Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ra'd Suresi - Kuran - 013Rad - 19. Sayfa

RA'D SURESİ 2

Kur'an Gerçektir Ve Allah, Gücü Her Şeye Yetendir. 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

Kafirlerin Bazı Sözleri Ve Bu Sözlerin Cezası 3

Bazı Kelimeler: 3

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 4

Açıklama: 4

Allah'ın  İlim Ve Hikmetinin  Görüntüleri 4

Bazı Kelimeler: 5

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 5

Açıklama: 5

Allah'ın Kudret Ve Ulühiyetinin Görüntüleri 6

Bazı Kelimeler: 6

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 6

Açıklama: 6

Hakikat Erleri İle Batıl Uşaklarının Durumu. 8

Bazı Kelimeler: 8

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

Sağ Duyu Sahipleri Ve Mükafatları 9

Bazı Kelimeler; 9

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 9

Açıklama: 9

Bahtsızlar Kimlerdir? Cezaları Nedir?. 11

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 11

Açıklama: 11

Bahtsızlarla Mutlular Ve Nitelikleri 11

Bazı Kelimeler: 11

Açıklama: 12

Müşriklerin İsteklerinin Reddi 12

Bazı Kelimeler: 12

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 13

Açıklama: 13

Cennetin Özellikleri Ve İtirazcıların Münakaşası 14

Bazı Kelimeler: 14

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 15

Açıklama: 15

Peygamber Tebliğcî, Allah'da Hesap Sorucu Ve İntikam Alıcıdır. 17

Bazı Kelimeler: 17

Açıklama: 17


RA'D SURESİ

 

Mekki olduğu rivayet olunur. Medenî bir sure olduğunu söyleyenler de olmuştur. Kırk üç ayettir. Kendinden önceki sureyle uyum İçindedir. Cenab-ı Allah, Yusuf suresinde şöyle buyurmuştur:' 'Göklerde ve yerde nice ayetfler) var ki, onların yanından yüzlerini çevirerek geçerler"[1] Burada ise bu aye­tin mücmelüği vuzuha kavuşturulmakta ve, uzun uzadıyâ açıklanmaktadır. Yusuf suresinde Tevhid, Allah'ı birleme İnancı hatırlatılmıştır: "Çeşitli tanrılar mi iyi, yoksa herşeyi (hükmü altında tutan) kahredici tek Allah mı?[2].  Buradaysa tevhide davete devam edilmekte ve Allah'ın birçok sıfatlan anla­tılmaktadır ki, bütün bunlarda peygamber (s.a.v.) efendimiz için teselli var­dır. [3]

 

Kur'an Gerçektir Ve Allah, Gücü Her Şeye Yetendir

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

1- Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitab'm ayetleridir. Sana Rabbinden indirilen Kitab haktır; fakat insanların çoğu inanmazlar.

2- Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, sonra arşa hükme-den,herbiri belli bir süreye kadar hareket edecek olan güneş ve ay'ı buyruğu altına alan, işleri yürüten, ayetleri uzun uzun açıklayan Allah'tır; olakiRab-binize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.

3- Yeri düzleyen, orada dağlar, nehirler var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyen de O'dur. Doğrusu bunlarda, dü­şünen kimseler için ibretler vardır.

4- Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine komşu toprak parçaları, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma açağları vardır. Fa­kat onları şekil ve lezzetçe birbirinden farklı kıîmışızdır. Düşünen kimseler için bunda ibretler vardır.[4]

 

Bazı Kelimeler:

 

"İmad" veya "amûd"un çoğulu olup direk demektir, "Ümüd" şeklinde okuyanlar da olmuştur. Yeryüzünü yayıp uzattı. Rasiye'nin çoğuludur. Bununla dağlar kastedilmiştir. Çünkü yeryüzü, kazık­ları andıran dağlar sayesinde yerinde durmaktadır. Perdeleyip ör­ter.

"Sinv" kelimesinin çoğuludur. Tek köke bağlı iki veya daha çok hurma ağacı. Çatallı ağaçlar.

Bu anlamda Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöy­le buyurmuşlardır: "Amca, kişinin babasısm (aynı köke bağlı) çatalıdır".

