Hûd Sûresi - Kuran - 011Hud - 5. Sayfa
Dâbbe (Yüzükoyun Yürü 'En, ' Erde Debelenen Canlılar) „
«Veryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın.»
Göklerle Yerin Altı Devirde Yaratıldığı Bildiriliyor
Su Üstünde Bulunan Arş'ın Büyüklüğü
Göklerle Yerin Altı Devirde Yaratılması
Öldükten Sonra Dirilmeye İnanmayıp Onu Sihir Olarak Niteleyenler
İyi, Güzel Amellerde Bulunanlar Ve Bulunmayanlar
Allah'ın Buyruklarını Alaya, Ya Da Hafife Alanlar
Ortamın Olumsuz Havasını Değiştirmek
Her Amelin Karşılığı Noksansız Verilir
Şöhret Ve Makam Hırsı Budalalığı
Dünyayı Amaç Edinen İle Allah'a Yönelen Arasındaki Fark
Neden Allah'a Yalan Nisbet Etmek Büyük Bir Zulümdür?
İman, Salih Amel Ve Gönül Yatışkanlığı
Nuh Kıssasının Bu Bölümünden Alınacak Öğütler Ve İbretler
Nûh Kıssasında Mekkeli Müşrikleri Uyaran Bölümler
Kıssanın Bu Bölümünden Alacağımız Öğütler Ve İbretler
Tevrat'ta Nuh Tufanıyla İlgili Yazılar
Nûh (A.S.) Kıssasının Gerçek Yüzü
Hûd Sûresinde Mü'minlere Verilen Mesajlar
Kıssadan Alınacak Öğütler, İbretler Ve Bilgiler
Salih Peygamberin Mu'cizevî Devesi
Olayın Âyetler Sırasına Göre Açıklaması
Bir Yanardağın Harekete Geçmesi Azap Mıdır?
Lût Kıssasından Alınacak Öğütler Ve İbretler
Şuayb Peygamber Ve Medyen Kavmi
Şuayb Peygamber İle Medyenli'lerin Tartışması
Bu Kıssadan Mü'minlerin Alacakları Hisseler
Şuayb (A.S.) Kıssasının Tekrarı
Ancak Rabb1n Dilediği Müstesna
Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol!
Aklı Eren Söz Sahiplerinin Görevi
Yalnız Ekonomik Güç Yeterli Midir?
Allah Dileseydi İnsanları Bir Tek Ümmet Yapardı
İnsanlar Meleklerden Ayrı Vasıflarda Yaratılmışlardır
Gelip Geçen Peygamberlerin Kıssalarından Önemli Bölümler
HÛD SÛRESİ
Sûre, ismini içinde kıssa ve olayı anlatılan Hûd Peygamber'den alır. İlâhî buyrukların doğruluk doruğunda bulunduğuna yer verilir. Sonra da Allah'ın varlığına, birliğine, öncesiz ve sonrasız olduğuna delâlet eden belgeler sıralanır. Hakk'ı inkâr edip yeryüzünde bozgunculuk yapan inkarcı azgınlar uyarılır. Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmenin mümkün olamayacağı anlatılarak müşriklerin iddiaları reddedilir ve on sûresine benzer on sûre düzenleyip getirmeleri önerilerek buna da güçlerinin yetmeyeceği çok açık biçimde belirtilir.
Tarihin ibret levhalarından birkaç tane seçilerek beşer aklına ve idrâkine bırakılır. O nedenle Lût, Salih, Hûd, Şuayb ve Musa Peygamberlerin mücadeleli geçen dönemlerine dikkatler çekilerek önemli safhalar anlatılır.
Küfürle imân, hak ile bâtıl, doğru ile eğri mücadelesinin sürüp geldiğine işaret edilerek imân cevherinin sabır sedefinde korunmasının gereği üzerinde durulur. Büyük davaların, büyük himmetlerle, üstün fedakârlıklarla gerçekleşebileceği çok anlamlı cümlelerle işlenir. Böylece Mekke döneminin ne kadar mücadeleli, sıkıntılı ve çileli geçtiğine atıflar yapılır. Eninde sonunda Hakk'ın üstün geleceği müjdelenir.
Hûd sûresi, Mekke'de inmiştir. O bakımdan ona «Mekkî Sûre» denilir. Ancak İbn Abbas'a (R.A.) göre, 115. âyeti Medine'de inmiştir. Zira bu ayet günde beş vakit namazdan söz etmekte, hangi vakitlerde kılınacağını kapalı bir anlatımla konu etmektedir.
Mukatil'e göre, «Onların (inkarcı müşriklerin) O'na (Peygamber'e), bir lazine indirilmeli değil miydi veya onunla beraber bir melek gelmeli değil mıydı? demelerinden neredeyse sana vahyolunanın bir kısmını terkeder gibi oluyorsun ye bu sebeple göğsün daralıyor. (Unutma ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeyi düzenleyen, koruyan tek güven kaynağıdır.» mealindeki 12. âyet Medine'de inmiştir.
İlim adamlarının çoğu, İbn Abbas (R.A.)nın görüş ve tesbitinin daha sıhhatli olduğunu belirtmişlerdir.
Sûrenin tamamı, 123 âyet, 1600 kelime ve 9567 harftir, Sûre sırası olarak, 11. sıradadır.[1]
İlgili Hadîsler
Ebû Bekir Sıddîk (R.A.). Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e:
— Ey Allah'ın Peygamberi saçlarınızı ağartan nedir? diye sordu. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) ona şu cevabı verdi:
— Benim saçlarımı, Hûd, Vakı'â, Nebe1 ve Şems sûreleri ağarttı! [2]
Tirmizî'nin tesbit ve rivayetinde ise, Resûlüllah'ın (A.S.) şöyle buyurduğu belirtilmiştir: «Ebû Bekir (R.A.), gerçekten saçların ağardı ya Resû-lellah! deyince, Peygamberimiz (A.S.) şöyle buyurdu : Beni, Hûd, Vâkı'a, Murselât, Amme Yetesaelûn ve İza'ş-Şemsü Küvviret sûreleri ağarttı.» [3]
Taberânî'nin yaptığı rivayette ise, Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurmuştur : «Beni, Hûd ile arkadaşları (benzeri sûreler) ağarttı.» [4]
Meali:
1— Elif- Lam- Râ. Bu bir kitaptır ki âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur. Sonra da bir bir açıklanmıştır. Bu, yegâne hikmet sahibi ve her şeyden haberli (yüce kudret) katındandır.
2— Öyle ki, Allah'tan başkasına ibâdet etmiyesiniz. Ben de şüphesiz O'ndan size (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim.
3— Ve Rabbinizden bağışlanma isteyesinîz, sonra da O'na tevbe deşiniz; tâ ki belli bir süreye kadar sizi güzel bir geçimle geçindirsin ve t fazilet sahibine faziletini versin. Eğer yüzçevirirseniz, doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.
Dönüşünüz ancak Allah'adır. O'nun güç ve kudreti her şeye yeter.
Harfler Ve İşaretler
« Elif- Lâm- Râ»
Bu harfler sûrenin şifresidir. Delâlet ettiği mana ve hikmetleri Allah daha iyi bilir.
Diğer bir yorumla, bu harfler sûrenin özeti mahiyetinde ve giriş kapısı anlamındadır. Her harf, sûredeki önemli bir bölüme işarettir. İlim adamlarından bir kısmına göre, sûrenin Levh-i Mahfuz'daki yerinin remzi ve beraberinde inen meleklerin parolasıdır. Başka bir yorumla bu harfler, Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; taşıdığı ilim ve hikmet, remiz ve işaret sadece Resûiüllah (A.S.) Efendimiz'i ilgilendirir.[5]
Kur'ân'ın Özelliği
«Bu bir kitaptır ki, âyetleri sağlam esaslara, kuvvetli kesin delillere oturtulmuştur. Sonra da bir bir açıklanmıştır..»
Kur'ân-ı Kerîm'in ilâhî üslûp ve düzenlemesinde, genel anlamda iki husus hâkimdir: Birincisi, bilimsel yoldan tesbit edilen konulara ve gerçeğe dayalı olaylara ters düşmemektedir. Yer yer insan aklını harekete geçirmek için taşıdığı ana fikirler, temel bilgiler en sağlam ölçülere dayanmaktadır. İkincisi, sözü edilen ana fikirler, temel bilgiler her çağın gelişen ilim ve kültürüne ışık tutmakta, insan ruhuna, taşıdığı Allah ve din duygusuna uymayan görüş ve sistemlerin sakatlığını en açık biçimde haber vermektedir.
İlgili âyette geçen «uhkimet» ve «fussilet» fiilleri bir bakıma Kur'ân'ın bu iki özeliiğini yansıtmakta ve Allah'ın kitabını okurken her âyeti üzerinde dikkatle, hassasiyetle durmamızı ilham etmektedir.
O bakımdan diyebiliriz ki, insan zekâsının ürünü olan hiçbir kitapta böylesine sağlam ölçülere dayalı, bütünüyle gerçeği yansıtan ve hiçbir çağda cumhur ile ters düşmeyen bir bilgi demeti yoktur. Aynı zamanda insan elinden çıkan her kitap, zaman aşımıyla değerini, birtakım özelliklerini kaybetmeye; içindeki fikirler, buluşlar.ve.hükümler eskimeye, unutulmaya mahkûmdur. Kur'ân^böyie bir yıpranma ve eskimeden, unutulma ve gözardı edilmeden çok yücedir.
Bunun sebebi gayet açıktır:
İnsan aklının ve zekâsının ürünü olan bir konu, bir düşünce ve bun-larf içeren bir kitap, insan kadar kusurlu, onun kadar sınırlı ve onun kadar yıpranma ve silinmeye adaydır. Birçok noksanlıklar içinde yüzen insandan noksansız, kusursuz, heryönüyle mükemmel bir eser beklemek anlamsızdır. Allah'ın halk ve icat ettiği eser ise, Allah'ın sıfatlarına paralellik içinde o nisbette mükemmel ve kusursuzdur. Ne özelliğini kaybeder, ne de zaman aşımının törpülemesine maruz kalır. Bilakis her geçen gün cilâsı, tesiri, üstünlüğü ve yararlılığı artar.
İşte Kur'ân bunun en parlak örneğidir. Zira Allah yegâne hikmet sahibidir, o bakımdan yarattığı her şeyi hikmet ölçülerine göre var kılıp sahneye çıkarmıştır. Varlık alanına getirdiği her şeyi, lâyık olduğu yere o'turt-muş ve yaratıldığı amaca yöneltmiştir. İnsanları hakka, iyiye ve doğruya çağırırken az kelimeyle çok mâna ve çok hüküm ifade eden bir uslüp kullanır. Kelimeler ve cümleler dizisinde mutlak bir bağlantı, uyum ve bütünleşme hâkimdir. Kur'ân'ın altıbin küsur âyeti tıpkı bir zincirin halkaları gibi, biri diğerine tutunmakta ve birbirini tamamlamaktadır.
Allah mutlak anlamda her şeyden haberlidir. İleride nelerin ortaya çıkacağını, ilmî buluşları ve gelişmeleri, insanların yerli yersiz itirazlarını, bâtılın hakka karşı saygısızlık ve şarlatanlıklarını çok iyi bilir. O bakımdan sözünü, hükümlerini ve tavsiyelerini ona göre sağlam, yapıcı, dengeyi koruyucu, akla ışık tutucu güçte indirir ve tazeliğini devam ettirme kudretiyle donatır.[6]
Kitabın Getirdikleri
«Öyle ki, Allah'tan başkasına ibâdet etmeyiniz. Ben de şüphesiz O'ndan size (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim.»
Allah'ın kudretinin üstünlüğünü ve sınırsızlığını bütün haşmetiyle yansıtan ve sadece insanlar yararlansınlar diye indirilen Kur'ân, Allah'a yakışanı. Peygambere lâyık olanı, insanlara uygun geleni açıklar. Peygamberin görevinin sınırını çizerken Ona imân edenlerin Allah'a kulluklarının plân ve programını belirler. O bakımdan 2, 3, 4. âyetlerle bu hususlar sekiz madde halinde sıralanır:
1— Allah ibâdet edilmeye lâyık olduğu için ancak O'na ibâdet edilir. Çünkü Allah bütün hayırların, faziletlerin, rahmet ve inayetlerin, feyiz ve bereketlerin yegâne kaynağıdır. Onun için övülmeğe, ibâdet edilmeye her zaman lâyıktır. İnsan da O yüce ve sonsuz kudretin en güzel eseri olduğu
için ibadet etmekle, kulluğunun gereğini yerine getirmekle emrolunmuş-tur. «Öyle ki, Allah'tan başkasına ibâdet etmeyiniz..» âyetiyle bu ölçüler net şekilde açıklanıyor ve Kur'ân'ın taşıdığı yüce hikmetin amaçlarından başta gelenine dikkatler çekiliyor.
2— Muhammed (A,S.) son peygamberdir, aynı zamanda bir insandır. Onda ilâhlık vasfı yoktur. O bakımdan ibâdet edilmeye lâyık değildir. O'nun önemli iki görevi vardır: Birincisi, doğru yoldan sapanları uyarıp hakka davet etmektir. İkincisi ise, doğru yolu seçip hidâyete mazhar kılınanları Allah'ın geniş rahmetiyle, ebedî saadetle müjdelemektir.
Bunun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ümmetini belirtilen konuda uyararak şöyle buyurmuştur: «Nasârâ'nın Meryem'in oğlu İsa'yı aşın övüp (ilâhlaştırdıkları) gibi, beni aşırı övüp (ilâhlaştırrnayın),» [7]
Diğer bir hadîslerinde ise, kendi sınırını belirleyerek ümmetine en sağlam kıstası şöyle vermiştir: «Dininizle ilgili bir şey size emrettiğim zaman onu (güvenerek) alın. Kendi kişisel görüşüme dayanarak size bir şey emrettiğim zaman, şüphesiz ki ben bir beşerim....» [8]
3— Allah'ın her türiü noksanlık ve kusurdan, haksızlık ve zulümden pak ve münezzeh olduğuna inanmamız; beşer olarak kendimizi kusurlu ve günahkâr kabul etmemiz,, yine insanlığımıza yakışan bir ölçü ve kıstastır; hayatımız boyunca bunu gözönünde bulundurarak her türlü gösteriş ve alayişten kaçınmamız, ifrat ve tefritten uzak kalmamız gerekmektedir. O bakımdan her ân Allah'a muhtaç bulunduğumuzu duyarak, bilerek el kaldırıp tevbe ve istiğfar etmemiz, bağışlanmamızı istememiz emredilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, pişmanlık duyup dönüş yapan, tevbe ve istiğfarda bulunan kullarını çok sevdiğini haber vermiştir.
Tevbe kapısının hep acık bulunduğuna inanarak, eli boş döndü-rülmeyeceğimiz ümidiyle Cenâb-ı Hakk'ın dergâhına yüz çevirip dileğimizi arzetmemiz kadar tabii ne olabilir. Çünkü biz, O'nun yaratıp varlık alanına getirdiği kullarıyız, O'nun inayet, rahmet ve lûtfuyla hayatımızı sürdürmekteyiz, O'nun mülkünde yaşıyor, O'nun nimetleriyle besleniyoruz.
5— Kendimizi belirtilen düzeye getirdiğimiz takdirde ic ve dış huzuruna, gönül rahatlığına, vicdan serinliğine kavuşabiliriz. O takdirde belirlenen ecelimiz kapıyı cahncaya kadar iyi bir geçimle geçinir, yani mevcuda kanaat getirip mutluluğu dünyalıkta, onun makam ve servetinde değil, Allah'a dosdoğru imanda bulur; ebediyet umudu,, âhiret inanoı ve ilâhî rahmete lâyık görülme duygusu ile tertemiz, sade ve saf bir ömür sürme bahtiyarlığına erişiriz.
6— Şüphesiz ki fazîlet, insana yakışan bir haslet ve meziyettir. O sadece olgunluğun, güzel ahlâkın, sabrın, hoşgörünün, feragat ve fedakârlığın simgesidir. Bu bakımdan fazîlet daha çok peygamber huyunun bir tezahürü veya ürünüdür. Peygamber'in (A.S.) nurlu yolunda yürümesini bilen kişilerdir ki, bağlı bulundukları aile ve topluma fazîfet ışığını yansıtırlar. Cenâb-ı Hak her fazîlet sahibine o güzel meziyetinin karşılığını fazla-sıya vereceğini de va'detmiştir.
7— İnsan ruhuyla, fıtratındaki mayayla uyum sağlayan, beşer idrâkine ışık tutup onu hayra yönelten, kalbe huzur ve umut kıvılcımını atıp tutuşturan bu prensiplere ilgi gösterip günlük hayatımıza uygulamamız, kurtuluşun en parlak belirtilerinden biridir. Aksine bir yol izlemek, Hakk'ın rahmet sesine kulak vermeyip yüz çevirmek, büyük bir günün azabını hakketmenin açık delilidir. Zira bütün faziletler, iyilikler, güzellikler insan içindir. Kâinat plânında insana ayrılan yer, hiçbir mahlûka müyesser olmamıştır. Kendini bunca hayır, iyilik, fazîiet ve güzelliklerden uzak bulundurup hayat dizginini nefis ve iblisin eline veren kimse, her şeyden önce kendine zulmetmiştir. Öyle ki, ikinci hayatını berbat edip orayı azaba dönüştürmüş ve ateşini sırtına yüklenip beraberinde götürmüştür. Allah ise, çok âdil ve yegâne hikmet sahibidir; kimseye haksızlık etmez, herkesi niyet ve ameline göre değerlendirip karşılık verir.
8— Dönüş eninde-sonunda Allah'adır. O'ndan geldik, yine O'na döndürüleceğiz. Bence uyarıların ve tavsiyelerin en tesirlisi bu sözde gizlenmiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Kim nereye ve neye yönelirse yönetsin, neyi sevip ilâhlaştırırsa ilâhlaştırsın, ne kadar inkâr ederse etsin, çok geçmeden cari kanun onun önünü kesip dünya hayatının bittiğini, âhirete ayak basmanın, Allah'a dönüp hesap verme zamanının geldiğini haber verir. O halde nereden geldiğimizi, nerede bulunduğumuzu, bizden nelerin istendiğini, görevlerimizin neler olduğunu, bir süre sonra nereye niçin gideceğimizi bilmek ve ona göre hayatımızı düzene koymak zorunlayız. Aksi halde hilkatimizin amaç ve hikmetinin dışına çıkıp plândaki yerimizi almamış oluruz.
Unutmamalıyız ki, dünya her türlü nîmetiyle, araç ve gereciyle emrimizeı yerilmiş ve bunları ilâhî programa uygun kullanmamız emredilmiştir, Çunku mevcut bütün imkânlar, ebedî hayata hazırlanmaya yönelik araç-'araır. Bu tmkaniarı heba ve heder etmeye hiçbir zaman hakkımız yoktur, cnk T imkânları amac verine koyar ve hayat, dar bir çerçeve içine ala-n««r , aSH amaç ve gavevi kaybetmiş oluruz. Kendini bu düzeye getirenlerin de Allah'a dönüşleri pek acıklı ve üzücü olur. Zira Cenâb-ı gamber (A.S.) kendilerini görmesin diye elbiseleriyle yüzlerini örterlerdi.» [9]
Münafıklardan bir grup da : «Biz evimize girip kapılarımızı kapadıktan, perdelerimizi çektikten ve elbiselerimize büründükten sonra göğüslerimizi Muhammed'e olan kin ve düşmanlığımızla büktüğümüzde kimin bizden haberi olabilir?» diye fısıldaşıyorlardı. İlgili âyet onlar hdkkında inmiştir. [10]
Münafıklara Uyarı
«Dikkat et ki, onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini katlayıp (iki) büklüm olurlar.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimizi sıradan bir insan gibi kabul edip arkasından olmadık sözleri söyleyen ve içlerindeki kin ve düşmanlığı kelime kalıbına döküp aşağılığın en kötüsünü tezgâhhyan münafıkları uyarmak gerekiyordu. Zira onların ikiyüzlü halleri, dönek karakterleri, İslâm'ın gelişmesini engelliyor ve Hz. Peygamber'in (A,S.) kafa ve kalbinde taşıdığı ilâhi feyiz, rahmet ve inayetin sırrı ve hikmeti bir bakıma meçhul kalıyordu. Gizli-açık her şeyi biien Cenâb-ı Hak, ikiyüzlü alçakların iç yüzlerini ortaya koyarak mü minleri rahat ve huzura; İslâm'a girmek İsteyenleri iyi niyet ve kararlı olmaya kavuşturdu. Hz. Muhammed'e (A.S.) ve Kur'ân'a hasım olanları da insafa davet ederek, kapalı kapılar arkasında birtakım entrikalar çevirmelerinin kendilerine hem dünyada, hem de âhirette bir yarar ve şeref sağlamayacağına işarette bulundu.
Nitekim bu âyetin inmesi üzerine, Peygambere (A.S.) olan kin ve nefretlerini çok gizli tutan ve açık vermemeye özen gösteren münafıklar birbirlerinden şüphelenmeye ve kuşkulanmaya başladılar. Böylece aralarındaki güven sarsıldı, birlik ve dirlikleri bozuldu. Diğer birini ise, derinden derine şöyle düşünmeye şevketti; «Muhammed (A.S.) bizim çok gizli konuşmalarımızı ve içimizden geçirdiklerimizi Allah'tan alıp öğrenmiyorsa, nereden alıyor?! Haydi fısıltılarımızı duyup ona iletenler oluyor diye varsayalım, ya içimizden geçenleri kim duyuyor ve haber veriyor?!»
Böylece münafıklar daha temkinli davranmaya özen göstererek ortalığı karıştırmaktan, fitne ve fesat tohumlarını saçmaktan biraz olsun vazgeçtiler. En azından kafalarında birtakım sorular belirdi, Muhammed (A.S.)ın vahiy aldığı doğru olabilir şeklinde bazı değişmeler ve dönüşler içlerini kemirmeye başladı.[11]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle ikiyüzlü döneklerin, İslâm'a kin ve düşmanlık besleyen münafıkların bazı gizli halleri teşhir edilerek mü'minlere bilgi, onlara ise uyan verildi.
Aşağıdaki âyetlerle inkarcılarla ikiyüzlüleri daha geniş ve etraflı düşünmeye sevketmek için Allah'ın yeryüzünü canlılara nasıl hazırlayıp rı-zıklarını belirlediği anlatılıyor. Her canlının eyleştiği yfc.i -w besleneceği gıdasını Allah'ın bildiğine ve hiçbir şeyin O'ndan gizli olmadığına atıflar yapılıyor. Sonra yerin ve göklerin insan için yaratıldığına işaretle dünya hayatının bir hazırlık dönemi bulunduğu açıklanıyor. Sonra da akla ve araştırıcı olan ilim adamlarına temel bilgi verilerek yerin ve göklerin altı dönemde veya devirde yaratıldığı bildiriiiyor. Kalbleri küfürle kararıp gerçeği anlayamayanların öldükten sonra dirilmeyi bir türlü havsalalarına sığ-dıramadıklanna temasla, inkârın, hakikatleri göremiyecek kadar kalp gözünü kör ettiğine işarette bulunuluyor. Sonra da inkarcı sapıkların korktukları şeyden yakalarını kurtaramiyacakları hatırlatılıyor.
Böylece önce insanın duygu ve düşüncesine hitap edilerek ufku biraz genişletiliyor; arkasından aklını ve vicdanını kullanabilmesi için birtakım ana fikirler, ip uçları veriliyor; sonra da gereken uyarı yapılarak kişiler kendi niyet ve amelleriyle başbaşa bırakılıyor.[12]
Meal İ :
6— Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onların yerleştikleri yeri de, tevdi' edildikleri yeri de bilir. Bunların hepsi açık kitapdadır.
7— O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı ki Arş'ı da su üstünde idi. Eğer onlara, öldükten sonra diriltilip kaldırılacaksınız, diyecek olsan, o küfredenler, «herhalde bu açık bir sihirden başkası değildir!» diyecekler.
8— Şayet azabı onlardan sayılı bir süreye kadar geciktirecek olsak, «onu engelleyip alıkoyan nedir?» diyecekler. Bilin ki azap onlara geldiği gün, artık kendilerinden çevrilecek değildir ve alaya aldıkları şey onları iyiden iyiye kuşatacaktır.
İlgili Hadîsler
Ebû Rezîn el-Ulkiylî (R.A.) anlatıyor: Peygamber (A.S.) Efendimize sordum, dedim ki:
— Ey Allah'ın Resulü; Cenâb-ı Hak, şu yarattıklarını yaratmadan önce neredeydi?
Cevap verdi:
— O bir âmâda idi, ne üstünde hava vardı, ne de altında... [13]Açıklama :
İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, hadîste geçen «ama» tabirinden maksat, Allah ile beraber hiçbir şey yoktu, demektir.
Ebû Bekir el-Beyhakî de diyor ki: «Allah hep vardı ve vardır, O'nunla beraber hiçbir şey yoktu. O'ndan önce ne su, ne Arş, ne de oaşka bir şey vardı demektir.»
Yine aynı zat diyor ki: «Ama kelimesini med ile yazılmış şekilde gördüm; eğer böyle ise, manası, «çok ince bulut tabakası ve görüntüyü engelleyen gaz» anlamına gelir. Kasr ite okunduğu zaman ise, «hiçbir şey sabit değildi» neticesi ortaya çıkar.»
İbnü'l-Esîr'e göre, amâ, ince bulut tabakası demektir ve hadîs-i-şerîf hazfı muzaf üzeredir. Resûlüllah (A.S.)dan «Allah halkı yaratmadan önce neredeydi?» diye sorulan cümleden bir kelime hazfedilmiştir. Aslı, «Allah halkı yaratmadan önce Arş'ı nerede idi?»dir.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz buyurdu :
«Allah henüz gökleri ve yeri yaratmadan eiiioin yıl önce rrahiûkatın kaderlerini yazdı ve Arşı da su üstünde i.i.»[14]
«Allah hep vardır, O'ndan , 9 .< hiçbir şey -oktu. Arşı da su üstünde idi. Sonra gökleri, yeri yarattı ve itabr her şeyi yazdı.» [15]
Dâbbe (Yüzükoyun Yürü 'En, ' Erde Debelenen Canlılar) „
«Veryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın.»
Dâbbe kelimesi her ne kadar debelenen canlılara konulan bir cins isimse de, yeryüzünde yürüyen, hareket eden bütün canlıları kapsamına almaktadır ve insan da bu kapsamın içinde bulunmaktadır.
Yeryüzünde yalnız böceklerin milyarları aşan sayısına bakılırsa canlıların sayısı hakkında kesin bir rakam vermenin mümkün olamıyacağı kendiliğinden anlaşılır.
Âyetin acık anlatımından, her canlının rızkının Allah'a ait olduğunu, her birinin eyleşip karar kıldığı yeri, doğum ve ölümünü de Allah'ın mutlak surette bildiğini öğrenmekteyiz. Şüphesiz ki, İnsan idrâkine sığmayan, aklın sınırının çok ötesinde olan, mahiyeti asla bilinmeyen O yüce yaratanın elbette her şeyi bilmesi gerekir. Aksi halde o canlıların Rabbı olamaz. Çünkü Rab sıfatı, kâinatta mevcut her şeyin mahiyetini bilip hilkatinin özelliğine göre, plândaki yerini belirlemeye ve geliştirip tekâmül ettirmeye, maddî ve manevî ihtiyaçlarını hazırlayıp programlamaya delâlet etmektedir.
O halde mesele, her canlının rızkını nasıl ve hangi yoldan vermesi ve karşılaması ile ilgilidir. Ama biraz düşünüp, biraz da araştırdığımız, hiç değilse hayvanlar hakkında yazılan ciddi eserlere bir göz attığımız zaman, bu meseleyi çözmekte zorluk çekmeyiz. Cenâb-ı Hak her canlıyı, onun yaratılış özelliğine, plânda ayrılan yerine ve hizmetine göre belü kanunlara, programlara, diğer bir deyimle, ona has hayat kanunlarına bağlamıştır. Hiçbir canlı başıboş, hikmetsiz ve amaçsız yaratılmamıştır. Haklarındaki kanun onlara bir zekâ, içgüdü vermekte ve her biri içgüdüsüyle, zekâsıyla rızkını bulabilmekte ve neslini devam ettirebilmektedir.
Demek ki, ortada tanımı çok zor bir plân ve program vardır. Aynı zamanda bu plânda yaratılması takdir edilen her canimin özellikleri, eyleşe-cekleri yerler, yiyebilecekleri gıdalar ve- nesneler, hayat süreleri ve üreyip çoğalmaları bütün ayrıntı ve incelikleriyle belirlenmiştir. Kusursuz şekilde uygulanan plân aksamadan hedefine doğru ilerlemekte ve taşıdığı ilâhî hikmeti bütün parlaklığıyla yansıtmaktadır.
İlgili âyetle bu plân bizlere hatırlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk'a inanmayanların akılları ve vicdanları kamçılanarak gerçeğe yönelmeleri istenmektedir. Sadece akıllara durgunluk veren «dabbe ile ilgili plân ve program» üzerinde düşünecek olursak, Allah'ın varlığı, birliği ve kudretinin sınırsızlığı, ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı bütün ihtişamıyla gözlerimizin önüne serilir de «Allah!» deyip secdeye kapanmaktan başka bir şey düşünemez oluruz.
Ayette gecen «kitab-ı mübîn», sözünü ettiğimiz muhteşem plânın devinin, ana hatlarının bütün incelikleriyle, hikmet ve esrarıyla vazıh bulu-Le'vh-i Mahfuz'dur. Bu da bize, kâinatın en mükemmel plânda yaratı "programlandığını, hiçbir şeyin amaçsız yaratılmadığını, varlıkta mutlak bir denge ve düzenin hâkim olduğunu öğretmekledir.[16]
Göklerle Yerin Altı Devirde Yaratıldığı Bildiriliyor
<O sizi denemek, hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı...»
A'râf sûresinde de aynı mealde bir belge açıklanmış ve Allah'ın varlığı hakkında kuvvetli bir delil anlamında insan aklına seslenilmişti. Burada yine putperest inkâroı inatçıların duygusal davranarak Hakk'a karşı gelmeleri konu edinilirken üç önemli delil ortaya konuluyor ve göklerle yerin altı devirde yaratıldığı tekrarlanıp akla malzeme veriliyor.
Ayrıca dördüncü bir delil daha getirilerek göklerin ve yerin yaratılışı hakkında bir ipucu veriliyor ki o da şudur: «Arşı da su üstünde idi..» Bilindiği gibi, su canlıların hayat kaynağıdır. Hayatın tamamı, suda maddelerin bir eriyiği olan protoplazmada oluşur, onunla korunur ve sürekliliği sağlanır. Susuz hiçbir protoplazma mevcut olamıyacağı gibi, protoplazmasız da canlının, hayatın olamayacağı kesinlik kazanmıştır.
Su sadece insan ve hayvan için değil, bitkiler için de hayafkaynağıdır. O bakrmdan rahatlıkla denilebilir ki: Hayat suda başlamış ve suda doğmuştur. İlk insan Adem Peygamber'in sıvı yapışkan bir balçıktan yaratılması da bize hayatın suda başladığı hakkında ipucu vermektedir.[17]
Su Üstünde Bulunan Arş'ın Büyüklüğü
Arş'ın büyüklüğünü tahmin veya tasavvur etmek bile mümkün değildir. Kâinat ve uzay alabildiğine geniştir. Dünya'dan milyonlarca, hattâ milyarlarca defa büyük olan milyonlarca yıldız bu geniş alanda bir toz serpintisi görünümündedir. Bunların üstünde ve ötesinde Kur'ân ve Hadîslerin, 'arlığını belirlediği Arş ve Kürsî vardır. Göklerin ve yerin bu iki varlığa ranla, büyükçe bir çöle atılan bir halka misali otduğu haber verilmektedir. İşte bu kadar büyük olan ilâhî Arş'ın su üstünde bulunduğunu Kur'ân ha-•eriyor. önce su ve Arş, sonra da göklerin ve yerkürenin yaratıldığı (atılıyor. Böylece göklerin ve yerin Arş'tan kopma birer parça olduğu ha-
tıra gelebilir. Nitekim Enbiyâ sûresinde bu husus açıklanarak şöyle buyu-ruiuyor: «İnkarcı sapıklar, göklerle yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?!» [18]
Göklerle Yerin Altı Devirde Yaratılması
«O, gökleri ve yeri altı gün (de-vir)de yarattı....»
İnsan ve diğer canlıların ve bitkilerin yaşamasına elverişli şartlan oluşturması için göklerle yerin üzerinden altı önemli devrin geçmesi plânlanmıştır. Yer kabuğunun oluşmasından, denizlerin meydana gelmesinden, bitki ve hayvanların yaratılıp düzene sokulmasından sonra, insan yaratılmış ve hazır bir dünyaya gözlerini açmıştır. Madenlerden su kaynaklarına, kömürden petrola kadar her şey önceden planlandığı şekilde oluşturulup hazırlanmış ve insan oğlunun istifadesine, diğer bir deyimle hizmetine verilmiştir.
Gerçi Allah yegâne kudret sahibidir; dileseydi bütün bunları bir anda da yaratabilirdi. Ama öyle dilememiştir. Her şeyin var kılınıp oluşmasını, gelişip yararlı duruma gelmesini belli kanunlara ve programlara bağlamıştır. Böylece cok uzun devirlerin geçmesiyle bu kâinat oluşmuş ve bugünkü düzene kavuşmuştur. Sebebine gelince : İlmî araştırmalara imkân hazırlamayı, insan aklına ve zekâsına malzeme verip harekete geçirmeyi ve her şeyde kendi kudret damgasını gösteren denge ve düzen kurmayı dilemiştir. Günümüze kadar yapılan bilimsel çalışmalar ve araştırmalar, Allah'ın bu yüksek irâdesinin birer yankısı olmuştur.[19]
Neden Sadece Gökler Ve Yer?
İnsanı ölümlü bir dünyaya getirip ona hayatın acı ve tatlı yanlarını tattıran, yaşama zevkini verip sonsuza kadar diri kalma arzu ve isteğini bahşeden Allah, neden onu böylesine kısa ve ölümlü bir hayata getirmeden ebedî hayat sınırından içeri gecirmemiştir? Bu sorunun cevabı yukarıda konumuzu oluşturan âyetle açıklanmıştır; şöyle ki : «O sizi denemek, hanginizin amelînin daha güzel olduğunu ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı gün (devir)de yarattı....» buyurularak her nîmetin ve saadetin o nis-
bette bir külfet karşılığında olduğuna işaret edilmiştir. Öyle ki, yüce ve sonsuz nimetlerin, çilesiz bir hayatın, elemsiz ve kedersiz bir ömrün kıymeti ancak bunların karşıtıyla donatılan bir hayattan geçtikten sonra anlaşılabilir.
İnsan diğer canlılara benzemeyen ayrı bir hilkat ve özelliktedir; o ne melektir, ne de basit bir hayvandır. İkisi arasında, her birinden bazı sıfatları kendinde taşıyan başka bir varlıktır. İyiye, kötüye, imâna ve küfre eğilimlidir. Ona verilecek yüce nimetler veya cezalar onun eğilimine göre bir ölçü ve anlamda olacaktır.
Özetliyecek olursak, diyebiliriz ki : Dünya'ya getirilişimizin amaçlarından biri, kimin daha iyi, daha güzel iş ve amelde bulunacağını ortaya çıkarmak, mayasındaki cevherin üzerindeki kılıfı sıyırıp onun asıl karakterini belirlemektir. O halde inanan kişilerin iyilikte, yararlı işlerde, güzel amellerde birbirleriyle yarış halinde olmaları gerekmektedir. Nitekim Mülk sûresi ikinci âyette bu gerçeğe değinilerek açıklık getirilmiştir: «Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan O'dur, O, çok üstündür, çok güçlüdür ve çok bağışlayandır.»[20]
Öldükten Sonra Dirilmeye İnanmayıp Onu Sihir Olarak Niteleyenler
«Eğer onlara, öldükten sonra diriltilip kaldırılacaksınız, diyecek olsan, o küfredenler, «elbette bu açık bir sihirden başkası değildir!» diyecekler.»
Akıl ve idrâkini kâinat kitabına çevirmeyen, en azından hayvanlar ve bitkiler âlemini araştırıp ilâhî kudret, düzen, denge ve tasarrufun hâkim olduğu bu kesimlerle ilgilenmiyen veya böyle bir zahmete katlanmayan ve insanların ellerinde ve ayaklarında neden beşer parmağın yer aldığı üzerinde durmayan, sadece birtakım varsayımlarla yetinip Darvvin'in «evrim» nazariyesini can simidi sayıp canlıların devamlı bir değişme ve başkalaşma halinde olduğuna inanan maddeci inkarcıların gayet tabii olarak ölümden sonra dirilmeye inanmaları düşünülemez ve bu ilâhî beyâna karşı kayıtsız kalmaları pek yadırganmaz.
Gerçi bilim ve tekniğin birçok imkânlarından yoksun olan Mekke putperestlerinin görüş ve iddia acısı daha değişik idi. Onların, kabirlerde, ya-" toprak altında çürüyüp ufalanan kemikleri görünce, «bunların tekrar bir-
araya gelip canlanması ancak açık bir sihirle gözboyama olabilir» demekten başka bir bilgi ve kültürleri yoktu. Yirminci asrın insanı ise, birçok alanlarda ilim ve tekniğin nimetlerine, geniş çapta araştırma malzemesine erişmesine rağmen, hâlâ insanın maymundan, gorilden veya okyanuslardaki beş kemikli yüzgeci olan balıktan türediğini iddia etmekte ve böylece âhi-reti, öldükten sonra dirilmeyi bir çırpıda inkâr etmekte ve kutsal değerleri temelinden reddedip hayatı bütünüyle bir tesadüfe bağlamaktadır.
