh olmadan önce o şeriata sımsıkı sarılan, onda hiçbir değişiklik yapmayan ve peygamberleri öldürmeyen, İsraifoğuüanna mensup bir topluluk oldukları da söylenmiştir. [311]
160. Biz onları on İki kola, ümmetlere ayırdık. Kavmi ondan su istedikleri zaman Musa'ya: "Asanı taşa vur" diye vahyetttk de ondan on iki pınar kaynayıp aktı. Herkes su İçeceği yeri iyice belledi. Onları üzerlerinde bulutla gölgelendirdik. Onlara kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. "Size verdiğimiz temiz ve güzel rızıktan yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
161. Bir zaman onlara: "Şu şehirde yerleşin. Orada dilediğiniz yerden yiyin ve: "Hıtta" deyin, şehrin kapısından da secde ederek girin ki, günahlarınızı bağışlayalım. Biz, İhsan edenlere daha da artıracağız" denilmişti.
162. Fakat İçlerinden o zulmedenler kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de zulümlerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap indirdik.
Yüce Allah: "Biz onları on iki kola, ümmetlere ayırdık" buyruğu ile İs-railoğullanna ihsan etmiş olduğu nimetlerini saymaktadır. Her bir kolun (Sıbt'ın) İşi başkanları tarafından bilinebilmesi için onları kollara ayırdı. Böylelikle tiz. Musa'nın işi de kolaylaşmış oluyordu. Bir başka yerde de: "Biz, içlerinden on iki nakîb (temsilci) dikmiştik" (el-Maide, 5/12) diye buyurmaktadır ki, bu buyruğa dair açıklamalar daha önceden (5/12. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Kol" anlamındaki "sıbt" kelimesi müzekker olduğu halde "On iki" sayısının müennes gelmesi, ondan sonra müennes olan; "Ümmetlere" kelimesinin gelmiş olmasındandır. O bakımdan bu sayıdaki müennes-lik "ümmetler" içindir. Eğer, "sıbt" kelimesi müzekker olduğu için; Oniki kelimesi de müzekker olsaydı, el-Ferrâ'dan nakledildiğine göre bu da doğru olurdu.
"Sıbtlar" ile kabileler ve fırkaları kastettiği, bunun için de sayının müennes olarak getirildiği de söylenmiştir. Nitekim şair de şöyle demiştir:
"Şüphesiz Kureyş'in tamamı on batındır. Sen ise, onun on kabilesinden de uzaksın."
Böylelikle şairin burada "batın"ın kabile ve kabilenin alt kolu "fasile: boy" olduğu kanaatine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı (batın'a giden zamiri) müennes olarak zikretmiştir. Halbuki batın kelimesi müzekker-dir. Nitekim "esbat" kelimesinin de müzekker ve çoğul olduğu gibi. ez-Zeo câc der ki; Buyruğun anlamı, biz onları on iki fırkaya böldük, şeklindedir.
"Kol" kelimesi, "on iki"den bedeldir. "Ümmetler" kelimesi de "kol: esbat" in sıfatıdır.
el-Mufaddai ise, Âsim'dan "ti" harfi şeddesiz olarak; "Onları ayırdık" diye okuduğunu rivayet etmiştir,
"Esbât: kollar" in Hz. İshak'm soyundan gelenler arasındaki durumu İle Hz. İsmail'in soyundan gelenler arasındaki kabilelerin durumu aynı seviyededir.
"Esbat" kelimesi "sıbrdan alınmadır. Sıbt ise, develere yem olarak verilen bir bitkidir. el-Bakara Sûresi'nde (2/136. âyetin tefsirinde") buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Ma'mer, Hemmam b. Münebbih'den, o, EbuJHureyre'den, o da Peygamber (sav)'den yüce Allah'ın: "Fakat içlerinden zulmedenler kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: "Onlar arpa içinde bir buğday tane (si.) dediler." Kendilerine: "O şehrin kapısından da secde ederek girin" denildiği halde onlar, kıçtan üstünde bağdaş kurarak girdiler.[312]
"Zulümlerinden dolayı" anlamındaki; deki fiil merfu'dur. Çünkü bu, müstakbel (geniş zamanlı müzari) bir fiildir ve nasb mahallinde-dir. ise, mastar anlamındadır. Zulümleri sebebiyle, zulümlerinden dolayı anlamına gelir. Bu âyet-i kerimenin anlamlan ve ihtiva ettiği hükümlere dair açıklamalar el-Bakara sûresinde (bk. 2/58. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamd olsun. [313]
[1] Nesai, Eititfıfı 67.