Ayette geçen "çatallı ve çatılsız hurmalıklar" sözünden maksat, birbiri­ne denk ve benzer olan ve olmayan hurmalıklardır.[5]

 

Açıklama:

 

Bu sûredeki ayetler, kadri yüce ve şanı akıllan durduran, kamil bir sure­nin ayetleridir. Ey Muhammedi Rabbİnden sana indirilen Kur'an'ın tamamı haktır ve gerçektir. Bundan başka bir hak yoktur. İçinde hiç şüphe yoktur. Hikmet sahibi ve övgüye layık olan Allah tarafından indirilmiştir. Ama in­sanların çoğu buna inanmazlar. Nasıl inanmıyorlar ki? Bunu indiren, gökle­ri direksiz olarak yükselten Allah'tır. Evet Cenab-ı Allah gökleri ve İçindeki yıldızlarla gezegenleri, ay ile güneşi, kendi kudret ve azametiyle direksiz ola­rak yükseltmiştir. Allah herşeyi yapmaya muktedir değil midir? Sonra Cenab-ı Allah, arşa yönelip onun üzerinde istiva etti. (Aslında arş ve İstivanın ne ol­duğunu ancak Allah bilir). Şu da var ki, ayet-i kerime Allah'ın emrinin ge­çerliliğine, tedbir ve saltanatının eksiksizliğine işaret etmektedir. Allah, güne­şi ve ayı, iradesine boyun eğdirdi. Dilediği şekilde onları emrine alıp döndür­dü, onlarla etrafı aydınlattı. Dilediği zaman doğdurdu, dilediği zaman batır­dı. Ay, güneş ve diğer gezegenler, kendisinin katında belli olan bir zamana kadar dönmeye devam edeceklerdir. Bu belli zaman, dünyanın sonu ve kıya­metin başlangıcıdır. Bu gezegenlerden her biri, O'nun nezdinde bilinen bir zamana kadar, kendi yörüngeleri içinde akıp gideceklerdir, O zaman öyle birgün gelecek ki, yerler bambaşka yerlere, gökler de bambaşka göklere dönüşecek­tir. Allah, işte böyle yürütür işlerini. Kainatı, kendi irade ve hikmetine uygun olarak idare eder. Bu haldeyken de kendi kudretinin eksiksizliğine, hikmeti­nin tamlığına delalet eden ayetleri uzun uzadrya açıklar. Örneğin gökleri na-sıldireksiz olarak yükselttiğini, yeri nasıl yayıp uzattığını, güneş ile ayı nasıl emrine boyun eğdirip yörüngeleri içinde belli bir zamana kadar hareket etti­receğini bütün ayrıntılarıyla açıklar. Belki bu kesin delillerle ayetleri muşa-hade ettiğinizde Kur'an'ın gerçek olduğuna, Muhammed (s.a.v.)'e indirilen şeylerin doğru olduğuna,ölüm sonrası dirilişin ve cezanın şüpheye yer bırak­mayacak şekilde mutlaka geleceğine kesin olarak inanırsınız.' Çünkü bütün bu varlıkları yaratmaya muktedir olan zat, insanları ahirette tekrar diriltip hesaba çekmekten aciz değildir. Bu anlatılanlar, bazı semavi ayetler ve alâ­metlerdi. Yerdeki ayet ve İşaretlere gelince, bunlarla ilgili olarak şöyle buyur­muştur: O Allah ki, arzı yayıp uzattı. Yeryüzünü döşek gibi serdi. Yüce dağ­lan kazık gibi yere çaktı. Ve size tatlı sular içirdi. "Yapmadık mı biz, yeryü­zünü bir beşik. Dağlan birer kazık? Ve sizi çift çift yarattık!'[6]

Yeryüzünün yayılıp uzatılması, küre şeklinde olmadığını ispatlamaz, Çün­kü o, üzerinde yaşayabilmemiz için, gözlerimizin görüş açısına göre yayılıp uzatılmıştır. Aslında onun küre şeklinde olduğundan hiçbir akıllı kimse şüp­helenmez.

Eksikliklerden arınmış yüce Allah, meyveleri erkek ve dişi olmak üzere çift çift yarattı ki, aşılama ve üretme mümkün olsun. Allah'a hamdolsun. Po­zitif ilim de bugün her bitkide erkek ve dişi organlar bulunduğunu ispatla­mıştır. Erkek ve dişi organ; aynı çiçekte veya aynı ağaçta veyahut ağaççıklar­da olabilir. Aşılanma ve döllenme, rüzgar veya kuşlar aracılığıyla olur. Nok­sanlıklardan münezzeh yüce Allah, herşeye yaratılışım vermiş, ardından onu doğru yola iletmiştir. Denildi ki: Cenab-ı Allah her üründen büyük ve küçük olmak üzere İki sınıf yaratmıştır. Gündüzü, geceyle örtüp perdelemiş, gece­nin karanlığı ile gündüzün aydınlığını gidermiştir.

