Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 011Hud
|
|
|
|
|
|
|
Hûd Sûresi11 |
İndiği Ver |
: Mekke |
|
İniş Sırası |
:52 |
|
Âyet Sayısı |
:123 |
|
Nüzulü |
|
|
Mushaftaki sıralamada on birinci, iniş sırasına göre elli ikinci sûredir. Yûnus sûresinden sonra, Yûsuf sûresinden Önce Mekke döneminin son bir yılı içinde nazil olmuştur. 12,17 ve 114. âyetlerinin Medine'de İndiği yolundaki görüş müfes-sirlerin çoğunluğunca kabul edilmemiştir[1]
Adı
Sûrede beş defa Hûd ismi geçtiği, özellikle 50-60. âyetlerde Arabistan halkından Âd kavmine gönderilmiş bir peygamber olan Hûd aleyhİsselâmın hayatından ve putperest kavmine karşı verdiği mücadeleden bahsedildiği için bu isim verilmiştir. Fazileti konusunda nakledilen hadisler dikkate alındığında bu adın Hz. Peygamber tarafından verilmiş olduğu anlaşılmaktadır.[2]
Konusu
Hûd sûresi hem üslûp hem de içerik bakımından bir önceki Yûnus süresiyle büyük bir benzerlik göstermektedir. Bu sûrede de ağırlıklı olarak Allah'ın varlığı, birliği, O'nun İradesinin peygamberleri aracılığıyla vahyedildiği gerçeği ve peygamberlik elgusunun gelmiş geçmiş toplumlardaki görünümü ele alınmakta, bazı peygamberlerin kıssalarına Yûnus sûresinde özet olarak, burada ise daha geniş bir şekilde yer verilmektedir. Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve Musa peygamberlerin kıssaları anlatılmakta; Kur'an'ın mucize oluşu, öldükten sonra dirilme, hesap ve âhiret hayatıyla ilgili konulara yer verilmektedir.[3]
Fazileti
Hz. Peygamber, "Cuma günü Hûd sûresini okuyunuz"[4] buyurarak sûrenin faziletine, "Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı" mealindeki hadisiyle de ağır sorumlulukları hatırlatan bir içeriğe işaret etmektedir. Hûd sûresinin kardeşleri aynı hadisin devamında "Vakıa, Hakka, Mür-selât, Nebe' ve Tekvîr" sûreleri olarak belirtilmiştir.[5] Bu sûrelerde çok etkileyici bir üslûpla daha önceki peygamberlerin tevhid mücadelesinden kesitler verilmiş ve kıyamet sahnelerinin tasvir edilmiş olmasının Resûlullah'ı kendi görev süreci ve özellikle ümmeti açısından derinden düşündürmüş olduğu anlaşılmaktadır.[6]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Elif-lâm-râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır. 2-3. (Açıklanmıştır ki) Allah'tan başkasına tapmayasınız; şüphe yok ki ben de O'nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim. Rabbinizden mağfiret dileyesiniz, sonra tövbe edesiniz. Allah da sizi belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkıırım. 4. Dönüşünüz yalnız Allah'a olacaktır; O her şeye kadirdir. 5. Bakınız! Onlar içlerindekini ondan gizlemek için sırtlarını dönerler. Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman dahi Allah onların gizlendiklerini de açığa çıkardıklarını da bilir; çünkü O kalplerin içini bilendir. 6. Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'ın üzerine olmasın! Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir; hepsi apaçık kitapta vardır. 7. Arşı su üzerinde iken hanginizin daha güzel davranacağını denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Eğer sen, "Öldükten sonra mutlaka diriltileceksiniz" desen kâfirler derhal, "Bu apaçık bir düzmecedir" derler. 8. AndoLsun, eğer biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar ertelesek mutlaka, "Onu engelleyen nedir?" derler. Bilesiniz ki onlara azap geldiği gün artık ondan kurtulmaları mümkün değildir. Alay etmekte oldukları şey kendilerini çepeçevre kuşatacaktır. [7]
Tefsiri
1. Bazı sûrelerin başında bulunan "elif-lâm-râ" ve benzeri harflere "hurûf-ı mukattaa" adı verilmektedir.[8]
Âyet, bu kitabın yani Kur'ân-ı Kerîm'in herhangi bir insan tarafından ortaya konmuş bir eser olmadığını, bilâkis hikmetiyle her şeyi yerli yerinde yapan ve ilmiyle her şeyden haberdar olan yüce Allah tarafından sağlam bir şekilde tanzim edilmiş ve açıklanmış bir kitap olduğunu ifade etmektedir. Âyetlerin sağlam kılınmasından maksat, onların hem lafız hem de anlam bakımından bozukluk, eksiklik, noksanlık ve çelişkiden uzak olmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm gerek lafız gerekse anlam bakımından Arap dili ve edebiyatının şaheseri olup benzerini getirmeleri için insanlığa meydan okuduğu halde nüzulünden günümüze kadar benzeri ortaya konamamış; hiçbir kimse İkna edici bir delil göstererek onun ifadelerinde bozukluk veya çelişki bulunduğunu söylememiştir.[9]
Bir görüşe göre âyetlerin sağlam kılınmasından maksat, onların başka bir kitap tarafından neshedilmemiş (hükmü değiştirilmemiş, kaldırılmamış) olmasıdır. Buna karşılık Tevrat, İncil ve benzeri ilâhî kitaplardan, önce inmiş olanın birçok hükmü bir sonrakiyle neshedildiği gibi Kur'an ile de neshedilmiştir.
Âyetlerin "açıklanmış" olması müfessirler tarafından başlıca üç şekilde yo-ıımıkınmıştır:
a) Kıır'an'ın sûrelere, sûrelerin âyetlere; âyetlerin de emir, nehİy, helâl, haram, sevap, günah, ceza ve benzeri çeşitli alanlarla ilgili hükümleri, öğüt, kıs,sü, haber, vaad ve uyarılan kapsayan içeriklere ayrılmış olması; Allah'ın varlımı ve birlimi, peygamberlik, öldükten sonra dirilip Allah huzurunda toplanılacağına dair delilleri ihtiva etmesi.
b) Kur'an âyetlerinde insanların dünya ve âhiret hayatlarında muhtaç oldukları şeylerin, helâl ve haramların ana hatlarıyla veya yerine göre ayrıntılı olarak açıklanmış olması.
c) Kur'an âyetlerinin yirmi üç yılda ihtiyaçlara göre parça parça inmiş olması.[10]
2-3. ilk âyette kitapta açıklanmış olduğu haber verilen konuların bu âyetlerde yüce Allah'ın emriyle Hz. Peygamber tarafından insanlığa tebliğ edilmiş olduğu bildirilmektedir. Buna göre Hz. Peygamber herhangi bir insan olarak değil, Allah tarafından gönderilmiş uyarıcı ve müjdeleyici bir peygamber olarak insanlığı Allah'tan başkasına kulluk etmemeye çağırmış, Allah'a itaat edenlerin cennete gireceğini müjdelemiş, isyan edenlerin de cezalandırılacağını haber vermiş; insanlığa tövbe edip Allah'a yönelmelerini, O'na sığınıp lütuf ve bağışlamasını dilemelerini tavsiye etmiştir.
"Belirlenmiş bir süre" diye tercüme ettiğimiz ecel-i müsemmâ'dan maksat ömrün sonudur.[11]
Allah'ın, tövbe edip kendisine yönelen insanları belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırması iki türlü yorumlanabilir:
a) Tövbe edip Allah'a yönelen kimse Allah sevgisi ve O'na ibadetle meşgul olduğu için engin bir manevî zevke ulaşır; Allah'a dayanıp güvendiği için huzuru, mutluluğu artar; maddî bakımından sıkıntıları olsa dahi manen müreffeh ve mutlu olur. Allah'tan gelen kahrı da lütfü da hoş karşılar; böylece hayatı güzelleşir. Nitekim yüce Allah Nahl sûresinin 97. âyetinde sâlih amel işleyen erkek olsun, kadın olsun müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaad etmektedir. Bu tür bireylerin oluşturduğu aile de toplum da mutlu olur. Buna karşılık inkâr ve isyan İçerisinde olan kimse hayattan güzel bir şekilde yararlanamaz, maddî bakımdan dünya nimetleri içerisinde yüzse dahi manevî bakımdan huzur ve sükûn bulamaz; böylele-rinden oluşan bir toplumda faziletin yerini rezalet alır, erdemli kimseler takdir edilmez, ahlâk ve faziletten yoksun kimseler öne çıkar; inançsızlık onları daima huzursuzluğa ve mutsuzluğa götürür.
b) İnsanlar tövbe edip Allah'a yöneldikleri takdirde Allah onlan ömürlerinin sonuna kadar bolluk ve bereket içinde, müreffeh bîr şekilde yaşatacaktır. Âyetin zahirinden böyle bir mânanın çıkarılması mümkün olmakla birlikte realitede yüce Allah, inanan ve doğru bir çizgi izleyen herkese her zaman dünyevî mullulıık ve maddî refah nasip etmediğine jjtfre bumda maksat bireysel dogil, Allıılı'nı irmlesi ıh- uyyıııı ve jjrı\<'k ıııılıımtlıt Allıılı'ıı yönelenlerin toplumun
Mealinde "fazlası" diye tercüme ettiğimiz fadl kavramı Allah için kullanıldığında "lütuf, kerem, İnayet" anlamına gelir; insanlar için kullanıldığında ise "ziyade, çok, erdem, üstünlük, seçkinlik" anlamlarını ifade etmektedir. Âyette, şirkten vazgeçerek tövbe edip Allah'a çokça itaat eden, erdemliliğe ulaşan herkese yaptığı iyi amellerin karşılığının hem dünyada hem de âhirette verileceği müjdelenmek-tedir.[12]
5. Müşriklerin Hz. Peygamber'e sırtlarını dönmeleri mecazi anlamda olup onun Allah'tan getirdiği gerçekleri kabul etmediklerini, bu çağrıya kulak vermediklerini ifade etmekte, aynı zamanda akıl ve kalplerini bâtıl inançlarla örtmüş olduklarına, bu sebeple gerçeklere karşı kapalı ve duyarsız kaldıklarına işaret etmektedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Nuh'un davetini kabul etmeyen inkarcıların davranışları hakkında da bu tür ifadeler kullanılmıştır.[13]
Bazı rivayetlere dayanarak âyeti zahirî anlamında alıp "Hz. Peygamber yanlarından geçerken müşriklerin onu görmemek ve ondan Allah kelâmını i jitmemek için sırtlarını çevirdikleri, elbiselerini başlarına çektikleri" şeklindeki yorum[14] bizce zayıftır.[15]
6. Allah Teâlâ burada, insanlar dahil yeryüzündeki bütün canlıların nzıkları-nı yaratmanın kendine ait bir iş olduğunu vurgulayarak önceki âyetin anlamını pekiştirmektedir. Bir sonraki âyette buyurulduğu üzere gökleri ve yeri yaratan O olduğu gibî, yeryüzünde sürünen, hareket eden, ayaklarıyla yürüyen, sularda yüzen, gökyüzünde uçan veya başka şekillerde hareket eden büyük, küçük, görülebilen ve görülemeyen bütün canlıları yaratan[16] ve nzıklarmı iradeleri vasıtasıyla veya kendi iradesiyle ulaştıran yine O'dur. O, yer küresini bu canlıların nzıklarını karşılayacak biçimde yarattığı gibi, her türe münasip azıkları da yaratmıştır. Canlıların yapılarını, rızıklannı elde edecek şekilde yaratmış, besinleri temin etmeleri için bazılarına akıl ve irade gücü, bir kısmına da yalnızca içgüdü vermiştir.
Allah'ın rızkı tekeffül etmesi "canlıların nzıklannı kazanmak için hiçbir çaba harcamalarına gerek olmayacağı" şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah insanlara akıl ve irade, hayvanlara da içgüdü vermiştir. Öteki canlılar nzıklannı elde dmek için içgüdülerini kullandıklan gibi insanlar da akıl, irade, ruhsal ve fiziksel yeteneklerini kullanmak durumundadırlar.
Mealinde "haleti bulunduğu yer" diye tercüme ettiğimiz müstekar ve "emanet olnnık konuliicıtğı yt-ı" diye k'idinıc irdiğimi/ müslcvdu' kelimelerinden birincisi "bitimlini de veya ananın rahminde bulunduğu yer" yahut müstekar, "hayatta iken bulunduğu yer" müstevda' ise "öldükten sonra konulacağı yer" olarak açıklanmıştır.[17]
"Apaçık kitap", tefsirlerde Allah'ın ezelî ilmi veya levh-i mahfuz olarak yorumlanmıştır.[18]İnsan hayatı görünürde durgun, gerçekte akan büyük bir nehir gibidir. Bir noktadan aynı su İkİ kere geçmez; her an yer değiştirir; aynı yer durur gibi gözüktüğü için müstekar (karargâh), terke-dildiği ve başkasıyla değiştirildiği için müstevda' (konulup göçülen yer) niteliğini taşımaktadır. Buna göre yukarıda anlatılanların tamamı Allah'ın ilminde mevcuttur.[19]
7. Allah Teâlâ, önceki âyette ilim ve kudretinin sonsuzluğunu gösteren delillere değindikten sonra, burada da o sıfatlarının tecellileri ve eserlerinden olan gökleri ve yeri yaratanın kendisi olduğunu ifade ederek, yine ilminin ve kudretinin sonsuzluğuna işaret etmektedir. Burada "gökler ve yer" ifadesinin onlardaki diğer varlıları da İçerdiğinde şüphe yoktur. Nitekim yüce Allah başka âyetlerde bu ikisinin arasında bulunan varlıkları da kendisinin yarattığını İfade buyurmuştur.[20]
Burada anlatılan arşın mahiyeti bilinmediği gibi suyun mahiyeti de bilinmediği İçin "Allah'ın arşının su üzerinde olması" müteşâbih kalmakta, bundan maksadın ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir.[21] Bu sebeple "Bundan ne kastedildiğini Allah Teâlâ daha iyi bilir" demekle yetinmek en uygun yoldur.
Allah Teâlâ insanların hangisinin daha güzel davranacağını denemek için gökleri ve yeri yarattığını; başka bir ifadeyle göklerin ve yerin yaratılış hikmetinin insanların hangisinin daha güzel amel edeceğinin denemek olduğunu ifade buyurmuştur. Çünkü yer ve göklerin nimetlerinden faydalananlar insanlardır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de yeryüzünde ne varsa hepsinin insanlar için yaratılmış olduğu[22] göklerde ve yerde bulunan her varlık ve imkânın Allah'ın bir lütfü olarak İnsanın emrine verildiği bildirilmektedir.[23] insanın yaratı lışındaki hikmet ise yaratana kulluk etmektir.[24] Sonuçta göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Allah'a kulluk etmeye imkân vermek, ortam oluşturmak üzere yaratılmış olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim yer ve göklerin İnsanlığa hizmetinin yanında daima yüce Allah'ı teşbih ettiği de bildirilmiştir.[25] Buna göre insan dışındaki varlıklar da ilâhî iradeye boyun eğerek bir mânada O'na kulluk etmektedirler.
"Düzmece" diye tercüme ettiğimiz sihr kelimesi sözlükte, "bir şeyi aslî durumundan çıkarıp başka bir duruma sokmak, mahiyetini değiştirmek" anlamlarına gelmektedir.[26]dolayısıyla sahte ve gerçek dışı olan bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek mânasında düzmece kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bağlam dikkate alındığında burada sihr kelimesinden bu mânanın kastedildiği anlaşılır. Zira âhirette inanmayanlara dünyada yaptıklarından âhirette hesaba çekileceklerini haber vermek üzere, "Öldükten sonra mutlaka diriltileceksiniz" denildiğinde, "Bu apaçık bir sihirdir" diye verdikleri cevaptan maksatları bilinen (büyü) anlamındaki sihir değil, onlara göre varlıklıların dünya hayatının tadını çıkarmalarını engellemek, fakir ve yoksulları da avutmak maksadıyla ortaya atılmış düzmece sözlerdir,
"Bu, apaçık bir düzmecedir" cümlesindeki işaret zamirini müfessirler farklı anlamlarda yorumlamışlardır; a) "Öldükten sonra dirileceklerine dair" olan bu söz, insanları dünya nimetlerinden mahrum etmek, onları kendinize boyun eğdirip itaat ettirmek için uydurduğunuz bir hiledir, b) Bundan maksat Kur'an'dır yani öldükten sonra dirilme olayının gerçekleşeceğini söyleyen Kur'an sihir gibi bâtıl, gerçek olmayan bir düzmecedir. Dolayısıyla ona hiçbir konuda inamlamaz ve gü-venilemez.
