Yûnus Sûresi - Kuran - 010Yunus - 5. Sayfa
Kapsadığı Başlıca Konular İse Şöyledir:
Gönderilen Her Peygamber Aynı Tepkilerle Karşılanmıştır
Göklerin Ve Yerin Altı Devirde Yaratılması
Mükâfat Da, Ceza Da Adilâne Olacaktır
Güneşi Ziya, Ay'ı Nur Kılmıştır
Gece İle Gündüzün Birbirini İzleyip Değişmesi
Öldükten Sonra Dirileceklerine İnanmayanlar
Cennet'te Ruhun Alacağı En Yüksek Gida
Allah'ı Hatırlama Ve O'na Sığınma
Kendi Anlayışlarına Göre Bir Din Ve Bir Kitap Arzu Edenler
Peygamberimizin (A.S.) Müşrikler Arasında Uzun Bir Süre Kalması
Zarar Ve Yarar Veremiyen Bâtıl İlâhlar
Haklı İle Haksız Arasında Hüküm
Müşriklerin Açık Bir Mu'cize Beklemeleri
Cok Büyük Bir Mu'cizenîn Meydana Geleceği Haber Veriliyor
Sıkıntıdan Sonraki Ferahlık Ve Böbürlenme
İlmî Yönü Karada Ve Denizde Gezdiren O'dur
Tehlikeli Anlarda Allah'ı Anmak
Allah Dilediğini Doğru Yola Eriştirir
İmansız Kişi, Neden Cehennem'de Temelli Kalacak?-
Allah, Tevhîtten Başkasına Razı Değildir
Cansızları Da Konuşturan Yüce Kudret
Hak Mevlâ'nın Adaletine Döndürülecekler
Diriyi Ölüden, Ölüyü Diriden Çıkaran Odur
Hakk'a Doğru Yol Gösteren Kimdir?
Kur'ân İnsan Uydurması Değildir
Kur'ân'ın Taşıdığı Yüksek Hikmet
Allah Fesatçıları, Bozguncuları Çok İyi Bilir
Her Ümmetin Bir Peygamberi Vardır
Düşünce Ve Davranışlarımızı Bilen Yüce Kudret
Zerre Ve Ağırlığı (Molekül Ve Atom)
Allah Dostunun Korkmadığ1 Hususlar
Her İki Hayatta Da Müjde Onlara!
Allah'ın Sözünde Değişme Olmaz
Putperestler Putlara Değil, Zanlarına Uyarlar
Allah'ın İzzetine Delâlet Eden Belgeler
Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir
Nuh Peygamber'in Başından Geçenler
Musa Peygamber Kıssasının Bir Özeti
Evlerin Kıbleye Yönelik Bulunması
Namazın Sağladığı Güven Ve Dayanışma
Musa Peygamberin Şirretliğe Karşı Tepkisi
Doğrulukta Ve Doğru Yolda Devam Etmek
Neden Fir'avn'ın İmanı Kabul Edilmedi?
Musa Peygamber İle Fir'avn Olayında Yer Alan İlâhi Mesajlar
Kendilerine İlim Gelince İhtilafa Düştüler
Peygamber (A.S.) Şüpheden Her Zaman Kendini Uzak Tutmuştur
Rabb1mızın Sözü Kimler Hakkında Gerçekleşmiştir?
Rabbın Dileseydi, Bütün İnsanlar Hakk'a İnanırdı
Allah'ın İzni Olmadan Kimse İman Etmez
Mekkeli'ler Ve Onlar Gibi Olanlar
Yarar Ve Zarar Verme, Allah'ın İrade Ve Takdirine Bağlıdır
YÛNUS SÛRESİ
Bu sûre ismini, içinde kıssası geçen Yûnus Peygamber'den alır.
Tamamı 109 âyet, 1832 kelime ve 9099 harftir. Sûre bütünüyle çok be-lîğ bir üslûpla ilâhî rahmetin genişliğini yansıtır. Ayrıca değişik yönleriyle Nuh Peygamber ile Musa Peygamberden, risâlet görevini yerine getirirlerken karşılaştıkları önemli safhalardan bahseder.[1]
Kapsadığı Başlıca Konular İse Şöyledir:
a) Tevhit inancının esasları açıklanır.
b) Allah'a ortak koşmanın, insanın hılkatindaki azizlik ve yüceliğe ters düştüğüne atıflar yapılarak küfür ile imân arasındaki önemli farklara yer verilir.
ç) Peygamberliğin önemi üzerinde durulur, insan aklına ışık tutar anlamda ana fikirler verilir.
d) Öldükten sonraki ikinci hayatın hikmeti ve bazı önemli safhaları anlatılır ve böylece insan olarak yaratılmamızın hikmetine dikkatler çekilir.
e) Kıyamet, ceza ve mükâfat gibi, uhrevî konular üzerinde durulur; her insanın anlayabileceği bir anlatımla bu konularla önce duygulara, sonra da akıl ve idrâklere seslenilerek yeterince açıklık getirilir.
f) Tevbe sûresi, Hz. Muhammed'in (A.S.) risâletine yer vererek onun müstesna vasıflarını sıralayarak noktalanır. Bu sûreye de onun risaletinin bazı özelliklerine temas edilerek başlanır.
g) İnkarcı sapıkların yalan ve iftiralarının nasıl bir vebal ve haksızlık taşıdığına işaretle küfür ve nifakın selîm bir akılla bağdaşamıyacağı ka-palı şekilde anlatılır.
Yûnus sûresi, el-Hasan, İkrime, Atö' ve Câbir'e göre Mekke'de inmiştir. İbn Abbas'a (R.A.) göre, 94, 95 ve 96. âyetler dışında kalan kısmı Mekke döneminde inmiştir. Mukatil'e göre, 94, 95. âyetler dışında diğer bütün âyetleri Mekke döneminde, o iki âyeti ise Medine döneminde inmiştir. Kei-bî'ye göre, 40. âyet dışında tamamı Mekke'de inmiştir. [2]
Meali :
1— Elif -Lâm- Râ. İşte bunlar hikmet ve hüküm dolu kitabın âyetleridir.
2— İnsanları (tuttukları yolun tehlikesine karşı) uyar; iman edenleri Rablarının yanında kendilerine ayrılan KADEM-İ SIDK (güzel sevap, sâlih amel, ebedî saadet, yüksek makam) ile müjdele diye, içlerinden bir adama vahyetmemiz (Mekkeli'ler için) şaşılacak şey mi ki, o kâfirler, «bu ancak açık bir büyücüdür» dediler
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Allah (c.c), Muhammed (A.S.) Efendimizi peygamber olarak görevlendirip gönderince, Araplar onu inkâr ve ret edip şu ölçüsüz görüşlerini ortaya koyup savundular: Allah, Muhammed gibi bir insanı peygamber olarak göndermekten çok yücedir, onu böyle bir (ölçüsüzlükten) tenzîh ederiz!»
O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [3]
Onlardan bir kısmı da şöyle diyorlardı: «Allah, Ebû Tâlib'in yetiminden başka gönderecek bir kimse bulamadı mı?!» [4] Yukarıdaki âyetler onların bu akıl ve din dışı iddialarını reddeder mahiyette indi.
Elif - Lâm - Râ harflerinin sonu harekesiz okunur. Bunlar sûrenin şifresi, ilâhî tecellinin damgası, sûredeki hikmet ve hükümlerin anahtarı sayılırlar. Bundan başka taşıdığı hikmetleri, delâlet ettikleri mana ve hükümleri Allah daha iyi bilir..[5]
Hikmet Ve Hüküm Taşıyan Kitap
«İşte bunlar hikmet ve hüküm dolu kitabın âyetleridir.»
Bu âyetle Kur'ân'ın iki önemli özelliğine parmak basılıp beşer aklına ışık tutuluyor ve bunlarla o kitabın diğer kitaplardan farklı bulunduğuna işaret ediliyor:
1— Kur'ân bütünüyle Allah sözüdür,- içindeki hüküm ve hikmetler O'na aittir ve o bakımdan Allah boş ve anlamsız, fazla ve lüzumsuz söz söylemekten çok yüce ve çok münezzehtir. Bu acıdan da, Kur'ân'ın her âyeti, insan hayatını iyiye, güzele, doğruya ve en yararlı olana çeviren ayrı bir hüküm ve hikmet kaynağıdır.
2— Kur'ân'da dünya ve âhiretle ilgili ve insan için lüzumlu bütün hükümler yer almıştır.
O halde Kur'ân'ın her hükmünde mutlak hikmet; tıer hikmetinde mutlak ders, öğüt ve ibret vardır. Hükümleri zamanın ve sosyal yapıların değişmesiyle değişmeyen, insan hayatını onun ruhundaki yüceliğe, hılkatın-daki hikmete eşdeğerde düzenleyen ölçü ve muhtevadadır.
İlmî araştırmaların, yeni yeni buluşların ilerlemesiyle tazeliğini kaybetmeyen tek kitaptır. Gerçeği bulan ilimle hiçbir zaman ters düşmez. Hikmetindeki derinlik, hükümlerindeki açıklık ve esneklik, akla ve idrâke her zaman kapı açıp seslenecek güçtedir. İnsan aklına, ilmî harekete canlılık sağlamak için yer yer ana fikirler, temel bilgiler verir.
Nitekim Hıristiyan olup 1974 yılında İslâm'a giren ünlü Fransız ilim adamı Prof. Dr. Maurice BUCAILLE, «La Bible, le Coran, et la science» adlı eserinde diyor ki: «Kur'ân ile bilim arasında ortak tarafların bulunması, ilk bakışta insanı hayrette bırakır. Zira bu ikisi arasında uyuşmazlık değil, uyum vardır.»
«Bati'da İslâm hakkında ortaya çıkan tamamen yanlış değer hükümleri, bazan cehaletten, bazan da kasıtlı bir aleyhtarlıktan ileri gelir.»
İşte Allah kitabının hakîm olmasının bir anlamı da budur. Özetliyecek olursak, Kur'ân'ın hakîm vasfından anlaşılan manaları şöyle maddeleştire-biiiriz:
a) Helâl, haram, hudut ve ahkâm ile muhkemdir.
b) Helâl ve haram sınırlarını belirlemede, insanlar arasındaki ihtilâfı çözmede, kardeşlik duygularını geliştirmede, hakkı her zaman ayakta tutmada kusursuz hükümler ihtiva etmektedir.
c) Allah o kitapta adaletle, iyilikle, yakınları gözetmekle, her türlü hayasızlıktan ve kötülüklerden, haksızlık ve tuğyandan kaçınmakla hükmetmiştir Bu manayla da Kur'ân, hükrrıolunan hakimdir, yani mahkûm anlamına gelen hakîm sıfatını taşır.
d) İlmî konularda en sağlam anc düşünceyi hikmetle ortaya koyar. Hiçbir devirde ilimle, ama gerçeği bulmuş ilimle uyumsuzluk halinde olmaz.
e) Ferdin iç âleminde, aile ve toplum yapısında fazîlet ışığını yakıp güzel ahlâk doğrultusunda dengeyi sağlar. Hükümleri, Cenâb-ı Hakk'ın Kelâm sıfatının tecelüsidir, o bakımdan ebedîdir ve kusursuzdur. İnsan kafasının ürünü olan hükümler ise, zamanla insan gibi eskimeye, yıpranmaya, tazeliğini kaybetmeye mahkûmdur ve insan kadar kusurludur.[6]
Uyarıcı Ve Müjdeci
«İnsanları uyar, imân edenleri Rablarının yanında kendilerine ayrılan Kadem-i Sıdk ile müjdele...»
İlgili âyetle Kur'ân, insanlar içinden seçilip yine insanlara peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed'in (A.S.), yüklendiği ağır, fakat çok şerefli ve kutsal görevin daha çok iki ana hedefi bulunduğunu açıklıyor: Hak yoldan sapmışları, tuttukları yanlış yolun sonundaki tehlikeye karşı uyarmak; aklını iyiye, güzele ve hakka çevirip Allah'a imân ederek doğru yolda yürüyenleri sonsuz mutluluklarla müjdelemek.,
Aklıyla değil hissiyle; idrâkiyle değil nefsiyle olayları değerlendirmek
isteyen Mekkeli putperestler, Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamber olarak gönderilmesini bir türlü hazmedemeyip aşırı şaşkınlık gösterdiler. Çünkü onlara göre, gönderilecek peygamberin ya bir melek, ya da en zengin ve nüfuzlu bir adam olması gerekirdi. Şüphesiz ki, uzun yıllar hakkın sesini duymayan o insanların değer ölçüleri çok farklı idi. Onlara göre, büyüklük ve yüceliği ahlâk ve fazilette, asalet ve doğrulukta değil, mal, evlât ve güçlü kabile sahibi olmakta aramak gerekiyordu.
Hz. Muhammed (A.S.), ilim ve hikmet dolu ilâhî âyetleri getirip tebliğ edince durum derhal değişti. Bazan da akla durgunluk veren mu'cizeler ortaya koyunca putperestlerin şaşkınlıkları bir kat daha arttı. O. bakımdan ne diyeceklerini, nasıl bir yakıştırmada bulunacaklarını kestiremediler; sonunda onun için «apaçık bir büyücü, bir sihirbaz» diyecek kadar âdileşti-ler.
Oysa sihirbaz veya büyücü, güzel ahlâkı sağlamak, haksızlıkları gidermek, cihan kardeşliğini getirmek, zulüm ve haksızlığı durdurmak, yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirmek. Yüce Yaratan'ı kemal sıfatlarıyla tanıtmak, O'na kulluğun hikmet ve manasını açıklamak, dünya ve âhiret mutluluğuna yol açmak gibi toplum ve milletleri sapasağlam ayakta tutacak konu ve kurallarla, hüküm ve prensiplerle uğraşmazlar; esasen bu gibi önemli meseleleri açıklayacak bilgi ve kültüre, fazilet ve ahlâka, imân ve irfana sahip değillerdir.
İşte gerek Mekkeli putperestler, gerek her çağda ve dönemde ortaya çıkıp hak dinlerin lüzumsuzluğunu veya dinlerin insanlar tarafından, bazı şeylerden korkup endişelenmeleri sebebiyle ortaya çıkarıldığını iddia eden maddeciler, akıl nimetini yerinde kullanmadıkları, sadece duygularının öncülüğünde düşünüp hareket ettiklerinden bu farkı anlayamamışlar ve büyük bir şaşkınlık atmosferi içinde inkâr ve inatlarını artırmışlardır.
Sûrenin ilk iki âyetiyle Hz. Peygamberin (A.S.) asıl görevi açıklanırken müşrikler kınanmakta, doğruyu araştırmadıkları için de inzarla teb-şîr üzerinde düşünmeleri telkin edilmektedir.[7]
Gönderilen Her Peygamber Aynı Tepkilerle Karşılanmıştır
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den önce gelip geçen hemen her peygamber, küfür ve azgınlıkla mücadele etmiş ve aynı tepkilerle, yakışıksız sözlerle, bir sürü yalan ve iftirayla karşılaşmıştır. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 184. âyette bu husus şöyle belirtilmektedir: «Ey Muhammedi Eğer seni(n peygamberliğini) yalan saydılarsa, senden önceki birçok peygamberler de yalanlanmalardır ki, onlar da açık belgeler, mu'cizeler, irşat dolu sahife-ler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.»
İnkarcı azgınların, şaşkın müşriklerin peygamberlere sataşmaları yer yer anlatılarak birtakım ölçüler ortaya konulmuştur. Onlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz :
«Allah, peygamber olarak bir insan mı gönderdi!?» [8]
«De ki: Eğer yeryüzünde eyleşip mutmain ve huzur içinde yürüyen melekler bulunsaydı, elbette üzerlerine gökten peygamber olarak melek gönderirdik.» [9]
«Eğer o indireceğimizi melek kılsaydık, yine onu bir adam (şeklinde) yapardık da düştükleri şüpheye tekrar onları düşürmüş olurduk.» [10]
«Hani onlara peygamberler, önierinden-arkalarından gelmişti de ancak Allah'a kulluk edin (demişlerdi). Onlar ise, eğer Rabbımız dileseydi melekleri indirirdi. Bu bakımdan biz elbette sizinle gönderilen şeyi inkâr edenleriz, demişlerdi.» [11]
«Ve bir de dediler ki: Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?» [12]
Görüldüğü gibi, Hz. Muhammed'e (A.S.) başka kusurlar bulup yakıştıramadıkları için cahil halkı ondan uzak tutmayı amaçlıyarak zaman zaman yukarıda belirtilen sözleri sarfederek inkârlarında ısrar etmişlerdir. İniş bölümünde naklettiğimiz gibi, «Allah, Ebû Tâlib'in yetiminden başka peygamber gönderecek bir kimse bulamadı mı?!» demeleri, onların ne ölçüde bir peygamber görmek istediklerinin bir başka belgesidir. Şüphesiz ki, müşriklerin şaşkınlıklarının en gülünç tarafı, büyücüyle peygamberi, sihirle mu'oizeyi, faziletle rezîleti, hakla bâtılı, iyi ile kötüyü ayırt edememeleridir.
Günümüzde de Kur'ân'ı, Peygamberimizin nezîh hayatını, İslâm'ın yüksek" amaç ve hikmetini bilimsel açıdan inceleyip araştırma zahmetine katlanmadan Kur'ân'a «çöl kanunu», Hz. Muhammed'e (A.S.) «çok akıllı bir adam», İslâmî esas ve prensiplere «ilkel kanunlar» diyenlerle putperest cahil Araplar arasında temelde bir fark yoktur. Dün, sergilenen şaşkınlık ve inkâr nasıl insanlık adına bir yüz karası ise, bugün de ilim ve medeniyet adına ortaya atılan sözler ve yakıştırmalar da ilim ve medeniyet adına birer yüz karasıdır. Dünkülerin ilmi ve irfanı yoktu, akıllarını da kullanmıyorlar, şartlanmış bir kafayla, kökleşmiş bir önyargı ile hakka karşı çıkıyorlardı. Bugünkülerin ilmi ve kültürü olmakla beraber, ne ilimlerini, ne de akıllarını gerçeği arayıp bulma doğrultusunda kullanıyorlar, Birincilerin cehalet ve taassupları; ikincilerin maddeciliği üstün gelmiştir.
Son yıllarda aklını gerçeği bulmaya çeviren, materyalizmin dondurucu havasından sıyrılıp hakkı bulmaya heveslenen ve Fransa'da sosyalizmin beyni sayılan Roger Garaudy, 180 derecelik bir dönüş yapıp İslâm'ı kendine din olarak seçtikten sonra eline kalemi alıp'İslâm'ın Va'dettikleri adlı eserinde şöyle diyor;
«İslâm günümüzde, geçmişi içinde donmuş değildir. Çağın yaşayan problemlerini Medine toplumunun anlayış ve duyuşu ile çözebilecek niteliktedir.» [13]
«Bin yıla yakın bir zaman içinde Batı kültürüne kaynak sağlayan İslâm medeniyetinin Grotius'ten Michelet Servet'e kadar uluslararası hukuka yaptığı etkileri görmemek için Batılılara, çoğu zaman Müslümanlar konusunda ileri sürüldüğünden fazla «yobazlık» gereklidir..» [14]
«İslâm'da yanlış bir Tanrı bilgisi aşılayacak aracılara, Allah'ın yeryüzünde temsilcisi olduklarını iddia edecek krallara ve prenslere yer yoktur. Allah kendi kanunlarını kendisi iletmiştir..» [15]
Şüphesiz ki gerçeği yansıtan, hakkı itiraftan başka yanı olmayan bu sözler, derin bir araştırmanın, bilimsel gayret ve himmetin, sağduyunun ürünleridir. Allah yanında böyle imân edip gerçeği yansıtanlar için KA-DEM-l SIDK mükâfatı söz konusudur. Dünyada adımını doğruya, iyiye ve fazîlete doğru atan bahtiyarlar için, mükâfat olarak hep iyilik ve güzellikler hazırlanmıştır.[16]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle inkarcı sapıkların, azgın putperestlerin, son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı menfi tutumları açıklandı. Peygamberin daha çok iki ana görevi yerine getirmek için gönderildiğine temas edilerek Kur'ân'ın bütünüyle, insan hayatını en güzel şekilde düzene sokacak hüküm ve hikmetler hazinesi olduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle insan aklına sesleniliyor. Kâinattaki mutlak düzen ve dengeye bakmamız ve onlardan birtakım olumlu sonuçlar çıkarmamız isteniliyor. Kâinat plânında yer alan her şeyin ilâhî damgayı taşıdığına işaretle Allah'ın kudret ve azameti anlatılıyor. Böylece önyargıyı bırakıp kafa ve kalbi gerçeği arayıp bulmaya çevirmenin gereği üzerinde duruluyor,[17]
Meali:
3— Şüphesiz ki Rabbınız gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratıp sonra da Arş üzerine saltanatı ve kudretiyle tecelli ederek her işi gereği gibi düzenleyip yürüten Allah'tır. Onun izni olmadıktan sonra hiçbir şefaatçi şefaat edemez. İşte bu Allah sizin Rabbınızdır. Artık O'na kulluk ediniz. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?!
4— Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah'ın verdiği söz haktır. Şüphesiz ki O, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları -adalet ölçüleriyle-mükâfatlandırmak için önce halkı yaratıp varlık alamna getirir, sonra da geri çevirip (diriltir). İnkâr edenlere ise, küfrettiklerinden dolayı fıkır fıkır kaynayan su ve elem verici bir azap vardır.
Hakkı Hak İle İsbat
Kur'ân'ın yüksek ve yönlendirici metotlarından biri de, önce konuyu belli bir çerçeve içine alıp ana temasını işlemek, sonra ondaki amaç ve hikmeti duygu ve düşüncelere malzeme vererek açıklamak, sonra da insan aklına ışık tutup, onu duygunun dar çerçevesinden çıkartıp görüş ufkunu açarak akıl ve idrâkine seslenmektir.
O bakımdan sûrenin baş kısmında, indirilen kitabın hikmet ve hüküm dolu olduğu bir cümleyle ortaya konuldu. Uyarıcı ve müjdeci bir hüviyetle gönderilen Hz. Muhammed'in (A.S.) yüksek şahsiyeti üzerinde duruldu. İnkarcıların Onun hakkındaki ölçüsüz, akıl ve idrâk dışı sözleri ve sataşmaları konu edilerek vicdanlara seslenildi. Dosdoğru imân edenler için Allah yanında yüce makamların, göz ve gönül dolduran mükâfatların hazırlandığına geçilerek insan arzu ve ihtirasına cevap verildi; doğruyu bulup seçenlerin doğruluk makamında ebediyen mutlu olacakları müjdelendi. Sonra da göklerin ve yerin altı devir ve dönemde yaratıldığına geçilerek düşünce, duygu ve akıl biraraya getirilmek suretiyle aklın öncülük yapmasına işaret edildi. Böylece hak olan Kur'ân ve Peygamberin, hak olan kâinat düzeniyle isbatı yapılarak inkarcılar ilmî araştırmaya davet edildi.[18]
Göklerin Ve Yerin Altı Devirde Yaratılması
Şüphesız ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratıp sonra da Arş üzerine saltanatı ve kudretiyle tecelli ederek her işi gereği gibi düzenleyip yürüten Allah'tır.»
A'raf sûresi 54. âyetin tefsîrinde aynı konuya yer verilmiştir. Ayrıca bu âyet az bir farkla Kur'ân'ın sekiz yerinde geçmektedir, Allah böylece kudretinin sonsuzluğunu, sünnetinin şaşmazlığını, tedbirinin kusursuzluğunu, kurduğu düzenin mükemmelliğini belirtmek için zaman zaman beşer aklına seslenir; ilmî araştırma yapmak isteyenlere ana fikir verir.
Sekiz yerde az farkla tekrar edilmesinin bir başka sebebi ise, dikkatleri, değişik ilmî konulara, ilâhî kanunlara çekmek; astronomi ve jeoloji gibi her yönüyle ilâhî plânın eşsizliğini yansıtan önemli iki mevzuda ciddi araştırma ve incelemeyi teşvik etmek ve hafızalarda derin izler bırakıp idrâki uyanık tutmakdır.
A'raf sûresi 54. âyetin tefsîrinde de açıkladığımız gibi, göklerin ve yerin yaratılması işlenirken «yevm» tabirinin kullanılması, müstesna bir anlatım tarzı ve eşsiz bir esneklik üslûbu ortaya koymaktadır. Zira bu tabir
üç ayrı mânaya delâlet etmekte ve bulunduğu cümle ve konuya göre, üç mânadan biriyle yorumlanmaktadır. Onları kısaca şöyle sıralayabiliriz :
1_Başlangıcı ve sonu kesin bilinmeyen, fakat tahmini mümkün olan uzun bir devir ve dönem.
2— Qok kısa bir zaman parçası.
3— 24 saatlik bir zaman dilimi.
Üçüncü âyette geçen ve astronomi ile jeoloji ilimleriyle ilgili bulunan «yevm», birinci mâna ve yorumla içiçedir. Böylece Kur'ân, göklerin ve yerin yaratılmasında sürüp gelen altı jeolojik devreye işarette bulunmaktadır.[19]
"Arş Üzerinde İstiva
«Sonra da Arş üzerine saltanatı ve kudretiyle tecelli ederek....»
Bu husus da A'raf sûresi 54. âyetin tefsîrinde açıklanmış ve gereken bilgi verilerek yorumda bulunulmuştur. Ancak burada «Arş» denildikten sonra şu cümle ile tamamlanmıştır; «Her işi tedbîr eder, her işi gereği gibi düzenleyip yürütür..»
Âyetin kelime dizisinde önemli bazı hususlar vardır ki, üzerine dikkatle eğilmek gerekir. Şöyle ki :
a) Allah gökleri ve yeri yarattıktan sonra Arş üzerine istiva etmiştir. Bu sözden, gökleri ve yeri yaratıp sünnetullah'ı doğrultusunda tam bir denge ve düzende tuttuğu, her varlığın, diğer bir tabirle her şeyin varlık alemindeki yerine ve özelliğine göre, kâinatın dengesini sürdürmesinde yardımcı bir parça olarak görev yaptığı anlaşılıyor. Çünkü.kâinattaki denge kanunu, bir zincirin düzenli halkaları gibi birbirleriyle bağlantılıdır. Kıyamet kopuncaya kadar bu bağlantı sürüp gider. Ancak bazı parçalardaki mevcut dengeyi bilgisizliğimiz veya ilgisizliğimiz yüzünden biz insanlar bozmaktayız ki, bunun zararı yine bize dönmektedir.
b) Arş denilen ilâhî saltanatın tecelli ettiği makam, kâinatta sürüp gelen denge ve düzenle çok yakından ilgilidir veya o dengenin odağını oluşturmaktadır. Sahîh hadîslerden, Arş'ın göklerden ve yerden çok büyük olduğu anlaşılıyor. Böylece Arş'ın en hâkim noktada beşer idrâkini aşan büyüklüğü, kuvvetli bir ihtimalle, kendisinden küçük olan göklerin dengesinin temelini ve ana merkezini oluşturmaktadır. Zira istiva -A'raf sûresinde de belirttiğimiz gibi- ya birden fazla şeyin aynı seviyede olduğu, ya da bir şeyin dimdik dengede ayakta durup çevresiyle ayrı bir denge sağladığı anlamına gelir.
c) İstivadan sonra tedbîr geliyor, «yüdebbirü» tef'ÎT kökünden şimdiki ve gelecek zamana delâlet eden bir fiildir. Ona bu açıdan bakıldığında şu mânaları ifade ettiği görülür:
— Hikmeti uyarınca hükmedip takdîr etmek,
— İsabetli ve istikrarlı iş yapmak,
— Olayların ve fiillerin sonunu, doğuracakları meseleleri önceden hesaba katmak veya tesbît edip bilmek ve öylece lâyık olmayan bir durumun meydana gelmesini önlemek,
— Kurduğu düzeni dengeli, plânlı, programlı ve amacına uygun devam ettirmek ve bunun için bütün önlemleri almak...
İşte âyetteki «tedbîr» bir bakıma istivayı açıklıyor. Denge sağlanıp her iş ve olay gerektiği gibi düzenlenip yürütülüyor ve her varlık kâinat planındaki yerini alıp yaratıldığı amaca yönelerek hizmet veriyor.
Bu açıklamadan çıkarılacak sonuç ise, özetle şu olabilir: Kâinatta, başka bir tabirle varlık âleminde meydana gelen her olay, mutlak surette Allah'ın ezelî tedbîri, takdiri ve terbiyesiyle vücut bulur. O'nun kudretine bir son, hikmetine bir sınır, tedbirinde bir kusur söz konusu olamaz.
d) Gökleri ve yeri altı devirde yaratan ve sonra Arş üzerine istiva edip her işi tedbîrle yürüten Allah, rab sıfatıyla anılmıştır. Çünkü rab, her şeyi türünün özelliğine, yaratılışının amaç ve hikmetine uygun terbiye eden, her şeyi yavaş yavaş kemâle erdiren ve kâinatı bir okul misali elinde tutup en ince hesaplar, en şaşmaz kanunlar ve değişmez programlarla eğitip yetiştiren zatın sıfatıdır. O'nun terbiye sistemi ve kemale erdirme programı her zerreyi içine alıp kapsamıştır. O bakımdan varlık âleminde hiçbir şey, rab sıfatının kapsamı dışında değildir ve olamaz da.. O halde gökleri ve yeri yaratmaya, sonra da Arş üzerine kudretiyle tecelliye ve kâinatı tedbîre en uygun sıfat rab'dır.[20]
Tedbîrinde Ortağı Yoktur
«O'nun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez..»
Şefaatçi diye çevirisini yaptığımız «şefiî1» sözü, bir şefaatçıdan ziyade, denge ve tedbîrde Allah'a yardımcı olacak, birliğinin yüce kudretini ortak-
lık düzeyine itecek, ilâhî tedbiri süratlendirecek veya yönlendirecek hiç ama hiçbir ortak, kuvvet ve yardımcı yoktur ve olamaz da.. Aksi halde vahdaniyet kalkar, tedbîr bozulur, plân alt-üst olur, program yön değiştirir. Bunun neticesi mevcut,denge yıkılır. Aynı zamanda hiçbir varlık O'nun katında şefaatçi da olamaz; meğer ki, O, izin vermiş olsun..
İşte birliğinde eşi, tedbîrinde yardımcısı, fiilinde ortağı, kudretinde benzeri, terbiyede destekçisi olmayan Allah, fâil-i muhtar'dır ve işte o hem bizim, hem de bütün eşyanın yegâne terbiyecisidir. Bize gereken, kâinattaki denge ve düzen atmosferi içinde plândaki yerimizi almak, yaratıldığımız hizmete yönelmek ve mutlak denge içinde kendi dengemizi korumaktır.
Bunca bilimsel ve açık belgelere rağmen hâlâ düşünüp öğüt ve ibret almamız gerekmiyor mu?[21]
Dönüş, Ancak O'nadır
«Hepinizin dönüşü ancak O'nadır.»
Varlık âlemi ilâhi kudretin eseridir. Öyle ki, ilâhî kudret sınırsız bir güç ve sonsuz bir enerji kaynağıdır. Bu kaynağın büyük bir enerji oluşturup tezahür etmesi ve bu enerjinin yoğunlaşıp kâinatı meydana getirmesi, bir halk ve icaddır. Belli ve belirli kanunlarla idare edilip şaşmadan hedef ve amacına yönelik tutulması, tedbîr ve terbiyedir.
O halde her şey ilâhî kudretin tezahürüdür. Ancak bu tezahürün en şerefli ve belirgin cüz'ü insandır; yani kâinat insan için, insan da Allah için yaratılmıştır. O bakımdan sonunda insanların dönüşü Allah'a olacaktır.
Gerçek bu olmakla beraber, bunca meziyetleri kendinde taşıyan insanoğlu neden şu aşağı âleme getirilmiştir? Bu sorunun cevabını Adem Peygamberin önce Cennet'e konulması bahislerinde birkaç yerde cevaplamış bulunuyoruz. Ancak burada bir özet mahiyetinde de olsa, diyebiliriz ki, insanın Dünya denilen aşağı âleme getirilmesi, hayatın anlamını, nî-metlerin zevkini ve kıymetini tadıp idrâk etmesine yönelik bir hikmeti terennüm etmektedir. Doğrudan âhirete geçmek, hayat ve nimetin kıymetini anlamaya imkân vermez. Ölüm ise, bu kuralın ışığı altında İnsan için çok gereklidir. Çünkü mevcut beden yapımız, Dünya şartlarına uygun ve onunla uyum sağlayacak ölçü ve vasıfta yaratılmıştır. Âhiret'teki değişik şartlara ve ortama uyum sağlaması mümkün değildir. O bakımdan ruhumuz eskiyen bu beden elbisesini terketme kanununa bağlı kılınmıştır. Bir süre Berzah âleminde kendisine ayrılan yerde eyleştikten veya konuk olarak kaldıktan sonra Âhiret hayatının şartlarına ve ortamına uygun hazırlanan bedene gelip yerleşir de Allah'ın yüce huzurunda yerini alır.
Yokluktan varlığa çıkış bir zıddın oluşumu ise, hayattan ölüme geçiş ikinci bir zıddın oluşumudur. Bu, gerçek ve mümkün olduğuna göre, ölümden sonra üçüncü bir zıddın, yani hayatın oluşması neden mümkün olmasın?
Hem insanı yoktan yaratan, model ve Örneksiz ona vücut veren O Yüce Kudret, bu defa model ve örneği varken onu tekrar yaratmaya kadir değil midir?
Allah'ın bu konuda da va'di haktır; sırası, vakti ve saati gelince O'nun va'di bir bir gerçekleşir. O verdiği sözden asla caymaz, ezelî ilmi asla ya-nılmaz..[22]
Mükâfat Da, Ceza Da Adilâne Olacaktır
«Şüphesiz ki O, imân edip iyi,
yararlı amellerde bulunanları -adalet ölçüleriyle- mükâfatlandırmak için önce halkı yaratıp varlık alanına getirir, sonra da geri çevirip (diriltir), inkâr edenlere ise, küfrettiklerinden dolayı fıkır fıkır kaynayan su ve elem verici bir azap vardır.»
Allah'ın 99 isminden biri de el-Adl'dır. O bakımdan her işinde mutlak hikmetin sırrı, adaletin özü ve mayası mevcuttur. Kâinat bile adalet ve hakkaniyet üzerine kurulmuştur. Akıl, zekâ, idrâk ve diğer yeteneklerden her insana, yine âdil ölçülerle pay vererek toplum düzenini, yaşama dengesini sağlamıştır. O, Rab sıfatının tecellisi ve Adi sıfatının tezahürü ile denge ve düzeni kurmuştur. Toplum bünyesinde akıl ve zekâ nimetinden az veya çok mahrum olanlar varsa, bu, bütünüyle aile ve çevreden kaynaklanmakta, ilâhî terbiye ve tedbîre uymamaktan neş'et etmektedir.
Bazı materyalist ve sosyalistler, insanların her hususta eşit olmasının gereğini savunurken, feministler de kadınların her bakımdan erkeklerle eşit olmasını ileri sürüp Rab ve Adi sıfatlarına karşı isyankâr bir tavır takınırlar. Şüphesiz ki, bu tür iddiaların hem din, hem de ilim nazarında bir değeri yoktur, İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşit yetenekte ve fiziksel güc ve kudrette yaratılsaydt, hayat durur, düzen bozulurdu. Aynı zamanda aile ve fertlerin işledikleri kusurların çocuklarına ve torunlarına geçmemesi için ilâhî müdahale gerekirdi. Oysa Allah, mutlak anlamda denge ve düzen kanunlarını koymuş, her şeyi en iyi şekilde yaratıp hilkatinin hikmeti doğrultusunda görevlendirmiştir. Onun hilkat ve hayat kanunlarına uyanlar mutlu ve bahtiyar oluyorlar, uymayanlar hem kendilerine, hem de ço-
cuklarına haksızlık ediyorlar. Meselâ, Cenâb-ı Hak, insanın ruh ve beden afiyetini ayakta tutmak için alkollü ve uyuşturucu maddeleri haram kılmıştır. Buna rağmen bir anne ve baba ilâhî yasağı -hikmet ve maksadını düşünmeden- dinlemez ele kendini zehirler ve o yüzden mariz ve sakat, geri zekâlı ve bön çocuk dünyaya getirirlerse, kendi nesillerine karşı cinayet işlemiş ve Allah'ın Rab ve Adi sıfatlarına sırt çevirmelerinin cezasını çekmiş olurlar. Kusur Allah'ın terbiye ve tedbîrinde değil, kulların terbiye ve tedbirindedir.
İkinci hayat kabul edilen Kıyamet gününde ise, ceza ve mükâfat Allah'ın el-Adl ve el-Hakem sıfatlarının tecellisiyle takdir edilecektir. Böylece insanlar şu hazırlık dönemi olarak önlerine konulan dünya hayatını ya lehlerine, ya da aleyhlerine çevirme serbestisine sahiptirler. Hiçbir zorlama söz konusu değildir. Allah denge ve düzeni kurup insanları birçok yeteneklerle donatarak serbest bırakmış, üstelik akıllarına ışık tutacak kitap ve peygamber göndermiştir. O nedenle herkes yaptığından sorumlu tutulacaktır. Kısacası, her insan şu dünyadan Cennet veya Cehennem'ini hazırlayıp beraberinde taşıyacaktır.[23]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Cenâb-ı Hakk'ın birliğine ve kudretinin sınırsızlığına delâlet eden, insan aklına ışık tutan kevnî âyetlere yer verildi. İlim adamlarına ve araştırıcılara ana fikir verilerek varlık âleminin bütünüyle Hakk'ı tasdik etmekte olduğu belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle Güneş ve Ay'la ilgili temel bilgiler veriliyor, gece ile gündüzün birbirini izleyip durmasındaki esrara dikkatler çekiliyor ve sonra da Allah'ı bilip O'ndan saygı ile korkanların varlıktaki acık belgeleri görerek Hakk'a kul olmanın şuuruna erişeceklerine -işarette bulunuluyor.[24]
Meali:
Güneş'i ziya (ışık ve enerji), Ay'ı nûr (aydınlık) yapan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay'a konaklar takdir eden O'dur. Allah bunu ancak hak ile (katıksız, kusursuz, şaşmayan kanunla) yarattı. Bilip (anlayacak) bir millete âyetleri (böylece) bir bir açıklıyor,
6— Şüphesiz ki gece ile gündüzün birbirini izleyip değişmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, O'ndan korkup kötülüklerden sakınan bir topluluk için âyetler-belgeler vardır.
Güneşi Ziya, Ay'ı Nur Kılmıştır
«Güneş'i ziya (ışık ve enerji), Ay'ı nûr (aydınlık) yapan... O'dur.»
İlgili âyetle Güneş ve Ay'ın önemli özelliklerinden biri belirtilerek bu konuda bilimsel araştırma yapanlara ön bilgi veriliyor.
Ziya, kelime olarak ateş ve benzeri parlak cisimlerden yayılan ışık ve enerjiye verilen bir isimdir. Nitekim Râğıb el-Asbahanî, Müfredatında «devi1» maddesinde bu tarif üzerinde durmuş ve gereken açıklamayı yapmıştır. Kamus mütercimi Asım da bu kelimeyi açıklarken şöyle diyor: «Bizzat olan aydınlığa ziya, bilfarz, yani sonradan arız olanına nûr denir.»
Bu tarîf ve delâletten, Güneş'in ışık ve enerjisinin kendisinde mevcut olduğu, başka bir parlak cisimden ona gelmediği ve yansımadığı; Ay'ın nurunun, yani aydınlığının ise, kendisinden değil, başka bir cisimden gelip ona yansıdığı anlaşılıyor.
Ay üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar Kur'ân'ın bu açıklamasını kesinlikle tasdîk etmiş ve Ay'ın Güneş'ten ışık alıp yansıttığını şüphe kabul etmiyecek bir katiyetle ortaya koymuştur.
Güneş'e gelince : Son birkaç yıl içinde yapılan ilmî araştırmalarla şu hususlar tesbit edilip belirtilmiştir: «Güneş'te büyük yer çekimi basıncı altında, merkezdeki madde sıkışır ve orada sıcaklığı 15 milyon C (24 milyon F) çıkarır. Böyle büyük bir sıcaklık ve basınç altında atomlar parçalara bölünür, atomların dış kabukları koparak çekirdekten uzaklaşır. Çekirdekler birbirlerine doğru saniyede binlerce mil hızla yaklaşır ve bazan da birbirine yapışır. Hidrojen çekirdekleri birbirine bağlanınca hidrojen çekirdeğinden biraz daha büyük helyum çekirdekleri oluşur. Buna «hidrojen füzyonu» denir. Herbir saniyede Güneş'in merkezinde 650 milyon ton hidrojen, 645,4 milyon ton helyuma dönüşmektedir. Bu süreç enerji meydana getirir. Herbir saniyede kaybolan 4.6 milyon ton madde Güneş'ten etrafa yayılan enerjidir. Bunun çok küçük bir kısmı Dünya tarafından tutulur ve burada hayatı mümkün kılar. Bir saniyede çok büyük miktarda hidrojen füzyona uğradığı halde Güneş'te o kadar bol hidrojen vardır ki, yaklaşık beş milyar yıldır süregelen füzyondan sonra Güneş'in hemen tamamına yakını hâlâ hidrojendir. Belki de daha birçok milyar yıl füzyon sürüp gidecektir.
İşte Kur'ân'da ilgili âyetle birinci hayattan sonra ikinci hayatın başlayacağı haber verilirken ilâhî kudretin yüceliğine ve yaratmadaki sınırsız gücüne delil olarak Güneş ve Ay getiriliyor. Güneş'in bitip tükenmeyen bir enerji kaynağı olması, bütünüyle ilâhî takdirin bir tezahürüdür.[25]
Ay'a Konaklar Takdir Edilmesi
«Ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay'a konaklar takdir eden O'dur.»
Ay batıdan doğuya doğru Dünya'nın çevresinde döner. Öte yandan Ay'ın diğer yıldızlara göre durumu da sürekli olarak değişir. Bunun nedeni de Ay'ın yer çevresindeki hareketidir. Eklipîiğe eğikliği 5° 8'40" olan elips biçiminde bir yörünge üzerinde dönerek diğer bir yıldıza göre, bu dönüsünü 27 gün, 7 saat, 43 dakika, 11,5 saniyede tamamlar ve böyleee diğer yıldızlara göre, yeniden aynı duruma gelmiş olur. Güneş'in durumuna göre ise, bu dönüşünü 29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2,8 saniyede tamamlar.
Ay'ın yer çevresindeki daima doğuya doğru olan bu hareketi gökte yıldızlara göre her gün 13° 16'6" gecikmesine, böylece her gün aşağı yukarı 50 dakika daha geç doğup batmasına yol açar.
Ay'ın aydınlatması Güneş'e oranla 650.000'de biri kadardır.
Ay bir de yılları ve hesabı sağlıklı ölçüde tesbit etmemize bir kıstas olarak takdir edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de Ay'ın sözünü ettiğimiz hareketleri ve her gün gökteki yıldızlara göre 50 dakika geç doğup ayrı bir görünüm arzetmesi ilâhî sünnetin şaşmayan belgelerinden biri olarak vasıflandırılıyor ve her şeyin kesin hesaplara göre düzenlendiğine işarette bulunularak insan aklına ışık tutuluyor; aynı zamanda Yüce Yaratan'i insana hatırlatıp tanıtıyor. Zira bunca ince hesaplar, çekim kanunları ve meydana getirdiği düzeni tesadüflere bağlamak mümkün değildir.[26]
Allah Hak İle Yarattı
Hak kelimesi üzerinde sık sık durulmaktadır. Burada ise, Güneş ve Ay'ın hak ile yaratıldığı belirtiliyor ki, bundan şu manalar anlaşılmaktadır: Güneş ve Ay, kâinat planındaki yerlerine oturtulmuştur. Her ikisi de varlıktaki mutlak denge ve düzenin cüzleri olarak bulunuyor. İnsanların yararına yaratılan bu ikisi de şaşmayan kanunlara bağlanmıştır ve hayat şartlarıyla uyum halinde bir düzeye getirilmiş, her biri için ayrı bir yörünge takdir edilmiştir.