[2] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/273.
[3] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/273-274.
[4] Müslim, Cennet 63; Müsned, IVT 162.
[5] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/274.
[6] Her ne kadar en-Nehhâs dn l'râbu'l-Ktır'ân, Bjığdal 1397/1977. I, 599'cla aynı ifndele-ri kullanmakta ise de, buyruk, "onu indirdik" anlamında olmayıp "unzüe: indirilen" Şeklindedir. Dolayısıyla bunun meçhul fiildeki zamirden hal olması uygundur. (Bk. Ebıı'l-Bekaa el-Ukber, et-Tibyan fi İ'rabil-Kur'an, İsa el-Babî Uirihsiz, I, 555) Nitekim Kurtu-bî'nin Arapça baskısını hazırlayanlarda bu hususa böylece dikkat çekmişlerdir.
[7] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/274-275.
[8] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/275.
[9] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/275.
[10] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/276.
[11] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/276-279.
[12] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/279-280.
[13] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/280.
[14] Bahârî, Mezâlim 2, Tefsir 11. sı'ıre 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52; İbn Mâ-ce, Mukaddime 13; Müsned, [I, 74T 105.
[15] Tirmizi, İman 17; İbn Mâce, Ziilıd 35; Müsned, II, 213.
[16] Tirmizi, İman 17.
[17] Uzunca rivayetin sonlarındaki bir bölüm olarak: Suyûtî, ed-Durru'l-Mensâr, III, 421.
[18] İbn Mâce, Zühd 35.
[19] Benzeri bir ifadeyi Ebfı Hıııeyıe, Peygamber (sav) den hadîs olarak nakletmektedir: Afüs-liın. Birr 59; Tirmizl, Sıf;mı'l-Kıy;İme. 2; Müsned, II, 303, 334, J72.
[20] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/280-284.
[21] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/284-285.
[22] Müsned, I. 272.
[23] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/285-287.
[24] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/287-288.
[25] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/288-289.
[26] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/289.
[27] Tirmizi, Cennet 2; Dârimî, Rikaak 100-. Müsned, II, 305, 445.
[28] Buhâri, Teyemmüm 1, Salnt 56; Müslim, MesScid 3-5; Ebû Dâoûd, Salât 24; Tirmizi, Mevâktt 119: Siyer 5: Nesaî, Gıısl 26; İbn Mâce, Talıâre 90.
[29] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/289-290.
[30] BuhârVnin 96. Kitabı (bülüıınUdır.
[31] Bulıârt, İ'lisâm 12. bâb.
[32] Buharı, İ'tisâın24. bâb.
[33] Dârakutni, IV, 206-207.
[34] Buhârî, Tıb 30-. Müslim, Setfm 98. 100; Muuatta, Medine 22-24; MUsned, I, 18, 194.
[35] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/290-292.
[36] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/292-293.
[37] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/293.
[38] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/293-294.
[39] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/294-295.
[40] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/295.
[41] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/295-296.
[42] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/297.
[43] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/298.
[44] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/298-300.
[45] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/300-301.
[46] Bbü Dâvûd, Edeb 5; Tirmizî, Bin' 41 -garip bir hadis olduğu kaydıyla-; Müsned, II.
[47] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/301-302.
[48] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/302-303.
[49] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/303.
[50] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/303-304.
[51] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/304-305.
[52] Bukûrî, Salnt 12; Müslim, Nikâh 84, Cilıâd 120; Müsned, III, 102.
[53] Tirmizî, Hdeb 40; EbÛ Dâvûd, Hamıram 1; Müsned, I İL 478. 479.
[54] Buh&ri, Salar 12.
[55] Hadisi bu infizlnrla tespit edemedik. Ancak, evlenmek isteyen kimsenin, talip olduğu hanını:! bııkmnsını öğütleyen rivayetlerin bazıları; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 239 v.d.; İbn lineer. Bulüğu'l-Mer&m, baskı yer ve yılı yok, s.179; Mııhanuned b. tsıniıil es-Snn'ânî, Subulu's-Sel&m, Mısır 1369/1950, 111, 113 v.d.; Şevkini, Neylü'l-Evtâr, Mısır tarihsiz, VT. 124 v.d. da görülebilir.
[56] Muvatta, Salâuı'l-Cemaa 36.