Kur'ân'da bunlara dört ana fikir verilmekte ve bu açıdan hareketle kâinatın tesadüfler zinciri olmadığı belirtilerek iyice düşünme imkânı bahsedilmektedir. Ne yazık ki, pozitif ilimlerde söz sahibi olan uzmanların çoğu Kur'ân'ı bir gün olsun okuma ihtiyacını duymamakta, din hakkında çok sığ ve basit bilgilerle yetinmeyi ihtiyar etmekteler. Gerçi bu bir eğitim meselesidir. Kur'ân-ı Kerîm üzerinde bilimsel araştırma yapacak bir enstitü, ya da akademi kurulmadıkça günümüzün okumuşlarının çoğundan böylesine bir dönüş ve yöneliş beklenemez.
Hayreti mucip bir olaydır ki, Hıristiyan olan Batılı bazı seçkin ilim adamları Kur'ân'ı iyice araştırma zahmetine katlanmakta ve her kelimesiyle Üâhî olduğuna inanarak bu konuda kitaplar yazmaktalar. Ümit ederiz ki, tek yanlı yetişen ilim adamlarımız, her konuda Batılı ilim adamlarını kaynak görüp gösterdikleri gibi, Kur'ân ve İslâm konusunda da pek yakında onları kaynak görmeye başlayacaklardır.[21]
İnkârın Sonu Hüsrandır
Dünün olduğu gibi, bugünün maddeci insanı da her felâketi ve yok edici her olayı tabii bir olay saymakta, ilâhî plân, program ve tasarrufu aklının ucundan olsun geçirmemekte ve aslında kendisini saran elim felâketi görmemektedir. Oysa Hakk'ı inkâr, ilâhî kudretin eşyadaki damgasını görmemek ve böylece hayata tesadüfler zincirinin oluşumu açısından bakmak musibetlerin en kötüsü, felâketlerin en beteridir. En azından zekâsı gelişmiş, ruhu ve vicdanı ihmal edilmiş, kutsal değerlerden uzak bırakılmış nesillerin ortaya çıkmasıyla kendi kültürlerine en büyük kötülüğü yapmışlardır. BuF gerçekte bir felâket değil de nedir?
Sonra da toplum yapısında güvenin sarsılması, insanların birbirlerine karşı sevgi ve saygı duymaması huzur havasını bütünüyle yok etmemiş midir? Zira aile ve toplumu ayakta tutan birtakım değerler söz konusudur. Onlar gözardı edildiği veya unutulduğu takdirde toplum ve aile manen çökmüş ve çözülmüş sayılır. Oysa hiç kimsenin toplumu bu duruma düşürmeye hakkı yoktur. Bilmiyorlar ki, dengesiz bir toplumun, güvensiz, istikrarsız bir ailenin oluşması, millet için yıkıcı bir depremden, yakıcı bir yangından, silip süpürücü bir kasırgadan daha kötü ve daha beterdir.
Kur'ân'da belirtildiği gibi, bu azap ve felâketin temelinde Allahsızlık, imansızlık, dengesizlik yatmaktadır. Böylesine bir azap ve felâket kendi haline bırakılıp acil tedbir alınmadığı takdirde telafisi gayr-i mümkin neticeler doğurur. Aslında gelecek azabın gecikmesi hiç kimseye umut vermemelidir. O yavaş yavaş, emekliyerek oluşur, bir gün gelir de hiçbir engel ve set dinlemiyecek büyük bir sel felâketi halini alabilir.
Kur'ân'da bu sonuca dikkatler çekilerek söyle buyuruluyor: «Alaya ahp durdukları şey onları iyiden [yiye kuşatocaktır.»[22]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kâinat plânında yer alan her canlının rızkının ve eyleşeceği yerin belli ölçülere bağlandığı ve ezelî ilimle takdir edildiği açıklanarak, araştırıcılar için ana fikir verildi. Sonra da göklerin ve yerin altı uzun devirde yaratıldığına değinilerek kâinatın önemli bir bölümünün insan için yaratılıp hizmete sevked ildiği ne işaret edildi ve bu mükemmel düzen içinde insandan en güzel ve en yararlı hizmetlerin beklendiği açıklanarak herkesin kendi yeteneklerine göre ezelî plândaki yerini alması hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle insan oğlunun dünya hayatında ardı-arkası kesilmeyen denemelerle karşılaşacağına, bazan umut dolu günler, bazan da ümitsizliğe düşer gibi sıkıntılı anlar geçireceğine, her iki durumda da sabırlı olup sonucu güvenle beklemesinin yararına işaret ediliyor.[23]
Meali:
9— İnsana kendi tarafımızdan bir rahmet tattırdıktan sonra, onu ondan çekip alırsak, (bir de bakarsın ki) o çok umutsuz ve çok nankördür.
10— Eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra nîmet tattırsak, and olsun ki o, «sıkıntılar ve kötülükler benden ayrılıp gitti» der. Şüphesiz ki o (bu durumda) çokça sevinir ve böbürlenir.
11— Ancak sabredip güzel-yararlı amellerde bulunanlar böyle değildirler. İşte bunlara bağışlanma ve büyük mükâfat vardır.
İlgili Hadîsler
«Canımı elinde tutana and olsun ki, mü'mine bir keder, bir dert, bir ağrı ve sızı, bir üzüntü, hattâ bir diken dokunmaya görsün, mutlaka Allah o sebeple onun günah ve hatâlarını temizleyip bağışlar.» [24]
«Canımı elinde bulunduran zata yemin ederim ki, Allah, mü'-min hakkında ne kadar bir kaza hükmederse, mutlaka onun için hayırlı olur. Öyle ki: Ona bir genişlik (bolluk) gelir de şükrederse, kendisi için hayırlı olur; bir sıkıntı dokunur da sabrederse, yine onun için hayırlı olur. Bu fazilet ancak mü'mine aittir.» [25]
İnsan Karakteri
«İnsana kendi tarafımızdan bir rahmet tattırdıktan sonra, onu ondan çekip alırsak, (bir de bakarsın ki) o çok umutsuz ve çok nankördür.»
İnsan karakterinin, diğer bir tabirle onun iç yapısının, huyunun ana çizgileri birbiriyle kesişmektedir. Elindeki nîmet çekilip alınınca derin bir üzüntüye kapılıp umutsuzluğa düşer ve o nimetten hiç yararlanmamış havasına girerek nankörlük eder; bazan da hakkı inkâr edecek kadar dengesiz olur. Temelde sağlam bir iman bulunmadığından sabır ve dayanma gücünü bir anda kaybeder. Bunun aksine dokunan bir sıkıntıdan sonra nî-mete erişirse, ilâhî inayet ve kudreti unutup «sıkıntı benden ayrılıp gitti» der de, «Allah beni sıkıntıdan kurtardı» demez. O sebeple Allah'a hamdet-meyi aklından bile geçirmez. Üstelik sevincinden yerinde duramaz olur da şımarır; sonra da kuvvet ve kudreti kendinde ve zahiri sebeplerde görür ve böylece sebepleri kendi elinde tutup harekete geçiren Allah'ı hatırlamaz.
Bu bakımdan birbiriyle durmadan kesişen bu duygu ve düşünceler, sabır, hamd ve şükürle gerçek ölçüsünü bulmadığı takdirde, kişiyi bir sürü günah ve isyana itip hayatının denge ve düzenini bozar ve âhiretini de berbat edebilir. Ancak kişinin sabır ve şükür düzeyine gelebilmesi, kâmil anlamda bir imân ve irfanla mümkündür. Bunun için de Peygamber mektebinin verdiği feyiz ve rahmetten yararlanmaya ihtiyaç vardır. O da ancak ciddi bir eğitimle gerçekleşebilir.
İlgili âyetle bu incelikler yansıtılarak, «Ancak sabredip güzel-yararlı amellerde bulunanlar böyle değildirler, işte bunlara bağışlanma ve büyük mükâfat vardır.» buyurulmaktadır.
Unutmamak gerekir ki, insana verilen her nîmet eğreti bir anlam taşımaktadır. Aym zamanda dünyevî nimetler amaç değildir, her iki hayati kazanmanın birer aracıdır. O bakımdan Allah verdiklerini bir gün geri alabilir, inancıyla Hakk'a teslimiyet göstermek, gelecek olan her türlü sıkıntı ve musîbeti hafifletecek bir irfan oluşturur. Böylece arız olan kusur ve günahlar da bağışlanıp temizlenir.
İnsana bol nîmet eriştiğinde ise, onu vereni, hazırlayıp takdîm edeni hatırlar ve büyük bir imtihanla karşı karşıya bulunduğunu düşünerek Al-ah'a kalbiyle, diliyle ve organlarıyla şükreder ve ona lâyık olabilmenin yollarını arar da Hakk'a teslimiyet ve mahviyetle yönelirse, hem sınavı basarıyla neticelendirmiş olur, hem de nimetin daha da artmasına yol açmış bulunur. Böylesine âhirette daha büyük nimetler ve mükâfatlar hazırlandığı ise, her türlü şüpheden uzak bir kesinlik arzeder.[26]
İyi, Güzel Amellerde Bulunanlar Ve Bulunmayanlar
«Ancak sabredip güzel-yararlı amellerde bulunanlar böyle değildirler.»
İlgili âyetler, bir önceki âyetlerin taşıdığı mana ve hükümleri tamamlamaktadır. Sıkıntı ve genişlik gibi iki karşıt durum arasında zikzak çizen insanlardan güzel, yararlı amellerde bulunanlar övülürken, aksine bir anlayış ve tutum içinde bocalayıp duranlar yeriliyor, en azından nankörlük ve şımarıklıkla vasıflanıyor ve kınanıyorlar.
Böylece âyetlerin delâletinden, sabır ve şükrün, sağlam imân ve sâlih amelin ürünü; nankörlük, şımarıklık ve böbürlenmenin ise, kötü amellerin tabii neticeleri olduğu anlaşılıyor.
11. Âyette sabır ve satıh amellerden söz edilirken, imândan söz edilmemiştir. Çünkü Allah yanında makbul olan sabır ve sâlih amel, yine Allah'a dosdoğru imânın ürünü olanıdır. O bakımdan imân zımnen anılmış sayılır.[27]
Mağfiret Ve Ecr-İ Kebîr
«İşte bunlara mağfiret ve ecr-i kebîr vardır.»
İlgili âyet, imân temeli üzerinde filizlenip yeşeren sabır ve sâlih amelin İki büyük mükâfatından söz etmektedir: Birincisi, mağfiret, ikincisi, ecr-i kebîr., Birinci mükâfat, insan ne kadar sabırlı olur, sâlih amellerde bulunursa bulunsun, az-çok günah da işlemekten kendini kurtaramıyaca-ğına delâlet etmektedir. Hem Allah sadece peygamberleri günahlardan korumuştur. Diğer insanlara böyle bir mazhariyet verilmemiştir. O bakımdan kişinin makam ve mertebesi ne kadar yüksek olursa olsun, mutlaka Allah'ın mağfiretine muhtaçtır. Sağlam imânından fışkıran iyi, yararlı amelleri ağır bastığı takdirde, hem iyi insan olarak yazılır, hem de ilâhî mağfiretin tecellisine lâyık olur. İkinci mükâfat, âhirette Cenâb-ı Hakk'ın o gibi kullarına Cennet ve Cemalini nasip edeceğine işarettir. Zira Cemalüllah'-tan, sonra da Cennet'ten daha büyük mükâfat ancak ilâhî rıza mertebesine lâyık görülmektir. Zaten Allah ancak kendilerinden razı olduğu kullarına bu iki nimetin kapısını açar.[28]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle insan karakterinin kesiştiği hususlar üzerinde duruldu. Sağlam imân, köklü dinî tahsîl ve ciddi dinî eğitim görmeyenlerin çoğunun olaylar karşısında sarsılıp dengesizliğe düşeceğine işaret ediidi. Sonra da imân temeli üzerinde yeşerip filizlenen sabır ve sâlih amele dikkatler çekilerek buna sahip olan kişiler övüldü.
Aşağıdaki âyetlerle, imândan uzak, sâlih amel ve sabırdan mahrum olan inkarcıların yersiz birtakım istekleri konu edinilerek yeriliyor. Sonra da Peygamber'in (A.S.) görev sınırı belirlenerek bütün mü'minlere o konuda en sağlam kıstas gösteriliyor. Arkasından Kur'ân hakkında şüphe izhar ederek Muhammed'in (A.S.) uydurması olduğunu iddia edenler isbata çağrılıyorlar.[29]
Meali:
12— Onların O'na (sapık inkarcıların Peygamber'e) bir hazîne indirmeli değil miydi veya onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi? demelerinden neredeyse sana vahyolunanın bir kısmını terkeder gibi oluyorsun ve bu sebeple göğsün daralıyor. (Unutma ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise, her şeyi düzenleyen, koruyan ve yönlendiren tek güven kaynağıdır.
13— Yoksa Kur'ân'ı O mu uydurdu diyorlar? De ki: Öyle ise haydi onun gibi uydurma on sûre getirin ve sözünüzde doğrulardan iseniz, Allah'tan başka gücünüzün yettiği (kadar) kimseleri (de yardımınıza) çağırın.
14— Eğer sizin (bu önerinize) olumlu cevap vermezlerse, bilin ki O, Allah'ın ilmiyle donatılarak indirilmiştir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, ancak O vardır. Artık siz teslimiyet gösterip İslâm'ı kabul etmez misiniz?
Allah'ın Buyruklarını Alaya, Ya Da Hafife Alanlar
Putperest Mekkeli'ler, Resûlüllah (A.S.) Efendimizi küçük düşürmek, inen ilâhî âyetleri birer eğlence ve oyun haline getirmek için ne lazımsa onu yapmaya çalıştılar. Hz. Muhammed'e (A.S.) sihirbaz, şâir, eskilerin masallarını anlatan hikayeci, akli dengesi bozuk gibi birçok yakışıksız sözler ve yersiz sıfatlar kullanarak kinlerini, düşmanlıklarını aralıksız sürdürdüler. Ne var ki, bütün bunlar Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yüksek şahsiyeti karşısında sabun köpüğü gibi sönmeye, silinip değersiz hale gelmeye mahkûm olmuştur.
Sözünü ettiğimiz yakışıksız sözler halk tarafından tutulmayınca taktiği değiştirerek inen âyetleri alay konusu edinmeye, hafife almaya başladılar : «Ona bir hazine indirilmeli değil miydi veya Onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi?» diyerek çevreyi olumsuz yönde şüpheye sokmayı denediler. Kur'ân'ın putları ve putperestleri yerden yere vuran belgelerini dillerine dolayıp bazı ilâvelerle yıkıcı propagandada bulunmaya devam ettiler. O kadar ileri gittiler ki, neredeyse Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz inen vahyin bazı kısımlarını tebliğ etmiyecek veya bir süre erteliyecek gibi oldu. Derken yukarıdaki âyet inerek, ortam ve şartlar ne olursa olsun, inen vahyin mutlaka tebliğ edilmesinin gereği hatırlatıldı.
Şüphesiz ki Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in kafasından geçen böyle bir erteleme düşüncesi, sadece İslâm'ın lehine yönelik bulunuyordu. Aşırı bir saldırı karşısında bir süre susmanın faydalı olacağı umudu bir bakıma söz
konusu idi. Kesin bir karar verilmiş değildi. Ancak tedbirde az bir kusur olabilirdi. İlgili âyet inince, böyle bir tedbirin gereksiz ve faydasız olduğu anlaşıldı ve ilâhî emre mutlak surette uyan Hz. Peygamber (A.S.) o gibi düşünceleri kafamdan çıkarıp attı.[30]
Ortamın Olumsuz Havasını Değiştirmek
Kur'ân ilgili âyetle, dini ve ilâhî buyrukları teblîğde mü'minlere ve daha çok ilim adamlarına bir ölçü vermekte, tavizin yeri olmadığını belirtmektedir. Zira Hz. Peygamber (A.S.) dini tebliğ ile görevli bulunduğuna göre, hemen her konu ve meselede ümmetine bir misal ve ölçü vermekle yükümlüydü. Bütün teşebbüsleri, düşünceleri, söz ve davranışları birer misal ve ölçüdür. Kur'ân'da önemli konularda onun şahsında beliren bu ölçü ve misaller açıklanarak ümmetine sağlam metotlar verilir.
Din ve mukaddesat aleyhine olumsuz yönde propaganda yapanlar ve ilâhî âyetleri alaya alanlar ne kadar çoğahrsa çoğalsınlar, günün şartlarına ve imkânların el vermesine göre, teblîğ ve irşat görevini aksatmamak gerekir. Aksi halde alan bütünüyle inkarcılara bırakılmış olur ki bu, dinin o yerde yanmakta olan meşalesinin sönmesine rıza göstermek anlamına gelir. Ancak çevrenin, ortamın ve şartların çok iyi değerlendirilip irşat ve tebfîğ hizmetini ona göre sürdürmeyi planlamakta büyük yarar vardır. Düşmanın azgınlık ve zulmünü, aşırılık ve ahlâksızlığını artıracak şekilde hareket etmek sünnete aykırıdır. 13 yıllık Mekke döneminde uygulanan metot, izlenen strateji sözü edilen sünneti bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimizin Kur'ân'ın gölgesinde, inen âyetlerin ışığında bilhassa Mekke'de nasıl bir irşat ve teblîğ usulü uyguladığını çok iyi araştırıp ona göre bir program hazırlamak gerekir. Aksine bir düşünce ve tutum İslâm'ın aleyhine neticelenebilir.[31]
Onun Gibi On Sûre Getirin
«Yoksa Kur'ân'ı O mu dİy°rlar? De ki: Övle îse onun gibi uydurma on sûre getirin.
Inkârçı müşrikler, Kur'ân için «Muhammed'in uydurması» mı diyorlar; o halde iddialarını isbat için kendileri de onun bir benzeri on sûre uydurup
taya koysunlar. Zira Mekkeli'ler Arap dilinde ve edebiyatında oldukça ileri bir safta bulunuyorlardı. Şiir kalıplarını çok iyi bilenlerden sayılırlardı. Söz söylemek onların ayrı bir sanatı idi. Kur'ân'm beşer tarafından uydurulduğunu iddia etmeleri, kendilerinin onun bir benzeri on sûre uydurup ortaya çıkarmalarına çağrışım yapıyordu. İlgili âyet bu çağrışıma parmak basıyor ve onları bir bakıma mindere davet ediyordu. Hem Hz. Muhammed (A.S.) Efendimizin çocukluğu ve gençliği Mekke'de geçmişti. Onun günlük hayatı bile en ince taraflarına varıncaya kadar biliniyordu. Hayatında hiç yalan söylememiş, hiçbir şey uydurmamış, doğruluktan, ciddilikten hiç ayrılmamıştı. İnsanlara iftira etmiyen Allah'a karşı nasıl yalan uydurabi-lirdi. Hiç yalan söylemeyen, nasıl olur da Allah'a karşı yalan söyeyebilirdi. Sonra Onun konuşma tarzı, üslûbu ve bilgi seviyesi çok iyi biliniyordu. Kur'ân'daki hakikatleri kendi kafasından çıkarıp ortaya koyması mümkün değildi. Aynı zamanda Kur'ân'da hâkim olan ifade tarzı, onun ifadesinden kesinlikle ayrılıyor, beşer sözüne asla benzemiyordu.
Eğer Kur'ân insan sözü ise, ey inkarcı sapıklar! siz de insansınız; şâir ve edip sözü ise, sizde de ünlü şâirler ve edipler vardır. Toplanın, bütün yeteneklerinizi ortaya koyun, bütün yardımcılarınızı biraraya getirin, Kur1-ân'ın on sûresine benzer on sûre uydurup ortaya koyun. Eğer iddialarınızda doğrular iseniz, haydi durmayın onun bir benzerini getirin!.
Kur'ân'm, o sıkıntılı ve buhranlı günlerde ve Arap edebiyatının doruğuna eriştiği dönemde inkarcılara karşı açıktan meydan okuması, onun ilâhî olduğunun bir başka belirtisi ve açık belgesidir.
Görülüyor ki, aradan onbeş asır geçmesine rağmen, Kur'ân gibi dinî esasları, ahlâkî umdeleri, hukukî sistemleri, ilmî esasları, ana fikirleri, temel bilgileri kusursuz, hatasız yazıp biraraya getiren bir kuvvet ortaya çıkamamıştır. İnsan karakterini, psikolojik yapısını, milletlerin hayat dengesini, var olma ölçü ve kıstaslarını en doğru ve isabetli çizgileriyle ortaya koyan ve yüzdeyüz isabetli olan bir sistem ortaya çıkarılamamıştır. Oysa Kur'ân'da bütün bu esaslar ve prensipler en sağlam temeller üzerine oturtulup açıklanmış ve hiçbir zaman ilmî tesbitler bunları çürütememiş, bilâkis tasdike mecbur kalmıştır.
Kur'ân'da fizik ötesinden en doyurucu bilgilere yer verilmiş, âhiret âlemi ve safhalarıyla ilgili temel inançlar açıklanmış ve her yönüyle, her beyanıyla insanları iyiye, doğruya, güzele, faydalı olana yönlendirme plânlanmış, insan ruhunun temizliği ve yüceliğiyle ters düşmeyen bir hayat nizamına yer verilmiştir. Bu kadar geniş kapsamlı ve inandırıcı başka bir kitap yazılabilmiş midir?
İşte ilgili âyetle bütün bu gerçekler özetlenip bir komprime halinde beşer idrâkine sunulmuş, inkarcılar susturularak Hakk'ın sesi perde perde yansıtılmıştır.
Böylece Muhammed'in (A.S.) değil, inkarcı putperestlerin, maddeci müşriklerin yalancı, iftiracı oldukları belgelenmiştir. Nitekim hem Mekke-li'ler hem de çevre kabileler çok iyi biliyorlardı ki, Muhammed (A.S.) Efendimize inen sözler sihir ve büyü değiidir. Zira sihir ve büyünün yönü, yöntemi ve kalıbı çok değişiktir. Şiir türünden de hiç değildir. Bununla beraber sırf kin ve düşmanlıklarından dolayı sözü edilen yalan ve iftiralara baş vuruyor, ortalığı bulandırmaya çalışıyorlardı.
Tekrar edelim ki, aradan onbeş asır geçmesine rağmen Kur'ân'm bir benzeri şöyle dursun, bir âyetinin misli yazılamamıştır. İlmî araştırma ve tesbitler hep onu doğrulamış ve doğrulamaya devam etmektedir. Eskime, yıpranma, unutulma, özelliğini kaybetme gibi diğer kitaplar hakkında mukadder olan âkibetten her zaman uzak kalmıştır. Gün geçtikçe cilâsı artmış, haklılığı cJaha iyi anlaşılmıştır. Çünkü Kur'ân bütünüyle Allah sözüdür ve hep Allah sözü olarak, korunup kalacak, kıyamete kadar tazeliğini muhafaza edecektir. Karşısına çıkan hasımlarını mutlaka yere serecek, Allah kelâmının noksanlıktan, hatadan, özefliğini kaybetme akibetinden beri olduğunu hep gösterecektir.
Kur'ân'm bir diğer özelliği, biri geçmişle, diğeri gelecekle ilgili olmak üzere haberleri verirken, geçmişle gelecek arasında en sağlam köprüyü kurmasıdır. Geçmişle ilgili verdiği haberlerin doğruluğu, yapılan ilmî çalışmalar, arkeolojik kazılar ve tesbitlerle, tarihî gerçekleri araştırıp gün yüzüne çıkarmakla kesinleşmiştir. İnkarcı azgın müşriklerin, ahlâkan çöken milletlerin dönüş yapmadıkları takdirde yıkılıp yok olacakları hakkındaki uyarıları yüzlerce misallerle belirgin hale gelmiştir. Putperestlere yenik düşen Rumların en geç dokuz yıl içinde üstünlük sağlayacaklarına dair 'erdiği haber aynen gerçekleşmiştir. Yahudîlerle ilgili beyanları noksansız ortaya çıkmış, Yahudî ve Hıristiyanların Müslümanlara hiçbir zaman samımı dost olamayaoaklarıyla ilgili verdiği bilgi, bugüne kadar tazeliğini kaybetmemiştir,- aksini isbat eden bir ortam gerçekleşmemiştir.
Kur'an'da bir de geçmiş ümmetlerin hayatının önemli safhalarına de-gınıiır ve daha çok özlü noktaları üzerinde durularak ibret ve öğüt alınmasına özen gösterilir ve peygamberlerin tebliğ ettikleri hususlar açıklanarak dinler arasındaki ortak esaslar sekiz madde halinde şöyle belirtilir:
1— Semevi dinlerin hepsi bir tek ilân 'bancına dayanır ve o tek ilâhın oldua-u açıklanarak ortağı bulunmadığı anlatılır.
2— Hak dinlerin hePsi ölümden sonraki hayattan, âhiret âleminden, - ap ve cezadan soz ederler ve bu hususta da aynı inancı paylaşırlar.
3— Peygamberlerin görevlerinin sadece Allah'ın emirlerini olduğu gibi insanlara tebliğ etmek, azıp sapıtanları uyarmak, doğru yolu seçenleri ebedî mükâfatlarla müjdelemek ve Allah ile kulları arasındaki her türlü bâtıl engelleri kaldırıp insanlara ibâdetin amaç ve hikmetini öğretmek ve dünya hayatından maksadın ne olduğunu hatırlatmak düzeyinde bulunduğunu haber verirler
4— İnsanların kâinat planındaki yerini belirlemek, hayat kanunlarının değişmiyeceğini gösterip sünnetullaha uymanın her iki hayat için lüzumlu ve şart olduğuna dikkatleri çekmek suretiyle hılkattan maksadın ne olduğunu kafalara ve kalbiere işlerler.
5— İnkâr, azgınlık, şımarıklık, böbürlenmek, haklara saygısızlık, insanlara tepeden bakmak, ruhun yüceliğine gölge düşüren ve insanı Allah'tan uzaklaştıran sebeplerden birkaçıdır. Bunlardan kurtulmanın yol ve yöntemlerini anlatırlar, duygu, düşünce ve akla malzeme vererek destek sağlarlar.
6— Sosyal yapıyı Allah sevgisi ve korkusuyla eğitip denge ve düzende tutma esaslarını açıklarlar,
7— Aile yapısını dinî terbiye ve güzel âdetlerle sağlam temellere oturtmanın lüzumu üzerinde dururlar, gereken malzemeyi vererek insan irâdesine yer ayırırlar.
8— Dini en güzel, en yapıcı ve okşayıcı öğütlerle ayakta tutmanın metotfarını verirler. Öğretim ve eğitimin şart olduğunu yer yer işlerler.
Kur'ân-ı Kerîm'de ise, bu sekiz madde, gelişen ve gelişecek olan sosyal hayatın bütün safhaları dikkate alınarak daha geniş ve daha bilimsel ölçülerle anlatılır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın insanlara en son mesajı olma özelliğini taşıyarak indirilmiştir. O bakımdan Allah'ın ilmiyle donatılmış, insan ruhunun bütün arzu ve isteklerine cevap verecek bir muhtevada hazırlanmıştır. Her yönüyle mükemmeldir, doyurucu ve tatmin edicidir. Yeter ki insan, aklını, idrâkini son noktasına kadar harekete geçirip onu inceleme zahmetine katlansın.
Aynı zamanda Kur'ân bu maddeleri yer yer sıralarken hedefinin kâmil insan yetiştirmek olduğuna işarette bulunur, sorumluluk duygusunu beşerin kalp ve kafasında hâkim kılmayı dikkatten hiçbir zaman uzak tutmaz.
Nasıl Allah'tan başka hak ilâh yoksa, Kur'ân'dan da daha hak, daha mükemmel kitap yoktur. Tevrat ve İncil yürürlükten kaldırılmıştır. Elimizdeki mevaut nüshaların da Allah sözünün önemli bir kısmı değiştirilmiştir.[32]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Allah'ın buyruklarının aynen tebliğinin gereği üzerinde duruiau ve Hz. Peygamber'in (A,S.) hayatından bizlere, yönlendirici bir misal verildi. Sonra da Kur'ân'ın bütünüyle Allah sözü olduğu konu edinilerek bir benzerinin insanlar tarafından meydana getirilmesinin mümkün olmadığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle küfür ve azgınlık ahlâksızlıkla, zulüm ve haksızlıkla birleşmedikçe cezasının âhirete bırakılacağına işaret ediliyor, aynı zamanda dünyada kim daha bilerek ve sistemli çalışırsa, onun daha başarılı olabileceği hatırlatılıyor. Böylece mü'minlerin dünya hayatını meşru sınırlar içinde yeterince değerlendirmeleri dolaylı şekilde isteniliyor.[33]
Meali:
Dünya haYatmı' onun süs ve şatafatını isteyenler©, dünyada iş-leaıklerının karşılığını tastamam veririz ve onlar burada bir zarara ve ek-siKiıge de uğratılmazlar.
Öyle kimselerdir ki, Âhîret'te kendilerine ateşten VO Dünyaaa iŞ'edikleri boşa gitmiştir ve yaptıklarmın hepsi rsiz ve anlamsızdır.
İlgili Hadîsler
«Allah (c.c.) buyurdu : Ben, ortaklıkta ortakların en müstağnişiyim, ortağa ve ortaklığa asla ihtiyacım yoktur. Kim bir amelde bulunur, bir iş işler de, o işte ve amelde benimle birlikte başkasını ortak ederse, onu da ortağını da (kendi hallerine) terkederim.» [34]
Açıklama :
Yapılan ibâdet taat ve hizmeti Allah için yerine getirirken, başkalarının da görüp beğenmesini, takdir etmesini isteyen kimse, amel ve ibâdetinde Allah'a ortak koşmuş olur. O bakımdan Allah o kimseyi, ortak koştuğu kişilerle başbaşa bırakır, Âhiret'te ona hiçbir sevap ayırmaz. Yukarıdaki hadîs bilhassa bu inceliği yansıtmaktadır.
«Kim de Allah'tan başkası için (ilâhî rızanın dışında bir takım amaç ve arzularını gerçekleştirmek için) ilim tahsil ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.» [35]
«Kim Allah'ın hoşnutluğu arzu edilen bir ilmi, sadece dünyalıktan bir şeyler elde etmek için tahsil ederse, kıyamet gününde Cennet kokusunu bulamayacak (alamayacak)tır.» [36]
«Sizin hakkınızda en çok korktuğum husus, küçük şirktir.»
Bunun üzerine soruldu : «Küçük şirk nedir?» Cevap verdi: «Riya (gösteriştir.» [37]
Nitekim Enes b. Mâlik (R.A.) ile Tabiînden Dahhak bu âyetin riyakârlar hakkında indiğini söylemişlerdir.
«Ameller niyetlere göre değer kazanır ve her kişiye niyetinin karşılığı vardır. Artık kimin hicreti Allah ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Re-sûlünedir. Kimin de hicreti dünyalıktan elde edeceği bir şey veya nikahlayacağı bir kadın ise, onun da hicreti, niyet edip yöneldiği şeyedir.» [38]
Her Amelin Karşılığı Noksansız Verilir
«Dünya hayatını, onun süs ve şatafatını isteyenlere, dünyada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz ve onlar burada bir zarar ve eksikliğe de uğratılmazlar.»
Allah'ın insanlar hakkındaki hayat ve onu kazanma kanununun en belirgin ölçü ve neticelerinden biri de, her işin ve amelin karşılığını noksansız vermektir. Sonra da o İş veya amei kişinin niyet ve amacına göre değer kazanır veya hiçbir değer taşımayıp dünyadaki karşılığı ile noktalanır, âhirette yararlı bir ürünü görülmez. Nitekim dünya hukuk literatüründe de «Bir İşten amaç ve niyet ne ise, hüküm ona göredir.» kuralının önemli bir yeri ve aniamı vardır. Bu kuralı, ilk maddeleştirenler, İslâm hukukçularıdır.
O halde çalışan, iş gören, ibâdet eden, ilim tahsili için didinip duran her kişinin ameli, yetenekleri, niyeti ve başarısı oranında karşılık görür. Sadece dünyalık elde etmek, yüksek makamlara erişmek için okuyan ve yeteneklerini bütünüyle bu amaca yönelten kimse, başarısı nisbetinde amacına erişir. Allah rızasını düşünmeyerek başkalarının gözüne girmek için çırpınıp duran da hizmeti ve azmi oranında sonuca ulaşır. Bunun istisnaları her zaman söz konusudur. Ama istisna genel kaideyi değiştirmez.
Niyeti ve amact sırf Allah'ın sevgi ve hoşnutluğuna erişmek olan kimse de bu düzeydeki amelinin karşılığını hem dünyada, hem âhirette görür, dünyada görmediği takdirde âhirette mutlaka fazlasıyla mükâfatlandırılır. Zaten öylesi dünyada pek karşılık beklemediğinden, olumlu bir neticenin gerçekleşip gerçekleşmemesi onun için fazla önemli değildir.
Yalnız dünyalık elde etmeğe çalışan, âhiretle ilgili bir niyeti veya gayesi olmayan kimsenin yaptığı iş ve amelinden dolayı âhirette karşılık yani mükâfat beklemesi gereksizdir veya kendisine haksızlık yapıldığını iddia etmeye hakkı yoktur, çünkü kendisi böyle bir niyet taşımadığı gibi âhirette 5 bir mükâfat ve sevap verilmesini düşünmemiş veya arzu etmemişti.
İlgili âyetle konu çok özlü ve duyarlı bir anlatımla kalp ve kafalara neşter vururoasına işleniyor.[39]
Şöhret Ve Makam Hırsı Budalalığı
«İşte bunlar öyle kimselerdir ki, Âhiretfe kendilerine ateşten başkası yoktur. Dünyada işledikleri boşa gitmiştir ve yaptıklarının hepsi de değersiz ve anlamsızdır.»
Hakk'ı inkâr edip âhirete inanmayan bazı mucit ve kâşiflere, âlim ve filozoflara gelince, bunların göz kamaştıran keşif ve buluşları âhirette mü-kâfatsız mı kalacak? Beşeriyete bunca hizmetlerine karşılık Cenâb-ı Hak onları sırf inkârlarından dolayı Cehennemde mi yakacak?
Genellikle dar görüşlü ve İslâmî esas ve ölçülerden nasibini ya hiç almamış, ya da yeterince dinî kültüre, Kur'ân ilmine sahip olmamış Kişiler, bunları alkışlar, dünya ve âhiret cennetini herkesten çok onlara lâyık görürler. Bu, ilk bakışta biraz mantıkî görünür. Öyle ya bunca çalışma, kafa yorma, insanlığın hayrına hizmet verme, keşifler yapma boşuna mıdır? Kelimeyle anlatıiamıyapak kadar başarılar mükâfatsız mı kalacak? Buna benzer bir takım sorular hatıra gelebilir ve bunları çoğaltmak mümkün. Ama meselenin derinliğine, iç yüzüne nüfuz edecek olursak, gerçeğin öyle olmadığını, alkışlayanların düşündüğü doğrultuda cereyan etmediğini görürüz. Şöyle ki: Eğer bir mucit veya kâşif, ya da iimî araştırma ile çok değerli bilgiler toplayan ilim adamı, bütün bu çatışma, didinme ve gayretleriyle, buluş ve iaatlarıyla dünya nimetlerini, şöhrete erişip ülkeler arasında tanınmayı, yüksek makamlara erişmeyi amaç olarak seçmiş ve niyetini bu hususa teksîf edip Allah rızası, âhiret mükâfatı düşünmemişse, mesele kendiliğinden çözüme kavuşmuş ve akla gelen soruların tamamı cevaplanmış sayılır. Öyle ki: sözünü ettiğimiz kimseler çalışma, keşif ve icatlarda bulunmanın karşılığını dünyada görmüşlerdir. Zaten onların da niyet ve amacı bu değil miydi? Kendisi Allah'ı, Allah'ın hoşnutluğunu, âhiretteki mükâfatı düşünmemiş, bunları amaç olarak seçmemiş ve böyle bir niyet de taşımamışsa, kimin adına kime niçin âhiret mükâfatını. Cennet ve ondaki saadeti lâyık görüyoruz? Allah'a ve âhirete inanmayan bir mucit veya kâşife, istemediği, beklemediği, düşünmediği ve inanmadığı bir mükâfat veya karşılığa lâyık olduğunu söylemek, hem Allah'ın adaletine ters düşmeyi, hem de o kimseye hakareti gerektirir. [40]
Tabii Allah'a ve âhirete dosdoğru inanan ilim adamlarına, mucit ve kâşiflere sözümüz yok..
Kur'ân, kişinin hizmet ve amelini, onun niyet ve amacına bağlarken ona göre, ya her iki hayatta, ya da yalnız dünya hayatında hizmet ve amelinin karşılığını tastamam göreceğini belirterek ortaya genel bir kural Koymuştur. Artık bu kuralın değişmesi söz konusu değildir.[41]
Amacı Sırf Dünyalık Olanlar
«Dunva hayatını, onun süs ve şatafatını isteyenlere, dünyada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz...»
Peygamber (A.S.) Efendimiz, «Ameller niyetlere göre değer kazanır, karşılık görür..» buyurmuştur. Yaptıkları iş ve amellerden, keşif ve icatlardan niyet ve maksadı sırf dünyalık olan kimseler, başarıları oranında dünyalıktan nasiplerini alırlar. Bu da Allah'ın devam edegelen sünnetlerinden biridir ve pek az istisnası vardır.
