Yusuf Sûresi - Kuran - 012Yusuf - 11. Sayfa
YUSUF SÛRESİ
Hz. Yusuf (a.s.)'ın hayatını anlatan bu sûre Mekke'de nazil olmuştur. Yusuf (a.s.)'ın hayatını anlattığı için "Yusuf sûresi" adım almıştır.
Musa, İsa, İbrahim, Nuh gibi diğer Peygamberler birçok sûrede anlatıldığı halde Yusuf (a.s.) yalnız bu sûrede uzunca anlatılmış, diğerlerinde hiç tekrarlanmam ıştır.
Bu sûrede dünyada devlete, ahirette Cennete giderken engel olarak karşısına, kardeşlerinin çıkabileceğini, onları aşarsa güzel bir kadın engeli, onu da aşarsa maddi sıkıntı, fakirlik engeli, onu da aşarsa hapishane engeli, onu da aşarsa makam mevki engeli çıkabileceğini anlatır ve Rabbimiz bize Yusufun bütün bu engelleri aştığı gibi bizim de aşmamızı, aşabileceğimizi ister.[1]
1-2- Bunlar, Kitabı Mübinin âyetleridir. Bu Kitabı anlayasıniz diye Arabça olarak indirdik.
Bu okuduğumuz, iman ettiğimiz, herşeyimizden aziz bildiğimiz Kur'ân bize herşeyi açıkladığı gibi kendisi de mübindir. Açıkdır, açıklayıcıdır. Bizim Onu anlamaımız için indirilmiştir. Arapça indirilişi anlamımız içindir. Çünkü Allah'ın Rasulü Arapdır ve Arapça bilmektedir. Onun için Arapça indirilmiştir.
Ayrıca Kur'ân nazil olduğunda Arap dili altın çağını yaşıyordu, Halen dünyamız ediplerini etkileyen şairler o dönemin şairleridir. Manası kapalı kelime kalmamış, şairler şiirlerinde kullanmış ve halka mal olmuş. İşte böyle bir dille nazil olduğu için manasını anlamak daha kolay olmuştur.
Cahiliye dönemi şiirini bugünlere kadar getirenler yine müfessirle-rimizdir. Çünkü onlar Kur'ân'dan bir kelimenin manasını -araştırırken bu kelime İmri-ül Kays'ın şiirinde şöyle geçmiş ve şu manaya kullanılmıştır diye şahit olarak kullanılmıştır.
Kur'ân Arapçadır. İçinde bazı kelimelerin Farsça, Türkçe, Hindce, Habeşce olduğunu söyleyip bazı örnekler vererek yabancı kelimeler de olduğunu iddia eden alimler varsa da bu pek geçerli bir iddia değildir. Yaşayan her millet başka dillerden kelime alır ve o kelimeyi kendi dil yapısına uydurur.
Biz Kur'ân'ı anlamak için Arapçayı öğreneceğiz. Bugün sömürge dili olan İngilizce'yi öğrenmek için en sağlam diye bildiğimiz müslümanlann can attığını, milyonlar harcadığım görüyoruz. Öğrendiği vakitte "Ben sömürgeci patronlarımın dilini biliyorum" diyerek başkalarına hava atabiliyor. Efendimiz Zeyd (r.a.)'a Yahudiceyi Öğrenmesi için verdiği emri de kendisine dayanak kabul ediyor. Halbuki bilmiyor ki Efendimiz bu emri yalnız Zeyd (r.a.)'a vermiştir. Bütün Sahabe'ye vermemiştir. Devletin ihtiyacı kadar kişi öğrenmelidir, o kadar.[2]
3- Bu Kur'ânı sana vahyetmekle kıssaların en güzelini, (en güzel şekilde ) sana anlattık. Halbuki daha önce sen bunları bilmezdin.
Kıssalar "Bir varmış, bir yokmuş" masalları gibi çocukları uyutmak için, büyükleri avutmak için anlatılmamıştır.
Nerede, neyi, nasıl, niçin yapacağımızı öğretmek için Allah (c.c.) bize örnekler vermiştir. Örneğimiz Peygamberler olursa onların vardığı izzete ulaşırız. Yok eğer örneğimiz rüşvetçiler, köşe dönücüler, babalar, hainler olursa zilletten kurtulamayız.
Bizim tarihimiz Adem Peygamberle başlar. Diğer Peygamberlerle devam eder. En doğru tarihde Kur'ân'ın ve Sünnetin bildirdiği tarihdir. Onun içindir ki Allah (c.c.) "Kıssaların en güzelini, en güzel şekilde sana anlattık" buyurur.
İnsanların yazdığı tarihde yanılmalar çoktur. 1980 yılında meydana gelen Oniki Eylül ihtilalini on sene sonra yazmaya başladılar. Yazarların bir kısmına göre bunlar melek gibiler. Bir kısmına göre de şeytanın ön ayağı. Bunların hangisine inanacaksın. Şimdi biz gördüğümüz için kötülüklerini biliyoruz. Ya yüz sene sonraki tarihçi hangisine inansın?
Tarih, bir milletin hafızası gibidir. Hafızasını kaybeden adam herşeyini yitirdiği gibi, tarihini inkar eden, önderlerini tanımayan da herşeyini yitirir. Bizim en doğru tarihimiz Kur'ân'dadır.[3]
4-5- Hani Yusuf, babasına "Babacağım ben rüyamda onbir yıldızla, Güneş'in ve Ay'ın bana secde ettiklerini gördüm" demişti de, Babası da "oğulcuğum! bu rüyanı kardeşlerine söyleme, sana hile yaparlar. Çünkü şeytan insanlar için apaçık düşmandır.
Büyük insanın rüyası da büyük olur. Çocukluğunda gördüğü rüyalar, Onun ileride büyük olacağının işareti. Babası Yusuf un da nübüvvet nurunu görmektedir. Kardeşlerinin kıskanacağını bildiği için rüyayı kardeşlerine anlatmamasını ister.
Şeytan, insanların düşmanıdır. Nuh'a karşı oğlu Ken'anı çıkarmıştır. İbrahim'e karşı babasını, Lût'a karşı hanımını, Yusuf a karşı kardeşlerini, Efendimiz'e karşı da amcasını çıkarmıştır. Allah'ın salâtı ve selâmı o Peygamberlerin üzerine olsun.[4]
Rüya
İleriye ait planlarınızı düşmanlarınıza açıklamadığınız gibi ipucu dahi vermeyiniz. Uykuda gözsüz gördüğümüz bazı şeyler var ki zamanla gerçek olduğundan, bilmediğimiz, görmediğimiz yer ve şahısları uykuda gördüğümüzden, daha sonra onları uyanık halde gördüğümüzden zaman içinde rüyaya karşı Peygamberler, filozoflar, ilim adamları ilgi duymuştur. Nedir bu görülen ve nedir bunu gören diye.
Doğru rüya ile karışık rüya arasındaki fark, doğru söz ile yanlış söz arasındaki fark gibidir. Doğru sözle yanlış söz kelime olarak, tasavvur olarak zihinde ikiside vardır. Ancak hakikatte ise, yanlış sözün hakikati yoktur. Onun içindir ki Efendimiz, "Güzel rüya Rahman'dan, kötü rüya şeytan'dandır." (Buhari Ta'biri Rüya babı) buyurmuş ve rüyanın üç çeşit olduğunu "Rahmanın müjdesi, şeytanın korkutması, nefsin uydurması" şeklinde beyan etmiştir. Rahmani olan rüyanın dört şekilde olduğunu ulemâmız şöyle açıklamışlar. "Allah (c.c.)'ın uyuyan kişinin ruhuna doğrudan telkini, görevli melekler kanalıyla telkini, salih kişilerin ruhlanyla görüşmesi ve onların telkini, ruhun alemi emire çıkıp orada bazı olacak olayları öğrenmesidir, (er Ruh İbnü Kayyim)
İnsanın gönlü üzerinde meleğin telkini, şeytanın vesvesesi olduğunu biliyoruz. Efendimiz "Şeytan kan damarlarında dolaşır"[5] buyurarak en ince kılcal damarlarımıza X ışınlarının girdiği gibi girerek orada vesvese vererek kişiyi kötüye sevk edebilir. Melek nurdan, şeytan ateşten yaratıldığına göre ikisi de insanın içine nüfuz edip yönlendirmeye çalışacaktır. Bugün bazı hastalıklar dışdan ışıkla tedavi edildiği gibi, biz de içdeki bazı kötü düşünceleri atmak için eûzü besmele ile şeytanın vesveselerine karşı perde çekip, meleğin telkinlerine gönül kapımızı açmalıyız.
Kur'ân-ı Kerîm'de rüya ile hulümden bahsedilmekte. Rahmanı olanına rüya, şeytanî olanına "hulüm" deniyor. Türkçede gece şeytan aldatmasına "ihtilâm" denmesi de bu hulümden gelmektedir. Rüyanın tâbirini Peygamber yaparsa doğrudur. İlim ifade eder. Peygamberlerin dışında kalanların tâbiri ise kesin ilim ifade etmez ve bize delil olmaz. Yani rüyamda Peygamberimiz içki içmeyi emretti deyipte o rüyaya dayanarak içki içemez. Ama Kitap ve Sünnet'e muhalif olmayan bir ibadeti emrederse veya birşeye işaret ederse kişinin kendisi uyabilir.
Rüyanın tâbiri için belirli bir Öğrenim yoktur. Firasetle bilinir. Kişinin gönül aynası lekesiz olursa bazı işaretlerden bazı şeyleri anlayabilir.
Rüya ile gerçek arasındaki fark, hayal ile hakikat arasındaki fark gibidir. Mesela ateş hayalde oldukça insanı yakmaz ama hakikate dönüştüğünde yakar.
"Tâbir" kelimesi de mana olarak "geçmek" anlamına gelir. Gönüller şekillerden o şekillerin ifade ettiği manalara geçmektedir. İnsan duyduklarını dimağının hayalhane bölümünde şekillendirir. Mesela telefondan aldığımız bir soyut sese derhal şekil veriyoruz. Çünkü sesin sahibini biliyoruz. Biz, mahiyetini bilmediğimiz birşey duysak, mesela; "semender" deseler kelimeden başka birşey canlanmaz. Semender bir kuştur deseler, derhal bir kanat takarız. Ya serçe kanadı veya kartal kanadı takarız. Yani bildiğimiz hayalhanemizde şekillendirip hafızamızda depo ettiğimiz bir şekli derhal kullanırız.
İşte rüyada da insan ruhu bedenden ayrılır. Uyanıkken ayrılmaz. Çünkü uyanıkken ihtiyaç daha çoktur. Uyuyunca canlılık faaliyetini, nefsi hayvanı dediğimizi devam ettirirken, Ruh ayrılır, âlemi emr denilen yere çıkar, orada olacak olaylara şahit olur ve anında geriye gelir ve hayalhaneye verir. Hayalhanesi de o gelen habere bildiği şeylerden bir şekil verir. Mesela; kişinin düşmanla karşılaşacağını âlemi emirde görse, o haberi hayalhane yılan halinde veya köpek halinde şekillendirir.
Bu şekillendirme rüyayı görenin durumuyla ilgilidir. Bir yılan terbiyecisi için yılan düşman olarak nitelendirilemez.
Bazı rüyalar da varki; gündüz gördüğü ve duyduklarını rüyada tekrar etmektir. Bu nefsin kendi tekrarıdır. Herhangi birşey beklenmez.
Ölmüşlerimizin ruhuyla rüyada görüşmek mümkündür. Ancak verdikleri haberler yanlış da olabilir. Onların suretinde şeytan görünebilir. Peygamber Efendimiz, şeytanın kendi suretine giremediğini Peygamberimiz'i görenin gerçekten Onu gördüğünü haber vermiştir.
"Salih kişinin gördüğü rüya Peygamberliğin 46 bölümünden bir bölümdür" buyurarak rüyada bazı olayların önceden bilinebileceğini ifade etmiştir. 23 senelik Peygamberliğin ilk başlangıcı altı ay rüyada olunca altı ay 23 senenin 46 da biridir. Ama rüya Peygamberlik değildir. Yine Efendimiz "Zaman yaklaştığında mü'minin rüyası doğru çıkar" buyurmuş. Zamanın yaklaşmasından gaye gece ile gündüzün denk olduğu güz mevsimidir demişler. Yani güz mevsiminde bütün yiyecek maddeleri tam olgun haldedir. Uykular dengelidir. Beden ve ruh olgun ve doygun olursa rüyalarda doğru olur anlamı çıkmıştır. Midesini tıkabasa doldurduktan sonra uyuyanınki rüya değil kabustur.
Hakikati rüyaya benzetip, varlık diye birşey yoktur diyen bir grup tarih içinde hep var olagelmiştir. "Rüyada yaşıyoruz ama uyanınca herşey yok oluyor. İşte hakikatte öyledir. Gördüğümüz, duyduğumuz şeyler bizim kendi şartlandığımızdir." derler.
Halbuki hakikatte şartlanmadan duyduğumuz şeyler vardır. Mesela iğne diyorlar batınca acıtacağını bildiğimiz için kendimizi ona göre şartlandırıyoruz. Yoksa o acıtmaz. Buna cevaben kişi birisiyle konuşurken arkadan gelen biri habersiz iğne batırsa acıtır mı? Elbette acıtır. Demek ki, şartlanmadan da acıtır.[6]
6- Böylece Rabbin seni seçer ye sana olayların yorumunu öğretir. Daha önce İbrahim ve İshak'a ni'metini tamamladığı gibi sana da ni'metini tamamlar. Mutlaka senin Rabbin Alimdir, Hâkimdir.
Peygamberlik insanların seçimiyle olmaz. İnsanları yaratan, yaşatan ve yöneten Rabbin seçimiyle olur. "İlimde demokrasi olmadığı gibi" dinde de demokrasi olmaz.
Bir tane ilim adamı, "Su H20 dan meydana gelir" dese, milyonlarca insan da "Hayır biz bu görüşü kabul etmiyoruz" deseler halkın sözü değil, alimin sözü doğrudur. Ama ucuz politikacılara göre yanlışda ısrar eden çoğunluğun dediği, doğrudur.
Yusuf (a.s.)'ı Mısır'a Peygamber olarak seçen Allah (c.c.) dır.
Bugünkü toplumların, milletlerin de en hayırlısının Muhammet Ümmeti olduğunu Allah (c.c.) haber vermiştir.[7] Yusuf (a.s.)'m Mısır'ı müslüman ettiği gibi bu ümmet te dünyanın İslâm'a göre yönetimini sağlayacaktır. înşaallah.[8]
7- Muhakkak Yusuf ve kardeşlerinin kıssalarında soranlar için ibretler vardır.
"İnsana dayanma ölür, ağaca dayanma kurur" demişler. Yusuf gibi bir ay yüzlüye kardeşlerinin yaptığını öğrendikten sonra insan, Allah'dan başkasına tevekkül etmemeyi öğrenir. Bu kadar kötülükten sonra Yusuf un kardeşlerini afvetmesi bize çok şeyler öğretir.[9]
8- Kardeşleri birbirlerine demişlerdi ki: "Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevimlidir. Halbuki biz bir topluluğuz. Babamız apaçık bir dalâlettedir."
Yâkub (a.s.)'m, oğullan arasından Yusufla Bünyamin'i daha fazla sevmesinin nedeni olarak; "bu ikisi kardeşlerin en küçüğü olmaları ve annelerinin de ölmüş olmasıdır" derler.
İnsan otuz yaşındaki çocuğunu sever ama üç yaşındakini bir başka sever. Ayrıca Yusuf (a.s.)'da Peygamberlik nurunu da farketmekte Yâkub (a.s.).
Kardeşleri ise kendilerinin güçlü kuvvetli on kişiden meydana gelen bir zorlu topluluk olduklarına dikkat çekiyorlar ve babalarının kendilerini daha çok sevmesi gerektiğine inanıyorlar. Çünkü güçlüler. Vurdukları yerden ses getirirler. Hakkı kuvvette arayanların mantığı hep aynıdır. Zayıfı ezen Avrupa'yı ve politikayı tarif ederken Mehmet Akif Merhum: "Siyasetin kanı servet, kuvveti satvettir, Zebunküş Avrupa bir hak tanır ki kuvvettir" der.[10]
9- Yusuf'u öldürün, yahut bir yere atın da babanızın yüzü yalnız size kalsın (sizi sevsin). Bundan sonra (tevbe eder) salihlerden olursunuz.
"Emekli olduktan sonra ibadet ederim. Kırkına varınca düzelirim. Hele köşeyi bir dönelim, sonra tevbe eder, Hacca varır gelir düzelir sâ-lihlerden oluruz" diyenlerin söyledikleri de Yusuf un kardeşlerinin söylediğini tekrardır.
Kardeşlerini öldürecekler, bir yere atıverecekler, zorla güzellik elde edecekler ve babalarının sevgisini kazanacaklar, sonra da tevbe edip kurtulacaklar. Bu ham hayallerinin yanlışlığını Rabbim ortaya koyuyor.
Doksan, doksanyedi ve yüzüncü âyetlerde, Yusufun önünde saygıyla eğildiklerini, Yâkup Peygamber'e yalvarıp Allah'dan kendileri için istiğfar yapmasını istediklerini ve hatalarını itiraf ettiklerini haber verir. İstiğfar günahın cinsinden olur.[11]
10- Onlardan bir konuşmacı: "Yusuf'u öldürmeyin Onu kuyunun dibine atın, gelip geçenlerden biri onu alır. Eğer yapacaksanız (böyle yapın)" dedi.
11- (Hepsi Yâkub'un yanına gelerek) "Babamız! Sana ne oluyor da Yusuf'u bize güvenmiyorsun? Oysa biz ona nasihat edenleriz" dediler.
12- "Yarın Onu bizimle beraber gönder. Yesin, oynasın, elbette biz onu koruruz."
13- (Yâkub) "Onu götürmeniz beni üzer ve sizin haberiniz yokken onu kurdun yemesinden korkarım" dedi.
14- (Hepsi) dediler ki: "Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde eğer Onu kurt yerse o zaman biz acizlerden oluruz."
Kardeşlerini kuyuya atmaya karar verenler babalarına "Bize gü-venmiyormusun?" diyorlar. Böylece güvensizliklerini ortaya koyuyorlar.
Bir adam durup dururken size karşı bu cümleyi çokça tekrarlayıp duruyorsa oraya bir nokta koyunuz. Eşinize, çocuklarınıza, dostlarınıza, yakınlarınıza "bana güven mi yormuş un" diye bir soru sormayın. Güven verici davranışlarda bulunun.
Yusufun kardeşleri öldürmekten vazgeçip kuyuya atmaya karar verdiler. Ama babalarından Yusuf için izin alırken, "Onu bizimle gönder (kırlarda) yesin, oynasın" diyerek kandırmaya çalıştılar.
Kasap koyuna yemi eti için verir. Düşman Mescid yapıverse içinde namaz kılma, o Mescid-i Dırar'dır. Önüne yem atılsa bilki içinde olta vardır. Tuzak vardır.
Yakup (a.s.) "Onu kurdun yemesinden korkarım" dedi ve oğullarının aklına yeni bir hile getirdi. Onun için düşmanın hatırına gelmeyen hileyi hatırlatmayın.
Günümüzde yazar-çizer takımıyla siyasiler "Vay bu Yahudiler şunu da yapar, bunu da yapabilir" derlerken hem onların hatırına gelmeyeni getirirler. Hem de kendilerinin en zayıf taraflarını söylemiş olurlar.
Bu konuda Alusi merhum "Ruhul Meani" isimli tefsirinde Ebu-ş-Şeyhin tahriç ettiği îbni Ömer hadisini nakleder. Efendimiz şöyle bu-yurmuş;"İnsanlara (yanlış) telkinde bulunmayın, yoksa onlar yalan söylerler. Yâkub'un oğulları kurdun insanları yiyeceğini bilmiyorlardı, Yakub telkin edince; "Onu kurt yedi " diye yalan söylediler.[12]
15- Onu (Yusuf'u) götürüp kuyunun dibine atmada hepsi anlaştıklarında biz de Ona (Yusuf'a): Sen onların bu işlerini, onların farkında olmadığı bir zamanda onlara haber vereceksin diye vahyettik."
Hazreti İbrahim'i ateşe attılar. Hz. İsa'yı öldürmeye kalktılar. Hz. Musa'yı yerinden yurdundan ettiler. Hz. Yahya'yı şehid ettiler. Hz. Yusuf'u kuyuya attılar. Ama neticede kendileri mağlup oldular. Doksanıncı âyette Yusuf (a.s.) kardeşlerine yaptıklarını haber verince mahcup olmuşlar ve af talebinde bulunmuşlar.
Yüce dağların başında yıldırımlar, şimşekler eksik olmaz. "Belaların en çetini Peygamberlere gelir."[13]
Kalpazanın evi soyulmaz, sarrafın evi soyulur. Meyvesiz ağaç taşlanmaz, meyveli ağaç taşlanır. Çirkine hased eden olmaz, güzeller kıskanılır.
İslâmi hizmetlerinizin karşılığı olarak sizi hapse atarlar, ateşde yakarlar, sürgün ederlerse bu Allah katında değerli olduğunuzun, insanlar katında önemli olduğunuzun delilidir.[14]
16- Akşam vakti ağlayarak babalarına geldiler.
17- "Ey babamız! Biz yarışmaya gittik, Yusuf'u mallarımızın yanında bıraktık. Onu kurt yedi. Biz doğru söylesek bile sen bize inanmazsın" dediler.
18- Yusuf'un gömleğini üstüne yalandan (sürülmüş) kanla getirdiler. (Yâkup) "Belki nefisleriniz sizi (kötü) bir işe sürükledi. Bana düşen güzelce sabretmektir. Bu anlattıklarınıza karşı yardım yalnız AHah'dan istenir" dedi.
Şimdi cinayetlerde polisler çeşitli yönlerden olaya bakarlar ve neticede ipucu bulurlarya. onlar da mutlaka katil de bir ipucu bırakirmış. Benim yakın komşumun kayınvalidesini öldürmüşlerdi. Gazetelerde konu oldu, bundan 8-10 sene öncesi. Ben Karaman'da idim. Sonra da yanyana aynı, apartmanda komşu olduk. Katil bulundu dedi, nasıl bulundu dedim. Aslında faili meçhul cinayetlere girmişmiş, adam hiç iz bırakmadan gitmiş. Fakat komiser demişki polisin birine; sivil elbise giy, o evin önünde gezerek oralarda dur. Bir adam gelir, böyle birkaç defa geçer ve oraya bakarsa o adamı yakala gel demiş. Ve o yolla bulunmuş onun katili. Bir adam hergün bir kaç defa hergün geçer ve o eve de bakarmış, o polis de onu oradan almış, karakola götürmüş. Sonra adam itiraf edip ben yaptım demiş.
Bu sûrede 10 kişi her türlü planı kurmuşlar, ama hatta kanı da sürmüşler fakat Yâkub (a.s.) şöyle bir bakmış, âyette yazmıyor, tefsir-
lerde yazıyor. "Ne merhametli kurtmuş, o oğlum Yusuf'u yemiş de gömleğini yırtmamış." demiş. Halbuki dişi ile parçalaması lazım, gömlek parçalanmamış, ama içindeki Yusuf (a.s.) yenmiş. İnsana haset girince çok şeyler yaptırır. Kardeşini feda ettirir, ama üzerindeki elbiseye kıydıramazlar, elbiseyi almışlar gelmişler, daha sonra elbiseyi giymişler. Yani haset denen şeyin insana yaptıramadığı şey yoktur. Onun için dinimiz haset karşısında tavır almıştır.
Hergün okuyorsunuz Felak sûresinde, hased eden insan haset ettiği zaman o hased insanın şerrinden Allah'a sığınırım. Nedir o şer. Hatırınıza, hayalinize gelmedik şeyleri yapabilir haset adam. Öyle ise sığınacak şey nedir. Sizin karşı tedbir almanız değil, "Ya Rabbi sana sığınırım" demeli. Çünkü sizin aklınız belirli tuzaklara erer. Ama binlerce adamın haset damarı ise yüzbinlerce şer üretir. Öyle ise sığınılacak yer Allah (c.c). Onun için Felâk ve Nâs sûresini Peygamber Efendimiz yatmadan önce yatağının üzerinde okurmuş. Kâfirûn, İhlâs, Felâk ve Nâs sûresini eline üfler ve de elinin ulaşabildiği yerlerine sürer yatarmış.[15]
19- Yolcu kafilesi geldiler ve sucularını (kuyuya) gönderdiler. O da kovasını (kuyuya) sarkıttı. (Yusuf'u görünce) "Müjde! işte bir çocuk" dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah, onların ne yapacaklarını biliyor.
Onu kuyuya atmışlar ya, oraya bir kafile geliyor. Yolcu ve sakalarını, sucularını su için gönderiyorlar. O da kuyuya kovayı atıyor ve bakıyor ki kovadan bir adam asılmış ve bağırıyor. Bağırmış "Müjde size işte bir köle" demiş. Şimdi o zaman zalimlik var, Peygamber mesajı ulaşmamış bir çok adam isyan etmiş Peygamberlere. Bilek gücüne dayalı işler yapıyorlar adamlar. Kırda, bayırda, çölde bir adamı tuttularmı, bu köleymiş, köle değilmiş düşünmüyorlar. Kırbaçlayıp satıyorlar. Adam bağırıyor ben köle değilim diye ama zorla satılıp çalıştırılıyor. Böyle zalimce bir sistem.
Günümüzde de aynı şekilde mevcut. Türkiye televizyonlarında da gösterilen "Kökler" dizisinde, siyah insanların Afrika'dan nasıl getirildiklerini ve Amerika'da nasıl çalıştırıldıklarını anlatıveriyor ki bu hala devam ediyor. Ama zulüm zinciri değişmiş, daha değişik metod ve tekniklerle başka bürokratik zincirlerle aynı eylem devam ediyor.
Boyunlarına zincir takmıyorlar da bürokratik zincirler, engeller takıyorlar.
Onu eşyaların arasına gizliyo'lar ama Allah onların yapmakta olduklarını biliyor. Onlar Yusuf (a.s.) köle bulduk diye alıyorlar, eşyalarının arasına gizliyorlar ve satmaya götürüyorlar. Rabbim de diyor ki: "Allah onların yapmakta olduklarını da biliyor."
Yani bu günümüzde herhangi bir müslüman, evinden alınıyor 15 gün bir yerlerde alakonuyor, nerede olduğu bilinemiyor. Annesi, hanımı, babası, akrabaları dostları bilemiyor ama Allah biliyor. Bunu bilin, burada bir hikâye vermek değil amaç. Allah onların yapmakta olduklarını bilir. Bazıları; "Ama hocam biliyor, bilmesine de orada yardım gelmiyor" diyor. Yardım olayını biz nasıl algılıyoruz.? Yani gökten biri gelecek "bu adama nasıl bu işleri yaparsınız.?"diye hesap soracak sonrada kuş tüyü yatak, kuş sütü ile orada besleyecek, böyle olmaz o zaman Cennet'te beslemezler adamı veya Rabbimin koyduğu kanunlar vardır. Dünyada sen onu işlememiş olursun.
Yusuf (a.s.)'ı atıyorlar, satıyorlar, kuyuya atıyorlar ama yardım ulaşmamış gibi dış görünüşte ama yardım ulaşmış. Nasıl mı.? İlerde devlete gidiyor yol. Bizim insan olarak mantığımız, kâfirlerin de mantığı, Yusuf'a (a,s.) işkence yapılıyor sanki. Yusuf (a.s.)'m durumu kötüye gidiyor. Fakat Rabbim diyor ki: "Rabbin kimin ne olduğunu, neler yaptığını biliyor. Sen dosdoğru bildiğin İslâmi yolda yürü, bu yol nezarete uğrarsa da yürü, Musa (a.s.)gibi denize uğrarsa da yürü, bu yol İbrahim (a.s.) gibi ateşe uğrarsa da yürü, Yusuf (a.s.) gibi hapishaneye uğrarsa da yürü. Geri dönme. Rabbin durumunu biliyor. Onun gözetimi altındasın. Başına gelenlerin vardır bir hikmeti.[16]
20- Onu belirli sayıda az bir paraya sattılar. Bu konuda isteksizdiler.
Değersiz bir para karşılığında Onu sattılar onlar. Bu konuda paraya değer vermediler. Para vermedikleri için de çok az fiyata sattılar.
