Yunus Suresi - Kuran - 010Yunus - 11. Sayfa
YUNUS SURESİ
Mekkede nazil olmuştur yüzdokuz âyettir.
Bu sure; doksansekizinci ayetinde Yunus (a.s.)'m adı geçtiği için "Yunus suresi" diye isimlendirilmiştir. Yoksa Yunus (a.s.)'dan bahsetmemektedir.Eşyaya isim verirken güzel isimler bulunur. Yaratılmışın tamamı Allah'a ait olduğundan Allah'ın yarattıklarına isim verirken Allah'ın razi olacağı isimler veriniz.
Çocuklarınıza, köy, şehir, kasaba, mahalle, sokak, çarşı, meydan, dağ, ova, v.s. herşeye güzel isimler veriniz.[1]
1- Elif-Lam-Ra. İşte bu Hakim kitabın ayetleridir.
Bu kitabın hakim olduğuna bizler şahidlik yaparız. "Hakim" muhkem, yani sağlam ve hikmetli manasınadır.
"Muhkem bina" veya "Muhkem kale" dediğimizde dışardan düşmanın girmesini engelleyen sağlam bina veya sağlam kale kasdedilir. İşte bu Kur'anın ayetleride hakimdir, hikmetlidir. Muhkemdir. Bindördyüz seneden beri kafirler ona batıl sözler karıştırıp tahrif etmek için gayret göstermişler ama bir tek harf ilave edememişler ve bir tek harf eksiltememişlerdir.
Hakiki inci tanelerinden meydana gelen teşbihin içine, sun'i inci karıştırıldığında ehli hemen anlar. Aslında burada Allanın ayetleri hakiki, tabii incidir. Anlayan gözlerde önemli iyi bir kalb ve iyi bir kulak Allah kelamının yerine konulmak istenen sözle Allah kelamının farkını farkeder.
Bizler bindörtyüz senedir aşılamayan, aşınmayan, aşındırılamayan bu hakim kitabın ayetlerine iyi sarılır ve onun koruma alanına girersek bizide kafirler aşamaz ve aşındıramaz. İçimize girip hastalandıramaz.
Bu manası gayet muhkem zamanla aşınmayacak ayetlerle dolu kitabın ayetleridir. Hem hikmet doludur, hemde muhkemdir. Yani zaman içerisinde bu ayetin ahkamı bu Kur'anın ayetleri aşınmazda, aşılmazda öylesine hikmet dolu kitabın ayetleridir. Yani bir kısım insanların "Kur'an-ı Kerim 1400 sene evvel nazil olmuş, o günün şartları için gayet uygunmuş, insanlar birbirleriyle televizyon, telgraf, telsiz gibi ulaşım vasıtalarıyla, yakından iletişim sağlayamiyorlarmış. Belirli küçük bir havzada, küçük bir şehrin ihtiyaçları için Kur'an-ı Kerim yeterliymiş" gibi sözler söyleniyor. Allah (c.c.) bunların, böyle söyleyeceğini bildiği için Rab-bim, "işte bunlar hikmet dolu ve aynı zamanda zamanla aşınmayan ve aşılmayan muhkem kitabın ayetleridir" diyerek sureyi celileye başlıyor. Yani gönlünüzle iman ettiğiniz, bütün vücudunuzla emrini yerine getirmeye çalıştığınız bu kitaba güveniniz. Bu muhkemdir. Hakim olan Allah (c.c.) kelamı olması nedeniyle o da Hakimdir. Allah (c.c.) nasıl ki, zamanla kayıtlı değildir. Yani zaman onu eskitemez, zaman onun modası geçmiştir dedirtemez. Aynı şekilde Hakim olan Allah (c.c.)'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerimde Hakimdir.
Mekkeli müşrikler peygambere hayret ediyorlar. Yahu Allah insanlara peygamber gönderecekse, böyle bir yetimi mi seçmiş bizim aramızdan? Yani seçecek adam mı bulamamış. Abdülmuttalibin yanında yetişmiş, sonra Ebu Talibin yanında yetişmiş bir yetim, malı mülkü yok, arkası yok. Yani böylesine fakir ve yetim bir insanımı seçmiş bizim aramızdan diye adamlar hayrette kalıyorlar. Allah (c.c.) de bunu bize haber veriyor.[2]
2- insanları uyar, iman edenleri Rableri katında yüksek mertebe ile müjdele diye onlardan bir adama vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, kafirler "şüphesiz bu apaçık bir sihirbazdır" dediler.
Yani peygamber (s.a.v.)'ın olayını izah edemiyorlar. Yahu bu adam peygamber olsa bunu değil bizi seçmesi gerekirdi. Biz Mekke'nin soylu insanlarıyız, parlamenterleriyiz veya babalarıyız. Bizi niye seçmiyorda böylesine bir yetimi seçiyor diye hayret ediyorlar. Birde onun getirdiği ayetler karşısında hayrette kalıyorlar. Öyle bir şey ki o ayetler insanlara okununca bakıyorlarki, çocuk iman etmiş, gencecik delikanlı onyedisin-
de, onsekizinde iman etmiş. Babasından, annesinden ayrılmış. Veya babası iman etmiş, çocuklarını iman etmek, üzere davet edip duruyor. Evin içerisinde cedelleşme bağlamış, karısı müslüman olmuş, kocasını müslüman etmeye uğraşıyor, veya kocası müslüman olmuş, hanımını müslüman etmek için uğraşıyor.
Yani Mekke'nin evlerinde böylesine İslamla küfrün bir mücadelesi var. Mekke'li müşriklerin akıllarının almadığı da burası. Bu adamı biz hafife alıyoruz ama söylediğide insanların arasını açıyor. Karıyla kocanın arasını, babayla yavrusunun, anayla yavrusunun arasını açıyor. Öyle ise bu bir sihirbazdır diyorlar.
Muhterem okurlar, tarih boyunca insanların, müslümanları yıpratma konusunda geliştirdikleri metodlar hiç değişmemiştir. Hani tarih içersinde Yusuf (a.s.)'ı zindana atmışlar. İbrahim (a.s.)'ı yerinden yurdundan etmişler, ateşe atmışlar. Musa (a.s.)'ı yerinden yurdundan etmişler, çeşitli işkencelere tabii tutmuşlar, çeşitli peygamberleride şehit etmişler. Ayrıca başarılı olamadıkları takdirde de "bu adam bir delidir" deyivermişler. Veya "bu adam sihirbazdır" demek suretiyle peygamberlerin etkisini hafifletme tarafına gidi vermişlerdir.
Günümüzdeki kafirlerde onlardan pek geri değiller. Ama şu anda dünyanın en soylu milleti olduğunu kabul eden vede iddia eden ve bunu kabul ettirmek için bütün baskı unsunlarını kullanan devletler, kendi ırklarının dışında bir ırktan yüce, soylu, kahraman, ilim adamı, sanatkar insanın çıkmayacağına inandıklarından dolayıdır ki onlarda diyorlar: "bütün dünyayı etkileyen bu insan araptan mı gelmesi lazımdı? Bizden gelmesi gerekirdi. Batı ırkından gelmesi gerekirdi" diye adamların iddiaları var.
Türkiyede de bir kısım imansızlarında buna benzer sözleri var. Peygamber niye Türklerden gelmedi? Peki peygamber Türklerden gelseydi ne yapacaktın, iman mı edecektin sen? Allah (c.c.) bir ayet-i kerimesinde kimden, kimi göndereceğini seçmekte hür olduğunu ifade ediyor. "Allah dilediğini seçer" diyor. Allah (c.c.) insanların aralarında beyazla siyah renkle bilmem neyle de ayırım yapmaya gitme haklarının olmadığını, çünkü hepsinin Adem'den, Adem'inde topraktan yaratıldığını peygamber efendimiz (s.a.v.) haber veriyor. Öyle ise insanların birbirine karşı üstünlük sağlayabilmeleri Allah'ın hukukuna saygılı olmakla mümkündür.[3]
3- Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arş üzerine istiva eden ve bütün işleri düzenleyen Allah'dır. Hiçbir kimse şefaat edemez, ancak onun izninden sonra (şefaat eder). İşte bu AHah'dır sizin Rabbiniz. O halde ona kulluk yapınız. Artık düşünmezmisiniz?
Mekkeli müşrikler saltanatlarının ellerinden gideceğinden korkuyorlar. Yani Muhammed güçlenecek, kuvvetlenecek bu ayetleri uygulama sahasına koyacak, o zaman biz otoriteden uzaklaşacağız, devlet makamından uzaklaşacağız. Bizim çıkarlarımız yok olacak. Zalimler olarak mazlumları sömüremeyeceğiz, gasp edemeyeceğiz, çıkarlarımız zedelenecek diye karşı duruyorlar.
Ve şöyle bir mantık geliştirmişler ki, günümüzde Türkiye'de de bu bazı felsefe kitaplarında okutulur. Eskiden beri gelmiş bir mantık. Yani inkarcılarda kendi inkarlarını bir zemine oturtuyorlar. Ve diyorlarki; "Evet Allah var. Allah'ı kabul ediyoruz. Allah yeri ve göğü yaratmıştır. Ama ondan sonra bütün işleri evirip çevirmeyi bize bırakmıştır" diyorlar. Eski Yunandan devam edip gelen inkarcıların felsefesi bu. "Allah yeri ve göğü yaratır. Ama insanların yönetim işini ise insanlara bırakır" demişler. Aynısı Mekkeli müşriklerde de var.
Ama Allah (c.c.) onlara cevap olarak ta "Allah altı günde yeri ve gökleri yaratmıştır ve işleride O idare etmektedir." Nasılki kanımızın akışını o sağlıyor. Gözümüzün bakışım, saçımızın uzamasını, tırnağımızın uzamasını O sağlıyor ki vücudumuzda kaç hücrenin olduğunu, şu anda ilim adamları toplansalarda sayabildikleri yok. Bütün bunların nasıl evirip çevrildiği konusunda belirli kanunlar tespit ediyorlar, ama binde birine ulaşıldığı yok.
Bütün bunları çeviren Allah (c.c.) diyor ki, madem ki bunları çok düzenli devam ettiriyorum, ben sizin birbirinizle olan münasebetleriniz konusunda da kanunlarımı indirdim. Onlara ibadet edecek ve onları yürürlükte kılacaksınız diyor. Mehmet akif merhum Rabbimizin yarattıkları karşısında insanlığın keşfettiklerinin cılızlığını ne güzel anlatıyor:
Ulum'i şahikadan fışkıran süîun'i ziya Dayandı göklere lakin yetişmiyor hala,
Bülend nüsha'i icadın ilk sahifesine. Bu ilk sahife müebbed zalam içinde yine!
Birisinde zorunlu olarak Allah (c.c.) kanunları geçerli tabiatta. Ama insanlara hür iradesini vermiş, demiş ki: Kendi aranızdaki münasebetlerinizde, benim şu indirdiğim hukuku uygulayacaksınız. Uygulamama hakkınız yok, ama böyle bir serbestliğiniz var. Uyguladığınız takdirde bu dünyada devlete ve izzete, ahirette de cennete kavuşursunuz diye de müjde vermiştir.
O Allah yeri ve göğü yaratandır. "Altı günde" derken, bizim bildiğimiz günlerdenmidir? Kur'an-ı Kerimde çeşitli yerlerde Allah katında birgün, "sizin bildiğiniz bin güne bedeldir". Bir başka yerde de "birgün elli bin güne bedeldir," diye çeşitli yerlerde ayet-i kerimeler gelmiş.[4]
Onun için alimlerimiz şöyle diyorlar: Gün dediğimiz şey, bizim bildiğimiz güneşin doğumu, batımı ve ayla bilinen gündür. Yani ay ve güneşe göre hesabım yaptığımız yirmidört saate bir gün diyoruz biz. Peki ama yer ve gök yaratılmadan önce gün olmadığına göre, burada bahsedilen gün bizim bildiğimiz günlerden değildir demişler.
Yasin suresinin son ayet-i kerimelerinde "Allah birşeyin olmasını istediğinde ol der. O da oluverir" der. Yani altı kademede yaratılmasının da bir çok hikmetleri vardır. Biz onları şu anda bilmekten adz durumdayız. Belki ilerde bazı açıklamalar getirilebilir,
"Allah katında Allah'ın izni olmadan şefaat edecek kimsede yoktur," Ayet-i kerimede Allah'ın izni olmadan şefaat edecek kimse yoktur diyor. Peygamberler şefaat ederler ama onlara şefaat iznini Allah (c.c.) verecektir. Allah (c.c.) şefaat izni vermeden hiç kimsenin diğerine şefaat etme hakkı yoktur.
Şu günümüzde de kullandığımız "aracı" tabiride bu kelimenin karşılığıdır. Hani bazı yerlerde işlerin iyi gitmesi için bir adam aracılık yapıverir. Aracı Rabbim katında yoktur. Bu dünyada iken bütün pislikleri işler, ama parası, ama dayısı vasıtasıyla adam bu dünyada cezalandırılmadan gidebilir. Rabbim o tip zalimlere söylüyor şimdi "Allah'ın izni olmadan Allah katında kimsenin şefaatçisi olmayacak, kimsenin aracısı olmayacak. Bu dünyada paranızla, dayınızla birçok kabaharlarınızı, zulümlerinizi, günahlarınızı, işkencelerinizi kapatabilirsiniz ama, Allah katında bunların kapatılması mümkün olmayacaktır.
Ancak izin verdiği kişiler şefaat edecektir. Peygamber efendimizde buyurmuştur. "Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahibi olanlarınadır."[5] Yani ümmetimedir diyor. O Raşule ümmet olanlara peygamber şefaat edecektir. O Rasule ümmet olmayanlara ise şefaat etmeyecektir.
Hergün ayet-el kürside de okuyorsunuz.[6] "Onun izni olmadan kim şefaat edecekmiş?" diyor. Yani Rabbimin izni olmadan kimse şefaat edemez. Peygamberlerin şefaat etme hakkı vardır. Rabbim verecektir o izni. Salih insanları, ameli iyi olan insanları, Rabbe yakın insanların şefaat edebileceğine dâir hadisi şerifler vardır, Ancak şahıs olarak, "şu adam şefaat edecektir" dememiz mümkün değil. Yani benim şeyhim bana şefaat edecektir. Onu demeyin. Çünkü Şeyhimizinde imansız gitme ihtimali olabilir. Onun için hiçbir insan hakkında peygamberler hariç, peygamber (s.a.v.) efendimizin bildirdiği insanlar hariç şahıs olarak Ali efendi, Veli efendi, Osman efendi bilmem ne efendi bana şefaat eder demeyin.
Şöyle diyelim: "Ya Rabbi şefaat izni verdiğin insanların şefaatinden bizleri mahrum etme." diye dua edersek, inşaallah onların şefaatine nail oluruz. Onların şefaatine nail olabilmek için tabiiki onlarla tanışmak gerekir.
Ömrünü Kur'an-ı Kerim okutmakla geçiren çok değerli bir hafızımızın yanma Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yatarken gittim. Tamşmazdık, kendisini Kur'an-ı Kerime olan hizmetinden dolayı severdim. Yanma vardım, çok zor konuşuyordu. Dedim ki: "Efendim sizin gönlünüzü hoş etmek için gelmedim. Siz beni tanımazsınız. Ancak Mevlana Cami diyor ki: (Baharistan" isimli kitabında) "Ahirette kişinin günahı ile sevabı denk olursa melekler birbirlerine sorarlarmış -Allah (c.c.) talimatıyla tabii ki-sorun bakalım yeryüzünde filan zatı tanırmıydı o. Yani yeryüzündeyken onun çağında yaşayan, çok değerli hizmetleri olan insanı tanırmıydı o. Eğer tanırsa o adama sorarlar, yani o iyi hizmetleri olan zata sorarlarmış. "Sen bunu tanıyormusun?" derlermiş. O da "tanıyorum" derse, bu günahlarınızı es geçermiş ve hadi cennete doğru git dermiş." Dedimki bak: "Benim günahım çok, öbür dünyada o aralıklarda dolaşırken sana soracak olurlarsa "bu adamı tanıyormuydun" derlerse tanımamazhktan gelme haa...." dedim. Çok hoşuna gitti, gülümsedi. Allah rahmet etsin birkaç gün sonrada vefat etti. Çok güzel hizmetleri vardı. Onun için çağımızda" dinimize hizmet eden insanlarla beraber olmaya gayret edelim.
"İşte "sizin Rabbiniz." İşte sizi yaratan, işte sizi büyüten bu Allah (c.c.) dür. Öyle ise "Yalnız ona kulluk yapın." Yahu sizi yaratan, sizi büyüten Allah (c.c.) dururken niye onun dışında onun yarattıklarına ibadet edersiniz.
İbadeti daha önce tefsir derslerime devam edenler bilirler. "İbadet" yalnız namaz kılmak, oruç tutmak manasına gelmiyor. Namaz ve orucumuz ibadettir, haccımız ibadettir Ancak altıbin küsur ayetten bir kaçıdır
bunlar. Onun dışında ibadet Allanın (c.c.) emrettiklerim yerine getirmek yasaklarından kaçınmak. Yani hukuk olarak, kanun olarak doğrudan doğruya Allahm (c.c.) kitabını kabul etmektir.
Rabbimde diyor ki: İşte bu Allah'tır sizin Rabbiniz. Yani sizi besleyip büyüten O. Öyle ise "Ona itaat ediniz" onun yasaklarından kaçınınız. Onun dışında başka adamların emirlerini tutup yasaklarından kaçınma tarafına gidipte, Rabbinize isyan etmeyiniz. "Nasihat almazmısınız?" Öğüt almazmısmız? diyor Allah (c.c).[7]
4- Hepinizin dönüşü O'nadır. Bu Allah'ın gerçek va'didir. Şüphesiz o önce yaratır, sonra iman edip ameli salih işleyenleri adaletle mükafatlandırmak için onu (ahirete) döndürür. Kafirlere gelince onlar için küfürlerinden dolayı kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.
Hepinizin varacağı yer odur. Yani bu dünyada emirlerini tuttuğunuz, yolundan gittiğiniz adamlarda ölecek sizde öleceksiniz. Onunla beraber yürüyeceksiniz Rabbinizin huzuruna. Öyle ise bu kafirlerin emirlerini tutmayın. Allah aşkına tutmayın. Bu heriflerin emirlerini değil Allah (c.c.) 'in emirlerini tutun. Ondan geldik ona dönüyoruz.
Yani yaradılış onun tarafından başlatılmıştır. Hani günümüzde bir kısım insanlar varya efendim tesadüfen bir yerde büyük bir patlama oluvermiş, gazlar haline dönüşüyermişmiş, sonra gaz döne döne dünya oluvermiş. Kimsenin müdahalesi yokmuş. Gökyüzünde de böyle yıldızlar oldukları yerde dönü dönüvermişler. Yıldızlar oluvermişler.
Tabi batıdaki adam bu kadar demiyor. Bu kadar basit söylemiyor. O da kendince büyük izahlar getiriyor. Kendince bundan ilerisine benim aklım ermiyor diyor. Türkiye'deki inkarcı adam gibi değil. Adam inkarında yine bir açık kapı bırakıyor. Diyorki "bak ben ilim olarak şuraya kadar geldim, atomu parçaladım, maddeyi yok ettim ama enerjiye dönüştü. Korkunç bir şey"diyor. Böyle hatırınıza hayalinize gelmedik bir şey benim aklım burada dura kaldı diyor.
O yine imansızlıktan imana açık bir kapı bırakıyor. Ama beri tarafta tesadüfen oldu. Oysa tesadüfen bu güne kadar birşey oldu mu? Bugüne kadar gördün mü? Yani şöyle bir mermerin üzerinde durup dururken gülün biri çıkıvermiş. Böyle bir şey olmuş mu? Derken maymundan bir insan gelivermiş. Böyle bir tesadüf olmuşmu? Yok, olmamış.
Öyle ise bütün bunlar bir düzen içerisinde devam ediyorsa, bunları böyle ince eleyip sık dokuyan böyle bir yaradan vardır. Gel bunu kabul edelim, deyince "benim böyle derin düşünmeye zamanım yok, fazla düşünmeye gerek yok" deyip, adam geçinip gidiyor. Hayvanlar gibi demiyoruz, çünkü hayvanlar; biraz daha kendi yaratılış gayeleri doğrultusunda hizmetlerini yapıyorlar.[8]
5- Güneşi ışık, ayı nur yapan, senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye ona menziller takdir eden O'dur. Allah bunları bir hakikat île yaratmıştır. Bilen bir kavim için ayetleri açıklıyor.
"Nur'u" şöyle tarif etmişler; Nur'un parlaklıkta dereceleri vardır. Mesela güneş doğmadan önce şafak açıyor, ortalık biraz ağanyor. Biraz daha yükseliyor, o güneşin nurudur derler. Her tarafta bir parlaklık var. Derken güneşin ışığı suya doğuyor. Oradan duvarınıza yansıyor, o da bir nurdur. Veya kendisi doğrudan vuruyor. Duvarda gördüğünüz ışıkta bir nurdur diyorlar ama, güneşin kendisindeki ziyadır. Yani güneşin ziyası deniliyor.
Allah (c.c.) "Güneşi ziya yaptı. Ayı da nur yaptı" diyor. Ayın ışığını güneşten aldığı açıklandı. Yani Güneşin kendi zatında ışık vardır. Ziya vardır. Ama ayınkisi ise ondan yansımış bir nurdur diye açıklamalar getirmişler.
Yani bu ayet,i kerimeyle bugünün insanlarının vardığı neticeye alimlerimiz daha önceden varmışlar, tefsirlerine yazmışlar. Allah güneşi ziya ve kameri de nur yaptı, ve onlara Ay ile güneşe menziller (yani ayın yörüngesinde uğradığı yerler) takdir etti. Bununla senenin aylarını ve günlerini hesap edersiniz ve hesabınızı tam tutabilesiniz diye.
Muhterem okuyucu çok basit gelir ama bizim bütün yaptığımız işler bir hesaba dayanır. Yani adam meyve mi, elma mı yetiştirecek, sebze mi yetiştirecek, hesabı bilmek mecburiyetindedir. Eylül ayında tohum atacağız. Yahutta Ekim ayında tohum atacağız. Filan ayda süreceğiz, filan ayda hasılatı kaldıracağız. Ama bütün bu yiyecek, içecek, giyecek gibi her-şeyimiz hesaba dayalı ve teknolojideki hesap bizim anamızın, babamızın hesabından daha hassas saniyelerle değil saliselerle yapıyorlar işi. Koşucuların ve sporcuların bütün yaptıkları iş saliselerle yürütülüyor.Yani bütün kainatta bizim çıkarımıza olan her şey hesab üzerine dayalıdır.
Allah (c.c); Aya ve güneşe menziller takdir ettiğini buyuruyor. Bununda hikmeti bizim aylan günleri hesap yapabilmemiz, hesabımızı doğru tutabilmemiz içindir. Şimdi biz vakitlerimizi ayarlayabilmemiz için saate bakıyoruz. Bu saatlerimizde aya veya güneşe ayarlıdır. Bizim saatlerimiz bozuluyor. Ama Allah'ın (c.c.) akrep gibi duran güneşi, yelkovan gibi dönen ayı hiç bozulmadan devam ediyor. Öyle olunca Allah (c.c.) bizim için nimet olarak bir ayın ve güneşin ışığı ve ısısı özellikle güneşin ısısı ve ışığı, ayın ışığı yalnız bunlarla kalmamış faydaları yeryüzünde bütün ekonomimizin, sanayiimizin, siyasetimizin bütün varlığımızın evlenmemizin, boşanmamızın, ölmemizin, kalmamızın hesabını ay ve güneş , akreple yelkovanı üzerine oturtuyoruz. Öyle ise nimetlerin en büyüğündendir.
"Hesapsız adam" diyoruz. Yani hesabını kitabını bilmemek o adam için ayıptır değil mi? Öyle ise bütün hesapların temelinde de dakikalar, saatler, günler, aylar vardır. Teknolojinin temelinde de o vardır, siyasetin temelinde de o vardır.
Ayrıca bunların menzilleride insanların üzerinde etkilidir. Ayın yeni halinde iken doğan eski halinde iken doğan insanlar üzerinde etki meydana getiriyor. Köyde kalanlar bilirler. Ayın eskisinde ağaç kesmezler. Evine ağaç lazımdır. Hicri ayların 15'inden sonra kesmezler. Çünkü ağaç kurtlanır derler. İnsanlarda da ekzaması olanlar iyi bilirler. Onlarında ayın durumuna göre azdığı veya yavaşladığı dönemleri olduğunu doktorlarımız söyleyiveriyorîar. Denizlerdeki med ve cezir gibi vücudumuzda da etkisi vardır.
Bütün bu etkiyi yaratan sebepleri de ısısını da, ışığını da yaratan Allah (c.c). Hani ziyada hem ışık vardır, hem ısı vardır. Nurda ise ışık vardır ısı yoktur derler. Güneşi ziya yapmış, ayı da nur yapmış Allah (c.c).
Yeryüzünün ısıtılması için Allah (c.c.) güneşin yakıtının tedarikini dünya insanına bırakıverseydi ne olurdu halimiz? Bütün dünyayı atıversiniz güneşe sobanın içine atılan bir yaprak gazeli kadar dayanır. Öyle ise Allah'a hamd etmek, ona itaat etmek, onun dışında bütün hüküm koyan insanları yıkmaktan başka çıkar yolumuz yoktur.
Allah, bütün bunları hak üzere yaratmıştır. Gerçek olarak yaratmıştır
ve hiçbir şeyi boş olarak yaratmamıştır. Al-i İmran suresinde tefsiri geçmişti. "Ya Rabbi sen boş birşey yaratmadın"[9] Burada da bunları bir hak üzere yaratmıştır, boş yaratmamıştır. Allah bu ayetlerini bilenler için açıklar diyor. İlim sahipleri için Allah ayetlerini açıklar diyor. Allah'ın hem Kur'an ayetlerini anlamak için, hemde tabii ayetlerini anlamak için ilme ihtiyaç var.
Kitap okumaya başlıyorsunuz, Allah (c.c.)'ın kelamını okumaya başlıyorsunuz. Öyle ise onu ciddiye almalıdır. İmam-ı Malik (r.a.) peygamber efendimizin hadislerini okuturken tertemiz elbiselerini giyinir, güzel kokularını sürünür, andan sonra talebelerinin yanına çıkar, hadis-i şerif dersini öyle başlatırdı. Onun içindir ki 1200 seneden beri binlerce insan ona rahmetle dua okumaktadır. Okuduğu ve okuttuğu hadise önem verdiğinden dolayı. Bizde Allah'ın kelamına önem verirsek oda manasını bize açacaktır. Evimize getirdiğimiz geline siz önem verirseniz, yüzünü, duvağını açarsanız size gülümseyecektir. Ama duvağını açmayacak olarsamz o da size gülümsemeyecektir. İşte Allah'ın kelamını açar ona önem verirsek, o da manasını bize açacaktır.[10]
6- Gece ile gündüzün ihtilafında, Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında sakınan kavim için ayetler vardır.
Kolumuzdaki saate bile hakim olamıyoruz. Bir dakika ileri gidiyor, beş dakika geri kalıyor. Böylece zamanlarımızın ayarında bizi şaşkınlığa düşürüyor. Allah (c.c.) akrep ve yelkovan gibi gökyüzüne asıverdiği güneşle, ay; dünyanın kuruluşundan bugüne kadar bir saniye ileri gitmemiş, bir saniye geri kalmamıştır. Bunların ard arda gelmeleri ve birinin gelmesiyle öbürünün gitmesi ve dünya üzerinde bir denge sağlamaları Al-lah'ın(c.c) ayetlerindendir. Ayet, "birşeyin varlığına işaret eden" demektir. Hani yol boylarında Mekke'ye giden yolu ve kilometresini gösteren işaret levhaları vardır ya, işte tabiatta gördüğünüz, duyduğunuz, dokunduğunuz, hissettiğiniz her şeyde Allah (c.c.)'ın varlığına ve de birliğine işaret levhalarıdır ve ayettirler. Yerde ve gökte gördüğümüz herşey, tuttuğumuz herşey onun için bir delildir.[11]
7- Bize kavuşmayı ümit etmeyen, alçak bir hayata razı olup onunla tatmin olan ve ayetlerimizden gafil olanlar..[12]
8- İşte onların kazandıklarından dolayı sığınakları ateştir.
Onlar dünyada yapmış oldukları günah ve küfür nedeniyle yollarının cehennem olduğunu Allah (c.c.) bize haber veriyor. Ahireti inkar tarihte olduğu gibi günümüzde de bulunmaktadır. Bunlar bu dünya hayatına razı olan ve bununla huzur bulmaya çalışan insanlardır. Aslında gönüllerinin en derin yerinde ahiret endişesi de yatmaktadır. Ancak ahiret inancı bu dünyadaki çıkarlarını engelleyeceğinden ve bu insanların haram lokmalarını boğazlarında bırakacağından, Ahirete imanı terk tarafını tercih etmişlerdir.
Düşünmemeyi ve okumamayı ve bu konunun konuşulmamasını arzu etmektedirler. Çünkü lüks salonlarında, haram lokmaları boğazlarına indirirken, ahiret sahnelerinin en tatlı haram lokmalarını acıya çevireceğini bildiklerinden dolayıdırki ahireti inkar tarafına gidiveriyorlar. Bu konuda da kendilerine göre bir mantık geliştiriyorlar. "Giden gelmiş mi? Gelipte haber vermiş mi?" gibi basit sorularla kendi imansızlıklarını güçlendirmeye çalışıyorlar. Aynı soru kendilerine de sorulabilir: "Peki giden geldi de size haber mi verdi? Gitti biride ahiret denilen şeyin olmadığını habermi verdi?" diye bizde aynısını sorarız.
Bunun yanında yeryüzünde görmekte olduğumuz; bütün çiçekler, ağaçlar, sebzeler ve meyveler ahiretin olduğunu bize göstermektedirler. Çünkü onlar bahar mevsiminde dünyaya geliyorlar. Güz mevsiminde ölüyorlar. Kardan kefenlere bürünüyorlar ve toprağa gömülüyorlar. Sonrada baharda yeniden İsrafilin Sur'u gibi bir bahar rüzganyla yeniden başak veriyorlar ve dünyaya yeniden geliveriyorlar. Bunlarda bize gösteriyor ki Allah (c.c.) insanları da İsrafilin Sur'uyla birgün mahşerde diriltecektir.
Ahirete inanmayan insanlar mevsimlik böcekler gibidir. Ağustos ayında dünyaya gelen böceklere "yahu bekleyin ilerde kış vardır, onun ilerisinde de bahar vardır" denilse hayatında hiç bahar ve kışı görmeyen bu sinekler bunu inkar tarafına gidebilecekleri gibi, ahireti görmeyen bu insanlarda ahireti inkar tarafına gideceklerdir. Allah (c.c.) mü'minlere haber veriyor:[13]
9- Şüphesiz iman edip ameli salih işleyenlere imanları sebebiyle Rableri onları altından ırmaklar akan naim cennetlerine ulaştırır.[14]
10- Onların oradaki duası: "Allah'ım sen bütün eksikliklerden münezzehsin" (sözüdür). Sıhhat ve afiyet dilekleri: "Selam"dır. Dualarının sonu ise: "Hamd alemlerin Rabbinedir." (sözüdür).
Orada o cennetler alemindeki mü'minlerin duaları "Sübhanekellahümme" dir. Yani "Ey Allah'ım seni teşbih ve tenzih ederiz." derler ve orada kendi aralarında konuşmaları da, sağlık temennileri de "Selâm" kelimesidir. Selam kelimesini bu dünyada çok söyleyenler, Esmaiil Hüsnası olan Allah (c.c.)'ın (Darüs Selam) diye isimlendirdiği cennetine gireceklerdir. Duaların sonunda da "Elhamdülillahi Rabbil alemin" diyeceklerdir. Yani dünyada beş vakit namazında kırk defa "Elhamdülillahi Rabbil alemiyn" diyenler alemlerin Rabbine hamd olsun ki Allah (c.c.) vaad ettiğinin de ötesinde bize rahmetinden azıcık ibadetlerimizin karşılığı olarak çok büyük nimetler vermiştir diye Allah'a hamdü senalar edeceklerdir.
Gönüller arasındaki sevgi, gözle görülmeyen bir şeydir. Gözle görülmeyen bir sevginin bir insandan diğer insana nakledilmesi, yine gözle görülmeyen bir şeyle olmalıdır. Yani bir vasıta ile olmalıdır ki, o da gönüller arasındaki "selam" kelimesidir. "Selam" Allanın (c.c.) Esma-ı Hüsnasındandır.
Haşr suresinin son ayetinde bildirildiği gibi Allah (c.c.)'m Esmaül Hüsnasındandir. Mü'minleri İslama sokan onları dünyada selamette kılan ve Ahirette de onları "Darüs Selam"ma ulaştıran Allanın (c.c.) ismidir. Birgün akşama kadar eğer bin kişiye selam verirseniz, Allah (c.c.)'rn isminide bin defa zikr etmiş olursunuz. Ayrıca karşı tarafa selametler dilemiş olursunuz. İnsanlar arasındaki kini nefreti yok edebilecek en iyi ilaç selam vermekdir. En fazla küs olduğunuz bir insana bir defa selam veriu niz. Belki sizin selamınızı almayacaktır. Ama ikinci defa selam verdiğinizde biraz gönlü yumuşamış olacaktır. Üçüncü selamınızda size doğru
gönülsüz de olsa selamınızı alacak, dördüncüsünde ise kucaklaşmayı sağlayacaktır bu selam. Onun içindirki Allah (c.c.) bir başka ayet-i kerimesinde: "Bir selamla selaml andığın iz zaman, size biri selam verdiği zaman siz, onun selamından daha güzel bir şekilde veya aynı ile selamını alınız" diyor.[15]
Selam vermenin usulü hadisi şerifte de bize bildirilmiştir. Küçüğün büyüğe selam vermesi gerektiğini, yürüyenin oturana selam vermesi gerektiğini, vasıtalının vasıtasıza selam vermesi gerektiğini, Peygamber efendimiz bilâirmiş.[16] Kadınlar, erkekler birbirlerine aralarında selam verebileceklerini peygamber efendimiz (s.a.v.)'in kendi hayatındaki tatbikatından da ayrıca öğrenmekteyiz.
Selam da bir kelimedir. Kelimeler toprağa düşen bir tohum gibidirler ama tohum gibi çürümezler. Bazen anında çiçeklenirler, bazende elli sene gönülde durur, elli sene sonra meyve verirler. Ud'un tellerinden daha fazla akorda muhtaçdır sözlerimiz. Kendimizi ayarlarken karşımıza hayat vermeliyiz. Hani şairler birbirleriyle atışmaya başlamadan önce biri diğerine "ayak" veriyor. Mesela "gül" diyor, gül üzerinden başlıyor şiir. Ona ayak tabir ediliyor. Ayak vermemiz gerekiyor. Dostçamıyız, düşmancamıyız, hayırmıyız, şermiyiz. Sözlerimizden Önce bir elçinin varıp karşımazdakinin yüreğinde dostane bir ortam hazırlamalı. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuş. "Önce selam, sonra kelam"[17] Batılı bir yazar şöyle diyor: "Kim icad etti bilmiyorum ama dünyanın en büyük icadı selamdır" Öyle ya insanların yapmış oldukları arabalar, uçaklar, uydular her türlü teknolojik vasıtalar insan içindir. Selam ise bütün insanları birbirine bağlayan aralarındaki kini yok eden görülmez bir ilaçtır.
Yani evvela insanların gönlünü hoş eden bir ilaçtır. Gönlü hoş olmayan her tarafı sızım sızım sızlayan bir insanı dünyanın en konforlu bir vasıtasına bindirseniz ağrısını dindiremezsiniz. İçi kinle, düşmanlıkla dolu bir insan dünyanın en lüks köşkünde yaşasa rahat edemez, öyle ise onun evvela gönlü tedavi edilmelidir. Selam olan Allah (c.c.)'m İslamı gönlüne girmeli ve selamla o insan tedavi edilmelidir. Kelamdan önce selamı tavsiye eden peygamberin hadisi şerifinde, "Tokalaşmak kini yok eder, hediyeleşmek düşmanlığı giderir" diyor.[18] insanlar birbirine selamdan sonra efendimiz (s.a.v.)'m hadisine uyarak ellerini uzatırlar ve dostça tokalaşırlar. Hani yine hadisi şerifte bildirdiğine göre "İki mü'min tokalaşırken onların tokalaşması güz mevsiminde ağaçlar üzerinden yapraklar döküldüğü gibi günahlarının dökülmesine sebeptir"[19] insanlar barışın sembolü olarak zeytin dalını kullanmışlardır ve eli tavsiye etmişlerdir. Yani elin, elle tokalaşmasını tavsiye etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.) elle tokalaşmayı bizzat kendisi
yapmıştır ve"Tokalaşın, tokalaşmak kini giderir, buyurmuş. Zeytin dalı toprağın ürünüdür. Elimiz kendi canımız ve kanımızın ürünüdür. Onun için elimizden daha güzel bir elçi yoktur, ve selamımızdan daha güzel bir elçimiz yoktur.[20]
11- Eğer insanların hayrı acele istemeleri gibi Allah'da şerr'de acele etse idi, onların sürelerini bitiriverirdi. Bizimle kavuşmayı ümit etmeyenleri biz, azgınlıkları içinde bocalar halde bırakiveririz.
Yani kafirlerin küfründen dolayı Allah (c.c.) onları anında cezalandırmıyorsa onlara mühlet vermiş olmasındandır. Yoksa onlardan haberdar olmadığı anlamına gelmez. Onların bu dünyada cezası verilmezse, ahirette mutlak surette cezalan verilecektir. Devam eden ayet-i kerimede, insanların karakterine, hemen hemen herkeste bulunabilen, kafirde daha fazla görülen bir hastalığına dikkat çekiyor.[21]
12- İnsana bir zarar dokunduğunda yan yatarken, otururken veya ayakta iken bize dua eder. Ondan zararı kaldırdığımızda sanki ona dokunan sıkıntıya bizi çağırmamış gibi geçer gider. İşte müsriflere yaptıkları böyle süslü gösterildi.
Hani onulmaz bir hastalığa düşen, doktorlar tarafından ümit kesilen, sabahlara kadar ağrısı dindirilemeyen bir insan her yere baş vurduktan sonra ümidi kesilince, karanlık geceleri yaratan Allah (c.c.)'den başka dönecek kimseciğinin olmadığını görünce ona yöneliyor. Allah, Allah, Allah diye bağırıyor. Ama neticede birde bakıyorsunuz ki Allah onun belasını, musibetini ve acısını alıvermiş.
"Onun belasını ve musibetini onun zararını giderdiğimizde sanki ona birşey dokunmamış gibi bize olan ibadetinden, duasından vazgeçiverir. Yani Allahı (c.c.) yine unutur, günlük hayatına döner ve orada kendi hayatında kendince hayalını düzenlemeye devam ettirir. Bunu yaparkende kendine göre bir felsefe geliştirir tabii şeytanın yardımıyla, o yapmış oldukları işlerde, müsriflere yaptıkları işler güzel gösterildi" diyor Allah
(c.c). Yani her insan yaptığı işi kendisine göre bir felsefesini yapar. Yani kendisini tatmin edecek bir mantık temellerini bu konuda bulur. O temeller zayıf mı veya kuvvetli mi onun için önemli değil. Kendisini ikna edecek bir vesveseyi bir felsefeyi o icat eder, şeytan yardım eder. Allah (c.c.) de o istedikten sonra bu kanunları halk eder. Ama Allah (c.c.) geçmişten ibretli sahneler veriyor bize ve diyor ki.[22]
13- Andolsun biz zulmettikleri için, peygamberleri apaçık deliller getirdikleri halde iman etmedikleri için, biz sizden önce nice çağlar (da yaşayan nesiller)ı helak ettik. İşte biz suçlu kavmi böylece cezalandırırız.[23]
14- Sonra sizin nasıl yapacağınızı görmemiz için onlardan sonra yeryüzüne sizi halifeler yaptık.