İşte Kur'ân'da bütün bu incelikler hak kelimesiyle anlatılmakta ve akıl sahiplerine seslenilmektedir: «Allah bunu ancak hak ile (katıksız, kusursuz, şaşmayan kanun ile) yarattı. Bilip (anlayacak) bir millete âyetleri (böylece) bir bir açıklar.»[27]
Gece İle Gündüzün Birbirini İzleyip Değişmesi
«Şüphesiz ki gece ile gündüzün birbirini izleyip değişmesinde............ âyetler, belgeler vardır.»
Kur'ân bu âyetle Dünya'nın Güneş'in çevresinde bir elips çizip dön-ıekie kalmadığım, aynı zamanda kendi ekseni etrafında da dönerek geçe ie gündüzün meydana gelmesini sağladığı ve bu birbirini izlemenin sürüp gittiğini açıklıyor.
Başta insan olmak üzere hayvanların ve bitkilerin yaşamlarını sürdürebilmeleri, gelişip çoğalabilmeleri için Dünya'nın bu iki ayrı hareketine mutlak surette ihtiyaç bulunduğuna işaret edilerek Allah'ın değişmeyen sün-netiyle gece ile gündüzün belli hareket ve kesin hesaplarla oluştuğu bildiriliyor ve bunlar Allah'ın varlığının ve sonsuz kudretinin belgeleri olarak gösteriliyor. Sonra da bu kudretin insanları yeniden diriltip ikinci hayata döndürmeye muktedir bulunduğu hatırlatılıyor.
Kur'ân insanla Allah arasındaki engelleri kaldırmak, duyguları yönlendirmek, düşüncelere berraklık kazandırmak ve akıllara ışık tutup insanla hakikati yüzyüze getirmek için dört ayrı belge sıralıyor:
1— Güneş'in ışık ve enerji kaynağı olduğu, ilâhî kudretin dışında başka bir kaynaktan enerji almadığı,
2— Ay'ın ışık kaynağı olmadığı, onu Güneş'ten alıp yansıttığı ve Dünya çevresinde onunla birlikte hareketini sürdürürken yörünge düzlemine göre 83° 30' eğik bir eksen üzerinde döndüğü, dönüş süresinin yer etrafında dolanma süresine tamamen eşit bulunduğu ve bu sürenin eşitliği nedeniyle, Dünya'ya da uzaklığının 363.300 km. ile 405.500 km. arasında değişmesi sebebiyle hilâllerin meydana geldiği,
3— Gece ile gündüzün birbirini takip etmesinin, Dünya'nın kendi ekseni etrafında ve Güneş'in çevresinde dönmesiyle vücut bulduğu,
4— Göklerde ve yerde yaratılanların Allah yanında belli hesaplar ve belli kanunlarla varlıklarını ve hareketlerini sürdürmeleri, Allah'ın varlığını isbat etmekte ve insan aklını harekete geçirip ona ön bilgi vermektedir.
Bütün bunların hak ile yaratıldığına baktığımızda, iiimle malûmat arasında bir uyumsuzluk ve farklılık almadığını görürüz. Zira her düzen ve denge, her plân ve program mutlak surette bir düzenleyicinin, bir plan-layıcı ve proğramlayıcmın varlığına delâlet eder.
Rağıp el-Asbahanî, Müfredat adlı eserinde hak tabirini açıklarken diyor ki: «Kök mana olarak mutabakat ve muvafakat demektir. Bir şeyi hikmetin gerektirdiği şekilde icat edene ve icat edilene de hak denilmiştir. Bu manayla Allah'a HAK denildiği gibi, yarattığı şeye de hak denilmiştir.»
Şüphesiz ki, mevcut düzenin bir düzenleyicisi bulunduğunu istidlal edebilmek için daha çok üç şeye ihtiyaç vardır: Bilgiye dayalı sağlam imân, hakkı ve gerçeği arayıp bulmak için irfan ve Allah'tan saygı ile korkmayı
ilham eden takva.. Onun için 6. âyetin son cümlesinde, «Ondan korkup kötülüklerden sakınan bir millet için âyetler, belgeler vardır» denilmiştir.[28]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Allah'ın varlığına, birliğine, sanatının benzersizliğine delâlet eden delil ve belgeler sıralandı. Güneş ve Ay'la ilgili ana fikirler verildi. Sonra da bunlardan ancak Allah'tan saygı ile korkup inkâr ve maddecilikten sakınan akıl sahiplerinin öğüt alacağı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, mevcut düzeni sapasağlam kuran ve mutlak denge sağlayıp kâinatı kusursuz bir plâna göre ayakta tutan Allah'ın, insanları öldürdükten sonra dirilteceği haber veriliyor. Bunca delil ve belgeye rağmen Âhiret'e inanmayıp dünya hayatına razı olan ve sadece onunla yetinenlerin kendilerine çok kötü bir gelecek hazırladıkları bildiriliyor. Bunların aksine akıl ve idrâkini, zekâ ve yeteneklerini gerçeği arayıp bulmak için kullanan ve öylece Allah'a ve Âhiret gününe inanıp iyi, yararlı iş ve amellerde bulunanların göz ve gönül dolduracak bir gelecekleri, sonsuz mükâfatları olacağı müjdeleniyor. Bu bahtiyarların Cennetteki duaları, esenlik dilekleri ve sözlerinin sonu tesbîh, selâm ve hamd Kapsamında olacağı ayrı bir lütuf olarak öğretiliyor.[29]
Meali:
7-8— (Öldükten sonra yeniden dirilip) bize kavuşmayı ümit etmeyen, Dünya hayatına razı olup onunla gönlü yatışanlarla bizim âyetlerimizden gafil olanlar var ya, işte onların, kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir.
9— Onlar ki imân edip iyi-yararlı amellerde bulundular, elbette Rab-ları onları, imânlarına karşılık, altlarından ırmaklar akan Naîm Cennetlerine eriştirir.
10— Oradaki duaları, «Alfahım! Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin» sözüdür. Sağlık ve esenlik temennileri ise, «Selâm»dır. Dualarının sonu ise, «Hamd (Her türlü güzel övgü), âlemlerin Rabbi Allah'adır.»
İlgili Hadîsler
«Cennet ehli Cennet'te yerler, içerler ama, ne tükürürler, ne idrar çıkarırlar, ne de sümkürürler.»
Bunun üzerine ashab-ı kiram sordu :
— Ya Resûlellah! yedikleri yemek ne oluyor?
Cevap verdi :
Hafif geğirmek, misk terlemesi gibi bir ter (çıkar). Teşbih ve tah-mîd (Allah'ı tenzîh edip O'na hamdetmek)le ilham olunurlar.» [30]
«Kim Cennet'e girerse, nan-u nimet içre olur, hiçbir sıkıntı ve meşakkate uğramaz, elbisesi eskimez, gençliği de hiç bitmez.» [31]
Öldükten Sonra Dirileceklerine İnanmayanlar
«(Öldükten sonra yeniden dirilip) bize kavuşmayı ümit etmeyenler »
İnsan hayatını et î doğru düzenleyen, disiplin altında tutan ve vicdanları geliştirip rru ışt duygusunu harekete geçiren, meşru yollan tercih edip ömrü \ kazanç sınırları içinde tutan şey, şüphesiz ki Allah'a ve Âhiret gün dosdoğru imân, Peygamberin getirdiği esas ve prensipleri kabul ed :arla yaşamaktır. Dünya hayatında hiçbir âmil insanı bunun kada: sndiremez ve ona kişilik kazandıramaz. Onun için semavî dinlerin ar,a hedeflerinden ve değişmeyen amaçlarından biri, insanların kalblerini ve kafalarını böylesine bir imân ışığıyla aydınlatmak olmuştur. O nedenle mahrum olanlardan vefa beklemek, düzenli bir hayat sürmeler k, kalblerini insanlıktan yana çevirip merhamet duygularını v irmek safdillik olur.
İsa Peygambf .un (A.S.) Efendimiz arasında altı asırlık bir
fetret devrinin sü .udilerin iyice katılaşıp dini ve dindarlığı kendi
tekellerinde tutu 0 yayma temayülü göstermemeleri; Tevrat'taki
âhiretle ilgili be' ayboiup unutulması ve sonra da İncil'in aslının za-
yi1 edilip sadec .-ilerin İsa Peygamberden işittikleri öğütleri ve İsa
Peygamberin öz geçmişiyle ilgili bilgileri kendi anlatım kalıplarına dökerek yazmaları, neticesinde dinî esaslardan çok şeylerin unutulmasına neden olmuş ve o sebeple yavaş yavaş tek tanrı inancı yerine çok tanrı; mahiyeti bilinmeyen fakat eserleriyle, sıfatlarıyla mevcudiyetine inanılan Allah'a ibâdet yerine, taştan, ağaçtan yontulup şekillendirilmiş bir sürü putlara tapma inancı ortaya çıkmıştı. Arapların çoğu ne öldükten sonra dirilip kalkmaya, ne de âhiretteki hesap ve cezaya inanıyorlardı. Onların bu vadideki inançsızlığı koyu bir cehalet ve aşın bir taassuba dayanıyordu. Bu bakımdan günümüzdeki maddecilerde görüldüğü gibi, dünya hayatı onların tek amacı ve gönül yatışkanlığı idi.
Günümüzde ciddi bir eğitim almamış, zekâ bakımından gelişip ruh ve vicdan bakımından geri kalmış inkarcılar da dünyalığı ve maddeyi temel esas kabul etmişlerdir. Aradaki fark: Arapların ciddi bir bilgileri olmadığı gibi, bilimsel bir dayanakları da yoktu. Körükörüne dede ve babalarının yolunu takip ediyor, ondan başka bir inanç yolu kabul etmiyorlardı. Çağımızın maddeei inkarcıları ise, bilimsel yönden de kendilerini savunmakta, birtakım doktrin ve ideolojileri paravana edinip görüş ve düşüncelerinin isabetli olduğunu gösterme gayreti gütmektedirler. Evet, bunlar ilâhî kudreti bütünüyle reddeder, otodinamizme, yani varlığın kendisinden kaynaklanıp gelen kuvvete inanırlar. Elmayı olgunlaşmaya götüren iç prosedürler zincirini buna örnek gösterirler. Ruhun da maddenin yüksek bir ürününden başka bir şey olmadığını söylerler. Dinin ise, insanın sınırlı bilgisinden doğduğunu iddia ederler.
Şüphesiz ki, böylesine dayanaksız ve delilsiz bir iddia ve inanç, insanlık için bir ateştir; bu ateş her yönüyle ümitsizlik, yok olup unutulmak ateşi; fazilet ve güzel ahlâktan uzak, acımamak, korumamak ateşi; insanları bir hiç uğruna yok etme ateşidir. İşte bu ateş, kıyamette sonu gelmeyen daha beter bir ateşi hazırlar. Kur'ân-ı Kerîm'de, «Onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir», buyurulurken, bu ateşin yakıtını bir bakıma dünyada yüklenip taşıdıklarına işaret eder.
Allah'a ve Âhiret'e imân ise, insanı büyük ve köklü bir ümide sevkeder, gönüllerde fazîlet lambasını yakar, Cennet misali bir iç huzuru ve derin bir güven meydana getirir. Böylece şüpheden uzak bir imânla hayatını değerlendiren her mü'min, ölürken tam teslimiyet ve sarsılmaz bir ümit ve güven üzere gözlerini yumar; beraberinde Cennet nîmetlerinin mayasını götürür.[32]
Cennetteki Duâ
«Oradaki duaları «AMahım! Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin» sözüdür. Sağlık ve esenlik temennileri ise, sefâm'dır...»
Dünya hayatında ilme'l-yakiyn derecesinde Allah'ın yüce kudretini eşyanın heY parçasında gören, O'nun varlığına ve birliğine bütün eşyanın
şehadet ettiğini idrâk eden mü'minlerin, her namazdan sonra olduğu gibi, «Sübhanellah, el-Hamdu lillah ve Allahu Ekber» diyerek Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih edip her şeyin O'nu tesbîh ettiğini ilân etmeleri; övülmeğe ancak Allah'ın lâyık olduğunu düşünerek her türlü güzel övgünün Allah'a mahsus olduğunu söylemeleri ve gerçek büyüklüğü, sınırsız, ölçüsüz, keyfiyetsiz ve kemiyetsiz olarak Allah'a has kılıp «Allah çok büyüktür» diyerek kendi mahviyet ve aczlerini dile getirmeleri, onlara Cen-net'te ibâdeti idrâk nîmetini hazırlar.
Çünkü dünya ve kâinat, Hakk'i tesbîh edip her zerresiyle «Sübhanellah» demektedir. Cennet bütün nimetleriyle, «Sübhanelîah» tesbihiyle ibâdet etmektedir. Kabirlerinden dirilip kalkan mü'minler, o tüyler ürpertici manzarayı görünce, yine ilk sözleri «Sübhanellah» olacak, Cennet'e girdiklerinde de yine duâ ve ibâdetleri «Sübhanellah ve el-Hamdu lillah» olacak..[33]
Sağlık Ve Dirlik Temennileri
SELÂM, bilindiği gibi, Allah'ın sıfatlarından, yani 99 isminden biridir. Kelime olarak, açık-gizli, görünür-görünmez afetlerden güven ve esenlik içinde kalmak ve kalmayı dilemek veya bunu sağlamak manalarına gelir. Gerçek selâmet, yani her türlü afet, sıkıntı ve üzüntüden kurtulup esenliğe kavuşmak ancak Cennet'te olur. Çünkü orada fenaya yüz tutmayan baka, fakirliğe dönüşmeyen gına; zilletsiz azizlik, hastalıksız sağlık ve sıhhat vardır.
Dünyada İslâm terbiyesinde şekillenip din kardeşlerine dünya ve âhi-ret esenliği dileyerek selâm veren kimse, her şeyden önee kendine Cennet'te selâmet yurdunu hazırlamıştır. İlâhî selâmete her an muhtaç olan insanlar bunu daha çok Cennet'e girdikten sonra hissederler ve birbirlerine «selâm» diyerek sağlık ve dirlik dileğinde bulunurlar.[34]
Cennet'te Ruhun Alacağı En Yüksek Gida
Dünya hayatında insanın iki ayrı gıdaya ihtiyacı olduğunu biliyoruz: Bedenin topraktan çıkan ürünlere, ruhun yüce âlemden inen feyiz ve rahmetlere ihtiyacı vardır. Zaten insan olmanın da anlamı ve özelliği budur. Zira hayvanlar sadece aşağı âlem diye adlandırılan yerden çıkan ürünlere ihtiyaç duyarlar ve onunla beslenip varlıklarını belli bir süre ayakta tutarlar. Melekler ise, sadece yüee âlemle ilgili feyiz ve rahmetlerle beslenirler. İnsan bu iki ayrı mahlûk arasında üçüncü bir varlık olarak her iki cihetten gelen maddî ve manevî gıdalarla beslenip hayatını dengeli ayakta tutabilir.
İşte dünyada Allah'a ve Âhiret'e imân düzeyinde namaz, duâ ve tesbîh gibi ibâdetler, kutsî âlemden gönderilen feyiz ve rahmetlerdir. Ruh bunlarla beslenip muhtaç olduğu gıdayı alır. Kendini bu ve benzeri feyizlerden mahrum bırakan kişi, hakikatte insan olmanın anlamını yitirmiş demektir. Bu âlemde ruhunu belirtilen feyiz ve rahmetlerle beslemediği için de onu manen katletmiş sayılır. Kirlenip kararan, nurâniyet ve safiyetini, hayvanı sıfatların galebesiyle kaybeden bir ruh, kıyamette arınmadıkça ebedî feyiz ve saadet yurduna girmeye lâyık olamaz.
Âhiret'te, dünyada sağladığı iki yönlü beslenme ve elde ettiği denge ile Cennet'e ehil olanlar, ruhlarına sunulan ikinci bedenle birlikte yine iki ayrı gıdaya ihtiyaç duyarlar. Beden posası olmayan Cennet ürünüyle beslenip lezzet alırken, ruh, kutsî âlemin en tatlı ve en nefis gıdası olan «Sübhaneke'llahümme» ve «el-Hamdulillahi Rabbi'l-âlemîn» tesbîh ve tah-mîdini dem be-dem alır. O âlemde sözün ve işin başı, «Sübhanellahstır; sonu ise, «el-Hamdu lillah»tır. Bu iki söz aynı zamanda Cennet ehlinin en çok huzur ve mutluluk duyacağı bir ibâdettir.
Özetliyecek olursak, diyebiliriz ki: Bedenini gıdasız bırakan dünyada, ruhunu gıdasız bırakan âhirette yaşayamaz, yani ebedî saadet yurduna ehil olamaz.[35]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle âhirete inanmayan ve böylece bütün umudunu dünya hayatına bağlayan maddeciler uyarıldı. Sonra da imâna karşılık verilecek mükâfatın ancak Cennet olacağı haber verilerek mü'minler müjdelendi. Dünya'da imân doğrultusunda Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzîh edip din kardeşlerine selâmet ve esenlik dileyen, bunun için onlara rastladığı zaman selâm veren mü'minlerin bu güzel amellerine karşılık Cennet'te sonsuz selâmet ve esenliğe kavuşacaklarına atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle insanın hayrı istemede aceleci olduğu belirtiliyor. Allah'ın ise, her şeyi belli ölçüde yarattığı ve belli bir plan ve programa göre yürüttüğüne işaretle, insanların işledikleri kötülüklerin cezasını vermekte acele etmediğinin hikmetine temas ediliyor. Sonra da insanın geçmişi çarçabuk unutan bir yapıya sahip olduğu, sıkıntılı anlarda durmadan Allah'a yalvarıp yakardığı halde, genişliğe ve ferahlığa kavuşunca Allah'a hiç duâ ve niyaz etmemiş gibi bir duruma girdiği konu edilerek insan karakteri hakkında bilgi veriliyor.[36]
Meali;
11— Eğer Allah insanlara, hayrı acele istedikleri gibi, şerri çabuklaş-tırsaydı, ecelleri hemen yerine gelip (her şey) bitmiş olurdu. Ne var ki, bize kavuşmayı arzu etmeyenleri azgınlıkları içinde bocaladıkları bir halde bı-rakıveririz.
12— İnsana bir dert ve sıkıntı dokunduğu zaman gerek yan üstü uzanırken, gerek otururken, gerek ayakta dururken bize duâ eder. !*fndisin-den dert ve sıkıntıyı kaldırdığımızda ise, kendisine dokunan dert ve sıkıntıdan (kurtulmak için) bize (hiç) duâ etmemiş gibi (eski haline) geçip gider. İşte müsriflere (haddini aşanlara) yapageldikleri ameller böylece süslenmiştir.
İniş Sebebi
Mekke müşriklerinden başta Nadr b. Hars olduğu halde birkaç kişi İslâm'ın feyiz pınarının hayat veren damlalarının nasıl bir şifa ve rahmet iksiri olduğunu düşünemediklerinden, «Aliahım! eğer Muhammed'in getirdiği hak ise, üzerimize gökten taş yağdır», diye duâ etmişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler, aydınlatıcı bilgi vererek indi. [37]
İlgili Hadîsler
«Kendi kendinize beddua etmeyin. Çocuklarınıza ve mallarınıza da beddua etmeyin. Sonra Allah tarafından (belirlenen) icabet saatına rastlar da bedduanız kabul olunabilir.» [38]
«Mü'minin her hâli hayret uyandırıcıdır; Allah onun hakkında ne kadar bir hüküm yerine getirirse, mutlaka onun için hayır olur: Kendisine bir zarar ve sıkıntı dokunur da sabrederse, bu onun için hayır olur. Bir genişlik ve kolaylık dokunur da şükrederse, yine onun için hayır olur. Bu (lütuf) ancak mü'mine verilmiştir.» [39]
«Şüphesiz ki sevenin sevgilisi, dostun dostu aleyhine yapacağı duanın kabul olunmamasını Allah'tan dilerim.» [40]
«Şüphesiz ki ben lânetleyici olarak gönderilmedim, rahmet olarak gönderildim.» [41]
Hz. Câbir (R.A.) anlatıyor:
— Peygamber (A.S.) Efendimiz Batn-i Buvat gazasına giderken develere nöbetleşerek biniyorduk. Ansardan bir adamın sırası gelince, deveyi çökertip bindi, fakat deve yerinde mıhlanıp kaldı, bir türlü kalkıp yürümedi. Adam öfkelendi ve «Allah sana lanet etsin!» dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A.S.), «Devesine lanet eden adam kim?» diye sordu. Adam da, «Benim...» diye cevap verince, Efendimiz (A.S.) ona: «İn aşağı, lanetlenmiş bir hayvanla bize arkadaşlık etme! Kendi kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza beddua etmeyin. Sonra Allah'ın kabul edeceği saate denk gelir de sizin için o beddua kabul olunabilir.» [42] buyurdu.[43]
İnsan Acelecidir
«Eğer Allah insanlara, hayrı acele istedikleri gibi, şerri çabuklaştırsaydı...»
İnsanın sonu gelmeyen arzu ve istekleri birbirini izler durur. Din, ahlâk ve ilim onları meşru sınırlar içine almaya çalışır. İnsanın bunca ihtiras ve isteklerine rağmen ömrü pek o kadar uzun değildir. Yapılacak çok şey, düzeltilecek birçok konu vardır. Ömür sermayesini plânlı, programlı şekilde harcamasını bilenler, az-cok insanlıktan yana başarılı ve feyizli hizmetler verirler. Derdi ve kaygısı sadece şahsi çıkarı ve nefsanî istekleri olanlar ise, ciddi hiçbir hizmette bulunmadan Dünya'yı terkederler.
İnsanın arzu ve istekleri bir sınır tanımadığından, onların gerçekleşmesinde o, çok acelecidir. Hayra ve iyiliğe çabuk kavuşmak, şer ve kötülükten; sıkıntı ve üzüntüden acele kurtulmak ister. Geçen iyi ve kötü olayları çabuk unutabilir bir yapıya sahiptir.
Oysa bilerek, neticesini hesaba katarak, fayda ve zararlı taraflarını düşünerek sabırla yapılan bir iş; bilmeden, neticesini hesaba katmadan acele yapılan birçok işten hem hayırlı, hem de daha yararlıdır. Mesele çok iş yapmak, çok şey söylemek değil, Allah'ın rızasına uygun olanı seçip kısa ömrü feyizli bir hava içinde amacına ve yaratıldığı hikmete yöneltmektir. Unutmamalıyız ki, hiçbirimiz arzuladığımızı elde etmeden, peşinde koştuklarımızın çoğuna erişmeden, arzu ve isteklerimizin bütününü gerçekleştirmeden, başladığımız işlerin tamamını bitirmeden şu dünyadan ayrılmak zorundayız.
Kur'ön ve hadîs bu konuda bize, iyi düşünüp sonra istekte bulunma terbiyesini öğretir. Öfkelenip biri veya bir şey hakkında beddua etmemizin doğru olmadığını telkin eder. Kabul saatına rastlayabilir de sonradan pişmanlık duyacağımız bir sonuç doğurabilir. Zira günün öyle anları vardır ki, yapılan duâ ve beddualar pek karşılıksız kalmaz. O bakımdan mü'minler ağızlarından çıkaracakları sözleri, önoe ölçüp tarttıktan, doğuracağı sonuçları hesaba kattıktan sonra sarfetmelidirler.
Kâfirlere gelince, küfür ve inatlanyla, azgınlık ve hayasızlıklarıyla şerrin çabuklaşmasını isteseler bile, Cenâb-ı Hak onların bu yoldaki beddua ve dileklerini hemen kabul etmez. Birkaç yıllık bir ömür sınırları içinde dünyalık ile başbaşa bırakıp ezelî plân ve programının kusursuz hedefine ulaşmasını bekler. O'nun sünnetullahı gereği, âhiret saadetini bütünüyle kaybeden bedbaht bir zümreye mutluluk veren dünya hayatını hemen karanlığa boğmaz; iki mutluluğu birden çekip almaz. Zulüm ve tuğyana sapmadıkları sürece ellerindeki nîmeti dünyada azaba çevirmez, bir süre oyalanıp bocalamalarına imkân verir. Çünkü Allah âdildir, her işi mutlak 'hikmet, her mühlet verişi mutlak adalettir. Nitekim Bakara sûresi 15. âyette bu inceliğe temasla buyuruluyor ki : «Allah onlarla alay eder de kendilerini taşkınlıkları içinde bocalar şekilde bırakır. İşte onlar öyle kimselerdir ki,
doğru yola karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir.»[44]
Allah'ı Hatırlama Ve O'na Sığınma
«İnsana bir dert ve sıkıntı dokunduğu zaman gerek yan üstü uzanırken, gerek otururken, gerek ayakta dururken bize duâ eder....»
İnsan ruhu, ilâhî inayet ve feyizlere mazhar kılınarak yaratılmıştır. Mayasında bir tek Allah düşüncesi ve dindarlık arzusu mevcuttur. Dühya'ya gözlerini açınca içinde bulunduğu aile ve çevresi ve beraberinde taşıdığı akıl, zekâ, idrâk gibi yetenekleri, ya ondaki bu düşünce ve arzu cevherinin kabuğunu kırıp onun aşıldeğerini ortaya çıkarır, ya da büsbütün kabuğunda kalıp küllenerek küflenmesini sağlar.
Her iki durumda da ruhun derinliğindeki bu cevher sırası gelince kendini az veya çok hissettirir. Özellikle dert, sıkıntı, felâket ve musibet anlarında belirginleşir. Hattâ Allah'ı inkâr edenler bile, ölüm saçan felâket anlarında her türlü umut ve yardımcının ışığı kesildiği bir zamanda «Allah!» demeye başlarlar ve görünmeyen O Yüce Kudretten yardım bekleme ihtiyacını duyarlar. Bu, elde olmayan bir duygudur ki, böyle anlarda frenlenmesi âdeta mümkün değildir. Tıpkı sıcakta buharlaşan su gibi. Bu onun tabiatında vardır; belli bir sıcak ortamını bulunca ister istemez buharlaşmaya başlar. Ateşe düşen odun, ister istemez yanmak zorundadır; zira bu onun hilkatında ve tabiatında mevcuttur.
Sıkıntı ve felâket kalkınca, felâkete uğrayanların çoğu kendilerine hiçbir şey dokunmamış gibi eski halerine dönerler. Bu da insanın nankör, unutkan ve gafil olduğunu gösterir.
Ömür sermayesini bir hiç uğruna acımasızca harcayanların durumu böyledir. Ecel gelinceye kadar başladıkları gibi devam ettirirler, İşleri ve amelleri kendilerine iyice süsletilmiştir; gerisini, sonucunu düşünüp gerçeği anlamaları çok zordur. Kırık, dökük bir tekneyle denize acılan gafil bilgisizlerin durumu bunlar için ne güzel ve ibretli misaldir.[45]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, insanların hayır ve iyiliği elde etmek için acele davranmalarına, öfkelenip veya inkâra sapıp şer ve felâketi istemelerine karşılık Allah'ın sabırla karşılık verdiği açıklandı. Sonra da insan ruhuna
enjekte edilen din ve Allah duygusunun sıkıntılı ve felâketli günlerde daha da belirginleştiği belirtilerek, Allah'ı inkâr etmenin mümkün olmadığı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, insan ruhundaki bu ezelî cevhere rağmen küfür ve azgınlıkta ısrar ve inat edip işi ahlâksızlığa ve zulme kadar uzatanlar, daha önce o yüzden yok edilen kavim ve milletler hatırlatılarak uyarılıyor ve geçmişten ibret almaları için o yok edilenlerin yerine yeni kuşakların getirildiği, o nedenle yaşamakta olanların çetin bir sınavla karşı karşıya bulundukları haber veriliyor.[46]
Meali
13— And olsun ki sizden önce nice kuşakları, kendilerine peygamberlerimiz açık belgelerle gelmişken (baş kaldırıp) zulmettikleri ve imâna gelmıyecekieri (sabit olup dönme ihtimalleri kalmadığı) zaman yok ettik. İşte biz, suclu-günahkâr milleti böyle cezalandırırız.
14— Sonra onların ardından nasıl amel edeceğinizi görmemiz için sizi onların yerine getirdik.
İlgili Hadîsler
«Doğrusu dünya tatlı ve yeşilliktir. Allah sizi orada (kendi adına söz söyleyip hükmetmeniz için) halîfe edinmiştir; neler işlediklerinize bakmaktadır. O halde dünyadan da, kadından da (her ikisinin fitnesinden) sakı-
nın.» [47]
Suçlu, Günahkâr Millet
«İşte biz, suçlu günahkâr milleti böyle cezalandırırız.»
Milletlerin de fertler ve aileler gibi hayatlarının üç devresi var: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık.. Millet olma şuurunun uyanması, bağımsız duruma gelme arzusu ve kendi kendini idare etme başarısı ortaya çıkınca, birinci devresi başlamış olur. Güçlü ordu, istikrarlı maliye, iktisadî bağımsızlık ve gelişen maarif onun ikinci devresi sayılır. Bu iki devrede idare edenlerle idare edilenler, kuvvet ve kudreti, başarı ve izzeti Allah'a çevirip ülkenin manevî ihtiyacı olan din, ahlâk, adalet ve fazîleti geliştirip maarifi bu unsurların harcıyla inşa ederse, o milletin gençlik devresi çok uzun sürer. İlâhî yardım, yüce âlemden inen feyiz o milleti devamlı destekleyip güçlendirir. Bunun aksine şımarıklık, azgınlık, inkâr ve haklara tecavüz başlar, maddecilik ön plâna alınır, ahlâksızlık ve adaletsizlik her sınıfın ruhuna işlerse, artık o milletin gençlik devresi pek kısa olur. İlâhî inayet kesilir, yüce âlemden feyiz ve rahmet inmez olur. Halk arasında bölünmeler başgösterir, toplum yapısında güven ve huzur sarsılır ve çok sürmez bir belâ başlarına iner de ne olduklarını, nereye gittiklerini, ne yaptıklarını bilemez olurlar. Şaşkınlık içinde kalıp bocalamaya başlarlar. Öyle fırtınalı günlerde uyanıp Hakk'a yönelir, adaleti yeniden kurup ahlâk ve fazîleti ihya ederlerse, belki kurtulabilirler. Biraz daha ihmal ederlerse, süratle yaşlılık devresine girip güçten ve kudretten kesilirler.
İlgili âyetle, «İşte biz, suçlu günahkâr milleti böyle cezalandırırız» buyurularak milletler, özellikle Müslüman ülkeler uyarılıyor.
Milletlerin tarihlerini incelediğimizde, onların bu yıkılıp yok olma olaylarıyla dopdolu olduğunu görürüz. Yıkılan bir milletin, silinen birkaç neslin yerine başkaları gelip geçer. Yeni gelenler, geçmişteki aynı hataları işlerlerse, onlar da bir süre sonra silinip yok olmaya mahkûm edilirler ve böylece Allah'ın sünneti, hayat kanunu kusursuz biçimde, arızasız bir işleyişle sürüp gider. Şimdi de, Rabbü'l-âlemîn olan Allah yaşamakta olan milletlerin nasıl bir yol tutacaklarına, geçmişten ne derece ders ve ibret aldıklarına bakmaktadır.
Bu âyetin açıklamasını yapan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, hadîs bölümünde belirtildiği gibi, Müslüman milletlerin dikkatlerini iki tehlikeli fitneye çekmiştir:
1. Dünyayı tek amaç seçip, maddeciliği ilâhlaştırmak,
2. Kadını tam bir şehvet aracı veya oyuncağı haline sokmak.
Birinci fitne, kıpkızıl bir yel estirir; ikinci fitne, aile ve ahlâkı kökünden yıkıp götürür. Günümüzde ve yakın tarihimizde bu iki fitneye kapı açanların ne hale düştüklerini anlatmaya gerek var mıdır? Son birkaç yıl ipinde, beynelmilel kumarhane ve fuhuşhane olan Lübnan'ın dramatik tablosu önümüzde duruyor. Süper bir devlet olarak büyük bir ekonomik güç oluşturan Amerika'da ahlâksızlığın nasıl kol gezdiği, 1-15 yaş arası erkek çocukları bile akşamdan sonra sokağa bırakmanın büyük bir felâket ve fecaatle neticeleneceği, bakire kız diye bir kavramın unutulduğu, aile yuvasının temeline dinamit konulduğu bilinen gerçeklerden bîr kısmıdır. İnançsızlık ve ahlâksızlığın bu ülkeyi yakın gelecekte yıkıp yok edeceğini söylersek bir keramet izhar etmiş sayılmayız. Avrupa ülkelerinin bir çoğu başaşağı gelmiş durumda. Maddî refahın yalnız başına hiçbir milleti kur-taramıyacağının hazîn örneklerini yakında biz görmesek bile, çocuklarımız ve torunlarımız görecektir.[48]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle tarihte yıkılıp yok edilen milletlerden ibret almamız istenildi. Zulüm, maddecilik ve ahlâksızlık ffrtınasına kapılarını açık bulunduran hiçbir milletin o fırtınadan kendini kurtaramıyacağına işaret
edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, aynı fırtınaya kapılarını açık bulunduran ve âhi-rete; Allah'a kavuşmaya inanmayan Mekkeli müşrikler uyarılıyor. Kur'ân'ın milletlerin hayatını yönlendiren ilâhî mesaj olduğu açıklanarak, Hz. Mu-hammed (A.S.) tarafından uydurulmadığı belirtiliyor ve Hz. Muhammed'in (A.S.) ne kadar doğru ve faziletli bir kişiliği bulunduğu, aralarında geçirdiği bir ömür hatırlatılarak belgelendiriliyor.[49]
Meali:
15— Âyetlerimiz onlara karşı açık-seçik okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, «bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir» derler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem, bu bana yakışır şey değildir, (böyle bir hak ve yetkim söz konusu değildir); ben ancak bana vahyedilene uyarım. Eğer Rabbıma isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.
16— De ki: Eğer Allah dileseydi ben size onu okumaz ve O da size (benim vasıtamla) bildirilmemiş olurdu. Elbette bundan önce aranızda bir ömür bulundum; artık aklınızı kullanmaz mısınız?
17— Allah'a karşı yalan uydurandan veya O'nun âyetlerini yalan sayandan daha 2âlim kim olabilir? Doğrusu suçlu günahkârlar kurtuluşa erişemezler.
İniş Sebebi
Mukatil'e göre, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden beş kişi, Hz. Peygamber'e (A.S.) başka bir Kur'ân getirmesini veya putları kötüleyen âyetleri değiştirmesini önermişlerdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indi ve istenilen hususlarda Hz. Muhammed'in (A.S.) hiçbir yetkisinin bulunmadığı açıklandı. [50]
Kendi Anlayışlarına Göre Bir Din Ve Bir Kitap Arzu Edenler
«Bize kavuşmayı ummayan-lar, bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir, derler.»
Mekkeli putperestlerin ileri gelenlerinden birkaç kişinin kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda bir Kur'ân getirilmesini veya indiği iddia edilen Kur'ân âyetlerinin putlara dokunmayacak şekilde değiştirilmesini istemesi, önemli bir konuyu gündeme getiriyor. Çünkü bunun altında birçok gerçekler ve hikmetler yatmakta, mü'minleri aydınlatan mesajlar yer almaktadır. Şöyle ki :
1— İnen Kur'ân'ın bütünüyle ilâhî olduğunu bir defa daha açıklamak ve kanıtlamak,
2— Hz. Muhammed'in (A.S.) Allah ile kulları arasında bir araoı bulunduğunu, o bakımdan indirilen hiçbir âyeti kendiliğinden değiştirme yetkisi olmadığını vurgulamak,
3— Kişilerin anlayış ve mantıklarına göre dini ve taşıdığı hakikatleri değiştirip yorumlamanın çok sakıncalı sonuçlar doğuracağını hatırlatmak ve bunun din adına bir cinayet olduğuna işarette bulunmak,
Dinî konuları ve meseleleri, duyguyla değil, akıl ve idrâkla incelemenin ve sonra da imân ile birleştirip bütünleştirmenin gereğini açıklamak gibi hikmetler bu cümledendir.
Kur'ân bu hikmetleri amaç edinip müşriklerin yersiz isteğini reddederken, mü'minlere şöyle bir uyarıda da bulunmaktadır: Her çağ ve dönemde birtakım bilgiç geçinen inançsız kişiler çıkarlar da kendi mantıklarına göre, ya bir din ararlar, ya da hak dini kendilerine uydurmaya çalışır-
lar. Oysa din kişilerin mantığına göre değil, kişilerin yaşadığı çağda yetişen büyük din âlimlerinin meydana getirdiği cumhurun mantığıyla uyum sağlar. O bakımdan dini, kişilerin mantığına göre te'vîl etmek, onu aslından uzaklaştırmayı sonuçlandırır ki bu, din ve ilim adına bir cinayet ve yüz karası olur.[51]
İnkarcıların Teklifi
Müfessir İmam Kurtubî'nin tesbitine göre, Mekke'de oturan inkarcıların teklifleri şu üç maddede toplanıyordu:
a) Kur'ân'da yer alan ve kâfirlerle münafıkları hedef seçen azap âyet-leriyle, mü'minlere güven va'deden ve müjde veren belgelerin değiştirilmesi ve çoğunun Kur'ân'dan çıkarılması,
b) Putları kötüler, ayıplar ve yerer mahiyetteki âyetlerin değiştirilmesi veya tamamen çıkarılması, aynı zamanda helâlin haram, haramın da helâl sayılması cihetine gidilmesi,
c) Kıyametle ilgili bütün âyetlerin Kur'ân'dan çıkarılması, ya da değiştirilmesi..
İnkarcıların amacı, inanmak değil, Kur'ân'ı ve Hz. Muhammedi (A.S.) akıllarınca oyuncak durumuna sokmaktı. Hâşâ Hz. Muhammed (A.S.) onların bu cahilce arzusuna -bilfarz- uyarak Kur'ân'da bazı değişiklikler yapmış olsaydı, onlar yine inanmayacaklardı. Kaldı ki, ilâhî buyruklar kesinlikle değiştirilemezler. Hepsi bir bütün halinde ya kabul edilir, ya da reddedilir. Bir kısmına inanmak, bir kısmını ret ve inkâr etmek, tamamını reddetmek ve bütününe inanmamak demektir.
Günümüzde de görünüşte Müslüman geçinen, gerçekte İslâm'la ilgisi bulunmayan bazı mürekkep yalamışlar, hiçbir araştırma, inceleme zahmetine katlanmadan, hayat kanunlarıyla ilâhî buyruklar arasındaki kopmaz bağları tesbite çalışmadan Kur'ân'ın bazı hükümlerini tenkit eder; haa veya namaz hususunda yeni şekiller önerirler. Camilere, kilise ve havralarda olduğu gibi, iskemle ve sıra konulmasının uygunluğunu savunurlar. Oysa o tiplerin camiyle, hacla ve namazla uzaktan, yakından ciddi hiçbir ilgileri yoktur. Camileri ve namazı beğenmiyorlarsa, neden kilise veya havraya gitmiyorlar? İstedikleri reformun çoğu bu iki ibâdet yerinde zaten mevcuttur. Ama mesele o değildir,- ülkelerin omurgası mesabesinde olup, aile ve toplumu ayakta tutan İslâmiyet'i mefluç hale getirmektir.
İlgili âyetlerle hem Mekkeli putperestlerin, hem de günümüzdeki reform havarilerinin nasıl büyük bir haksızlık içinde bulundukları teşhîr edi
lerek şöyle buyuruluyor: «Allah'a karşı yalan uydurandan veya O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?»[52]
Peygamberimizin (A.S.) Müşrikler Arasında Uzun Bir Süre Kalması
«Elbette bundan önce aranızda bir ömür bulundum; artık aklınızı kullanmaz mısınız?»
Mekke'de doğan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce tam kırk yıl gibi uzun bir süre putperestler arasında tertemiz, nezîh, dürüst namuslu, iffetli, şerefli ve fazîlet dolu bir hayat geçirmiş; herkesin sevgi ve saygısını kazanmış, bir gün olsun yalancılıkla suclanmamıştır. Peygamberlik göreviyle sahneye çıkınca, müşriklerin çoğu hemen ağız değiştirip suçlamalara geçtiler, akla hayale gelmedik yalanlar ve iftiralar peşpeşe sıralayıp onu küçük düşürmeye başladılar. Kur'ân, ilgili âyetle onları insafa çağırıp, bundan önce Muhammed (A.S.) aranızda bir ömür bulunmadı mı? Kırk yaşına kadar hiç yalan söyletmeyen, doğruluktan ayrılmayan ve aranızda «el-Emîn» diye anılan bir zatı, kendisine vahiy indi diye mi suçluyor, ona yalan ve iftira atıyorsunuz? Böyle yapmanız büyük bir haksızlık değil midir? diyerek onları kınıyor.
Abdullah b. Selâm diyor ki:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret edip geldikleri gün, onu görmek için halk büyük bir coşku ve sevine içinde koşuyor, mahşeri bir kalabalık oluşturuyorlardı. Ben de o koşanlar arasında bulunuyordum. Merakla ilerledim ve mübarek yüzünü gördüğüm an, yalancı bir yüz olmadığını anladım. Kendisinden ilk duyduğum söz de şu hadîsleri olmuştu: «Ey insanlar! Selâm vermeyi yaygınlaştırın, (Allah için açlara, muhtaçlara) yedirin, akrabalık bağlarını koruyun ve halk uyurken siz gece kalkıp namaz kılın ki, selâmetle Cennet'e giresiniz.» [53]
Aynı zamanda geçen kırk yıl içinde Kur'ân âyetlerinin yüce ve lâhutî manalarını, yüksek edebî üslûbunu içeren ve o kudrette akıcılık ve çekicilik arzeden bir söz de O'ndan işitilmemişti, yani kırk yaşına kadar gecen ömrü ve kırk yaşından sonraki kalan hayatı arasında sözünü ettiğimiz husus hakkında bir mukayese yapıldığında, peygamberlik döneminde inen vahyin yüksek kudreti bütün açıklığıyla ortaya çıkar ve daha önce bu öl-Cü ve kudrette bir söz sarfetmediği kesinlik kazanır.
Abdullah bin Selam'ın (R.A.) dediği gibi, «O halde şimdi söyledikleri onun değil, âlemlerin Rabbi Allah'ındır.»[54]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda gecen âyetlerle, Kur'ân'ın lâhutî kudretini takdîr edemiyen cahil Arapların, «Bize başka bir Kur'ân getir», demeleri üzerinde duruldu ve Peygamberin (A.S.) hiçbir zaman böyle bir yetkiye sahip olmadığı açıklandı. Sonra Peygamber (A.S.) Efendimizin tertemiz geçen hayatı misal verildi. Peygamberliğinden önce gecen kırk yıllık uzun bir süre içinde O'nun yalan söylediğine hiçbir kulun şahit olmadığına; iftiracı ve maceracı bir insan olduğunu ise hiç kimsenin iddia etmediğine işaret edildi. Sonra da Allah'a karşı yalan uydurmanın büyük bir zulüm ve ahlâksızlık sayılacağına atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, hayatı bu kadar temiz ve nezîh gecen bir zata iftira edenlerin Allah'ı bırakıp kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri putlara tapınmaları ve onları Allah yanında şefaatçiler kabul etmeleri kınanıyor; bunda aklın, ilmin, vicdanın ve sağ duyunun payı bulunmadığı, hele insaf ölçüsüne hic girmediği kapalı bir şekilde ifade ediliyor.