İki hırsız at çalmış, bir şehirden öbür şehire getirmişler. Öbür şehrin at pazarı denilen yerde, büyük hırsız küçük hırsızı göndermiş. "Bunu sat parasını al gel" demiş. At güzelmiş, orada biri talip olur, üç beş altına anlaşırlar. Alıcı, "benim ata binmem lazım" der, ata biner, biriki sağa sola koşturur. Daha sonra da oradan bir gider, gidiş o gidiştir. Küçük hırsız bekler bekler gelmiyor. Akşam büyük hırsızın yanına döner. "Sattın mı atı.? der büyük hırsız. O da "evet" der. "Kaça" diye sorar. O da "aldığımız fiyata" der. Şimdi burada da onu ifade eder. Para vermedikleri için bu konuda adamlar kanaatkarlar. "Zahid," sofilikte bir terimdir. Dünyaya aldırmayan, meyletmeyen adamdır. Bunlar da burada paraya meyi etmemişler. Çünkü para vermemişler, daha önceden az para ile Onu satmışlar. Tefsirlerin ifadesine göre 20 dirheme satmışlar. Satın alanın kim olduğunu Rabbim bildiriyor 21. âyet-i kerimede.[17]
21- Onu Mısır'da satın alan hanımına: "Onun yerini güzel eyle. Belki bize faydası olur, veya onu evlat ediniriz" dedi. İşte biz olayların yorumunu Ona (Yusuf'a) öğretmek için Yusuf'u yeryüzüne yerleştirdik. Allah işinde galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.
Onu Mısır'da satın alan hanımına dedi ki, Onun makamını iyi tut. Yani yatacağı yeri, oturacağı yeri, efendim yiyeceği, içeceği, giyeceği, kuşanacağı yerler güzel olsun ve Ona karşı tavrında güzel olsun. Makamını güzel tut Bunun. Ola ki o bize bir fayda verir veya kendimize evlat ediniriz diyor. Satın alan o günün devlet başkanının yardımcısı, devlette ikinci adam. Kendilerinin çocukları yok, Onu kendimize çocuk ediniriz veya bu çocuk bize fayda verir diyor.
Tefsirciler bunu şöyle izah etmişler. Yusuf (a.s.) diğer insanlardan farklı. Bunun devlet başkanının yardımcısı farketmiş, peki niye farklı.? Peygamber yanında yetişmiş bu. Fevkalade kültürü var. Yürüyüşü, oturuşu köle gibi değil onun için. Bu ince zevki olan devlet başkanının yardımcısı bunun farkına varmış. Bu diğer kölelerden değil. Bu adamın bize faydası olacak nezaket kuralını biz bundan öğreneceğiz. Bu bize fayda verir diyor. Onun için hanımına bunun makamını güzel tut, iyi olsun, iyi yesin, iyi otursun, kalksın. Yani oğlumuz gibi davranalım. Olur ki bunu oğul ediniriz.
Şimdi evlatlık edinme dinimizde var mı yokmu? diye soru sorulur. Evlatlık edinmeyi açıklamak lazım. Bu tâbirle fetva verilmez. Evlatlık edinme şudur. Nüfus kütüğüne onu evlat olarak kayd ettirmedir. Bu dinen yasaktır. Yani bir başkasına ait çocuğu kardeşinizin çocuğu da olsa kendi kütüğünüze kayd ettirmeniz dinen yasaktır. Çünkü onu siz varis yapıyorsunuz. Diğer mirasçılarınızdan mal kaçırıyorsunuz. Hakkı olmayan şeyi ona veriyorsunuz, bu yasaktır. Bunu yapmayın, haram işlemiş olursunuz. Ancak evlat edinmekten kasıt filan yerden bir çocuğu alıp, besleyip büyütmek bu yasak değildir.
Ben Sultanahmet'in önünden geçerken baktım ki iki tane çocuk bırakmış gitmişler. İki ikiz çocuk, 20 günlük falan hanımla ben buldum. İki tane biberon yanlarına koyulmuş. Ama avlunun içine koyulmuş. Niye avlunun içine koymuş? o kadın da biliyorki bu memlekette merhamet kırıntısı kalmış birkaç adam varsa onlar da camidedir.
Niye meyhanenin önüne koymuyor, niye kerhanenin önüne, kahvehane önüne, tiyatro önüne koymuyor.? Türkiye'nin sayılı zengin ve de paralı okumuş zümresi olarak dem vuran adamların gelip gittiği yerlere koymuyor da cami önüne koyuyorlar.
O biliyor, o çocukları oralardan edindi, ama onlar bu çocuğa bakmaz, merhameti yok bunların merhameti olan insanlar varsa onlarda camidedir. Onun için camii önüne koyuyor.
İşte bu tür çocukları almak caizdir. Ergenlik çağma gelinceye kadar kız ise size haram değil, oğlansa hanımınıza haram değil. Ergenlik çağına geldimiydi de kız ise evlendirirsiniz. Bir oğlan ile, oğlansa bir kızla evlendirirsiniz. Ev ve diğer mal mülk sağlığınızda verirsiniz ama ölümünüzden sonra mirasçı yapamazsınız.
Yusuf (a.s.) Yâkub Peygamber'in oğludur. Yâkub Peygamber de İshâk Peygamber'in oğlu, Ishâk Peygamber de İbrahim Peygamber'in oğludur. Yusuf (a.s.) küçüklüğünden beri Peygamberliğe hazırlanıyor Rabbim tarafından. Kendisi hazırlanmıyor.
Onun için oturuşunda, yürüyüşünde, arkadaşlar arası münasebetlerinde diğerlerinden farklıdır. Her Peygamber öyledir. Peygamberimizin de (s.a.v.) çocukluğu diğer çocuklardan farklı. Yani bir dikkat çekiyor. Kendi üzerine gençlik döneminde dahi diğer delikanlılardan farklı, diğer delikanlılar içki içtikleri halde Peygamberimiz içmiyor. Peygamber değil, diğer delikanlılar zina etmelerine rağmen Peygamberimiz yapmıyor. Peygamber değil, bağlayan birşey de yok aslında dış görünüşünde.
Ama Allah (c.c.) Peygamber olarak seçeceğinden çocukluğundan itibaren Onu Peygamberliğe hazırlıyor. Aynen Yusuf (a.s.)'ı da Peygamberliğe hazırlıyor. Kelime olarak biraz düşük geliyor Peygamberliğe hazırlanıyor derken, Yusuf un kendisi değil Rabbim Onu Peygamberliğe hazırlıyor. Onun için kardeşleri de biraz buna hased ediyorlar. Peygamber olacağını bilmiyorlar, ama bu ayrıcalığa haset ediyorlar ve Onu babalarından izin alarak şehir dışına götürüyorlar ve
bir susuz kuyuya, Anadolu tabiriyle kör kuyuya, suyu olmayan kuyuya kör kuyuya atıveriyorlar. Çıkması mümkün değil, fakat oradan geçmekte olan bir kervan Yusuf (a.s.)'ı oradan bulur ve getirir, Mısır'da köle diye satarlar.
Orada da satın alan, Mısır devlet başkanının yardımcısı, Kur'ân-ı Kerim de "Azizi Mısır" diye bildirilen, devlet başkanının yardımcısı, Onu kendine satın alır. Tabii ki kabiliyetli bir adam. Devlet başkanlığı yardımcılığına gelmiş, adamın bakışı, görüşü diğer insanlardan farklıdır. Yusuf (a.s.)'da bir fevkaladelik hissediyor ve Onu satın aldıktan sonra hanımına da diyor ki: "Buna dikkat et, bunun yatacağı yerini, içeceği herşeyi güzel yap ve bunu ileride evlatlık olarak kendimize alırız." Demek ki evlatlarının olmadığına da burada dikkat çekilmiş oluyor, veya bundan faydalanırız diyor. Ve Rabbim Yusuf (a.s.)'ın Mısır'a yerleştirildiğini haber verir. Ve Ona rüyanın ve olayların yorumunu öğrettiğini haber verir.[18]
22- (Yusuf ergenlik çağına gelip) güç ve kuvvetine kavuşunca Ona hüküm ve ilim verdik, iyilik yapanları biz işte böyle mükafatlandırırız.
Yaşı kemale erişince biz Ona Peygamberliği ve de ilmi verdik. Hikmet diye tercüme edilmiş birçok yerde. Peygamberlik olarak tefsir edilmiş. Onun için burada olduğu gibi; Ona ilmi ve de hikmeti verdik diye de tercümelerde kaydedilmiş. "Kemal" yaşı da tefsirlerde (olgunluk yaşı da) 30 olarak belirlenmiş, âyet-i kerime yaşı bildirmiyor. Ayet-i kerime de "gücü kuvveti kemale erişince Ona hikmeti ve de ilmi verdik. İyilikte bulunanları işte böyle mükafatlandırırız" diyor Allah (cc).
Peki "Muhsin" oluşu nerden geliyor. Muhsini gayet iyi biliyoruz. Allah'ı görüyormuş gibi ibadet yapmaktır. Her ne kadar biz Allah'ı görmüyorsak da Allah bizi görüyor, inancıyla hareket etmeye "ihsan" diyoruz. Bunu yapan kişiyede muhsin diyoruz. Yusuf (a.s.)'ın nasıl muhsin olduğunu yani Allah'ı görür gibi ibadet yapıp Allah'tan sakındığını gösteren bir olayı naklediveriyor.
Yusuf (a.s.) azizin evinde, yani devlet başkanının yardımcısının evinde dünya güzeli bir insan. Yusuf (a.s.)'ın güzelliği dillere destan.[19]
23- O'nun (Yusuf'un) evinde kaldığı kadın Ondan (Yusufdan) nıurad almak istedi ve kapıları kapayarak: "Haydi gel" dedi. O (Yusuf) "Allah'a sığınırım. Şüphesiz O benim Rabbim benim yerimi güzel eyledi. Zalimler asla iflah olmaz" dedi.
23. âyet-i kerimesinde Allah (c.c.) kadının evinde bütün kapıları kilitledikten sonra Yusuf (a.s.)la yatmayı arzular ve Yusuf (a.s.)'a haydi gel der. Bu "Ravede" kelimesi bütün imkanları hazırladıktan sonra istekte bulunma manasına geliyormuş. Yani kendisince şuh görünebil-mek, güzel görünebilmek, cazibeli olabilmek için gereken herşeyi yapıyor. Sonra da dışardan gelecek olanların da girememesi için kapıları kapatıyor ve Yusuf (a.s.)'a haydi gel diyor. Yani benimle beraber yatağa yatalım der.
Yusuf (a.s.)'da Allah'a sığınırım. O benim Rabbimdir, O benim makamımı güzel eylemiştir. Benim Rabbim, benim makamımı güzel eyledi. Ben Allah'a sığınırım der. Zalim insanlar iflah olmazlar, kurtuluşa eremezler diyor. Zalim haddi aşan kişi demek diye daha önce tefsirini yapmıştık. Zalimin tarifi; haddi aşmaktır. Hani haddi aşmak ne demektir? Bir başka insana hakarette bulunmak, haddi aşmaktır. Böyle bir-şeyi yapma hakkımız yok. Hani sınırı aşmak diyoruz. Mesela tarlada iki komşunun tarlası vardır. Sınır var, had dediğimiz o sınırı aşmak bir zulümdür, orada toprakta zulümdür. Haksız yere tokat vurma o da bir zulümdür. Çünkü vurmamaktır bizim aslî görevimiz, ama vurmakda haddi aşmaktır. Allah (c.c.)'ün kanunları varken kanun koymak zulümdür. Çünkü o haddi aşmaktır.
Yani Rabbimizin sınırını aşmaktır. Burada o kadın o azizindir. Yani o devlet başkanının yardimcısınmdır. Bir başkasının ona tecavüz etmesi haddi aşmaktır. Çünkü o sınır o adama aittir. Onun haremine bir başkasının girmesi sınırı aşmak demektir. Bu da zulümdür. Yani zulmü böyle anlıyoruz biz.[20]
24- Şüphesiz o kadın Onu arzu etmişti. Eğer Rabbinin burhanını görnıeseydi Yusuf da o kadını arzu etmişti. Ondan kötülüğü ve fuhşu gidermek için böyle yaptık. Çünkü O ihlasa erdirilmiş kullarımızdandır.
Ve zalimler iflah olmazlar, kurtuluşa ermezler diyor. O kadın, tabii tefsir kitaplarında Zeliha veya Züleyha diye bildiriyorlar, ama Kur'ân-ı Kerim isim bildirmiyor. O kadın diyor. Niye bildirmiyor. Çünkü böylesine bir Peygamber adayını zinaya teşvik edecek ve kocasına ihanet edecek bir kadının adı anılmaya değmez de ondan. Kur1 ân-1 Kerimde ismi böylece verilmemiştir. Hikmetlerinden biridir tabii ki.
O kadın Yusuf (a.s.)'a meyletti. Bu ar abın dilinde zamirler Önemlidir. Türkçe'de de zamir vardır ama Türkçe'de zamirler erkek ve kadın için ayrı değildir. Mesela "O" dediğimizde kadın için mi, erkek için mi olduğunu bilmeyiz, Türkçede o geldi. Kim geldi. Erkek mi geldi, kadın mı geldi ayıramıyoruz. Ayırmak için o kadın geldi veya o erkek geldi dememiz gerekiyor. Ama Arapça'da o diyebilmek için erkek için ayrı bir ifade var, ayrı zamir var. Kadın için ayrı zamir vardır.
Şimdi tefsirciler burda ikiye ayrılmışlar bir kısmı diyor ki^ Yusuf da ona meyletti kelimesini tefsir ederken Ebus Suud gibi o çizgide olan müfessiıierimiz diyorlar ki: Buradaki meyilden kasıt, yani Yusuf (a.s.)'m ona meyli nefsinin tabii olarak arzu duymasıdır." Tıpkı oruçlu bir insanın sıcak bir günde ciğerlerinin yanması neticesinde soğuk suya olan meyli gibidir. Soğuk bir suyu gördünüz, şırıl şırıl akıyor, oruçlusunuz. Ağustos ayında öğle üzeri, ikindi üzeri, ikindiye doğru ciğeriniz yanıyor. Ve böyle bir sürahinin içinde de su görüyorsunuz. İster istemez gönlünüz o suya meylediyor.
İşte Yusuf (a.s.)'m o kadına meyli de böyle bir meyildir. Ama nasıl ki orucu bozmuyoruz Yusuf (a.s.) da kendisini bozmamıştır. Nasıl ki biz suya meyletmemizden dolayı günaha girmiyoruz. Yusuf (a.s.) da günaha girmemiştir diye tefsir etmişler.
Bir kısmı bunu da kabul etmiyor. Arab'ın gramer kaidesine onlarınki de. uygun düşüyor âyet-i kerimenin lafzından İki tarafmki de anlaşılabilir. Mesela eğer Rabbinin bir âyetini, delilini görmemiş olsaydı O da meyi edecekti manasın da. Yani meyletmedi. Bir kısım alimlerimiz Yusuf (a.s.) o kadına cinsel ilişkide bulunmak için meyletmedi; Niye? Rabbimin âyetini gördü, "Rabbimin âyetini gördü" derken gayri epeyce
laf edilmiş tefsirlerde. Yusuf (a.s.) Peygamber çocuğudur. Peygamber eğitiminden geçmiş bir insandır, ve İbrahim (a.s.)'a nazil olan sahifeleri bilmektedir. Çünkü İbrahim (a.s.)'a sahifeler nazil oldu diyoruz ya Kur'ân-i Kerim de de geçer. İbrahim'e indirilen sahifeler, ve Musa'ya indirilen Tevrat'tan bahsediliyor. İbrahim'e indirilen sahifeleri biliyor.
Zaten zina; ilk Peygamber'den son Peygamber'e kadar yasaklanmış bir şeydir, derken o âyetleri hatırına getiriverdi. Ve derken o da meyi etmekten vazgeçti. Yani meyletmedi. Bu âyetleri gözünün önüne geti-rivermekle o kadına meyletmediğini söylüyor bir kısım müfessirlerimiz. Bu mana anlaşılabilir, ama Ebus Suud çizgisinde olan , müfessirlerimiz ise onlar da diyorlar ki: "Yusuf (a.s.) da insandır, ve o kadına karşı nefsani istekte bulunmuştur." Tıpkı oruçlunun sıcak günde suya istekte bulunduğu gibi ama kendini frenlemesini bilmiş. Rabbimin âyetleri gözünün önüne gelmiş ve kendisini bu kötülükten alıkoymuştur diyorlar. Gönlü istedi ama gönül gözü zinanın kötülüğünü gördü.
"Onu kötülükten ve fuhuştan, yani zinadan alıkoymak için böyle yaptık. Çünkü o bizim muhlis kullarımızdandır." buyruyor. "Muhlisine" dememiş de, "Muhlesine" demiş Rabbim. Yani İhlas kişinin kendisinden değil Rabbimin kişiye vermesindendir demişler. Bizim; " Rabbim bize ihlas ver" dememiz gerekiyor. Yani halis kullarından eyle. Muhlis kullarından eyle, muhlesinden eyle, ihlası sen ver dememiz gerekiyor. Çünkü Burada Yusuf (a.s.)'dan bahsederken "Bizim halis, ihlas verdiğimiz kullarımızdandır" diyor Allah (cx.)
Peygamberlerin insan olduğunu hiç unutmayacağız. Biz kelimeyi şehâdetimizde (abdühü)'yü hiç unutmayız. O Muhammed (s.a.v.) Allah'ın kulu olduğuna şahitlik yaparım ve Onun elçisi olduğuna şahitlik yaparım diyoruz. Efendimiz (s.a.v.) Allah'ın hem kuludur, hem de Rasulü'dür diyoruz ya, insan olduğunu unutmuyoruz. Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde bu vurgulanır. Peki insanlara ben de sizin gibi bir insanım ama, Peygamberler Allah tarafından korunmuş insanlardır. Ve büyük günah işlemezler. İşlemezler derken Rabbim onları korur. Rabbimin koruması altına girmiş insanlardır onlar. Şimdi Yusuf (as.) bir istekte bulunmuş, yiğitlik istekte bulunmamak değildir. Yiğitlik istekte bulunulduğu halde günaha girmemekedir. Basra'dan biri mektup yazmış. Hz. Ömer (r.a.) devlet başkanı, Basra valisi mektup yazmış. "Efendim, bizim burada iki tür insan var, ikisi de günaha girmiyor. Birisi gücü yettiği halde günaha girmiyor. Birisi de gücü yetmediğinden dolayı günaha girmiyor. Bunların Allah katındaki sevab durumu aynı mıdır?
İki insan var, ikisi de zina etmiyor. Birisinin gücü yetiyor, hem para gücü, hem de bedeni güç. Hem de imkanlar elinde , yapmaya her an için müsait bir ortamdadır, ama yapmıyor. Kendini frenliyor. Öbürünün de
böyle bir imkanı; ne para olarak, ne de bedenî kabiliyet olarak imkanı yok. Yani ortam da buna müsait değil o da yapmıyor. İkisinin durumu aynı mıdır. Demiş ki; yapmaya imkanı olduğu halde yapmayan sevaba giriyor. Öbürünün ne sevabı ne de günahı var. İkisi de yapmıyor imkanı yok, zaten yapmıyor. Öyle olunca onun ne günahı var, ne de sevabı var. Ama öbürünün sevabı vardır diyor. Bunu destekleyen haduk vardır. Buharide, mağarada kalan üç insanın bir hikâyesi vardır, Önlerini taş kapamışdır. Ya Rabbi! demiş. İşte şöyle şöyle bir kadına bütün imkanlar hazırdı, kadın da kendini bana teslim etmişti. Ama se nin korkundan dolayı ayaklarının arasından çekildim. Senin korkurt (azametin) hatırıma geldi, çekildim geriye. Onun, katında bir değer) varsa bu kapı açılsın Ya Rabbi demiş. Kapı açıldı diyor. Şimdi yani imkan varken yapmamanın sevabı vardır.
Yani yiğitlik istek duymamakta değil. Mademki insanız istek duymak fıtratımızda vardır. Ama bu isteği gemlemek, frenlemek ve bu isteği meşru yolda gidermek bizim yiğitliğimizdendir. Buna örnek olarak Müslimde bir hadis rivayet edilmiş[21] Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'le beraber oturuyorduk diyor. Sahâbe'den bir tanesi yanımızdan, bir kadın geçti gitti. Efendimiz yanımızdan ayrıldı gitti. Bir müddet sonra tekrar yanımıza geldi, saçlarından su damlıyordu diyor. Yani banyo yapmıştı. Peygamberimiz Zeyneb validemizin evine gitti ve onunla birleşmiş, banyosunu da yapmış geri gelmiş. Demişki bir istekde bulunduğunuzda isteğinizi meşru yoldan halledin. Yani evinize gidin, onun bunun peşinden koşturmayın. Şimdi burada Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunun şerhinde Örnek olsun diye yapar, yoksa Peygamber Efendimiz o geçen kadına istek duyduğundan dolayı değil. Orada istek duyanları hissetti Efendimiz. Bakışlarından belli olur. Hz. Peygamber'de bizzat örnek olsun diye evine kadar gitti ve evinden banyosunu yapmış olarak geldi ve dedi ki; "bundan sonra isteklerinizi böyle gideriniz."
Son günlerde dinimize sataşmalar bu yönde de yapılmakta. Efendim müslüman kesim özellikle "İslamcı kesim cinsel isteklerini baskı altında tutuyorlar" diyor. Biz baskı altında tutmuyoruz. Biz kendi helalimizle bu isteklerimizi gideriyoruz. Dikkat edilsin şu İstanbul şehrinde istatistik yapılsın genelde ilk erken evlendirme olayları İslamcı kesimdedir.
Yani baliğ olunca oğlunu, baliğa olunca kız çocuğunu derhal evlendirmeye meylediyor. Yani İslamcı kesimden de yine 25-30'una kadar evlenemeyen, evlendirmeyen, imkansızlıkları olan insanlarımız var ayn. Ama mukayese yaparsak, yani İslâm'dan uzak kesimle, İslâmi yaşayan kesimin yüzdesine vuracak olursak bizde daha fazladır erken evlendirme. Ve biz gemlemiyoruz, onlar gemliyorlar. Yani cinsel istek-
lerini baskı altında tutan onlardır, biz değiliz. Biz helal yoldan en iyi şekilde gidermeye gayret ederiz. Çünkü Rabbim mademki yaratmış, ve bundan zevk alınması için yaratmış, utanılması için değil. Rabbim, kadınlarda huzur bulaşınız diye eşlerinizi yarattık diyor. Kendilerinde sükûna ensesiniz, huzur bulaşınız diye sizden eşlerinizi yarattı diyor Allah (c.c). Onun, için cinsel baskıda bulunanlar bizim kesim değil karşı kesimdir.
Aman hocam şimdi birinin belki hatırına gelebilir. Vallahi onlar gönüllerince yaşıyorlar.Biz yaşayamıyorsak.....Geçenlerde gazetelerde
bir konu vardı. İzmir'de bir açık oturum düzenlenmiş, üniversite tarafından yapılmış ve genelev kadınlarıyla da yapılmış, açık oturuma onlar da katılmışlar. Ve onlarla bir istatistik yapılmış kadınlara sormuşlar. Çeşitli sorulardan bir tanesi, "Kızınızın da aynı yolda yürümesini is-termisiniz?" Yani sizin gibi genelev kadını olmasını istemlisiniz. "Eğer böyle olacağını bilirsem kendi ellerimle öldürürüm" diyor kadın. Yüzde 99'u bunu söylüyormuş. Bir de orada sorulan sorulardan bir tanesine verilen cevap;. Yani "siz erkeğe doyuyorsunuz. Erkeğe doymayan kadın varsa o da biziz" demişler Onun için yasak aşk yaşayanların tatmin olmaları, huzura ermeleri, sükûn bulmaları mümkün değildir. Huzur ve sükûn Nikâh'dadır. Yani eşlerin birbirlerini severek birbirlerini sayarak birbirlerine hani mahremlerini gizleyerek, kendi aralarında birbirlerine açıp dışa karşı gizleyerek, ihtiyaçlarını giderecek en rahat, en doğru, en güzel yol, nikâh yoludur. Yoksa hadisi şerifde ifade edildiği gibi sifah yolu değildir. Nikâh yoludur.[22]
25- Kapıya doğru koştular. Kadın, Yusuf'un gömleğini arkasından yırttı. Kapının yanında kadının beyine rastgeldiler. Kadın: "Ailene kötülük yapmak isteyenin cezası nedir? Hapsedilmek veya acıklı bir işkenceden başka (ne olabilir?)" dedi.
Kapıya doğru koştular ikisi birden. Yusuf (a.s.) kapıya doğru kaçtı, bu kadından kurtulmanın yolu kaçmaktır dedi ve kapıya doğru koştular. Arkadan Yusuf (a.s.)'ın elbisesine tutundu ve elbise yırtıldı, ve kapının önünde efendi ile karşılaşıverdiler. Kadının kocası da eve geliyormuş, kapıyı açınca kapıda karşılaşıverdler. Yani suç üstü yakalandılar ikisi
birden. Tabii ki suçlu, güçlü olmak ister. Derhal kadın dedi ki: "Senin ailene kötülükte bulunmak isteyen kişinin cezası nedir?" deyip kalmıyor. Bize bazı soru soranlar vardır. "Hocam bunun fetvası şöyle değil midir?" Yahu arkadaş sorma öyle. Yani bana soracaksan cevabını verme. Hocam böyle, başka olur mu? diyor. Yani kendisi fetvasını hazırlamış tasdik etmek üzere mühürletmek üzere geliyor. Kadın da aynı, senin ailene kötülük murad eden kişinin cezası nedir? Onun cezası hapis olunmak veya elim bir azâb, işkence görmekten başka birşey değildir diyor. Yani bunu ya işkenceye tabî tutacaksın veya haps edeceksin diyor kadın.[23]
26- Yusuf: "O benden murad almak istedi" dedi. Kadının ailesinden biri şahitlik yaptı ve: "Eğer Yusuf'un gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, Yusuf yalancılardandır.
Yusuf (a.s.) diyor ki: "Benden cinsel ilişkide bulunmayı isteyen bu. Bu kadın benden istekte bulundu diyor. Yusuf (a.s.) kendisini savunuyor. Aileden biri şahitlik yapıyor, bilir kişilik yapıyor. Şimdi burada iki türlü tefsir edilmiş. Burada aileden bir kişi şahidlik yaptığını ifade ediyor. Ama tefsirlerde diyor ki o gelen kocasının yanında bir adam daha vardı. O arada Hâkimlik yaptı.[24]
27- "Eğer Yusuf'un gömleği arkadan yirtılmışsa kadın yalan söylemiş. Yusuf doğru söyleyenlerdendir" dedi.
Dedi ki: "Eğer elbise önden yırtılmış sa kadın doğru söylüyor, adam yalan söylüyor. Erkek kadına doğru saldırır, kadın da kendini korumak için yakasından paçasından tutarsa elbise önden yırtılır. Arkadan yırtılmış sa o zaman kadın yalan söylüyor adam doğru söylüyor diyor.[25]
28- Kadının kocası Yusuf'un gömleğini arkadan yırtılmış görünce: "Şüphesiz bu siz kadınların tuzaklarindandır. Gerçekten siz kadınların tuzağı büyüktür," dedi
Adam baktı ki, elbise arkadan yırtılmış. Arkadan adam kendi elbisesini yırtamaz ki, dışarıya doğru yönelir arkadan gelen kadın onu yırtar. Onu görünce bu sizin hilenizdir. Kadınların hilesidir. Kadınların tuzağı çok büyüktür diyor Allah (c.c). Kadın tuzağına düşürmesin derler. Adam şeytan şerrinden, puştoğlan şerrinden, kahpe avrat şerrinden. Allah korusun diye dua edermiş. Birisi de ya kadınların tuzağından ne olacakmış, ne hilesi olacak demiş, başına bazı şeyler gelmiş diye hikâyesi anlatılır. Hikâyenin bize en isabetli şekli, bize fayda verecek, bizi sakındıracak ve nasihat olacak hikâyeyi, olmuş bir olayı Allah (c.c.) bize haber veriyor. Allah (c.c.) kadınların tuzağından hepimizi korusun. Burada kadınların tuzağı deyince bu olayda kadınların tuzağı yoksa bugüne kadar okuduğumuz bölümde müslümanlara karşı tuzaklar daha ziyade erkekler tarafından kurulmuştur. Daha ziyade de itikadımızı zedeleyen itikada imana giden yolu engelleyen tuzaklar kurulmuştur. O tuzak tabii ki bundan daha şiddetlidir.