Ne var ki, dünyalıklar, makam ve şöhretler, alkışlanma ve hayranları çoğaltma da insan kadar fanidir. Ölüm bir bakıma herkesi aynı seviyeye getirmektedir. .Geriae kayda öeğer ne kalmıştır? İyilikler ve kötülükler, Allah'a dosdoğru inanmalar ve inanmamalar.. Ölen kişinin kabirdeki ve âhiretteki asıl derece ve makamı ona göre bir farklılık arzeder. Kıyamet pazarında, ancak Allah rızasına yönelik iş ve ameller değer kazanır. Dünyalıktan yana elde edilen bütün takdirler, şöhretler ve alkışların o pazarda yeri ve değeri yoktur. İşte ilgili iki âyetle Kur'ân bu gerçeği bize öğretiyor.
Konuyu bir misal ile şöyle açıklayabiliriz :
Bu, köyde az-çok kıymetli kabul edilen boncuk ve âdi taşları toplayıp şehirde mücevherat pazarına getirerek satmaya benzer. Oysa mücevherat pazarında boncuğun ve âdi taşların yeri ve dözü yoktur. «Köyümüzde bu taşlar pek değerliydi, siz bunlara neden değer vermiyor, iltifat etmiyorsunuz?» şeklinde bir soru sormak bile abes ve anlamsız sayılır[42]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kişinin amel ve hizmetinin niyet ve amacına göre karşılık göreceği konu edinildi. Sadece dünya hayatını, onun süs ve şatafatını arzulayıp, âhirete inanmayanlara âhirette bir mükâfat verilmeyeceği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle her iki hayatın amacını insanlara en iyi ve en doğru şekilde öğreten kitap ve peygambere inanmanın nasıl bir mutluluk va'-dettiğine işaret ediliyor. Allah'ın koyduğu kurallar dışına çıkıp, Allah adına ebedî saadeti, inanmayan kâ ; ve -nucitlere, hakkı ret ve inkâr eden bazı ilim adamlarına lâyık görenlerin, Allah'a karşı yalan uydurdukları, o yüzden büyük bir haksızlıkta bulundukları açıklanıyor. Aynı zamanda o gibilerin insanları Allah'ın yolundan alıkoymaya çalıştıklarına dikkatler çekiliyor.[43]
Meali:
17— Rabbinden açık bir belge üzere olan ve onu, yine Rafabinden bir şahit izleyen ve önünde de bir önder ve rahmet ölçüsü olan Musa'nın kitabı bulunan kimse, (sadece dünyalık isteyen ve şöhret peşinde koşan) gibi midir? İşte bunlar Kur'ân'a inanırlar. Hangi zümre de onu inkâr eder, tanımazlık yaparsa, ateş onun va'dolunmuş yeridir. Ve sakın bu hususta şüpheci olma! Çünkü Kur'ân Rabbinden (inen) hakkın-gerçeğin kendisidir. Ne var ki insanların çoğu inanmazlar,
18— Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? İşte böyleler! Rablerinin huzuruna çıkarılırlar; şahitler de «Rablarına karşı yalan uyduranlar işte bunlardır!» derler. Haberiniz olsun ki, Allah'ın laneti zâlimleredir.
19— O zâlimler ki, Allah'ın yolundan akkorlar, onu eğri göstermek isterler. Bunlar, evet bunlardır Âhiret'i inkâr edenler.
20— Bunlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakıcı da değillerdir ve Allah'tan başka kendilerine dostluk elini uzatacak (kendilerine sahip çıkacak) kimseleri de yoktur. Onlara azap kat kat olup katmerleşecek. Aslında onlar ne (hakk'ın sesini) işitmeye güc getirebilmişlerdi, ne de (gerçeği) görebilmişlerdi.
21— İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir ve uydurdukları şeyler (putlar ve benzeri uydurma ilâhlar) da kendilerine yan çizip gitmiştir.
22- Şüphe yok ki, Âhiret'te de daha çok zarara uğrayanlar onlardır.
23__ Onlar kî, imân edip iyi-yararlı amellerde bulundular ve Rabları-ı gönülden bağlanıp kalp yatışkanlığıyla O'na yönelip eğildiler, işte onlar Cennet yaranıdırlar ve orada ebedî kalıcılardır.
24— Bu iki (karşıt) zümrenin misâli, kör ile sağıra, gören ile işitene benzer; hiç bunlar eşit olurlar mı? Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?
İlgili Hadîsler
«Muhammed'in canını kudret efinde tutan zata and olsun kî, benim peygamberliğimi işiten şu ümmetten bir yahudî ve bir hıristiyan, benimle gönderilene imân etmeden ölürse, mutlaka Cehennem ehlinden olur.» [44]
«Doğan her çocuk fıtrat üzerine doğar; sonra ana-babası onu ya ya-hudtleştirir, ya hiristiyanlaştırır, ya da mecusîleştirir. Dört ayaklı bir hayvanın, azası tam yerinde bir yavru doğurması gibi, onda ağız, burun, kulak kesikliğine benzer bir noksanlık bulabilir misiniz?» [45]
Kutsi hadîs :
«Şüphesiz ki ben, kullarımı hakka yönelik, Tevhit esası üzerine yarattım. Sonra şeytanlar gelip onları dinlerinden saptırdılar; benim helâl kıldıklarımı onlara haram kıldılar ve bana ortak koşmalarını onlara fısıldayıp telkîn ettiler.» [46]
«Allah (c.c.) zâlime biraz mühlet verir, derken onu (ansızın) yakalar; yakalayınca da (artık) bırakmaz.» [47]
Dünyayı Amaç Edinen İle Allah'a Yönelen Arasındaki Fark
«Rabbından açık bir belge üzere olan ve onu, yine Rabbindan bir şahit izleyen ve önünde de bir önder ve rahmet ölçüsü olan Musa'nın kitabı bulunan kimse, (sadece dünyalık isteyen ve şöhret peşinde koşan) gibi midir?»
Mealindeki âyetle dünyayı amaç edinip onun ötesinde başka bir niyet ve azmi olmayan kimse ile, Allah'ın indirdiği açık belgelere inanıp Hz.
Muhammed'in (A,S.) yolunda yürüyen kimse arasında bir mukayese yapılmaktadır: Birinin niyet ve gayesi sadece dünya hayatı, insanların alkışı ve övgüsü; diğerinin amacı ve niyeti ise, Allah sevgisi, âhiret mükâfatıdır..
Böylece bunlardan her birinin niyet ve amacı, işinin ve amelinin rengini belirler. Biri, aklın kabul, naklin makbul saydığı, Musa Peygamber tarafından geleceği müjdelenen; İsrâiloğulları'na yol gösterip her yanıyla rahmet olan, Tevrat'ta geleceği birkaç yerde haber verilen ve beraberinde beşer kudretini aşan Allah sözü Kur'ân'ı taşıyan zata uymakta; diğeri ise, geçici bir hayata, kendisi gibi fanı olanların övgü ve alkışına gönül verip bağlanmaktadır. Bu ikisi hiç eşit olur mu? Görenle görmeyen, işitenle işitmeyen bir midir?
İlgili âyetin kelime ve cümleleri üzerinde dikkatle durulduğunda, Hz. Muhammed'in (A.S.) hak peygamber olduğunu açıklayan ve belgeleyen şahitlerden birinin de Musa Peygamber ve Tevrat olduğu gösteriliyor. Ancak sık sık belirttiğimiz gibi, mevcut Tevrat nüshalarında son peygamberin geleceğine dair bir takım ifadeler varsa da, çoğu değiştirilmiş ve bir kısmı da anlaşılmayacak şekle sokulmuştur. Bununla beraber bazı belgeleri ilgili yerlerde nakletme ihtiyacını duymuş ve meraklılara bu konuda malzeme vermeye çalışmış bulunuyoruz. Burada aynı belgeleri tekrar nakletmeye gerek olmadığını sanırım.[48]
Sakın Şüpheci Olma!
«Ve sakın bu hususta şüpheci olma. Çünkü Kur'ân gerçekten Rabbından (indirilen) hakkın, gerçeğin kendisidir.»
Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden göklerdeki ve yeryüzündeki belgeler sıralandıktan, Kur'ân'ın taşıdığı ilâhî kudret bütün incelik ve mü-kemmelfiğiyle belirtildikten; Hz. Muhammed'in (A.S.) hak peygamber olduğunu, Musa Peygamber ve ona indirilen Tevrat'ın müjdelediğine dikkatler çekildikten sonra, aklını ve diğer yeteneklerini sadece dünyalık adına kullanıp geçici bir hayatın alâyiş ve alkışından başka bir niyet ve amacı bulunmayan kişilerin kendilerine çok yazık ettikleri hatırlatıldı. Böylece Hakk'-m açtığı doğru yolu görebilmek için bol malzeme verildi. Aynı zamanda insan aklına bu doğrultuda bir hareket kazandırmak istenildiğine işaret edildi.
Buna rağmen aklını, kevnî ve enfüsî delillere çevirmeyen, Allah kelamı olan Kur'ân üzerinde araştırma ihtiyacı duymayan inkarcı maddecilerin varacağı yerin ateş olacağı ve bunun Allah yânında belirlenmiş bir söz olduğu açıklanıyor ve «sakın bu hususta şüpheci olma» uyarısı yer alıyor. Çünkü şüphe, zihnin bir şeyin doğruluğunu veya yanlışlığını; varlığını yokluğunu; haklılığını, haksızlığını kestiremeyip duraklaması; olumlu veya olumsuz kesin bir yargıya varamamasıdır.
Şüpheyi, açık belgeler, kesin kanıtlar, sıhhatli ve doğru nakiller giderebilir. O nedenle Kur'ân, önce aklî ve naklî delil ve belgeleri ardarda getirdi, sonra da «sakın bu hususta şüpheci olma» diyerek sağlam bir ölçü ve kıstas ortaya koydu.
Bunun gibi, Kur'ân'ın Allah sözü olduğunu anlayabilmek ve onunla ilgili kafa ve kaibde doğan şüpheleri gidermek için, on beş asır öncesine uzanıp Kur'ân'ın hemen her konuda getirdiği hakikatleri ilmin ve aklın süzgecinden geçirmek ve böylece birtakım sağlam deliller edinip belgeler toplayarak sonuca varmak gerektir. 17. âyetin son kısmında bu gerçeğe parmak basılarak şöyle buyurulmuştur: «Çünkü gerçekten Kur'ân Rabbm-dan (indirilen) hakkın, gerçeğin kendisidir. Ne var ki insanların çoğu inanmazlar.»[49]
Allah'a Karşı Yalan Uydurmak
«Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?»
Allah'a karşı yalan uydurmak iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, Allah'tan indirilmediği halde, bu Allah'tan indirilme bir kitap veya bir âyettir, diyerek kendine ait bir sözü veya insan kafasının ürünü olan bir kitabı Aflah'a nisbet etmektir. İkincisi, bir şeyi Allah helâl veya haram kılmadığı halde, onun helâl veya haram kılındığını iddia edip hükmü Allah'a izafe etmektir. Şüphesiz ki, her iki iddia ve yakıştırma büyük bir haksızlık ve küfrü gerektiren bir aşırılıktır. Bunlar gibi, Allah'ın indirdiği kitabı ve buyruklarını konu edinerek, «Allah böyle bir kitap indirmemiştir, şu ve bu buyruklar Allah'a ait değildir» diyerek ret ve inkârda bulunmak da Allah'a karşı yalan uydurmaktır ve hem küfür, hem de büyük bir zulümdür.[50]
Neden Allah'a Yalan Nisbet Etmek Büyük Bir Zulümdür?
Şüphesiz ki, hakkı ret ve inkâr etmek zulümdür. Günkü, hak her şeyde hâkim olan denge ve düzendir; en doğru yol, en doğru sözdür,- meşru
sınırları bilip dışına çıkmamak; başkalarının hürriyetine tecavüz etmemek, insan haklarına saygılı olup korumak; ruh ile beden, dünya ile âhiret, madde ile mâna arasında denge ve köprü kurup ilâhi murada uygun düzenli bir hayat sistemi oluşturmaktır. Bunun aksine bir yol izlemek, bir anlayış ve davranış içinde bulunmak zulümdür, haddi tecavüzdür, denge ve düzene ters düşmektir.
Allah ancak hakkı söyler, hakkı indirir, O bakımdan O'na karşı yalan uyduran kimse daha zâlim olarak vasıflandırılmıştır. Nitekim ilim adamlarımız zulmü açıklarken bize şu satırları da yazıp miras bırakmayı ihmal etmemişlerdir:
__ İnsan haklarına el ve dil uzatmak, umumun haklarına tecavüzde bulunmak, ruhun değişmeyen gıdası olan ibâdeti ve Allah'a karşı kulluk görevini yerine getirmeyi ihmal veya terk etmek; sadece mide ve şehveti tatmine çalışıp kalp ve ruhu, vicdan ile basireti unutmak; bütün insanların hayrına yönelik bir kudret ve muhtevada indirilen Kur'ân ile amel etmemek; insanla Allah arasındaki yolu açıp işlek duruma getiren ve insanca yaşamanın bütün yol ve yöntemlerini öğreten, insanı nefis ve şehvet bataklığından kurtarıp kutsal havaya kavuşturan Hz. Muhammed'i (A.S.) tanımamak veya O'nun sünnetiyle amel etmemek büyük zulümdür.
Tabii bu misalleri ve maddeleri çoğaltmak mümkün, ancak ilgili âyetle asıl üzerinde durulan,şey, Allah'ın indirmediği şeyi, O'nun bildirmediği bir konuyu, O'nun helâl veya haram kılmadığı bir şeyi O'na nisbet edip birtakım yakıştırmalarda bulunmaktır. O bakımdan Cenâb-ı Hak, haddini bilmeyen, insanlığının seviyesini tayin edemiyen, niçin yaratıldığının amaç ve hikmetini düşünmeyen ve tam bir sorumsuzluk içinde Allah'a, Peygamberine yalan isnat edenleri lanetlemiş; dönüş yapmadıkları takdirde ilâhi rahmete erişemiyeceklerini bildirmiştir. Zira Allah'ın birini lanetlemesi, onu rahmetinden uzaklaştırması anlamına gelir. Nitekim ilâhî rahmetten mahrum edilip yüce âlemden kovulan Şeytan'ın lânetlenmesinin de anlamı budur.[51]
Allah Yolundan Alıkoymak
«O zâlimler ki, Allah'ın yolundan alıkorlar, onu eğri göstermek isterler. Bunlar, evet bunlardır Âhirefi inkâr edenler.»
Kutsai değerleri birer fantezi sayıp materyalizmi, kâinatın en doğru 'lımsel izahı kabul edenler, sadece kendilerini değil, başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya çalışırlar. Kari Marx'ın ortaya attığı ekonomik görüşü tek kurtarıcı ve can simidi sayanlar da hem kendilerini, hem de okuttukları talebeyi Allah yolundan alıkoymaktadırlar. Musevî asıllı olan Sigmund Freud'un zihinleri bulandıran varsayımlarıyla, Darvvin'in «evrim» nazariyesiyie semavî dinlerin getirdiği bütün esasları yıkmaya çalışan inkarcıların bu nazariyeyi hakikati bulup ortaya çıkaran müsbet bir ilim olarak yutturma gayretleri de, hem kendilerini, hem de başkalarını Allah yolundan alıkoymaya yönelik büyük bir haksızlık ve zulümdür.
İşte en doğru yolu en eğri yol diye tanımlayanlar, dinlerin omurgasını oluşturan âhiret inancını uydurma sayanlar bunlardır. Kuşkusuz bunlarla Mekkeli putperestler arasında inkâr bakımından fark yoktur. Ne var ki, onların inkârlarının temelinde koyu bir cehalet, bunların inkârlarının temelinde bilimsel birtakım varsayımlar yer almaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de insanları Allah'ın yolundan alıkoyanların sonunda ne duruma düşecekleri çok düşündürücü bir anlatım çerçevesi içinde şöyle açıklanıyor: -
a) Bu zâlimler Allah'ı âciz bırakacak değillerdir.-Geç de olsa zafer mutlaka Allah'ındır ve Allah'a dosdoğru imân edenlerindir.
b) Sonunda bu zâlimlerin elinden tutacak dostları da olmayacaktır. Felâket ve azap günü gelip çatınca, yapayalnız kalacaklardır.
c) Azapları da yaptıkları tahrip kadar kat kat ve katmerli olacaktır.
d) Zira bu zâlimler ne hakikati görebilmişler, ne gerçeği anlayabilmişler, ne de Hakk'ın rahmet sesine kulak vermişlerdir. Manevî körlük ve sağırlık onları çepeçevre kuşatmıştır; uçurumun kenarında bulunduklarının farkında bile değillerdir. Hakk'ın hükmü bütün haşmet ve şaşmazlığıyla inince, bunlar da o uçurumun can alıcı derinliğinde kendilerini bulacaklardır.
e) İşte bunlardır kendilerine haksızlık edenler. Çünkü inkâr ateşini imansızlık fırtınasıyla birleştirip kendi aleyhlerine hazırlamışlardır. Allah yolundan alıkoyma haksızlığının cezasına kendilerini bilerek veya bitmeyerek lâyık görmüşlerdir.
f) Uydurdukları diyalektik ve materyalizm felsefesi, ekonomik yutturmaca, ideolojik mücadele, varlığın tek kaynağının madde, düşüncenin ise ruh olduğunu göstermeye çalışmaları ne kendilerine, ne de başkalarına bir yarar sağlamamış, bilâkis ruhları öldürüp, kalpleri köreltmiştir. Eğitip yetiştirdikleri gençlerin çoğu büyük bir dengesizlik ve tatminsizlik içinde mevcut düzene karşı âsi olmuşlar ve uyuşturucu madde kurbanları arasında ço-
âunluğu oluşturmuşlardır. O yüzden aile yapısı ağır yaralar almış; baba evlât ana evlât arasında ciddi hiçbir ilgi ve bağ kalmamıştır. Yine yetiştirdikleri gençler arasında cinsel sapıklığın en kötüsü sayılan homoseksüellik gün geçtikçe artmakta ve bazı ülkelerde onlara maalesef birtakım yasal haklar bile tanınmaktadır.[52]
İman, Salih Amel Ve Gönül Yatışkanlığı
«Onlar ki, imân edip iyi-yararlı amellerde bulundular ve Rablarına gönülden bağlanıp kaJp yatışkanlığıyfa O'na yönelip eğildiler, işte onlar Cennet yaranıdırlar ve orada ebedî kalıcılardır,»
İlgili âyetlerle, inkârcr putperest ve maddecilerin körlük ve sağırlık içinde nasıl elim bir sonuca kendilerini sürükleyip goiüruüklerinin portresi çizildikten sonra; kendini inkâr fırtınasından, şüphecilik kararsızlığından kurtarıp imân ve sâlih amel doğrultusunda kalp yatışkanlığına eriştirerek Rablarına yönelen mü'minlerin, erişecekleri mutluluk ve huzur âleminin tablosu gözler önüne konuyor. Baş gözleriyle gönül gözlerini hakikati görmede birleştiren, baş kulaklarıyla gönül kulaklarını Hakk'ın sesini işitme hususunda biraraya getirenlerin ancak bu gibi inanan bahtiyarlar olduğuna işaretle, bunların, körlük ve sağırlık içinde hayatını ve âhiretini berbat, edenlerle eşit olmadıklarına dikkatler çekiliyor.
Kur'ân çizdiği bu portre ve ortaya koyduğu tablodan sonra insan aklına ve vicdanına seslenerek «Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?» diyor.
Böylece hem kendine, hem de başkalarına haksızlık edip insanları Allah yolundan alıkoyan zalimlerin tutumu, vasıfları ve görecekleri karşılık 11 madde halinde açıklandıktan sonra; Allah'ın hidâyete eriştirdiği mü'minlerin üç ana vasfı ve kendilerine verilecek mükâfat dört madde halin-e özetlenerek «İmân, sâlih âmel, Allah'a gönül yatışkanlığıyla yönelmek» gibi üç ana vasfın bütün iyilikleri, güzellikleri, hayır ve faziletleri beraberinde taşıdığına işaret ediliyor. Sonra da bu iki grup arasındaki fark, kör ile sa9ır- gören ile işiten misal verilerek belirtiliyor.[53]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Kur'ân'ın hak kitap, Hz. Muhammed'in (A.S.)hak resul olduğuna Tevrat'ın da şehadet ettiğine işaret edildi. Allah'a karşı yalan uyd" uran lordan daha zâlimin kimler olabileceği üzerinde durula-
rak, Allah sözünün olduğu gibi korunmasının ve aynen tebliğ edilmesinin gereği belirtildi. Sonra o zâlimlerin vasıfları, tutumları ve görecekleri azabın bir iki safhası anlatıldı. Arkasından iman, sâlih amef ve kalp yatışkan-lığıyla Allah'a yönelmenin bütün hayırları ve faziletleri beraberinde taşıdığına atıf yapılarak iki zümre için düşündürücü bir misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle Hakk'a karşt gelen inkarcı zâlimlerle ilgili tarihî bir misal verilerek, Nûh Peygamber ile kavmi arasında geçen önemli kısımlar anlatılıyor. Böylece sıkıntı içinde bulunan mü'minlerin pek yakında Hakk'ın yardımına mazhar olacaklarına işaretle başta Peygamber (A.S.) Efendimiz olmak üzere mü'minler teselli ediliyor.[54]
Meali:
25— And olsun ki, Nuh'u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik. (O da kavmine:) «Şüphesiz ben sizin için açık bir uyarıcıyım.
26— Allah'tan başkasına tapmayın. Doğrusu ben, hakkınızda elim bir günün azabından korkuyorum.» demişti.
27— Kavminden inkâra sapanların ileri gelenleri: «Biz seni de ancak kendimiz gibi bir insan olarak görüyoruz; hem sana ancak ilk bakışta bizden en rezil ve aşağılık kimselerin uyduğunu müşahede ediyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de, faziletinizi de göremiyoruz; belki sizi yalancılar sanıyoruz» demişlerdi.
28— Nûh: «Ey kavmim!» dedi, «ne dersiniz, eğer ben Rabbimden ge-en acık bir kanıt üzere isem ve O kendi katından bana bir rahmet vermiş
e o size kapalı kalmışsa, ondan tiksinip hoşlanmadığınız halde sizi ona zorlayabilir miyim?
29— Ey kavmim, buna karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim «rım (hizmetimin karşılığı) ancak Allah'a aittir ve elbette ben o imân i kovacak da değilim. Onlar mutlaka Rablarına kavuşacaklardır. ' ben sizi cehalet içinde (bocalayan) bir kavim olarak görüyorum.
30—«Ev kavmim, onları (imân edenleri) kovacak olursam, Allah'ın (vereceği cezârlnnl nocak olursam, Allahın (ve sun kİm (beni kurtan Yardım edebilir? Hiç düşünmüyor musunuz.
31— Ben size, «Allah'ın hazineleri benim yammdadır», demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Gözlerinizin, küçük görüp hafife aldığı kişilere Allah hiç hayır vermeyecek de demem. Onların içyüzünü Allah daha iyi bilir. Aksi halde şüphe etmeyin ki zâlimlerden olurum.»
Küfürler Arasında Benzerlik
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e karşı her türlü hayasızlık, şarlatanlık ve saldırıyı mubah sayan; ahlâk ve fazileti bir tarafa İtip akıl ve mantık dışı hareket eden Mekkeli müşriklerin, suçlama, taşlama, yerme, iftirada bulunma, alaya alma, işkenceye baş vurma ve her bakımdan karşı gelme yöntemleriyle, daha önce gelip gecen peygamberlere karşı gelenlerin hareket, düşünce ve yöntemleri arasında birçok yönden benzerlik vardır. Nitekim Mekke'nin ileri gelenlerinin küfür ve hezeyanlarını, Nûh Peygambere karşı gelen o devrin ileri gelenlerinin küfür, inat ve hezeyanlarıyla mukayese ettiğimizde, büyük bir benzerlik arzettiğini görürüz.
Bunun için Cenâb-ı Hak, önce peygamberlerini ve mü'minleri teselli edip onlara tarihî bir ölçü ve benzerlik arzeden olayı nakletmeyi, sonra da Mekke'nin ileri gelenlerinin işledikleri cinayetlerin, sergiledikleri küfür ve azgınlıkların sonunun nereye varacağını onlara bir uyarı mahiyetinde hatırlatmayı rahmetinin genişliği gereği sayıp Nûh Peygamber kıssasının öğüt ve ibret alınacak safhalarından önemli bir kısmını açıklıyor,
Nûh Peygamber ile kavmi arasında devam eden çetin mücadelenin bazı kısımlarının uyarıcı bir misal olarak verilmesinin bir başka yanı ve yaran ise şudur: Mekke'de gerek ekonomik ablukadan, gerekse ardı arkası kesilmeyen hezeyan ve işkencelerden bunalan mü'miniere, küfrü, bâtılı baş aşağı getirecek, mağrurların belini bükecek, seslerini kesecek ilâhî hükmün tecelli edeceği günlerin pek yakın olduğu müjdesini verip, sonucu sabırla beklemelerini ilham etmektir.
Aynı tarihî kıssaya A'raf sûresinde de yer verildiğini görüyoruz. Burada tekrarın sebep ve hikmeti ne olabilir? Olayın birkaç yerde tekrarı, aynı hikmet ve uyanları taşıyor denilemez. O uyarılarla birlikte değişik bilgiler, yönlendirici safhalar ve farklı hükümler söz konusudur. İlâhî metodun kusursuzluğu, üslûbunun benzersizliği, verdiği malzemenin ruhları tazelemesi, fikirleri açması, aklı kamçılaması, vicdanı serinletmesi bakımından her tekrar, farklı hikmetler, değişik uyarılar ve başka başka teselliler içermektedir.
Aynı kıssanın değişik yerlerde, bir önceki, bir sonraki âyetler ve konular itibariyle farklı mesajlar taşıdığı şüphesizdir. Bunları birkaç örnek vermek suretiyle açıklayalım :
a) Allah'tan başka ilâh olmadığı belirtilirken, büyük bir günün azabı hatırlatılıyor.
b) Kavminin ileri gelenlerinin Nûh Peygambere, «Seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz» dedikleri nakledilirken, kafaları ve kalbleri inkâr, ve isyan isiyle kararan kâfirlerin bir peygamber hakkında neler düşündüklerine, onu nasıl anladıklarına dikkatler çekiliyor.
c) Nûh Peygamberin sapık olmadığı, ancak âlemlerin Rabbı tarafından gönderilen ve dosdoğru yolda bulunan bir peygamber olduğu vurgulanıyor. Böylece asıl sapıkların inkarcı putperestler olduğuna işaret ediliyor.
d) Nûh Peygamberin dosdoğru tebligat yaptığı ve onlara nasihatçı ve hayırhah olduğu belirtiliyor. Böylece Nuh Peygamberin bu iki hizmet açısından hareket ettiğine işarette bulunuluyor.
e) İnkarcı sapıkların bilmediğini Allah'tan altp bildiğini açıklayan Nuh Peygamberin, önce kendiliğinden bir hüküm, bir çağrı ortaya koymadığı açıklanıyor; sonra da bir peygamberle diğer insanlar arasındaki farklardan en önemlisi anlatılıyor.
f) Her kavim veya milletin içinden o millete veya kavme bir uyarıcının gönderildiği ve bunda şaşılacak bir taraf bulunmadığı açıklanıyor. Her kavim veya milletin kendi aralarından filizlenip çıkan kimsenin kendilerine daha iyi hitap edebileceği, daha iyi anlaşılabileceği üzerinde duruluyor ve bu açıdan konuya eğilip iyi düşünmeleri isteniyor.
g) Sonra da Nuh kavminin inkâr ve azgınlıklarına devam ettikleri, ön yargılarının değişmesinin mümkün olmadığı, hislerinin esiri olup akıllarını iyi kullanmadıkları üzerinde duruluyor ve olumlu bir sonuç alınmayınca aa onlar aleyhine ilâhî hükmün indiği belirtiliyor.
Şu halde A'raf sûresinde ise, Nûh kıssası yedi maddede özetlenmiş ve u olaydan bizlere verilmek îstenen mesajları bilmemizin gereği ürerinde durulmuştur. Onları şöyle sıralayabiliriz:
1— Her ülkede toplumu dejenere edenler, ahlâk ve fazileti yıkanlar ilahi buyrukları hice sayanlar, o ülkenin daha çok şımarık ileri ge-lenleridir.Buna çok dikkat edi!meli ve '9 başına getirilecek kadroda her şeyden önce dinî ahlâk ve fazilet ışığının mevcudiyeti aranmalıdır.
2— Her ülkede inkâr ve cehaletin izleri bulunabilir. Ama buna pas verildiği veya kendi haline terkedildiği takdirde, ileride büyüyüp bir çığ olabilir O bakımdan yeni kuşakları ahlâklı, faziletli, bilgili ve dindar yetiştirmemiz farzdır.
3— Hiçbir peygamber dengesiz ve sapık olamaz. Çünkü genellikle peygamberler günah ve isyandan, yalan ve iftirada bulunmaktan korunmuşlardır. Onlar her bakımdan ilâhî terbiye ve ahlâkin yeryüzünde mümessilleridirler.
4— Her peygamber aldığı görevi kusursuz yerine getirir ve her peygamber öğüt verir, hayırhah davranır ve söyledikleriyle, telkine çalıştıkla-rıyla önce kendileri yaşarlar. Peygamber yolunda yürüyen din mürşitlerinin de tavrı bu olmalıdır.
5— Peygamber, Allah'tan alıp din adına konuşan bir elçidir. Bizler de ilâhî kitaptan, Peygamber sünnetinden alıp din adına konuşmakla em-rolunmuşuzdur. Buna kendimizden ne bir şey katabiliriz, ne de ondan bir şey değiştirebiliriz.
6— Her peygamber kendi milletinin içinden seçilmiştir. Daha rahat, daha iyi anlatması ve onlarla uyum sağlaması söz konusudur, O bakımdan din mürşitlerinin şive ve kültür farkı dikkate alınmalıdır.
7— Zafer mutlaka hakkındır; üstünlük de, dosdoğru inanan ve kendini Hak yoluna adayan mü'minlerindir.
Aynı kıssa Hûd sûresinde :'
a) Nûh Peygamberin açık bir uyarıcı olarak kavmine gönderildiği; on-laFa, Allah'a tapmalarını önerdiği, bunun aksine bir yol tutmanın elim bir azaba yol açacağı hatırlatılıyor. Böylece Nûh Peygamberin hem sınırı belirleniyor, hem de görevinin ne olduğu açıklanıyor.
b) Kavminin ileri gelenlerinin onu kendileri gibi bir insan olarak gördükleri anlatılırken, onların, Allah tarafından gönderilen bir peygamberin ancak melek olması gerektiğine inandıklarına işaret ediliyor. A'raf sûresinde bu husustan söz edilmiyor.
c) Nûh Peygambere İnanıp uyanları aşağılıkla suçluyorlar. Onlara göre, mal ve makam, soy-sop sahibi olmayanlar toplumda en aşağı tabakadır. Yine A'raf sûresinde bundan bahsedilmiyor.
d) Nûh kavmi üstünlüğü, erdemliği, imân, ahlâk ve fazilette değil, birtakım dünyevî nîmetlere erişmede görüyorlar ve o yüzden Nûh Peygamberi v© imân edenleri yalancılıkla suçluyorlardı. A'raf sûresinde bu hususa atıf yapılmamıştır.
e) İnsanların idrâk ve irâdeleri harekete geçirilip yönlendirilerek yola aetiri I meleri, *öblîğ ve irşat metodu olarak işleniyor. Bunca âyet, belge ve delillere rağmen Hakk'ı kabul etmiyenleri zorla dine sokmanın uygun ve yararlı bir metot olmadığına işaretle mürşitler uyarılıyor. Böylece A'raf sûresinde geçen işaretten çok farklı bir hüküm ortaya çıkıyor.
f) Nûh Peygamberin uyarı ve irşadına karşılık hiçbir ücret ve mal istemediği, başarılı olsun, olmasın mükâfatının sadece Allah'a ait olduğu açıklanıyor. O nedenle din mürşitlerinin mümkün olduğu, şartlar el verdiği nisbette irşat ettikleri kimselerden bir şeyler almamaları ilâhî bir kural olarak hatırlatılıyor.
g) Nûh Peygamberin, kendisine inanıp uyan mü'minleri hiçbir zaman, şunun, bunun hatırı için huzurundan kovmadığı, ilgisini azaltmadığı belirtiliyor. Onun için, Allah'a dosdoğru inananlara, her zaman saygılı ve itibarlı gözle bakılmasına işaret ediliyor. A'raf sûresinde bu hususa işaret edilmiyor.
h) İnkâr, azgınlık ve haksızlığın, ahlâksızlık ve şarlatanlığın cehaletten, baba ve dedelerin yoluna körü körüne uymaktan; aklı ve idraki harekete geçirmemekten kaynaklandığı çok anlamlı ve duyarlı bir ifadeyle anlatılıyor.
i) İnkâroı sapıklara, hakkı ret ve inkâr edenlere yaranmaya çalışanların veya onları kendilerine dost edinenlerin Cenâb-ı Hak'tan yardım gö-remiyeçekleri açıklanıyor. A'raf sûresinde bu husustan da söz edilmiyor.
k) Peygamberlerin görevleri, yetkileri ve yetkilerinin sınırları konu edinilerek Allah'ın hazinelerinin onların elinde olmadığı haber veriliyor; aynı zamanda meleklerden peygamber gönderilmediği ve Allah bildirmedikçe peygamberlerin gaybi bilmedikleri üzerinde duruluyor. Böylece mürşitlerin yetki sınırlarının ne olabileceği hakkında bir ön bilgi veriliyor.
Görüldüğü gibi, Kur'ân'da gerçek anlamda tıpatıp bir tekrar yoktur, tekrar sanılan her olayın ayrı safhaları, başka başka hikmetleri söz konusudur. O bakımdan A'raf süresindeki yedi maddelik beyâna dayanarak tesit ettiğimiz mesajlarla, aşağıda sıralayacağımız Nûh kıssasından tesbit ettiğimiz mesajlar arasında da hayli farklar mevcuttur:
1— Şartlar ve ortam elverdiği ölçüde Allah'ın son dinini yaymaya çalışmak peygamber mesleğidir ve en şerefli bir meslektir.
2— kalbini ve vicdanını bütünüyle dünyalığa çevirip kutsal değer-3 ilgisini kesen küfrün elebaşılarının alaylı sataşmaları, küçük düşü-
rücü anlamdaki sözleri, kınama ve tehditleri, Allah yolunda hizmet eden kişilerin azmini, hevesini kırmamalı, bilâkis azimlerini ve heveslerini artırmaya vesile olmalıdır.
3— İslâm her yanıyla yüksek anlamda ilim ve irfan, edep ve terbiye sevgi ve saygı dinidir. Onu bilimsel araştırma konusu haline getirip doyurucu, susturucu belge ve kanıtlarla işlemek vaciptir Zira İslâm'ın genel yapısı buna çok müsaittir.
4— Dine hizmeti geçim vasıtası haline getirmemek gerekir. Hi?meti imkânlar el verdiği nisbette Allah'ın hoşnutluğunu kazanma doğrultusunda sürdürmek başarının ilk ve son adımıdır. Bununla daha çok dine hizmeti kişisel çıkarlara alet etmemek kasdedilir.
5— Mü'minlere, sosyal durumları ne olursa olsun, üstün değer vermek, onları her zaman inkarcı maddecilere, ikiyüzlü münafıklara tercih etmek ve sırası geldikçe kendilerini onore edip desteklemek farzdır.
6— Allah'ın dinine hizmeti, gaybı biliyorum iddiasıyla değil, gaybe inanıyorum beyanıyla tevazu, teslimiyet ve mahviyet içinde sürdürmek peygamberlerin değişmeyen şiarıdır. Onlara bu hususta da uymak vâoiptir.
7— Gayr-i müslimlere, inanmayan liderlere yaranmaya özenmek, dine ve ona hizmete zarar verir. Bunlardan sakınmak gerekir.
Görüldüğü gibi, Kur'ân'da anlatılan her kıssada nice hisseler ve öğütler yer almaktadır. Onları bir hikâye gibi değil, üzerinde durarak, inceliye-rek, hikmetini araştırarak okumak şarttır. Aynı zamanda Allah kelâmını kuru bir mealden okuyup öğrenmek de mümkün değildir. Mutlaka sistemli, düzenli ve plânlı yazılmış bir tefsirden yararlanmak suretiyle onu anlamaya çalışmak gereklidir. Unutmamalıyız ki, hiçbir kıssa, âyet ve konu boşuna yazılmamış, hiçbir tekrar hikmetten uzak tutulmamıştır.[55]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı sapıkları, maddeci ahlâksızları uyarmak, mü'minleri müjdelemek için Nuh Peygamber'in kavmiyle olan mücadele safhaları anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle aynı kıssanın diğer önemli bölümleri anlatılarak sonunda Hak'tan yana olanların başarıya eriştiği, küfür ve tuğyanda ısrar edenlerin kökünün kesildiği belirtiliyor ve böylece hem Mekke'de sıkıntılı günler geçiren mü'minlere ferahlatıcı müjde veriliyor, hem de yaşamakta olan inkarcı kavim ve milletler uyarılıyor.[56]
Meali:
32— (Kavmi ona:) «Ey Nuh! dediler, cidden bizimle tartışıp uğraştın ve bizimle uğraşmanı çoğalttın (ileri gittin). Eğer doğrulardan isen şu bizi tehdit edip durduğun (azabı) getir.»
33— Nûh: «Onu size ancak, dilerse Allah getirir; Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz.
34— Eğer Allah, sizi azdırıp yok etmek istese, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size bir yarar sağlamaz. O sizin Rabbınızdır ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
35— Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: «Eğer onu uydurdumsa, günah ve vebali benim üzerimedir ve ben sizin işlediğiniz günah ve vebalinizden beriyim,»
36— Nuh'a, senin kavminden imân edenlerden başkası, şüphen olmasın ki (sana) inanmıyacaktır. Artık onların işleyegeldiklerinden dolayı üzülüp tasalanma.