[57] Bk. İbn Abdi'l-Berr, el-lstiskâr, V, 441.
[58] Bbû Dâvûd, S:ılât 83.
[59] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/305-307.
[60] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/307-308.
[61] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/308.
[62] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/308-310.
[63] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/310-311.
[64] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/311.
[65] Buharı, İ'tilâf 11, 12, Bed'ul'1-Halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23, 24; Ebû Dâvûd, Savm 78: Siinnc 17, Edeb 81; İbn Mâce, Siyam 65; Dârimî, Rikıcık 66; Müsned, III, 156. 235. 309, VI, 337.
[66] Tirmizî, Tefsir 2, sûre 36.
[67] Buhârl, Vekâlet 10.
[68] Müslim. Mesâcid 40; Neaat, Selıv 19; Müsned, III, 82; ayrıca bk.: Buhârî, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39; Müsned, II, 298.
[69] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/311-313.
[70] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/313.
[71] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/314-315.
[72] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/316.
[73] Müslim, Tefsir 25; Nes<tt, MenSsik 161.
[74] Müslim, Hacc 152.
[75] Tavaf elbiseleri ile ilgili bolümü: Buharı, Hacc 91.
[76] Buhârî, SnlSı 10. Hacc 67, Cizye 16. Mcfcizî 66, Tefsir 9. sûre 2, 3, 4; Müslim, Hacc 435; Ebû Dûvttd, Menâsik 66: Tirmizl. Hacc 44. Tefsir 9. sûre 6; Nemi, Menâsik lâl...
[77] Suyûtî, ed'Durru'l-Menstir, III, 141. Üçüncü başlıktı Enes'ten bu manada bir rivayeti kaydedecek ve salıüı olmadığını belirlecektil1.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/316-318.
[78] Müslim, H;ıyz 78; Ebû Dâvûd, Hanı mam 2.
[79] Nesaî, Kıble İĞ. Ayrıca bk.: Buhârl, Meğâzî 53: Ebû Dâvûd, S:ıiât 60; Müsned, V, 30, 71.
[80] Buhârl, S:ılât ü, Ezan 136T el-Anıd IVs-Salât 14: Müslim, Salat 133; Ebû Dâüûd, Salât 78: Nesaî, Kıble 16: Müsned, IH, 433, V, 331.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/318-319.
[81] Buhâr'i, SnUlı 9; Dârakutnî, L 282.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/319-320.
[82] Tirmizi, Ziilıd 47: İbn Mâce, Etime 50; Müsııed, IV, 132,
[83] Hadis olmayıp Arap ya d;ı Anıp olmayan tabiplerden birisine ;ıit bir sözdür. Geniş bilgi için bk. Şevkânî. el-Fevâidu'l-Meemua. s. 155; d-Acl:ınt Keşfu'l-Hafâ, II, 214.
[84] Hadis oUınık tespit edemedik.
[85] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/320-321.
[86] Buhâıî, F.ı'ime 12; Müslim, Eşribt 182 185; Tirmizi, r.fiınc 20; İbn Mace, F.rime 3; Da-riml, Et'ime 13; Muvatta, Sifnuın-Nebiy 9: Miisned, I], 21, 145, 257...
[87] Buhari. Nikah 82; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 92.
[88] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/321-323.
[89] Farklı lafıühırta, aynı ımnndı, Ebû Dâvûd, Etime 11, zayıf olduğu kaydıyla; Tirmizl, Etime 39: ravjlerinden Kays b. Ebi'r-Rabı'in zayıf olduğu knydıyLı; Müsned, V, 441 (bunun da senedinde sözü geçen K:ıys var).
[90] Hâlim, el-Mûstedrek, IV, 118: el-Heyseıni, Mecsau'z-Zevaid, V, 20.
[91] Müslim, Eşıibe 105, I Of); EbCı Dûvftd, Etime 19: Tirmlzl, Et'ime 9: İbn Mâce, Etime S; Dariıni, Kl'îıııe 9; Muratta', Sıfatu'n-Ncbiyy 6: Müsııed, II, 325, 349
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/323-324.
[92] Tînnieî, Sıf;ııııl-lCıy;1me 37: İbn Mâce, Etime 50.
[93] îbn Mâce, Etime 51.
[94] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/324-325.
[95] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/325.
[96] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/325-326.