Çünkü bu kadının tuzağı insanı büyük günaha sokar. Ama imansızların tuzağı Allah korusun, tutulanı Cehennem'e ebediyyen atar, imansız yapar. O da bir tuzaktır.[26]
29- "Yusuf, sen bundan vazgeç, Hanım sen de günahın için istiğfar et. Şüphesiz sen hata edenlerden oldun" dedi.
Yani tuzağı erkekte yapar, kadın da tuzak kurar. Kocası Yusufa dönüyor, Yusuf un doğru olduğunu, hatalı olmadığını, hain olmadığını görür. "Ey Yusuf bundan vazgeç, bu olayı unut. Yani orada burada bu olayı anlatma. Kadına dönüyor, sen de yaptıklarına pişman ol. Sen hata edenlerdensin " diyor kocası. Tabii ki kocasının imanı yok, karısının da imanı yok. Yani bugünkü topluma uygun bir hareket tarzı. Kocası hanımını bir başkasıyla cinsel ilişkide bulunmak üzereyken yakalıyor ama , kabahatin kadında olduğunu görüyor ve işi kapatmak istiyor. Yusuf (a.s.)'a diyor ki; bırak unut sen diyor. Hanımına da diyor ki buna pişmanlık duy, hata sendedir. Bir daha böyle şeyler yapma diyor. Yani sineye çekmiş oluyor, kadınıyla beraber aile hayatını devam ettirmek istiyor. Fakat olay şehirde duyulmuş. Yalnız, Yusuf (a.s.) tarafından duyurulmuş değil. Tabii ki o söz vermişse sözünü yerine getirir. Bir de Peygamber eğitiminden geçmiş bir insan günahları yaymaz. Allah (c.c.) "settarul uyub", yani ayıbları örtendir. Bir ismi de "Settar" dır Rabbim,
bizim de aynı sıfatı almamızı ister. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur. "Kim müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah 'da ahirette onun günahlarını örter" diyor. Onun için hiçbir vakit günahınızı veya arkadaşlarınızın günahını teşhir etmeyin. Fakat bu olay duyulmuş.[27]
30- Şehirdeki bir kısım kadınlar: "Azizin (vezirin) hanımı uşağından murad almak istemiş. Sevda onun yüreğini sarmış, biz onu açık bir sapıklığın içinde görüyoruz" dediler.
Şehirdeki kadınlar şöyle fiskos yapıyorlar kendi aralarında. Azizin hanımı yanında çalışan kölesi olan delikanlıyla yatmak arzu etmiş. Onun aşkı sevgisi yüreğine kadar yer etmiş. Biz onu çok açık bir sapıklığın içinde görüyoruz diyor. Kadınlar zina etmesinden dolayı ayıplamıyorlar, kölesiyle zina etmesini ayıplıyorlar. Öbür kadınlar da temiz kadınlar değil, zinada bir yaygınlık var da köleyi hafife alıyorlar. Köle ile zina etmenin ayiplığına dikkat çekiyorlar. Ama köle denilen o Yusuf (a.s.) hakkında da bilgileri yok görmemişler. Yusuf un güzelliği konusunda hiç bilgileri yok. Diyorlar ki: "Yahu o fetasıyla, yani kölesi olan o, delikanlıyla zina etmek istemiş bu apaçık bir sapıklıktır. Yani olurmu öyle şey." Yüksek sosyete, yüksek sosyete ile zina eder, köle ile zina etmez mantığı var. Bizim buraya cemaate vaaza gelenlerden biri vardı. Hocam terlikçilik yapıyoruz. Arabanın üzerinde terlikçilik yapıyoruz. Vilâyetin birinde kız terlik almaya gelecek, annesi bağırıyor kızım başını ört demiş. Anne bizim "terlikçi 11 diyormuş. Ben oradan devamlı geçerim diyor. Yani bizim terlikçi olunca örtmeye gerek kalmıyor. Yani öyle bir hal oluyor. Başkasına karşı örtüyormuş kız, terlikçiye karşı örtmüyor.
Bizim bir hoca efendi vaazda diyor ki: "Ulan hanımlarınızı bana gös-termiyorsunuz, hanımlarınıza da beni göstermiyorsunuz, evinize vardığımızda ayrı odalarda oturtuyorsunuz. Ama Bu sütçü ile tüpçü geldimi hanımlarınız sabahleyin gece kıyafetiyle çıkıyor onun karşısına" diyor. O sizin ananızın oğlumu, o da benden uzak bir adam. Sütçü ile tüpçü neyin nesi yani?[28]
31- Kadın o kadınların tuzaklarını işitince o kadınlara (davetçi) gönderdi ve onlar için yaslanacakları yer hazırladı. Her birine bıçak verdi ve Yusuf'a: "Çık karşılarına" dedi. Kadınlar Yusuf'u görünce Onu (güzelliğini gözlerinde) büyüttüler ve (meyve yerine) ellerini kesdiler. "Haşa, Allah için, bu bir beşer değildir. Bu ancak güzel bir melekdir" dediler.
Bu 31. âyet-i kerimede; o zina yapmak isteyen kadın, kadınların kendi aleyhinde konuştuğunu duyunca, onların hepsini evine davet etmek üzere bir davetçi gönderir. Ve onların hepsine koltuklarım güzelce hazırlar, oturacakları yerleri ve hepsinin eline meyve verir, ve de meyvelerini kesmek ve soymak için bıçaklarını verir. Yani herkes oturmuş, önünde meyve tabakları ve ellerinde bıçakları ve meyve ellerinde. Derken Yusuf (a.s.)'ı çağırıyor. Çık onların huzuruna diye, onların huzuruna çıkınca da hepsi birden Onu gördüler ve Onun güzelliği karşısında hayretler içinde kaldılar. Meyve kesecek yerde ellerini kestiler diyor ve dediler ki: "Bu insan değil, bu ancak güzel bir melektir" dediler.[29]
32- Kadın: "İşte kendisi hakkında beni ayıpladığınız budur. Gerçekten ben Ondan murad almak istedim, fakat o namusunu korudu. Eğer o emrettiğimi yapmazsa muhakkak hapse atılacak ve alçalanlardan olacak" dedi.
Bunu işitince, o kadın dedi ki: "İşte beni ayıpladığınız adam Budur." Ben Onunla yatmak istedim ama o istemedi, kendisini korudu o temiz kalmak istedi. Ama eğer bu benim emrettiğim şeyi yapmazsa elbette O haps olunacaktır. Ve de aşağılanmış bir insan haline getireceğim. Yani bunu yine yapacağım, devam edeceğim.
Şimdi bunu şöyle görüyoruz, o günün insanı ile bugünün insanı arasında, dinden uzaklaşanlar arasında tabii ki pek ayırım olmadığını görüyoruz. Yani kadınlar bir yerde bir araya geliyorlar. Şehrin ileri gelen yüksek sosyetesinin hanımları bir araya geliyorlar. Şu tür insanla mı zina etmek efdaldir, bu tür insanla mı zina etmek iyidir tartışmasını yapıyorlar. Yani şu seviyeden bir erkekle mi, bu seviyeden bir erkekle mi. Şöyle mi olmalıdır, böyle mi olmalıdır tartışmasını yapabilecek kadar kendi aralarında çağdaş kadınlar olmuşlar. Bunlar günümüzde de aynı şeyi savunan hatta bunu Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezinde bir araya gelip, (zaten o işi konuşmak için ancak Atatürk Kültür Merkezinde biraraya gelir ve orada tartışmasını yaparlar) nasıl yapalım, nasıl edelim gibi tartışmalar yapıyorlar. Değişen birşey olmadığını görüyoruz.
Yani bize şunu veriyor âyet-i kerime. Günümüzde bazı arkadaşlar hocam dünya almış başım yürümüş, öylesine ahlâksızlık yaygınlaşmış ki bizim bunları düzeltmemiz mümkün değil. Bir ümitsizliğin içine giren arkadaşlarımız var. Yani bir tarafta köşe dönücüleri görüyor, bir tarafta siyasetteki dönekleri görüyor, bir tarafta fuhuşta, zinada ve eşcinsellikte, beşcinsellikteki kötülükleri görüyor diyor ki: "Bu toplumu bizim düzeltmemiz mümkün değil."
Peki Yusuf sûresini biz niye okuyoruz ki.? Yusuf sûresinde Rabbim bize şu mesajı veriyor. Yusuf (a.s.) 'da Mısır'a vardığında aynı şeyler işleniyordu; Bir tarafta puta tapan insanlar kendinden önce ölmüş kralın kanunlarını uygulamakta olan devlet yöneticileri ve ona tapınanlar, Öbür tarafta ahlâksız kadınlar bir araya geliyorlar, hangi erkekle kocalarını kandıracakları konusunda tartışmalar yapıyorlar. Açıkoturumda hepsi koltuklarına oturmuşlar tartışıyorlar ve senin zina etmek istediğini görelim bakalım. Öyle şey olurmuymuş, köleyle olurmuymuş derken köleyi görünce, haa hakikaten bizde yatarız bununla. O zaman kadınlar tenkidlerinden vazgeçiyorlar.
Yani böylesine ahlaksızlığın ileri gittiği bir toplumu düzeltmiş Yusuf (a.s.) bu sûrenin devamında düzelttiğini de haber verecek Allah (c.c). Ve bunun da bize ibret olsun için anlatıldığını ifade ediyor âyet-i kerimede. Yani sizin çağınızda da bu derekeye inerlerse insanlar düzelmez diye ümitsizliğe düşmeyiniz. Ama esbabına sarılın,bırakmayın.[30]
33- (Yusuf) dedi ki: "Rabbim; hapishane bana, onların beni çağırdığından daha sevimlidir. Eğer sen bu kadınların tuzağını benden geri çevirmezsen, ben onlara meylederim cahillerden olurum."
Kadın; "Eğer sen benim dediğimi yapmazsan benimle yatağa yatmazsan seni hapse attırırım, seni aşağılatırım" diyor. Yusuf (a.s.)'da "Ey Rabbim bunların davet ettiğini yapmaktansa hapiste yatmak benim için daha hayırlıdır." İşte devlete gitmenin yolu bu. Bir tarafta dünya güzeli bir kadın yatağa davet" ediyor. Eğer bunu yapmazsan hapishaneye atmayı vaadediyor. Ve mücahid insanın yapacağı Yusuf (a.s.)'ın yaptığını yapmaktır. Bu kadının yaptığını yapmaktan veya bu kadınların dediğini yapmaktan sa hapishanede yatmak benim için daha sevimlidir diyor Yusuf (a.s.). Ya Rabbi eğer sen onların hilesini benden çevirme-seydin ben onlara doğru meyleder ve cahillerden olurdum diyor. Yani Yusuf (a.s.) burada Rabbine şükrünü belirtiyor. Ben bu derece yükselmişsem kadını değil de hapishaneyi tercih edebilmişsem, kadın bütün şuhluğuyla gözümün önünde ona el sürmemeyi başarmışsam bu senin yardımmladır. Ya Rabbi eğer sen beni engellememiş olsaydın ben bunu yapardım. Ya Rabbi ve bsn cahillerden olurdum diyor.
Müstesna bir kadın geçip gitmektedir. Ve insan onu görür, ilk görüş günah değildir. Ama ikinci bakış Peygamber Efendimiz Hz. Ali'ye: "Ya Ali ikinci bakış, bakıştır." Bir defa bakmak günah değildir. Bakmak deyince gidiyorsunuz, karşıdan biri geliyor görüyorsunuz bu günah değil, ikinci bir defa ulan ne malmış ya diye bakmak günahtır, veya onu böyle köşeden dönünceye kadar zarar gelmesin diye göz hapsinde tutmak günahdır.
Şimdi bir kısım insanımız bundan kendisini koruyabiliyor. Bu korumasından dolayı Rabbine hamdetmesi gerekiyor. Çünkü o Rabbimin ona verdiği bir haslettir. Yani on tane insan bakıyor da biri bakmıyor sa, o birine Rabbimin lütfü keremi vardır. Şuna dikkat çekmek isterim. Diyelim ki: "İki kişiden biri bakıyor, birisi de bakmıyor ama riyakarca; "Yahu bakarsam, bakıyor derler." diye bakmıyor. Allah korkusu ile değil. Bakmamamız Allah korkusundan dolayı olmalıdır.
Kişi;, bu "civarda tanınıyorum, bakacak olursam bu cemaatten biri de görecek olursa, diye düşünecek olursa ve ondan dolayı bakmıyorsa belki günaha girmez, ama riyakarlığının günahını çeker de sevaba girmez. Sevabı olmaz. Yani bizi bakmaktan, harama bakmaktan engelleyen Allah'ın korkusu olması gerekiyor. Riyakarca insanların korkusu değil, yani asıl yürekten bakmamayı, gönülden bakmamayı temin etmeye gayret etmeliyiz.
Bu da Rabbimin yardımı ile olur, bizim de gayretimizle olur. Eğer bunu başarabilmişsek Allah'a hamd etmemiz gerekiyor. Yusuf (a.s.)'ın yaptığı gibi onların hilelerini benden geri çevirmeseydin, yani beni engellememiş olsaydın. Ya Rabbi ben onlara meyi ederdim. Ve o zaman ben cahillerden olurdum. Sana hamd olsun, sen beni onlara karşı korudun öyle ise ben de senin yolunda hapishaneye gitmeyi onlarla yatmaya tercih ederim. Ve hapishane bana daha sevimlidir diyor Yusuf (a.s.). Allah güzel insanlar vermiş Osmanlı'ya. Güzel hizmetler de etmişler. İçerisinde bazı yanlışlar yapanlar da olmuş ama genelde iyi insanlar gelmişler. Bizim Türkiye'de araştırma yapanlarımız insafsızca özellikle bu 72. sene, yani İslâm'ın kaldırılışının 72. yılını kutluyoruz. Bugün insanlar, bu 72 için tarih yazanlar Osmanlının harem hayatına da el uzattılar, dil uzattılar. Halbuki üniversite tarafından terceme edilmiş bir kitap var. Üniversitede profesörün biri, Amerikalı birinin kitabını terceme etmiş. Adam 1900 yıllarında Türkiye'ye gelmiş, Osmanlı üzerine doktora yapmış, Diyor ki: "Osmanlı da harem hayatı cariyelerin yetiştirilmesi zevklerini tatmin için değildi. Padişaha şeyhul İslâm'a ve veziri azama ve çeşitli insanlara kültürlü eş yetiştirmek için açılmış bir okuldu diyor. Haremde bunlar dini eğitim görürlerdi, İslâmi eğitim görürlerdi. Estetik, sanat, şiir, edebiyat bütün bunların eğitimini görürlerdi ki, yedi iklimi cihanı yönetecek olan insanın eşi de bu tür kültürlerden mahrum kalmasın diye özel eğitimden geçerdi "diyor.
"Bir de genelde eşlerini cariyelerden seçmeleri, kardeşi, dayısı, amcası, halası, teyzesinin oğlu olup da devlet yönetiminde torpile, köşe dönmeye fırsat vermemek için tercih edilirdi" diyor. Yani bir veziri azamın hanımı var ama onun anası, babası, dayısı, halası, yok bilmiyor. Kime torpil yapsın bu kadın. Sırf kocasının hizmetinde olmak,her sahada kocasına yardımcı olmak, çünkü kültür seviyesi epeyce yüksek bir kadın. İtikadı, ameli herşeyi fevkalâde bir kadın.
Birde bu insanlar öylesine güzel kadınlarla evlendirirlermişki ileride kadınla vatanı satma tarafına gitmesinler. Ve vatan da satmamışlar hiç, öylesine dünyaya meyletmeme eğitimi verilmişki hani tenekelerle altun verilmesine rağmen en son Abdulhamit ki en tenkid ettikleri Abdulhamit bir karış toprağı veremem bin teneke altın getirseniz bir karış toprak veremem ben. Çünkü orası kanla alınmış, altınla satılmaz demiş.
Yani hepimiz yönetici olmaya talib olmalıyız. İslâm'ın yöneticisi olmaya talib olmalıyız. Yusuf (a.s.)'ın eğitiminden geçişini görüyoruz. Kadınla aldatma tarafına giderler. Biraz sivrilirseniz bunun zaafı neresidir, kadındır. Kadınla aldatmaya çalışırlar. Bunun zaafı nedir para, parayla aldatmaya çalışırlar. Para verirler. Hani Peygamber Efendimiz'e teklif ettikleri gibi; "gel seni Mekke'nin en zengini yapalım" diyorlar.
Tarih boyunca Yahudilerin oyunu hiç değişmemiştir. Para, kadın. İnsanları aldatmak ve satın almak için bu ikisi kullanılmıştır.
Yani Yusuf sûresini okumamızın sebebi, tarihi bir masalı öğrenmek değil, bir Peygamber hayatını öğrenmek. O Peygamberi kendimize örnek kabul edip yolumuza bir kadın tuzağı çıkarsa ona meyletmemek. Yusuf (a.s.)'ın dediği gibi, "ya Rabbi ben bu kadınla beraber olmaktansa hapishanede yatmayı tercih ederim" deme durumuna yükselen insanlar yönetimi elde edebilirler.[31]
34- Rabbi Onun duasını kabul etti de kadınların tuzağını Ondan geri çevirdi. Şüphesiz O işitendir, bilendir.
35- (Yusuf'un suçsuzluğu hakkındaki) delilleri gördükten sonra onlara (vezir ve adamlarına) Yusuf'u bir zamana kadar hapsetme fikri belirdi.[32]
36- Yusufla beraber iki delikanlı daha hapse girdi. Onlardan biri: "Ben rüyamda kendimi şarap sıkarken gördüm" dedi. Bir diğeri de: "Ben de rüyamda kendimi başımda ekmek taşırken gördüm. Kuşlar ondan yiyordu. Bize bunun yorumunu haber ver. Biz seni iyilik edenlerden görüyoruz" dedi.
Onunla beraber iki genç delikanlı daha hapse girdi. Hani Türkiye'de bir kısım kardeşlerimiz özellikle Risalei Nur'u okuyan, Bediuzzaman Hz'lerinin çizdiği yolda İslâm'a hizmet eden kardeşlerimiz hapishaneyi "Medreseyi Yusufiyye" diye isimlendirdiler. Yani "Yusuf (a.s.)'ın medresesi" diye isimlendirdiler. Bu konuda çok cesurca hareket ettiler. Özellikle 50'li yıllarda, 6O'lı yıllarda çok cesurca hareket ettiler. Yani o
günün mahkemelerinde söylemiş oldukları sözler, yapmış oldukları savunmalar tarihde eşi az görünen savunmalardır. Yazılmadı, çizilmedi ama tarihin isimsiz kahramanlarıdır onlar. Yazılanlardan daha ziyade yazılmayanları çok önemlidir. Hani bazıları da iki günlüğüne hapishaneye girer ondan sonra 200 sayfa hatırat yayınlar. Onlardan ziyade yazmayanların ki daha ziyade yiğitçedir. Bazen duyduğumuz, gördüğümüz veya bir hâkimden dinlediğimiz veya bir savcıdan dinlediğimiz bazı olaylar vardır. Bunlar köylü Mehmet ağam gibidirler. İsimsiz kahraman olarak yaşarlar. İsimlerini belli etmezler. Kepenek altında yatan koç yiğitlerdir bunlar.
"Medreseyi Yusufiyye" demeleri pek hoşuma gider . Salisen benim kendi prensibim de odur. Bulunduğunuz yeri hep güzelleştirin. Şahsi hayatımız da evin birinden çıktık mı, öbürüne hep "Allah sevmiş dilemiş de bu evi nasib etmiş" diyoruz. Amma da güzelmiş evimiz diyor öbür evi kötülüyoruz. Halbuki o evi daha önce çok övmüştünüz onlara. Bunun faydası vardır, rahat ediyorsunuz. "Evimizin önünden, veya arkasından yol geçer diyorsunuz, ya da arkada bir ağaç gözüküyor" diyorsunuz. İstabul'da bir yeşillik görmek bile bir ni'mettir. Yani bir güzel tarafını bulun rahat edersiniz. Bazıları sinir üstüne sinir yapıyorlar, Böyle evlerde oturulur mu, şöyle edilir mi, böyle edilir mı diye.. Hani evin tabanında oturacak olursanız, en altta, yazın serin, kışın sıcak olur. En üstte oturacak olursanız o manzarası güzel olur dersiniz. Mutlak surette güzel bir tarafını bulursunuz.
Hapishaneye mi attılar, O Yusuf (a.s.)'m medresesine girdik, çıka-rıverdiler, Yusuf (a.s) gibi serbest bırakıldık, bu sevinecek taraf. Üzülmek istiyorsanız. "Ben buraya girecek adammıydım. Başkasını koyamazlar mıydı" diye bağır çağır faydası yok, hiç faydası yok. Sinir sisteminizi tahrip etmekten başka birşeye yaramaz. İçerideki insanlara faydalı olamazsınız. Kendi vücudunuza zarar verirsiniz, dışarıya çıkınca da faydalı olamazsınız.
"İki delikanlı girdi. Onlardan biri dedi ki: "Ben rüyamda şarap sıkarken gördüm. Üzümü sıkıp şarap yapıyordum. Ben bunu görüyorum." Yusuf (a.s.)'a anlatıyor. Öbürüde diyor ki: "Ben başımın üstünde ekmek götürüyorum. Başımın üzerine koymuşum tablayı, ekmek var, ekmek götürüyorum. Ama kuşlar o tepemin üzerindeki ekmeği yiyorlardı. Rüyamda bunu gördüm." diyor." Sen bizim rüyamızın tevilini bize bildir. Biz seni iyi insanlardan görüyoruz. Sen iyi bir adama benziyorsun, sen bizim rüyamızı bir tâbir et bakalım diyorlar.
Buraya girmeden öncede yukarıda da bir arkadaş dedi. "Vallahi ben rüyalar görüyorum, nasıl yapayım, rüya kitabına mı bakayım filan diyor. Rüya kitaplarına bakmayı tavsiye etmem, hayatta hiç rüya kitabı almayın. Rüya tâbiri doğrudur, kabul. Çünkü âyet-i kerime ile sabit.
Peygamber Efendimizin tâbir ettiği rüyalar vardır. Peygamberlerin tâbiri kesin bilgidir. Ama onun dışındakiler kesinlik ifade etmezler. Yani bizim tâbir edeceğimiz rüyalar kesinlik ifade etmezler.
Peki rüya tâbir namesi olan kitaplar, onlar da kesinlik ifade etmezler. Onu yazan zat, hani Nablusi denen zat, başında mukaddimesinde yazmış. Bu tâbirler kesinlik ifade etmez diyor. Çünkü rüyayı görene göre değişir. Rüyayı gördüğü mevsime göre değişir, rüyayı gördüğü vakte göre değişir. Mesela seher vaktinde mi görmüş, akşam yatınca mı görmüş, tâbir ona göre değişir.
Bu konuda da bir hikâye anlatılır. Adam rüyasında ateş görmüş. Alev yükseliyormuş. O şehirde tanıdığı sâlih bir adama gitmiş. Efendim rüyamda ben bir ateş gördüm demiş. Nerede gördün? Filan yerde. Bulabilirmisin? Kendi dağımızın filan kayanın bitişiğinde bir yerde. Bir balta bir kürek almışlar gitmişler. Kazmışlar bir küp altın çıkmış. O sa-lih zatla bölüşmüşler bunu, aradan altı ay geçmiş aynı adam rüyasında bir başka yerde aynı alevi görmüş. Sabahleyin uyanınca o adama gidip anlatıp da niye onunla bölüşeyim demiş. Baltayı küreği alır gider. Oraya kazar kazar, derken bir çuval çıkar, çuvalın içinde bir adam ölüsü. Tam o çuvalla uğraşırken arkadan da polis iz sürüyormuş, kan izi. İzi sürmüş gelmiş adamı orada yakalamış. Halbuki daha önceden binleri adamı öldürmüşler, oraya getirmişler gömmüşler, kaçmışlar. Adamı suç üstü yakalamış oluyorlar şimdi. Götürmüşler adamı dövmüşler dövmüşler, adam ben suçsuzum, rüyamda ateş gördüm de öyle gittim demiş. Polisler sen onu bizim külahımıza anlat demişler. Neyse Allah'tan o gün asıl katiller yakalanmış, adam serbest bırakılmış.
Doğru o salih zatın yanma gitmiş ve durumu anlatmış, O da "Ben rüyamda böyle bir ateş gördüm deseydin, ben sana şunu derdim. Sakın ha o dağın yakınına dahi bugün gitme. Demiş ki ne fark eder, aynı ateşi gördüm. Bak yavrum daha önceki rüyayı bir kış gününde gördün. Kış gününde görülen sıcak ateş hayra alâmettir, ama sen bu rüyayı ağustos ayında gördün, ağustos ayında ateş pek hayra alâmet değildir demiş.
Yani rüya görülen mevsimine, görüldüğü ana, gören adamın açlığına veya tokluğuna, namazı kılıp yatması ile namazı kılmadan yatmasına bağlıdır. Tâbirini yapacak olan sorar, namazı kıldında mı yattın, kılmadan mı yattın? Karnın fazla tokmuydu? Ne zaman yattın? Bunların sorusunu sorar da ona göre tâbir eder. Yinede kesinlik ifade etmez. Peygamberlerin dışında rüya kesinlik ifade etmez. Onun için rüyaları uyandığınızda Rabbim hayra tebdil et, Rabbim hayırlı eyle deyip bitirin. Peygamberimiz "elhayru lena ve-ş-şerru li e'daina" dermiş. Hayırlar bize, serler kötülükler düşmanlarımıza diye dua edermiş. Bizde aynısını söyleyeceğiz. Ve illâki anlatmak istiyorsanız, Muhsin gördüğünüz bir insana anlatın. Yani o mahallenizde semtinizde en salih, en temiz insan varsa ona anlatın. Onun dışındakilere de fazla anlatmayın.[33]
37- Yusuf: "Sizin yiyeceğiniz yemek size gelmeden ben onun yorumunu size haber veririm. Bu Rabbimin bana öğrettiğidir. Ben, Allah'a inanmayan, ahireti de inkâr eden bir kavmin dinini terkettim."
Yusuf (a.s.) diyor ki size yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu size haber veririm. Size gelmeden önce size gelecek olan yemekten haber veririm. Şimdi bu 37. âyet-i kerimede Peygamberlere Rabbim tarafından bazı şeyler bildirildi mi, Peygamberler de bilirler. Biz şuna inanırız. Gaybı ancak Allah bilir. Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez, imanımız vardır. Ama Rabbim onu Peygamberlerine bildirdi mi Peygamberler de haber verir. Peygamber biliyor denmez bu sefer. Rabbim haber verince size şöyle bir soru sorsalar, Peygamberler gaybı bilir mi? Veya evliyalar gaybı bilir mi? Bilmez deriz. Ama Rabbim'in bildirdiğini bilirler. O zaman yine gaybı biliyor olmazlar. Çünkü bilen Rabbim, Ona bildiren Rabbim'dir. İtikadımız zedelenmiyor yine, gaybı Allah bilir diyoruz, orada zedelenmiyor. Fakat -bazı arkadaşlarımız aşırı muhabbetinden; Konya'da bir arkadaş bana diyor ki, mühendis bir arkadaş. "Hocam şeyhim 24 saatimi kontrol altında tutuyor diyor. Gece sağıma dönsem bilir, soluma dönsem bilir." Dedim ki bir şehâdet getirsen. Olmaz böyle birşey. Onu yalnız Allah bilir. Yani bir insanın 24 saatini yalnız ve yalnız Allah (c.c.) bilir. Onun dışında kimse bilemez. Ama şöyle birşey olur mu? Çok salih bir zata sizin durumunuzu Rabbim bildirmiş, gönlüne birşey doğmuştur. O olur onu kabul ediyoruz. Hani bazen tam filanı anarken filan geliverdi, hayatınızda olan şeylerdir. Bu tür şeyler olur ama 24 saatinizin her anını bilen Allah (c.c). Başka bilen yoktur.
"Bu ikisi Rabbim'in bana öğrettiğidir. Ben bir toplumun dinini terkettim ki o toplum Allah'a iman etmiyor. Ve onlar ahireti de inkâr ediyorlar." Allah'a ve ahirete inanmayan bir toplumun dinini terkettim diyor. Kim onlar Mısır devletinin yönetim sistemini terk etti. Onların dinsizlik dinini bıraktı. Çünkü onlar Allah'a ve ahirete inanmıyorlardı diyor Yusuf (a.s.). Ya peki ne yaptım?[34]
38- "Atalarım ibrahim, Ishâk ve Yâkub'un dinine uydum. Herhangi birşeyi Allah'a ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu (iman) bize ve insanlara Allah'ın lütfundandır. Ancak insanların birçoğu şükretmez.