Sonra da insanların, ilk yaratılıp bir aile ve kabile kurma düzeyine geldikleri zaman tek bir din üzere olup, Tevhîd inancına bağlı bir ümmet durumuna eriştiklerine ve yavaş yavaş çoğalıp yeryüzüne yayıldıkça düşünceler, inançlar ve kültürler arasında birtakım farkların meydana geldiğine işaret ediliyor.
Kâinat kitabında milyonlarca âyet ve belgeleri, eşya üzerindeki ilâhî damgayı görmeyip hâlâ peygamberden mu'cize isteyenlere, ileride nasıl büyük bir inkılâbın meydana geleceği ve Hz. Muhammed'in (A.S.) asıl büyük mu'cizesinin o zaman bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı haber veriliyor.[55]
Meali:
18— Onlar (inkarcı putperestler), Aliah'ı bırakıp kendilerine zarar ve yarar veremiyen cisimlere tapıyorlar ve «Bunlar Allah yanında şefaatçile-rimizdir» diyorlar. De ki: Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorlar?» O, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve cok yücedir.
19— İnsanlar ancak bir tek ümmet idi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu.
20— Bir de derler ki: Ona Rabbından bir âyet (açık bir mu'cize) indirilmeli değil miydi? De ki: Gayb ancak Allah'a aittir. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.
Zarar Ve Yarar Veremiyen Bâtıl İlâhlar
«Allah'ı bırakıp kendilerine zarar ve yarar veremiyen cisimlere tapıyorlar...»
Tapmadıkları zaman zarar, taptıkları zaman yarar vermiyen şekillendirilmiş cisimlere kulluk etmek veya onları Allah katında yardımcı şefaatçiler kabul etmek koyu bir cehaletin, bâtılı yaşatan kötü bir âdetin; hissi aklın ve idrâkin önünde tutmanın eseridir. Hele onlarda birtakım sır ve hikmetlerin, gizli kuvvet ve kudretlerin varlığını vehm edip inanmak, çok şerefli yaratılan ve varlık âleminin bir bakıma amaç ve hikmeti sayılan insana hiç, ama hiç yakışmamaktadır. Zira tapındığı cisimlerden kendisi çok daha mükemmel olan ve onların hiç birinde bulunması mümkün olmayan yetenekleri kendinde taşıyan âdemoğlunun bu derece adileşmesi son derece düşündürücü ve üzücüdür.
Bilinen bir gerçek vardır, o da şudur: Mabudun mutlaka âbitden, yani ibâdet edilen varlığın, ibâdet edenden çok üstün kudrette ve kıyas kabul etmez yetenekte bulunması ve kendisine ibâdet edenler üzerinde mutlak tasarrufa sahip olması şarttır. Oysa putperestlerin durumu tam tersinedir: Âbid, mâbuddan çok kudretli ve yetenekli ve onun üzerinde tasarrufa sahiptir; istediği zaman onun şeklini değiştirebilir veya imha edebilir. Ayrıca ibâdet, saygı ve tazimin en üst noktası, kulluğun en belirgin belirtisidir. O halde ibâdete lâyık görülenin herhalde çok üstün, sınırsız imkânlara sahip olması ve her çeşit nîmeti verme güoünü taşıması gerekmektedir. Oysa müşriklerin ilâh edindikleri cisimlerin hiç birinde bunlar mevcut değildir.
Müfessir Fahruddin Râzî'nin tesbitine göre, müşriklerin tapındıkları ve şefaatçi kabul ettikleri şeyler birkaç grupta toplanmıştın
,a) Onlara göre yeryüzünün herbir iklimine sahip olan ve onu idare edip yürüten belli bir ruh vardır. O ruhun adına bir put yapıp.ibâdet etmekte yarar vardır. Bu düşünce ve inanç çok tanrı sistemini getirip yay-gınlaştırmıştır.
b) Yıldızlardan bir kısmını ilâh veya şefaatçi ilâh sayanlar da vardı. O yıldızların gündüzleri kaybolup görünmez duruma geldiklerini dikkate alıp onlardan herbiri adına bir put yaparak kendileri için Allah yanında şefaatçi olacağına inanırlardı.
c) Yaptıkları putların üzerine birtakım belli tılsımlar koyup, sonra on-ların sırlarını sezdiklerine inanarak yaklaşmaya çalışırlardı. Bu yaklaşma
zamanla ibâdet şekline dönüşmüştür.
d) Müşriklerden bir kısmı ise, putları, çok sevdikleri insanların suretinde yapar, ona ibâdet etmekle, o çok sevdiği büyük kişilerin ruhlarının Allah katında şefaatçi olacaklarına inanırlardı.[56]
Yirminci Asrın Putperestleri
Putperestlik hemen her çağda ve bölgede yer yer kendini farklı ambalaj, değişik şekil, kılık ve kıyafette göstermiştir. Bazan cehalet kalıbında, bazan taassup doğrultusunda, bazan da bilimsel düzeyde poz vermiştir. Ama aralarında ortaklaşa bir bağ vardır ki, o da, Allah'ı inkâr, peygamberleri ret ve âhireti hayal saymaktır.
Günümüzün putperestlerine gelince : Onların inanç, anlayış, kültür ve tutumları değişiktir. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz :
a) Kimi ölülerden medet bekleyip yatırlara koşar, yüz sürüp toprak alır; derdini o yatıra anlatır, ondan şifa ve yardım bekler.
Bunların durumu incelendiğinde, Allah'a imân ettikleri ortaya çıkar; ama sağlam dinî bilgi ve kültür almadıklarından dolayı şekilde Allah'a ortak koşarlar ve büyük günahlarla birlikte bazısı küfre kadar bu inancını ileri götürür.
b) Kimi de büyük liderlere taparcasına eğilip tazimde bulunurlar. Allah'a ibâdet eder gibi, onların maddî ve manevî huzurunda eğilirler. O kadar ki, inanıp bağlandıkları lideri her türlü kusurdan uzak görür, onlara toz kondurmamaya özen gösterirler. Şüphesiz ki, bunda da putperestliğin dolaylı ve değişik bir yanı söz konusudur.
Oysa Allah yalnız peygamberleri günah ve kusurlardan koruyup onları ismet sıfatıyla teçhiz etmiştir. Onların dışında hiçbir insanı sözü edilen sıfatla teçhiz etmediği için, her insandan günah, kusur, isyan ve kayma sadır olabilir.
c) Kimi de maddeyi ilâhlaştırır. Materyalist ve komünistler gibi. Ekonomik gücün tek kurtarıcı faktör olduğunu savunurlar,- bunun ötesinde başka bir güce ve kudrete inanmazlar. Onlara göre ekonomik hayatta temel olan şey fert değil, toplumdur. Din ve Allah inancı toplum için afyondur.
d) Kimi de para ve serveti hayatın ve insanlığın tek amacı olarak seçip kabullenir ve bunu elde etmek için bütün kutsal ve manevî değerleri Çiğneyip geçer. Onlara göre, din, dindarlık ve Allah'a inanmak insan için
lüzumlu değil, hayatını renklendirmek için bir fantezidir.
Görüldüğü gibi, bu düşünce ve inancın altında koyu bir cehalet ve gizli bir putperestlik yatmaktadır.
O halde putperestlik sadece taştan, madenden yapılıp şekillendirilen cisimlere tapmak veya onları şefaatçi kabul etmek değil; Allah'ı ve kutsal değerleri unutturan, ilâhî sevgiyi söndüren her ilgi ve sevgi, her bağlanış ve inanışı dejenere eden bir eğilimdir.[57]
İnsanlar Bir Tek Ümmet İdi
«İnsanlar ancak bir tek ümmet idi...»
Klasik tefsirlerimiz bu sözün dört ihtimal taşıdığı, dört ayrı yorumu gerektirdiği üzerinde durmuşlardır;
1— Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere dünyaya gözlerini açar. Sonra onu bu fıtrî cevherden uzaklaştıranlar olur. O halde insanların hepsi ruhlarındaki bu fıtrî maya veya cevher itibariyle İslâm'dır; ayrılık, bölünme ve farklı inançlar sonradan ortaya çıkmıştır.
2— İlk insan Âdem Peygamber ve eşi Havva tek bir ümmet idi. Sonra Hâbil ile Kabil olayının ortaya çıkmasıyla ayrılığa düşenler oldu ve zamanla farklı inançlar doğdu.
3— Nuh tufanı, vuku' bulduğu kesimde küfür adına ne varsa hepsini temizlemiş ve sadece hak din üzerinde olanlar bir tek ümmet olarak kurtulup kalmışlardı. Sonra yine insanlar çoğalıp kabile ve bölgelere ayrılınca, inançlarda, düşünce ve görüşlerde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmıştır.
İbrahim Peygamber (A.S.) devrinde Araplar ile Ibrânîler Hanîf dini üzerinde birleşerek bir ümmet haline gelmişler ve sonra çoğaldıkça ayrılığa düşmüşlerdir.
Bu dört yorumdan birincisi daha çok akla yakınsa da, âyetin ifade kudretindeki yüksek mânayı yansıtmaktan biraz uzak görünmektedir. Konuyu bu açıdan ele alıp değerlendirmeye çalıştığımızda, karşımıza muhteşem bir tablo çıkmaktadır; şöyle ki: Âyette en-n a s tabiri kullanılmıştır ki, başındaki «elif-lâm» edatı bütün insan cinsini içerip kapsamaktadır. Bundan anlıyoruz ki, yeryüzündeki kara parçası ayrılmadan, yani kıtalar meydana gelmeden önce insanların hepsi birbirine yakın sayılacak verimli topraklar üzerinde bir tek ümmet olarak yaşıyorlardı. O devirde insanlar daha yeni çoğalma halinde bulunduklarından sayıları azdı. Bu bakımdan hepsi bir olan Allah'a inanıyor ve bu inanç üzerinde birleşiyorlardı. Sonra
Cenâb-ı Hak, kara parçasını kıtalara ayırınca her kıta üzerinde birkaç insan bulunuyordu. Bunlar zamanla çoğalıp gelişince din ve inanç yönünden ayrılığa düştüler.
Bizim bu yorumumuz da bir ihtimalden ileri geçmez. Bizi böyle bir ihtimale iten sebeplerden biri de Amerika kıtası keşfedildiğinde orada yaşayan insanların mevcudiyetidir. Allah daha iyisini bilir.[58]
Haklı İle Haksız Arasında Hüküm
«Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu.»
İnsanların, Allah'ı bir bilme ve O'na teslim olma fıtratı üzere yaratıldıkları ve gönderilen peygamberler bu fıtratın üzerindeki kabuğu yarıp asıl cevherini meydana çıkardıkları ve geliştirip topluma yansıttıkları halde, çoğalan insanların ekserisi bu fıtrattan uzaklaşıp sapıtmışlardır. O nedenle birçok kabile, kavim ve milletler haktan uzaklaştıkça bâtıla yaklaşmışlar ve kendi yapılarına göre birtakım bâtıl dinler icat etmişlerdir. Sün-netullah, diğer bir tabirle insanların hayat düzeniyle, denge sistemiyle ve inanç esasıyla ilgili kanunlar değişme esnekliğinde olsaydı, herhalde Cenâb-ı Hak, hakkı batıldan ayırt edip gereken hükmü hemen indirirdi ve böylece inkarcı azgınlar, putperest sapıklar yok olurlardı. Ama sünnetul-lah böyle bir esneklik taşımaz, ezelde takdir edildiği gibi hedefine kusursuz ilerler ve bu hal kıyamete kadar devam eder.
Bundaki hikmet ise, çok açıktır:
Varlık âleminde bazı istisnalarla hemen her şey çift yaratılmıştır. Öyle ki, her varlık karşıtıyla bilinmekte veya onunla gelişme kaydetmektedir. İşte bu da ilâhî sünnetlerden biridir. O halde bâtıl olmasaydı hakkın mahiyet ve değeri yeterince anlaşılmaz; inkâr olmasaydı imânın kıymeti ve gerçek ölçüsü bilinmezdi. Aynı zamanda mücadele diye bir canlılık ve hareket olmaz, hayat âtıl kalır; toplum ve milletler araştırma yeteneğini yitirirlerdi. O nedenle rahatlıkla diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak dünyayı yaratmışsa, ona karşı âhireti; Cennet'i yaratmışsa karşıtı sayılan Cehennem'i de yaratmıştır. Melek ile şeytan, ruh ile madde, kadın ile erkek hep birbirinin karşıtı, fakat birbirini tamamlayan denge ve unsurlardır.
Bir an varsayafım ki küfür diye bir şey yoktur, imânın değerini hangi kıstas ve ölçüyle takdîr edebiliriz? Aynı zamanda hak uğrunda çalışıp di-
dinme, mücadele edip araştırma ve inceleme yapmak kimsenin aklından geçmezdi. Bu da ruhun uyuşmasına, ilmin birçok konularda durmasına, aklın araştırıcı gücünün sönmesine sebep olurdu.
İşte Kur'ân bu gerçeğe dikkatlerimizi çekerek ilâhî sünnetin şaşmaz-lığını ve değişmezliğini ortaya koyuyor; «Eğer Rabbından bîr söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu.»[59]
Müşriklerin Açık Bir Mu'cize Beklemeleri
«Bir de derler ki: Ona Rabbından bir âyet (açık bir mu'cize) indirilmeli değil miydi?»
Âyetin baş ve son cümleleri arasındaki ifade dikkate alınınca, inkarcılar, Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamber olarak gönderildiğine, Kur'ân'ın da gökten indirildiğine inanmıyorlar ve «eğer Muhammed (A.S.[ davasında haklıysa, sözlerinde doğruysa, ey Allah! Başımıza gökten taş yağdır, bize acıklı bir azap indir», diyerek bu anlamda açık bir mu'cize istiyorlardı. Oysa bu istek ilâhî sünnete ters düşüyordu. Çünkü inkarcıları hemen yok etmek, İslâmiyeti güçlendirmez, belki zayıflatırdı. Zira her tez, ancak antitezin güç ve şiddeti oranında kuvvet kazanma şansına sahiptir. Hem din rahmettir, azap değildir. O bakımdan Allah, Hz. Muhammed'in (A.S.) onlara şunu söylemesini emretti: «Gayb ancak Allah'a aittir. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.»
Öyle ki, dinin rahmet olduğu bütünüyle reddedilerek küfürde son kerteye gelindiğinde, ilâhî takdîr ve tesbitin günü saati dolmuş oiur ve böylece O, hükmünü elbette yürütür. Zira Allah bizim veya sizin isteğinize göre, takdîr ve hükmünü değiştirmez.[60]
Cok Büyük Bir Mu'cizenîn Meydana Geleceği Haber Veriliyor
«Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!»
İnanmadıkları halde sırf Hz. Muhammed'i (A.S.) acze düşürmek için birtakım yersiz ve anlamsız mu'cizeler göstermesini, gökten azap indirmesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak, yakın gelecekte büyük bir mu'cizenin
meydana geleceğini kapalı bir anlatımla haber vererek müşriklerin biraz olsun akıllarını kullanmalarını istiyordu. Her geçen gün adım adım gelişme kaydedip sesi Arap Yarımadasında duyulan İslâmiyetin dünya tarihinde benzeri görülmemiş büyük bir inkılâp yapacağına işarette bulunuyor, o günlerin pek yakın olduğunu imâ ederek Peygamberinin diliyle onlara : «Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!» buyurarak, her iki tarafın da o büyük mu'cizeyi, benzersiz büyük inkılâbı göreceğini belirtiyordu. Nitekim öyle oldu; çeyrek asır geçmeden İslâmiyet kıtalar üzerinp yayıldı, en güçlü devletleri dize getirip yenilmez bir kuvvet oluşturdu. Mekke'nin fethi bunun en güçlü adımlarından biri idi. Son Tebûk seferi, Bizansa göz dağı veren ikinci güçlü bir adımdı. Sonra da İslâm mücahitleri önüne geçilmez, engel tanımaz bir sel halinde Allah'ın ismini yeryüzüne yaymaya, Tevhît İnancı'nı gönüllere ve kafalara işlemeye devam ettiler.,[61]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, müşriklerin kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri cisimlere tapınmaları konu edildi. Daha aziz, şerefli ve üstün yetenekli insanın kendinden aşağı maddelere ibadet etmesinin ne kadar gülünç ve akılsızca bir davranış olduğuna işaret edildi. Sonra da birden fazla din ve mezheplerin ortaya çıkmasının nedeni üzerinde duruldu. Yakında İslâm'ın büyük bir inkılâp yapacağına atıfla, her iki tarafın da o günleri beklemeleri istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkarcı sapıkların, mü'minlere erişen rahmet ve genişlikten rahatsız oldukları açıklanıyor. O yüzden birtakım yalan ve dolana baş vuracakları hatırlatılıyor. Sonra kara ve denizde insanlara hazırlanan sayısız nimetlere atıf yapılarak vicdanlar harekete geçirilmek isteniyor. Sonra da insanoğlunun dönek ve kaypak tabiatına temasla, felâket ve tehlikeli anlarda ruhundaki Allah duygusunun kendini hissettireceği, felâket ve sıkıntı atlatıldıktan sonra yine eski hallerine dönüp azgınlık ve taşkınlık edecekleri belirtilerek bunun nedeni üzerinde aklımızı kullanmamız emrediliyor.[62]
Meali:
21— İnsanlara dokunan bir sıkıntı ve dertten sonra onlara bir rahmet (genişlik, ferahlık ve bolluk) tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında (bir de bakarsın) yalan-dolan düzerler. De ki: Allah (yalan dolana) karşılık vermekte daha çabuktur. Çünkü elçilerimiz (olan melekler) sizin kurduğunuz yalan-dolanı yazmaktadırlar.
22— Sizi karada da, denizde de gezdiren O'dur. O kadar ki, gemide bulunduğunuz bir sırada, gemiler, okşayıcı hoş bir hava içinde seyredip yol alırken, yolcular da bununla ferahlık ve neşe duyarlarken ansızın şiddetli bir fırtına gelir de dalgalar her yandan onlara yönelir, derken tamamen kuşatılıp (yok olacaklarını) sanırlar ve (bu korku ve telaş içinde) ih-
lâs üzere dîni Allah'a has kılıp O'na duâ ederler, «eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden oluruz» diye yalvarırlar.
23— Ne vakit ki Allah onları kurtarır, (vakit kaybetmeden) onlar yine yeryüzünde haksız yere taşkınlık ve azgınlığa başlarlar. Ey insanlar! taşkınlık ve azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Bu da dünya hayatının geçici, önemsiz bir geçimliğidir. Sonra da dönüşünüz bizedir; yapageldikle-rinizi size bir bir haber vereceğiz.
İniş Sebebi
Mekke'de birkaç yıl kuraklık hüküm sürdü. Halk sıkıntı içinde kıvranıp kaldı. Başka çare kalmayınca, başta Ebû Süfyan olmak üzere bir grup ileri gelen kişi, Hz, Peygamber'e (A.S.) gelerek, «Duâ et de yağmur yağsın. Eğer yağmur yağıp sıkıntımız kalkarsa seni tasdîk ederiz.» dediler. Hz. Peygamber (A.S.) onlara acıyarak ellerini kaldırıp duâ etti ve çok geçmeden bol yağmur yağmaya başladı. Sıkıntı kalktı, fakat «seni tasdîk ederiz» sözü unutuldu ve bu rahmet ile genişliği putlara mal ettiler. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [63]
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kirâm'dan Zeyd b. Hâlid (R.A.) anlatıyor:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Hudeybiye'de, geceleyin yağan yağmurun yerdeki eseri üzerinde bize sabah namazını kıldırdıktan sonra, «Rab-bımzın bu gece ne buyurduğunu biliyor musunuz?» diye sordu. Ashab-ı Kiram da, «Allah ve Peygamberi daha iyi bilirler» diye cevap verdiler. Peygamber (A.S.) Efendimiz, onlara: Rabbmız buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı bana imân eder ve beni inkâr eder halde sabahladı. Kim Allah'ın fazl-ü rahmetiyle yağmurlandık, derse, o bana imân edip yıldızların gücünün ve kudretinin olmadığını belirterek Allah'ın kudretini tasdîk, yıldızların kudretini) inkâr etmiştir. Kim de şu ve şu yıldızın akması, kayması bizi yağ-murfandırdı, derse, o beni inkâr etmiş, yıldızlara imân etmiştir.» [64]
Sıkıntıdan Sonraki Ferahlık Ve Böbürlenme
«İnsanlara dokunan bir sıkıntı ve dertten sonra bir rahmet (genişlik, ferahlık ve bolluk) tattırdığımız zaman....»
İyi dinî tahsîl, ciddi terbiye görmeyen, Allah'ın yüce kudretinin sayısız eserlerini ve izlerini eşyada müşahede etmiyen, varlıkta mutlak düzen ve dengenin hikmet ve amacını kavrayamıyan ham kişiler, bir sıkıntı ve felâkete uğrayıp başka tutamaklarının kalmadığını gördükleri zaman, ruhlarındaki Allah duygusu harekete geçer de Allah'a yönelip yalvarırlar. Bütün kurtuluş kapılarının kapalı bulunduğunu o anlarda az-çok sezerler. Tehlikeyi atlattıklarında, ondan kendilerine büyük bir pay ayırırlar, cesa-retleriyle, soğukkanlılıklarda ve çetin mücadeleleriyle dayandıklarını böbürlenerek anlatırlar. Kuvvet ve kudreti Allah'a değil, kendi nefislerine çevirirler.
Allah ise, onların bu sakıncalı ve nankörce tutumlarına karşılık vermede daha çabuktur; onların ne meta1 olduklarını diğer bir olayla ortaya koyar da ilâhî uyarısını bir defa daha -rahmetinin gereği olarak- yansıtır. Dünyada bunu yapmıyacak olursa, mutlaka âhirette her şeyi ayan-beyân ortaya döker. Çünkü O'nun şerefli kâtipleri olan melekler, insanların kurnazlık ve böbürlenmelerini, Allah'ı unutup kuvvet ve kudreti fânilere irca' etmelerini bir bir tesbit edip yazarlar. Nitekim iniş sebebinde nakledilen olay, âyetlerin asıl mana ve hikmetini yansıtmaktadır. O halde gerek savaşlarda elde edilen başarı ve zaferi, gerek başa gelen bir sıkıntı ve felâketin kalkmasını kişilere değil, Cenâb-ı Hakk'a izafe etmek, gerçek imanın gereğidir. Zira olayları sebeplere bağlayan Allah'tır. Sebepleri başıboş bırakmayıp onları elinde tutan O'dur. Mülkün gerçek sahibi elbette ki başkası değildir. O, mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alır; dilediğini aziz ve şerefli kılar; dilediğini zelîl ve hakîr yapar. Her türlü hayır ve iyilik O'nun elindedir.
Tarihî bir olay :
Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferi ile sonuçlanan Preveze deniz savaşı, imparatorluğun yenilmez bir devlet olduğunu bütün dünyaya bir defa daha göstermiştir. Zaferden dönen orduy-u hümayunu, başta Kanunî Sultan Süleyman olmak üzere devletin ileri gelenleri karşılamaya çıkmışlardı. Herkes sevinç çığlıkları atarken Kanunî başını yere doğru eğip gözlerinden yaş damlıyordu. Sebebi sorulduğunda ise, şu tarihî cevabı vermiştir:
«Milletleri üstün kılan, zaferleri kazandıran Allah'tır. Elde edilen bu zaferi kişilere değil, Allah'ın inayet ve kudretine irca' etmemiz gerekir. Onun bu yüce lütuf ve inayeti karşısında duygulanmamak elde değil..»[65]
İlmî Yönü Karada Ve Denizde Gezdiren O'dur
«Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur.»
Yeryüzünde dengeli ve rahat yürümemizi, diğer bir tabirle ölçülü hareket etmemizi yerçekim kuvveti sağlamaktadır, Yerçekim alanının ayni noktasında bulunan bütün cisimlere yerçekiminin kazandıracağı ivme-n i n (hareket halinde bulunan bir şeyin sonsuz küçük bir zaman hızında meydana gelen artının bu zamana oranı) aynı olması gerektiği görülür. Bu yüzden yerkürenin aynı noktasındaki bütün cisimler boşlukta aynı şekilde düşer ve yerçekim ivmesi bütün maddesel noktalar için aynıdır.
Şüphesiz ki, yerçekimi, bir kanundur, yani ilâhî sünnetlerden biridir, değişmez ve canlıların dengeli ve rahat hareketini sağlar. Aynı zamanda atmosferi çevresinde tutar. Eğer dünya ay kadar küçük olsaydı, cisimler bugünkü ağırlığının altıda birine düşer ve aynı zamanda atmosfer diye bir şey kalmazdı. Çünkü durmadan sıçrayan atom ve moleküllerin uzaya kaçmasını durduracak güçte bir yerçekimi olmazdı. Oysa dünyanın büyük oluşu ve bu nedenle yerçekim kuvvetinin ay'dakine oranla altı kat bulunuşu, atmosferdeki molekül ve atomların uzaya kaçmasını önlemekte, aynı zamanda bu atmosfer, sıcaklığı ayarlayan bir örtü görevini sürdürmektedir.
İşte «Sizi karada da, denizde de gezdiren O'dur!» mealindeki âyet, yerküre üzerinde gezip dolaşmamızı ve yaşamamızı sağlayan fiziksel bir olaya parmak basmakta ve onu programlayıp insanoğlunun hizmetine ve^ ren O çok yüce kudreti hatırlatmaktadır.
Denizde de gezdiren O'dur:
Bilindiği gibi, yeryüzünün onda yedisi su ile kaplıdır. Taşırdığı suyun ağırlığına eşit ağırlıkta bulunan tekne, gemi ve benzeri cisimler denizde rahatlıkla yüzebilirler. Yük hacmi ise, eisim boşken ve dolu iken taşırdığı suların arasındaki farka eşittir. Bu da fiziksel bir kanundur. Suyu bir ölçü ve ağırlıkta yaratıp düzenleyen yüce kudret, denizlerde gezip dolaşmamıza imkân vermiştir.
İlgili âyet bu nîmet ve sünneti hatırlatarak ilâhî kudretin her şeye kusursuz yöneldiğine, her varlığı hılkatındaki kanuna has ölçülerle düzenlediğine işaret etmekte ve aklımızı kullanmamızı ilham etmektedir.[66]
Tehlikeli Anlarda Allah'ı Anmak
«Ansızın şiddetli bir fırtına gelir de dafgalar her yandan onlara yönelir...... (bu korku ve telâş içinde) ihlâs üzere dini Allah'a has kılıp duâ ederler..»
İnsan çok defa acelecidir ve aynı zamanda unutkandır. Kur'ân'da onun bu iki huyuna yön verilmek istenerek sık sık korku ve ümit anları; ferahlık ve sıkıntıB durumları konu edilmektedir.
Kur'ân ve ilmin bize verdiği ipuçlarından, kâinatın bile sabırla, plân ve programla yaratıldığını anlıyoruz. Geçmişi unutmak, geleceği karanlığa boğabilir. Tecrübeli ve basiretli kişiler, geçmişteki olayların ışığında geleceklerine yön verirler; kendilerini ona göre hazırlarlar.
Tehlikeli ve felâketli günlerde ve anlarda ruhumuzun özündeki Allah duygusu, O'na imân mayası -istesek de, istemesek de- harekete geçer, yani bizi için için dürter ve kalbimizi Yüce Yaratan'a döndürür. O bakımdan sebepler zincirinin koptuğu, yardımcıların kalmadığı bir anda, sebepleri elinde tutan Allah'a yüzcevirip duâ eder, yardım bekleriz. Neden? Çünkü içimizde varlığını kabul ettiğimiz o yüce kudrete sığınma duygusu yatmaktadır. Tehlikeli olaylar bu duygu üzerindeki perdeyi aralar veya üzerindeki kabuğu sıyırır. Bir anda bakarsın ki Allah'ı inkâr eden münkir, O'na el açıp yalvarıp yakaran bir mü'min oluvermiştir!
İlgili âyetle Cenâb-ı Hak içimizdeki bu asil duygu cevherinin varlığını hatırlatarak daha iyi düşünmemizi, insanoğlunun psikolojik yapısını çok yönlü araştırmamızı ve bu açıdan hareketle bir olan Allah'ın varlığını isbat etmemizi emrediyor.
Gerçek bu olunca, felâket ve tehlike atlatıldıktan sonra Hakk'ı unutup azgınlık ve taşkınlığa dönenler veya heveslenenler, herhalde derin bir gaflet, büyük bir nankörlük içindedirler. Oysa geçici bir hevesle mağrur olmanın hiçbir makul yanı yoktur; dönüş eninde-sonunda Allah'adır. Önce inkâr, sonra için için Allah'ı sezip sonra da unutmak ve çok geçmeden O'na döndürülmek, kaçınılmaz bir sonuçtur. İşte üzerinde düşüneceğimiz bir yolculuk ve hayat tablosu!. Bir gün bu tablo iyi ve kötü görüntüleriyle, kalın ve ince çizgileriyle karşımıza çıkarılacak ve yaptıklarımız kronolojik bir düzenleme içinde önümüze konulacaktır.
Cenâb-ı Hak ezelde kudret kalemiyle yazıp hazırladığı son mesajında hepimize şöyle seslenmektedir: «Ey insanlar! taşkınlık ve azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Bu da dünya hayatının geçici, önemsiz bir geçim-
ligidir. Sonra da dönüşünüz bizedir; yopageldiklerinizi size bir bir haber vereceğiz..»[67]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle insanın aceleci, unutkan olduğuna işaret edildi. Bolluk ve refah içindeyken nereden geldiğini, nerede bulunduğunu ve niçin geldiğini, sonra da nereye gideceğini hesaba katmadan kendini bütünüyle az bir geçimliğe verenlerin derin bir gaflet içinde bocaladıkları hatırlatıldı.
Sonra da Allah'ın yüce kudretine delâlet eden iki önemli belge zikredilerek insan aklı harekete geçirilmek istendi.
Aşağıdaki âyetle sözü edilen gafiller bir defa daha uyarılıyor. Dünya hayatının ne kadar önemsiz ve kısa olduğu bir misal ile açıklanarak insan İdrâkinde silinmez bir iz bırakılıyor. Sonra da Allah'ın, indirdiği kitaplarla, gönderdiği peygamberlerle ve peygamberlerin yolunda yürüyen samimi mürşitlerle insanlar selâmet yurduna davet ediliyor, ebedî saadet kapılarının inananlara her zaman açık bulunduğuna işaretle en doğru yol gösteriliyor,[68]
Meali:
24— Dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz suya benzer; insan ve hayvanların yediği yeryüzündeki bitkiler (ve ürünler) onunla birbirine karışır (imtizaç edip harekete geçer), tâ ki yeryüzü bütün zînetini takınıp süslendiği, yeryüzü ehli de kendilerini onun üzerinde kudretli sandıkları bir sırada, geceleyin, ya da gündüzleyin o yere emrimiz gelir de sanki bir gün önce hiçbir şenlik yokmuş gibi onu biçik ve sökük hale getirir.
İşte düşünebilen bir millete âyetleri böylece bir bir açıklarız.
İlgili Hadîs
«Kıyamet günü, dünya nimetinden en çok nasibini alan kimse getirilip ateşe bir defa daldırıldıktan sonra kendisine, hayatında hiç hayır gördün mü? Sana orada hiçbir nîmet uğradı mı? diye sorulur. O da, hayır, diye cevap verir.
Sonra dünyada en çok azap ve sıkıntı çeken kimse getirilip (Cennet) nimetine bir defa daldırıldıktan (sokulduktan) sonra kendisine sorulur: Hayatında hiç sıkıntı çektin mi? O da, hayır, diye cevap verir.» [69]
Su Hayattır
Her canlı sudan yaratıldığı gibi, bütün bitkilerin de hayat kanalı sudur. Suyun toprağa inmesi ve ondaki tohum ve kökleri harekete geçirmesiyle yeryüzünde bir canlılık başlar, derken renkleri, kokuları, tadları ve biçimleri değişik binlerce bitki yeşerip her tarafı süsler. Bakanlara huzur ve neşe verir, umut ve güven va'deder. Ancak bu çekicilik, bu süs ve güzellik, günü gelip sebepler oluşunca bütün cazibesini kaybeder, böylece bitkilerin hayatı sona erip belirsiz hale gelir.
Görüldüğü gibi, hiçbir eşya bulunduğu hal üzere kalmıyor. Herbirinin belirlenip takdîr edilmiş bir eceli ve sonu vardın günü, saati gelince süresini tamamlamakta; bir halden başka bir hale geçmektedir.
Milletlerin ve ailelerin hayatı da böyledir; ya bir felâket sonucu yıkılıp yok olurlar, ya da hayat süreleri, yani takdîr edilen ömürleri sona erip silinirler. Bu, başta insan olmak üzere her canlı için değişmeyen bir kanundur. Sırası gelince hükmünü yürütür.
Hayat bu kadar kısa ve tehlikelerle kuşatılmış olunca, insan için dünyada sonsuza dek yaşama şansı ve umudu yoktur. Her nîmet ve şöhret de ömür kadar kısa ve fânidir. O halde gönül bağlayıp güvenilecek ne var? Bitki mi? kurumaya mahkûm; mal ve makam mı? terkedilmeye mahkûm, O halde tek ümit kaynağı olarak Allah'tan, O'nun sonsuz rahmetinden başka bir şey kalmıyor.
İşte ilgili âyetle bu gerçeğe parmak basılarak, yağmurun yeşerttiği bitkiler insan hayatına ve eriştiği nimetlere misâl veriliyor; fâniden bakiye, sonludan sonsuza, zayıftan en kudretliye, yıpranmaktan yıpranmama-ya, verilenden verene, yönelmemiz için uyarıda bulunuluyor. Düşünebilen bir aile, bir millet ve her insan için Allah'ın âyetleri yol gösteriyor, uyarıda bulunuyor, gerçekler bir bir açıklanıyor.
Felâket ve musibet başa gelmeden, ruhumuzun derinliğine yerleştirilen Allah duygusunu mutlu ve neşeli günlerimizde için için duymamız ve Kur'ân'ın programladığı şekilde o duyguyu geliştirip yaratılış hikmetimizi anlayarak Hakk'a kulluk etmemiz ne kadar akıllıca bir seziş ve anlayıştır! Böylece felâket anlarında sesimizi o yüce kudrete çok daha rahat duyurabilir; bizimle beraber bulunduğu için felâket ve sıkıntının çok önemsiz olduğunu imânımızın bütün kuvvetiyle anlar ve teslimiyet gösteririz.[70]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetle dünya hayatının az bir süre ve kısa bir geçimlik olduğu belirtildi ve buna 'misal olarak yağan yağmur sebebiyle yeşeren bitkilerin kısa ömrü verildi.
Aşağıdaki âyetlerle sözü edilen kısa süreyi ve az geçimliği ilâhî programa göre değerlendirenlerin ebedi saadetin yolunu seçtiklerine işaret ediliyor. Kur'ân'ın ise hep bu saadet yurduna davet ettiği açıklanıyor. İmân temeli üzerinde yeşeren iyi-yararlı amellerin fazlasıyla ve daha güzeliyle karşılık göreceği; inkâr ve inat temeli üzerinde yeşeren kötülüklerin misliyle karşılık göreceği ve böylece dünyada en yüksek nimet ve devleti elden kaçırmaları sebebiyle aşağılık ve horluk içinde kalacakları haber veriliyor.[71]
Meali:
25— Allah selâmet yurduna çağırır; dilediğini de doğru yola eriştirir.
26— İyi, yararlı güzel amelde bulunanlara daha iyisi ve güzeli, bir de fazlası vardır. Yüzlerini ne bir toz-duman, ne de aşağılık ve horluk kaplar. İşte onlar Cennet yaranıdırlar. Orada devamlı kalıcılardır onlar.
27— Kötülükleri kazananlara gelince: Kötülüğün cezası, misliyledir; onları ayrıca bir aşağılık ve horiuk kaplar. Allah'tan kendilerini kurtaracak hiçbir kurtarıcı ve koruyucu da yoktur. Yüzleri sanki geceden kara bir parça ile örtülmüştür. İşte bunlar Cehennem yaranıdırlar ve orada temelli kalıcılardır.
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kirâm'dan Câbir (R.A.) anlatıyor:
«Peygamber (A.S.) Efendimiz uyuduğu bir sırada melek ona geliyor. Bir kısmı, «o uyuyor» diyor. Bir kısmı da, «gözleri uyuyor, kalbi uyanıktır» diyor. Sonra şöyle diyorlar: «Dostumuzun bir misali olsa gerek, Ona bir misal getirin.» Bunun üzerine bir kısmı şöyle bir misal veriyor: Muhammed Peygamber (A.S.), bir ev yapıp o evde sofra hazırlıyor, bir çağrıcı gönderip (halkı) ona davet ediyor. Çağrıcıya olumlu cevap veren (kimseler) eve girip sofradan (bir şeyler alıp) yiyorlar. Olumsuz cevap verenler ise, ne eve giriyorlar, ne de sofradan bir şeyler yiyorlar.» [72]
İbn Cerîr'in de rivayet ettiği aynı hadîsin sonunda şu cümleler de nakledilmiştir: «Allah ev sahibidir. Sofra ise, İslâm dinidir. Ev cennettir. Sen de ey Muhammed! elçisin. Senin çağrına gelen, İslâm'a girer; İslâm'a giren Cennet'e girer. Cennet'e giren oradaki nimetten yer.»
«Üzerine güneş doğan hiçbir gün yoktur kî, iki melek onunla birlikte bulunmasın. İnsanlarla cinler dışında o iki meleğin duyurusunu işitmeyen kalmaz. Şöyle seslenirler: Ey insanlar! Rabbinize hazırlanıp yöneliniz. Şüphesiz ki, az olup yeterli olanı, çok olup oyalayıcı olanından hayırlıdır.» [73]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, 26. âyeti okuduktan sonra şöyle buyurdu: «Cennet ehli Cennet'e; Cehennem ehli de Cehennem'e girdikten sonra bir çağrıcı şöyle çağırır: Ey Cennet ehli! sizin için Allah katında verilmiş bir söz vardır ki, onu sizden yana yerine getirmek istiyor. Bunun üzerine Cennet ehli şöyle derler: O söz ne olabilir? Terazimiz ağır gelmedi mi? Yüzlerimizi ak-pak kılmadı mı ve bizi Cennet'e sokup ateşten kurtarmadı mı? Bunun üzerine perde onlara açılır da Rablarına bakarlar. Allah'a and olsun ki, onlara, Rablarına bakmaktan daha sevimli ve gözlerini daha aydınlatıcı bir şey (o ana kadar) verilmiş değildir.» [74]
«Şüphesiz ki, Allah kıyamet günü bir çağrıcı gönderir de, öncekilerle sonrakilerin duyabileceği bir sesle şöyle çağırır: Ey Cennet ehli! Allah size daha güzelini ve daha fazlasını va'detti. Daha güzeli Cennet'tir, fazlası ise, Rahmân'ın yüzüne bakmaktır.» [75]
«İhsan, Allah'ı görürcesine ibâdet etmendir. Sen O'nu göremiyorsan, muhakkak ki O seni görüyor.» [76]
İhsanın Karşılığı
«İyi, yararlı güzel amellerde bulunanlara daha iyisi ve güzeli, bir de fazlası vardır.»
İhsan: Güzel iş, iyi, yararlı amel, mutlak iyilik ve güzellikte bulunmak, karşılıksız yardım etmek vb. mânalara geldiği gibi, hadîs-i şerifte yorumunu bulan, «Allah'ı görür gibi ibâdet etme» manasında da kullanılmıştır.
İlgili âyette gecen «ahsenû» fiiliyle bu manaların hepsine delâlet ve işaret vardır. Her şeyde Allah'ın kudret ve hilkat damgasını görmek, her davranışta Allah'ı hatırlamak ve ibadete bu şuur ve anlayışla başlamak, mü'mini i h sa n derecesine yükseltir. O kadar ki, onun nazarında dünyanın her nimeti geçici ve eğretidir, her makam ve şöhreti fânidir. Saadet ve selâmetin tek kaynağı Allah'tır,
Böyle olunca, yani kul kendini bu irfana getirince onun için üç büyük mutluluk va'dedilmiştir:
1— Daha güzel bir mükâfat. Cennetin verilmesi,
2— Fazla olarak da ilâhî cemali görme bahtiyarlığına erişmesi,
3— Selâmet yurdunda, yüzünde, kendisini aşağılayacak, zelîl ve ha-kîr kılacak bir toz ve lekenin bulunmaması..
Böylece kınanmak, mahcup olmak, utanmak, sıkılmak, ayıplanmak ve azarlanmak gibi tarizler hep Cennet'in dışında kalır. Allah'ın insanları ihsan doğrultusunda selâmet yurdu olan Cennet'e çağırması, bu saadet havasını ve va'dini beraberinde getirmektedir.[77]
Allah Dilediğini Doğru Yola Eriştirir
«Dilediğini de doğru yola eriştirir.»
Allah ile kullan arasında bir sınır vardır. Kulları o sınıra götürecek vasıtalar hemen her zaman mevcuttur. Akıl, idrâk, peygamber sünneti ve kitap bu vasıtaların en önemlileri ve başta gelenleridir. Bunlardan amaç ve hikmetlerine uygun yararlanmasını bilen ve uygulayan kimse, kendini sözü edilen sınıra getirmiş veya iyice yaklaştırmış olur. Artık Allah bu durumda dilerse ona doğru yolda yürüme basiretini verir, yani onun hakkında hidayetini tecelli ettirir.
O halde «Allah dilediğini doğru yola eriştirir.» mealindeki âyetin bir bakıma mana ve yorumu budur. Ayrıca Allah kimde uyumluk ve doğrudan, iyiden yana harekete geçen bir yetenek görürse ona bu vasıtalardan amaçlarına uygun şekilde yararlanmayı ilham eder. O takdirde ilâhî rahmet ve hidâyet kişilerin uyumluluğuna ve harekete geçen, doğruyu arayan yeteneklerine göre tecelli eder. İç yapısını imân ve irfanla uygun duruma getirmeyen, yani yeteneğini başka yolda kullanmaya azmeden veya kullanmaya başlayan kimse ise, ilâhî hidâyete lâyık değildir. Zira içinde hidâyetle uyum sağlayacak irfan ve idrak havası oluşmamıştır. Tıpkı güneşten, sudan ve havadan yeterince veya hiç yararlanmayan çorak toprak gibi.[78]
Kötülüğün Cezası Misliyledir
«Kötülüğün cezası misliyledir.»
İlâhî rahmet ve adalet, iyiliğin karşılığını birden yediyüz misliyle lütfedecek kadar kullarına cömert davranır. Kötülüğün cezasını ise, ancak misliyle vermektedir. Buna «cezâ-i vifak» denilir.
Ebedî saadet yurdunun dışında kalanların, işledikleri kötülüklerin, yaptıkları haksızlıkların dünyada ortaya konulmayan utanç verici tabloları âhirette mutlaka ortaya çıkardır ve amelin cinsine göre misliyle ceza verilir.
Böylece dünyada akıllarını Kitap ve Peygamberin getirdiği esas ve prensiplerle birleştirmiyenler kendi aleyhlerine üç büyük kötülük işlemiş olurlar ve o sebeple âhirette üç ayrı azapla cezalandırılırlar:
1— Onları zillet, aşağılık ve horluk çepeçevre kuşatır.
2— Yüzleri mahcubiyetten ve işledikleri kötülüklerin verdiği eziklikten simsiyah kesilir.
3— Ellerinden tutacak, yardımcı olacak hiçbir kurtarıcıları bulunmaz.