Aynca sihr kelimesinin şehir veya sâhir şeklindeki farklı kıraatine göre cümle şöyle de tercüme edilebilir: "Bu (Muhammed) düpedüz bir sihirbazdır.[27]
8. Bu âyet müşriklerin yukarıdaki iddialarına cevap olmak üzere indirilmiştir. Mealinde "süre" diye tercüme ettiğimiz "ümmet" kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Meselâ burada "süre, vade" anlamlarına gelmektedir; diğer yerlerde ise ortak özellikler taşıyan canlılar topluluğu[28] iyi hasletleri kendinde toplayan kişi [29] izlenen yol, inanç, yaşayış tarzı[30] ve daha başka anlamlarda kullanılmıştır.[31]
Bir önceki âyette belirtildiği üzere Hz. Peygamber, öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceğini ve dünyada Allah'a şirk koşmanın âhirette cezayı gerektire-ıvjîitıi haber verdiğinde, müşrikler bu söze "düzmece" deyip alay ederek cezanın ;;ılmtak gelmesini istiyorlardı; ilâhî hikmet gereği ceza hemen gelmeyip belli bir ertelenince de bunu acizlik sanarak cezanın niçin hemen gelmediğini soruyorlardı. Yüce Allah bu soruya cevap vererek alay ettikleri cezanın mutlaka gelip onlun kıışittanıjiını ve geldiği zaman onu hiçbir gücün geri çeviremeyeceğini haber vermektedir. Bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi gerçekleşeceği hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bîr kısmı cezanın 3. âyette işaret edilen büyük güne yani kıyamet gününe ertelendiğini söylerken bir kısmı da âyetteki "sayılı, belirli" anlamına gelen ma'dûde kelimesinden hareketle, kısa ve belirli bir süre sonraya yani müslümanlara cihad enirinin geldiği güne ertelendiğini ve hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra Bedir Savaşı'nda bu azabın onları çepeçevre kuşattığını söylemişlerdir.[32] Nitekim Bedir Savaşı'nda müşrikler büyük bir yenilgiye uğramışlar, çoğunluğu ileri gelenlerinden olmak üzere 70 kişi öldürülmüş, bir o kadarı da esir edilmiştir. Bize göre âyette kastedilen azap Bedir savaşı ile sınırlı olmayıp daha sonrakileri hatta âhiretteki azabı da kapsamaktadır.[33]
Meali
9. Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir. 10. Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, elbette "Kötü durumlar benden uzaklaştı" der. Artık o şımarır, böbürlenir durur. 11. Ancak sabredip iyi işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır.[34]
Tefsiri
9-11. "Ümitsiz" diye tercüme ettiğimiz yeûs kelimesi, "ümitsizlik, çöküntü, devamlı üzüntü, gayretsizlik" gibi anlamlara gelen ye's kökünden türemiş olup "herhangi bir güçlük, sıkıntı veya engel karşısında aşırı derecede ümitsizliğe kapılan kimse" anlamına gelir. Kur'ânı bir terim olarak yeûs, geçmişteki mutlu, müreffeh durumunu Allah'ın bir lütfü olarak değil de kendisinin bir kazancı ve şansı olarak gören, musibetler karşısında ise ümidini yitiren kimseyi ifade eder.
İlk iki âyette genel olarak insan türünün doğal yapısının bencilliğine ve sıkıntılar karşısındaki dayanıksızlığına; 11. âyette ise sabır erdemi kazanmış ve güzel İşler yapmayı ilke haline getirmiş insanların bu doğal kusurlarım düzeltmeyi başardıklarına dikkat çekilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de, hayatta karşılaşılan bütün zorluklara rağmen insanın, işlediği günahlar ne kadar çok ve ne kadar büyük otıırsıı olsun, ümitsizlik ve karamsarlığa düşmemesi telkin edilmektedir. Çünkü Allah'ın gücü her şeyin üstünde, acıması ve yardımı da sonsuzdur. Buna göre ümitsizlik ve karamsarlık, ancak Allah'a iman ve güveni olmayan insanlar için söz konusudur.[35]
"Nankör" diye tercüme ettiğimiz kefûr kelimesi küfr kökünden türemiş olup verdiği nimetlerden dolayı Allah'a minnettarlık duymayan, O'na inanmayan, O'na karşı kulluk ve şükran borcunu yerine getirmeyen, hamd ve senada bulunmayan, çok nankör ve çok inkarcı kimseyi ifade eden Kur'ânî bir terimdir. Allah Teâlâ burada olduğu gibi başka âyetlerde de çeşitli nimetlere tnazhar oldukları halde şük-retmeyip nankörlük eden kullarını kınamış[36] şükredenler için nimetini arttıracağını, nankörlük edenler için de şiddetli azap hazırlamış olduğunu haber vermiştir.[37] Kula yakışan, Allah'ın azabından korktuğu için değil, verdiği nimetten dolayı O'na şükretmek ve kulluk görevini yerine getirmektir.
10. âyette insanın bir başka özelliğine dikkat çekilmekte, başına gelen sıkıntıların yok olması, sonra da nimetlere mazhar olması karşısında göstereceği şımarıklık ve hafifliklere değinilmektedir. Meselâ insan hasta iken sağlığa, fakir iken zenginliğe, zelil iken azizliğe kavuştuğunda kendisini bu sıkıntılardan kurtarıp nimetlere kavuşturan yüce Allah'a şükretmesi gerekirken, artık sıkıntıların bittiğini, bir daha sıkıntılarla karşılaşmayacağını sanarak şımarmaktadır.
Sonuç olarak insan kendisini yaratan kudret tarafından bazan varlık ve huzurla bazan yokluk ve sıkıntıyla imtihan edilmektedir. İnsanın her iki halde de Cenâb-ı Allah'ın hikmet ve iradesinin tecelli ettiğini, darlığın, bolluğun, hatta hayatın ve Ölümün birer İmtihan vesilesi olduğunu düşünüp darlığa sabretmesi, bolluğa şükretmesi gerekir. Şükür nimetin artmasına, nankörlük ise azalmasına sebep nlur. Nitekim 11. âyette sıkıntılı hallerde ümitsizliğe kapılmayıp sabreden, bolluk-i;ı ise şımarmayıp şükreden, yani nimetin hakkını verip amel işleyenlerin bağışlanacakları ve kendilerine büyük bir mükâfat verileceği bildirilmiştir.[38]
Meali
12. "Ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya!" demelerinden ötürü senin ruhun daralıyor; neredeyse sana vahyedilen âyetlerin bir kısmını okumayı terkedeceksin! Fakat sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir. 13. Yoksa "Kur'an'ı kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru kimseler iseniz Allah'tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırınız da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getiriniz. 14. Eğer size cevap veremezlerse, biliniz ki Kur'an ancak Allah'ın ilminin eseri olarak indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur; artık teslimiyet gösterecek misiniz? 15. Kim dünyayı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. 16. Onlar, âhirette paylarına ateşten başka bir şey düşmeyen kimselerdir. Dünyada ürettikleri boşa gitmiştir; yapıp ettikleri de geçersizdir. 17. Rabbi katından açık bir delile dayanan, bunu da rabbinden gelen bir şahidin izlediği, ayrıca kendisinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı bulunan kimse hiç ötekilerle bir olur mu? Bunlar Kur'an'a inanırlar; muhalif gruplardan hangisi Kur'an'ı inkâr ederse varacağı yer cehennem ateşidir, bundan şüpheniz olmasın; bu rabbin tarafından bildirilmiş bir gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.[39]
Tefsiri
12. Müşrikler, "Muhammed madem peygamberdir, gaipten haber veriyor, o halde geçimini sağlamak için ne diye bu kadar uğraşıyor? Gökten kendisine bir hazine İndirilmeli, o da bu sıkıntıdan kurtulmalı veya beraberinde kendisinin peygamber olduğunu tasdik edecek bir melek gelmelidir!" şeklinde alaylı ifadelerle Hz. Peygamber'! sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Bu durumdan Hz. Peygamber1 in son derece huzursuz olduğu âyetin muhtevasından anlaşılmaktadır. Daha önce Mekke dağlarının altın olmasını istemişler, Peygamber'in yiyip içmesini ve rızkını kazanmak için çarşıda pazarda dolaşmasını yadırgamışlar; kendisiyle birlikte bir meleğin gelmesini veya ona bir hazinenin indirilmesini yahut ürününden yiyip İçeceği bir bahçesinin bulunmasını talep etmişlerdi[40] Müşriklerin böyle alaylı teklifleri karşısında incinen Hz. Peygamber'in. ortamın yumuşayaca-ğı beklentisiyle onlara ters gelen âyetlerin tebliğini bir süre geciktirmesi ihtimaline karşı yüce Allah, Kur'an'dan herhangi bir âyetin tebliğ edilmemesinin doğru olmayacağını, Peygamber'in asıl görevinin Allah'ın gönderdiği vahyi eksiksiz olarak insanlara ulaştırmak olduğunu, bundan ötesinin Allah'a ait bulunduğunu Resulüne bildirmiş; ayrıca Allah'ın her şeye vekil olduğunu hatırlatarak ona cesaret, ümit ve teselli vermiştir.
Âyeti, Hz. Peygamber böyle bir şeyi düşünmediği halde, "Ona bir hazine in-dirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya! demelerinden ötürü ruhun daralıp da sana vahyedilen âyetlerin bir kısmını okumayı terkedecek değilsin ya!.." şeklinde önceden bir uyarı olarak anlamak da mümkündür.[41]
13-14. İnkarcılar Hz. Muhammed'in peygamber olduğuna inanmıyor, Kur'an'ın bir vahiy ürünü değil, kendisinin uydurduğu düzmece bir kitap olduğunu, ancak insanlar tarafından kabul edilmesi için Allah'tan gelen bir vahiy olarak ileri sürdürdüğünü iddia ediyorlardı. 13. âyet onların bu iddialarına cevap vermekte ve bir İnsanın böyle üstün meziyetlerle donatılmış bir kitabı getirmesinin mümkün olduğuna inanıyorlarsa Allah'tan başka yardıma çağırabilecekleri yüksek düzeyli edip, şair ve benzeri kimseleri de çağırarak Kur'an'ın tamamının değil sadece on sûresinin benzerini getirmelerini istemek suretiyle onlara meydan okumakladır. Bu miktar Yûnus sûresinin (10) 38. âyeti ile Bakara sûresinin 23. âyetinde bir sûreye kadar indirilmiş olmasına rağmen Arapça'yı en güzel bir şekilde kullanan müşrikler buna cesaret edemedikleri gibi bir âyetin benzerini dahi yapamamışlardır, 14. âyette ise Hz. Peygamber'in, inkarcılara hitaben "Eğer size cevap veremezlerse, biliniz ki Kur'an ancak Allah'ın ilminin eseri olarak indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur" demesi emredilerek, Allah'tan başka hiçbir kimsenin böyle bir kitabı ortaya koyamayacağına işaret edilmekte ve Kur'an'ın Allah'ın ilmiyle indirildiği, ondan başka tanrı olmayıp böyle bir kitabın indirilmesinde hiçbir kimsenin katkısı bulunmadığı vurgulanmaktadır. Ayetin sonundaki "Artık teslimiyet gösterecek misiniz?" cümlesi de bütün bu olup bitenlerden sonra inkârcı-kırın Kur'an'ın Allah kelâmı olduğuna inanmaları ve müslüman olmalarının gerektiğine dikkat çekmekte ve onları gerçeği kabule teşvik etmektedir, tnkârcılarsa Kıır'iin'ın bu meydan okumasına ilim ve fikirleriyle cevap vermekten ilci/ kaldıklarını görünce kılıçlarıyla karşılık vermeye kalkışmışlar, bu sebeple müsliimanlar-3a aralarında birçok savaş meydana gelmiştir.[42]
Bazı müfessirler 14. âyetin nıiisliimanlara hitap ettiğini belirterek âyeti şöyle yorumlamışlardır: Eğer inkarcılar Kur'an sûrelerinin benzeri on sûreyi getiremezlerse, biliniz ki Kur'an Allah'ın ilminin eseri olarak indirilmiştir, beşer gücü böyle bir kitabı getirmekten âcizdir ve Allah'tan başka tanrı yoktur. Bu sebeple siz teslimiyet gösterip müslümanlığımzda sebat etmelisiniz. Çünkü siz her ne kadar inkarcıların aczi ortaya çıkmadan önce de müslüman İdiyseniz de onların Kur'an'ın on sûresinin benzerini getirmekten âciz kalmaları sizin basiretinizi ve imanda sebatınızı daha da kuvvetlendirmiş olmalıdır.[43]
15-16. Allah Teâlâ -mümin olsun, kâfir olsun- insanların çalışmalarını karşılıksız bırakmaz. İnsanlar Allah'ın kendilerine lütfettiği yeteneklerini hangi alanda çalıştırıp geliştiririerse Allah da o alanda çalışmalarının karşılığını verir. Nitekim Âl-i İmrân sûresinin 145. âyetinde "Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz; kim âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz; ve şükredenleri ödüllendireceğiz" buyurularak insanların emek ve dileklerinin zayi olmayacağı, yaptıklarının karşılığını dünyada ve âhirette alacakları bildirilmektedir. Ancak bu âyetlerden anlaşıldığına göre âhirete inanmayıp sadece dünya hayatını, onun zevklerini, sağlık, güven, bol rızık, nüfuz ve benzeri nimetlerini, ziynetini ve debdebesini isteyip de yeteneklerini yalnız bu yönde kullanan kimselere yüce Allah emeklerinin karşılığını dünyada eksiksiz olarak verecektir; fakat bunun âhirete faydası olmadığı için orada elde edecekleri sadece cehennem ateşidir, zira bunlar âhirete inanmamış ve oraya hazırlık yapmamışlardır; sadece dünya hayatı için yaptıkları çalışmalar, yatırım ve İiretimlerse âhirette hiçbir değer İfade etmez. Âhiretî hiçbir şekilde hesaba katmadan ne pahasına olursa olsun yalnızca dünya nimetlerini elde etmek için çalıştıklarından dolayı nasipleri sadece ateş olacaktır.[44]
17. "Açık delil" diye tercüme ettiğimiz beyyine kelimesi, "gerçeği kanıtlayan kesin delil" anlamına gelir. Müfessirlerin bir kısmına göre buradaki beyyine-den maksat, İslâm'ın hak din olduğuna dair kişinin kendi varlığından, göklerin ve yerin yapısından ve kâinatın nizamından çıkardığı aklî delildir. Şahitten maksat ilâhî oluşunu ispat eden Kur'ân-ı Kerîm, Musa'nın kitabından maksat ise Tevrat'tır, Âyetle ilgili farklı yorumlan nakleden Râzî bu görüşü tercih eder[45] Âyet-i kerîmede kıyaslama yapılarak Allah'ın varlığına, birliğine ve âhiret gününün gerçekleşeceğine dair aklî delile sahip olan, bu inançları Kur'ân-ı Kerîm gibi Allah katından gönderilmiş bir şahit tarafından tasdik edilen, daha önce de Hz. Musa'nın kitabı Tevrat tarafından onaylanmış müminlerin, Kur'an'm Hz. Peygamber tarafından uydurulmuş bir kitap olduğunu iddia eden ve sadece dünya hayatını tercih edip onun için çalışan inkarcılarla eşit olmadığı, bunların birbirlerine benzemedikleri ifade edilmektedir. Çünkü birinci grup Allah'ın varlığına, yaratıcılığına ve evrenin yöneticisi olduğuna, O'nun peygamberine, âhirette Allah huzurunda hesap vereceğine, sonunda ceza veya mükâfat göreceğine inanmış, dolayısıyla dünya ve âhiret saadetini kazanmış kimseler olduğu halde, diğer grup bu değerleri inkâr ederek sadece dünya nimet ve zevklerini elde etmeye gayret etmiş, yeteneklerini bu yönde kullanmış, âhîrete İnanmadığı için bu alanda hiçbir gayret göstermemiş, dolayısıyla ebedî azaba müstahak olmuş kimselerdir.
Âyette zikredilen açık delilden maksat, Hz. Peygamberin, atast İbrahim gibi istidlal yoluyla ulaştığı bilgi, bunun ardından "rabbinden gelen şahiften maksat da vahiy bilgisi yani Kur'an olabilir.