[97] Buhâri, tiıraıın 7, îdeyn 1, Hibe 27, 29, Cihâd 177, Libâs 30, Edeb 66; Müslim, Libâs 6-9: Eb& Dâvdd, Snkıt 213, Libfıs 7: Nesâî; S;üâtu:l-İdeyn 5, Zine 83-85; Müsned, II. 20, 39, 49...
[98] H;ıdisi bu l;ıfcıyl:ı tespit edemedik. Ancak son bölümü bir sonraki hadiste geçmektedir,
[99] Müslim, İman 147; lirinizi, Biır 61.
[100] İbn Sa'cl, Tabakaat, I. 484.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/326-329.
[101] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V. 35.
[102] Ebu Davûd, Et'inıe AA. Yalnızca ikisini beraber yediğini belirtip sebebini açıklayan lafızları knydclnıeksizin: Tirmiaî, Elime 36; İbn Mâce, Et ime 37.
[103] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/329-330.
[104] Buhârî, lideb 71. Tevhîd 3: Müslim, Sıfâtu'l-Miinâfikin 49, 50; Müsned, IV, 395, 401, 405.
[105] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/330-331.
[106] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/331-332.
[107] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/332-334.
[108] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/334.
[109] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/334-335.
[110] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/335.
[111] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/336-337.
[112] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/338-340.
[113] Ebû Dâvâd, Sürme 23: Müsned, IV, 287, 295-296: Hnktm, el-Müstedrek, I, 37-38.
[114] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/340-342.
[115] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/342-343.
[116] Kaynağını tespit edemedik.
[117] Bulıûri, Rika;ık 18. Mcrdâ 19; Müslim, Sıfâtu'l-Miinafikîiı 71-76, 78; İbn Mâce, Zühd 20; Dârimi Rikaak 2.4; Müsned, II, 235, 256, 264...
[118] Suyûtî, ed-Dumt'l-Mensûr, III, 458.
[119] Müslim, Tevbe 49.
[120] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/343-345.
[121] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/345-347.
[122] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/347.
[123] Suyütî, ed-Durru'l-Mensûr, III, 463.
[124] el-Heysemî, Mecmau'zZevâid, IV, 13,
[125] İbn Mûce, Menâsik 104.
[126] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/347-351.
[127] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/351-352.
[128] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/352-353.
[129] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/353.
[130] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/353-354.
[131] Ebu Dâvâd, Zekat 41; İbn Mâce, F.ıieb 8.
[132] Ebâ Dâvâd, Zekat 41.
[133] Nesai, VesSyâ 9.
[134] Eb& Dâoâd, Zek;lt 41.
[135] Buhârl, Şirb ve MüsÜknaı 9, Mezalim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153; EbÛ Dâvdd, Cihad 44; Muoatta, Sıfaiu'n-Nebiyy 23; Müsned, II, 375, 517.
[136] Buharî, Bed'u'1-Halk 16, Enbiyâ 54, Şirb ve Mıısâkaat 9; Müslim, Kusûf 9-10, Birr 133-135, Tevbe 25; İbn Mâce, tkaınetu's-Salât 152, Zühd 30; Dârimî, Rifoıak 93; Müsned, II, 159, 188..
[137] İbn Mâce, Rükün 16.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/354-355.
[138] Buhârl, Şirb ve Musâkaat 10 Hadisi benzer ifadelerle ayrıca: Müslim, Tahâre 38, 39, Fedâîl 38; İbn Mûce; Zühd 36; Müsned, II, 300, 408... de kaydetmektedir.
[139] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/355-356.
[140] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/356.
[141] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/356-357.
[142] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/357-359.
[143] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/359-363.
[144] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/363-365.
[145] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/365-366.
[146] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/366.
[147] Beyhakî, Şuabu'l-lman, Beyrut 1410/1990, I, 406, 407. VII, 296.
[148] Bukârt, Cihad 131, Meğâzi 38, Denvât 50, Kader7, Tevlıid 9; Müslim, Zikr 44, 45;EbU Dâvud, Vitr 26; Müsned, IV, 394, 402, 417-418.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/366-367.
[149] Bütan, Meğâzî 55; Deavâî 23; Müslim, FedâiluVSnlıâbe 165
[150] Buhâri, İstiskâ 21, Deavât 23: Müslim, İstiskâ 5, 7; Nesâî, Istiskâ 9, 17.
[151] Bıthârl, Ahkâm 35, Cizye 11, Meğâzi 58, Deavât 22; Nesâl, Kudüt 17; Müsned, II, 151.