Burada üzerinde durulacak önemli bir husus var, o da şudur: Eğer işledikleri kötülük ve günahları kendilerine mubah saymışlarsa, imân nimetini de kaybetme bedbahtlığına uğramışlardır. Bu durumda küfür ehliyle birlikte haşır-neşir olunurlar ve onlarla birlikte bulunurlar. Mubah sayma-mışlarsa, sadece büyük günahlar işlemiş kabul edilirler ve misliyle cezalandırılırlar.[79]
İmansız Kişi, Neden Cehennem'de Temelli Kalacak?-
Allah'ı, O'nun gönderdiği peygamberi ve indirdiği kitabı inkâr eden veya hafife alan kimse, canlı-cansız her şeyin hakkına tecavüz etmiş ve çok çirkin hakarette bulunmuş; her varlığın kendi üzerinde taşıdığı ilâhî damgayı inkâr edip, inatla reddetmiş sayılır. Gerçek şu ki, kâinat mutlak bir plâna göre düzenlenmiştir. Her şey bu plândaki yerini almış, yaratıldığı hikmet ve amaca yönelip hem dengeyi sağlamış, hem de hizmetini sürdürmüştür. Plân dışı, hizmet ve denge kavramlarına ters bir şey düşünmek mümkün değildir. O bakımdan her şeyin kaynağı birdir, o da Allah'tır. Her şey O'nun buyruğuna uymakta, O'nun kudretinin damgasını taşımakta ve O'nun sünnetine uyup yaratıldığı gayeye yönelmektedir, Allah'ı inkâr, varlık alemindeki carî kanunları, kör ve sağır maddeye veya tesadüfe irca' etmektir ki, bu büyük bir tecavüz ve küstahlık sayılır; aynı zav manda her varlığın hakkına saygısızlık edip kal veya hal diliyle Hakk'ı tesbîh etmesine dil uzatmak olur.
O halde, hem ilâhî hakları, hem de kâinatta var olan eşyanın hakkını ret ve inkâr edip çiğnemenin, plân ve program dışı bir keyfî hayat sürmenin, Allah'ın mülkünde yaşayıp O'nun verdiği nîmetlerle beslenmekle beraber O'na baş kaldırıp itaatsizlik etmenin cezası ebedî idam olmalı değil midir? İşte Kur'ân bu tabii sonucu yer yer haber vermekte, durmadan insan oğlunun böyle bir çıkmaza girmesini önlemeye çalışmaktadır.
İlgili âyetle, «İşte bunlar Cehennem yaranıdırlar ve orada temelli kalıcılardır!» buyurulmasının sebep ve hikmeti budur..[80]
Tahlil
Cennet'in adlarından biri de «Dârü's-Selâm»dır. Türkçe olarak buna «Selamet yurdu» diyebiliriz. Selâm, hem Allah'ın sıfatlarından biridir, hem de İslâm kelimesiyle aynı kökten gelmedir. Böylece İslâm, uygulandığı takdirde, hem dünyayı hem de âhireti selâmet ve saadet yurdu haline sokar. O bakımdan Cennet'e girenlere melekler selâm vereceği gibi, cennetlikler de birbirlerine yine selâm vererek Allah'ın Selâm sıfatına mazhar olduklarını gösterirler,[81]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle ilâhî davetin mutlak saadet va'dettiği bildirildi. Bu sese kulak verip imân temeli üzerinde iyi-yararlı amellerde bulunanlara daha güzeliyle ve fazlasıyla karşılık verileceği va'dedildi. Kötülük İşleyip tevbe etmeden, haklan ödemeden ölenlerin, misliyle karşılık görecekleri açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle Allah'a ortak koştukları halde ölenlerin durumu tasvîr edilerek âhirette şirklerine uygun yerlerini alacakları; tapındıkları putların bile, onların kendilerine ibâdet etmediklerini, sadece akılsızca bir hayat sürdüklerini söyleyerek onlardan beri olduklarını beyan edecekleri hakkında bilgi veriliyor. Sonra da âhirette o gibilerin hak ettikleri azabı tadacakları açıklanarak yaşamakta olan inkarcılar uyarılıyor.[82]
Meali:
28— O gün onların hepsini biraraya getireceğiz, sonra da Allah'a ortak koşanlara, «siz ve ortak koştuklarınız yerlerinize!» diyeceğiz ve böylece onları birbirlerinden ayıracağız. Ortaklan ise, «siz bize tapmıyordunuz;
29— Bizimle sizin aramızda şahit olarak Allah yeter. Gerçekten sizin ibâdetinizden hiç ama hiç haberimiz yoktu,» diyecekler.
30— İşte orada her kişi işleyip önceden gönderdiği şeylerin sınavını verir ve Hak olan Mevlâ'larına (Onun adaletine) döndürülürler. Uydurdukları (putlar ve put misâli) şeyler de onlardan uzaklaşarak yok olup gitmişlerdir.
İlgili Hadîs
«And olsun ki her ümmet tapındığı şeyin peşine takılacak; Güneş'e tapan onun peşine, Ay'a tapan onun peşine, put ve şeytanlara tapanlar onların peşine takılacaklar.» [83]
Allah, Tevhîtten Başkasına Razı Değildir
Varlık âleminde insan unsuru, Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden en açtk belgelerden biridir. Akıl, idrâk ve diğer yetenekleriyle Allah'ın lütuf ve inayetine en çok mazhar olan canlı yine odur. Beynindeki güçlü ve geniş merkezler her gün binlerce yolcunun konaklayıp geçtiği mükemmel bir istasyon, kendisine uğrayan her şeyin birçok vasıflarını alıp muhafaza eden kusursuz bir arşiv1 ve milyarlarca görüntüleri kendinde toplayan çok büyük bir film makinasıdır.
O halde bu kadar mükemmel bir canlı cihazın kendiliğinden var olduğunu iddia etmek, bir bilgisayarın kendiliğinden oluşup vücut bulduğunu söylemek kadar gülünçtür. Demek oluyor ki, insan kendisinin yaratıcısı değildir. Güneş, ay ve yıldızlar da onu yaratmamıştır; çünkü bunlar şuursuz taş, toprak ve çeşitli gaz yığınından başka bir şey değillerdir. Hele yontulup şekillendirilen putların yaratıcı olmaları hiçbir zaman düşünülemez. Bu bakımdan insanı, ondan çok mükemmel, hatta kıyas kabul etmiyecek kadar üstün, yani kıyas ve nisbetin ötesinde çok yüce bir kudretin yarattığı neticesi ortaya çıkar. İşte o yüce kudret, âlemlerin Rabbı Allah'tır. Onun için Allah bu mükemmel eserini kendi varlığına delil kılmış ve diğer eşyayı onun hizmetine vermiştir. Tevhît İnancı'ndan başka hiçbir inancı ve düşünceyi ona yakıştırmamakta ve ondan sadece böyle katıksız bir inanç istemektedir.
Gerçek bu olunca, ilâhî tezgâhın mükemmel mamulü insanın kendisinden her bakımdan aşağı olan canlılara ve cisimlere tapması şaşılacak bir olay değil midir?! Onu böylesine bir basiretsizlikten ve aşağılanmaktan korumak ve kurtarmak için Allah kitap ve peygamber göndermiştir. Buna rağmen kendini böylesine zillet çukuruna düşürenler, kıyamet günü, tapındıkları eşya ile biraraya getirilecekler. Hakkı ve gerçeği o gün gözleriyle görüp anlayabilenlerin yüzleri simsiyah kesilecek; nelere taptıklarına baktıkça hayıflanıp kahrolacaklar. Böylece insan olarak yaratıldıklarının hikmet ve amacını dünyada idrâk etmiyenler, âhirette bunun farkına varacaklar, neden sonra..[84]
Cansızları Da Konuşturan Yüce Kudret
«Ortakları ise, siz bize tapmıyordunuz; bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Gerçekten sizin ibâdetinizden hiç, ama hiç haberimiz yoktu, diyecekler.»
Kıyâmet'ten hazîn ve şaşırtıcı bir tablo veriliyor. Eşyaya tapanlarla ta-pılanlar biraraya getirilecek; «durun yerinizde!» denilecek. Putperestler kendi elleriyle yaptıkları putlardan şefaat beklerken, o taş ve maden yığınlarına Cenâb-ı Hak konuşma yeteneği verecek. Böylece onlar, kendilerine tapanlara, siz bize tapmıyordunuz... Çünkü biz akletmeyen, görmeyen, işitmeyen cansız varlıklar idik. Sizin gelip bize tapındığınızı ne bilelim, diyecekler ve ortadan bir anda toz olacaklar.
Cenâb-ı Hak, insanı geniş rahmetinin bir tezahürü olarak, onu henüz ölmeden ve dirilip kalkmadan önce uyarıyor ve böylece kıyametten bir tablo tasvir ediyor.Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'a mahsustur,[85]
Hak Mevlâ'nın Adaletine Döndürülecekler
«Ve Hak olan Mevlâ'larına (O'nun adaletine) döndürülürler.»
İnsan kendinden çok aşağı yaratıklara ve nihayet kendisi gibi insanlara tapınmak zilletine uğrayınca, ilâhî emânete ve O'nun eşsiz eserine ihanet etmiş olur. Kendi yaratılışlarındaki azizlik ve şerefi görmeyen ve tanımayan insanların, Allah'ı tanımaları elbetteki beklenemez. Kendini yiyen, içen, uyuyan, çalışan ve sonra da ölüp basit parazitlere dönüşerek silinen basit bir canlı gibi kabul eden veya öyle sanan kimseler, her şeyden önce varlık alemindeki yerini ve hizmet ölçüsünü belirliyememişlerdir. O yüzden hem kendilerine, hem de çevrelerine haksızlıkta bulunma şuursuzluğu ve körlüğü içinde ömür sermayelerini bir hiç uğruna heder etmişlerdir.
Yegâne âdil olan Allah, kıyamet günü onlara karşı yine âdil davranacak; amellerinin cinsine, türüne ve ölçüsüne göre karşılık verecektir. Puta, putlaştınlan canlılara tapmakla kendini insanlık şeref ve fazilet makamından düşürenler, hiç şüphe yok ki, ruhlarına en kötü azabı uygulamışlardır. Kıyamet gününde ise, bu azap belirginleşecek ve her kişi kendi eliyle hazırladığı cezayı görecektir.[86]
Tahliller
Mevlâ, veliy kökünden türetilmiştir. Veliy, bir adamın
dostu, yarı, yardımcısı ve kendisine yakından sıcak ilgi duyan koruyucusu demektir. Mevlâ ise, bütün bu manaları içermekle beraber mâlik, sahip
mânalarına da gelir. Bazan da iki zıt manada kullanıldığı da olur. Meselâ, köle ve efendi; yakın dost ve hasım bu cümledendir.[87]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Allah'ı bırakıp putlara tapınanların kıyamet gününde putlarıyla biraraya getirilecekleri ve putların konuşturulacakları haber verildi. Sonra da putların, kendilerine ibâdet edildiklerinin farkında bile olmadıklarını açıklayarak şahit olarak Allah'ın yeterli olduğunu söyleyecekleri açıklandı. Böylece her şeyin eninde, sonunda Allah'a döndürüleceği belirtilerek inkarcıların iyi düşünmelerine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Allah'a döndürülmenin mutlaka gerçekleşeceğine atıf yapılarak Allah'ın damgasını taşıyan belgeler sıralanıyor; özellikle kulak ve göz gibi iki önemli organ üzerinde durularak iyice düşünmemiz ilham ediliyor. Bütün bunların Hak olan Rabbımizın eseri bulunduğu hatırlatılarak haktan sonra sadece bâtıl ve sapıklık var, deniliyor. Sonra da, Allah ile kulları arasındaki sınırı görmeyen, hak ile bâtılın sınırlarını tefrîk etmiyenlerin imân etmiyecekleri beyân buyuruluyor.[88]
Meali:
31— De ki: Gökten ve yerden size rızik veren kimdir? Kimdir kulağa
ve gözlere (yaratma yönünden) sahip? Ya diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Kimdir işleri düzene koyan? Hemen «Allah'tır» diyecekler. O halde de ki: Artık (Allah'tan saygı ile) korkup (fenalıklardan, putlara tapmaktan) sakınmaz mısınız?
32— İşte bu Allah, hak (olan) Rabbınızdır. Haktan sonra ancak sapıklık var. O halde nasıl (olur da Hak'tan) döndürülüyorsunuz?!
33— Bunun gibi, ilâhî sınırların ve O'na uzanan yolun dışına çıkanlara karşı Rabbınin sözü gerçekleşti ki, onlar gerçekten imân etmezler.
Gökten Ve Yerden Rızık Veren
«De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir?»
İnsan hayatının devamı, havaya, suya, güneşe ve toprağa bağlıdır. Biri diğerini tamamlar. Güneş saniyede 4.6 milyon ton'enerji yaymaktadır. Bunun çok az bir kısmı dünya tarafından tutulur ve dünya çevresindeki atmosfer bu enerjiyi canlıların ve bitkilerin yararlanabileceği ölçü ve kıvama getirir. Ay üzerinde atmosfer bulunmadığından geceleri ısı eksi 200'e, gündüzleri artı 100 dereceye düşüp çıkan ısının canlılar için elverişli bir düzeyde olmadığı muhakkaktır. Dünya'nın dörtte üçünün suyla kaplı olması, yeterince yağmur almamızı sağlamaktadır. Bu oran düşük olsaydı, meselâ yarısı su ile kaplı bulunsaydı kuraklıktan ne canlı, ne de bitki yaşayabilirdi. Yer kabuğunun toprak haline gelmesi, bitkilerin yeşermesine yönelik bir düzenlemedir. Atmosfer tabakası mevcut oranın üstünde veya altında olsaydı, güneş enerjisi anormal ölçüde yeryüzüne iner ve hayatı felce uğratırdı.
Görüldüğü gibi, insanın yaşamasını ve rızkını en yararlı şekilde devam ettirmek için birçok fiziksel, kimyasal kanunlar düzenlenmiş ve hepsi de zincirleme birbirine bağlanmıştır.
Bütün bu ölçülü, dengeli ve uyumlu kanunlar bir tesadüf müdür? Bu kadar tesadüflerin açıklık ve noksanlık vermeden birbirini izlemesi, birbirine bağlı hizmet vermesi mümkün müdür? Bu plân, program ve düzenlemede az bir hata, ya da kopukluk hayatı alt-üst etmez mi?
İşte ilgili âyetle insan aklına ve idrâkine seslenilerek fiziksel ve kimyasal birçok kanunların mecmuuyla oluşan hayat ve onu devam ettiren rızkı gökten ve yerden oluşturup veren kimdir? diye soruluyor.[89]
Kulağa Ve Gözlere Kim Sahip?
«Kimdir kulağa ve gözlere (yaratma yönünden) sahip?»
Beş duyu organından sadece burada kulak ve gözden, yani işitme ve görme duygusundan söz edilmesi oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca önce kulaktan söz edilmesi, onun daha önemli olduğuna işarettir.
İnsan dış âlemle olan ilgi ve temasını daha çok bu iki organla gerçekleştirir. Beynimiz ve ondaki ilgili merkezler daha çok bu iki organ aracılığıyla gereken bilgi ve malzemeyi toplarlar. Gökten ve yerden verilen rızık daha çok sözü edilen iki organla değerlendirilip verimli hale getirilir.
Kulağın işitme, gözlerin görme sistemi ise, akıllara durgunluk verecek bir yapı ve düzenlemeye sahiptir. Şüphesiz ki kulak, sesler dünyasına açılan bir penceredir. Vücudumuzdaki en küçük kemikler kulakta yer alır. Bunların görevi, ses dalgalarını titreşim yapan bir piston mekanizması ile işitme sisteminin iç kısımlarına iletmektir. Böyle bir sistem ve mekanizma acaba kendiliğinden mi oluşup meydana gelmiştir? Bu mümkün müdür?
Kulakta bulunan çok ince tüyler de ses tonunun alçak, ya da yüksek oluşuna göre dalgalanarak beyne uyanları gönderir.
Dış dünyamızdan gelen sesleri bize, yani beynimize ileten kulağın belirtilen özelliklerde var kılınması çok yüksek bir kudretin eşsiz sanatını göstermekte ve sadece O'nun damgasını taşımaktadır. Tesadüflerin bunda az veya çok yeri yoktur. Böyle bir iddia çok gülünç ve gayr-i ilmî kabul edilir. Tesadüfler neden bugüne kadar bir fotoğraf makinası, bir teyp veya bir bilgisayar meydana getirmemiştir? Tesadüfler neden değişik yapı ve sistemde insan kulağı oluşturmamıştır? Bu sorulan çoğaltmak mümkün, ama cevabını bulmak çok zor, hattâ imkânsızdır. Tesadüfler neden kulakları vücudun başka bir yerine monte etmemiştir? Anlaşıldığı gibi, işin içinde ince bir hesap, hassas bir plan ve çok mahir bir yaratan vardır.
Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı çok yücedir? Ses adı verilen küçük hava basıncının değişimlerini elektrik uyarılarına çevirerek içerdikleri bilgiyi beyne ulaştıran kulağı yaratan kudret, bütün saltanat ve vah-daniyetiyle eşyada tecelli ve tezahür etmektedir. Şimdi inkarcı şaşkınlar söylesinler bakalım, kulağa ve göze (yaratma yönünden) kim sahiptir, onların hakiki mimarı kimdir?
Gözlere gelince, onlar dünya aydınlığına, renk ve şekillerine açılan iki penceredir. Kimi zaman «ruhun aynası» olarak adlandırılan insan gözü,
uzun bir süre kişinin karakterinin de anlaşılmasında güvenilir bir unsur kabul edilir.
Cenâb-ı Hak, hilkat fırçasıyla gözün plânını şöyle hazırlamıştır:
a) Gözü herhangi bir zedelenmeden, sademeden koruyan kemikten mamul göz çukuru veya yuvası,
b) Gözün içine gömülü bulunduğu ve korunmasını sağladığı yağ tabakası,
c) Merkezlen aynı olan üç kattan oluşan göz yuvarlağı ve üç boyutlu görme; ışığı düzenleme, ön yüzeyini ıslak tutan göz yaşı, boynuzsu tabakanın pürüzsüzlüğü ve saydamlığı v.b. özellikleri olan bu harika organ da kör tesadüfün eseri midir, yoksa o sonsuz kudret sahibi Allah'ın çok mükemmel düzenlemesinin neticesi midir? Şüphesiz ki, her mükemmel ve düzenli şey, çok daha mükemmel bir düzenleyicinin, kusursuz bir proğram-layıcının eseridir.
Yaratanların en güzeli, en mükemmeli olan Allah'ın kudreti ne yücedir! O'nun varlığını, birliğini anlamak isteyenler için kulak ve göz yeterli birer belge değil midir?[90]
Diriyi Ölüden, Ölüyü Diriden Çıkaran Odur
Ya diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkaran kimdir?»
Yumurta kuluçka devresine girmeden önce bir bakıma ölü sayılır. Yumurta hücreleri hayvan üretim organında döllenince bölünmeye başlar. Dışarı çıkınca sıcaklık yetmediğinden döllenme durur. İşte bu bakımdan onun sözünü ettiğimiz dönemi, ölü devre sayılır. 37, 38 derecelik bir sıcaklık verilirse gelişme tekrar başlar ve bu bir bakıma ölüden diri civciv çıkmasını hazırlar.
Erkeğin sperması ile kadının yumurtalığının döllenme devresi bir bakıma ölü devre, ceninin oluşması ise, diri devre sayılır.
İlgili âyetle bu biyolojik olaya temas edilmekte ve üremenin şaşmayan kanunlarla gerçekleştiği hatırlatılmaktadır. Bitkilerle tohumları arasındaki ilgi de buna benzer iki dönem arzetmektedir. Bütün bunları en ince biyolojik kanunlarla ve hesaplarla düzenleyen Allah'ın kudreti çok yücedir ve sınırsızdır. Tapınmaya ancak O lâyıktır.
Konuyu önemine binaen bir de modern biyoloji açısından inceleyelim:
Canlının yine canlıdan meydana geldiği muhakkaktır. Buna «biyoge-nez» denilir. Yapılan deneyler bu sonucu kesinkes ortaya koymuştur. Örneğin suda yarım saat kaynatılan saman iki ayrı kavanoza eşit miktarda konulmuş; biri saydam bir maddeyle iyice kapatılmış, diğeri açık bırakılmış. Birkaç gün sonra açık bırakılan kapta canlılar görüldüğü halde, kapalı kaptaki suda bir tane bile canlıya rastlanmamıştır.
Kur'ân'daki tabire gelince, onu ikinci bir yorumla şöyle açıklayabiliriz: «İnsan ve hayvandaki sperm, yediğimiz besinlerden oluşmaktadır. Bu açıdan ölüden diri meydana geimiş oluyor. Tohum ve çekirdekteki hayat da bir bakıma ölüdür; ortam bulunca dirilip yeşerir. Sonuç olarak canlı ancak canlıdan meydana gelmektedir ve başlangıçta canlı kabul ettiğimiz hücrelerin bir bakıma ölü dönemi söz konusudur.
Cenâb-ı Hak yegâne terbiyecimiz, yaratıp kemale erdirici m izdir. Hak'tan sonra ancak sapıklık vardır. Bütün bu gerçeklen göremiyen, eserden müessire intikal sağiayamıyan ve mükemmel düzeni tesadüflere bağlayan inkarcı kişilerin artık imân etmeleri beklenebilir mi? Rabbımızm sözü, hükmü hak ile tecelli etmiştir. O'nun ilmi ve tesbiti asla yanılmaz. Allah'ın ilmi inkarcılardan kimlerin bu yüzden inanmayacaklarını önceden tesbit etmiştir.[91]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, insan aklını harekete geçirmek ve hılkatındaki azizliğini bildirmek için ilâhî kudrete delâlet eden belgeler sıralandı. Aklını, idrâkini gerçeği bulup aramada kullanmayanları elim bir sonucun beklediği haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ı bırakıp başka şeyleri ilâh edinenlerin önce duygu ve vicdanlarına, sonra akıl ve idrâklarına seslenilerek öldürüp diriltenin kim olduğu soruluyor. Diriltip geri çevirme kudretinin Allah'a mahsus olduğu belirtilerek en sağlam kıstas ortaya konuluyor. Sonra da bâtıl ilâhlardan hakka ve gerçeğe yol gösteren birinin bulunmadığı hususu yine soru şeklinde putperestlerden soruluyor. İnkarcıların daha çok zanna uyup birtakım varsayımlar peşinde ömür tükettikleri belirtilerek zandan kopup gerçeği bulma arzusuyla yola çıkmanın olumlu sonuçlar doğuracağına işaret ediliyor.[92]
Meali:
34- De ki: (tanrı diye) ortak edindiklerinizden, ilkin yaratıp öldürdükten) sonra tekrar onu (diriltip geri) çeviren var mıdır? De ki: Allah ilkin yaratıp meydana getirir, sonra tekrar {diriltip geri) çevirir. Nasıl da (Hak'tan) çevrilip saptırılıyorsunuz?!
35- De ki: Ortak edindiklerinizden Hakk'a doğru yol gösteren, Hakk'a ileten var mıdır? De ki: Allah hakka doğru yol gösterir ve ona iletir. Hakk'a ileten mi, yoksa iletilmeden kendiliğinden hak yolu bulamayan mı uyulmaya daha layrkt.r? Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?! ,
36- Çoğu sadece zanna uyarlar; doğrusu zan haktan yana hiçbir anlam taşımaz (onun yerine hiçbir zaman geçmez). Şüphesiz ki Allah onların yapageldiklerini çok iyi bilir.
İlkin Yaratıp Meydana Getiren
De ki: Allan ilkîn Varat'P meydana getirir, sonra tekrar onu (diriltip geri) çevirir.»
İlim hayatın başlangıcı hakkında kesin bir sonuca varamamıştır. Ceşitli görüşler, birtakım varsayımlar ortaya atılmış, ama hepsi de karşılaştıkları bir sürü haklı sorular karşısında cevap veremez olmuşlardır.
Diğer gezegenlerden bazı bakteri sportlarının uzaydaki şartlara dayanarak yeryüzüne gelmiş olabileceğini iddia edenler, «uzak gezegenlerden organizmanın dünyamıza ulaşıncaya kadar uzun süre çok yüksek ve çok düşük ısıların ve öldürücü ışınların tesiri altında kalıp yaşaması mümkün mü?» sorusu karşısında susup kalmışlardır.
Kur'ân'da ilgili âyetle, ilim adamlarına ve araştırıcılara ipucu veriliyor ve hayatı ilk başlatıp meydana getirenin Allah olduğu belirtiliyor. Buna «halk» denilir, yani modelsiz, örneksiz ilk yaratma kudreti Allah'a mahsustur. İşte bu ilk yaratma, ilim adamlarının henüz keşfedemediği kanunlarla vücut bulmuştur ki, bu, emrine dayanır. Öldürüldükten sonra ikinci yaratılışın ise, model ve örneği vardır. Allah ilk yaratmayı nasıl ilmin henüz keşfedemediği bir kanunla meydana getirmişse, ikinci yaratmayı da yine ilmin henüz keşfedemediği ayrı bir kanunla meydana getirecektir.
İlgili âyetle, canlı-cansız her çeşit putlara, Allah'tan başka şeylere tapanlara ve hakkı inkâr edenlere seslenilerek, «ilk yaratıp (öldürdükten) sonra tekrar onu (diriltip) geri çeviren var mıdır?» sorulmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, yaratma konusunda beşerin ve ilâhlaştırılan her şeyin aczini ve bilgisizliğini açıklıyor; araştırıcı ilim adamlarını uyarıyor ve sözü edilen konuda hareket noktasını belirliyor.
Buna rağmen tuttukları yolda yürümeye inatla devam ederlerse, onlara şunu hatırlatıyor: «Hak'tan sonra sadece sapıklık vardır.»[93]
Hakk'a Doğru Yol Gösteren Kimdir?
«De ki: Ortak edindiklerinizden Hakk'a doğru yol gösteren, Hakk'a ileten var mıdır?»
Bâtıl putlar, ilâhlaştırılan canlı, cansız varlıklar, doğru yolu bulmaya muhtaçlarken, hakka doğru nasıl irşat edebilirler veya iletebilirler? İnsan ruhuna yerleştirilen fıtratın özelliğini bilmeyen, ruhun yüee âlemden geldiğinin farkında olmayan; gerek eşyada, gerekse kendinde Allah'ın kudretinin eşsiz eserini ve değişmeyen damgasını idrâk edemiyen bu yaratıklar, kimi nasıl doğru yola iletebilirler? Zira kendileri doğru yolda değillerdir, her an doğru yolu göstericiye ve ileticiye ihtiyaçları vardır.
İnsan ruhundaki fıtratı (Allah ve din duygusu) yitirenler veya ona sahip olamayanlar nasıl hidâyet rehberleri olabilirler? Bu mümkün mü? Kendileri muhtac-ı himmet iken, umulur mu onlardan himmet?[94]
Onların Çoğu Zanna Uyarlar
> «Çoğu sadece zanna uyarlar..»
Allah'ı bırakıp kendileri gibi bazı şahısları ilâhlaştıran, yontup şekillendirdikleri cisimleri kendileriyle Allah arasında aracı ve şefaatçi kabul eden, dede ve babalarının doğru yolda bulunduklarını sanıyorlar ve o sebeple aynı yolda yürümekte ısrar ediyorlardı. Peygamberi tasdîk etmemeleri, zaman zaman onu yalancılıkla suçlamaları da birtakım hayal ve zan ürünü idi. Öyle ki, gaibi hazıra, bilinmeyeni bilinene kıyas ediyorlar, sonra da düşünce, inanç ve amellerinde bir sapıklık olmadığını iddia ediyorlardı. Oysa zan hakkın yerine geçmez, şüphe kesin bilgiyi reddetmez; zan v© şüphe hakkı isbatta delil sayılmaz.
Bunun için dinin aslı yakın (şek ve şüphe arız olmayan kesin bilgi) üzerine kurulmuştur, zan ve tahmin üzerine değil. Zan, hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösterebilir. Zan bazı belirtiler sebebiyle kalb ve kafada-oluşur; o belirtilerin doğruluğu ortaya çıkınca, zan bilgiye dönüşür; şüpheden kurtulup yakîn düzeyine yükselebilir. Belirtiler zayıf kaldığı takdirde, zan bu defa vehim ve hayale yerini bırakır.
Zanla ilgili belirtiler kuvvetlenip doğruluğu ve kesinliği ortaya çıkınca, belirttiğimiz gibi, artık zannın yerini yakin alır. Kur'ân-ı Kerîm'de «zan» kelimesinden sonra «enne» edatı kullanılan çoğu yerlerde, zan konulduğu mânada değil, yakin (şüpheden uzak kesin bilgi) ifade eder. Buna birkaç misal verebiliriz: Bakara sûresi 46,249; el-Hakka sûresi 20. âyetlerde geçen «zan» kelimesi, yakin mânasına delâlet etmektedir. Bununla beraber aynı edatla kullanıldığı halde yakin ifade etmiyenleri de vardır.
Genellikle «zan», hem Kur'ân'da, hem de hadîslerde yerilmiş ve hükme medar olmayacağı yer yer belirtilmiştir.[95]
35. Âyette zannın haktan yana hiçbir anlam taşımadığı açıklandıktan sonra 36. âyetin sonunda her türlü şek ve şüpheden, zan ve tahminden, vehim ve hayalden uzak olan Allah'ın ilminin her şeyi hakkıyla kapsayıp kuşattığına işaretle «Şüphesiz ki Allah, onların yapageldiklerini çok iyi bilir.» buyuruldu ve böylece zan ve ilim hakkında daha iyi düşünüp bir ayrım yapmamız itham edildi.[96]
Âyetler Arasinda Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle putların ve ilâhlaştırılan eşyanın ne yaratmaya, ne de diriltmeye kudretleri olmadığı açıklandı. Doğru yolu bulamayan, bulmaya gücü yetmiyen, bir ileticiye hep muhtaç olan fânilerden, akıl ve idrakten mahrum cansız cisimlerden hidayet beklemek kadar anlamsız ne olabilir, hususuna dikkatler çekildi. Sonra da inkarcıların çoğunun zanna uydukları, kesin bilgi sahibi olmadıkları belirtilerek, zannın haktan yana hiçbir anlam taşımadığı bildirildi.
Aşağıdaki âyetlerle ilâhî beyânda, indirilen kitapta zan ve şüphenin yeri olmadığı ifade edilerek, Tevrat ve İncil'e karıştırılan şüpheli şeyleri tashîh edip onların ilâhî vasfını tasdîk ettiği hakkında bilgi veriliyor. Böylece üç kitap arasında ciddi bir mukayesenin çok yararlı olacağına işarette bulunuluyor. Sonra da Kur'ân'ın, Muhammed (A.S.) tarafından uydurulmuş bir kitap olmadığı açıklanarak, böyle yersiz ve anlamsız iddialarda bulunanların, onun bir sûresinin benzerini tertipleyip getirmeleri isteniliyor. O bakımdan inkarcı müşriklerin Kur'ân ilmini kavrayamadıklarına, ilâhî kitap hakkında gerçek hiçbir bilgiye sahip olmadıklarına atıf yapılıyor. Sonra da aklını gerçeği bulup, hakikati öğrenmede kullanmayan sağırlara hakkın sesini duyurmanın çok zor olduğu haber verilerek müşriklerin düşünce yapısı hakkında bilgi veriliyor.[97]
Meali:
37— Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulup ortaya konulmuş değildir. O ancak önündeki (daha önce indirilen) Tevrat ve İncil'i doğrular ve (Allah katında yazılı olan) kitabı bir bir açıklar. Onda şüphe adına hiçbir şey yoktur. O, âlemlerin Rabbinden (indirilme)dir.
38— Onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Haydi, eğer doğrulardan iseniz, onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka gücünüzün yettiği kimseleri de çağırın.
39— Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine gelip ulaşmayan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Bir bak, zalimlerin sonu ne oldu?!
40— İçlerinden buna inanan da var, inanmayan da var. Rabbin ise müfsiîleri (Hakk'ı yalanlayıp toplum içinde fitne ve kargaşalık çıkaranları) çok iyi bilir.
41— Seni yalanlarlarsa de ki: Benim işlediğim bana, sizin işlediğiniz size. Benim işlediğimle sizin ilişiğiniz yoktur; benim de sizin işlediğinizle ilişiğim yoktur.
42— İçlerinden sana kulak verenler eksik değildir. Sen sağırlara -hele bir de akılları ermiyorsa- ^irebilir misin?
43— İçlerinden bir da sana durup bakar; sen körlere -hele bir de göremiyorlarsa- yol gösterebilir misin?
44— Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şey ile zulmetmez; ama insanlar kendilerine zulmederler.
İlgili Hadîs
Kudsî hadîs :
«Ey kullarım! şüphesiz ki ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyin.» [98]
Kur'ân İnsan Uydurması Değildir
«Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulup ortaya konulmuş değildir.»
Şüphesiz ki Kur'ân her yönüyle, her kelime ve cümlesiyle, her hüküm ve ifadesiyle Allah sözüdür ve O'ndan indirilmedir. Çünkü:
a) Hz. Muhammed (A.S.) okur-yazar değildi.
b) Arap Yarımadasında koyu bir cehalet, derin bir sapıklık hüküm_ sürüyordu. Öğretim ve eğitim, medrese ve mektep diye ciddi, yan ciddi hiçbir kurum ve ekol yoktu.
c) Tek tanrı inancı unutulmuş, yerini çok tanrı inancına bırakmıştı. O bakımdan putperestlik çok yaygındı.
d) Yarımadada insanların en çok ilgi duyduğu, alkışlayıp takdir ettiği iki şey söz konusu idi: Şiir ve edebiyat; büyücülük ve kehanet.. O nedenle ünlü şâirler ve kâhinler geniş çapta halkın sempatisini toplarlardı.
e) Hz, Muhammed'in (A.S.) ne çocukluk, ne de gençlik çağlarında yalan söylediği, insanları aldattığı, bir baş olma sevdasına kapıldığı görülmemiş ve duyulmamıştır. İnsanlara karşı yalan söylemiyen, hayal peşinde koşmayan, ciddiliğiyle şöhret bulan bir kimsenin Allah'a karşı yalan uydurması düşünülebilir mi? Onun en azılı düşmanı Ebû Cehl bile, «Muhammed hiçbir zaman insanlara karşı yalan söylememiştir, Allah'a karşı yalan söyler mi?» diyerek bir an olsun gerçeği söylemekten kendini alamamıştır.
f) Sonra da Hz. Muhammed'n (A.S.) üslûbu, ifadesi, söz söyleme sanatı, cümle kurma ölçüsü, kelime hazinesi, anlatım tarzı ile Kur'ân'daki hâkim olan üslûp ve anlatım tarzı kesinlikle birbirinden ayrıdır; az-çok Arapça bilen bir kimse ilk bakışta bu farkı rahatlıkla görüp seçebilir. Kur'ân âyetleri şiir olmadığı gibi, alışılmış serbest söz dizisi türünden de değildir. Kelimelerin konumu, cümlelerin zincirleme ve bağlantılı birbirini izlemesi ve aralarındaki uyum insan gücünü aşmakta ve müstesna bir açıklık, berraklık ve akıcılık arzetmektedir. O kadar ki, Kur'ân'ı bilmeyen, ama Arapçaya iyice vâkıf olan bir kimse onu dinlerken, kazara değiştirilen bir kelimenin farkına varabilir, ilâhî uyum ve insicamın, akıcılık ve tatlılığın bozulduğunu için için duymaya başlar.
Nitekim, «Azîzün Hakîm» yerine yanlışlıkla «Azizün Rahîm» okuyan hafızı uyaran cahil bir bedevinin kıssası pek meşhurdur. Bedevi'ye, «sen hafız değilsin, bunu nasıl aniayabildin?» diye sorulduğunda şu cevabı -vermiştir : «Anlamıyacak ne var, birdenbire ilâhî ahenk ve tatlılık değişiverdi!.»
Onun için Kur'ân'da tam dört yerde inkarcı müşrikler, şüpheci münatıklar isbata çağırılmakta, «sûrenin bir benzerini getirin» denilerek acze düşürülmektedirler,
Şöylece Peygamberimiz (A.S.) Efendimize, Kur'ân'daki ilâhî beyânla, müşrikleri acze düşürmede altı kademeli bir yöntem uygulaması emrediliyor :
1— Önce Kur'ân'ın tamamının bir benzerini hazırlayıp getirmelerini öneriyor.
2— Kur'ân'tn on sûresi gibi on sûre düzenleyip getirmelerini teklif ediyor.
3— Bir tek sûresine nazire olacak bir sûre getirmeleri için iddialarını isbata davet ediyor.
Kur'ân'daki sözün ölçü ve ahengine denk bir söz getirmelerini istiyor.
5— Bu dört kademede tartışmaya, iddialarını isbata çağırılanların, en az Peygamber Muhammed (A.S.) gibi tahsîl görmemiş, okuma-yazma öğrenmemiş olmaları üzerinde durulmuyor. Nitekim Yûnus sûresinde de bir ayırım lüzum görülmeden Allah'tan başka güvendikleri bütün adamlarını toplayıp benzeri bir sûre hazırlamaları önerilerek çağrı yapılıyor.
6— İnsanların bir kısmının değil, birbirlerine bu konuda yardımcı ve destek olmak üzere hepsinin toplanıp bir sûre meydana getirmeleri teklif ediliyor. [99]
Kur'ân'ın Taşıdığı Yüksek Hikmet
«O ancak önündeki (daha önce bildirilen) Tev-rat ve İncil'i doğrular....»
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur'ân-ı Kerîm bütünüyle ilâhîdir. O bakımdan beşer zekâ ve aklının erişemiyeceği hikmetlerle, beşer hayatını düzene koyacak en mükemmel hükümlerle, ilim adamlarına temel bilgi, ana fikir verecek esaslarla doludur. Kur'ân'ın bu üstünlük ve yüceliğini şöyle maddeleştirebiliriz:
a) Kur'ân, daha önce indirilen ve fakat aslı yer yer zayi' edilip insanlar tarafından yazılan Tevrat ve İncil'de meydana gelen bu tahribat ve yanlışlıkları düzeltir, unutulup yazılmayan ilâhî belgelerin ilk indiği zaman mevcut olduğunu hatırlatır ve münasebet düştükçe onları açıklar.
b) Tevrat ve İncil'de kıyamet ve onunla ilgili hükümlerin çoğunun çıkarıldığına, bir kısmının değiştirildiğine dikkatleri çeker ve bunu en açık şekilde belirtir. Ahkâm ile ilgili değiştirilmeleri kınar ve doğru olanını bildirir.
c) Kur'ân her yönüyle bir mükemmelliktedir. 1400 şu kadar yıl önce getirdiği bilimsel temel bilgiler, yani ilme hareket noktası olacak ana fikirler bugüne kadar gelişen ve gerçeği bulan ilimle hep uyum sağlamıştır. Hakikate kapı açan ilmî gelişmelere ve tesbitlere hiçbir zaman ters düşmemiştir. Son yıllarda Kur'ân'ı inceleyen Batılı ilim adamlarından M. BU-CAILLE kendi eserinde bu hususu özetlerken şöyle diyor: «İlimle Kur'ân arasında uyuşmazlık değil, uyum vardır.
Kur'ân'ın modern dönemde ilmî bakımdan da tenkit edilebilecek hiçbir tarafı yoktur.» [100]
Eğer Kur'ân, okur-yazar bile olmayan Muhammed'in (A.S.) kendi ürünü ve uydurması olsaydı, yüzlerce ve hatta binlerce kusur ve yanlışlarla dolu olur; hele müsbet ilim karşısında bütün ölçü ve değerini kısa zamanda yitirirdi. Zira en güçlü ilim adamlarının yazdıkları çok kıymetli eserlerin, üzerinden yarım asır geçmeden tazeliğini kaybettiğini, gelişen ilim ve yeni buluşlar karşısında cılız kaldığını görüyoruz.
d) Kur'ân'da insan hakları, şahsî hükümler, aile hukuku, kamu hukuku ile ilgili âyetler, kendine has bir hukukî sistem oluşturur; başka bir sistemden kopya edilmediği kesinlikle anlaşılır. Bir Hıristiyan olan ünlü hukukçu Sava Paşa bile Kur'ân ahkâmını iyice araştırdıktan sonra bu sonuca vardığını açıklar. [101]
e) Kur'ân'ın 14 asır önce goifstrimden, birbirine salıverilen, fakat aralarındaki bir engelden dolayı birbirine karışmayan, yani herbiri kendi özelliğini koruyan Cebelitarık boğazında birleşen Atlas Okyanusu ile Akde-nizden, dünyanın hareket halinde bulunduğundan, ay ve güneşin ayrı ayrı yörüngelerde seyrettiğinden; kâinatın önce gaz halinde oluştuğundan, sonra o gazın yoğunlaşarak katılaşıp bugünkü durumun meydana geldiğinden, parmak izlerinden, yerçekim kuvvetinden ve bunu ancak kesin hesaplarla aşmanın mümkün olabileceğinden, kâinatın düzen ve sistemleri bozulmaksızın bir balon gibi genişlediğinden söz etmesi, onun ilâhî olduğunun bir başka delili değil midir?[102]
Kur'ân'ı Yalanlıyanlar
«Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine gelip ulaşmayan şeyi yalanladılar.»
Kur'ân'ı dün olduğu gibi, bugün de yalanlamaya çalışanların, Kur'ân hakkında ciddi bilimsel araştırmaya dayanan hiçbir delilleri, bilgileri yoktur.. 39. âyetle özellikle bu konuya parmak basılıyor. Nitekim Kur'ân'ı küçümseyenlerin durumu incelendiğinde, çoğunun kulaktan dolma bilgilerle, gazete ve dergilerde yayınlanan gayr-i ilmî yazılarla ve üstelik İslâm düşmanlarının öteden beri akıttıkları zehirlerle Kur'ân'ı eleştirdikleri görülüyor. İlim adamı geçinen bazı okumuşların Kur'ân hakkında, İslâmî ilimlerde kayda değer bir kitap okumadıkları halde kendilerini bu hususta yetkili görüp konuşmaları, ahkâm kesmeleri çok üzücü ve düşündürücüdür. Oysa her konuyu ehline, uzmanına bırakmak veya o konuyla ilgili ciddi eserleri iyice okuyup hazmettikten sonra konuşmak kadar tabii ne olabilir? Tıpta ciddi hiçbir tahsili ve ihtisası olmayan bir ziraatçının veya mimarın tıp hakkında kendini yetkili görüp konuşması ne kadar gülünçse, bir doktorun ya da veterinerin dinî esaslar hakkında konuşması, ahkâm kesmesi de o kadar gülünç ve abestir. Gerçi bu genel bir kaide değildir; mutlaka istisnaları vardır; ama bizim okumuşların bir kısmı bu ölçüsüzlük içinde yüzmektedirler.
Kur'ân hakkında konuşabilmek için mutlaka Kur'ân ilimlerini, onun Arapçasını, ilgili hadîsleri ve bugüne kadar yazılan kaynak tefsîrleri okumak ve öğrenmek şarttır. Bunun yanısıra İslâm küfütrünü hazmetmek gerekir.
«Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine gelip ulaşmayan şeyi yalanladılar.» Mealindeki uyarıdan sonra tarih boyunca bu gibilerin sahnede görüldüğüne atıf yapılarak, «Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı.» buyuruluyor.[103]
Allah Fesatçıları, Bozguncuları Çok İyi Bilir
«Rabbin ise, müfsitleri (Hakk'ı yalanlayıp toplum içinde fitne ve kargaşalık çıkaranları) çok iyi bilir.»