Biz Halife kılınmışız zaman içersinde. Hz. Adem Allah'ın halifesi olarak yaratılmış ve onun çizgisinde devam eden bütün peygamberlerde yeryüzünde Allah'ın halifeleridir. Peygamberleri takip eden bütün mü'minlerde Allah (c.c.)'ın halifesidir. Halife kendisini seçen, kendisine o yetkiyi veren Allah (c.c.) adına yönetimi ele alan kişi demektir. Öyle ise biz Allah'ın (c.c.) koyduğu kurallar doğrultusunda, onun mülkünde, onun kullarına, onun kanunlarına uygun olarak insanları yönetmemiz için halife kılınmışız. Mümin her halinde fotoğraf çektiriyormuş gibi düzenli hareket etmelidir.[24]
15- Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda, bize kavuşmayı ümit etmeyenler "Bize bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir" dediler. Deki "Onu benim kendiliğimden değiştirmem benim için imkansızdır. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım."
Peygamber efendimiz (s.a.v.)'ın getirmiş olduğu ayet-i kerimeler, peygamberin kendisinden değil, Allah (c.c.) dandır. Bizim çıkarlarımızı en iyi bilen Allah (c.c.)'dir. Hangi şey bizim çıkarımızadır, hangisi zararınızadır.Onu da o, daha iyi bilmektedir. Onun içindir ki vermiş olduğu her emir ve indirmiş olduğu her yasak vede Kur'an-ı Kerimde bildirmiş olduğu her haber mutlak surette bizim lehimizedir.
O emirlere uyarak yasaklarından kaçınacak olursak iki dünyamızıda güzel eyleyeceğiz. İnsanların bazen kendilerinden bulduğu kaideler, kurallar vardır mutlu olabilmek için. Ama hayatımızda görüyoruz. Bir kısım insanlar mutlu olacağım diye kendine göre bir yol takip ediyor. Neticede bu dünyada bela ve musibetle karşı karşıya kalıveriyor. Bazen namusundan oluyor, hanımından, çoluğundan, çocuğundan oluyor. Malından, mülkünden oluyor. Hayatından bile oluveriyor. Yani kişiler kendi hayatlarının mutluluğunu kendilerinin koyduğu kurallar ve programlar içersinde yapmaya kalkarlarsa yarının ne getireceğini bilemediklerinden dolayı-dırki, bir çok bela ve musibetlerle de karşı karşıya kah veriyorlar.
Mekkeli müşrikler ayet-i kerimelerin gelmesiyle kendilerinin çıkarları zedeleniverince, o güne kadar yapmakta oldukları pisliğin de meşru olduğu konusunda, peygamber (s.a.v.)'dan ayetler istiyorlar. Ama peygamber efendimize emir "Bunları ben kendiliğimden söylemiyorumki, ben bana vahy olunana uyarım" de diyor. Peygamber (s.a.v.).
Günümüzde de bize "Kur'an-ı kerim ayetlerinin yanında Kur'an-ı Kerim ayetlerinden başka yine bizim sevdiğimiz saydığımız insanların sözlerine de uyalım" diyenlere karşı biz aynen peygamber (s.a.v.)'ın söylediği sözleri söyleriz. Burda peygamberimiz "bana vahy olunana uyarım" diyor. Bizde Biz peygamberimize vahy olana uyarız.- Yoksa insanlara şeytanların vermiş olduğu vesveseye uymayız diye yirminci asırda bu insanlara peygamber (s.a.v.)'ın cevabını vereceğiz. Yine peygamber efendimiz cevap veriyor:[25]
16- Deki: "Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve onu size bildirmezdim. Ben daha önce sizin aranızda bir ömür boyu kalmıştım. Akıl etmiyormusunuz?
Ebu Cehlin nesli yok olmuş değil, Ebu Leheb'in nesli de yok olmuş değil. Aynı şüpheyi taşıyan insanlar var. "Peygamber kendiliğinden uydurdu. Arabistanda birkaç tane Yahudilere ve Hristiyanlara ait kitapları okudu. Bizans'a, Şam'a kadar geldi. Orada bazı papazlarla görüştü. Onlardan edindiği bilgileri onlara nakl etti" diye yayın bile yapılmıştır. Yani bu yayınlar batıda yapılmıştır. Bu yayınlar Türkiye'de bazı imansızlar nez-dinde kabul görmüştür.
Halbuki şunu bilmezler ki peygamber (s.a.v.) çocuk yaşta iken 12 yaşında Suriye'ye kadar gelmiştir. Hani bir çocuk Türkçe'yi bilmese ve Türkiye'ye gelse, Türkiye'de Hukuk Fakültesine 15 günlüğüne misafir olsa Türkiye'de okutulan bütün hukuk kitaplarını ezberleyip gidipte bunu memleketinde anlatabilir mi insanlara? Mümkün değil.
Peygamber (s.a.v.) 12 yaşlarında Suriye'ye amcasıyla bir kervanla beraber geliyor. Rahip Bahire peygamber efendimizi görüyor. Peygamber efendimiz hakkında Ebu Taliple görüşüyor. Yani rahip, Ebu Talip'le görüşüyor.[26] Yoksa peygamber efendimizi görüyor ama onunla konuşmuyor. Yani o kısa zaman içersinde bütün bir kitabın bilgisini bir çocuğa nasıl aktarır. Madem o bilgi varmış rahibin kendisinde neden söylemezmiş.
Onun için peygamber (s.a.v.)'a Mekkeli müşrikler de bu kendiliğinden de uyduruyor diyorlar. Günümüzde bir kısım imansızlarda aynı şeyi söylüyorlar. Peygamber kendiliğinden o günlerde çok güzel şeyler söylemiş ama, modası geçmiş gibi, imansızca söz söyleme tarafına gidiveri-yorlar. Deki onlara:"ben sizin aranızda yıllarca yaşadım" siz benim 40 yaşma kadar ki yaşantımı biliyorsunuz. Yani kırk yaşına kadar sizinle aynı kültürün etkisi altındaydım. Yani Mekke'de neler duyuluyorsa, söyleniyorsa, anlatılıyorsa bende onları duymakta ve onları ezberlemekteydim. Yani benimle sizin aranızda bu 40 yıllık yaşantımda bir fark yok, ancak fark surda, Allah (c.c.) ilerde onu seçecek ya daha peygamberliğinden önce de korumuş. Yalan söylememiş hayatında, iftira etmemiş, zina yapmamış, hayatta içki içmemiş, puta tapınmamış, ayrı bir hayat yaşıyor insanlardan. Yine de hatırlatıyor. Mekke'li insanlara "40 yıl sizin aranızda kaldım ben. Şimdi size sizin duymadığınız sözleri söylüyorsam, daha önce bunları ezberlemediğimi biliyorsunuz."
Yani ben ezberlemiş olsaydım sizde ezberlerdiniz. Aynı şehirde yaşıyoruz. Aynı insanları görüyoruz. Aynı insanlarla tanışıyoruz. Öyle ise ben bunları kendiliğimden söylemiyorum. Bunu bana Allah (c.c.) vahy ediyor. Bende o vahyi size hatırlatıyorum. "Hala mı akıllanmayacaksınız? Hala mı anlamıyorsunuz, akıl etmiyorsunuz?" diyor Allah (c.c).
Bizde günümüzdeki insanlara aynısını söylüyoruz, ve diyoruz ki: Peygamber efendimizin yaşadığı çağ bundan 1400 sene önceki çağdır. O çağdaki dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamış ilim adamları vardır. Rahipler, hahamlar vardır, çeşitli kültürlü insanlar vardır. O insanlardan günümüze kadar kitabı gelebilmiş insanlarda vardır. Yani 1400 sene evvelinden Fransa'da, İngiltere'de, Almanya'da, Rusya'da ve Çin'de, Hindistan'da, günümüze kadar gelen kitaplar vardır. Buyurun o kitaplarda Kur'anın bir benzeri varmıdır?
Yani eğer peygamber kendiliğinden uydurmuş olsaydı, diğer insanlarla bir benzerlik meydana gelecekti. Mesela Türkiye'de bir yazarın sosyal konularda yazmış olduğu bir yazıyı alın, aynı konuda da İngiltere'de bir yazı yazılmıştır. Bu adam ondan kopyamı etti. Hayır kopya da etmedi. Çünkü aynı çağda yaşadıklarından, aynı sorunlarla karşı karşıya geldiklerinden, bu sorunlara insanlar çıkış yollarını bulurken birbirlerine benzerlik arzederler. Onun gibi dünyanın çeşitli yerlerinde 1400 sene evvel yazılan kitaplar da birbirlerine benzerlik arz ederlerken, Allah'ın kelamında böyle bir benzerliğin olmadığını görüyoruz. Buda bize Allah Rasulünün bize getirmiş olduğu kitabın, Allah (c.c.) tarafından nazil olduğunu bildirmiş oluyor. Allah (c.c.) devam ediyor:[27]
17- Allah'a yalan uyduran ve onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz suçlular kurtuluşa eremezler,
Gazetelerin manşetlerinde hergüft işkence konusu da işleniveriyor. Allah (c.c.) diyor ki: "Allah'a iftira atandan, yalan iftira atandan daha zalim kim vardır. Onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır" diyor. Bir başka ayet-i kerimede "şirkin bizzat kendisi en büyük zulümdür" diyor.[28]
Yani insanlar insana işkence ediyorlarsa iyi bilin ki temelinde Allah'ın ayetlerini yalanlama vardır. Allah'a iftira atma vardır. Şirk koşma vardır. O olmamış olsaydı insanlar insana zulmedemezlerdi. Yaratılmışı yaratandan ötürü severlerdi. Allah'ın yarattığı bir insan, bir can, bir kuş, bir taş, bir çiçek veya bir böcek diye görmeye başlar. Bu sefer insanlar Allah'ın yarattıklarına karşı merhametli davranmaya başlarlardı. "Suçlular felah bulmaz" diyor Allah (c.c.) Yani Allah'a karşı iftira edenler ve Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar onlar iflah olmazlar, kurtuluşa eremezler diyor.[29]
18- Onlara Allah'tan başka fayda ve zarar vermeyenlere kulluk yapıyorlar ve "Bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar. Deki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediklennimi haber veriyorsunuz? O onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir."
Burda günümüzde peygamberleri dışında insanlar hakkında isim vererek şu zat bana şefaat edecek demeyeceğiz. Daha önce bu sürenin üçüncü ayetinde bu konu geçmişti. İsim vererek Ali efendi, Veli efendi, Kerim efendi, Osman, Ahmet efendi bana şefaat edecektir demeyeceğiz. Peygamberlerin dışında, şefaat etme hakkı bize Kur'an veya Sünnette bildirilmemiştir. Ayet-i kerimede ve Hadisi şerifte de; salih insanların, ilmi ile amel eden alimlerin,mücahidlerin, Kur'an-ı Kerimi manası ile kavrayıp okuyan vede amel edenlerin yakınlarına şefaat edeceği bildiriliyor.[30]
Ama hafız efendinin bu dünyadan nasıl gittiğini biz bilemediğimizden dolayıdır ki, "o zatta bize şefaat edecektir" demeyeceğiz. Ancak "Ya Rabbi şefaat izni verdiğin kişilerin şefaatından bizleri mahrum etme" derken biz Rabbimize dua etmiş oluyoruz. Çünkü şefaat iznini de verecek olan O. Burada müşrikler Allah'tan başkasına tapmıyorlar, tapınırken de diyorlar ki: "Bunlar bizi Allah'a götürendir. Allah katında bizim için şefaatçidirler" diyorlar. Böylece kafir olmuş oluyorlar. Onun için böyle şahıslar hakkında aynı şeyi söylemeyeceğiz.
Günümüzde de puta tapanlar vardır. Yani yalnız Mekke döneminde puta tapınılmış değil, bazı filmlerde gösterilirler. Ebu Cehlin, Ebu Süf-yan'ın,Ebu Leheb'in etrafındaki avaneleri geliyorlar, Taşın önünde, böyle garip garip merasimler yapıyorlar. Böyle bir şey yok. Onlara tapınıyorlar ama onun taş olduğunu biliyorlar. Allah kabul etmiyorlar. Bu Yunus suresinin 18. ayet-i kerimesinde onlara ibadet ederlerken (Allah katında bunlar bizim aracımızdırlar, şefaatçimizdirler) diyerek onlara saygı duyuyorlar, onlara ibadet ediyorlar. Onlar hakkında İbrahim (a.s.) putperestliğin karakterini onlar hakkın böyle fotoğrafını çekip veriyor bize, Allah (c.c.) ayet-i kerimesinde şöyle bildiriyor. Bu putları siz kendinize ilah olarak ediniyorsunuz ama şunun için: aranızda bir sevgi birliği olsun için
putları kendinize ilah kabul ediyorsunuz diyor. Yani birliğinizi sağlayabilmek için bu putları kendinize ilah kabul ediyorsunuz diyor.[31]
Şöyle açıklayalım bunu: Şu cemaatten dört tane eli silahlı çıkıyor ve diyor ki: "Tamam, hepiniz teslim olacaksınız ve bizim dediklerimize uyacaksınız" diyorlar. Sizin elinizde de silah yok. Şimdi bir köye bir muhtar olurmuş, bir şehre bir vali olurmuş çünkü "çatal kazık yere geçmez" derler. Bunların dördünden birisinin ileri geçmesi gerekecek. Hangisine olsun, biri olsa, öteki üçü itiraz eder. Öyle olunca orta yere bir baş dikerler. "Bu başa tapınacaksınız. Bayramlarınızı, seyranlarınızı, ibadetinizi, merasimlerinizi, taatlerinizi bunun etrafında yapacaksınız. Bizim dediğimiz yerde toplanacaksınız" derler.
Bütün devletlerin ve milletlerin hayatında bir yerde toplanma ameliyesi olmuştur. Yani bütün bir millet bir yerde toplanır. Milli birlik ve beraberlik kelimesi kullanılır ya, milli birlik ve beraberliği sağlamak gerekir. Peki milli birlik ve beraberliği sağlamak için adres vermemiz gerekecek. Diyeceksiniz ki Sultan Ahmet meydanında toplanalım. Yani adres verirseniz toplanırsınız. Birlik içinde adres vermek gerekiyor.
Biz diyoruz ki: "Hepiniz hep birlikten Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız."[32] Yani birliğinizi Allah'ın kelamı etrafında yapınız. Onun okunduğu ve anlatılmaya çalışıldığı mescitlerde bir araya gelmeye çalışınız.
Peki Allah'ın kelamına inanamazlarsa filan ağanın dedikleri etrafında toplanalım. Onun bulunduğu yerde bir araya gelelim, gibi adres vermek meydana gelir ki, orasıda sizin gibi ya bir insandır, ya bir inektir. Bir kuş veya bir taştır. Onun için Allah'ın yarattığına tapılmaz. Allah'ın bizzat kendisine ibadet edilir. Bütün yaratıklarda ona ibadet etmekle mükelleftirler.
Yani Allah'a inanmayanların tapınma gayeleri insanların şahsi çıkarlarım yerine getirmeleri için tezgahlanmış bir olaydır. Başlangıçta putperestlik yoktu. Peygamberle hayatımız başka idi bizim.[33]
19- İnsanlar birtek ümmet iken ihtilafa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri konuda aralarında hüküm verilirdi.
Yani Adem (a.s.)'la başlayan ümmetin 10 sahifelik kitapları var,peygamberleri, yazıları var. Dinleri günleri ve ibadetleri yar. O azıcık ailenin Allah tarafından indirilmiş hukuku dahi var.
Öyle ise toplu halde idilerde, sonradan dağıldılar. Birbirleriyle ihtilaf ettiler. Bir peygamber ve kitabına sarıldıkları müddetçe, birlik halindeydiler ama orta yere çıkar hesapları girince, hani Kabil'in Habil'le olan kavgası vardır. Habil diyor ki: "gel bu meselemizi, mahkemelik olayımızı, Allah'ın kanunları çerçevesinde çözelim" diyor. Kabil'de diyor ki: "Allah bana akıl vermiş, mantık vermiş. Bir de bedeni güç vermiş. Ben kendi hakkımı kendim alırım" diyor ve kardeşi Habil'i öldürüveriyor.
Allah'ın kanununa karşı ilk kanun çıkaran kişi Kabil'dir. İlk kanda böylelikle akmıştır. Rabbime isyanla beraber yeryüzünde kan akmıştır. Onun içindir ki, Peygamber: (s.a.v.) "yeryüzünde haksız yere Öldürülen her insandan bir günahta Kabil'e gitmektedir" diyor. Çünkü ilk adam öldürmeyi o başlattığından dolayı.
Onun içindir ki, birlik sağlayabilmek için Allah'ın kitabına yönelinmesi gerekir. Eğer insana yönelecek olursak, bu sefer eli silahlı olan herkes kendisini kıble kabul edecektir. İnsanların hepsinin kendisine yönelmesini, insanlara verdiğini yutturmasını ve emrettiğini tutturmasını emretme tarafına gidecektir ki, ayrıca o da bir put olup çıkacaktır.
"Eğer Allah (c.c.) geçmişte olan bir hükmü olmasaydı, bu ihtilaf ettikleri konusunda Allah'ta onların hükmünü verirdi" diyor. Yani cezalandırırdı ama Allah (c.c.) kafirlerin yapmış olduğu suçtan dolayı hemen cezalandırmayacağını, yine bu surede bize haber vermiştir. Onun için acele etmiyor.[34]
20- "Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil mi?" diyorlar. Deki: "Gayb Allah'a aittir. Bekleyin. Bende sizinle beraber bekleyenlerdenim.
İlk nazil olan ayet-i kerimelerde deRabbim müjde veriyor. "Bugün güçsüz gibisin, etrafında sana iman edenler fazla yok ama, yakında zaferi sende göreceksin, onlarda görecek" diyor. Neticede 13 senelik bir zaman sonra da peygamber efendimiz (s.a.v.) o güçsüz gibi görülen insanlarla devletini kuruveriyor. Sonra kalan 10 seneki toplam 23 senelik zaman içersinde ikibuçuk milyon m2 toprak üzerinde yaşayan insanların gönüllerini feth ediveriyor.
Allah (c.c), Mekke müşriklerini peygamber efendimizden mucize istemeleri konusunda çeşitli ayet-i kerimelerim getirmiş. En'am suresinin 111. ayet-i kerimesinde "Eğer biz onlara melek göndermiş olsak veya bir ölüyü diriltip konuştursak veya herşeyi önlerinde onların toplasak, yine iman etmezler." Bir başka ayet-i kerimede de[35] "Gökyüzünden üzerlerine ceza olarak bir parça düşmüş olsa, derler ki bu bir bulut yığınıdır". Veya "gökyüzünde üzerlerine kapı açılmış olsa onlar oraya çıkmış olsalardı, bu seferde sinirlendik herhalde, gözlerimiz sarhoş oldu, başımız dönüyor herhalde diye inkar tarafına gideceklerdir" diyor. Fecr suresinin 14 ve 15. ayet-i kerimesinde. "Bir ölüyü konuştur s aydık ve her şeyi toplamış olsaydık, bir yere veya gökyüzünden yazılı kitap indirseydik, Yani kağıdına bakıyoruz, Türkiye'de basılmış kağıt değil, yazı olarakta Türkiye'deki mürekkeplere benzemiyor. Fevkalade bir kağıt üzerinde yazılı olarak bir kitap inmiş olsaydı- veya gökyüzünden üzerlerine bir taş düşmüş olsaydı, yine de iman etmeyecek olanlar, yinede iman etmezlerdi" diyor Allah (c.c).
Muhterem okuyucu! aslında aklı başında olanlar gördükleri her şeyin mucize olduğunu bilirler Hani İmam Ahmed bin Hanbel'e sormuşlar: "Allah'ın varlığını ve birliğini ne ile ispat edersin demişler" Demiş ki: "Yumurta ile. Yumurta, içindeki civcive göre dünyanın en sağlam kalesidir, civcivin zayıflığına göre, onun içerisinden bir canlının çıkacağını daha önce bilmeyen adam inanmaz. Ama biz şimdi inanıyoruz.
Daha önce bilgimiz vardı ondan inanıyoruz bu işe. Hiç denizi görmemiş, denizde balığın yaşadığını duymamış bir adama; deniz var, içinde de binlerce canlı var denilse, adam derki:"Gel senin başını suyun içersine sokalım, eğer beş dakika durabilirsen bende inanayım." Ama denizin kenarında yaşayanlar denizde yaşayan bu canlıları biliyorlar ve inanıyorlar. Niye? Gözleri hep görüp durduğundandır.
Bizim yaradılışımız bir damla sudan. Bakıyorsunuz bu sudan; bilen, konuşan, gören,gülen, sanat eserleri meydana geliyor. Allah (c.c.) koyduğu kanunlarla, insanların koyduğu kanunlar arasındaki fark: Allah (c.c.) yarattığı bu insanla, insanların meydana diktiği heykeller arasındaki fark gibidir. Nasıl ki insan sever, okşar, büyür, konuşur, gezer, çalışır. Öbürüsü ise olduğu yerde dikilir, sevmez, başına konan bir sineğe "kış" bile diyemez. Ayrıca heykeli yapan insanın elini,aklını,fikrini ve heykelin malzemesini yaratan da Allah (c.c.)'dır.[36]
21- Onlara dokunan bir zarardan sonra insanlara bir rahmeti tattırdığımızda birde bakarsın ki ayetlerimize hile yapmaya çalışırlar. Deki: "Allah'ın tuzağı daha çabukdur." Elçilerimiz sizin yaptığınız hileleri yazıyorlar.
Bu yalnız müslümanlarda değil, dünyanın her tarafında aynı imiş. Doktordan fayda gelmemiş, doktorlar üzerine düşeni yapmışlar. Tedavi edemeyip, acıyıda dindirememişler. Bu sefer putuna yalvarmış, putuda yardım edememiş. Bu sefer karanlık gecelerde karanlık geceyi getiren, gündüzü getiren kim ise ona yöneliyor "Allaaah" diyor. Ama ne zaman belası ve musibeti kalkıyor, tekrar isyanına dönüveriyor bu imansızlar.
Allah (c.c) diyor ki:"Siz Allah'a hile mi yapıyorsunuz? Allah'ın oyunu sizin oyununuzdan daha süratlidir. (Bizim elçilerimiz (yani meleklerimiz) bütün yapmakta olduklarınızı yazmaktadır) diyor. Yani ağzınızdan çıkan her kelime ve mesaj, elinizde meydana gelen her hareket, dilinizle söylenenler, ayaklarınızla yaptıklarınız, gönülden geçirdikleriniz, herşeyiniz kayda geçiyor.
Nasıl ki video filmlere almıyor, bir insanın hayatıda melekler tarafından kaydediliyor. Hocam 60 senelik bir adamın hayatı hep kaydedilse cami dolusu kasetle dolması lazım. Öyle değil Allah'ın meleklerinin kendine has yazım şekli vardır. Nasıl ki bilgisayarların içinde küçücük diskete kocaman kitaplar koymak mümkün.
Günümüzde teknoloji bunu göstermiştir. Allah'ın melekleride kaydederler, nasıl kaydederler? Bilemem. Ancak incir çekirdeğinin içine incir ağacının dallarını, yapraklarını, meyvelerini nasıl Allah sıkıştırmışsa, yazmışsa işte meleklerde insanların yaptıkları herşeyi öylece kaydederler.
Öbür dünyada kötü bir defterle, kötü bir amelle karşılaşmak istemiyorsak bu dünyada güzel söz söyleyelim. Ellerimizi dövmek yerine, sevmede kullanalım. Ayaklarımız hep dinimize hizmet eden işlerde yürüsün. Gönlümüzde dinimin devlet olması için birşeyler düşünsün. Ayaklar ve ellerde o doğrultuda hareket etsin.[37]
22- Sizi karada ve denizde yürüten O'dur. Hatta siz gemide olduğunuzda ve onlar (gemiler) içindekileri hoş bir rüzgarla alıp götürdüğü ve içindekilerin mutlu olduğu bir anda gemiye bir kasırga gelipde dalgalar her tarafdan onlara geldiğinde ve onlar çepeçevre kuşat ıldiklarını sandıklarında, dini yalnız ona halis kılarak Allah'a dua ederler ve "Eğer bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden olacağız" (derler.)
Hocam gemiyi, arabayı, uçağı biz icad ettik dersek, Allah (c.c); aklımızı kendisinin verdiğini, bütün bu uçağı, gemiyi, arabayı, v.s. daha önce Allah'ın (c.c.) yarattıklarına bakarak elde ettiğimizi biliyoruz.
Hani suyun üzerinde bazı şeylerin yüzmekte olduğunu görünce, insanoğlu Nuh (a.s.)'la beraber gemiyi de icad edivermiştir. Allah (c.c.) herşeyde bize öncülük yapıveriyor. Akıl veriyor ve bununla tabiattaki kanunları keşfetmemiz için de yollar göster i veriyor.
Yani insanoğlunun bir kısmının bolluk zamanında Allah'ı unuttuğunu, ama darlık zamanında Allah'a sarıldığını işaret ediyor Allah (c.c). Bir kısım insanlar böylesine daraldıklarında, karanlık bir gecede her taraftan kasırgaların estiği, dalgaların gemiyi boğmaya başladığı bir anda, insanoğlunun tedbir olarak almış olduğu her şeyi kullandıktan sonra, çıkar yol bulamayıp çaresiz kalınca, Allah'a (c.c.) ihlasla dua ettiklerini haber veriyor ve insanlar orada şöyle bağırırlarmış. "Eğer bizi buradan bir kurtaracak olursan biz bundan sonra sana şükredenlerden olacağız. Ya Rabbi" diye de dua ederler.
Hani sıkışınca "Ya Rabbi bir kurtulacak olsam kurban keseceğim, oruç tutacağım, şu kadar fakiri doyuracağım" gibi vaadlerde bulunur insanoğlu. Ama asıl faydalı olanı bol zamanlarda düa etmektir.[38]
23- Onları kurtardığımız zaman birde bakarsın yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar. Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleylıûıi-zedir. (Taşkınlığınız) alçak bir hayatın menfaati gibidir. Sonra dönüşünüz bizedir. Bizde size yaptıklarınızı haber vereceğiz.
Adam hurma ağacının tam tepesine çıkmış inemeyivermiş, gözü kararmış neredeyse düşecek oradan bağırıyormuş:. "Ya Rabbi Cemel kurban, cemel kurban" dermiş. Yani burdan sağ salim inecek olursam deveyi kurban edeceğim dermiş. Fakat aşağı sağ salim inince "Cemel mafiş" demiş kaçmış. Yani deve yok, vermem, kesmem derler. Anadoluda bazı yörelerde "Cemel mafiş" diye kullanılır bu. Aynen bu tür insanların karakterini Allah (c.c.) de haber veriyor.
Yani insanlar arasında bir kısmı var ki, Allah'ı ancak zor günlerde hatırlarlar. Belalı günlerde, sıkıntıya düştüklerinde hatırlarlar. Ama sıkıntıları gidiverecek olsa yine azgınlığa dönüş yaparlar. Allah (c.c.) de buyuruyor ki: "Ey insanlar sizin azgınlığınız kendi nefsinize zarar verir. Taş-kmlağımz size zarar verir. Allah'a zarar vermez ki.
Hani bolluk zamanında, saltanatı elde ettiğinde, büyük nimetlere, paraya sahip olduğunda, üne, makama sahip olduğunda azgınlık yapacak olursa kişi yine kendisine zarar veriyor. Çünkü insanoğlunun hayatı sınırlı 60, 70,80 sene yaşıyor, sonunda gidiyor. Sonu gelmeyen bir hayata başlıyor. Bütün bir Ömür boyu makamını, mevkiini, parasını, pulunu, saltanatını elinde tutsada o hal içersinde ölse bile o makamın, paranın, pulun insana kazandırdığı rahatlık sınırlıdır.
Hani şu anda biz, yaşımız 30 da, 40 da, olanlar "yahu keşke 80 seneyi rahat yaşasakda ondan sonra ne olacaksa olsun" diyebiliriz. Ama seksenlik bir ihtiyara sorun bakalım, bir ömrü rahat geçirmişse bile, acaba o seksen senesinden memnunmudur? Seksen senesi bitmiştir onun için, hiç bir değeri yoktur. Ondan sonra gelecek olan saatler, aylar ve günler onun için önemlidir. Yani yaşanan hayat yaşanmamış gibidir.
Onun içindir ki geçici olan hayatında refah içersinde, ferah içersinde olmasını, nimet içersinde olmasını arzu edelim, temenni edelimde, dua edelim. Ama bu hayatımızında cennette devam edecek şekilde olmasını Allah (c.c.)'dan temenni etmemiz gerekiyor.
Yani Allah (c.c.) bu ayetleri bize örnek olarak verirken, dünya hayatına meyletmeyin diye vermiyor. Dünya hayatı sizi Allah'a ibadetten, Allah'a kulluktan alıkoymasın. Yoksa bu dünyada azgınlığınız kendi zararı-nizadır. Allah'a hiç bir şekilde zarar veremezsiniz diyor.
Bunlar dünya hayatının metaidır. "Meta'ın" arabın dilinde bir manası da: (Kur'an-ı Kerim nazil olduktan sonra bizim ashabı takip eden Tabiin dönemi çok bereketli bir dönemmiş. Sahabeden almış oldukları ayet-i kerimeleri ve hadisi şerifleri doğru bir şekilde anlamak için, hemen arabın dilinin lügatini yazmaya başlamışlar. Kelimelerinde ne manaya geldiğini bilebilmek için çöllere düşmüşler. Hani Kisai gibi zatlar, çeşitli lugatçılanmız çöllere düşmüşler. Çöldeki arabın dilinde bu Kur'anda geçen kelime ne manaya gelir diye araştırmışlardır. Bunlardan bir tanesi bir çadırın kenarında otururken lügat hazırlıyor adam. Halk hangi kelimeyi ne manada kullandığını öğrenmek istiyor.) Mesela burada diyelim ki: (Meta1) kelimesi ne manaya gelir.
Gerçi Xürkçemizde kullanırız biz bunu (Meta1) meta'mı şöyle yaptım. "Emtia" olarak hukukta da terim olarak geçer. "Emtia-eşyalar", meta-eş-ya manasında arabın dilinde. Kur'anda bunun ne manaya geldiğini bilebilmek için Kur1 an nazil olduğunda arap onu ne anlama kullanıyordu, onu bilmek lazım. Onu bilmek için de dili bozulmamış arapların bu kelimeyi nasıl kullandığını bilmek lazım, onun için lugatçılar çöllere gitmişler. Hatta Kisai (H. 119 -189) çölde arapların yanında kaldı. Orada lügatim yazıp ondan sonra talebelerine de yazdırmış oldu. Bir gün annesi çocuğa bağırmış. Meta' nerde? demiş. Çocukta demiş ki: "Köpek geldi ve meta'ı aldı ve dağa doğru gitti, yükseldi" deyivermiş. Meta' dediğine baktım ben gördüm. "Meta" dedikleri: "bulaşık kabini yıkadıkları bez" diyor. Bulaşık bezine Meta1 diyorlar diyor.
Bu dünyada elde ettiğimiz nimetlerin tamamı güzel ve leziz yemekleri yerken yemekleri yıkayan o bulaşık bezine bakmak istemezsiniz. Yemeklere bakmak istersiniz çok güzel şekilde dizilmiş, sofraya getirilmiş, karnınız açsa ağzınız sulanarak yiyorsunuz, gözünüzde ondan zevk alıyor, dilinizde ondan zevk alıyor ama onu yıkayan bezden zevk almıyorsunuz.
Aynen cennet nimetlerinin yanında bu dünyada kazandığınız en iyi nimet bulaşık bezi gibi bir şeydir. Bu manayada bu ayet-i kerimede işaret vardır. Yani ahiretteki nimetlerin nasıl olduğunu izahı bize düştü. Hani birşeyi insana öğretmek, tarif etmek için bilmediği birşeyi bildiği şeyle tarif ederler.
Ama cennette hiçbir şeyi görmedik bilmiyoruz. Bize cennetteki nimetler, bu dünyada bildiğimiz nimetlerle tarif ediliyor ama onlar değildir hiçbir vakit. Oradaki apayrı bir şeydir. Bu dünyada elde ettiğimiz nimetler onun yanında bulaşık çaputu gibi şeydir. Halbuki bu para ve parayla elde ettiğimiz şeyler gözümüze çok iyi gözüküyor. Güzeldir de ama bir başka güzelin yanına koyduğumuz da bunlar çirkin kalıveriyor.
Bu ayetteki "dünya" kelimesi "hayat" kelimesinin sıfatıdır.Onun için "alçak hayat "manasına gelir. "Dünya hayatı" diyede mana verilir.[39]
24- Bu alçak hayat gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki onunla insanlar ve hayvanların yediği birbirine karışmıştır. Hatta yeryüzü süslenip püslendiğinde, onlar ona kadir olduklarını zannettiğinde, gecede veya gündüzde emrimiz ona gelirde, biz onu biçilmiş hale ge-tiririzde dün hiç yokmuş gibi olur. Düşünen kavim için ayetlerimizi biz işte böyle açıklarız.
Dağlara, baharla beraber sanki yemyeşil bir halı serilmiş gibi olur. O halının üzerinde papatyalar ise insana gülüveriyor. Onların arasında hayvanların ve insanların yiyeceği sebzeler, meyveler ve otlar çıkıveriyor. "O yeryüzü kafirlerinden bir kısımda bu işleri kendilerinin yaptığını zannederler."
Hani memleketimizde genelde çiftçilerimiz inanmıştır. Şu memlekette ben ataistim diyen, Allah'a inanmam diyen insanlar, genelde çiftçilik yapmayan insanlardır. Yani bir çiçeğin veya buğdayın başağının nasıl ekilip, nasıl bittiğini, nasıl sulandığını, nasıl emek verildiğini bilmeyen insanlardır.
Dünya genelinde de toprakla uğraşanlar daha ziyade dinine bağlı insanlardır. Çünkü bir yaratıcının gücünü daima görmektedirler. Ama bir kısım imansızlar bu yeryüzündeki olanların kendileri tarafından yapıldığını zannederler.
Hani şöyle bir şeyde geliştirmişlerdir. Çiftçilikle ilgisi olmayan bir adam "ne ekin ekerim, nede göğe bakarım" diyor. Veyahut "efendim ben yağmurlama sistemiyle gökyüzünden yağmuru indiririm. Sondajla yeryüzüne sular çıkarırım yinede Rabbe yalvarmam" deyiveriyor. Bunu çiftçilik yapan demez. O bilir ki Allah dilerse yağmuru bol verir çürütür, hiç vermez kurutur. Toprağın derinliklerindeki suyuda çekiyor.
Hani Tebarake suresinin en son ayet-inde "Toprağınızın derinliklerindeki suyu çekiverse Allah (c.c.) size bu parlak, berrak suyu kim getirir." diyor. Allah (c.c.) den başka getirecek kimsede yok. Bu insanlar bu işleri kendileri yaptığım zannediyor. Yani toprağa tohumu attım, sulama sistemimi kurdum, gübresinide yaptım. Bu bana aittir kimse zarar veremez. Ben mahsulümü kaldıracağım der.
Ama, "Gecede veya gündüzde emrimiz yerine geliverirde, onu biciveririzde dün hiçbirşey yokmuş gibi oluverir" diyor ayet. Hani bazen dolu geliverir. Dolu yağdı yerle bir ediverdi deriz. Bazen bir tarafa olur, bir tarafa olmaz, sınırdan çizer. "Herşey yemyeşilken emrimiz gecede ve gündüzde geliverirde sanki orada hiçbir şey yokmuş gibi oluverir,"
"İşte düşünen toplumlar için ayetlerimizi böylece açıklarız diyor Allah (c.c). Genelde sayıları az insanlarımız Allah'a imandan ziyade Avrupa'ya iman ederler. Batıya iman eder. Hele hele Amerika'ya seksiz şüphesiz iman ederler. Aaa bu Amerika'da olsa idi çoktan halledilirdi. Ameri-kada bu böyle meydana gelmezdi önceden tedbirlerini alırlardı. Herşeyin ölçüsü Amerika'ya göredir.
Ama Allah Amerika'nmda güçsüzlüğünü gösteriverdi. Efendim saatte 200 km'yi bulan bir rüzgar Kaliforniya'da şu kadar çatıyı aldı, şu kadar evide yıkrverdi. Şimdi Türkiye'de olsaydı bu, o binde bir olan kişiler. Ooo Amerikada olsaydı rüzgarın önüne set çekerlerdi adamlar derler. Amerikada bir fırtına oluyor, memleketin her tarafını kar felce uğratıyor, kasıpkavuruyor, hayat felce uğruyor. Yani o binde birlik insanların ilah diye tapındığr insanlar o herşeye kadirdir. Oher yerde hazır ve nazırdır. O her şeye rızık verir diye oraya iman etmeye başladılar ama onlarda televizyonda arabaların kala kaldığını evlerinin yıkılıverdiğini, devletin çaresiz kaldığını, yardım elini uz atamadığını, uçaklarını oraya gönderemediklerini televizyon haberlerinden görüveriyoruz.
Allah (e.c.) onu ifade ediyor. "Ve yeryüzünün sakinleri zannederki ona güçlerinin yettiğini zanneder " ama hiçte güçlerinin yetmediğini bir-gün görüverirler. Bir dolu geliyor tamamen hasadı biçip atıveriyor. İnsanoğlu bakıp üzülmekten başka hiçbir şey yapamıyor. Öyle ise teknik ne kadar ileri giderse gitsin sığınılacak yegane yaratıcı Allah (c.c.) dır.[40]
25- Allah "darus-s-selama" (cennete) çağırır ve dilediğini doğru bir yola ulaştırır.
Bu dünyaya baktığımızda karada yürüseniz tehlike var. Denize girseniz tehlikesi var, havada uçsanız tehlikesi var. Yeryüzünde yaşasanız rms-talik kapma, mikrop kapma, ölme tehlikesi var. Hele hele ihtiyarlığa mani olamama hali var. Hani insan genç olarak hayatının devam etmesmrister. Ama hiç mani olamıyor. Simsiyah saçlarının beyazlaşmasını istemez ama hiç farkına varmaz.
İhtiyarlığımızı veren, gençliğimizi alan çeşitli hastalıklara müptela kılan ve bir günde öbür dünyaya götüren Allah (c.c.) Selam ülkesi ne davet ediyor. Orasıda cennettir. Yani selam ülkesi demek ihtiyarlığın olmadığı, fakirliğin bulunmadığı, yandırıcı sıcağın, dondurucu soğuğun olmadığı, gönüllerin istediği her şeyin bulunduğu bir cennet. İhtiyarlık yok, hastalık yok, insanı üzücü, gırgır, vırvır, zırzir hiç bir şey yok, rinsanları rahatsız eden hiç birşey yok. Ama insanoğlunun gönlünün arzu ettiği herşey var. Onun için (Darüs Selam) yani insanoğlunun hoşlanmadığı şeylerden beri olan bir yurda Allah (c.c.) insanları davet ediyor.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bunu şöyle ifade etmiş bize "Hani bir devlet başkanı ülkesinde bir bina inşa eder ve o şehrin insanlarını o binada yemeğe davet etmek için elçi gönderir. Oraya gelenlerden hoşlanır, onları sever. Davetine icabet edip katılmayanları da o sevmez. İşte Allah (c.c.) bu İslam yurdunda, yani müslümanların yaşadığı ülkeye, cennet evine Allah (c.c.) davet ediyor.(Ibni Ceriri Taberi) Davetine aracı olarak peygamberlerini göndermiş. Peygamber (s.a.v.) geliyor diyor ki: "Ey insanlar Allah sizi cennet yurduna davet ediyor." Orada hastalık, ihtiyarlık, ölüm, üzülmek, dert, keder, fakirlik, zillet, hiçbir şey yok. Oraya sizi davet ediyor. O davete icabet eden, İslama giren, islamca yaşayan insanlardan Allah (c.c.) razı oluyor. Girmeyenlerden ise razı olmuyor.Günümüzde Cumhurbaşkanının davetine katılmayı ayrıcalık kabul edenler var. Cumhurbaşkanlarını,kıralları,şahları,padişahlan yaratan Allanın daveti var,bu davete icabet ediniz.[41]
26- İhsanda bulunanlara daha güzeli (cennet) ve daha fazlasını (Allah'ın cemaali) vardır. Onların yüzlerini karanhkda kaplamaz, alçaklıkda. Onlar cennet yaranıdırlar ve orada ebedi kalıcıdırlar.