[152] Müslim, Cihad 58; Tirmiîî, Tefsir 8. sûre 3.
[153] Tirmizt, Dua 11.
[154] Ebû Dâvûd, Vitr 23, Tirmizî, Dua 104; İbn Mâce, Dua 13; Müsned, V, 438.
[155] Müslim, Cıunua 53; Müsned, IV, 166.
[156] Buharı, tstiskâ 22.
[157] Bukâri, Deavât 23.
[158] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/367-369.
[159] İbn Mâce, Dua 12; Müsned, IV, 87, V, 55: :ıyrıca bk Bbû Davüd, Vitr 23; Müsned, i, 172, 183, IV, 86.
[160] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/369-370.
[161] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/370.
[162] Günümüzde çok yakmdnn bildiğiniz devdünsyon uygulamaları, saz konusu fesadın "modern şekli" obrnk knbu) edilebilir.
[163] Müslim, Cennet 81, 82: Ebû Dâvûd, Cenâiz 13: İbn Mâte, Ziilıd 14, Müsned, III, 293, 315...
[164] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/370-373.
[165] Müsned, IV, 11.
[166] Müslim, Fiten 116.
[167] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/373-376.
[168] Buhârî, Ezan 29, Ahküm 52; Nesaî, İmame 49; Dârimî, SaJât 19; Muvatta, Saiatu'J-Ce-m3a 3; Müsned, II, 244, 376, 4]6...
[169] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/377-378.
[170] İsra ve Mi'râc'a d.ıir hadisler ileride eî-tsrâ, 17/1. iîyet, 4. başlıkta gelecektir. -İnşaaîlatı-kîiynafclnrı da orada gösterilecektir.
[171] Ebû Zerr (r.a)'in rivayet ettiği belirtilen bu hadis, Müsned, V, 178, 179, 265'te kayd edilmekle birlikte. Hz. İdris'ten ismen söz edilin emektedir.
[172] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/378-381.
[173] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/381-382.
[174] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/383.
[175] Bu gibi rivayetler mflna itibariyle Kur'ânl ifadelere ters olmamakta birlikte, sağlam bir senede dayanmadıkla anttan kabul görmeleri beklenemez. Kur'ân nassının belirttiği kadarıyla 'boylu poslu olduklarımın bilinmesi yeterlidir. Boyiu-poslu olduklarının vurgulanması, başkalarından farklı yapıda olduklarsın anlatmak için yeterli ve eksiksiz bir ifadedir. Bunun ölçü ve miktarlarını belirten ve sağlam olmayan rivayetlere gerek yoktur.
[176] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/384-386.
[177] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/387.
[178] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/388-389.
[179] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/388-389.
[180] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/389.
[181] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/389.
[182] Ebû Dâvûd, Libâs U- Tirmizî, Edeb 54.
[183] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 69, senedinde bilinmeyen ravj bulunduğu kaydıyla.
[184] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 70, senedinde zayıf râvi bulunduğu kaydıyla.
[185] Dârakutnİ, Sünen, 111, 28.
[186] Tirmizi, Zühd 30.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7390.
[187] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/390-391.
[188] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/391.
[189] Buhârî, Tefsir 91. sûre 1; Müslim, Cennet 49; Tirmizî, Tefsir 91. sûre 1; Müsned, FV, 17.
[190] Buhûrî, Meğâzî 8; Müslim, Cennet 76, 77; Nesâl, Cenâiz 117; Müsned, III, 104.
[191] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/392-395.
[192] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/395.
[193] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/395-396.
[194] Ebû Dâvûd, Hııdııd 28; Tirmizi, Hııdîıcl 24: İbn Mâce, Hııdûd 12; Darakutnî, III, 124.
[195] Bu kayıt, Tirmizî, Hısdûd 24'ıe hadis hıfzı olarak değil de, MSlik'in görüşü olarak zikredilmektedir.
[196]Ebu Dâvûd, Hudûcl 28; Dârukutnî, III, 125.
[197] Hadis ohırak kaynağını tespit edemedik.
[198] Ancak Hbû Yusuf ile Mııhnmmed'e göre Lûl kavminin amelini işleyenlere de had uygulanır, iel-îhtiyar, ÎV, 91).
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/396-398.
[199] Ebû Dâvûd, Hııdûd 29, Bu rivayet pek kuvvetli değildir" kaydıyla; Tirmizî, Hııdûd 23; İbn M&ce, Hudûd 13, İbn Abbas'a sorulan sonı ve cevabı kaydedilmeksjzin.