Henüz şehir devletini bile kuramayan İslâmiyet, bulunduğu kesim ve bölgede iç huzursuzluk doğurmaya çalışanlara ve İslâm'ın cihanı aydınlatacak nurunu söndürmeye çalışanlara karşı pasif savunma durumunda
kalmayı terçîh etmiş, bir iç savaşa kapı açacak her türlü söz (/e davranıştan kaçınmıştır. Öylece, Mekke müşrikleri kasdedilerek, «Seni yalanlarlarsa, de ki: Benim işlediğim bana, sizin işlediğiniz size....» buyurularak fitnenin büyümesine meydan verilmemiştir.
İslâm düşmanları, devamlı hürriyeti tek yanlı düşünmüş ve uygulamaya çalışmışlardır. Mekke'deki 13 yıllık pasif mukavemet ve saldırılara karşı sabr-u-sebat bunun açık misallerinden biridir. Medine'ye hicret edildikten sonra aynı ölçüsüzlüğü Yahudiler uygulamak istemişlerdi. Ne var ki, Hz. Muhammed (A.S.) Ansar ve Muhacirîn'i biraraya getirip kardeşlik bağlarını pekiştirdikten ve şehir devletinin esaslarını koyup kısa zamanda bir güç oluşturduktan sonra, hürriyetin iki yanlı kullanılmasını sağlamış ve 56 maddelik yazılı anayasayla şehir devleti bünyesinde yer alan kabile ve dinlerin hürriyet sınırlarını belirlemiş, hakların iki yanlı korunmasını birtakım esaslara bağlayarak haysiyet kırıcı aşırılıklara artık imkân vermemiştir.
Mekke'de Peygamber (A.S.) ve arkadaşları, insanlıktan yana ahlâk, fazîlet, rahmet ve huzur tohumlarını saçarken buna tahammül edemiyen müşrikler, o tohumları çürütmek, filizlenmesini önlemek için her şeyi kendilerine mubah görmüş, din ve vicdan hürriyetinin yalnız kendilerine has olduğunu ileri sürerek Hz. Muhammed'i (A.S.) tesirsiz hale getirmeye çalışmışlardı. Koyu cehalet ve putperestlik taassubu içinde akla gelmedik şirretliklere baş vuruyorlar, hiçbir ilmî tartışmaya, gerçekleri yansıtmaya, hakkı izhar etmeye yanaşmıyor, imkân da vermiyorlardı. İslâm'ı çok tehlikeli bir akım olarak gösterme gayreti içinde her türlü fitne ve fesada alet olmaktan çekinmiyor, durmadan bozgunculuk yapıyorlardı.
Kur'ân böyle bir dönemde mü'minlere uygulayacakları mükemmel bir plân ve program; sonuca varmayı kolaylaştıran fevkalâde bir metot veriyor. Şöyle ki: İslâm düşmanları çoğunlukta olur da bütün güçlerini İslâm aleyhine kullanmayı plânlarlarsa, Müslümanlar antitezle meşgul olmayıp kendi tezlerini en ılımlı ve inandırıcı şekilde karşılarındakilerin hislerini tah-rîk etmeden kalb ve kafalara işlemeye çalışacaklar. Buna rağmen düşmanları durmadan yalan ve iftirada bulunur da fiilî tecavüzlerini sürdürürlerse, onlara: «Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz size; sizin bizim işlediğimizle ilişkiniz yoktur, bizim de sizin işlediğinizle ilişkimiz yoktur.» denilerek yumuşak bir politika izleyeceklerdir.
Nitekim Mekke devrinde inen bu âyetler, bilhassa o günkü ortamı dikkate alarak mükemmel bir metot vermektedir.[104]
Bakan Körler, İşiten Sağırlar
«İçlerinden sana kulak verenler eksik değildir.
Sen sağırlara -hele bir de akılları ermiyorsa- işittirebilir misin? İçlerinden bir kısmı da sana durup bakar; sen körlere -hele bir de göremiyorlarsa-yol gösterebilir misin?»
Her devirde bu tipler vardır. Aklî melekeleri ve idrâk yetenekleri yeterince gelişmediğinden, durup bakarlar ama gerçeği görmezler; kulak verip işitirler, ama hakikatin sesini duymazlar. Büyük dâvaları, önemli meseleleri o gibilerle yürütmek çok zor, hattâ bazan imkânsızdır, O takdirde mü'minler içinde bulundukları toplumda bakan körlere, işiten sağırlara güvenip de önemli meseleleri çözmeye kalkışmamalıdırlar! Aksi halde yolun yarısında kalıp hayal kırıklığına uğramaları mukadderdir.
Gözlerin hakikati görebilmeleri için, gücünü ve nurunu sağlam imândan, sâlih amellerden almaları; kulakların gerçeklerin sesini işitip anlayabilmeleri için imanla akıldan kaynaklanan bir dikkate sahip olmaları şarttır.[105]
Allah Kimseye Zulmetmez
«Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şey ile zulmetmez^.»
Kur'ân'ın 15 yerinde çok az farkla bu uyarıya yer verilmiş ve değişik cümlelerle tekrar tekrar anlatılarak idrâkler uyanık tutulmaya çalışılmıştır. [106]
İnsanın, meleklere ve hayvanlara nisbetle hangi vasıf ve ölçüde yaratıldığı bilinmektedir. O, bu iki varlıktan yana sıfatları kendinde toplayan müstesna bir canlıdır. Birbirine zıt bu sıfatlar arasında denge kurabilmesi için de kendisine birçok yeteneklerle birlikte kitap ve peygamber gönderilmiştir. O bu ortam içinde hür irâdesine terkedilmiş, yani kendisine küllî irade karşısında cüz'î bir irâde verilmiş ve böylece yaratılışının özelliğine ve ruhundaki lâhutî mayaya eşdeğerde bir hayat yolu çizmekle emrolun-
muştur. Hayat kanunlarına ve insan hayatını en iyi şekilde düzenleyen semavî uyarılara uyarsa, kendini hem dünyada, hem de âhirette mutlu eder. Aksine bir tutum ve hayat anlayışıyla yola çıkarsa, kendine haksızlık etmiş olur. İşte bunun için ilgili âyette, «ama insanlar kendilerine zulmederler.» buyurulmaktadir.
Kısaca-, insana hem dünyasını, hem de âhiretini cennete çevirecek her~ türlü imkân ve malzeme verilmiştir. Buna karşılık onu bedbaht kılacak menfi güçler de serbest bırakılmıştır; insan hangi tarafa ağırlık kazandı-rırsa, o tarafın malı ve yakını olur. Nefs, İblîs ve dünyalık ağır basar da insanı kendi paraleline çekip biçimlendirirse, insan böyle bir gafletle kendine cidden zulmetmiş sayılır. Ölmeden önce dönüş yapmadığı takdirde, beraberinde taşıdığı zulüm ateşiyle âhirete göç etmiş olur. Çünkü Allah insanlara asla zulmetmez; O, zulmü hem kendine, hem de insanlara haram kılmış ve az önce belirttiğimiz gibi Kur'ân'ın en az 15 yerinde bu ezelî irâdesini er anlamlı şekilde açıklamıştır. Tefsirini yaptığımız sûrede ise, «Şüphesiz ki Allah insanlara zulmetmez, ama insanlar kendilerine haksızlık ederler.» buyurularak konu özetlenmiştir.[107]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle her-devirde ve çağda tazeliğini koruyan Kur'ân'ın insan sözü olmasının imkânsızlığına işaret edildi. Daha önce indirilen Tevrat ve İncilMn asıllarının ilâhî olduğu belirtildi ve Kur'ân'ın bu kıstas çerçevesinde her iki kitabı tasdîk ettiğine atıf yapıldı. Sonra da ilmini kavrayamadıkları ilâhî kitabı yalanlayanların koyu bir bilgisizlik içinde bulunduğu anlatılarak, Kur'ân'ın ancak gerçeği gören ve araştıran ilimle anlaşılabileceğine işaret edildi.
İslâm'ın fiilî mukavemet gücü olmadığı bir dönemde uygulanacak metot ve politika anlatıldı. Bakan körlerle, işiten sağırlarla yola çıkılamıya-cağı hatırlatıldı. Böylece o gibilerin kendilerine çok haksızlık ettiklerine dikkatler çekilerek Allah'ın kimseye zulmetmiyeceği anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle kıyametin ilk safhalarından biri tasvîr ediliyor. Diriltilip kaldırılan insanların, gözlerini ikinci hayata açınca, birinci hayatın veya kabir âleminin bir an gibi gelip geçtiğini için için sezecekleri ifade ediliyor ve bu kodar kısa bir hayat için ebedî saadeti berbat etmenin makul hiçbir yanı olmadığı dolaylı biçimde işleniyor. Sonra da müşriklere va'dedilen azabın yakın olduğu haber veriliyor ki bu, Bedir savaşı ve Mekke'nin fethiyle gerçekleşti.
Peygamberlerin gönderilmesinin de ilâhî rahmet ve adaletin gereği olduğu konu ediliyor ve Hz. Muhammed'in (A.S.) kendiliğinden hiçbir şey söylemiyeceği, bir zarar veya yarara muktedir olamıyacağı, kuvvet ve kudretin Allah'a ait olduğu haber veriliyor. Zulmedenlere lâyık oldukları azabın verileceği bildirilerek o günlerin yakın olduğu hatırlatılıyor. Kıyamet gününde ilâhî adaletin gerçekleştireceği azaptan kurtulmak için, zâlimlerin yeryüzündeki her şey kendilerinin olsa kurtuluş akçesi olarak"verecekleri ayrı bir tablo veya safha olarak işleniyor.[108]
45— Onları diriltip biraraya getirerek toplayacağı gün, gündüzden ancak bir saat (ân) kadar eğleşmiş gibidirler; kendi aralarında birbirlerini (rahatlıkla) tanırlar. Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar cidden zarara uğramışlardır. (Zaten onlar) doğru yolu da (hiçbir zaman) tutmuş değillerdir.
46— Onlara va'dettiğimiz azabın bir kısmını ya sana göstereceğiz, ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup alacağız; (her iki durumda da) onların dönüşü yalnız bizedir. Sonra Allah onların yapageldiklerine şahittir.
47— Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri gelince aralarında adaletle hükmedilir; onlar haksızlığa uğramazlar.
48— Bu va'd(edilen azap) ne zaman? Eğer doğrulardan iseniz (bize haber verin) derler.
49— De ki: Ben -Allah'ın dilediğinden başka- kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim. Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır, onların o süresi gelince ne bir ân geri kalabilirler, ne de bir ân ileri geçebilirler.
50— De ki: Allah'ın azabı ya geceleyin, ya da gündüzleyin gelecek
Icnn Rııı-'
olursa, suçlu günahkârlar bundan (hangisini) acele istiyorlar?
51— Yoksa bu azap meydana geldikten sonra mı (Allah'a) imân edeceksiniz? (Veya va'dedilen azaba öyle mi inanacaksınız?) Şimdi mi? Oysa siz onu acele isteyip duruyordunuz.
52— Sonra o zulmedenlere, «tadın sonu gelmiyen azabı, siz ancak elde ettiğinize karşılık ceza görüyorsunuz», denilecek.
53— o (azap) hak mıdır? diye senden haber isterler. De ki: Evet, Rabbım hakkı için o gerçekten haktır ve siz (ondan Allah'ı alıkoyup) âciz bırakacak değilsiniz (yakayı da kurtaramıyacaksınız.)
54— Eğer zulmeden her kişi, yeryüzündeki her şey kendisine ait olsaydı, onu kurtuluş akçesi olarak verirdi. Azabı gördükleri vakit hepsi de için için pişmanlık duydular (duyacaklar). Aralarında adaletle hükmedilir ve onlar haksızlığa da uğratılmazlar.
55— Haberiniz olsun ki, göklerdeki ve yerdeki şeyler Allah'ındır. Dikkat edin ki Allah'ın va'di haktır; ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler.
56— O diriltir ve öldürür ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Mahşerden Bir Tablo
«Onları diriltip biraraya getirerek toplayacağı gün, gündüzden ancak, bir saat (ân) kadar eğleşmiş gibidirler; kendi aralarında birbirlerini (rahatlıkla) tanırlar.»
Kıyamete inanmayan, Allah'a kavuşacağını ummayan inkarcı madde-ciler-i kabirlerinden kaldırılınca büyük bir şaşkınlık ve derin bir pişmanlık duyacaklar. Peygamberlerin (salât, selâm hepsine olsun) ve kutsal kitapların haber verdiği ölümden sonraki dirilmeyi ve mahşer alanını görünce artık sonu gelmeyen bir hayata döndürülüp başlatıldıklarını anlayacaklar. Alanın büyüklüğü, mahlûkatın akın akın o alana getirilip toplatılması, günün önem ve dehşetini bütün açıklığıyla yansıtır. İnkarcı maddeciler, ilâhî azametin tecelli ettiği o muhteşem tablo karşısında dünyanın önemsizliğini, insan ömrünün kısalığını düşünerek dünyada sanki bir ân eyleştik-lerini ve kabirlerde de ancak o kadar bir zaman parçası yattıklarını hissedecekler.
Bu ilk adımdaki tabloda, aynı düzeyde bulunup Hakk'ı ret ve inkâr edenler birbirlerini tanıyacaklar, o yüzden birbirlerini suçlamaya başlayacaklar. İşte o zaman büyük bir kaybın ve telâfisi mümkün olmayan bir hüsranın eşiğinde bulunduklarını farkedecekler, neden sonra.. Zira onlar dünyada iken bir gün otsun doğru yolu bulmayı arzu etmemişler ve durmadan bâtılı savunmuşlardı.[109]
Allah'ın Va'dettiği Azap
«Onlara va'dettiğimiz azabın bir kısmını ya sana göstereceğiz.....»
İnkârda ısrar edip yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, Peygamber diliyle kendilerine va'dedilen azabın acele gelmesini -işi alaya alıp- istiyorlardı. Cenâb-ı Hak bu azabın biri dünyada, diğeri âhirette gerçekleşeceğini ve Hz. Muhammed (A.S.) vefat etmeden dünyadakinin bir kısmının inkarcılara dokunacağını göreceğini yarı kapalı bir anlatımla haber veriyor. Ne yazık ki, kalb ve kafaları küfür karanlığıyla örtülen müşrikler bu işaret ve uyarıyı bile anlayamamışlardı. Bedir, Uhut, Hayber, Huneyn savaşları ve nihayet Mekke'nin fethi, inkarcılara va'dedilen azabı tattırmış ve Hz. Peygamber (A.S.) bütün bunları gözleriyle görme mutluluğuna erişmiştir. Azabın ilk sinyali ise, Medine'de baş gösteren sıkıntı ve kıtlık olmuştu. O bir bakıma ilâhî uyarı anlamında meydana gelmiş, beşer ruhundaki Allah ve din duygusunu belirsiz hale getiren inkâr bulutlarının akıl ve idrâk, duygu ve düşünce kuvvetiyle kaldırılmasını amaçlamıştı.
Âhiretteki azabın da meydana gelmiş gibi tasvîr edilerek anlatılması, onun mutlaka gerçekleşeceğini bildirmek içindir. Zira dönüş ancak Allah'adır ve bundan kurtuluş yoktur.[110]
Her Ümmetin Bir Peygamberi Vardır
«Her ümmetin bir peygamberi vardır..»
Bu haber ve bilgi, Kur'ân'ın birkaç yerinde değişik ifadelerle tekrarlanır. Çünkü insan aklı ve idrâki, Allah'ı kemal sıfatlarıyla, Tevhit inancını esaslarıyla, kabir âlemini safhalarıyla ve kıyameti bütün incelikleriyle tes-bit edecek güçte değildir. O nedenle her ümmetin peygambere ihtiyacı vardır. Bu bakımdan Allah bir ümmete peygamber göndermedikçe azap edioi de değildir. O, bunu bir sünnetullah olarak belirleyip kâinat plânına koymuştur. Nitekim yukarıdaki âyetle O'nun bu sünneti hatırlatılarak her ümmete bir peygamber gönderildiği açıklanıyor.
Peygamber gelip görevini kusursuz yerine getirdiği, yani tebliğ ve inşat hizmetini tamamladığı halde, gönderildiği ümmet, kavim veya mille hâlâ inkâr ve azgınlıkta, maddecilik ve bozgunculukta ısrar ederse, dün yada da, âhirette de onlarla peygamberler arasında adaletle hükmedilir Peygamber diliyle va'dedilen azabın bir kısmı dünyada, bir kısmı da âhirette gerçekleşir ve hiç kimseye haksızlık edilmez, herkes amelinin karşılığını noksansız görür.[111]
Peygamberlerin Yetki Alanı
«De ki: Ben -Allah'ın dilediğinden başka-kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim..»
Peygamber, ilâhî buyrukları insanlara veya gönderildiği kabile, toplum ve millete teblîğ etmekle görevlidir. Kendiliğinden ne bir vaadde bulunur, ne de bir hüküm verir. Nitekim va'dedilen azabın hemen inivermesini ısrarla isteyen müşriklere vereceği cevabı, Allah'tan alıp öylece veren Hz. Mu-hammed (A.S.)ın bu anlayış ve tutumu, belirtilen konuda bir misal teşkil eder. Zira ezelde kudret kalemiyle her ümmetin eceli belirlenip yazılmıştır. Peygamber (A.S.) bunu çok iyi bilir, fakat vaktini, saatini Allah bildirmedikçe bilmez ve bildirmesi emredilmedikçe bildirmez ve açıklamaz. «Ben Allah'ın dilediğinden başka kendi kendime ne bir zarara, ne de bir yarara mâlikim.» Bildiğim tek şey, «Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır.» mealindeki ilâhî beyândır. Bu süre dolunea ne bir ân geriye alınır, ne de ileriye...
Hz. Muhammed'in (A.S.) yetki alanı bu olunca, Onun ümmetinden yetişkin bir ilim adamının veya bir mürşidin yetki alanı ne ölçüdedir? Bazı tarikat mensuplarının, «Dünyanın veya kâinatın tasarrufu kutb-i zamana bırakılmıştır, yani her zaman yeryüzünde bir sahib-i zaman mevcuttur, Allah, kâinatta tasarrufta bulunma yetkisini ona vermiştir..» gibi ölçüsüz sözlerinin veya iddialarının dinî ve ilmî bir dayanağı yoktur. Zira böylesine bir yetki ne nebilere, ne resullere, ne de resuller serveri olan son Peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) verilmiştir. O bakımdan Kur'ân âyetleri üzerinde çok ciddi şekilde durup ilâhî muradı anlamaya çalışmamız farzdır. Aksi halde ölçüsüz, mesnetsiz söz ve iddialar bizi büyük günahlara, hattâ küfre düşürebilir.[112]
Milletlerin Ömrü
«Her ümmetin belirlenmiş bir süresi vardır; onların o süresi gelince ne bir ân geri kalırlar, ne de bir ân ileri geçerler.»
Milletlerin de aileler ve fertler gibi belli bir ömürleri vardır. Kendini belirlenmiş sürenin çizgisine getiren bir milletin artık eceli gelmiş, ömrü sona ermiş demektir. İlâhî sınırlan çiğneyen, lüks ve konfora dalan, adalet terazisini bir tarafa atan, cinsel konulara dalıp ahlâk ve fazîleti alaya alan bir millet artık gençlik dönemini çok gerilerde bırakıp yaşlılık dönemine girmiş sayılır. Yıkılıp silinmek onun için mukadderdir.
O halde tıp nasıl fertlerin ömrünü -yine ilâhî takdîr ve sünnet uyarınaa-uzatabiliyorsa ve bu bir kader ise, milletlerin de ömrünü uzatan ve kısaltan sebepler ve faktörler söz konusudur. Tarihin bazı dönemlerinde kısa bir sürede yıkılıp yok olanlar bulunduğu gibi, uzun ömürlü olanlar da eksik değildir. Her ikisinin de hayatını var oluş ve yıkılış sebepleriyle ele alıp incelediğimizde, olumlu ve olumsuz sebepler zinciriyle karşı karşıya geleceğimiz muhakkaktır. Tabii bu daha çok sosyologların ve ahlâkçıların, bir açıdan da din âlimlerinin görevidir.
İbn Haldun Mukaddime'sinde bu konuyu çok güzel işlemiştir. Ama tarihte kaç tane İbn Haldun gibi, tarih felsefesini bilen ve Kur'ân'dan aldığı ilhamla yola çıkan ilim adamı hizmet vermiştir?[113]
Fidye (Kurtuluş Akçesi)
«Eğer zulmeden her kişi, yeryüzündeki her şey kendine ait olsaydı, onu fidye (kurtuluş akçesi) olarak verirdi.»
Küfür ve bozgunculukla hayatını amacından saptırıp kendine yazık edenler, âhirette diriltilip ilâhî huzura sevkedilerek yerlerini aldıklarında, Allah'ın adaletinin kılı kırk yarareasına tecelli ettiğini gördükleri zaman, dünyanın oyalayıcı lüks ve konforunun bir işe yaramadığını, hele âhiret pazarında hiçbir kıymet ifade etmediğini; Allah için söylenen bir sözden, atılan bir adımdan, yapılan bir hizmetten ve nihayet sâlih amelden daha işe yarar bir nesnenin bulunmadığını anlayacaklar ve amellerine uygun verilecek azap ve cezadan kurtulma imkânı olmadığına inanacaklar. O kadar ki, dünya bütünüyle onların olsaydı, getirtip kullanma imkânları da bulunsaydı, hiç tereddüt etmeden onu fidye olarak vermekte acele edeceklerdi. Ne var ki, o gün fidyenin, rüşvetin, aracının ve izin verilmeyen şefaatçinin yeri ve tesiri yoktur. Derin bir pişmanlık duyacaklar ama, onun da hiçbir yararı olmayacak. Çünkü dünya, âhirete hazırlık dönemidir. İş, ibâdet, hayat ve memat her şey ilâhî rızaya uygun yürütüldüğü takdirde ciddi bir hazırlanma gerçekleşmiş olabilir Âhiret ise, hesap, ceza, mükâfat ve tek kelimeyle hak ve adalet günüdür.
Göklerdeki ve yerdeki her şey AMah'rndır. İnsanlar geçici, diğer bir tabirle eğreti olarak bir süre bu nimetlerden yararlanırlar ve ona sahip olurlar. O halde mülkün ve nîmetlerin asıl sahibini unutmak, O'nun mülkünde O'na karşı gelmek, körlüğün, sağırlığın ve basiretsizliğin, nankörlüğün ta kendisi değil midir? Allah'ın iyilere de, kötülere de olan va'di haktır, mutlaka günü, saati gelince gerçekleşecektir. Her şey bir plâna ve programa göre düzenlenmiştir. Plân ve program dışı gelişigüzel hiçbir şey ve olay düşünülemez. Sırası gelmedikçe Allah'ın va'di gerçekleşmez. Ne var ki, insanların çoğu bu hakikati bilmezler. Oysa dirilten ve öldüren, sonra da diriltip ikinci hayata kaldıran Allah'tır. Haydi ey inkarcılar, ölüme bir çare bulun veya ölen bir kimseyi yeniden hayata çevirin, buna güç getirebilir misiniz? Ey bozguncular, haydi toplanın da kâinatın düzen ve dengesini bozun, güneşi yerinde durdurun, ay'ı dünyaya daha da yaklaştırın, buna kudretiniz yetecek mi? O halde bozgunculuğunuz, hayatınızı amacından saptırmakta ve ömür sermayenizi bir günah ve vebal uğruna heba ettirmektedir.[114]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, dünyanın önemsizliğine işaretle, âhirette diriltilip kaldırılan inkarcıların, yaşadıkları sürenin bir ân gibi gelip geçtiğini anlayacakları belirtildi. Zâlimlerin o gün her türlü imkândan uzak, sadece zulüm ve tuğyanlarıyla başbaşa kalacakları hatırlatıldı. Bütün kuvvet ve kudretin, imkân ve nimetlerin,-ceza ve azapların Allah'a ait olduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle ilâhî kudret ve rahmetin geniş bir tezahürü olarak, insanların yolunu açmak, gerçeği göstermek'icin peygamber ve kitap gönderildiği açıklanıyor. Sonra da insan için faydalı ve zararlı olan nesnelerin Allah tarafından belirlendiği bildirilerek bu hususta hiç kimsenin yetkisi bulunmadığı hatırlatılıyor. Allah'ın insanlara sayısı belirsiz nîmet ve rahmet kapılarını açtığı, ne yazık ki insanların çoğunun bunu idrâk edemediğine parmak basılarak kararsızlar ve inkarcılar uyarılıyor. Hiç bir şeyin Allah'tan gizli kalmayacağı bildirilerek hayatı bu duygu ve inançla organize etmemiz emrediliyor.[115]
Meali:
57— Ey insanlar! Size gerçekten Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (manevî hastalıklara) bir şifâ ve mü'minlere doğru yolu gösteren (bir belge) ve rahmet gelmiştir.
58— De ki: Ancak Allah'ın geniş nimeti, yardım ve rahmetiyle; işte bununla ferahlanıp sevinin; bu onların topladıklarından daha hayırlıdır.
59— De ki: Baksanıza, Allah'ın size indirdiği rızıktan bir kısmını haram, bir kısmını helâl saydınız. De ki: Allah mı (bu hususta) size izin verdi, yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?
60— Allah'a karşı yalan uyduranlar kıyamet gününü ne sanırlar? Şüphesiz Allah insanlara bol nimet ve geniş yardım sahibidir. Ne yazık ki onların çoğu şükretmezler.
61— (Ey sânı yüce Peygamber!) Hiçbir durumda ve işte bulunmazsın, onunla ilgili Kur'ân'dan bir şey okumazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım. Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o acık kitapta (yazılı) olmasın.
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kiramdan Mâlik b. Nadle, babasının şöyle haber verdiğini rivayet etmiştir: «Perişan bir kıyafet içinde Peygamber (A.S.) Efendimize geldim. Bana dikkatle baktı ve aramızda şu konuşma geçti:
— Malın var mı?
— Evet...
— Hangi mal?
— Her çeşidinden: Deve, köle, at ve davar.
— Allah sana bir mal verdiğinde, onu senin üzerinde görsün (görmek ister), buyurdu ve sonra şöyle ilâve etti:
— Senin deven kulakları yerinde yavru doğuruyor da sen usturayı alıp onun kulağını yararak, «bu, kulağı çentiklidir», diyorsun. Derisini yarıp, «bu da derisi yarık olarak ayrılmıştır» diyor ve onları kendine ve aile efradına haram kılıyorsun, değil mi?
— Evet, diye cevap verdim. Buyurdu ki:
— Şüphesiz Allah'ın sana verdikleri helâldir. Allah'ın pazıları senin pazılarından daha güçlüdür ve O'nun usturası senin usturandan daha keskindir.» [116]
«Allah bir kimseyi İslâm'a eriştirir ve ona Kur'ân öğretir, sonra da o fakirlikten şikâyet ederse, Allah fakirliği onun alnına yazar da kendisine kavuşacağı güne kadar onun iki gözü arasına fakirliği nakşeder.» [117]
Kur'ân'ın Dört Vasfı
«Ey insanlar! Size gerçekten Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki (mânevi hastalıklara) bir şifâ ve mü'minlere doğru yolu gösteren (bir belge) ve rahmet gelmiştir.»
Kur'ân bütünüyle ilâhî rahmeti, hayat kanunlarını, Allah ile kullan arasındaki yolu ve bağlantıyı, dünya ile âhireti, bu ikisinin birbirini tamamladığını, sorumluluğun ölçü ve anlamını, hayır ve iyilikleri, fazîlet ve yüksek ahlâkı, adalet ve hukuku bildiren ve her yönüyle beşer hayatını düzenleyen semavî bir kitaptır. İlgili âyetle bu kitabın birçok özellikleri dört madde halinde özetlenerek bizlere bilgi verilmiştir:
1. Kur'ân en güzel öğüt mecmuasıdır. Ferdi, aileyi, toplumu ve milletleri en iyiye, en güzele ve en doğruya çağırır.
2. Gönüllerdeki manevî hastalıklara, dertlere ve hacetlere mutlak şifâdır.
3. İnsanlara, Allah'a uzanan doğru yolu gösteren en güvenilir rehberdir.
4. Her yönüyle mü'minlere rahmettir.
Bu sıralama gelişigüzel değildir. İlâhî plân ve program uyarınca insan ruhuna ışık tutar, kalbine neşter vurur, vicdanına seslenir ve bu açıdan ilâhî irşat ve uyarı metodunu yansıtır. Şöyle ki : Din önce güzel ve yapıcı öğütle kalb ve kafalara işlenir ve yine onunla ayakta durur. Kur'ân'ın derin ve anlamlı öğütlerine kalbini ve kafasını açan şuurlu kimselerdir ki, gö-nüllerindeki cehaleti, kötü duyguları, yanlış inanç ve iddiaları, zararlı tutkuları giderip şifaya kavuşurlar. Bu şifaya erişenlerdir ki, doğru yolda yürümeyi ibâdet edinirler ve öylece ilâhî rahmetin feyiz ve inayetine erişirler.
Böylece öğütten şifâ; bu ikisinden doğru yol ve bu üçünden rahmet doğuyor.
Şüphesiz ki bütün bunlar Allah'ın geniş nimeti, bol yardımı ile gerçekleşir. İmân eden insanlar için bundan daha aziz ve daha değerli başka bir nîmet düşünülemez. O nedenle âyette, «İşte bununla ferahlanıp sevinin, bu onların topladıklarından daha hayırlıdır.» buyurulmuştur. O halde aklını iyice kullanan kişiler daha hayırlı olanı her zaman öne alır ve almaya çalışırlar.[118]
Helâl Ve Haram Sınırı
«De ki: Baksanıza,
Allah'ın size indirdiği rızıktan bir kısmını haram, bir kısmını helâl saydınız. De ki: Allah mı{ bu hususta) size izin verdi, yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?»
Aslında helâl ve haram kavramları nisbî ve izafîdir. Zira Cenab-ı Hak hiçbir şeyi boşuna, faydasız, hikmetsiz ve amaçsız yaratmamıştır. O her şeyi insan için, insanı da Allah için yaratıp varlık alanına getirmiştir. Ancak bazı nesnelerin insan sağlığına zararlı olması, ruhunda tahribat yapması sebebiyle yenilmesi ve içilmesi yasaklanmıştır. Bu, onların boşuna, yararsız ve amaçsız yaratıldığını göstermez ve delil de sayılmaz. İlmî araştırmalar, bir kısmının faydalı yanlarının da bulunduğunu tesbit etmiştir. İleride yeni tesbitler de olabilir. Gerçek şu ki: Her şeyden önce kâinatta ve onun her parçasında bir denge kanunu söz konusudur. Her şeyin bu dengeyi sağlamada bir payı ve ölçüsü vardır. Canlıların birbirlerini yeyip geçinmesi bile sözü edilen dengeyi korumakta; tabii eleme kanunu onu yönlendirip kendi kesiminde gerçekleştirmektedir.
Unutmamak gerekir ki, ilmî araştırmalar, insan sağlığını ve onun ruhsal yapısını olumsuz yönde tehdit eden zararlı şeyleri bir çırpıda tesbit edip ortaya koyamaz. Bunun için uzun yıllara, geniş ve ciddi araştırmalara, sabırlı çalışmalara ve koordine çalışan birçok kurumlara ihtiyaç vardır. Hem ilmî buluşların hepsi kesin sonuçlu da değildir. Düne kadar zararlı kabul ettiği bir şeyi bugün yararlı görmekte veya bunun aksine bir tesbit ortaya koyabilmektedir.
O bakımdan Allah, kullarına olan lütuf ve rahmeti gereği, helâl ve haram nesneleri birbirinden ayırt etmiş ve bunlar için sınırlar koymuştur. Bize nisbetle helâl ve haram, iyi ve kötü şeyler karışık ve karmaşıktır. Akıl, idrâk ve ilim bunlardan bir kısmını belirlemekte, bir kısmını ise kesin tesbit edemediği için, zararlı olanı faydalı, faydalı olanı da zararlı görebilmekte ve yanlış bir sonuca varmaktadır. O bakımdan aklımızın da, ilmin de ilâhî vahyin beyânına ihtiyacı vardır.
Ne var ki, ilim ilerledikçe, buluşlarında derinleştikçe, ilâhi sınırların isabet ve yararını daha iyi anlamakta ve insana daha doğru bilgi verebilmektedir. Meselâ bugün alkollü ve uyuşturucu maddelerin insan sağlığını nasıl bozduğunu, nesli nasıl yozlaştırdığını ve beşer ruhunu nasıl tahrip ettiğini artık bilimsel olarak da çok iyi biliyoruz. Böylece, ilim bu konuda gerçeği bulunca Kur'ân-ı Kerîm'i doğrulamış oluyor.
O halde bir şeyi helâl, ya da haram kılma yetkisi Allah'a aittir. İlim bir şeyin faydalı, ya da zararlı olduğunu tesbit edebilir; ama birini helâl, diğerini haram kılma konusuyla uğraşmaz, onu kişilerin imân, irfan ve basiretine bırakır. Dinî hükümler ise, ağır manevî müeyyideler de koymak suretiyle zararlı olan maddeleri haram, veya mekruh; yararlı olan maddeleri helâl veya mubah kılar.
Bu açıklamamızda ilmî yönden zararlı ve faydalı şeyleri mutlak anlamda ele alıp genel bir yargıda bulunmadık. Çünkü ilmin her zararlı diye tanımladığı şey haram, faydalı diye tanıttığı şey de helâl olmayabilir. Örneğin, ilim sigaranın zararlı olduğunu tesbit etmiştir. Bu madde hakkında kitap ve sünnette kesin bir beyân bulunmadığından biz ona haram diyemiyoruz, birtakım zararlarını dikkate alarak mekruh kabul ediyoruz. İlim salyangoz, kurbağa, kaplumbağa ve benzeri canlıların protein değerini dikkate alarak faydalı olduklarını söyler. Dinimiz ise, bunların yenilmesini haram kılıp yasaklamıştır. Bundan çıkan sonuç şudur: İlim her ne kadar gıda değeri bakımından bunların faydasını tesbit etmişse de gerek beden, gerekse ruh üzerindeki olumsuz etkilerini ve zararlarını henüz tesbtt edememiştir. Belki yakın gelecekte ilmî araştırmalar bu canlıların faydalarından ziyade zararlı yanları veya tahrib edici özellikleri bulunduğunu ortaya çıkarabilir. Zira ilmin bunlar üzerindeki tesbiti nihaîdir ve kesindir, denilemez. Otuz-kırk yıl önce şeker hastalarını tedavide kullanılan ilâç ve uygulanan yöntemlerin, bugün zararlı ve öldürücü olduğu anlaşılmıştır.
Bu misalleri çoğaltmak mümkün.. Varmak istediğimiz sonuç, vurgulamak istediğimiz hüküm şudur; Bir şeyi helâl, ya da haram kılma yetkisi Allah'a aittir. Çünkü Allah'ın tesbiti kesindir ve isabetlidir. İlmin faydalı, ya da zararlı diye tanıttığı veya tanımladığı şeylerin hepsi haram veya helâl olmayabilir. Çünkü ilmin hem tesbit alanı ve amacı farklıdır, hem de çoğu zaman kesin sonuçlu ve isabetli değildir.
Açıklanması gerekli bir husus daha var ki, Kur'ân ve hadîste açık ve net olarak haram kılındığı bildirilmeyen bir şeyin, bir maddenin, insan sağlığına zararlı olduğu ilmî araştırmayla kesinlik kazanırsa, o takdirde Kur'ân ve hadîste ona yakın bir hüküm esas alınır ve şartlar uygun düşerse kıyasa baş vurulur, ona göre ya haram, ya da mekruh olduğu sonucuna varılabilir. Şöyle ki : Birbirine benzeyen meselelerin hükümlerinde de benzerlik bulunması gerekir. Çünkü menat (illet)teki eşitlik, hükümde de eşitliği icap ettirir. Ancak kıyasta şu dört rüknü her zaman göz önünde bulundurmak şarttır: Asıl, feri', hüküm ve ortak illet..
Asıl, Kur'ân veya Sünnet'teki hükmün kaynağı ve dayanağıdır. Feri', hakkında Kur'ân ve Sünnet'te nass bulunmayan meseledir. Hüküm, asıldan fer'a geçilmesi istenilen yargıdır. Ortak illet, hem asılda, hem de feri'-
de bulunan ortaklaşa bir vasıftır. Buna bir misal verelim : Kur'rn'da içki ile kumardan söz edilirken, bunların günah ve zararlarının, faydalarından daha büyük olduğu açıklanır. O halde Kur'ân'da veya Sünnet'te ismi geçmi-yen bir fiil veya maddenin zararı daha çoksa, o takdirde bu asla kıyas edilerek haram sayılır.[119]
Allah Fazl-Ü Kerem Sahibidir
«Şüphesiz ki Allah insanlara karşı bol nîmet ve geniş yardım sahibidir. Ne yazık ki, onların çoğu şükretmezler.»
FazI ve kerem: İnayet, bol ihsan gibi ilâhî rahmet ve yardımın genişliğini, inceliğini ve bolluğunu ifade eden kelimelerdir. Türkçemizde tam karşılıkları yoktur. O nedenle bunları bazan birkaç cümleyle açıklama ihtiyacını duyuyoruz.
Zararlı ve yararlı şeylerin açıklanması ve bu ölçüde olan şeylerin Kitap ve Sünnet'te bir dayanağı bulunduğu takdirde kıyasa baş vurulmasına cevaz verilmesi, şüphesiz ki Allah'ın insanlara olan bol nîmeti ve geniş yardımıdır. Aynı zamanda insan aklına değer vermesi, içtihada kapıyı açık tutması bakımından zarif bir iltifatıdır.
Bir şeyi haram kılıp yasaklamasında Allah'ın ne gibi istifadesi vardır? O mutlak ganîdir; her şey O'na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Ganî ve Samed sıfatları O'nuh bu sınırsız kudretini yansıtır. Emir ve tavsiyelerinin tamamı, bizim düzenli, huzurlu, sağlıklı ve dengeli bir hayat sürmemize ve ruhumuzdaki fıtrat mayasıyla uyum sağlayan bir ortam içinde varlığımızı belirlenmiş süreye kadar devam ettirmemize yöneliktir. Meseleyi bu açıdan düşünüp değerlendirdiğimizde, ilâhî emirlere daha iyi yaklaşmış oluruz. Ne var ki, insanların çoğu ilâhî emir ve yasaklardan hoşlanmazlar, nefislerinin esiri olarak bu gerçekleri anlamak veya dinlemek istemezler.[120]
Düşünce Ve Davranışlarımızı Bilen Yüce Kudret
«Hiçbir durum ve işte bulunmazsın, onunla ilgili Kur'ân'dan bir şey okumazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım..»
İlgili âyetle, her durum, her düşünce ve her davranışımızın ilâhî mura-kaba ve müşahede altında bulunduğu hatırlatılıyor. Bu, daha çok insanı temkinli, hesaplı, plânlı ve programlı bir hayata alıştırır. Düşüncelerimizi berraklaştırıp davranışlarımızı asilleştirir.
Şüphesiz ki, Allah'a inanmanın insana sağladığı sayısız yararlardan biri de budur. Her şeyden önce ilâhî denetimin her an kontrolünde bulun-~ duğumuza inanmamız, günlük hayatımızı düzenli ve disiplinli kılar; bizi başıboşluktan, lâubalilikten, vurdum duymazlıktan kurtarır. Hiçbir otorite, hiçbir yasal kurum bu düzen ve disiplini sağlayamaz.[121]
Zerre Ve Ağırlığı (Molekül Ve Atom)
«Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o açık kitapta (yazılı) olmasın.»
Sözlükte zerre: En küçük kırmızımsı karıncalara, bulundukları çevreye yayılıp saçıldıkiarı için bu isim verilmiş ve bu manayla pencere ve herhangi bir menfezden içeri giren güneş ışınında görülen toz taneciklerine de «zerre» denilmiştir. Ayrıca saçılan kum, tohum ve benzeri şeyler hakkında da bu isim kullanılmıştır. [122]
Sözlük manasını dikkate alarak hareketle ilim adamlarımız yakın tarihlere kadar «zerre»yi parçalanmayan en küçük parça (cüz'i lâ-yetecezza) diye tarif etmişlerdir. Aslında ilgili âyetle de bu kavramdan maksadın, en küçük parça olduğu anlatılmak istenmiştir. Sonra da buna bir açıklık getirilerek bugünkü deyimiyle atom olduğuna dikkatler çekilerek «en küçük parçadan daha küçük» tabiri kullanılarak «atom çekirdeği» etrafirîda baş döndürücü hızla dönen elektronlara işaret edilmiştir. Yerde ve gökte hiçbir şeyin o yegâne düzenleyici, terbiyeci, geliştirip kemale erdirici Rab'-dan uzak ve gizli kalmayacağı belirtilerek insan aklı ve düşüncesi harekete geçirilmiştir. Sonra da en büyük parça dahil olmak üzere her şeyin kitapta, yani Levh-i Mahfûz'da yazılı bulunduğu açıklanmıştır. Bununla da ilâhî ilmin her şeyi önceden düzenleyip tesbit ettiği, plân ve programa bağladığı ve her şeyi tasarrufu altında bulundurduğu anlatılıyor.
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak, ilim adamına ışık tutarken yarı açık, yarı kapalı bir anlatımla temel bilgi veriyor, hareket noktasını belirleyip gösteriyor ve böylece Kur'ân'ın hemen her konuda insan aklına hem malzeme verdiği, hem de geniş çapta yardımcı olduğu anlaşılıyor. Yarı kapalı bir anlatım metodu, insan aklını ve idrâkini araştırıcı bir havaya sokmayı amaçlamaktadır. Her şey açık-seçik ve detaylı bildirilseydi, insan hazıra konmaya alışır, düşünce ufku genişlemez ve araştırma ihtiyacı duymazdı. Atom ve moleküllerle ilgili âyette de böyle bir metot uygulanarak ipucu mahiyetinde bir anlatım tarzı düzenlenmiştir.[123]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Kur'ân'ın insana feyiz ve rahmet saçan dört vasfından, diğer bir tabirle özelliğinden söz edildi. En büyük nîmetin imân cevherini aydınlatıp gıdalandıran ilâhî rahmetin beşer kalbine yönelmesi olduğuna işaret edildi. Asıl bununla ferahlık duymamızın lüzumu belirtildi. Sonra da insanları çepeçevre kuşatan bu rahmetin bir tezahürü olarak helâl ve haram sınırlarına atıflar yapılarak bu yetkinin Allah'a has olduğu bildirildi. Arkasından ilâhî kudreti bütün incelik ve derinliğiyle yansıtan zerre konu edildi, bugünkü tabirle atoma ve moleküllere, atom çekirdeği etrafında dönen elektronlara dikkatimiz çekilerek bizi Allah'a daha çok yakiaştiran ve kâinatin en küçük modeli sayılan bir sistem üzerinde durmamız ilham edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın plân ve programını ve koyduğu şaşmayan kanunları görüp kendini O'na veren, teslimiyet ve mahviyet içinde O'nun dostluğunu kazanan bahtiyarların, başkaları korktuğunda korkmayacakları, insanların çoğunun üzüldüğü zamanlarda ve dönemlerde onların üzülmeyeceği bildirilerek âhiretteki göz ve gönül dolduran makam ve mertebelerine işaret ediliyor. Sonra da Allah dostlarının iki ana vasfına parmak basılarak bilgi veriliyor. Allah'ın koyduğu kanunların, beyân buyurduğu şeylerin ve sözlerin değişmesinin söz konusu olamıyacağına özellikle dokunuluyor.
Böylece Allah ile kullan arasındaki yolun imânia, ilimle, berrak düşünceyle, iyi niyetle ve yüksek bir idrâkle açık tutulması isteniliyor.[124]
Meali:
62— Haberiniz ofsun ki, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
63— Onlar (o Allah'ın dostları) ki, dosdoğru imân ettiler ve hep Allah'tan korkup (fenalıklardan) sakındılar.