Peygamber (s.a.v.) "İhsan:Allah'ı görür gibi ibadet yapmandır. Her ne kadar Allah'ı görmüyorsan da, o seni görmektedir" diyor. Yani bundan sonra alışverişinizi yaparken, metrenizle ölçerken, terazinizle tartarken, söz terazinizi söylerken, yani sözünüzü de söylerken teraziniz olması gerekiyor. İnsanlara her türlü muamelede bulunurken, söylediğiniz sözün, yaptığınız işin, Rabbim tarafından gözetlendiğini hesap edeceksiniz.
Tıpkı uzun yolda giderken, aman radara yakalanmayayım, ilerde ceza ödemeyeyim diye tedbir aldığınız gibi, Allah'ın sınırlarım aşmamak gibi söz, el, ayak terazinizde, davranışlarınızda, herşeyinizle ihsan halin-
de olacaksınız.
Yani Allah (c.c.) gözettiğini, meleklerin yazdığını, kıyamet gününde bunun hesabının verileceğini hesap etmemiz gerekiyor. Eğer bunu yapacak olursak, dilimiz güzel sözler söylüyor. Annemize, babamıza, çocuklarımıza, komşularımıza, arkadaşlarımıza, meslektaşlarımıza, kısaca Allah (c.c.)'ın yarattıklarına iyi davranıyorsak karşılığında güzellik vardır diyor.
Rahman suresinde "İyiliğin karşılığı iyiliktir" Fazlasida var. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde Cennette mü'minler Allah (c.c.)'m cemalini de, mekandan münezzeh olarak, cihetten uzak olarak Allah (c.c.)'m cemalini göreceklerdir diye tefsir etmiştir. "O gün yüzlerine bir ar, bir kara bulut, bir perdelenme veya bir zillette isabet etmez. Yüzleri kararmaz öbür dünya da. Yani bedenleri dik, alınları ak olarak Allah (c.c.)'ın huzuruna varırlar" diyor.
Buradaki aklıktan kasıt şu bizim bildiğimiz beyaz renk değil, eğer beyaz renk olmuş olsaydı, zencinin durumu ne olacaktı. Müslüman zenci kardeşlerimiz var. Hani Bilal-i Habeşi (r.a.) efendimizdir ama simsiyah insandır.
O Allah (c.c.)'m huzuruna bembeyaz yüzle varacak derken; şu bizim beyazlık değil, insanın suçsuz hali vardır ya, suçsuz haliyle insanların yanına çıkar ya, işte ona alnı ak insan diyoruz. Mazaallah insanın aile hayatı lekeli olmuş olsa caddelerde alnı ak, bedeni dik olarak yürüyemez. Velevki adam yaratılışda bembeyaz insan olsa bile ona alnı ak denmez.[42]
27- Kötülükleri yapanlara gelince, kötülüğün cezası misliyledir. Ve onları alçaklık kaplar. Onları Allah'dan kurtaracak kimse yoktur. Sanki yüzleri gece karanlığından parçalarla örtülmüştür. Onlar cehennem yaranıdırlar ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.
Cezada denklik vardır. Suç ile ceza denk olmalıdır diyor İslam hukuku ve bu ayet-i kerimeyi delil olarak almışlardır. Kötülüğün karşılığı onun kadar bir kötülüktür. Yani öbür dünyadaki cezası bu. Dünyada yaptığının tam karşılığı vardır, fazla olmayacaktır. Afvetmek daha hayırlıdır.
"Ve onların yüzlerini zillet bürür. Allah'ın huzurunda onları koruyacak ve savunacak biri de yoktur.[43]
28- O gün hepsini toplarız. Sonra müşriklere "siz ve Allah'a ortak koştuklarınız, yerlerinize...." deriz. (Tapanlarla tapılanların) aralarını açarız. Ortak koşulan (tapılan)lar: "Siz yalnız bize tapmıyordunuz" derler.
Yani aralarındaki perdeleri de kaldırırız. Tapanlarla tapınılanlar karşı karşıya gelirler. "Orada tapınılan putlar derlerki:"siz bize tapmıyordunuz ki" kendilerini kurtarmak için böyle diyecekler.
Dikkat edelim bu dünyada Allah (c.c.)'ın dışında emrine uyulan veya yasaklarına riayet edilen herkes bir puttur. Bu şahıs olabilir, kuruluş olabilir, ne olursa ölsün. Allah'ın emrine zıt bir emir koymuşsa, Allah'ın yasağına zıd bir yasak koymuşsa ve önada gönülden bir insan bağlanmışsa zorla bağlananlar ayrı, gönülden bağlanmışsa o adam veya kuruluş put olur, ona bağlanan kişide putperest olur.
Öbür dünyada Rabbim bunları karşı karşıya getirtiyor. Bunları taş olarak görmeyin efendim, cahiliyye döneminde taşlara tapınırlarmış. Allah (c.c.) diyor ki: "Orada putlar kendisine tapınanlara dönüyor diyorlar ki: "siz bize dünyada ibadet yapmıyordunuz niye biz sizin yüzünüzden ceza çekelim" diye bas bas bağırıyorlar.
Ama ilerde bir başka surede şöyle geçer. O put insana tapanlarda diyorlar ki: "Ya Rabbi biz efendilerimize ve yöneticilerimize büyüklerimize itaat ettik. Onlarda bizim yolumuzu sapıttılar.
Ya Rabbi onların azabını iki kat yap.[44] Bir, bizi kendilerine tabii yaptıklarından, birde isyanlarından dolayı azaplarını iki kat yap diye orada onlarda bağıracaklar." Bunlarda cevap olarak "siz bize ibadet yapmıyordunuz ki" diyecekler ama!....[45]
29- "Sizinle bizim aramızda Allah şahiddir. Biz sizin tapmanızdan haberimiz yoktu."
Sizin ibadetinizden haberdar değildik. Yani biz geberip gittikten sonra sizin ibadetinizin bize hiç faydası olmadı ki, bize ulaşmadı ki diyorlar. Gerçekten de geberip gidenlerin yolundan gidenlerin yaptıkları, o geberip gidene hiç fayda vermiyor. Yahu o adam aynısını söylüyor. "Sizin ibadetinizden, yani benim koyduğum kurallara uymanızdan bana bir fayda olmadı. Bilakis zararınız oldu bize" diye feryad ediyorlar.[46]
30- Orada herkes geçmişte yaptıklarını deneyecek. Ve hepsi gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülürler. Ve (ilah diye) uydurdukları şeyler yok olup gider.
Öbür dünyada neyi bulmak istiyorsak onu yapmaya çalışalım. Yaptığımız amellerin iyisini bulmak, iyi şeyler görmek istiyorsak, iyi şeyler yapalım. İyi şeyler yemek istiyorsak, iyi şeyler yedirelim. Temiz şeyler giymek istiyorsak, temiz şeyler giyelim vede giydirelim. Haram veya pis şeyler yediğimizde, giydiğimizde, konuştuğumuzda, kuşandığımızda, gördüğümüzde hiç bir vakit bulaştırmam ay a dikkat edelim. Müşrikler ahireti inkar ederlerken bir taraftanda Allah (c.c.)'ın dünyadaki hakimiyetini inkar ederler. Allah (c.c.) bunlara karşı şöyle dememizi emrediyor:[47]
31- Deki: "Sizi gökden ve yerden kim rızıklandınyor? Yahud o kulaklar ye gözlerin sahibi kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarır? İş(ler)i kim düzenliyor?" Allah" diyyecekler. Deki: "O halde (Allah'dan) sakınmazmısmız?"
Bir zamanlar batılı bir profesör; "beni Allah'a inandıran sekiz şey" diye sekiz tane tabiattan olayları nakletmişti. O sekiz olayı bizim Türkiye'deki bir kısım yazarlarımız, çizerlerimiz makalelerinde konu ettiler. HatÇa broşür olarakta dağıtıldı. Acaba bu profesör o sekiz şeyden dolayı Allah'a iman ettiği için gerçekten iman etmiş sayılıyor mu? Mümkün değil. Çünkü Allah (c.c.) Mekkeli müşriklerin, Allah'a iman ettiklerini, yani gökte ve yerde rızkın Allah tarafından verildiğini, insanlara kulağı ve gözü Allah'ın verdiğini, Ölüden diriyi, diriden Ölüyü çıkartanın Allah olduğunu bu kainatta bütün evrilen çevrilen işlerin Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyorlar.
Onların kabul etmedikleri Allahın kulları üzerindeki hakimiyetidir. "Allah yeri göğü yaratmıştır. Yönetimi ise bize bırakmıştır. Biz kendi aramızda bir araya geliriz, kendi çıkarlarımız doğrultusunda kendi kanunlarımızı da koyarız" diyorlar ve böylelikle müşrik oluyorlar adamlar.
Yani yeri göğü yaratanı, çiçekleri donatanın o olduğunu biliyorsu-nuzda hala kendi aklınıza tabii olurken "Allah'tan sakınmazsınız" diyor onlara ve devam ediyor:[48]
32- İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Hakdan sonra sapık-hkdan başka ne vardır? Nasılda döndürülüyorsunuz.
Yani başkalarından Rab aramayınız. Sizin kanunlarınızı koyuverecek, size doğru yolu öğretiverecek başka Rablar aramayınız. Gerçek Rabbiniz sizi yaratan, gökyüzünü, yeryüzünü yaratan, buradakilerin rızkını veren, ölüden diriyi, diriden Ölüyü çıkartan Allah (c.c.)'dır.
"Gerçeğin dışında sapıklıktan başka birşey yoktur. Nasıl oluyorda döndürülüyorsunuz" Yani gerçek Rabbiniz olan Allah (c.c.)'den nasıl olu yorda döndürülüyorsunuz diyor ayet-i kerimesinde. "Nasıl oluyorda dö nüyorsunuz" demiyorda, "Nasıl oluyorda döndürülüyorsunuz" diyor.
Burada biz insanların zayıflığına dikkat çekilmiş oluyor. Bizlerir birde yönetimin gücüne dikkat çekiliyor. Yani insanlar sapıyorsa, saptın lıyor demektir. Saptıranda yönetimi elinde tutan güçlerdir. Allah (c.c.) b: rinci sırada sizi döndürenlere karşı mücadele verin. Yani sizin yolunuz kesen ve sizin yolunuzu başka istikametlere yönelten insanlar var. Si; döndüren insanlar var diyor. Ve bizi burada uyarıyor. Birinci derecec kabahat tabii ki bizimdir ama, ikinci derecede ise bizi döndürenlerindi İkimizinde suçlu olduğunu, ikimizinde bu suçtan kurtulmamız gerektiği: Allah (c.c.) bu ayet-i kerimesiyle ifade ediyor.[49]
33- Böylece yoldan çıkanlar için Rabbiyin söylediği: "Onlar iman etmezler" sözü gerçekleşmiş oldu.[50]
34- Deki: "Sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan, yeniden yaratacak sonra geriye iade edecek varmıdır?" Deki: "Allah yeniden yaratır, sonra geriye iade eder. Nasılda saptırılıyorsunuz."
İnsanların yönetiminde de Allah'tan başka birine yetki vermeye şirk diyoruz. Bunu veren adama da müşrik diyoruz. Allah (c.c.) soruyor şimdi. "Sizin Allah'tan başka o şirk koştuğunuz o kişi acaba kainatta birşey yaratabilir mi?" Yani Allah'ta kainatı yaratır ama bu ağabeyimiz, bu liderimizde insanları yönetir dediğiniz o kişi, acaba kainatta birşey yaratabilir mi? Bugüne kadar insanlar birşey yaratmamışlardır. Bir buğday tanesi yaratılamamış, bir tane toprak meydana getirilememiştir. Yoktan bir damla su yapılamamıştır.
Bir çiçek insanlar tarafından yapılamamıştır. Gökyüzüne Apollolan, soyuzları, gidiyor o da Allah'ın tabiata koyduğu madenlerin işlenip bir araya gelmiş hali oluyor. Yoksa bir tane toprağı yaratmak insanın kârı değildir. Böyle birşeyi yapamayacağını kendileri de itiraf ediyorlar.
Allah (c.c.) adına yönetimi ele aldığını iddia eden putlar, acaba birşey yaratabilirler mi? Yarattıktan sonra tekrar iade edebilirler mi? Deki: "yaradılışı ilk defa yapan O Allah'dır." Yani birşeyi yaradan sonra yarattığını iade eden Allah (c.c). Bakıyoruz ki tabiatta baharla beraber çimenlerin arasında rengarenk çiçekler açıvermişler, bir müddet insanlara güzel kokularını sunduktan sonra güz mevsimiyle beraber ölüyorlar. Kardan kefenlerin arasına bürünüyorlar.
Kabir hayatını yaşıyorlar, ama baharda İsrafil'in Sur'u gibi bir bahar rüzgarı esince beraber toprağın bağrındaki çiçekler, tekrar geçen seneki gibi aynı renkte, aynı tonda, aynı kokuda tekrar iade ediliyorlar. Bütün bunları evirip çeviren Allandır (c.c.)'[51]
35- Deki: "Sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan hakka götüren varmıdır? Deki: "Allah hakka götürür. Hakka götüren mi uyulmaya daha layıktır? Yoksa yol gösterilmeden doğru yolu bulamayan mı (uyulmaya daha layıkdır)? Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?
Hakka doğru insanları götüren mi kendisine uyulmaya layıktır. Yoksa kendisi bile başkasının hidayetine muhtaç olan mı kendisine uyulmaya daha layık olandır? Bu insanoğlnki yarınının ne olacağını bilememekte, yarın sağ kalıp, kalamayacağını, yarınının ne getireceğini bilememekte ve insanları kendi görüşüne göre yöneltmeye çalışmaktadır.
Bugün için görüyoruz. Dünyada fikir üreten, küfür üreten bir çok insan beş sene sonra küfrünün ve fikrinin sapık olduğunu, batıl olduğunu kendiside anlıyor, başkalarıda anlamaya çalışıyor. "Ne oluyorda siz böyle hükmediyorsunuz" Nasıl hükmediyorsunuz? Yani insanoğluna yarınının ne getireceğini bilemezken nasıl tabi oluyorsunuz? Herşeyi yaratan yarını, geçmişi, bugünü yaratan, bütün insanları yaratan Allah'a (c.c.) niçin tabi olmuyorsunuz?[52]
36- Onların çoğunluğu zanna uyar. Zan ise hakdan hiçbirşey kazandırmaz. Şüphesiz Allah onların yaptıklarım bilir.
İnsanların koydukları kurallar kesinlikle böyledir denemiyor. Bir bakıyorsunuz, bugün çok doğru çok güzel diye kabul ettiğimiz şey, beş sene sonra gayet yanlış olduğu ve topluma zarar verdiği anlaşılıyor. Bu sefer değiştirme tarafına gidiveriyorlar.
Mesela bugün bir bakan televizyonda konuşuyor, veya genel müdür konuşuyor. Efendim şunları şunları yapacağız ama kanunlar müsaade etmiyor. Veya mevzuat müsaade etmiyor. Peki kanunlar ve mevzuuat bu adamın bu işi yapmasını engellemesi için mi çıkmış? Hayır. Çıktığı zamanlarda gayet faydalı olduğu zannediliyordu. Ama zaman içersinde zararları ortaya çıkıverdi, değiştirmek için yine uğraşacaklar.
Yani insanoğlu kendi aklı ile koyduğu kurallardan kendi etrafında bir tel örgü meydana getiriyor. Kendi kendisini hapsediyor, ve kendi yapacağı hareketleri sınırlandırıyor. Çünkü insanoğlunun düşüncesinin bir sınırı vardır. İnsanoğlu ihtiyaçları ise her an yenilendiğinden o sınırın dışında ihtiyaçlar meydana geliyor. Birinin aklını kanun haline getirirseniz bütün insanların hayatını o adamın aklı içerisine mahkum etmiş olursunuz,
Allah (c.c.) onların görüşlerinin, mancuum, ifade etmediğini zanna tabii olduklarını haber veriyor. Gerçekte ise hakikat karşısında zannın hiç bir değeri yoktur. Allah (c.c) herşeyimizi bildiğine göre onun bize vermiş olduğu emir ve yasaklara uyarsak, Hakkı bulmuş olur, adaletle ihsan arasında yaşar dünyamızida cennet eyler, ahireti-mizide cennet eylemiş oluruz.[53]
37- Bu Kur'an Allah'dan başkası tarafından uydurulmuş değildir.. Ancak o önce geçen kitapları tasdik eden ve kitabı açıklayandır. Onda şüphe yoktur. Alemlerin Rabbindendir.[54]
38- Yoksa "Onu uydurdu"mu diyorlar? Deki: "Eğer doğru söylüyorsanız onun benzeri süreler getirin. Allah'dan başka gücünüzün yettiğini çağırın."
Yani bu Kur'an-ı Kerimi peygamber kendiliğinden uyduruyorsa, buy-run sizde arapçayı biliyorsunuz. Arabm edip insanları var, aranızda ünlü. şairleriniz var, şairlerinizi, ilim adamlarınızı toplayınız ve o Kur'an surelerinden bir surede siz meydana getiriniz diye Allah (c.c.) meydan okuyor. Hani Bakara suresinin baş tarafında geçmişti. Bakara suresinin 23. ayet-i kerimesinde "Eğer kulumuza indirdiğimiz ayetler konusunda şüphe ediyorsanuz, sizde onun bir benzerini getiriveriniz." diyor Allah (c.c.)
Burada ise gücünüzün yettiğini çağırınız. İlim adamlarınızı, şairlerinizi, ediplerinizi ne kadar bu konuda aklına müracaat ettiğiniz, güvendiğiniz insanlar varsa onlanda çağırınız diyor. O günün Mekke müşriğinin, çok edip ve şair olan insanları, Kur'an-ı Kerimin belagatı ve i'cazı karşısında hayretler içersinde kalmışlar.
Hatta birçok şair Kur'andan bir ayet-i kerimeyi okumak suretiyle müslüman olmuştur. Mesela bir tanesi Nuh (a.s.)'ın kıssası anlatılırken "Ey sema suyunu kes. Ey yeryüzü suyunu çek" manasına gelen ayet-i kerimesini dinleyince adam müslüman olmuş. Nuh tufanında her tarafı su almış, bu esnada Allah (c.c.) peygamberi Nuh'u kurtarmak istikümesini istiyor.
Bu emri veren ayet-i kerimeyi okuyunca, bir tane şair müslüman oluvermiştir. "Bu kelimelerle, böylesine akıcı, su şırıltısı kadar güzel, kulağa hoş gelen, dile hoş gelen kısa kelimelerle çok mana ifade eden bu cümleyi kurmak benim gibi şairin gücünün üstünde. Muhammed bunu haydi haydi yapamaz. Bu ancak ve ancak Allah (c.c.)'ın kelamıdır" diyor adam ve Kur1 anın edebiyatı karşısında secdeye kapanıveriyor. O kadar güçlü şairleri olmasına rağmen Kur'an-ı Kerimin bir benzerim getirmeye cesaret edememişlerdir.
Fi Zilal-il- Kur'an-ı yazan, Allah'ın rahmetine şehid olarak kavuşan, Seyyid Kutup merhum şöyle anlatır. "Birgün Mısır'dan Amerika'ya gemi ile giderken Cuma günü, Cuma namazını kılmayı isteyen müslüman yolcular bir araya geldik, Cuma namazını kıldık. Ben hutbeyi okudum, sonra Cuma namazım kıldırdım.
Fakat gemideki bütün yolcularda bizi seyrediyorlardı. İçlerinden Yugoslavyalı bir dil bilimcisi bir bayan bana doğru yaklaştı ve bana dedi ki; "sen hutbende ve namazında hangi dilden konuştun." Dedim ki: "Arapça-dan konuştum." Peki ama "Arapçadan başka da bir dillede konuştun." "Hayır ben yalnız arapça konuştum" deyince, Onun, benim konuştuklarım arasında, benim konuştuğum arapça ile Allah'ın kelamı olan Kur'an-ı Kerimi birbirinden ayırd ettiğini öğrendim.
Yani Allah'ın kelamı Kur'an-ı Kerimi okuduğunda benim sözümden ayrı olduğunu kulak hassasiyeti ile anlıyormuş. O zaman bu ayet-i kerimeyi biraz daha iyi anlamaya başladım diyor. Seyyid Kutup (r.a.).
Yani peygamber (s.a.v.)'ın hadisi şeriflerim okusak, hemen ardından da bir ayet-i kerimeyi okusak hassas kulaklar ikisi arasındaki farkı kavrayabilecek durumdadırlar.Yani elimizde okumakta olduğumuz Kur'an-ı Kerimi, o günün müşrikleri, günümüzünde müşriklerinin dediği gibi Mekke'de yaşamış bir insanın uydurduğu birşey değildir. Olması mümkün değildir. Aklada uygun değildir.
Çünkü efendimiz 1400 sene evvelinden ayet-i kerimelerle Öyle şeylerden bahsetmiş ki günümüz insanı daha bazılarını yeni yeni kavrıyor. Bugün şunu kabul ederlermi 1400 sene evvel bir adam çıkacak şöyle şöyle diyecek ve bu adamların dedikleri 1400 senelik zaman içersinde de hep doğru "çıkacak. Böyle bir insan gelmiş değildir. Ama ayet-i kerime bunlardan haber veriyor. Öyle ise bu, insan tarafından değil, Allah (c.c.) tarafından gönderilendir. Hani hukuk olarak bile insanoğlu Allah'ın kelamından ayrılıp, kendi aklını kendine put yapmaya başladığı andan itibaren mesela bir ceza yasasında çeşitli hükümler koymuştu. Bir dönemde zim
eden bir kadını, derisini yüzüp içine saman doldurup meydana dikerek olarak cezalandırmış. Bir başka zamanda, Yunanda gelmiş ki, en fazla zina eden kadının heykeli yapılıp tanrıça olarak ilan edilmiştir. Bir başka zamanda başka bir ceza uygulanmıştır.
Allah (c.c.) ise koymuş olduğu kurallarla her çağda, insanların tedavisi yapılabilecek cezayı koymuştur. Hırsızlığında, zinanında, adam öldürmeninde, rüşvetinde, her türlü cezai müeyyidelerde Allah (c.c.)'ın ve O'nun vahyi doğrultusunda hareket eden Rasulünün koydukları çağlar boyunca eskimiyor, porsumuyor, buda ilahi olduğunun bir delili oluveriyor.[55]
39- Hayır, Onlar ilmini kavrayamadıkları, ve açıklaması gelmeyen şeyleri yalanladılar. Kendilerinden öncekilerde böylece yalanlamışlardı. Bak, zalimlerin sonu nasıl oldu.
Yani durup dururken Mekke'deki bu insanlar geri zekalımı da Allah'ın ayetlerini yalanlıyorlar veya tamamen art niyetlilerde onun için mi yalanlıyorlar? değil. İlmini kavrayamadıkları şeyi yalanladılar.
Kur'an-i Kerimde öylesi şeyler veriliyor, öylesi şeyler bildiriliyor, öylesi şeyler yasaklanıyor, öyle şeyler haber veriyor ki, adamların aklı kavrayamamış. Çünkü kendi sözlerine daha fazla güveniyorlar, kendi mantıklarına daha fazla güveniyorlar, Allah'ın kelamını kendi mantığına vuruyor, "olmaz böyle şey" deyiveriyor. Böylece yalanlama tarafına gidiyorlar.
Yani kavrayamadıkları bir emir yasak veya haber geliyor. O emir yasak veya haberi de açıklayamıyorlar. Peygamber efendimiz açıklıyor, sahabe açıklıyor, ama bu adamlar kendi kültürlerine, kendi mantıklarıyla bir tel örgüsü örmüşler o tel örgünün içine girmeyen doğru değildir. İçinden dışarıya taşanda doğru değildir, gibi bir mantığı benimsemişler, onun için o mantık çerçevesi içerisine girmeyeni kabul etmeme tarafına gidive-riyorlar
Günümüzde de inkarcıların mantığı aynıdır. "Bu benim aklıma yatmıyor" diyor. Peki ama benim aklıma yatıyor. Yani din senin aklın değil ki, milyonlarca müslümanın aklına yatıyorda senin aklına yatmıyorsa, kabahat Allah'ın ayetlerinde değil, senin kabının darlığındadır. Hani adamın fındık kabuğu kadar bir kabı varsa hütün bir denizi inkar etmesi mantık-
sızlıktır aslında "eğer bu su olsaydı benim kabıma sığardı. Benim kabıma sığmadığına göre bu deniz su değil, göl gibi birşey" diyor bu adamlar böyle söylemekle kendi akıllarını ilahlaştırıyorlar.
Onun için Allah (c.c.) "Kendi arzusunu kendi düşüncesini, kendi mantığını, kendini ilah kabul edeni gördün mü?" Yani gördün diyor.[56]
İşte inkarcıların mantığı bu. Bu tür adamlar en büyük despotturlar. En büyük zalim bunlardır. Çünkü bütün insanların aklını kendi akıllarının altında görüyorlar. "Benim dediğimdir en doğru olan, benim düşündü-ğümdür en doğru olan, benim söylediğimdir en doğru olan, dediğim dedik, çaldığım düdük" diyen herifler, Allah'ın ayetini inkar edenlerdir. Onlardır despot olanlar.
Bunlar yalnız kendilerimi yapıyorlar değil. "Onlardan öncekilerde yine aynı sebeplerden dolayı yalanlamışlardı" Allah'ın ayetlerini. Yani Hz. İsa (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. İbrahim (a.s.) zamanında o zamanın Nem-rudları ve Firavunları aynı mantıkla hareket ediyorlardı. Diyor ki: Musa (a.s.)'ııı karşisma dikilen kafir: "Ey ahali Musa'nın dediğine bakmayacaksınız, onun dediğini tutmayacaksınız vede duymayacaksınız, Ben kendi görüşümle neyi, nasıl yapacağımı size gösteririm. Yani benim aklıma, benim mantığıma uyacaksınız. Doğru yola da ancak ben götürürüm sizi diyor.
Yani benim mantığıma uyarsanız, benim aklıma uyarsanız, benim görüşüme uyarsanız, doğru yola gidersiniz, yoksa Allah'ın gönderdiği Tevrat'a uyarsanız, doğru yolu bulamazsınız diyor. Bu da aynı mantık. Allah (c.c.) de: "İşte daha öncekilerde aynı şekilde yalanİamışlardı. Yani kavrayamadıkları ye hatırlayamadıkları bilgileri inkar tarafına gidiverdiler" buyuruyor.
Muhterem okuyucu! Bazı dökümlerin kalıplan var. Yanmayan demirden bir kalıbın içerisine erimiş altını döktüler mi, nasıl desen istiyorsa öylece çıkıyor. Kalıp sağlam olunca o kendine geleni kendi şekline göre şekillendiriyor.
Ama naylondan bir kalıp olursa, demiri veya altını erittikten sonra dökecek olursanız, onu parçalar. Şimdi naylon derki: "yahu ne biçim şey. Bu kalıba dökülecek madde değil" diye inkar tarafına giderse, mantıklı olur mu? İşte Allah'ın ayetleride bu insanların beynine geldiğinde, aklı küçük olupta alamazsa inkar tarafına gidişleri aynı şekilde olur. Naylon marka bir akıl, naylon marka bir düşünce, naylon marka bir beyin, bu beyin ile Allah'ın ayetlerini kavrayamadı mı, adam inkar tarafına gidiveriyor.Yani kavrayamadıkları şeyi "kavrayamadık" demedîlerde. Yalanlama tarafına gittiler. Kavrayamadık derse adamın küçüklüğü anlaşılacak. Küçüklüğünün anlaşılmasını istemiyor, inkar tarafına gidiyor. Böyle olunca "İyi bak zalimlerin sonu nasıl olacaktır."[57]
40- Onların bir kısmı iman ediyor, bir kısmı iman etmiyor. Rabbin bozguncuları en iyi bilendir.[58]
41- Eğer seni yalanlarlarsa deki: "Benim amelim bana, sizin ameliniz size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, bende sizin yaptıklarınızdan uzağım.
Bu ayetin bir benzerim biz Kafinin suresinde onlara "Sizin dininiz size benim dinim bana" diye cevap veriyoruz. Yine Bakara suresinde Allah (c.c.) de "Onlar geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size" diyor geçmişler için.
Ama günümüzde yaşayanlar karşımıza dikilirler de, bizim söylediğimiz ayetleri yalanlama tarafına gidecek olurlarsa, Adamlara diyoruz ki: bekleyin. Sizin yaptığınız size, bizim yaptığımız bize. Biz sizin yaptığınız, taptığınız putlardan vede yapmış olduğunuz pisliklerden rüşvetinten, faizinden, haramından, yalanından, iftirasından, fuhuşundan, kepazeliğinden uzağız. Siz de bizim İslami hareketimizden, eğer inkarınızda devam ederseniz, siz de bizden uzaksınız, uzak durun bizden. Ama imana girmek istediniz mi kapımız her zaman açıktır.[59]
42- İçlerinden seni dinlemek isteyenler vardır. Akıllarını çaliştırmıyorlarsa, sağırlara sen mi duyuracaksın?
Onlar, Seni dinlemek için geliyorda, Anlamak için gelmiyorlar. Haili hayvanın ses dinlediği gibi bir şey. Hayvanda kulağına bir ses geliyorda ne dediğini anlamıyor. Aynı şekilde. Mesela bir vaizi bir müslüman dinliyor. Aynı konuşmayı birde müslüman olmayan dinliyor. Müslüman zevk alıyor, bu konuşmadan. Öbürüde diyor ki," bu neden bahsediyor" diyor.
Sizde hiç ilgilenmediğiniz bir konuda bir adamı dinlemek için gitseniz. Bu İstanbul şehrinde belirli yerlerde, çok affedersiniz söylenemeyecek pisliklerin güzelliğini anlatan merkezler var İstanbul şehrinde.
Benim komşularımdan bir tanesi gitmiş, dinlemiş gelmiş. Bana anla-tıveriyor, anlatırken adam haya ediyor, bende haya ediyorum. Yani hayalimize gelmeyecek pisliklerin, gayet iyiliğini anlatıveren merkezler kurmuş adamlar ve orada anlatıyorlar. Şimdi oraya girsek hicabımızdan yüzümüz kızarır, çıkıp gideriz. Yani terk ederiz, biz orada sıkılırız.
Kafirde Kurânı dinlerken sıkılır. Çünkü kendi gönül perdesini, kendi mantığıyla kapatmış adam. Ses geliyorda mana gelmiyor.[60]
43- İçlerinden sana bakanlarda var. Basiretleri körelmişşe körlere sen mi yol göstereceksin?
Bunu tasavvuf şairlerinden biri şöyle ifade ediyor: "Halk içre bir ayineyim." Yani halkın içinde bir aynayım. "Herkes bakar bir an görür. Her ne görür kendi Özün." Aynada her kim ne görürse kendi özün görür.
"Ger yahşi ger yaman görür."
Yani aynada kendinize baktığınızda aynadakini iyi görüyorsanızda kendinizsiniz. Aynadakini beğenmiyorsanızda gene kendinizsiniz siz. Çünkü bu insanlarda kendi gözleri ile kendi mantıkları içerisinde Efendimiz (s.a.v.)'e bakıyorlar görmüyorlar ama. Peygamber efendimizede "görmeyenlere sen mi göstereceksin" diyor Allah (c.c). Peki bunlar görmüyorlarsa Allah bunların akıllarını perdelemişse Allah'ta mı kabahat? Haşa.[61]
44- Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar kendilerine zulmeder.
Çünkü Allah (c.c.) insanı yarattığında. Gönül aynası lekesiz olarak yaratılmış, pırıl pırıl. Herşeyi iyi görmeye, iyi duymaya, iyi yapmaya meyyal olarak yaratılmış insanoğlu. Ergenlik çağma gelinceye kadar da bu böyledir. Onun içindir ki dünyanın neresine giderseniz gidin. Mesela Amerika'dan, Türkiye'den, Japonya'dan, Afrika'dan, İngiltere'den hepsi beş yaşlarında birer çocuk alın. Bunları bir eve koyuverin. Daha beş dakika geçmeden anlaşırlar ve kendilerine göre bir oyun kurarlar, onlar. Halbuki dilleri ayrı. Yani biri Türkçe konuşuyor, biri İngilizce konuşuyor ama çocukça bir dil vardır. O da fıtratla getirilen safiyettir.
İki yaşındaki daha dili öğrenmeyen bir yaşındaki altı aylık çocuklar, çocuklarla daha iyi anlaşıveriyorlar. Babalarla konuşmuyorlar, ama çocuklarla konuşuyorlar. Fıtratta getirdikleri temizlik, birbirlerini çekiyor ve de oynaşıveriyorlar.
Bozulma akıl baliğ olduğu, ergenlik çağma erdiği andan itibaren yaptığı her hareketin pisliğinden gönlüne bir damla veya bir nokta geliyor. İnsanoğlununda gönlü pırıl pırıl berrak iken, baliğ olunca ikinci günah, üçüncü günah, beşinci günah, onuncu günah, yüzüncü günah derken adamın kalbi kapanıveriyor.
Bakara suresinin başlarında, "Kalblerini mühürledi, gözlerini perdeledi" diyor.[62] Ama perdelerin dokumasını insan kendi yapıyor. Perdeleri kendi amellerimizle, kendimiz dokuyoruz. Ve bir günde geriliveriyor gözlerimizin önüne, hakkı görmüyoruz. Onun için Allah (c.c): "Allah kimseye, hiçbirşey ile zulm etmez, ancak insanlar kendilerine zulmederler"diyor.[63]
45- Gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar gibi onları bir araya topladığımız günde onlar birbirlerini tanırlar. Allah'la karşılaşmayı yalanlayanlar ve doğru yola girmeyenler, zarara uğramışlardır.
Muhterem okuyucu! Allah (c.c.) insanları ahirette toplayacağını ve insanların orada azabı görünce; "dünyada çok az bir zaman kaldıklarım" hatırlayacaklarını haber veriyor. Yani azabın dehşeti gelince, bu dünyada yaşadıkları ömürlerinin sanki seksen sene değilde, şöyle gündüzün belli saatinde, öğleye kadar veya öğleden sonra yaşamış gibi olacaklar.
Yani acı herşeyi unutturur anlamında. Bu bazen dünyada da olur.
Hani biz kendi aramızda konuşuruz. "Sana iyilik yaramaz" diyoruz. "Sana on sene iyilik yapsam, ama bir gün bir iğneyi benden göremesen, hiçbirşeyi görmedim" deyiverirsin diyoruz ya, veyahutta bir insandan öylesine bir kötülük görülürki, yapmış oldukları iyiliklerin tamamı defterinden siliniverir.
İnsanoğlununda bu dünyada yapmış olduğu inkar, iftira, yalan, zina, her türlü pislik ahirette ateşini hazırladığından ateşi ile karşı karşıya geliverdiğinden, dünyada yaşamış olduğu hayatın bir değeri olmadığım orada görüverir. Kur'an-ı Kerimde bu konuda bir kaç tane ayet-i kerime var. Üç dört yerde ayrı ayrı. "Birgün veya iki gün veya bir saat gibi zannedecekler" diyor.[64]
Mü'minler içinde bunun tam aksi oluyor tabii ki. Mü'min imanı doğrultusunda yaşamışsa Rabbimin rızasını kazanmak için, gayret sarf ederse bu dünyanın içinde gönlünü cennet eyleyip, dışardaki insanlarla da bir cennet hayatı yaşamaya gayret etmiş ve bu konuda mümkün mertebe başarılı olmuş veya başarılı olma yolunda savaşını vermişse, ahiretteki yerini ve nimetlerini görünce; bu dünyada çekmiş olduğu çilenin tamamı bir anda yok ediliveriyor.
Hani bir insan hakkında kızarız, kızarız ama o insan bize bir gülüm-seyiverse, veyahutta beklemediğimiz bir anda bize iyi bir davranış içersine giriverse daha önce onun hakkında duyduğumuz kanaatlerimiz silini-verdiği gibi. Mü'minlerin bu dünyada çekmiş olduğu çileler cennetin nimetleri ile karşı karşıya gelindiğinde bir anda siliniverecektir. O çileler unutulmayacak ama bir günlük veya bir saatlikmiş gibi geliverecektir.
"O gün insanlar birbirleriyle konuşacaklar da" Yani mahşer yerinde bir araya geldiklerinde birbirlerini tanıyacaklar. Bu anasıdır, bu babasıdır, bu komşusudur, bu dayısıdır, bu amcasıdır, bu arkadaşıdır, bu camideki safta beraber namaz kıldığı arkadaşıdır, veya bu meyhanede içki içtiği arkadaşıdır veya şu beraber rüşvet işini hallettikleri arkadaşıdır. Veya şu faiz işini hallettikleri arkadaşıdır, veya şu insanlara zulmettikleri arkadaşıdır veya şu insanlara zulmetmek için beraber kanun çıkardığı arkadaşıdır.
Yani bütün bunları orada tanıyacaklar. Ama bu tanışma bizim cami önünde tanışma, evlerde tanışmamız gibi değil ha. Beni bu hale düşüren sensin, beni cehenneme sevk eden sensin, sen olmamış olsaydın ben buralarda olmamış olacaktım diye çekişecekler. Yani birbirlerinden kaçar gibi tanışacaklar ki Allah (c.c.) bunu ifade ederken: "O günde kişi kardeşinden kaçacak" diyor. "Anasından ve babasından kaçacaktır. Hayat arkadaşından ve çocuklarından kaçacaktır" diyor.[65] Yani insanın çocuğundan, hanımından, annesinden, babasından kaçması mümkün mü? Allah (c.c.) o günde onlar birbirlerinden kaçacaklardır. Tanıyacaklar
ama beni bu yola düşüren babam ve anamdı. Benim bu cehenneme girmeme sebep olan arkadaşımdı veya oğlumdu veya komşumdu, onunla karşı karşıya geldiğimde bari bu dünyada bana bunun belası dokunmasın diye birbirlerinden kaçacaklardır.
Öyle ise kaçmayacak dostlar edinelim. Annelerimize, babalarımıza, çocuklarımıza, hanımlarımıza, arkadaşlarımıza, dostlarımıza ve komşularımıza sahip olalım. İslami çizginin dışına çıkmamaları için gayret sarfe-delim. O zamanda tanışacağız. Yasin suresinin beşinci sahifesinde: "Onlar ve onun eşleri, yani kan koca, çocuklar, yakınları, analar babaları bir araya gelecekler ve gölgeler altında ve kanepeler üstünde, altlarından ırmaklar akar, üstlerinden meyveler sarkar, öyle bir hayatı onların dostlarıyla beraber yaşayacaklarını" Allah (c.c.) bize müjdeleyiveriyor buna erişebilmek için aynı güzel hayatı birlikte yaşamak lazım. "Ahireti inkar edenler zarar etmişlerdir ve onlar doğru yolu bulamazlar, hidayete eremezler" diyor Allah (c.c) .
Muhterem okuyucu! Kur'an-ı Kerimde ağırlık olarak birinci derecede Allah'a imandan, ikinci derecede ahirete imandan, bahseder. Bir çok ayet-i kerime, ahiret imanını bize hatırlatıp durmaktadır. Çünkü insanların bu dünya hayatında en büyük mucizesi: bir işi yapmaya veya bir kötülükten alıkoyan iç dünyasındaki müeyyidesi ahirete olan imandır. Yeryüzündeki bütün sistemlerde polisin veya diğer güvenlik güçlerinindegücünün yetmediği, sistemi elinde tutan zorbalar mevcuttur. İşte bu zorbaların yegane korktukları, Ahiret gününün gerçekleşmesi endişesine içlerinde hep taşıyorlar.
Onun içindir ki siz bir kısım insanlara, yahu ahiret var, soru var, sual var, mahşer var, cehennem var, sırat var, dediğimizde: "yahu şunlardan bahsetme geçelim başka konuya" derler. Niye?
Hani haram bir lokma tam boğazından geçerken "yahu ahiret vardır" derseniz o tatlı lokma ona zehir gibi gelir. Yani ağzının tadını bozduğunuz için öyle konulara girmek istemiyorlar adamlar. Yani hayatlarım tatlı bir şekilde yaşarken tutupda cehennemden bahsetmek!... hani şöyle ifade edelim bunu; Adamı bir bantın üzerine koymuşlar bant adamı uçurumun ucuna doğru götürüyor. Veya ateşe fırına doğru götürüyor. Hani ekmek fırını var ekmekler koyuluyor, fırının içersinde dolanıp çıkıyor pişip çıkıyorlar. Fırının içerisine adam bantın üzerine koyulmuş . Fırına doğru gidiyor; görüyor bu arada da bantın üzerindeki adam kendi aleminde yani içki içiyor veya her türlü kötülüğü yapmaya çalışıyor, yapabilir mi ateşi görüyorsa yapamaz.