Bazı müfessirlere göre ise açık delilden maksat Kur'ân-ı Kerîm, şahitten maksat da Cebrail'dir. Buna göre âyet şöyle yorumlanır: İslâm'ın hak din olduğunu tebliğ eden Muhammed aleyhisselâmm elinde delil olarak Allah'ın indirdiği Kur'an bulunmakta, Cebrail de şahit olarak bu Kur'an'ı Hz. Peygamber'e okumakta ve tasdik etmektedir. Musa'nın kitabı Tevrat ise Hz. Muhammed'in peygamber olarak geleceğini müjdelemiş, vasıflarım anlatmıştır. Taberî bu âyetin yorumu ile ilgili farkh görüşleri verdikten sonra en uygun yorumun bu olduğunu be I inmektedir.[46]
"Muhalif gruplar" şeklinde çevrilen ahzâb kelimesi, İslâm'a ve Km'ıın'j ksır muhalefet için örgütlenmiş grupları ifade eder. Nitekim başka bir Ayrlte hu şc kilde örgütlenerek Hz. Peygamber'e karşı savaşan topluluklardım "»h/fltı" ılıyc söz edildiği gibi [47] bunlardan bahseden 33 udi verilmiştir. Bu gruplar yahudi ve hristiyanlar gibi kitabî bir dini' nu'iiMijt »hınktı dan meydana gelebileceği gibi putperest [48]
Meali
18. Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden kim daha zalimdir? Onlar (kıyamet gününde) rablerinin huzuruna çıkarılacaklar, şahitler de "İşte bunlar rablerine iftira edenlerdir" diyecekler. Bilin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olacaktır! 19.0 zalimler, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermeye çalışanlardır; bunlar âhireti inkâr edenlerin de kendileridir. 20. Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir; kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur; cezaları kat kat olacaktır. Çünkü onlar ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. 21. İşte kendilerine yazık edenler bunlardır; uydurdukları da (taunlar) kendilerinden kaybolup gitti. 22. Şüphesiz bunlar, âhirette en çok ziyana uğrayanlardır. 23. İnanıp da güzel işler yapan ve rablerine gönül huzuruyla teslim olanlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. 24. Bu iki grubun durumu, hem kör hem sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musunuz?[49]
Tefsiri
18-19. Buradaki soru 13. âyette ifade edildiği üzere "Muhammed Kur'an'ı kendi uydurup Allah'a nispet ediyor" diyenlere bir reddiye mahiyetinde olup, Allah'a karşı böyle bir isnatta bulunmanın en büyük haksızlık olduğuna, Hz. Peygamber'in böyle bir haksızlık yapmasının mümkün olmadığına işaret eder. İşte bu zalimler âhirette Allah'ın huzuruna çıkarılacaklar ve dünyada işledikleri zulmün hesabını vereceklerdir. O zaman şahitler yani melekler, peygamberler, âlimler, sâ-lih müminler.[50] bunların Allah'a karşı yalan uydurup iftira ettiklerine dair şahitlik edecekler ve bunların Allah'ın lanetine uğramalarını isteyeceklerdir. Çünkü bunlar yukarıda anlatılan suçları yanında, insanları Allah yolundan alıkoymaya, bu dosdoğru yolu eğri büğrü göstermeye çalışan ve âhireti inkâr eden kimselerdir. Bu iki fi yet-i korîrae, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu reddetmeye kalkışan, insanların Kur'an'ı ve onun ilkelerini benimsemelerine engel olan; malî, bedenî, İlmî, siyasî, sosyal ve psikolojik gücünü Kur'an'a karşı kullanıp İnkâr edilmesini sağlamak için onunla ilgili şüpheler uyandırmaya, onu zaafa uğratmaya ve zararlı göstermeye çalışan kimselerin zalim olduklarını, bu sebeple Allah'ın lanetini hak ettiklerini, yani O'nun rahmetinden mahrum kaldıklarını ifade eder.[51]
20-22. Allah'a ve âhiret gününe inanmadıkları için insanları Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar bilmelidirler ki Allah yeryüzünde onları cezalandırmaktan âciz değildir; O'nun hikmeti suçluları dünyada iken cezalandırmayı gerektiriyorsa bunu yapar; bu hususta kimse Allah'ı âciz bırakamaz; onların velileri, destekçileri, hâsılı hiçbir güç ve kudret bunu engelleyemez. Ancak O'nun hikmeti suçluların tövbe edip Allah'a yönelmeleri için cezalarının ertelenmesini gerektiriyorsa erteler, bunu da kimse engelleyemez. Ama onlar inkarcılıkta ısrar eder, dünyada Kur'an'a kulak vermez ve İslâm'ın gerçek bir din olduğuna dair aklî ve naklî delilleri görmezlikten gelirlerse imtihan gereği dünyada serbest bırakılabilirler. Yüce Allah dünyada iyilik yaparak âhirete gelenlere iyiliklerinin karşılığı olarak lütfundan kat kat sevap vereceğini, kötülük yaparak gelenlere İse kötülüklerine denk ceza vereceğini bildirmektedir.[52] 21 ve 22. âyetler böylele-rinin -gerçeği inkâr etmeleri ve Allah'ı bırakıp putlara tapmaları sebebiyle- kendilerine yazık ettiklerini ve âhirette görecekleri ceza bakımından en çok ziyana uğrayanların bunlar olduklarını, kendilerini Allah'a yaklaştıracağına inandıkları putlarının da kaybolup gideceğini ve hiçbir işe yaramayacağını haber vermektedir.[53]
23-24. Kâfirlerin durumu görme ve işitme duyularından mahrum kimselerin, müminlerin durumu da gören ve işiten kimselerin durumuna benzetilmektedir. Bunlar gerçekleri görme, işitme, anlama, kabullenme ve faydalanma hususunda eşit olamayacakları gibi gerek Kur'an'dan gerekse evrendeki kevnî âyetlerden faydalanma, ibret alma ve doğru yolu bulma hususunda da eşit değillerdir.[54]
Meali
25. Gerçek şu ki biz, Nuh'u kavmine elçi olarak gönderdik: "Ben sizin için açık bir uyanayım. 26. Allah'tan başkasına tapmayınız! Çünkü ben, başınıza gelecek can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" dedi 27. Kavminin ileri gelen inkarcıları, "Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz, bilâkis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz" dediler. 28. Nuh şöyle dedi: "Ey Kavmim! Bir de şöyle düşününüz: Ya benîm, rabbim tarafından (verilmiş) açık bir delilim varsa ve O kendi katından bana rahmet vermiş de siz bunu anla-mamışsanız! Siz istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız? 29. Ey Kavmim! Buna karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah'a aittir. (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, hakikat bilgisinden yoksun kalabalık olarak görüyorum. 30. Ey Kavmim! Onları kovarsam, beni Allah'a karşı kim koruyabilir? Düşünmüyor musunuz? 31. Size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum,Sizin hor gördüğünüz kimseler için, 'Allah onlııra hiçbir fiıydıılı soy vermeyecektir' diyemem. Onların içlerinde olun iyeyi Allaha daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurun!" 32. Dediler ki: "Ey Nûh! Gerçekten bizimle tartıştın ve bize karşı çok mücadele ettin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı başımıza getir!" 33. Nûh dedi ki: "Onu size ancak dilerse Allah getirir. Siz (O'nu) âciz bırakamazsınız. 34. Eğer Allah sizi azgınlık içinde bırakmayı dikmişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O sizin rabbinizdir; ve O'na döndürüleceksiniz.'' 35.Yoksa, "Bunu o uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benini sizin işlediğiniz günahla İlişkim yoktur."[55]
Tefeni
25-26. Sûienin başından buraya kadar olan bölümde itikadla İlgili esaslar, Allah'ın birliği, peygamberler, Kur'an'ın mucize oluşu ve âhirete iman edenlerle inanmayanların âhiretteki durumları anlatıldı; inanmayanların en büyük zarara uğrayacakları, buna karşılık inananların cennete girecekleri ve burada sonsuz nimetlere kavuşacakları açıklandı; sonunda güzel bir benzetmeyle bu iki gruba dikkat çekilerek insanlar düşünmeye davet edildi. Bundan sonraki bölümlerde ise bazı peygamberlerin hayatları, tevhid inancını yaymak için verdikleri mücadele, kavimlerinin bunlara karşı tutumları, bu arada meydana gelen olaylar ve neticeleri örnek ve ibret olsun diye anlatılmaktadır.
Nûh aleyhisselâm Âdem'in oğlu Şît'in (Şîs) neslinden Lamek'in oğlu olup adı Kur'an'da kırk üç yerde geçen, adı bir sûreye (71. sûre) İsim olan büyük bir peygamberdir. Aynca yüce Allah tarafından kendilerinden sağlam söz alınan beş büyük peygamberden biri ve bunların ilkidir.[56] 950 yıl yaşamış ve kavmini Allah'ın dinine davet etmiştir.[57] Uzun yıllar kavmini dine davet etmesine rağmen putperest olan kavmi onun davetini kabul etmedi ve kendisini sapkınlıkla itham etti[58] hatta tebliğ faaliyetine son vermediği takdirde onu taşlayarak öldüreceklerine dair tehditte bulundu.[59] Sonunda Hz. Nûh, "Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!" diye Allah'a yalvarmaya başladı[60] ve "Rabbİm, dedi, kavmim beni yalancılıkla suçluyor. Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!'* diye dua etti. Bunun üzerine yüce Allah inananları Nûh ile birlikte gemiye bindirerek kurtardı, diğerleri de tufanda boğuldu.[61] Rivayete göre Hz. Nûh tufandan sonra 350 yıl yıı^mıj ve Mekke'de vefat etmiştİT[62]
Hjş, Adem'den sonra NÛh peygambere kadar geçen sure, kesiir olarak bilinmemekle birlikte oldukça uzun bir zaman dilimi oluşturmaktadır. Bu süre içerisinde Âdem'in soyu çoğalarak yeryüzüne dağılmış, ancak onun getirdiği tevhid inancından da sapmalar olmuştu; bu sapmaları önlemek amacıyla Allah Teâlâ İdrîs aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi.[63] Bununla birlikte sapmalar devam etti, putperestlik çoğaldı ve Hz. Nûh zamanında yaygın bir duruma geldi. Kur'ân-1 Kerîm bu dönemde halkın saygı gösterip taptığı Ved, Suvâ, Yegus, Yaûk ve Nesr gibi putların adını vermektedir.[64] Putperestliğe paralel olarak toplumun ahlâkı da bozulmuştu; haksızlık, ahlâksızlık, azgınlık ve zulüm yaygınlaşmıştı.[65] Bu sapmaları önlemek ve toplumun bozulan yönlerini onarmak amacıyla yüce Allah Hz. Nuh'u peygamber olarak görevlendirdi. Nûh, kavmine gelerek kendisinin onlar için bir nasihatçı ve açık bir uyarıcı olduğunu, Allah'tan başka ilâh bulunmadığını, dolayısıyla O'ndan başkasına kulluk etmenin doğru olmadığını tebliğ etti; kendisini dinlemedikleri takdirde büyük bir cezaya çarptırılacaklarından endişe ettiğini bildirerek onları uyardı.
Hz. Nuh'un korktuğu "elem verici günün azabı"ndan maksat Nûh tufanı olabileceği gibi kıyamet gününün azabı da olabilir; her ikisi birden kastedilmiş de olabilir. Hz. Nûh, kavmini putlardan uzaklaştırmak ve bir olan Allah'a yönelmelerini sağlamak için büyük bir gayret gösterdi; davetini yüzyıllarca sürdürdü ve Allah'a yönelmedikleri takdirde başlarına büyük bir felâketin geleceğini haber verdi.[66]
27. "İleri gelenler" dîye tercüme ettiğimiz mele' kelimesi Kur'an'da "kavmin zenginleri ve soylularından oluşan eşraf ve lider kesimi, ileri gelenleri" mâna-sıiKİ.ı Kur'an'da sıkça kullanılmaktadır. İşte bunlardan inkarcı olanlar üstünlüğü maddî güçte yani zenginlik, kabilenin genişliği ve adamlarının çokluğunda gördükleri için Nuh'a inanan sıradan insanları küçümsediler. Halbuki peygamberlere ilk inananların çoğu, ilâhî mesajın, kendilerine bu dünyada daha âdil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, âhirette de ebedî mutluluk vaad ettiği, toplumun alt tabakalarına mensup köle, yoksul ve ezilenlerden oluşuyordu. Peygamberlerin üstlendiği görev de ıslahatçı karakteri sebebiyledir ki toplumun mevcut düzeni elinde tutan varlıklı ve imtiyazlı kişileri ve grupları katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır.
"Sığ görüşlü" diye tercüme ettiğimiz "bâdiye'r-re'y" tamlamasına müfessir-ler -kıraat farklarını da dikkate alarak- "görünüşte" veya "açıkça belli olan" şeklinde farklı anlamlar vermişlerdir. Buna göre meali şöyle olur: a) "Sana sadece ayak takımımızın görünüşte uyduğunu görmekteyiz", b) "Sana sadece iiyıık hıkımı ol duklan açıkça belli olan kimselerin uyduğunu [67]
28. Bu âyet Hz. Muhammed hakkında inmiş olan 17. âyetin benzeri olup inkarcıların bir önceki âyette belirtilen şüphe ve tereddütlerine Hz. Nûh tarafından verilmiş bir cevaptır. Bütün peygamberler gibi Hz. Nûh da insanları çağırdığı tev-hid inancı ve hak dinin İlkeleri konusunda kendisinin aklî delillere, yüce Allah tarafından kendisine peygamberlik görevi verildiği için de nakli delillere sahip olduğuna, fakat kavminin cehaleti, mal ve makama düşkünlüğü sebebiyle peygamberle kendileri arasındaki farkı göremediklerine işaret etmiştir. Durum böyle iken siz İstemediğiniz halde biz size bu dini zorla mı kabul ettireceğiz?" mealindeki bir soru ile dinde zorlama olmadığına ve peygamberlerin görevinin sadece tebliğ etmek olduğuna dikkat çekmektedir. Nitekim hiçbir peygamber dinde zorlamaya baş vurmamıştır. Bu da onların hak peygamber olduklarını gösteren delillerden biridir.[68]
29-30. Kavminin mal ve servete düşkün olan ileri gelenleri Hz. Nuh'un da peygamberliği istismar ederek para, makam ve mevki sahibi olmak istediğini, bu yolla kavmi içerisinde üstünlük sağlamaya çalıştığını düşünüyorlardı.[69] Hz. Nûh âyetteki açıklamasıyla böyle bir niyetinin bulunmadığını ilân etti. İlâhî mesajı karşılıksız olarak tebliğ etmek peygamberlerin tevhid mücadelesinde büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple Nuh'tan sonra gelen her peygambere yaptığı görev karşılığında kavminden herhangi bir ücret istemediğini onlara bildirmesi emredilmiştir. Aynı şekilde Hz. Muham-med'den de kavmine "Sizden yakınlarınıza sevgi duymanızdan başka bii karşılık istemiyorum" demesi istenmiştir.[70]
Tarih boyunca inkarcı toplumların ileri gelenleri peygambere inanan fakirleri küçümsemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber zamanındaki Meri gelen müşrikler de ona inanan fakirlere karşı aynı davranışı sergilemişlerdi[71] 27. âyetten itibaren konunun akışından ve Hz. Nuh'un kavmine verdiği cevaptan anlaşılacağı üzere aristokrat müşrikler fakir müminlerle aynı mecliste bulunmayı içlerine sindiremiyorlardı. Bu nedenle Hz. Nuh'un çağrısını kendisiyle baş başa tartışmak maksadıyla fakir müminleri yanından kovmasını istediler. Böyle bir teklif Allah'ın emrine aykırı olduğu gibi aklıselime de aykırıydı; bu zulmü ne din kabul ı-ılcrdi ne de akıl! İnsanlık şerefiyle bağdaşmayan bu teklifi kabul ettiği takdirde Allah'ın azabını hak edeceğini bilen Hz. Nûh, "Onları kovarsam beni Allah'a kar-şı kim koruyabilir, düşünmüyor musunuz?" diyerek bunun büyük bir haksızlık olacağına işaret etti.
Hz, Nûh kavmiyle gerçekleştirdiği bu diyalogda üç defa "ey kavmim!" diye-tı-k oııliinn akrabalık duygularına hitap edip kendisinin onlardan biri olduğuna, dolayısıyia onlar için iyilik istediğine, şefkat ve merhametle muamele ettiğine, onlardan da kendisine karşı sevgi ve iyi niyet beklediğine işaret ediyordu.[72]
31. Cahil müşriklerin anlayışına göre bir kimsenin peygamber olabilmesi için zengin olması, gaybı bilmesi, özellikle melek olması gerekir ki beşerin bilemediğini bilsin, yapamadığını da yapsın! Nitekim Hz. Peygamber zamanındaki müşrikler de onda aynı özellikleri aramışlar, bir dağı altm kütlesi haline getirmesini, kayıp şeyleri bulmasını, şifasız hastaları iyi (eştirmesini ve gökten melek indirip kendileriyle konuşturmasını istemişlerdi[73] Bu sûrenin 12. âyetinde de yine Hz. Peygamber'den benzer isteklerde bulundukları ifade buyurulmuştu. İşte binlerce yıl önce Hz. Nuh'un verdiği cevap bir peygamberin aynı zamanda ne kadar dürüst, samimi ve mütevazı olduğunu ifade etmesi bakımından da oldukça önemlidir.