Hak ve münezzeh olan yüce Allah'ın, yeri yayıp uzatmasında, yeryüzü­nü kazık misali dağlarla sabit kılmasında, bunun yanışım yerkürenin dön­mesinde, çiftleşme ve aşılanma yoluyla meydana gelen ürünlerde, aydınlıkla ka­ranlığın birbirini İzlemesinde, karanlıkla aydığınlığın periyodik olarak uza­yıp kısalmasında, eşyaya ve olaylara bakıp düşünen ve ibret alan kimseler için apaçık ayetler vardır. Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır. Bunla­rın toprakları aynıdır, suları aynıdır, üzerlerine ekilen tohumlar aynıdır. Ama buralarda yetişen ürünler farklıdır. Bazısının Ürünü tatlı, bazısmınki acıdır. Bazısı ürün verir, bazısı vermez.

Yeryüzünde bahçeler, bostanlar ekinler, hurmalıklar, üzümler ve arap ya­rımadası dışındaki yerlerde bilinen bazı meyvelerle sebzeler vardır. Hurma ağacında insanı hayrete düşüren bir taraf var: Çatallısı var, çatalsızı var. Yani kökü bir olduğu halde iki başlı olanı var. Bu hurma ağaçlarının bazısı da di­ğer ağaçlar gibidir. Bazı kimseler, ayet-i kerimenin şu anlama gelebileceğini söylemişlerdir: Hurma ağaçlan, toprağı ve tohumu aynı olduğu halde bazı­sı birbirine benzer, bazısı benzemez. Hepsi de aynı su ile sulanır, ama ürünle­rinde birbirlerine üstün kılınırlar. Bu da Allah'ın sanatının eşsizliğini ve kud­retinin yüceliğini ispatlamıyor mu? Birbirine bitişik, komşu tarlalardaki bah­çelerde, hatta iç içe giren ve dalları birbirine karışan ağaçlardaki meyveler, hep aynı tohumdan üredikleri ve aynı su ile sulandıkları, aynı sistemde yetiş­tirildikleri halde bakıyoruz ki, bazısı olgun, mükemmel, tatlı ve lezzetlidir. Bazısı da kuru, eksik, küçücük, ekşi, diğerine nispetle tadı tamamen değişik­tir. Buda; herşeye güç yetiren, serbest iradeli, bir, tek kahredici güce sahip bir zatın varlığını, hikmetli bir mutasarrıfı ve yöneticisi olmadan bu dünya­nın kendi tabiatına göre seyrine devam etmediğim ispatlamıyor mu? Bu an­lattıklarımızda ayet ve deliller vardır. Ama akıllarını kulanan, salim kafa ve hür düşünceyle tefekkür eden kimseler içindir bu ayetlerle bu hüccetler. : Allah'a hamdolsun ki, kainatı ve içindeki şeyleri inceleyen hür düşünce­li tabiat bilginleri; kainatın üzerinde durduğu ölçü ve düzen kıl payı sekecek olursa evrenin yok olup helake gideceğini ispatlamışlardır. Bu da Allah'ın var­lığını ve herşeyc uzanan kurdehnin eksiksizliğini kanıtlamaktadır. [7]

 

Kafirlerin Bazı Sözleri Ve Bu Sözlerin Cezası

 

5- Şaşacaksan, onların: "Biz toprak olunca mı yeniden yaratılacağız?" demelerine şaşmak gerekir. İşte onlar Rablerini inkar edenlerdir. İşte onlar boyunlarına demir halkalar vurulanlardır. İşte onlar cehennemliklerdir, ora­da temelli kalacaklardır.

6- Puta tapanlar senden, iyilikten önce kötülük isterler, oysa onlardan önce nice ibret alınacak cezalar verilmiştir. Doğrusu Rabbinin, insanların zu­lümlerine rağmen onlara mağrifeti vardır. Rabbinin cezalandırması çetindir.

7- İnkar edenler: "Rabbinden Muhammed'e bir mucize indirmeli de­ğil miydi?" derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Her milletin bir yol göstereni vardır.[8]

 

Bazı Kelimeler:

 

"ĞıII" kelimesinin çoğulu olup, ele ve boynuna geçirilen ke­lepçe ve zincirlerdir. Bu kelime ile, kafirler, inançsızlıkta ısrar etmekle nite­lenmişlerdir.