Onun için Allah (c.c.) ayet-i kerimesiyle bize hep cehennemi, Sırat-ı, hesabı ve oranın dehşetini haber veriyor ki, haram yemeyin, yetimin malına el uzatmayın, komşunun namusuyla oynamayın, faizi midenize
indirmeyin, rüşvetle işlerinizi halletmeyin, Rabbimin kitabına karşı kitap icad etmeyin. Yoksa karşınızda cehennem var diyor Allah (c.c).
Ama bu geçici dünyanın zevkini tadalım diyen insanlar, cehennemden bahsedilen meclislere pek gelmeyi arzu etmiyorlar, çünkü ağzımızın tadı kaçıyor diyor adamlar. Allah (c.c.) de diyor ki onlarda orada kaybedecektir. Yalnız orada dağil. Hani Kur'an-ı Kerimin ayetleri bize hep kafirlerin akibetinin yalnız cehennemde olduğunu söylemiyor bu dünyada da oluyor. Onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana bu dünyada göstereceğiz.
Yani daha ilk nazil olan ayet-i kerimelerde Allah (c.c.) "Onlar ne derlerse desinler, onların sözlerine sabret, yolundan yürümeye davet et, neticeyi sende göreceksin, onlarda görecekler" diyor. Daha Mekke'de peygamber efendimiz (s.a.v.) bir kaç tane arkadaşıyla beraber İslamm tebliğine uğraşırlarken hiç bir insanında bunların başarılı olacağına inanmadığı bir dönemde Allah (c.c.) peygamberine moral veriyor ve diyor ki; "Sende göreceksin onlarda görecek"[66]
46- Onlara va'dettiğimizin bir kısmını sana göstersek veya seni vefat ettirsek de onların dönüşü bizedir. Sonra yaptıklarına Allah şahiddir.
Peki peygamber efendimiz (s.a.v.) ölünce kurtulacaklar mı? Hayır. Yaptıkları bütün amellerini görmekte olan, bilmekte olan Allah (c.c.) vardır ki, o onların her haline şahittir. Yani görücüdür diyoruz. Peygamber efendimiz Mekke'den, Medine'ye hicret ediyor devletini görüveriyor. Kafirlerin ummadıkları başına geliveriyor.
Derken Mekke müşrikleri bütün ekonomik güçlerini bir araya getiriyorlar, büyük bir uluslararası ticaret kervanı, yani bugünkü tabiriyle büyük bir holdingler veya karteller kuruyorlar, onun geliriyle müslümanların aleyhinde silah sanayiini kuracaklar ve Medine'deki müslümanların hayatına son Verecekler ama Allah (c.c.) onlar bir tarafta tuzaklarını kurarken bir tarafta da peygamber efendimizin (s.a.v.)'ın onlara karşı tedbirini alıyor ve Bedir harbinde karşı karşıya geliyorlar ve Bedir harbinde bir kişiye üç tane kafir düşmesine rağmen zaferi müslümanlar elde ediyorlar. Böylece Allah (c.c.) peygamber efendimize (s.a.v.) bu dünyada kafirle aleyhine vaad edilen azabı göstermiş oluyor.
Devletini kurduruyor, devlet kurulduktan sonra kafirler ilk defa mağlubiyeti tadıyorlar, peygamber efendimiz karşısında ve efendimizde onların mağlubiyetini gözleriyle görüyor. Sahabede tabiiki seviniyor, coşuyor, Allah vadini yerine getirmiştir diyor. İmanları kat kat artıveriyor böylelikle. Bu ayet-i kerimeler yalnız peygamber efendimizin hayatını nakl etmek üzere nazil olmuş ayet-i kerimeler değildir tabiiki. Onlarıda nakl eder ama onun ümmeti olan insanlara da aynı Vaadde bulunuyor demektir. Eğer ki peygamber (s.a.v.)'m çizgisi üzerinde yürüyecek olursak, aynen peygamber efendimizin bu dünyada kazandığı devleti ve efendimiz (s.a.v.)'ın ahirette elde ettiği cenneti bizde kazanmış oluruz.
En nihayet bize de hitap eder. Allah'ın kafirlere vaad etmiş olduğu azabın bir kısmını biz bu dünyada görebiliriz. Ama tarih boyunca gökyüzünden melekler indiripte hiçbir zaman yeryüzünde İslami devlet kurdur-mamıştır. Böyle birşey olmamıştır. Yeryüzünden bir tek kişide olsa peygamber var veya o peygamber çizgisinde yürüyen bir insan var. Yani yeryüzünde devlet müslümaniar tarafından kurulur, insan tarafından kurulur.
Yoksa sıcacık yataklar içinde yatarken: "Ya Rabbi şu kafirleri kahret, Meleklerini gönder, onların boynunu vurduruver. Bizde bu dünyada gül gibi yaşayalım gidelim" diye düa edersek böyle birşey Hz. Adem'den günümüze kadar olmamıştır. Ama müslümaniar Allah'ın peygamberinin yolunda, islami hizmet için yürürlerse, (ayet-i kerimelerle bildirmiş Rabbim.) Melekleri vasıtasıyla o mü'minlere yardım eder. Ama mü'minlere yardım eder, yoksa mü'minler olmadan Allah gökyüzünden melekler indiripte yeryüzünün İslahım hiç yapmamıştır. Yeryüzünün İslahı için Allah (c.c.) Adem oğullarını yaratmıştır. Bizde o çizgide yürüyecek olursak bugünkü kafirlerin akibetini gözlerimizle görebiliriz. Ahirette de yine azaplarını ve azaba duçar oluşlarını yine gözlerimizle görebiliriz. Görmeye başladık gayri.
Her hangi bir gazeteyi şu günlerde alıversek gündemde hep müslümaniar var. Biz değil, yani müslümaniar bahsetmiyor, gazetelerde dinime düşman olan adamların, bahsettikleri hep o.
Efendim doğuda Rusya çöktü, kominizin gitti. Bulgaristan'da, Romanya'da, Çekoslovakya'da kominist karşıtı güçler iktidarı ele aldılar. Rusya'da da adamlar koministlikten istifa ettiler. Batının endişesi komi-nistlikten kalktı. Koministlikten endişesi yok, şimdi yeni bir endişe başladı diyor ve batı müslümanlara karşı kapılarını kapatıyor ve en büyük endişe olarak ta islami görüyor diyorlar. Amerika'nın burnunun dibinde kominist olan Küba gidiyor ama Amerika'nın burnunun dibinde adedi, yüzde altı olan Trinidatta müslümaniar yönetime el koydular. Küba gidiyor ama "Amerika'ya bir üs olmak üzere, müslümaniar yönetime el koydular, aman bir araya gelelim, müslümanlara karşı nasıl tavır alınacaksa alalım" diyorlar.
Yüzde bir buçukluk adamlar. Türkiye'de bunların sayısı yüzde bir buçuk gelir veya gelmez; Ama geri kalan yüzde doksan sekiz buçuğu ise saf müslümandır. Hatalıdır, günahkardır, onların doğrultusunda bazı ticari işlerini, siyasi işlerini yürütmek için günaha giriyorlar ama, iç dünyasında müslümanlığı bırakmamıştır. Bir çok insanlarımızla başbaşa kalı-verdiğimizde şunu söylüyorlar: "Ne yapalım ticaretimi veya siyasetimi yönlendirmek için bazı günahlara giriveriyoruz" Ama müslümaniar güçlü olacak olsa yerimizi onların yanında almaya hazırız diyor. Yüzdedok-san sekiz buçuğu meydana getiren insanlardan, yüzde bir buçuğunun sesi daha fazla çıkıyor.
Sineğin kanadını mikrofonun ağzına koyuverseniz bu caminin içersini gürültüye verir. Onun gibi gürültüye verişlerinden sakın güçlü olduklarını zannetmeyin, sineğin kanadının vızıltısıdır bu insanların beynini ve midesini bulandıran yazıları, sineğin kanadı kadar güçlerinin olmadığı kanaatindeyim şahsen. Ama biz bazen büyütüveriyoruz.[67]
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri gelince (onlar yalanladığında) aralarında adaletle hükmoiunur ve onlar zulmedilmezler.
İmansızların devamlı sordukları bir soru: "Allah niye bütün peygamberleri Otadoğuda göndermiş, Mısır'da, Irak'ta, Babü'da, Mekke'de, Kudüs'te göndermişte, Amerika'da göndermemiş?" Niye Japonya'da bir peygamber göndermemiş?" Peki göndermemişliğini nereden çıkarıyorsun ki, onu sen diyorsun. Yani göndermemiştir diyen sensin. Kur'an-ı Kerim öyle bir ifade kullanmıyor. Tam aksini kullanıyor. Rabbim ayet-i kerimede "Her ümmetin bir peygamberi vardır" diyor.
Her ümmet için Allah (c.c.) tarih boyunca bir peygamber göndermiştir. Hz. Adem'den Hz. Muhammed (s.a.v.) kadar insanlar peygambersiz kalmamış. Nerde bir topluluk varsa o topluma peygamber göndermiştir o çağda. Ama hani diyelim ki Hz. İsa (a.s.) Kudüs'ün oralarda Nasıra'da doğmuş, orada peygamberliğini yaymış üç tane havari ona iman etmiş, üç tane yiğidide ta Antakya'ya kadar gelmiş oradada islami anlatmışlardı. Yani peygamberi bir yere gönderiyorda onun elçileri etrafa gidiyor.
Yani her topluma peygamberin gönderildiği konusunda Allah (c.c.)"Her ümmete bir peygamber gönderilmiştir" diyor.
Şimdi bir adam cehenneme gönderiliyorsa yaptığı amelin karşılığı olarak gönderiliyor. Ceza fazla olarak verilmiyor. Yani suç ile ceza arasında denklik vardır. Ama iyilikle mükafatı arasında denklik yoktur. Allah (c.c.) iyiliğe karşı on kat, yedi yüz kat sevap verilebileceğini, daha fazlasını vereceğini ifade eden ayet-i kerimeler vardır.
Allah (c.c.) kimseye zulm edilmeyeceğini, yaptıklarının karşılığını göreceklerini ifade ediyor. Tabii bunuda peygamber gönderdikten sonra, hakikat kulağına eriştikten sonra bu ayet-i kerimeden ve birde İsra süresindeki ayet-i kerimesinden[68] alimlerimizin çıkardığı manaya göre peygamber gönderilmemiş, hiç bir peygamber sesi duymadan bir insan bu dünyada yaşar ve ölecek olursa o zaman Ebu Musa Eş'ari de veİmam Maturidi de "o kişinin cennete gideceklerini" söylüyorlar. Arada bir nüans farkı var ama ikiside neticede cennete gönderiyorlar.
Ama bir peygamberin gönderildiğinden haberdarlar, bugün dünyada peygamberden habersiz kişi yok. Japonya'daki de İslam'ın var olduğunu bir peygamberi, kitabı olduğundan haberi var ve Kur'an-ı kerim Japonca'ya terceme edilmiştir. İngilizceye tercüme edilmiştir. Bütün dünya dillerine tercüme edilmiştir.
Türkiye'de de hatta bu konuda bir kitap yayınlandı. Kur'an-ı kerimin bugüne kadar dünya dillerinde hangi dillere terceme edildiğini, kimler tarafından terceme edildiğini, hangi tarihte terceme edildiğini, kaç sayfa halinde olduğunu bildiren bir merkez tarafından böyle bir kitap yayınlandı ki 120 tane dilin üzerinde Kur'an-ı Kerim diğer dillere terceme edilivermiş. Yani haberdar değildir demek biraz zor.
Ancak onlar böyle bir mazeretle gelirken, bizede bir meselede yükleniyorlar yalnız. Mesela Türkiye'de Türkçe konuşan bu insanlar arasında, yüz senelik zaman içerisinde küfründe kendine göre bir mantığı gelişmiştir. Tabii bu mantık yalnız kendi ürettiği değil, batıdan da ithal edilmiş. İmansızlığın veya yeni tabiriyle ateistliğin eski tabirle gavurluğunda kendine göre bir mantığı var. O insanların o geri zekalı veya kendini beğenmiş insanların mantığını mağlup edecek şekilde de bunlar kaleme alınmış yazılmış.
Düşünün ki Türkiye'de bir garip çocuk, babası ve annesi biraz islanıdan uzak yaşamış, öyle bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. İlkokulda öğretmeni seçilirken gavur bir öğretmeni tercih etmişler, özellikle aranmış, bulunmuş. Orta okulunda, lisesinde öyle.Yani bu memlekette dinin kökünü kazımak için açılmış özel okullarda okutulmuş. Ve üniversiteyi ona göre bitirmiş bir adam. Bu adam bize acıyor, Allah rızası için değilde şeytan için bize acıy iv eriyorlar. "Hala Allah'a inanıyorlar yazık, hala peygambere inanıyorlar yazık" diye.
Biz onlara pek fazla acıyamıyoruz galiba, bizde onlara acımamız gerekiyor. Onlara imansızlığın getirmiş olduğu, gavurluğunun mantığını yıkıp yok edecek Allah'ın (c.c.) vahyini duyurmakla görevliyiz. Efendim duyurmaya ne gerek var ? ezanı duymuyorlar mı?derseniz, Ezan-ı Muhammediyi dinlese ne yazar anlamadıktan sonra. Anlasa ne yazar iman etmedikten sonra. Onun için bizim üzerimize düşen görevler vardır.
Bu tür insanlara Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerimi tanıtmamız gerekiyor. Yoksa onunla beraber mahşer yerinde hesaba çekerler.. Belki onunkinden hafif olur ama, imansızla mü'min denk olmayacaktır. Fakat bu insanlara niye sahip çıkmadınız, Allah'ın kelamını niye bu insanlardan gizlediniz. Bakara suresinde (Allah'ın ayetleri indikten sonra onları gizleyenler Allah'ın lanetine ve lanet edebilenlerin lanetine layık olurlar) diyor Allah (c.c).[69] Yani bu insanlara gizlemekte, söylememekte bir gizlemektir. Gidip duyurmamak bir gizlemektir.[70]
48- "Eğer doğru iseniz bu va'd (ettiğiniz azap) ne zaman" derler.[71]
49- Deki: "Allah'ın dilediğinin dışında ben kendi nefsime bile zarar veya fayda verme gücüne sahip değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların eceli geldiği zaman ne bir an geri kalır, nede bir an ileri gider."
Yani benim gibi bir peygamber, kendisine Allah dilemedikçe fayda verecek durumda olmazken, sizin ahiretinizi, ne zaman, nasıl olacağını, niçin olacağım ben size nasıl garanti edebilirim ki? mülk onun, varlık onun, her şeyde hükmünü yürüten o, kanımızda canımızda hükmünü yürüten o, öyle ise sizede yaptığınız ameller karşılığında cezanızı veya mükafatınızı verir.
Millet olarakta fert olarakta baki değilsiniz. "Her ümmetin bir eceli vardır." Yani herkesin bir sonu gelecektir. Bütün insanlık toplumunun da bir sonu gelecektir. Devletlerin bir sonu var, ama topyekün insanlık ailesininde bir sonu vardır. "Onların eceli geldiği zaman bir an geriye gitmez bir an ileriyede geçmez" diyor Allah (c.c). Bu ayet-i kerimeye göre biz, ecelin uzamayacağına, ecelin kısalmayacağına iman ediyor, iddia ediyoruz. Ancak hatıra şu gelebilir. Doktor arkadaşlarımız diyebilirler ki: "Hocam bazı araştırmalarla görülmüştür ki, filan ülkede, hani yaşama ortalaması, ölüm ortalaması altmış, yetmiş yaş dolaylarında iken, yemesinde, içmesinde, aldığı havasında bazı önlemlerle bu seksen, doksana çıkar gibi oluyor. Veya bazı arkadaşlarımız şöyle diyebilir. Efendim kafkaslarda yaşayan bir aile, yaş ortalaması, seksen, veya doksan, yüz, iken oradan buralara göç etmişler gelmişler. Şimdi sekseni bulan ölüyor. Altmışını, yetmişini bulan ölüyor. Yani yüze varmıyorlar.
Halbuki bunların dedeleri Kafkaslarda kalırken yüzü, yüz yirmiyi buluyordu, buraya gelince ömürleri kısaldı denirse, aslında hiç kısalmadı Allah (c.c.) bunların buraya geleceğini biliyordu. Bunun eceli buydu. Onun orada yaşayacağını biliyordu. Onunda eceli oydu. Doğru soğuk ülkelerde ölüm yaşı biraz yüksek, sıcak ülkelere doğru bu biraz düşüyor. Ekvatorda 55, 60 arasındaymış bu ecel yani sıcak ülkelerde ecel biraz daha kısa oluyor.
Diyelim ki, buradan top yekûn bir aile çektiler gittiler, kafkaslarm eteğinde bir köye yerleştiler. Onların çocuklarının çocuklarının ömrü yüze çıkabilir. Yüz ona çıkabilir. Bu ecelin uzaması değil Allah (c.c.) takdirinde bu adamın babası dedesi burdan göçüp gidecek, oraya yerleşecek onlar orda dünyaya gelecek ve onların çocukları yüz on sene olarak belirlenmiş uzalma veya kısalma yine söz konusu değil.
Yani havanın suyun yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz şeylerin bedenimiz üzerinde etkisini görüp duruyoruz. Yahu hocam görmedik olurmu öyle şey demeyin hepimizin üzerinde kısa kollu gömlekli gezişimiz güneşin etkisinden dolayıdır. Yani çevrenin bedenimizin üzerinde etkisini kışın ve yazın görüyoruz. Bunların bedenin çabuk eskimesinde de etkisi var. Bu eskimeyi önlerseniz bir müddet uzar. Ama uzamamış oluyor. O Allah (c.c.) zaten bu adam tedbirini alacak, şu kadar yaşayacak diye tayin etmiştir. Hani Hz. Nuh (a.s.) 950 sene yaşadığını haber veriyor.[72]
Peki 200 sene bir adamın yaşadığım görürsek bu uzatıldı mı? uzatılmadı mı? Allah (c.c.) onun hayatını 250 sene olarak veriveriyor. O insan için gerekli ilaçlar, hava, su herşeyi ona göre ayarlandı da o öyle oldu. Yani uzama ve kısalma yok.
Yalnız bu mantıkla hareket ederek katil gibi düşünmeyelim. Katil de hakime sormuş. Hakim bey sen kadere inanırmısın? İnanırım. Peki bu adamın eceli bir dakika ileri gitmeyecek, bir dakika da geri kalmayacak,
ona da inamyormusun? İnanıyorum. Eee benim günahım ne, bu adam zaten ölecekti. Bir katil mantığı bu. Eee bu adam belki ölecekti. Ama Allah (c.c.) sana "haksız yere adam öldürmeyin emrim vermiş sen yasağı çiğnemenin cezasını çekiyorsun.[73]
50- Deki: "Allah'ın azabı onlara gecede veya gündüzde geliverirse suçlular hangisini acele isterler? Siz söyleyin."
Allah'ın (c.c.) Kur'an-ı Keriminde üzerinde en fazla durduğu konu birinci sırada Allaha (c.c.) iman konusudur. Hatta efendimiz bir hadis-i şerifinde (Kur'anın her harfinde Allah'a itaat, Allah'a boyun eğmek, onun emirlerini yerine getirip, yasaklarından vazgeçmek konusu işlenmektedir diyor.) Her ayetinde değil, her harfinde Allah'a itaat ve ibadet zikredilmektedir diyor peygamber (s.a.v.)[74]
Ondan sonra ikinci derecede üzerinde durulan en fazla konuda ahiret-tir. Yani insanın bir başlangıcı bir sonu vardır. En fazla işlenen konuda başlangıcı yaratan Allah (c.c.)'a iman ve ona itaat ve dönüşte varacağımız yer hakkında Allah bize bilgi veriyor. İman etmemizi istiyor, imanımız oranında öbür dünyada iyi veya kötü hayat yaşayacağımızı haber veriyor.
Onun için bu ayette "Rabbim (sor onlara)" Yani o gün için Mekkeli ve Medineli insanlara, bugün içinse İstanbullu ve dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlara bu hitap vardır. O gün için efendimiz söylüyordu. Bugün için o, efendimiz (s.a.v.)'ın yolunda olanlaradır bu emir. Efendimize denmiş ama bu emir onun şahsında aynı zamanda bizedir de.
Bize diyor şimdi; (deki) "Peki söyleyin bakalım görüşünüz ne? ne diyorsunuz. Allah'ın azabı gecede veya gündüzde geliverse ne dersiniz, ne yaparsınız, nasıl tedbir alırsınız?". (Mücrimler ne kadar da acele ediyorlar, niçin acele ediyorlar.) Hani yukarda geçmişti. 48. ayet-i kerimede (Hani ne zaman o cehennemden vaad ediyordunuz, kıyameti bahsediyordunuz. Oradaki hesabı kitabı söylüyordunuz) Peki (ne zaman?) diyorlar. Allah (c.c.) da diyor ki: söyle onlara "Niçin azaba acele ediyorlar, bir gecede veya gündüzde gelecek olsa ne yapacaklar, söylesinler bakalım görüşlerini bildirsinler" diyor Allah (c.c).
Muhterem okuyucu! Efendimiz (s.a.v.)'ın hicretinden günümüze kadar 1400 küsur sene geçmiş fakat kıyamet kopmamış. Bir kısım imansız kesim (hani kıyamet yakındı" diyor. Hani insanların ölçü birimleri kendi aralarında vermiş oldukları rakamlara göre oranlanır.
Ölüm yaş ortalaması 50 olan, 60 olan ülkeler var. Yani orada insanlar 50 sinde, 60, 65 de ölüyor. Kırk yaşında bir adam ölse "Genç yaşında öldü" demezler. Zaten elli, ellibeşi normal olmuş.
Ama kafkaslarda 120 sene yaşayan insanlar varmış. 100 sene yaşayan insanlar varmış, ortalaması 90, 100 seneymiş. Böyle bir ülkede 40 yaşında ölen bir adama ise genç yaşta öldü, gencecik oluverdi derler. Çünkü ihtiyarları 90,100,120'ye varıyor. Böyle bir yerde 40 yaş gencecik bir yaştır. Allah (c.c.) yeryüzünü yaratalı ne kadar olduğunu rakamlar olarak bilmemiz mümkün değildir. Yani Kur'an-ı Kerim bunu bize bildirmemiş. Tevratta ve İncilde bu konuda bilgi verilmemiş. İlim adamlanda kesin rakam vermiyor. Filan yerde bulunan fosil 100 milyon sene olduğu tahmin edilmektedir gibi rakamlar veriliyor. Ama kesin bilgi yok. 100 milyon, bir milyar senelik bir zamana karşılık. 1400 senelik zamansa çok yakın bir zamandır. Onun için kıyametin yakınlığından bahsedilir. Belki bizim üzerimize kıyamet kopmayabilir. Ama şahsen hepimizin kıyameti kopacaktır. Ne zaman kopacaktır? Onu Allah (c.c.) burada ki ifadesi ile kullanalım.
"Gecede veya gündüzde gelecek olursa ne yaparsınız". Hani geçen Cuma gördüğünüz bir insanı bu Cuma göremiyorsunuz. Veya ikindi üzere beraberdik, çayda içtik ama adam ölmüş, kalp sektesinden ölmüş diyoruz. Gecede veya gündüzde eceli geliveriyor. Bizde yarın yaparız, ihtiyarlayınca yaparım, veya emekli olunca dinime olan görevlerimi yaparım diye ilerki bir güne atacak olursak, o zamanın geleceğini kimse bize garanti etmez. Kafirler ahiretin gelmesini istiyorlar. Tabii inkar babında söylüyorlar. "Hani o vaad ne zaman, doğru söylüyorsanız hadi gelsin ya", yani Allah'ın azabından korkmadıklarını, inanmadıklarını ifade etmek için bunları söylüyor. Rabbim de: "Mücrimler (suçlular) niçin acele ediyorlar" buyuruyor.
Muhterem okuyucu! Adama bir sene hapis cezası veriliyor, ve filan zaman da yatacaksın denildiğinde adam o günün gelmesi onun için çok uzun oluyor. Hani iki ay sonra hapse girecekse, iki aylık bir zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor, çünkü gelmesini istemiyor. Niye? çünkü ondan korkuyor. Çünkü katiyyetle biliyor ki o ceza bir gün gelecek buna imanı sağlam, ahirete imanının sağlam olmaması nedeniyle kişi suç işliyor. Eğer kişi adının Ali, Veli olduğunu bildiği kadar ahiret hakkında da inancı olmuş olsa suç işlemesi zorlaşır.
Mesela bir insanı yürüyen bir bantın üzerine yatırsanız ve ilerde de bir fırının içersine götürülüyor. Yanmada en sevdiği bir kadın, en sevdiği içkiler koyulmuş olsa, ama bantın ilerisi bir fırına götürülüyor, adamda görüyor, her an oraya yaklaştığını anlıyor ve imanda ediyor. Kurtuluşu da yok, etrafını kapatmışlar, çıkması mümkün değil ne o kadına el uzatabilir, nede o içkiden içebilir. Ne o faizi yiyebilir, nede Rabbime karşı gelebilir o esnada.
Onun için kıyamet sahnelerini Allah (c.c.) arada bir bizim gözümüzün önüne getiriyor. Namazı anlatıyor ardından kıyamet sahnelerini getiriyor. Evliliği anlatıyor, ardından kıyamet sahnelerini getiriyor. Ticareti anlatıveriyor, ardında kıyamet sahnelerini getiriyor. Dostlarla, anne babayla münasebetlerini anlatıyor yine ardından kıyamet sahnelerini getiriyor.
Sizinde bu hayat bandınızda cehenneme doğru yol alırken sizin oraya düşmenizi engelleyecek olan ananıza, babanıza yaptığınız hizmet, dininize yaptığınız hizmet, dostlarınıza İslami çizgide yaptığınız hizmet sizi kurtarır diye Allah (c.c.)'de bize yol gösteriyor.
Onun içindir ki ahirete iman üzerinde Allah (c.c.) Kur'an-ı Keriminde çok duruyor. Hepimizin imanı var, biz şüphe etmiyoruz, fakat böyle gözle görülecek, elle tutulacak şekilde değil. Ahiret vardır diyoruz da ateşe düşmekte olan, uçuruma düşmekte olan bir adamın bir endişesi gibi bir endişemiz yok, olanlarımız mutlak surette var ama bende dahil olmak üzere tanıdığım birçok dostum da bu endişemiz az, yoksa imanımız var. İmanımızda şüphe etmiyoruz biz, fakat bu kuvvetli bir şekilde bizi her hareketimizde yönlendirecek şekilde değil.[75]
51- (kiyamet) kopdukdan sonramı ona iman edeceksiniz? "Şimdimi (iman ettiniz) siz onu acele ediyordunuz, (denecek)
Bu sürenin 90 ve 91 nci ayetlerinde Firavun ve ordularının deniz de boğulurken iman ettiklerini ancak o anda imanın kabul edilmedğini haber verir.[76]
52- Sonra zalimlere: "Ebedi azabı tadın. Siz ancak kazandıklarınızla cezalandırılıyorsunuz" denir.
Endişe etmeyin yaptıklarınızın dışında her hangi bir şeyle cezalandırılmayacaksınız." Yani kişiler bu dünyadan Öbür tarafa odununu kendisi götürür diyor. Şiir halinde söylemiş Yunus Emre kişi kendi odununu kendisi götürecektir. Yoksa sırtına alıp ardına alrp götürme değil yapmış olduğu ameller ateşe dönüşecektir.
Allah (c.c.) ona işaret etmek için yaptıklarınızın kazandıklarınızın dışında birşeyle cezalandırılmayacaksınız demek istiyor. Hani suçta ve cezada denkliğin olduğunu Allah (c.c.) bize haber veriyor. Ama iyilikte ve iyiliğin karşılığı olan mükafatta denklik yoktur. Kişi bir iyilik yaparsa Allah (c.c.) on katını, yediyüz katını, daha fazlasını verir, ama kişi bir suç işleyecek olursa o suçun karşılığını alacaktır.
Çünkü Allah (c.c.) kullarına zulm etmez. Kişi kendisine zulm eder. Daha önce geçen ayet-i kerimeler de (Siz kendi nefislerinize zulm ettiniz) diyor Allah (c.c). Nasıl? Kendisini cehenneme götürücü işler yapmak suretiyle kişi kendisine zulm ediyor.[77]
53- "O gerçekmidir" diye senden soruyorlar. Deki: "Evet, Rabbime yemin olsun ki O şüphesiz gerçekdir. Siz onu önleyemezsiniz."
Yani bu dünyada insanlar, epeyce teknolojide ileriye gitmelerine rağmen, gökyüzünden geliveren bir rüzgar dünyanın süper gücü diye bilinen bir devleti evlerini binalarının çatılarını yok ediveriyor. Veyahutta gökyüzünden geliveren bir kar bütün hayatı felce uğratıveriyor. Gökyüzünden gelen bir yağmur, Hindistan'da, Amerika'da, bazı eyaletlerde şehri veya köyü götürüp gidiveriyor. Yani bunun karşısında insanoğlunun acizliğini itiraf etmekten başka da bir çıkar yolu kalmıyor. Hani depremler konusunda yapacak önleyici tedbirler mutlaka alınması gerekiyor. Din bunu emreder ama depremi durdurma işlemi ise bayağı şimdilik gücümüz dışındadır.
Yani insanoğlunun acizliğini her an kendisi görüp durduğu bu dünyada bile bunu görmesi lazım. Ahirette "Mülk o gün tek olan ve herşeyi gücü altında tutan Kahhar olan Allah (c.c.)'m olacaktır" Orada kimsenin ekonomik gücü, askeri gücü hiç fayda vermeyecektir. Ancak selim bir kalp, yani şirkten, pislikten, yalandan, iftiradan, gıybetten her şeyden temizlenmiş bir kalp insana fayda verecektir.
Günümüzde de imansız kesim genelde müslümanların veya insanların aklını bulandırmak için bu ahiret konusunun üzerinde fazla duruyorlar, ahirete gidip gelen yok ya, onun için adamlar bu konuyu istismar ediyorlar. "Canım gidip gelen mi var, gelipte haber veren mi var?" deyiveriyorlar.
Hz. Ali demişki: "Hadi varsa" demiş. Yoksa benim zararım yok, seninde zararın yok. İkimizde öldük toprağa girdik. Hz. Ali bunu burda şüphe makamında söylemiyor. Ama o adamın imansızın mantığı içinde kullanıyor cümleyi. "Ya varsa" demiş, o zaman senin için bitik.
İşte bu arada insanların mantığına hitap edecek şekilde, imansızlaşma merkezleri kurulmuş onlar şunu söylüyorlar: "Doğru mu bu?" ahirete inanıyorsunuz. Yani doğru mu? gibi bir ifade kullanıyorlar. Kendileri bu 20. asırda fazla düşünmeyen kesimin aklına uygun inkar mantığı geliştirmişler. Türkiye'de de bir dernek kuru vermişler. O kadar etkililerki televizyonda da milletin karşısına çıktılar böyle bir şeyin olmadığını söylediler. Bunlardan tefsir dersine katılanlardan birine sorduk "Bu kötü insanların bu dünyada yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?" sorusuna, Hayır!., diyorlar, onlarında yanlarına kâr kalmayacak. Ya ne olacak? deyince, yeniden dünyaya gelirken akreb, haşerat veya yılan olarak dünyaya gelecekler. Peki iyi iş yapanlar, dürüst iş yapanlar; o zamanda onlar eski tabirle kral, kraliçe olarak gelecekler. Şimdi yeni tabirle onların yerine oturanlar. Demokratik usulle seçilenler olacaklar, öyle gelecekler diyorlar.
Dedim ki bakınız bu konuda küfründe kendine göre bir mantığı var ama, yanıldığınız taraflar çok, onlardan bir tanesi de (eğer senin dediğin olmuş olsaydı, yeryüzünde Hz. Adem'den sonra nüfus artmamış olacaktı." Bir Adem var, bir Havva var. İnanıyormusun, inanıyorum. Peki Havva öldü yılan olarak dünyaya geldi. Adem öldü akbaba olarak dünyaya geldi. Sonra bunlar ittifak ettiler kimseyi sokmadıklarından dolayı öldüler, Allah mükafatlandırdı. Kabil olarak geldi, öbürüde Habil olarak geldi, onlarda iyi amel yaşadılar, bu seferde daha iyi olarak geldiler, yani o iki nüfus artmaması gerekir. Ruh üretim merkezi var mı? yok. Öyle ise nüfus artmaması lazım, hayvanların nüfusu da artmaması lazım, insanların nüfusu da, ilk yaratıldığında ne kadardı o kadar olması lazım deyince, dedi ki: "Hocam teslim olmayayım da merkezime bir sorayım" dedi. Yine bir perşembe geldiğinde dersten sonra sordum. "Yıldızlara götürüyor-larmış, bir kısmımda ordan buraya getiriyorlarmış". Yani yıldızlarda da hayat varmış, uzaylı dostlarımız bir kısmını getiriyorlar, bir kısmımda götürüyorlarmış.
Nüfus artışı yine yokmuşta. Yani bir çoğumuz bizim gökyüzünden gelmişiz. Böylesine ipe sapa sığmaz şeyler. Ama inkar ediyorlar tabii. Çünkü evvela düşünme ve okuma melekesini yitiriyorlar. Maalesfe memleketimiz de topyekün okuma melekesini bir gecede alınan kararla yok ettiler. Dünya tarihinde böyle bir olay hiç bir devletin başına gelmiş değildir. Yazı ihtilali, yazının değiştirilmesi, dünya tarihinde Rus'unda, İngiliz'inde, Japon'un da, Çin'in de efendim Avrupalısında, Amerikah'sında, dünyanın bir devletinde bunun bir benzeri görülmemiş hiç, bir millete diyorsunuz ki, hepinizi yarın sabah cahil kılıyoruz. Eski kitapları da evi-
nizde bulunduracak olursanız cezalandırırız demişler. Ve adamlarda çuvallara doldurmuş, belirli yerlere defnedivermişler.
Bu insanlar kitaptan, okumaktan soğutulunca ne verirsen ver. "Oğlum ölünce yılan olacaksın!!!" olacam abi. "Oğlum Ölünce akrep olacaksın!!!" hazırım abi. Akrep gibi ruhu insanlara verivermişler bu dünyada. Onun içindir ki sokuyorlar. Komşusunu sokuyor, çeşitli vesilelerle zulm ediyor. Kendi geçiminden, ancak kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmüyor adam.[78]
54- Yeryüzündekilerin hepsi kendisine zulmedene ait olsaydı, onların hepsinifidye olarak verirdi. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmolunur veoniarazulmedilmez-ler.
Bu dünyada adam öldürüyorlar, sonra elindeki sermayenin bir kısmını vermek suretiyle kurtuluveriyor. Zulm ediyorda, zulmünün karşısında ceza çekmiyor. Bunu her hangi bir gazeteyi bir hafta içinde okuyuverse-niz, filan şöyle şöyle yaptı kurtarttı. Savcılık makamına vardı, bir kahve içti çıktı diyorlar. Dünyada rüşvet, öyle hale geldi ki, sanki meşrulaştı. Hatta benim memurum geçinmesini bilir, devletine yük olmaz diye demeçler verilmiştir.
Yani normalinde rüşvet alınız, bundan dolayı sorguya çekilmeyeceksiniz deniliyor. Bu dünyada da bu geçerli, nerde geçerli? Islamm hakim olmadığı yerde geçerli. Rabbim bu dünyada her şeyi yaratmış, tabiatta kendi kanunları geçerli. Yani kanımızın ceryanında, kalbimizin atışında, saçımızın beyazlaşmasında, ihtiyarlamamızda Rabbimin tabiat kanunu geçerli, burada söz hakkı kimseye verilmiyor.
Ancak bizim toplumsal faaliyetlerimiz ve, ferdi faaliyetlerimizde, imtihan gayesiyle, Rabbim bize irade etme hürriyetini vermiş. İrademizi vermiş. İyi yola gidebilirsin, kötü yola da gidebilirsin demiş. İnsanlar bu iradesinden sorumlu tutulacaklar. Onun içindir ki bu yeryüzünde islamın hakim olmadığı yerde rüşvet, zulüm işkence olur.
Hocam bizim ülkede olurda, Amerika'da olmaz, demeyin. İşte televizyonda seyrediyorsunuz. Rüşvetsiz filim çevirdikleri yok, zalimlikte zirvedeler. ama ağabeyimizi bize iyi gösterdiklerinden dolayı gözümüze pek zalim görünmüyor. Adam Panamaya giriyor, onbaşı iken general
yaptığı adamı düşürüyor, arkasına vura vura Amerika'ya götürüyor. İyi yaptı diyorlar. Bizde iyi yaptı diyoruz. Türkiye'de iyi yaptı diyor. Fiilen işgal etti. Savunanları ise "orayı ıslah etmek için gitti". Ağabeyim diyor.
Allah (c.c.) diyor ki: "O nefsine zulm eden insanlar bütün sahip oldukları şeyi verip o cehennemin azabından kurtulmak isterler, ama hiç faydası olmadı. Çünkü ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi orada hiçbir mal, mülk, evlad şefaatçi geçersizdir. Kafirlerin şefaatçisi çok olsa bile geçersizdir. Ancak mü'minlerin Rabbimin izin verdikleri kanalıyla şefaat edecek insanları olacaktır.
"Ve pişmanlıklarımda gizleme tarafına gideceklerdir". Ateşli azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizleme tarafına gidecekler. "Ve onlara adaletle hükmolundu ve onlar zulme uğramayacaklardır", diyor Allah (c.c). Yani Allah (c.c.) bana bu ateşi niye verdi, demek yok, yaptığımda, amel defterinle eline veriverecek.
Hani İsra suresinde Allah (c.c): "herkesin ellerine amel defterlerini takdim edeceğini (oku kitabını) denileceğini" haber veriyor. Adam şöyle bir bakarmış deftere; "Ya Rabbi yanlışlık var, bu benim değil başkasını bana vermişler" diyebilecek. O zaman Allah (c.c.)" Yasin suresinde ifade ettiği gibi "o zaman elleriyle ayaklarını konuşturacağını" ifade ediyor. Ellerini konuşturuyor diyor ki: "Ben şöyle şöyle yaptım" diyor. Ayaklar da "ben filan yere gittim" diyor. Hocam nasıl konuşturur Allah (c.c.) diyor. Canım insanoğlu plağın üzerine bir tane iğne koyuverince, içinde ilahimidir, türkümüdür. Ne varsa koyuverdiği gibi Allah (c.c.) parmak izleri üzerine kendine has iğnesini koyuverdimiydi o kendine has, hangi suçu işlediğinizi, kimlere karşı suç işlediğini, kimlere zulm ettiğini, kimlere rüşvet verdiğini, kimlerden rüşvet oldığını, Allah'ın dininin kitabının yok edilmesi için kimlerle böyle tokalaştığım bu el söyleyiverecek.
Onun için ellerinizin aleyhinize şahidlik yapmaması için, elinizi koruyun. Hani adam bir kötülük yapsa biride şahid olarak görse adam çeker tabancayı ulan bana şahitlik yaparsan şöyle şöyle yaparım. Aleyhine şahitlik yapmayacaksın diyor. Sizde elinize deyin, suçu yapmadan önce yapın. Yani bu ellerle kimseyi dövmemeye, mü'mini dövmemeye, mü'mini sevmeye, bu eli Rabbimin dinini korumaya kullanın, yoksa müslümanlara karşı kullanmayın. Verici olsun, dağıtıcı olsun bu eliniz. Sevici olsun bu eliniz ve gözlerde kulaklarda Allah (c.c.) iradesi doğrultusunda hareket etsin.[79]
55- İyi bilin ki göklerde ve yerde olanlar Allah'a aittir. Yine iyi bilin ki, Allah'ın va'di hakdir. Ancak insanların çoğu bilmezler.
Şimdi ahiretin varlığını bize gösterirken dünyanın varlığını gözümüzün önüne getiriveriyor. İyi bilin ki gökte ve yerde olanlar Allah'a aittir. Yaradanı o. Siz neyi inkar ediyorsunuz? Hani daha önce anlattığımı tahmin ediyorum. Bu bizim yakında hatta cemaatımızdan birisi, bir başkası için "hocambir adamın Allaha, peygambere, imanı var, ahirete imanı var ama Hz. Adem'in topraktan yaratıldığına imanı yok. (Olur mu öyle şey canım, mantar çıkar gibi yeryüzünden adam çıkıverir mi?) diyormuş. Onunla biz görüştük. Dedim ki "niye inanmıyorsun" yahu hocam bu canlı bu topraktan çıkmaz diyorsun. Öylemi.