Yukarıda da belirtildiği üzere müşrikler Hz. Nuh'a inanan fakirleri küçümsüyor, onlara Allah tarafından değer verilmesinin mümkün olmadığını iddia ediyor, ayrıca bu kişilerin Peygamber'c iman etmiş olmalarını peygamber ve dini için bir kusur olarak görüyorlardı. Nitekim Câhiliye dönemi müşrikleri de Hz. Peygam-ber'e inanan fakirler hakkında "İslâm iyi bir şey olsaydı ona öncelikle fakirler de-ğîl kendilerinin inanacağını söylemişlerdi[74]
Allah'ın müminlere faydalı şey vermesi, "onlarda bir hayır olması, işe yarar kimseler olmaları" mânasına da gelir. Buna göre Hz. Nuh müminlerin işe yarar kimseler olmadıklarını söylemesinin mümkün olmadığını, böyle bir söz söylediği takdirde haksızlık etmiş olacağını ifade ederek müşriklerin iddialarını reddetmiştir.[75]
32-34. "Azgınlık içinde bırakmak" diye tercüme ettiğimiz 34. âyetteki iğvâ kavramı, "doğru yoldan saptırmak, baştan çıkarmak, ayartmak, azdırmak ve saptırmak" anlamlarını da içermektedir. Terim olarak iğvâ, "şeytanın veya nefsin insanı kötü yola yönlendirmesi" anlamına gelir. Allah'ın insanları azgınlık içinde bırakmayı dilemesinden maksat -genel olarak hidayet ve dalâlet konusunda olduğu gibi- imtihan gereği ve ilâhî sünnetin (kanun) bir uygulaması olarak sapmaya yönelenlere izin ve imkân vermesidir. Azgınlıktaki ısrarları sebebiyle Allah bir kavmin maddî, manevî ve ahlâkî bakımdan bozulmasını, kokuşup çökmesini murat etmişse peygamberin nasihati o topluma fayda vermez. Onlar zenginliklerine, mevki ve makamlarına aldandıklan için gerçeği göremezler, onu görenleri de küçümserler, onlarla birlikte olmaya tenezzül etmezler, peygamberin söz ve davranışları onlara ağır gelir. Nitekim Yûnus sûresinin 71. âyetinden Hz. Nuh'un bu durumu müşrik kavmine açıkça ifade ettiği anlaşılmaktadır.[76]
35. Müfessirlerin çoğunluğu bu âyetin Nûh kıssasının bir parçası olduğunu söylemlşlerse de[77] üslûp ve muhtevası dikkate alındığında âyetin muhatabının Hz. Muhammed olduğu ve Kur'an'da anlatılan Nûh kıssasına, dolaylı olarak da Kur'an'a temas ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim biTçok müfessir bu görüşü benimsemiştir.[78]Buna göre Hz. Peygamber Nûh kıssasını insanlara okurken müşrikler "Bu kıssayı sen uydurdun" diyerek sözünü kesmişler, yüce Allah da Peygamber'ine âyetteki ifadelerle bu iddiayı reddetmesini emretmiştir, Âyet serbest bir tercüme ile şunu demiş oluyor: Kur'an'ı ben uydurdumsa vebali boynuma olsun fakat ben uydurmadım, asıl siz iftira ederek vebale giriyorsunuz, benim uydurma ile uzaktan yakından bir alâkam yoktur![79]
Meali
36. Nuh'a vahyolundu ki: "Kavminden iman etmiş olanlardan başka kimse iman etmeyecek. Sakın onların yaptıklarına üzülme! 37. Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!" 38. Nûh gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: "Eğer bizimle alay ediyorsanız, bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de ileride sizinle öyle alay edeceğiz! 39. Rezil edecek bir cezaya kimin çarptırılacağını, sürekli azabın kimin başına geleceğini yakında göreceksiniz!" 40. Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Nuh'a dedik ki: "(Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş ile -daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye bindir!" Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti. 41. Nûh, "Haydi gemiye binin! Yüzerken de dururken de Allah'ın adını anın. Şüphesiz ki rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir" dedi. 42, Derken gemi onları, dağlar gibi dalgalar arasında götürmeye başladı. Nûh, uzak duran oğluna, "Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!" diye seslendi. 43. Oğlu, "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" diye cevap verdi. Nûh dedi ki: "Bugün Allah'ın hükmettiği cezadan ancak rabbimin esirgedikleri kurtulacaktır." Derken aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu. 44. (Sonra) "Ey toprak suyunu yut! Ey gök (suyunu) tut! " denildi. Su çekildi; hüküm yerini buldu; gemi Cûdî'nin üzerine oturdu; "Zalimlerin topunun canı cehenneme!" denildi. 45. Nûh rab-bine şöyle seslendi: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin en âdilisin." 46. Allah buyurdu ki: "Ey Nûh! O senin ailenden değildir. Çünkü o kötü bir iş yapmıştır. Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." 47. Nûh dedi ki: "Ey Rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!" 48. Denildi ki: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketler ihsanı ile in gemiden! Önce bir süre faydalandıracağımız, sonra tarafımızdan bir azapla cezalandırılacak topluluklar da olacaktır. 49. İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin! Sabret, çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.[80]
Tefsiri
36-37, Hz. Nuh'un uzun süre sabır, metanet, şefkat ve merhametle kavmini dine davet etmesine rağmen çok az bir grubun dışında kimse iman etmedi. Kavmi onunla alay etmekle yetinmedi, cinnet getirmiş olduğunu ilân etti, bu da sonuç vermeyince isyan edip onu taşa tutarak öldürmekle tehdit etti[81] Çaresiz kalan Hz. Nûh, inkarcıların yok edilmesini Allah'tan niyaz etti. [82] Yüce Allah, onun duasını kabul edip inkarcıların tamamını yok edeceğini Peygamber'ine bildirdi.[83]
Allah Teâlâ, daha önce iman edenler müstesna artık bundan sonra kimsenin ona iman etmeyeceğini, kavminin geçmişte işlediği günahlara, kendisini yalancılıkla suçlamalarına, inkarcılıkta ısrarlarına ve gördüğü eziyetlere üzülmemesİni emredip artık azgınların başına gelecek felâketin yaklaşmakta olduğunu haber verdi; "Haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!" buyurarak felâketin (tufan) boyutlarının ne derece büyük olduğuna işaret etti.[84]
38-39. Hz. Nûh Allah tarafından kendisine öğretildiği biçimde gemiyi yapmaya başladı. Kavminin ileri gelenleri yanına uğradıklarında daha önce peygamber olduğunu söyleyen Nuh'un gemi yaptığını görünce "peygamberlikten vazgeçip marangozluğa başladı" diyerek onunla alay ediyorlardı. Hz. Nûh ise yakında alay etme sırasının kendilerine geleceğini söylüyor, yaklaşan felâketi haber veriyordu.[85]
40. "Sukr coşup yükseldi" şeklinde tercüme ettiğimiz "fâre't-tennûr", fışkırarak yeryü/.ünü kaplayan azgın suları ve selleri ifade eder.[86] Aynı ifade "Allah'ın gazabı şiddetlenince" veya azabın sabaha doğru geldiğini ifade etmek için "şafak atınca, sabah olunca" şeklinde de tercüme edilmiştir.
Hz. Nûh geminin yapımını tamamlayınca beklenen azabın gelmekte olduğunu Lİair belirliler gözükmeye başladı. Yer ve göklerin kapılan açıldı. Yerden sular fışkırıyor, gökten sular boşalıyordu. Bu durum Kamer sûresinde şöyle tasvir edilir "IVrkfiı, göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. YndcH ile sular fışkırttık; böylece azgın sular önceden belirlenmiş bir iş için birleşti[87] Allah Nuh'a erkekli dişili olmak üzere evcil veya yabani, canlılardan birer çiftini gemiye bindirmesini, boğulmayı hak edenlerin dışında ailesini ve iman edenleri de gemiye almasını buyurdu. Ailesinden maksat yakınları yani eşleri, çocuktan ve bunların eşleridir. Eşlerinin sayısı ve isimleri hakkında bilgimiz olmamakla birlikte kaynaklar onun Ham, Sâm, Yâfes ve Yâm adlarında dört oğlu olduğunu kaydetmektedir.[88] Peygamberler tarihiyle ilgili eserlerde boğulan oğlunun adı Yâm, eşinin adı da Vâile olarak geçmektedir.[89]
42-43. Nihayet sular Allah'ın takdir ettiği seviyeye geldiğinde [90]gemi dağlar gibi dalgalar arasında yürümeye başladı. Bu arada Hz. Nûh, kendisini yalanlayanlardan olup yalnız olarak bir kenara çekilmiş bulunan dördüncü oğlu YânTa[91] babalık şefkat ve merhametiyle son olarak bir daha seslenip gemiye çağırdı. Oğlu babasının şefkat yüklü bu çağrısına kulak vermedi; çünkü olayın diğer tabii âfetler gibi bir afet olduğunu düşünüyor ve yüksek yerlere çıkarak kurtulabileceğini sanıyordu. Bu sebeple babasının çağrısına "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" diye cevap verdi. Oysa olay tabii bir âfet değil, azgın bir kavmi cezalandırmak üzere Allah tarafından özel olarak gerçekleştirilmiş olağan üstü bir tufandı ve Allah'ın emriyle yapılmış olan geminin dışında kalanlar bu tufandan kurtulamayacaklardı. Ancak oğlunun kalbi katılaşmıştı, artık peygamber babanın öğütleri onu etkilemiyordu. Derken baba ile oğul arasına dağlar gibi dalgalar giriverdi, o da diğer inkarcılarla birlikte boğulanlardan oldu.
Tufanın bütün dünyayı mı yoksa sadece Nûh kavminin yaşadığı bölgeyi mi kapsadığı konusunda farklı görüşler vardır. "Ve yalnız onun (Nuh'un) soyunu kalıcı kıldık"[92] mealindeki âyet, suların o gün yeryüzünde mevcut olan insanların yaşadığı bütün bölgeleri kapladığı kanaatini[93]destekler gibi görünmektedir. Bununla birlikte bu tufanın alanı hakkında Kur'an ve Sün-net'te sarih ve kesin bir delil bulunmadığı için bu ihtimallerin her biri mümkündür.[94] Kesin olan bir şey varsa o da Nûh kavminin peygambere isyan etmesi sebebiyle tufanda boğularak helak olması, müminlerin ise Nûh peygamberle birlikte kurtulmuş olmalarıdır.[95]
44. Hz. Nuh'un gemisi dalgalar arasında ne kadar zaman kaldı? Bu sorunun cevabı da kesin olarak bilinmemektedir. Hz. Nûh zamanından beri semavî dinlerde makbul bir gün olarak değerlendirilen âşûrâ gününün önemine İşaret eden Ta-berî'nin naklettiği bir rivayete göre Hz. Nûh Receb ayının ilk gününde gemiye binmiş, altı ay sonra Muharrem ayının 10'unda âşûrâ günü gemi Cûdî denilen dağda karaya oturmuştur.[96] Anc.ık bu konuda da en güvenilir yol Kur'an'm verdiği bilgiterle yetinmektir. Nuh'un gemisi Allah'ın dilediği kadar su üzerinde kaldıktan sonra yüce Allah göklere suyunu tutmasını, yerlere de suyu çekmesini emretti. Böylece sular çekildi, hüküm yerini bulmuş oldu, gemi Cûdî dağında karaya oturdu, Hz. Nuh'un duasında istediği gibi yeryüzünde yürüyen bir tek kâfir kalmamak üzere tamamı yok olup gitti. Âyetteki "zalimler" ifadesinden kavmin helak oluş nedeninin zulüm yani Allah'a ortak koşup putlara tapmak ve peygambere isyan etmek olduğu anlaşılmaktadır.
Üzerinde Nuh'un
gemisinin oturduğu bildirilen Cûdî dağı Güneydoğu Anadolu bölgesinde
Türkİye-brak sınırına
45-47. Nuh'un oğlu iman etmediği için onun kendi ailesinden sayılmadığı, iman olmayınca tek başına kan bağının birçok hak ve ödev İçin yeterli olmadığı bildirilmektedir. Çünkü inkarcıları kurtarmak Hz. Nuh'un gönderiliş hikmetine aykırıydı. Nüh insanları bir olan Allah'a iman etmeye ve O'ndan başkasına kulluk etmemeye çağırmak, onları inkarcılık ve putperestlikten kurtarmak için gönderilmiştir. Oysa onlar peygambere isyan ve işkence etmişler, hatta davetine son vermediği takdirde onu öldüreceklerini söylemişlerdir. Artık böyle zalimlerin kurtuluşu söz konusu değildir. Bu sebeple yüce Allah, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şeyi kendisinden İstememesi hususunda Nuh'u uyarmakta ve onun gibi büyük bir peygamberin bu tür isteklerden sakınmasını ve cahillerden olmamasını tavsiye etmektedir.