[200] Ebû Dûvüd, Huclûd 29; ayrıca bk. Tirmizi, Hudud 23.
[201] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/398-399.
[202] Tirmizi, Hudûd 2A; İbn Mâce, Hudûd 12; Müsned, III, 382.
[203] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/399.
[204] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/399-400.
[205] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/401.
[206] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/402.
[207] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/402-403.
[208] Bildiğimiz kadarıyla bu hususta bu kanaali pekiştiren güvenilir herhangi bir riv3yet bulunmamaktadır. Peygamberlerin görevi, konumları v.s... onların yaratılış itibariyle mükemmel olmalarının onlara en yakışan bir hal olmasını gerektirdiğidir.
[209] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/403-404.
[210] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/404.
[211] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/404.
[212] Suyûtî, ed-Durru'l-Men$ûr, III. 503'ten anlaşıldığına göre, bunu sadece Taberî, rivayet etmiş; Ebû'l-Âliye de Ebû Hııreyre'den mi, başkasından mı rivayet ettiği şüphesini belirtmiştir.
[213] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/404-405.
[214] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/405-406.
[215] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/406-408.
[216] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/408-410.
[217] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/410-411.
[218] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/411.
[219] İbnul-Cezerî; Hîiremî adını uışıynn üç kişiden söz etmekte, (Ğdyetu'n-Nihâye fıTaba-kati'l-Kurrâ, I, 203) ancak bunların hangi ikisine "iki el-Hareml" denileceğini belirt-ınemektectir.
Bu üç şahsın adlan. Hareınî b. Abdullah b. Mekkî. Haremi b. Uınâre b, Ebi Hafsa ve Ha-remî b. Yunus el-Mueddeb b. Habib şeklindedir. Bu şahıslar hakkında verdiği bilgilerden hareketle "iki Hareınî"nin son iki şahıs olma ihtimali daha kuvvetli görülmektedir.
[220] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/412-413.
[221] Buna göre önceki buyruklar, 'günahlarından ötürü azapla ndırırdık" şeklinde cümle biter ve yeni cümle: 'Ve Biz onların kalplerini mühürleriz de..." anlamında olur.
[222] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/413-414.
[223] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/414-415.
[224] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/415.
[225] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/415-416.
[226] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/416-418.
[227] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/419-420.
[228] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/420-422.
[229] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/422.
[230] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/423-424.
[231] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/424-426.
[232] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/427.
[233] Buhârî, Ezütı 128. İstîska:ı 2, Cilwd 98, Enbiyâ 19, Tefsir 3. sûre 9, 4. sûre 21, 44. sûre 2; Müslim, Mesücidl 294, 295, Sıfâtu'l-Münâfikîn 40: Ebü Dâvüd, Vitr 10; iVesdî Tatbik 27; tbn Mâce, İkninetu's-S;ıl.ît 145; Dârimi, Salât 216...
[234] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/428-429.
[235] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/429.
[236] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/430.
[237] Ebû Dâvûd, Ednhî 21: Müsned, VI. 381.
[238] Yakın lafızlarla; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V, 10i, 117.
[239] Burada istisna edatından (Ancak...) sotım gelmesi gereken müstesna zikredilmemiş tir. 'Ancak istemeden kişinin kalbine böyle bir duygu gelebilir; onu da Allah tevekkül ile giderir" demektir. İhtisas olsun diye hazfedilmişler, (İbnu'1-Esir, en-Nihâye, III, 152)
[240] Ebû Dâuûd, Tıb 24; Tırmizl, Siyer 47; îbn Mâee, Tıb 43.
[241] Mü8ned, I, 220.
[242] Ebâ Dâvûd, Tıb 24.
[243] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/430-433.
[244] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/433.
[245] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/434.
[246] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/434.
[247] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/434-435.
[248] el-Heysemî, MecmauzZevâid, IV, 39, ravilerinden Mulııımmed b. İsmail b. Ayyaşın zayıf olduğu kaydıyla.
[249] îbn Mâce, Saycl 9.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/435.
[250] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/
[251] Buhârî, Zebüih 13; Müslim, Sayd 52; Tirmızl, Etime 22; Nesâi, Sayd 37; Dârimî, Sayct 5; Müsned, IV, 353. 357, 380.
[252] Dârakutnl, IV, 272; İbn Mâee, Et'ime 31; Müsned II. 97.