Babalarım olan İbrahim'e İshâk'a ve Yâkub'a, Yâkub'un dinine tabî oldum ben diyor. Şimdi rüyayı tâbir etmiyor. Onlar tâbiri istediler. Ama sizin rüyanızı tâbir edeceğim ben dedi, başka konuya girdi. Bize burada konuşmanın adabını da öğretiyor.
Adamın biri geldi size her hangi birşey soruyor. Adama bakıyorsunuz ki bu adamın bir yanlış tarafı var. Yani imansızlık tarafı var veya müslümandır da o müslümanm yapmakta olduğu bir hata vardır. Siz de onu biliyorsunuz adamla karşı karşıya gelmişsiniz, birşey soruyor o sizi dinleyecektir. Öyle ise münasib bir dille "bunun cevabını vereceğim, İstediğini yerine getireceğim. Otur bakayım şuraya/'diyerek. Durumu anlatıyor Yusuf (a.s.) gibi. "Ben Allah'a ve ahirete inanmayan insanların dinini terk ettim, terkettim ama dinsiz de kalmadım. İbrahim, onun oğlu İshâk, onun oğlu Yâkub ki babamdır onların dinine tabi oldum ki o İslâm dinidir. Allah'a herhangi birşeyi şirk koşmak bize yakışmaz" diyor.
Yani bizi yaratan Allah'a ortak koşmak bize yakışmaz diyor. Şimdi kendisiyle beraber içine alıyor onları, bak sizde insansınız, bende insanım beraberiz. Yani size ve bana yakışmaz veya burada o Peygamberlere de gider ama o ikisine de gider. Bize Allah'a ortak koşmak yakışmaz.
Bu Allah'ın bir lütfü keremidir ve insanlara olan lütfü keremidir. Yani Peygamberler göndermesi ve İslâm'ı indirmesi Allah'ın bize ve insanlara olan bir lütfü keremidir. Ancak insanların birçoğu Allah'a şükretmezler, bu nimetten dolayı diyor. Ve o insanların mantığına göre bir konuşma yapıyor.[35]
39- "Ey hapishane arkadaşlarım, ayrı ayrı Rabler mi daha hayırlı, yoksa hükmü altına alan birtek Allah mı?"
Ey hapishane arkadaşlarım! diyor. Hapishanenin de kendine göre hani insanların mesleklerden dolayı arkadaşlığı vardır. Asker arkadaşlığı vardır, okul arkadaşlığı vardır. Burada da hapishane arkadaşlığı var. Aynen ifade ile Ey hapishane arkadaşlarım diyor, Yusuf (a.s.). Yani ileride devlet başkanı olacak ve de Peygamber olacak bir zatın hapishanedeki o iki garip adama hitabı, ey hapishane arkadaşlarım diyor. Çeşit çeşit Rab edinmek mi daha hayırlı.......kelimesini efendisi olarak alacak olursak bir kaç tane efendiye hizmet etmek mi daha hayırlı yoksa bir tek olan, herşeyi gücü altına alan Allah (c.c.)'a ibadet etmek mi daha hayırlı, ona hizmet etmek mi daha hayırlı? diye onlara soruyor. Bu adamların ikisi de kölelik yapıyor. Padişahın kölesi. Birisi padişahın şarapçısı, diğeri de aşçısı imiş. Bir suçtan dolayı içeri atılmışlar, ikisi beraber. Şimdi bir adama itaat etmek mi daha hayırlı, yoksa çeşitli adamlara hizmet etmek mi. Elbette birine öyle ise bu adamlara niye itaat ediyorsunuz. Siz herşeyi gücü altında tutan bizi yaratan ve bir tek olan Allah (c.c.)'e ibadet etmek daha hayırlıdır diyor. Peki Allah'tan başka ibadet yaptığınız kişilere gelince Allah'tan başka şu ibadet ettikleriniz var ya sizin o ibadet ettikleriniz ancak sizin ve sizden öncekilerin ve babalarınızın isim verdiği ilahlardır bunlar. Yani siz bunlara tapmıyorsunuz ya bunların tapınılmaya layık olduğu konusunda Allah bir âyet indirmiş değil. Siz ve sizin babalarınız bir araya gelmişsiniz, biz bu atamızın yolundan gideriz diyorsunuz.
Yani bunun ilahlığma izini siz veriyorsunuz. Bu ilah değil, bunu ilahlaştıran sizsiniz diyor. Yoksa o da sizin gibi anadan babadan doğmuş bir adam. Binlerce adam siz bir oluyorsunuz onu tutuyor bir de ilahlık rütbesi veriyorsunuz ve ona tapınıyorsunuz.
Ve adamlar dinliyorlar, hakikaten bu da bir anadan ve babadan doğmuş bir adamMısır'da. binlerce köle o adamın ayakta durması için çalışıyor. Babalan da aynı yolda çalışmışlardı. Şimdi adam, kanun koyucu devlet başkanını gözünün önüne getiriyor, Onun gibi ekmek yiyor, onun gibi yürüyor, onun gibi birgün geliyor hastalanıyor da. Pekala ne hakJa kanun koyuyor.? İşte ona dikkat çekiyor Yusuf (a.s.)[36]
40- Allah'dan başka tapındiklarınız sizin ve atalarınızın adlandırdığı bir takım isimlerden başka birşey değildir. Allah onlar (put) hakkında hiçbir delil indirmemiş tir. Hüküm yalnız Allah'ındır. Yalnız Ona kulluk yapmanızı emretti. İşte en doğru din budur. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.
Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır. Bu kırkıncı âyet-i kerimedir. Hani kayıtsız şartsız hâkimiyet milletindir derler de, millete vermezler yine de. Biz diyoruz ki hâkimiyet, milleti de Yaratanındır. Bu milleti Allah yarattı, öyle ise bu millet Allah'ın emrine uymakla görevlidir, hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah (c.c.)'ündür. Bu imanımızın ana esasıdır. Ancak Ona ibadet etmemizi emretti derken yalnız ve yalnız Ona ibadet etmemizi istedi.
İşte değerli, sağlam ve devam edecek olan din budur. Ama insanların birçoğu bunu bilmez diyor. "Kayyım" değerli manasına gelir, kıymetli de bu kelimeden türemiştir. Sağlam manasına bozulmayacak olan din budur. Ve devam edecek olan, Kıyamete kadar devam edecek olan din de Allah'ın dinidir. Ama insanların birçoğu bunu bilmezler. Yani dinin devamlılığını, dinin değerliliğini, dinin sağlamlığını birçok insan bilemez diyor. Yusuf (a.s.) onlara. Ve ondan sonra rüyalarını yorumlamaya geçiyor.
Burdan bize ipuçları veriyor Rabbim. İnsanlara hitap ederken karşımızdakinin kültür seviyesini nazarı itibara alın, anlayacağı dili de hesaba katın. Hani bir köye gitseniz dağın tepesinde, Torosların eteğinde bir köyde bir şeyi anlatacaksınız. O köyün şartlarını nazarı itibara alarak o insanların bilgilerini de hesap ederek neyi bilirler, neyi bilmezler, onları da hesap ederek meselenizi anlatacaksınız. Misallerinizi onların anladığı ve bildiği şeylerden anlatacaksınız. Hatırıma geldi, diyelim ki melekler insanların amellerini yazar diyoruz. Kur'ân-ı Kerim'de sabit. İnsanların iyi şeylerini de, kötü amellerini de kaydeder.
Günümüzün inkarcısı, inanmayanları diyor ki, Hocam o yaza yaza bunların defteri bir camiyi almaz diyor. Nerede taşırlar, omuzumuzda taşıyorlarsa ağırlık duymamız lazım. Bu nasıl olur diyor adam. İstanbul'da oturana diyoruz ki bakın bilgisajarlar var. Bilgisayarların disketleri var, bir kasetin yarısının, yarısı kadar ince, onun içerisine kocaman bir kütüphanenin kitabını kayd etmek mümkün mü? mümkündür, insanoğlu bunu bir kütüphaneyi bir disketin içerisine kaydedebilecek, yazım şekline getirmişse, insanları Yaratan Allah meleklerine, kendine has bir yazım şekli ile yazar bunu dedin mi o adam ikna olur. Ama siz bunu gider Torosların büyük tepesindeki köyde "bir disketin içerisine şu kadar bilgi alıyorlar" derseniz olmaz. Ya o zaman bir incir çekirdeğinin içine, incirin bütün dallarını, yapraklarını, kaç incir vereceğini, o çekirdeğin içine yazmış mı yazmış. Köylü onu anlar. Çekirdeği ektin mi incir çıkar ve o büyür. Onun bütün büyüklüğü 50 sene içinde kaç yaprak vereceği, kaç tane meyve vereceği de yazar. Rabbim onun içine onu sıkıştırmış sa meleklerde haydi haydi onu sıkıştırır dedin mi onun aklına o yatar.
Yani insanların kültür seviyesini nazarı itibara alarak anlatmaya dikkat edeceğiz. Burada da yukarıda geçmişti. Şuayb (a.s.)'ın konuştuğu kişiler o günün uluslararası ticaret yapan tüccarı. Onlara ayrı konuşuyor Şuayb (a.s.)- Burada da kültür seviyesi gayet düşük iki tane köleye hitab ediyor hapishanede. İnsanları hafife almakta yok, seviyelerine göre hareket etmek var. Hafife almıyor, ulan bu köleden ne olur demeyin. İki köleden ne olur? Mesela şöyle yapabilirdi, ben Peygamber çocuğuyum, iyi eğitim görmüş bir insanım, ben bunlarla mı konuşacağım deyip kenara çekilebilirdi ama o zaman olmazdı. Peygamber çocuğuna yakışmazdı, O onlarla sarmaş dolaş olmuş, hapishane arkadaşlarım demiş ve onlara demiş ki; "çeşitli adamlara çalışmak mı daha iyi, bir adama çalışmak mı daha iyi.?" Bir adama çalışmak iyi. Öyle ise çeşitli Krallara bunlara itaat etmektense bir tek Allah'a itaat etmek, ibadet etmek daha hayırlıdır değil mi deyivermiş onlara.[37]
41- "Ey hapishane arkadaşlarım! Sizden biriniz (rüyasında şarap sıkan) efendisine şarap içirecek. Diğeri (rüyasında başında ekmek taşıyan) ise asılacak ve kuşlar onun başından yiyecek. Hakkında sorduğunuz iş kesinleşmiştir.[38]
42- O ikisinden kurtulacağını zannettiği kişiye: "Efendinin yanında beni (ona suçsuzluğumu) hatırlat" dedi. Fakat efendisine hatırlatmayı şeytan ona unutturdu. Böylece birkaç yıl hapishanede kaldı.
O padişahın sakisi, yani şarapçı basısı olacak olan adama, kurtulacak olan adama dediki; Yusuf (a.s.) "Efendinin yanına varınca beni hatırlat ona. Ama şeytan onu efendisine söylemeyi unutturdu. Hapishanede senelerce kaldı. Arabın dilinde küsur manasına gelir. 10 küsur deriz, 20 küsur liram var deriz. Yani küsur 30'a varmayan 30'la 20 arası olan rakama deriz, l'den 9'a kadar olan rakama küsur deriz. Küsur sene, birkaç küsur sene kaldı. Birkaç sene diye de tercüme edebiliriz. Hapishane de birkaç sene kaldı. Yani 10 değil, tefsirciler 7 diye tefsir etmişler. 7 sene kaldı. Ve bundan sonra yeni bir konuya giriyor.
Burada alimlerimiz bazı şeyler demişler. Yusuf (a.s.) efendisinin yanına varınca beni ona hatırlat yani söyle, hapishanede suçsuz yere yatan bir adam var diye ona söyle. Bazı tasavvuf taraftarı ağırlığı olan âyetleri tasavvuf! gözle tefsir edenler, bir de açık hadislerle tefsir eden alimlerimiz var. Bir kısım alimlerimiz sarf nahiv kaidelerine dayanarak tefsir edenler, burada diyorlar ki bunu demeseydi o kadar kalmazdı diyorlar. Yani efendisinin yanında beni hatırlat, benim suçsuzluğumu söyle. Efendisinden yardım beklemeseydi de kendisini hep görmekte olan Allah'tan (c.c.) yardım dilemiş olsaydı o kadar sene kalmazdı diye bir yorum getirmişler. Ama Rabbimin takdiri öyledir. Ben aynı sözü demiyorum.
Rabbim bize olayı böyle naklediyor, biz bu mantıktan hareket ederek şunu deriz. Yusuf (a.s.) o yanındaki adama kurtulacak olan adama diyor ki devlet başkanının yanına vardığında benim burada suçsuz olduğumu söyle diyor Rabbim de bize bunu haber veriverdiğine göre imansız kesime gidecek olan bir insana varıp da bazı şeyleri biz de söyleyebiliriz. Yani "bak sen reisi cumhura gidiyorsun veya başbakanın yanma gidiyorsun. Bu memlekette müslümanlara karşı şöyle şöyle zulümler işleniyor. Böyle böyle işler yapılıyor bu adama söyle kulağına üfleyiver bunu" demek günah değildir.
Onun için çeşitli insanlarla karşılaşırsınız. Dükkanınızda, evinizde, işyerinizde, özellikle yetkili ve etkili olan insanlarla karşılaştığınızda bunu söyleyin. Yani bu memlekette müslümanlara ve de müslümanlar-dan sonra İslâm'a zulm ediliyor. Müslümanlar yine her halükarda yaşayıp gidiyorlar da İslâm'ı gündemden kaldırmanın yıldönümü kutlanıyor. Yani İslâm'adır, müslümanlara değil. Evleniyorlar, mal sahibi oluyorlar, çoluk çocuk sahibi oluyorlar, araba sahibi oluyorlar birşeyler oluyorlar. Ama İslâm'ı gündemden kaldırmanın bayramı yapılıveriyor, bu da duyurulmak. Mesela bazı tanıdığınız etkili yetkililere söyleyip bu bayram o bayramdır deyin. Ya ama kötü uygulaması vardı diyebilir o. O zaman siz kötü uygulamayı savunmayın hayatta. Doğru, kötü uygulama vardı ama kötü uygulayanları alıp, iyi uygulamaya geçilmeliydi.
Mesela diyelim ki çok güzel bir at. Arap atı derler, orta asyadan getirdiğimiz bir at adamın altında. Ama üzerinde kötü bir süvari var. Yani binicisi kötü. Hep böyle atın kafasını çekip duruyor. Salıvermesi lazım aslında atın kafasını. Şimdi ulan oğlum bu atı ne yapıyorsun, perişan ediyorsun deyip te atı mı öldürmesi lazım. Hayır!.. O biniciyi indirip o ata kendisi binip süvarilik yapması gerekir ama yönetim öyle yapma-mış o zaman. Bu kötü sürülüyor, kötü yönetiliyor demiş atı kesmiş atı-vermiş. Ondan sonra o kötü adamla beraber yola yaya yürümüşler. Türkiyedeki uygulama da buna benzer bir şey, bunların da duyurulmasında fayda vardır.
Yusuf sûresinin 43. âyet-i kerimesinden devam ediyoruz. Yusuf (a.s.) kadının iftirasına uğrayarak hapse atılır. Hapse attıranların başında tabiiki devlet başkanının yardımcısı var, olayı az çok biliyor. Ama hanımının lekelenmesinden bir başkasının lekelenmesini tercih ediyor (Yukarıda 28 ve29 uncu ayetlerin tefsirinde geçti). Adam; hanımını ve Yusuf (a.s.)'ı ve oradaki bilirkişiyi dinlemesinin neticesinde hanımının hatalı olduğunu, ona yaptığından dolayı pişman olmasını emretmişti. Orada anlıyordu Yusuf (a.s.)'ın temiz kaldığını, fakat bu şehre yayılınca Yusuf (a.s.)'ı hapse attırıyorlar. Yusuf (a.s.) hapishanede iken de boş durmuyor. Hapishanede arkadaşlarına birşeyler anlatmaya devam ediyor. Hapishane arkadaşlarından biri dışarıya çıkınca devlet başkanının şarapçı basısı olacak. Zaten öyle gelmişti, şarapçı başı iken bir suçtan dolayı içeri atılmış, çıkınca yine şarapçı başı olarak görevini devam ettirecekti. Ona demişti ki: "Dışarı çıkınca beni hatırla ve devlet başkanına da beni hatırlat. Burada suçsuz yere bir adam yatıyor diye söyle" demişti. O adam dışarı çıkınca Yusuf (a.s.)'ı unuttu. Şeytan ona unutturdu. Aradan yıllar geçti. Devlet başkanı o günün devlet kralı bir rüya görüyor. Rabbim bu rüyayı teferruatıyla bize anlatıyor.[39]
43- (Birgün) Kral dedi ki: "Ben (rüyamda) yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini, yedi yeşil başakla, diğerlerini kuru gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüya tâbir ediyorsanız, benim bu rüyamı yorumlayın."
Melik derki, yani kral der ki: "Ben yedi tane güçlü, yani yağlı, etli butlu yedi tane sığır rüyamda gördüm. O güçlü kuvvetli, etli butlu yedi sığırı, yedi tane zayıf sığır öküz yerken gördüm rüyamda." Aslında gö-
rünüşde güçlü olan, zayıfı yemesi gerekiyor ya rüya bu. Rüyada yedi tane zayıf öküz, yedi tane güçlü kuvvetli öküzü yiyip bitiriyor. Daha ne görmüş. "Yedi tane yeşil başak, bir de yedi tane kuru başak gördüm" diyor. Yukarıya atfediyor bazı tefsircilerimiz. "Yedi tane kuru başağın, yedi tane yeşil başağı yediğini gördüm" diyor. "Ey benim çevremde olan insanlar, (yani ilim adamları, rüya tâbircileri, ordu komutanları, genelde padişahın çevresindeki yakınları için söylenen kullanılan bir ifade) Ey çevremdekiler! Eğer rüya tâbiri edebiliyorsanız, yapabiliyor-sanız, buyurun şu benim rüyam konusunda bana bir cevap verin" diyor kral. Demek ki rüya tâbirciliği yalnız Yusuf (a.s.) ile başlamamış, daha Öncesinden de varmış. Yusuf (a.s.) rüyayı çok güzel tâbir edebiliyor, ama rüya tâbiri insanlık tarihi kadar eskidir. Hz. Adem'e kadar varır. Çünkü Hz. Adem'de bir insandı, insan rüya görür. Bazı rüyalar günlük olaylarda karşımıza çıkıveriyor. Gece rüyasını görüyoruz, sabahleyin aynısı ayan beyan ortaya çıkıveriyor. Hayatımızda da oluyor bunlar. Gerçi rüyayı görüp sabahleyin kalktığımızda tâbirini bilemiyoruz ama sonra olayla karşılaşınca ben bunu gördüydüm deyiveriyorsunuz. Bu kendi hayatımızda olduğu gibi Adem (a.s.) da da olmuştur. Ve Adem (a.s.) da aynı zamanda Peygamber olması nedeniyle tâbiri de güzel yapmıştır. Rüya görmek ve rüya tâbir etmek insanlık tarihi kadar eskidir. Buradan da anlıyoruz. Yusuf (a.s.) dan önce rüya tâbirciliğinin olduğunu görüyoruz. Çünkü kral Yusuf (a.s.)'ı tanımadan çevresindekilere diyor ki rüyamı eğer tâbir edebilirseniz buyurun tâbir edin diyor.[40]
44- Dediler ki: "Bunlar karışık rüyalar. Biz karışık rüyaları yorumlayanlayız."
Onlar diyorlar ki: Bu karışık bir rüya biz böyle karışık rüyanın tâbirini bilemeyiz diyorlar. Yani bunu tâbir edecek durumda, değiliz diyorlar. Demek ki rüyayı tâbir edebilenler var, tâbir edemeyenler var. Daha öncede izah ettiğimiz gibi Peygamberlerin tâbirinin dışındaki rüya tâbirleri kesinlik ifade etmezler. Hani ben rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm senin namaz kılmana gerek kalmadı artık diyorsa, o gördüğü Peygamber değildir. Veyahutta rüyasında şöyle şöyle gördüm ben böyle yapacağım. Buraya gelen arkadaşlardan da rüyasına fazla önem verenler var. Hocam gece gördüğünü gündüz tatbik edelim diyen arkadaşlar var. Kesinlik ifade etmez bizim tâbirlerimiz. Mahmut hocanın da tâbiri kesinlik ifade etmez, çok güvendiğimiz bir insanın tâbiri de kesinlik ifade etmez. Yalnız Peygamberler "bu rüyanın tâbiri şöyledir" demişse o çıkar ki Peygamber (s.a.v.)'ın hayatında bu olmuştur.[41]
45- (O hapishanedeki) iki kişiden kurtulanı bir zaman sonra (Yusuf'u) hatırladı ve: "Ben size onun yorumunu haber veririm. (Hapishanede Yusuf var) hemen beni Ona gönderin" dedi.
O Yusuf (a.s.)'ın hapishane arkadaşlarından kurtulanlardan biri öldürüldü idam edildi. Birisi kurtuldu. O kurtulan kişi var ya bir müddet sonra, uzun zaman sonra Yusuf (a.s.)'ı hatırladı ve dedi ki: "Bu rüyanın tâbirini ben size haber veririm. Yalnız bana müsaade edin, ben bir yere kadar gideyim" dedi.[42]
46- (Yusuf'un) yanına gelince): "Yusuf, Ey doğru sözlü, yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz inekle, yedi yeşil başak ve diğerleri kuru olan rüyayı bize yorumla. Umarım ki (rüyanın yorumu ile) insanlara dönerim, umulur ki onlarda (senin kıymetini) bilirler."
Yusuf (a.s.)'ın yanına geldi. "Ey doğru sözlü insan! diyor. Ey doğru sözlü Yusuf! yedi tane zayıf öküz, yedi tane güçlü kuvvetli öküzü rüyada yemiş. Yedi tane kuru başak, yedi tane yeşil başağı rüyada yemiş. Sen bu konuda bana haber ver. Bu rüyanın tâbiri nedir bana söyle. Ola ki ben geriye gider insanların yanına, Melik'in ve diğerlerinin yanına varırım. Dolayısıyla onlara anlatırım da senin faziletini, ilmini, değerini, kıymetini bu adamlar bilirler diyor.[43]
47- (Yusuf) dedi ki: "Siz adetiniz üzere yedi yıl ekersiniz. Ekini biçtiğiniz zaman yiyeceğiniz az bir miktarın dışındakiIeri başağında bırakın."
Yusuf (a.s.); Ard arda yedi yıl bol miktarda zirai mahsul elde edeceksiniz. Hasat zamanında topladığınız bu mahsulleri olduğu gibi başağında bırakın. Tabii ki buğdayı ve arpayı, ziraî mahsûlleri koruma me-todları o gün için gelişmediğinden en iyi koruma yolu başağında bırakmak. Hepimiz Anadoludan geldiğimiz için buğdayın başağını biliyoruz. Başağında kalırsa çürüme önlenir. Kuruduktan sonra hasat zamanında almıyor, başağıyla koyuluyor; depo ediliyor. Öyle olunca iki buğday birbirine değmemiş aradan hava geçmiş olacaktır, ve korunacaktır. Şimdi ise depolarda dışardan rutubetin gelmesini, alttan üstten rutubetin girmesini engelliyorlar. Ofislerin dışında da, ofisler dolunca çelikten veya alüminyumdan yapılan depolar dolunca Anadoluda, Konya'da bakıyoruz toprağa atıyorlar, toprağın üzerine döküyorlar. Ama onunda en üst kısmına yine buğdayın başağından elde ettikleri samanı döküyorlar. Samanı döktükten sonra buğdayı Örtüyorlar. Yani yine bir samanla koruma, başağıyla koruma tarafına gidiliyor günümüzde de.
Onu başağıyla beraber bırakınız ama yediğiniz kadarını tabii ki başağından çıkarırsınız. O sene yiyebileceğiniz kadarını yersiniz, başağından çıkarırsınız, yiyemeyeceğiniz kadar da olacak, bol miktarda olacak. O bol miktarda mahsulü ise başağında bırakırsınız diyor.[44]
48- "Bundan (yedi yıldan) sonra yedi kurak yıl gelecek. (Tohumluk için) depolayacağınız az bir miktarın dışındaki, önceden biriktirdiklerinizi (o kurak yedi yıl) yiyecek."
Ondan sonra yedi tane kıtlık senesi gelecektir. O zaman daha önce hazırladıklarını yerler. Ancak o depo ettiklerinizden bir kısmı müstesna hepsini yedi senede yemeyin. Daha sonra tohum yapmak üzere bir kısmım da ayırın.[45]
49- "Sonra onun ardından da bir yıl gelecek ki orada insanlar bol yağmura kavuşacak ve o yıl (meyve) sıkacaklar, (hayvan sağacaklar)."
Sonra bu yedi kıtlık senesinden sonra gelecek olan senelerde ise insanlara Allah bolca yağmurlar verecek, yağmurlu yıllar ve bolca ürünün olduğu üzümlerden şıra'ların akıtıldığı, ineklerden ve koyunlardan
sütlerin sıkıldığı seneler gelecektir. Yani bolluk yılları gelecektir diyor Yusuf (a.s.).[46]
50- Kral: "Onu bana getirin" dedi. Elçi Yusuf'a gelince (Yusuf elçiye): "Efendinin yanına dön ve ona ellerini kesen kadınların durumu nedir? diye sor. Şüphesiz benim Rabbim o kadınların tuzağını bilir" dedi.
Şimdi adam bunu krala haber veriyor. "Efendim hapishanede bir adam var, sizin rüyanızı böylece tâbir etti" diye krala anlatıyor. Kral diyor ki: "Onu bana getirin, o hapishanedeki adamı bana getirin" diyor. Elçi Yusuf (a.s.)'a gelince elçiye "Rabbinin yanma dön" diyor. Bakın ne güzel ifade. Kralın yanma dön demiyor. Burada şuna dikkat çekiyor. Bir insan hangi insanın kanunu ile yönetiliyorsa o, onun Rabbidir. Ayet sadece bize hikâye anlatmıyor. O zaman bu şarabçı başı veya elçi kralın kanunlarına itaat ediyordu. Kralın kanunlarına itaat ettiği için o adamların Rabbi krallardır. Yusuf (a.s.) buna dikkat çekiyor. Rabbim de bize dikkat çekiyor. Kimin kanununu tatbik ediyorsanız, kanununu tatbik ettiğiniz sizin Rabbinizdir. Rabbine git diyor. Çağırmak için geldi, hapishaneden kurtulacak ama çıkmak istemiyor Yusuf (a.s.) Git rabbine yıllarca Önce ellerini kesen o kadınların durumu ne idi.? O kadınlar ellerini niye kesmişti.? O kadınları kral çağırsın senin rab-bin; o kadınlara desin ki "siz bundan 8-10 sene önce bir ellerinizi topluca kesmiştiniz, niye kesmiştiniz". Benim Rabbim o kadınların tuzağını hilesini biliyor. Hanımı elini kesiyor, niye kestiğini bilmeyen adamın kanunu ile memleket yönetilir mi? Hanımının nerede gezdiğini bilmeyen adamın kanunu ile memleket yönetilir mi? Buna işarettir Yusuf (a.s.)'ın kıssası. Hanımın nerede kırıştırdığını bilmeyen adam memleketi yönetme hakkına sahip değildir. Git ona bir bir hatırlat diyor.[47]
51- (Kral, kadınlara sordu): "Yusuf'dan murad almak istediğinizde durumunuz neydi?" dedi. Kadınlar: "Haşa Allah için biz Onun hiçbir kötülüğünü bilmiyoruz" dediler.
Kral kadınları topluyor. Yahu sizin durumunuz nedir. Yusuf tan murad almak istediğinizde, yani Yusufla birleşmek istediğinizde ne olmuştu, olay nasıl olmuştu, nasıl cereyan etmişti diye kadınlara soruyor. Kadınlar diyor ki: "Haşa Allah'a sığınırız. Biz Ondan hiç bir kötülük bilmiyoruz. Yani bir kötülük yaptığını söylediğini bilmiyoruz" diyorlar. Derken o başkan yardımcısının hanımı, Aziz'in hanımı diyor ki: "Şimdi gerçek ortaya çıktı. O zaman istekte bulunan bendim, o doğru bir insandır" diyor Yusuf (a.s.) için. O doğru bir insandır. O gün Onunla yatma arzusunda bulunan bendim.[48]
52- (Yusuf): "Bu (soruşturmayı). benim Ona (azize) yokluğunda hıyanet etmediğimi ve hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya ulaştırmayacağını bilsin için (yaptırdım dedi)."