Bu uyarı Hz. Nuh'un bir iman zaafına düştüğü anlamına gelmez. Nitekim kendisinin bu uyarıya verdiği karşılık onun Allah'a teslimiyetinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Şüphesiz o da diğer peygamberler gibi bir beşer olarak çocuk sevgisi ve benzeri insanî duygulara sahipti. Oğlunun tufandan kurtulması için Allah'a yalvarması da bu duygudan kaynaklanıyordu. Cenâb-ı Allah bir peygamberin inkarcı biri hakkında böyle bir istekte bulunmasının doğru olmadığını bildirdi ve böyle hatalara düşmemesini tavsiye etti. Nitekim Hz. Peygamber'e de buna benzer bir uyan yapılmıştır.[99] İbn Âşûr, Hz. Nuh'un bu isteğinin gemi karaya oturduktan sonra ve oğlunun dünyada kurtulmasından ümidini kesmiş olduğu bir anda gerçekleştiğini dikkate alarak Nuh'un bu talebinin oğlunun fılıiıvtlf hjığışlanmasına yönelik olduğu kanaaliııe varmıştır.[100]
48. Hz. Nuh'un gemisi Cûdî dağında karaya oturduğu zaman yeryüzü inkarcılardan temizlenmiş; sular da çekilmeye başladığı için artık gemidekilerin yeryüzüne İnme zamanı gelmişti. Nûh ve yanındakiler Allah'ın emrine uyarak bereketli topraklara inip orayı yurt edindiler. Âyetin ifadesinden anlaşıldığına göre Hz. Nuh'a, kendi soylarından, Allah'ın lütuf ve ihsanlarına mazhar olacak dindar milletler geleceği gibi, dünya nimetlerinden "bir süre" faydalandırılıp arkasından inançsızlık ve kötülüklerinin cezasını görecek olan inkarcı toplulukların geleceği de bildirilmişti.[101]
49. Kavminden gördüğü kötülük ve haksızlıklar sebebiyle üzülen Hz. Peygamber'i ve arkadaşlarını teselli etmek, insanların ibret almasını sağlamak maksadıyla anlatılan bu kıssa -Hz. Peygamber ve çevresi bakımından- gayb haberlerinden olup vahiy yoluyla Hz. Peygamber'e indirilmiştir.[102] Ayette Nuh'un sabredip başarıya ulaştığı gibi Hz. Peygamber'in de sabretmesi emredilmiştir. Çünkü mücadeleye sabırla devam edenler başlangıçta başarısızlığa uğrasalar bile sonunda mutlaka başarıya ulaşacaklardır. Ebedî hayat bakımından mutlu son daima kötülüklerden sakınanlarındır.[103]
Meâli
50. Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: "Ey Kavmim! Allah'a kulluk ediniz; O'ndan başka tanrınız yoktur; siz sadece uydurmaktasınız. 51. Ey Kavmim! Bunun karşılığında ben sizden bir ücret istemiyorum; benim hizmetimin karşılığı ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? 52. Ey Kavmim! Rabbinizden bağışlanmayı dileyiniz, O'na tövbe ediniz ki üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın; sakın günahkârlar olup Allah'tan yüz çevirmeyiniz!" 53. Dediler ki: "Ey Hûd! Bize açık bir mucize getirmedin; biz senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz; biz sana iman edecek de değiliz. 54-55. 'Tanrılarımızdan biri senin akimi almış!' demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!" Hûd dedi ki: "Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olunuz ki sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuklarınızla benim hiçbir ilgim yoktur. Haydi hepiniz bana tuzak kurunuz, bana aman vermeyiniz! 56. Ben, benim de rabbim, sizin de rab-biniz olan Allah'a dayandım. Çünkü kımıldayan her canlının kaderi onun elindedir. Şüphesiz rabbimin yolu dosdoğru yoldur. 57. Eğer sırt çevirirseniz bilin ki size ulaştırmakla görevli olduğum şeyi size bildirdim. Rabbim yerinize başka bir kavmi getirebilir. Siz O'na hiçbir engel çıkaramazsınız. Şüphesiz rabbim her şeyi gözetendir." 58. Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtardık. 59. İşte Âd! Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler; O'nun peygamberlerine âsi oldular ve her inatçı zorbanın enirine uydular. 60. Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete uğradılar. Evet Âd rabbini inkâr etti. Hûd'un kavmi Âd'ın canı cehenneme![104]
Tefsiri
50-51. Rivayetlere göre Âd, Hz. Nuh'un dördüncü kuşaktan torunu olup bakısı Avs'tır, Avs'm babası İrem, onun babası Sânı, onun babası ise Nûh'dur. ÂtTın ismine nispetle söz konusu kavme de "Âd kavmi" denilmektedir. Hz. Nuh'tan sonra tarih sahnesine çıkmış olan bu kavim Yemen'de Uman ile Hadra-mul arasındaki bölgede yaşamış eski ve önemli bir Arap toplumudur. Nitekim
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Hûd'un Ahkaf bölgesinde yaşayan bir kavme peygamber olarak gönderildiği anlatılmaktadır.[105]Ahkaf ise Uman ile Hadramut arasında kalan geniş kum çöllerinin adıdır, Kur'an'ın verdiği bilgilere göre bunlar İrem adında benzeri görülmemiş bir şehir kurmuş, müreffeh bir şekilde yaşıyorlardı. Muhteşem sarayları, bağları, bahçeleri vardı.[106] Ancak doğru yoldan sapmış, putperest olmuşlardı, kendilerine gönderilmiş olan peygamberi dinlemedikleri için helak olup tarih sahnesinden silindiler. Müfessirter Âd kavmini Âd-ı Ûlâ (birinci Âd) ve Âd-ı Uhrâ (ikinci Âd) olmak üzere iki kısma ayırırlar. Hz. Hûd'un peygamber olarak gönderildiği kavmin Âd-ı Ûlâ olduğunda ittifak vardır. Nitekim Necm sûresinin 50. âyetinde helak edilen kavmin Âd-ı Ûlâ olduğu bildirilmiştir. Bu kavim İslâm'ın ortaya çıkışından asırlarca Önce tarih sahnesinden çekilmiş olmakla birlikte hikâyesi Arap geleneğinde canlı olarak devam ettiğinden Kur'an'da da göndermelerde bulunulmuştur.[107]
Hûd aleyhisselâm bir rivayete göre Âd'ın soyundan, başka bir rivayete göre de Âd'ın dedesi Sâm'ın diğer bir oğlunun soyundan olup Arap kavminden gelen peygamberlerin ilkidir. Âyette "onların kardeşi" denilmesi onun aynı topluma veya akraba kabileye mensup olduğunu ifade eder. 150 yıl yaşadığı bildirilmektedir. Kabrinin Hadramut'ta veya Kabe'nin civarında bulunduğu yolunda rivayetler vardır.[108]
Bu sûrenin ikinci kıssası olan Âd kıssası Kur'an'da birçok yerde farklı şekillerde ele alınmıştır. Kıssa her geçtiği yerde farklı bir üslûpla anlatılmış ve çeşitli açılardan değerlendirilmiştir.[109]
52, Hz. Hûd Allah'ın birliği İnancını tebliğ ettikten sonra, işledikleri günah ve putperestlikleri nedeniyle kavmini Allah'tan bağış dilemeye ve tövbe edip O'na yönelmeye davet etti. Böyle yaptıkları takdirde Allah'ın, üzerlerine bolca yağmur yağdıracağını ve kuvvetlerine kuvvet katacağını haber verdi, Âd kavmi çölde yaşamakla birlikte tarım ve bağcılıkla da uğraşıyordu. Bu nedenle yağmura şiddetle ihtiyaçları vardı. Bu sebeple Hz. Hûd Allah'ın izniyle onlara böyle bir vaadde bulundu. Allah tarafından kuvvetlerine kuvvet katılacaktı; maddî olarak bolluk ve berekete manevî olarak izzet, şeref ve itibar eklenecekti. Fakat Hûd'un kavmi gururlu ve kibirliydi; onun anlattıklarını ne istedi ne de ona inandı, hatta peygamberi akılsızlık, sapkınlık ve yalancılıkla itham ettiler. Hûd, uyarılarına rağmen kavminin inkâr ve isyanda ısrar ettiklerini görünce sonlarının kötü olacağından endişe etti ve "Sakın günahkârlar olup da Allah'tan yüz çevirmeyin" diyerek kavmini devamlı uyardı.[110]
53-56. Hz. Hûd, kavmine gönderilmiş görevli bir peygamber olduğunu aklî deliller ve getirdiği mucizelerle anlattı. Kur'ân-ı Kerîm bu mucizelerin ne olduğunu bildirmemiş olmakla birlikte Hûd'un getirdiği mucizeleri kavminin inkâr ettiğini haber vermektedir.[111] Kavmi onun getirdiği mucizelere ve kullandığı aklî delillere değer vermedi ve çağrısını reddetti. Ayrıca Hûd'u küçümsedik-lerinden dolayı onun sözüne bakarak ilâhlarından vazgeçmeyip ve ona iman etmeyeceklerini bildirdiler. "Tanrılarımızdan biri senin aklını almış!" diyerek Hûd'un, tanrılarına dil uzatmasından dolayı onlardan biri tarafından çarpıldığını, bu sebeple delirmiş olabileceğini ileri sürdüler. Putperestlerin bu saygısız ve inatçı davranışları karşısında Hûd kendisinin hak peygamber olduğuna dair yüce Allah'ı şahit tuttuğu gibi topluluğun şirkinden uzak olduğu konusunda da doğrudan onları şahit gösterdi. Tanrılarının aklını almış olması iddiasına karşılık da hepsine meydan okuyarak bu iddiayı çürüttü. Çünkü Hûd Allah'a tevekkül edip O'na teslim olmuştu. O'nun adaletine güveniyor, neylerse güzel eyleyeceğine inanıyordu.
56. Âyet evrende ne kadar canlı varsa hepsinin Allah'ın emrinde ve kontrolünde bulunduğunu, O'nun kudret ve iradesinin bütün varlıklar üzerinde mutlak ve kesin olarak müessir olduğunu ifade eder. Hûd bu sözüyle Allah'ın izni olmadan kendisine kimsenin tuzak kurup herhangi bir kötülük yapamayacağına inancının tam olduğunu vurgulamak istemiştir. Allah'ın yolunun dosdoğru yol olmasından maksat, O'nun hüküm ve tasarruflarının tamamen doğru, adalete uygun olması, zulüm, hata ve yanlışlıktan uzak bulunmasıdır.[112]
58. "Emrimiz gelince" ifadesi artık Allah'ın beklenen azabının geldiğini haber vermektedir. Âd kavmi inkarcılıkta ısrar edince artık Allah'ın cezasını hak etmiş ve azabın belirtileri kendini göstermeye başlamıştı. Yüce Allah Önce yağmurlarını kestiği için, kuraklık ortalığı kasıp kavurdu. Ünlü İrem bağları yok olup gitti; canlı varlıklar da susuzluktan ölmeye başladı. Âd halkı bir gün vadilerine doğru gelmekte olan büyük bir kara bulut görünce yağmur yağacak diye sevindiler. Oysa bu bulutla Allah onların üzerine kasıp kavurucu bir kasırga, bir fırtına göndermişti; bu fırtına Âd kavminin yurdunda yedi gün sekiz gece uğultulu bir şekilde esti. Sonunda insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi yerlere seriverdi[113] muhteşem sarayları ve köşkleri de yerle bir oldu; böylece Âd kavmi yok olup gitti. Yüce Allah Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri rahmetiyle bu şiddetli azaptan kurtardı. Âyette Hûd ve beraberindeki müminleri ıı kurtarılmaları iki defa zikredilmiştir. Bunlardan birincisi dünyadaki ceza, ikincisi ise âhiretteki azap olarak yorumlanmıştır.[114]
59-60. Bu iki âyet Âd kavminin helak oluş sebep ve sonuçlarını veciz bir şekilde özetlemektedir: Onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler ve peygamberlerine İsyan edip inatçı her zorbanın izinden gittiler, Bu sebeple hem bu dünyada hem de kıyamet gününde laneti hak ettiler, Âd kavminin inkâr ettiği peygamber Hûd bir kişi olduğu halde âyette çoğul olarak "peygamberler" (rusül) şeklinde gelmiştir. Müfessirler, bir peygambere isyan edilmesinin bütün peygamberlere isyan olarak kabul edildiğini, bu sebeple peygamberlerin çoğul olarak zikredildiğinİ söylemişlerdir.[115] Nitekim Kur'an'da bunun başka örnekleri de vardır.[116] 60. Âyetin son iki cümlesi Hûd kıssasının da son cümleleri olup Âd kavminin suç ve cezasını kısa birer cümte ile net bir şekilde tekrar vurgulamaktadır: Onlar rablerini inkâr ettiler; bu nedenle Allah'ın rahmetinden uzaklaştırıldılar.[117]
Meali
61. Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi kî: "Ey Kavmim! Allah'a kulluk ediniz; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden var etti ve size orayı mamur hale getirme görevi verdi. O halde O'ndan mağfiret isteyiniz; sonra O'na tövbe ediniz. Şüphesiz rabbim yakındır, duaları kabul eder," 62. Dediler ki: "Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Doğrusu bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz." 63. Salih dedi ki: "Ey Kavmim! Bir de şöyle düşününüz: Ya ben rabbimden verilmiş apaçık bir delile dayanıyorsam ve O bana kendinden bir lütufta bulunmuşsa! Bu durum karşısında O'na âsi olursam beni Allah'a karşı kim korur? (Bu davranışınızla) bana ancak zararda olduğunuzu daha iyi görme imkânı veriyorsunuz. 64, Ey Kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın devesi. Onu bırakınız Allah'ın mülkünde otlasın. Ona kötülük etmeyiniz; sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar." 65. Fakat Semûd kavmi, o deveyi hunharca Öldürdü, Salih de "Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız!" dedi. Bu, yalanlanmayacak bir tehdit idi. 66. Emrimiz gelince Salih'i ve onunla beraber iman edenleri bizden bir rahmet olarak helak olmak ve o günün zilletine uğramaktan kurtardık. Şüphesiz rabbin kuvvetlidir, üstündür. 67. Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı, yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 68. Sanki orada hiç oturmamışlardı. İşte böyle, Semûd kavmi rablerini inkâr etti, Vay Semûd'un haline![118]
Tefsiri
61-62. Semûd kavmi, soyu kesilmiş eski bir Arap kabilesi olup rivayetlere göre adını Hz. Nuh'un oğlu Sâm'ın üçüncü kuşaktan torunu olan Semûd b. Câ-sir'den almıştır. Bir önceki kıssada anlatılan Âd kavmiyle aynı soydan olup Sâm'ın oğlu İrem'de birleşmektedirler. Suriye ile Hicaz arasında bulunan Hici'de yaşamışlardır.[119]
Salih aleyhisselâm Semûd'un soyundandır, bu kabileye Allah'ın dinini tebliğ etmek üzere gönderilmiş bir peygamberdir, Hûd'dan sonra Arap ırkından gelmiş ikinci peygamber olduğuna inanılmaktadır.[120] Salih'in kıssası Kur'an'da birçok yerde anlatılmış olup her geçtiği yerde kıssanın farklı yönleri ön plana çıkarılmıştır.
Âd kavminden sonra gelişip güç ve kuvvet kazanmış olan Semûd kavmi başlangıçta tevhid inancına sahipti, Allah'ın birliğine, peygambere ve âhiret gününe inanıyordu. Ancak zamanla bunlar da Âd kavmi gibi putperest oldular. Nitekim Salih'in onları Allah'a kulluk etmeye çağırmasından putlara tapmaktan vazgeçip (iivbe etmelerini ve Allah'tan af dilemelerini istemesinden de bu durum anlaşılmaktadır. Ancak kavmi onun akıl, zekâ, şahsiyet ve bilgisiyle daha önce içlerinde iıiharlı biri olduğunu itiraf etmelerine rağmen, atalarının taptığı putları bırakıp Al-hıh'a tapmalarını isteyince kafalarının karıştığını ve peygamberin çağrısıyla ilgili hirçok şüphenin bulunduğunu ifade ettiler.[121]
Tefsir
63. Salih, tebliğ ettiği hak din konusunda aklî ve naklî delillere sahip olduğuna, yüce Allah tarafından kendisine peygamberlik görevi verildiğine işaret ederek kavminden bu konuyu iyice düşünüp değerlendirmelerini istedi; kendisine verilen görevi yerine getirmeyip aksini yapmasının affedilmez bir günah olduğunu bildirdi; kavminin davranışlarının kendilerini iyice ziyana uğrattığını gördüğünü haber verdi.
MeâJinde "(Bu davranışınızla) bana ancak zararda olduğunuzu daha iyi görme imkânı veriyorsunuz" diye tercüme ettiğimiz son cümleyi "Size uyarsam bana sadece zarar vermiş olursunuz" şeklinde çevirmek de mümkündür.[122]
64-65. Fakat kavmi gittikçe sertleşerek Salih'i yalancılıkla suçlayıp onun büyülendiğini söyledi ve iddiasını kanıtlaması için mucize göstermesini istedi[123] Bunun üzerine Salih, mucize olarak deveyi gösterdi. Bu deveye herhangi bir kötülük yapmamaları hususunda kavmini uyarmasına rağmen, onlar bu uyarıya aldırış etmeyip 65. âyette ifade buyurulduğu üzere onu hunharca öldürdüler. Artık ceza kaçınılmaz hale gelmişti, peygamber de bunu kendilerine bildirdi.[124]
66-68. Semûd kavmine verilen üç günlük süre içerisinde muhtemelen Hz. Salih kendine inananlarla birlikte yurdu terkedip kurtuluşa erdiler; dördüncü günde Allah'ın azabı geldi ve Semûd kavmi şiddetli bir gürültüyle yok olup gitti. Burada "korkunç ses" diye çevirileri sayha kelimesi yerine A'râf sûresinde (7/78) "deprem" anlamına gelen reefe kelimesinin kullanılmış olmasından, yok eden felâketin deprem olduğu anlaşılmaktadır.[125]
Meali
69. Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirip selâm vermişlerdi. O da "selâm" dedi, çok geçmeden kızartılmış bir buzağı getirdi. 70. Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. "Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik" dediler. 71-72. Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak'ı, ardından da Ya'kub'u müjdeledik. "Vay başıma, ben yaşlı bir kadınken, şu da ihtiyar kocam; ben çocuk mu doğuracağım! Doğrusu şaşılacak bir şey!" dedi, 73. Elçiler de "Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir, ey hâne halkı! Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir" dediler. 74. İbrahim'in korkusu geçip müjdeyi de alınca Lût kavmi hakkında bizimle tartışmaya başladı. 75. İbrahim cidden ağır başlı, hassas ruhlu kendini Allah'a vermiş biriydi. 76. "İbrahim, bundan vazgeç; çünkü rabbinin emri gebniştir.Onlara, geri çevrilim/ bir azap mutlaka gelecektir" dediler. 77. Elçilerimiz Lût'a geldiğinde, IM onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. "Zor bir gün!" dedi. 78. Lût'un kavmi hemen yanına geldi. Daha önce de o çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, "Ey Kavmim! İşte kadınlar, benim kızlarım; sizin için en nezih »lam onlarla evlenmektir. Allah'tan korkunuz ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyiniz! İçinizde akh başında bir adam yok mu!" dedi. 79. "Sen de biliyorsun ki senin kızlarında bizim gözümüz yok. Bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun" dediler. 80. Lût, "Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!" dedi. 81. Elçiler "Ey Lût! Biz rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Eşinden başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onların başına gelecek olan, şüphesiz onun başına da gelecektir. Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir. Sabah da yakın, değil mi?" dediler. 82-83. Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine sağanak halinde, rabbin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Böyle cezalar zalimlerin başından hiç eksik olmaz.[126]
Tefsiri
69-73. Bu kıssa Hûd sûresinde anlatılan kıssaların dördüncüsü olup ana konusu itibariyle Lût aleyhisselâm ve kavmim ele almaktadır. Lût, Güney Bâbil'de-ki Ur şehrinin yerlilerinden ve Hz. İbrahim'in kardeşi Haran'ın oğludur; İbrahim ile birlikte Irak'tan ayrılmış; daha sonra da Ölüdeniz (Lût gölü) kıyısındaki Sodom ve Gomore'ye yerleşmişti. Bu sebeple "Lût kavmi" tabiri Hz. Lût'un mensup olduğu kavmi ifade etmeyip onun aralarında yaşamaya karar verdiği ve peygamber olarak görevlendirildiği Sodom sakinlerini ifade etmektedir.[127]
Hz. Lût'un ikamet ettiği Sodom halkı, inkarcı oldukları gibi ahlâksızlık ve sapık ilişkiler içinde bulunuyorlardı. İşte Lût bu kavmi ıslah etmekle görevlendirilmişti[128] ancak yöre halkı onun nasihatlerini dinlemedi ve sapık ilişkilerine devam ettiler; Allah Teâlâ da onları helak etmek üzere elçilerini gönderdi. Kur'ân-ı Kerîm elçilerin kimler olduğu hakkında ayrıntılı bilgi vermemekle birlikte müfessirler bunların insan şekline girmiş melekler olduğunu kabul ederler.[129]
Lût, aynı çağda Filistin'de ikamet eden Hz. İbrahim'in şeriatını uygulamak üzere gönderildiği için olay onu da ilgilendiriyordu. Bu sebeple Allah'ın elçileri, durumdan onu haberdar edip ümmeti hakkında herhangi bir korkuya kapılmama-sını sağlamak için öncelikle onu ziyaret ettiler. Hz. İbrahim, misafirlerin yemeğe el uzatmadıklarını görünce durumlarından şüpheye kapıldı. Melekler, Lût kavmini helak etmek için geldiklerini haber verdikten sonra İbrahim'e inananların bu felâketten kurtulacağını söyleyerek onu rahatlattılar. Kitâb-ı Mukaddes'e göre çocuk müjdesi verildiğinde Hz. İbrahim 100 yaşında, eşi Sâre ise doksan yaşında bulunuyordu [130]Hicr sûresinin 54. âyetinde Hz. İbrahim'in de yaşlılığı nedeniyle olayı yadırgadığı bildirilmektedir. Melekler, müjdeye şaşıran peygamber hanımını, bir müminin Allah'ın işine şaşmaması gerektiğini söyleyerek teskin ettiler. Zira tabiat kanunlarını koyan Allah'tır; bu kanunlar kâinatta carî olmakla beraber Allah'ın iradesini sımrlayamaz; O, istisnaî tasarruflarla mucizeler yaratır ve peygamberlerini destekler.[131]
74-76. Hz. İbrahim'in Allah İle tartışması mecazi anlamda olup Allah'ın gönderdiği elçilerle tartışmasını ifade eder. Lût kavminin yaşadığı şehirde müminler de bulunduğu için Hz. İbrahim suçlularla birlikte onların da helak olmasından korkuyor, bu sebeple azabın kaldırılması için meleklerle tartışıyor ve Allah'a yalvarı-yordu. Ancak Lût kavmi helak olmayı hak etmişti, artık geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azabın gelmekte olduğunu haber verdiler ve İbrahim'den onların helakini önleme gayretinden vazgeçmesini istediler.[132]
77-78. Elçiler Hz. İbrahim'den ayrılıp Sodom'a gelerek Lût'a misafir oldular. Hz. Lût, onların melek olduğunu bilmediği için kavminin onlara sarkıntılık edebileceğini düşünerek kaygılandı, Şehir halkı hemen Lût'un evine doğru akın etmeye başladılar. Peygamber, kavminin babası hükmünde olduğu için onların kızlarını kendi kızları yerinde kabul edip kavminin onlarla evlenmelerini teklif ederek misafirlerini korumaya çalıştı. Bununla birlikte kendi kızlarıyla evlenmelerini teklif ettiği kanaatinde olanlar da vardır. Kitâb-ı Mukaddes'te bildirildiği üzere[133] Lût'un kendi kızlarını teklif edip onlardan yararlanmalarına müsaade ettiği görüşünde olanlar da vardır; ancak bu tür çirkinlikleri ortadan kaldırmak için gönderilmiş olan bir peygamberin böyle bir davranışta bulunması mümkün değildir.[134]
79-80. Hz. Lût'un bu teklifi ve direnmesi karşısında kavmi alay ederek onu şehirden çıkarmak istedi.[135] Hz. Lût zayıf bir ümitle de olsa tebliğ görevini sonuna kadar sürdürdü ve onları bu çirkin davranıştan vazgeçirmeye çalıştı, misafirlerine tacizde bulunup da kendisini rezil etmemelerini rica etti ve bu hususta Allah'tan korkmalarım öğütledi; sözden anlayıp bu taşkınlıkları önleyecek birini aradı. Fakat içlerinde böyle biri yoktu. Hepsi birbirinden edepsiz, şehvetlerinin kölesi olmuş kimselerdi. Bu sebeple peygamberin nasihatlerini reddettiler. Lût, burada yalnız ve garipti, peygamber olarak görevlendirildiği için aralarında bulunuyordu; ailesi dışında dayanacak bir desteği yoktu, onları da sürgün edip çıkarmak istiyorlardı.[136]
81-83. Elçiler Hz. Lût'un iyice bunaldığını görünce kimliklerini açığa vurarak ona kavmini helak etmek için geldiklerini bildirdiler. Bu arada bir mucize olarak yüce Allah elçilere sarkıntılık etmek isteyenlerin gözlerini kör etti [137] artık Lût'u da yanındakileri de göremez oldular. Lût'un aile fertleri dışında ona inanan kimse bulunmadığı için[138] melekler Hz. Lût'un, karısı dışındaki aile fertlerini alıp gecenin bir vaktinde şehri terketmesini istediler. Karısı iman etmediğinden o da kâfirlerle birlikte yok olacaktı. Lût ilâhî emir uyarınca geceleyin ailesini alıp şehirden çıktı; tan yerinin ağarması azabın gelmekte olduğunu haber veriyordu. Nitekim güneş doğarken onları korkunç bir gürültü yakalamış, ardından şiddetli bir depremle şehir alt üst olmuş, üzerlerine taş yağmış, yok olup gitmişlerdir.[139]
Lût kavminin başına gelen bu felâketin biçimi ve zamanı farklı âyetlerde bazı nüanslarla verilmiştir. Meselâ olay burada, sabahleyin tan yeri ağarırken ülkenin altının üstüne çevrilerek üzerlerine taş yağdırılması şeklinde anlatılmıştır; Hicr sûresinde ise (73-74) ortalık aydınlanırken onları korkunç bir sesin yakaladığı, ar-dmdan da ülkenin altının üstüne çevrilerek üzerlerine taş yağdırıldığı bildirilmiştir. Bu âyetleri dikkate alan bazı müfessirler olayın tan yeri ağarırken başlayıp güneş doğarken sona erdiğini söylemişlerdir.[140] Böylece Lût kavmi inançsızlık ve ahlâksızlığının cezasını çekerek tarih sahnesinden silinip gitmiştir. 83. âyetin son cümlesi Lût kavminin yaşadığı inançsızlık ve ahlâksızlığı yaşayan kimselerin başına bu tür felâketlerin gelebileceğine işaret etmektedir.[141]
Meali
84. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Ey Kavmim! Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayınız. Ben sizi maddî bakımdan iyi bir durumda görüyorum; ama doğrusu hakkınızda kuşatıcı bir azap gününden de korkuyorum. 85, Ey Kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin, yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. 86. Eğer müminse-niz Allah'ın kalıcı nimeti sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim." 87. Kavmi ise "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı putlardan yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin mi emrediyor? Oysa sen akıllı ve mantıklı birisin!" dediler. 88. Şuayb de şöyle dedi: "Ey Kavmim! Bir de şöyle düşününüz: Ya benim, rabbimden açık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bîr nasip vermişse! Size yasakladığımı kendim yaparak çelişkiye düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam Allah'ın yardımına bağlıdır. Yalnız O'na dayanıyor ve O'na yöneliyorum. 89. Ey Kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız sizi, Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin başınıza gelmesine sebep olacak günaha sizi sürüklemesin! Lût kavmi zaten sizden uzak değildir. 90. Rabbinizden bağışlanmayı dileyiniz, sonra O'na tövbe ediniz. Muhakkak ki rabbimin merhameti ve sevgisi boldur" dedi. 91. Medyenliler, "Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, ayrıca aramızda senin zayıf olduğunu görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük. Bizim katımızda senin bir değerin yok" dediler. 92. Şuayb da "Ey Kavmim! Size göre benim kabilem Allah'tan daha mı güçlü ki O'nıı arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki rabbim yaptıklarınızı kuşatmıştır. 93. Ey Kavmim! Elinizden geleni yapınız! Ben de yapacağım! Kimin başına bir azap gelip de yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyiniz! Ben de sizinle beraber beklemekteyim" dedi. 94. Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri de korkunç bir gürültü yakaladı, yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. 95. Sanki orada hiç oturmamışlardı. İşte böyle, Semûd'un yıkıldığı gibi Medyen de yıkılıp gitsin! [142]
Tefsiri
84-86. Medyen, Hicaz bölgesi ile Suriye ticaret yolu üzerinde, Akabe körfezine yakın bir yerleşim merkezi idi[143] Şuayb aleyhisselâm ise Medyen ve Eyke halkına gönderilmişi bîr peygamberdir.[144] O da diğer peygamberler gibi inkarcı ve putperest halkına önce Allah'tan başka tanrı olmadığını anlattı ve herkesi O'na kulluk etmeye çağırdı. Ancak Medyen halkı putperestliğinin yanında toplumsal ahlâk, özellikle ticaret ahlâkı bakımından da bozulmuştu. Esasen Medyen halkı bolluk içinde, müreffeh bir hayat yaşıyordu; yani onların böyle ahlâk dışı davranışlara sapmaları yoksulluktan kaynaklanmıyordu. Hz. Şuayb bu konu üzerinde çok durdu; ölçüyü, tartıyı eksik tutmamalarını, adaletle ve düzgün ölçüp tartmalarını, kendi çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemelerini ve yeryüzünde fesat çıkararak ülke düzenini bozmamalarını emretti; böylece hak dinin tevhid ve adalet ilkelerini toplumda yerleştirmeye çalıştı. Özellikle dürüstlük ilkesi üzerinde durdu. Kişinin insan ilişkileri alanında dürüst olmadıkça Allah'a karşı da dürüst olamayacağını anlattı.
"Allah'ın kalıcı nimeti" diye tercüme ettiğimiz "bakıyyetullah" deyimine "Allah'a itaat etmek, Allah'ın vasiyeti, Allahîn rahmeti, Allah'ın verdiği rızık, kısmet, kâr[145] Allah'ın hayır ve bereketi, Allah'ın acıması"[146] gibi anlamlarda da verilmiştir. Bu ifade Allah'ın helâlinden verdiği nimetin kalıcı, çeşitli yolsuzluklarla elde edilen malın ise geçici olduğuna da işaret eder. Zira helâlinden elde edilen kazanç meşru olduğu için onda erdemli kimselerin bir diyeceği olmaz, malı veren, alana karşı herhangi bir kin ve nefret duygusu beslemez; malı sahibinin elinden almak için fırsat kollamaz; dolayısıyla toplum mal ve can güvenliği içinde yaşar. Ayrıca helâlinden kazanılıp meşrû yerlere harcanan malın âhiretteki sevabı da ebedîdir.[147] Oysa yolsuzlukla elde edilen mal toplumda kin ve nefret duygularını kamçılar; anarşiye, kan dökülmesine sebep olur; sonuçta mal da can da telef olur. Bu sebeple H?.. Peygamber, "Kanlarınız ve mallarınız birbirinize haramdır" buyurmuştur.[148]
Baktyye kelimesinin "acımak'1 anlamı da dikkat çekici olup Allah'ın, acıyarak köklerini kesecek azaptan onları kurtarmasının yolsuzluklarla elde edecekleri dünya malından daha hayırlı olduğunu, aynı zamanda Allah'ın emrine uymadıkları tekdirde köklerini kesecek bir ceza ile cezalandırılacakları tehdidini ifade eder. Nitekim âyetin, "Ben üzerinize bir bekçi değilim" mealindeki son cümlesi de bu anlamı destekler mahiyettedir.[149]
87. "İbadet" diye tercüme ettiğimiz salât kelimesi "din, okumak, namaz kılmak, namaz kılanlar" anlamlarında da yorumlanmıştır.[150] Allah'a ibadet, O'mın birliği ilkesine dayanan dinin direği hükmünde ve putperestlere açıkça muhalefeti temsil ettiği için putperestler daima onunla alay ederek dini yıkmaya, yıkamadıkları takdirde ise zayıflatmaya çalışmışlardır. Hz. Şuayb'm kavmi de aynı maksatla onun ibadeti ile alay ederek tebliğ ettiği dini etkisiz hale getirmeye gayret etmiştir. Şuayb'm gerek Allah'a ibadet, gerekse ticarî ahlâk konusunda söyledikleri insan fıtratına uygun ve hürriyeti geliştirici davranışlar olduğu halde, onlar bunun hürriyeti engelleyici bir budalalık olduğunu düşünerek onu küçümseyip alay etmişlerdir. Oysa mal ve can güvenliğinin bulunmadığı yerde hürriyetten söz etmek mümkün değildir; bu nedenle Hz, Şuayb, tebliğ ettiği ilâhî hükümlerle hürriyetin gelişmesi için gerekli olan mal ve can güvenliğini sağlamaya çalışıyordu. Ancak yolsuzluklarla toplumu sömürmeye alışmış olanlar hürriyeti sadece kendileri için istiyor ve istedikleri gibi yolsuzluk yapma hürriyetini savunuyorlar, peygamberin buna müsaade etmeyeceğini düşünemiyorlardı.
"Oysa sen akıllı ve mantıklı birisin!" ifadelerinden inkarcıların, aklı başında bir kimsenin -yanlış da olsa- toplum içinde yerleşmiş gelenek ve göreneklere karşı çıkmasının doğru olmadığına inandıkları, bu nedenle Şuayb'm uyarılarını yadırgadıkları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bu sözü Şuayb İle alay etmek için söylemiş olmaları ihtimali de vardır. Daha önce de Şuayb'm ibadeti ve davranışlarıyla alay etmiş olmaları onun aklı başında biri olduğuna inanmadıklarını gösterir.[151]
88. Buna benzer âyetler (17,28,63) daha Önce Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerle ilgili olarak geçmişti. Görüldüğü üzere diğer peygamberler gibi Hz. Şuayb da insanları çağırdığı tevhid inancı ve ahlâk İlkeleri konusunda kendisinin aklî ve naklî delillere sahip olduğunu açıkladı; kavminin meseleyi bir de bu açıdan değerlendirmesini istedi, Allah tarafından kendisine verilen güzel rızıktan maksat maddî ihtiyaçlarını karşılayacağı helâl mal olabileceği gibi yüce ve manevî bir makam olan peygamberlik görevi de olabilir; her ikisini birlikte kastetmiş olması da mümkündür.
Şuayb "başarmam Allah'ın yardımına bağlıdır" ifadesiyle getirmiş olduğu mesajı halkına kabul ettirebilmek için maddî ve manevî imkânlarını kullanarak bütün gücüyle onu tebliğ etmeye çalıştıktın sonra, başarının Allah'ın iradesinin de aynı yönde tecelli etmesine bağlı olduğunu, kendisinin de O'na dayanıp güvendiğini vurgulamıştır. Görüldüğü gibi Allah'a dayanıp güvenme yani "tevekkül" uyuşukluk ve hareketsizliğin bir mazereti değil, bütün güçlüklere rağmen başarıya ulaştıracağına İnanılan Allah'a samimi güven ve bu güvenin verdiği tükenmez ümidin iman halini alışıdır.[152]
Şuayb bu ifadeleriyle -aynı zamanda- mürşid-i kâmilde bulunması gereken vasıfları da özetlemiş bulunmaktadır; bunlar:
a) Mürşidin her şeyden önce bir delile yani Allah'tan gönderilmiş bir kitaba dayanması.
b) İnsanlara söylediklerini öncelikle kendi nefsinde yaşaması.
c) Başkalarına ettiği nasihatlere kendisi aykırı davranmaması.
d) Sözü ile özü, kalbi ile ameli birbirine uyması.
e) Islahatçı, yapıcı ve düzeltici olması; İyiliğin hâkim olması için elinden geldiğince çaba göstermesi.