Bir yaz günüydü, peki evine git bir tane domates al onu ez ve bıraki-ver. Üç gün sonra veya bir gün sonra sıcak günlerde tekrar yanına vardığında, domatesin sıcaktan çürüdüğünü üzerinde yüz ikiyüz iane sinekciğin olduğunu görürsün. Nerden meydana geliyor, o çürümüş domatesten meydana geliyor.
Efendim havada bir mikropla orda birleşti o, doğru, amenna zaten Allah (c.c.)'ın toprağıyla Allah (c.c.) kendi tarafından verdiği ruh birleşti insanda da. Domatesten yüz, ikiyüz ve daha çok sineği yaratan Allandır. Etinizi bir yere koyuverseniz içinden kurtçuk çıkıyor, yaz gününde her tarafını kurt kaplar. Bir canlıdır o. Allah (c.c.)'da insanı böyle bu topraktan çıkarıverir.
Allah (c.c.) ahiretin doğruluğunu, gerçekliğini söylemeden önce yer ve gök Allah'a aittir diyor. Güz mevsiminde toprağa çekirdekler düşüyor. İnsanın toprağa düşüşü gibi, üzerine kardan kefenler buruyor. İnsanında kefene bürünüp yattığı gibi, sonra bahar mevsimi geliyor, toprağın bağrına cemre düşüyor ve toprağın bağrındakiler bu sefer yeniden yeşerip çi-çekleniveriyor. Neye göre, Düşüşüne göre çiçekleniveriyor yalnız. Elma ise elma olarak, karanfil ise karanfil olarak, lale ise lale olarak çıkıyor.
Sizde öyle olacaksınız. Ameliniz neyle kefenlenmişse onunla beraber çıkacaksınız. Yani amellerinizle beraber ya kapkara veya bembeyaz. Bembeyaz çiçekler gibi çıkaracaksınız veya sizin için söylemiyeyim, amelsiz imansızlar için söyliyeyim kapkara kömür gibi cehenneme odun olarak çıkacaklar. Allah o hale düşürmesin. O hale düşmemek için de, bu dünyada tedbirini alan, Rabbine itaat eden kullarından eylesin. Nasıl ki ahiretin olacağını bu dünyada misal olarak Allah (c.c.) vermiş. Yani eşyanın toprağa düşüşünü, ordan dirilişi ahiretteki dirilişimizin bir misalidir bize, onları Rabbim öğretiyor.[80]
56- O diriltir ve o öldürür. Ve siz ona döndürüleceksiniz. Türkçe'de şöyle ifade ederiz. "Hayy dan geldik, huu ya gidiyoruz." Canım haydan gelen huya gider, gerçi kötü anlamda kullanıyoruz ama, kelime olarak güzel bir kelimedir. "Hayy" Allah m (c.c.) isimlerinden bir isimdir. Hayat sıfatı onun sıfatıdır. Yani diri. Hay olan Allah (c.c.)'den geldik. Huya gidiyoruz. O, Hay olan Allah (c.c.)'den ona gidiyoruz diyoruz. Burada da o manayı ifade ediyor. Dirilten O'dur, öldürende O'dur, ve siz ona döndürüleceksiniz diyor Allah (c.c).
Aslında kıyametin gerekçeleri bunlar. Hani biz bu dünyada hiç yok iken, doktorların ifadesiyle; en fazla büyüten bir büyüteçle bakmış olsak, zor görebileceğimiz bir meninin beş milyonda biri olan bir küçücük canlıdan meydana gelmişiz. Allah ona kalem gibi kaşlar vermiş, göz, el, dil, çizgiler vermiş. Hepimizin çizgisi ayrı ayrı.
Bunu yapan Rabbim ahirette insanı mı diriltmez. Dirilten O'dur, öldürecek olan da O'dur. İnsanlar ancak öldürmeye sebep olurlar. Yoksa, canı alan Allah (c.c.)'dür. Çünkü canı veren Allah (c.c.) dür. Ona döndürüleceğiz. Onun dışında bir yere gidecek olanda yok.
Adam ben ataistim diyor. Yani gavurun yeni Türkçesi. Ben gavurum diyor. Nereye gideceksin? adı Ali, Veli olduğu için müslüman kabristanına defnedecekler. Aslında müslüman devlet olsa, bu tür adamlar, ben gavurum diye gazetede ilan ettimi, o adamı müslüman kabristanına defn etmez. Nereye defneder. Hristiyanlarınkine? Onlarda bizde de yer yok derler. Yahudilerinkine defn edelim? Onlarda olmaz alamayız derler. Ne yapacağız, bir yerde bir çukur bulacağız. Oraya insanlara zarar vermesin, ölüsü kokmasın, etrafa mikrop saçmasın diye oraya defn edilir.
Madem ki inanmıyorsun Rabbime, madem ki müslümanlarm inancına saygı göstermemişsin, müslümanlarm mahallesinde oturma, onların kazandığı ekmekten yeme. Bu imansızın ayağındaki yün, bu müslüman insanın koyunundan ve sığırından geliyor. Damarmdaki kan bu müslüman insan m ürettiği yiyecek maddelerinden geliyor. Bu insanlara saygı duymayan bu adamın, aslında çekip gitmesi lazım. Veya kendilerine bir köy, kendilerine göre geçim vasıtaları kurması ve ona göre yaşamaları gerekirken, yününü, kanını müslümandan alıyor. Müslümanın inancına doğrudan söğüveriyor, bu şahsiyetsiz, karaktersiz, saygısız insanlar.[81]
57- Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt ve gönüllerinizdekine bir şifa ve iman edenlere yol gösteren ve rahmet gelmiştir.
Ey insanlar derken yalnız hedef olan, mü'minler değildir, insan olarak bu dünyaya gelen herkes bu ayetin muhatabıdır. Ey insanlar size Rabbinizden bir vaaz geldi. "Mev'iza" geldi ki, Kur'an-ı Kerimdir. Yani insanlara vaaz edilecek ayetler, nasihat edilecek ayetler bu Kur'an-ı Kerimle geldi. Göniüdekilere şifa olan bu Allah'ın kitabı size geldi. Yol gösterici bu kitap, mü'minlere rahmet olan bu kitap size Rabbiniz tarafından geldi diyor.
Allah (c.c.) Yine İsra suresinde "Kur'an-ın mü'minlere şifa ve Rahmet olarak indirildiğini," bize haber veriyor.(7sra 81) Neye şifa Kur'an-ı Kerim? Bir kere toplumsal hastalıklarımıza şifadır. Gönüllerimizi sıkan, bir kısmımızı delirten, bir kısmımız delirdiği halde delirdiğinin farkına varamıyor. Aslında birçok kimsemizin hayatı öylesine anormalleşmiş ki, herkes aynı anormalliğin içersine girdiğinden adamların ne deliliği belli olmuyor.
Bu yazar, çizer takımı yaman adamlar, televizyonda bir güldürü hazırlamışlar; Adam doktor, sıradan hastalan var, bunların içinden en acil olanını arıyor. Birine soruyor, "Senin neyin var?" "Efendim bacağım kırıldı!!" "senin ki acil değil" diyor. "Efendim kulağım patladı!!" seninki acil değil diyor. Bir tanesi "efendim bende şöyle şöyle hastalık var!!" aa sen acilsin gel bakalım diyor. Virüslük hastalığı varmış herifte, "oğlum yolda giderken bir on milyon bulsan ne yaparsın?" diyor. "Efendin en yakın karakola teslim eder, ordan da ilan ettiririm" diyor. Tamam bunlar alametleri bu hastalığın diyor. "Oğlum şeyle bir krediyi, rüşveti eline geçirecek olsan ne yaparsın?" diyor. Deikü: "almam efendim" diyor. "Oğlum sen hastasın, acil hastasın tedavi olman gerekir" diyor. Tedavi ediyor. Tabi güldürü içersinde tedavi ediyor. Bu hastaya televizyon kanalıyla, eğitim veya diğer tedavi yoluyla birşeyler verdikten sonra, soruyor. (Tabii kıyafetide değişmiş.) "Oğlum yolda giderken on milyon bulsan ne yaparsın?"!!! "kimseye çaktırmadan cebime atarım abi" diyor. Çeşitli sorular aynı şekilde cevaplandırıyor. "Peki tedavi oldun, hadi git tedavi param öde" diyor. O da "ödeyecek göz var mı bende" diyor.
Şimdi bu adam delirdi aslında da fakat toplum topyekün aynı kanatta olduğundan o akıllı, dürüst adam, deli duruma düştü. Onun için delilerin bazı farkına varamayışımız, bizde de aynı şeylerin oluşundan kaynaklanıveriyor. Böyle tavırlar normal oluyor.
Bu tip ferdi ve toplumsal hastalıkların tedavisi için Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerimini indirdiğim bunun rahmet olduğunu, bu hastalıktan kurtuluşun yolunu gösteren hidayet kitabı olduğunuda Allah (c.c.) bizzat kendisi gösteriyor.
Ekonomik hastalığımızdan kurtulmak, zilletten kurtulmak, filan adam "şöyle şöyle yapın, böyle böyle yapın diye telefon etti" gibi, emil almak zilletinden kurtulmak için, Kur'an-ı Kerime sarılmak gerekir. İktisadi konularda ekonomik özgürlüğü sağlayabilmek için Kur'an-ı Kerime sarılmak gerekir. Başkasının kitabına sarıldınızmi o kitabı yazanın emrin tutmak mecburiyetindesiniz. Kitaba sarılıyorsak Rabbimin emrini tutmal bizi zillete düşürmez. Aciz olduğu için izzete götürür. Ama başkasmır emirlerini tutacak olursak, zilletin içersinde devamını sağlar.
Kur'an-ı Kerim bedeni hastalıkların da şifasıdır. Doktorlarımıza teda vi ettirirken (Ya Rabbi şifa ver) diyerek duamızı esirgemeyiz. Am; Kur'an-ı Kerimin indiriliş gayesi daha ziyade insanın insanla olan ilişkisi ni, insanın Rabbi ile olan ilişkisini düzenlemek için indirilmiştir. Sosya hastalıklarda, ferdi hastalıklarda kalktı demektir. Çünkü birçok hastalık ya tabiatta olan münasebetimizde, hava kirliliğimizde veya çeşitli vesile lerle olan ilişkimizde vardır. Veya insanlarla çeşitli vesilelerle olan ilişki lerde mesela senedimizde, çekimizde, v.s. çeşitli münasebetlerimizd vardır. Birde Rabbimizle olan ilişkilerimizden memnun değiliz. Yaptiğ: mız işten sonra pişman oluyor, vicdan azabı çekiyoruz. O da bir hastalı! tır ayrıca.
Yani bütün bunlardan temizlencbümenin en kısa yolu; Allah (c.c.)' kitabım açmak, okumak, okuduğu doğrultuda amel etmek ve onun hak miyetini sağlama yolunda bütün enerjisini harcamak. Böylece insanoğlu sağ olur günler görürse, bu dünyada rahat etmiş olur. Göremezse ahiret rahat edeceğiz.[82]
58- Deki: "Allah'ın lütfü ve rahmetiyle, ancak bununla mutlu ( şunlar. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır."
İnsan neye sevinir. Bir baba evde otururken, öbür tarafta hanımı sa cılar içersinde kıvranırken birisi haber getiriyor, diyor ki "bir çocuğu oldu. "Hani oğlan kız el ayağı düz derler" Anadoluda, el ayağı düz sa lam bir çocuğun dünyaya geldi, "hanımında sıhhati yerinde" denildi bir insan buna sevinir.
Veya bir insan ticari hayatta bir beklentisi vardır, onun haberi gelmiş şu işin şöyle oldu denildi ondan dolayı seviniyor. Bir anne oğlunun askerden geliyor haberine sevinir. Herkesin kendine göre çok fazla sevindiği şeyler vardır.
Bunlar meşru olduğu oranda, sevinmek bizim için ayrıca teşvik edilmiş. Sevap bile bahsedilmiştir. Sevinmenizde gerekiyor, ama insanoğlunun en çok sevinmesi gereken şey "İslam nimetine sahip olmasındandır" diyor Allah (c.c). Allah'ın fazlına, keremine ve rahmetine sevinmemiz gerektiğini bu ayeti-i kerime ile haber veriyor.
Yani Allah'mıza harridü senalar olsun ki bizi müslüman bir aileden, müslüman bir babadan müslüman bir anneden dünyaya getirmiş, müslüman bir çevrede büyümüşüz. Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerimi okuyabiliyoruz veya dinleyebiliyoruz. Yani okuma bilmeyenlerimizde dinlemek bir nimettir. Bazı insanlarımız vardır ki dinleme nimetini bile elde edemezler. Gelemezler, gelseler bile rahat edemezler, dinleseler huzur bulamazlar. Bu tür insanlardan olmadığımızdan dolayı, ayrıca sevinmemiz gerekiyor.
Bu Kur'an-ı Kerimin hayata tatbiki ki, onu görmedik, yaşayanları kitaplardan okuyoruz. Yani İslaman hakim olduğu dönemde toplumun ekonomik sahada birbirlerine karşı nasıl yardım ettiklerini bazı kitaplarımızda şöyle misaller var. Tabiinin büyüklerinden birisi için şöyle anlatılır. Ona bir bayram günü gelmiş, yaklaşmış çoluğuna, çocuğuna bir şey alacak durumda da değil. Maddi sıkıntısı vardır. Bayramlık veya bayramda alınması gereken şeyleri almamış, derken hanımda "çocuklarımız üzülecek, biz üzüleceğiz, işte şöyle olacak, böyle olacak" demiş. Bunun üzerine arkadaşına bir mektup yazmış. Öbür mahalledeki arkadaşına çocuğunu göndermiş. O da ona bir kese para göndermiş, bir kese o zatın evine parayı getiriyor. Ama bir öteki arkadaşı çocuğu göndermiş biraz borç para istiyor. Mevcut keseyi olduğu gibi çocuğa veriyor. Yani kendi ihtiyacı olduğu halde öbürüne veriverdi. O ilk parayı gönderen adam üçüncü arkadaşına oğlunu gönderiyor ve "git oğlum biraz para iste amcandan" diyor. O da ona gönderince para ilk sahibine geri dönmüş, o zaman anladı diyor. O üçü bir araya geldiler o kesenin içindekini bölüştüler diyor. Böylece bayramı mutlu olarak geçirdiler derler.
Yani böyle bir anlayışa sahip bir toplum meydana getirivermiş olsak herkesin namusu emniyette, herkesin ticari, siyasi, ev hayatı emniyetli oluverir. İşte Kur'an nimetine kavuştuğunuzdan dolayı seviniverdiniz. Şu anda seviniyoruz, Kur'an-ı okuyoruz veya okuyanı dinliyoruz. Ama manasını anlamaz ve yaşamaz isek bu şuna benzer "Bize diyorlar ağzınızda balı çiğneyeceksin ama sakın yutmayacaksın, yutarsan kanma, canına , tenine faydası olur. Ağzından zevk alacaksın ama içine yutmayacaksın" gibi bir ifade ile bunu veriyorlar. Veya fındığın kabuğunu kırmadan yutmaya benzer bu iş. Yani son 50-60 senelik zaman içersinde Allah'ın kelamını anlayabileceğimiz arapçanın öğrenilmesinin yasaklanmasının yegane sebebi Kur'an-ı anlamasınlar diyedir. Eğer onu anlamış ve birde uygulama sahasına koymuş olsaydık, bu dünyamızda ahiretimizde cennet oluverirdi. Allah (c.c.)'de işte bundan dolayı yani böyle bir nimete dahi sahip olduğunuzdan dolayı sevininiz. "Bu onların topladıklarından daha hayırlıdır" diyor.
Hocam ben çalıştım çabaladım veya babamdan, kayınpederimden miras olarak kaldı. Şu kadar hanım, hamamım, ticari müessesem var diyor. Allah (c.c.)'da diyor ki: "Bu İslam nimeti Kur'an onlara bütün topladıklarından daha hayırlıdır" diyor. Onların topladıklarının tamamından hayırlıdır diyor. Günlük hayatımızda bunların hayırlı olduğunu görüveri-yoruz. Adam tam kayınpederin malına gözdikmiş, böyle kaşının ortasına bakıyor. Ne zaman ölecek diye, tam kayınpeder ölmüş birde bakmış ki kayınpederin sağlığında kayınları malı üzerine geçirmiş, elleri boş kah-vermiş garibanın veya tam malı eline geçirirmiş malı hacizliymiş, karşı taraftan borç gelmiş veya gerçekten de mal tam eline geçiyor ama öbür tarafta bir başka engel önüne çikıveriyor.
Şu İstanbul şehrinde üzüntüsüz bir insan bulmak mümkün değildir. Herkesin kendine göre bir üzüntüsü var. "Ama hocam şu adam dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi". Bir dediği iki edilmiyor. Ama onuda şöyle alıverseniz karşınıza alıp "senin ne derdin var? deseniz". Evimde yatalak kızımı her görüşümde yüreğim ağzıma geliyor. Keşke bu sıhhatinde olsaydı da bütün varlığım alınsaydı" deyiverebiliyor. Onun için insanoğlunun bu dünyanın tamamı kendine verilse hatta hadiste peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş. "Bir vadi i dolusu altını olsa, ikinci vadiyi ister" buyuruyor.[83] Yani Marmara denizi dolusu bir altını olsa, Ege denizi dolusu bir altında karşıda dursa orasıda benim olsa" diyor. Yani doyum sağlanmıyor. Bu dünyada doyum sağlanmıyor.
Öyle ise mademki ölümlüyüz. Bu dünyada gücümüz oranında bir mala sahip olmanın yegane gayesi şu olmalıdır. "Bu malla ben Rabbimin dinine daha fazla hizmet ederim". Mevcutla hizmet edip daha fazlasını kazanıp onunla hizmet etmeye yönelik hareket edecek olursa bu insan yine Kur'anm ve sünnetin doğrultusunda hizmet etmiş olur.
Hz. Ömer zamanında İran feth edilmiş. Bir imparatorluğa o gün için son verilmiş. Oradan ganimet mallan Medine'ye geldiğinde Hz. Ömer'in yanındaki sahabe şu ayet-i kerimeyi okuyormuş. "Allah'ın fazlı, rahmeti ve keremi bu bize ondandır, bundan dolayıda seviniriz". Ayetini böyle
anlamış, sahabe seviniyor. Yani mal geldi diye seviniyor. Hz. Ömer demiş ki: "Ayet senin anladığın gibi değil," maldan dolayı sevinin diye değil, İslam nimeti, Kur'an nimeti size verildiğinden dolayı sevinin. Çünkü ayetin devamında, "bu islam nimeti Kur'an-ı Kerim onların topladıklarından daha hayırlıdır"diyor.
Yani dünyanın tamamı terazinin bir kefesine konsa, Allah'ın bir kelamı da terazinin öbür kefesine konsa, Allah'ın kelamı ağır gelir. Çünkü Allah baki dünya fanidir, insanda fanidir. Öyle ise fani olan şey ne kadar fazla olursa olsun. Allah'ın kelamına denk olması mümkün değildir.[84]
59- Deki: "Baksanıza Allah size rızık olarak ne indirdiyse siz ondan bir kısmım haram, bir kısmını helal kıldınız." Deki: "Allah size izin mi verdi? yoksa siz Allah'a iftiramı yapıyorsunuz?"
"Deki onlara, ne diyorsunuz? Allah'ın indirmiş olduğu rızıklar konusunda ne diyorsunuz?" Tabi rızıktan kasıt daha önceki bölümlerde ifade ettiğim gibi rızık, yediğimize nzık içtiğimize rızık, aldığımız havaya, kazandığımız ilme rızık, kazandığımız paraya rızık, sahip olduğumuz sihha-te rızık diyoruz.
Yani Allah'ın (c.c.) bize verdiği herşey rızıktır. Bedenin bütün azaları Allah'ın (c.c.) bize vermiş olduğu rızıktır. Deki ne diyorsunuz? Allah'ın size rızık olarak indirmiş olduğu şeyler hakkında "siz onlardan bir kısmını haram bir kısmımda helal kıldınız" onlara deki: "Allah'ını size izin verdi, bunun haram veya helal olduğunu belirleme hakkını size Allah'mı verdi de onlara"
Kur'an nazil olduğunda Mekkeli müşrikler bir kısım eşyanın haram, bir kısım eşyanın helal olduğunu söylüyorlardı. Yani bu helal haramı şöyle anlayalım. Bir kısım eşyanın kullanılmasını devlet olarak yasaklıyorlar. Bir kısmının kullanılmasını devlet olarak müsaade ediyorlardı.
Bugünde aynı şekil devam ediyor. Hani uluslar arası devletlerin kendi iç kanunlarında veya uluslar arası kanunda da kabul ettirilen bazı prensipler vardır. Şunun kullanılması, alınması ve satılması yasaktır. Şunun alınması, satılması yasak değildir. Gibicesine kanunla çıkıyor. Allah (c.c.) diyor ki bu tür kanun koyanlara, yani bir şeyin haram veya helal (Türkçesi yasak veya serbest) edildiğini yasak olmadığını belirleme hakkını Allah size verdi mi? diyor.
Yani aksi şöyle olur. Bir şeyin yasak veya yasak olmadığını belirleme hakkını Allah ve Rasulü belirler. Rasulü belirler diyoruz. Çünkü Allah (c.c.) ona o müsadeyi verdiğinden dolayı. Kur'an-ı Keriminde Allah (c.c): "Allah'ın ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlarla harp ediniz" diyor. Böylelikle peygamber efendimizinde haram ve helal koyma hakkının Allah tarafından verildiğini görüyoruz.
Ama bu ayet-i kerimeyle onun dışındakilere verilmediğini, Allah (c.c.) beyan ediyor. "Bu konuda Allah'mı size izin verdi?" Yoksa Allah'a iftira mi ediyorsunuz? Yani bizde haram koyma hakkı, yasak koyma hakkına sahibiz, bizde helal koyma yani birşeyin yasaklığım kaldırma hakkına sahibiz diyenler. Allah'a iftira eden insanlar olarak nitelendirilmiş oluyor bu ayet-i kerime ile.
İnsan ve zaman genelde değişmiyorda kullandığı eşya değişiyor. Teknolojisi değişiyor. Hani Mekke döneminin vasıtası deve ve attı, katırdı merkepti, bugünün insanlarının vasıtası uçaktır, gemidir, veya arabadır, taksidir. Ama insan insandır. O günün insanı da biz Allah'ın kanununa göre hareket etmeyiz. Kur'ana göre hareket etmeyiz, kendimiz kuralları koyarız diyenler vardı. Günümüzde de, aynı şekilde, aynen Mekke müşriğinin söylediğim söyleyenler var. Kur'an geçersizdir. Biz kendi aramızda bir araya geliriz. Kendi kurallarımızı kendimiz koyarız diyorlar ve Rabbimin yasakladığının yasak olmadığını ilan ediyorlar.
Türkiyede de bu vardır. Mesela: içki yasağı. Allah (c.c.) Maide suresinde kesinlikle "ki tefsirini yaptık geçtik" içki yasaklandığı halde memleketimizde içki teşvik edilir. Bilakis içmeyen insan terfii edemez hale gelmiştir. Hele hele belli bir makamdan sonra yükselebilmenin yolu ancak içmekten geçiyor. İçirmekten geçiyor.
Yani içmeyen insanlar anormal kabul edilmiştir. Halk olarak değilde; belirli yerin yukarısında, bulutların üstüne çıktıktan sonra daha yükseklere çıkmak isteyen bir insan orada içmek mecburiyetinde kalıyor. Kumaı yasak değildir. Bazı yerler gösterilmiş şuralarda oynanacaktır diye ama bunu teşvik bile ediveriyor. Allah her ne kadar bunu yas aklamış şada ber müsade ediyorum demektir.
Allah (c.c): "bütün kadınlar muhteremdir. Bütün erkekler mükerrem-dir. Kerem sahibidir". Ama insanların bu kerametini kaldırıp insanlanı namuslarını beş para edip fuhşa teşvik ediliyor. Belirli yerlerde, belirl makamlar ve belirli kanunlarda onları korumak üzere orada beklerler Devletin gücü vardır. Hani genelevinin en yakınında karakol vardır. Tür kiye genelinde genelevleri korumak üzere.oraya en yakın yerde karakol lar vardır. Onları korurlar ne olur ne olmaz diye.Yani bunlar rejimimizin alt yapısıdır. Onun için korunması gereki dercesine. Yani haram olan herşeyi helal, helal olan bazı şeyleride haram haline bilinçli olarak getiriliveriyor.
Allah (c.c.) da diyor ki: "Siz bunları haram ve helal olarak nasıl belirlersiniz. Allah'mı size izin verdi? Yoksa siz Allah'a iftira mı ediyorsunuz?[85]
60- Allah'a iftira edenler kıyamet gününü ne zannediyorlar? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak onların çoğu şükretmezler.
İşte öbür dünyada karşılaşmak istemezmiyiz. Bunun hesabını yapacak olursak biraz kendimizi kötülüklerden alıkoyabiliriz. Yani kötülüklere karşı kendimizi fren vazifesi görebilir. Bu dünyada dost olduğumuz insanla öbür dünyada da dost olmayı istermiyiz.
Yani öbür dünyada da bununla beraber bir yerde bulunalım. Bu nereye giderse bende oraya gideyim diyebileceğimiz. İnsanlarla dost olmaya gayret edecek olursak dünyamızıda, ahiretimizi de biraz düzeltme yolunda adım atmış oluruz. Allah (c.c), bizim her adımımızın her işimizin her düşüncemizin ne olduğunu bildiğini şöyle ifade ediyor.[86]
61- Sen herhangi bir işde bulunsan onun hakkında Kur’andan bir şey okusan ve siz hangi işi yaparsanız, siz o işe daldığınızda biz sizin üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığında birşey Rab-binden kaçmaz. Ondan daha küçük ve ondan daha büyük olan her-şey apaçık bir kitapda (yazılı) dır.
ihsanı tarif ederken, "Allah'ı görür gibi ibadet yapmandır. Her ne kadar sen Allah'ı görmüyorsan da Allah (c.c.) seni görmektedir" diyor peygamber efendimiz (s.a.v.)[87] Söyleyeceğimiz her sözün kayda geçileceğini hesap ederseniz ağzımızdan kötü sözün çıkması zorlaşır. Vuracağınızda veya döveceğinizde veya seveceğinizde bu yapacağınız işin kayda geçtiğini hesap ederseniz işiniz biraz daha kolaylaşır. Herhalükarda Allah (c.c.)'ün bize şahid olduğunu, hayatımızı murakabesi altında tuttuğunu hatırlayacak olursak, Allah (c.c.)'a karşıda, insanlara karşıda, meleklere karşıda, cinlere karşıda kötü bir iş yapmaktan sakınmış oluruz.
Araplar atom bombasını "Zerre" kelimesi ile ifade etmiştir. Bizim Türkçemizde de Zerre miktarı diyoruz, buna zerre kadar şu işten haberim yok. Zerre kadar bu işi yapmadım filan. Zerre kadar ondan almadım gibi. Yani zerreyi biz arapçadan almışız, mevcut bilgimizin, bildiklerimizin en küçük parçasına Zerre diyoruz.
Allah (c.c.) bu kelimeyle diyor ki: "Yeryüzünde ve gökyüzünde zerre kadar birşey dahi Allah'a gizli kalmaz. Hatta ondan daha küçüğü diyor. Atomdan daha küçüğü de, atomdan daha büyüğüde Allah (c.c.)'m Kitabı Mübininde yazılmıştır diyor bu ayet-i kerimede.
Kitabı Mübinden kasıt bir kısım alimlerimiz levhi mahfuz diyorlar. Bir kısım alimlerimizde şu okumakta olduğumuz kitapdır demişler. Yine bu ayetlerde "Kitabün mübiyn" lafzı vardır. Kasıt apaçık kitap manasına geliyor. Herşeyi açıklayan kitap manasınada geliyor. Bir açıklığını ifade ediyor. "Mübiyn" kelimesi birde açıklayıcılığım ifade ediyor diyor. Yani herşeyi açıklayan şu kitabın içindedir. Zerreden küçüğüde, zerreden büyüğüde bu kitapda vardır diyor Allah (c.c). Peki hocam ama peygamber (s.a.v.) 1400 sene evvel uçağın yani tayyarenin nasıl yapılacağını niye söyleyivermedi, acaba Kur'andan okusaydida söyleyiverseydi?
Muhterem okuyucu! Teknoloji insanların kültürü ve sahip olduğu imkanlarıyla beraber gelişir. Benzin olmazsa; kavuçuğu, plastiği bulamazsın. Yani hepsi birbirini tamamlayarak gelir. Peygamber efendimiz (s.a.v.) uçaktan bahsetseydi; bunlar olacak, demirden yapılacak, sizi ve develerinizide içine koyacaksınız, onlarla havada uçup gideceksiniz demiş olsaydı. O zaman efendimiz (s.a.v.) hakkında şüpheler daha fazla artacaktı.
Hani insanlar birşeye hazır değilken o konuda birşeyin söylenmeside doğru değil, onun için. Mesela günümüzün teknolojisi bize bazı şeyleri şimdilik söylemiyor veya söyleyemiyor. Ama 50 sene sonrasının insanları çocuklarımızın veya torunlarımızın sahip olduğu imkanlarla çok daha gelişme gösterebilir.
Nasıl ki deve ile hacca gitmeye, yaa gidilirmiydi? diyoruz ya.. Şimdi 3 saatte gidiyoruz. Ne kadar kolaylık değil mi? Ama yıllar sonra torunla-rımızbunabile nasıl bu meşakkate dayanmışlar diye şaşıracaklardır.
Kur'an-ı Kerimde Hz. Süleyman (a.s.) ile ilgili bir olay var. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Süleyman (a.s.) ile ilgili bu olayı anlatıyor; Nemi suresinde ki, arada üçbin km.lik mesafeden bir kadının koltuğu ile beraber bir gözaçık kapayıncaya kadar getirildiğini haber veriyor. Kur'an bunu haber veriyor. Bir göz açıp kapayıncaya kadar,Yemen'den, Filistin'e Hz. Süleyman'ın huzuruna kadının oturmakta olduğu koltuğunun getirildiğinden haber veriyor Rabbim. Bu Süleyman (a.s.)'m mucizesini onun yanındaki zatın kerameti olarak bildiriliyor. Türkiye'de yaşayan imansızlardan biri bu konuyu ele almış, efendim Kur'an-i Kerimde müslümanlar böyle garib şeylere inanıyorlar diye.Muhterem okuyucu! Akif in tabiriyle: .
"Şarka bakmaz, garbı bilmez, Görgüden yok vayesi, Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi."
Yani doğunun ilminide bilmez, batı ilminide bilmez. Görgüden hiç nasibi yok, ama sahib olduğu şey bir utanmaz, kızarmaz yüz diyor. Bütün sermayesi utanmayan ve kızırmayan bir yüzü olan insanlar bunlar. Doğu-yuda bilmiyorlar, batıyıda bilmiyorlar ve bunları konuşuveriyorlar. Birgün bu gerçekleşecek olursa o zaman onunda ömrü yetmeyecek tabii. Onun yolundan giden başka bir imansız tabii başka yönden Kur'an-ı Kerime girmeye çalışacak.
Ama efendimiz (s.a.v.)'a nazil olan ayetler devamlı insanların ufkunu açmış. Hani Yusuf suresinde Yakub (a.s.)'ın oğlu Yusuf un kokusunu (520 km.lik mesafeden şimdiki hesaba göre) aldığını açıklıkla Kur'an-ı Kerim ifade ediveriyor. Anında alıverdi diyor Kur'an-ı Kerim. Eğer saatte 100 km. hızla esen bir rüzgarla gelmiş olsa 5 saatte gelmesi lazım. Kur'an-ı Kerim kokuyu alıverdi diyor. Yani bir ışık hızında veya ceryan hızında bu kokunun almıverdiğini ifade ediyor.
Bu peygamberin bir mucizesidir. Mucizeye erişilemez ama aynısı birgün yapılacak olursa mucizeninde değeri düşmez. Çünkü peygamberler bu işi vasıtasız yaparlar, ama birgün gelirde televizyonunuza bastığınızda, televizyonunuzda gördüğünüz bahçenin çiçeklerinin renklerini gördüğünüzde kokusunuda görecek olursanız şaşmayın.
Peki bunu yaparlarsa Peygamberin mucizesinin değeri düşer mi? Düşmez, peygamberler vasıtasız yapıyor. Bugün insanımız mademki ufku açılmıştır. Yakup (a.s.) oğlunun kokusunu almıştır. Batı bunu bilir. Yani teknik sahada araştırma yapanlar müslümanlann kitabında Yakup peygamberin Yusuf'un kokusunu 520 km. lik mesafeden aldığını yazıyor. Bu bir ilim adamının o doğrultuda çalışmasına sebep olur. Peygamberine inanmıyor ama binlerce milyonlarca insanın peygamberinin kitabında böyle birşey varsa hele bir araştıralım. Bu yolda, bu doğrultuda çalışalım
deyiveriyor.
Neticede birgün bu alamazsa,, bunun yolundan giden bir başkası o da alamazsa onun yolundan giden bir başkası birgün alır. Ama bu imansızın cltennemde yazdığ. kahr yanma. Yanı dinime sataşan bu insanın yaptıg. kalır yanına, başka birşey degü.[88]
62- İyi bilinki Allah'ın velilerine korku yoktur. Onlar üzülmezlerde. Zamanın velilerinden birine; "Efendim bizim orda bir evliya havada uçarken gördük". "Vay canına, o öyleyse adam olmaktan bıkmışta sinek olmaya özenmiş" demiş. "Sinekte uçuyor yavrum. Eğer uçma ile velilik olsaydı, sinek evliya olurdu" diyor. Allah'ın bir veli kulu diyor bunu. "Ama efendim denizde yürürken de gördük biz onu." Saman çöpüde denizin üzerinde yürüyor.
O zaman saman çöpü evliya olması lazım. Peki efendim sizce evliya kimdir? demişler. "Adam gibi yeryüzünde yürüyen, Allah'ın kitabına, Rasülünün sünnetine sımsıkı sarılan adam evliyadır" diyor.
Allah mü'minlerin dostudur diyor. Peki mü'minlerde Allah'ın dostu olduğuna göre Allah'a ve kitabına onun Rasuîüne ve onun sünnetine sımsıkı sarılan adamlar evliyadır! der.
îstanbulda ve anadolunun bazı yerlerinde pejmürde gezen, elbisesini iki sene geçtiği halde yıkamayan, yüzüne su almayan, milletten dilenecek kadar da aklı olmayan bazılarına; "Hocam bu deli depildek geziyor ama, bu boş değil diyorlar.
Muhterem okuyucu! Bunların evliyalıkla hiç uzaktan yakından ilgisi yoktur. Allah'ın veli kulları bu toplumun elbisesi bakımından en temiz giyinenidir. En temizi yani en kaliteli kumaş demiyorum. En temiz giyineni . Allah'ın veli kuludur, (mü'minlerden tabi) yani Kur'ana ve sünnete sımsıkı sarılmış ve elbiseside pırıl pırıl adam. Yoksa pis gezmez. O pejmürdeler delidirler, veya meczubdurlar, onlara bakmak bizim görevimizdir ve onlar bize emanettirler.
Onlar bizim işaret taşlanmızdırlar. Aklımızın değerini her an bize hatırlatan insanlardır. Onun için para verin yani size hatırlattığı için, Akıl nimetini size hatırlatıverdiğinden dolayı. O insanlara yardım etmek, hamama götürüp banyo yaptın vermek, elbisesini yıkayıvermek, onlara iyilikte bulunmak ev temin etmek bizim görevlerimiz arasında. Ona hizmet eden adam Kur'ana ve sünnete sarılarak onlara yardım eden adamlar veli olur. Ama pis dolaşan insanlar onlar veli olmazlar meczubdur.
Meczub olan insanda yaptığından dolayı sorumlu değildir. Hani deli yaptığından sorumlu değildir, oda aynı. Yani Allah'ın velileri, Allah'ın yeryüzünde kitabı kerimine sımsıkı sarılan sünnetini yiğitçe koruyan adamlardır. Fakat insanımızın anlayışı yanlış. Efendim işte harb esnasında toprakta yatan veliler Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi gibi zatlar kalkarlarmış kabirlerinden harp meydanına giderlermiş. Kore'de askerlerimiz görmüş onlardan bir ikisini diyor. Mevlana'yı görmüş, Yunus Em-re'yi görmüş, Hacı Bektaşi Veli'yi görmüş veya sizin köydeki veliyi görmüş, tam böyle sıkış mışlar, Çin askerleri sarmış. Bizimkilere Allah'ın velisi gelmiş, yardım etmiş. Bir arkadaş "Yahu biz Amerika'nın namına harb ettik. Bunlar Amerika'ya yardım ediyorlarda, Afganistan'da niye görünmezler" diyor. Filistin'deki çocuklara niye yardım edivermezler. Bu bizim insanımızın kendi uydurduğudur.
Veliler sağ iken Allah'ın kitabına, Rasulünün sünnetine bir söz söylenirse, müdahale olursa, kılıç çekilirse, Kur'an ve sünnet yok edilmeye çalışılırsa ki yok edilmiş, yerine getirmek için meydan yerine yürüyen, o doğrultuda hareket eden insana Allah'ın veli kulları diyoruz. Yoksa miskin, miskin dolaşanlara Allah'ın veli kulu demeyeceğiz.[89]
63- Onlar iman ettiler ve korundular. "O Allah'ın veli kullan iman ederler, Allah'tan sakınırlar. "Takvayı" daha önce izah etmiştik. Bakara suresinin başında birinci ayetin tefsirinde açıklamıştık. Dikenli arazide ayakkabısı olmayan bir adamın dikene basmamak için dikkatle yürümesi varya, işte bu yeryüzünde de gözüm harama değmesin, elim harama dokunmasın, ayağım haram yollarda yürümesin diye dikkatli, helal mıntıkaları arayarak yürümeye, takva diyoruz. Bu takvayı yerine getirene de Allah (c.c.) izahına göre veli insan diyoruz. Allah (c.c.) hepimizi, imanımız ve takvamız neticesinde veli kullarından eylesin. Amin.[90]
64- Dünya hayatında da, ahirette de onlara müjde vardır, Allah'ın kelimeleri değişmez. İşte büyük kurtuluş budur.
Muhterem okuyucu! Yunus suresinin 62 ve 63. ayet-i kerimelerinde Allah (c.c.) Allah'ın veli kullarının hiçbirşeyden korkmadıklarını ve hiç-birşeyede üzülmediklerini, onların yalnız Allah'a iman edip ona güvendiklerini ve ondan sakındıklarım Allah'ın dışında hiçbir kimseden korkmadıklarını haber veriyor.
Veli kullarının vasıflan bunlar. Korkmazlar, üzülmezler. Hani dünyada kaybettikleri milyarlık sermayesi olsa, iflas etse üzülmez veya karşısına din düşmanlarından kim ne kadar silahı ile, askeriyle karşısına geçerse geçsin. Ondanda endişe etmez. Çünkü en sonunda insana gelebilecek olan zarar, ölümdür!!. Ölümde müslüman için şehitliktir.
Hani bir alimimizinde dediği gibi; "hapse atın" dediklerinde "Elhamdülillah, herhalde hapishanede biraz dinlenip biraz Allah'a nafile ibadetlerle meşgul olacağım" diye sevinivermiş. "Sürgüne gönderin" dediklerinde ise "fakirlikten şehir dışına çıkamamıştım, böylece başka bir şehiri-de görmek nasib olacak deyivermiş". "Vurun boynunu" denildiğinde de, "bir mü'minin nihai hedefi şehid olmaktır. Herhalde buda gerçekleşecek" diye sevinmesi neticesinde o zatı serbest bırakıverdikleri gibi.
Kişinin malından, canından, endişe etmesi olmazsa, hepsini Allah'a teslim etmişse bu insan korkmaz. Onun içindirki, Allah'ın veli kulları korkmazlar vede üzülmezler, onlar Allah'a iman ederler ve Allah'tan sakınırlar diye tarif ediverdi Rabbim bize.