Bunu niye yapıyor Yusuf (a.s.). Onun cevabını veriyor. O devlet başkanının yardımcısı Onun olmadığı bir zamanda hainlik yapmadığımı bilsin için. Şimdi hanımının konuşmasını kocası da duydu ya, kocası olmadığı bir zamanda hanımına yaklaşarak hainlik yapmadığımı bilsin için bu konuşmayı yaptım diyor, ve Allah hainlerin hilesine hidâyet vermez. Yani Allah hainlerin hilesini doğru yola iletmez diyor. Şimdi bu âyetin mefhumu muhalifinden şöyle bir mana çıkmasın. Onun olmadığı bir zamanda Ona hıyanet etmedim. Peki Onun olduğu bir zamanda ettim manası çıkmaz. Onun olduğu zamanda zaten yapmam, Onun olmadığı zamanda yapmadığımda ortaya çıksın için. Bu olayı istedi Yusuf (a.s.).[49]
53- (Bu soruşturma ile) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis daima kötülüğü emredicidir. Ancak Rabbimin esirgediği müstesna. Şüphesiz Rabbim Gafur'dur, Rahim'dir.
Peki Yusuf (a.s.)'ın gayreti bunun için, yoksa ben kendimi temize çıkarmam, nefsimi temize çıkarmak için değil. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği müstesna. Rabbim'in koruduğu müstesna nefis insana, daima kötülüğü emreder diyor. Burada olayın ortaya çıkmasında gaye benim nefsim gayet iyidir, nefsim çok temizdir, dürüsttür diye bunu ortay; koymak için değil. Nefis eğer Rabbim'in merhameti ile korunmuyor; nefis insana hep kötülük emreder. Yani biz bazı kötülüklerden kendi mizi alıkoyabiliyorsak bu Rabbimiz'in bize merhametidir. Bunu diyebil mek bile Rabbim'in bize bir lütfudur. Benim Rabbim affedicidir, merha met edicidir diyor Yusuf (a.s.).[50]
54- Kral: "Onu bana getirin. Onu kendime has danışman yapayım" dedi. Yusuf'la konuşunca (Kral): "Sen bugünden (itibaren) katımızda mevki sahibi güvenilensin" dedi.
Bunu duyuncu Kral diyor ki: "Onu bana getirin, kendime özel mü şavir yapayım." Onunla konuşunca kral dedi ki: "Bugünden itibaren sei bizim yanımızda en yüksek makama sahip bir insansın ve güvenilen bi: insansın" diyor. Yani Mitün sırlarımızı sana açabiliriz, sana güvenebili riz ve sen yüksek bir makam ve mevki sahibisin bu günden itibaren di' yor kral. "Mekin" kelimesini Türkçede kullanırız. Biraz Arapça deyin olarak geçmiş Türkçeye. "Şerefül mekan, bil mekin" derler. Bir maka mm üstünlüğü o makamda bulunanla bilinirmiş. Tabii bunu ecdadımı; söylüyor. Şimdikiler bunu söylemiyor, eskiler diyorlar ki "Makamın büyüklüğü veya küçüklüğü oraya oturan kişiyle büyür veya küçülür.' Şimdikiler öyle değil şimdi şahıslar makamla büyürler veya küçülürler Adamın kendi kabiliyeti yok ki, adamı alıyorsunuz bakan yapıyorsunuz Vay anasına filan diyorsunuz, adam iki gün sonra bakanlığı yitiriverd mi kepaze bir adam olup çıkıyor piyasaya. Yani şahsi bir özelliği yol* kişinin. Bunu siyasetnamesinde nizamiye medreselerini kuran za Alparslan'ın oğlu Melik şah'a yazıverdiği bir siyaset namesi vardır istanbul üniversitesi yayınları arasında da çıkmış. Türkçe olarak çıkmı; aslı Farsça'da orada yeni bir devlet başkanı diyor. Tabii bunu Meliİ şah'a söylüyor akıl veriyor. Yani efendim diyor, zamanla devlet başkanı, yönetimi ele alınca üst düzey görevlilerinden birini makammdar alıyor, böyle önemsiz bir makama verdi onu, fakat çok geçmeden c önemsiz makam çok önemli makamlar arasına girdi. Yani orasının işlerim çok güzel işler hale getirdi. Adını duyurmaya başladı o makamında Bu sefer Padişahın tekrar gözüne girdi. Onu yanına çağırıyor. Seni esk: görevine iade ediyorum, orada fevkalade başarılarda bulundun diyor Efendim biz bulunduğumuz makamı yükselten insanlarız, yoksa makamla yükselen insanlardan değiliz diye cevap veriyor. Burada ona da dikkat çekiliyor. Yani sen bu fevkalade kabiliyetinle bizim nazarımızda yüksek bir makamı elde ettin diyor kral. Ama Yusuf (a.s.) Peygamberdir gayri kendisine Peygamberlik verilmiş. Onu hapishanedeki konuşmalarından da anlıyoruz Peygamberlik verildiğini.[51]
55- (Yusuf, Krala) dedi ki: "Beni ülkenin hazineleri üzerine (yönetici) kıl. Şüphesiz ben çok iyi korur ve (yönetmesini) bilirim."
O da dedi ki: "Yani bana danışmanlık teklif etme. Beni bütün yeryüzünün hazineleri üzerine söz sahibi kıl. ben bu işi yapabilecek, koruyabilecek güce, idare edebilecek bilgiye sahibim" diyor Yusuf (a.s.). Yani sen devlet başkanlığından çekil ben yöneteyim bu ülkeyi diyor, yoksa anlaşmaya girmek olmaz.
Bazıları bunu ortak yönetim şeklinde anlıyor, özellikle Hindistan'daki bir kısım hint alimleri; Hindistan'da ortak yönetim örnek gösterirler yönetim hinduların elinde. Yani Gandi ve Onun soyundan olanlar devleti yönetirler ama biriki bakanlıklarda müslümanlara verirler. Çünkü 100-150 milyonluk müslüman var orada. Şimdi 200 milyon oldu diyorlar. Onun için bazı bakanlıkları veriyorlar. Şimdi yönetimde bu bakanlıkları alan müslümanların hocaları da bu âyeti delil getirerek "Efendim kafirlerle uyumlu bir devlet kurulabilir. Bir kısım bakanlığı onlar, bir kısım bakanlığı bizimkiler alabilirler. Böylece laik bir devlet kurulabilir, yönetilebilir. Buyurun Yusuf (a.s.) maliye bakanlığına tayin edilmişti" diyorlar.
İşte oranın etkisiyle Türkiyede de aynı sözler var ama Allah rahmet eylesin Elmalılı Merhum, fevkalade cevap vermiştir. Yusuf (a.s.) maliye bakanlığına değil, yeryüzünün hazineleri yönetmeyi istedi derken; bir devletin hazinesinde buğdayı da var, madeni de var, kömürü var, insanı var. Yani bir devletin sahip olduğu herşey o devletin hazinesi sayılır. Yoksa sadece hazine bakanlığı değil. "Hazain" diyor, "Hazine" demiyor. "Hazine" tekildir, "Hazain" çoğuldur. Bir ülkenin, bir devletin sahip olduğu güçdür. Sahip olduğu güç nedir. Birinci derecede insan gücüdür, ikinci derecede mali güç gelir. Ziraî mahsuller, toprak mahsulleri, madenler ve diğer birimleri. Eğitimden askeriyesine kadar ülkenin sahip olduğu herşeye "Hazain" denir. Bu konuda Mevdudi de güzel açıklama yapmış. Tefhimul Kur'ân'ında, o da devlet başkanlığını istedi diyor. Beni devlet başkanlığına getir, dedi, diyor ve delil olarak da bazı âyet-i kerimeleri veriyor. Mesela 72. âyette diyorlar ki: "Başkanımızın
bardağını, su tasım kaybettik" Yusuf (a.s.)'ı kasdederek, Yusuf (a.s.)'a Melik tâbirini kullanıyor.
Eğer maliye bakanı olmuş olsaydı devlet başkanı tâbiri kullanılmazdı. 72. âyet-i kerimeyi delil getiriyor. Yusuf (a.s.) Maliye Bakanı değildi. Yusuf (a.s.) devlet başkanıydı diyor 100. âyette. Annesi, babası, kardeşleri yanına gelince onları, annesiyle babasını devlet başkanlığı koltuğunun yanına, birini bir tarafına, diğerini bir tarafa aldı. Devlet başkanlığının yanına aldı. Annesi ile babasını yanına oturttu. Kardeşleri de karşısına geldiler ve Onun için saygı ile huzurunda eğildiler diyor 100 âyette. Bunlar da gösteriyor ki Yusuf (a.s.) devlet başkanlığına talib olmuştur. Maliye Bakanlığına talib olmamıştır. Zaten hemen arkasından devam eden 56. âyette arkadaşların böyle anlamasını engelliyor.[52]
56- Böylece Yusuf'u ülkeye yerleştirdik. Ülkenin dilediği yerinde konaklardı. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz, iyilik yapanların mükâfaatını zayii etmeyiz.
Böylece Yusufu yeryüzünde bir makam sahibi kıldık yerleştirdik, yeryüzünde dilediği yerde yerleşip ev kurabilme, yönetim hakkını kullanabilme imkanına sahipti. Yalnız Maliye Bakanı olmuş olsaydı, dilediği gibi tasarruf edemezdi. Yeryüzünde dilediği gibi yerleşme ve yönetme hakkına sahipti Yusuf (a.s.). Dilediğimizi biz böylece rahmetimize isabet ettiririz, rahmetimizle bunları ona veririz ve iyilikle bulunan insanların mükâfatını da zayi etmeyiz diyor Allah (c.c).
Şimdi bu 55. âyet-i kerimeden bizim alimlerimiz şöyle bir hüküm çıkarmışlar. Devlet yönetimine talip olunmaz aslında kaide budur. Yani bir makam bir mevki, bir devlet görevi açıldığında oraya talip olunmaz, istekde bulunulmaz, başkaları talib olur. Senin durumunu, ilmini, gücünü her türlü kabiliyetini bilenler sana talib olmalıdır. Gel kardeşim bu makama sen layıksın denilmelidir. Yoksa "talib olunmamalıdır" kaidesi İslâm hukukunda geçerlidir. Devlet başkanlığına talib olunmaz. Mesela Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz'den sonra devlet başkanlığına talip olmadı. Toplandılar, Hz. Ebu Bekir de içimizden birini seçelim diyor. Teklifler var, filanı seçelim, filanı seçelim diye. Hz. Ömer (r.a.); yahu senden iyisini biz nereden bulalım derken orada bulunanların hepsi birden demişlerki doğru söylüyorsun. Hz. Ebu Bekir'den iyisini bulamayız ki demişler ve Onu seçmişler. Hz. Ebu Bekir buna talip değil, ama diğerleri Onun en iyi bu işi yönetebileceğini biliyorlar. Ama demişler bu âyet-i kerimeyi delil getirerek kişinin kabiliyeti hakkında diğerlerinin bilgisi yoksa o zaman kendisini arz eder der ki, efendi burada Yusuf (a.s.) ben bu işi koruyabilecek güçteyim, bu işi idare edebilecek bilgiye sahibim. Beni devlet başkanlığına getirin diyor. Bu işi ben yapabilirim. Yapabildiğini gösterdi zaten.
Yani bolluk yıllarında depolama sistemini ilk defa getiriyor ve o kıtlık yıllarında o depodan harcamayı getiriyor. Milleti sıkıntıya düşürmediğini ortaya koydu. Yani kişiler sizin kabiliyetinizi bilmiyorlarsa abartmadan kendi kabiliyetinizi, bilginizi arz edersiniz. Dersiniz ki: "Efendim ben şöyle şöyle bilgiye sahibim, şu şu okullarda okudum. Şuralarda deneyimim vardır. Benden daha kabiliyetli arkadaş varsa onun olmasını isterim, ama yoksa benim durumum budur" demek hakkına sahiptir. Müracaatında bunu yapar.
Ama bir arkadaşım diyor ki, "Bir yere genel müdür alınacak, onu da yetki olarak bana verdiler diyor. Dediler ki sen seç. 15 kadar müracaat var. Tabii ki bunu da duymuşlar, görev alınmaz verilir ilkesini de duymuş 15'i de. Sırayla hepsine nasılsınız diyorum? Hepsi de efendim benden daha layık arkadaşlar var. 15'i de aynısını söyledi." Hepsini birden toplamış, hepiniz de yalan söylüyorsunuz. 15'inizde torpil yapmak için adam gönderdiniz. Eğer adam göndermeseydiniz ve bunu söyleseydiniz size inanırdım. Ayrıca torpil gönderip, sonra da karşıma geçip, efendim benden daha layığı varsa onu tayin et diyorsunuz. Bana şunu söyleyin, nerede okudunuz, ne yaptınız, nerelerden tecrübelisiniz, bunları söyleyin de sizin aranızdan birini seçelim dedik, diyor arkadaş. Yani samimi olarak durumunuzu arz edersiniz. Değerlendirmeyi samimi insanlara bırakırsınız.
Tabii bu İslâmi bir sistemdedir. Yoksa adamlar şimdi adama iş arıyorlar. İşe adam aramıyorlar. Yahu bizim adamlar seçim zamanında çok çalıştı. Bu arkadaşlara iş vermezseniz dört sene sonra çalışmaz bunlar. Bunlara bir iş bulalım, müdürlük icad edelim, bakanlık icad edelim, bu arkadaşlara iş bulalım. Yapar mı yapmaz mı önemli değil. Öyle bir yerde kendinizi tanıtın, ben bu işe talibim, ben bu işi yaparım deyin. Çünkü daha kalitesiz insanlar oraya ahnacaksa, sizden kalitesiz ise dikkat edin, sizden kaliteli ise ve de sizin gibi müslümansa orada bu benden iyidir deyin.
ki demişler ve Onu seçmişler. Hz. Ebu Bekir buna talip değil, ama diğerleri Onun en iyi bu işi yönetebileceğini biliyorlar. Ama demişler bu âyet-i kerimeyi delil getirerek kişinin kabiliyeti hakkında diğerlerinin bilgisi yoksa o zaman kendisini arz eder der ki, efendi burada Yusuf (a.s.) ben bu işi koruyabilecek güçteyim, bu işi idare edebilecek bilgiye sahibim. Beni devlet başkanlığına getirin diyor. Bu işi ben yapabilirim. Yapabildiğini gösterdi zaten.
Yani bolluk yıllarında depolama sistemini ilk defa getiriyor ve o kıtlık yıllarında o depodan harcamayı getiriyor. Milleti sıkıntıya düşürmediğini ortaya koydu. Yani kişiler sizin kabiliyetinizi biliniyorlarsa abartmadan kendi kabiliyetinizi, bilginizi arz edersiniz. Dersiniz ki: "Efendim ben şöyle şöyle bilgiye sahibim, şu şu okullarda okudum. Şuralarda deneyimim vardır. Benden daha kabiliyetli arkadaş varsa onun olmasını isterim, ama yoksa benim durumum budur" demek hakkına sahiptir. Müracaatında bunu yapar.
Ama bir arkadaşım diyor ki, "Bir yere genel müdür alınacak, onu da yetki olarak bana verdiler diyor. Dediler ki sen seç. 15 kadar müracaat var. Tabii ki bunu da duymuşlar, görev alınmaz verilir ilkesini de duymuş 15'i de. Sırayla hepsine nasılsınız diyorum? Hepsi de efendim benden daha layık arkadaşlar var. 15'i de aynısını söyledi." Hepsini birden toplamış, hepiniz de yalan söylüyorsunuz. 15'inizde torpil yapmak için adam gönderdiniz. Eğer adam göndermeseydiniz ve bunu söyleseydiniz size inanırdım. Ayrıca torpil gönderip, sonra da karşıma geçip, efendim benden daha layığı varsa onu tayin et diyorsunuz. Bana şunu söyleyin, nerede okudunuz, ne yaptınız, nerelerden tecrübelisiniz, bunları söyleyin de sizin aranızdan birini seçelim dedik, diyor arkadaş. Yani samimi olarak durumunuzu arz edersiniz. Değerlendirmeyi samimi insanlara bırakırsınız.
Tabii bu İslâmi bit" sistemdedir. Yoksa adamlar şimdi adama iş arıyorlar. İşe adam aramıyorlar. Yahu bizim adamlar seçim zamanında çok çalıştı. Bu arkadaşlara iş vermezseniz dört sene sonra çalışmaz bunlar. Bunlara bir iş bulalım, müdürlük icad edelim, bakanlık icad edelim, bu arkadaşlara iş bulalım. Yapar mı yapmaz mı önemli değil. Öyle bir yerde kendinizi tanıtın, ben bu işe talibim, ben bu işi yaparım deyin. Çünkü daha kalitesiz insanlar oraya alınacaksa, sizden kalitesiz ise dikkat edin, sizden kaliteli ise ve de sizin gibi müslümansa orada bu benden iyidir deyin.[53]
57- İman edenler ve sakınanlar için ahiret mükâfaatı daha hayırlıdır.
Ahiretin ücreti daha hayırlıdır. Şimdi dünyadaki ücreti Yusuf (a.s.)'a devlet başkanlığı ile verildi. Biz diyoruz hemen hemen âyetlerin tefsirinde bazı arkadaşlarımızın, hocalarımızın, hocalarımız aslında yanlış söylemiyorlar. Hocalarımız diyorlar ki: "Ahiret için çalışın" diyorlar. Dünyayı bırakın demiyorlar onlar. Dünya gavurun ahiret mü'minin, bu yanlış işte. Bunu hocalarımız söylemez, ama halkımız arasında nasıl olmuşsa o şekilde yerleşmiş. Rabbim diyor ki: Yusuf (a.s.)'ı devlet başkanlığına getirdikten sonra diyor ki: "İyilikte bulunan hep iyi davranan kişilerin mükâfatını biz zayii etmeyiz. Bak başkanlık verdik, ama iman eden ve Allah'tan çok sakınan insanların ahiretteki mükâfatı daha hayırlıdır" diyor.
Bu dünyada bir sloganımız vardı. "Dünyada devlet, ahirette Cennet," diyorduk ya işte burada dünyada devleti verdi Yusuf (a.s.)'a. Ahirette ki Cennet ise daha hayırlı. Niye? Devamlılık var. Yusuf (a.s.) kaç yıl kaldı bilemiyoruz, ama belirli bir yaşa kadar kaldı. Yaşı konusunda 120 yaşında vefat etti diyorlar. Diyelim ki 50 sene, 30 sene devlet başkanlığı yaptı, ama sonunda vefat etti. Yani bu dünyadakilerin sonu var, ahirettekinin sonu yoktur. Ahiret mükâfatı daha hayırlıdır diyor Allah (c.c). Ama bu funyada da Hz. Ömer'in dediği gibi bir hurmanın çekirdeğinin kâfirin eline geçişi, müslümamn kontrolünde olacaktır. Bir hurma çekirdeği kafirin eline mi geçecek, müslümamn kontrolünde geçecektir. Yani İslâm'ın tanıdığı haklar içinde geçecektir. İslâm'ın tanımadığı haklarla eline mal geçmesi engellenecektir. Burada gayri müslim zengin olamaz değil, onlar da zengin olurlar, ama çalışırlarken elde ederlerken İslâmi kurallar içinde haksızlık yapmayacaklar Müslüman hâkim olacak, onun hâkimiyeti altında çalışacaklardır.[54]
58- Yusuf'un kardeşleri geldiler ve Onun huzuruna girdiler. Yusuf onları tanıdı. Onlar ise Onu tanıyamadılar.
Derken Yusuf (a.s.)'m kardeşleri geldiler, kıtlık yılları hüküm sürüyor, Yusuf (a.s.)da kıtlık yıllarında devlet başkanlığını yürütüyor ve kardeşleri Yusuf (a.s.)'m huzuruna çıkıyorlar. Yusuf (a.s.) onları tanıyor, ama onlar Yusuf (a s.)'ı tanıyamıyorlar. Çünkü aradan yıllar geçti, bir şekilde değişiklik var,. Hani bir çocuk delikanlı olmuş, belirli bir oturaklı yaşa gelmiş, bir de hayal edemedikleri bir olay var. Yani köle diye satılan devlet başkanı olacak. Hatırlarından geçmez. Hele hele firavunlar zamanında Mısır'a devlet başkanı olacağı, hayallerinden bile geçmedi. "Onlar tanımadılar" diyor.[55]
59- (Yusuf) onların yüklerini hazırlatınca: "Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görüyorsunuz ya ben ölçeği tam veriyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım."
Onlar hazırlıklarını yaptıklarında, yani yol hazırlığını yapıp yüklerini sarıp yürüyeceğinde Yusuf (a.s.) dedi ki: "Baba bir kardeşinizi bana getirin, yani Bünyamin diye tefsirlerde yazar, baba bir kardeşler. Onu bana getirin. Ben sizin yüklerinizi hakkıyla verdim, fazlaca ödedim ve ben misafirperverlerin en hayırlısıyım diyor. Size iyilikte bulundum, ikramda bulundum. Siz de ikinci gelişinizde baba bir kardeşinizi getirin." Yusuf (a.s.)'m hem ana, hem baba bir kardeşi, Onu bana getirin diyor.[56]
60- "Eğer Onu (baba bir kardeşinizi) bana getirmezseniz size ölçek (le verilecek bir şey) yok ve bana da yaklaşmayın" dedi.
Eğer Onu bana getirmezseniz o zaman size buradan yiyecek maddesi yok ve bana da yakın durmayın, gelmeyin. Yaklaşmayacaksınız, yani bugünkü ifade ile giriş izni vizesi verilmez. Kardeşinizi de getireceksiniz.[57]
61- Dediler ki: "Onu babasından istemeye çalışacağız ve muhakkak yaparız."
Babasından istekte bulunuruz ve biz Onu yerine getiririz. Yani senin istediğini yerine getiririz diyorlar. Yanında çalışanlara dedi ki: "Bunların buğday karşılığında bize ödedikleri parayı, yine denklerin içine koyun." Yani develerine yükledikleri, hayvanların yükledikleri denklerin içine koyuverin farkına varmasın onlar. Olaki onlar memleketlerine, ailelerine vardıklarında oraya koyulduğunu öğrenirler de ve tekrar geriye gelirler, tekrar mal alabilecek paraları olur. İyilik gördüklerini de biliyorlar. Yani bu devlet başkanı bize iyilik yapmış, paramızı geri vermiş biz tekrar gidersek, tekrar bize parasız verir.[58]
62- (Yusuf) memurlarına dedi ki: "(Buğday satın almak için getirdikleri) mallarını yüklerinin içine koyun, belki ailelerinin yanına dönünce farkına varırlar da yine gelirim.[59]
63- Babalarına döndüklerinde dedilerki; "Ey babamız öl çek (le verilen buğday) bize yasaklandı. Kardeşimizi bizimlı beraber gönder de ölçek (le buğday ) alalım. Biz onu koruruz"[60]
64- (Ya'kub) dedi ki: "Daha önce kardeşini size emanf ettiğim gibi bunu da size emanet edeyim mi? En iyi koruyaı Allah'dır. O merhamet edenlerin en merhametlisidir."
O konuda size nasıl güvenirim, daha önce Onun kardeşi konusunc güvendiğim gibi mi güveneyim. Daha öncede Yusuf u götürürken ayı şeyi söylemiştiniz, ama Onu koruyamadınız. Şimdi nasıl güveneyiı ben size. Allah koruyucuların en hayırlısıdır. O merhamet edenlerin e merhametlisidir buyuruyor. Bunu müezzinlerimiz çokça okurlarya, hepimizin ezberindedir. Burada şuna dikkat çekiyor; Yâkub (a.s.), çocuklarını korumak için gereken gayreti gösteriyor, ama yine de koruyamıyor.
Merhametlilerin en merhametlisi Allah (c.c.) yani benim merhametim Yusuf'un korunmasına yetmiyor. Sizin merhametiniz de yetmez, sizin korumanız da Yusuf un korunmasına yetmedi, benim korumam da yetmedi. Sizin korumanız da Bünyamin'in korunmasına yetmez. Öyle ise gerçek koruyucu Allah (c.c.)'dür.[61]
65- Yüklerini açınca sermayelerini kendilerine geri verilmiş buldular. Dediler ki: "Ey babamız, biz ne istiyoruz? İşte sermayemiz bize geri verilmiş. (Bununla) ailemize yiyecek getiririz, kardeşimizi de koruruz, bir deve yükü de fazlalaştırırız. Çünkü bu az bir ölçüdür, (bu yiyecek bize yetmez.) "
Eve gelip eşyalarını açınca paralarının geriye verildiğini gördüler. Dediler ki: "Ya baba ne istiyoruz Allah aşkına, işte bizim paralarımız tıize geriye verilmiş. Biz ailemizi doyurur, kardeşimizi koruruz. Gönderirsen çocuğu bizimle beraber, kardeşimizi koruruz. Ve hayvanlarımızın yükünü de artırırız, eşyamızı yiyecek maddemizi artırırız. Bu kolay bir yiyecek maddesi elde etme yoludur. Yani, kardeşimizi bizimle gönder diyorlar.[62]
66- (Ya'kub) dedi ki: "Onu bana getireceğinize dair Allah adına sağlam söz vermediğiniz sürece Onu sizinle asla göndermem. Hepinizin kuşatılması hariç. Ona sağlam söz verdiklerinde (Ya'kub) "Allah söylediklerimize vekil (şahid) dir" dedi
Diyor ki Yâkub: "Katiyyen sizinle göndermem. Siz elbette Onu bana getireceğiniz konusunda kesin söz vermedikçe, yani (tefsirinde) Allah'a yemin etmedikçe sizinle beraber göndermem, ancak sizi kuşatan bir olay müstesna. Sizin gücünüz dışında olan bir olay olursa o ayrı.
Onun dışında getireceğiniz konusunda bana yemin ederseniz gönderirim diyor.
Onlar güvenlerini verdiler, yani yemin ettiler. Şu bizim konuştuğumuza Allah vekildir. Yani güven duyacağım yer yine Allah (c.c.)'dür siz[63]
67- (Ya'kub): "Oğullarım, (Mısır'a) bir kapıdan girmeyin. Ayrı ayrı kapılardan girin. Allah'dan (gelen) hiçbir şeyi sizden def edemem. Hüküm yalnız Allah'ındır. Ben Ona tevekkül ettim. Tevekkül edenler yalnız Ona tevekkül etsinler."
Dedi ki: "Ey benim oğullarım, bir kapıdan girmeyin." Mısır'ın kapılan var, eski şehirler hep surlarla çevrili. Mesela İstanbul şehrinde Silivrikapı, Mevlanakapı, Topkapı, Ahırkapı, Bahçekapı gibi kapılar olduğu gibi eski şehirlerde, tarihi olan şehirlerin tamamında kapılar vardır. Şehir o surun içindedir. Hep harb, darb olduğundan dolayı hep şehirleri genelde sur içinde yapmışlar. Yalnız İslâm müstesna. İslâm tarihinde, yani Peygamber Efendimiz'den bugüne kadar ve geçmişdeki Peygamberlerin kurduğu medeniyetlerde şehrin dışı kalelerle çevrilmemiştir. Peygamber Efendimiz'den bugüne kadar tarihimizi iyi biliyoruz ya, bir tek şehrin dışına sur çekilmişliği yoktur. Bizde gösterilemez filan şehir müslümanlar tarafından kuruldu, ve etrafı da surla çevrildi denemez. Çünkü müslümanların endişesi yoktur. Müslümanlar kimseye zulmetmemişlerdir. Zulm edenler endişe duyarlar.