37— Gözlerimizin önünde ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap ve sakın zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma; çünkü onlar mutlaka boğulacaklardır, diye vahyolundu.
38— Nûh gemiyi yapmaya başladı; kavminin ileri gelenleri yanından geçtikçe onu alaya alıyorlardı. Nûh onlara: «Bizimle alay ediyorsunuz; bizimle alay ettiğiniz gibi biz de (yakında) sizinle alay edeceğiz.
39— İleride rüsvay edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimin üzerine ineceğini anlayacaksınız» dedi.
Nuh Kıssasının Bu Bölümünden Alınacak Öğütler Ve İbretler
Nûh Peygamberin (A.S.) kavmiyle olan sürtüşme ve tartışmasının, uyarı anlamındaki mücadelesinin uzun sürdüğü bir gerçektir. Böylece uzun yıllar hakka davet eden, inkarcıları, bir olan Allah'a inanmaya çağıran Nûh Peygamberin yıllara dayalı teblîğ ve irşadı, inkarcı sapıklara bıkkınlık verecek bir noktaya gelip dayanmıştı. Zira her şeyi mubah sayan inkarcı maddeciler, hürriyetlerini sınırlayacak, isteklerinin meşru olmayanlarını frenliyecek dine ilgi göstermeyi kendi aleyhlerine bir dönüş kabul ediyor, o bakımdan Nûh Peygamberin öğütlerine kulak vermiyorlardı.
Onlara bu kadar uzun bir sürenin ayrılması, şüphesiz ki ilâhî rahmetin bir tezahürü idi. Çünkü O'nun rahmeti gazabının önünü almıştır; bu ezelî bir kanundur ki, değişmez; yani koyduğu kanunları, hazırladığı plân ve programı kendisi bile bozmaz ve değiştirmez. Ama ne yazık ki, her uyarı bir tepki, her öğüt bir usanç ve bıkkınlık doğurmuş ve bütün uğraşmalar ve didinmeler aradaki mesafeyi açmaktan başka zahiri bir sonuç vermemişti. Ancak unutmamak gerekir ki, bir de olayın ve devam eden uzun mücadelenin insanlıktan yana sayılmayacak kadar olumlu sonuçlar doğurduğu, kıyamete kadar gelecek olan milletlere öğüt ve ibret dolu unutulmaz bir tablo meydana getirdiği cok açıktır.
Toplum uyarılma düzeyinde bu noktaya gelince, artık teblîğ ve irşadın, uyan ve öğüdün fayda vermeyeceği, onları ıslâh edemiyeceği kesinlik kazanır. Bu durumda mürşit başka bir irşat yeri ve ortamı aramak, ya da inecek olan ilâhî hükmü (azabı) beklemek arasında serbesttir. Ama birinci şıkkı tercih etmesi daha uygundur. Tıpkı İbrahim Peygamber'in ve son olarak Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yaptığı gibi..
Nûh kavmi de her şeye rağmen inkâr ve ahlâksızlığın, zulüm ve haksızlığın son kertesine gelip dayanmış, yapılacak başka bir şey kalmamıştı. Nûh Peygamber (A.S.) kendine düşeni yapmış, bütün imkân ve gücünü kullanarak ilâhî buyrukları teblîğe çalışmıştı. Gerisi Allah'a kalmıştı; O'nun hükmünü beklemekten başka bir yol söz konusu değildi.
Ne var ki, peygamberler ancak ilâhî emirle hareket ederler, kendiliklerinden bir karar vermeye me'zun değildirler. Onun için Nûh Peygamber bir tarafa ayrılamadı. Va'dedilen azabın gelmesini, alaylı bir ağızla isteyen kavmine, «Allah sizi azdırıp yok etmek isterse, vereceğim öğüt bir yarar sağlamaz» diyerek, Allah'ın ezelî ilminin bu azgınların doğru yolu seçmi-yeceklerinin tesbitini, ileride itiraz etme sebeplerinin ortadan kalktığını öğrenmekle pek yakında azabın ineceğini biliyordu.
Ama aynı durum bir mürşit için geçerli değildir; yani uzun süre yaptığı irşat ve teblîğden olumlu sonuç alamadığı takdirde, ilâhî emrin inmesini bekler gibi bir karar vermesi gereksizdir. Çünkü vahiy ancak peygamberlere inmiştir, o bakımdan peygamberler böyle durumlarda da Allah'ın emrini bekler, kendiliklerinden bir karar vermezlerdi. Mürşit ise, kendiliğinden bir karar verebilir, dilerse, bekler, dilerse ayrılıp başka bir yer aramaya koyulur.
Allah'ın Nûh kavmini azdırıp yok etmesinin anlamı ise, şöyledir: Allah'ın insana kâinat plânında ayırdığı yeri bildirmesine rağmen insanlar slirlenen noktada yerlerini almaz, hayat kanunlarına uymaz; gönderdiği Peygamberlerin yol gösterici, akla ışık tutucu sözlerine kulaklarını tıkar,
mevcut ortam İçinde akıllarını, idrâklerini kullanmazlarsa, ilâhî hidâyetin tecelli edeceği sınıra kendilerini getirmemiş olurlar. Böylece inkâr ve azgınlık kertesine sürüklenip ilâhî azabın inmesini çabuklaştıran noktada karar kılarlar ve o takdirde kendilerine zulmetmiş sayılırlar. İşte Allah'ın onları azdırıp saptırmasının gerçek anlamı ve yorumu budur.[57]
Nûh Kıssasında Mekkeli Müşrikleri Uyaran Bölümler
İlâhî üslûbun Kur'ân'daki parlak özelliklerinden biri de, bir olay, ya da kıssayı anlatırken ara yerde -dikkatleri toplamak, konunun canlılığını korumak ve olayın ne amaçla anlatıldığına işarette bulunmak için- değişik bir konuya geçmesidir. Aslında ara yere serpiştirilen ikinci konu asıl konudan kopuk başka bir konu değil, onu tamamlayan ve hikmetinin anlaşılmasına yardımcı olan ek bir konudur. Nitekim Nuh Peygamber {A.S.) kıssası henüz bitmeden ara yere Mekkeli müşrikleri, daha çok onların elebaşılarını, olayın vereceği tesirle uyarmak, Hz. Peygamber'in (A.S.) arkadaşlarının imân ve irfanlarını artırmak maksadıyla şu cümleye yer verilmiştir : «Yoksa (Muhammed) onu (Nûh kıssasını veya Kur'ân'ı) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu uydurdumsa günah ve vebali benim üzerimedir ve ben sizin işlediğiniz günah ve vebalinizden beriyim.»
Bu uyarıdan sonra yine asıl konuya geçiliyor. Allah ezelî ilmiyle yaptığı tesbitin hükmünü bildiriyor: «Nuh'a, senin kavminden imân edenlerden başkası, şüphen olmasın ki (sana) inanmayacaktır. Artık onların işleye geldiklerinden dolayı üzülüp tasalanma.» Zira gerçekten sen tebliğ ve irşat görevini yerine getirmiş bulunuyorsun. «Gözlerimizin önünde gemiyi yap ve sakın zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma; çünkü onlar mutlaka boğulacaklardır, diye vahyofundu.»
Gemi yapılırken de onların inkâr ve ahlâksızlığı, alay ve sataşması devam etti. Akıl ve idrâklerini kullanıp da, aklî melekesi tam yerinde olan ve hayatında hiç yalan söylemeyen Nûh Peygamberin gemi inşa etmesinin nedenini, hikmet ve esrarını anlamak istemediler, sadeoe o kesimde deniz olmadığını düşünerek işi alaya alıp geçtiler. Sonunda olan oldu, ilâhî hüküm ezelî plânını kusursuz uyguladı. Aklını, idrâkini, vicdanını bir türlü gerçeği anlayıp bulma doğrultusunda kullanmayan, Peygamber tebliğine kalp ve kafasını kapalı tutan Nuh kavmi bütünüyle yok edildi.[58]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Nûh (A.S.) kıssasının önemli birkaç safhası, ibretli yanı anlatılarak inkarcı maddeciler, Allah'a ortak koşan şaşkınlar uyarıldı. İlâhî hükmün nasıl plânlı ve programlı tecelli edeceğine dikkatler çekildi. Dolayısıyla mü'miniere hem müjde verildi, hem de bunalanlar teselli edildi.
Aşağıdaki âyetlerle tufan olayının ibretli yanları anlatılıyor, hayvanların korunması çok anlamlı bir ifadeyle işleniyor, Allah'a inanmayan evlâdın ilâhî hışma uğramasına üzülmenin bir yararı olmadığı, aksine üzülüp tasalanan babayı günahkâr edeceği hikmetiyle anlatılıyor. Gemi hedefine ulaşınca, ilâhî emir ikinci defa tecelli edip suların çekilmesinin sağlandığı, sonunda hiçbir zayiat vermeden Nuh'un (A.S.) gemisinin Cudi'de karar kıldığı çok açık biçimde belirtiliyor.[59]
Meali:
40— Sonunda emrimiz gelip tennur kaynamaya başlayınca (Nuh'a) dedik ki: «Her (hayvanın) dişi ve erkeğinden ikişer taneyi ve aleyhinde (ilâhî) hüküm geçmiş olanlar dışında aileni ve imân edenleri gemiye yüklet (bindir)!» Ne var ki, beraberinde imân edenler pek az kimseler idi.
41— Nuh, «Bininiz ona; yüzüp yürümesi de, demir atıp durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim, çok bağışlayan çok merhamet edendir.» dedi.
42— Gemi, içinde taşıdıklarıyla birlikte dağ gibi dalgalar arasında
yüzüp yol alıyordu. Nûh, ayrı bir yere çekilen oğluna, «oğulcağızım! bizimle beraber (gel) gemiye bin, kâfirlerle beraber olma.» diye seslendi.
43—o, «ben az sonra bir dağa sığınırım, o beni sudan korur» dedi.
Nûh ona: «Bugün Allah'ın emrinden koruyacak (hiçbir güç ve yardımcı) yoktur; ancak O'nun merhamet ettiği müstesna.» derken aralarına dalgalar) girdi ve o da boğulanlardan (biri) oldu.
44— Ey yeryüzü! suyunu yut; ey gök; sen de (suyunu) tut, denildi. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi CÛDÎ üzerinde yöntemli şekilde durdu. O zâlimler topluluğuna da «rahmetten uzak olun!» denildi.
45— Nûh, Rabbına (yanık bir yürekle) seslendi: «Rabbim! doğrusu oğlum benim dilemdendi. Şüphesiz ki senin va'din haktır ve sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin» dedi.
46— Allah ona: «Ey Nûh. şüphesiz ki, o senin ailenden değildir; çünkü onun (yaptığı) cidden sâlih (iyi-yararfı) bir âmel değildi. Artık (içyüzünü) bilmediğin bir şeyi benden isteme. Bilgisizlerden olmayasın diye gerçekten sana öğüt veriyorum» buyurdu.
47— Nûh dedi ki: «Rabbim! bilmediğim bir şeyi senden istemekten yine sana sığınırım; eğer beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen elbette zarara uğrayanlardan olurum».,
48— Denildi ki: «Ey Nûh! bizden sana ve seninle birlikte bulunan mü'minlere (topluluklara) bîr selâmet ve çok bereketlerle gemiden in.. İleride nice ümmetleri de geçindirip yararlandıracağız; sonra da bizden onlara elem verici azap dokunacak.
Kıssanın Bu Bölümünden Alacağımız Öğütler Ve İbretler
1— Her peygambere olduğu gibi, Nûh Peygambere de inananlar az idi. Çünkü Allah'ın beyân buyurduğu ölçü ve anlamdaki imân, kişinin si-ırsız hürriyet arzularını ve bu yoldaki aşırılıklarını frenleyip meşru şınır-r içine sokar. Gemi azıya alan şehvetine yine meşru' ölçülerle yön verir, düzenli, disiplinli bir hayat sürmesini emreder. Kendini bütünüyle hayvanı duyguların tesirinden kurtaramayanlar, ilâhî dine inanmak istemezler, üstelik karşı çıkıp tesirini gidermeye çalışırlar.
2— Herhangi bir vasıtaya binerken Allah'ın adını anarak ayak basmak ve selamet ve bereket kapılarının açılmasına sebep olur. Özellikle gemi uçak ve diğer motorlu araçlara binerken Nûh Peygamber'in (A.S.) kul-
landığı sözleri aynen söylememize işaret ediliyor:
«Yüzüp yürümesi de, demir atıp durması da Allah'ın adayladır. Şüphesiz ki Rabbım çok bağışlayan, çok merhamet edendir.»
3— Evlâdın sapıklığından dolayı babasını, babanın sapıklık ve küfründen dolayı evlâdını kınamamak gerekir. Ergen oluncaya kadar kendisine aiiesince dinî esaslar ve prensipler, ahlâkî kurallar öğretilen bir evlâda karşı anne-baba görevlerini yapmış sayılırlar. Gerisi o evlâdın anlayış ve irfanına, Allah'ın da hidâyet ve takdirine kalır.
Bu husustaki ilâhî sünnet ise, şöyledir:
Çocuğu ergenlik cağına kadar dinî kültürle beslemek, meşru ölçüler içinde olan millî kültürle desteklemek ve kendi günlük yaşantılarıyla en güzel örnek olmaya çalışmak ana-babantn görevidir. Bundan sonrası Allah'ın hidâyet ve inayetine bağlıdır. Öyle ki artık mükellef düzeye gelen gencin kalbi Allah'ın iki kudret ve rahmet parmakları arasında bulunur, O, onu dilediği gibi çevirir. Tabii bu çevirme, gene kişinin inanç, anlayış, idrâk ve basiretine göre gerçekleşir.
Uzun yıllar kavmini uyarıp onları her yönden irşada çalışan bir peygamberin, oğlunu, eşini ve yakınlarını ihmal etmiş olması düşünülemez. Nûh Peygamber kendi imkân ve iradesiyle varılması gereken sınıra kadar gelmiş, beşer gücünün yettiği noktaya kadar hizmetini sürdürmüştü. Bundan sonrası oğlunun ve eşinin kendilerini ona lâyık düzeyde tutmalarına ve Allah'ın yüksek takdirine kalmıştı.
4— Baba-oğul bağı ve ilgisi pek çabuk kopmuyor; son deme kadar ümit besleyen Nûh Peygamber, gemi hareket edince bir defo daha âsi, günahkâr oğluna seslenme duygusundan kendini alamıyor. Oysa ilâhî hüküm kendisine daha önce bildirilmiş ve «Her (hayvanın) dişi ve erkeğinden İkişer taneyi ve aleyhinde (ilâhî) hüküm geçmiş olanlar dışında aileni ve imân edenleri gemiye yüklet (bindir)!» mealinde, ifâdesini bulan ilâhî beyânla gemiye bindirilecek olanların kimler olacağı acık şekilde belirlenmişti. Buna rağmen evlât sevgisi, yaşlı peygamberin şefkat duygusunu son bir defa daha kamçılamış ve onu gerçekleşmiyecek bir dilekte bulunmaya sevketmişti.
Sonuç olarak, küfür, babaya oğlunu, kan ile kocasını birbirinden uzaklaştıran başlıca sebepler arasınuu yer alıyor. Böylece aile yapısında fertleri birbirine bağlayan manevî bağların çu«j kopmuş oluyor, arada sadece zahirî ilgiden başka fazla bir şey kalmıyor.
5— Bir bölgede yağmurun yağması, sellerin oluşması şüphesiz ki belli kanunlara ve bağlı bulunduğ ' sebeplerin bir araya gelip gerçekleşmesine bağlıdır. Ama unutmamak gerekir ki, belli ve zahirî sebeplerden başka bir de batınî sebepler söz konusudur. Sonra da bütün illet ve sebeplerin ucu Allah'ın elinde ve O'nun mutlak tasarrufu altında bulunuyor. Normal tabii olayların dışında olağanüstü olaylar meydana getirmeyi dilediğinde, «kün=pl!» emriyle sebep ve illete ' oluşturup harekete geçirir. Kur'ân'da ilgili âyette bu husus cok net bir anlatımla şöyle açıklanmaktadır: «£y yeryüzü! suyunu yut; ey gök! sen de (suyun^ *'it, denildi. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî üzerinde yöntemli şekilde durdu...»
6— İmân ile küfür birbirinin karşıtıdır; bir kişinin kalbinde biraraya gelmeleri mümkün değildir; o bakımdan imân gelince küfür gider, küfür gelince imân ayrılır, tıpkı gece ile gündüz, karanlık ile aydınlık gibi. O bakımdan küfür karanlığı Nuh ile oğlu arasına girince aşılması zor bir set halini aidi; baba daha aydınlık günlere, sonsuz mutluluklara doğru ilerlerken oğul karaniıkfar içinde her şeyini kaybedip yok oldu. Aücîı Nuh'a (A.S.) bu hususta şöyle buyurdu : «Şüphesiz ki, o senin ailenden değildir...»
7— İç yüzünü bilmediğimiz bir şeyi olumlu, ya da olumsuz yönden Allah'tan istememiz, doğru ve isabetli bir düşünce ürünü değildir. O halde o gibi durumlarda işin hayırlı olanını dilemek en sağlıklı hal çaresi ve dilekte bulunma yöntemidir.
8— Nûh Peygamberin (A.S.) gemisinde yer atan insanların üreyip zamanla birçok ümmetler meydana getireceği biraz kapalı bir anlatımla haber verilmiş ve ne yazık ki, onlardan çoğunun doğru yoldan sapıp bâtılı temsil edeceklerine dikkatler çekilerek gelecekle ilgili haber verilmiştir. Böylece tufandan sonra o bölgedeki kabile ve milletlerin yalnız Nûh Peygamberin üc oğlundan değil, gemiye alınan diğer insanlardan üreyip meydana geldiği belirtilmiş ve bu hususta aniatıiagelen birçok yanlış görüş ve yorumlar tashih edilmiştir.[60]
Tennur'un Kaynamaya Başlaması
«Sonunda emrimiz gelip tennur kaynamaya başlayınca....»
Tennur tabiri üzerinde hayli durulmuş ve farklı yorumlar yapılıştır. Biz onları özetliyerek aşağıya naklediyoruz
1—Yeryüzü an'am'na gelir. Nitekim Arapların çoğu yeryüzünü böyle aaiand.rm.şlard.r. |bn Abbas (R.A.), İkrime, Zührî ve İbn Üveyde- de aynı görüştedirler. Böylece «tennur kaynadı»dan maksat, yeryüzünde, yağan yağmurdan dolayı sular sel halini alırken, yeraltı kaynakları da diğer yandan fışkınp önüne geçilmez birdeniz oluşturuyordu anlamt ortaya çıkmaktadır.
2— İçinde ekmek pişirilen tandır ve fırın demektir. Rivayete göre, Hz. Nuh'un, Havva anamızdan mîras kalma taştan oyulmuş bir tandırı bulunuyormuş. Tufanın kopacağına ilk belirti olarak o tandırın içinden su kaynayıp çıkması gösterilmiş. Nitekim el-Hasan, Mücahit ve Atiy-ye bu yorumu ve senetsiz rivayeti uygun görmüşlerdir.
3— Gemide suyun toplanıp biriktiği yer, demektir.
4— Fecrin doğduğu zaman, demektir. Zira tennur, «tenvîr» kökünden türetilmedir. Fecrin doğup ufuğu aydınlattığı vakit anlamıyla iigi-şi pek yakındır. Nitekim Hz. Ali (R.A.) bu yorumu tercîh etmiştir.
Küfe Mescid'i kasdedilmiştir. Bunun da Hz. Ali (R.A.) ile tabiînden Mücahid'den rivayet edildiği söylenir. Küfe Mescid'inden, onun tam bitişiğindeki tandır kasdedilmiştir. Ne var ki, ilim adamlarının çoğu bu yorumu benimsememişlerdir.
6— Yeryüzünün yüksekçe kısımları demektir. Katade de aynı görüştedir.
7— Arap Yarımada'sındaki pınar kasdedilmiş, diyenler olmuştur ki bu pınara «Aynü'l-Verde» denilir. Şam dolaylarında olduğu söylenir.
Ama en doğrusunu Allah daha iyi bilir.. [61]
Tevrat'ta Nuh Tufanıyla İlgili Yazılar
Tevrat'ın Tekvin bölümünde bu tarihî olay geniş biçimde anlatılır. Ancak Allah'tan indiği gibi korunmadığı ve o yüzden sonraları bazı ilim adamları tarafından derlenip toplandığı için birçok bölümlerinde olduğu gibi, ilgili bölümde de hayli yanlışlara yer verilmiştir. Tufanın bütün yeryüzünü bir baştan bir başa kapladığından söz edilir ki, bu doğru değildir. Zira Nûh Peygamber (A.S.)ın sadeee bir bölgedeki insanlara uyarıcı ve tebşir edici bir resul olarak gönderildiği kesindir. O takdirde Nûh Peygamberin yüzünü görmeyen, sesini işitmeyen ve davetinden haberi olmayan kabile ve milletlerin günahı ne? Oysa Kur'ân'da Cenâb-ı Hakk'ın Jdu konuyla ilgili âdetuilaht şöyle açıklanmıştır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz.» [62] «Rabbın kasabaların ana yerleşim yerlerine 3 amber göndermedîkçe o kasabaları yok etmiş (ve edecek) değildir. Ve biz, halkı zalimler olan kasabalardan başkasın» da yok ediciler değiliz.»[63]
Ayrıca Tevrat'ta bu konuyla ilgili değişik bazı bilgilerde verilir: Nuh'un [AS) tufan sırasında 600 yaşında bulunduğu, huyvanlardan ikişer çift değil, yedişer çift seçilip gemiye alındığı, Tufan'ın kırk gün sürdüğü, yeryüzünde hareket eden bütün canlıların öldüğü ve geminin ARARAT dağı üzerine oturduğu anlatılır.. [64]
Ararat, bugünkü Ağrı'nın eski ismidir. Kur'ân'da ise, Cûdî dağından söz edilmektedir. Nûh Peygamber'in tufanda kullandığı geminin bu dağ üzerinde yöntemli şekilde karar kıldığı anlatılır.
Bilindiği gibi, Cûdî dağı. Güneydoğu Anadolu'da Şırnak ve Silopi ilçe merkezleri arasında denizden yüksekliği 2089 metredir. Bu dağın dolaylarında çivi yazısıyla hazırlanmış Asur yazılarına rastlcndiğı da söylenir.
Nûh Peygamber'in (A.S.) Ağrı yöresinde değil, Irak-Suriye bölgesinde tebliğ ve irşat görevini sürdürdüğü bilinmekte ve bunu kanıtlayan bazı belgelerden de bahsedilmektedir.
Böylece Kur'ân'da olayın en önemli ve ibretli yanlan, öğüt alınacak noktaları anlatılırken, Tevrat'ta meydana gelen yanlışlar da düzeltilir.[65]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Nûh kıssasından ve tufandan söz edildi. En ibretli safhaları anlatılarak hem mü'minlere teselli verildi, hem de Mekkeli müşrikler bir defa daha uyarılmış oldu.
Aşağıdaki âyetle, Nûh Peygamber'in kıssası başta olmak üzere diğer birkaç kavmin kıssaları hakkında ne Hz. Peygamber'in, ne de Mekkeli müşriklerin yeterli bilgileri olmadığı bildiriliyor. Ancak vahiy ile onların ibret ve öğüt alınacak önemli safhaları açıklanıyor. Böylece düşünebilen Herkesin dikkati tarihin derinliklerine döndürülmek isteniyor. Arkasından mü'minlerin sabretmesi emredilerek, başarıya ancak imân doğrultusunda Allah'tan korkup, her türlü fenalıktan, zulüm ve azgınlıktan sakınanların erıştırlleceği müjdeleniyor. Böylece müşriklerin Mekke'de kurdukları küfür saltanatının pek yakında başaşağı geleceğine işaret ediliyor.[66]
Meali:
49— İsjte bunlar, sana vahiy ile bildirdiğimiz gayb ile ilgili haberlerdir. Daha önce ne sen bunu biliyordun- ne de kavmin biliyordu. Öyleyse sen de sabret. Sonunda kazanacak olanlar, elbette Allah'tan korkup (kötülüklerden) sakınanlardır.
Nûh (A.S.) Kıssasının Gerçek Yüzü
«İşte bunlar, sana vahiy ile bildirdiğimiz gayb ile ilgili haberlerdir.»
İlgili âyetle, Nûh (A.S.) kıssasının o güne kadar gerçek ve sağlıklı yanını bilenlerin bulunmadığı açıklanıyor. Arapların bu konuda bildikleri, birtakım hikâyelerden ve Tevrat'ta yazılı olanların abartılarak nakledilmelerinden ibaretti. Kur'ân ise, olayın bilinmiyen gerçek tarafını gaybî bir bilgi olarak vererek hem tarihçilere sağlıklı bilgi ulaştırmış oluyor, hem de Tevrat'taki ve halk arasındaki yanlışları düzeltiyor; konuyu mecrasından çıkartıp hurafelerle süsleyenlerin önüne bir set çekmek suretiyle ilâhî hükmün tecelli ölçüsünü öğretiyor.
Ayrıca, yukarıda değindiğimiz gibi, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerine, yakında kendilerine bir azabın ineceği dolaylı şekilde hatırlatılıyor. Arkasından da hem Peygambere (A.S.), hem de arkadaşlarına sabır tavsiye edilerek ilâhî hükmün mutlaka gerçekleşeceği müjdeleniyor. Kurtuluşun, başarı ve zaferin imân temeli üzerinde gelişen sabır ve takvada olduğu açıklanarak mü'minlerin bu iki fazileti elden bırakmamaları tenbîh ediliyor. [67]
Meali:
50— Âd (kavmine) de kardeşleri Hûd'u (peygamber olarak) gönderdik.. «Ey kavmim, dedi, Allah'a tapın; sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Siz ancak yalan uydurup duruyorsunuz.
51— Ey kavmim, buna karşı sizden bir ecir (hizmet karşılığı bir ücret) istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yoktan yaratana aittir. Artık ak-lınızı kullanmaz mısınız?
52— Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanmanızı dileyin; sonra da O'na tevbe edin ki, üzerinize bol yağmur göndersin; kuvvetinize kuvvet katarak gücünüzü artırsın; siz de artık günahkâr suçlular olarak (O'ndan) yüzce* virmeyin.»
53— «Ey Hûd! dediler, sen bize acık bir belge (mu'cîze) getirmedin, bu yüzden senin sözünden dolayı tanrılarımızı bırakacak ve sana da imân edecek değiliz.
54— Bizim sana sözümüz ancak şudur: Tanrılarımızdan bir kısmı seni fena halde çarpmıştır.» O da: «Ben, Allah'ı şâhît ediniyorum ve siz de şahit olun ki, ben sizin, Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuklarınızdan beriyim.
55— Artık hep birlikte benim için dilediğiniz tuzağı kurun, sonra da bana hic süre tanımayın.
56— Doğrusu ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz Allah'a güve' nip dayanmışımdır. Hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutmuş
bulunmasın, (her şeyin dizgini O'nun elinde bulunuyor). Şüphesiz Icl Rabbim dosdoğru yoldadır, (buyrukları ancak doğruyu, iyiyi, güzeli, yararlıyı ve mutluluğu yansıtır).
57__ Eğer yüzcevirirseniz, -gerçekten ben size benimle gönderilen
(İlahî buyrukları) tebliğ ettim- Rabbim, sizden başka bir kavmi yeriniz© getirir de siz ona hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyi gözetip koruyandır,» dedi.
58__Buyruğumu taşıyan hükmümüz gelince, kendi katımızdan bir
rahmetle Hûd'u ve onunla birlikte olan mü'minleri kurtardık; onları oldukça ağır bir azaptan selâmete erdirdik.
59— İşte bu Âd kavmi, Rablarının âyetlerini inatla inkâr ettiler, O'nun peygamberlerine karşı geldiler ve her inatçı zorbanın emrine uydular.
60— Bu Dünya'da da, Âhiret'te de lanet peşlerine takılıp kaldı. Haberiniz olsun ki Ad kavmi, Rablarını tanımayıp küfrü seçtiler. Bilin ki Hûd kavmi Âd'a (ilâhî rahmetten) uzaklık olsun.
Âd Kavmi
A'raf sûresinde de belirttiğimiz gibi, bu kavim, Nûh (A.S.J kavminden sonra gelmiş ve Umman ile Dahraman arasında bir yörede oturmuşlardır. Son yıllarda yapılan arkeolojik kazılarda da bazı ip uçları elde edildiği söylenmektedir.
A'raf sûresinde aynı olaya yer verilmiş, burada tekrar edilerek değişik bazı öğütler, ibretler ve hikmetlere dikkatler çekilmiştir. Nûh (A.S.) kıssasında olduğu gibi, bu kıssanın da konular arasındaki yerine ve akışına göre değişik önemii noktalar üzerinde durulmuş, birbirinin tam tekrarı olmadığı anlaşılmıştır. Aralarındaki farklı mesajları ve hikmetleri özetliye-cek olursak, şöyle sıralayabiliriz:
A'raf sûresinde :
1— Âd kavminin önce Allah'a inanıp ibâdet etmeleri, sonra da O'ndan korkup kötülüklerden, haksızlık ve azgınlıktan sakınmaları önerilmiştir. Zira ışın başı, Allah'a dosdoğru imân edip O'na karşı kulluk görevini yerine getirmektir.
2- Kavmin ileri gelen şımarıkları, Hûd Peygambere karşı gelmişler 1 onu beyinsizlik, geri zekâlıkla, sonra da yalancılıkla suçlamışlardır.
3 - Hûd {A.S.) geri zekâlı olmadığını, aklî dengesinin yerinde oldu-
ğunu hatırlatarak, sadece Allah'ın buyruklarını tebliğ ile görevli bulunduğunu, bu açıdan hareketle güvenilir bir öğütçü olduğunu belirtmiştir.
4— Allah'ın bu kavme verdiği birçok nîmetler hatırlatılmış, şükretmelerinin gereği üzerinde durulmuştur. Buna rağmen onlar babalarının dininden ve yolundan dönmeyeceklerini, o bakımdan Hûd Peygamberin tehdit anlamında söz ettiği azabı hemen getirmesini istemişlerdir.
5— İnkâr ve tuğyanda inat ve ısrar eden bu kavmin azabı hakettik-leri; kendi elleriyle yontup isim verdikleri taştan, ağaçtan yapılan putlara tanrı diye taptıkları üzerinde durulmuş ve bu açıdan Mekke'nin ileri gelen mağrurları uyarılmıştır.
6— Hûd Peygamberin gelen azaptan kurtulduğu, inkarcı müşriklerin yok edilip köklerinin kazındığı duyarlı biçimde açıklanarak hem Mekke müşriklerinin, hem de yaşamakta olan inkarcı kavim ve - milletlerin düşünce ve idrâklerine ışık tutulmuş; gafletten uyanmaları istenmiştir.
Hûd sûresinde ise:
1— Allah'tan başka ilâh olmadığına ve putperestlerin Allah'a karşı durmadan yalan uydurduklarına değinilmekte ve böylece aynı hava ve anlayış İçinde bulunan Mekke müşriklerinin onlara benzerlik gösterdiklerine işaret edilmektedir,
2— Hûd Peygamberin ilâhî Buyrukları tebliğde ve bu açıdan dini hizmeti yerine getirmede, kavminden hiçbir ücret ve karşılık beklemediği üzerinde durulmakta, sonra da inkarcılara akıllarını kullanmaları hatırlatılmaktadır.
3— Hûd Peygamberin kendi kavmini tevbe ve istiğfara, yani küfür ve ahlâksızlıktan vazgeçip pişmanlık duyarak Allah'a yönelmelerine ve O'ndan bağışlanma dilemelerine davet ettiği, pişmanlık duydukları takdirde Allah'ın rahmetinin ineceği anlatılmakta, böylece ilâhî rahmetin her zaman gazabının önüne geçtiğine işaret edilmektedir.
4— Buna rağmen Âd kavminin küfür ve azgınlıkta ısrar ettikleri ve Hûd Peygambere kesinlikle inanmayacakları belirtilmekte, inkârın önyargı haline gelince değiştirilmesinin çok zor olduğuna atıf yapılmaktadır.
5— Hûd Peygamberin tebliğ ve irşat görevini aralıksız sürdürmeye çalışması üzerine, kavminin, onun bâtıi ilâhların hışmına uğradığını sanarak, putların Hûd'u fena halde çarptıklarını söylemekte bir sakınca görmedikleri haber verilmektedir.
6— Hûd Peygamberin böylesine çirkin suçlamalar karşısında, kendisinin sadece Allah'ın elçilerinden bir elçi olduğunu beyânla Allah'ı şâh edindiğine ve müşriklerle ilişkisinin olmadığına, onların inanç ve ölçüsü hareketlerinden beri bulunduğuna yer verilmekte, böylece her peygambf rin fetanet ve ismet sıfatlarıyla da ayrı bir özellik taşıdıkları belirtilmekti dir.
7__ Hûd Peygamberin aldığı görevi her şeye rağmen kusursuz deva ettireceğine ve bunun için müşriklerin kendisine nasıl bir tuzak kuracal larsa hemen kurmalarını önerdiğine atıf yapılmakta; o bakımdan her pe-gamberin aynı zamanda emrolundukları şeyleri tastamam tebliğle yüküm bulunduklarına işaret edilmektedir.
8— Müşriklerin aklını harekete geçirmek, düşünce ufuklarını açma idrâklerine ışık tutmak için yeryüzündeki bütün canlıların hayat ve meme rızık ve denge dizginlerinin Allah'ın elinde bulunduğu, her canlın istisnasız her an Allah'a muhtaç olduğu, Allah'ın ise mutlak ganiy olup h bir şeye muhtaç olmadığı kevnî birer delil ve belge mahiyetinde gözlt önüne serilmektedir.
9— Bütün uyarı ve irşatlara rağmen müşrikler yüz çevirmeye deva ederlerse, Hûd Peygamberin fazla üzülmeyeceği, zira bir peygamebr olı rak kendisine yükletilen görevi kusursuz yerine getirdiği, tebliğ ve irşa sürdürdüğü en açık bir anlatımla işlenmektedir.
10— Sonra da Allah'ın onları yok edip yerlerine başka bir kavmi g tireceği hatırlatılarak dönüş yapmaları istenmekte, kendi kendilerine z lümden vaz geçmeleri dolaylı şekilde ihtar edilmektedir.
11— Sonunda olan olmuş, ilâhî hüküm tecelli edip gerekeni yaprr ve böylece Âd kavminin kökü kazınıp yeryüzünden nesilleri kesilmiştir.
İşte iki ayrı sûrede aynı olayla ilgili kıssa, görüldüğü gibi farklı uy nlar, değişik öğütler ve ibretler, başka başka hikmetler ve hükümler arze mektedir. O bakımdan Kur'ân'da tekrar edilmiş gibi görünen her kıssa, il hî metodun bu müstesna işleyiş ve anlatılışıyla idrakleri uyanık tutmakt hafızalarda meydana getirdiği izleri derinleştirmekte ve değişik birçok h kümler ve hikmetleri beraberinde taşımaktadır.[68]
Hûd Sûresinde Mü'minlere Verilen Mesajlar
1 Hemen her kavim ya da millet kendilerine gönderilen Peygar
erlere karşı gelip birtakım uygunsuz hareketler izhar etmişler ve im<
enlere kar5' hastane davranıp haksızlıkta bulunmuşlardır. Bunun ned
ni bellidir: İçinde mutlak şifa ve rahmet taşıyan ilâhî buyruklar ilk nazarda insana çok açı gelir, tıpkı doktorun hastayı iyileştirmek için verdiği açı ilâç gibi.. Ama gerek ilâhî beyân, gerekse doktorun verdiği aoı ilâç duygu çerçevesi içinde değil, akıl ve idrâk yoluyla benimsenip uygulanırsa, şifası çok belirginleşir ve kişiyi bir anda rahat ve huzura, güven ve ümide kavuşturur.
2— Ailah yolunda dine hizmet fahrî yürütülmelidir. İşin kutsallığı, nezaket ve duyarlığı bunu gerektirmektedir. Hele bir de imkânlar el verdiği takdirde manevî hizmetin yanısıra maddî yardımda bulunarak insanlığın saadetinden yana olan dine iki yönlü hizmette bulunmak büyük bir fazîlet ve mutluluktur.
3— İslâm dini daha çok akla seslenir, insan idrâkini harekete geçirip uyanık tutmaya çalışır. Diğer hak dinler de bu metot doğrultusunda zaman zaman bazı telkinlerde bulunmuşlar ve aklın değerini dikkatten uzak tutmamışlardır.
4— Sıkıntılı, üzüntülü ve felâketlerin baş gösterdiği günlerde mü'min-lerin daha çok tevbe ve istiğfarda bulunarak Allah'a yönelmeleri gerekir. Yardım, rahmet, feyiz ve ferahlık ancak böyle inebilir.
5— İnkarcılar her devirde, din mürşitlerinden, Allah'ın gönderdiği peygamberlerden olağan üstü belgeler ve âyetler istemişlerdir. İslâm'ın olağan üstü belgesi ve eskimeyen mu'cizesi Kur'ân'dır. Onu iyi anlamak ve anlatmak şarttır. Bunun için de hem ciddi bir eğitime, hem de güçlü ilim adamı yetiştirmeye ihtiyaç vardır.
6— İnkarcı maddecilere, din düşmanlarına baş eğmemek, hiç değilse taviz vermemek; yalnız kalınsa bile şartların ve ortamın el verdiği oranda hizmeti seviyeli şekilde sürdürmek vaciptir.