Devamında "Bu dünya hayatında onlar için müjde, dünya hayatı onlar için iyi geçecektir. Ahiretleri zaten iyi olacaktır" diyor Rabbim. Ahirette yine onlar için müjdeler vardır. Dünyada da müjdeler vardır. Ahirette de müjdeler vardır diyor.
Allah (c.c.) Fussilet suresinin 30. ayet-i kerimesinde. "Bizim Rabbi-miz Allah'tır diyen, sonrada O Allah'ın gösterdiği Kur'an yolunda dosdoğru giden kişiler melekler onların yanına iner ve korkmamaları, üzül-memeleri için, veya korkmayınız, üzülmeyiniz derler." Müjdeler olsun size vaad olunan cennet, diye melekler onları müjdelerler. Çeşitli ayet-i kerimelerde ve Enfal suresinde Allah (c.c.) müslümanlann sıkıntılı anlarında melekler indirdiğini haber veriyor. Mesela Bedir harbini anlatırken Allah (c.c.) onlara "bir kuvvet olsun, sekine olsun, yüreklerini sağlam tutmaları, ayaklarını yerde sabit tutmaları için melekler gönderdiğini" Allah (c.c.) haber veriyor.
Melekler mü'minlere yardım ederler ama nasıl yardım ederler. Şekli hakkında bilgimiz yok, ama mü'minleri yüreklendirmek ayaklarını sabit tutmak, yani geriye kaçmalarını önlemek üzere meleklerin onlara yardım
ettiğini kesinlikle ayet-i kerimeler bize haber veriyor.
Fakat ölmüş velilerin yardım ettiği konusunda ayet veya hadisi şerif yoktur. Menkîbelerde vardır. Hani Evliya menkıbeleri anlatan kitablar vardır. Yoksa ayet-i kerimede veya hadisi şeriflerde böyle bir şeyden bahsetmemektedir Allah (c.c). Bu Veli kullara veli kullar deyince geçende söylediğimiz gibi Yani havada uçan, denizden geçen insanlar kasd edilmiyor. Kur'an ve sünnete göre hayatını düzenleyen kişilere Allah'ın veli kullan deniliyor. Allah'a iman eden ve ona nasıl ibadet yapılması gerekiyorsa öylesine ibadetinde tabi olan Allah'ın veli kullarıdır. Onlar korkmazlar. Yani "Efendim Amerika şöyle olmuş, Rusya böyle olmuş. Şöyle silahlarıyla gelirmiş, bu kadar uçakları varmış şöyle yapmış" diye duyduğunda yüreğinde korku hissetmez.
Allah'ın dediği olur. Müslüman üzerine düşen görevi yapmalıdır. Bunu yaptıktan sonra sorumluluktan kurtuluyor. Öyleyse, Allah (c.c.) huzurunda sorumluluktan kurtulmaktan daha büyük birşey olmayacağından kişi endişe etmez. Üzülmezlerde, çünkü üzerlerine düşenleri yaparlar onlar. Onun için üzülmezlerde böyle insanlara dünyada da müjdeler vardır. Ahirette de müjdeler vardır diyor Allah (c.c.) Enbiya suresi 103. ayet-i kerimesinde. "O büyük korku, büyük sarsıntı onları üzmez, melekler onları karşılarlarda. İşte vaad olunan budur derler." Bugündür derler, yani cenneti onlara müjdelerler melekler.
Hadid suresi 12. ayetinde de "O günde sen mü'minleri görürsün, ahirette mü'min kadmlarıda mü'min erkekleride görürsün. Onların önlerinden, ve yanlarından nur görürsün. Yani bir aydınlığın nurun olduğunu görürsün, o günde cennet onlara müjdelenir. Cennetle onlar müjdelenir" diyor Allah (c.c).
Allah'ın kelimelerini değiştirmek yok veya değiştiremezsiniz. Bu dünyada Allah'ın kelimelerini değiştiremediler, değiştirmeye güçleride yetmeyecektir bu dünyada. Hz. Peygamber efendimize Kur'an nazil olduğundan bugüne kadar çeşitli insanlar ve devletler ilim adamları veya vakıflar çeşitli kuruluşlar Kur'an-ın ayetlerini değiştirme konusunda birçok gayretlere giriştiler, gayret içinde bulundular, ama böyle birşeyi başaramadılar.[91]
65- Onların sözü seni üzmesin. İzzetin tamamı Allah'a aittir. O işitendir, bilendir. Peygamber efendimize (s.a.v.)'a bu emir, onun şahsında bize emirdir. O kafirlerin söyledikleri sözler seni üzmesin diyor Allah (c.c). Ne diyorlardı çeşitli şeyler söylüyorlardı efendimiz (s.a.v.) için.
"Dürüst adamdı, doğru adamdı ama şimdi yalan söylüyor. Eskiden çok güvenilen aklı başında oturaklı bir adamdı ama ne oldu ise oldu, delirdi diyorlar. Eskiden böyle batıl işlerle uğraşmazdı, ama şimdi sihirle meşgul olmaya başladı" diyorlar. Böylelikle peygamber efendimiz (s.a.v.)'m hareketini, küçültmeye, basitleştirmeye gayret ediyorlar.
Günümüzde de aynı değil mi? Biraz İslami hizmetlerde ileri giden insanları evvela savcılığa sonra hapishaneye oradan da bakırköye sevk ediyorlar. Bakırköye sevk ederken şu hedef gözetiliyor, aslında adam deli değil ama ordaki doktorlarla işbirliği yapılarak, bu arkadaşda biraz delilik var dediniz mi ondan sonra ne derse desin o.
"Yahu yazık be iyi çocuktu ama demekki biraz kaçıklık varmış. Biraz kaçıklık var dedirttikten sonra o adamın söylediği sözün etkisinin olmayacağını hesab ediyorlar. Mekke müşriğide aynı şeyi düşünüyordu ama, kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşüyor.
Mekke'nin müşriklerinden bir tanesi Necid taraflarına gitmiş, o taraf-daDımat diye ünlü bir doktor varmış. Ona misafir olmuş. Doktor sormuş, "Mekke'de neler olup bitiyor" demiş. Demiş ki: "Muhammed'i (s.a.v.) tanırsın". "Tammazmıyım, tanıyorum. Çok yiğit bir insan güvenilen bir insan". Tabii ki peygamber olmadan önceki halini tanıyor. Sözüne güvenilen, yiğit, temkinli bir adam.
Demiş ki: "Delirdi, çok seviyorduk ama cinlilere karıştı abuk subuk laflar ediyor" Hemen doktor Dımat devesine bindi ve Mekke'nin yolunu tuttu. Niye çok sevdiği güvendiği bu yiğit adam hastalanmış tedavi edeyim diye geldi. İlaçlarını aldı geldi. Peygamber efendimiz (a.s.v.)'la görüştü.
Ama doktor Dınat kendisi tedavi oldu. Kafir olarak kapıdan içeri girdi, müslüman olarak geriye döndü gitti. Ve kendi kabilesininde müslü-man olmasına sebep oldu. Şimdi bu adamın ve bu kabilenin müslüman olmasına sebep olan o kafir. Yani peygamber efendimizi deli diye ilan eden kafir o kabilenin müslüman olmasına da ayrıca sebep oluveriyor.
Onun için Allah (c.c) "Onların sözleri seni üzmesin, sakın üzmesin" diyor." Aslında bize söylenen sözler bizim onurumuzu kırıcı gibidir. Görevimizi engelleyici gibidir ama Allah (c.c.) buyuruyor. "Bazı hoşunuza gitmeyen şeyler vardır ki sizin için hayırlıdır. Bazen hoşunuza giden şeylerde vardır ki o da sizin için serdir diyor."
Mesela bu, İstanbulda ve bazı büyük şehirlerde dinimi yok etmek üzere kurulmuş dernekler vardır. Sırf gayeleri, İslam dininin dünya çapıtıdaki harekelini durdurmak üzere kurulmuş kökü dışarda dernekler. Türkiye'de de kurulmasına müsaade edilmiştir.
İşte bu demeklerden biri, o şehrin saygıdeğer müftüsünüde davet ediyorlar. "Efendim birde bize konuşurmusun" diyorlar. Peki niye sizin derneğinizde konuşayım ki? Ben zaten konuşuyorum demesi gerekir. Ben camüde konuşuyorum buyurun gelin. Bu insanlarla beraber yanyana durun, omuz omuza verin orda dinleyin.
Şimdi o hoca efendinin oraya gitmek istiyor ve kendisini şöyle kandırıyor. "Bu imansızlarada dini anlatacağım" diyor. Ama öbür tarafta diyor ki: "bu hoca efendi buraya gelmekle bu şehirde etkisini yitirecek" diyor. Onların hesabı bizim hesabımızdan güçlü geliyor.
Onun için Mescidi Dırar'ı yapan adamlar, mescid yapmışlar dinimi yok etmek için dernek kurar gibi. O zamankiler biraz daha akıllı imiş. Mescid kurmuşlar peygamber efendimizi davet etmişler. Ama peygamber efendimiz katılmamış mescidlerine, "hele ben bir sefere hazırlanayım, sefer dönüşü görüşelim" demiş. Sefer dönüşünde de iki üç sahabeye; "gidin o mescidi yıkıp gelin" demiş, ve Allah (c.c.) "oranın zararlı mescid" olduğunu Kur'an-ı Kerimi ile haber vermiştir. "Onların söylediklerine üzülme. İzzet, güç, kuvvet, galibiyet Allah'a aittir". Tamamı Allah'a aittir.
Yani sen Allah'a güveniyorsun. O sana yürü diyor, sen yolu üzerinde yürürken yolun sağından ve solundan sana laf atıyorlar. Şimdi çağımızda bir alim (Allah rahmet eylesin) Bediuzzaman Said Nursi öyle derdi. "Duydum ki evim yanıyor. Ben evime nasıl koşarsam çoluğumu çocuğumu kurtarmak için; bu vatan üzerinde, milletin dini, imanı yanıyor ona koşuyorum. Ben bu koşmam esnasında yolumun sağından ve solundan bana laf atanlar var. Hiç kulağıma gitmez" diyor.
Bu ayet-i kerimeyi açıklar durumdadır. "Onların sözü seni üzmesin, yoluna devam." Gücün otoritenin tamamı Allah'a aittir. Yücelik Allah'a aittir. Senin aleyhinde konuşulanları işitiyor, ve ne söyleyeceklerini dahi Allah biliyor, sana yürü diyen O, öyle ise yolda küfreden adama sataşmanın anlamı yoktur.
Islami hizmetleri yaparken, gerek müslüman kesiminden gerekse gavurlar, bugünlerde müslümanı müslümana vurdurmaya çalışıyorlar. Müs-lümanın aleyhinde, müslüman konuşuyor. Yolda yürüyorsunuz İslami hizmetinizde nerede hizmet ederseniz edin bir yerde hizmet edin. Mutlak surette gidiyorsunuz hizmet ederken yolun kenarından bir imansız veya kandırılmış bir müslüman kardeşiniz size sövüyor. Baktınız ki gücünüz yetiyor, dövmeye kalkmayın. Eğer dövmeye kalırsanız, geç kalırsınız eviniz yanar, koşun ve çocuklarınızı kurtarın. Aynı şekilde o adamlarla vakit kaybetmeyin yürüyün bu memlekette din, iman Kur'ari yok edilme faaliyetleri var. Onları kurtarmak için yolumuza devam edeceğiz. Aleyhinizde söylenen sözlere laf yetiştirmeye çalışmayacağız. Peygamber (s.a.v.) aleyhinde hergün dedikodu ediyorlar. Hergün yeni planlar uyduruyorlar, peygamberimiz onların söylediklerine cevapla vakit geçirmiş olsaydı, tebliğe sıra bulamazdı. İslami tanıtmaya fırsat bulamazdı. Çünkü onların sayısı daha fazla, peygamber efendimiz tek başına, sonra iki kişi, sonra üç kişi, söz yetişmez imansızlara. Efendimiz sadece kendi mesajım yayıyor.
Onun için imansızların gazete yoluyla, basın yoluyla, surda burda. Eğer cevap vermekle vakit geçirseydik, her hafta cevap vermem gerekirdi ve Kur'an-ı da tanıyamazdık. Kur'an bize ne diyor? Onu öğrenemezdik. Yolda doğruca yürüyeceğiz, etrafımızdaki sataşmalara cevap bile vermeyeceğiz. Kendi mesajımızı sunacağız. Eğer devamlı kendi mesajınızı sunarsanız karşı taraf sizin çizginizde yürüme ihtiyacı hissedecektir.[92]
66- İyi bilin ki, göklerde ve yerde olanlar Allah'a aittir. AI-lah'dan başkasına tapanlar o Allah'a ortak koştuklarına uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar ancak yalan söylerler.
İnsanlardan korkma, insanların senin hakkındaki dedikodularından da korkma, cinlilerden de korkma, cinlilerin dedikodusundan da korkma. Çünkü yerdekilerinde sahibi Allah, göktekilerin de sahibi Allah, yeri göğü yaratan Allah, O Allah sana yürü diyor. Öyle ise insanlardan endişe etme, onlardan korkma.
Hocam korkma diyorsun ama adam almış hançerini, almış silahlarını, atom bombasını, efendim uçaklarım getirmiş haremi şerife dayamış. Şu anda elin oğlu Kuveyt'i işgal etti diye ayıplanıyor öbürüsü haremi şerifi işgal ediyor, Haremi şerifi, kıble olarak döndüğümüz yeri işgal ediyor. Buna ne yapalım hocam.
Muhterem okuyucu! Tarih çok şey göstermiştir. Dünyanın en güçlü ordularından Roma ordusu, Hz. İsa (a.s.)'a inanmış birkaç müslüman havarinin elinde müslüman olmuştur. Bu biliniyor, tarih biliyor. Yani en gaddar roma ordusu bir kaç tane Hz. İsa (a.s.)'a inanmış havarinin elinde müslüman olmuştur. Ondan sonrada hristiyanlığa hizmet etmiştir. Adil dönemleride olmuştur. Zalim iken adil oluvermişlerdir.
Dünyanın en güçlü ordusu, Cengizin ordusu İslam alemini baştan başa yıkmış ama bir nesil sonra İslam aleminde Cengizin torunlarından müslüman olmayan kalmamış. Batının endişesi bu. Afganistan'a girdi, ordusunun bir kısmı müslüman oldu döndü. Başına bela oldu şimdi. Rusya Afganistan'a girdi, yıkıldı.
Şimdi Amerika onsekiz veya ondokuz eyalete parçalanacak. Hepsi istiklalini ilan edecek, ondan sonra göreceksiniz. Olmaz demeyin. İhtiyarlarımız bilir. Bundan 50 sene evvel İngiltere güneş batmayan imparatorluğa sahipti. Ama şimdi güneş doğmayan bir adanın içine sığındı, idare edecek bir erkekde bulamadılar, bir kadının eline kaldı. Hiç şahsiyetleri kalmadı adamların. Gel diyor Amerika, geliyor. Git diyor gidiyor, köle gibi çalıştırıyorlar şimdi.
Ama bir zamanların imparatoru dünyaya hükmeden bir osmanlı var birde o var. Osmanlı yıkılıyor o güçleniyor böyle bir durumdan dedelerimiz onun yıkılacağına inanmazlardı. Şimdi dedelerimiz ve babalarımız onun yıkıldığını gördüler, aynı şekilde bizim de gözlerimiz gördü. Önce Rusya yıkılıyor dense kimse inanmazdı ama yıkıldı. Yıkılması tarihten de siliniyor anlamına değil bir başka imansızlığa dönüşüyor ayrı.
Onun için bunlarında belki eceli geldi, silahı tutan adamın yüreği vardır. Her silahı tutan bir bilek, her bileği yönlendiren bir yürek vardır. Yürekde Allah (c.c.)'ın elindedir diyor efendimiz (s.a.v.)
"Kalbleri evirip çeviren Allah'ım (c.c.) bizim kalblerimizi iman üzerine sabit kıl diyor ptygamberimiz.[93] Kalb Rabbim tarafından evirilip çevriliyor. Silahı elinde tutan adamın müslüman olması tarih boyunca çok görülmüş, çevirmiş müslümana karşı silahı ama, yüreği müslümanda birşey görüyor. Bu sefer kendisine ateş et diyen adama karşı çeviriyor ve ona doğru ateş ediverdiği tarih boyunca çok görülmüş olaylardandır. Bu netice mutlak surette bizim gözlerimiz tarafından da mutlak surette görülecektir.
Allah'dan başkasına tabii olanlar; onlar o Allah'a ortak koştuklarına tabii olmuyorlar aslında. Yani Allah'dan başka ilah edinenler aslında onlara tabi olmuyorlar. Onlar ancak zanna tabii oluyorlar. Yani görüşleri katiyyet ifade etmiyor. Kanunları kati şekilde adalet olma durumunda değildir. Koymuş oldukları kanunlar, koyanların zannıdır. Yani biz bu kanunla bu insanlara şu mutluluğu belki sağlarız diyor. Kanun koyuyor. Sonrada eyvah hata etmişiz diyor. Bu kanunun değişmesi lazım diyor.
Türkiye'de de anayasa oylanıyor. Bir hafta sonra anayasa komisyonu başkanı, efendim bazı değiştirilmesi gereken maddeleri var diyor. Bu anormal birşey değil, normal birşeydir. İnsanoğlu düşüncesinde her an yenilik kazanıyor. Dün iyi dediğine bugün kötü diyebiliyor. Normaldir. Çünkü iyiliğide kötülüğüde biz belirlemeye kalkarsak her an duyduğumuz, yediğimiz, içtiğimiz bizi etkiliyor. Bu etkilenme neticesinde gelecek hafta iyi dediğimize kötü, kötü dediğimize iyi diyebiliriz.
Onun için Allah (c.c.) iyiyi ve kötüyü suçu ve cezayı belirleme hakkını kendisine tutmuş ve ona tabii olanlar hakka tabii olurlar. "Ona tabii olmayanlarda zanna tabii olurlar" diyor. Katiyyet ifade etmeyen ama her an değişebilme ihtimali olan zanna tabi olurlar diyor ve insanların tarihinde ceza yasasını takip edecek olursak bu görülür.
Bir zamanlar hırsızlık yapanın derisini yüzmüşler, içine saman basmışlar, şehrin meydanına ceza olarak asmışlar. Bir gün gelmiş en iyi hırsızlık yapan, en yiğit insan oluvermiş. Bir gün gelmiş üç sene hapis verelim demişler. Bir gün gelmiş başımıza başkan yapalım demişler. Hepimizin evlerini çalan bu adam başka devletlerin malımda iyi çalar demişler. Yani ceza yasasında daima değişiklik olmuş bir karar kıhnamamış. Allah'da "onlar zanna tabii olurlar ve onlar ancak yalan söylerler" diyor.[94]
67- Geceyi size sükûn bulaşınız diye, gündüzüde gösterici kıldı. Şüphesiz bunda işiten kavim için ayetler vardır.
Gece ile gündüz bütün dünya insanı tarafından biliniyor ve öyle bir bilgi ki kimse tarafından değiştirilemiyor. Yani gecenin gelmesini engelleyemiyoruz. Gündüzün gitmesini engelleyemiyoruz. Bu ikisinden misal veriyor, gücünü gösterirken. Geceyi ve gündüzü size yaratan, gündüz çalışınız, etrafınızı göresiniz diye gündüzü. Rahat edesiniz diye de geceyi yarattı Allah (c.c). Adam diyor ki Hocam: "Şimdi üç vardiye çalışmak çıktı. Geceleri her taraf elektriklendi ve insanlar geceleride çalışıyorlar, gündüzleri de uyuyorlar. Ve de dinleniyorlar.
Muhterem okuyucu! Çalışmayan bilmez. Üç vardiye çalışmayan bir adam bu söze kanabilir. Yani istirahat yalnız gecede olmaz hocam. Ayet-i kerime geceyi istirahat edesiniz, dinlenesiniz diye yarattık diyor. Sabaha kadar çalışıyor adam, gündüz akşama kadar dinleniyor diyor yani ayet yanlış söylüyor gibi ifadeyi çıkartıyorlar buradan.
Uç vardiye şahsen ben çalıştım. Üç vardiye çalışırken daha iyi anlar insan. Gündüz uykusu ne kadar karanlık odada yatarsanız yatın, ne kadar serin ve sessiz olursa olsun gündüz uykusu gecenin uykusunu tutmaz. Bu bizim hayatımızla onaylanmış şekilde biliyoruz yani. Çalışanlar bilir. Birde ilim adamları da söylüyor. Güneşin yeryüzüne bırakmış olduğu etki ne kadar karanlık oda olursa olsun, uykunuz gece uykusu gibi değildir. Geceleyin güneşin gitmesiyle yeryüzünün havasında bir değişiklik meydana getiriveriyor. O bizi dinlendiriyor. Gündüz ise ö havayı bulmanız, yani o istirahat ettirici havayı bulmanız mümkün değildir.
Kulağı duyan kavimler için, yani hakka karşı, yoksa kulağı duyan derken sağır olmayanlar kastedilmiyor. Yani fiilen kulağı sağırlık veya açıklık değil. Hakka karşı kulağı açık kişiler için, ayetler vardır, deliller vardır. Bu ayetler kulağı açık insanlara delildir. Onlara kılavuzluk yapar. Yoksa kulağını kapatan insanlara Allah'ın (c.c.) ayetleride fayda vermez.
Bizim oralarda ineğin yavrusu anasını sahibinden izinsiz emmesin diye burnunun üzerine dikenli şey takarlar. "Burunsalık" takarlarmiş. Annesini emmeye gittiğinde o dikenler annesine batarmış, o da tekmeleyive-rir süt vermezmiş. Burunsalıklı danaya ana süt vermediği gibi niyeti kötü insanlara da Kur'an manasını açıvermez. Güzelliklerini açıvermez. Kişi evvela gönlünü, kulağını ve aklını Kur'ana açacaktır. İyi niyetle önüne oturacaktır. Allah'da ayetlerini ona açacaktır.[95]
68- "Allah oğul edindi" dediler. Haşa. Allah'ı tenzih ederim. O zengindir. Göklerde ve yerde olanların hepsi onundur. Bu konuda yanınızda hiçbir delil yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyimi söylüyorsunuz?
Türkçeye de geçmiş. Halkımıza hocalarımız iyi yerleştirmişler, inanılmayacak bir olayla karşı karşıya kalıverdimi insan "Fe sübhanellah" diyoruz. İşte hocalarımız halka bu ayet-i kerimeyi ve buna benzer ayet-i kerimeleri söyleye söyleye dillerine nakşetmişler bunu. Allah oğul edindi dedi kafirler. Müslümanlarda pes doğrusu iftiranında bu kadarım beklemezdik. Anlamında mana verilmiş. Yine bunu destekler mahiyette Allah'ı böyle eksik sıfatlardan noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Allah (c.c.) böyle birşey edinmemiştir. O herşeye gücü yeter, herşeye sahib olan, yani "zengin" kelimesi kullanılmış.
Yani bütün mülk onun iken, o mülkün üzerindeki bütün insanlarıda o yarattığına göre ayrıca oğul edindi demenin ne manası vardır. Yerde ve gökte her ne varsa onun, herşey onun olduğuna göre bunun içerisinde,
yani bu insanlar arasından birini "Allah oğul edindi" demek, neyin nesi oluyor. Bu konuda sizin yanınızda bir deliliniz mi var da bunu konuşuyorsunuz? Bu konuda sizin hiçbir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediklerinizi siz mi söylüyorsunuz diyor Allah (c.c).
Muhterem okuyucu! Tarih boyu insanlar ikiye ayrılmışlar, inananlar ve inanmayanlar diye ikiye ayrılmışlar. İnanmayan insanlar içinde gaddar zalim insanlar olduğu gibi, bazen insaniyetini bozmadan kafir olarak yaşayanlarda olmuştur. Onun için Allah (c.c.) bir ayet-i kerimesinde "Size harb ilan etmeyen size zulmetmeyen sizi ülkenizden çıkarmayan kafirlere dostça alışverişler yapmaktan, komşuluk yapmaktan, Allah sizi alıkoymaz. Bu konuda size yasak getirmez" diyor Allah (c.c).
Tarih boyunca kafirler kendi aralarında birlik sağlamak için uğraşmışlar, birliği sağlayabilmek için birinin ortaya çıkıp güçlü olması veya güçlendirilmesi gerekiyor. Güçlendirilen bu adam insanlara hükmetsin kafirleri kendi etrafında toplasın müslümanlara karşı mücadelesini versin. Tarih boyunca çeşitli sebeplere baş vurmuş insanların güçlendirilmesi konusunda ve ençok başvurulanlardan bir tanesi padişah, kral veya şah ne ise yönetimin başı, bunlara Allah'ın oğlu inancı verilmiştir. Mesela Japonya'da Kral güneşin oğlu olarak kabul edilmektedir.
Buraya gelen Japon bir mühendise çok satan gazetelerden birisi sormuş. Efendim hala yeni seçilen kralınızın güneşin oğlu olduğuna inanır mısınız. Yani bu kadar teknolojiye sahipsiniz bu kadar aklı başında adamsınız, "hala onun güneşin oğlu olduğuna inanırmismız?" dediğinde "inanıyorum" demiştir. Halkımla birlik sağlayabilmek için mademki halkım buna inanıyor. Bende inanıyorum diyor. Aslında ne demek istiyor. Gerçekte inanmıyorum, ama birliği koruyabilmek için halkımın inandıklarına benimde inanmak mecburiyetim var.
Onun için tarih boyunca gerçekte inanmasa bile inanmış gibi görünerek, böylesine güçlendirilmiş birini çıkarma ihtiyacını hissetmişler ve içlerinden birine demişler ki "bu Allah'ın oğludur". Sonrada bazı toplumlarda güneşin oğludur gibi inanılmış. Günümüze kadarda böyle gelmiştir.
Zaman içinde bazı değişikliklere uğramıştır. Bunlar, seçilmiş toplumlarda, kalburüstü adamlar, yahutta kendilerini elit zümre diye kabul etlikleri insanlar ortaya çıkmış, onlar halkın isteklerinede bakmadan, kendilerinde bambaşka güçler görmek suretiyle, halkı yönetme tarafına gidivermişler.
Bu kafirler; Allah'ın (c.c.) insanlar üzerinde tatbik edilmek üzere gönderdiği kitabı atıp, o insanların koyduğunu icra makamına getirmeye gayret sarfetmişler. Günümüz batısında bu sözler söyleniyor. Şu anda bir
çok davetlerde bu söz söyleniyor. Yani bu reisi cumhurumuz veya devlet başkanımız veya başbakanımız, "Allah'ın oğludur, güneşin oğludur," gibi ifadeler kullanılmıyor ama, "bunlar kanun koruyucularımızdırlar, bu kanun koyucularımızın dokunulmazlığı vardır" diyorlar. Biz dokunulmazlığın yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğunu biliyoruz. Ayet-i kerimede "Allah yaptığından sorumlu değildir. İnsanlar yaptıklarından sorumludurlar" diyor Allah (c.c.)
Yani yaptığından sorumlu olmayan yalnız ve yalnız Allah'dır İslam akaidine göre ama, İslam akaidine göre kendini şekillendirmeyen toplumlarda, mecburen yönetimin düzenli devam edebilmesi için bir kişi veya kişiler çıkartmaları gerekiyor. Onlar dokunulmazlığı olsun, yani biraz böyle ilahlaştırılma tarafına meylediliyor. Çünkü yönetim böylelikle daha iyi yürüyor.[96]
69- Deki: "Allah'a yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler."Allah buyurur. Deki onlara: "Mutlaka Allah'a iftira eden yalancılar yalanı Allah'a iftira edenler felah bulmazlar hayatta kurtuluşa ermezler. Bu dünyada felah bulmazlar, ahirette de zaten hiç bulmayacaklardır. Ama bu dünyada da o insanlar felah bulmazlar.[97]
70- Dünyada biraz menfaat. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra inkarları sebebiyle onlara şiddetli azabı tattırırız.
Şimdi peygamber (s.a.v.) halka bunları duyuruyor. Kur'an ayetlerini duyuruyor. Yerde ve gökte hakim olan Allah (c.c.)'dır. (Geçen ayet-i kerimelerde) "herşeyi gören Allah'dır. Bu kafirler zanna tabii olurlar, hakka tabii olmazlar." Yani koydukları kurallar ve sizi yönettikleri kanunların tamamı zandır, BÖylede olabilir, şoylede olabilir. Hiçbir vakit gerçeği ifade etmezler. Gelin bu zan'ndan hakka geçin, küfürden imana geçin diyor, fakat karşıdakilerde diretiyor.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu direnme karşısında üzülür tabii ki. Hani bir ayet-i kerimede Kehf suresinde "Nerde ise kendini helak edeceksin" diyor Allah (c.c.) peygamber efendimize. Gece gündüz çalışıyor, gayret ediyor ve nerde ise kendini helak edeceksin fazla çalışmaktan, ve üzülmekten diyor Allah (c.c). Ve ümitsizlik peygamber efendimizde olmamış, ama olmaması içinde ayet-i kerimeler nazil olmuş, hem peygamber efendimizin yüreğini serinletiyor, hemde kafirlere bir tehdid oluşturuyor nazil olan ayet-i kerimelerde.
Bu da insanlara tebliğde bir metod oluyor, bu ayet-i kerimeler. İnsana bir gerçeği, doğruyu anlatıyorsun, anlatıyorsun adam diyor ki öldürürüm, cezalandırırım, hapse atarım, sürüm sürüm süründürürüm diyor karşısındakine.[98]
71- Onlara Nuh'un haberini oku. Hani O, kavmine "Kavmim, eğer benim makamım ve Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size büyük geldiyse, ben Allah'a tevekkül ettim. Siz ve ortaklarınız işinizi toplayınız. Sonra işiniz size tasa olmasın. Sonrada bana hükmünüzü uygulayın ve bana mühlet vermeyin."
Bu bir meydan okumadır. Nuh'un (a.s.) kavmi arasında 950 sene kaldığını Allah (c.c.) ayeti-i kerimesi ile haber veriyor.
Muhterem okuyucu! İmansızın biride geçen haftadan evvelki hafta aynı ayet-i kerimeyi ele almış, nasıl olurmuş efendim. Bilim bugün kabul etmiyor insanın 950 sene yaşayacağını diyor, hangi bilim onun okuduğu kitap yani onun okuduğu bir imansız kitap, 950 sene insanın yaşayacağını kabul etmiyor. Öbür tarafta başka bir tıp kitabını okuyorsunuz insanlar 150 sene 200 sene insanların yaşaması için gayret sarfediyorlar diyor. Olabilir mi? Daha önce bir vaazımızda da anlattık. Olabilir. O uzatma değildir. Allah (c.c.) o tür insanların ömrünü o tür şartlara bağlı olarak öylece uzun eylemiştir,.diye uzunca bunu açıklamıştık. Yine Yunus suresinin tefsirinde. Akif Merhum bunlar için:
"Şarka bakmaz, garbı bilmez, görgüden yok vayesi Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi." Yani doğu ilimlerimde bilmez, batı ilimlerimde bilmez. İslami ilimlerinide bilmez. Ancak bütün bunların sermayesi utanmayan kizarmayan bir yüzdür diyor. Başka birşeyleri de yoktur bu arkadaşların.
Nuh (a.s.) kavmi arasında 950 sene kalıyor ve onlara peygamberliğini Allah'ın varlığını ve birliğini ahiretin olduğunu bu dünyada neyi nasıl yapacaklarını Allah'ın bildireceğini, insanların böyle birşeyi yapamayacağını. Allah'ın koyduğu kurallar karşısında ayrıca kural koyarlarsa zararı kendilerine olur. Hem bu dünya da zararı kendilerine olur, hemde ahirette kendilerine olur, diye onlara hep hatırlatıyor. Ama iman edenlerin adedi bir gemiyi doldurabilecek kadar oluyor.
Bir gemilik müslüman ve onlar birgün ona bütün haşmetiyle geldiklerinde planlar programlar tuzaklar hazırladıklarında Nuh (a.s.) da diyor ki: "elinizden geleni geriye koymayın" diyor. "Allah'a tevekkül ettim diyor." Şimdi bizde bu kelimeyi çok kullanıyoruz ve güzeldir, kullanmaya devam ediniz.
İşinizi düzenleyin, planlayın, her türlü ihtimalleri değerlendirin, ayet-i kerimede bir işe evvela irade edeceksin içinden sonra onun şartlarını hazırladınız mı azim bu oluyor. Ondan sonra Allah'a tevekkül edip yürüyeceğiz.
Hani bir ticarethane açacaksınız, bütün şartlarını, planınızı, paranızı, alacağınız yerleri, vereceğiniz yerler hepsini hesap ediyorsunuz. Üç aşağı beş yukarı uygun düşüyor. O zaman tereddüte gerek yok. Azimden sonra Allah'a tevekkül ediniz ve yürüyünüz diyor.
Allah (c.c.) burada da peygamber efendimize, Mekke müşriğine haber ver, Nuh'un haberini ver onlara Nuh'a inanmayan insanların akibetini haber ver, Nuh'a inanan müslümanların az olmalarına rağmen galibiyetini haber ver diyor. İşte o azıcık müslümanlarda teknolojide öncülük yapmıştır. Nuh (a.s.)'ın nezaretinde, Nuh (a.s.) 'da Rabbin nezaretinde her-şeyde öncülük yapıyordu. İnsanlara "Allah'a tevekkül ettim" diyor ve Allah (c.c.)'ün emri doğrultusunda gemi yapmayada girişiyor. Fakat gemiyi yapmadan, eline silah almadan, ben Allah'a tevekkül ettim, buyurun gelin, öldürebilirseniz öldürün deseydi olmazdı. Yani müslümanm tevekkülü "ben Allah'a tevekkül ettim ecelim gelmişse ölürüm, ecelim gelmemişse ölmem. "Ey kafir topluluğu gelin beni öldürebilirseniz öldürün hadi bakayım. Ölürsem şehidim, kalırsam gaziyim" şeklinde olmaz. Böyle bir insana, Fahrettin Razi derki; "intihar etmiş muamelesi görür o insan" diyor. Onun için tevekkül, esbabım hazırladıktan sonra Allah (c.c.)'a tevekkül edilmesi gerekmekledir.
Şimdi bunu niye okuyoruz? Peygamber efendimiz Mekke müşriklerine Nuh'un haberini veriyor. Ne olmuş neticede Nuh (a.s.) galib, çok olan kavmi mağlub durumdadır. Öyle ise bende size galip geleceğim. O kavmine meydan okumuştu bende size meydan okuyorum, ifadesi var aslında.
Ey ahali gelin ne yapacağınız varsa görün sizden korkmuyorum, elinizden geleni geriye koymayın değilde, benim kardeşim Nuh öyle demişti ve neticede başarmıştı, bende onun yolundayım yani peygamberler yolu aynı yoldur. Benimde varacağım netice onun varacağı neticedir diyor.
Aynı şeyi bizde diyoruz. Peygamber efendimiz (a.s.) Mekke müşriklerine ne söylüyorsa, bugün bizde aynı şeyi söylememiz gerekmektedir. Yani ey kafirler bütün planlarınızı, programlarınızı, tuzaklarınızı, filolarınızı, toplayın, bütün yandaşlarınızıda toplayın elinizden geleni geriye koymayın demeliyiz.
Ama sağlam bir itikada ve o itikadı insanlara güzel bir şekilde anlatacak dile ve bunuda koruyacak gerekli silaha sahip olmamız gerekmektedir. Nuh (a.s.)'ı örnek olarak verirken, o günün teknolojisi içersinde fevkalade ve en büyük icadını da Nuh (a.s.) yapmıştır.[99]
72- "Eğer yüz çevirirseniz, ben sizden her hangi bir ücret istemedim ki. Benim ücretim Allah üzerinedir. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum."
Fakat bütün peygamberlerin halkına söyledikleri birşey var birinci planda Allah'tan başka ilah olmadığını duyurmuşlar. Adem (a.s.), Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.) peygamber efendimiz ve bütün peygamberler kavimlerine kendi topluluklarına Allah'tan başka ilah edinmeyin yani Allah'tan başka yaratan birini kabul etmeyin. Yaşatan birini kabul etmeyin, yönetende kabul etmeyin. Yani sizin yaratıcınız kim ise yöneticinizde odur. Sizin kurallarınızı o koyar onun dışında kural koyucu kabul ederseniz onları kendinize ilah edinmiş olursunuz. Onun aklı senin aklından ileri mi? Olabilir. Ama senin milletin içinde öyle akıllı vardır ki. 'Ondan daha akıllıdır. Öyle ise akıllarınızı bir kaç tane adamın aklına kurban etmeyin dedikten sonra.
İkinci ve en önemli bir olaya dikkat çekmekte peygamberlerin hepsi. "Bundan dolayı sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir." Yani Allah'tan alırım ücretini, Kur'an-ı Kerimde bir surede birkaç tane peygamberin hayatı arka arkaya verilir. İşte bu ayetlerde Nuh (a.s.) "bundan dolayı ben ücret istemiyorum benim ücretim Allah'a aittir". Salih (a.s.) "bundan dolayı ben ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir" gibi bütün peygamberlerin söylediği budur. Son peygamber efendimiz (s.a.v.)'ın söylediğide budur.
Muhterem okuyucu! Öyle ise bizim günümüzde, yani 20. asırda müs-lümanlara vede müslüman olmayanlara etkin olamayışımızın sebebleri-nin birincisi: doğruları Kur'an-i Kerimden Rabbimin ifade ettiği şekilde aktaranııyoruz. İkinciside yaptığımız bu aktarmalar ve vazifeler karşılığında insanlardan ücret istemek veya istenmese bile şöyle hediye kabilinden verilenlere sevinmek. Bu bizi yok ediyor.
Şu anda dünya genelinde, yalnız Türkiye için söylemiyorum. Müslümanların hizmetlerini yürütürken işlerin ağır yürümesi öncülerimizin biraz ücrete karşı, paraya karşı boynu eğik olmalarından kaynaklanmaktadır. Onun için buna dikkatinizi çokça çekiyorum. Kur'an-ı Kerimde peygamberler bizim örneklerimiz. O peygamberlerin bizde en önemli olarak insanlara duyurduklarından birincisi Allah'a itaat ve ibadet, ikincisi aman ha, sakın ha beni yanlış anlamayın ben bu yaptığımdan dolayı ücret istemiyorum demeleridir. "Yasin suresinin 2. sayfasında da bir şehiri, müslüman yapmak üzere gelen üç tane yiğit hakkında, orada müslüman insan konuşuyor: onlara, "bu adamlara uyun sizden ücret istemiyorlar, maaş istemiyorlar, uzun yolları kat ederek buraya kadar gelmişler zahmete katlanmışlar, hapse atmışsınız, onları bu adamlar sizden dünyalık birşey istemiyorlar ki niye siz bu adamları dinlemiyorsunuz? diyor". Ve ora halkı, o zatı öldürüyorlar, tefsirciler "Habibi Neccar" derler. Ayet-i kerimede ismi zikredilmez. Kur'an-ı Kerim de birçok zatın ismini dahi vermez. Kehf suresinde Musa (a.s.) ile yolculuk yapan bir zattan bahseder. Ama Salih bir adam, iyibir insan der. Tefsire ilerimiz Hızır der. Anasının adı nedir. Nerede doğmuş, nerede ölmüş hiç önemli değil yaptığı iş önemli insanların.
O insanların diğer topluma vermiş oldukları hizmet önemli. Onun için doğduğu tarih ile anasının adı, babasının adı önemli değil. Peygamberlerin hiç birinin tabiiki bazıları istisna çoğunluğun %99, %98'in peygamberlerin anasının, babasının adıda Kur'an-ı Kerimde bildirilmez doğum tarihide bildirilmez, pek önemli değildir. Asi olan getirdiği mesajdır, islam tarihinde fazla böyle olaylara önem verilmemiş. Verilen o peygamberin getirdiği mesajın bizzat fert hayatına, toplum hayatına yansıtılması ve onunla toplumun ısıtılması birinci plana alınmıştır.[100]
73- Bunun üzerine onu yalanladılar. Bizde onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Bak uyarılanların sonu nasıl oldu!
Muhterem okuyucu! Günümüzde hani bizi kurtaracak olan yegane gemide Allah'ın kitabı, peygamberin sünnetidir. Müslümanlar bu ikisinin etrafında toplanırlarsa Nuh'un gemisinde toplanan insanlar gibi bataklığın içinde boğulmaktan kurtulurlar.