Günümüzde bütün dünya devlet başkanları bir kurşun menzili uzakta dururlar, halkından ve gideceği yollarda bir kurşun menzili alanında denetini altında tutular. Ne olur, ne olmaz diye. Niye bu? Adamın yaptığı çok ta ondan. Biryerden birinin ahi tutar. Bizim tarihimizde bu olmamış, ancak harp taktiği olarak kaleler kurulmuş. Mesela Rumelihisarı gibi, Anadoluhisarı gibi. Rumelihisarı, Anadoluhisarı insanların kendilerini korumaları için değil. Oradan boğaza hâkim olmak için Estergon kalesi gibi, batıda da kurulmuş kaleler gibi. Bunlar bir harbin tatbikatında o bölgeye hâkim olmak için kurulmuş şehri korumak için değil. Zaten şehirlerimizin içinde kale yoktur. Mısır'ın kenarı surla çevriliymiş. Ömer b. Abdulaziz dönemin de valilerinden biri mektup yazmış. Devlet başkanı Ömer b. Abdıüaziz'e demiş ki, şehrin etrafında daha önceden imansızlar, hristiyanlar döneminde yapılmış surlar yıkılıyor. Devlet bütçesinden biraz para ayırsanız da bu şehrin yıkılmakta olan surlarını tamir etsek ve şehri bu şekilde korusak demiş. O da cevap yazmış. "Şehri taştan surlarla değil, adalet surlarıyla koru. İnsanlara zulmetmezsen, kimse gelip de seni ve senin halkını rahatsız etmez" demiş. Şimdiki tamiratlar korunma gayesi ile değil, tarihi bir anıyı devam ettirme gayesi ile yapılıyor. İstanbuldaki tamirler de, ama ecdada ait olanlara fazla önem verilmiyor. Her tarafta görüyorsunuz yıkılmıştır, bir kısmı da yıkılmak üzeredir. Bir kısmı tamamen kaybolmuş şöyle, böyle 20 kadar mescid. Bu Eminönü'nde bir çok cami şimdi han haline dönüşmüştür, otel olmuştur. Kimse bilmez ama hristiyanlar-dan, bizanshlardan, filanın ebesi yüzüğünü düşürmüş diye camiyi yıkıyorlar. Laleli'de anayol da iki camii vardır. Bizans'tan kalma taşlar var diye camiyi yıkmışlar, o taşlan ortaya çıkarmışlar.
Yâkub (a.s.) oğullarına diyor ki: "Oğullarım, gidin, 11 tane kardeş, şehre girin ama 11'iniz hep birden aynı kapıdan girmeyin. Çeşitli kapılara dağılın, çeşitli kapılardan girin" diyor. Şimdi bunu böyle diyor da niçinini söylemiyor. Ey oğullarım şehre bir kapıdan girmeyin, çeşitli kapılardan girin diyor bu kadar âyet. Tefsircilerimizin biri der ki: "Gürbüz, yakışıklı, eğitim görmüş Yâkub (a.s.)'m denetiminde büyümüş, 11 kişi girecek olursa, nazardan zarar görürler" diyor. Nazar değer bunlara. O tefsircinin görüşü öyle. Bir başkası diyor ki: "On biriniz dikkat çekersiniz, yani içerdeki bazı siyasiler, bazı insanlar size zarar verebilirler" denmiştir. Hepsi doğrudur. Çünkü açıklama yok, topluca girmenin mahzuru var, buna dikkat çekiyor. Yâkub (a.s.), ayrı ayrı kapılardan girilmesini istiyor. Bugün için değerlendirecek olursak bunu şu anda Yeşilköy havaalanında 11 tane elinde yalnız valizi olan, filinta gibi delikanlıya, şöyle 23,24 yaşlarında ve de Filistin pasaportlu 11 delikanlı girsin bakalım ard arda. Kontrolden geçiyorlar, giyimleri, kuşamları yerinde, fiziki yapıları yerinde, gözlerine bakıyorsunuz fıldır fıldır delikanlı bunlar. Aynı zamanda Filistinli onlar. Tahmin ederim ki takibat altına alınırlar. Hangi otelde kaldığı, kimlerle görüştüğü, kimlerle temas kurduğu dikkat edilir. Ama İsrail'den gelecek olursa zaten bizim dostlarımız bunlar deyip pek incelenmez. "11 tane delikanlı girerken ayrı ayrı kapılardan girin" diyor. Tahmin ederim bu yönüne de dikkat çekiyor Yâkub (a.s.), ama yine bir incelik var.
Allah'tan gelecek olan herhangi bir bela konusunda musibet konusunda da ben sizi Allah'a karşı koruyamam. Ben de yeterli değilim. Çok güzel âyetler bunlar. Yani bizim böyle çok olayımızı açıklayıveren âyetler bunlar, siz tedbirinizi alın diyor. Yani ayrı ayrı kapılardan girin.
Bu tedbirdir ama kaderde ne var? aynı kapıdan girseniz de aynı kaderle karşılaşabilirsiniz.
Çeşitli kapılardan girince de aynı kaderle karşılaşabilirsiniz. Ama sizin göreviniz, benim görevim tedbir almaktır. Ayrı kapılardan girin diyor. Şunu söyleyeyim bunu daha açıklamak için. Bir adamın kaderinde trafik kazasından, taksinin birinin gelip"benim kaderim böyleymiş, öyleyse ben yolun ortasından yürürüm." diyemez. Hayır! Sen yolun ortasından değil, kenarından, kenarından da değil kaldırımdan yürüyeceksin, sen kaldırımdan yürü. Kaldırımdan yürürken olaki arkadan birinin freni patlar, arabası kaldırıma kadar çıkar ve seni duvarla beraber ezer, yine ölürsün. Ama sorumlu olmazsın şimdi. Eğer yolun ortasından giderken aynı araba gelip vursaydı sorumluydun, öbür dünyada hesaba çekileceksin, niye Öyle öldün diye. Canına sahib olmak için tedbir almadın diye. Yolun kenarında ve de kaldırımda giderken gelip çarptı, sorumluluktan kurtuldun. Şimdi Yâkub (a.s.)'m dikkat çektiğide burasıdır aslında. Kaderin de izahı vardır. İnsanların tedbirinin, kaderin izahı vardır burada. Çeşitli kapılardan girin ama başınıza birşey gelecek olursa sizin bu tedbirinizin de faydası yok aslında. Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a aittir. Birisi deseki milletindir, millet te zaten Allah'ındır. Milleti yaratan Allah. Ben Ona güvendim. Tevekkül edecek olanlar da yalnız Allah (c.c.)'e tevekkül etsinler. İşlerini Ona havale etsinler, ne zaman? Tedbiri aldıktan sonra Allah'a tevekkül etsinler diyor Yâkub (a.s.) ve bunu da haber veriyor Allah (c.c).[64]
68- Babalarının emrettiği şekilde (ayrı ayrı kapılardan Mısır'a) girdiler. Bu (tedbir) Allah'ın (takdirinden) hiçbir şeye faydası olmadı. Ancak Yâkub'un içindeki bir (teselli için tedbir) ihtiyacını yerine getirmişti. Şüphesiz O, kendisine öğrettiğimiz için ilim sahibi idi. Fakat insanların bir çoğu bunu bilmezler.
Babalarının emrettiği yerden girdiler. Burdada yukarıyı izah kabilinden onlar babalarının tarif ettiği yerden girdiler. Yani ayrı ayrı kapılardan girdiler. Bu ayrı ayrı kapılardan giriş alınan bu tedbir Allah'ın onlar hakkında tayin ettiği kaderi değiştirmez, ancak babalarının onlara vermiş olduğu emri yerine getirmiş olurlar. Yani tedbiri almış olurlar. Babalarının sözünü tutmuş olurlar. Allah'ın kaderi ne ise o olacaktır. O Yâkub bizim kendisine öğrettiğimiz ilimden dolayı ilim sahibidir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. Yani Yakup (a.s.) şöyle şöyle tedbir alın, ayrı kapılardan girin, ancak bu tedbirinizde Allah'tan gelecek olanları değiştirmez diyor. Bunu kim diyor? Yâkub (a.s.) diyor, o nereden bilir? Rabbim ona öğrettiğinden dolayı bilir, ona dikkatimizi çekiyor. Ama birçok insan ise bunu bilmez. Şöyle şöyle olmasaydı o orada ölmezdi. Bunu insanlar söyler, yani bilmeyen insanlar söyler. Yakup (as) tedbirin taktiri bozmayacağını söyler ama kendi iç dünyasını tatmin etmek içinde tedbir alınmasını oğullarına söyler.
Esna-ı Metalib Fi ehadisi Muhtelifetü-1 Meratib isimli eserde, Deylemi'den naklen Metruk bir hadis rivayet edilmiş "İza Eradellahü İnfaze Kazaihi" diye başlayan bu hadisi bir türk şairi
"Hakimi Hükmü Ezel İnfaz İçin takdirini
Selbeder Erbabı Aklın Fikrini İdrakini" diye tercüme edivermiş.
Bütün ihtimalleri; düşünürsünüz, en basit ihtimali düşünemezsiniz, oradan gelir bu sefer beklemediğiniz şey. Yani biz tedbiri almaya devam edeceğiz, fakat bu tedbirin takdiri bozmayacağını iyi bileceğiz.[65]
69- Yusuf'un yanına girdiklerinde Yusuf, kardeşini yanına aldı ve "Ben senin kardeşinim. Onların (daha önce) yaptıklarına üzülme" dedi.
Yusuf un yanma girdiklerinde kardeşi Ona doğru sığındı Onu kucakladı, dedi ki: "Ben senin kardeşinim." Yusuf (a.s.) o ana baba bir kardeşini kucakladı, bunların yaptıklarından dolayı da üzülme, şimdi kardeşinim deyince, geride 10 tane kardeşide duruyor orada, Sen Yusuf sun bunlar sana neler yaptılar, derhal onlar gözünün önüne gel-diya bunların yaptığından dolayı da üzülme. Yani onlar adına sen üzülme diyor ve bana yaptıklarına da üzülme. Benim adıma da üzülme, sen benim kardeşimsin diyor.[66]
70- (Yusuf) onların yüklerini hazırlatınca su kabını kardeşinin yükünün içine koydurdu. Sonra (kafile hareket edince) bir dellal: "Ey kervan siz hırsızsınız" diye bağırdı.[67]
71- Kervan onlara dönerek "ne kaybettiniz" dediler?
72- Dediler ki: "Melik'in su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü var. Bende buna kefilim."[68]
73- (Kervandakiler) Dediler ki: "Allah'a yemin olsuit-ki biz buraya bozgunculuk yapmak için gelmedik. Biz hırsız da değiliz. Bunu sizde biliyorsunuz."
74- (Melik'in adamları): "Eğer yalancılar iseniz onun (hırsızın) cezası nedir?" dediler.
75- (Yusuf'un kardeşleri) dediler ki: "Kimin yükünde bulunursa o (yük sahibi) onun (su kabının) karşılığıdır, (alıkonulur),"[69]
76- (Yusuf) öz kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramağa başladı. Sonra öz kardeşinin yükünden su kabını çıkardı. İşte Yusuf'a böyle bir çare öğrettik. Yoksa Yusuf'un kendi kardeşini kralın dinine (kanunlarına) göre alıkoyması yakışmazdı. Ancak Allah'ın dilediği (ni yapması yaraşır). Biz dilediklerimizin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha alim biri vardır.
Şimdi bu konuyu biraz açalım. Kardeşler geliyorlar, Bünyamin'i kardeşi olarak bağrına basıyor ve kulağına diyor ki: "Sen benim karde-şimsin." Şimdi Yusuf (a.s.) Bünyamin'i alıkoymak istiyor. Fakat her-şeyin de hukuki olmasını istiyor. Yani devlet başkam hukuku çiğneyerek kardeşini alıkoymak istemiyor.
Burada iki şey var. 1- Yürürlükte olan eski kralın kanunları var. Birdenbire de kaldırılmış değiller. Yusuf (a.s.) devlet başkam ama bir geçiş sürecini yaşıyorlar. Peygamberimiz'in hayatında da olduğu gibi Peygamber Efendimiz Medine'de devletini kurdu. Ama yönetim daha önce, kafir bir yönetim idi, önce insanların bir çok hukuku, miras hukuku gibi, ceza hukuku gibi, medeni hukuk gibi birçok şeyler eskiden olduğu gibi devam ediyor. Niye.? âyet nazil oldukça, eski hukuk yürürlükten kaldırılıyor. Mesela bir faiz sistemi Peygamberimiz'in vefatına yakın Veda hutbesi esnasında insanlara duyuruluyor. Yani o güne kadar yürürlüktedir faiz. Yani Peygamber Efendimiz'in devletinde de geçmişten gelen cahiliye hukukları, yeni hukuk sistemi Rabbim'den gelip de insanlara duyuruluncaya kadar devam ediyor.
Yusuf (a.s.)'da da bu var. Devlet başkanlığına gelmiş, yönetiyor ama kanunların birçoğu eski. Tamamıyla eski sistem devam ederken Yusuf (a.s.) geliyor. Yusuf (a.s.)'da tedrici olarak İslâm'ı yürürlükte kılacak onun için. Bir, babası Yâkub'un dinine göre, yani İslâm dini yasasına göre alıkoyması söz konusu, Bir de devlet başkanı olan daha önceki devlet başkanı olan kralın kanunlarına göre alıkoyması söz konusu.
Ama bir Peygamberin kendi şahsi meselesinde kralın kanunlarını uygulaması bir Peygambere yaraşmaz. Bu sûre bizim için çok şeyler veriyorki, önemlidir. "Melik'in dini" diyor, kanunu yerine de . Yukarıda geçmişti devlet başkanı ve kanun koyucu da "O itaat eden adamların Rabbidir." yani Kanun koyucu alt taraftaki insanların Rabbidir. Ona iman eden, onu tatbik edenler onu Rab edinmiş insanlardır diyor. Burada da o kanunları kabul edenlerin, kanunlar dinidir. Bir adam böyle Kur'ân-ı ve Onun hükümlerini arkasına atıverirse, yeni tuttuğu kanunlar onun dini oluyor, dininden çıkıyor. İslâm dininden, yeni bir dine giriyor. O da dinsizlik dini oluyor. Melikin kralın kanunlarına göre kardeşini tutması Yusuf (a.s.)'a yakışmazdı. Çünkü şahsi meselesi idi, ama diğer meselelerde kralın kanunlarını uyguluyor oda Rabbimin işaretiyle, Rabbimin dilemesi müstesna. Rabbimin müsaade ettikleri var çünkü. Yeni kanunlar gelip insanlara duyuruluncaya kadar otorite boşluklar kabul etmeyeceğinden onlar yürürlüktedir.[70]
77- (Yusuf'un kardeşleri): "Eğer bu çalmışsa daha önce kardeşi de çalmıştı" dediler. Yusuf bunu içinde gizledi ve Onu onlara açıklamadı, ve "Siz çok kötü bir durumdasınız, Allah sizin anlattıklarınızı daha iyi biliyor" dedi.
Dediler ki: "Şimdi Yâkub (a.s.)'ın kanunu söylüyorlar. Bünyamin'in hırsızlığı kesinleşince eğer bu hırsızlık yapmışsa daha önce bunun kardeşi de böyle birşey yapmıştı diyorlar. Halbuki Yusuf (a.s.) böyle birşey yapmamıştı. Ona iftira atıyorlar, Yusuf (a.s.) kendisini onlara karşı gizledi ve ortaya çıkmadı. Dedi ki: "Öyle bir kötü durumdasınız ki, Allah sizin bu anlattıklarınızı biliyor." Yani benim hırsızlık yapmadığımı biliyor ama sizin bu yaptıklarınızı biliyor ve kendisinide ortaya koymadı.[71]
78- "Ey Aziz! Onun ihtiyar bir babası var, Onun yerine bizden birimizi alıkoy. Biz seni iyilik edenlerden olarak görüyoruz" dediler.[72]
79- (Yusuf): "Biz eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını ahkoymakdan Allah'a sığınırız. O takdirde biz zalimlerden oluruz" dedi.
Yani birinin suç işleyip de, öbürünün cezalandırılmasından dolayı biz zalim oluruz diyor. Tabii bize, bugün 20. asır da mesaj veriyor. Diyor ki hani oğlu suç işlemiş, izini kaybettirmiş alıyorlar, babası ile oğlunu, hatıratlarda boyuna okuyoruz. Salaklardan ve solaklardan boyuna yayınlanıyor. Hapishane hatıratları var, annesini alıyorlar, kız kardeşini alıyorlar, hanımını alıyorlar, babasını alıyorlar ne yapılacaksa birşeyler yapıyorlarmış onlara karşı ve bu sefer bunu duyan oğlu veya dayısı, emmisi suçlu olan gelip teslim oluyorlar, bir kısmı teslim olmuyor. Bunu yapan zalimdir. Yani birisi suç işleyip de öbürünün bu ana-sıdır, bu babasıdır, kardeşidir, emmisidir, halasıdır, teyzesidir diye yapan kişi zalimdir. Yusuf (a.s.)'da onu söylüyor biri suç işleyecek, öbürünü alacağız biz. O zaman biz zulmetmiş oluruz diyor ve suçun şahsiliği pirensibini belirtiyor.[73]
80- Ondan (Yusuf'dan) umudu kesince fısıldaşmak üzere bir kenara çekildiler. En büyükleri: "Babanızın sizden Allah adına sağlam söz aldığını, daha önce de Yusuf hakkında yaptığınız hatayı bilmiyormusunuz? Babam bana izin verinceye kadar veya Allah hakkımda hükmedinceye kadar ben bu yerden ayrılmayacağım. O hükmedenlerin en hayırlısıdır."[74]
81- "Babanıza dönün ve: "Babamız oğlun hırsızlık yaptı. Biz görmedik. Ancak bildiğimize (su kabının onun yükünden çıktığına) sahicilik yaparız. Biz gaybin bekçileri değiliz." deyin.
Dikkatimize sunuyor Rabbim, bazı şeyleri mesela hırsızlık yaptı diye bir adama doğrudan, gözünüzle görmediğiniz müddetçe söylemeyeceksiniz. Kardeşleri diyorki, hırsızlık yaptığını gözümüzle görmedik, öyle biliyoruz diyor. Hani bir adamın malı çalınır, daha Önce tefsiri geçti. Bu bir Yahudi ile ilgili bir olaydı. Bir adamın malı çalınıyor, o mal Yahudinin evinde bulunuyor. Yahudiyi Peygamber Efendimiz cezalandıracak. Ama bunun üzerine âyet-i kerime nazil oluyor. Yahudinin suçsuzluğu, bir münafığın o malı çalıp gizleyemeyeceğini anlayınca, yahudinin evine emaneten koyuverdiği ortaya çıkıyor.[75]
Mesela siz malın çalındığını biliyorsunuz sonra malınızın filan adamın evinde veya dükkanında olduğunu gördünüz. Adamın kendisi itiraf etmeden veya sözüne inanabileceğiniz iki tane şahit ben gördüm bu adam bunu buradan aldı, kendi evine götürdü demeden adama hırsız demeyin. Doğru malınız çalındı, hırsızlık yapıldı deyin ama adam benim malımı çaldı demeyin. Çünkü adam onu birinden satın almıştır. Sizin malınızı hırsız filan yerde satmıştır, o adamda satın almıştır. Yani adamı araştırmadan vay hırsız bu adam diye adamın üstüne çullanmayın. Burada bu inceliğe de dikkatimizi çekiyor.
Burada Buharının "Ehadisi Enbiyada" Ebu Hüreyre den rivayet ettiği bir hadisi hatırladım. Efendimiz şöyle buyurmuş; "Hz. İsa bir adamı hırsızlık yaparken gördü ve "Sen hırsızlık yaptın mı?" dedi. Adam; "Ondan başka ilah olmayan Allaha yemin ederim ki hırsızlık yapmadım." dedi Hz. İsa; "Allaha iman ettim gözümü yalanladım" dedi.[76]
82- "İçinde bulunduğumuz şehire (Mısır'a) ve birlikte geldiğimiz kervana sor. Biz doğru söylüyoruz" deyin.
83- (Yâkub): "Her halde nefisleriniz size bir işi süsleyip güzel göstermiş. Artık bana güzel bir sabır gerekir. Belki Allah onların hepsini bana getirir. Şüphesiz O herşeyi bilen, hikmetle hükmedendir" dedi.
Yâkub (a.s.) diyor ki: "Belki sizin nefsiniz böyle bir olayı hazırlamıştır, süslemiştir. Yani yeni birşey uyduruyorsunuzdur. Bana güzel, iyi bir sabır düşer. Ola ki, ümid edilir ki Allah onların hepsini bana yakında getirir diyor. Onu getirir demiyor, onları getirir diyor. Onlardan kasıt Yusufundan ümidini kesmemiş. Bünyamin var bir de en büyük oğlu var. Ola ki Allah; umulur o Allah'dan onların hepsini bana getirir. O herşeyi bilendir, onlar yeryüzünün neresindedir o bilir ve hükmünüde en iyi veren O'dur. En iyi hükmeden de odur.[77]
84- Yâkub onlardan yüz çevirdi ve: "Ey Yusuf'a olan hüznüm" dedi ve tasadan gözleri ağardı. O kederini içine atıyordu.
Bunlardan şunu anlıyoruz ki üzüntüden göz kör olabiliyor. Doktorlarımızın bunu destekler mahiyette açıklamaları var. Kişinin kederden, üzüntüden, yorgunluktan gözler hani uzun müddet uyumamak, gözlerin kör olmasına zayıflamasına sebeptir. Uzun müddet hüzün de aynı şekilde gözü yoruyor. Uzun müddet okumak bilmiyorum bazılarını etkiliyor ama Allah'a çok şükür beni etkilemiyor. Bazıları rahatsız oluyorum diyor. Ben tahmin ederim başka sebeplerden dolayı olan rahatsızlığını okuma ortaya çıkarıyordun Yani okumak onun gözlerini o hale getirmiyor. Başka sebeplerden gözü rahatsız oluyor ve o rahatsızlığı okumakla yorulunca ortaya çıkıyor. Ben böyle açıklama tarafına gidiyorum. Yani üzüntüden gözün kör olabileceğini bu âyet-i kerime delil. Yine üzüntüden başın ağarabileceğine başka bir âyet-i kerime var.[78] Ahiret hayatını anlatırken Rabbim o günün şiddeti çocukların başını bile ağartacak şiddettedir. Ahiret hayatı anlatılırken bundan alimlerimiz diyor ki, aşırı üzüntü, aşırı keder, sıkıntılar insanın saçını da ağartır. Bazıları da irsi olabilir. İrsi olan müstesna, üzüntünün saça da etki ettiğini âyetten delil olarak alıyoruz.
Allah (c.c) Yusuf sûresi'nde Yusuf (a.s)ın hayatını anlatıveriyor ve diğer sûrelerde bu konuya hiç değinmiyor. Ama bir sûre baştan sona Hz Yusuf (a.s) hayatını anlatıyor bize Yusuf (a.s.) ilgili yazılmış hikâyeler ve romanlar veya çekilmiş flimlerin gerçekle ilgisi var ama zamanla tiyatro yapıp veya filim çekilmesi nedeniyle biraz daha halkın cazibesine arz edilmek üzere bazı ilaveler bazı değil de epeyce ilaveler yapılmış bu konuda.
Bizim tek dayanağımız Kur'ânı Kerim'dir. Efendimiz (a.s.) hadisinin dışında Kur'ân'm dışında ve bu doğrultuda söylenmiş sahih senetlerin dışında hiçbir habere itibar etmiyeceğiz.[79]
85- (Oğulları) dediler ki: "Allah'a yemin olsun ki sen Yusuf'u anarak hasta olacak veya öleceksin."
Yusuf (a.s.)da devlet başkanı olur ve Yusuf (a.s.)ın üzüntüsüden babasının gözleri kör olur. Bunun üzerine kardeşleri diyorlar ki; "Allah'a yemin olsun ki senYusufu hatırlamaya devam ediyorsun.' Yani Yusuf (a.s.) öldü, Yusuf (a.s.) yok gayri diyorlar. Ama sen hale Yusuf u hatırlıyorsun ve bu Yusuf sebebiyle sen onulmaz hastalıklara yakalanacaksın, veya yok olup gideceksin diyorlar babalarına. Yani bırak Yusuf u, artık Yusuf üzerine ağlamayı, Yusuf üzerine hüzünlenmey: bırak, bak gözlerin kör oldu. Ve iyi olunmaz hastalıklara tutulacaksır ve sonunda da helak olacaksın sen diyorlar.[80]
86- (Yâkub) dedi ki: "Ben kederimi ve hüznümü Allah'a şikâyet ederim ve Allah'dan sizin bilmediklerinizi bilirim."
Yavrularımızın ölmesine maazallah kaybolmasına üzülürüz Üzülmemek mümkün değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz (a.s.)'d. oğlu İbrahim'ine ağlamıştır. Hatta sahâbe'den birisi "Ya Rasulüllal sende mi"" demiş. O da demiş ki: "Ben de ağlarım, gönül ağlar, göz ya şarır. Biz senin için ağlıyoruz ey İbrahim" demiş Peygamber Efendimi: (s.a.v.). Ama yasaklanan nedir? Feryad etmektir. İşte bunuda mı ala çaktın, niye aldın, bunu mu reva gördün? başkalarını niye almadın gibi Allah'a isyan kabilinde feryad ederek, figan ederek veya ağıt yakarak ağlamalar yasaktır.
Burada diyor ki: "Ben Yusuf üzerine ağlıyorsam, üzülüyorsam, üzüntümü ve hüznümü Allah'a bildiririm. Şikâyetim Allah'adır. Size bir-şey diyormuyum. Oğullarına, yani oğullarını hiç çağırıpda işte Yusuf um için şöyle yapın, böyle yapın diye bir istekde bulunmamış, veya onlara durumunu arz etmemiş. Ama gözlerinin kör olması nedeniyle çocukları ona diyorlar, kendini helak ediyorsun baba diyorlar. O da diyorki, ben şikâyetimi Allah'a yapıyorum ve sizin bilmediğinizi biliyorum diyor.[81]
87- "Oğullarını, gidiniz ve Yusuf'la kardeşini araştırınız. Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah'ın rahmetinden ümidi ancak kafir topluluklar keser."
Ey oğullarım! gidiniz ve Yusufu kardeşinizi araştırınız. "Tehassüs" kelimesi, "Tecessüs" kelimesinin mana bakımından benzeri bir kelimedir. Tecessüs kötü şeyler aramaya, casusda bu kelimeden türemiş Arapça bir kelimedir. Tecessüsde insanların ayıbını aramak, gözlerle, kulaklarla insanların eksik taraflarını, ayıp taraflarını hoşa gitmeyen taraflarını aramaya Tecessüs denirki bu yasaklanmıştır. Hucurat sûresinde Allah (c.c.) Tecessüs yapmayınız, insanların ayıbını araştırmayınız, gizli sırlarını ortaya çıkarmaya çalışmayınız diyor.
Tehassüsü ise emrediyor. Yani insanların iyi taraflarını görmek, iyi şeyler araştırmak emredilmiştir. Burada da Yâkub (a.s.) oğullarına Yusufu ve kardeşini araştırınız. Türkçede kullanırız biz hissetmek kelimesini. Bu kelimeden türetilmiş ve Türkçemize geçmiştir. Yani araştırınız ne ile , bizim hislerimiz nedir? Göz, kulak, dil, efendim burun ve aokunma hislerimiz vardır. Gözünüzle, kulağınızla, elinizle, herşeyi-nizle Yusufu ve kardeşini arayınız. Allah'ın rahmetinden ümidinizide kesmeyiniz. Çünkü Allah'ın rahmetinden ancak kâfirler ümid keser diyor Yâkub (a.s.).
Bu âyet-i kerimeyi Akif merhum Safahatında şiir halinde şerh etmiş. "Atiyi karanlık görerek, azmi bırakmak, Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak. Dünyada inanmazdım, hani görsem de gözümle, İmanı olan kimse gebermez bu ölümle."
Yani ümitsizlik içinde ölmeyi geberme olarak kabul ediyor Mehmet Akif merhum. Yani bu müslümanların tekrar bellerini doğrultması mümkün değil. Yeniden müslümanların devlet olması mümkün değil. İslâm'ın yeniden insanlara tatbiki.kolay değil, olmaz gibi ümitsizliklere düşmeyi Mehmet Akif gebermek olarak değerlendiriyor.
"Dünyada inanmazdım, hani görsem de gözümle " İmanı olan kimse gebermez bu ölümle Ey dibdiri meyyit, iki el bir baş içindir. Davran sana ellerde senin, başda senindir."
Ne ile yapayım diyenlere cevap veriyor. İki el bir baş içindir, bir başın varsa Rabbim iki tane de el vermiş. Bir baş içindir, davransana, eller de senin, baş da senindir. Baş senin el de senin öyle ise bir başını Allah yolunda kullanacak iki tane de el vermiş Allah (c.c). Ümitsizliğe düşme, çünkü ümitsizliğe düşenler ancak kâfirlerdir diyor Allah (c.c.)