"Müsle" kelimesinin çoğulu olup, benzerleri olan hak yalanlayıcılarına verilen cezalardır. Ceza İle cezalandırılan arasında misliyet ve denklik bulunduğu için bu mesülat kelimesi kullanılmıştır.[9]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu kıymetli sure, Cenab-ı Allah'ın herşeye gücünün yettiğine, ölüm sonrası dirilişin de Allah'ın kudreti kapsamında bulunduğuna işaret eden kesin ayetlerle başladıktan sonra, inkarcıların, başta geçen bu ayetlere aykırı sözle­rine temas etmeye başladı.[10]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Eğer şaşacaksan, onların ölüm sonrası dirilişi inkar hak­kında söyledikleri sözlere şaşmalısm, Zira göğü direksiz olarak yükseltmeye, sonra arş üzerinde İstiva etmeye, güneşle ayı emri altına tutmaya muktedir olan, gök veya yerle İlgili diğer ayetleri ortaya koyan, evet bütün bunlara ve diğer şeylere güç yetiren ve bunların tümünü yaratmakla yorulmayan Allah şüphesiz ki ölüleri de diriltmeye muktedirdir. Hatta bu, O'nun için daha ko­laydır! Şu halde onların bunu inkar etmeleri, asıl şaşılacak şeydir. Şaşmak, meydana gelen bir şeyin sebebinin gizli kalması durumunda insan ruhunda meydana gelen bir değişikliktir ki, böyle bir şey Allah hakkında imkansızdır. Ayette kastedilen, Hz. Peygamberin ve çevresindeki mü'minlerin şaşmasıdır.

Dediler ki: Biz toprak olduktan sonra mı, yeniden yaratılacağız? öldükten sonra, toprak olduktan sonra dirilmeyi imkansız görerek: "Biz toprak olduktan sonra mı diriltileceğiz?" dediler. Bu demelerinin cezası da şu oldu: İşte sa­pıklık, küfür ve inatta devam ederek zındıklıkta pek ileri giden bu herifler Rablerini inkâr edenlerdir. Üzerinde bulundukları halde ısrar edenlerdir. Artık onlarda iman ümidi yoktur. Arap şairinin şu sözü de durumlarını tasvir et­mektedir:

"Boyunlarında varken zincirler Doğru yola erişemezler".

Bazıları, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Onlar kı­yamet gününde zincirlenip bağlanacaktır. "Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir: Kaynar suda. Sonra da ateşte yakılacaklardır”[11]

İşte bunlar cehennem halkıdırlar. Orada temelli kalacaklardır. Allah'ın, dilediği zaman oradan çıkarması müstesnadır tabiî.

Seninle alay etmek ve seni yalanlamak için, İyilikten önce kötülüğü, iman etmeden ve süre beklemeden azabın çabucak üzerlerine inivermesini isterler senden. Bunda bir tuhaflık yoktur. Zira onlar derler ki: "Allah'ım, eğer bu,-senin yanından gelmiş gerçekse, başımıza gökten taş yağdır. Yahut bize acı bir azab ver!"[12]

Peygamberleri yalanlayıp azabı çabucak istedikleri için kendilerinden ön­ceki, ümmetlere azap indiği ve benzer cezalar verildiği halde bu kafirler de üzerlerine azabın çabucak inivermesinî senden İstiyorlar. Halbuki Rabbin, za­lim oldukları halde bile insanları bağışlayandır. Evet, O, kullarının tevbesini kabul buyurur, kötülüklerini affeder. Yürekten tevbe eden kullarını esirge­meyi üzerine vacib olarak yazmıştır. Günah işlemekte ısrar edip, pişman olup geri dönmeyen kimselere karşı azabı şiddetli olandır. "Kötülüğün cezası, yi­ne onun gibi bir kötülüktür"[13] "Rabbin, kullara zulmedici değildir”[14]. Bu­nunla beraber,küfredenler derler ki: "Rabbinden O'na (Muhammed'e) bir ayet İndirilmeli değil miydi?" Resulullah (s.a.v.)'e inen ayetlerle yetinmediler de böyle dediler. Şaşıyorum onlara, hem de nasıl? Allah'ın, kalıcı delilini ve ebedi mucizesini indirmiş olması onlara yetmiyor mu? Kalbini tatmin etmek İçin Hz. Peygambere Allah tarafından şöyle denildi: Sen sadece bir elçi ve uyarı­cısın. Sana düşen, yalnızca tebliğdir. Onların durumu seni tasalandırmasın, hiç umurunda olmasın.