Ben İslamın içinde olmam ama, kafirlerin yaşantısmıda yaşamam diyen, mü slüm ani ardan uzak kafirlerle beraber ama onların pisliğinden de uzak yaşamayı tercih eden, bu toplumda böyle bir insan var mı? Var. Müslümanlara selam vermeyen, sohbet yapmayan, alışveriş dahi yapmayan, ama içki içmeyen, zina etmeyen, faiz almayan adam tanırım. Müslümanlarla bugüne kadar konuşmamaya yemin etmiş gibi, hayatını öyle çizmiş adam, fakat kötülükleri de yapmıyor, "efendim benim kendi insani bazı kavramlarım var. Kendime göre bir anlayışım vardır. Ve bu iyilik anlayışımı yaşarım ve ömrümüde böyle geçiririm" diyor. Ne olur bunun hali?
Burnu pisliğe alışan sinek gibi tuvaletin en güzel kokulu yer olduğunu isbat için vızıldar.
İnsanın kendi ürettiği çıkış yolları insanı koruyamaz, eğer insanın kendi ürettiği çıkış yolları korumuş olsaydı bugüne kadar insanlar kanun değiştirip durmazdı. Hergün değiştiriyor, değiştirme ihtiyacı hissediyor ve bakan çıkıyor. Efendim şunları şunları yapacaktık ama mevzuat müsait değil. Kanunun değişmesi lazım, efendim bu kanunu değiştirildikten sonra teklif sunacağız. Değiştirildikten sonra bu iş böyle olacak dört sene veya bir sene sonra yeni bir bakan geliyor, onun yerine değişiyor adam. Efendim kanun müsait değil, geçen sene kanun çıkaran arkadaşlar bazı yönleri eksik kalmış, bunu biz düzelteceğiz. Haksız laf mı ediyor. Hayır hakh bir söz ediyor. Geçen sene bunu koyanlar yeni senenin ne getireceğini bilemiyorlar.
Yeni senenin ne getireceğini, yeni seneyi yaratan bilir. On sene sonranın ne getireceğini, onsene sonrasını yaratan bilir. Yüz sene sonrasının ne getireceğini, yüz sene sonrasını yaratan bilir. Onun için en iyi bilen Alim olan Allah (c.c.) dır. Böyle bir toplumda kendimizi Kur'an ve sünnet gemisini bindirecek olursak kurtuluşumuz mümkün olacaktır.
Muhterem okuyucu! Bugüne kadar elli, altmış, yetmiş senedir batıya, batı gemisine bindik. Yazını aldık ağam, elbiseni giydik ağam dedik. Yediğini yedik, içtiğini içtik. Hani içki alemleri yaptık, ama hala sen kapının önüne bizi bağlamıyorsun diye de bas bas bağırıyoruz.[101]
74- Sonra onların ardından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik. Onlara ayetleri getirdiler. Daha Önce yalanlamaları sebebiyle îman etmediler. İşte haddi aşanların kalblerini biz böyle mühürleriz.
Hani Nuh (a.s.) vefat ediyor, yerine bir peygamber geliyor. Yahu zaten biz Nuh'u kabul etmedik, bunu niye kabul edelim. Felsefesinden hareketle diğer peygamberleri de kabul etmeyenler oldu. Tamamı değil yoksa iman edenleride oldu, "Nuh (a.s.) gemiden çıktıktan sonra yer yüzünde İslami bir devleti kuruyor. Ancak Nuh (a.s.) vefat ediyor, onlarda vefat edince içinde çok iyi niyetli insanlar diyorlarki; yahu bu bizim "Yeuk" dediğimiz zaat, bu alim zaat "Ved" dediğimiz, bu alim zaat "Yeğus," "Nesr," "Süva"' dediğimiz zaatlar, bunları unutmamak için bunların heykelini dikelim demişler ve heykelleri dikilmiş. O nesil onlara tapınmamışlar. İkinci nesil tapınmadı ama üçüncü nesil, onları bu sefer ilahlaştınıverdi.
Muhterem okuyucu! Onun için Allah (c.c.) efendimiz (s.a.v.)'a put yapmayı yasaklamıştır. Her ne kadar siz ilah olarak onu kabul etmeseniz de, Allah inancını yitirmeye yüz tutan toplumlar onların etrafında toplanıp onların etrafında bayramlarını, seyranlarını icra etmeye başlayıveriyorlar.
Hani siz Cuma günü müslümanlar olarak biraraya gelirsiniz. Onlarda kendi putları etrafında öyle merasimlerini icra etmek suretiyle yine onlarda bir ihtiyaç karşılama cihetine gidiveriyorlar. Allah (c.c.) "mühürleriz" derken Allah mühürledi de onlar mecbur kaldılar anlamında değil. Yaptıkları küfürleri isyanları sebebiyle Allah (c.c.) onların kalplerini mühürlediğini ifade ediyor.[102]
75- Sonra onların ardından Musa ve Harun'u, Firavun'a ve ileri gelenlerine ayetlerimizle gönderdik, onlar kibirlendiler ve suçlu bîr kavim oldular.
Muhterem okuyucu! Allah (c.c.) efendimizi (s.a.v.) peygamber olarak görevlendirdiğinde, nasıl bir durumla karşılaşacağını kendisine bildiriyor. Yani daha önceden hazırlıklı olmasını sağlıyor. Daha Yunus suresinin ikinci ayet-i kerimesinde kafirlerin kendisini hafife alacaklarını sihirbaz diyeceklerini ve insanların gözünden düşürmek için ne lazımsa yapacaklarını haber vermişti, Kendi aralarında bir insanın kendilerine peygamber olarak gönderilmesine sataşacaklarını, "mademki peygamber gelecek, niye zenginlerimizden gelmiyor da fakirlerimizden geliyor" gibi, hayretler içinde kalacaklarım peygamber efendimize (s.a.v.)'e haber veriyor.
Ve bu doğru yolunda yürürken karşısına çıkan engellerden yılmaması gerektiğini, çünkü tarih boyunca böyle olduğunu, Nuh (a.s.)'ında karşısına en yakın oğlunun çıktığım, hanımının karşı geldiğini, veyahut çevresinde ki insanların 950 senelik bir zaman içinde iman etmediklerini haber veriyor.
Arkasından bu ayet-i kerimelerde Allah (c.c.) ondan sonra Musa (a.s.) ve kardeşi Harun (a.s.)'ın firavun'a ve firavun çevresine peygamber olarak gönderdik diyor Allah (c.c). Yani peygamber efendimize örnekleri çoğaltıyor. Yani bu yolda, bela ve musibetlere duçar olan yalnız sen değilsin, senden önceki peygamberlerde, bu tür bela ve musibetlerle karşı karşıya geldiler, ama neticede zafer peygamberlerin oldu.
Bak Musa ile Harun da firavun ve firavunun çevresindeki insanlara peygamber olarak gönderilmişler, birde onlar kibirlenmişlerdi, zaten günahkar idiler. Yine peygamberin mesajına kulak vermemekle isyana devam ettiklerini Allah (c.c.) haber veriyor.[103]
76- Onlara tarafımızdan hak geldiğinde "Bu apaçık bir sihirdir" dediler. Bizim tarafımızdan hak onlara gelince doğrular onlara bildirilince, yani firavunun kanunlarına karşılık, Allah'ın kanunu olan Tevrat gelince, firavunun yanlış düşüncelerine karşı, Allah'ın (c.c.) doğru ayetleri gelince dedilerki: "Bu apaçık bir sihirdir" dediler. Yani Musa'nın beraberinde getirdiği bunlar sihirden başka birşey değildir dediler. Eskiden beri bütün kafirleri baş vurduğu metod bu. Peygamberlere veya peygamberlerin mesajını getiren peygamberlerin tebliğini devam ettiren mücahid insanlarda her dönemdeki kafirler aynı damgayı vurmuşlardır.
Bunlar delidir veya bunlar sihirbazdır. Veya bunlar arabozuyor. Zaten sihirden kasıtta, o hani sihir yaparak, kan ile koca arasını açmak, sihir yaparak, baba ile oğul arasını açmak işi ile uğraşırdı. Kafirler kendileri bu işle uğraştıklarından Musa (a.s.)'a iman eden oğul ile inanmayan babanın arası açıldığı için yahu bu sihir yapıyor diyorlar.
Hani Musa (a.s.)'a, hanım inanıyor, kocası inanmıyor. Bu sefer aralarında kavga başlıyor, birbirleriyle çekişiyorlar, ayrılmaya kadar gidiyor. İşte diyorlar, sihir karı ile kocayı ayırıyor. Musa karı ile kocayı ayırıyor, bunun yaptığı bir sihirdir diyorlar.
Halbuki sihirbazlar genelde devlet yöneticilerinin önünde takla atmayı, onun önünde gösteri yapmayı, onun gönlünü almayı çok arzu ederler. Onun önünde gösteri yapsın ve karşılığında devleti yönetenlerden bahşiş alsın isterler. Onun davetine katılmak onların canına minettir. Yani bir sihirbazın dünyaca ünlü bir sihirbazın bir devlet başkanının huzuruna kabul edilmesi, onun huzurunda sanat icraa etmesi, onun için en büyük bir övünç kaynağıdır.
Musa (a.s.), sihirbaz olsa firavunun önünde sihirini icra etmekten şeref duyar. Halbuki o sihrini icra etmek değil görevini icra ediyor. Görevini icra edincede karşılığında bahşiş almak yok, para almak yok, boynunun gitmesi, vurulması da söz konusu, ama peygamber efendimiz (s.a.v.) hadisi şerifinde bildirdiği gibi "şehidlerin en faziletlisi, en hayırlısı bir zalim sultanın önünde hakkı haykırıp ve orada başı vurulan insandır" diyor. Yani zalimlerin suratına yaptıkları işi, zulümü söylemek ve orada şehid olmak. İşte peygamberlerde bunu bildiriyor. Firavunun karşısına geçiyor, yaptığının ilahlık olduğunu ve günahların en büyüğü olduğunu, ve bununla cehenneme gideceğini onu uyardığını aklını başına alması gerektiğini, onun kendi suratına karşı bu hakikati söylüyor. Öyle ise Musa (a.s.) bir sihirbaz değil, Allah (c.c.)'ün kelamını insanlara duyuran bir peygamberdir, ve o kelamı duyan yüreklerde de bir yeşerme meydana geliyor, bu yeşermeler sinirin neticesinde değil tebliğin neticesinde meydana geliyor.[104]
77- Musa: "Size gelen hak için böylemi söylüyorsunuz. Bu sihir-midir? Sihirbazlar kurtuluşa eremezler" dedi.
Musa (a.s.)'a sen sihirbazsın denildiğinde cevab olarak diyor ki: "Size hak böyle geldiğinde siz sihir mi diyorsunuz. Bu sihir mi yani, şu benim yaptığım Allah'ın ayetlerini size getirmem, okumam, zulümden vazgeçin, haklan yemeyin, insanların haklarını iade edin, içki içmeyin, zina etmeyin, birbirinizin malını çalmayın, birbirinizin kanına girmeyin, haksız yere adam öldürmeyin gibi sözlerim sihir mi yani? Halbuki sihirbazlar felah bulmazlar, başarıya ulaşmazlar."
Ben ki başarıya ulaşıyorum. Yani hergün başarıya doğru gidiyorum. Sihirbazlannki bir gösteriden öteye gitmez. Ne yaparlar televizyonda da seyrederiz veya bazı çadırların içinde geliyorlar gösteri yapıyorlar. Orada bir anlığına insanları hayretten hayrete düşürüyorlar ve orada da bitiyor onların saltanatı, yani gösterisi 15 dakika devam ediyorsa, saltanatı 15 dakika devam ediyor demektir. 15 dakika sonra saltanatı bitiyor onun gösterimi bitti, saltanatıda bitti. Musa (a.s.) diyor ki: "Bu sihirmidir. Sihir devamlılık arz etmez. Benimkisi ise devamlılık arz ediyor. Ve ben başarıya doğru gidiyorum. Öyle ise bu sihir değildir. Sihirbazlar başarıya ulaşamazlar diyor Allah (c.c).[105]
78- Onlar: "Sen, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden döndüresin de yeryüzünde büyüklük (devlet) ikinize ait olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize inanacak değiliz.
Bu sefer kavmi, yani o kiptiler, firavunun nimetlerinden yararlanan, insanlara zulmederek kanma girenler, canına girenler, namusunu kirletenler, o gurup diyor ki: "Siz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeylerden yüz çevirmemizi temin etmek için mi geldiniz?" Yani bizim babamızda böyle idi. Babamızda kan dökerdi. O da namus kirletirdi. Babamızda zulmederek mallan zimmetine geçirirdi. Rüşvet alırdı. Hırsızlık yapardı, soygunculuk yapardı. Yani kıptilerin dışındaki insanların haklarının ol-madığma inanır onların elindekini tamamını bize geçmesi için gereken herşeyi yaparlar, bundanda vicdani bir sorumluluk, üzüntü keder duymazlardı, bizde babalarımızın yolunu takip ediyoruz. Babalarımızın dini üzerineyiz diyorlar. Ya Musa sen gelipte bizi babalarımızın dininden alıkoymak mı istiyorsun?, Atamızın yolundan bizi alıkoymak mı istiyorsur diyorlar. Kur'an-ı Kerimde bu tür ayet-i kerimeler çoktur.
Çünkü imansız kesimin mantığı bunun üzerine dayalı da ondan iman sız kesimin mantığı şu eğer bizim gittiğimiz yol yanlış olmuş ol saydı ba balarımızda aynı yoldan gitmezdi dedelerimizde aynı yoldan gitmezdi Dedelerimiz, babalarımız aynı yoldan gitmişlerse ve bu yol üzerine dünyada saltanat kurmuşlarsa zulüm üzerine de olsa, babalarımız ve dedelerimiz yaptığına göre bizde aynı yoldan gideriz. Ya Musa senin babanda, deden de bu yolun üzerinde idi. Yani sen bizi babamızın dedemizin yolundan alıkoymak mı istiyorsun bunun arkasında, yeryüzünde saltanatın size ait olmasını mı istiyorsun? Yani Musa (a.s.) ile Harun (a.s.) firavunun saltanatına son veripde kendiniz mi saltanatı elde etmek istiyorsunuz, Kral mı olmak istiyorsunuz diyorlar.
Biz sizin ikinize iman etmiyoruz edicide değiliz diyorlar, iman etmeyeceklerini böylece bildirmiş oluyorlar. Şimdi Allah (c.c.) bunu bildirmekle, yani bu ayet-i kerimeyi indirmekle peygamber efendimiz (s.a.v.)'a küfrün mantığımda vermiş oluyor.
Bu ayet-i kerime de bize küfrün mantığını veriyor. Yani şu andaki dünyada küfrün sembolü olan, yöneten insanların mantığı aynı şekilde. Birleşmiş Milletler bu çizgi üzerinde, Avrupa topluluğu bu çizgi üzerinde gidiyor. Bunlar bu çizgi üzerinde giderken dünyada mutluluğu sağladıklarına göre yol yanlış bir yol değil.
Bundan önce ingiliz imparatorluğuda aynı yol üzerinde yürüyordu. Halkını mutlu ediyordu. Öyle ise bu yol yanlış bir yol'değil, diye savunanlar aynı mantığı devam ettiren insanlardır. Günümüzde de hani gazete köşelerinin her hangi birinde, (bazı gazetelerde tabii ki) her hangi bir yazarı alıverdiğinizde İslami kesime müslümanlara saldırırken efendim batıda ne gördünüz, batı bu yolda ilerledi, uçağa, gemilere, uzayda uydulara, evlerindeki konfor, yollarındaki parlaklık, güzellik, düzenlilik, estetik bütün buna mı? karşısınız diyorlar.
Muhterem okuyucu! Buna karşı değiliz. Buna müslümanlar hiçbir şekilde karşı değil, bunun öncülüğünü müslümanlar yapmışlar zaten, yani bizim halkımız bizim insanımız, her ne kadar bunlardan uzak tutulmazsa da batılı biliyor. Yani müslümanların ilericiliğe, sanata, estetiğe karşı olmadığını buna öncülük yaptığını batıdaki ilim adamları da biliyor.
Her hangi bir ilim dalını alıverseniz, bu sahanın öncüleri kimlerdirt denildiğinde, islam aleminden bir kaç tane ilim adamı karşınıza isim olarak çıkıverecektir. !
Müslümanların karşı oldukları şu; yeryüzünde, hani o gün içinde Mısır'da firavunun sağladığı bir rahatlık var, halk üzerinde özellikle kıptile-re. Kıptilerin binekleri en iyi binek evleri en güzel ey, en serin ev ogünün şartları içinde değerlendirecek olursanız çok ileri bir seviyede yaşıyor kiptiler, firavunun ırkından olan insanlar onun ırkından olmayan beni İs-railden olan ve peygamber soyundan gelen insanlarada o günün en rezil hayatı yaşatılıyor. Kasıtlı olarak ticaret ellerinden alınmış, ziraat ellerinden alınmış. Ancak ziraat ve sanayide o günün sanaayisinde işçi olarak çalışma, işçinin ücretimde yine kiptiler belirleyecek, böylesine çalışarak, acıdıklarından değil, Ölürlerse işimizi yapacak adam olmaz, demek suretiyle askeri bir ücret tesbiti ile adamları çalıştırıyorlar. Ölmeyecek kadar çalıştırıveriyorlar. O gününü insanının mantığı aynı günümüzde devam ediyor. Adam diyor ki: "Senide bu konfordan faydalandırırım ancak benim gibi yaşayacaksın, benim gibi düşüneceksin."
Muhterem okuyucu! Şu Türkiye'de bu kadar ahlâki bozulmamız bir kısım insanlarda olmasına rağmen, Türkiye'de bir anket yapılsa denilsin ki: "Bak batıda evler şöyle döşeli, su tesisatı, elektrik tesisatı ve elektriğin getirdiği yemeye, içmeye, giymeye bulaşığa efendim yemek yapmaya, çamaşıra, yani ev temizliğine ait fevkalade gelişmeler var. Bunlarla evini donatacağız, kuş tüyü yatakta ve kuş sütü ile besleneceksin böyle imkanlar sağlayacağız, ama akşam yatağından hanımın canı istediğinde bir başkasının yatağına gitme ahlakını da getireceğiz bunuda beraberinde kabul edermisin?" denildiğinde ben şöyle tahmin ediyorum, %95 kabul edilmez.
Yani dinine ve dininin ona kazandırmış olduğu namus anlayışına ters düşen şeyi kabul etmez. Peki bunu kabul etmezsen, eşinle beraber samanlıkta yatıp kalkacaksın dediğinde derki, "iki gönül bir olunca, samanlık seyran olur" efendim der. Bu tarafı tercih ediverir.
Yani firavunda kendi halkına, kendi imansızlarına, imkan sağlıyor Müslümanların elindeki imkanları alıyordu. Günümüzde de aynı şey var Zaten Musa (a.s.) ile firavunun kıssasının Kuran-ı Kerimde çokça tekrarlanması 20. asırda bizimkileri uyarmaya yöneliktir.[106]
79- Firavun: "Bütün bilgili sihirbazları bana getirin" dedi.[107]
80- Sihirbazlar gelince Musa onlara: "Atacağınızı atın" dedi.
Firavun diyor ki: "En bilgin sihirbazları getirin bana" diyor. Yani be nim devletim içinde sihirbazların en ünlülerini getirin Musa (a.s.) ile kar şılaştıracak. Sihirbazlarla Musa (a.s.) biraraya geldiklerinde Musa (a.s. dediki: "buyurun ne yapacaksanız yapın, atın atacaklarınızı.[108]
81- Onlar (iplerini ve değneklerini) atınca Musa: "Sizin getirdiğiniz sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Şüphesiz Allah )ozguncuların işini düzeltmez.
Onlar sihirlerini ortaya atınca, sizin bu getirdiğiniz sihirden başka ıirşey değil. Allah bu sihiri boşa çıkaracaktır. Allah bozguncu insanların işlerini düzeltmez. Sizin işiniz bozgunculuktur. Ve bu bozgunculuk işinizde düzeltmeyecektir."[109]
82- Suçlular istemesede Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir.
Allah kendi kelimeleriyle, yani Tevrat'ıyla, İncil'iyle, Kur'an-ı Kerimiyle hakkı gerçekleştirecektir. Günahkarlar ve suçlu insanlar beğenmeselerde hoşlarına gitmesede Allah hak'ki gerçekleştirecek. Hakkın gerçekleşmesi demek, yani zulüm saltanatına son verilecek, Allah'ın adaleti yeryüzünde hakim olacaktır. Sihirle bu davayı yürütemezsiniz diyor Allah (c.c.) Günümüzde bazı insanlar özellikle üniversiteyi bitirmiş eski insanlarımız, yani ellisinde, altmışında olan insanlarımız, Şöyle böyle kırk senedir prof. olan insanlar, Bunlar rejimlere göre, hükümete gelen insanlara göre ağız değiştirmişlerdir. 50-60 yılları arasında profesördü. "O dönemde yapılan işler gayet güzeldi, fevkalade ilerliyoruz. Allah başımızdan eksik etmesin, bütün bu yaptıkları batı standartlarına uygundur" diyor. O günün radyosunda konuşturulurdu.
Aynı adam 60 dan sonra yine radyodan "10 sene içinde bu millet perişan edilmiştir. Yirmi sene geriye götürülmüştür, yapılan işlerin hiçbirisi uygun değildir" diyor. Derken devran değişiyor. 66'da aynı adam, "50 den 60'a kadar fevkalade ilerlemeler vardı derken, beş senelik inkıtaya uğradı ve şimdiki yapılan icraatlar tamamen batı standartlarına uygundur. Aman halkımızı destekleyin derken" 12 mart muhtırası yine onun göz ba-yıcılığı, kulak bayıcılığı yapıyor bu insanlar. Derken 80, 90 yıllan yine aynı.
Yani bu insanlarla firavunun sihirbazları arasında fark yoktur yani. Eskiden padişahların meddahları olurmuş, o işi yapıyorlar.
Bunlar tarihte hiç eksik olmamıştır. Firavun döneminde sihirbaz diye isimleniyorlardı. Şimdi ki dönemde başka bir isimle aynı şekilde yürüyorlar. Öyle ise yapılacak iş nedir. Allah (c.c.)'ün ayet-i kerimesinde ifade ettiği gibi buyurun. Sizde bütün sihir kabiliyetlerinizi ortaya koyun, karşı karşıya gelelim, halkın önünde, halkın huzurunda tartışalım, siz kendi imansızlığınızı bizde imanımızı icra edelim, deseniz o fırsatı vermiyorlar. Firavun döneminde veriliyordu. Dikkât edin ayet-i kerimeye firavun döneminde veriliyor.
Ama dünya genelinde müslümanlara böyle bir fırsatı, basın ve yayın yolu ile hele hele televizyon yoluyla bu fırsatı katiyyen vermiyorlar. Efendim dini konuda Kur'an-ı Kerimin ayetleriyle sizinle bir söyleşi yapacağız, din programında altınada yazıyor, bunu gösterdikten sonra bilmem ne mühendisliğinden profesör olmuş filan zat, ayet-i kerimeler üzerine dini sohbet yapıveriyor. Madencilik sahasında profesör olmuş bir arkadaş dini sahada sohbet yapıveriyor sizlere, veyahutta islami sahada yapmış ama. namaz kılmaz, abdest almaz bir herif, size-dini sahada sohbet yapıveriyor. Adamlar özellikle seçilip getiriliyor.
Muhterem mü'minler yani sihirbazlarımızla, hakiki müslümanlar karşı karşıya gelmesinler. O zaman sihirimiz ortaya çıkar diyerek, karşı karşıya gelmemenin bütün yollarım deniyorlar yalnız. Burada bunu söylerken şu hatırınıza gelmesin. Yani mevcut olanlar yapmıyor demiyorum. Mevcududa öyle, yirmi sene önceside öyle, oluz sene önceside, elli sene öncesidc, yani mevcut tenkit ediyor anlamında anlamayın, 50 senedir yaşayanınız, 60 senedir yaşayanınız, 70 senedir yaşayanınız var. O günden bugüne radyoda verilenleri, televizyon çıktıktan sonrada televizyonda verilenleri biliyoruz. Dini yayınlan ise 15 dakikadan, 20 dakikaya çıkardığımıza seviniyoruz.[110]
83- Firavun ve ileri gelenlerinin fitnesi korkusundan Musa'nın kavminden ancak bir zürriyetinden başka iman eden olmadı. Çünkü firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o müsriflerdendi. Muhterem okuyucu! Dünyanın neresine giderseniz gidin, islami bir
devlet yaymaya çalışırsanız hiç müslüman olmayan yerde islamı yaymaya çalışın. İlk defa size kulak verecek olanlar gençlerdir. Bu güne kadar 1400 senelik yaşantımızda görülen bu. Peygamber efendimize ilk iman eden Hz. Ali gencecik bir delikanlı, çocuk yaşta, Hz. Abdurrahman b. Avf, Ebu Talha, Ubeydullah b. Cerrah, Hz. Hamza 25 üzerinde, diğerleri 20'nin altındadırlar. Yani ilk kırk tane müslüman Hz. Ömer'le kırkıncısı olmuştur. Kırk müslümanın yaş ortalaması 20 dir. Niye? Çünkü daha az bozulmuşlardır da ondan daha az bozulduklarından dolayı tebliğa en açık olan insanlar gençlerdir. İhtiyarın işi biraz zor.
Orta doğuda dönen dolaplar müslümanın başında dönen dolaptır. Hangisinin başına çorap örülüyorsa müslümanın basma örülüyor yöneticiler imansız olabilir. Onlar namına çalışabilir. Ama altdaki insanlar, aç bırakılan, susuz bırakılan, ilaçsız bırakılan insanlardır.
Bunların durumu şuna benzer, bir adam zalimin köpeğine "hoşt" demiş, taş atmış. "Vay nasıl atarsın" demiş, tabancasını almış gelmiş, o köpeğine hoşt diyen adamda bir ilkokula sığınmış, çocukları rehin almış. Diyelim ki dışardaki eli kanlı zalim diyor ki, (yirmi milyonluk kızılderili-yi öldüren bu nesil diyor ki:) "Çık dışarıya" O da diyor ki: "Çıkmam elimde bu kadar çocuk var öldürürüm. Peki öyle ise bende sana gelen suyu kesiyorum, yiyecek maddelerimde kısıyorum. Çocuklar ölecek. Ölsün sen benim köpeğime hoşt dedin. Sen benim köpeğime hoş dedin. Orda yüztane öğrencinin, talebenin ölmesine güzyuman bu zalim mi, daha zalim. Yoksa orada çocukları rehin alan, köpeğe hoşt diyen adam mı daha zalim? İkisinde de zulüm var fakat zulümde dereceyi bulmak için söylüyorum. 10 milyon, 20 milyon insanın aç ölmesine göz yuman bu insanlar mı zalim? Yoksa bunları ben rehin tutuyorum diyen kişi mi daha zalim?
Musa (a.s.)'a aynısı yapılmıştır. Ama başarılı olamamışlardır. Firavun o gün için ona ambargoyu uygulamış, erkek çocuklarım öldürüp, sizin neslinizi devam ettirmeyeceğiz demişler. Ama neticede Musa (a.s.) galip ve o zalim firavun mağlup oldu.
Tarih boyunca nice namussuz, imansız kesim Mekke'yi Mükerre-me'yi işgal etmiş ve orayı tahrip etmek için yönelmiş her defasında da kendileri mahvolmuşlardır. Allah (c.c.) bu olaylardan bir tanesini "Fiil" suresinde anlatıveriyor. Bugünün tankları yerine eskiden filleri kullanır-larmış, bir binayı yıkıverecek, bir duyan çekiverecek ve ilerisine gidiverecek ve altındaki adama oku atacak kendisi iyi korunduğundan dolayı ok veya kılmç kendisine yetişmeyecek ve düşman ordularının içinde düşmanı tarumar edecek en güzel silah o gün için tank mesabesinde filler kullanılıyordu.
O günün teknolojisi içinde Kabe'yi tahrip için gelenlerin Rabbim tarafından helak edildiğini Allah (c.c.) bu ayet-i kerimesi ile bize haber veriyor. Kıyamete kadar da Kabe-i Muazzamanın korunacağını bu sure ile de garantilemiş oluyor Allah (c.c.)- Körfez savaşında, güya krallığa karşı olan, Demokrat Amerika, Suud'a çıkarma yapıyor.!! Bahane, kralı korumak. Fakat esas amaç.
1-İslam aleminde gelişmekte olan İslamcı hareketi durdurmak, yöneticilerini güçlendirmek, bak arkanızdayız bunların hepsine vurun, çökertin demek.
2- Petrollere sahip olmak ve bu arada hristiyanm müslümana galibiyetini Harem-i Şerifin bağrında haç takabileceklerini insanlara gösterebilmek.
Muhterem okuyucu! Allah (c.c.) bizim dünya hayatında mutlu bir hayat yaşamamız ve evlerimizi, caddelerimizi, sokaklarımızı, şehirlerimizi ve vatan edindiğimiz bütün bir yurdu cennet haline dönüştürmemiz için tarih boyunca peygamberler ve peygamberi eriyle beraber de kitaplar indirmiştir. Allah (c.c.) neyi, nerede, ne zaman, nasıl yapacağımızı Kur'an-ı Keriminde bize bildirir. Emirler verir, yasaklar koyar. Emirleri ve yasakları bizim yararımızadır. Bu emir ve yasakların yerine getirilmesine kalkıştığımızda karşımıza çıkacak güçlerinde olacağını haber verir. Önceder uyarır Rabbirn. Siz bu dünyanın ıslahı için harekete geçerseniz, karş güçlerde ifsat etmek için faaliyet göstereceklerdir.
Bakınız Musa (a.s.) o günün toplumunu Allah'ın istediği şekilde yö netmek üzere faaliyete başlayınca, çıkarları zedelenen firavun karşısın; dikildi. Askeri, siyasi, ekonomik tüm gücünü topladı ve Musa (a.s.)'ıı karşısına dikti. Komutanlarına ve ilim adamlarına diyor ki: "Bütün plan larınızı bir araya getirin, sonra karşımda saf bağlayın, yani askeri ve ilin gücünüz ne ise planlarınız ne ise getirin ve bir arada toplanın. Yüce olaı kazanacaktır. Bugün yani Musa ile son kozumuzu paylaşacağız bugün di yor. Musa (a.s.)'da onun ilim adamlarını mağlup ettikten sonra kavmin şöyle diyor.[111]
84- Musa: "Kavmim, eğer Allah'a iman ediyorsanız ve eğer mü; lümansanız yalnız O'na tevekkül ediniz." dedi.
Bu ayet-i kerimeden anlıyoruz ki Hz. Musa'ya inananlarada müsli man diyoruz biz. Hz. İsa'ya inananlarada müslüman diyoruz. Yani A lah'ın peygamberleri vasıtası ile gönderilen peygamber ve o peygamberi kitabına iman eden bütün müslü'manlar aynı derecede bizim kardeşimi; dir. Ve de isimleri müslümandırlar. Yani Allah'a teslim olmuş insan m; nasına gelen müslümandırlar.
Bu ayet-i kerimede de Musa (a.s.) kavmine diyor ki eğer müslümansanız, Allah'a inanıyorsanız Allah'a güvenin, Allah'a dayanın. Yani karşınızda firavunun ordularını ilim adamlarını ve bütün işkence aletlerini görünce, ondan tarafa meyletmeyin, yalpalamayın. Onu da ordularımda askerlerini de, silahlarını da yaratan Allah (c.c.)'dır diyor.[112]
85- "Biz Allah'a tevekkül ettik, Rabbimiz bizi zalim kavim için fitne kılma."dediler.
"Tevekkeltü alellah" bu kelimeyi çokça kullanalım. Mesela bugün üç defa, beş defa, on defa kullanırsanız yarında üç, beş, on defa kullanacak olursanız dile yerleşir, dile yerleştirirseniz çocuklarınızda duyar, onlarında kulağı aşina olur. Sonra dili alışır. Hani dedelerimiz babalarımız bu kelimeyi çok kullanırlardı. "Allah'a güvendim, Allah'a dayandım'Tabii ki esbabını yerine getirdikten sonra. Hani tarlaya tohum atmadan: "Yarabbi sana güveniyorum, sana dayanıyorum" Konyadaki tarlalarımdan şöyle sarı buğdaylardan, şu kadar ton istiyorum Ya Rabbi diyecek olursak, bu tevekkülden dolayıda günaha gireriz. Böyle tevekkül olmaz. Hani evlenmemiş adam Ya Rabbi şöyle bir çocuk istiyorum, veya böyle bir kız istiyorum, bu konuda sana güveniyorum Ya Rabbi diyen adamda ayrıca günaha girer ve ayrıca kıyamette böyle tevekkül anlayışından dolayıda hesaba çekilir.
Yani çocuk istemek için evvela evlenilir. Buğday istemek içinde tarla sürülür, tohum atılır, yağmurlama sistemi kurulur, ilaçlaması yapılır, gübrelemesi yapılır. Ondan sonra Ya Rabbi sana havale ediyorum, sana güveniyorum denilir. İmansızların biri şöyle diyebilir. "Ben toprağı sürdükten sonra, suladıktan sonra, gübre yaptıktan sonra, ilaçlamasını yaptıktan sonra Allah'a niye tevekkül edeyim. Niye Allah'a güveneyim" der. imansızların bu kısmı bunlar genelde çiftçilik yapmayanlardır. Bitkiyi İstanbulda saksı da gören insanlardır. Çünkü çiftçi bir adam bunu diyemez. Her türlü sistemini kurduğu halde Allah istemedikçe olmaz. Yağmuru bol verir çürütür. Yağmuru hiç vermez kurutur. Sulama sistemide yetmeyebilir. 100 metre 150 metre tabandan su çekiliverebilir. Veya bir dolu ile beraber haşat ediverir. Yerle bir ediverir. Onun için biz üzerimize düşeni yaptıktan sonra Ya Rabbi sana tevekkül ediyoruz diyoruz.
Burada Allah (c.c.) tevekkülü, düşman karşısında istiyor. Musa (a.s.) bakmış yanma, iman eden insan bir avuç. Karşı taraf o günün en güçlü zalim diktatörü firavun ve orduları, karşısına ordu bulamaz olduğundan dolayı harb edemez hale gelmişler. Yani böylesine güçlü bir devlet ve orduları var. Bugünün imkanları içinde Silahlanda var beraberlerinde bu inanmış insanlar endişe duyuyorlar, korkuyorlar, sığınacak yer arıyorlar. Musa (a.s.)'da diyor ki: "Eğer Allah'a iman ediyorsanız Allah'a tevekkül ediniz. Onlarda imanlarını ikrar ediyorlar. Hepsi birden Allah'a tevekkül ettik diyorlar. Ama bir dua yapıyorlar, bu duayı bizde yapalım.
Böyle bir dua Mümtehine suresinde de var. Manası şu: "Ya Rabbi zalim toplumlara karşı veya zalim toplumlar için bizi bir imtihan vesilesi kılma ya Rabbi" diyor. Ordaki mü'minler Musa (a.s.) ve ona iman edenler, Allah'a tevekkül ettikten sonra diyorlar ki: "Ya Rabbi bizi zalim kavimlere karşı bir imtihan malzemesi yapma" diyorlar. Bunun iki türlü manası var.
Ya Rabbi müslümanız diye ortaya çıktık. Bizde bugün için müslüma-nız diyoruz ve doğruyuz ve halka diyoruz, şu anda biz ey dünyalılar. Bakın koministlik bugüne kadar insanların derdine deva olur diye yıllardır uğraşıyorsunuz, üniversitelerde kürsüler açtınız, profesörler bunun işlenmesi için çeşitli devletlerin üniversitelerinde anlatmaya koyuldular. Bunun doğruluğunu isbat etmek için yüzbinlerce ordu, yüzbinlerce insanın beynini ezdi. İnanmayanların beynini ezdi ama neticede boş olduğu ortaya çıktı.
Öbür taraf da onun karşısındaki kapitalizm o doğrultuda gidiyor. Yani adamlar şikayetçilerde çıkış yolu bulamadıkları için devam ediyorlar, ayrı düşünceleri. Yani kendi içindeki düşünürleri bununda çıkış yolu olmadığını, insanlara mutluluk vermediğini, maddi rahatlık ama mutluluk vermiyor diyor. Paranın üzerine yatıpta uyuyamazsın, eviniz dolu altınınızda olsa, yatsanız o size uyku vermez. Yiyeceğiniz giyeceğiniz kullanacağınız şeyler sınırlı, insanın midesi sınırlı, giyeceği elbise sınırlı ve içeceği de sınırlıdır. İnsanın bunlarıda elde ettikten sonra, kadın ihtiyaç hisset-mişse o da sınırlı. İnsanın bir gücü var o da sınırlı. O da bitince ne olacak Yani her türlü ihtiyacını karşıladınız, adam doydu fazla verirseniz adam kusar. Bu sefer bu adamın tekrar huzur bulması için başka şeyler arayacaktır. İşte o başka şeyleri diyoruz. Biz verebiliriz, Yani bu insanların mutluluğunu temin edecek şeyi Allah Kur'an-ı Keriminde bildirmiştir. Buyurun diyoruz müslümanlar olarak. Burada sunuda diyoruz gayri. Ya Rabbi bizi zalimler karşısında imtihan vesilesi kılma, imtihan aleti kılma diyoruz.
Şimdi gözler müslümanlara çevrili. Bütün dünyanın gözü müslüman-lara çevrildi. Bugüne kadar düşünürleri çevrilmişti, şimdi siyasileri de gözlerini müslümanlar üzerine çevirdiler. Türk askeri Kore'ye gitmiş ger: dönmüş. Hani gidişi haklı değildi belki ama gitmiş, geriye gelmişler Şimdi Kore'nin içinde bir tane camii ve orada müslümanlar var Niye' Buradan giden Ali çavuş oradaki insanlardan bir kaçma müslümanlığı an latıvermiş. Geldikten sonra o adamlar kendi kendilerine çalışmışlar gayret etmişler bir müslüman cemaat meydana getirmişler. Yani bir yere biri girerse oranın kültüründen etkilenmemek mümkün değil tabiiki.
İslam alemine haçlı seferleri ile girmişler, ama birçok insanın müslüman olmasına sebep olmuşlar. Ve geriye İslam hakkında bilgi götürüp gitmişlerdir. Şimdi gözler müslümanların üzerinde hani şöyle biri gelse deseki bize: "ben hristiyanım veya ateistim" dese adam bana İstanbul şehrinde bir müslüman gösterin ben o adamı uzaktan takip edeceğim, yemesi nasıldır, yürümesi nasıldır, konuşması nasıldır, işi nasıl, dükkan ça-lıştırıyorsa, dükkana gelip gidenlere muamelesi nasıl, satışı nasıl, çek ve senetlerine sadakati nasıldır. Bütün bunları yani dini ile ilgili gayreti nasıldır. Bunları uzaktan gözleyeceğim dese kimi gösterirsiniz. Anlatabildim mi bilmem?
Ayet-i kerime bunu anlatıyor aslında, ister Avrupa'dan biri, ister Türkiye'den biri, dediki size: "Ben İslama inanmıyorum. Fakat merakda ediyorum, araştırma gereği duydum. Kitaplardaki güzel, herşey kitaplarda güzeldir. Ama birde bunu tatbik eden adamı görmek istiyorum. Yani İstanbul şehrinde bir müslüman göstereceksin, ben o adamı uzaktan takip edeceğim, o adamın bütün faaliyetlerini gözleyeceğim. Beğenirsem müslüman olacağım, beğenmezsem müslüman olmayacağım dese bu İstanbul şehrinde kimi gösterirsiniz. İşiniz biraz zor. Allah'a dua ederken bizde bunu yapmamız gerekiyor.
Bunun için Rabbimize Musa (a.s.)'a iman eden toplum diyor ki; "Ya Rabbi bizi zalimlere karşı imtihan vesilesi kılma." Yani Ya Rabbi yaşantımızda eğiklik eziklik, bozukluk olmasın, o adamlar bize bakıp dinden nefret etmesinler. Yani imanımız ve amelimiz biribiri ile uyumlu olsun ki dışardan bakan bir adam bizim yüzümüzden, gavurluğunda devam etmesin manası vardır bu ayet-i kerimede. İkinci bir manası vardır. Ya Rabbi biz bir avuç insan olarak dünyanın en güçlü devletine ve devlet başkanına, hak namına baş kaldırmış durumdayız. Eğer biz ezilecek olursak iki şey ortaya çıkacaktır.