Dikkat edin Yusuf (a.s.)'ın kıssası anlatılıyor, ama bizim de hayatımızda olayları iyi araştırmamız gerekiyor. Kimler, neler, ne yapıyorlar, nerede yapıyorlar, nasıl yapıyorlar, niçin yapıyorlar? Bunlar araştırılacak ve İslâm'ın iktidar olmasından da hiç ümitsizliğe düşülmeyecek.[82]
88- (Yâkub'un oğulları) Yusuf'un yanına girdiklerinde: "Ey Aziz! bize ve ailemize kıtlık dokundu. Biz değersiz sermaye ile geldik. Bize ölçek (le buğday) ver. Bize tasadduk eyle. Şüphesiz Allah tasadduk edenleri mükâfatlandırır" dediler.
Yusuf (a.s)'ın kardeşleri tekrar mal almak üzere Yusuf (a.s.)'ın yanma vardıklarında "ey devlet başkanı! Bizi ve ailemizi kıtlık sardı, kuruttu ve biz sana değersiz mallarla geldik." Yani elimizdeki paraların, senin vereceğin karşısında fazla bir değeri yok. Burada derler ki yani alınacak blan buğday yiyecek maddesi, verilen altın'dır, gümüş'dür. Ama kıtlık senesinde altın ve gümüş'ün değeri buğday kadar yoktur.
Hani Şirazi anlatır: Çölde insanlar susuzluktan oluyorlarmış, ama kervanın çuvallarında da yakut, mercan, inci yüklüymüş ve susuzluktan o kafile helak olmuş. Son ölen adam kumun üzerine eliyle yazmış.
"Keşke bir bardak su verilseydi de bütün yüklerimizi ona verseydik." Yani çölde bir çuval dolusu altın bir bardak su karşılığında verilir mi? verilir. Burada da kıtlık yılları var,her tarafta buğday yok, yiyecek maddesi yok ve paralarıyla geliyorlar ama buğday karşısında değeri yok. Çünkü yenmiyor. Sana değersiz mallarımızla geldik. Sen bize yiyecek maddeleri ver. Ve sen bize iyilikde bulun. Yani tasadduk et. Yani aslında senin verdiğin, para karşılığında verdiğin bile bize bir sadaka gibidir. Veya sen bize fazla fazla, paramızın karşılığının daha fazlasını da ver. "Sadaka verenleri Allah mükâfatlandırır" diyorlar devlet başkanına.[83]
89- Yusuf: "Siz cahilken Yusuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz?" dedi.
Yusuf (a.s.)'da diyorki: Hani bir zamanlar siz cahildiniz, o zaman Yusuf a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz. Sizin bir kardeşiniz vardı. Yusuf ve Onun da kardeşi vardı bu ikisine neler yaptınız siz. Onu biliyormusunuz diye soruyor.[84]
90- (kardeşleri) "Şüphesiz sen Yusuf'sun" dediler. Yusuf: "Ben Yusuf'um bu da kardeşim. Allah bize iyilik yaptı. Kim sakınır ve sabrederse şüphesiz Allah iyilik yapanların ecrini zayii etmez" dedi.
Şöyle Yusuf a dikkatli baktıktan sonra yoksa sen Yusufmusun diyorlar ve "İşte ben Yusuf um ve bu da kardeşimdir. Allah bize ni'metini lütfetti. Mutlaka kim Allah'tan sakınır ve de sabr ederse muhakkak Allah (c.c.) iyilikte bulunanların mükâfatını eksiltmez ve de zayii etmez" buyuruyor Rabbim.[85]
91- (Kardeşleri) dediler ki: "Allah'a yemin ederiz ki Allah seni bizden üstün kıldı. Doğrusu biz hata ettik."
Kardeşleri diyorlar ki: Allah'a yemin olsun ki Allah seni bizim üzerimize üstün kıldı ve biz hata edenlerden olduk" diyorlar. Bunu bizim şairlerimizden biri şiirinde kullanmış. Aynen âyet-i kerimeyi yazmış.
"Zalimlere dedirir birgün Hz. Allah, Legad aserakellahu aleynâ"
Zalimler her ne kadar zulümlerine devam ederlerse de birgün o mazlumlara öylesine makam ve mevki verir ki, zalimler o zulüm ettikleri mazlumların önüne gelirler ve Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin dediğini derler. "Legad asarakellahü aleynâ" Bir zamanlar biz güçlüydük ama şimdi sen güçlüsün ve Allah seni bize tercih etti. Seni bize üstün kıldı derler, Allah (c.c.) diyor. Bunu aynı zamanda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'da bu âyeti Mekke'nin fetihi günü okumuş. Mekke'yi feth ediyor, 10 bin kişilik bir orduyla Mekke'ye geliyor. Kan dökülmeden Mekke'yi feth ediyor. Çünkü Mekke'li müşriklerin kılıncını tutacak bilek kalmamış. Yürekleri korkunca, bilekleri de titreyince kılıçlarını çekecek cesareti gösterememişler ve de Mekke'yi bir kuşluk vakti kan dökmeden feth etmiş. Dört rekath bir namaz kılmış Efendimiz (s.a.v.) bir kısım alimler diyor ki: Bu dört rekatlı namaz kuşluk namazı diyenler, kuşluk namazına delil olarak o hadisi getirirler. Bir kısmı da diyor ki, buna fetih namazı denir.
"Allah'ın yardımı gelip ve fethi geldiğinde insanlar grublar halinde İslâm'a girerler. Sen onları gördüğünde Rabbine hamd et, Rabbini teşbih et" âyet-i kerimesine uygun olarak fetih namazı vardır ve Peygamber Efendimiz de Mekke'yi feth ettiğinde1 bu dört rekatlı namazı kılmıştır derler. Bu bizim tarihimizde böyle. Saad b. Ebi Vakkas'da îran'ı fethettiğinde İran sarayına girer ve o ipekli halılar üzerinde Rabbine şükreder, iki rekatlı fetih namazı kılar. Allah'ın yardımına karşı" şükür böyle olur. Peki imansız kesim ne yapar, onlar da buna benzer bir iş yaparlar. Her hangi bir başarılarının neticesinde onlar da ilahlarının huzuruna giderler şöyle şöyle yaptık, böyle böyle yaptık dediğin doğrultuda hareket ediyoruz. Ve onun için huzuruna geldik diye kendi varlıklarını ve yaptıklarını ona arz ederler. Aynı şekildedir, insanlık tarihinde imanla küfrün, mü'minle kâfirin yaptığı birbirine benzer aslında. Kâfir de evlenir, mü'min de evlenir. İkisinin de yaptığı aynı şey. Mü'min de aynı işi yapıyor ama Rabbimin koyduğu kurallar içinde yapıyor. Öbürü Rabbimin kurallarının dışında yaptığından dolayı günaha giriyor. Müslüman da yiyor, kâfir de yiyor. Mü'minin ki sevap oluyor, öbürü-nünki günah oluyor, O da aynı şekilde. Bütün hareketlerimiz aslında bir ihtiyacın neticesinde yapılmaktadır. Biz Rabbimizin huzurunda secde ediyoruz. Onlar da başkalarının huzurunda secde ediyorlar.
Hz. Peygamber 4 rekatlı namazını kıldıktan sonra Mekke'ye geliyor, Kabe-i Muazzama'nın kapısında halka varmış oradan elini tutuyor ve insanlara; " Benden ne beklersiniz, ne yapmamı bekliyorsunuz?" demiş. Onlar da demişler ki: "Sen Kerim oğlu Kerimsin. Baban soylu, cömert iyi insandı, sen de öylesin, deden de öyle idi senin. Senden iyilik-den başka birşey beklemeyiz" diyorlar. Tabii ki bu yağcılık, ama Hz. Peygamber hissi hareket edecek değil. Çünkü Peygamberdir Rabbimin denetimindedir. Ve o diyor ki: "Hepiniz evlerinize gidiniz. Hepiniz hürsünüz, ben kardeşim Yusuf un dediğini derim, diyor ve 92. ayeti okuyor.[86]
92- (Yusuf): "Bugün sizi kınamak yok. Allah sizi afvet-sin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir."
Bugün size geçmişinizden dolayı ayıplamak da yok, cezalandırmak da yok" demiş Yusuf (a.s.) onlara. Peygamber (s.a.v.)'da bunu hatırlatmış. Biz de bugünün insanına hatırlatıyoruz bunu. Bu âyeti çokça duyurmamız lazım.
Adamın biri bana diyor ki: "Hocam biz içki içiyoruz, (Gazeteci, köşe yazarı adam) içkiden dolayı duydum 80 değnek vurulurmuş. Ben bin defa içmişsem 80 bin değnek yemem lazım" diyor. Şeriata, İslâm'a karşı oluşlarının sebebi buradan. Adam kendi içkisini hesab ediyor, 80 bin değnek vuracaklar. Benim ölüm çıkar diyor. İçtiği içki var, kuman var veya diğer kötülükler var. Bütün bunlardan dolayı İslâm'a karşılar, gönüllerinden müslümanız diyorlar. Ama gelmesini istemeyiz. Niye? Dayak yiyeceğiz diyor. Bunu hatırlatıyorum.
Kur'ân-ı Kerim'de çok geçer "İlla ma gad selef" birçok sûrede bu geçer. "Geçen geçmiştir" Yani İslâm geldiği takdirde geçmişinden hesaba çekmez kişiyi. Kanun geçmişe şamil değildir diye bugün de kullanılır. İslâm hukukunda bu vardır "İlla ma gad selef" ile ifade edilmiştir.
Günümüz hukukunda da azçok bu vardır. Onun için İslâm kendisinin döneminde işlenmediği suçlardan sorguya çekmez. Hatta hukuk kaidesi de vardır. Yani sorumluluklar yetkililerle orantılıdır diye tercüme edilebilir. İslâm devletinde işlenmeyen bir suçtan dolayı onu hesaba çekmiyor. Çünkü İslâm'ın ona olan engelleyici, önleyici tedbirleri suç işlendiği zamanda yürürlükte olmadığından, suç işleyen adamı da cezalandırmıyor.
"Allah sizi af eder. O merhamet edenlerin en merhametlisidir" Yani bir Peygamber adayını kuyuya atmaktan dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Allah'ın af etmeyeceği günah yoktur. Şirk hariç. Af etmeyeceği günah yoktur. Öyle ise Allah af eder. Çünkü o merhametlilerin en merhametlisidir. Demekki biz de merhametliyiz. Allah'ın yarattıklarında da merhamet var. Onun içinde Müslim'de Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisi rivayet ediliyor. Allah (c.c.) merhametini 100 parçaya ayırdı, bir parçasını yeryüzündeki canlılara verdi. 99'u ahirette, mü'minlere kendisi merhamet edecek. Yani rahmetin ve merhametin büyüklüğüne bakın ki yeryüzündeki canlıların, yani kedinin yavrusunu korumak için köpeğe meydan okuması vardır. Tavuk kendi yavrusunu korumak için aslana meydan okuyor. Başka zaman korkar. Ve insanoğlunun merhameti, diğerlerine karşı gösterdiği merhamet, Rabbimin dağıttığı o bir merhametten herkesin hissesine düşendir. Rabbimin merhametinin ahirette nasıl olacağını ona göre mukayese etmemiz gerekiyor.
Bunlar bize şunu veriyor. Rabbim af ediyorsa biz niye af etmeyelim. Yani Peygamberi öldürmeye teşebbüs etmiş adamların af edileceğini Allah (c.c.) haber veriyor. Ama biz diyoruz ki bazı isimler Türkiye'de ve dünyada yaşayanlar, gündeme geldiğinde, "Hocam onu Allah af et-sede ben af etmem" diyor. Bu söz büyük günahdır. Af edecekse bana ne, sana ne. Cennet onun, af etmek onun, kul onun. Yani o adam ne oluyor. Onun için biz, Allah (c.c.) insanlara bakış açımızı nasıl belirtiyorsa nasıl bakmamız gerekiyorsa onu öğrenelim. Ve ona göre hareket edelim.
Yine gazeteci arkadaşın dediği, "500 bin vesikalı kadın ne olacak" diyor. "Af edilecek" diyorum. Herkese birer ev, mümkün mertebe verilecek, bir sığınacak yer verilecek ve geçimi tedarik edilecek devlet tarafından. Ve onlara namusuyla, iffetiyle beraber yaşayabilecekleri kocalar temin edilecektir. Yani onların evlenmesi teşvik edilecek ve de onlarla izzetli, ve iffetli bir hayat yaşayacaklar. Peki bugüne kadar yaptıklarından dolayı? Yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyecekler. Çünkü bu rejimin pisliğidir bunların yaptığı. İslâm'ın döneminde yapmıyorlar ki bunlar. Çünkü İslâm onlara cezalandırmadan önce önlemini alıyor. O önlemler alınmamış, bunlar itilmiş ve şimdi bunları fayda vermediği kişileri cezalandırma hakkını kendinde görmüyor dinim.[87]
93- "Benim şu gömleğimi götürün ve onu babamın yüzüne koyun, gözleri açılır. Ailenizle topluca bana gelin" dedi.
Kardeşlerine diyor ki: "Şu benim gömleğimi alınız ve onu götürünz. Ve onu babamın yüzüne koyunuz gözü tekrar görür. Görüşü geriye gelir diyor. Sonra da ailece hepiniz bana geliniz" diyor. "Babamı da alın, diğer kardeşlerimi de alın, çocuklarınızı alın, hanımlarınızı alın, hepiniz bana gelin" diyor Yusuf (a.s.). Şimdi bizim Karaman bölgesinde, baba askere gider veya gurbete gider, çocuk hastalanır. Hastalığın adına da Ebilemiş derler manasını bilmezler. Yani babayı özlemiş de hastalanmış anlamında kullanılıyor. Biz burdan anlıyoruz ki Yâkub (a.s.) oğlunu özleyerek gözleri kör olmuş. Apaçık ifade, yani bu doktorlarımızın bilebileceği bir iş. Nasıl izah ederler, onlar izah etmeseler bile, ben iman ederim bir kere böyledir bu. Bu iş böyledir de onlar nasıl izah ederlerse bir izah getirmeleri gerekir, araştırılması gerekir. Üzüntünün insan vücudu üzerinde etkisi olduğunu zaten söylüyorlar. Göze de etki eder, diğer bölgelerine de etki eder onu söylüyorlar da, kör olmuş bir gözün üzerine özlediği insanın bir eşyası koyulduğunda gözü açılıyor.
Burada Yâkub'un (a.s.) gözü açılıyor. Biz de de şöyle yaparlar, o çocuk "ebilemiş" ya babasının elbiselerinden birini üzerine koyarlar veya giydirirler, veya koklatırlar. Belki bu âyettten hareketle bunu yapıyorlardı ama bu böyledir, kesindir demiyorum. Âyetteki doğrudur da, bizim köyün âdeti tıbbîdir diyemem. Onun için doktorlarımızın bu konu üzerinde de biraz düşünmeleri gerekir. Yani bu hür iradeli doktorlarımızın, yoksa batıya bağımlı doktorlarımızın değil. Hani televizyonda bir ara seyretmiştik. Kanser ilacıyla ilgili olarak; "Avrupalılar kabul ederse kabul ederim" diyor. Profesör, sıradan bir doktor değil. Avrupalılar kabul ederse kabul ederim diyor. Böyle bir adamı kabul etmekte doğru değil. Doktor değil ki profesör olmuşsun, belirli bir seviyeye gelmişsin. Sen de bir mantığını kullan.
Biraz sonra gelecek âyet-i kerime İslâm'a gelişte bile basiretle gelin. Gözü, körü körüne gelmeyin diyor. Yani hür fikirli, hür iradeli, ilmi dirayeti, medeni cesareti yerinde olan doktorların, arkadaşlarımızın bu hastalıkların tedavisinde her hastalığın değil, özlenen özleyen bir insanın, hani sevgilisini özlemiş, hanımını özlemiş, çocuğunu özlemiş, babasını özlemiş, kardeşini özlemiş bir insan ondan dolayı hastalanmış. Soğuktan hastalanmışın üzerine değil, onun üzerine ne kadar ne getirirseniz getirin farketmez. Tabii hastalığın sebebi ayrılık, hüzün. Bu hüzün sebebiyle hastalığın tedavisi olur mu? Olabilir. Mecnun için söylerler. Köpek görmüş, köpeğin elini ayağını kaldırır kaldırır öpermiş. Hayrola niye öpüyorsun demişler. Leyla'nın memleketinden geldi bu köpek. Olaki Leyla'nın ayak bastığı yerlere bunun ayağı da değmiştir diye öpüyorum demiş. Faydası olur mu? Ben olur desem belki siz anlayamazsınız veya ben anlayamam. Ama aşık olan anlar.[88]
94- Kervan (Mısır'dan) ayrılınca babaları (Ya'kub): "Şüphesiz ben Yusuf'un kokusunu buluyorum" dedi.
Kafile Mısır'dan ayrılınca, yani Yusuf (a.s.)'ın yanında kardeşleri Yusuf u tanıyorlar. Birkaç gün sohbet ediyorlar, gömleğini veriyor kardeşlerine, babamın yanına gidin gömleği gözüne bırakın. O görecektir. Tekrar ve tekrar siz bana annem babam ve bütün ailenizle geliniz diyor.
Derken kafile merasimle uğurlanıyor, şehirden ayrılınca Yâkub (a.s.) diyor ki: "Kenan ilinde sen abuk sabuk konuşuyorsun demezseniz ben size birşey söyleyeyim: Ben Yusuf un kokusunu alıyorum diyor. Aradaki mesafe benim hesab edebildiğim kadar 520 km. mesafeden Yâkub (a.s.) oğlu Yusufun kokusunu alıyor. Malum bugün televizyon renkleri naklediyor, sesi de naklediyor, kendi görüntüsünü naklediyor. Ama henüz kokuyu nakledemiyor. Ama nakledeceğine inanırım, birgün gelip bunu da nakledeceğine inanırım. Çünkü Allah (c.c.) burada kokunun bir yerden bir yere nakledildiğini haber veriyor. Bu Yâkub (a.s.)'ında Rabbimin bir mucizesidir.
Peki televizyonda kokuyu da naklederlerse Yâkub (a.s.)'ın mucizesi, değerini kaybeder mi? Etmez. Çünkü Yâkub (a.s.) vasıtasız kokuyu alıyordu. Bunlar bir elektronik akımla, bir vasıta ile bu işi sağlayacaklar. Peygamber'in yaptığı bir iş, tabii vasıtasız yapıldığından dolayı, hiçbir vakit mucizeler geçilmeyecektir. Onu söyleyeyim. Yani tabiat kanunlarının dışına çıkılarak yapılan iştir. Tabii o da Rabbim'in on lara vermiş olduğu bir lütufdur o. Ama insanların yaptığı ise tabiat ka nunları kullanılarak keşf edilerek yapılıyor ve hiçbir vakit mucize geçi lemiyor. Ama bu âyet-i kerime bizim veya Batılı ilim adamlarının uf kunu açar. Hani diyorum ya Kur'ân-ı Kerim okuyun, her halükârda ne okumak istiyorsanız, hangi dalda kitap okumak istiyorsanız Kur'ân-Kerim okuyun. Bir kurgu bilim kitabı okumak isteyen adam yine dt Kur'ân okusun. Çünkü Kur'ân-ı Kerimde kurgu bilimcilerin hayal ede mediklerinin hakikat olduğunu yazıyor Rabbim bize.[89]
95- (Yanındakiler): "Allah'a yemin olsun ki sen esk şaşkınlığın içindesin" dediler.
Diyorlar ki: "Allah'a yemin olsun ki, köylüler, şehirliler, etrafındaki insanlar diyorlar ki, Allah'a yemin olsun ki sen hala eski şaşkınlığın-dasın" diyorlar Yâkub (a.s.)'a. Çünkü o Yâkub (a.s.) Yusufunu fazla seviyor ve Onun gitmesinden dolayı hüznü devam ediyorduya, şimdi kokuyu alıyorum ya Yusuf un kokusunu alıyorum derken diyorlar ki: "Yine sen şaşkınlığın da devam ediyorsun. Yahu Yusuf dan ümidi kes artık" diyor. Çevresindeki insanlar.[90]
96- Müjdeci gelip onu (gömleği) yüzüne koyunca derhal görmesi geri geldi. Yâkub: "Ben size : "Allah'dan sizin bilmediklerinizi bilirim" demedim mi?" dedi.
Müjdeci gelince, müjdeci deriz. Biri askerden geldi mi eskiden gören kişi koşarak gelir ve müjde müjde oğlun askerden geliyor der. Tabii onlar da bir hediye verirler müjdeciye. Müjdeci gelince o gömleği Onun, Yâkub (a.s.)'ın yüzüne bıraktı, hemen gözü geriye geldi. Gözünün görmesi geriye geldi. Ben size demedim mi, ben sizin bilmediğinizi Allah'ın bildirmesiyle biliyorum demedim mi? diyor. Yani Yusufun sağ olduğunu biliyordum. Ben ümidimi hiç kesmedim. Siz ise, Yusufun öldüğünü zannediyordunuz, ama sizin bilmediğinizi ben bilirim.[91]
97- Dediler ki: "Ey babamız! Sen bizim günahlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz hata ettik."[92]
98- Ya'kub: "Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim. Şüphesiz Gafurdur, Rahimdir.
Bu âyet-i kerime bize şunun da delilidir. Benim içinde dua et diyoruz ya onun delilidir. Bazı arkadaşlar "herkes duasını kendisi yapar, kimse kimseye dua edemez" gibi Kur'ân okumadan fetva verirler. Bir insan diğer insana dua eder. Dua etmesi için istekte bulunabilir. Yani
benim için Allah'a istiğfar et, benim içim de dua et diyorsun. Hacc' gitmekte olana benim içinde orada dua et, Arafatta dua et, Kabe'de du et diyorsunuz. Veyahut da sâlih bildiğiniz zata, günahlarım çoktur be nim, benim için de Rabbime istiğfar etseniz. Kendisi de edecek yalnıs sen yap da ben yapmayayım anlamında değil. Yâkub (a.s.)'ın çocuklaı edecekler de yani bizim varacak yüzümüz yok, Rabbimize. Biz yine vz racağız da, hani bizim dualarımız reddolunur.
Hoşuma gider ama kaynağını kesinlikle görmedim. Sağlam hadi olarak görmedim. "Günah işlemediğin ağızla dua et" demiş Allah (c.c Musa (a.s.)'a. Ya Rabbi demiş. Biz ağzımızla günah işliyoruz, yani gi nah işlemedik ağzı nerede bulalım. Bir başkasına iyilik yaparsan o d senin için dua eder. Sen o ağızla günaha girmedin ya, o günaha girme diğin ağızla dua etmek demektir. Yani insanlara dua ettirici iş yaprm mız gerekiyor. Adam ömründe hiç iyilik yapmamış, kimse ona dua e memiş, Ölünce kabir taşına yazmışlar "Ruhuna fatiha deyin". Mez taşı ile dua istiyor, bana yardım edin diyor. Öyle değil, bu dünyada 05 leşine iyilik yapın ki sizin için binlerce ağız size dua etmiş olsm İnsanlar etmese bile kuşların etmesi yine yeterlidir.[93]
99- Yusuf'un yanına girdiklerinde babasını ve annesin kucakladı: "Allah'ın dilemesiyle güven içinde Mısır'a giri dedi.
Yusuf (a.s.) Mısır'a devlet başkanı olduktan sonra kıtlık yılları c atlatılınca Mısır'da tamamen emniyet temin edilmiş. Kişi malını soka| koyuverse alıcısı yok, calicisi yok. Yani öyle bir ortam meydana gelm bu şehre emniyet içinde girin. Bu şehir emniyet altındadır, malınız en niyet altındadır, namusunuz emniyet altındadır, güven içindedir diye Yusuf (a.s.).
Bugün bakıyoruz teknoloji çağı ve insanlar birbirlerini daha iyi tan yorlar, daha iyi anlaşıyorlar. Hani konuşa konuşa tanışırmış insanlar; öyle konuşma ki, televizyon vasıtası ile Amerikalıyla, Japonlu'yu Çiniyle konuşuyoruz anlaşıyoruz. Daha bir emniyette olmamız gen kirken, Amerika ki memlekette orada okuyan arkadaşlar belirli saattt sonra Amerikalıların sokağa çıkamadıklarını, çıkarlarsa bile canların emniyet altında olmadığını ifade ediyorlar. Hele hele bazı sokakl daha belalı sokaktır diyorlar.
Ama binlerce yıl önce bir Peygamberin devlet başkanı olduğu yer< herşey can, mal,ırz, namus emniyet altında olduğunu âyeti-i kerimedt
görüyoruz. Bunu ne ile sağlıyor? Polis teşkilatıylamı? Değil. Her fert kendi dinini korumakla görevli. Devletini korumakla görevli hissettiği an emniyet sağlanıyor. Onun için takvayı tarif etmiştik. Takva, yani muttaki insan vardır, mü'min insan vardır. Mü'min insan; inanmıştır ve emredilenleri yapmaktadır. Muttaki insan ise; kendisinin farz olarak yapılması gerekenleri yaptığı gibi.
Misali şöyle verelim. Bir müslüman devlette, filan dairede küçücük bir memur saat 8'de.n, 5'e kadar, 5'de bitince, tam 5'i doldurunca evine ayrılabilir. Günaha girmez. Bu mü'min insanın yapacağı şeydir. Muttaki insanın yapacağı ise daha burada yapılacak işlerim var. Yarın insanlar sıra beklememeli, kuyruğa girmemeli diye işlerini devam ettiriyorsa daireden çıktıktan sonra yolda giderken dinimin hoşlanmadığı bir işi yapılırken görürse ona müdahale ederse bu adam muttaki insandır. Her insan biribirinin kontrolündedir.
Böyle bir ortamı meydana getirdik mi orada emniyet vardır. Peygamber Efendimiz diyor ya; "çok geçmez bir insan Aden'den, Hadramut'a kadar gider de, koyununu kurdun kapmasının dışında hiçbirşeyden korkmaz."[94] Dağdaki kurta da birşey yapılamaz ya. Kurt belki koyunu kapar, onun endişesi olur, ama onun dışında canına, malına , insan tarafından saldın olacağı endişesi ona gelmez diyor. İslâm'ın sağladığı emniyet.[95]
100- Babasını ve annesini tahtın üzerine kaldırdı ve hepsi Onun için (şükür) secdesine kapandılar. Yusuf: "Babacağım, işte daha önceki rüyamın yorumu. Rabbim onu gerçek kıldı. Beni hapisden çıkardığında şeytan, kardeşlerimle benim aramı bozduktan sonra sizi çölden getirmekle Rabbim bana iyilik yaptı. Şüphesiz Rabbim dilediğine lütfedendir. O herşeyi bilen, hikmetle hükmedendir."
Anne ve babasını kürsi, yani devlet başkanlığı koltuğunun yanına kadar kaldırdı, yükseltti oralara oturttu. Hepsi birden Yusufa (a.s.) saygıyla selâm durdular. Burada "Secde" kelimesini alimlerimiz saygı selâmında, yani devlet başkanına gösterilen saygı, secdeye kapanma, yere eğilme değildir diyorlar. Hafif şöyle eğilerek selamlamada bulundular. Yusuf (a.s.) dedi ki: "Ey babacığım! benim daha Önce gördüğüm rüyanın işte te'vili budur." Hani sûrenin başında "Babacığım ben rüyamda 11 yıldız, ay ve güneşin secde ettiğini gördüm demişti. Şimdi hatırlatıyor, daha önce görmüştüm bu rüyayı. İşte o rüyanın te'vili budur. 11 tane oğlan kardeş, bir anne, bir baba. Baba güneş gibi, anne ay gibi, 11 tane oğlan kardeş yıldız gibi, Yusuf (a.s.)'ı saygı ile selamlıyorlar.