Kur'an'la yetinmediler. Ölüleri diriltme gibi tsa (A.S.)'ın, değneği yıla­na çevirme gibi Musa (A.S.)'ın mucizeleri türünden mucizeler istediler. Cenab-ı Allah, onların bu isteklerini şöyle diyerek reddetti. Her kavmi doğru yola ile­ten bir peygamber vardır. Bu peygamber, kavminin yapısına ve üzerinde us-talaşıp gelişme gösterdiği sanatına uygun bir mucize ile onlara gider.

Bazıları, ayetin şu anlama gelebileceğini söylemişlerdir: Ey Muhammed! Sen sadece bir elçisin. Her kavmi hidayete erdiren bir mürşid vardır. Onları doğruya ve iyiliğe erdiren bir yol gösterici vardır. Onları hayra ve iyiliğe gö­türen, yalnızca Allah'tır. Başkalarının bu işte bîr fonksiyonu olamaz. [15]

 

Allah'ın  İlim Ve Hikmetinin  Görüntüleri

 

8- Allah her dişinin rahminde taşıdığını, rahimlerin düşürdüğünü ve alıkoyduğunu bilir. O'nun katında herşey bir ölçüye göredir.

9-10- Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi büyük Al­lah'a göre, aranızdan sözü gizleyen ile, açığa vuran ve geceye bürünerek giz­lenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur.

11- Ardında ve önünde insanoğlunu takibedenler vardır; Allah'ın em­riyle onu gözetirler. Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah his milletin fenalığını dileyince artık onun Önüne geçilmez. Onlar için Allah'tan başka hami de bulunmaz.[16]

 

Bazı Kelimeler:

 

Rahimlerin zaman ve cisim bakımından eksilttikleri.

Gayb ve şehadet: Görünen ve görünmeyen  Ge­celeyin gizlenen.Gündüzleyin görünen. Muakkibe1 nin çoğuludur. Kelimenin sonundaki te mübalağa içindir, müenneslik için değil. Gece ve gündüz, peşpeşe gelen melekler. "Yardımcı.[17]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Allah, peygamberine diyor ki: Sen, sadece bir uyarıcısın. Bunun ötesin­de bir sorumluluğun yoktur. Her kavmin bir hidayet rehberi vardır. Bir kav­me giden, peygamberin, beraberinde o kavme uygun olan bir mucizesi vardır. Bu mucize, incelikli ilme ve yüksek hikmete bağlı olarak O'nu destekler. Zira Cenab-ı Allah, görüneni de görünmeyeni de bilir. "Her toplumun bir yol gös­tericisi vardır" ayeti kerimesinin tefsirindeki ikinci görüşe göre anlam şöyle olur: Bu ayetler; ilim ve kudreti böyle olan bir zatın, her ne şekilde olursa olsun, insanları doğru yola iletmeye yegane muktedir bir zat olduğuna işaret etmek İçin nazii olmuşlardır. Sana gelince ey Mühammed, sen sadece Mr uya­rıcısın.[18]

 

 

Açıklama:

 

Kadının rahminde taşımakta olduğu yavrusunun erkek mi, dişi mi olduğunu sadece Allah Teala bilir. Ceninin ana karnında şu andaki durumunu, gelecekte hangi şekle bürüneceğini ve ne zaman doğacağını da ancak yüce Allah bilir. Ana karnındaki ceninin erkek mi, dişi mi olduğunu şualarla biî-mek te mümkün değildir. Bunu, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bile­nin, sadece tek Allah olduğunu deneyenler de kanıtlamıştır. Çoğu kez "falan kadının karnındaki yavru erkektir." demişler, ama sonradan kız doğmuştur. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Allah, her dişinin neyi yüklendiğini; ra­himlerin neyi eksiltip, neyi arttırdığım bilir", her şeyi Allah'ın bildiği eksik­lik ve fazlalık, maddi ve manevi eksikliklerle fazlalıkları kapsar. O kutlu ve yüce zatın yanında herşey, kendi takdir ettiği bir Ölçü iledir. Kaza ve kader iledir. "Biz her şeyi bir kadere (yanımızdaki bir plana ve düzene) göre yarattık"[19]