İki türlü insan vardır. Zaten bir kafirler grubu, kafirler grubu diyecekler ki; eğer bu adamlar hak yolda olsalardı bize galip gelmeleri gerekirdi bu bir avuç insanı mağlup ettiğimize göre Allah destekliyor demektir. Ve bunları Allah desteklemediğine göre bunlar doğru yolda demek değildir. Onun için biz küfrümüze devam edelim diyorlar, bir kısım müslümanlar-da var burada. Müslümanlar diyorlarki ya ne karışıyorsunuz elin etlisine sütlüsüne gerçi bu adamlar zalim imansız ama bu adamlarla da başa çıkılmaz ki. Kendin izi ateşe atıyorsunuz.
Ayet-i kerimede de kendini bile bile tehlikeye, elinle kendini tehlikeye atma diyor. Günümüzde kullanılan bir kelimedir bu. Ayet-i kerimeyi
yanlış yönlendirerek ifade ediyorlar. Hani yiğiteesine küfre karşı saldıran delikanlılarımıza diyorlar ki: "Yahu kendini tehlikeye atıyorsun, kardeşim dünyayı sen mi düzelteceksin?" diyor.
Muhterem okuyucu! Belki tersine dönen dünyayı, tersine dönmesini durduramayız, ama kendimize olan güvenimizi. Şahsiyetimizi yok etmeyiz, bu yolda yürüyecek olursak ama küfür bütün hızıyla yürürken ben bunun önüne duramam deyip, onun yanı başında yürümeye devam eden pisliğin içinde boğulur gider. Bu dünyada pislik olur. Öbür dünyada da pislerle beraber cehenneme doğru akar gideriz. Karşı duracak olursak, eğer vade dolmuşsa, bu hareket olgunlaşmışsa, bir müslümanın karşı duruş hareketi o toplumun düzelmesine de sebep oluverir.
Hani Mısır'da bir hareket başlamıştı. Hasan el Benna, ile Seyyid Kutup hareketi başlatmıştı. Bu insanların birisi bir meydanda konuşurken bir kurşunla Amerikalı ajanlar tarafından öldürüldü bir tanesi de idam edildi. Şehit oldular ama eserleri bütün dünya dillerine tercüme edildi. Bütün dünyada onların sesi ve nefesi insanları etkiliyor.
Hani İngiltere'de doktorasını yapmış, siyasal ve ilahiyat mezunu bir arkadaşımız. (Doktora tezi de şu. İngilizler niye müslüman olur? nasıl müslüman olur.) Dört sene kalmış, doktorasını yapmış gelmiş. Şöyle an-latttı: "müslüman olan insanlarla görüştüm; bu zatların, (Hasan el Benna, Seyyid Kutup) eserlerini görmüşler, okumuşlar ve müslüman olmuşlar.
Yani bir insan ölüyor, şehid oluyor. Ama bin tane insanında dirilmesine sebeb oluyor. Onun için ölüm de yok olmak demek değildir. Zillet içinde yaşamaktansa izzet içinde ölmeyi tercih etmiş, ecdadımız bizi bu günlere getirmişler. Bugünler deyince bugünkü halimizden memnun değiliz. Çünkü zillet içinde yaşamak, onun bunun emriyle hareket etmek, insanın izzetini zedelemiş durumdadır.
"Ya Rabbi, bizi zalimler karşısında zalimlere karşı, fitne vesilesi, imtihan vesilesi kılma". Yani dostlarımız "demedik mi sana" demesinler. "Demedim mi" sana demesinler. Yahu dilini fazla uzatıyordun, vallahi seviyorduk ama. (söyleniyor bu bazı hocalarımıza". "Hocam biraz azdiy-dı, hoca biraz ileri gittiydi." Ne ileri gitmesi, geri kalıyordu da o çırpınıp duruyordu. Geri kalmanın çırpınmasını yapıyordu. Ama müslümanımız ayıplıyor, gavurdan önce müslümanımız: "Hocam gittiği yol sağlam değildi." Niye sağlam değildi? "İnançsıza karşı açıktan harp ilan etmişti." Ne yapsın yani? senin gibi takla mı atsın, yağcılık mı yapsın.!!"[113]
86- Katır kavimden bizi rahmetinle kurtar" dediler.
Muhterem okuyucu! Ayet-i kerime bütün bunlar: içine alıyor. Ya Rabbi zalimlere karşı fitne vesilesi, imtihan vesilesi kılma diyoruz ve devam ediyor dua. "Ya Rabbi kafir toplumlardan bizi rahmetinle kurtar." İki ifade kullanılmış, birinde kafir kavim var, diğerinde zalim kavim var. İçine hem kafirler girer, hem de müslüman olduğu halde müslümana veya müslümanın faaliyetlerine zarar veren. Türkçeye de yerleştirdiler bunu. Aşırı dinciler ne demek? Yani aşın dinci Türkiye de müslümanlan iki gruba ayırdı. Televizyonu da, basımda "aşın dinci grub" diyorlar. Yahu ne yapmış aşın dinci gurup? O da beş vakit namaz kılar, buda beş vakit namaz kılar. Yani karşıtı ne olur, aşırı dinci grubun karşıtı ne olur. Aşırı dinsiz grub olur.
Yani bununla bizimi kast ediyor. Müslüman kelimesi yetiyor bize, aşırısı yok, gerisi yok. Yani ayet~i kerimede müslüman kelimesinden daha güzel bir ifade olmadığını Allah (c.c.) bize "Ben müslümanım demekten daha güzel bir söz yoktur" diye ifade ediyor. Aşırı müslümanlığı kabul etmiyoruz. Hiç birine, ilavede istemiyoruz. Ayet-i kerimede "müslümanım" demek yetiyor bize buyuruyor. Müslümanım demek ise Kur'an-ı Kerimin bütün ahkamını fiilen hayatımızda yaşadığımız gibi etrafımızdaki insanların da bu mutluluktan yararlanması için gayret göstermemiz oluyor.[114]
87- Musa'ya ve kardeşine: "Kavminiz için Mısır'da evler yapın. Evlerinizi kıble yapın. Namazı dosdoğru kılın ve mü'minleri müjdele" diye vahyettik.
Anadoludan gelenlerimiz ve eski İstanbullularımız babalarınızın, dedelerinizin evlerini gözünüzün önüne getirin, bütün pencereler kıbleye bakar. Köyünüzdeki evlere bakın, pencereleriniz kıbleye bakar. Yani tesadüf değildir. Bu ayet-i kerimenin, bir devletin milletinin evlerine, mührünü vurmasıdır bu. Evlerin pencereleri kıbleye bakar, ve babanızın evine, dedenizin evine gittiğinizde evleriniz de kıble düz olur, pencereye karşı olur.
Ama şimdi İstanbul'da elli seneden beri yapılmış olan evlerde ya giriş kapısına doğru namaz kılarsınız, yada köşeye doğru namaz kılarsınız, veya sormak mecburiyetinde kalırsınız. Bu evin kıblesi kardeşim ne tarafa? dersiniz.
Çarpık kıbleler vardır. Bu zaruret gereği değil, İstanbul'un imarı ile ilgilenen insan, ruhsat veren insanlar eğer bu ayet-i kerime doğrultusunda hareket ediverse, şu parseli kıbleye doğru yapıverseler. Ama parseli köşelemesine yaparsa bütün evlerin kıblesi köşeye gelir. Yani topraktan tasarruf yapma diye birşey yok. Şöyle yol verme ile böyle yol verme arasında değişiyor bu, evlerin pencerelerinin kıbleye gelmesi. Aynı zamanda ay-dmlığada gelecektir. Tabii ki hem kıbleye gelecek, hemde güneşe gelecek. Ama güneşe ve kıbleye karşı sırt çevirdiğinizden dolayıdır ki evlerinizin kıblesi dahi çarpıktır.
"Hat" yani güzel sanatlar, mimari her ne kadar elle yapılıyorsada insanın iç dünyasının dışa yansımasıdır. İnsanın içi iman ile dopdolu olursa, Kuranla dopdolu olursa bir şehri yeniden kuracağında, şehrin merkezini Camii yapar.
Dağlarda yapılan çeşmelerin yönüde kıbleye doğru yapılırdı. Hz. Ömer Küfe şehrini ilk defa kurmuş. Komutanına demiş ki: "Küfe denilen yerde şehir kur. Orası askerin ve ilmin karargahı olsun demiş. Ve şehrin merkezindeki küçük tepeciğin üzerine de mescid yap ve oradan komutanına bir oku eline al, bir doğu tarafına at, bir batı tarafına at, bir güneyine, birde kuzeyine at. Okların düştüğü yere kadar olan yeri açık saha bırak ve ondan sonra yakınına üniversiteyi, askeriye karargahını ve de kendi komutanlık binanı inşaa et" ve ondan sonra caddeler ona göre yapılıyor. Bütün yollar camiiye çıkar hale getiriliyor.Bütün yollar camiiye çıkar. Şimdi bütün yollar bankaya çıkar.
Muhterem okuyucu! Kur'an-ı Kerim evinizin planına kadar ilgilenir. Kapı çalmasını öğretir, devleti yönetmesini öğretir. Uluslararası andlaşmaların veya harplerin nasıl biteceğini ve nasıl başlayacağını öğretir. Yani hadisin ifade ettiğiyle bir sahabe öyle diyor. "Peygamberimiz bize her-şeyi öğretti. Hatta tuvalette oturmamızı dahi öğretti"[115] Tuvalette nasıl taharet yapacağımızı peygamberimiz bize öğretti. Hani girişi, sol ayağınızla gireceksiniz, sağ ayağınızla çıkacaksınız. Efendimiz "taharetinizi bolca su ile yapacaksınız" buyurdu. Orada oturmayida Öğretti, devlet başkanlığında oturmayı da öğretti.
Allah (c.c.) Kur'an-ı Keriminde bizim toplum hayatımızda muhtaç olacağımız her konunun izahını yapmıştır. İşle ilgili, kültürle ilgili herşey onunla ilgili. Hani evinizde abdest alacaksınız, biraz ihtiyarlarınız abdest alacağı lavaboya ayağını kaldıramıyor. Niye acaba, içinizde mühendis kardeşlerimiz var yani, bunun yukarıda olması ile aşağıda olması. Aşağıda olunca ruhsat mı verilmez yok. Niye lavabo yüksekte, insanın göğsü hizasındadır. Amerikalının ayak yıkama derdi yok. Red Kit 50 senedir yaşıyor, hala ayakkabısını çıkarmadı. Ayak yıkama derdi yok adamın. Bizim günde beş defa ayak yıkama derdimiz var. Derdimiz değil ibadetimiz var. Beş defa ayağını yıkayacak bu adamın ayağını göğsü hizasını kaldırması ihtiyarlar için zor. Biraz aşağıya yapıverse mühendisler ne olur yani.
Yani bu iş kültürle ilgilidir. Allah (c.c.) onu dahi veriyor. "Evlerinizi kıbleye yönelik yapın ve namazlarınızı dosdoğru kılınız. Mü'minleri müjdele, namazını kılan, evlerini kıble yapan mü'minleri müjdele" diyor Allah (c.c.). Düşman karşısında yani firavun karşısında Musa (a.s.)'m duruşunu anlatırken Rabbim "namazınızı kılınız" diyor.
Yani firavun bütün ordusuyla Musa'nın (a.s.) karşısına gelmiş, Musa (a.s.) kendi kavmine teselli veriyor. "İman ediyorsanız Allah'a güvenin". Korkmayın bu heriften diyor ve emrediyor. Namazlarınızı kılın, harb es-nasındayız, namazlarımızı yarın kılsak olmaz mı? Namazınızı kılın, daha önce geçen ayet-i kerimede "Allah'tan sabırla ve namazla yardım talebinde bulunun" dıyor.[116]
Muhterem okuyucu! Müslüman alemi tehlikeli günler yaşıyor. Böyle bir günde bizim birliğimizi sağlayacak yegane yerler mesciddir, yegane ibadette namazdır. Buna sımsıkı sarılalım, elimizden birşey gelmezse, dilimizden gelir. Dinimin düşmanlarını ya iman etmesi için, yada iman etmedikleri takdirde de helak olmaları için Rabbimize dua etmemiz gerekiyor. Çünkü Rabbim Musa (a.s.) burada dua yapıyor.[117]
88- Musa: "Rabbimiz, sen firavuna ve ileri gelenlerine bu alçak hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, yolundan (insanları) saptırsınlar diye mi (verdin)? Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalblerini sık ki, onlar acıklı azabı görünceye kadar iman etmeyecekler.[118]
89- İkinizin duası kabul olundu. Dosdoğru olun ve bilmeyenlerin yoluna ikinizde uymayın.
Bu ayet-i kerime bize sunuda veriyor. Fıkhi hüküm olarak, bir insanın dua edip arkasındakilerin amin demesine delildir. Musa (a.s.) dua etmiş. Rabbim diyor ki: "ikinizin duasını kabul ettik. Yani Musa (a.s.) dus ederken Harun (a.s.) amin demiş ve kabul edilmiş, onun içindir ki iman efendi dua ederken biz amin diyoruz ya. Bazı arkadaşlarımız bunun delil var mı? Kur'an-ı Kerimi okursan görürsün.
Kur'an-ı Kerimin Yunus suresi 89. ayet-i kerimesi, Yunus suresi 88 ve 89 ayet-i kerimesinde Musa (a.s.)'ın dua ettiğini Harun (a.s.)'ın amiı dediğini ve Rabbimin de kabul buyurduğunu işaret veriyor Allah (c.c.) Böylelikle Fatiha suresinde de imam diyor: "Ya Rabbi bizi şu sapık hris uyanlarla, gazaba uğramış yahudilerin arkasından bizi götürme, onları: yolunu istemiyoruz.
Yani Avrupa birliğine karşı slogandır bu. Buradan giden yetkililer onlar zaten diyormuş. "Oğlum, sizdenim diyorsun, benim gibi yiyorsur içiyorsun, giyiyorsun ama senin halkının Cuma günü %75'i camiye gel yor, imam "Ya Rabbi şu imansız hristiyanlarla, şu sapık yahudilerin ark; sından biz gitmeyiz" diye bağırıyorlar. Git onların dilinden bu kelime al, ondan sonra gel diye gönderiveriyorlar. Biraz sizde fazla okuyuveriı Rabbimiz yardımcımız olsun.
Musa (a.s.) ile firavun karşı karşıya geldiklerini Musa (a.s.) kavmin: biraz korku duyduğunu, fakat Musa (a.s.) kendi kavmine Allah'a ime ediyorsanız Allah'a güvenin, Allah sizi koruyacaktır dediğini ve neticec Musa (a.s.) Rabbine yönelip, Rabbine de dua ettiğini ve kardeşi Harun'ı duaya amin dediğini, Allah (c.c.)'ında onların dualarım kabul ettiğini b: diriyor ve devam ediyor.[119]
90- İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu zı metmek ve saldırmak için onları izledi. Sonunda boğulmak ona ulaşinca: "İman ettim ki israil oğullarının iman ettiğinden başka il yoktur. Bende müslümanlardanım" dedi.
Hz. Musa'ya inananlar Hz. Musa (a.s.) ile beraber bir gece şehrin sına yani o devletin sınırları dışına çıkmayı ve orada Allah'a ibadet etn yi isterler. Halbuki Mısır'da sarayda, Musa (a.s.) bir eli yağda, bir eli b
da yaşıyordu. Sarayın içinde yetişmişti. Çocukluğundan itibaren firavunun gözdeleri arasında idi, ama Allah (c.c.) kendisine peygamberlik verince, hani her türlü yağ ve bal içinde onun kulu olarak yaşamaktansa, kainatın yaratıcısı Allah (c.c.)'m kulu olarak yaşamayı tercih edince, bütün dünyevi imkanlardan mahrum oluyor, ama hürriyetin tadı, balın tadından daha tatlıdır.
Muhterem okuyucu! Onun için Musa (a.s.) kendisine inanan insanlarla beraber, hür bir şekilde Allah'ın ahkamını, Tevrat'ı tatbik edebilmek için o devletin sınırlan dışına çıkıyorlar. Yollan bir denize uğruyor. Bugünkü ifadeyle Kızıl deniz deniliyor. Kızıl denizi geçiyorlar. Bir başka ayet-i kerimede ifade edildiğine göre Musa (a.s.) denize asasını vuruyor ve yol oluveriyor, yani su katilaşiveriyor, yani su üzerinden atlarıyla yaya olarak karşı tarafa geçiyorlar. Bu Rabbimin bir mucizesidir, bunlar gerçekleşiyor.
Bir kısım insanların günümüzde batıya yaranmak için akli izahlar getiriyorlar: "Efendim o anda med ve cezir olayı meydana gelmişti. Denizden su çekilmişti ve o kara haliyle geçmişlerdi" gibi batıya yaranmak için bu tür izahlara giderler. Biz hergün mucizeyi görmüyormuyuz, Allah bir mucize olarak suyu donduruveriyor bu Rabbimin bir mucizesidir. Ama çokça gördüğümüzden, önemli bir olay olmaktan çıkıyor.
Burada şunu demek istemiyorum. Yani Kızıldenizin üzerine de buz tuttu demiyorum. Allah (c.c.) Musa'nın (a.s.) geçebileceği şekilde katılaş-tırdı, onlarda geçtiler. Bu Allah'ın gücü ile hesap edilecek olursa zor bir iş değil. Bunlara inanmamız için Allah (c.c.) birçok olayları önümüze se-riveriyor. Suyun donma olayını gösteriveriyor Allah (c.c). Bizim içimizdeki inkarcıların inkar ettikleri olayı, bir başka şekliyle günümüzde yaşamakta olduğunu gösteriveriyor, ama görecek göz gerekiyor.[120]
91- Şimdi mi (iman ettin)? Halbuki daha önce isyan etmiştin ve bozgunculardan olmuştun.
Kafir olarak ömrünü geçirip, can boğazına geldiği an ben iman ettim diyen kişilerin tevbesini Allah (c.c.) kabul etmez buyuruyor o ayet ile. Bu ayet-i kerimeye dayanarak bizim akaid alimlerimiz akidemizi belirleyen Kur'an ve sünnet doğrultusunda akidemizin nasıl olmasını gerektiğini bize haber veren alimlerimiz şunu söylüyorlar.
Ümitsizlik anında yapılan iman fayda vermez. Yani adam hayatının tamamını inkar ve isyan içinde geçirip yatağa yatmış, yatakdayken can
boğaza gelmiş tevbe ettim diyor, ama gidiyor. Böyle ümitsizlik anında yapılan tevbe kabul edilmez demişler. Ve bu ayet-i kerimeleride delil olarak göstermişler. Bir kere gerçekten iman etmediğini bu ayet-i kerimeden anlıyoruz.
1- Allah (c.c.) "Şimdi mi iman ediyorsun" derken imanının kabul edilmediğini ifade ediyor.
2- "Beni İsrailin ilahına iman ediyorum" diyor. Allah'a iman ediyorum demiyor. Yani onlar kabul ediyor, bende kabul ediyorum gibi bir, küçültme ifadesi var demiş alimlerimiz.
3- Bir insanın imanının sağlam olması için, Allah'ı (c.c.) bize tanıtan peygambere de imanı şarttır. Burada Musa'ya (a.s.) iman ettiğini ifade etmiyor. Beni İsrailin ilahına bende iman ettim diyor. Birde yeis halinde, yani ümitsizlik halinde söylediğinden dolayı, müslüman olmadığını, kafir olarak Rabbinin huzuruna vardığını anlıyoruz.[121]
92- Bugün senin (denizde boğulan) bedenini senden sonrakilere ibret olsun için (denizden) kurtaracağız. Şüphesiz insanlardan bir çoğu ayetlerimizden gafildir.
Milletlerin veya kavim halinde yaşayanların, yani kabile halinde yaşayanların insanların genelde karakterinde şöyle birşey vardır. Büyük insanları kahramanlaştırmak, kahraman insanları ölümsüzleştirme meyli vardır. Hani bir adam çok büyük kahramanlıklar yapmıştır. Yiğitlikler göstermiştir derken ölmüştür ama halk onun hakkında efsaneler uydurur. O öldü ama "filan adam filan dağda görmüş, filan yerde filan adama yardım edivermiş kaybolmuş" gibi kahramanlıklarını yaşatmak isterler.
Allah (c.c.) diyor ki: "seni senden sonrakilere öldüğünün bir alameti olsun için bedenini sudan çıkardık ve koruduk diyor. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde çağdaş tefsire ilerimizden bir kısmı şöyle demiş: "Oradan onlar çıkarıldı" Bir kere çıkarıldığı konusunda geçmiş tefsircilerimizde, çağdaş tefsire ilerimizde birleşiyor. Denizden çıkarıldığı ve o insanın yani firavunun boğulup öldüğünü hem firavunun taraftarları, hem de Musa (a.s.)'m taraftarları gördüler. Yani "firavun ölmüştür" dediler.
Eğer öldüğü görülmemiş olsa idi, cenazesi insanlar tarafından görülmemiş olsa idi, ayrıca hani firavun kendini ilahlaştırmış "Ben sizin Rab-binizim" demiş. Ona tapanlar bizim ilahımız kayboldu, yine o çeşitli yer-
Serde görünür ve bizi korur derlerdi. Müslümanlardan da firavunun zulmünden korkanlar var. "Biz bu adamın ölüsünü görmedik, birgün yine selir başımıza bela olur" korkusu vardı. Allah (c.c.) ikisine de ayet olması için onu denizin kenarına bir dalga ile atıveriyor, herkesde onu görüyor.
Çağdaş tefsircilerimiz diyor ki: "sonra onun taraftarları onu aldılar mumyaladılar ve şu anda da Mısır piramitlerinin herhangi birinde cesedi durmaktadır. Hatta isim vermiş filan batılı araştırmacı onun cesedi üzerinde araştırmada tuz e ma relerin ide yani, deniz tuzunun varlığını göstermiştir, görmüştür diyor. Son bir iki sene içinde Türkiye de yapılan bir yayında da Kızıl denizin kenarında yapılan bir kazıda bir cesede rastlanmış ve o cesedin firavunun cesedi olduğu tesbit edilmiş, gibi bir yayında yapıldı.
Biz ona veya buna inanma mecburiyetimiz yok. Ama şuna inanma mecburiyetimiz var. Rabbim "biz senin bedenini senden sonrakilere bir delil olsun için koruyacağız" buyuruyor. Yani öldüğü herkese gösterilmiştir.
Güçlü ordulara sahip olan o günün dünya üzerinde tek devleti olan firavuna karşı Musa (a.s.) Allah'ın ayetleriyle yürüyor, kendince tedbirlerini alıyor. Düşmanın gücüne, kuvvetine, ekonomisine, siyasetine aldırmadan, Allah'ın yürü dediği yolda yürüyor ve neticede Musa (a.s.) galip geliyor. Müslümanlar bundan bir ibret alıyorlar ve kafirin gücünden endişe etmiyorlar. Ama gafil olan insanlar, hala güce: saltanata, siyasete, otoriteye veya ekonomiye tapınmaya devam ediyor.[122]
93- And olsun ki biz İsrail oğullarını çok doğru bir yere yerleştirdik ve onlara en temiz rızıklar verdik. İlim kendilerine gelinceye kadar ihtilaf etmediler. Şüphesiz senin Rabbın kıyamet gününde, ihtilaf ettikleri şeylerde aralarında hükmedecektir.
1- Tevratm bütün ahkamı gelinceye kadar beraberdiler ama Tevratın ahkamını yorumlamada biribirlennden ayrıldılar. Bu ayet-i kerime yok bunu kasdediyordu, yok şunu kasdediyordu diyerek biribirlerinden ayrıldılar. Bu olur mu? Olur, Hani biraz önce okudum. Firavunun ayet-i kerimesine dayanarak akaidde epeyce isim yapmış, Celaleddin Devvani isimli bir zat, "firavun müslüman olarak ölmüştür" diyerek bir kitap yazmıştır.
Ve bizim çok sevdiğimiz Hanefi fakihlerinden Aliyyül Kari diye ismi bizce de meşhur bir alimde, çeşitli deliller ileri sürerek "firavunun iman etmediğini" yazmış ve bu ayet-i kerimeleri delil olarak kullanıyor, ikiside aynı ayet-i delil olarak kullanıyor. Yani bir ayetten bir insan bu tarafa doğru giden bir mana çıkarabiliyor, diğer bir insanda başka tarafa giden bir mana çıkarabiliyor. Peki o zaman orta yolu bulmak nedir?
Yani bu ayet-i kerimeden peygamber efendimiz (a.s.) ne anlamış onu bilemeyiz. Yoksa Türkiycdc de adamın birisi. Peygamberin (s.a.v.) bize getirmiş olduğu kitabın, peygamberin kendi sözü olduğunu iddia etti. bu-nuda isbat için Kur'an ayetlerini kullanan, bu adam bu memlekette yaşadı ve geberdi gitti. Böyle anlamak murad ettikten sonra, hani gülden gül yağı, gülden gül rcçcii yaparsınız. Gülü ceketinize takarsınız. Bunların hepsi güzel şeylerdir.
Gülden zehirde yapabilirsiniz. Gülden zehir yapmak yasaktır. Zehir yapılabilir, onunlada insan zehirlenebilir. Ama onu yapmak yasaktır. Onun dışında gül yağıda, gül suyuda, efendim gül demetide yapmak serbesttir. Yani iyiye kötüye kullanmakta mümkündür.
Neşter ile insanı tedavi etmekte vardır. İnsanı kesmekte vardır. "Aynı şekilde Allah'ın ayetlerini de kötü istikamette kullanma durumuna giren insanlar ihtilafa giriyorlar".
Peki biz bunun doğrusunu anlayabilmek için bu ayet-i kerimeden efendimiz ne anlamış? Bu ayet-i kerimeden efendimizi gören sahabe ne anlamış. Buna dikkat etmemiz lazım. Bizimde onların yolundan yürümemiz gerekmekte.
2- Mana olarak "ilim gelince" derken, Kur'an gelinceye kadar yahu-diler peygamber efendimizin (s.a.v.) geleceği konusunda birlik halinde idiler. Hristiyanlar İncil'de okuyorlarki onları kurtaracak bir insan, bir peygamber gelecektir. Buna inanıyorlardı. Ama peygamber {s.a.v.) gelince, "olmaz sana inanmayız". Niye? "bir kere yahudi ırkından değilsin demek suretiyle yine ihtilafa girdiler, çünkü bir kısmı iman etti.
Hani yahudilerin hahamlarından Abdullah b. Selam peygamber efendimiz (s.a.v.)'a geliyor, bazı sorular soruyor, ve de iman ediyor. Diyor ki: "Yarasülullah benim kavmimden insanlar gelecek, ben perdenin arkasına gizleneyim, sen onlara sor. Abdullan b. Selam nasıl bir adamdır de" Onlar gelmiş, peygamberimiz onlara demiş ki: "Hahamınız Abdullah b. Selam nasıldır? "o bizim en iyi insanımızır en derin adamımızdır, en iyi ibadetine düşkün adamımızdır. Tcvrati en iyi bilen odur." Peki onun bana iman ettiğini söylesem ne dersiniz? "inanmayız" derler.
"Diyelimki kendisini buraya getirdim ve o iman etti, ne yaparsınız" "bizde iman ederiz" demişler. Abdullah b. Selam Hahamımız iman ederse bizde iman ederiz. O arada Abdullah b. Selam perdenin arkasından çıkıyor o da diyor ki; kelimei şehadet getiriyor ve iman ediyor. Bu'sefer, "sen delirmişsin deyip yine de iman etmeden gidiyorlar" yani ihtilafa böylece girmiş oluyorlar.
Allah onların ihtilaf ettiği konuların en doğrusunu kıyamette ayırt edecektir. Haklı ile haksızı kıyamette ayırt edecektir. Bazı olaylar varki, adam kendi aklı ile bu ayet-i yorumlamaya devam ediyorsa, geçmişten hiçbir sahabenin ve peygamberin sözünü ben kabul etmiyorum diyorsa, buna yapılacak hiçbirşey yok.
Bu adama doğruyu Allah (c.c.) ahirette gösterecektir ve cehenemde yerini göstermek suretiyle, o da hakkı hakikati öğrenecek ama, o da faydası olmayan bir yerde öğrenecek.[123]
94- Eğer sen, sana indirdiklerimiz hakkında şüphe içinde isen, senden önce kitap okuyanlara sor. Yemin olsun ki hak sana Rabbin-den geldi. Sakın şüphe edenlerden olma.[124]
95- Sakın Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.
Bir peygamberin geleceğini, o peygamberin insanlara Allah'ın kelamını getireceği konusunda bilgileri var, onlara sor. Yani bu yeni icad edilmiş bir peygamberlik, yeni indirilmiş bir kitap değil, daha öncede buna benzer kitaplar Rabbim tarafından gönderilmiş ve peygamberlerde gönderilmiştir. Bir insan tarafından gelseydi şüphe etmek üzerimize görevdi. Çünkü insan aklı belirli sınırı vardır. O sınırların ötesine geçemez yarının ne getireceğini bilemez. Yarın hakkında hüküm verirse yanılır insan. Ama bu hak olan cenab-ı hakkın kelamı Rabbimden geldiği için, yarımda yaratan O olduğuna göre, bu Rabbin gönderdiği kelam konusunda şüphe etme.[125]
96- Rabbiyin kelimeleri kendilerine hak olanlar, iman etmezler.
İman etmeyenlere azab ahirette mutlaka vardır. Bazı toplumlara da bu dünyada Allah (c.c.) azabını tattırmıştır. Hani Lut (a.s.) kavmine azabı bu dünyada verip, helak ettiği gibi, Âd ve Semud kavmine bu dünyada azabı tattırdığı gibi, azabı tattırmıştır Allah (c.c).[126]
97- Onlara bütün deliller gelmiş olsa bile onlar acıklı azabı görünceye kadar (iman etmezler).[127]
98- (Azap geldikten sonra) iman edipde imanı kendisine fayda veren bir memleket olsaydı, Yunus'un kavmi müstesna. Onlar iman edince dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir zamana kadar faydalandırdık.
Allah (c.c.) Yunus (a.s.)'a iman etmeyen bir topluma azab edeceğini bildirince onlar korkularından iman etmişler, imanlarındada samimi olmuşlar Allah (c.c.) de onlardan azabı kaldırdığını ifade ediyor.
Bunlar azabla ilgili ayet-i kerimeler. Peygamber efendimiz (s.a.v.' bütün insanların iman etmesi için çok büyük gayret sarfediyor. HatU Rabbimiz ona: "nerdeyse kendini helak edeceksin" diyor.[128]
99- Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi. C halde insanlar iman edinceye kadar sen mi zorlayacaksın.
"Dinde zorlama yoklur" diye Bakara suresinde 256 ncı ayetin tefsirinde geçmişti. Yalnız bu ayet Türkiye de istismar ediliyor. Dinde zorlama yoktur şu anlamda yoktur. Adamı başına tabancayı dayıyorsun "İman et bakalım" diyorsun bu yoktur. Çünkü iman gönül işidir. Adam dilinden iman etlim dese de, gönülden irnan etmese, iman etmiş sayılmaz bu adam. Ama müslüman bir devletle, müslümanın Allah'ın bütün emirlerini yapma, yasaklarından kaçma mecburiyeti vardır. Orada devlet onu zorlar. Namaz kılmaya zorlar mı? Zorlar. Oruç tutmaya zorlar mı? Zorlar.
Bugün bir devlette yaşıyorsunuz devletin emirlerini yerine getiriyor-sun, vergi kaçırmak için gerekeni yapıyorsunuz ama birlanede muhasebeci tutuyorsunuz. Aman kanuna yakalanmayalım diye. İslamda namaz bir emirdir. Zekat bir emirdir. Oruç bir emirdir, yasakları vardır.
Bunlara riayet o devletin lebcasının bir ölçüsüdür. Onun için o devletin emirleri ve yasaklan yerine getirilecektir. Ama burada inanmayanlara "İman edeceksin" diye bir zorlama yoklur. Ama tebliğe devam vardır. Efendimize diyor ki: "Sana tebliğ vardır, bizede onları hesaba çekmek
vardır."[129] Yani sen duyuracaksın, hesaba çekecek olan biziz diyor.
"Sen dilediğine iman veremezsin, Allah dilediğine iman verir."[130] Sen veremezsin, senin görevin duyurmaktır. İslamın bütün güzelliklerini, özelliklerini insanlara anlatmaktır diyor.[131]
100- Allah'ın izni olmadım hiçbir kimse iman edemez. Akıllarını kullanmayanları pislik İçinde bırakır.[132]
101- Deki: "Hakin göklerdi: ve yerde neler var? İman etmeyecek bir kiivmc ayetler ve uyarılar (ayda verme)
İbrahim alcyhisselamı yakmayan mucizevi ateş Nemrud ve yandaşlarının müslüman olmasına fayda vermemişlir. Musa"mn(s.a.v) mucizesi, İsa'nın fs.a.v.)mucizesi inkarda direnenlere fayda vermemiştir. (gözünü kapalana ışık ne yapsın?[133]
102- Onlar kendilerinden önce geçenlerin başına gelen (acı) günlerin benzerini bekliyorlar. Deki: "Bekleyin. Bende sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Beklediler ve Mekkenin ellerinden gittiğini gözleriyle gördüler.Kabirdeki azaplarımda gördüler ama feryatlarını bize işiltiremediler.Ancak Allah (c.c.) onların pişmanlığım bize haber vermiştir.[134]
103- Sonra elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Mü'minleri kurtarmak üzerimize bir oldu.[135]
104- Ey insanlar, benim dinimden şüphede iseniz, bende sizin AIlah'dan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak sizi öldüren Allah'a kulluk yaparım. Ve ben mü'minlerden olmakla emrolundum.
Öldüren ve dirilten Allah'dır.Müslumanların canına kasdeden kafirin canını alacak olan da O olduğuna göre, mü'minlere yardım edeceğini de va'dettiğine göre,bize düşen görev Rabbimizc O nun istediği şekilde kulluk yapmaktır.[136]
105- Hanif olarak yüzünü dine çevir. Sakın müşriklerden olma.[137]
106- Allah'dan başka sana fayda ve zarar veremeyene dua etme. Eğer yaparsan o zaman sende zalimlerden olursun.
Hiçbir puta ve put insana meyletmeden Allaha hiçbir kimseyi ortak koşmadan Allah'ın huzuruna varmaya çalışalım. Bu bize fayda veya zarar veremeyenlere dua eder, onlardan yardım istersek bizde zalimlerden oluruz. Bozuk terazinin başında dünyanın en dürüst adamida olsa haksızlık yapar zulmeder.[138]
107- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır isterse onun lütfunu geri çevirecek yoktur. (Allah) hayrını kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, esirgeyendir.
Manası apaçık olan bu ayeti peygamber efendimizin Abdullah b. Abbasa söylediği bir hadisi şerifle anlamaya çalışacağız. Efendimiz yeğeni Abdullaha buyurur: "Delikanlı, sana bazı kelimeler Öğreteceğim. Allah için koruki Allah'da seni korusun. Allah için koru ki onu karşında bulasın. Birşey istediğinde Allah'tan iste. Bir yardım istediğinde Allah'tan yardım iste. İyi bilki bütün bir millet sana fayda vermek için toplansalar, Allah o faydayı sana yazmamışsa, fayda veremezler. Eğer bir millet sana zarar vermek için toplansalar, Allah'da o zararı sana yazmarmşsa, sana zarar veremezler. Kalemler kaldırıldı, sahifeler kurudu."[139]
108- Deki: "Ey insanlar, size Rabbinizden hak geldi. Artık hidayeti kabul eden kendisi için kabul etmiş olur. Sapitanda kendi aleyhine sapıtmış olur. Ben sizin üzerinize vekil değilim."
Biz hakkı cenabı haktan kullarına ulaştırmakla görevliyiz. Kimseye zor kullanamayız. İman gönül işidir, ancak karanlıklar içinde yaşayanlara, aydınlık bir yerlerinde var olduğunu söylemek ve göstermekle görevliyiz. Hak ile batılı gördükten sonra dileyen dilediğine gitme özgürlüğüne sahiptir.[140]
109- Sana vahyolunana uy. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O hükmedenlerin en hayırlısıdir.
Biz bu özgürlüğümüzü, bize veren Allah'ın emirlerine uymakta kullanacağız. Böylece Allah'a kul olup kullara kul olmaktan kurtulacağız. İnşaallah.[141]
[1] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/425.
[2] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/425-426.
[3] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/426-427.
[4] Mearic 4- Ankebut l4
[5] Tirmizi,Sıfatül kıyame, bab 12
[6] Bakara 255
[7] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/427-431.
[8] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/431-432.
[9] Ali İmran 191
[10] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/432-434.
[11] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/434.
[12] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/434-435.
[13] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/435.
[14] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/436.
[15] Nisa 87
[16] Buhari,Isti'zan 4
[17] Mişkatül Mesabih hadis no:4653
[18] Mişkatül Mesabihin 4693
[19] Ebu Davud,Edeb 142
[20] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/436-438.
[21] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/438.
[22] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/438-439.
[23] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/439.
[24] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/439.
[25] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/439-440.
[26] Beyhaki, Delail 2/25
[27] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/440-442.
[28] Lokman 13
[29] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/442-443.
[30] Tirmizi, Scvabül Kur'an 13Tirmizi,Fezailül cihad 25
[31] Ankebut 25
[32] Al'i îmran 703
[33] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/443-444.
[34] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/444-445.
[35] Tur suresinin 44
[36] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/445-446.
[37] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/446-447.
[38] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/447-448.
[39] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/448-450.
[40] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/450-452.
[41] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/452-453.
[42] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/453-454.
[43] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/454-455.
[44] Ahzab 68
[45] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/455.
[46] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/455-456.
[47] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/456.
[48] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/456-457.
[49] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/457.
[50] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/457-458.
[51] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/458.
[52] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/458-459.
[53] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/459-460.
[54] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/460.
[55] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/460-462.
[56] Casiye 23
[57] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/462-464.
[58] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/464.
[59] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/464.
[60] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/464-645.
[61] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/465.
[62] Bakara 7
[63] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/465-466.
[64] Naziat 46,Ahkaf 35
[65] Abese 34,35,36
[66] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/466-469.
Kalem 5
[67] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/469-471.
[68] Isra 15
[69] Bakara 159
[70] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/471-473.
[71] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/473.
[72] Ankebut 14
[73] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/473-475.
[74] Müsned- i Ahmed 3175
[75] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/475-477.
[76] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/477.
[77] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/477-478.
[78] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/478-480.
[79] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/480-481.
[80] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/481-482.
[81] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/483.
[82] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/483-485.
[83] Müsned-i Ahmed 5/218,3/247,5/117
[84] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/485-488.
[85] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/488-490.
[86] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/490.
[87] Müslim İman,Ebu Davud K.Kader
[88] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/490-493.
[89] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/493-494.
[90] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/494.
[91] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/494-496.
[92] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/496-499.
[93] Müsned-i Ahmed 4/182
[94] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/499-501.
[95] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/501-502.
[96] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/502-504.
[97] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/504.
[98] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/504-505.
[99] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/505-507.
[100] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/507-508.
[101] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/508-509.
[102] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/510.
[103] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/510-511.
[104] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/511-512.
[105] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/512-513.
[106] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/513-515.
[107] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/515.
[108] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/515.
[109] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/516.
[110] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/516-517.
[111] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/517-519.
[112] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/519-520.
[113] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/520-523.
[114] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/523-524.
[115] Ebu Davud Taharet 4
[116] Bakara 45
[117] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/524-526.
[118] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/526.
[119] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/526-527.
[120] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/527-528.
[121] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/528-529.
[122] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/529-530.
[123] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/530-532.
[124] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/532.
[125] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/532.
[126] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/533.
[127] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/533.
[128] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/533.
[129] Ra'd 40
[130] Kasas 56
[131] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/533-534.
[132] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/534.
[133] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/534.
[134] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/535.
[135] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/535.
[136] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/535.
[137] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/535.
[138] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/536.
[139] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/536.
Müsned-i Ahmed 1/293
[140] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/536-537.
[141] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 3/537.
İslami Okul Okulların En Önemlisi