64— Dünya hayatında da, Âhiret'te de müjde onlara! Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme, değiştirme yoktur ve işte bu büyük bir kurtuluş ve başarıdır.
İlgili Hadîsler
Resûlüllah (A.S.) Efendimizden soruldu :
— Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın velî kulları (dostları) kimlerdir? Cevap verdi:
— Görüldükleri zaman Allah hatırlanır (yani onları gören kimse, Allah'ı hatırlar). [125]
«Allah'ın kullarından öyleleri vardır ki, onlar ne peygamberdirler, ne de şehittirler; ama peygamberler ve şehitler, kıyamet gününde onların Allah yanındaki yerleri sebebiyle onlara gıpta ederler!»
Bunun üzerine Ashab-ı Kiram sordular:
— Onların kimler olduğunu bize haber verir misin? Efendimiz (A.S.) şöyle buyurdu:
— Onlar, aralarında hısımlık, paylaşılacak mal olmaksızın Allah için sevişen bir topluluktur. Allah'a and olsun kî, onların yüzleri nurdur ve nur üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.. Sonra da Resûlüllah (A.S.) yukarıdaki âyeti okudu. [126]
«Şanı yüce Allah kıyamet gününde şöyle seslenir: Benim Celâlim için birbirlerini sevenler nerede? Benim gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bugünde onları kendi gölgemde gölgelendireceğim.» [127]
Allah dostluğunu kazanan mü'minlerin gördükleri salih rüyalarla ilgili hadîsler:
«Benden sonra nübüvvetten ancak mübeşşîrat kalır.»
Bunun üzerine soruldu : «Mübeşşirat nedir?» Cevap verdi: «Salih rüyadır.» [128]
«Mü'minin sadık (doğru) rüyası, peygamberliğin kırk altı bölümünden bir bölümdür.» [129]
«Zaman yaklaşınca (kıyamete yakın bir zamanda) mü'minin rüyası artık pek yalana yönelmez ve mü'minin rüyası, peygamberliğin kırkaltı bölümünden bir bölümdür.» [130]
Ashab-ı Kiramdan Abdullah b. Amr (R.A.) diyor ki:
«Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurdu : Dünya hayatında onlara olan müjde, mü'minin müjdelendiği salih rüyadır ki bu peygamberliğin kırk altı bölümünden bir bölümdür.» [131]
«Peygamberlik gitti, geriye mübeşşirat kaldı.» [132]
Evliya (Alllah Dostları)
Bilindiği gibi, evliya, velî'nin çoğuludur.-Bu isim üzerinde çok şeyler söylenmiş ve çok şeyler yazılmıştır. Hepsini biraraya getirecek olursak, cittjerle kitap meydana gelir. Biz bütün tarifleri, görüşleri ve açıklamaları bir yana bırakıp konumuzu oluşturan âyetteki açıklamaya yöneliyoruz. Cenâb-ı Hak bu kavramın en özlü ve anlamlı tanımını bizzat kendisi yapmıştır. Elbette ki bundan daha doyurueu bir tarif yapmak mümkün değildir.
Önce veli ve evliya kavramları üzerinde duralım :
Şeyh Mecdüddin Firuzâbadî, Kamus'ta velî ismi üzerinde durup şöyle bir açıklama yapmıştır: «Velî, ganî kalıbında isimdir. Yağan bir yağmurdan hemen sonra yağan ikinci yağmura denir. Ayrıca velî, bir adamın dostuna, yar ve sadîkine denir. O, onun velîsidir, yani sevgilisi ve dostudur. Muîn ve nasır manasınadır: O, onun velîsidir, yani muîn ve yardım-cısıdır.» Böylece sözlük mânasının ışığı altında, imân temeli üzerinde gelişip takva doğrultusunda Allah dostluğunu kazanan sâlih kişiye velî; ilgili âyette de bu manayla çoğulu zikredilerek evliya denilmiştir.
Vilâyet ve velayet isimleri de bu kökten türetilmişlerdir ki, bir şeye, bir konuya veya idareye kendi başına sahip olup disiplin altına almak ve tasarrufu elinde bulundurmak mânalarına delâlet ederler.
İlgili iki âyette Allah dostu sayılan velînin dört ana mümeyyiz vasfı üzerinde durulmuş ve tariflerin en güzeli yapılmıştır: i
1— Dosdoğru imâna sahiptirler.
2— Takva üzeredirler (her durumda Allah'tan korkup fenalıklardan, haram ve şüphelerden, itaatsızlıktan sakınırlar).
3— Başkaları korktuğu zaman onlar korkmazlar. (Çünkü en büyük umut ve güven kaynakları Allah'tır).
4— İnsanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler. (Çünkü başa gelen dert ve musîbete göğüs gerip Allah'a güvenmenin ve dayanma gücünü ortaya koymanın neticesinin genişlik ve ferahlık olduğunu bilir ve inanırlar).
Bu son iki vasfın veya özelliğin âyette öne alınması, önce ağacın ürününden, sonra ağacın kendisinden söz etme inceliğini yansıtmak içindir. . Zira Allah korkusunu üstün tutmak ve dünyayla ilgili hususlardan dolayı üzülmemek, takva ile birleşip bütünleşen köklü bir imânın ürünüdür.
Bu tanımlamanın ışığı altında velî ismini şöyle açıklayabiliriz: Sevgi, yardım, emre uymak, emri uygulamak gibi mânaları içererek dostluğun sıcaklığını kalbinde taşıyıp her yerde buna sadık kalmayı kendine bir hak ve vecîbe kabul edenin sıfatıdır. Böylece Allah'a yakınlık mertebesine erişen ve O'nun yardımına mazhar olan; farz ibadetle bu yakınlığı ve mazhariyeti sürdüren; kalbini ve kafasını Allah ile meşgul edip gönlünü ilâhî marifete açan; Celâl ve Cema! nurlarıyla içini aydınlatan; eşyaya bakınca Allah damgasını gören; kulak verince ilâhî âyet ve belgelerin nağmesini veya teşbihini işiten; konuşunca, Allah adını anarak söze başlayan, sözünü bitirirken Allah'a hamd eden; hareket edince ibâdet şuuru içinde Allah'ı hatırlayan; kendisini Allah'a yaklaştıran sebepleri durmadan düşünen ve düşündükçe gönlünü her türlü bulanıklıktan arındırmaya çalışan ve sık sık Allah'ı anmayı vird haline getiren; kalb gözüyle bakınca, Allah'ın kudret ve celâlinden, azamet ve rahmetinden, adalet ve inayetinden başka bir şey görmeyen kimse velîdir. Böylesinin sözü rahmet, rüyası müjdedir.
Bu mertebeye yükselen kişiler, sık sık meleklerin ilhamına lâyık olurlar. Ölüm anında onların tatlı ve ferahlatıcı müjdesine erişirler. Âhirette ise, Allah'ın : «Benim için birbirlerini sevenler nerede?» çağrısına mazhar olurlar.
Şüphesiz ki sözü edilen ilâhî iltifatlar bir fani için en büyük müjde ve en tatlı başarıdır.[133]
Allah Dostunun Korkmadığ1 Hususlar
Allah dostluğuna lâyık olmak, elbette ki hiçbir nimetle değiştirilmiye-cek kadar anlamlıdır. O bakımdan gerçek bir velînin bulunduğu manevî makam ve saltanatı, maddî ve dünyevî bir saltanata değiştirdiği görülmemiştir. Mevlânâ Celâlettin Rumî'nin babası Sultanü'l-ulemâ Bahaeddin Ve-led, Konya'ya yaklaşırken Anadolu Selçukî Hükümdarı Sultan Alâettin tarafından karşılandı. Kendilerine hükümdar sarayında özel bir bölüm tah-sîs edildiği halde, bir cami meşrutasında kalmayı tercîh etmesi, bunun güzel örneklerinden biridir.
Demek oluyor ki, ruh ilâhî inayete mazhar olup O'nun Celâl ve Cemal sıfatlarının tecellilerine lâyık görülünce, artık bu manevî saltanatın karşısında her şey önemsiz kalıyor. O bakımdan başkaları korktuğu zaman Allah dostu korkmaz, insanlar üzüldüğü zaman o üzülmez.
Allah dostunun korkmadığı bazı önemli hususlar:
a) Geçim sıkıntısı baş gösterdiğinde, gelir kaynakları kesildiğinde..
b) Ölüm anında rahmet melekleri Cennet ve Cemal müjdesiyle geldiklerinde..
c) İlâhî marifete seyir halinde iken, tehlikelerle karşılaştıklarında..
d) Kıyamet günü Allah'ın geniş rahmetine lâyık görülme derecesine çıkarılma umudunu taşıdıklarında.
e) Felâket ve musîbet anlarında ise, kendi hesaplarına değil, başkasından yana üzülürler..
f) Kabir âleminde Münker ile Nekir en güzel sıfat ve görünümde soru sormak için geldiklerinde..[134]
Her İki Hayatta Da Müjde Onlara!
«Dünya hayatında da, Âhiret'-te de müjde onlara!.»
Allah dostluğuna erişen olgun mü'minler için iki önemli müjdeden söz ediliyor: Birincisi dünyada, ikincisi âhirette.. Dünya hayatındaki müjdelerinin ilki, başkaları korktuğu zaman onların korkmayıp Allah'a güvenerek dayanmalarıdır. Bir diğeri de, peygamberliğin kırk altı bötümünden bir böiüm olan salih rüyalar görmeleridir. Nitekim ilgili hadîslerden anlaşıldığı üzere, âyetteki «büşrâ» sâlih rüya ile yorumlanmıştır. Zira Resûlüllah (A.S.) Efendimizden sonra vahiy inmiyeceğine göre, O'nun yolunda yürüyen, ilmine vâris olan sâlih mü'minlere, vahiy yerine rüyada mü-beşşirat tecelli etmektedir.
İbn Cerîr'in yaptığı tesbite göre, Ebû Derdâ (R.A.) şöyle demiştir:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, 64. âyeti okuduktan sonra şöyle açıklamada bulunmuştur: «Bu, müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen sâlih rüyadır.»
Diğer bir rivayette ise, bir adam, Ebû Derdâ (R.A.)den bu âyetin delâlet ettiği mânadan sordu. O da şöyle dedi: Öyle bir şeyden sordun ki, onu ancak bir tek adam Resûlüllah (A.S.) Efendimizden sordu. Resûlüllah (A.S.) ona şöyle cevap verdi: «O, müslüman kişinin gördüğü veya kendisine gösterilen salîh rüyadır; bu onun dünya hayatındaki müjdesidir. Âhi-retteki müjdesi ise, Cennet'tir.» [135]
Allah'ın Sözünde Değişme Olmaz
«Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme, değiştirme yoktur.»
Allah'ın ezelî ilmi ve kudreti, irâde ve tecellisi, kâinat plânında yer alacak olan her insanın kendi cüz'i iradesiyle, akıl ve idrâkiyle nasıl bir yol çizeceğini, nasıl bir hayat düzeni kuracağını önceden tesbit edip belirlemiş ve ona göre ceza ve mükâfatını takdir edip hazırlamıştır. O'nun İlmi kesinlikle yanılmayacağına, tecellisinin şaşmayacağına, kudretinin hedefinden sapmayacağına göre, tesbitleri aynen gerçekleşir. Artık sözünün, hükmünün ve tesbitinin değişmesi, değişikliğe uğraması hiçbir zaman söz konusu değildir. İlgili âyetle kendi dostlarına verdiği dünyevî ve uh-revî müjdenin mutlaka gerçekleşeceğini beyân buyuran Allah, bunun ezelî ilmiyle tesbit edilip yazıldığına işarette bulunuyor.
Kaderin bu inceliğine dikkatle bakılmadığı takdirde, hatalı bir yorum olarak karşımıza, beşerin kendi hayatını sürdürmesinde ve düzene koymasında hiçbir irâdesi bulunmadığı sonucu çıkabilir. Bu, yanlıştır, bütünüyle Kur'ân'ın getirdiği hükümlere ters düşer. Zira Allah'ın ezelî ilmiyle bizim nasıl bir hayat süreceğimizi tesbit etmesi, zorlayıcı, İtici bir âmil değildir; aynı zamanda âdemoğlu da küllî irâdenin elinde otomatik bir aygıt olarak yaratılmamıştır. Zekâ, akıl, irâde ve benzeri yeteneklerle donatılıp kitap ve peygamberle desteklenerek dünya hayatına getirilmiştir. Her şeyden önce kendisine, küllî irâdeye nisbetle cüz'i irâde verilmiş ve hayat sahnesine çıkarılarak serbest bırakılmıştır. O bakımdan sorumludur.[136]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle Allah dostlarının özellikleri dört madde halinde açıklandı. Kendini dostluk düzeyine getiren mü'minler müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerini bu düzeye getirmeyen inkarcıların şirretliklerine, küstahlıklarına karşı sabretmenin faydalı olacağına işaret ediliyor. Hakkın eninde, sonunda başarılı olacağı hatırlatılarak Peygamber (A.S.) ve arkadaşları teselli ediliyor. Allah'ı bırakıp bâtılın peşine takılanların zanna uyup bir sürü yalan-dolanla haşır-neşir olduklarına dikkatler çekiliyor; sonra da Allah'ın varlığına, üstün kuvvet ve kudret sahibi bulunduğuna delâlet eden kevnî delillerden birkaçı sıralanıyor. Allah'a evlât isnat edenlerin ilimsiz, delilsiz, belgesiz ortaya çıktıkları hatırlatılarak, böyle bir isnat ve iddianın akıl, imân, ilim ve realite karşısında hiçbir değer ve anlam taşımadığı anlatılarak insan aklına ışık tutuluyor.
Dünya hayatının bir hazırlık dönemi oiduğu belirtilerek böyle bir hayatın hedef ve amacı üzerinde durup düşünmemiz ilham ediliyor. Kısa bir hayatın ilerisinde sonsuz bir hayat yoksa, onun hikmetsiz ve amaçsız olacağına işaretle ciddi bir değerlendirme yapmamız isteniliyor.[137]
Meali:
65— O inkarcıların sözü seni üzmesin. Çünkü gerçekten bütün kuvvet ve kudret, üstünlük ve hâkimiyet Allah'ındır. O, her şeyi işitendir, bl-
66— Haberiniz olsun ki, göklerde olanlar da, yerde olanlar da şüphesiz ki Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapınanlar, ortak edindiklerine (de gerçek anlamda) uymazlar; onlar ancak zanna uyarlar, onlar ancak yalan uydurup söylerler.
67— Geceyi dinlenip sükûnet bulmanız için (karanlık), gündüzü de (çalışıp hayatınızı kazanmanız için) aydınlık yapan O'dur. Şüphesiz ki bunda kulak verip anlamak isteyen bir millet için âyetler (açık belgeler) vardır.
68— Allah çocuk edindi dediler. Allah çocuk edinmekten pâk ve yücedir. O mutlak ganiydir (hiç bir şeye muhtaç değildir). Göklerdeki de, yerdeki de O'nundur. Bu İddianıza karşılık yanınızda hiçbir ilmî delil yoktur. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
69— De ki: Allah'a karşı yalan uydurup duranlar, korktuklarından kurtulup umduklarına erişemezler.
70— Dünya pek az bir zevkli geçimdir; sonra da dönüşleri ancak bizedir. Sonra da inkârlarına karşılık onlara pek şiddetli azabı tattıracağız.
Batılın Şatafatı
Bâtılı savunan inkarcı, şekle, sayıya ve zînete dayanır da bunları gerçekleştirmeyi amaç seçer. O bakımdan az bir başarı sağlayınca da gururlanır, şatafata daha çok meyleder, gösterişten hoşlanır. Hakk'a iltifat etmez, haklara saygı göstermez, sözüne hiç sadık kalmaz. Haktan yana olanlara işkence ve eziyetten zevk duyar; hiç değilse mü'minlere korku ve endişe vermeyi ihmal etmez. Yalan onun sanatı, iftira maharetidir.
Bâtılı temsil eden Mekke müşrikleri de böyle idiler. Allah birdir diyenleri adım adım izlediler, Muhammed (A.S.) Allah'ın hak peygamberidir diyenlere işkence ettiler, hattâ bir kısmının vücudunu ortadan kaldırdılar. Özellikle fakir ve kimsesiz mü'minlere her türlü hakaret ve eziyeti reva gördüler.
İlgili 65. âyetle, bâtılın şatafat ve gururuna, yalan ve iftirasına, şımarıkça davranışlarına bakıp da endişe duymaya gerek olmadığı hatırlatılıyor. Zira saman yığınının yanması bir anda büyük bir duman ve arkasından korkunç bir alev çıkarır, çok geçmeden küçülüp bir avuç kül olur; bilindiği gibi, samanın enerjisi az, tesiri sınırlıdır. Ama içi dolu ağaç veya kömür böyle midir? Onun bir avuç dolusu, bir yığın samana bedeldir. Kur'-ân-r Kerîm'de bu husus daha güzel tasvir edilerek şöyle buyurulmuştur: «Nice az topluluk, çok topluluğa -Allah'ın izniyle- üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.» [138]
Şüphesiz ki, bütün kuvvet, kudret, üstünlük, başarı Allah'ındır. O dilediğini aziz ve üstün kılar, dilediğini de zillet ve meskenet çukuruna iter. O'nun düzenlediği plân ve programa, koyduğu hayat ve memat kanunlarına uyanlar başarılı olur, uymayanlar aşağılanır.
Diğer bir âyette ise, bu konuya biraz daha açıklık getirilerek mü'min-lere en sağlam bilgi şöyle veriliyor; «Üstünlük ve şeref Allah'a, Peygamberine ve mü'minlere aittir.»[139] Zira Peygamber ve mü'minlerin azizliği ve üstünlüğü, Allah'ın onlar hakkında Azîz sıfatıyla tecelli etmesiyle gerçekleşir. Nitekim Resûlüllah (A.S.) ve arkadaşları, ilâhî izzetin tecellisiyle bâtılın şatafatını, küfrün tuğyanını, nifakın düzenbazlığını alaşağı edip hezeyanlarını durdurmaya muvaffak oldular. Allah'ın Azîz sıfatı mü'minlere yö-nelip inayeti gelince, küfrün gurur ve azgınlığı yıkıldı; hak gelince bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Mü'minlerin imânı ıhlâs ve ciddiyetle şahlanınca, küfür silinmeye yüz tuttu.[140]
Putperestler Putlara Değil, Zanlarına Uyarlar
«Allah'tan başkasına tapınanlar, ortak edindiklerine (de gerçek anlamda) uymazlar; onlar ancak zanna uyarlar, onlar ancak yalan uydurup söylerler.»
Put, cansız bir cisimdir, insan eliyle şekillendirilmiştir. Konuşmaz ki dinlensin; yol göstermez ki peşine düşülsün; yarar ve zarar veremez ki, korkulsun veya saygı duyulsun. O halde Ahsen-i Takvim üzere yaratılan insanoğlu bütün büyüklüğüne, en şerefli canlı olduğuna ve her şeyin kendisi için yaratılmasına rağmen derin bir gaflet ve açık bir dalâlet içinde putlara tapınırsa, hakikatte kendi kâfir nefsine tapıyor demektir. Kendi zan ve tahminlerine, evham ve kuruntularına uymaktan başka bir şey yapmıyor.
Böylece insan bir bakıma kendine, kendi azgın nefsine ve hevesine tapmış oluyor. Bu kadar küçülen insan, hakkın baş düşmanı olma duygu ve düşüncesi içinde elbetteki ruhundaki fıtrat duygusunun tesirinden kurtulmak için yalanı sanat, tecavüzü marifet, mü'mine sataşmayı şahsiyet sayar.[141]
Allah'ın İzzetine Delâlet Eden Belgeler
«Geceyi dinlenip sükûnet bulmanız için (karanlık), gündüzü de (çalışıp hayatınızı kazanmanız için) aydınlık yapan O'dur..»
Kur'ân-ı Kerîm, bâtılın sabun köpüğü misali olduğuna işarette bulunduktan sonra Cenâb-ı Hakk'ın varlığına, izzet ve yüceliğine delâlet eden belgeleri sıralıyarak akıl sahiplerini hem uyarmaya çalışıyor, hem de malzeme olarak ana fikir, temel bilgi veriyor. Şöyle ki;
Geceyi dinlenip sükûnet bulmak için, gündüzü çalışıp hayatımızı kazanmak için belli kanunlarla düzenleyip hizmete sevkeden Allah'tır.
Dünya'nın yuvarlak ve kutuplardan basık, 23 derece meyilli yaratılması, kendi ekseni etrafında ekvatorda dakikada 27 km., Güneş'in etra-inda saatte 110.000 km. hızla dönmesiyle gece ve gündüz, aynı zamanda nevsimler meydana gelmektedir. Bu hareket karmaşık görünüyorsa da asında çok düzenli ve plânlıdır. Eğer belirtilen bu iki ayrı hareketindeki hız Jaha fazla veya daha az olsaydı, gece ve gündüz süresinde anormallikler neydana gelir, ne dosdoğru çalışma, ne de yeterince dinlenme imkânı )lurdu.
Diğer yandan, kutuplarda, kendi ekseni etrafındaki hızı dakikada 10 :m.'ye düştüğü için gece ve gündüzler çok anormal uzunluktadır. O halle bu ince ve plânlı düzenlemeler, fiziksel ölçüler elbetteki kendiliğinden >ir tesadüf eseri olarak vücut bulmamıştır. Çünkü zincirleme plânlar, mü-;emmel programlar, şaşmayan fizikî kanunlar ve matematiksel düzenle-neler hiçbir zaman kendiliğinden oluşamaz. Hareketsiz haldeki şeyi ha-ekete geçiren ve hareketi hep aynı hız ve ölçüde tutan mutlak bir kudret öz konusudur. Şüphesiz ki bu hususta da ilâhî düzene ve dengeye kulak erip anlamak isteyen her topluluk ve millet için açık belgeler vardır.[142]
Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir
«Allah çocuk edindi dediler. Allah bcuk edinmekten pak ve yücedir. O mutlak ganidir.»
Ruhu ve kalbi yüce âlemden inen nûr ve hikmet ile aydınlanmamış ham silerin cehaletlerinden biri de, Allah'a çocuk isnat etmeleridir. Yaratan i yaratılan arasındaki sınırı bilmemek; her birinin kendine has tanımla-
masından habersiz olmak, insanı çok yanlış neticelere götürmekte ve imân adına söylenen sözlerle, iddia edilen şeylerle onu küfre sokmaktadır.
Allah'a çocuk isnat iki ayrı cehaletin ve taassubun ürünü olarak ortaya çıkmıştır: Birincisi, Arap Yarımadasında yaşayan putperestlerin, tevhît inancı'ndan habersiz kalıp Allah hakkında çok yanlış düşüncelere saplanıp melekleri Allah'ın kızları sanmalarıdır ki, bunun temelinde, daha çok taassup, körü körüne ataların yolunu izleme bulunuyordu, İkincisi, ellerindeki semavî kitabın zamanla tahribata ve tağyirata uğramasıyla tevhît inancından uzaklaşan Hıristiyanların İsa Peygamberi Allah'ın oğlu diye kabul etmeleridir. Bunun temelinde, Hıristiyanlığı tek semavî din sayıp İs-lâmiyeti ve O'nun Peygamberi Hz. Muhammed'i (A.S.) ret ve inkâr yatmaktadır. Yahudilerden de bir mezhebin, yahudiliğin büyük kurtarıcılarından saydıkları Üzeyir'i (Ezra) Allah'ın oğlu diye tanımaları ve tanıtmaya çalışmaları da bu cümledendir.
Cenâb-ı Hak bu yakışıksız, ölçüsüz, akıl, mantık ve ilim dışı iddiaları reddederek, insan aklına sesleniyor, kendisinin her zaman bu gibi beşeri ve mahlûkî sıfatlardan pak ve münezzeh, yüce ve ganî olduğunu bildiriyor. Kâinatta var olan her şeyi sonsuz ve sınırsız kudret ve ilmiyle yarattığını, o bakımdan hiçbir şeye muhtaç bulunmadığını açıklıyor. Çünkü ihtiyaç, sonradan yaratılanlara mahsus bir duygu ve iç güdüdür. Allah ise mutlak yaratandır, yaratılmış değildir. İllet ve malûl zinciri O'nda son bulur. O, bizatihi illet-i ulâdır (ilk illettir), malûl değildir, aksi halde başka bir illetin O'nun üstünde var olması gerekir ki bu ilâhlık vasfına ters düşer.
İşte Allah'ı kemal sıfatlarıyla bilmeyen, beşerî sıfatları O'na yakıştıran iddiacılar hiçbir zaman böylesine sakat ve yanlış bir inançla kurtuluşa eremezler. Kur'ân'da bilhassa buna parmak basılarak Allah'a ortak koşanlar uyarılıyor.
Belki belirtilen bu son derece sakıncalı iddialar, cahillere dinî taassup adına zevk verebilir. Ama bu zevk ne kadar sürer? Dünya hayati az bir geçimlik, çok kısa bir hazırlık dönemidir. Sonra da dönüş mutlaka Allah'adır. Artık O'nun katında ne. İsâ ve Üzeyir'in sanılan oğulluk mertebeleri, ne de putların ve bâtıl ilâhların kayda değer bir yeri kalır. Hüküm bütünüyle Allah'a aittir. Allah'a oğul ve kız isnat edenlerin, yanında ne piddi bir delilleri, ne ortaya koyacakları bir hüccetleri, ne de kendilerini haklı çıkaracak bir belgeleri bulunacaktır. 68. âyette bu hususa dokunularak, «Bu iddianıza karşılık yanınızda hiçbir ilmî delil yoktur» denilerek Allah'a ortak koşanların, ileri sürdükleri iddialarını isbat etmeleri isteniliyor ki bu, ne dünyada, ne de âhirette mümkün olacaktır.[143]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İnkarcıların birtakım yersiz iddiaları, ölçüsüz sataşmaları üzerinde duruldu. Cehalet ve taassuptan kaynaklanan bu gibi iddiaların her devirde ortaya atıldığına işaretle üzülmeğe deymîyeceği hatırlatıldı. Sonra da Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin yüceliğine delâlet eden iki önemli belgeye yer verilerek beşer aklına seslenildi. Allah'a çocuk isnat edenlerin nasıl koyu bir cehalet içinde yüzdüklerine parmak basılarak yanlarında akıl, mantık ve ilimden yana ciddi hiçbir belge ve hüccetlerinin bulunmadığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hakkın karşısına inat ve inkârla, cehalet ve taassupla çıkanlara Nuh Peygamber'in kavmiyle olan mücadelesi hatırlatılıyor. İşin sonunun nereye varacağına işaretle ilâhî hükmün zamanı gelince tecelli edeceği haber veriliyor.[144]
Meâli :
71— (Ey Peygamber!) O inkarcılara Nuh'un olaylı geçen haberini oku. O bir vakitler kavmine demişti ki: «Ey kavmim, eğer (aranızda) yer almam ve Allah'ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, ben ancak Allah'a güvenip dayanıyorum. Siz ne yapacağınızı ve ortak edindiklerinizi biraraya getirin, öyle ki, sonunda ne yapacağınız size tasa olup kalmasın, sonra da hükmünüzü hakkımda uygulayın ve bana hiç de süre tanımayın.
72— Eğer (benden ve öğütlerimden) yüzçevirirseniz, zaten ben sizden bir ücret istemiş değilim; benim mükâfatım ancak Allah'a aittir ve ben müslimler (Hakk'a teslim olmuşlardan olmakla emrolundum.
73— Yine de onu yalanladılar, Biz onu ve gemide beraberindekilerin! kurtardık ve bu (kurtardıklarımızı) o (yok ettiklerimizin) yerine geçirdik; âyetlerimizi yalan sayanları boğduk. Artık sen o uyarılanların sonunun ne olduğuna bir bak!
74— Ondan sonra kendi kavimlerine Peygamberler gönderdik. Onlar da kavimlerine açık belgelerle, mu'cizelerle geldiler. Daha önce yalan saydıklarına bakarak bir türlü imân eder olmadılar. İşte (ilâhî buyrukları dinlemeyip) haddi aşanların kalblerini böylece mühürleriz.
Nuh Peygamber'in Başından Geçenler
Peygamber!) O İnkarcılara Nuh'un olaylı geçen haberini oku...»
Kur'ân-ı Kerîm'in taşıdığı yüksek ilâhî üslûp ve yöntemden biri de, hem birbiriyle ilgili, hem de değişik konulara sık sık geçiş sağlamaktır. Nitekim geçen âyetlerle inkarcı maddecilerin düşünce ve tutumları bir bir yerilirken hemen sonra Allah'ın varlığına, birliğine ve yüce kudretine delâlet eden açık belgelere yer verildi. Böylece bir konudan diğer bir konuya geçilerek hem konular bütünleştirildi, hem de okuyana bıkkınlık gelmemesi amaçlandı. Aynı zamanda müşriklerle çetin mücadeleler veren ve o yüzden çok sıkıntılı günler geçiren Peygamber (A.S.) Efendimiz ile arkadaşlarına, teselli etme babında geçmiş peygamber ve ümmetlerinin benzeri sıkıntılara uğradıkları ve çok yorucu, üzücü mücadeleler verdikleri hatırlatılıyor.
Konuyu bu açıdan incelediğimizde, onun hem değişiklik içinde, hem de bütünlük içinde olduğunu ve duyguları, düşünceleri berraklaştıracak bir akıcılıkla Hz. Peygamber'e ve arkadaşlarına yeni bir hız ve değişik bir azim ilham ettiğini görürüz.
Buna paralel olarak Peygambere (A.S.) karşı geiip ilâhî âyetleri yalanlayanlar) da korkutmak, yanlış yoldan döndürmek için gelip geçen ümmetlerden çoğunun aynı azgınlık ve bozgunculuk havası içinde hakkı ret ve inkâr etmeleri ve haktan yana olanlara işkencede bulunmaları sebebiyle ilâhî azaba çarpıldıkları uyarıcı misal olarak veriliyor.
Bu konuda müşriklerle uzun yıllar uğraşıp didinen ve çok ağır suçlamalara mâruz kalan, sonunda ilâhî hükmün kahredici darbeleriyle kavmi helak edilen Nuh Peygamber'in (A.S.) kıssası hatırlatılıyor, aynı zamanda tarihin tekerrür ettiğine ve edeceğine atıflar yapılıyor.
Nuh kıssasının birkaç yerde değişik anlatım biçimleriyle ve önemli saf-halarıyla tekrarlanması, bu peygamberin ve başından geçen olayların Asya ve Afrika kıtalarında çok yaygın ölçüde bilinmesinden, ayrıca Tevrat'ın da bu olaydan geniş çapta bahsetmesinden kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda Nuh kıssası bir hikâye değil, milletlerin, ailelerin ve halka yol gösterenlerin Öğüt ve ibret almalarını telkîn eden tarihî hakikattir.
Nuh Peygamber (A.S.) olayında önemli ve ibretli pasajlar:
a) Nuh Peygamber, putperest müşrik olan, yani Allah'a ortak koşan ve O'nu inkâr eden büyük bir kavimle uzun yıllar aralıksız mücadele etmiştir.
b) Müşriklerin alaylı sataşmalarına, tehdit ve hezeyanlarına yine aynı yıllar süresince sabretmiş, tek dayanağı ve güven kaynağı olan Allah'tan bir an olsun ümidini kesmemiş, görevini aksatmamıştır.
c) Allah'ın âyetleriyle, duygu ve düşüncelere, sonra da akıl ve man-I tıklara seslenerek öğüt vermiş; yapıcı, yönlendirici telkinlerde bulunmuş-Itur.
d) Onun bıkmak ve usanmak bilmeyen azm-ü gayreti karşısında müşfikler bıkkınlık duymaya başlamışlar ve Nuh'un (A.S.) varlığı, aralarında bulunması onlara ağır gelmeye başlamıştır.
e) Çevresinde inanan az kimselerin bulunmasına rağmen, sapık müş-Ikler doğru yolu seçerler diye bütün gücünü ve imkânlarını kullanmasını ihmal etmemiştir.
f) Uzun yılların geride kalması ve görünürde fazla bir mesafenin ket-edilmemesi onu ümitsizliğe düşürmemiş, irşat ve teblîğ docK-"usunda attığı hakkın kıvılcımlarının bir gün büyük bir meşale olacağını düşünmüş, hiç değilse, geriye ibret alınacak çok şeyler bıraktığını farketmiştir.
Nitekim kutsal kitaplar bu büyük peygamberden ve onun uzun yıllara dayalı mücadelesinden etraflıca bahsetmektedirler ki, bu onun unutulmamasını sağlamıştır.
g) Sonunda müşriklere açıktan meydan okuması çok dikkat çekicidir. Çünkü Nuh Peygamber (A.S.) ilâhî sünneti ve hükmü çok iyi bilenlerden biridir. Artık küfür ve azgınlığın belli kerteye gelip dayandığını görüyor, neticesinin büyük bir azap ile noktalanacağını hissediyordu. O bakımdan son sözünü söylemiş ve son uyarısını büyük bir cesaret ve celâdetle ortaya koymuştur.
h) Bununla beraber hadlerini bilmeyen azgın müşriklerin bu meydan okumaya karşı bir çılgınlık yapmalarına meydan vermemek ve meydana gelince de kendileri için bir üzüntü ve tasa sebebi olmamak için iyi düşünüp ona göre karar vermelerini hatırlatmayı ihmal etmemiştir.
i) Birkaç yüzyıl Allah'ın emirlerini ve yasaklarını teblîğ ile görevli büyük bir peygamberin kimselerden az veya çok bir ücret talep etmediği ve almadığı ayrı bir fazîlet örneğidir ki, dinî yaymayı kendine hizmet bilen mürşitlerin bu konuda çok dikkatli olmalarına işaret vardır.
j) Her hâl-ü kârda Hakk'a teslimiyet gösterdiğini ve göstereceğini, aldığı emrin de bu anlamda olduğunu tekrar tekrar ifade etmiştir.
Şüphesiz ki bu on kadar önemli husustan hemen her peygamberin Allah yolunda hizmet ederken sapmadığı bir vakıadır. Özellikle Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.) bunları fazlasıyla ortaya koymuş ve kıyamete kadar bütün din mürşitlerine, tebligatçilarına en sağlam ve en uygun kıstasları bırakmıştır. Başarının sırrı, bu maddeleri kendi nefsinde toplamaya azmedenlerden yanadır. Bâtıl da eninde sonunda silinip yok olmaya mahkûmdur. Ancak hakkın ve bâtılın belirtilen noktaya erişmesi, yani hakkın zafer bulup üstünlük sağlaması, bâtılın baş aşağı gelip silinmesi bazı şartların gerçekleşmesine bağlıdır. Yukarıda yaptığımız açıklama kısmen o şartları içermektedir.
Nuh Peygamber'in ibret ve öğüt dolu kıssasından sonra bir çok peygamberler peşpeşe gönderilmişse de, geçmiş olaylar çarçabuk unutulduğundan, batıl yine hortlamış ve hakkın karşısına dikilerek çetin mücadelelere neden olmuş, fakat tarih zaman zaman tekerrür ederek birçok kavtmler yerle bir edilmiştir,
Kur'ân'ı Kerîm'de sözü edilen ibretli olaylara sık sık temas edilmesi, önce Mekke müşriklerini uyarmaya, sonra da yaşamakta olan her inkarcı millet ve topluluğun akıl ve idrâkine seslenmeye ve geçmişten öğüt ve ibret almalarına yönelik bir tavsiyedir.[145]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, inkârı nifak ve şikakla, kin ve ihtirasla, bencillik ve tutuculukla birleştirip bütünleştiren Mekke müşrikleri ve sonra da inkarcı her grup uyarıldı. Aynı sakıncalı yolda yürüyen Nuh kavminin hazin akibeti perde perde yansıtıldı.
Aşağıdaki âyetlerle tarihin tekerrür ettiğine, ilâhî hükmün hiçbir zaman şaşmadığına delâlet eden Musa Peygamber ile Fir'avn kıssası önemli bölümleriyle açıklanıyor. İsrâiloğullan'nın Mısır'da mâruz kaldıkları sıkıntılı günlerin sonunda, Allah'a güvenip dayandıklarından ferahlatıcı günlerin geldiği hatırlatılarak mü'minlerin ancak Allah'a güvenip dayanmaları isteniyor ve başarının, kurtuluşun haktan yana olanların yüzüne güleceğine işaret ediliyor.[146]
Meali;
75— Sonra onların ardından Musa ile Harun'u âyetlerimizle Fir'cv ve onun ileri gelen cemaatine gönderdik. (Allah'a imânı) gururlarına ye remediler. Zaten onlar suçlu günahkâr bir topluluk idi.
76— Onlara bizim katımızdan hak gelince, «bu ancak açık bir sih dir» dediler.
77— Musa; «size hak gelince böyle mi diyorsunuz? (İnsafla düşünü bu sihir midir? Oysa sihirbazlar umdukları kurtuluşa ve başarıya erişemd ler» dedi.
78— Onlar, «bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden ve % dan) çevirmek ve ikiniz için yeryüzünde büyüklük (liderlik ve önder!! sağlamak için mi bize geldin? İkinize de inanacak değiliz» dediler.
79— Fir'avn, «bana ne kadar bilgili sihirbaz varsa hepsini getirin» ye emretti.
80—Sihirbazlar gelince, Musa onlara: «Atacağınızı atın! (Ortaya yacağınızı koyun)» dedi.
81— Onlar da atacaklarını atınca, Musa, «bu getirip ortaya kcy^u ğunuz sihirdir. Doğrusu Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah f"' çıların (bozguncuların) işini düzeltmez» dedi.
82— Suçlu günahkârlar hoşlanmasa bile Allah hakkı kendi sözleriy le gerçekleştirir.
83— Fir'avn ve çevresindeki ileri gelen yandaşlarının, kendilerini fit' neye düşürür korkusuyla kavminin soyundan ancak bir kısmı Musa'yı imân etti. Çünkü Fir'avn o yerde oldukça üstündü ve o aşırı gidip hakk çiğneyenlerden idi.
84— Musa, «Ey kavmim,» dedi, «eğer siz Allah'a imân ettiyseniz w teslimiyet de gösterdiyseniz, artık O'na güvenip dayanın.»
85— Onlar da dediler ki: «Biz ancak Allah'a güvenip dayanmışızdır Ey Rabbimiz! bizi o zâlimlerin oluşturduğu kavme fitne kılma, (bizi onlaı sebebiyle fitne ve mihnete düsürm
Sonra onların ardından ısa ile Harun'u âyetlerimizle Fir'avn'a ve onun ileri gelen cemaatine rnderdik..»
Yine Hz. Muhammed'i (A.S.) ve cefakâr arkadaşlarını teselli etmek, a karşı gelen inkarcı bozguncuları uyarmak, mü'miniere yeterince mo-. vermek maksadıyla Nuh Peygamberin kıssasının özeti verildikten son-ı, Arap Yarımadasında az'-çok bilinen Musa ve Fir'avn kıssasının bir di-fger özeti ve önemli birkaç safhası veriliyor.
Musa Peygamber Kıssasının Bir Özeti
Kur'ân, diğer tarihî olayları naklettiğinde uyguladığı yöntem gereği, fir'avn kıssasını da burada en ibretli safhalarıyla, en çok düşündürücü ve ğüt alıcı yönleriyje nakletmektedir. Kıssanın tekrarında değişik cümlele-in, farklı kelimelerin ve başka başka safhaların kullanıfrr.ası, farklı hü-ümieri, değişik öğütleri ve yol gösterici metotları ortaya koymak içindir.
Konuya bu açıdan baktığımızda Musa Peygamber ile Fir'avn kıssa-ıdan alınacak öğüt ve ibretleri şöyle sıralayabiliriz :
1— Musa ve Harun Peygamberler Allah'ın varlığına, birliğine, kudre-,in benzersizliğine ve sınırsızlığına delâlet eden açık belgelerle ve sus-rucu mu'cizelerle işe başlamışlardır. Zira o devirde sihirbaz ve büyücüce fazlasıyla ilgi gösterilir, onlar toplumun en seçkin insanları kabul edi-di. Hakkın karşısına çıkacak sihir ve büyüyü boşa çıkartmak gerekliydi. j da birtakım mu'cizefer izhâr etmekle mümkün olabilirdi. Böylece Musa'nın (A.S.) haklı bir davayla geldiğini isbat edecek; sihir, gözboyamadan ıret olduğu için sabun köpüğü gibi sönüp gidecek; mu'cizenin gözboya-îû olmadığı, sadece gerçeği yansıttığı anlaşılacaktı.
2— liâhlık sevdasıyla halkını iyice köleleştiren ve İsrâiloğulları'na ikinci, hattâ üçüncü sınıf vatandaş muamelesini lâyık gören Fir avn'ın ve çevresindeki devlet ileri gelenlerinin imâna gelmesi, bütün Mısır halkının imân etmesini sağlayacağından, Musa ile kardeşi Harun (A.S.) önce bunları irşatla ve Hakk'a davetle işe başladılar.
Mekke'de ise, durum çok farklıydı; ora halkını köleleştiren bir Fir'avn yoktu. Bununla beraber nefisleri Fir'avn nefsine benzerlik gösteren bir-Cok kabile reisleri ve zenginler vardı. Bununla beraber, güçlü bir kabileye mensup olan Hz. Muhammed (A.S.), aldığı emir uyarınca, önce kendi yakınlarının ileri gelenlerini ve Kureyş ulularını imâna davetle işe başladı. Sonuç alamayınca, merkezi bırakıp çevreyi irşada çalıştı. Çünkü Allah'ın en son mesajı olan İslâmiyet, Mekkeli azgınların birtakım menfaatlarını zedeliyor, aşırılıklarının önüne bir set koyuyordu. O bakımdan İslâmiyet onların istedikleri gibi yaşamalarına tam bir engel kabul ediliyor, ne pahasına olursa olsun bu engel kuvvet bulmasını istemiyorlardı. İşte fırtınanın asıl sebeplerinden biri bu idi. Onun için Resûlüilah'ın (A.S.) karşısına ilk çıkanlar, tuğyan edip hakkı susturmaya çalışanlar bunlar olmuştu. Bu bakımdan da Fir'avn kıssasıyla bir benzerlik arzetmektedir.
Hakkı yalanlamak, onu kabul etmekten daha kolay gelmişti. Onun için Fir'avn ve çevresi, akıl ve mantıklarıyla değil, duygularıyla ortaya çıkıp Musa ve kardeşi Harun'u (A.S.) susturmak istemişlerdi. Musa Peygamberin (A.S.) ortaya koyduğu mu'cizeye bir çırpıda sihir deyip işin içinden çıkmayı ve onu sihirbazlarla karşılaştırıp tesirsiz hale getirmeyi, halkın gözünden ve gönlünden düşürmeyi uygun bulmuşlardı.
. Mekke ileri gelenleri de aynı kolay yolu ve yöntemi tercih etmiş, Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz'in getirdiği İlâhî âyetlere ve susturucu mu'cizelere sihir ve büyü demişlerdi. Böylece tarih bir daha tekerrür etmeye başlamıştı.
. 5— Sihir ve büyü, hakikati değiştirmez. Sihirbazla büyücü asla felah bulmaz. Çünkü bu ikisi de ruhî birtakım tesirlerle gözlen boyamakta ve yine ruhî bir faaliyetle karşısındakileri bir süre manevî tesir altına alabil-mekteler. Mu'cİze ise, ortadan sebep ve illetleri, câri kanunları iptal eder, sebepsiz ve illetsiz harikulade bir olayla ortaya çıkar. Bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ne göz boyamadır, ne de manevî tesir meydana getirip ruhlar üzerinde geçici bir baskı oluşturmaktadır; bütünüyle ilâhî kudreti yansıtmakta ve ortaya çıkan olayın beşer kudretinin ötesinde bulunduğunu göstermektedir. Aynı zamanda mu'cizeyle, sebepler zinciri bir ara ortadan kaldırılmakta, böylece bu ilâhî tecelli Allah'a imânı, güzel ahlâkı, fazilet ve hakseverliği telkîn etmektedir. Sihir ve büyüde ise, ahlâk, fazilet ve imânın yeri yoktur. O bakımdan mu'cizeyle sihir arasında hem mahiyet, hem gaye, hem de netice bakımından büyük farklar söz konusudur.