f) Başarının yalnız Allah'tan geldiğine inanması, sadece O'na güvenip dayanması, sıkıntı ve başarısızlıklar karşısında ümitsizliğe kapılmamasıdır.[153]
89-90. Hz. Şuayb, âyette adları geçen kavimlerin peygamberlerine karşı takındıkları düşmanca tavır sebebiyle başlarına gelen felâketlerin bir benzerinin kendi kavminin başına gelmesinden endişe ettiği için onları uyardı. Özellikle Lût kavmini tarih sahnesinden silen felâketin üzerinden henüz çok zaman geçmediğini hatırlattı. Ayrıca Medyen şehri ile Lût kavminin yaşamış olduğu Sodom ve Go-more şehirleri coğrafi olarak birbirine çok yakındı. Buna göre Medyenliler gerek zaman gerekse mekân bakımından Lût kavmine yakındılar.[154]
92-93. Hz, Şuayb, kabilesinin güç ve kuvvetine değil, hiç kimsenin karşı koyamayacağı biı* güce sahip olan Allah'a dayanıp güvendiğine işaret etti; Allah, bilgisi ve gücüyle her şeyi kuşattığı halde topluluğun Allah'tan korkmayıp kabilesinin hatırı için kendisine dokunmamasını kınadı. Oysa asıl korkulması gereken Allah'ın kuşatıcı gücüydü; nitekim O, Medyenliler'den önce bir kısmı tarih ve coğrafya olarak onlara yakın bulunan birçok topluluğu günahtan yüzünden cezalandırıp, yok etmişti.[155]
94-95. Onları helak eden bu gürültü de Semûd kavminde olduğu gibi kuvvetli İhtimalle deprem öncesi veya onunla birlikte gelen gürültüdür.[156] Şuarâ sûresinde ise "gölge gününde" (muhtemelen güneş tutulduğu bir günde) on lan azabın yakaladığı haber verilmiştir [157] Böylece peygambere isyan afip onu öldürmek isteyen Medyen halkı da Semftd k;ıvmi £İhi lu-lâk olup [158]
Meâli
96-97. Gerçekten Musa'yı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve adamlarına gönderdik; fakat onlar Firavun'un emrine uydular; oysa Firavun'un emri doğru depdi. 98, Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Gidilen yer ne kötü! 99. Onların burada da kıyamet gününde de lanet peşlerini bırakmadı; verilen ödül ne kötü![159]
Tefeâr:
96-99. Sûrenin 25. âyetinden itibaren buraya kadar bazı peygamberlerin kıssaları, getirdikleri mesaj, inkarcılara karşı verdikleri mücadele ve bu mücadelenin sonucu hakkında açıklamalar yapıldı. Bu âyetlerde de Hz. Musa'nın önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dini ihya etmek üzere mucize ve delillerle Firavun'a ve ileri gelen çevresine gönderildiği ifade edilmektedir.[160] Firavun ve çevresindekilerin inkarcılıkta direnmeleri sebebiyle sonlarının önceki kavimlerin sonuna benzediğine işaret edilmektedir. Çünkü Firavun Allah'ın varlığına inanmıyor, her ülke halkının görevinin mutlak surette kendi hükümdarına itaat etmek olduğunu İleri sürüyor, ayrıca kendisinin en büyük tanrı olduğunu iddia ediyordu.[161] Bu sebeple Hz. Musa'nın tebliğ ettiği ilâhî emirleri kabul etmedi, çevresine de bunları kabul etmemelerini, Hz. Mûsâ ve Isrâiloğullan hakkında sert tedbirler almalarım emretti. Hakkın karşısına dikilen zorba güçler, genel olarak çevrelerini ve emirleri altında olanları peşlerinden sürüklemektedirler. Oysa Kur'an Allah'a isyan konusunda (ana-baba dahil) hiç kimseye itaat etmeye müsaade etmemektedir; aksine böyle bir durumda hem yöneteni hem de yönetileni eşit derecede sorumlu tutmaktadır. Nitekim 98. âyette Firavun ve onun peşine düşen halkın tuttukları yolun başta Firavun olmak ü/ere hepsini cehenneme götürecek bir yol olduğu ifade edilmiş, 99. âyette de genci olarak İnsanların önderlerini ve rehberlerini dikkatli ve bilinçli seçmeleri gerektiğine işaret edilmiştir.[162]
Meali
100. İşte sana anlatmakta olduğumuz eski beldelerin haberleri; kimisinin izleri hâlâ ayakta kimi de silinip gitmiş. 101. Onlara biz zulmetmedik; onlu r kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin hükmü geldiğinde Allah'ı bırakıp (lıı taptıkları tanrıları onlara hiçbir şey sağlamadı; ziyanlarını artırmaktan lnışka bir işe yaramadı. 102.Rabbin, zulme sapan toplulukları yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz onun cezalandırması pek elem vericidir, pek çetindir! 10i. İşte bunda, âhiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı gündür ve o gün olup bitenin gözle görüldüğü bir gündür. 104. Biz o günü sadece belli bir süreye kadar erteleriz. 105.0 gün geldiğinde Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu. 106. Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler. 107. Rabbinin dilediği hariç onlar, gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Rabbin gerçekten istediğini yapar. 108, Mutlu olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada bir lütuf ola-rıık ebedî kalacaklardır. 109. O halde onların tapmakta olduğu peylerden şüpheniz olmasın; onlar da daha önce babalarının tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Biz onların hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz.[163]
Tefsiri
100-101. Nuh aleyhisselâm ile başlayıp Hz. Mûsâ ile sona eren bu kıssalar çeşitli yerlerde yaşayan kavim ve bunlara gönderilen peygamberlerin haberleridir. Bu kavimler peygamberlere inanmayıp isyan ettikleri için her biri bir felâketle yok olup gitmişlerdir. Bunlardan bazılarının iz ve kalıntıları zamanımıza kadar ulaşmıştır (Mısır'daki piramit ve heykeller gibi), insanlar hâlâ bunları ziyaret edip ibret almaktadırlar. Bazılarının ise kalıntıları dahi kalmamış, yok olup gitmişlerdir (Lût kavminin durumu böyledir). Onların bu şekilde yok olması Allah'ın onlara zulmü değil, onların Allah'a ortak koşmak suretiyle kendilerine yapmış oldukları zulmün neticesidir.[164]
103. O gün, mutlaka gerçekleşecek, herkes yani insanlar, cinler, melekler, hayvanlar ve diğer varlıklar inkâr edilemeyecek bir şekilde onu açıkça göreceklerdir. Ayrıca o gün yer ve göklerde olanlar, insanlar, melekler, hatta insan vücudundaki organlar bile kişinin dünyada yapıp ettiklerine şahitlik edeceklerdir.[165]
104, Bu âyet inkarcıların, "Eğer azap varsa çabucak gelsin de görelim" şeklindeki alaylı sözlerine cevap mahiyetinde olup kıyametin kopması ve azabın gelmesinin inkarcıların isteğine bağlı olmadığını, Allah'ın takdirine bağlı olarak belirli bir sürenin sonuna ertelenmiş olduğunu ifade eder. Bu sürenin ne zaman sona ereceğini Allah'tan başkası bilemez.[166]
105-108. Bu âyetler, 103. âyetin "O gün bütün insanların bir araya toplandığı gündür" mealindeki bölümünü açıklayıcı mahiyette olup mahşerde toplanacak olan insanların dünyadaki iman ve amellerine göre oradaki durumlarının ne olacağım, varıp kalacakları yerleri haber vererek o günün dehşetini tasvir etmektedir. Âyetlerin, putperest kavimlerin kıssalarının ardından gelmiş olması dikkate alındığında 105. âyetin putlann Allah katında kendileri için şefaatçi olacağına inanan kimselere hitap ettiği anlaşılırsa da âyette genel olarak şefaatçilere güvenip de günahtan sakınmayan kimselerin uyarıldığını söylemek daha uygun olur. Zira o yüce mahkemede Allah'ın İzni olmadan ne peygamber ne evliya ne melek ne de başka bir güç şefaat edip söz söyleyebilir.[167] İnsanlar, dünyadaki iman ve amellerine göre âhirette bedbahtlar ve mutlular olmak üzere iki gruba ayrılacaklardır. 106. âyette dünyada inkarcılıkta ısrar eden bedbahtların âhirette cehennem ateşiyle cezalandırılacakları, 108. âyette ise mutluların yani müminlerin cennet nimetleriyle ödüllendirilecekleri ifade edilmiştir.
107. âyette geçen ve "gökler ve yer durdukça" şeklinde çevirileri ifadeyi müfessirler iki şekilde yorumlamışlardır
a) Bu cümle Arap dilinde mecazi anlamda sonsuzluğu ifade etmek için kullanılır. Buna göre âyet bedbahtların cehennemde ebedî olarak kalacaklarını göstermektedir.
b) "Âhiretteki gökler ve yer durdukça" demektir. Âhiret sonsuz olduğuna göre bedbahtlar da cehennemde sonsuz olarak kalacaklardır.[168] "Rabbinin dilediği hariç" istisnası ile ilgili olarak da müfessirler farklı yorumlarda bulunmuşlardır.
a) "Allah dilediği takdirde bu ebedîliği bir süre sonra sona erdirecek" demektir. Bu durum cehennemin de sonlu olacağını hatıra getirmektedir.
b) Allah dilediği kimseleri orada ebedî kalmaktan kurtaracaktır. Bu da bazı müşrik ve inkarcıların cehennemde ebedî kalmaktan kurtulacağı ihtimalini hatıra getirmektedir.[169] Şüphesiz ki Allah istediğini yapma gücüne sahiptir; O'nun için hiçbir engel söz konusu değildir; ancak müşrik ve inkarcıları affetmeyeceğini, bunların ebedî olarak cehennemde kalacağını açıkça bildirmiştir[170]
c) Başka bir yoruma göre ise bedbahtlar, günahkâr müminler ve inkarcılar olmak üzere ikiye ayrılır. Bu istisna müşrik ve inkarcıları değil günahkâr müminleri ifade eder. Bunlar belli bir süre cehennemde kaldıktan sonra yüce Allah bunları oradan çıkartıp cennete yerleştirecek, inkarcı bedbahtlar ise ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Bu yorum daha tutarlı görünmektedir. Çünkü müminlerin ebedî olarak cennette, inkarcıların ise ebedî olarak cehennemde kalacaklarını açıkça İfade eden âyetler vardır.[171]
Mutlu olanlara gelince bunlar da sonsuz olarak cennette yaşayacaklardır, "Rabbinin dilediği hariç" istisnası bunlar hakkında da mevcuttur; ancak âyetin son cümlesi cennet nimetlerinin kesintisiz olduğunu ve cennete girenlerin oradan çıkarılmayacağını göstermektedir. Bu takdirde istisnanın anlamı nedir? İbn Âşûr'a göre bu istisna iki anlamda yorumlanabilir: 1. Tövbe etmeden âhirete giden müminler bir süre cehennemde kaldıktan sonra Allah merhameti gereği onları bir sebep ve hikmetle affeder ve cennete koyar. Bunlara "cennetteki cehennemlikler" denilir. 2. Bu istisnadan maksat Allah'ın lütuf ve rahmetinin bir tecellisi olan nimetlerin "ödenmesi gereken şeyler" şeklinde anlaşılmasını önlemektir.[172] Bazı müfessirlerse bu istisnayı, "Allah onlara başka bir mükâfat bahşetmeyi İstemedikçe" şeklinde yorumlamışlardır.[173] "Allah insanın önünde yeni bir evrim sahnesi, daha yüksek bir evre açmadıkça (cennette sonsuz olarak kalacaklardır)" şeklinde yorumlayanlar da vardır.[174]
109, Hz. Peygamber'in şahsında bütün insanlara hitap eden bu tanrı olarak kabul ettikleri putların boş şeyler olduğunu, kimseye fayda veya zarar verecek durumda bulunmadığını, insanların -akla ve sağ duyuya dayanarak değil- atalarını taklit ettikleri için bunlara taptıklarını bildirmekte, müşrik Araplar'in durumunun öncekilerden farklı olmadığına, bu sebeple sonlarının da aynı olacağına işaret ederek Hz. Peygamber'i teselli etmekte, müşrikleri ise uyarmaktadır.[175]
Meali
110. Gerçek şu ki biz Musa'ya da kitabı vermiştik; onda da ihtilâfa düşüldü. Eğer rabbin tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı işleri I »il irilirdi. Onlar kitap hakkında derin bir şüphe içindedirler. 111. Şüphesiz rabbin, onların her birine yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Rabbin, onların yapmakta olduklarından haberdardır. 112. Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte, sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyiniz; çünkü Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir. 113. Zalimlerin yanında olmayınız; sonra ateş sizi de yakar. Allah'tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz! 114. Gündüzün iki tarafında, gecenin de gündüze yakın saatlerinde namaz kılınız. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder. İşte bu, öğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır. 115. Sabret! Allah güze) davrananların mükâfatını zayi etmez. 116. Keşke sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek faziletli kimseler bulunsaydı! Onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kesim bunu yaptı. Zulmedenlerse içinde şımartıldıktan refahın peşine düşüp günahkâr oldular. 117. Rabbin, halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helak edecek değildir. 118-119. Rabbîn dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat, rabbinin esirgedikleri müstesna, hep ihtilâf içinde olacaklardır. Allah onları buna uygun yarattı. Rabbinin, "Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım" sözü yerini bulmuş oldu. 120. Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendirecek olanların hepsini sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyan ulaşıyor. 121. İman etmeyenlere de ki: "Elinizden geleni yapınız! Biz de yapacağız! 122. Bekleyiniz! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!" 123. Göklerin re yerin gizlisi yalnız Allah'a aittir. Her iş O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk et ve O'na dayan! Rabbin yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.[176]
Tefsiri
110-111. Daha önce Hz. Mûsâ'nm Firavun ve adamlarına mucizelerle gönderildiği bildirilmişti[177] Mûsâ Firavun'a karşı verdiği tevhid mücadelesinden sonra İsrâiloğullan'nı Mısır'dan çıkarıp Sînâ yarımadasındaki Tîh çölüne getirmeyi başardı. Burada Sînâ dağında kendisine Tevrat adındaki ilâhî kitap vahyedildi. İşte âyette Musa'ya verildiği bildirilen kitap budur. Ancak Hz. Musa'nın ümmeti onun Firavun'a karşı verdiği mücadeleyi ve gösterdiği mucizeleri bilmelerine rağmen bu kutsal kitabı anlama ve uygulama hakkında ihtilâfa düştüler. Kitabın bazı hükümlerini gizleyenler, onu istedikleri yönde yorumlayanlar, kendi fikirlerini kutsal kitabın içine katarak bunun Allah tarafından gönderilmiş olduğunu İleri sürenler oldu.[178]
"Daha önce verilmiş söz"den maksat, Allah'ın, kitap hakkında ihtilâfa düşen
leri hemen cezalandırmayıp belirlenen zaman gelinceye kadar bekleyeceğine[179] veya kıyamet gününe kadar onlara mühlet vereceğine dair sözüdür[180] Bir başka görüşe göre "Allah'ın, Peygamber gönderip hak din ile ilgili deliller göstermedikçe ve bunlar üzerinde düşünme imkânı vermedikçe kişiyi cezalandırmayacağına dair ezelî sözü "dür.[181] İşte yüce Allah'ın önceden böyle bir sözü geçmemiş olsaydı suçluları hemen cezalandırır ve işlerini bitirirdi. Fakat O'mın isimlerinden biri de "çok sabırlı" anlamına gelen sabûrdur; acele etmez, ezelde takdir edilmiş olan zamanın gelmesini bekler, zamanı geldiğinde dilerse şiddetle cezalandırır ve suçluların İşini bitirir.[182]
110. âyette kitap hakkında derin bir şüphe içinde oldukları bildirilenlerin Kur'an hakkında şüphe eden müşrikler olduğunu söyleyenler varsa da âyetin bağlamı dikkate alındığında bunların Tevrat hakkında şüphe eden İsrâiloğulları yani Hz. Musa'nın kavmi olduğu anlaşılır.[183] Âhİrette kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkacak ve Allah Teâlâ bunların her birinin yaptıklarının karşılığım verecektir.[184]
112. Âyet metninde geçen istikamet kavramı Kur'an'da "bütüncü, devamlı ve tutarlı dindarlık, dînî hayat" mânasını ifade etmektedir. Âyette İslâm'ın esasını teşkil eden iki ilke yer almaktadır: Emrolunduğu gibi dosdoğru yaşamak ve haddi aşmamak, yani Allah'ın belirlediği sınırların dışına çıkmamak. Rivayete göre Resûlullah kendisine uygulanması bundan daha zor gelen bir âyet inmediğine işaret etmek üzere "Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı" buyurmuştur. Sûrenin nesinin kendisini ihtiyarlattığı sorulduğunda "Sana emredildiği gibi dosdoğru ol!" mealindeki âyetin kendisini ihtiyarlattığım söylemiştir.[185]
113. Zulüm, "din ve ahlâk kanunlarıyla belirlenen sınırları aşmak, adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranmak" demektir. Kur'an'da zulüm, biri ilikad diğeri ahlâk alanlarıyla İlgili olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Birinci alanda genellikle "şirk, inkâr, günahkârlık, Allah'ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme ve aşma" mânalarını ifade eder. Buna göre şirk büyük bir zulüm-ıliir[186]Allah'ın kanunlarını çiğneyenler zalimlerdir; kâfirler zaliminin kendileridir.[187] Ahlâk alanında ise "haddi aşmak, baş-kiisının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek" anlamım ifade eder. Bu sergileyene de zalim denir. Yüce Allah, zulmün her türlüsünü haram ayırımı yapmaksızın zalimlere eğilim gösterilmemesini,yaptıkları kötülüklerin hoş karşılanmamasını ve onların yanında yer alınmamasını emretmiştir. İslâm'ın genel bir kuralı olarak Allah ve Resulü'nün emrine uygun davranmayan kimsenin yanında yer alınmaz ve böyle bir âmirin dahi emrine itaat edilmez.[188] Şevkânî zalim devlet yöneticisinin emrinde görev atma meselesini genişçe tartıştıktan sonra özet olarak, zalimle oturup kalkmaya ve onun emrinde görev almaya mecbur kalan kimsenin sözlerini, yaptıklarını ve yapmadıklarını dinin koyduğu kriterlerle ölçmesini, bu kriterlere uygun hareket edemediği takdirde mümkünse hemen zalimden uzaklaşmasını tavsiye etmektedir.[189]