Bu Ayet-i Kerime, şanı yüce Mevlâyı, her şeyi kuşatan bir bilgi ile nitele­mekte, O'nun görünen ve görünmeyen her şeyi, halkın gözüne görünmeyen gizli şeyleri, herkes tarafından müşahede edilen şeyleri bildiğini ifade etmek­tedir. O, beyinsiz müşriklerin yakıştırmalarından arınmış ve yücedir. Mademki Mevlâ'mız gizliyi ve açıkta olanı görüneni ve görünmeyim biliyor, öyleyse ey insanlar! İçinizden sözü gizleyip kendi kendine konuşanlar, başkalarına du­yurmak için yüksek sesle konuşanlar AHah katında birdir. Allah her şeyi bi­lendir. Karanlıklarda saklanan ile yollarda ortaya çıkan, geceleyin gizlenen ile gündüzün görünen, O'nun nazarında birdir. Herlerdi, gece ve gündüz iz­leyip koruyan melekler vardır. Bu melekler, sabah ve İkindi namazları vak­tinde nöbet değiştirirler. Nitekim hadis-i şerifte böyle anlatılmıştır.

İnsanı önden ve arkadan koruma altına alan melekler vardır. Bu melek­ler, Allah'ın lutfu olarak insanı vahşi ve zararlı hayvanlardan, tehlikelerden, Allah'ın emri ve izni ile korurlar. Bazıları demişler ki: Melekler, kendilikle­rinden değil de Allah'ın emrinden korurlar. Bu melekler o insanı, Allah'ın emrinden korurlar. "Üzerlerine azap inmesin ve azap meleklerinden koru­sunlar diye bu melekler, insanı Allah'ın emrinden korurlar""diyenler de ol­muştur,

Bir millet kendi ruhundaki iman, adalet ve doğruluğu değiştirmedikçe, Allah onlardaki nimet ve korumasını değiştirmez. Rabbİn hiç kimseye zul­metmez.

Evet. Her İnsanı Allah'ın azap ve şiddetinden korumak üzere tarafımız­dan görevlendirilmiş koruyucu melekler vardır, insan da söylediği her sözün, kendisini gözetleyen melekler tarafından zapta geçirildiğini bilince; her za­man Rabbİ'nİn murakabesi altında bulunduğunu anlar. O'nun hesabından korkar. Kendine çekidüzen verir. Ccnab-ı Allah, her insana, kendilerini Al­lah'ın emri İle koruyan melekler [ahsis ettiğine göre, insana nasıl olur da kötülük ve zarar gelir? Evet, insanın kaderinde, kendisine böyle bir şeyin isabet edeceği yazıh ise, O şey kendisine mutlaka isabet eder. Bu melekler, insanı Allah'ın emri ile korurlar. Yani Allah'ın takdir ettiği bir şeyi insandan savıp uzaklaştıramazlar. Bir millet kendi ruhlarındaki hayırlı ve salih ameller gibi Allah ve Resulünü razı edip devletin temellerini ayakta tutan şeyleri değiştir­medikçe Allah da onlardaki nimet, afiyet, onur ve bağımsızlık gibi şeyleri değiştirmez. Bu Kur'anî gerçeğin doğruluğunu islâm Tarihi ispatlamıştır. Müslü­manlar kendi benliklerinde Allah ve Resulünü razı edecek, nefislerindeki şeyleri sabit kılacak olan hayırlı ve salih amelleri değiştirmedikçe Allah'ta onlarda­ki üstünlük, refah, ilim ye ekonomik durumu değiştirmemiştir. Çünkü Kur'-an'Ia amel etmediler, dinlerini terkettiler. Başkalarını taklid ettiler. Araların­da kötülükler yayıldı. Ahlakları çözülüp gevşedi.