6— Tahttan düşme, zalimce bir idareyi elden kaçırma gibi birtakım endişelerin doğması, hakkı kabule engel olmaktadır. O bakımdan insanı lâyık olduğu şerefli düzeye getiren, kula kul olma zilletinden kurtaran, insanca yaşamayı öğretip emreden, sadece Allah'a ibâdet etmeyi insana yakıştıran hak dini, bu doğrultuda olmayan bir kralın veya kabile reisinin, ya da zengin azgının benimsemesi pek düşünülemez. Nitekim Fir'avn'ın Musa'ya (A.S.) karşı bütün gazap ve nefretlyle çıkmasının; Ebû Cehl ve avanesinin büfün azgınlık ve küstahlıklarıyla Hz. Muhammed'i (A.S.) tesirsiz hale getirmeye çalışmalarının altında belirttiğimiz nefsanî arzu ve duygular yatmaktadır.
Kur'ân'ın beyânına göre, Fir'avn ve avanesi, Musa ile Harun Peygamberlerin, Mısır'da yeni bir sistem ve idare getirip baş olmak İstediklerini düşünerek onlardan ürkmüş ve bu yüzden vücutlarını ortadan kaldırmayı bile düşünmüşlerdi. Mekke'de Ebû Gehl ve arkadaşları da buna benzer birtakım endişeler izhar ederek Hz. Muhammed'in (A.S.) vücudunu ortadan kaldırmayı planlamışlardı. Böylece insanoğlunun makam ve saltanata olan tutkusu, onu hak yolundan bile çekip almakta, zulüm ve işkencede bulunmasını mubah saydırmaktadır.
7— Ataların yolunda yürümek ve onların inanç, adet ve geleneklerine bağlı kalıp yaşamak, insanların çoğu konularda muhafazakâr bir ruha sahip bulunduklarını gösterir. O nedenle bir ülkede köklü bir inkılâp yapmak çok zordur; her şeyden önce yılların mücadelesini gerektirir. Musa Peygamberin (A.S.) Mısır'daki mücadelesi ve Fir'avn'ın, İsrâiloğulları'ndan yeni doğan her erkek çocuğu imha kararı, yapılacak inkılâbın ne kadar zor aşamalardan geçeceğinin açık delillerinden biridir. Hz. M^.ammed'in (A.S.) Mekke'de uğradığı haksızlık, işkence ve iftiraların aralıksız devamı; mü'minlerden iki önemli grubun kendi öz yurtlarını terkedip Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmaları, İslâm'ın yapmak istediği büyük inkılâbın tabii neticeleridir.
8— Her şeye rağmen hakkı savunanların, Allah yolunda Resûlüliah'-ın (A.S.) yöntemiyle hizmet edenlerin eninde, sonunda başarıya erişeceklerinde şüphe yoktur. Zira hak üstündür ve sırası gelince bu üstünlüğü izhâr eder. Nitekim hak olan Musa Peygamberin (A.S.) mu'aizelerinin, bâtıl olan sihir ve büyücülüğü alt etmesi bunun misallerinden biridir. Sonra da zenginler ve ileri gelenler tarafından hor ve hakir edilen, önemsenmi-yen, değer verilmeyen zavallı köle ve fakirlerin imân ve İslâm aşkı ve ruhuyla güçlenip Mekke'yi fethetmeleri, hakkın zaferinin en parlak örneklerinden biridir. Suçlu, azılı günahkârlar; inatçı putperestler hoşlanmasa bile Allah mutlaka hakkı hedefine ulaştırır.
9— Peygambere, Allah'tan getirdiği dine, önce daha cok zayıflar, fakirler ve köleler inanır. Musa (A.S.) devrinde de, Hz. Muhammed (A.S.) zamanında da bu hep böyle olmuştur. Cenâb-ı Hak, kücümsenip itilen bu insanları imân devletiyle şereflendirerek, mal ve makam azizliğinden başka bir azizlik tanımayan gözü dönmüş maddecileri alaşağı etmiştir.
10— imân edip Allah'ın dinine sahip çıkanları, unutmayalım ki büyük tehlikeler beklemektedir. Zira nîmetin büyüklüğü kendine orantılı külfetleri beraberinde getirir. O halde bir fâni için en büyük saadet olan, Allah'a dosdoğru imân ve o temel üzerinde işlenen amel-i sâlih, elbetteki külfetsiz ve meşakkatsiz vücut bulmaz. Onun için o yüksek nîmete erişince, Allah'a güvenip dayanmak, O'na karşı tam teslimiyet ve mahviyet İçinde bulunup kulluk görevini yerine getirmek şarttır. Aksi halde nimetin zevkini almadan onu kaybetme tehlikesiyle karşılaşmak mukadder olabilir. Musa Peygamberin, (A.S.) imân eden arkadaşlarına tevekkül ve teslimiyet telkin etmesinin sebeplerinden biri işte budur. Dolayısıyla Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yolunda yürüyenlere ölçü, model ve kıstas veriliyor.
11— Küfrün ve onu savunanların fitne ve saldırılarına maruz kalmamak ve onların şerrinden kurtulabilmek için de duanın yeri ve önemi el-betteki çok büyüktür. Musa (A.S.)ın arkadaşları bu yolda duâ etmişlerdi. Cenâb-ı Hak onların duasını kabul buyurdu da Kızıldeniz onlara açılıp yol verdi, imha etmek için takibe koyulan Fir'avn ve askerleri ise, boğulup imha edildi.
Çünkü o ortamda İsrâiloğulları'nın Mısır'ı terkedip başka bir ülkeye hicret etmeleri zorunlu bir noktaya gelip dayanmış ve Allah'tan başka da yardımcıları kalmamıştı. Allah'a olan güvenleri tamdı; Musa Peygamberin öncülüğüyle yola çıktıklarında duâ ve niyazda bulundular, Fir'avn ve ava-nesinin şerrinden O'na sığındılar. Böylece İsrâiloğulları, imân doğrultusunda beşer için ayrılan imkân sınırına gelip dayanmışlar ve Allah'ın yardımını dilemişlerdi. Sonuç belli..
Kur'ân, tarihî bir olayın ibretli safhalarını naklederken, Muhammed (A.S.)ın yolunda ve izinde kendini hak dine verenlere en güzel misal ve kıstası veriyor.[147]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile O'nun yolunda ve izinde yürüyenler teselli edilerek tarihin tekerrür edeceği hatırlatıldı ve Musa (A.S.) iie Fira'vn kıssası misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, mü'minleri imhaya niyetlenen Fir'avn'ın şerrinden korunabilmek için herkesin kendi evini bir mabet kılıp kıblesini belirleyerek ibâdet etmesi, toplu halde biraraya gelerek şüpheleri büyütmemeleri emredildiğinden söz ediliyor ve Fir'avn ile avanesinin imânından ümidini kesen Musa Peygamberin (A.S.) Allah'a el kaldırıp beddua ettiğine dikkatler çekiliyor. Sonra da yapılan duaların kabul edildiği belirtilerek bâtılın ve başvurduğu azgınlık ve tuğyanın yakında başaşağı geleceği haber veriliyor. Denizde boğulacak Fir'avn'ın cesedinin kıyıya yüksekçe bir yere atılacağı ve bunun bir ibret belgesi anlamında kalacağı açıklanıyor.[148]
Meali:
87— Musa ile kardeşi Harun'a: «Mısır'da kendi kavimlerinize evler hazırlayın, evlerinizi kıbleye yönelik yapın, namazınızı da kılın» diye variyettik. Artık sen mü'minleri müjdele.
88— Musa, «Ey Rabbimiz,» dedi, «doğrusu sen Fir'avn'a ve iteri gelen cemaatine dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbimi bunu senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin? Ey Rabbimiz! onların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elim azabı görmedikçe (belli ki) onlar inanmıyacaklardır.»
89— Allah, «ikinizin de duası kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakk'ı) bilmezlerin yoluna uymayın!» buyurdu.
90— İsrâiloğulları'nı denizden geçirdik; Fir'avn ve askerleri zulüm ve düşmanlık (izhar ederek) onları takibe koyuldular. Sonunda Fir'avn boğulma derecesine gelince (şöyle) dedi: «İsrâiloğulları'nın inandığı Allah'tan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (O'na) teslimiyet gösterenlerdenim!»
91— Şimdi mi imân ettin? Oysa önce isyan ettin ve fesatçılardan oldun, (değil mi?)
92— Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü insanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gafildirler.
Evlerin Kıbleye Yönelik Bulunması
«Evlerinizi kıbleye yönelik yapın, nama-zınızı da kılın..»
Ayetin zahirî delâletinden, namaz ibâdetinin her peygambere emredil-diği ve Musa (A.S.) ile ona inanan İsrâiloğulları'nın da namaz kıldıkları anlaşılıyor. O halde namazsız, zekâtsız bir hak din düşünmemiz mümkün değildir. Çünkü namaz Allah ile kulları arasında en işlek yol, en sağlam köprü sayılır.
Ayrıca hemen her devirde namaz kılanların, kendilerine belirlenmiş bir cihete yönelerek bu ibâdeti yerine getirmelerini de ilgili âyetin anlatımından öğrenmiş oluyoruz.
Fir'avn, İsrâiloğulları'nı toplu halde katletmeyi plânlamış bulunuyordu. O halde İsrâiloğulları'nın mâbedlerde toplanıp cemaat halinde ibâdet etmeleri birtakım sakıncalı sonuçlar doğurabilirdi. Bir ön tedbir olarak herkes evini bir bakıma mabet haline getirecek ve kıbleyi belirleyerek, evlerde cemaat olup, ibâdetini yerine getirecekti. Çünkü gerek sıkıntılı, gerek neşeli; gerek bolluk, gerekse darlık günlerinde insanın mutlaka ibâdete ve cemaate ihtiyacı vardır. O her bakımdan mânevi bir silâh, ilâhî destek ve güvendir.
İsrâiloğulları'nın kıblesi, neresi olabilirdi? Kur'ân ilgili âyetlerde bunu açıklamamıştır. Ancak yeryüzüne Allah'a ibâdet için ilk konulan mabedin, kutsal Kabe olduğunu biliyoruz. Kur'ân'da Âl-i İmrân 96. âyetle bu husus çok net bir anlatımla belirtilmiştir. O halde Musa (A.S.)ın şeriatında kuvvetli bir ihtimalle kıble, Kabe idi. Nitekim Kur'ân'ın ilk müfessiri İbn Abbas (R.A.), «Şüphesiz ki Kabe Musa ile Harun'un kıblesi idi», demiştir. Tabtîn'-den Mücahit de aynı görüştedir. [149]
Diğer yandan, Musa şeriatında namaz ve benzeri ibâdetlerin herhalde mabetlerde yapılması emredilmiştir. Fir'avn'ın imha plânı sezilince, evlerde cemaat halinde ibâdet etmeğe ruhsat verilmiştir.
İsrâiloğullan'nın kıblesinin Beytü'l-Makdis olduğunu söyleyenler olmuşsa da buna bir dayanak tesbit edilememiştir. [150][151]
Namazın Sağladığı Güven Ve Dayanışma
«Namazınızı da kılın, diye vahyettik. Artık sen mü'minleri müjdele.»
Mısır'da evler hazırlanmasıyla ilgili ilâhî emirden birkaç mâna anlaşılmaktadır :
a) Isrâiioğulları Mısır'da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılıyor, bir karın tokluğuna Fir'avn'a hizmet ediyorlardı. O bakımdan Mısır'ın kendilerine vatan olamıyacağına, er-geç oradan başka bir ülkeye hicret etmelerinin gereğine inanıyorlar ve o bakımdan düzenli bir hayata özenmiyorlar, bir bakıma yerleşim yerlerinde eğreti duruyorlardı. Allah'ın muradı ise, onların düşündüğü veya sandığı doğ- rultuda tecelli etmiyecek, Mısır'ı azgın kâfirlerden temizleyip onlara vatan kılacaktı. Onun için tam eyleşik durumuna geçmeleri ve kendilerine huzur verecek evler inşa etmeleri emredildi.
b) İkinci bir yorum ise, şöyledir: İbâdet için evler (mabetler) hazırlanması emredildi. Çünkü yakın gelecekte İsrâiloğullan'nm o mabetlere büyük ihtiyaçları olacak; aynı zamanda Allah'ın onlardan yana yardımcı olduğunu isbatlayacak birer tarihî belge olarak o mabetler kalacaktı.
c) Diğer bir yorum da şöyledir: Mısır'da yapılan mabetler, evlerinde ibâdet edenler için kıble o|arak belirlenmiş ve böylece kalbler mabede bağlanarak bütünleştirilmiştir.
Böylece gerek mabet, gerekse kıble ve namaz mü'minler için güven, huzur ve ümit kaynağı olmuştur.
d) Fir'avn, İsrâiloğulları'na karşı çok katı ve zalimane bir tutum içine girmişti. Gittikçe çoğalan bir kavimden endişe duymaya ve gelecek günlerin neler doğuracağından kuşkulanmaya başlamıştı. O bakımdan İsrâil-oğulian'nın nüfus artışını durdurmaya karar vermişti. Doğacak her erkek çocuğu imha edecek, kız çocuklarına dokunmayacaktı. Nitekim bu kararını uygulama safhasına korken, Musa Peygamber de yeni doğan çocuklar arasında bulunuyordu. Yıllar birbirini kovalarken Musa Peygamber büyüdü ve ilâhî emirle İsrâiloğullan'nm başına geçti. Olaylar gün geçtikçe gelişme kaydederek Fir'avn ve yandaşlarını iyice ürkütmeye başladılar. O kadar ki İsrâiloğullan'nm toplu halde mabetlerde toplanmasına tahammül edemiyerek, ibâdet yerlerini yıktırdılar. Şüphesiz ki Fir'avn'm bu davranışı belki de zulüm ve azgınlığın, hırçınlık ve kabalığın en çirkini ve en küstah-çası idi. Zira hak dine bağlı olanların manevî çatısını ve gönül birliğini toplu halde ibâdet, özellikle de namaz sağlıyordu. İsrâiloğulları bu feyizden mahrum edilince, birlik ruhu zayıflamaya başladı, derken Cenâb-ı Hak onlara yeniden bir imân ve ibadet aksiyonu vermek istedi;, evlerini kıbleye (Kabe'ye veya Kudüs'e) yönelik yapmalarını ve bundan böyle kendi evlerinde namaz kılmalarını, ibâdetlerini yerine getirmelerini emretti. Zira İsrâiloğulları o güne kadar normal ibâdetlerini sadece mabetlerde yerine getirirlerdi. Onlara bu konuda bir genişlik ve kolaylık gösterildi.
Bu da Hakk'ın üstün geleceğine, bâtılın yok edileceğine ve mü'minle-rin kurtulacağına bir işaretti. Nitekim 87. âyetin sonunda bu işarete delâlet eden şu emrin Musa'ya verildiği açıklanıyor: «Artik sen mü'minieri müjdele!.» Aynı zamanda bu emirle, Mekke'de çok zor günler geçirmekte olan Ashab-ı Kirâm'a da müjde verilerek kurtuluşun ve aydınlık günlerin yakın olduğuna işaret ediliyordu.
İsrâiloğulları'na emredilen namazın şekil ve keyfiyeti hakkında kayda-değer bir rivayet elimizde yoktur. Bilinen tek şey, her peygambere namaz ibâdetinin emredilmesidir.[152]
Musa Peygamberin Şirretliğe Karşı Tepkisi
«Musa, Ey Rabbimiz, dedi. Doğrusu sen Fir'avn'a ve ileri gelen cemaatine dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbım! bunu senin yolundan (halkı) saptırsınlar diye mi verdin?»
Fir'avn, İsrâiloğulları'na hiçbir hak ve vecîbe tanımayınca, ibâdetlerine bile müdahale.edip mabetlerini yıkacak kadar ileri gidince, doğuştan sert mizaçlı olan Musa Peygamberin ruhundan fışkıran tepki, ona ilgili âyette mealini verdiğimiz sözleri söyletmişti. Aslında bu sözler gerçeği ifâde ediyordu. Çünkü inkarcı nankörlerin tek dayanağı, mal ve makamdır; öylesinin malı çoğaldıkça azgınlığı ve inkârı da artar.
Musa Peygamber (A.S.), ilâhî sünneti çok iyi bilen bir peygamberdi. Olayların seyri, Fir'avn'm imân etmiyeceğini gösteriyordu. Çünkü en az bir yumuşama şöyle dursun, her gecen gün o, zulüm ve tuğyanını artırıyor; Hakk'ın nurunu söndürmek için plânlar hazırlıyordu. O bakımdan Musa Peygamber, ilâhî hükmün inmesinin yakın olduğunu seziyor ve insanlara bunca zulmeden Fir'avn aleyhine şöyle duâ ediyordu : «Ey Rabbimiz! onların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elîm azabı görmedikçe (belli ki) onlar inanmayacaklardır.»[153]
Doğrulukta Ve Doğru Yolda Devam Etmek
«Allah, ikinizin de duası kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakk'ı) bilmezlerin yoluna uymayın! buyurdu.»
İlgili âyetle önemli bir noktaya parmak basılıyor; Dualar kabul olundu, nişlerinizden sıyrılın, doğrulukta ve doğru yolda akıl ve imân rehberliğinde devam edin, deniliyor.
Böylece en azılı düşmana karşı bile olsa hissin tesiri altında söz söylemenin ve davranmanın fazla bir yarar sağlamıyacağina işaret ediliyor. İmanla birleşip ilâhî vahiyle desteklenen aktın rehberliğine aynca gizli bir atıf söz konusır oluyor.
«Sakın (o kendini ve Hakk'ı) bilmezlerin yoluna uymayın!» cümlesi, bu gerçeği açıklıyor. Zira gerek Fir'avn, gerekse devlet erkânı tamamen duygusal davranıyorlardı; aklın ve sağlam mantığın yolunu seçmiyorlardı. O
yüzden çok zulümde bulundular, haksızlığı kendilerine sanat edindiler. Ce-nâb-ı Hak, mü'minlerin böyle duygusal davranıp vahyin ışığından uzaklaşmalarının, imân cevherine ve insan olma mertebesine ters düşeceğini bildirdi. İnkârla birleşen hissin felâkete, imân ve doğrulukla birleşen aklın saadete götüreceği bir defa daha kalb ve kafalara işlendi.[154]
Denizin Yol Vermesi
«İsrâiloğulları'm denizden geçirdik.»
Kur'ân burada «denizden geçirdik» cümlesiyle tarihî bir olayı açıklarken bunun Nif veya başka bir ırmak olma ihtimalini kaldırıyor. Zira ba h r ismi, büyük çapta tuzlu suyu ifade eder. Kamus müellifi, el-Besair'de, bahr: geniş bir yerde çokça toplanan su manasına konulmuş bir isimdir, demiştir. Genellikle çok miktarda tuzlu su hakkında daha çok yaygın bir isim olduğunda ise şüphe yoktur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm: 25/53. âyette bahr, hem tuzlu acı, hem de tatlı içimi kolay su hakkında kullanılmışsa da, burada tağlîb kaidesi söz konusudur, gâlib olan acı tuziu su olduğuna göre, iki su birarada anılınca her ikisine birden bahr denilmiştir, tıpkı güneşle ay birarada anıldığında, «Kamere^n» denildiği gibi.. Göle de -çokça su toplandığı için- bahr denildiği vâkidir. O bakımdan biz bu İsmi «deniz» olarak dilimize çevirdik ve İsrâiloğulları'nın geçirildiği tuzlu acı çokça suyun Kı-zıldeniz olduğunu belirttik. Aynı zamanda Mısır'la Kudüs arasında Kızıl-deniz bulunuyor.
Böylece Allah'ın va'di yerine geldi, mucize tecelli etti; Hakk'ın kudret ve inayeti sabreden, namaz kılıp Allah'a güvenen milletten yana yöneldi: Kızıldeniz açılıp Allah'ın kullarına yol verdi. Arkalarından kendilerini takibe koyulan, aynı zamanda zulüm ve düşmanlık için kin ve ihtirasıyla gelen Fİr'avn ve askerleri açılan bu geçitte boğularak silindiler. Kaza geiince gözler kör olur, derler ya, Fir'avn ve yandaşları da Kızıldeniz'in ilâhî bir mucize olarak mü'minlere açılıp yol verdiğini düşünemediler ve kendileri için böyle bir mucizenin hiçbir zaman söz konusu olamıyacağını hesaba katamadılar ve sanki deniz onlara yol vermek için kendiliğinden açılmış duygusuyla hep birlikte geçmeye kalkıştılar, derken bir anda sular kale misali üzerlerine yıkılıp Kızıldeniz hepsine mezar oluverdi.
Fir'avn tam boğulacağı sırada gerçeği anladı, ama neden sonra, olan olmuş, bütün fırsatlar elden çıkmış bulunuyordu. Ölüm anındaki imânın ona bir fayda sağiamıyacağı kesindi. Zira ümitsizlik anındaki imânın bir değeri yoktur.
Fir'avn'ın cesedi, kendisinden sonrakilere de bir ibret, tarihî bir belge olmak üzere kıyıya tümsekçe bir yere atılıverdi.[155]
Neden Fir'avn'ın İmanı Kabul Edilmedi?
Gerçi biz yukarıda bunu kısmen olsun açıkladık, ama konunun önemini düşünerek ilim adamlarının Kur'ân ve hadîslerin ışığında tesbit ettikleri dört maddeyi nakletmeyi faydalı bulduk :
1— Fir'avn anoak ölümle sonuçlanacak ilâhî azap ile burunburuna geldiğinde inanmıştır. Oysa ümitlerin böyle kesilip son bulduğu bir zaman parçası içinde imân makbul değildir.
2— Fir'avn içine düştüğü felâketten kurtulmak için bu yola başvurmuştur. Amacı Allah'ın varlığını ve birliğini ikrar, kudretinin ve azametinin mutlak üstünlüğünü teslim değil, zevahiri kurtarmaktı.
3— Ayrıca onun bu ikrarı tam bir taklit havası içindeydi. Nitekim 90. âyette onun şöyle dediği açıklanmaktadır: «Sonunda Fir'avn boğulma derecesine gelince (şöyle) dedi: İsrâiloğulları'nın inandığı Allah'tan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (O'na) teslimiyet gösterenlerdenim.»
4— Fir'avn Allah'a inandığını söylerken Musa Peygamberin peygamberliğini tasdîka yanaşmamış, İsrâiloğulları'nın inandığı Allah demiş, Musa Peygamber'in Rabbına dememiştir.[156]
Iı. Ramses'in Mumyası
Musa Peygamberi tasdîk etmiyen ve İsrâiloğullan'na zulmedip onlara ikinci sınıf vatandaş muamelesini reva gören ve kendini Mısırlıların tanrısı olarak ilân eden Fir'avn'ın asıl adı nedir? Çünkü Fir'avn, eski Mısır hükümdarlarına verilen addır. Hemen hemen Milâdî yılların basma kadar gelen firavunluk devrinde Mısır'da 32 fir'avn hanedanı hüküm sürmüştür.
Ramseslere gelince, bu, 12 Mısır firavununun adıdır. En önemlileri 19. sülâleden Ramses I, Ramses II ile 20. sülâlenin kurucusu olan Ramses Hl'tür. Ramses I, 19. sülâlenin kurucusudur, 2 yıl hüküm sürmüştür. Bu sülâlenin en tanınmış firavunlarından biri de Sezostris diye de anılan Ramses ll'dir. M.Ö. 1295-1225 yıllan arasında hüküm sürmüştür. Teb mabedi ile L u k s o r sarayının avlusunu yaptıran odur. Zamanında başka eserler de yaptırmıştır. 20. sülâlenin kurucusu olan Ramses III ise M.Ö. 1199-1167 yılları arasında 32 yıl hüküm sürmüştür. Büyük Amon tapınağını yaptıran odur.
Musa Peygamberi Mısır'da tedirgin edip ülkeyi terketmesine kadar zulüm ve tuğyanını sürdüren, İsrâiloğullan'nın erkek çocuklarını öldürtmek suretiyle soy kırımını emreden Fir'avn'nın kaçıncı Ramses olduğu hakkında bazı farkiı görüş ve tesbitler vardır. Ancak Musa Peygamberin M.Ö. XIII. asırda yaşadığına bakılırsa, bunun II. Ramses olduğu ağırlık kazanır. İlgili 92. âyette «Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız.» buyurulmaktadır ki, bundan Kızıldeniz'de boğulan Fir'avn'ın cesedinin tarihî bir belge ve sonrakilere bir ibret-i müessire olmak üzere tümsekçe bir yere atıldığı anlaşılmaktadır. Mısır müzesinde hâlen korunan mumyalandırılmış cesetler arasında II. Ramses'in mumyası da bulunuyor.
Son birkaç yıl önce İngiliz arkeologlarının Kızıldeniz sahilinde yaptıktan kazılar neticesi, kendiliğinden mumyalanmış bir insan cesedi ortaya çıkarmaları bazı ihtimallerin doğmasına neden olmuşsa da, onun sözü edilen Fir'avn'a ait olduğunu isbat eden hiçbir belge elde edilememiştir. O bakımdan II. Ramses'in mumyası, her türlü ihtimale kapı açmayacak kadar kesinlik arzetmektedir.
Allah daha iyisini ve daha doğrusunu bilir..
Bu konuda ayrıoa, Britanya müzesinde korunan Eski Mısır'a ait papü-rüslerde Fir'avn ile Hz. Musa hakkında yazılı tarihî belgeyi A'raf sûresi 103-126. âyetlerin tefsirinde açıklamış bulunuyoruz, oraya bakılması tavsiye olunur.[157]
Musa Peygamber İle Fir'avn Olayında Yer Alan İlâhi Mesajlar
1— Namaz mü'minlerin en kudretli irfan kaynağı ve ruhlarının değiş-miyen gıdasıdır
2— Her peygambere namaz emredilmiştir. Çünkü namazsız, duâsız
hak din indirilmemiştir,
3— Maddeci inkarcıların iki dayanak ve kaynakları vardır: Madde ve makam.,
Nitekim Fir'avnlar devrinden kalma kabirlerde çeşitli zinet eşyasına ve kıymetli madenlere rastlanmaktadır.
4— İnkarcı zâlimlerin Hakk'a karşı tutumları bütünüyle hissidir; aklın ve sağlam mantığın rehberliği yoktur. O halde mü'minlerin kişisel hislerinden sıyrılıp imânla birleşen akıllarını rehber edinmeleri gerekir.
5— Allah'a güvenip dayanan, zulüm ve düşmanlığa karşı göğüs gerip sabredenlerin başarıya erişmeleri, ilâhî inayete mazhar olmaları söz konusudur.
6— İmân temeli üzerinde yükselen hak ve adaletin zaferi, küfrün ve şirkin bütün engellerini aşacak kudrettedir. Bu zafer mutlak anlamda insanlığa mutluluk, huzur ve istikrar getirir.
7— Küfür temeli üzerinde yükselen ahlâksızlığın, şımarıklık ve azgınlığın sonu felâkettir. Bu, belirlenen kerteye geldiğinde ilâhî hüküm hiçbir engel tanımadan iner.
8— Her türlü ümitlerin kesildiği, Allah'tan başka yardımcı bulunmadığı bir sırada, daha önce imân etmemişse, kişinin dönüş yapıp imân etmesinin hiçbir değeri yoktur.
9— Ulu'l-azm'den olan Musa Peygamber gibi büyük bir nebinin karşısına çıkıp zulüm ve işkencenin her türlüsünü mü'minlere reva gören, bu da yetmiyormuş gibi, bir de kendini ilâh ilân eden Fir'avn'ın cesedinin kaybolmaktan kurtarılması, Allah'ın yüce kudretinin ibret dolu tecellilerinden biridir.
Şüphesiz ki bu olay ve Kur'ân'ın verdiği en sağlam bilgi, Kur'ân'ın Allah tarafından indirildiğinin bir başka delil ve belgesi sayılır.
10— İlâhi âyetlerden gafil olanlar için II. Ramses (Fir'avn)ın mumyalı bedeni uyarıcı bir belgedir.[158]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle hakla bâtılın tarihî mücadelelerinden önemli, bir bölümün ibret dolu neticesi verildi. Hakk'a karşı gelip doğru yolu seçmeyen azgın inkarcıların hazîn akibeti hakkında bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetle, haktan yana olan İsrâiloğullan'nın ilâhî inayete mazhar kılınıp Fir'avn'ın zulmünden kurtulduktan sonra huzur ve güven dolu günler yaşadıkları hatırlatılıyor; özellikle Davud ve Süleyman Peygamber döneminde altın devri yaşadıklarına işaret ediliyor ve son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) gönderilmesiyle Yahudîlerde yine bir başkalaşmanın meydana geldiğine dikkat çekiliyor; kendilerinden olmayan bir peygambere karşı olumsuz yönde tavır değiştirmelerinin nedeni üzerinde duruluyor. Yahudilerin İslâm'a ve Kur'ân'a karşı muhalefetlerinin sürüp gideceği bildirilerek meselenin Âhiret'te çözüleceği haber veriliyor.[159]
Meali:
93— And olsun ki, İsrâlloğulları'nı güzelce elverişli ve huzurlu bir yere yerleştirdik ve onları temiz ve nezih şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim (Kur'ân) gelinceye kadar görüş ayrılığında bulunmadılar. Şüphesiz ki Rabbın onların ayrılığa düştükleri hususta Kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
Sıkıntıdan Sonra Genişlik
«And olsun ki, Jsrâiloğulları'nı güzelce elverişli ve huzurlu bir yere yerleştirdik.»
Isrâiloğulları, Musa Peygamberin başkanlık ve rehberliğinde Fir'avn'ın zulmünden ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulmak .için çetin bir mücadele verdiler ve o yüzden çok sıkıntılı günler geçirdiler. Musa Peygamber aldığı vahiy gereği Mısır'dan ayrılmayı, daha doğrusu hicret etmeyi plânladı ve kavmiyle birlikte Filistin'e doğru yola çıktılar. Tabii bu arada Sina çölünü geçerken çok zorluk ve meşakkat çektiler. Yılların peşpeşe getirdiği bunca külfetin bir nîmeti, sıkıntının bir genişliği, üzüntünün bir ferahlığı olmalıydı. Nitekim Cenâb-i Hak onları, Kur'ân'ın tabiriyle güzel elverişli topraklara yerleştirdi. Temiz ve nezih rızıklara kavuşturdu. Geride de düşmanlarının leşlerini denizin derinliklerine gömmek ve ilâhtık iddiasında bulunan Fir;avn'ın bedenini, tarihî bir ibret belgesi olmak üzere kıyıya tümsekçe bir yere atmak suretiyle onları mutlu ve bahtiyar eyledi. Bu, bir bakıma Mısır'ın fethi İdi.
Resûlüllah (A,S.) Efendimiz, bu kıssayı anlatan âyetleri vahiy yoluyla alırken, Mekke'de daha kötü ve daha sıkıntılı günler geçiriyordu. Ardı-arkası kesilmeyen mücadelesi ise devam ediyordu. Ashab-ı Kiram, çoğunun çanı burnuna gelmesine rağmen imân kuvveti, Allah ve Peygamber sevgisiyle hayatlarını sürdürmeye çalışıyor ve mutlu yarınların yakın olduğuna inanıyorlardı.
İşte böyle bir dönemde Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasından önemli birkaç noktayı aydınlatır mahiyette inen âyetler, zaferin pek yakın olduğunu, çok geçmeden düşmanlarının alaşağı edileceklerini, zilletle baş eğeceklerini müideliyordu. Âyetlerin her cümlesi bu hakikatleri terennüm ediyor ve mü'minlerin tam bir sabır ve Allah'a teslimiyet ve tevekkülle sonucu beklemeleri hatırlatılıyordu. Onun için yer yer, zaman zaman tarihten öğütler, ibretler, uyanlar ve sonuçlar veriliyor; azgın müşriklere de kendilerini büyük bir azabın beklediğini bildiriyordu,
Nitekim öyle oldu. Allah'ın sözü gerçekleşti, va'di yerine geldi. İsrâil-oğullannın zulümden sonra hem feyizli, bereketli topraklara yerleştikleri, hem de Mısır'a sahip oldukları gibi, Müslümanlar da haksızlığa uğrayıp çıkarıldıkları Mekke'yi fethettiler. Böylece Hakk'ın eninde, sonunda başarıya erişeceği anlatılıyor, büyük nimetlerin büyük külfetlerle elde edinilebileceğine işaret ediliyor.[160]
Kendilerine İlim Gelince İhtilafa Düştüler
«Kendilerine ilim (Kur'ân) gelinceye kadar görüş ayrılığında bulunmadılar.»
Yahudiler Tevrat'ın geleceğini haber verdiği peygamberi hep birlikte bekliyor ve âdeta sabırsızlanıyorlardı. Çünkü Allah, Musa Peygamberin diliyle şöyle haber vermişti: «Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve ona emredeceğim ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek ve vaki olacak ki, benim ismimle söyleyeceği sözlerini dinlemiyecek olan adamdan ben soracağım.» [161]
«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden razı olduğu seçme kulum : Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı meydana çıkaracaktır. Bağtrmayacak ve sesini yükseltmiyecek ve onu okakta işittirmiyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak, ve tüten fitili söndürmeyecek; hakkı hakikate erdirecek. Ve dünyada hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamıyacak ve cesareti kırılmayacak; ve adalar onun şeriatını bekleyecekler.» [162]
Bazı değişikliklere uğramasına rağmen gelecek olan son peygamberi müjdeleyen Tevrat'ın bu iki belgesi üzerinde dikkatle durulduğunda verilen bilgilerin isabeti rahatlıkla anlaşılır. Şöyle ki:
a) İsrâiloğulfarı İbrahim Peygamberin oğlu İshak Peygamberin soyundan, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ise, İbrahim Peygamberin oğlu İsmail Peygamberin soyundandır. Tesniye bölümünde «Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım» cümlesi buna delâlet eder.
b) İşaya bölümünde ise, «seçme kulum» tabiri kullanılmıştır ki, bu Mustafa ismine delâlet eder.
c) «Seçme kulum milletler için hakkı meydana çıkaracaktır» sözü, gelecek olan peygamberin bir millete değil, bütün milletlere gönderilecek bir özellik ve kudrette olduğunu ifade eder. Bilindiği gibi, İsa Peygamber sadece Isrâiloğutları'na gönderilmiştir. Kur'ân ve İncil'de bu kayıtlara rastlanmaktadır. Hz. Muhammed (A.S.) ise, bütün milletlere gönderilmiştir.
d) «Hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamiyacaktır» cümlesi, tamamıyla Hz. Muhammed'in (A.S.) hayatındaki başarısını haber vermektedir. Her şeye rağmen O zayıflamamıştır, her geçen gün kuvvetlenerek Hakk'ı pekiştirmiştir. İsa Peygamber ise, bu mazhariyete erişmeden göğe yükseltilmiştir.
Gerçek bu olmakla beraber, ne vakit ki Hz. Muhammed (A.S.) Kur'ân ile gönderildi, Yahudilerin kalbine haset ve kin doldu. Harun soyundan bir peygamber beklerlerken İsmail Peygamberin soyundan gönderilmesi onları fazlasıyla üzdü. Bir de Kur'ân'daki âyetlerin yer yer Tevrat'taki tahrifleri düzeltmesine hiç tahammül edemediler. Derken Tevrat'ta son peygamberle ilgili belgeleri kısmen değiştirip kısmen de yanlış yorumlamaya başladılar. Böyleae aralarında ihtilâf çıktı, ayrılığa düştüler. Abdullah b. Selâm ve arkadaşları İslâmiyeti din olarak seçerken Abdullah b. Ubey b. Selûl ve yandaşları İslâmiyeti içinden yıkmayı plânladılar.
Artık kimlerin gerçekleri savunduğunu, kimlerin de hakikatleri gizlediklerini. Kıyamet gününde aralarında hükmedecek olan Allah gün ışığına çıkaracaktır. İlgili âyetle bilhassa bu noktaya parmak basılarak Yahudilerrn Kıyamete kadar kin ve haset ateşlerinin sonmtyecegıne işaret ediliyor.[163]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetle, İsrâiloğulları'nın nioe külfet ve sıkıntılardan sonra ferahlığa kavuşturuldukları konu edildi; sonra da, onların bunca ilâhî inayet ve lûtuflara rağmen Tevrat ile dosdoğru amel etmedikleri, son peygamber hakkında ihtilâfa düştükleri anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle Hz.. Muhammed'e (A.S.) indirilen kitap ve Ona verilen risalet hakkında, Tevrat ve İncil'i okuyanların çok net bir bilgiye sahip bulundukları belirtiliyor. O bakımdan gerek Peygamber, gerekse Kur'ân hakkında şüpheye düşmenin yeri ve anlamı olmadığı hatırlatılıyor. Sonra da Allah'ın âyetlerini yalanlayanların büyük bir haksızlıkta bulundukları ve bu yola girenlerin mutlak bir zulüm işledikleri ve işleyecekle;, naber veriliyor. Şartlanmış inkarcıların ilâhî azabı görmedikçe inanmayacaklarına atıf yapılıyor ve dolayısıyla Fir'avn'ın ilâhî azabı görünce inanma ihtiyacını duyduğuna kapalı şekilde işarette bulunuluyor.[164]
Meali:
94— Sana indirdiğimiz şeylerde şüpheye düştüğünü (farzedeüm) o takdirde senden önce kitap okuyanlardan sor. And olsun ki Rabbinden sana hak (bir kitap) gelmiştir, sakın şüphe edenlerden olma.
95— Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da sakın olma, sonra zarara uğrayanlardan olursun.
96-97— Onlar ki boklarında Rabbin sözü gerçekleşti, kendilerine her türlü âyet (belge ve mu'cize) de gelse, elem verici azabı görmedikçe (emin olunuz ki) inanmazlar,
İlgili Hadîs
Katade b. Diâme diyor ki, bize kadar ulaşan haberde, Peygamber (A.S.) Efendimiz, «Ne şüphe ederim, ne de sorarım» buyurmuştur. Nitekim aynı hususu İbn Abbas, Saîd b. Cübeyr ve Hasan ei-Basrî de belirtmişlerdir. [165]
Peygamber (A.S.) Şüpheden Her Zaman Kendini Uzak Tutmuştur
«Sana indirdiğimiz şeylerde şüpheye düş-tüğünü (farzedelim) o takdirde...,.»
İlgili âyetin açık anlatımından Peygamber (A.S.) Efendimizin kendisine indirilen ve daha çok gelip geçen ümmetlerle ilgili olan kıssalarda şüpheye düştüğü anlaşılıyor veya öyle sanılıyorsa da, asıl kasdedilen mana bu değildir. İlim adamlarının bu husustaki yorumlarını ve tefsîr ilminr çok iyi bilen âlimlerin tefsirini bilmemiz gerekmektedir. Onları şöyle özetliye-biliriz :
a) Bir an senin inen haberler hakkında şüphelendiğini varsayalım, o takdirde Tevrat ve İncil'i okuyan ve okuduğunu anlayan Auuuilah b. Selâm gibi ilim adamlarına sor. Çünkü Kur'ân'ın açıkladığı kıssalar ve senin gönderileceğinle ilgili müjde mahiyetindeki belgeler Tevrat ve İncil'de yazılıdır. Sana inanan ve inanmayan herkesin o belgeleri duyup anlamalarında yarar vardır.
b) âyetinin başından ünlem edatıyla ilgili isim hazfedilmiştir. Bu, takdirindedir. Bunun yorumu ise şöyledir :«Ey insan! sana Muhammed aracılığıyla indirdiğimizde şüphe ediyorsan......»
Nitekim sûrenin sonunda bu kapalılık açıklığa kavuşturularak, «Ey insanlar! eğer benim dinimden şüphe ediyorsanız....» buyurulmuştur.
c) Âyette Peygamber (A.S.) Efendimize olan hitap, ümmetine hitaptır. Nitekim «Ey Peygamber! kadınları boşamak istediğiniz zaman......»
mealindeki Talâk sûresi birinci âyetteki hitap bütünüyle ümmete yöneliktir. Arap dilinde ve edebiyatında hitapların bu şekilde kullanıldığı pek çoktur.
Bu âyet üzerinde birkaç yorum daha vardır ki, onları nakletmeye gerek görmedik. Yukarıdaki yorumların hepsi de isabetlidir, ancak ilim adamlarının çoğu daha çok birinci yorumu benimsemişlerdir. Çünkü bu gibi hi-taPlar Kur'ân'ın üslûbundan kaynaklanmaktadır. Amaç, okuyanları biraz düşünmeye ve biraz araştırmaya sevketmektir.[166]
Daha Önce Kitap Okuyanlar
«O takdirde senden önce kitap okuyanlardan sor!»
Kur'ân-ı Kerîm ile Tevrat'ın bazı önemli kıssalar "ve hükümlerde ba-zan nüans, bazan da belirgin bir farkla birleştiklerini görmekteyiz. Nuh tufanı, İsrâiloğullan'nın Mısır'dan çıkışı, Fir'avn ve avanesinin Kızıldenİz'de boğulması bu cümledendir. Ayrıca son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) gönderiieceği ve onun birtakım mümeyyiz vasıflan da her iki kitapta yazılıdır. Ancak Tevrat'taki belgeler hayli değişikliklere uğratılarak aslından uzaklaştırılmışlardır.
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin risaletinin ilk yıllarında Tevrat ve İncil'i okuyup inceleyen Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Selâm gibi dinî kültürü yerinde olan ilim adamları bulunuyordu. İlgili âyetle Hz. Muhammed (A.S.) ve Kur'ân hakkında az da olsa şüphelenenlere, bu ilim adamlarından sormaları tavsiye ediliyor. Zira her ne kadar Tevrat ve İncil'in ilk inen nüshaları kaybolmuşsa da, sonraları toplanıp hazırlanan nüshalarında yine de AMah kelâmı eksik değildir. Nitekim Bernaba İncil'inde şu sözlerin yazılı bulunduğunu görüyoruz. İsa (A.S.) diyor ki: «Ben, Allah'ın, babamız İbrahim'e va'dettiği, bütün kabile ve milletlerin beklediği kurtarıcı değilim. Allah, İbrahim'e : O, senin soyundan gelecek ve yeryüzündeki bütün kabileleri onunla mübarek kılacağım, buyurmuştur. Benden sonra Aliah şu âleme merhamet edecek, her şeyi onun hatırı için yarattığı Resulünü gönderecektir.» [167]
Kâhin, İsa'ya dedi ki i «Musa'nın kitabında şöyle yazılıdır; Tanrınız ileride bir kurtarıcı gönderecek, o, Allah'ın neler irâde ettiğini bildirecek. Böylece âleme ilâhî rahmet gelecek. Bunun için senden bize gerçeği söylemeni istiyoruz.»
İsa (A.S.) kâhine dedi kj : «Allah'ın böyle bir söz verdiği gerçektir. Ancak ben, o beklenen kurtarıcı değilim. Çünkü o, benden önce (nuru) yaratılmıştır ve benden sonra gelecektir.» [168]
O halde Kur'ân ve Hz, Muhammed (A.S.) Efendimiz hakkında içinde az veya çok şüphe taşıyan kimse, bu gerçekleri araştırmalı değil midir? Araştırma imkânı yoksa, araştıranlardan sorması vacip olmaz mı?
Görüldüğü gibi, Tevrat o büyük peygamberin geleceğinden haber vermekte, İncil birkaç yerde onun geleceğini.'müjdelemektedir.[169]
Rabb1mızın Sözü Kimler Hakkında Gerçekleşmiştir?