[253] İbn Mûce, Sayd 9.
[254] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/435-436.
[255] er-Tirnıizî cUHükîm, Nevâdiru'l-Usûl, I, 542-543.
[256] Elimizdeki matbu nüshada bu ibareler yok.
[257] et-Tirmizî el-H:ıkîra, a.g.e., I, 543.
İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/436-437.
[258] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/437-438.
[259] Ebû Dâvûd, Edeb 164, {"kurbağa" yerine "an"); İbn Mûce, Saya 10; Dârimî, Ednlıî 26, ("kurbağa yerine "cırı"); Müsned, I, 332, 347, ("kurbağa yerine "an").
[260] Ebû Dâvad, Edeb 165, Tıb 11; Nesal, Sayd 36; Müsned, 111, 453, 499.
[261] et-Tirınizî el-Hakim, Nevâdiru'l-Usût, I, 544.
[262] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/438-439.
[263] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/439-440.
[264] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/441-442.
[265] Tirmizi, Firen 18; Müsned, V, 218.
[266] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/442-443.
[267] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/443.
[268] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/444.
[269] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/444-445.
[270] Buhârî. Rİkaak 5; Müsned, [I. 275. 320. 417.
[271] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/446-447.
[272] Buhârl, Fertâilu Ashâbi'n-Nebîyy 9. Meğ;1ri78: Müslim, Fednilıı's-Sahâbe 50, 31, 32; Tir-mizî, Menâkıb 20; îbn Möce, Mukaddime İl, lı. no; 121; Müsned, ], 170, 177, 179, 132. 184. 185, M, 32.
[273] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/448-449.
[274] TefsirMen ;ıyrı ve belli bir müellifi olan bir eseri kastetmediği, bunun yerine bu buyruk ile ilgili olarak seleften yapılmış rivayetlere :ıtıftn bulunduğu anlaşılmaktadır.
[275] Buhâri, Hıısûnıât 1; Müslim, Fedüil 161, 162: Ebû Dâvûd, Şiirine ]3; Müsned, III, 31.
[276] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/449-452.
[277] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/452-453.
[278] Sııyûtî. ed-Durru'l-MeıısUr, III. 548'de Ali b. Ebî Tulib (r.a Vın sözü olarak kayd edilmektedir
[279] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/453-456.
[280] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/456-458.
[281] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/458-460.
[282] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/460-461.
[283] Hndis için L>k.: Btıhârî, Cenfıiz 69; Müslim, FcdSil 157-153; Nesal, Cengiz 121: Müsned, II, 269, 315.
[284] EbûDâvâd, Edeb 3.
[285] Ebû Dâvûd, Edeb i: Müsned, IV, 226.
[286] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/462-464.
[287] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/464-465.
[288] Tirmizl, Sıfiım'l-Kıyaıne 54. "... afiyet verir..." verine; *.., on:ı merhamet eder..." şeklinde.
[289] BulıÂrî, Kader 13; Müslim, Zikr 53; Nesâî, İstiâzc 34, :15; Müsned, II, 246.
[290] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/465-469.
[291] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/470-471.
[292] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/471-472.
[293] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/473-476.
[294] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/476-477.
[295] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/477-478.
[296] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/478-479.
[297] Buhârî, VudıT 75, Deııvül 6, 7. 9, Tevhîd 34; Müslim, Zikr 56, 57; Ebû Dâvud, Edeb 98: Tirmizî, Denvât 16, 116; İbn Mâce, Dua 15; Dârimi, istizan 51: Müsned, IV. 285, 290, 292, 296.
[298] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/479.
[299] Buharı, Savın 13; Müslim, Sly:lm 15: Ebû DâvCıd, Savın A: Nesal. Siyam 17: Müsned, İT, Cl 52, Y22, 129.
[300] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/480.
[301] Buhâri, Buya 50, Tefsir -iti. sûre 3; aynen bk. Tinniz'ı, Birr 69.
[302] Müsned, II. 174.
[303] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/480-481.
[304] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/481.
[305] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/481-482.
[306] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/482.
[307] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/482-483.
[308] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/483-484.
[309] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/484.
[310] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/484.
[311] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/485-486.
[312] Buharı, Tefsir 2. sflre 5; Müslim, Tefsir 1; Tirmizt, Tefsir 2. sûre 2
[313] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/486-488.
İslami Okul Okulların En Önemlisi