7— Din mürşitleri, ilim adamları tebliğ ve irşat görevlerini keza günün şartlarına göre ve gelişen ilim ve teknik de dikkate alınarak metotlu şekilde yürüttükleri takdirde, İnkarcıların çokluğu ve yürüttükleri sinsi faaliyetleri onları üzmemelidir. Çünkü onlar kendilerine düşeni yapmış, fazîlet mücadelesinin feyizli ürünlerinin yetişmesi için lâzım gelen tohumları serpmişlerdir. Gerisi Allah'a aittir.
8— Ahlâk ve fazîleti yaymada, hakkı gönüllere işlemede sabırlı bir çalışma yapıldığı, olaylar karşısında dayanma güoü ortaya konulduğu takdirde, hakkın başarıya erişeceği müjdeleniyor.
9— İnatçı azgın zorbaların paralelinde yer alıp onların uydusu haline gelmenin kimseye bir şey kazandırmayacağı, ama çok şeyler kaybettireceâi avnı zamanda öylelerinin dünyada da, âhirette de ilâhî lanete çarpılacakları hatırlatılıyor.[69]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle hem Mekketi müşrikler, hem de yaşamakta olan inkarcı toplum ve milletler uyarılarak geçmişte Hakk'a karşı gelip tuğyan eden, inkâr ve azgınlık gösterip kâinat planındaki yerlerinden uzaklaşan Âd, Semûd kavimlerinin kendilerine gönderilen peygamberlere karşı akıl dışı davranışları konu edinildi ve o nedenle sözü edilen kavimlerin dönüş yapmadıkları için ilâhî gazaba uğratıldıkları belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle Salih Peygamberin Semûd kavmiyle olan mücadelesine temas ediliyor; ibret ve öğüt alınacak önemli safhaları üzerinde durularak tarihin tekerrür edeceğine işarette bulunuluyor. Böylece A'raf sûresinde geçen aynı kıssalar yeni hükümler, değişik uyarılar, farklı öğütler ve ibretlerle tekrar ediliyor. Özellikle mü'minleri fazlasıyla üzen ve sıkıntıya sokan Mekkeli putperestlere uyarılar yapılarak yakında küçümseyip haksızlık ettikleri mü'minlerin karşısında baş eğeceklerine işaretler yapılıyor.[70]
Meali:
61— S e m û d (kavmine)de kardeşleri Salih'i (peygamber olarak) gönderdik. «Ey kavmim, dedi, Allah'a tapın, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Sizi yerden (topraktan) yetiştirip meydana getiren ve sizin bir ömür geçirip orayı bayındır hale getirmenizi dileyen O'dur. O halde O'ndan bağışlanmanızı dileyin de O'na yöneüp tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır ve (duaları, tevbe ve istiğfarları) kabul edendir.»
62__ «Ey Salih, dediler, sen bundan önce aramızda ümit bağlanır bir
kişi idin; babalarımızın taptıklarına tapmamızdan bizi alıkoymaya mı çalışıyorsun?! Doğrusu biz, bizi davet ettiğin şey hakkında şüphe ve kuşku içindeyiz.»
63— «Ey kavmim, dedi, söyleyin, eğer ben Rabbimden açık bir belge (mu'cize) üzere isem ve bana kendi katından bir rahmet vermişse, O'na isyan ettiğim takdirde (Allah'ın azabından kurtulabilmem için) kim bana yardım eder? O halde siz benim hakkımda zararı artırmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.
64— Ey kavmim, işte bu size bir âyet (mu'cize, açık belge) olarak Allah'ın (belirlediği) dişi devedir; bırakın da Allah'ın arzında otlayadursun; ona kötülükle dokunmayın, yoksa çok yakın bir azap sizi yakalayıverir.»
65— Bu uyarıya rağmen onlar deveyi devirip öldürdüler. Salih onlara: «Öyle ise evinizde üç gün, (daha) yaşayıp yararlanın. Bu, yalanı olmayan bir tehdittir.» dedi.
66— Buyruğumuz gelince, Salih'i ve beraberindeki imân edenleri, katımızdan bir rahmetle kurtardık, hem de o günün rezilliğinden., Şüphesiz ki, Rabbin yegâne güçlü ve yegâne üstündür.
67— O zulmedenleri korkunç bir ses, bir gürültü yakalayıverdi, derken evlerinde dizüstü çöküp kaldılar.
68 Sanki daha önce orada hiç oturmamış (yuva kurup geçinmemiş) gibi oldular. Dikkat edin, Semûd kavmi Rablerini tanımadılar ve Semûd'a (ilâhî rahmetten) uzaklık olsun.
Semûd Kıssasının Tekrarı
A'raf sûresinde aynı kıssaya yer verilmiştir. Burada tekrar edilmesi, hafızalardaki izi derinleştirmeğe ve idrâki uyanık tutmaya; aynı zamanda değişik uyarılar, farklı öğütfer, hikmetler ve hükümler getirmeye yöneliktir. Bu değişikliği özetleyip şöyle sıralayabiliriz:
A'raf sûresinde :
— Semûd kavminin ancak Âd kavminin yok edilmesinden sonra gelip onların yerine geçtiği, yerleştikleri bu bölgenin ova kısmına saray gibi evler yaptıkları, dağ kısmında ise, kayaları yontmak suretiyle birtakım sığınma yerleri vücuda getirdikleri anlatılır.
— Böylece yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapanlar için ilâhî hükmün değişmiyeceği hatırlatılır. Sonra da Allah'ın insanlara hazırlayıp verdiği boi nimetler üzerinde durulur.
— Kavminin ileri gelen şımarıklarının Salih Peygambere imân edenleri küçümsediklerine, kendilerinin ise, Salih Peygamberin getirdiklerine inanmayacaklarını ısrarla söylediklerine atıflar yapılır.
— Sonunda Allah'ın ortaya koyduğu mu'oizelerden biri olan deveyi devirip öldürdükleri, böylece mu'cizeye ve ilâhî kudrete inanmadıklarına bunun açık bir delil sayıldığı; bu yüzden Allah'ın azap vadeden sözünün tecelli vakti geldiği, öylece üzerlerine yok edici azabın indiği açıklanır.
— Ve bütün bu safhalar işlenirken hem Mekke müşriklerine, hem de her devirde yaşayan inkarcı maddecilere ibret ve öğüt dolu tarihî bir olay hatırlatılır.
Hûd sûresinde ise:
— Salih Peygamberin kendi kavmini Allah'a imâna ve O'na kulluğa davet ettikten sonra yeryüzünden önemli ve verimli bir bölgenin kendilerine verildiği ve o bölgeyi bayındır hale getirme imkânlarına eriştirildikleri hatırlatılır,
— İnkâr ve tuğyanlarından dolayı dönüş yapıp tevbe ve istiğfarla Allah'a yönelmeleri üzerinde durulduğu açıklanır; Salih Peygamberin ciddi bir mesai sarfettiğine atıf yapılır.
— Semûd kavminin daha önce, yan- peygamberlik görevi henüz verilmeden evvel, Salih Peygambere umut bağladıkları, peygamberlik göreviyle ortaya çıkınca o umutlarını yitirdikleri, bu yüzden devamlı şüphe ve kuşku içinde bocaladıkları üzerinde durulur.
__ Hem peygamberliğini belgelendirmek ve doğruluğunu isbat etmek,
hem de onların duygu ve düşüncelerini gerçeğe yöneltmek için Salih Pey-aamberin acık bir mu'cize ortaya koyduğu ve böylece akıllarını kullanamayan müşriklerin duygu ve düşüncelerini harekete geçirmeyi plânladığı açıklanır.
__ Semûd kavminin istedikleri mu'cizenin tecellisine rağmen/yine de
inkâr ve tuğyanda ısrar ettikleri, o yüzden içtiği sudan kat kat fazla süt veren mu'cizevî deveyi devirip öldürdükleri, bu nedenle hakkı ret ve ,m-kârda son kerteye gelip dayandıkları, başkaca yapılacak bir şeyin kalmadığı üzerinde durulur. İnkâr ve azgınlıkta grafiğin en üst noktasına sıçrayan bir kavim veya milletin artık yeryüzünden silinme saatinin geldiğine işaretle ilâhî azabın indirildiği çok anlamlı ve duyarlı sözlerle anlatılır.
Görüldüğü gibi iki ayrı sûrede aynı kıssanın değişik yönleri, farklı safhaları konu ediliyor, birbirini tamamlayan bilgiler veriliyor ve bağlı bulunduğu konunun akışı içinde başka başka öğütler ve ibretler sıralanıyor.[71]
Kıssadan Alınacak Öğütler, İbretler Ve Bilgiler
1— İnsanların yeryüzü cinsinden yaratıldığı, Allah'ın varlığına delîl olarak gösteriliyor. Bu, hem ilk insanın doğrudan topraktan yaratıldığına, hem de insanların topraktan çıkan ürünlerle vücut bulduklarına, yani yenilen gıda maddelerinin vücut laboratuvarında birçok kimyevî değişikliklere uğradıktan sonra sperma olarak oluşmasına, sonra da intikal ettiği ana rahminde belli biyolojik kanunlarla şekillenip oluştuğuna işarettir.
2— İnsanların beslenip gelişebilmeleri için yeryüzünü belli bir plâna göre çeşitli nimetler ve imkânlarla düzenleyen Allah'tır. Çünkü ortada mükemmel bir plân ve program söz konusudur. Ölçüsüz, hesapsız gelişigüzel hiçbir şey yoktur, O bakımdan her nîmetin nice sebeplerle, hizmetlerle ve tek kelimeyle sebep ve ortamları hazırlayan ilâhî sünnetlerle vücut bulduğunu idrâk edip Yüce Yaratana şükretmek gerekir.
3— Bâtılın her zaman hakka şüphe ve kuşkuyla baktığı.o nedenle bâ-lıla karşı çok uyanık bulunmanın lüzumu belirtilir.
- inkarcıların heveslerine meyletmek, ilgi duymak zarardan başka b'f Şey artırmaz.
5 - Haktan yana olup, o uğurda ciddi ve seviyeli hizmetlerde bulunanların eninde sonunda başarılı olacakları müjdeleniyor. Böyleoe insa-ı cok yüce amaçlar için yaratıldığı bir defa daha belirtilmiş oluyor.
6— Aklını, idrakini ve vicdanını harekete geçirmesini bilmeyen milletlerin, yanlış yolda yürüyüp ömürlerini bir hiç uğruna heder eden baba ve dedelerinin yolundan kolay kolay ayrılamıyacaktarına parmak basılarak her fert ve toplumun, aile ve milletin kendi iş ve amellerinden inanç ve ahlâklarından sorumlu tutulacağına işaret ediliyor.[72]
Salih Peygamberin Mu'cizevî Devesi
«Ey kavmim! işte bu size bir âyet (mu'-cize, açık belge) olarak Allah'ın (belirlediği) dişi devedir..»
Âyetin açık anlatımından, bu devenin bir mu'cize ölçü ve anlamında ortaya çıktığı anlaşılıyor. Kur'ân, diğer birçok geçmiş olaylar hakkında olduğu gibi, burada da detaya inmez, sadece öğüt ve ibret alınacak safha ve bölümlere yer vererek olayın portresini çizer.
A'raf sûresinde de kısmen değindiğimiz gibi, Semûd kavmi, Salih Peygambere inanabilmeleri için açık bir mu'cize istemişler ve meselâ dağın içinden veya kasabanın yakınındaki büyükçe bir kayadan bir dişi devenin diri olarak çıkarılmasını istemişler. Ne var ki, diğer bütün doğru haberlere, Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden birçok âyet ve belgelere inanmayan bu inatçı inkarcılar böyle bir mu'cize gösterildiğinde inanacaklarına kesin söz vermişlerdi. Şüphesiz ki, bu onlar için çok ciddi ve tehlikeli bir sınavdı. Zira istedikleri büyük mu'cizeden sonra inkârda ısrar edecek olurlarsa, artık kendi kendilerini mukadder âkibetin son noktasına getirmiş olacaklardı. Nitekim öyle oldu, kalbleri ve vicdanları küfür ve ahlâksızlıkla izole edilen bu kavim yok edildi.[73]
İnen Azabın Cinsi
«O zulmedenleri korkunç bir ses, bir gürültü yakalayıverdi, derken evlerinde dizüstü çöküp kaidı-
lar.»
Kur'ân-ı Kerîm'in beş yerinde Semûd kavmine inen azap anlatılır, ancak dört değişik tabir kullanılır ki aralarında az fark olmakla beraber meydana gelen olayın özelliğini yansıtır mahiyette, bize konuyu iyi kavraya-bilmemiz için ipucu verilir:
a) Tâğiye
b) Sayha
c) Recfe
d) Saika [74]
Birincisi, insan yüreğinin dayanamtyacağı çok korkunç bir uğultu; ikincisi müthiş deprem ve sarsıntı; üçüncüsü, yüreklu,' yerinden oynatan korkunç bir ses; dördüncüsü yıldırım misali korkunç bir ses anlamına gelir.
Böylece âyetler birbirini hem açıklamakta, hem de tamamlayarak olayın zahirî sebebini bize haber vermektedir. O halde dört âyeti biraraya getirip açıkladığımız takdirde, onlardan çıkaracağımız neticeyi şöyle özet-liyebiliriz: Semûd kavmi müthiş uğultu çıkaran ve şiddet derecesi cok yüksek olan bir deprem ve ona eşlik eden cok şiddetli bir kasırgayla yok edilmiştir.
Bundan başka bir de Nem! sûresinde Semûd kavminde bozguncu bir grubun devamlı faaliyet gösterdiğine, Salih Peygamberi, ona inananlarla birlikte bir gece baskınına uğratıp kim vurduya getirme teşebbüslerine temas edilerek, inkarcıların bardağı iyice taşırdıkları anlatılıyor ve Mekke-li müşriklerin de Hz. Muhammed'e (A.S.) ve mü'minlere karşı hazırladıkları tuzaklarla benzerlik arzettiğine işaret ediliyor.[75]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Salih Peygamber ile Semûd kavmi arasında geçen kıssanın önemli birkaç safhası anlatıldı. Yapılan, irşat, uyarı ve tebliğ hiçbir fayda sağlamayınca, inkârlarında inatla ısrar edip Allah'ın rahmet olarak gönderdiği peygamberi ailesiyle birlikte imha etmeye kalkışmalarının ve istedikleri mu'cize gösterilince verdikleri söze sadık kalmamalarının bardağı taşıran son damla olduğuna işaretle inkarcı azgın bir kavmin yok edildiği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle tarihte geçen bir diğer kıssaya yer veriliyor, İslam'ın cihanı aydınlatacak nurunu söndürmeye çalışan ahlâksız müşrikler uyarılıyor ve yeryüzünde meydana gelen olayların sebeplere bağlı olduğu, ceplerin de Allah'ın kudretine bağlı bulunduğu, vakti gelince görevli meleklerin o sebepleri harekete geçirdiği hakkında ön bilgi veriliyor. Sonra da Lut kavminin akibeti konu edinilerek ibret ve Öğüt alınacak birçok safha-'arı anlatılıyor.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm'de tekrarlanan bu önemli olayın daha geniş şekli bu sûrede yer almış oluyor.[76]
Meali:
69 _And olsun ki' e|C'lerimiz (melekler) İbrahim'e müjde ile geldiler ve « elam» dediler. O da (size de) «selâm» dedi ve oyalanmadan kızartılmış bir buzağı getirdi.
70 - (Gelen misafirlerin) ellerinin (sofraya) uzanmadığını görünce, durumlannı yadırgadı, onlardan içine bir korku düştü. İbrahim'e : «Korkma, şüphesiz ki biz Lût kavmine gönderildik» dediler.
71— İbrahim'in karısı ayakta idi, güldü. Biz de ona İshâk ve onun ardından Yâkub'u müjdeledik.
72— «Vay, dedi, doğuracak mıyım? Oysa ben bir kocakarı, şu kocam da bir ihtiyar. Doğrusu bu şaşılacak şey!»
73— (Elçi melekler) ona : «Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı, Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir. Şüphesiz ki Allah çok övülmeye lâyıktır ve O, çok yüce ve çok şanlıdır.»
74— İbrahim'in korkusu gidip kendine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı.
75— Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendini bütünüyle Allah'a veren bir kimse idi.
76— Ey ibrahim, bu {tartişman)dan vazgeç. Çünkü gerçekten Rab-bin emri gelmiştir ve onlara reddi mümkün olmayan azap gelecektir.
77— Elçilerimiz Lûî'a geldiler; bu yüzden Lût endişeye kapılıp fenalaştı, için için sıkıldı ve «Bu ne çetin bir gün!» dedi.
78— Kavmi ise ona koşa koşa geldiler; zaten onlar daha önce de kötü fiiller işliyorlardı. Lût «Ey Kavmim, dedi, işte kızlarım, bunlar (nikâh akdiyle) sizin için daha pâk ve uygundur. Artık Allah'tan korkun da beni misafirlerim hakkında rüsvay etmeyin. İçinizde doğru düşünen, doğru yolda yürüyen bir adam yok mudur?!»
79— Lût'a dediler ki: «Herhalde sen de bilirsin, bizim senin kızlarında hiçbir hakkımız yoktur ve sen bizim ne istediğimizi de çok iyi bilirsin.»
80— Lût onlara dedi ki: «Ah, keşke size karşı yetecek bir gücüm olsaydı veya çok sağlam bir yere sığmabilseydim!»
81— (O elçi melekler): «Ey Lût, dediler, şüphesiz ki biz, Rabbin elçileriyiz; onlar sana, mümkün değil el uzatamaziar. Geçenin bir bölümünde ailenle birlikte yola çık, hiç biriniz arkasına dönüp bakmasın. Ancak eşin değil; çünkü kavmine dokunacak olan (azap) ona da dokunacak. Şüphesiz ki onlara va'dolunan vakit sabahtır; sabah vakti yakın değil midir?»
82-83— Buyruğumuz gelince (ülkenin) üstünü altına getirdik; birbiri üzerine konulmuş pişmiş balçık (gibi) taşlar yağdırdık ki bu taşlar Allah yanında belirlenmişti ve zâlimlerden de asla uzak değildi.
İlgili Hadisler
«Allah Lût Peygambere rahmet eylesin; o hep sağlam bir kaleye sığınırdı, yani Allah'a güvenip dayanırdı, Allah, Lût'tan sonra gönderdiği her peygamberi, kavminin nüfusça kalabalık soyundan seçip gönderdi.» [77]
«Lût kavminin ameli gibi amelde bulunan kimseye rastladığınızda, faili de, mef'ûlü de öldürünüz!»[78]
«Lût kavminin ameli gibi amel eden kimse mel'ûndür.» [79]
Lût Peygamber Kimdir?
Lût (A.S.) da peygamberlerden biridir. Yapılan tesbitlere göre, o, hem İbrahim Peygamberin (A.S.) amcasının oğludur, hem de İbrahim Peygambere şeriat olarak indirilen sahifelerdeki hükümlerle amel edip onları insanlara, yani kendi kavmine tebliğ ile görevlendirilmiştir. Meşhur Lût Gölü de bu ismi ondan alır. O bakımdan Lût Peygamberin Lût Gölü kıyısında ve hâlen İsrail'e bağlı bulunan Sodom kasabasında yaşadığı ve bu kasaba halkını Tevhît inancına davet ettiği bilinmektedir.
Bazı tarihçilere ve coğrafyacılara göre, deniz seviyesinin 790 metre altında olup 1015 km2'lik bir alanı kaplayan Lût Gölü, Lût kavminin yaşadığı büyük kasabanın olduğu yerdir. Büyük bir deprem sonucu kasaba batmış ve yerinde bugünkü göl meydana gelmiştir.
İbrahim Peygamberin de o sıralarda Filistin topraklarında bulunduğu rivayet edilir.
Tevrat'taki yazılı kayıtlara göre, Lût Peygamberin, Lût Gölü kıyısındaki Sodom kasabasında oturduğu anlaşılmakta ve yine aynı kayıtlara göre, Lût Peygamber aldığı emir üzerine geceleyin kasabayı terkedip Tsoar'a geldiğinde güneş doğmuş ve Rabbin Sodom ile Gomorra üzerine
kükürt ve ateş yağdırdığı ve kasabayı bütünüyle alt-üst ettiği belirtilmektedir. [80]
Tabii bu arada Tevrat'ın aynı bölümünde çok fahiş sayılacak bir hataya rastlanır ki, bu, Allah'ın âyetlerinin, bilgisizce uzanan insan eliyle değiştirildiğine yeterli delillerden biridir. Şöyle ki: Sodom'u terkeden Lût Peygamberin iki kızıyla birlikte şehrin dışında bir mağaraya sığındıkları, yaşlı olan babalarından döl almak için ona şarap içirip onunla yattıkları ve her İki kızın da birer gece ara ile babalarından gebe kaldıkları detaylı şekilde anlatılır. [81]
Kur'ân'da bu hatalar düzeltilerek olayın içyüzü ve ana hatları açıklanır. Tevrat'a bu gibi ölçüsüz hikâyeleri sokanların peygamberler, kutsal kitaplar hakkında ciddi bilgileri olmadığı, ana kuralları bilmedikleri kesindir. Zira peygamberlere vacip olan sıfatlardan biri de ismet'tir, yani onlar her türlü günah ve isyandan, ölçüsüzlük ve dengesizlikten korunmuşlardır.[82]
Olayın Âyetler Sırasına Göre Açıklaması
1— İnsan suretine girip gelen meleklerin önce İbrahim Peygamber'e uğramaları, hem Lût Peygamber'in İbrahim Peygamber'in şeriatı üzere amel ettiğine, hem de benzerine az rastlanan olaydan onu haberdâr etmelerine işarettir. Aynı zamanda Allah'ın İbrahim Peygamber'e geniş rahmet ve inâyetiyle çok yakın olduğunu, ona üstün değer verdiğini vurgular.
Böylece İbrahim Peygamber'in, iyice azıp sapıtan, ahlâksızlığın ve edepsizliğin en kötüsünü işleyen Lût kavminin yok edileceğini günü gününe kendi bölgesindeki kavimlere haber vermek suretiyle mü'minlerin imânını artırma, kâfirleri yeterince uyarıp ilâhî kudretin vakti gelince azgınları yok edeceğine inandırma amacı da söz konusu olabilir.
2— Meleklerin «selâm» demesi, İbrahim (A.S.)'ında «size de selâm» diye karşılık vermesi, selâmın İbrahim Peygamberin şeriatında da sünnet olduğunu ifade eder. Diğer yandan meleklerin de bu sünnete uyduklarına bir delil sayılır. Önemli bir yanı da, mü'min bir kimsenin bir yere ziyaretçi veya misafir olarak gittiğinde, söze başlamadan önce selâm vermesinin güzel bir âdet veya sünnet olduğunu gösterir.
3— İbrahim Peygamberin gelen misafirlere ikram için tandtrda kızartılmış bir buzağı getirmesi, onun çok konuk sever olduğuna, evinin pek konuksuz kalmadığına ve bunun için hep hazırlıklı bulunduğuna delil sayılır. Sonra da en iyi yiyeceklerin konuklara ikram edilmesinin kadimî bir sünnet olduğuna işaret vardır.
4 Gelen konukların sofraya el uzatmamaları, İbrahim Peygamberde haklı olarak bazı endişeler doğurmuş ve biraz da korkmasına neden olmuştur. Zira böyle bir durumda daha çok şu iki ihtimal akla gelebilir: Ya bunlar melektirler, insan suretine girip çok önemli bir emri uygulamaya gelmişlerdir, ya da çok kötü niyetli iki zorbadır, bir şeyler yapmayı planlamışlardır. Nitekim melekler, İbrahim Peygamber'in (A.S.) endişesini anında anlayıp ne maksatla geldiklerini açıklayarak onu rahatlatmışlardır.
5__ ibrahim'in (A.S.) Lût kavmi hakkında Allah ile, yani O'nun elçileri
olan meleklerle tartışması, sevginin zerafet ve inceliğini yansıtır. Allah yanında halillik mertebesine yükselen bir peygamberin insanlıktan yana ne kadar geniş şefkat ve merhametle dolu olduğu da bu ifadenin başka bir delâletidir. Nitekim Tevrat'ta da bu husus şöyle bir anlatimla açıklanır: «Rab dedi: Ben yapmakta olduğum şeyi* İbrahim'den gizleyecek miyim? Çünkü İbrahim gerçekten büyük ve kuvvetli millet olacak ve yeryüzünün bütün milletleri onda mübarek kılınacaktır.» [83]
Ayrıca Tevrat'ta İbrahim'in tartışması, şefaat mahiyetindeki istek ve sorulan geniş şekilde anlatılmaktadır. Ancak Allah sözüne insan sözü karıştırıldığı için birtakım yanlışlara rastlamamak mümkün değildir.
Nitekim İbrahim Peygamber'e insan suretinde gelen meleklerin sofraya el uzatmadıkları Kur'ân'da en ölçülü bir anlatımla belirtildiği halde Tevrat'ta, yapılan ikramdan onların yedikleri yazılıdır. Oysa melekler yemez ve içmezler. Böylece Kur'ân, bu konuda da Tevrat'taki yanlışları tas-hîh edip olayın gerçek yüzünü ortaya koyar. [84]
6— Homoseksüel olan, yani cinsel sapıklığın en kötüsü kabul edilen erkeğin erkekle temasta bulunmasını kendi aralarında bir âdet haline getiren Lût kavmi, Tevrat'ın ifadesiyle Sodomlu'lar, ahlâksızlığın en çirkinini işliyorlar ve ilâhî hiçbir uyarı ve buyruğu tanımıyorlardı. Kasabaya gelen yabancı erkekleri yakalayıp sözü edilen maksat doğrultusunda zorla kullanıyorlardı.
Bu bakımdan İbrahim Peygambere gelen insan suretindski melekler, «Biz Lût kavmine gönderildik» deyince, ayakta durup misafirlere hizmet eden İbrahim Peygamber'in eşi, elde olmayarak güldü. Çünkü o kabileyi hatırlayıp da gülmemek ve için için üzülmemek mümkün müydü? Tevrat'ta Sara'nın güldüğü konu edilirken çok farklı biçimde anlatılır, yersiz ve lüzumsuz detaylara girilir. Kur'ân böylece o bahsi de düzelterek en doğru bilgiyi verir.
7— Gelen melekler yaşlı kadını İshak ile, sonra da İshak'ın oğlu Ya-kub ile müjdelediler. Bu, İbrahim Peygamberin eşinin daha çok yaşayaca-
gına, ileride doğacak oğlunun büyüyeceğine ve ondan bir torunu olacağına işaretti. Bu durumda kadının bir şaşkınlık göstermesi tabii karşılanır. Çünkü hem kendisi yaşlanıp hayızdan kesilmişti, hem de kocası İbrahim Peygamber hayli yaşlı idi. Ancak ne var ki, olayları sebep ve illetlere bağlayan, sebep ve illetleri kendi kudret ve iradesine râm eden Cenâb-ı Hak, dilediği zaman sebep ve illetleri «ol!» emriyle harekete geçirip olmayacak gibi görünen şeyleri oluşturup ortaya çıkarır.
Tevrat'ta da bu kısım biraz detaylı anlatılır. Özellikle karı-kocanın yaşlılığı üzerinde ve bir de Sara'nm içinden gülmesi hakkında durularak açıklama yapılır. [85]
Görevli melekler kadının sözü edilen olayı hayretle karşıladığını görünce ona : «Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir.» diyerek Allah'ın her zaman Hamîd ve Mecîd, yani O'nun çok övülmeye lâyık olduğunu, çok yüce ve çok şanlı bulunduğunu hatırlattılar.
8— Peygamberler genellikle yumuşak huylu, yufka yürekli, ve her yönleriyle Allah'a teslimiyet ve mahviyet içinde yönelmiş kişilerdir. Bu sıfatlar İbrahim Peygamber'de (A.S;) huy olarak daha belirgindi. O sebeple Lût kavminin hemen helak edilmesini istemiyor, biraz daha mühlet verilmesini arzu ediyordu. Aynı zamanda Lût ailesinin başına bir felâketin gelmesi ihtimali de onu endişelendiriyordu. Melekler ilâhî emrin artık indiğini, hükmünün mutlaka gerçekleşeceğini, bunun gecikmesinin söz konusu olamayacağım hatırlatırken Lût ve ailesinin kurtulacağını da ilâve etmişlerdi, İbrahim Peygamber ilâhî hükmün geri çevirilemiyeceğini çok iyi bildiğinden meleklerin hatırlatmasıyla duygusallığı bırakıp bütün mevcudiyetiyle Hakk'a teslimiyet gösterdi.
Tevrat'ta Lût kavminin yok edileceğini öğrenen İbrahim Peygamberin Rabbin önünde durup salih kişileri kötülerle beraber yok edecek misin? diyerek tartışmayı sürdürdüğü ve Rabbın ona, «Eğer Sodom'da şehrin içinde elli salih bulursam, bütün yeri onların hatırı için bağışlayacağım..» buyurur ve karşılıklı mükâleme on kişinin bulunacağına kadar sürüp gider. Şüphesiz ki, bunlar Allah kelâmına karıştırılan insan sözleridir. Kur'ân konunun özünü ve özetini en doğru şekilde açıklayarak her türlü şüphe ve tereddüdü kaldırır. [86]
9— Herbiri oldukça yakışıklı birer genç erkek suretine girip Lût Pey-gamber'e gelen melekler, önce kendilerini tanıtmadılar. O bakımdan uzak-
tan gelen yabancı misafir gibi bir tavır içinde bulunduklarını gören Lût Peygamber hayli telaşlandı. Zira kasaba halkı böylesine genç ve yakışık-[, adamların geldiğini duyacak ve gelip birtakım hayasızca davranışlarda bulunmak isteyeceklerdi. Lût Peygamber olacak olayları düşündükçe üzülüyor ve sıkıntıdan yerinde oturamıyordu. Nitekim düşündüğü gibi oldu, karısı çarçabuk o ahlâksızlara gizliden haber saldı. Onlar da koşa koşa geldiler. Lût Peygamber, konuklarını bu alçak namussuzların elinden kurtarma- çarelerini araştırdı. Kendisi Peygamber olduğuna göre kasaba kızlarının hemen hepsinin manevî babası,sayılırdı. O bakımdan gelen hayasızlara: «İşte kızlarım, onları meşru yoldan alın, sizin için daha pak ve daha nezihtirler.» Veya Lût Peygamber kendi kızlarını yine onlara meşru şekilde nikâhlamayı önerdi. Ama ne jmümkün, o gözü dönmüş şehvet düşkünleri mutlaka gelen konukları alıp götürmekte ısrarlı ve kararlı olduklarını belirttiler. Derken melekler/Lût Peygamberin çok sıkıldığını ve üzüldüğünü anlayınca, «Ey Lût! dediler, şüphesiz ki biz, Rabbının elcileriyiz; onlar sana mümkün değil el uzatamazlar. Gecenin bir bölümünde ailenle birlikte yola cık, hiç biriniz arkasına dönüp bakmasın. Ancak eşin değil; çünkü kavmine dokunacak olan (azap) ona da dokunacaktır. Şüphesiz ki onlara va'dolunan vakit sabahtır; sabah vakti yakın değil midir?» Dediler.
Böylece Lût Peygmber gerçeği öğrendi, bir yandan ferahladı, bir yandan da üzüldü..
10— Sabah vakti ilâhî hüküm tecelli ederek tabii sebepleri harekete geçirdi, derken müthiş bir uğultu, patlama ve sarsıntı birbirini izledi. Volkanik bir patlama bir anda gündüzü geceye çevirdi, lavların saçtığı pişmiş balçıklar her tarafı kapladı, böylece Sodom kasabası canlısıyla, cansızıyla yerlebir oldu.
Bilindiği gibi volkanın harekete geçip patlamasıyla birlikte lâvlar üşt-üste katlanmış ateş seli halinde akıp gelir ve çok geçmeden donup taşla-şır. İşte Kur'ân'da Ügili sûrenin 82, 83. âyetleriyle bu korkunç manzara tas-vîr ediliyor.
Tevrat'ta bu volkanik olay, «gökten kükürt ve ateş yağdırdi, ve o şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını alt-üst etti.»[87] şeklinde ifade edilir ki, bu da, müthiş bir volkan patlamasına delâlet etmektedir. [88]
Belirlenmiş Balçıktan Taşlar
«Ve bu taşlar Allah yanında belirlenmişti ve zalimlerden de asla uzak değildi.»
İlgili âyetler volkan patlamasıyla etrafa yayılan ateş yığını halindeki balçık taşlardan her birinin kime isabet edeceğinin Allah tarafından önceden programlanıp sevkedildiğini açıklamaktadır. Bu, olayların hiçbir zaman plânsız, programsız, görevli melekleraiz cereyan etmediğini, kâinatta olup biten her şeyin görevli melekler tarafından belli bir plân ve programa göre yürütüldüğünü bize haber vermekte ve ilâhî tasarrufun mutlqk anlamda nafiz bulunduğunu bildirmektedir.[89]
Bir Yanardağın Harekete Geçmesi Azap Mıdır?
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kâinatta meydana gelen her olay tabii birtakım sebeplere bağlanmıştır. Ancak mu'cize ve keramet bu genellemenin dışındadır. Ne var ki, sebepler başıboş bırakılmamış, plânda belirlendiği üzere ilâhî tasarrufa bağlanarak görevli meleklerin denetimine verilmiştir. Konu bu acıdan değerlendirildiğinde, meydana gelen olayları iki ayrı şıkta düşünmek mümkün olur: Biri, zaman zaman harekete geçen bazı yanardağlar, bazı bölgelerde meydana gelen depremler ve sel felâketleri, belli sebepler ve kanunların belli öcülerde harekete geçmesiyle gerçekleşir, bunlar birer uyarı mahiyetinde de olsa, inkarcı azgınları yok etmekle ilgili değildir. Diğeri ise, inkarcı ahlâksızları, azgın müşrikleri yok etmeye yöneliktir ve yine tabii sebeplere dayanmaktadır, ancak o sebepleri «ol!» emriyle hemen harekete geçiren bizzat Allah'tır. Bu gibi kahredici olaylar birer istisna teşkil ederler.
Diğer yandan Cenâb-ı Hakk'ın hemen her milleti çeşitli olaylarla uyardığını unutmamak gerekir. Zira kâinatta hiçbir olay amaçsız, maksatsız gelişigüzel meydana gelmez.[90]
Lût Kıssasından Alınacak Öğütler Ve İbretler
a) Kâinatta sebepleri oluşturan Allah'tır. Dilediği zaman onu tabii seyrinden alıp kudretini açığa vurur ve olmayacak sanılan şeylerin sebeplerini hemen oluşturup harekete geçirir.
O bakımdan Lût kıssasıyla daha çok Mekkeli müşrikler ve sonra da yaşamakta olan inkâroı milletler uyarılıyor; inkâr ve ahlâksızlık zulüm İte
birleşip son kertesine gelince, ilâhî hükmün ineceğinde şüphe edilmemesi dolaylı şekilde hatırlatılıyor.
b) Selâmlaşmak, mü'minleri birbirlerine güven, kardeşlik ve huzur bağlarıyla bağlayan bir sünnettir. Toplum yapısında geliştirilip yaygınlaştırılması rahmet ve esenliktir; unutulması veya terkedilmesi, azap ve sıkıntıdır.
c) Konukseverlik, peygamberlerin güzel sünnetlerinden biridir. Konuğa ikram, Allah'a ikram kadar anlamlıdır.
d) Allah'ın emir ve kudretinin nafiz olduğuna şaşmamak gerektir. Dilediği zaman umulmad'k olayı meydana getirir.
e) İnsanlara karşı merhametli ve yufka yürekli olmak ve her hal-ü kârda Allah'a yönelip teslimiyet göstermek, mü'minın değişmeyen huyu olmalıdır.
f) Zina, livata ve benzeri cinsel sapıklıkların yaygın hale gelmesi, toplum ve milletin çökeceğine işarettir.
g) Büyük felâket anlarında mal kurtarayım derken geriye dönüp bakmak bile tehlikelidir. Çünkü her şeyden önoe insan unsuru önemlidir. O bakımdan melekler Lût ailesine «Hiç biriniz dönüp arkasına bakmasın!» diyerek tenbihte bulunmuşlardır.
h) Allah böylece kullarını dünyada da, âhirette de geniş rahmetine erdirmek için insanlıklarına yakışanı yapmalarını emretmekte, ruhlarının yüceliğine, Allah yanındaki azizliklerine ters düşen kötülüklerden kaçınmalarını hatırlatmakta ve O'nun emir ve tavsiyelerini dinlemeyip inkâr bataklığında cinsel sapıklığın en kötüsünü irtikâp eden bir milleti nasıl haritadan sildiğini ibretli bir misal olarak gözler önüne sermektedir[91]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, gerek Mekkeli müşrikleri, gerekse her çağda yaşamakta olan inkarcı milletleri uyarmak, Allah'ın kâinattaki câri kanunlarının değişmezliğini bildirmek, zamanı gelince tarihin tekerrür edeceğini hatırlatmak üzere Lût kavminin kıssası çok önemli safhalarıyla anlatıldı.
Yine aynı amaç doğrultusunda aşağıdaki âyetlerle Şuayb Peygamberin Medyenli'lerle olan mücadelesi konu ediliyor. İnkârda ısrar edip insan haklarına pervasızca el uzatan, ölçü ve tartıda hile yapan bu kavmin ısıl yok edildiği anlatılarak bir kere daha inkarcı azgınlar uyarılıyor.[92]
Meali:
84— Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (peygamber olarak) gönderdik. Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın; ben sizi gerçekten hayır (bol nîmet, geniş refah imkânları) içinde görüyorum. Ve doğrusu ben sizi çepeçevre saracak bir günün azabından endişe etmekteyim.
85— Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam uygulayın, insan-arın eşyasını (haksız yollardan) eksiltmeyin; yeryüzünde bozgunculuk ederek fenalık yapmayın.