«Onlar ki haklarında Rabbın sözü gerçekleşti.....»
Aklını cehalet kılıfına sokup hissini tek yol gösterici kabul edip yola çıkan kimse, genellikle hakkı ve gerçeği bulamaz. O bakımdan derin bir idraksizlik içinde Hakk'ın buyruklarına karşı gelmekten, kutsal değerleri küçümsemekten zevk duyar. Böyleleri, tarihin birçok devirlerinde önlerine konulan açık belgelere, ilâhî âyetlere rağmen gerçeği kabule yanaşmamış, aksfne küfür ve tuğyanlarını artırmışlardır. Fir'avn buna misal teşkil etmektedir. Elîm azabı görmedikçe inanmamış; Mekke müşriklerinin elebaşıları, Mekke fethedilmedikçe kalb ve kafalarından küfür ve inat kılıfını çıkarıp atamamışlardır.
Allah'ın ezelle ebed arasını kapsayan iimi, oniarın iman etmiyeceğini tesbit ettiğinden, insanların Allah'a dosdoğru imân etmesi hususunda çok hırslı olan Hz. Muhammed'i (A.S.) teselli etmek için 96. âyeti indirdi. Allah'ın ilminin yanılması ise, hiçbir zaman söz konusu değildir. Nitekim Mekke müşriklerinin ileri gelen azgınlarından Ebû Cehl ve arkadaşları hakkındaki beyânı, Bedir savaşında aynen gerçekleşmiş, Ebû Cehl ve birkaç azılı arkadaşı Hakk'a tuğyan ettikleri halde can vermişlerdir. 97. âyet bu hakikati bütün açıklığıyla ortaya koymakta ve inatçı kâfirlerin inkârda ısrar etmelerine üzülmenin bir yararı olmayacağına işaret etmektedir.[170]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarrda geçen âyetlerle Kur'ân'ı da, Hz. Muhammed'i de (A.S.) şüpheyle karşılayanların bir de Tevrat ve İncil'i çok iyi bilen ilim adamlarına sormaları tavsiye ediliyor. Zira her iki kitapta da son peygamberin geleceğinden bahsedildiğinde şüphe olmadığına işarette bulunuluyor.
Aşağıdaki âyetlerle inkarcı azgınlar hakkında Allah'ın hükmü indiği takdirde onun geri çevirilmesinin hiçbir zaman söz konusu olamıyacağı belirtiliyor, ancak Yûnus kavminin bu genellemenin dışında tutulduğu haber veriliyor. Sonra insanları inanmaya zorlamanın başarılı ve uygun bir metot olmadığına dikkat çekiliyor. Aklını kullanmayanlar üzerine murdarlık azabının ineceği bildiriliyor; arkasından Mekke müşriklerinin yakında ummadıkları olaylarla karşılaşacaklarına atıf yapılarak yaşamakta olan inkarcılar uyarılıyor.[171]
Meali:
98— (Azap geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağlayan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki, Yûnus'un kavmidir. İman ettiklerinde kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını açıp kaldırdık ve bir süreye kadar onları yararlandırdık.
99— Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de îmân ederdi. Hal böyfe iken mü'minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?!
100— Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse imân etmez ve akıllarını kullanmıyanlar üzerine murdarlık azabı verir.
101— De ki: Bir bakın göklerde ve yerde neler var! İmân etmiyecek
bir topluluğa o âyetler ve uyarılar ne fayda sağlar?
102— Onlar ancak kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibi bir gün beklemekteler, değil mi? De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.
103— Sonra da peygamberlerimizi ve imân edenleri böylece kurtarırız. Mü'minleri de (azap geldiğinde) kurtarmamız üzerimize bir haktır.
İlgili Hadisler
«Peygamberler bana arzolundu (kıyametten bîr tablo tasvir edildi). Peygamberlerden bir kısmı beraberinde birkaç kişiyle geçiyordu; bir kısmı da bir kişiyle; kimisi iki kişiyle geçiyorfardı. Beraberinde hiç kimse bulunmayan peygamber de vardı. Musa Peygamberin hayli kalabalık bir kitleyle geçtiğini gördüm. Benim ümmetim ise, doğu ile batı arasını dolduru-yordu.» [172]
«Şüphesiz ki Allah bir kitap yazdı ve o kitap O'nun yanında Arş'ın üstündedir : Doğrusu rahmetim gazabımın önüne geçmiştir.» [173]
Azabı Görünce İman Etmek
«(Azap geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağlayan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki Yûnus'un kavmidir.»
Azabın geleceği ortaya çıkan sebepleriyle belli olunca, kalblerin Hakk'a dönmesi, fazla bir anlam taşımaz. Zira böyle bir i,nân ölüm korkusuyla meydana gelmektedir. Tıpkı Fir'avn'ın durumu gibi, artık boğulacağını ve kurtuluş imkânlarının yok olduğunu anlayınca, İsrâiloğuilan'nın inandıkları Allah'a inandım ve O'na teslim oldum, demişti de bu inanması ona bir fayda sağlamamıştı.
İlgili âyetten anlaşıldığına göre, birçok kasaba halkı inkâr ve azgınlıkta ısrar edip dururken ilâhî azap inince, ölüm ve elîm azap korkusundan «inandık» diyerek teslimiyet göstermek istemişlerse de inen azaptan kurtulamamışlardır. Ancak Yûnus Peygamberin kavmi müstesna; onların, azap belirtileri ortaya çıkınca, dönüş yapıp imân etmeleri, inmekte olan azabın kaldırılmasına sebep olmuştur. O bakımdan daha önce inkâr ve inat içinde yuvarlanıp ömür sermayesini bir hiç uğruna heder ederken, azap ile karşılaşınca dönüş yapan hiçbir kavim ve milletin o andaki imânı makbul tutulmamıştır; sadece Yûnus Peygamberin kavmi bir istisna teşkil eder. Cenâb-ı Hak, Sevgili Peygamberi Hz. Muhammed'in (A.S.) yüzü suyu hürmetine Mekke müşriklerine böyle bir azap indirmemiştir. Bundan sonra bazı istisnaların olup olmayacağını da bilemiyoruz. Bütünüyle ilâhî meşiete kalmış bir meseledir.[174]
Yunus Peygamber Ve Kavmi
Yapılan tesbitlere göre, Musul yöresinde eski adıyla Ninova kasabasında 100.000'in üstünde nüfusu bulunan bir kavim yaşamaktaydı. Bunların hemen hepsi azılı putperest idi. Cenâb-ı Hak, her kabile ve kasabaya bir peygamber gönderdiği gibi, Ninova'ya da Yûnus Peygamberi gönderdi. Birkaç yıl onları doğru yoia davet edip uğraştfysa da olumlu bir sonuç alamadı; üstelik Ninovalı'ların küfür ve tuğyanı arttı. Bütün uyarılarına rağmen kararmış kalbleri, paslanmış vicdanları haktan ye doğrudan yana harekete geçiremedi. Umutları kesilince ilâhî azabın yakında ineceğini beklemeye başladı, derken yakında böyle bir azabın ineceği ve o gün gelince kendisinin Ninova'yı terkedeceği vahyedildi. Ayrıca inecek azaptan önce birtakım belirtilerin ortaya çıkacağı da kendisine haber verildi. Bunun üzerine Yunus Peygamber son olarak teblîğ ve irşat görevini bir daha yerine getirdikten sonra henüz alâmetler ortaya çıkmadan veya çıkmaya başlayınca Ninova'yı terketti. Kasaba halkı Yûnus Peygamberin ayrıldığını ve arkasından haber verdiği bazt belirtilerin ortaya çıktığını görünce büyük bir telaşa kapıldılar, derin bir pişmanlık duydular ve Allah'a yönelip imân ettiler.
İbn Mürdeveyh'in İbn Mes'ûd (R.A.)den yaptığı rivayete göre, toplanıp biraraya geldiler, ilâhî azaptan kurtulmak için kuzuları analarından ayırdılar ve hep birlikte ağlayarak tevbe ettiler. Azap belirtileri ardarda gelmeye devam edince, onlar da duâ, niyaz, tevbe ve teslimiyetlerini artırıp Hakk'a dosdoğru yöneldiler. Artık Allah'a ve peygamberine gönülden samimi olarak inandıklarını söyleyerek azabın geri çevrilmesini niyaz ettiler. Bu hal 40 gün devam etti, derken Cenâb-ı Hak onların pişmanlık ve imanlarındaki doğruluğu görünce istisnaî bir hüküm olarak azabı kaldırdı, belirtilerini giderdi.
Yûnus Peygamber, o yöreden gelenlerden durumu öğrenince bir bakıma yalancı durumuna düştüğünü düşünerek üzüldü ve artık Ninova'ya dönmek istemedi.
Bundan sonraki durum ve olayların ortaya çıkması, konunun ve kıssanın bir diğer safhasıdır.
Âyet-i Kerîmeyle hem Yûnus Peygamber, hem kasaba halkı Mekke'-lilere, sonra da yaşamakta olan diğer müşriklere misal veriliyor ve tarihin tekerrür edeceği hatırlatılıyor. Hz. Muhammed'in (A.S.) onlara haber verdiklerinin bir gün mutlaka gerçekleşeceği bildirilerek vakit henüz erken iken imân etmeleri öneriliyor; aynı zamanda bunalan mü'minlere Allah'ın va'dini sabırla beklemeleri tavsiye ediliyor. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın sözünden dönmeyeceği kesindir. Takdîr buyurduğu hüküm sırası gelince mutlaka gerçekleşir, onu engelleyecek hiçbir kuvvet yoktur. Ancak şu gerçeği de unutmamak gerekir ki, Allah'ın rahmeti her zaman gazabının önüne geçer ve,Yûnus kavminin durumu buna misal olan olayiardan biridir.[175]
Rabbın Dileseydi, Bütün İnsanlar Hakk'a İnanırdı
«Rabbın dileseydi yeryüzünde kim varsa, hepsi de imân ederdi.» .
Bu âyetle, Allah'ın her tür canlı hakkında koyduğu sünneti ve hayat kanunu hatırlatılıyor. Şüphesiz ki Allah dileseydi insanları melekler gibi yaratırdı. Böylece herkes yaratanını bilip inanır, kulluk görevini kusursuz yerine getirirdi. Bu durumda dünya hayatının anlam ve hikmeti, amaç ve illeti ne olabilirdi? Hemen cevap verelim ki, birçok sakıncalar ortaya çıkar, âhiret, hesap. Cennet ve Cehennem hikmetsiz ve anlamsız kalırdı. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz :
a) İnsanı yaratmaya gerek kalmazdı. Çünkü kâinatta Allah'tan başka sayısını bilmediğimiz melekler vardır ve hepsi de emroiundukları şeyleri kusursuz yerine getirmektedirler.
b) İnsanlar meleklerin sıfat ve karakterinde yaratılsalardı, dünyaya getirilmelerine gerek kalmazdı. Çünkü dünya, hayatın ne olduğunu anlama, zevkini tadma ve nîmetin külfet karşılığında bulunduğunu, ancak onunla kıymetinin bilineceğini öğrenme ve her insanın ölçü ve tartısını, diğer bir tabirle ruhunda taşıdığı madenin değerini ortaya çıkarma yeri ve dönemidir.
c) İnsanlar melek tabiatlı ve huylu yaratılsalardı, rekabet olmaz, kimsenin içinde ihtirasın yeri bulunmazdı. Böylece hayat durur ve bugünkü bayındır bir dünya oluşmazdı. Sanat ve teknik diye bir arayış ve buluş in-
san kafasında doğmaz, düşüncesinde yer almazdı. Böyle olunca da dünya hayatı yine anlamsız ve hikmetsiz kalırdı.
d) Allah dileseydi insanların kalblerini ve kafalarını Hakk'a, doğruya çevirir; inkâr, azgınlık, ahlâksızlık, adaletsizlik diye bir şey ortaya çıkmazdı ve o zaman «her şey karşıtıyla gelişip tanınır» prensibi veya kaidesi hükümsüz kalır ve bugünkü hayat düzeni meydana gelmezdi.
Oysa Allah insanı zıt sıfatlarla donatıp onu çetin bir sınav ve mücadele ortamına itmiştir Çünkü insan olarak yaratılmanın anlamı ve amacı budur. Sonra da rahmetinin eseri olarak insana yardımcı olup yol gösterecek, ihtirasını meşru sınırlar içine alacak, hayatını düzene sokacak, haklara saygılı kılacak, Allah'a kulluğunun ölçü ve sınırını gösterecek ve bunun lüzumunu belirtecek kitap indirmiş ve o kitabı tebliğ edip insanları eğitecek peygamberler göndermiştir.
O halde peygamberlere ve onların yolunda yürüyen mürşitlere gereken, Hakk'ı tavizsiz ve ivazsız tebliğ etmek, irşat hizmetini yerine getirip gerisini Allah'ın inayet ve rahmetine, hidâyet ve lûtfuna bırakmaktır. Ni-. tekim gönderilen her peygamber hizmetinin sınırını bilmiş ve ondan bir milimetre sapmamıştır.[176]
Dinde Zorlama Yoktur
«Rabbın dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken, mü'~ minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?!»
Mealindeki bu ilâhî beyân, dinde zorlama olmadığını, blamıyacağını bir defa daha açıklıyor ve insanları zorla dine sokmak veya onları zorla dindar yapmak isteyenleri uyarıyor.
Dikkat ettiğimizde, âyet-i kerîmede önce Peygambere (A.S.), sonra da dolayısıyla mü'minlere irşat ve teblîğin ölçü ve metodu veriliyor: «Hal böyle iken, mü'minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?!» hitabı çok düşündürücü ve çok kapsamlıdır.
Şüphesiz ki bu âyet, imanda hür irâdenin yerini ve önemini belirten belgelerden biridir. Zira en kıymetli ve makbul imân, hür irâdeyle tahkiki anlamda gerçekleşenidir.[177]
Allah'ın İzni Olmadan Kimse İman Etmez
<AI!ah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse iman etmez.»
İnsan ancak Allah'ın kendisine verdiği irâde, akıl, yetenek ve hür düşünce çerçevesinde yine Allah'ın koyduğu hayat kanunları doğrultusunda sebepler ve ortamlar, şartlar ve imkânlar ölçüsünde imân nîmetine erişebilir. O bakımdan sünnetullahı anlayıp idrâk etmek, hayat kanunlarının, hikmetini bilip kavramak ve sebeplere başvurup ciddi gayretler sarf etmek Allah'ın iznine kapt acar. Bu düzeyde kişi kendi irâde ve düşüncesini aklının ışığında kullanarak, kendisine yardımcı olup doğru yolu gösteren kitap ve peygamberin çağrısına kulak verirse, ilâhî hidâyete mazhar kılınma çizgisine gelmiş olur. Bunun aksine bir yol tutan kimseye ise, ilâhî izin ve onunla ilgili hidâyet kapıları kapalı kalır. O halde kulun irâdesi, hür düşüncesi, aklı, zekâsı, sünnetullaha uymakla, sebepler zincirine başvurmakla biraraya gelmedikçe, imân nîmetine erişme sınırına, ya da kapısına gelmesi bir bakıma mümkün değildir. Ancak Allah'ın bu ölçüler dışında da olsa hidâyet verdikleri olabilir ki, bunlar birer istisna teşkil eder.
Onun için ilim adamları sözünü ettiğimiz sınır veya kapıyı, ilâhî iznin tecelli noktası olarak göstermişlerdir,.
Konuyu bu açıdan incelediğimiz zaman anlarız ki; insanoğlu irâde ve ihtiyarında da tam serbest değildir; bir ucuyla ilâhi sünnete, diğer bir deyimle hayat kanunlarına ve ilâhî takdire bağlıdır. Aklın duyguyla değil, irâde ve ihtiyarla, peygamber haberiyle birleşip ilâhî sünnet doğrultusunda Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin ve ilminin sınırsızlığına delâlet eden belgeleri görüp anlaması, anlayıp tefrik etmesi ise, ilâhî takdirin tecellisine, izninin ona yönelmesine sebep olur. Bu noktada Allah dilerse, kişi imân nuruna kavuşur. Aklını belirtilen anlam ve ölçüde kullanmayanlara ise, Allah murdarlık azabı indirir.[178]
Murdarlık Azabı
«Akıllarını kullanmayanlar üzerine murdarlık azabı verir.»
Kur'ân'da «murdarlık azabı» ile çevirisini yaptığımız «rics» kelimesi çok yönlü bir kavramdır. Râğıb el-Esbehanî kendi müfredatında bunun dört vecih üzere olduğunu belirterek şöyle sıralamıştır:
1— İnsan tabiatı açısından murdar olan,
2— Akıl cihetiyle murdar olan,
3— Şeriat cihetiyle murdar olan,
4— Bütün bu cihetleri içine alacak anlam ve ölçüde murdar olan. Dördüncü maddeyi bir misal ile açıkladığımızda, diğer maddeler de kendiliğinden anlaşılmış olur. Meselâ, kendiliğinden veya bir hastalık sebebiyle ölen bir hayvan, hem tab'an, hem aklan, hem de şer'ân murdardır. Hem akıl, hem de şeriat açısından murdar olan ise, içki, kumar ve benzeri şeylerdir. Yalnız şer'î açıdan murdar olan ise, Allah'ı inkâr etmek ve O'na ortak "koşmaktır. [179]
Bunun dışında «rics» kelimesinin şu manalarda da kullanıldığı çok yaygındır: Azap, gazap, sapıklık, zahmet, sıkıntı, meşakkat, helak. Cehennem, Cehennem ehlinin kan ve irini..[180]
Göklerde Ve Yerde Neler Var?
«De ki: Bir bakın göklerde ve yerde neler yar!»
İnsan aklına ve irâdesine yön verip malzeme sunmaya yönelik bir uyarı anlamındadır. Güneş sistemi, dünyamıza gönderdiği ışık ve enerji, dünyaya olan uzaklığı, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında dönmesi, atmosfer kalınlığı, yerçekimi, dünyanın onda yedisinin su ile kaplı olması gibi önemli olaylar incelendiğinde, akıl ilimle, bu ikisi de imânla birleştirilip bütünleştirilecek olursa, kâinatın her parçasında ve meydana gelen her olayda Allah'ın kudret damgasını, sanat fırçasını anlamakta gecikmeyiz. Bunun hilâfına akıl ilimden kopuk, bu ikisi de imân ve idrâktan uzak olursa, kişiyi Allah'a yaklaştıran imkânlar bir bakıma mefluç hale gelmiş sayılır.
Onun için yukarıdaki âyetle, insanın akıl ve idrâkine, bilgi ve kültürüne seslenilerek bütün bu yeteneklerini harekete geçirip insaf gözüyle göklere ve yere bakması emrediliyor.[181]
Mekkeli'ler Ve Onlar Gibi Olanlar
«İmân etmeyecek bir topluluğa o âyetler ve o uyarılar ne fayda verir?»
Kişi inkâr düzeyine getirilip iyice eğitilerek şartlanırsa, baktığı her şeyi, gördüğü her olayı kendi anlayış ve kavrayışı, duygu ve düşüncesi ölçülerine göre değerlendirerek «doğa böyle yapıyor, doğa şöyle yetiştiriyor, doğa kendi denge ve düzenini koruyor» şeklinde birtakırr yersiz ve anlamsız sözler kullanır; olayı sebeplere, sebepleri de Allah'a döndürmekten kaçınır; sebeplere atıfta bulunur, fakat onları askıda bırakır, Allah demekten tiksinir ve irkilir.
İlgili âyetle bu gibilerin ruhsal yapılarına, karakter ve ön yargılarına işaretle, âyet .ve uyarıların onlarda olumlu tesir meydana getirmiyeceği belirtiliyor. Mekkeli'lerin hakka karşı tutum ve anlayışlarının bu olduğuna dikkatler çekilirken, şartlanmış inkarcıların çoğunun böyle olduğuna işaret ediliyor.
İnkâr ve sapıklığın belirtilen kertesine gelip dayanan kimseler ne zaman daldıkları gaflet ve cehaletten uyanabilirler? İlgili âyeti izleyen 102. âyet bu sorunun cevabını vermektedir:
«Onlar ancak kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibi bir gün beklemekteler, değil mi? De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.»
Cenâb-ı Hak bu âyetle, Âd, Semûd, Lût ve benzeri kavimlerin küfür, tuğyan ve inatlarında ısrarlarından dolayı yok edildiklerine işarette bufu-narak, Mekkeli müşriklerin ellerinde tuttukları şirk ve ahlâksızlık bayrağının yakında ayaklar altına düşeceğini, küfrün baş aşağı geiip hakkın karşısında zillete uğrayacağını haber veriyor ve bu hükmün zaman zaman tekerrür edeceğini dolaylı şekilde anlatıyor. Nitekim çok geçmeden ilgili âyetin verdiği haber gerçekleşti, Cenâb-ı Hak, Mekkeli müşrikleri yok etmedi, ama nefret ettikleri ilâhî sistem önünde eğilmelerini, teslimiyet gösterip saygılı olmalarını sağladı. Şüphesiz ki bu olay, yok edilmekten çok daha ibretli ve tesirlidir.
Böylece Kur'ân yaşamakta olan her topluma seslenerek, kendilerini alaşağı edecek hakkın tecellisi inmeden, hakkı görüp teslimiyet göstermelerini önermekte ve bâtılın hiçbir zaman hakkın karşısında başarılı olamıyacağına işarette bulunarak, geçici bir zaferin, birkaç günlük başarının kimseleri aldatmamasını kafa ve gönüllere işlemektedir, Yeter ki,
haktan yana olanlar, teblîğ ve irşat metodunu bilip Resûlüllah (A.S.) Efen dimizîn açmış olduğu kutsal yolda birlik ve beraberlik içinde yürümesin bilsinler. Gerisi Allah'a aittir. O va'dinden dönmez.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Yûnus Peygamberin kavminden söz edildi ve istisnaî olarak, inen ilâhî azabın kaldırıldığı belirtildi. Bununla dosdoğru imân edenlere bir ölçü ve kıstas verildi. Sonra insanların melekler gibi günah ve kusurlardan temiz, şehevî duygulardan uzak bir özellikle yara tılmadıklari hatırlatılarak onlardaki akıl, irâde, idrâk gibi yeteneklerin öne mine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle batılı temsîl edenlerin geçici şatafatına aldanıl maması hatırlatılıyor; faziletin ve saadetin küfürde ve ahlâksızlıkta değil, imân ve irfanda, idrâk ve doğrulukta olduğuna atıf yapılarak insan aklına ve idrakine malzeme veriliyor. Batıldan uzak bütünüyle Hakk'a yönelmiş İslâmiyetin mutlak saadet va'dettiği haber verilerek, Allah'tan başkasına tapmanın hiç kimseyi aziz ve mutlu kılmadığı ve kılamıyacağı konu ediliyor.[182]
M E A L İ :
104— De ki: Ey insanlar! eğer dinimden şüphe ediyorsanız, (bilin ki) Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam; ama ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a taparım ve ben mü'minlerden olmakla emrolundum.
105— Ve H a n î f (Bâtıldan uzak, Hakk'a bütünüyle yönelik olan Tevhit İnancı üzerine Allah'ı tasdik edici) olarak yüzünü dine doğrult ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.
106— Sana (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allah'tan başkasına ibâdet etme. Eğer (böyle) yapıp (başka şeylere taparsan) o takdirde sen (kendine) zulmedenlerden olursun.
107— Eğer Allah sana bir zarar, bir sıkıntı dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir iyilik dilerse, O'nun nîmet ve ihsanını reddedecek de yoktur; onu kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
İlgili Hadîs
«Zamanınızın her döneminde hayır ve iyilik elde etmeye çalışın ve kendinizi Rabbınızdan esen nefis kokuya arzedin. Çünkü Allah'ın rahmetinden esen nefis kokular vardır ki, onu kullarından dilediğine estirir.» [183]
Aklın Ve Vicdanın Hakemliği
«De ki: Ey insanlar! Eğer dinimden şüphe ediyorsanız......»
Gecesi de gündüzü kadar aydınlık olan İslâm dininde şüphe edenlere, Kur'ân ilgili âyetlerle bütün incelik ve nezaketiyle sesleniyor: Hz. Muham-med (A.S.), insan eliyle yontulup şekillendirilmiş taşlara, sapık kâhinlere, haddini bilmez şâirlere uyacak kadar aklını, vicdanını, ruhunun asalet ve yüceliğini, idrâk ve irfanını kaybetmemiştir. O, varlık âlemini örneksiz, mo-delsiz ve benzersiz yaratıp düzene koyan; ortağı, dengi ve benzeri, öncesi ve sonrası olmayan, hep var olan, her türlü şekilden ve beşeri sıfatlardan münezzeh olan bir Allah'a inanır ve tapar. Çünkü Allah her çeşit iyiliğin, fazilet ve hayırların kaynağı, rahmet ve inayetin tek menbaıdır; Allah bütün sıfatlarıyla âlemlerin yegâne Rabbıdır. İşte Hz. Muhammed (A.S.) bununla emrolunmuştur.
Kur'ân, Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeleri stralayıp insan aklına yeterince ışık tutup malzeme verdikten sonra, bu konuda tamamen duygusal davranıp aklını, idrâkini kullanamayan, daha doğrusu aklını nefis ve hissin emrine veren inkarcı şaşkınlara son uyarısını, cihan peygamberi Hz. Muhammed'in (A.S.) diliyle yaparak şu bilgileri veriyor: İnsan unsuru varlık alemindeki eşyanın en seçkini ve ilâhî sanatın şaheseridir. Kâinatta insandan daha üstün, ilâhî inayete daha çok lâyık; Allah adına konuşup hükmetmeye daha ehil bir varlık yoktur ki insan ona tapsın. Dört büyük melek ile, Allah'a en yakın sayılan mukarrıp meleklere gelince, hiç şüphe yok ki, peygamberler onlardan çok daha üstündürler.
O halde insan ancak kendisine bunca üstünlükleri, yetenekleri ve sayısız nimetleri veren Allah'a inanıp tapar. Ona yakışan, bundan başkası değildir.
İnsanoğlu Güneş ve Ay'a neden tapsın? Zira bu ikisi de onun hizmetine verilmek üzere yaratılmışlardır. Yıldızlara ne diye ibâdet etsin ki, onlar onun semasını kandiller misali süslemek ve birtakım yararlar sağlamak üzere varlık alanına getirilmişlerdir. Hayvanları neden ilâh edinsin ki hepsi de onun zevki ve neşesi, gıdası ve eğlencesi olarak vücuda getirilmişlerdir. Kendi eliyie yontup şekillendirdiği putların önünde neden eğilsin ki, onların hepsi de onun eseridir.
Onun için Cenâb-ı Hak, başta Resûlütlah (A.S.) Efendimiz'e, sonra da Ona inanıp uyan mü'miniere emrediyor: «De ki: Ey insanlar! eğer dinimden şüphe ediyorsanız, (bilin ki) Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam; ama ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a taparım ve ben, mü'min-terden olmakla emrolundum.
Ve Hanîf (bâtıldan uzak, Hakk'a bütünüyle yönelik olan Tevhit inancı üzerine Allah'ı tasdik edici) olarak yüzünü dine doğrult v» sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.
Sana, (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allah'tan başkasına ibâdet etme. Eğer (böyle) yapıp (başka şeylere taparsan) o takdirde sen (kendine) zulmedenlerden olursun.»[184]
Yarar Ve Zarar Verme, Allah'ın İrade Ve Takdirine Bağlıdır
Sana (taptığında) yarar, (tapmadığında) zarar veremiyecek, Allah'tan başkasına ibâdet etme.»
Cenâb-ı Hak, her olayı bir illete ve sebebe bağlamıştır. Bu bir kanundur, diğer bir tabirle Allah'ın ezelde koyduğu sünnetidir ki -mu'cize ve keramet hariç- değişmez, yani illetsiz, sebepsiz olay meydana geîrnsz. Yağmurun, hastalıkların, savaşların, depremlerin, sel felâketlerinin, şiddetli kasırgaların ve benzeri olayların bağlı bulunduğu bir takım sebepler söz konusudur. Sebepler ise, başıboş kendi haline terkedilmiş değillerdir; on-lan yaratıp düzenleyen, belli kanunlara bağlayan ve hepsini bir bir takdîr
dtp irâdesine râm eden Allah'tır. Bir olayın meydana çıkmasını murat ettiğinde, önce sebepleri oluşturur. Ayrıca meydana gelecek olayları belli bir programa bağlamıştır. Meydana gelen bir olayı durdurmak, ya da zararsız hale getirmek için de o ölçüdeki sebepleri harekete geçiren de
^dur. Yûnus Peygamberin kavmini doğru yola getirmeyi isteyince, sebepleri bir zincirin halkaları gibi birbiri peşine sıralamıştır. Çünkü o millet 3 Hakk'a' doğruya ve iyiye yönelme cevheri bulunuyordu; üzerlerindeki
inkâr ve inat kılıfını yırttı; hep birden yalvarıp yakardılar, dua ve niyazda bulundular. Allah da inmekte olan azabı kaldıracak sebepleri harekete geçirdi ve öylece onlan kurtardı. Fir'avn ve yandaşlarında Hakk'ı kabul edecek cevher tamamen silik ve belirsiz hale geldiğinden, Allah onları yok etme sebeplerini harekete geçirip ortamı hazırladı.
İşte Kur'ân-ı Kerîm bu inceliği belirterek diyor ki : «Eğer Allah sona bir zarar, bir sıkıntı dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir iyilik dilerse, O'nun nimet ve ihsanını reddedecek de yoktur; onu kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.»
Böylece âyetin seyrinden, kelime ve cümle konumundan şu sonucu çıkarmaktayız : Allah, kullarında haktan yana bir meyil ve istek görünce, rahmeti hemen harekete geçer. Kalp ve kafasını inkâr ve bâtılla küflendirip coraklaştıranlardan yana ise, O'nun rahmeti harekete geçmez, yani bu düzeyde olan kalp ve kafalar ilâhî rahmetten yararlanma imkânlarını kaybetmiş olurlar. Her tarafı aydınlatıp ısıtan Güneş'ten yararlanmayan çorak toprak varsa veya Güneş'e karşı kesif bir perde tutup kendini karanlığa boğan bulunuyorsa, Güneş'in ne kusuru vardır? Bunun gibi, aklını, idrâkini ve vicdanını Kur'ân'a ve İslâm'a kapalı tutanın günahı çok, Kur'ân ve İslâm'ın ise, hiçbir kusuru yoktur.[185]
Ayetler Arasında Bağlanti
Yukarıda geçen âyetlerle inkarcılara verilecek cevap belirlendi ve Tevhit İnancı'nı en sağlam şekilde yansıtan İbrahim Peygamberin Hanîf dininden söz edilerek, daha çok Kitap Ehli insaf ve iz'âna davet edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Allah tarafından gönderilen Peygamber ve indirilen kitabın bütünüyle doğru yolu gösterdikleri, aynı zamanda insan aklına ışık tutup gereken bütün malzemeyi verdikleri belirtiliyor. Sonra da aklını ve idrâkini harekete geçirip doğru yolu bulup seçenlerin kendi lehlerine, seçmeyenlerin kendi aleyhlerine bir sonuç hazırladıkları bildirilerek inkarcıların çok iyi düşünmeleri isteniliyor. Peygamberin görevinin ana çizgisi açıklanarak, Onun insanlar üzerinde bir vekil, bir bekçi olmadığı hatırlatılıyor. Arkasından çok geçmeden Allah'ın emrinin mutlaka ineceği vurgulanıyor ve o bakımdan sabırla, güvenle irşat ve tebliğ görevinin sürdürülmesi emrediliyor.[186]
M E A Li :
108— De ki: Ey insanlar! Gerçekten Rabbinizden size hak (olan kitap ve hak olan peygamber) geldi. Artık bu durumda kim dCy.u yolu seçerse, ancak kendi lehine seçmiştir. Kim de sapıtırsa, kendi aleyhine sapılmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekîl (bekçi, koruyucu ve işleri yüklenen, sizi dilediğim gibi savunan) değilim.
109— (Ey Muhammedi) Sana vahyolunana uy, Allah hükmünü verinceye kadar sabret; Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır.
Uyarının Son Halkası
Yûnus sûresi bilindiği gibi Mekke'de inmiştir. Hakk'ın yolunu aklın ve vicdanın rehberliğinde bulabilmek içrn bir yandan ilâhî kudreti yansıtırken, yeryüzünde ve göklerdeki belgeler birer temel bilgi ve ana fikir ölçüsünde sıralanıyor, diğer yandan gelip geçen kavim ve milletlerin inkâr, ahlâksızlık, azgınlık ve ölçüsüzlükleri anlatılarak gereken bütün uyarılar yapılıyor. Şüphesiz ki, bunca belge, misal ve uyarılar Allah'ın insanlardcn ypna tecelli eden geniş rahmetinin birer tezahürüdür. O sonsuz kudret sahibinin hiç kimsenin kulluk ve ibâdetine ihtiyacı olmadığı gibi, yapılan ibâdetler O'nun büyüklüğüne bir şey katmaz ve ortaya konulan inkâr ve azgınlıklar da ondan bir şey eksiltmez. O ne ise odur ve öyle devam edecektir. Kaldı ki, rahmeti her zaman gazabının önüne geçmekte, sevip yarattığı insanlara -günahlarından dolayı- hemen azap etmek istememektedir. Yeter ki o geniş ve aralıksız rahmeti küfür ve inatla reddedenler olmasın..[187]
Allah'tan Gönderilen Hak
«De ki: Ey insanlar! Gerçekten Kabbı-nızdan size hak (olan kitap ve hak olan peygamber) geldi.»
Mealindeki âyette geçen «hak» kelimesinden kitap ve peygamberin kasdediidiği anlaşılıyor. Bundan çıkarılacak manayı şöyle özetliyebiliriz: İndirilen Kur'ân, bütünüyle Allah sözüdür, Allah her türlü kusur ve noksanlıktan pak ve münezzeh olduğu gibi, O'nun sözü olan Kur'ân da her türlü kusur ve noksanlıktan berîdir, aynı zamanda insan hayatını en ölçülü, en düzenli ve dengeli biçimde organize edip amacına uygun şekilde düzenler ve insan ruhunun yüceliği ve azizliği ile tam uyum halinde olma düzeyindedir.
Hz. Muhammed'in (A.S.) gerek yüksek şahsiyeti, gerekse teblîğ ettiği esaslar ve prensipler sünnetullah doğrultusunda hayat kanunlarını gerçek yönleriyle ortaya koymakta ve insanın her iki âlemdeki değişik hayat şartlarını ve bunların hikmetlerini öğretip en doğru yolu göstermektedir.
İşte Kitap ve Peygamber'e «hak» denilmesinin hikmetlerinden biri budur.
Bu son iki âyet, diyebiliriz ki, sûrenin özetini vermektedir. Öyle ki, Allah'tan insanlara hak bir kitap, hak bir peygamber gönderilmiştir. Kitap Hakk'ın rahmet ve uyarısını; Peygamber ise, bu rahmet ve uyarıyı insanlara dosdoğru teblîğ görevjni taşımaktadır. Peygamber (A.S.) emrolun-duğu hizmeti kusursuz yerine getirmiştir. Onu imân, irfan, akıl ve idrâk kulağıyla dinleyip uymak ise, insanlara düşmektedir. Yoksa Peygamber (A.S.) ne insanlar üzerine dikilmiş bir bekçi, ne de onları Allah'ın hükümlerine karşı savunan bir vekildir. O bakımdan bunca olumlu ve yol gösterici belgelere ve bu düzeyde hazırlanan ortama rağmen doğru yolu seçmeyenler, kendi aleyhlerine bir gelecek hazırlamış olurlar. Kıyamet gününde ilâhî adalet gereği azaba uğrayanların kimseyi kınamaya hakları yoktur. Zira Allah kimseye zulmetmez; ama insanlar kendilerine haksızlık ederler.[188]
[1] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2639.
[2] Tefsir –iKurtubi –Tefsir – iHazin
[3] Tefsîr-i Kurtubî : 8/206 - Tefsîr-i Hâzin : 2/279
[4] Tefsîr-i Kurtubî : 8/206
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2641-2642.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2642-2643.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2643-2644.
[8] îsrâ sûresi : 94
[9] İsrâ sûresi : 95
[10] En'am sûresi : 91
[11] Fussılet sûresi : 14
[12] Zuhruf sûresi : 31
[13] İslâm'ın Va'dettikleri: 39
[14] » > : 87
[15] » » : 35
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2644-2646.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2646-2647.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2648.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2648-2649.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2649-2650.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2650-2651.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2651-2652.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2652-2653.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2653.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2654-2655.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2655-2656.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2656.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2656-2658.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2658.
[30] Sahîh-i Müslim : 8/19-S. 362
Sahîh-i Müslim : 8/19-S. 362
[31] 9 » : 8/21-S. 363
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2660-2661.
[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2661-2662.
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2662.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2662-2663.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2663.
[37] Tefsîr-i Kurtubî-Lübabu't-te'vîl
[38] Hafız Bezzar - Ebû Dâvud : Câbir (R.A.)den
[39] Ahmed : 1/173, 177, 182- 3/117, 184- 4/332, 333- 6/15, 16
[40] Tefsîr-i Kurtubî: 8/315
[41] Sahîh-i Müslim/birr : 87
[42] Sahîh-i Müslim/birr : 87
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2665.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2665-2667.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2667.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2667-2668.
[47] Tirmizî/fiten : 26, zühd : 41- İbn Mâce/fiten: 19- Dâremî/rikak : 37-Ahmed : 3/7, 19, 22, 46, 61, 74-6/68
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2669-2670.
[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2670.
[50] Lübabu't-te'vîl
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2672-2673.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2673-2674.
[53] Tirmizî/et'ime : 45, kıyamet : 42- İbn Mâce/ikamet- 174, et'ime: 1, edeb: 11- Dâremî/salât: 156, et'ime: 39, isti'zan: 4, 26- Ahmed: 2/156, 170, 196- 4/282, 286- 5/401
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2674-2675.
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2675.
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2677-2678.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2678-2679.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2679-2680.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2680-2681.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2681.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2681-2682.
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2682.
[63] Lübabü't-te'vîl-Esbabü'n-Nüzûl.
[64] Buharî/ezan : 106, magazî : 35- Müslim/imân : 125- Ebû Dâvud/tıb: 22-Taberânî/istiska : 4
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2684-2685.
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2686.
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2687-2688.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2688.
[69] tbn Mâce/zühd : 38
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2690.
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2991.
[72] Sahîh-i Buharı : Câbir (R.A.)den
[73] tbn Ebî Hâtim-İbn Cerîr Taberî
[74] Müsned-i Ahmed : Süheyb (R.A.)den
[75] tbn Cerîr Taberî - İbn Ebî Hatim
[76] Buharı - Müslim/imân; 1, - Ebû Dâvud/sünnet: 16- Nesâî/imân: 5, 6-îbn Mâce/makaddeme : 9
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2693-2694.
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2694.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2694-2695.
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2695.
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2696.
[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2696.
[83] Buharİ/tevftîd : 24, rikak : 52- Müslim/imân : 299- Ahmed: 2/275, 293, 534- 3/16
[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2698.
[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2698-2699.
[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2699.
[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2699-2700.
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2700.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2701.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2702-2703.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2703-2704.
[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2704.
[93] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2705-2706.
[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2706.
[95] Bu konuda fazla ilgi için bak: Rağıbın el-Müfredatı’na ve Süyuti’nin el-İtkanı’na…
[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2707.
[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2708.
[98] Müslim/birr: 55- Ahmed: 5/160
[99] Fazla bilgi için bak : Mefatihü'1-gayb : 4/846
[100] La Bible, le Coran, et la science/Tercemesİ
[101] Bak : îslâm Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüd/Sava Paşa : Önsöz ve 25- 107/Ankara: 1955
[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2712-2713.
[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2714.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2714-2715.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2716.
[106] Fazla bilgi için bak: Bakara/57- Âl-i İmrân/108, 117, 182- Nisa/40-Kaf/2901" Nahl/33~ A'raf/16°- Kehf/49- Tevbe/70- Ankebut/40- Rum/9- Hac/10-Kaf/29
[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2716-2717.
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2717-2718.
[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2720-2721.
[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2721.
[111] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2721-2722.
[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2722.
[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2722-2723.
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2723-2724.
[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2724.
[116] Ahmed b. Hanbel : Avf b. Mâlik (R.A.)den, isnad-i ceyyid ile..
[117] Ahmed b. Hanbel : 2/104
[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2727.
[119] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2728-2730.
[120] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2730.
[121] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2730-2731.
[122] Geniş bilgi için bak : Kamus-zerre maddesine ve ayrıca Rağıb'ın el-Müf redatına..
[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2731-2732.
[124] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2732.
[125] Taberânî - Hafız Bezzar : Saîd'den mürselen rivayet etmişlerdir.
[126] Tirmizî/zühd : 53- Ahmed: 5/229, 239, 328, 341, 342, 343
[127] Müslim/birr: 38- Tirmizî/zühd: 53- Dâremî/rikak: 44- Ahmed: 2/237, 328, 338, 370, 533, 535- 3/87- 4/128, 386
[128] Sahîh-i Buharı : Ebû Hüreyre (R.A.)den
[129] Sahîh-i Buharî: Ebû Saîd el-Hudrî (R.A.)den
[130] Sahîh-i Buharî - Sahîh-i Müslim; Ebû Hüreyre (R.A.)den
[131] İbn Cerîr Taberî
[132] îbn Cerîr Taberî
[133] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2735-2736.
[134] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2736-2737.
[135] îbn Cerîr Taberî - îbn Kesîr : 2/423
[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2737-2738.
[137] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2738.
[138] Bakara sûresi: 429
[139] Münafikun sûresi : 8
[140] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2740-2741.
[141] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2741.
[142] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2742.
[143] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2742-2743.
[144] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2744.
[145] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2745-2748.
[146] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2748.
[147] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2751-2754.
[148] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2754.
[149] Bilgi için bak: Tefsîr-i tbn Kesir: 2/427, 428
[150] Geniş bilgi için bak : Lübabu't-te'vîl : 2/305
[151] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2756-2757.
[152] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2757-2758.
[153] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2759.
[154] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2759-2760.
[155] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2760-2761.
[156] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2761.
[157] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2761-2762.
[158] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2762-2763.
[159] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2763.
[160] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/ 2764-2765.
[161] Tevrat-Tesniye : 18/18,
[162] Tevrat-îşaya : 42/1-4
[163] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2765-2767.
[164] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2767.
[165] Ibn Kesîr : 2/432 - Lübabu't-te'vîl: 2/310
[166] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2769.
[167] Bernaba İncin : 147/10-15
[168] Bernaba İncil'i.: 146/2-3
[169] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2770.
[170] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2771.
[171] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2771
[172] Müslim/imân : 271- Ahmed : 3/334
[173] Buharî/tevhîd : 15, 22, 28, 55, bed'-i halk : 1- Müsllm/tcvbe: 14, 16- Tir-mizî/daavat: 99- tbn Mâce/mukaddeme : 13, zühd: 35- Ahmec" 2/242, 258, 260, 313, 358, 381, 397, 433, 466
[174] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2773-2774.
[175] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2774-2775.
[176] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2775-2776.
[177] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2776.
[178] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2777.
[179] Fazla bilgi için bak : el-Müfredat Fî-Garibi'1-Kur'ân : 274
Fazla bilgi için bak : el-Müfredat Fî-Garibi'1-Kur'ân : 274
[180] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2777-2778.
[181] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2778.
[182] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2779-2780.
[183] Hafız tbn Asâkir : Enes B. Mâlik, (R.A.)den
[184] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2782-2783.
[185] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2783-2784.
[186] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2784.
[187] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2785.
[188] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2786.
İslami Okul Okulların En Önemlisi