Ümidimiz kuvvetlidir. Kendimizdeki hali değiştirirsek; Allah'ta zaafımızı kuvvete, zilletimizi izzete, yoksulluğumuzu zenginliğe, topraklarımızdaki düş­man işgalini bağımsızlığa dönüştürecektir. Cenab-ı Allah ne doğru buyur­muş: "Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumla­rım değiştirmez". O'nun gücü her şeye yeter. Allah bir millete işgal, zillet, hastalık, yoksulluk gibi kendi amelleri nedeniyle meydana gelen felaket se­beplerinden birini vererek kötülük yapmak İsteyince, O'nun hükmünü engel­leyip durduracak kimse yoktur. Bununla da insanların, iyilikten önce kötü­lüğü tez elden istememeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bütün bunların mercii ve dönüş yeri, yargısı reddedilemeyen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi bilen Allah'tır. O'ndan başka kendilerine yardım edecek biride yoktur. [20]

 

Allah'ın Kudret Ve Ulühiyetinin Görüntüleri

 

12- Korku ve ümide düşürmek için size şimşeği gösteren, yağrhurla yüklü bulutları meydana getiren O'dur.

13- O'nu gök gürlemesi hamd ile, melekler de korkularından teşbih ederler. Onlar pek kuvvetli olan Allah hakkında çekişirken, O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar,

14- Gerçek dua ve ibadet ancak O'nadır. O'ndan başka çağırdıkları putlar kendilerine hiçbir cevab vermezler. Durumları suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen adamın durumu gibidir. Hiçbir zaman su­ya kavuşamaz. İşte kafirlerin yalvarışı da böyle, boşunadır.

15- Yerde ve göklerdeki kimseler de, gölgeleri de, sabah akşam, îster istemez Allah'a secde ederler.

16- De ki:"Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?", "Allah'tır" de. "O'nu bırakıp, kendilerine bir fayda ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz?" de. "Kör ile gören bir olur mu? Veya karanlıkla aydınlık bir midir?" de. Yoksa Allah'a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldularda, yaratmaları birbirine mi benzettiler? De ki: "Her şeyi yaratan Allah'tır. O. her şeye üstün gelen tek Tanrı'dır."[21]

 

Bazı Kelimeler:

 

Şimşek. Biri artı diğeri diğeri eksi elektirik yüklü iki bulutun gökte çarpışması sonucunda meydana gelen elektrik kıvılcımları.Elektrik kıvıicımlanyla yanan ve gök boşluğunda havanın sürtünerek gidip gelmesi sonucunda meydana gelen gürültü,

"Saika"nın çoğulu olup; yerdeki elektrik yüküne zıt elektrikle yüklü olan bulutların yere yaklaşmala­rı sonucunda meydana gelen elektriklenme olup, isabet ettiği yeri yakar.

Cidal, sert tartışma demektir.Kuvvet. Düşmana karşı ku­rulan düzen.

Dalâl: Zarar ve ziyan. "Zili" kelimesinin ço­ğulu olup, cisimlerin güneşte görünen hayalleri, gölge.

"Gadat" ke­limesinin çoğulu olup gündüzün başlangıcı.

"Asil" kelimesinin ço­ğulu olup ikindiyle akşam arası vaktidir.[22]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu ayetlerde anlatılanlar, Allah'ın kutsal sıfatlarının açıklanmasının bir uzantısıdır. Yine burada Allah, kapsamlı ilimle, kudret ve kemalle; Bir ve Tek Rabb olmakla nitelenmektedir.[23]

 

Açıklama:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce Ailah'dır ki, iki zıt elektrik yükünü ta­şıyan bulutların birbirine yaklaşması sonucunda ansızın görünüp gizlenen göz alıcı ve parlak şimşeği size gösterir.

Yine O Allah'tır ki, yağmura ihtiyacı olanlara yağmurun gelmekte ol­duğunu şimşekle müjdeler; harmanında buğdayı veya arpası olup ta yağ­mur yağamasından korkan veya yolculukta olup yağmurdan zarar görecek olan kimselere de yağmurun gelmekte olduğunu şimşekle haber vererek kor­kutur. Ey Allah'ım sen ne yücesini Yaratılmışlara uyguladığın çeşitli durum ve bir de nizamın vardır.

O'dür ki yağmur yüklü bulutları yayar. Gök gürültüsü de, lisan-ı makal ile değil, üsan-ı hal ile O'nu teşbih eder; O'na hamd eder. "O'nu Övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama, siz ojılann , teşbihlerini anlamazsınız"[24]

Peygamber (S.A.V,) efendimiz gök gürültüsünün ve şimşeğin sesini duy­duğunda şöyle dermiş: "Allah'ım, bizi gazabınla öldürme ve azabınla helak etme. Bundan önce bize afiyet ver". Bu hadisi, Buhari ve Ahmet bin Hanbel rivayet etmiştir.