Efendimiz'in "Benim Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" diyor. ( Beyhaki ve Deylemiden nakleden Keşfül Hafa l32 Fakat memlekette çok iyi niyetli olup ta fazla Kur'ân ve Sünnet okumayan, işi aklı ile halleden, çok zeki arkadaşlarımız var. Zamanlan yok Kur'ân okumaya veya hadis okumaya. Ama yolda giderken hep herşeyi kendi kafasına göre ayarlayıp, şeriat budur diyerek hareket eden arkadaşlarımız var. Sonu iyi olacak onların. Bu delikanlılık çağı geçince Kur'ân-ı Kerim'i okumaya başlayınca durum değişecek tabii. Onun için severim o kerataları. Şöyle bir aklına vuruyor, Sahabenin birini sevmiyor ya; "olmaz bu. Benim Peygamberim böyle laf etmez." diyor Yahu burada Yusuf (a.s.)'ın rüyası ile Yusufu kuyuya atanlar yıldıza benzetilmiş. Müslüman bunlar, Yusuf (a.s.)'ın kardeşleri de müslüman. Çünkü bu Peygamberin çocukları ve yaptıklarını anlıyorlar, biz hata ettik baba, bizim için istiğfar et diyorlar. Bunlar da Yusuf (a.s.)'ın Ashabı oluyorlar, bu adamlar.
Ve Rabbim rüyamı gerçek kıldı. Beni hapishaneden çıkardığında Rabbim bana iyilikte bulundu diyor. Beni hapishaneden çıkardığında iyilikde bulundu diyor da. kardeşleri 11 kardeş, babayla annede var yanında, beni kuyudan Allah çıkardığında Allah bana iyilikte bulundu demiyor. Niye? Kardeşlerinin hatasını hatırlatmıyor. Şimdi Rabbinin ni'metlerini sayıyor, kendi üzerindeki ni'metlerini. Rüyamı gerçek kıldı, hapishaneden çıkardı iyilikte bulundu ve sizi çölden bana getirdi. Şeytan benimle kardeşlerim arasına vesveseyi attıktan sonra sizi çölden getirdi Rabbim. Ve bana iyilikte bulundu diyor. Ama o kuyuyu hatırlatmıyor.
Şimdi sizde babanızın mirası nedeniyle veya babanız sağ ise büyük ağabeyime veya küçük kardeşime parayı fazla verdi de bana vermedi. Ona sermaye verdi de bana vermedi diye kardeşlerinizle kavga etmiş olabilirsiniz.
Mutlaka barışacağız, barıştıktan sonra o günü hatırlatmayacağız. Geçmişi unutun. Yani hatırınızdan çıkarın diyemem, unutulmaz bazı olaylar çıkmaz ama onu hatırlatmayın. Yani geçmişte biri hata etmişse
onu hiçbir vakit gündeme getirmemeye dikkat edin. Yusuf (a.s.)'da başkalarının kendisine yaptığı kötülüğü söylüyor. Beni hapishaneye attılar, oradan çıktım, bu Rabbimin bir lütfü keremidir diyor. Dilediğine Rabbim latifdir, ince muamele eder, yumuşak muamele eder Rabbim. O herşeyi bilendir, hükmedendir, hükmünde hikmet sahibi olandır diyor Yusuf (a.s.). Ve Rabbine dua ediyor. Yani bir insan dünyalık kazanmış, devlet başkanı anne ve babası yanına gelmiş. Kürsi yani devlet başkanlığı koltuğunun bir tarafında babası, bir tarafında annesi, şöylece çevrili kardeşleri oturmuş. Yani bir insanın hayatta arzu edeceği her-şey var, para var, saltanat var, Peygamberlik var, eş var, çoluk var, çocuk var, kardeşler... Hepsi karşılıklı oturmuşlar. Böyle bir insan Rabbinden ne ister.?[96]
101- "Rabbim sen bana mülk (ülke ve yönetimini) verdin ve bana olayların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim dostum Sensin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat" dedi.
Ey benim Rabbim! Sen bana saltanat verdin, yani otoriteyi bana teslim ettin, yurt verdin, yurdun yönetimini bana verdin, olayların ve rüyaların tefsirini bana öğrettin. Genelde tefsircilerin bir çoğu rüya diye tefsir ediyorlar. Rüyaların tefsirini bana öğrettin, aynı zamanda "eha-dis" kelimesi "hadis"in çoğuludur. Olayların da yorumunu bana öğrettin diyor. Öyle ya rüyaların yorumunu yaptığı gibi olayların da yorumunu yapıyor Yusuf (a.s.). Bu işin neticesi şuna varır. Bugün tedbirimizi alalım, 7 sene kıtlık, 7 senede bolluk olacaksa ne demektir. 7 senelik bolluk zamanında depolarda malları depo edip ilk defa toprak mahsulleri ofisini kuran Yusuf (a.s.)dır. Ve onları 7 sene biriktirdikten sonra kıtlık yıllarında harcamayı teklif eden ve bunu başardıktan sonrada devlet başkanlığını bana teslim et, bu işi yapacak otoriteye ve bilgiye sahibim diyen Yusuf (a.s.)'dır Olayların yorumunu da Rabbimden en güzel şekliyle öğrenmiş.
Yeri ve göğü modelsiz olarak yapan. Önce biri yapmışta, sen ona benzeterek değil, modelsiz yaratan Ö'dur. İnsanlar sanatkardırlar, yazardılar, çizerdirler, heykeltraştır, ressamdırlar. Fabrikayı kuran, motoru yapan adamı, kendinden önce birinin yaptığını, Allah'ın yarattığını kendine model seçiyor. Yani gemiyi yapan Nuh (a.s.) için söylenir.
Hayvanın kaburgasını nazarı itibare alarak yaptığı söylenir. Uçağı yapanlar da havada uçan kuşları kendilerine örnek kabul ettiler. Bu kuş nasıl uçuyor, kanatla uçuyor. Hala bütün uçakların hemen hemen bir çoğu tip olarak kuşa benziyor, kanatlan var, gövdesi var, önü arkası ayakları var. Yani insanların yaptığı herşey Allah (c.c.)'m yaptığından mülhemdir. Ondan alınmadır. Allah (c.c.) yarattığının modeli yoktur.
"Ya Rabbi dünyada da dostum ve yöneticimsin, ahirette de dostum ve yöneticim sensin ya Rabbim. Son arzum nedir? Ya Rabbi beni müslüman olarak öldür. Yani dünyada bir devlet başkanlığı var. Mısır sultanlığı var, anne baba yanında, herşey hazır ama benim senden isteğim, Müslüman olarak Öldür, sâlihler arasına kat" diyor.
Bizim de isteyeceğimiz budur. Müslüman olarak ölmek ve bu dünyada da ahirette de sâlih insanlarla beraber olmak, öbür dünyada sâlih insanlarla beraber olmak, öbür dünyada sâlih insanlarla beraber olmanın yolu bu dünyada sâlih insanlarla beraber olmaktan, komşularımızı, dostlarımızı, alışveriş yaptığımız insanları, beraber yürüdüğümüz insanları seçerken dinine bağlılık oranına dikkat edelim.[97]
102- Bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar işleri üzerinde toplanıp tuzak kurarlarken sen onların yanında değildin.
Şimdi Yusuf (a.s.)'ın kıssası bitiyor ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'a yöneliyor. İşte bunlar gaybın haberleridir. Sana biz Yusuf (a.s.)'m kıssasını anlattık ama bütün bunlar gaybdan haberlerdir. Biz sana vahyettik, onlar bir konu, bir iş üzerinde bir araya geldiklerinde ve onlar Yusuf (a.s.)'a tuzak kurarlarken sen onların yanında değildin. Yani bu konuda bilgin yoktu görmedin ama görmüş gibi bir bilgi sahibi oldun, bizim sana vahyetmemiz sebebiyle sen bilgi sahibi oldun.
Başında söylemiştik, yahudilerin Yusuf (a.s.)'in kıssası hakkında bilgileri var. Şu anda yahudilerin okumakta olduğu Tevrat'ta ve tekvin bölümünde Yusuf (a.s.)'la ilgili bilgi verilir. Ama Kur'ân'a uyan tarafı var, Kur'ân'a uymayan tarafları vardır. Mesela Yâkub (a.s.)'ı Peygamber olarak pek göstermez. Cahil kaba saba önünü arkasını bilmeyen bir adam olarak değerlendirilir, ve de Yusuf (a.s.)'la ilgili hoşa gitmeyen ifadeler, hoşa gitmeyen durumlar. Bu yahudilerin Yusuf (a.s.)'la ilgili bilgileri varya, Mekkeli müşriklere sizinki Peygamber mi, evet Peygamberim diyor. Peki öyle ise Yusuf hakkında ne biliyormuş söylesin bakalım diyorlar. Yusuf u niye tercih ediyorlar, Yusuf (a.s.)'ın yaşadığı yer Mısır. Mısır'la da Mekke halkının fazla bir ilişkisi yok. Şam'la var, Şam'la alışveriş yapıyorlar, Şam'dan Yemene var ticari alışverişleri. Mısır biraz sapa geliyor, Mısır'la kültür alışverişleri yok. Peygamber Efendimiz de Mısır'a gitmedi hayatında, Şam'a kadar geldi, ama Mısır'a gitmedi. Oradan Yusuf (a.s.)'ı soruyorlar.
Ve Allah (c.c.) bu Yusuf sûresi'ni inzal ediyor ve Peygamber Efendimiz'e Yusuf sûresi'ni baştan sona onlara okuyuveriyor. Şimdi Peygamberimiz şöyle bir ümide düşüyor. Ben bunların istediklerini getirdim, bunların hepsi iman etmesi gerekir diyor, ama Rabbim diyor ki:[98]
103- Sen ne kadar hırslı olsan da insanların bir çoğu yine de iman etmez.
Sen ne kadar hırslı davranırsan davran, bunların birçoğu bu insanların, bir çoğu iman etmezler diyor. Yani iman dediğimiz şey apayrı bir olay. Biz bu günün insanlarına İslâmı anlatırken çok hırslı olacağız, ayrı Efendimizin hırsından bizde de olacak. Kehf sûresi'nde "Neredeyse kendini helak edeceksin" diyor Allah (c.c).[99] Peygamber Onların müslüman olmamalarından dolayı üzüntüsünden neredeyse kendini helak edecekti.
Peygamberimizin kendini helak edercesine üzüldüğünü ve gayret gösterdiğini ifade ediyor. Biz ise şahsen kendim için söylüyorum, böyle bir derdimiz yok. Yani bu insanların müslüman olması için,
1- Bedeni gayret göstermiyoruz.
2- Evimizde bile düşünürken bunları düşünmemizde fayda vardır. Ve müslüman olmamalarından üzüntü duymamızda fayda vardır. Bizi etkiler ilerideki bir zamanda daha iyi bir gayret göstermemize etkisi olur bunun. Ama neticede müslüman olmadı görevimizi yaparız, sorumluluktan kurtuluruz. Yani bazen ne yaptın yani on defa gittin, yirmi defa gittin bir imansızın yanma İslâm'ı anlatmak için ne oldu..? hiç, "bak ben gitmedim. İkimiz denkiz aynıyız" diyor. Hayır, ikimiz aynı değiliz. Yirmi defa bir imansızın yanına İslâm'ı anlatmak için gidenin sevabı artmıştır. Öbürününkü ise yerinde durmuşsa, ne sevap, ne günah işlememişse zarardadır. Zaten o zarardadır.[100]
104- Sen buna (tebliğine karşılık) onlardan her hangi bir ücret istemezsin. O bütün alemlere bir nasihattir.
Yani bu İslâm, bu Kur'ân nasihatten ibarettir. Sen o insanlara nasihatim yap, ama iman o ayrı birşey. Olmayacak olan olmayacaktır.[101]
105- Göklerde ve yerde nice mucizelere uğrarlar da yüz çevirerek geçerler giderler.
Göklerde ve yerde nice, Allah'ın âyetleri vardır. O insanlar o âyetlere uğrarlar, görürler, burunlarıyla koklarlar, gözleriyle görürler veya kulaklarıyla duyarlar veya elleriyle tutarlar da; onlar ondan yüz çevirirler. Yani Allah'ın âyetlerini delillerini gördükleri halde yüz çevirirler, Allah'ın 2 türlü âyeti vardır.
1- Tekvini âyetler ki tabiattaki âyetler denizi, yıldızı, çiçekleri, böcekleri, dağı, ovası, hayvanı. Her çeşit yaratılmış Allah'ın bir âyetidir. Âyet bir şeye işaret eden anlamındadır. Her gördüğümüzde Allah'a işaret ediyor. Hani çınarın yaprağı diyor ki bunu Amerika'nın teknolojisi ile Japon'un teknolojisi, Çin'in teknolojisi bir araya gelse bir daha yapamaz. Öyle ise bunu Allah yapar, onlar yaparlarsa naylondan yapıyorlar. Öyle ise çınarın yaprağı diyor ki: "Beni Allah yarattı, hep aynı şekilde yaratılıyorum." Yani Hz. Adem'den bu güne kadar da şekil değiştirmediğine göre Allah birdir, iki olsaydı zaten değişiklik olurdu. Kalın yapardı, ince yapardı filan. Ama bütün bunları gördüğü halde yüz çeviriyor bu insanlar.
2- Bir de Teşrii âyetler vardır ki Kur'ân'daki âyetlerdir. Okuduğumuz, amel ettiğimiz, hayatımıza tatbik etmek için çalıştığımız bu âyetlere de teşrii âyetler diyoruz. Öyle ise biz insanlara İslâm'ı anlatırken bir Teşrii âyetler olan Kur'ân âyetlerini bilerek anlatacağız bir de Tekvini âyetleri olan yer ve gökteki âyetlerinden deliller getirerek anlatmaya çalışacağız.
106- Onların çoğu Allah'a ortak koşmadan iman etmezler.[102]
107- Onlar, Allah'ın azabından (herkesi) kaplayacak olandan veya onlar farkına varmadan onlara ansızın geliverecek olan Kıyametten emin mi oldular.
Allah'ın azabının onları dürüvermesinden eminmidir onlar. Yani Allah'ın azabı geliverebilir onlara gelmeyeceği konusunda emniyet altında mıdırlar. Yani bir yerden güvencemi aldılar ki Allah'ın azabının gelmesinden emin haldeler veya ansızın Kıya metin kopuvermesinden eminler mi? Onlar bilmeden farkına varmadan ansızın Kıyametin kopuvermesinden emin midirler? Allah'ın azabı:
1- Bu dünyada bazı azâblar vardır. Nedir bu? Kâfirin elinden saltanatın gitmesidir. Yönetimin kâfirin elinden alınıp müslümana devredil-mesidir. Peygamber Efendimiz'in Mekke devletinde olduğu gibi. Geliyor Mekke devletinin saltanatına son veriyor ve bu günden sonra İslâm burada tatbik edilecektir diyor. İnanmayan kâfirler için bu bir büyük azâbdır. Ve Rabbim de bunu haber veriyor. Onlara Allah'ın azabının gelmesinden eminler mi? Bak burada Yusufu öldürmeye teşebbüs eden ve biz güçlüyüz diyenler, biz güçlü kuvvetliyiz diyenler zayıf gördükleri kardeşlerinin karşısında saygı ile eğildiler. Bu da onlar için bir azâbdır. Gerçi bunlar iman ettikleri için kurtardılar. Veya ölümlerinin gelmesinden eminler mi, Kıyametin gelmesinden, kopmasından eminler mi?[103]
108- Deki: "İşte benim yolum. Ben Allah'a basiretle da'-vet ederim. Ben ve bana uyanlar da (böyle). Allah'ı teşbih ederim. Ben müşriklerden değilim.
Bugün ne diyorlar? Gelin diyorlar, hepiniz beraber filan arkadaşın gösterdiği yolda yürüyelim diyorlar. Yahu o arkadaş da benim gibi bir anadan babadan dünyaya geldi mi? Geldi. O da benim gibi yiyip, içi-yormu? Evet. Öldümü? Öldü. Öyle ise niye onun gösterdiği yolda yürüyeyim ki o da benim gibi insan. Akıl akıldan üstündür, ben ondan daha akılhysam ne olacak? Olsun, yine ben seni dipçikle onun yolundan gömeşini bilirim. Biz öyle demiyoruz. Biz diyoruz ki bu yol benim yomdur Yani Allah'ın yoludur ve ben Allah'a davet ederim. Gelin Allah'ın yolundan yürüyelim. Onun dediklerim.yapalım. Peki körü körüne mi yürüyelim? Yook. Basiretle yürüyelim. Yani yaptığınız işin farkında olarak yürüyelim. Hangi yolda yürüyoruz? İslâm yolunda niye vuruyoruz. Dünyada devlete, ahirette Cennete varacağız diye yürüyoruz. Ne yapmamız lazım? Şunları yapacağız.
Yani yapacağınızı ve varacağınız yeri bilerek yapacaksınız. Hani taklidi iman caizmidir? Bazı mezhepler caiz değil diyor. Ama bizim Hanefi ve ehli Sünnetten bir kısım alimlerimiz ki çoğunluk, Mukallidin imanı kabul diyor. İmamı Ebu Hanife hazretleri de demiş. Taklidin imanı kabul ama delillerinden anlayan adamın imanı gibi olacak diyor. Yalnız bilgisi, bir hoca varki tüm imanın temellerini Kur'ân'dan ve hadisden biliyor. Öyle iman ediyor, onun da çocuğu okumamış, Kur'ân ve hadisi babasının iman ettiği şeyleri aynen biliyor. Yani onun bildiği gibi biliyor. Âyetleri bilmese bile iman edilecek şeyleri biliyor. Öyle bir iman caizdir diyor. Yani o da bir basiret ile yürüme demek oluyor. Ben Allah'a çağırırım; daha kimi? Bana tâbi olanlarıda, yani biziz. Bana tabi olanlar da basiretle Allah'a çağırırlar. Basiretle çağıracağız, hem kendimiz basiretli olacağız, hem de insanları gel katıl katıl kalabalığın içine bir. Müslüman bir adamı İslâm'a çağırırken git bakayım şunların içerisine, öyle değil. Bunlar müslüman topluluktur şunları şunları yapmak istiyorlar. Sen de katıl yani yapacağın işi adama söyleyelim ne yaptığını bilsin. Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim ve ben müşriklerden değilim diyor, dememizi istiyor Allah (c.c).[104]
109- Senden öncede şehirler halkından kendilerine vah erkeklerden başka Peygamber göndermedik, dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetini mı? Takva sahipleri için ahiret yurdu daha Hala akıllanmayacak mısınız?
harek senden ÖnCe peygamberleri erkeklerden gönderdik. Bu âyetler Peygamberlerden nic kadın olanı yoktur diye delil getirmiş' butün Peygamberler erkeklerden gönderilmiştir. Yani senden önceki Peygamberlerin hepsini erkeklerden gönderdik. Biz onlara vahy ediyoruz. Şehir halkından olarak, yani gönderilen Peygamberler
1-Şehir halkındandırlar.
2- Erkektirler.
Yani köylerden Peygamber gelmemiş, vadiye de göçebe hayatı yaşayanlardan Peygamber olmamıştır. Niye? Bunun izahım tefsirlerimiz yaparken, 1- insanlara gönderilecek insanların çoğunluğu şehirde olur. 2- Hangi devlette olursa olsun hangi millette olursa olsun kültür şehirde olur. Kültür alışverişi şehirlerde olur. Peygamber de yepyeni bir kültür insanlara sunacak onun yayılmasını isteyecek. Öyleyse Peygamberler şehirlerden gönderilmiştir. Peygamber Efendimiz'in bir hadisi şerifini bize nakl ediyorlar. "Medeniyetten uzakta yaşayan, kabirde yaşayan gibidir" buyurmuş. Sevban (R.A.)'ın rivayet ettiği bu hadisi, Buharı "Edebüî müfredinde," Beyhaki "sünen-inde" rivayet etmiş.[105]
Yani kültürün varmadığı yerlerde yaşamak, kabirde yaşamak gibidir diyor. Onun için çocuklarımızı efendim köyden kurtardık Allah'a çok şükür. Ne yaptın buraya getirince, bir fabrikaya işçi olarak verdik veya bir daireye memur olarak verdik bunun için getirmeyin. Şehre getirin ama burada İslâm kültürünü alacak ve insanlara yol gösterecek diye getirin. Bu niyetlerle getirecek olursanız hem dünyalık da alır, hemde sevaba girerler.
Onlar yeryüzünde dolaşmazlar mı? Yeryüzünde daha öncekilerinin akibetinin ne olduğunu, nasıl olduğunu görmezler mi? "İttika eden" Allah'tan sakınan kişiler için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ mı anlamayacaklar diyor Allah (c.c). Yani Yusuf (a.s.)'ın makamı güzel, babasıyla, kardeşleriyle, çocuklarıyla efendim dünya saltanatı ve de malıyla mülküyle fevkalâde bir imkan Rabbim diyor ki; "Ahiret yurdu muttaki insanlar için daha hayırlıdır." Çünkü güz mevsimi geliyor yem yeşil ağaçlar çıplaniveriyor, güller soluveriyor, herşey oluveriyor. Var olan şey yok oluveriyor. Ve insanın hevesi içinde kalıyor ama Cennette istenen herşey var ve de solmak, yorulmak ve korkmak endişe etmek yok.[106]
110- Peygamberler ne zaman (kâfirlerin imanından) ümidlerini kesmiş ve yalan çıkacaklarını (Allah'ın yardımının gelmeyeceğini) zannettiklerinde onlara yardımımız geldi ve dilediklerimiz kurtarıldı. Suçlu toplumlardan azabımız geri çevrilmez.
Bu Bakara sûresi'nde geçmişti. Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden Cennete girivereceğinizi mi zannediyorsunuz.?[107] Onları belalar musibetler öylesine sarmıştı ki hatta Peygamber ve beraberindekiler, "Ya Rabbi yardım nerede" Yani yardımdan ümit keser bir hale geldilerdi diyor. Orada ona bir işarettir. Yani insana Rabbimin yardımı geliyor da ne zaman geliyor, böyle sabrın son damlasına kadar gelmiş. Diyelim ki 1 tane değil 10 bin tane kıldan yapılan bir ip vardır da bütün kıllar kopmuş, kopmuş bir tek kıla kalmış. Ama asılıyorda; aşağıdan o da kopuverse aşağıdan ateşe düşecek diyelim. Alt tarafınız ateş, ipinizin bütün lifleri kopmuş, kopmuş bir tane kalmış. Allah'ın yardımının geleceğine inanıyordunuz!.., "Senden de gelmeyecek Ya Rabbi "dediniz mi? günaha girdiniz. O halde iken bile "Rabbim beni korur mu? korur." İp kopar havada yine korur. Ateşi söndürür. İbrahim (a.s.)'ın ateşini güllük gülistanlığa çevirdiği gibi çevirir yine korur, veya yakar ama ateşi bana hissettirmez yanabilirim de çünkü yananda olmuş, ama ben acı duymam. Yanmaktan niye korkalım ki acı duyup yanmaktan korkarız. Yani Rabbinin yardımı gelir, azâbıda gelir. Azabını da geri çevirecek yoktur.[108]
111- Gerçekten onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. (Kur'ân) uydurulan bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri doğrulayan, herşeyi açıklayan, iman edecek bir toplum için hidâyet ve rahmettir.
Bu Peygamberlerin hikâyelerinde, hayat hikâyelerinde akıl sahipleri için ibretler vardır. Bu Peygamberlerin kıssalarım ocak başı sohbetleri yapsınlar, çocuklarını akşamleyin uyutsunlar, hikâye olarak bassınlar, para kazansınlar gibi değil, akıl sahiplerine ibret olsun diye Allah (c.c.)'ın indirdiğini ifade ediyor. Bu uydurulmuş bir söz değildir Kur'ân. Bu hikâyeler, kıssalar daha önce geçmiş olayların tasdikidir. Ve bu Kur'ân herşeyin açıklamasıdır. Helalinizi açıklar, haramınızı açıklar, geçmişinizi açıklar, geleceğinizi açıklar, hayatta neyi nasıl yapacağınızı açıklar. Yani kapı çalmanın adabından, devlet yönetmeye kadar, bütün faaliyetlerinizi açıklayan kitaptır. Sapıklıktan hidâyete çıkaran ve azabından merhametle kurtaran bir kitaptır. Kime? İman edenler için diyor. İman edenler içindir. İman etmeyenler için faydası pek yoktur.
Bu çok önemli Bakara sûresi'nin başında da geçmişti. Bu kitapdir, Allah'dan gelmiştir. Allah'dan geldiği konusunda hiç şüphe yoktur ve muttaki insanlara yol gösterir diyor bu kitap. Burada da "Bu kitap her-şeyi açıklar, insanlara hidâyettir. İman edenlere hidâyet ve rahmettir" diyor.
Günümüzde diyelim ki bugünlerde gündemde olan Rusya; dese ki; biz zalim yönetimi, koministliği bıraktık ama kapitalistliği pek beğenmiyoruz. Kur'ânı araştıracağız, hoşumuza giderse tatbikata koyacağız deseler, ama iman etmeyeceğiz deseler fayda verir mi? Vermez. İman etmeyince olmaz. Hukuka kişi iman etmezse olmaz. Kur'ân'da diyelim ki ceza yasası vardır. Yasalar uygulanıyor ama otoriteyi tutan adam kâfirse kimsenin olmadığı yerde istediği gibi hareket ediyorsa, rüşvet' alınca kimse hesaba çekmeyecek durümdaysa, otoritesi yani makam ve mevki varsa, yani dokunulmazlığı varsa ki bunlar da vardır. İmansızların bütün yönetimlerinde bu var. O zaman kanunlar kendiliğinden birşey yapamaz ki, yapmış olsa Kur'ân-ı Kerim bizim evimizde birşey yapardı, duvarda asılı duruyor, yapmıyor. Yani Kur'ân'da iman edilmeden tatbikata konulacak olsa fayda vermeyecektir. Rabbim de buna işaret etmiş oluyor.[109]
[1] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/119.
[2] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/119-120.
Bu konudaki hadisler için bak; Buhari K. Ahkam, bab-ü tercemetül hukkam. Ebu Davud K, ilim bah 12 hadis no;3645. Tirmizi, İsti'zan hadis no;2716, Müsnedi Ahmed 5/186. Müşkülül Asar, Tahavi 21421. Müstedrek, Hakim 1175, 31422. bcyhaki Süneni Kübra 6/211.
[3] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/120-121.
[4] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/121-122..
[5] Buhari Ahkam 21
[6] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/122-124.
[7] Al-i İmran 110
[8] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/124.
[9] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/124-125.
[10] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/125.
[11] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/125-126.
[12] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/126-127.
[13] Buharı K. Merza 3
[14] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/127-128.
[15] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/128-129.
[16] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/129-130.
[17] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/130-131.
[18] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/131-133.
[19] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/133.
[20] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/134.
[21] Müslim, Nikah bab 12, hadis 9
[22] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/135-138.
[23] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/138-139.
[24] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/139.
[25] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/139. Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/
[26] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/139-140.
[27] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/140-141.
[28] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/141.
[29] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/142.
[30] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/142-143.
[31] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/143-146.
[32] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/146.
[33] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/146-149.
[34] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/149.
[35] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/150.
[36] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/150-151.
[37] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/151-153.
[38] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/153.
[39] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/153-155.
[40] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/155-156.
[41] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/156-.
[42] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/157.
[43] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/157.
[44] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/157-158.
[45] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/158.
[46] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/158-159.
[47] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/159.
[48] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/159160.
[49] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/160.
[50] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/160-161.
[51] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/161-162.
[52] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/162-163.
[53] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/163-164.
[54] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/164-165.
[55] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/165-166.
[56] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/166.
[57] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/166.
[58] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/166-167.
[59] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/167.
[60] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/167.
[61] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/167-168.
[62] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/168.
[63] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/168-169.
[64] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/169-171.
[65] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/171-172.
[66] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/172.
[67] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/173.
[68] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/173.
[69] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/173-174.
[70] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/174-175.
[71] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/175.
[72] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/175-176.
[73] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/176.
[74] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/176.
[75] Nisa suresi 105-113
[76] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/177.
[77] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/177-178.
[78] Müzemmil 17
[79] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/178-179.
[80] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/179.
[81] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/179-180.
[82] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/180-181.
[83] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/181-182.
[84] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/182.
[85] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/182.
[86] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/182-184.
[87] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/184-185.
[88] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/185-186.
[89] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/187.
[90] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/187-188.
[91] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/188.
[92] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/188.
[93] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/188-189.
[94] Buharı, Menakıp 125
[95] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/189-190.
[96] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/190-192.
[97] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/192-193.
[98] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/193-194.
[99] Kehf 16
[100] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/194.
[101] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/194-195.
[102] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/195.
[103] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/196.
[104] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/196-197.
[105] Bakınız, Keşfül Hafa 21 355
[106] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/197-198.
[107] Bakara 214
[108] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/198-199.
[109] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 4/199-200.
İslami Okul Okulların En Önemlisi