86— İnanmış kişiler iseniz, Allah'ın (helâlinden) bıraktığı kâr daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinizde koruyucu ve gözetici de değilim.
87— Onlar, «Ey Şuayb, dediler, babalarımızın taptığını terketmemizî veya kendi mallarımızda dilediğimizi yapmamızı birakıvermemizi senin namazın mı emrediyor? Şüphesiz ki sen, yumuşak huylusun, doğru bir kimsesin, aklı basındasın.»
88— Ey kavmim, dedi, ya ben Rabbimden açık bir mucize üzere isem ve kendi katından beni güzel bir rızıkla rızıklandırmışsa, ne dersiniz, (O'na nankörlük edebilir miyim?). Ve ben sizi men'ettiğim şeyde aykırı hareket edip (onu işlemek) istemem. Ben ancak gücüm yettiğince düzeltmek isterim. Muvaffakiyetim ancak Allah'ın yardımıyladır ve ben ancak O'na güvenip dayanırım ve O'na derin saygı ve sevgi ile yönelirimi,
89— Ey kavmim! bana düşmanlık beslemeniz, Nûh kavmine veya Hûd kavmine ya da Salih kavmine dokunan musibetin bir benzerini size dokundurmasın. Lût kavmi de sizden pek uzak değildir.
90— Rabbınızdan bağışlanma dileyin de O'na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim, çok merhametlidir ve çok sevendir, sevilendir.
91— Dediler ki: Ey Şuayb! biz senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve biz seni aramızda zayıf olarak görüyoruz. Kabilen olmasaydı, herhalde seni taşlardık. Hem sen bizim yanımızda pek aziz=şerefli, itibarlı, üstün bir kimse de değilsin.
92— Ey kavmim, dedi, size göre benim kabilem Allah'tan daha mı azizdir ki, O'nun (buyruklarını) arkanıza attınız? Rabbim elbette sizin ya-pageldiğinizi (ilmiyle) kuşatmıştır.
93— Ey kavmim, imkânınızı ortaya koyup elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (gerekeni) yapacağım. Rüsvay edici azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. (Gelecek azabı) gözleyin, ben de sizinle beraber gözleyip bekliyorum,
94-95— Buyruğumuz gelince, Şuayb'ı ve beraberindeki imân edenleri rahmetimizle kurtardık. Zâlimleri ise korkunç bir ses ve uğultu yakalayı-verdi; evlerinde dizüstü çöküp kaldılar. Orada hiç bulunmamış, yaşamamış gibi oldular. Dikkat edin, Semûd kavmi nasıl (ilâhî) rahmetten uzak kaldıysa Medyen de uzak kaldı.
İlgili Hadîsler
İbn Abbas (R.A.) anlatıyor:
__Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ölçü ve tartı erbabına şöyfe seslendi:
«Doğrusu siz öyle bir işe sahip çıktınız ki, sizden önceki birçok kavimler (milletler) o yüzden yok olmuşlardır.» [93]
«Bizi aldatan bizden değildir.» [94]
«Sizden biriniz Mescid'e girdiğinde, Allahım! hayır kapılarını bana aç, desin. Mescid'den çıkınca da, Allahım! senin bol nimetini (helâl rızkını) istiyorum, desin.» [95]
Şuayb Peygamber Ve Medyen Kavmi
Lût kavmi yerle bir edildikten sonra Allah bolluk içinde yüzen ve fakat Tevhit İnancı'ndan uzak, koyu putperestlikle içice ulan, aynı zamanda ticarî ahlâkı çok bozuk bir düzeye gelen ve böylece cehaletin karanlık dünyasını yaşayan Medyen halkına, yine kendilerinden bir zatı seçip peygamber olarak gönderdi. Kur'ân bu peygamberin Şuayb (A.S.) olduğunu belirtir.
Medyen kasabası hakkında, A'raf sûresinde de kısmen belirttiğimiz gibi, bazı rivayetler söz konusudur, Tevrat'ta İbrahim Peygamber'in nikahladığı başka bir kadından -ki adının Ketura olduğu yazılıdır- Zimran, Yokşan, Medan, Midyan, Yişbak ve Şuha adlarında altı çocuğunun dünyaya geldiği açıklanmaktadır. [96] Böylece Sina Yarımadasına kadar uzanan ve Kızıldeniz'in doğu kesiminde geniş bir alanı kaplayan Medyen kasabası, İbrahim Peygamberin sözünü ettiğimiz altı oğlundan Midyan'a nisbet edilerek bu adı aldığı söylenir. Anlaşılan Medan ile Midyan sözü edilen 'ölgede Tevhît İnancı'nı yaymakla görevlendirilmişler ve uzun yıllar ora halkını İbrahim (A.S.)ın Hanîf dini etrafında toplayarak yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır. Onların vefatından sonra bir fetret dönemi başlamış ve zaman aşımıyla Tevhît İnancı yerini putperestliğe bırakmıştır. Böylece Medyen halkı İbrahim Peygamber'in nurlu yolundan sapıp çok ilâhlı bâtıl dinlerin karanlığına gömülerek ahlâksızlığın birçok şubelerini ihya ederek zuium ve azgınlığa başlamışlarken, Allah rahmetinin eseri olarak, onlaryeniden Hakk'a döndürmek, cehalet bulutlarını üzerlerinden kaldırmak, dedeleri İbrahim'in (A.S.) tertemiz Hanîf diniyle kalp ve kafalarını aydınlatmak için Şuayb Peygamberi onlara uyarıcı ve müjdeci olarak göndermiştir.
Kur'ân'da ilgili âyetlerle konunun ana çizgileri üzerinde durulur, detayına inilmez, ibretli safhaları anlatılır; tarihî ve coğrafî yanları meraklı araştırıcılara bırakılır. Aynı zamanda Şuayb Peygamberin Medyenli olduğuna dikkatleri çekerek, kuvvetli bir ihtimalle İbrahim soyundan olduğuna işarette bulunulur.
Yine Kur'ân'ın açık beyânına göre, bir zamanlar Mısır'dan kaçan Musa Peygamberin de gençlik çağında bu kasabaya uğradığı ve Şuayb Peygamberin kızıyla evlendiği bilinmektedir. [97]
Medyen Halkının Kötü Halleri
Kur'ân-ı Kerîm'de ilgili âyetlerle Medyen halkının putperestlik doğrultusunda işleye geldikleri kötülükler özetlenerek şöyle sıraya konulmuştur:
1— Tevhît İnanoı unutulmuş, putperestlik iyice kökleşmişti.
2— Ticarî ve iş ahlâkları son derece bozulmuş, o sebeple insan hakları zedelenmiş, aralarında sürtüşme ve tartışmalar sürüp gitmişti.
3— Medyen o devirde zengin bir yöre olarak bulunuyordu. Allah'ın onlara verdiği bol nimetler gıpta edilecek bir düzeydeydi.
4— Yeryüzünde ticarî ahlâksızlıkla birlikte bozgunculuk yapmak, do-, laylı, dolaysız haklara tecavüz etmek onların süre gelen fena âdetlerinden biri idi.
Az yukarıda da değindiğimiz gibi, bu kadar bozuk bir toplumu ancak hak din ile ıslâh etmek mümkün olabilirdi. O bakımdan Şuayb Peygamber, İbrahim Peygamber'in şeriatı üzerinde bulunuyor, sahifelerde yer alan ahkâmı ve ahlâkî kuralları çok tatlı ve yumuşak bir üslûpla anlatıp Hakk'ın emirlerini teblîğ görevini yerine getiriyordu.[98]
Şuayb Peygamber İle Medyenli'lerin Tartışması
— Her peygamber gibi, o da Allah'ın varlığını ve birliğini tanıtmakla işe başlamıştır. Sonra da toplumu içinden kemiren haksızlık, ahlâksızlık ve azgınlıkla ciddi ve seviyeli bir mücadele örneği vermiştir.
__ Bütün uyarıları, akla ve mantığa uygun gelen, fakat ihtiras havası
içinde küfür ve kötülüklerle bir bakıma izole edilen duygu ve düşünceleriyle ters düşen öğütleri olumlu sonuç vermeyince, inkarcı ahlâksızları kuşatacak bir azabın geleceği kaçınılmaz olmuştu. Şuayb Peygamber, Allah'ın bu yoldaki oâri âdetini çok iyi bildiğinden endişe duymaya başlamıştı. Lût kavminin başına gelen felâketin neden ve niçinini çok iyi biliyordu.
— Medyenli'ier.bu azgınlık ve inatlarıyla yetinmeyip, kendilerini doğru yola irşat eden bu peygamberi zaman zaman alaya alıp, «Doğrusu sen yumuşak huylu ve akıllı bir adamsın...» diyerek takılırlardı.
— Şuayb Peygamber bu ve benzeri onur kırıcı söz ve davranışlara aldırış etmeyerek ıslâh yollarını ve çarelerini araştırmaya devam etti, sonra da onları insafa davet ederek şöyle dedi: «Ey kavmim! ya ben Rabbımdan açık bir mu'cize üzere isem ve kendi katından beni güzel bir rızıkla (hak din.doğru yol, ilâhî hidâyet ve rahmet) rızıklandırmışsa, ne dersiniz, (O'na nankörlük edebilir miyim)? Ve ben sizi men'ettiğim şeyde aykırı hareket edip (onu işlemek) istemem. Ben ancak gücüm yettiğince düzeltmek isterim. Muvaffakiyetim ancak Allah'ın yardımıyladir ve ben ancak O'na güvenip dayanırım ve O'na derin saygı ve sevgi ile yönelirim.»
Böylece Şuayb Peygamber hem onların akı! ve idrâklerini harekete geçirmeyi diledi, hem de son uyarısını yaptı. Ne var ki onlar bütün bu uyanları. İlâhî beyânları, gemi azıya alan hürriyetlerini engelleyen bir bağ olarak görüyor, Allah'ın hayat veren emirleri nefislerine alabildiğine ağır geliyordu.
— Aradan hayli zaman geçti, ıslâh olacakları yerde, büsbütün azıttılar, «Senin dediklerinin çoğunu anlamıyoruz» diyerek irşada ihtiyaç duymadıklarını tekrarladılar ve «Biz seni kendi aramızda zayıf olarak görüyoruz. Kabilen olmasaydı, elbette seni taşlardık. Hem sen bizim yanımızda pek aziz, şerefli, itibarlı, üstün bir kimse de değilsin» diyecek kadar küs-tahlaştılar.
" Havat dizginini nefis ve İblis'in eline teslim edip behimî bir haya-ı her şeye tercih eden inkarcı nankörlerin en çok gözüne batan, şüphe-kı NAMAZ'dır. Çünkü bu ibâdet imanla küfür arasında alâmet-i farikada M01™ d'reğİdİr: Allah ile kul!arı arasında en işlek yoldur. O bakım-n Medyen halkı zaman zaman Şuayb Peygamber'in (A.S.) namaz kılmabelirtild'âi gibi' <<EV 9uaVb, dediler. Babalarımızın taptığını veya kendi mallarımızda dilediğimizi yapmamızı bırakıvermemizi senin NAMAZIN mı emrediyor?» şeklinde birtakım sözler sarfettik-leri anlaşılıyor. Nitekim İbn Abbas (R,A.) diyor ki: «Şuayb Peygamber çok namaz kılan bir kimse idi..» Ayrıca burada namaz diye çevirisini yaptığımız «salât» kelimesi, duâ, zikir ve din anlamında da kullanılmıştır. [99]
Dün olduğu gibi bugün de inkarcı maddecilerin en çok dil uzattığı, alaya aldığı ibâdet, namazdır. Zira dinî hayatı ayakta tutan, fertleri ve toplumu yönlendiren, ahlâkı düzeltip tezkiye eden, kardeşlik bağlarını merhamet, şefkat ve dayanışma idrâki içinde geliştiren en feyizli ibâdet şüphesiz ki, namazdır. O bakımdan kıyamet gününde insandan ilk sorulacak şey, namaz olacaktır.
— Böylece inkâr ve azgınlığın doruğuna erişen Medyenli'lerin ahlâksızlığı son noktasına ulaşarak titreşip kaldı. Şüphesiz ki, bu, gelmekte olan ilâhî azabın bir göstergesi idi. Ama içlerinde onu anlayacak aklı eren bir kimse yoktu.
— Bu durumda daha da saldırgan oldular ve Şuayb Peygamberi ailesiyle, kendisine imân edenlerle birlikte bir gece baskını tertipleyerek imha etmeyi plânladılar. Şuayb Peygamber onlar aleyhine yaklaşmakta olan felâketi görür gibiydi. O bakımdan söylenecek başka bir şey kalmamıştı. Bir defa daha son uyarısını şu sözlerle yapma ihtiyacını duydu : «Ey kavmim, imkânınızı ortaya koyup elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (gerekeni) yapacağım. Rüsvay edici azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. (Gelecek azabı) gözleyin, ben de sizinle beraber gözleyip bekliyorum.»
— Sonunda olan oldu; korkunç bir gürültü ve uğultu onları ansızın yakalayıverdi. Evlerinde dizüstü çöküp kaldılar. Orada hiç bulunmamış, yaşamamış gibi oldular. Bir varmış, bir yokmuş hikâyesine dönüştüler.[100]
Bu Kıssadan Mü'minlerin Alacakları Hisseler
1— Bir olan, ortağı ve benzen olmayan Allah'a kulluk, insanlar arasında banş ve kardeşliğin tek çaresidir. O bakımdan ilk davet bu esasa yapılmıştır. Diğer hükümler, Tevhît İnancı'ndan sonra gelir.
Unutmamak gerekir ki, dünyada sürüp giden kavgaların, sürtüşme ve tartışmaların çoğu dünyevî maksatlara yönelik birtakım menfaatlardan kaynaklanmaktadır.
2— İş ahlâkı, ticarî ahlâk, haklara saygılı olmak, başkasının hürriyetine tecavüz etmemek, ölçü ve tartıda her zaman âdil olmak, insaf ve vicdan kıstasını unutmamak, kul hakkının en ağır bir günah ve vebai olduğu-
nu kabul etmek, toplumları ve milletleri ayakta tutaı, önemli nedenlerdir. İthalat ve ihracatın gelişmesi ve devamlılığı bu ahlâkla sıkısıkıya bağlıdır.
Sözü edilen kıstasların yıkılması, dumura uğraması, toplum ve milletin ahlaken çökmesinin ve yıkılmasının yakın olması demektir.
3__ Allah'ın helâl kıldığı meşru kâr, elbette çok daha hayırlı ve feyizlidir. Aynı zamanda toplumu birbirine güvenle bağlayıp bütünleştiren bir iştir. Böyle bir hayrı reddetmek, elbetteki şerri davet etmek demektir ki bu kural pek değişmez. Zira hak gelince bâtıl gider. Bâtıl rağbet kazanıp kalp ve kafalara yerleşince hak uzaklaşır.
4— Namaz her peygamberin ibâdeti olmakta devam etmiştir. Zira namazsız bir din düşünülemez. Namazı önemsiz saymak, dinin ve dindarlığın omurgasını kırmak demektir. İnkarcı maddecilerin de en çok hoşlanmadığı ibâdet, şüphesiz ki namazdır.
5— Ticarette ne sınırsız kâr söz konusudur, ne de ölçü ve tartıda hileye yer vardır. İkisinin revaç bulduğu yerlerde ticarî anarşi başlar ve o takdirde madde tek amaç seçilir; ona ulaşmak için aradaki her türlü kutsal değerler, iyi ve yararlı örf ve âdetler çiğnenir.
Bir milletin çözülüp dağılması, bölünüp parçalanması için başka bir şeye pek ihtiyaç ve gerek kalmaz. Bu anarşi yeter de artar..
6— İnsanları doğru yola irşat edenlerin her zaman doğru yolda yürümeleri ve insanları men'ettikleri şeylerden önce kendilerinin kaçınmaları şarttır. Ciddi ve sağlıklı bir irşadın başka ölçüsü yoktur.
7— Doğruya irşat edenlere düşman olup kin beslemek bir fert veya toplum, ya da millet için büyük bir talihsizlik sayılır.
8— İnkarcı maddeciler ne kadar azgınlık ve taşkınlık gösterirlerse göstersinler, onları Hakk'a çağıranlar, -şartlar ve ortam elverdiği nisbette-görevlerini sürdürmekle yükümlüdürler. Aksi halde alan olduğu gibi inkarcılara bırakılmış olur.
9-— HQk'tan yana olanlar metotlu, fakat sabırlı bir mücadele, şuurlu ir mücahede sergiledikleri takdirde, basan ve zafer onların yüzüne güler.[101]
Şuayb (A.S.) Kıssasının Tekrarı
Sırası geldikçe belirttiğimiz gibi, Kur'ân-ı Kerîm'de her tekrar, ilgili kümî meselenin nem önemini, hem de değişik yönlerini, farklı hükümler taşıdığını ve yer aldığı ayetler dizisinde değişik bir öğöt ve ibret yansıttığını ifade eder. O nedenle Suavb Peygamber kıssası, biri A'raf, nud, biri de Ankebut sûrelerinde olmak üzere üç yerde anlatılır.
Önce A'raf sûresinde anlatılanla diğer sûrelerde anlatılanlar arasındaki farklı uyarı, öğüt ve hükümleri karşılaştıralım.
A'raf sûresinde :
a) Allah'ın varlığına, birliğine davet edilir. Bunun için Allah'tan bir mu'cize getirildiğine dikkatler çekilir. Ancak o mu'cizenin ne olduğu açıklanmaz.
b) Ölçü ve tartı gibi ticaret ahlakıyla içice olan şeylerde büyük haksızlıklar yapıldığı ve bu tür çirkin davranışlarla ticarette sınırsız bir hürriyet istendiği, o yüzden ülkelerinde düzen ve güvenin bozulduğu anlatılır.
c) Medyenli'lerin dindarlığa, fazilete karşı savaş açtıkları, Allah yolundan alıkoymak için sosyal yapıda köşe başlarını, kavşak noktalarını tuttukları belirtilir.
d) Medyenli'lerden bir grubun Şuayb Peygambere inandıklarına, böylece inananlarla inanmayanlar arasında tartışma ve sürtüşmenin sürüp gittiğine parmak basılır. Sonunda Şuayb Peygamber'in, karşı tarafa söylenecek başka söz kalmadığını düşünerek Allah'ın hakem olup hüküm vereceğini; bunun gelecekle ilgili önemli bir haber, bir uyarı olduğunu hem mü'minlere, hem de inkarcılara duyurduğu açıklanır.
e) Medyenli'lerin inkârda ısrar edip azgınlıkta bulunmalarından, büyüklük taslayıp mü'minleri ve başlarındaki peygamberi küçümsediklerin-den, sonra da Şuayb Peygamberle birlikte imân edenleri tehdit etmelerinden ve ortaya attıkları düşünceden vaz geçmedikleri takdirde şehirden çıkarılacaklarından söz edilerek inkârın hiçbir kutsal değer tanımadığına İşaret edilir.
f) Allah'a karşı yalan uydurmanın nasıl bir hüsrana yol açacağı anlatılır. Sonra da Şuayb Peygamber'in son bir defa daha onların azgınlık ve saldırılarından Allah'a sığınarak duâ ettiği hakkında bilgi verilir.
Hûd sûresinde :
a) Şuayb Peygamber'in Medyen halkına gönderildiği, O'nun da onları Allah'ın varlığına ve birliğine imâna davet ettiği konu edilir.
b) Medyenli'lerin bolluk ve refah içinde yüzdükleri; bununla beraber nankör bir kavim olduğu; ticarî alanda hak ve hukuk, sınır ve vicdan tanımadıkları, daha cok yabancı tacirlere dolaylı yollardan haksızlık ettikleri anlatılır. Allah'ın meşru yoldan helâl kıldığı kazancın çok daha hayırlı olduğuna dikkatler çekilir.
c) Peygamberlerin insanlar üzerinde bir koruyucu, bir bekçi ve gözetleyici olmadıkları hatırlatılarak onların yetki sınırlan belirlenir ve o sınır içinde ilâhî buyrukları teblîğ ile görevli oldukları açık şekilde ifade edilir.
d) Şuayb Peygamber'in her peygamber gibi namaz kıldığına şahit olan inkarcı sapıkların namaz ile alay ettiklerinden veya devamlı dikkat çeken böyle bir ibâdete tahammül edemediklerinden bahsedilerek namazın dindeki yerine ve önemine işaret edilir.
e) Medyenli'lerin sınırsız bir hürriyet havası içinde oldukları, devlet otoritesinden çok uzak kaldıkları,'disiplin altına girmek istemedikleri; özellikle ticarî alanda engelleyici, insaf ölçülerine çekici hiçbir kuvvet tanımadıkları, düşünceleri yönlendirir bir anlatımla açıklanır.
f) Peygamberlerin halkı men'ettikleri şeyleri kendilerinin işlemesinin hiçbir zaman söz konusu olamıyacağı belirtilir. Çünkü peygamberlerin yeryüzünde bozulan ahlâkı düzeltmek, unutulan Tevhît inancını yeniden ihya etmek, fazîlete değer verip yaygınlaştırmak, haklan korumak, Allah sevgi ve korkusunu gönüllere işlemek, kalpleri ilim ve irfan merkezi haline getirmek için görevlendirildikleri anlatılır. Hiçbir peygamberin ilâhî vahyin dışına çıkmasının ve hilâfına hareket etmesinin söz konusu olamıyacağına dikkatler çekilir.
g) Hakk'a ve fazîlete karşı kin ve düşmanlığın felâket getireceği haber verilir. Kurtuluşun, pişmanlık duyarak Hakk'a dosdoğru yönelmekte olduğu ilân edilir.
h) Şuayb Peygamberin kabile ve çevresini hesaba katan inkarcıların o yüzden fazla ileri gitmeye cesaret edemedikleri, yoksa kendilerine rahmet olarak gönderilen peygamberi taşlayarak imha edecekleri anlatılır ve böylece teblîğ ve irşat hizmetiyle ortaya çıkan mürşitlerin, herhalde kötü niyetlileri caydırıcı bîr aile veya aşirete mensup olmasının faydaları üzerinde durulur.
i) Şuayb Peygamber'in, karşısına dikilen azgınlık ve taşkınlığa göğüs gerdiği ve neticeyi sabırla beklemekten başka yapılacak bir şey kalmadığı bir ölçü ve kıstas mahiyetinde ifade edilir.
İ) Sonunda inkarcı azgınların, küfür ve zulmün son kertesine gelip dayandıkları için üzerlerine Allah'ın kahredici hükmünün indiği ve mü'min-nn kurtulduğu çok duyarlı bir anlatımla gözler önüne ibretli bir tablo ha-"nde serilir.
Görülduğü ğibi iki sûreden her birinde avm kıssanın değişik yönleri a ve tekrarın lüzumsuz olmadığına işaret edilerek ibretli olayların hafızalarda derin İz bırakması ve idrakleri devamlı uyanık tutması hikmetine dayalı olduğu belirtilmektedir.[102]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, doğru yoldan saparak hakkı ret ve inkâr eden milletleri uyarmak için, ibret ve öğüt dolu Şuayb Peygamber ile Medyen-ü'ler kıssası anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, yine aynı maksada yönelik olarak Musa (A.S.) ile Fİr'avn kıssasının bir özeti veriliyor. Hakk'a karşı tuğyan edenlerin böylece peşlerine şu dünyada da lanet takılacağı hatırlatılıyor.[103]
Meali:
96-97— And olsun ki, biz Musa'yı da âyetlerimizle ve açık-soğlam belge ile Fir'avn'o ve onun (milletinin) ileri gelenlerine gönderdik. Bununla beraber onlar (o ileri gelenler) yine de Fir'avn'ın emrine uydular. Oysa Fir'avn'm emri doğru ve sıhhatli değildi.
98— Fir'avn kıyamet günü kavminin önüne düşer de onları (suya götürür gibi) ateşe götürür. Varacakları yer ne kötü yerdir.
99— Bumda lanet peşlerine takıldı; Kıyamet gününde de (öyle olacak). Desteklendikleri şey ne kötü destektir,
İleri Gelenlerin Tepkisi
«Bununla beraber onlar (o ileri gelenler) yine de Fir'avn'ın emrine uydular. Oysa Fir'avn'ın emri doğru ve sıhhatli değildi.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, peygamberlik gibi çok şerefli bir görevle donatılıp Mekke'de işe başlamakla emrolunduğunda, fakirler, köleler, zayıflar ve güçlü bir aileye bağlı olmayanlar, birer insan olarak o güne kadar görmedikleri sıcak ilgi ve kıymeti, cihan peygamberinin kutlu meclisinde buldular. Akılları duygularına üstün geldi; idrakleri önyargılarının şeddini yıkıp öne geçti, öylece putlardan yüz çevirip bir olan, ortağı ve benzeri olmayan Allah'a döndüler. İman ve İslâm'ın feyizli havasında insan olduklarını anladılar. Ülkenin şımarık zenginleri, söz sahibi azgınları ise, küfrün kalbler ve kafalar üzerine çöken kara bulutlarını dağıtıp hidâyet nuruna gönül kapılarını açmayı düşünemediler; çünkü hisleri akıllarının önünde yürüyor, düşünceleri önyargılarının şeddini aşamıyordu. İnsan şeref ve vakarını zedeleyip ruhunu katleden gayr-i meşru yollardan ayrılamıyor, sınırsız hürriyetlerini Tevhît Inancı'yla belli bir sınır içine almaktan kesinlikle hoşlanmıyorlardı. O bakımdan Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed'in (A.S.) bütün uyarı ve irşatlarına tepki gösteriyor, büsbütün azgınlıklarını artırıyorlardı. Tıpkı Fir'avn ve meclisinde yer alan ileri gelenlerin, Musa Peygamber'in (A.S.) Hakk'a çağrısına gösterdikleri tepki gibi..
Böylece Kur'ân-i Kerîm, gelip geçen her peygamberin kendi kavmi arasındaki zenginlerin, ileri gelen söz sahiplerinin tepki gösterip karşı çıkmalarıyla yüz yüze geldiklerini belirtirken Peygamber (A.S.) ile Ona uyan müzminlerin sabırlı ve temkinli olmalarını hatırlatıyor; terbiye, nezaket ve fazîletin hiçbir zaman elden bırakılmamasını öğütleyerek irşat usûlü hakkında bilgi veriyor.
Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb Peygamberlerin (salât ve selâm hepsine olsun) aynı mücadeleyi verdiklerinde kavimlerinin ileri gelen şımarık Putperestlerinin tepkileriyle karşılaştıklarını, uzun süre sürtüşme ve tarışmanın devam ettiğini, ancak hepsinin de Hak yolunda sabır gösterip anı hükmün tecellisini güvenle beklediklerini, kalblere huzur ve rahatlık verecek bir anlatımla naklederek misalleri ardarda sıralıyor. Arkasından Musa Peygamber'in de benzeri şiddetli tepkiyle karşılaştığını gönüllere teselli veren bir misal halinde ekliyor.
Unutmamak gerekir ki, hislerinden sıynlamıyanlar doğru düşünme nimetinden mahrum kalırlar. Doğru düşünemiyen kimse, doğru karar verme basiretini taşımıyor demektir. Nitekim hislerini yenemiyen Fir'avn, bütün âyet ve mu'cizelere rağmen doğru düşünme düzeyine kendini getirememiştir. Doğru düşünemiyen kimsenin âdil karar vermesi mümkün değildir. Ona uyan ileri gelenler ise, ondan daha sapık, daha kör ve daha bilgisizdirler. Zira yanlışa doğru diyecek; bâtılı savunup hakkı reddedecek, baştaki liderin kusur ve hatalarının üzerine sünger çekip dalkavukluk edecek kadar şahsiyetini ve insanî vekarını kaybeden kişiler, alkış tuttukları liderlerinden daha âdi ve daha alçaktırlar. Kur'ân, bu alçaklığı bir cümleyle ifade ederek mü'minlere öğüt veriyor: «İleri gelenler yine de Fir'avn'-in emrine uydular. Oysa Fir'avn'ın emri doğru ve sıhhatli değildi.»
Musa Peygambere gelince, o, namus ve iffetin timsali, fazîlet ve güzel ahlâkın mümessili, ilâhî feyiz ve rahmetin yansıtıcısı; âdil ve doğru düşüncenin kaynağı idi. Bu güzel sıfatların hepsinden yoksun olan, Fir'avn'a ilâh nazarıyla bakacak kadar küçülen şahıslarla o büyük peygamberin uyum sağlaması beklenemezdi. Ne var ki, ortada bir görev ve onu kusursuz yerine getirme emıi söz konusuydu. Aklı, vicdanı, idrâki harekete geçirecek bütün açık belgelere ve mu'cizelere, yönlendirici uyanlara rağmen Fir'avn'ın küfür potasında şekillenen o insanlar doğru yolu seçmediler, ko-Jj*tm sürüsü gibi, Fir'avn'ın peşine takıldılar, bir tutam ot uğruna en büyük, öö yararlı fırsatları kaçırdılar. Kur'ân'ın beyanıyla, kıyamet gününde de bu ziîtg$ten kurtulmayıp Fir'avn'ın arkasına takılarak ateşe sevkedilirler.
Kalblerini Allah'ın rahmet ve hidâyet ışığına devamlı kapalı tutan bu insanlara, hakkın sesini duyurmak elbetteki çok zordur. Kendilerini hidâyet çizgisine getirmeyenleri Allah'ın hidâyet güneşi nasıl aydınlatır? Kendi irâde ve arzularıyla devamlı rahmetten uzaklaşanların elbette ki peşlerine ilâhî lanet takılır da o vaziyette öldükleri takdirde bir daha ayrılmaz.
Günün şatafatına, makam ve şöhretine dalıp imân ve irfanını kaybeden nioe kimseler vardır. Oysa hayatta karşılaştığımız iyi veya kötü her şeyle denenmekteyiz. Zaman ömrü törpüleyip tüketme faaliyetini aralıksız sürdürürken Allah'a dosdoğru imân ve O'nun rızası doğrultusunda yapılan sâlih amelden başka her şey bir sabun köpüğü gibi sönmeye mahkûmdur. O bakımdan İslâm, insanı sözünü ettiğimiz dünyevî şatafata esir olmaktan kurtarıp ona sade yaşamayı, alçak gönüllü olmayı, insanları sevmeyi, hilkatin hikmetine göre hayatını düzenlemeyi, fıtratındaki din ve Allah duygusuna göre kendini yönlendirmeyi, ruhundaki safiyet ve mayaya göre
olandaki yerini almayı, yaratıldığı amaca yönelip beklenilen hizmeti vermeyi telkîn eder. Makamları birer hizmet basamağı, mal ve serveti meşru ölçülere göre hayatı devam ettirme aracı sayar. Zira şu dünyada kendi ihtiras ve bencilliği doğrultusunda yükseldiği basamakta ebediyen kalan bir fani olmamıştır. Kendi iradesiyle yükseldiği basamaktan inmesini bilmeyenlerin altından o basamaklar çekilip alınmıştır.
İslâm'ın bu hayat ve memat felsefesini anlayamayan ileri gelenlerin çoğu, ihtiras ve emellerini meşru sınıra çekmeyi emreden İslâm'a karşı nefret ve düşmanlık duygularıyla karşı çıkmışlardır. Ancak Allah'ın hidâyet nasip ettikleri müstesna..[104]
Liderler Uyarılıyor
«Fir'avn kıyamet günü kavminin önüne düşer de onları (suya götürür gibi) ateşe götürür. Varacakları yer ne kötü yerdir.»
İlgili âyet Fir'avn'ı misal vererek liderleri dikkatli olmaya, peşine takılan kitlelerden sorumlu tutulacaklarına işaretle hesaplı adım atmaya çağırıyor. Bu gerçeği iyi bilen II. Abdülhamit'in şu sözünü nakletmeden geçmek istemiyoruz :
«Liderler, kişiler karşısında değil, dünyada tarih, âhirette Allah huzurunda saltanat günlerinin hesabını verirler.»
Denildiği gibi, her koltukta diken vardır, her taç dikenlerden yapılmıştır. O bakımdan liderin neyin üzerinde oturduğunu, kralın da başına nasıl bir şey koyduğunu unutmaması gerekir. Zira kötü ve zalim liderlerin dünya mutlulukları, idare ettikleri halkın felâketi demektir.
Dalkavukların ve çıkarcıların alkışlarıyla meşru sınırları aşıp olduğundan fazla görünme hastalığına yakalanan bir hükümdar veya lider, hüsrana doğru hızlı adımlarla giderken peşinde bir sürü insanı da sürük-'eyip götürür. Kur'ân bu hususta Fir'avn'ı ve peşine takılanları tarihî bir misal olarak veriyor.[105]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, bir milletin felâketini hazırlayan önemli sebeplerden biri üzerinde duruldu. İnancı sakat, görüşü yanlış, icraatı zulüm olan, halkının bir kısmına ikinci sınıf vatandaş muamelesinde bulunan ve
ülkesinde din ve inanç hürriyetini iyice kısıp yasaklayan Fir'avn'ın kötü idaresi misal verildi. Meclisinde yer alan ileri gelenlerin ona baş eğip evet demelerinin ve her kötülüğünü tasvip edip kraldan ziyade kralcı geçinmelerinin, telafisi mümkün olmayan boşluklar meydana getirdiğine ve hepsinin sonunun felâketle noktalandığına dikkatler çekildi.
Böylece kıyamet gününde de efendilerinin o şuursuz dalkavukların önüne düşüp hepsini kendisiyle birlikte ateşe götüreceği haber verilerek hem Mderler ve hükümdarlar, hem de onlara uyanlar uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlere, liderlere uyma konusunda en sağlam ölçü ve kıstas veriliyor; daha sağlıklı düşünmeleri için, Allah'ı bırakıp azgın ve zorba liderlerin peşine takılan milletlerin kalıntılarını gezip görmeleri isteniliyor. Aynı zamanda Mekkeli mağrur müşriklere böylesine elim bir akıbetin pusu kurup beklediğine işaret ediliyor.[106]
Meali:
100— (Ey Muhammed!) bu, ilâhî azaba uğrayan kasabaların haberlerinden (bazı safhalardır ki, sana nakledip anlatıyoruz. Bu kıssalardan bir kısmının kalıntısı duruyor, bir kısmı ise biçilmiş ekin gibi (belirsiz olmuştur).
101— Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler,
Rabbin buyruğu gelince, onlara, Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılar bir yarar sağlamadı; zararlarını, silinip yok olmalarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.
102__ İşte Rabbin kasabalar halkını -zalimlikleri üzere- yakaladığı za^
man böyle yakalar. Şüphesiz ki, O'nun yakalaması çok eiîm ve şiddetlidir.
İlgili Hadîs
«Doğrusu Allah zalimi yakalayıncaya kadar biraz mühlet verir. Yakalayınca da artık bir daha yakasını koyuvermez.» [107]
Kur'ân'da Masal Var Midir?
Bilindiği gibi, mesel kökünden gelen masal, genellikle olağanüstü maceralara yönelik hayal ürünü birtakım hikâyelerdir. Kur'ân-i-Kerîm ise, insan hayatını çizen, yaşayışını düzene sokan, aklı harekete geçiren, hakları belirleyen, helâl ve haram sınırlarını koyan, güzel ahlâkı ve fazileti işleyen, adaleti alkışlayan, dünya ile âhiret, ruh ile beden, madde ile mâna arasında köprü kurup denge sağlayan bir kitaptır; bütünüyle ilâhîdir. Gelip geçen milletlerin hayatından bazı önemli ve ibretli parçaları ve safhaları anlatması, sadece öğüt ve ibret almamıza, geleceğimizi ona göre hazırlamamıza ve Allah'ın cari olan sünnetinin şaşmazlığını anlayıp kavramamıza yöneliktir. Onun için Kur'ân ne bir masaldır, ne de bir hayal ürünüdür.
Bu bakımdan yukarıdaki âyetle bilhassa sözü edilen önemli noktaya dikkatler çekiliyor ve anlatılan olayların birer gerçek olduğu belirtilerek : «Bu kıssalardan bir kısmının kalıntısı duruyor, bir kısmı ise biçilmiş ekin gibi (belirsiz olmuştur).» buyuruluyor.
Görülüyor ki, Kur'ân-i Kerîm sadece gerçekleri naklediyor ve vuku' bulmuş olaylara atıflarda bulunuyor. Nitekim Kur'ân'da anlatılan kıssaların hemen hepsi Arap Yarımadasında ve bir de Mezopotamya'da meydana gelmiştir. Bir kısmının kalıntıları hâlâ ayakta dururken bir kısmı silinip belirsiz hale gelmiş, ancak tarihçilerin ciddi araştırmalarıyla onların bir zamanlar var oldukları kesinlik kazanmıştır.
Şüphesiz ki, Kur'ân hayalle meşgul olmaz. O taşıdığı ilâhî üslûp ve ifadeyle hakikatleri zarif bir tül gibi dokuyup beşer aklının ve idrâkinin önüne serer. Sık sık konu değiştirerek dikkatleri toplar, ancak değişen konular arasında kesin irtibat sağlar. Bazan yüksek hikmetleri terennüm ederken, birdenbire duygu ve düşünceleri kamçılar. Cok geçmeden akla seslenir veya geçmiş milletlerin başlarından geçen önemli ve ibretli olaylardan birkaç parça nakleder; bazan ilme, ilim adamına ışık tutar mahiyet ve anlamda temel bilgi, ana fikir verir. Çok geçmeden Âhiret ile ilgili konulara geçer, insan ihtirasını frenliyeçek, ahlâk ve faziletini artıracak tablolar oluşturup gözler önüne getirir. Derken ilâhî hükümlerden birini veya birkaçını sıralayarak insan hayatını yönlendirip düzenlemeyi amaçlar.