114-115. Gündüz, "tan yerinin ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına kadar geçen süre" demektir. Gece ise "güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen siire"yi ifade eder. Gündüzün iki tarafından maksat, geceyle birleşen iki tarafı, yani başı ve sonu olup tan yerinin ağardığı ve güneşin battığı zamanlardır. Buna göre gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri sabah namazıdır; diğeri ise güneş batmadan önceki kısım (taraf) olarak alındığında öğle ve ikindi, battıktan sonraki taraf olarak alındığında akşam ve yatsı olarak yorumlanmıştır. "Gündüze yakın saatler" diye tercüme ettiğimiz zülef kelimesi ise ziilfenin çoğulu olup gecenin gündüze yakın olan ilk saatlerini İfade eder; bu saatlerde kılınması emredilen namaz da yatsı namazıdır. Ayette namazın şekli ve zamanı belirlenmediği için âyet, vakti detaylı olarak tanımlamadan işaret edilen zamanlarda namaz kılmanın önemini vurgulamaktadır.[190] Bu âyetin bütün farz namazların vakitlerini belirlediği kanaatinde olanlar da vardır.[191]
Namaz vakitlerini ve şeklini miitevâtir sünnet açıklamıştır. Hz. Peygamber'in uygulamalarına göre farz namazların vakitleri şöyledir: Sabah namazının vakti tan yerinin ağarmasıyla başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder; öğle namazının vakti gün ortasından hemen sonra başlar, eşyanın gölgesi kendinin bir veya iki misli oluncaya kadar sürer; ikindi namazının vakti öğle vaktinin sona erdiği andan başlar, güneş batıncaya kadar devam eder; akşam namazının vakti güneş batınca başlar, batı tarafındaki kırmızı veya beyaz şafak kayboluncaya kadar devam eder; yatsı namazının vakti ise şafak kaybolduktan sonra başlar, tan yeri ağanncaya kadar devam eder; vitir namazının vakti yatsı ile aynı olup yatsı namazını müteakip kılınır. Âyet, kötülüklerin ortadan kalkması veya bağışlanması için ibadetlerle İyiliklerin çokça yapılmasının gereğine işaret etmektedir. Bunların başında da namaz gelir[192] Âyetin son cümlesi yukarıdaki emir ve yasaklanıl Kur'an'ın hidayetinden yüz çevirenler için değil, ona yönelenler için güzel bir öğüt olduğunu ifade buyurmaktadır. 115. âyet Hz. Peygamber'in şahsında bütün insanlara hitap ederek yukarıda geçen ilâhî emir ve yasakları yerine getiren kimselerin bazı sıkıntılarla karşılaşacağına İşaret etmekte ve sabretmeyi öğütlemektedir.[193]
116-117. Bu âyetlerde sûrenin bir özeti yapılmakta, sûrede helak olduğu bildirilen kavimlerin helak oluş sebepleri genel olarak ifade edilmekte ve kötülüklerin yok olması için toplumda fazilet sahibi kimselerin çoğalması ve bunların kötülükleri önlemeye çalışmasının gereğine işaret edilmektedir. 116. âyet Hz. Peygamber'den önceki nesiller içerisinde yeryüzünde kötülükleri önleyecek faziletli kimselerin az olduğunu haber vermektedir. Kötülüğün yaygınlaştığı toplumlarda ahlâkî endişelere yer vermeyen çoğunluk, refahın getirdiği şımarıklıkla zevklerinin peşine düşerek günaha gömülmüşlerdi. Sonuçta sûrenin başından beri görüldüğü üzere Allah'ın gazabım hak eden birçok kavim çeşitli felâketlerle yok olup gitti. Onların bu duruma düşmeleri Allah'ın zulmü değil kendi davranışlarının bir sonucudur. Çünkü Allah kötülüklerden vazgeçip durumlarını düzeltmeye çalışanları helak etmez. Onlar inançlarını ıslah etmek, durumlarını düzeltmek maksadıyla gönderilen peygamberleri tanımadılar, kendilerine verilen fırsatı değerlendirmediler; haksızlık ve yolsuzluklar son derece arttı, artık ilâhî cezanın şartları oluşmuştu, sonunda cezalarını buldular. Bir toplumda iyiliği tavsiye edip kötülüğü önleyecek, hak ve adaleti tesis edecek kimseler bulunduğu sürece o toplum yok olmaz: Bunlar bulunmadığı takdirde o toplumun yok olması mukadderdir.[194]
118-119. İnanç, düşünce, tercih farkı insanın fıtratına, yaratılıştan gelen nitelik ve özelliklerine bağlıdır. Bu fark kültür ve marifet zenginliğini, toplumun çeşitli ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamıştır. Bu arada farklı inanç gruplarının (ümmetler) oluşmasına da sebep olmuştur. İnsanoğlu bu niteliklerden yoksun yaratıl-saydı doğru ile eğri arasında seçim yapma ve hayatına ahlâkî bir anlam, manevî bir boyut kazandırma imkânı veren serbest irade ve seçme özgürlüğünden de yoksun kalırdı. Oysa onu diğer canlılardan ayıran bu niteliklerdir. Allah insanoğlunu seçme ve tercih etme yetenekleriyle donatılmış olarak yaratmış, cennet ve cehennemin yollarım açık bırakmıştır. İnsan ancak özgür İradesiyle tercihine ve bu yöndeki gayretine göre bunlardan birine girmeye hak kazanacaktır; Allah'm verdiği akıl nimetini iyi kullanan ve O'nun merhameti gereği lütfedip gösterdiği doğru yolu tercih edenler cennete, Allah'ın gösterdiği doğru yolu tanımayan, nefsine ve şeytana uyup eğri yolu tercih eden ve bu yolda ısrar edenler ise cehenneme gireceklerdir, İşte 119. âyette "Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım" mealindeki cümlede kastedilenler bunlardır.[195]
120-122. Allah Teâlâ bu kıssaları, geçmiş olayları anlatıp insanları bunlardan haberdar etmek, ahlâkî erdemleri canlı ve etkili bir şekilde telkin etmek, müşriklerin verdikleri sıkıntılar karşısında Hz. Peygamber ve diğer müminleri teselli etmek, onların inanç ve sebatlarını kuvvetlendirmek maksadıyla anlatmaktadır. Kıssaların çoğu kere birden fazla ahlâkî anlam taşıyan farklı yönleri bulunduğundan Kur'an aynı bssayı değişik sûrelerde tekrarlamakta ve her defasında bunlardan birine dikkat çekmektedir. 121 ve 122. âyetler ilâhî mesaja kulak vermeyen, bu kıssalarda anlatılanlardan öğüt ve ibret almayıp Hz. Peygamber'in aleyhinde kötülükler planlayan kimseler için tehdit yollu bir uyarı mahiyetinde olup Allah ve Resulü'nün emrine uymadıkları takdirde cezalandırılacaklarına işaret etmektedir.[196]
123. Göklerde ve yerde gerek Hz. Peygamber'in gerekse diğer İnsanların bilmedikleri gizli gerçekleri (gayb) sadece Allah bilir. Zira buralarda olup biten her şeyi O yaratmaktadır, yarattığından habersiz olması mümkün değildir. Yaratma, gaybı bilme, her dilediğini yapma, mutlak kemal sahibi olma gibi sıfatlarında eşi, ortağı, benzeri yoktur. Bundan dolayı ibadet edilmeye lâyık olan da yalnız O'dur[197] Kulluk ancak tevekkül ile yani Allah'a güvenip dayanmakla kemale erdiği için âyette ibadet emrinin hemen arkasından tevekkül emri gelmektedir. Kul basan ya ulaşmak için elinden geleni yapmakla yükümlüdür, ancak başarıyı Allah'tan beklemek, sadece O'ndan yardım dileyip O'na sığınmak da kâmil imanın tabii bir sonucudur.[198]
[1] İbn Âşûr, XI, 311; Reşîd Rızâ, XII, 2; Ateş,IV,29l
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/149.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/149.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/149.
[4] Dârimî, "Fezâilü'l-Kur'ân", 17
[5] Tirmizî, "Tefsir", 57/3297; aynca bk. Şevkânî, II, 456; Kurtubî, XI, 1
[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/149-150.
[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/150-151.
[8] bu harfler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/1
[9] bu konuda bilgi İçin bk. Bakara 2/23; Yûnus 10/38
[10] geniş bilgi İçin bk. Şevkânî, II, 458; El-malılı,IV,2751
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/151-152.
[11] ecel-i müsemmâ hakkında bilgi için bk. En'âm 6/2
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/152-153.
[13] krş. Nûh 71/7
[14] bk. Râzî, XVII, 185; Elmalılı, IV, 2755
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/153.
[16] krş. en-Nûr 24/45
[17] bk. Râzî, XVII, 186; Ateş, IV, 294; bu kavramlarla ilgili bizim yorumumuz için bk. En' âm 6/98
[18] bk. Râzî, XVII.186; Elmalık, IV, 2758.
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/153-154.
[20] meselâ bk. Furkan 25/59; Rûm 30/8; Duhân 44/38; Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yaratması ve arş hakkında bk. A'râf 7/54; Elmalılı, III, 2171-2185
[21] müteşâbih hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/7
[22] bk. Bakara 2/29
[23] bk. Câsiye: 45/13
[24] bk. Zari yat, 51/56
[25] bk. îsrâ 17/44
[26] bk. Asım Efendi, Kamus Tercemesi, "sihr" md.
[27] Zemah-serî, U, 260; Râzî, XVII, 188 vd.; sihir hakkında bilgi için bk. Bakara 2/102
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/154-155.
[28] En'âm d/38
[29] En'âm d/38
[30] Nahl 16/120
[31] ümmet kavramı hakkında bilgi içinbk. Bakara 2/128,134,141,143; Râgıb el-tsfahânî, el-Müf-taiât "emm" md.
[32] bk. Şevkânî, II, 60
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/155-156.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/156.
[35] bk. Âl-i İmrân 3/160; Yûsuf İ2/87; Ankebût 29/23; Mümtehine 60/13
[36] meselâ bk. A'râf 7/10; Nahl 16/78; Gafır 40/61
[37] bk. İbrahim 14/7
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/156-157.
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/158.
[40] Furkan 25/7-8
[41] Şevkânî, II, 552
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/158-159.
[42] Kur'an'm meydan okuması konusunda bilgi için bk. Bakara 2/23
[43] bk. Şevkânî, II, 463-464
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/159-160.
[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/160.
[45] XVII, 201
[46] XII, 12
[47] bk. Ahzâb 33/22
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/160-161.
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/162.
[50] krş. en-Nahl 16/84; en-Nisâ 4/41, Şevkânî, II, 467; Reşîd Rızâ, XII,
[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/162-163.
[52] bk. En'âm 6/160
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/163.
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/163.
[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/164-165.
[56] bk. Ahzâb 33/7; AhM 46/35
[57] el-Ankebût 29/14
[58] A'râf 7/60
[59] Şu-arâ 26/116
[60] Kamer 54/10
[61] Şuarâ 26/117-120
[62] Nûh hakkında bilgi için aynca bk. Nûh 71/ 1-28; Ömer Faruk Harman, "NÛh", İFAV Ans., İÜ, 499
[63] bk. Meryem 19/56; Enbiyâ 21/85
[64] bk. Nûh 71/23
[65] krş. A'râf 7/64; Enbiyâ 21/77; Zâriyât 51/46; Necin 53/52
[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/165-166.
[67] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/166.
[68] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/167.
[69] meselâ bk. Şuarâ 26/105-180
[70] bu sözün değişik yorumları için bk. Şûra 42/23
[71] bk. En'âm 6/52
[72] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/167-168.
[73] bk. En'âm 6/50
[74] bk. Ahkaf 46/11
[75] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/168.
[76] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/168.
[77] bk. Râzî, XVII, 220; Reşîd Rızâ, XII, 71
[78] bk, Taberî, XII, 20; İbn Kesîr, IV, 252; Reşîd Rızâ, XII, 71
[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/169.
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/170-171.
[81] bk. Mü'minûn 23/25; Şuarâ 26/116
[82] krg. Mü'minûn 23/26; Şuarâ, 117-118 Nûh 71/26-27; Kamer 54/10
[83] bk. Enbiyâ 21/76; Sâffât 37/75
[84] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/171.
[85] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/171.
[86] İbn Kesîr, IV, 254
[87] Kamer, 54/11-12
[88] Taberî, XII, 23
[89] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/171-172.
[90] Kamer 54/12
[91] İbn Kesîr, IV, 256
[92] Sâffât 37/77
[93] Elmalılı, IV, 2784
[94] bilgi için bk. es-Sâffât 75/82
[95] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/172.
[96] XII, 29; âgûrâ hakkında bilgi için bk. Yusuf Şevki Yavuz, "Aşûra", DİA, IV, 24
[97] bilgi için bk. Hikmet Tanyu, "Cûdî Dağı", D/A, VIH, 79
[98] Tekvin, 8/4
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/172-173.
[99] bk. Tevbe 9/113
[100] XII, 83-85
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/173.
[101] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/174.
[102] gayb haberleri için bk. Bakara 2/3
[103] Nûh kıssası hakkında ayrıca bk. A'râf 7/59-64; Yûnus 10/71-74; NÛh 71/1-28
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/174.
[104] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/175.
[105] bk. Ahkaf 46/21; Fecr 89/6-8
[106] kış. Şuarâ 26/128-134; Fecr 89/6-8
[107] Âd hakkında bilgi için bk. Emin Işık, "Ahkaf sûresi", Dİ A, 1, 549; ayrıca bk. A'râf 7/65
[108] bilgi için bk. İbn Âşûr, VIII/2,200; Ömer Faruk Harman, "Hûd", Dİ A, XVIII, 279
[109] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/175-176.
[110] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/176.
[111] bk. âyet 59
[112] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/177.
[113] bk. Kamer 54/19-20; Hakka 69/6-7
[114] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/177.
[115] İbn Âşûr, XII, 105
[116] meselâ bk. Şuarâ 26/123
[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/177-178.
[118] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/178-179.
[119] bk. İbn Âşûr, VIII/2,215-216, ayrıca bk. ALrâf 7/73-79
[120] bk. Reşîd Rızâ, XII, 120
[121] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/179-
[122] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/180.
[123] bk. eş-Şuarâ 26/141, 153, 154
[124] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/180.
[125] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/180.
[126] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/181-182.
[127] bk. Tekvin, 11/27-31; 13/11-13
[128] bk. A'râf 7/80
[129] Râzî, XVIII, 23; Reşîd Rızâ, 127
[130] Tekvin, 17/17
[131] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/182-183.
[132] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/183.
[133] Tekvin 19/8
[134] bilgi için ayrıca bk. Hicr 15/51-74
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/183.
[135] bk. A'râf 7/82
[136] Nemi 27/56
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/183.
[137] Kamer 54/37
[138] Zâriyât 51/36
[139] Hicr 15/73-74
[140] bk. Reşîd Rızâ, XII, 136
[141] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/183-184.
[142] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/185-186.
[143] ayrıca bk. A'râf 7/85
[144] bilgi için bk. A'râf 7/85; Kasas 28/22-24; İbn Âşûr, VIII, 239
[145] İbn Kesîr, IV, 273
[146] İbn Âşûr, XII, 139
[147] bk. Meryem 19/76
[148] Buhârî, "Hac",132, "Megazî", 77; Müslim, "Hac", 147, "Kasâme", 29
[149] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/186-187.
[150] Şevkânî, II, 494
[151] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/187.
[152] Allah'a tevekkül hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/159
[153] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/187-188.
[154] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/188.
[155] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/188.
[156] bk. A'râf 7/91
[157] 26/189
[158] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/188.
[159] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/189.
[160] Mûsâ ve Firavun hakkında bilgi için bk. Bakara 2/49 vd.; A'râf 7/103-156; mucizeler hakkında bilgi için kış. A'râf 7/133; İsrâ 17/101
[161] bk. en-Nâziât 79/24
[162] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/189.
[163] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/190-191.
[164] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/191.
[165] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/191.
[166] A'râf 7/187; Müslim, "îmân", 1-7
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/191.
[167] Tâhâ 20/109; Nebe' 78/38
[168] âhiretteki gökler ve yer için bk. İbrahim 14/48
[169] krş. En'âm 6/128
[170] Nisa 4/14,116
[171] bk, Mâide 5/119; Cin 72/23; bu istisna ile İlgili diğer görüşler İçin bk. Şevkânî, II, 500
[172] XII, 165-166
[173] Reşîd Rızâ, XII, 160-161
[174] Esed, 447
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/191-192.
[175] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/192-193.
[176] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/193-194.
[177] âyet 96-97
[178] İbn Âşûr, XII, 169-170
[179] Taberî, XII, 73
[180] Şevkânî, II, 503
[181] İbn Kesîr, IV, 282
[182] krş.Tâhâ 20/129
[183] krş. Şûra 42/14
[184] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/194-195.
[185] Râzî, XVIII, 71; Hûd sûresinin kardeşleri hakkında bilgi için bk. bu sûrenin girişindeki "I ;azileti" başlığı
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/195.
[186] Lokman 31/13
[187] Bakara 2/229, 254
[188] Buhârî, "Ahkâm", 4, "Megazî", 59
[189] II, 505-506; âmire [ülü'1-emr] itaat konusunda bilgi için bk. Nisa 4/59
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’anYolu:III/195-196
[190] Şevkânî, II, 507
[191] bk. Elmalılı, IV, 2831
[192] Ankebût 29/45
[193] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/196-197
[194] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/197.
[195] Ümmet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/128,134, 141, 213
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/197-198.
[196] Râzî, XVIII, 81
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/198.
[197] gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3
[198] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/198.
İslami Okul Okulların En Önemlisi