Tekrar edeyim ki, Kur'ân'da bütün bu değişik konular, hükümler ve kıssalar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olarak sürüp gider, insan düşüncesine bol ve çeşitli malzeme vermek suretiyle hem yol gösterir, hem de sıkmadan sürükleyip götürür.[108]
Allah Kimseye Zulmetmez
«Biz onlara zulmetmedik; ama onlar kendilerine zulmettiler.»
Zulüm : Hak ve adalet sınırını aşmak, haklara tecavüz etmek, eşyayı lâyık olmadığı yere koymak, işi ehil olmayana vermek; nefisle imân, ruhla beden, dünya ile âhiret arasında denge kurmamak; sınırsız hürriyetle başkalarının hürriyetini çiğneyip aşmak; yaratanı tanımamak, insan olmanın hikmetini idrâk etmemek; fiziksel yapıyı geliştirip ruhu ve vicdanı ihmal etmek; aklı nefsin emrine verip gerçeği araştırmamaktır.
Böylece inkarcı azgınlar, şımarık müşrikler; kula kul olan aşağılıklar, hakları çiğneyen zorbalar, hakikati görmeyen körler, gerçeğe kulak vermeyen sağırlar kendilerine yazık etmişlerdir. Cenâb-ı Hak ise, rahmetinin kapılarını açarak insanlara hazır bir ortam, yeterince yardımcı malzeme vücuda getirip zulüm değil, lûtufta bulunmuştur.
İyilikle kötülüğün, hayırla şerrin sınırını belirlemiyen kimse, mayın döşeli bir arazide gelişigüzel dolaşıyor demektir. O bakımdan kurtulması çok zordur. Meğerki Allah'ın inayet ve hidâyet eli kendisine uzanmış olsun,.
İşte Allah'ın zalimleri yakalamasının anlamı bir bakıma budur.[109]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın insana verdiği birçok yetenekleri, bir çoklarının hakikati arayıp bulmakta kullanmadıkları; yol gösterici olarak
aönderdiği peygamber ve kitaba kalp ve kulaklarını kapalı tuttukları; o yüzden kendilerine büyük haksızlık ettikleri konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Kur'ön'da anlatılan tarihî kıssalar üzerinde aklını ve idrâkini kullananlar için ibretler ve öğütler bulunduğu hatırlatılıyor. Âhiret azabından korkanların, kendilerini sürükledikleri çıkmazdan kurtarmaları için ölmeden önce mevcut fırsat ve imkânları değerlendirmeleri öneriliyor. Kıyâmet'in ise belli bir vakte geciktirildiği, ancak o vaktin bilgisinin Allah yanında saklı tutulduğu kapalı şekilde anlatılıyor. Sonra da duygu ve düşünceleri harekete geçirmek için kıyametin önemli safhalarından biri üzerinde duruluyor.. Her kişinin kendi iradesiyle ya mutlu, ya da mutsuz bir sonucu hazırladığına atıf yapılarak iyice düşünmemize imkân veriliyor.[110]
Meali:
103— Şüphesiz ki bu (naklettiğimiz kıssalarda) âhiret azabından korkanlar için ibretli befge vardır; o, insanların biraraya gelip toplanacağı bir gündür; o, hazır olup görülecek bir gündür.
104— o günü ancak beili bir vakte kadar geciktiririz.
105— O gün geldikte Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbaht-mutsuz, kimi de bahtiı-mutludur.
106— Bedbaht-mutsuz olanlar ateştedirler. Onların orada şiddetli
inilti ve sesli sesli soluğu vardır.
107— Gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır; ancak Rab-bîn dilediği müstesna. Çünkü Rabbin dilediğini (hakkıyla) yapıp yerine getirendir.
108— Bahtlı-rnutlu olanlar ise, Cennet'tedirler; gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır; ancak Rabbin dilediği müstesna. Bu, ardı-arkası kesilmeyen bir bağıştır.
109— Artık bunların taptıklarının (böyle bîr azaba; yol açacak bir sapıklık olduğunda) şüphen olmasın; onlar ancak daha önce babalarının taptıkları gibi taparlar. Biz de elbette (ateşten) nasiplerini noksansız vereceğiz.
İlgili Hadîsler
«O gün (kıyamet günü) peygamberlerden başkası konuşamaz. Peygamberlerin o gün duası ise, Allahım, selâmet ver; Allahım, selâmet ver olacak..» [111]
«Kıyamet gününde ölüm, yünü siy ah-bey az karışımı olan bir koç şeklinde getirilerek Cennet ile Cehennem arasında boğazlanır. Sonra âa şöyle seslenilir: Ey Cennet ehli! ölümsüz bir ebedilik.. Ey Cehennem ehli!
ölümsüz temelli kalıcılık..» [112]
«Cennet ehline şöyle denilecek: Ey Cennet ehli! Sizin için hep yaşamak var, bir daha ölmemek, gençleşip de bir daha yaşlanmamak, sağlıklı olup da bir daha hastalanmamak, nîmetlenip de bir daha umutsuzluğa düşmemek var..» [113]
Âhirete İman
«Şüphesiz ki bu (naklettiğimiz kıssalarda) Âhiret azabından korkanlar için ibretli belge vardır..»
Allah'a imândan sonra Âhiret'e imân, dindarlığın ve sorumluluğun bel kemiğini oluşturur. Bu inanç kişinin kalbinden çekilip alındığı takdirde, geriye bir şey kalmaz. Zira Allah'a imanın bir ucu Âhiret'e inanmaya dayanır.
Nitekim Melek Cebrail, Resûlüllah (A.S.) Efendimize sordu :
— Kıyamet ne zamandır?
Peygamber (A.S.) Efendimiz ona şu cevabı verdi:
— Bu konuda sorulan sorandan dah,a bilgili değildir. Ancak sana onun alâmetlerinden haber vereyim: Cariye efendisini doğurduğu, kim oldukları belirsiz deve çobanları bina yükseltmekte birbirleriyle yarıştıkları zaman (Kıyâmet'ten önceki belirtiler ortaya çıkmış olur). Kıyâmet'in vakti de Allah'tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir.» [114]
O nedenle materyalistlerle komünistlerin tahribe çalıştıkları inanç, Allah ve Âhiret'le ilgili olanıdır. Daha çok Âhiret'i inkâra yönelik olan faaliyetlerinin sebebi ise açıktır; şöyle ki: Âhiret'e imân yıkılınca, beraberinde imânın diğer şartlarını da alıp götürür. Darvvinizmin kurtarıcı bir simit gibi, yetişmekte olan yeni kuşaklara öğretilmesinin sebebi budur. Yoksa bu :eori çoktan modern biyolojinin zaferi karşısında tazeliğini ve inanırlığını kaybetmiştir.
_ Kur'ân'da ilgili âyetle, geçen milletlerin renkli hayatlarından ibret ve t alınacak bölüm ve safhalar birer belge halinde aklın ve kalbin idrâki önüne serilince, «Âhiret azabından korkanlar için ibretli belgeler vardır.»
denilmekte ve böylece âhirete imânın nasıl önem taşıdığı ortaya konmaktadır.
Nitekim bu konuya daha çok Bakara sûresi 4. âyetin tefsirinde yeterince ağırlık vermiş bulunuyoruz.[115]
Âhiretten Bir Tablo
«O gün geldikte Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz.»
Âhiret, dünyaya göz açıp ayak basan bütün insanların istisnasız olarak toplanıp bir araya getirileceği gündür. O gün her kişinin hesaba hazır olacağı ve görülmesi gereken bütün amellerinin ortaya döküleceğini heyecan ve korkuyla bekleyeceği hesap, ceza ve mükâfat günüdür. Hüküm yalnız Allah'ın olacak, kimselerin itiraz hakkı olmayacak. İlâhî adalet kılı kırk yararcasına tecelli edecek..
O gün Allah'ın izni olmadan kimse konuşamıyacak. Ameller niyetlere göre asıl karşılık ve değerini bulunca, toplanan insanların kimi mutlu, ki* mi de mutsuz olacak ve böylece her kişi saadet veya azabını, Cennet veya Cehennem'ini dünyada hazırlayıp beraberinde getirmenin üzüntü veya sevincini tadacak., O nedenle kimsenin konuşmasına, itirazda bulunmasına, savunmaya geçmesine gerek kalmayacak..[116]
Gökler Ve Yer Devam Ettikçe
«Gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır..»
Bu cümle, hem cehennemlikler, hem de cennetlikler için ayrı ayrı kullanılmıştır. Âyetlerin açık anlatımından, yerin ve göklerin devam edeceği anlaşıhyorsa da, bu kurulacak ikinci düzenle ilgilidir. Kıyametin kopması demek, mevcut nizamın alt-üst olup parçalanması demektir. Âhiret demek, bozulan kâinatın yeni bir nizama girmesi anlamına delâlet eder. O halde gerek yerküre, gerekse gökteki cisimler, bozulduktan sonra yeni düzende değişik biçimde kendilerine has bir sistem oluşturacaktır ki, biz bunun plânını bugün için bilmemekteyiz.
O halde kıyamet olayıyla kâinatta müthiş şekil ve düzen değişikliği
meydana gelecek, tamamen yok olup belirsizliğe itilmiyecektir. Zira her insan için yaratılmıştır. İnsan ikinci hayata kaldırılıp ebedileşince, var-hk âlemi de yeni düzeniyle ebedileşecektir.[117]
Cehennem'de Temelli Kalanlar
«Bedbaht-mutsuz olanlar ateştedirler. Onların orada şiddetli iniltileri ve sesli sesli soluğu vardır. Gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır. Ancak Rabbin dilediği müstesna..»
İlgili âyetlerin yorumunda ilim adamlarının farklı görüşleri olmuştur. Önemini dikkate alarak özetini veriyoruz :
a) İbn Cerîr et-Taberî'ye göre, Araplar bir şeyin ebediyen devamını söz konusu ettiklerinde, «Göklerle yer devam ettikçe» derler. Allah da ilgili konuda Araplarca bilinen tabiri kullanarak anlayışlarına kolaylık sağlamıştır.
b) İbn Kesîr'e göre, göklerle yer cinsi kasdediliyor. Maksat, dünya hayatında bilinen göklerle yer değil, âhiretteki göklerle yerdir. Çünkü o gün gökler ve yer şekil ve düzen değişikliğine uğrayacak, böylece deği-
>şik gökler ve değişik yer ortaya çıkacaktır. Oluşan yeni sistem durdukça, azgın kâfirler de Cehennem'de kalacaklardır.
c) İbn Abbas (R.A.) ile Mücahid'e göre, âhiretteki göklerle yer kasde-dilmiştir. Zira her cennetin bir göğü, bir de yeri vardır. Onlar devam ettikçe inkarcı sapıklar da ateşte kalacaklardır.[118]
Ancak Rabb1n Dilediği Müstesna
Bu istisna üzerinde duran ilim adamları on kadar farklı yorumda bulunmuşlardır, şöyle ki:
1— Mutsuzlar ateştedirler, ancak Rabbın diledikleri bunların dışında tutulacaklardır.
2- Mutsuzlar ateştedirler, ancak günahkâr mü'minler bunun dışın-adır, onlar Cehennem'de ebedî kaimazlar, günahlarına göre azap çekten sonra imân sıfatlan sebebiyle Cennet'e girerler.
3- Cehennem'deki bedbaht mutsuzların inilti ve sesli solukları ola-, ancak Allah'ın dilediği azap şekilleri bunun dışındadır.
4— Gökler ve yer durdukça, orada temelli kalıcılar ir; ne ölürler, ne de oradan çıkarılırlar. Ancak Allah'ın diledikleri bunun dışındadır. Allah ateşe onları yiyip yok etmesini emre», -cek, sonra da yeniden onları yaratacaktır.
Bu yoruma pek iltifat edilmemiştir.
5— Allah'ın dilediği temelli kalıştan başka, onlar gökler ve yer durdukça ateşte kalacaklardır.
Bu yorum da fazla itibar görmemiştir.
6— Allah dileseydi onları çıkarırdı, ancak onları oradan çıkarmıya-cağını, temelli kalıcı olacaklarını hükme bağlayıp kendilerine bildirmiştir.
7— Tirmizî Ebû Abdullah b. Ali'ye göre, Cehennem'e girecek olan bedbahtlar, Dünya'da göklerle yer durduğu süre kadar orada kalacaklardır. Çünkü kıyâme te göklerle yerin düzeni bozulacak, yeni bir düzen'kuru-lacaktır.
8— Bazı ilim adamlarına ve kavaidçilere göre, âyette istisna manasına delâlet eden «illâ» edatı, (vav) manasına gelir. Şöyle ki: Onlar orada gökler ve yer durdukça temelli kalıcılardır ve Rabbin dilediği fazlalık ve temellilikle bu devam edecektir.
9— Âyetteki istisna, şeriatın mendup saydığı türdendir ki, birçok sözlerde kullanılır, öyle ki, Allah'ın dileği ile on'ar orada temelli kalırlar.
10— Bedbahtlar, gökler ve yer durdukça Cehennem'de temelli kalıcılardır; ancak Allah'ın dilediği Muhammed (A.S.) ümmetinin günahkâr âsileri müstesna, onlar imanları ve peygamberlerinin şefaatiyle Cehen-nem'den çıkacaklardır.
Bu maddelerin dışında bir diğer yorum ve ihtimal de şöyledir: Cen-net'e girenler orada ebedi kalırlar, sonu ve sınırı olmayan bir hayat sürerler. Çünkü âyette, «Mutlu-bahtlı olanlar Cennet'tedirfer; gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır. Ancak Rabbın dilediği müstesna. Bu, ardi-arkası kesilmeyen bir bağıştır.» buyurulmuştur. Cehennemliklerin orada temelli kalacaklarından söz edilirken, «Bu, ardı-arkası kesilmeyen bir azaptır» denilmiyor. Böylece yapılan istisna ile Cehennem azabının sonsuz olmadığı bir bakıma anlaşılıyor. Nitekim bu yorumu kuvvetlendiren bazı rivayetler ve hadîsler de vardır. Şöyle ki:
«Sonra Cenâb-ı Hak: Melekler, peygamberler ve mü'minler sıra ile günahkârlar için şefaat ederler. Onlara, şefaat edilecek bir kimse kalmadı. Ancak merhamet edenlerin en çok merhamet edeni kaldı, buyura-
cak..» [119]
«B*r gün gelecek Cehennem'de tek insan kalmayacak.» [120]
Bu konuda Hz. Ömer'in (R.A.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Cehennemdeki günahkârlar çöldeki kumlar sayısınca olsa bile, bir gün gelecek hepsi de oradan çıkarılacaktır.» [121]
Bunlar bir takım umut verici rivayetlerdir. Cumhur ise, bu rivayetlerden ziyade âyetin açık delâletini dikkate alarak kâfirler için ?»k!Ş olmayacağını belirtmiştir. Allah daha iyisini bilir ve şüphesiz ki O, merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. Kullarına olan merhametinin genişliğini yine O'nun meşietine bırakmamız, kulluğumuzun gereği ve Allah'a olan üstün saygımızın güzel bir ölçüsüdür.
Sonuç olarak şöyle noktalayabiliriz : Her kişi, dünya hayatında iken taşıdığı inkâr ve imânına, sevap ve günahına, azgınlık ve faziletine göre Cennet veya Cehennem'den payını alacaktır ve bu pay herhalde noksansız olacaktır.. Bunda asla şüphe söz konusu değildir ve olamaz da.. Nitekim 109. âyetle bu husus açık şekilde belirtilerek şüpheler giderilmektedir.[122]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, tarihî kıssaların önemli safhalarının nakledilmesinin sebebi üzerinde duruldu. İbret alanlar ve almayanlar konu edilerek âhiret âleminden duygu ve düşünceleri yönlendirici iki safha anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın bütün mükemmelliğine ve ilâhî özelliğine rağmen ona inanan ve inanmayanların her çağda olabileceğine işaretle, Tevrat'a da inananların ve inanmayanların bulunduğu bir teselli anlamında bildiriliyor ve her iki grup arasında Kıyamet gününde hükmedile-ceği, herkese inanç, niyet ve ameline göre noksansız karşılığı verileceği açıklanıyor.[123]
Meali:
110— And olsun ki, Musa'ya kitap verdik, ne var ki, (idraksizler yüzünden) onda anlaşmazlık meydana geldi. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı hemen aralarında hükmedilip (çoktan) sonuca bağlanmış olurdu bile. Ve doğrusu onlar bunda kuşku ve şüphe içindeler.
111— Şüphesiz her birinin amellerinin (karşılığını) Rabbin tastamam verecektir. Doğrusu O, onların yapageldiklerinden haberlidir.
Son Peygamberi Bekleyenler
Gerek kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyan din adamları, gerekse onlara uyanlar, son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) risalet göreviyle ortaya çıkıp insanları Allah'ın birliğini tasdîka davete başlayınca, O'nun gelmesini sabırsızlıkla bekledikleri halde, kitaplarında O'nunla ilgili ilâhî âyetler üzerinde görüş ayrılığına düştüler ve aralarında kapanması zor ihtilâf çıktı) Kimi o belgeleri değiştirmekten yana idi, kimi de farklı yorumda bulun-rrjak suretiyle son peygamberden söz edilmediğini anlatmanın lüzumunu savunuyordu. Yahudiler daha önce Tevrat'ın diğer hükümleri hakkında da buna benzer bir takım ihtilâflar izhar edip farklı görüşler ve yorumlar, yanlış değerlendirmeler ortaya koymuşlardı. İlgili âyette bilhassa bu husus belirtilerek hem mü'minlere sağlam bilgi veriliyor, hem de Yahudi din adam-lan insafa davet edilerek uyarılıyor.
Ayrıca Tevrat ilk indiği zaman da İsrâiloğulları iki, üç gruba ayrılmış, kirni İnanmış, kimi ret ve inkâr yolunu seçmiş, kimi de şüphe ve tereddüt içirae bocalamıştı.
Onların gerek Tevrat, gerek Kur'ân ve gerekse Hz. Muahmmed (A.S.) hakkında ortaya attıkları farklı yorumlar ve görüşler, hemen çözüme kavuşturulmak istenseydi, her şey bir anda olup biterdi. Ama böyie yapmak, sünnetullah gereği değildir. O bakımdan ihtilâfın çözümü ve hakkın izharı daha çok âhirete bırakılmış oluyor.
Yahudiler ve Hıristiyanlar son Peygamber Hz. Muhammed'i (A.S,) ret ve inkâr ederken, putperest Araplara kötü örnek oldular. Nitekim Mekke müşrikleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmış, bir kısmı Hz. Muhammed'i (A,S.) peygamber olarak kabul edip inanmış, çoğu ise kin ve düşmanlık bayrağını çekip en şeni yollara baş vurmaktan çekinmemişlerdi.
İlgili âyetlerle, tarihin hemen her döneminde gönderilen peygamberlere ve indirilen hak kitaplara karşı buna benzer sataşmaların, inkâr ve isyanların ortaya çıktığına dikkatler çekilerek Hz. Peygamber (A.S.) ve mü'-minler teselli ediliyor. Sonra da ihtilâfa düşenlerin her birinin kendi niyet ve ameline göre karşılık göreceği bildirilerek, Hakk'a davette sabırlı olmanın gereği üzerinde duruluyor. En çirkin olaylar karşısında vakar ve nezaketin elden bırakılmamasına işaretle başarılı olmanın yol ve yöntemi ilham ediliyor.
Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in Mekke'de 13 yıl süren davet, teblîğ ve irşadı tamamıyla ilâhî tavsiye doğrultusunda geçmiş, Kur'ân'ın çizdiği sınırdan dışarı çıkılmamıştır.[124]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Müslümanların Kur'ân'ın belirlediği doğrultuda irşat görevlerini sürdürmeye çalıştıkları ve Allah korkusunu ön plânda tutup beşerî münasebetlerini ona göre sürdürdükleri takdirde İslâm ve Kur'-ân'a karşı olanların eninde sonunda hüsrana uğrayacaklarına işaret edildi. Tevrat üzerinde ihtilâfa düşen Yahudilerin parçalanıp perişan oldukları konu edilerek Müslümanların Kur'ân üzerinde ihtilâfa düşmelerinin çok sakıncalı sonuçlar doğuracağı kapalı bir anlatımla hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle mü'minlerin ilâhî emirler uyarınca dosdoğru olmaları, aşırı gitmemeleri emrediliyor. Sonra da gerek kendi nefislerine, gerekse haktan yana olanlara zulmedenlere meyledilmemesi bildirilerek, mü'minlerin ancak Allah'ı, Peygamberi ve kendi din kardeşlerini dost seçmelerinin gereği üzerinde duruluyor. Arkasından mü'minleri bu emir ve tavsiyeler düzeyinde dimdik ayakta tutacak olan namaz ibâdetinin belirlenmiş vakitlerinde yerine getirilmesi emrediliyor.[125]
Meali:
112— O halde sen -ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte- emrolun-duğun gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyin. Allah ne yaptıklarınızı şüphesiz ki iyiden iyiye görendir.
113— Ve bir de zulmedenlere meyletmeyin, yoksa dokunur size ateş. Allah'tan başka sizin dostunuz, yardımcınız ve sahip çıkanınız da yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz.
114— Hem gündüzün iki ucunda ve hem de gecenin İlk saatlerinde namaz kıl. Çünkü gerçekten iyilikler kötülükleri (temizleyip) giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüt, bir hatırlatmadır.
115— Ve sabret; şüphesiz ki Allah iyiliği huy edinip iyilikte bulunanların mükâfatını zayi1 etmez.
İniş Sebebi
Abdullah b. Mes'ûd (R.A.) diyor ki: Bir adam yabancı bir kadını öpmüştü. İşlediği bu günahın tesiri altında kalmış olacak kî, büyük bir pişmanlık içinde Resûiüllah (A.S.) Efendimize gelerek durumunu arzetti. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. Adam, «Ya Resûlellah! bu âyetler yal-
nız benimle mi ilgilidir, yoksa diğer bütün insanları da mı kapsamaktadır? diye sordu. Peygamber (A.S.) ona: «Şüphesiz ki, ümmetimden bu âyetle amel eden herkesle ilgilidir.» buyurdu. [126]
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kiram'dan Süfyan b. Abdullah (R.A.) anlatıyor: Bir gün Resûiüllah (A.S.) Efendimiz'e dedim ki, «Ey Allah'ın Peygamberi! İslâmiyet hakkında bana öyle bir söz söyle kî, onu senden sonra bir başka kimseye sorma ihtiyacını duymayayım. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurdu : «Allah'a imân ettim, de, sonra da dosdoğru ol!» [127]
«Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan namaz) ve ramazandan ramazana (tutulan oruç) arayerdekî (günahlara) keffarettir, büyük günahlardan kaeınıldiğı sürece..» [128]
Peygamber (A.S.) Efendimiz sordu : «Ne dersiniz, birinizin kapısının önünden bir ırmak akar da, o da her gün beş defa ona girip yıkanırsa, üzerinde kir ve pastan bir şey kalır mı?»
Ashab-ı Kiram: «Hayır, bir şey kalmaz», deyince, Efendimiz (A.S.) devamla buyurdu ki: «İşte bu, beş vakit namaza bir misaldir ki Ahah hataları (küçük günahları) onunla silip temizler.» [129]
«Hangi bir müslüman bir günah işler de, sonra (pişmanlık duyup) ab-dest alarak iki rek'ât namaz kılarsa, şüphesiz bağışlanır.» [130]
«Namazlar ara yerdeki günahlara keffaret kılınmıştır.» [131]
«Şüphesiz ki Allah aranızda rızkınızı taksim ettiği gibi, ahlâkınızı da taksim etmiştir. Hem Allah dünyalığı sevdiğine de, sevmediğine de verir; ama dini (dindarlığı) ancak sevdiğine verir. O halde Allah kime din (dindarlık) verirse, onu cidden sevmiştir. Canımı elinde tutan zata and olsun ki, kulun kalbi ve dili müsîüman olmadıkça, kendisi müslüman olmuş
sayılmaz ve komşuları onun eziyet ve kötülüklerinden güven içinde kalmadıkça, imân etmiş olmaz.» [132]
«Nerede olursan ol, Allah'tan kork. Kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki onu silsin. İnsanlara da güzel ahlâk ölçüleriyle davran.» [133]
Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol!
«O halde sen -ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte- emrolunduğun gibi dosdoğru ol!»
Peygamber (A.S.) Efendimize neler emredilmiştir? Şüphesiz bunlar sayılmayacak kadar çoktur; ama hepsini kendinde toplayan emirleri şöyle sıralayabiliriz:
— İnen ilâhî buyrukları kusursuz şekilde teblîğ etmek,
— Kur'ân-ı Kerîm'i indiği gibi kalp ve kafalara nakşedip korumak, kâtiplere yazdırmak suretiyle tek kelime ve harfinin değişmesine imkân vermemek,
— İslâmiyeti evrensellik hüviyetiyle muhafaza edip yaymak,
— Allah'a karşı yükümlü bulunduğu hizmetleri kusursuz yerine getirmek,
— Din kardeşliğini hikmet ve felsefesiyle geliştirip yaygınlaştırmak bu cümledendir.
Resûlülfah (A.S.) Efendimiz bütün bu görevleri kusursuz yerine getirme azmi ve gayreti içindeydi. Şartlar, ve ortam elverişli olmamakia beraber, yüklendiği davanın büyüklüğüne yakışır anlamda mevcut yetenek ve imkânlarını sonuna kadar kullanmıştır. Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle kendi peygamberinden ve ona uyan mü'minlerden bunun devamını istemektedir. O nedenle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, «Hûd ve Vakiâ sûreleri saçlarımı ağarttı!» buyurmuştur. [134]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Allah yolunda, din uğrunda her türlü sıkıntı ve meşakkate rağmen teblîğ ve irşat hizmetini sürdürmüş ve dayanılması güç olaylar karşısında sarsılmayıp Allah'a güvenip dayanmıştır.
Allah sözü daha yüce, daha aziz olsun diye hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, nimetin büyüklüğünün külfetin büyüklüğüne kapı açacağını çok iyi bildiğinden, karşısına çıkan en tehlikeli olaylar gözünde küçülmüş, şahlanan küfür Onun nazarında bir kum tepesi kadar önemsiz kalmıştır.
Ancak vasıtanın küçüklüğünü, davanın büyüklüğünü göz önüne getirdiğimizde, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in inanılması zor ve başarılması hayal olan büyük bir inkılâb yaptığı bütün haşmetiyle karşımıza dikilir.[135]
Tevbe İmânın Ürünüdür
«O halde Sen -ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte- emrolunduğun gibi dosdoğru ol!»
Şüphesiz ki, Kur'ân'ın birçok yerlerinde Peygamber'e (A.S.) verilen emir, umumilik ifade eder, yani ümmetinden imân eden herkesi kapsamaktadır. O bakımdan ilim adamları bu konuda şu kuralı belirlemişlerdir: «Hitap özellik, emir genellik arzeder.» Bu nedenle Peygamber (A.S.) Efendimize hitapla inen emirler, dolayısıyla ümmetine inmiştir, onlar da aynı emirle muhatap tutulmuşlardır. Zira sadece inandım veya imân ettim demekle iş bitmiyor. Bu, ancak kapıdan içeri girmeyi sağlar, asıl yükümlülükler, sorumluluklar, hizmetler, sabırlar ve fedakârlıklar ondan sonra başlar. «Nîmet külfet karşılığı» açısından baktığımızda, mü'minierin de Peygamber (A.S.) Efendimizle birlikte birçok sıkıntılara katlanmaları, Allah ve din uğrunda büyük fedakârlıkları göze almaları gerekmektedir. Onun için ilgili âyetteki emir hem Peygambere (A.S.), hem de mü'minlere yöneliktir.
Ancak âyette imânla birlikte «tevbe» kelimesine yer verilmesinde bir incelik vardır: Mü'minler diğer insanların imreneceği bir sadelik, dürüstlük, doğruluk, kardeşlik düzeyinde bulunmak; güzel ahlâk ve faziletle söz ve davranışlarına dikkat etmek; ibâdetleriyle hayatlarının her saatini ilâhî gözetleme altında bulundurma idrâkine erişmekle yükümlüdürler. O bakımdan kendilerinden sâdır olacak günahlardan hemen dönüş yapıp tam bir pişmanlık içinde Allah'a yönelerek tevbe etmeleri, onları örnek insanlar derecesinde tutar. Unutmamak gerekir ki, mü'minin aile ve toplum içindeki davranışları çok önemlidir. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin nezih hayatına baktığımız zaman, O'nun ölçülü, edepli, düzenli ve nezaketli, aynı zamanda ilâhî rızaya uygun davranışları, çevresindeki insanlar üzerinde ge-njŞ çapta müsbet tesirler meydana getirmiş, İslâm'ın ne olduğunu O'nun günlük hayatındaki söz ve davranışlarda görüp anlamışlardır. Zira İslâm'da dosdoğru olmanın yolu, imân temeli üzerinde kurulan doğruluk ve dü-
zenden geçer. Nitekim Hz. Ömer (R.A.), «Dosdoğru olmak demek, emir ve yasaklar hususunda doğruluktan ayrılmamak, tilki misali yan çizmemek-tir.» demiştir.
Her türlü aşırılıktan kaçınmak da, dosdoğru olmanın bir diğer ölçüsüdür.[136]
Zulmedenlere Meyletmemek
cVe bir de zulmedenlere meyletmeyin, yoksa dokunur size ateş..»
İslâm, sadeoe zulmetmeyi haram kılmamış, zâlimlere içten meyletmeyi, onlara sıcak ilgi duymayı da yasaklamıştır. Zira haksızlıktan kaçınmanın gerçek anlamı, hem haksızlık etmemek, hem haksızlığa uğramamaya çalışmak, hem haksızlardan yana olmamak, hem de onlara sıcak ilgi duymamaktır.
Zulüm, çok kapsamlı bir kavramdır. Daha çok adalet karşıtı olarak bilinir. Başta Rağıb el-Esbehanî ve Ebû'l-Baka olmak üzere lûgatçiler zulmü şöyle tarif etmişlerdir: Eşyayı lâyık olduğu yere koymamaktır. Bu da ya noksanlaştırmak, ya fazialaştırmak, ya vaktini geciktirmek, ya da asıl yerinden saptırmak suretiyle olur.
Hikmet erbabı ise, zulmü üçe ayırmışlardır:
1. İnsanla Allah arasındaki zulüm. Bunun en büyüğü, küfür, şirk ve nifaktır. O bakımdan Cenâb-ı Hak, Kur'ân'da, «Şüphesiz ki, şirk (Allah'a ortak koşmak) büyük bir zulümdür!» buyurmuştur.
2. Kişiyle insanlar arasındaki zulümdür. Kur'ân'da, «Doğrusu Allah zâlimleri sevmez.» buyurulurken, daha çok başkasına haksızlık edenler" kasdedilmiştir.
3. Kişiyle kendi nefsi arasındaki zulümdür. Kur'ân'da birkaç yerde buna temas edilmiştir. Örneğin, «Biz onlara zulmetmedik, ama onlar kendilerine zulmettiler.» mealindeki âyette kişinin kendine yaptığı haksızlıktan söz ediliyor.[137]
Beş Vakit Namaz
«Hem gündüzün iki ucunda ve hem de gecenin ilk saatlerinde namaz kıl.»
Bu âyetle beş vakit namaza işaret ediliyor. İlâhî üslûp gereği, iki kapalı tabir kullanılmıştır: «Gündüzün iki ucu» ve «Gecenin ilk saatleri.» Bu, daha çok konuya eğilmemizi, düşünmemizi ve ilâhî muradı anlamak için zekâ ve yeteneğimizi ortaya koymamızı ilham etmektedir. Zira hafıza arşivimizde en çok göze çarpan, yani hatırlanan konu, üzerinde bir süre düşünülerek araştırma yapılanı ve bir de tekrar edilenidir. Şüphesiz namaz denilen ibâdetin hem vakitleri, hem hikmet ve sebepleri üzerinde durulması gerekir. O bakımdan Kur'ân'da çok düşündürücü ve kalblere neşter vurucu bir ifade tarzı seçilmiştir. Onun için ilim adamlarımız âyetin delâlet ettiği mana ve hükümleri çıkarırken Kur'ân'ın taşıdığı yüksek fesahat ve olağanüstü anlatım tarzı karşısında hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Bakıllanî, «Sadece, Allah'ın indirdiği bu âyete baktığımızda, Kur'ân'ın lafzıyla, manasıyla ilâhî olduğunu anlamakta gecikmeyiz» demiştir.
İlgili âyetin delâlet ettiği mana ve hükümler ve ilim adamlarının farklı yorumlarını şöyle özetliyebiliriz :
a) Tabiîn'dan Mücahid ve İbn Atıyye'ye göre, gündüzün bir ucu sabah, diğer ucu öğle ile ikindi vakitleridir. Gecenin ilk saatleri ise, gündüze yakın olan vakitlerdir ki akşam ile yatsıyı içine almaktadır. Böylece âyet beş vakit namaza işaret etmekte ve belirtilen vakitlerde kılınması emredil-mektedir. Bilindiği gibi, emir burada vüoubu yani namazın farz olduğunu ifade eder.
b) İbn Abbas (R.A.), el-Hasan, İbn Cerîr et-Taberî'ye göre, gündüzün iki ucu sabah ile akşam vakitleridir.
c) Kurtubî'ye göre, âyette farz namazlar kasdedilmiştir. Çünkü namaz imândan sonra gelir, o bakımdan namazın dindeki yeri, kalbin bedendeki yeri gibidir diyebiliriz. Hem en korkunç anlarda ve tehlikeli zamanlarda namaz kılmak suretiyle tehlikeye göğüs gerilir. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir sıkıntı ve üzüntü ile karşılaştığı zaman her şeyi bırakıp namaz kılardı.
d) Sofilerin ileri gelenlerine göre, âyet-i kerîme ile bütün vakitlerin, farz, sünnet ve nafile ibâdetlerde değerlendirilmesi söz konusudur. [138]
e) Gündüzün iki ucu, öğle ile ikindi vakitleridir. Gecenin ilk saatleri ise, akşam, yatsı ve sabah vakitleridir.
z ü I e f : «zülf»ün çoğuludur. Gecenin gündüze yakın olan vakitleri emektir. Nitekim Arafat'a yakınlığı sebebiyle, Meş'ârü'l-Haram'ın bulunduğu yere Müzdelife denilmiştir.
İbn Arabi'ye göre, zülef, saatlar anlamına delâlet eden bir tabirdir, burada gecenin bazı saatleri kasdedilmiştir. İbn Abbas'a (R.A.) göre, gecenin ilk saatleri manasında kullanılmıştır. el-Hasan'a göre, akşam ve yatsı vakitleri demektir.
Sonuç olarak : Âyet-i Kerîme beş vakit namaza delâlet etmektedir: Gündüzün iki tarafı, sabah ile öğle ve ikindi vakitleridir. Gecenin gündüze yakın saatleri ise, akşam ile yatsı vakitleridir.
Kur'ân'da beş vakit namazdan bahseden üç âyet daha vardır ki, onların delâleti daha yakın ve daha kesin bir hüküm taşımaktadır. Onları meâlen nakletmemizde yarar görüyorum. Geniş bilgi için tefsirimizde onlarla ilgili kısımların açıklamasına bakılmasını tavsiye ederiz.
Birincisi :
«Güneş'in (zeval vaktinde batıya doğru) kaymasından, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Bir de Kur'ân'ın (feyiz ve bereketiyle iç-içe olan) sabah namazını kıl; şüphesiz ki sabah namazına (melekler) şahit olurlar.» [139]
İkincisi:
«O halde akşamlarken, sabahlarken Allah'ı tesbîh edin (sabah, akşam ve yatsı namazlarını kılın). Hamd (her türlü güzel övgü) göklerde de, yerde de O'na mahsustur, (övülmeye ancak O lâyıktır). İkindi vaktinde de, öğleye girerken de (Onu tesbîh edin, namaz kılın).» [140]
Üçüncüsü :
«O halde onların (o inkarcı sapıkların) dediklerine karşı sabırlı ol ve güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbmı hamd ile tesbîh et. Gecenin bir bölümünde ve secdelerin ardından O'nu tesbîh et.» [141]
f) Diğer bir rivayete göre, bu âyet henüz beş vakit namaz farz kılınmadan önce inmiştir. Sadece sabah ve akşam vakitlerinde namaz kılınmasını ve bir de gece namazına devam edilmesini tavsiye etmektedir. Nitekim beş vakit namaz farz kılınmadan önce, biri sabah, diğeri akşam vakti olmak üzere günde iki vakit namaz kılınırdı. Rivayete göre, bu iki vakit sadece Hz. Peygamber'e (A.S.) vacip idi. Sabah vaktinde güneş doğmadan, akşam vaktinde güneş batmadan önce kılınması emredilmişti. Başka bir rivayete göre, bu iki vakit namaz hem Peygamber'e (A.S.), hem de mü'minlere vacipti... Gece kalkıp ibâdet etmek de böyle idi. Sonra gece namdzının vücubu ümmetten kaldırıldı, sadece Peygamber (A.S.) Efendimize vacip olarak kaldı. [142]
Mi'rac gecesinde beş vakit namaz farz kılınınca, daha önce vacip kılınan namazlar kaldırıldı.[143]
İyilikler Kötülükleri Giderir
«Çünkü gerçekten iyilikler kötülükleri (temizleyip) giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüt, bir hatırlatmadır.»
İnsan, yaratılışındaki özelliği, mayasindaki madeni gereği hem iyilik yapmaya, hem de kötülük işlemeye yatkın bir yapıdadır. Diğer bir tabirle onun karakterinde bu iki renk mevcuttur. Bu karakter ve taşıdığı renkler, 0-7 yaş arası aile ocağında, anne kucağında kendini belli eder. Çevre ve okulun da onun iyi ve kötü yönde gelişmesi üzerinde önemli tesirleri vardır.
Mayadaki maden veya karakterin iyi yönde gelişmesi, kişinin iyiliğe yönelmesine ağırlık kazandırır, kötü yönde gelişmesi ise, bunun tam aksini meydana getirir. Ama her iki durumda da, yani ağırlık ister iyilik, ister kötülük tarafında meydana gelsin, insan iyilik ve kötülük işleyebilir. Ancak peygamberler kötülük işlemekten korunmuşlardır ki onlar istisna teşkil ederler.
Durum bu olunca, insan, Allah'ın lütfettiği ömür sermayesini daha çok iyilikler ve faziletler doğrultusunda harcadığı oranda, Allah'a yaklaşmış
olur ve iyilikleri kötülüklerini temizleyip giderecek bir özelliği beraberinde taşır.
O halde bilerek, bilmeyerek işlenen bir kötülüğün farkına varıldığında, hemen pişmanlık duyup Allah'ı hatırlamak ve bu duygu içinde iyiliğe yönelerek o kötülüğü gidermeye çalışmak kadar Allah'ın hoşuna giden az amel vardır.
İşlenen günah ve kötülük kul ve millet hakkıyla ilgili bulunuyorsa, derhal o hakları sahiplerine geri çevirmek ve onlarla heiâllaştıktan sonra Allah'ın rahmet ve mağfiretini dileyerek iki rekât namaz kılmak kadar asil bir davranış ve duyuş düşünebilmek mümkün müdür?
Namazın günde beş vakit farz kılınmasının sebep ve hikmetlerinden biri de, bu feyizli ve ilâhî rızaya kapı açıcı iyilik ile, arada işlenen birçok küçük günahları temizlemektir. Çünkü namaz, insanın mayasındaki madenin paslarını giderip onu iyiliğe çevirmede son derece tesirlidir. Aynı zamanda günlük hayatımızı düzenli, dengeli, plânlı ve programlı tutmamıza son derece yardımcı olur. Zira namaz bizatihi disiplindir, düzendir, plân ve programdır. Hayatın-akışını hayra ve fazilete döndüren en kuvvetli amel ve ibâdettir. O nedenle namaz her peygamberin gözünün nuru, her mü'-minin değişmeyen manevî gıdası kabul edilmiştir.[144]
Hasenat Ve Seyyiat
«İyilikler ve kötülükler» diye çevrisini yaptığımız bu iki kelime üzerinde hayli durulmuştur. Âyetin iniş sebebiyle bir araya getirildikleri zaman daha çok neye delâlet ettikleri anlaşılıyor. O bakımdan ashab ve tabiînin çoğu, «hasenatsın bu âyetteki konumu itibariyle beş vakit namaza işaret olduğunu söylemişlerdir. O halde mü'minin günlük hayatında namazın yeri oldukça önemlidir. Bilerek, bilmeyerek işlenen bazı günahların kılınan namazlarla affedileceği müjdelenmiş ve namazsız geçen bir günün, feyiz ve bereketten mahrum kaldığı ifade edilmiştir.
Böylece Allah'ın rahmetinin her zaman gazabının önüne geçtiği, kullarının işledikleri kötülüklerin cezasını hemen vermeyip, dönüş yaptıkları, iyilik işledikleri takdirde, onların o kötülüklerini temizleyeceği hatırlatılıyor[145]
Sabır Ve Güzel Ahlâk
«Ve sabret; şüphesiz ki Allah lyill-ği huy edinip iyilikte bulunanların mükâfatını zayi' etmez.»
İyiliğin, faziletin hedefi mutlaka saadettir. Ancak bu saadete hemen erişmek bazan veya çoğu zaman mümkün değildir. İman ile bütünleşen iyilik ve fazilet, dünyada hedefine ulaşamadığı takdirde, ümitsizliğe düşmemek gerekir. Çünkü mutlaka o hedefine erişmeye namzettir; dünyada' gerçekleşmediği takdirde âhirette mutlaka gerçekleşecektir. Allah'ın koyduğu düzen, hazırladığı plân ve program şaşmaz; O, verdiği sözünden asla caymaz. Bu bakımdan ilgili âyette :'«Allah iyiliği huy edinenlerin mükâfatını zayi' etmez» buyurulmuştur.
Âyetin başında Peygamber (A.S.) Efendimizin sabretmesi emredilmiş, arkasından iyilerin iyiliklerinin mükâfatsız, karşılıksız kalmayacağı açıklan-
mıştır. Çünkü imânda sebat, ibâdete devam, İblîs'in vesvese sinyallerinden uzak kalmayı başarmak hep sabırla olur. Nitekim İmam Kurtubî buradaki sabırla ilgili emri namazla alâkalı saymıştır, yani namaz kılarken de, namaza devam gösterirken de sabırlı olmaya ihtiyaç vardır. Diğer bazı ilim adamları ise; inkarcı sapıklardan, maddeci azgınlardan gelen eza ve cefaya sabretmek emredilmiştir, şeklinde yorumlamışlardır. Bize göre, emir her ikisini de içermektedir.[146]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, her kişinin önce kendinden sorumlu olduğuna işaret edildi. «Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!» hitabıyla bu sorumluluğun gereği belirtildi. Sonra da her kişinin, özellikle lider veya aile reisi durumunda olanların çevrelerindeki insanlardan,.yakınlarından ve hısımlarından bir bakıma sorumlu tutulacaklarına kapalı şekilde atıf yapıldı.
Zalimlerin toplum arasında desteksiz, ilgisiz bırakılıp yalnızlığa itilmelerinin gereği üzerinde duruldu. Aksi halde zulmün ateşinde hepsinin yanacağı bir uyan anlamında hatırlatıldı.
Arkasından hayatta doğruluk düzeyinde başarılı olmanın namaz ibadetiyle yakından ilgili bulunduğu konu edilerek, bu ibâdetin önemi üzerinde duruldu. Sonra da sabır ve iyilik gibi iki hasletle emredilerek, mü'minin hayat terazisi ortaya konuldu; kefenin birinde sabır, diğerinde iyilik yer aldığı takdirde, kendi nefsinde adaleti sağlayabileceği, kısa bir cümleyle kalp ve kafalara işlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, önce gelip geçen kavim ve ümmetlerin çoğunun ilâhî azaba uğratılmalarının bir başka sebebi üzerinde durularak, zâlim ahlâksızların toplumun yıkılıp dağılmasında nasıl nazım rol oynadıklarına işarette bulunuluyor. İrşat ve öğüt hizmetinin önemi üzerinde durularak hiçbir toplumun bundan müstağni kalamıyacaği ilham ediliyor. Sahanın zalim zorbalara, ahlâksız sapıklara terkedildiği takdirde, bütün bir ülke halkının günahkâr olacağı ima edilerek mü'minler uyarılıyor. Ülkede iyiliği emre-en, kötülükten men1 eden ıslahatçılar bulunduğu sürece, Allah'ın o ülke halkına azap indirmiyeoeği, açıklanıyor.[147]
Meali:
116— Sizden önceki nesillerden akıl ve idrâk sahiplerinin yeryüzünde fitne ve fesadı yasaklamaları gerekmiyor muydu? Onlardan kurtardığımızın pek azı ancak (bu fazileti gösterip mücâdele etmişti). O zulmedenler ise kendilerine sunulan refahın peşine düştüler, zaten onlar suçlu günahkârlar idiler.
117—Rabbin, halkından, kendilerini (ve çevrelerini) düzeltenler* bulundukça kasabaları haksız yere yok edecek değildir.
118— Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet haline getirirdi. (Görüldüğü gibi) onlar durmadan anlaşmazlık halindeler.
119— Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesna. Zaten Rabbin insanları bunun için (bu duygu ve düşüncede) yaratmıştır. Ve Rabbinin şu sözü tamamlanıp yerini bulmuştur: «And olsun ki, Cehennem'! ta-
mamen cinlerden ve insanlardan (olan günahkâr suçlularla) dolduracağım».
İlgili Hadîsler
«İnsanlar zâlimi gördüklerinde onun elindei. »utup (zulmüne) engel olmazlarsa, çok sürmez Allah hepsini kendi yanından (göndereceği) bir azap ile azâplandırır.» [148]
«Yahudiler gerçekten yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkan ya ayrılmışlardır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların hepsi ateştedir, ancak bir fırka değil..»
Bunun üzerine soruldu :
— O bir fırka kimlerdir?
— Benim ve ashabımın yolu üzerinde bulunanlardır, diye cevap verdi.» [149]
«Cennet ile Cehennem tartışırlar: Cennet, bana ne oluyor da sadece insanların zayıfları, makam ve mevki sahibi olmayanları giriyor! dedi. Cehennem de, ben, büyüklük taslayanlar, zorba zâlimler için seçilip tercih edildim, dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Cennet'e : Sen benim rahme-timsin. Seninle dilediğime merhamet ederim, buyurdu. Cehennem'e de: Sen benim azabimsm; seninle dilediğimden intikam alırım. Sizden her biriniz için dolup taşacağı (kimseler) vardır. Cennet'e gelince: Onda devamlı bir fazlalık meydana gelecek, Allah onun fazlalığına oranla Cennetlik meydana getirinceye kadar devam edecek. Cehennem'e gelince. O, durmadan, daha da var mı? diyecek ve bu hal, Aziz olan Rab, kudret ayağını onun üzerine koyuncaya kadar devam edecek. İşte o zaman Cehennem, izzetin hakkı için yeter, yeter! diyecek.» [150]
Aklı Eren Söz Sahiplerinin Görevi
«Sizden önceki nesillerden akıl ve idrâk sahiplerinin yeryüzünde fitne ve fesadı yasaklamaları gerekmiyor muydu?»
İlgili âyetle, tarihte gelip geçen milletlerden çoğunun azgınlıkları, bozgunculuklari; fazîieti bırakıp rezileti seçmeleri, hayat dizginlerini nefis ve İblisin ellerine vermeleri yüzünden yıkılıp yok edildikleri hatırlatılırken, içlerinde aklı eren söz sahiplerinin o gidişe ve tuğyan eden anarşiye karşı susmayı tercih ettiklerine parmak basılıyor ve yaşamakta olan milletler, özellikle İslâm ülkeleri uyarılıyor.
Bir milletin iç yapısında idare edenlerle idare edilenler, aklı eren söz sahipleriyle, kendilerini nefis akıntısına bırakanlar arasındaki mesafe iyice açılır, aradaki irtibat kopar, otorite ve disiplin kalmaz, herkes kendi başına buyruk olursa, sahayı bir anda ahlâksız şirretler, vurguncu zorbalar, sömürücü düzenler doldurmaya başlar ve bu hal biraz daha ihmal edilirse, o ülkenin yıkılması, başka bir millete yem olması kaçınılmaz bir çizgiye gelip dayanır.
O bakımdan Kur'ân-! Kerîm, aklı eren söz sahiplerini «Ulû-Bakiyye» tabiriyle anmıştır ki, bu çok anlamlı ve çok düşündürücü bir ifade tarzıdır. Nitekim müfessirlerle lûgatçılar bu tabiri şöyle açıklamışlardır:
a) Dindarlar,
b) Aklı eren söz sahipleri,
c) İyiyi kötüden ayırt edebilenler,
d) İyilik ve fazileti şiar edinenler,
e) Geçmişin iyi ve yararlı hasletlerini koruyanlar..
Kendilerini sözü edilen düzeye getirenler, fitne ve fesat havası eserken, ortalık karışıp anarşi kol gezerken, aile ve toplum büyük bir ahlâkî çalkantı içinde bulunurken susup yerlerinde otururlar da, bize dokunmayan yılan bin yaşasın, şeklinde düşünürlerse, kendileri de aynı suç ve günahlara katılmış kabul edilirler ve gelecek azap hepsini kasıp kavurur.
Dinin, aklın ve faydalı örfün, iyi, yararlı kabul ettikleri hususlarla yaşanmasını sağlamaya, bu üç temel direğin kötü ve zararlı gördükleri şeyleri yasaklamaya çalışanların hemen her devir ve dönemde az oldukları, çoğunun da kendilerine düşeni yapmadıkları görülmüştür. İlgili âyetle bilhassa bu ortamlara dikkatler çekiliyor. İlim ile işlenmemiş zekâ, ayan bozuk saat gibidir; kâh ileri gider, kâh geri kalır, denildiği gibi. İrfan ile beslenmemiş, imân ile güçlendirilmemiş akıl da, yoldaki tehlike işaretlerini görmeyecek kadar şaşkındır.
O halde aile ve toplum üzerinde ahlâkî disiplini sağlayacak güçlerin felce uğradığı, hayasızlığa alkış tutulduğu ve o yüzden sahanın tamamıyla ahlâksız maddecilere, sapık zorbalara terkedildiği bir ülkenin zevali pek yakın sayılır.
Görülüyor ki, Kur'ân, bir ülkenin yıkılmasında bâtıl inançların, putperestliğin, ahlâksızlığın, anarşinin ve haklara saygısızlığın nazım rol oynadığım haber vererek gereken uyarıyı yapıyor.[151]
Yalnız Ekonomik Güç Yeterli Midir?
İslâm, her iki hayatı birden kucaklamış, birini diğerine feda etmeye rıza göstermemiştir. «Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan O'dur.» mealindeki âyetle, hayat ve ölümün hikmetlerinden biri üzerinde duruluyor ve insanın dünyaya getirilmesinin sebep ve hikmetlerinden birine parmak basılıyor: «Kim daha güzel iş ve amelde bulunacak..» O halde, Allah'a dosdoğru imân eden kimselerin herkesten daha çaiışkan, daha verimli ve deha sağlam iş yapması gerekmektedir. Biz buna «vaciptir» de diyebiliriz.
Ancak mü'minin yapacağı en güzel iş ve amelin iki yüzü bulunmalıdır: Biri dünyaya, diğeri âhirete yönelik olmalıdır. O zaman ekonomik güç, imân gücüyle birleşip denge ve düzenini bulmuş olur."O denge ve düzenini bulunca da toplum ve aile rahat ve huzura kavuşur. Millet sağlam iki kuvvetin desteğinde hayatiyetini sürdürme şansına erişir.
Bir iş adamının, «Ekonomi azgın ata benzer; üzerinde durmak hüner ister.» dediği gibi, bu azgın atın ağzına hem iyi bir gem gerekhv, hem de üzerinde durabilmek için, Ailah'a dosdoğru imânla birlikte birtakım yeteneklere ihtiyaç vardır.
O halde Müslüman ülkelerin ayakta durabilmesi için iki şeye, su ve hava kadar ihtiyaçları vardır: Allah'a imân temeli üzerinde yükselen fazîletli, ahlâklı nesiller yetiştirmek, sonra da durmadan çalışmak suretiyle büyük bir ekonomik güç oluşturmak..
İşte bu iki güç arasında sağlam bir köprü kurulduğu takdirde, problemler çözülür, dertler ortadan kalkar, sıkıntılar giderilir, ahlâksızlık frenlenmiş olur.
Kur'ân 116. âyetin son bölümünde, «O zulmedenler ise, kendilerine sunulan refahın peşine düştüler. Zaten onlar suçlu günahkârlar idiler.»
buyururken, dindarlık, iyi ahlâk ve fazîletten nasibini almayan refahın, di-3er bir tabirle ekonominin tam bir vurdum duymazlık havası içinde toplumu peşinden sürükleyip götüreceğini, maddeyi hedef seçtiği için de ara-ti ahlâk ve fazilet adına ne varsa hepsini çiğneyip atlayacağını haber veriyor. Bununla, ayakta durabilmek için yalnız maddî refahın hiçbir zaman yeterli olamıyacağına işarette bulunarak mü'minlere en sağlam ve sıhhatli bilgiyi sunuyor[152]
Allah Dileseydi İnsanları Bir Tek Ümmet Yapardı
«Eğer Rabbın dileseydi, insanları bir tek ümmet haline getirirdi.»
Kudreti her şeye yetip hâkim olan ve kâinatın her zerresine nüfuz eden Aliah, dileseydi insanların hepsini Tevhît İnancı üzere biraraya getirir, bir tek ümmet olma düzeyine eriştirirdi. Ama neden böyle yapmayı dilemedi? Üzerinde ciddi şekilde durduğumuzda, şu tablo karşımıza çıkar: O takdirde insanlar arasındaki bilgi altş-verişi olmaz; rekabet kalkar, çu-lışma bu kadar azimli ve verimli olmaz ve dünyada şu gördüğümüz ilim, teknik ve bu ikisiyle geliştirilen medeniyet diye fazla bir şeye rastlanmazdı. Herkes bir.lokma, bir hırka ile yetinir; sürtüşme, tartışma, didinme, araştırma diye bir şey olmazdı. Zira öyle bir ortamda insan oğullarının içlerinde hırs, üstün gelme arzusu bulunmazdı. Bütün bunlar, bugünkü dünyamızda kurulan hayat kanununa ters düşer, dünyanın yaratılması bir bakıma hik-metsiz kalırdı.
Nitekim ilgili âyetin son kısmında, «Onlar durmadan anlaşmazlık halindedirler,» yani ihtilâf edip duruyorlar, buyurularak, dünya hayatında muhtelif ümmetlere ayrılan insanların içlerine yerleştirilen hırs, bencillik, rekabet, üstün gelme arzusundan doğan anlaşmazlığın asıl sebeplerinden biri açıklanmış oluyor. Akıl, idrâk, zekâ, indirilen kitap, gönderilen peygamber, insanın mayasında bulunan bu gibi duyguları meşru sınırlar içine almaya, ilâhî rizaya çevirmeye yöneliktir. .[153]
İnsanlar Meleklerden Ayrı Vasıflarda Yaratılmışlardır
İnsanlar bir tek ümmet halinde, aynı imân ve irfan düzeyinde yaratılıp içleri ve dışları her türlü kir ve pislikten, kötülük ve haksızlıktan tertemiz tutulmuş olsalardı, melekler gibi olmaları gerekecekti. Oysa Cenâb-ı Hak, yeryüzünde melek yaratmayı dilememiş, melekî ve şehevî sıfatlarla donatılmış ayrı bir canlı türü meydana getirmeyi ezelde takdir etmiştir. O bakımdan kendinde zıt sıfatları taşıyan insanların bir tek ümmet haline gelip kavgasız, gürültüsüz, tartışmasız ve rekabetsiz bir hayat yaşamaları düşünülemez, Kur'ân, insan denilen çok mükemmel canlıdan amacın melekler derecesinde olmadığını, yani Allah'ın bu vasıfta bir canlı yaratmayı murat etmediğini belirtiyor. İhtilâfın, rekabetin, hırs ve sınırsız arzuların tehlikeli boyutlara ulaşmaması, aile ve toplumları tedirgin edecek kadar
azgınlık göstermemesi için de Cenâb-ı Hak, Âdem'den son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) kadar yüz binin üstünde nebi ve resul göndermiş, yüzün üstünde kitap ve sahife indirmiştir. O bakımdan «Ancak Rabbının merhamet ettiği kimseler müstesna» buyuruiarak, Allah'ın muradının insanları bu çekişmeli hayatta meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik bulunduğuna işaret edilmiştir.[154]
Allah'ın Çizdiği Hayat Yolu
Hayatın yolu dikenlerle, fakat onların yanında yer alan güllerle doludur. Biri üzer diğeri sevindirir. O halde Allah sevgisiyle başlayıp, imân şerefiyle biten bir hayat, en mutlu hayattır. Dikenler onun için birer uyarıdır; silkinme ve toparlanmayı iihâm eder. Güller onun için geçici bir ferahlığı, fakat asıl ferahlık ve neşenin yolun sonunda başlayacağını fısıldar.
Dünya hayatında insanın elde edebileceği en büyük nîmet, Allah'ın! tanıması ve O'na kullukta bulunmaktan zevk duymasıdır. Böylece kısa bir ömür içinde önümüzü aydınlatacak birkaç hakikati idrâk etmemiz ve bizi karanlığa iten birkaç yanlışı ortadan kaldırmaya muvaffak olmamız, bizi her iki âlemde de mutlu ve bahtiyar kılar.
O halde yolumuzun üzerine konulan güllerden derleyebiimemiz, diğer bir tabirle geçici nimetlerden yararlanabilmemiz için, hem kendimizi meşru sınırlar içine almak, hem de bir takım külfetlere katlanmak zorundayız.
Böyleae hayatın dikenli ve güllü yolunda ilerlerken insanlar genellikle ikiye ayrılırlar: Bir kısmı sadece dünyayı ve taşıdığı nimetleri amaç olarak seçerken yolun nereye kadar uzandığını hesaba katmaz. O yüzden de maddeyi gaye seçtiğinden, hem yaratılışının hikmetini düşünemez, hem de gayesine erişmek için her şeyi kendine mubah sayma gafletine düşer.
Kur'ân, dünya hayatının bize neler verebileceğini, neler veremiyece-ğıni çok açık hatlarıyla belirtmiştir. Bize düşen, yasak olanlarla, yasak olmayanlar arasındaki sınırı bilip hayatımızı ona göre düzene sokmaktır. Hayat bir yarıştır, diyerek bu sınıra iltifat etmeden koşmak, elbette ki insanı kurtulması zor bir çukura düşürebilir. Ama hayatı, ruhun ebedî yolcu-ugunda bir aşama olarak gördüğümüz gün, o yarışın gerçek manasını öğrenmiş oluruz. Bir düşünürün de dediği gibi, «Hayattan yakınaniar, ondan olmayacak şeyler isteyenlerdir.»
cak ?üp,!1esiz ki' az oian- klsa olan ner 9Qy gibi- hayat da kıymetlidir. An-k bu kısa süreyi tamamlarken karşımıza iki yolun çıkacağını hiçbir za-
uzan un"tmamamız 9erekir Yollardan biri Cennete, diğeri Cehennem'e anır. Seçme hakkı insanın hür irâdesine bırakılmıştır. Kur'ân, hayata hevesle atılan ve henüz yaratılışın hikmetini kavrayamıyan gençlere bu iki yolun öğretilmesini tavsiye eder. Çocuğun yedi yaşına girince namaz ile emredilmesi, or\ yaşına girince ibâdete iyice ısınmasının sağlanması bu hikmete dayalıdır.
Konumuzla ilgili 119. âyetle, Cenâb-i Hak, insanlara olan merhameti gereği karşımıza çıkan iki yolu hatırlatmakta ve doğru olanı telkîn edip bizi serbest bırakmaktadır: «Ve Rabbın sözü tamamlanıp yerini bulmuştur: And olsun kî, Cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan (olan günahkâr suçlularla) dolduracağım.»[155]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, tarihin birçok dönemlerinde azıp- sapıtan milletleri, daldıkları inkâr ve ahlâksızlık uykusundan, aklı eren söz sahiplerinin uyandırmadıkları konu edildi. O yüzden maddî refahla Allah'a imân ve iyi ahlâk arasında ciddi hiçbir denge kuramadıkları için kendilerine yazık ettikleri belirtildi. Sonra da insanların hepsinin bir tek ümmet kılınmadığı üzerinde durularak hikmetine dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, gelip geçen bazı milletlerin hayatından anlatılan safhaların, mü'minlerin kalblerini yatıştırmaya yönelik bulunduğu bildiriliyor. Arkasından ilâhî hükmün değişmiyeceği, plânda bir aksamanın olmayacağı, tarihin gerektiğinde tekerrür edeceği hatırlatılıyor Eninde sonunda dönüşün Allah'a olacağı acısından hareketle, insan için en büyük devlet ve nimetin Cenâb-ı Hakk'a ibâdet olduğu ve esasen yaratılmasının en önde gelen hikmetinin bundan kaynaklandığı açıklanarak Hûd sûresi noktalanıyor.[156]
Meali:
120— (İşte ey Muhammedi) gelip geçen peygamberlerin olup biten bu haberlerinden senin kalbini yatıştırıp pekiştirecek kadarını sana anlattık. Bu sûrede de sana hak; mü'minlere öğüt ve (düşünüp gerçeği daha iyi kavrayabil meleri için) hatırlatma gelmiştir,
121— Sen o iman etmiyenlere de ki: Yapacağınızı yapın; doğrusu biz de (gerekeni) yapacağız.
122— Bekleyip durun, biz de bekliyoruz.
123— Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Bütün işler O'na döndürülür. Artık O'na ibâdet edin ve O'na güvenip dayanın. Rabbin yapageldiği-nizden habersiz değildir.
Gelip Geçen Peygamberlerin Kıssalarından Önemli Bölümler
«(İşte ey Muhammedi) Gelip geçen peygamberlerin olup biten bu haberlerinden senin kalbini yatıştırıp Pekiştirecek kadarını sana aniattrk.»
İlgili âyetle, daha önce gefip geçen peygamberlerden, Arap Yarımada-
sı'nda bilinip unutulmayanların başlarından geçen olayların anlatılmasının sebep ve hikmetlerinden biri açıklanıyor. Hz. Muhammed'in (A.S.) karşısına çıkan azgın putperestlerin ortaya koydukları vahşet ve gayr-i insanî saldırılar her mü'minin sabrını taşıracak sınıra ulaşmıştı. Davanın ve yapılan inkılâbın büyüklüğüyle orantılı sayılacak bir tepkiyle karşılaşılmış ve çok üzücü olaylar birbirini izleyip durmuştu. Cenâb-ı Hak, geniş rahmetinin bir tezahürü olarak mü'minleri teselli etmekte ve büyük nîmetlerin büyük külfetlere kapı açacağına işaretle geçmişte diğer peygamberlerin karşılaştıkları sıkıntı ve zorlukları hatırlatarak onlara nasıl göğüs gerdiklerini bazı safhalarıyla nakletmektedir. Geçmiş olayların dramatik yanları yansıtılırken cidden gönülleri yatıştıracak, İslâm'a hizmette azim ve gayretleri artıracak pasajlara yer verildiğini görmekteyiz.
Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minlerin başarıya ulaşabilmelerinden yana gereken bilgiyi vermekte ve mutlu günlerin çok yakın olduğunu müjdeleyerek feth-i mübînin anahtarını göstermektedir.
O bakımdan da Hûd Sûresi, hak ve gerçekleri bir dizi halinde sıralayan, mü'minlerin moralini yükseltip küfrü alt etmeleri için kendilerine bol bilgi ve malzeme verilen bir sûre olarak bilinir.[157]
İmanla Küfrün Sürtüşmesi
«Sen o İmân etmiyenlere de ki: Yapacağınızı yapın; doğrusu biz de (gerekeni) yapacağız.»
Bu, şüphesiz ki insanla başlamış ve yine onunla sona erecek bir sürtüşme ve tartışmadır. İblîs ile Âdem'in (A.S.), sonra da onun zürriyetiyle şeytanların mücadeleleri sürüp gelmekte ve tarih sahifelerinde silinmez izler bırakmaktadır. O bakımdan önce gelip geçenler, sonradan gelenlere öğüt ve ibret alınacak çok şeyler bırakmışlardır. Bu birikim hâlâ artmakta ve bütün hızıyla yoluna devam etmektedir. Ama bazı istisnalarla her zaman mutlu sonuç, tatlı başarı, hakkın ve gerçeğin olmuştur. Yeter ki, hak, haklılığını bütün şartlarıyla ve belgeleriyle ortaya koyabilsin..
Kur'ân-ı Kerîm bu sonuca dikkatleri çekerek Peygamber'in (A.S.) diliyle şöyle diyor: «İmân etmîyenlere de ki: Yapacağınızı yapın, Doğrusu biz de (gerekeni) yapacağız. Bekleyip durun, biz de bekliyoruz.»
Kimlerin üstün geleceği, kimlerin hezimete uğrayacağı ileride belli olacak. Çünkü gaybın bilgisi Allah'a aittir. Bütün işler O'nun koyduğu hayat kanunlarına gelip dayanır. Hiçbir olay sünnetullahın sınırlarını aşamaz. Bu kanunlara uyan mutlu olur, uymayanlar kendilerine yazık etmiş olur-
lar O halde dünyada hazırlık dönemimizin süresi bitmeden Allah'ın koyduğu hayat nizamıyla uyum sağlama yollarını aramamız gerekmektedir. Kuşkusuz bu yolun başında Allah'a dosdoğru imân ve onun en güzel ürünü sayılan salih ameller yer almaktadır. «Artık O'na ibâdet edin ve O'na güvenip dayanın. Rabbın yapa geldiklerinizden habersiz değildir.» mealindeki âyetle bu gerçeğe parmak basılıyor ve uyarı mahiyetinde sinyal veriliyor. Zira yegâne terbiyeci ve geliştirip kemale erdirici olan Rabbımız, yaptığımız ve işlediğimiz her şeyden mutlaka haberlidir. Cenâb-ı Hak, yerde ve göklerde meydana gelen hiç bir olaydan habersiz veya gafil değildir ve olamaz da. Çünkü gaflet, habersizlik arızî şeylerdir ki, vücudu mümkün olan varlıklara arız olur. Allah ise, vâcibü'l-vücuttur, beşere arız olan şeyler ona arız olmaz, O nasılsa öyledir, yine de öyle kalacaktır. Hem gaflet noksanlığın tabii sonucudur. Allah ise, her türlü noksanlıktan pak ve yücedir.
Allah'ın yardımıyla Hûd Sûresinin tefsirini burada bitirirken, bize kendi keiâmıyla bol malzeme veren, geniş bilgi kapısını aralamak suretiyle kalbimizi ve kafamızı aydınlatan; her vesileyle yüzümüzü hakka yönelten Rabbımıza hamd-u senalar; Allah'ın emirlerini bize noksansız teblîğ^derek risâlet görevini lâyıkıyla yerine getiren Rahmet Peygamberi Hz. Muham-med'e ve O'na dosdoğru uyanlara salât ve selâmlar olsun![158]
[1] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2787-2788.
[2] Dâremî
[3] Tirmizî/tefsîr : 56- Hadîstin hasenün garibün.
[4] Taberânî/el-Kebîr
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2790.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2790-2791.
[7] Buharî/enbiyâ: 48- Dâremî/rikak : 68- Ahmed : 1/23, 24, 47
[8] Müslim/fezâil : 140
[9] Lübabu't-te'vîl - tbn Kesîr - Kurtubî
[10] Mefatihü'l - Gayb - Lübabu't-te'vİl
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2796-2797.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2797.
[13] Tirmizî / tefsir ; 11- îbn Mâce/mukaddeme : 13- Ahmed- 4/11 12
[14] Sahıh-ı Müslim ; Abdullah b. Amr (R.A.)dan
[15] sahihi Buharî : îmrân b" Husayn <R-A->d»n / bed-i halk: 1- Tirmizi ietsır. 3/5-9/H- Ahmed: 3/313, 501- 4/431
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2799-2801.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2801.
[18] Enbiyâ Sûresi : 30
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2802.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2802-2803.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2803-2804.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2804-2805.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2805.
[24] Müslim/birr: 52- Tirmizî/çenâiz: 1- Ahmed: 3/4, 24
[25] Buhari - Müslim - Ahmed: 2/458, 470
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2807-2808.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2808.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2808-2809.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2809.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2810-2811.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2811.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2811-2814.
[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2815.
[34] Tirmizî/tefsîr: 18- îbn Mâce/zühd: 21- Ahmed: 4/215
[35] Tirmizî/ilim ; 6
[36] Ebû Dâvud/ilim : 12- îbn Mâce/mukadderae : 23- Ahmed; 2/338
[37] Tirmizi/hudud: 24, fiten: 59, zühd: 21- îbn Mâce/hudud: 12, zühd: 21-Ahmed: 1/22, 44. - 3/7, 30, 382-4/126- 5/428, 429
[38] Buharî/bed'ü'l-vahiy: 1, ıtık: 6, menakıb: 45, talâk: 11, eyman: 23, ikrah: 1- Müslim/imaret: 155- Ebû Dâvud/talâk: 11- Nesâî/taharet: 59, talâk: 24,, eyman; 19- îbn Mâce/zühd: 26
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2817.
[40] Bilgi için : Mâide : 5, En'am : 88, Bakara: 217, Al-i traran: 22, A'raf: 147, Tevbe: 69 tefsirlerine bak.
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2817-2818.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2819.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2819-2820.
[44] Müslim/imân; 240
[45] Buharî/cenâiz : 80, tefsîr : 30, kader: 3- Müslim/kader: 22, 23, 24- Ah-med : 2/315, 346
[46] Müslim/Cennet: 63- Ahmed: 4/162
[47] Buharî/tefsîr: 11- Müslim/birr: 62- Tirmizî/tefsîr: 11- Ibn Mâce/fiten: 22
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2822-2823.
[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2823-2824.
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2824.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2824-2825.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2825-2827.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2827.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2827-2828.
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2830-2834.
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2834.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2836-2838.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2838.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2839.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2841-2843.
[61] Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 9/33, 34
[62] İsrâ sûresi : 15
[63] Kasas sûresi: 59
[64] Bilgi için bak : Tevrat-Tekvîn : 7-10
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2844-2845.
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2845.
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2846.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2849-2851.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2851-2853.
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2853.
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2856-2857.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2857-2858.
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2858.
[74] el-Hakka sûresi: 5- Hûd sûresi: 67, 95- A'raf sûresi : 73- Pussilet sûresi 13
[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2858-2859.
[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2859-2860.
[77] Tirmizî/tefsir : 12
[78] Ebû Dâvud/hudud: 28- Tirmizî/hudud: 24- İbn Mâee/hudud: 12
[79] Tirmizî/hudud: 24
[80] Geniş bilgi için bak : Tevrat-Tekvîn : 19/1-25
[81] Geniş bilgi için: Tevrat-Tekvin: 19/29-38
[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2863-2864.
[83] Tekvîn : 18/17-18
[84] Fazla bilgi için bak : Tekvîn : 18/1-8
[85] Tekvîn : 18/9-15
Tekvîn : 18/9-15
[86] Tekvin : 18/22-33
[87] Tevrat/Tekvîn : 19/23-27
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2864-2867.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2868.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2868.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2868-2869.
[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2869.
[93] Tirmizî - el-Hâkim : İsnad-i sahih
[94] Müslim /iman: 164" Ebû Dâvud/büyû: 50- Tirmizî/büyû': 72- İbn Mâce/ ticaret: 36
[95] Sahîh-i Müslim
[96] Bilgi için bak : Tevrat-Tekvîn : 25/1-3
[97] Geniş bilgi için bak : Kasas sûresi : 21-29. âyetlerin tefsiri
[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2874.
[99] Lübabu't-te'vü : 2/340
[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2874-2876.
[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2876-2877.
[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2877-2880.
[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2880.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2881-2883.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2883.
[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2883-2884.
[107] Buharî/tefsîr : 11- Müslim/birr : 62- Tirmizî/frefsîr : 11- İbn Mâce/ fiten :22
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2885-2886.
[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2886.
[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2886-2887.
[111] Buharî/tevhîd: 24, rikak: 52, ezan: 129- Müslim/iman: 299,302,329- Tir-mizl/kıyâmet: 9, cennet: 20- Ahmed: 2/285, 293, 369- 3/16, 17, 26-6/110
[112] Bulmrî/tefsîr : 19- Müslim/cennet: 4- Tirmizî/tefsîr: 19- Dâremî/rikak: yU~ Ahmed: 2/377, 423, 513- 3/6
[113] Eshab-ı Süne
[114] Buhari / imen : 37' İ1İm: 2' ahkâm: 10, 'fezâil: 6, tefsîr: 3, edeb: 95, 96, sâî/iman fi Sim/iman: J. 5- 7- birr: "I, 164, fiten: 136- Tirmizî/imân: 14- Ne-• o- ibn Mâce/mukaddeme: 9, fiten: 25- Ahmed: 1/27, 31-9-2/361
[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2889-2890.
[116] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2890.
[117] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2890-2891.
[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2891.
[119] Sahîh-i Müslim - Ahmed : 5/43
[120] Kenzü'l-Ummal : 7/245
[121] ed-Dürrü'1-Mensûr/Süyutî - Fethü'1-Bârî-Kurtubî
[122] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2891-2893.
[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2893.
[124] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2894-2895.
[125] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2895.
[126] Buharî-Müslim
[127] Müslim/imân: 62- Ahmed: 3/413-4/385
[128] Müslim/taharet: 14, 16- Ebû Dâvud/taharet: 127, salât: ?-?9- Tirmizî/ salat: 46- Nesâî/cumua: 23- İbn Mâce/taharet: 106, ikamet: 79, 81, 83- Ahmet-2/229, 359, 400, 414
[129] MÜSİtm/mesacid: 284" Dâremî/salât: 1- Taberânî/sefer: 91- Ahmed: 1/177- 2/426, 441- 3/305, 317, 357
[130] Ebu Davut /Vİtİr: 26" Tttmizî/salât1: 181, tefsir: 3, 14- tbn Mâce/ikamet: 1,2,9,10
[131] Buharî/mevakiyt: 6
[132] Ahmed: 1/387
[133] Tirmizî/birr: 55- Dâremî/rikak : 47- Ahmed: 3/5- 5/153, 158, 177, 228, 236
[134] Tirmizî/tefsîr : 56
[135] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2898-2899.
[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2899-2900.
[137] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2900.
[138] Tefsîr-i Kurtubî : 9/109
[139] İsra Süresi :78
[140] Rum Sursi : 18
[141] Kaf Suresi : 39
[142] Fazla bilgi iÇin bak: Tefsîr-i İbn Kesîr : 2/462
[143] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2900-2903.
[144] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2903-2904.
[145] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2904.
[146] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2904-2905.
[147] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2905.
[148] Ebû Dâvud/melahim : 17- Ahmed: 1/5, 7- Tirmizî/fiten: 8, tefsîr: 5, 117
[149] Dâremî/siyer : 75- Tirmizî/imân: 18- îbn Mâce/fiten: 17- Hâkim
[150] Buharî/tevhîd : 25- Ahmed : 2/507
[151] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2907-2909.
[152] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2909.
[153] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2910.
[154] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2910-2911.
[155] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2911-2912.
[156] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2912.
[157] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2913-2914.
[158] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/2914-2915.
İslami Okul Okulların En Önemlisi