Melekler de, heybet ve ululuğundan korkarak Allah'ı teşbih ederler. Ey ademoğlu, ne kadar zalim ve cahilsin! Göklerde ve yerdeki cansız varlıklar ile melekler, heybet ve ululuğundan korkarak Allah'ı teşbih ediyorlar. Ama sen ey ademoğlu, sende hem ruh bulunduğu, bir kısmın madde, bir kısmın melek olduğu halde, evet bütün bunlara rağmen, çoğunuz Allah'ı teşbih et­miyor ve yalnız O'na kulluk etmiyorsunuz! O, yakıcı ve helak edici yıldırım-lan.gönderiyor. Bu yıldırımları yaratıklarından dilediğine İsabet ettiriyor. Oysa ki bütün bunlara rağmen kafirler, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, onun Resulü, hesap ve ceza konusunda mücadele ediyorlar. O; gücü fazla ve şiddetli, düşmanlarına karşı düzeni ve yakalayıp azablandırması pek çetin olan­dır. Düşmanları üzerine hiç hissetmedikleri bir taraftan azabı indirir. O, üze­rinizden ve ayaklarınızın altından size azabı göndermeye muktedir olandır. "Bak işte tuzaklarının sonucu nasıl oldu. (Nasıl)'biz onları ve kavimlerini toptan yıktık (mahvettik)"[25]

Gerçek dua, içten gelen doğru dua sadece O'na yapılır. İbadet yalnızca O'na yapılır. Ancak O'ndan yardım istenir. Yakarış ve tevekkül sadece O'na yapılır. Çünkü gerçek dua, yalnızca O münezzeh ve yüce varlığa yapılır. O; yaratandır, ilkin var edip sonra geri çeviren ve yeniden yaratandır, bağışla­yandır, sevendir. Arş-'ın sahibidir, yücedir, dilediğini yapandır, şanı yücedir, isimleri mübarektir.

Müşriklerin, O'nu bırakarak taptıkları taşlar, putlar ve diğer tanrılar, on­ların çağrılarına cevap vermezler. Nasıl versinler ki? Onlar, zayıftan daha da zayıftırlar. Hatta; lfSinek onlardan birşey kapsa, bunu ondan kurtaramaz­lar. İsteyen de aciz, istenen de. (Yani puta tapan da aciz, tapılan put da. Veya put aciz. sinek de)"[26]

işte Allah'a ortak koşulan bu şeyler; kendilerini ortak koşanların, men­faati getirme veya zararı uzaklaştırma gibi isteklerine cevap veremezler. Su­suz kimse, uzaktan elini suya uzatarak suyun, ağzına ulaşmasını istemesi ha­linde onun bu isteğine su nasıl cevap verir ve arzusunu yerine getirirse, işte putlar da onların isteklerini öyle yerine getirirler! Tabii ki su, uzaktan gelip de ağızlarına ulaşmayacağı gibi, putlar da onların isteklerini yerine getire­mezler. Çünkü putlar, cansız varlıklardır. Kendilerine yapılan duaları hisset­mez ve anlamazlar. Kafirlerin, putlarına yaptıkları dua ve ibadetler zarar, zi­yan sapıklık ve yok oluştur.

Gökteki ve yerdeki melekler, insanlar, cinler, sadece kutlu ve yüce olan Allah'a itaat ve teslimiyet secdesi yaparlar. Bunlar mü'min iseler gönülden, kafir iseler isteksizce secde ederler. Evet, göklerde ve yerdeki hayvanlar, bit­kiler, cansız varlıklar, insanlar, cinler ve melekler, kendilerini kudret ve irade­siyle yaratıp meydana getiren Allah'a gönülden gelen bir teslimiyet ve itaat içerisinde secde ederler. Bu varlıkların gölgeleleri de, sabah akşam uzayıp kı-salarak Allah'a secde ederler. O'nun emrine ve kudretine boyun eğerler. Gü­neşi ve diğerlerini emrine alan O'dur.

O müşriklere, göklerin ve yerin Rabbinin kim olduğunu sormasını Cenab-ı Allah, Hz. Peygambere emretti. Ey Muhammedi Onlara de ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?". Rableri olarak gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu ikrar edeceklerine göre —zaten bunu İnkar etmeleri asla mümkün değildir— onlara de ki: "Allah'tır".

"Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, elbette diyecekler ki: "Onları, çok üstün, çok bilen (Allah) yarattı"[27]

Onlara de ki: "Allah'ı bırakıp başka dostlar mı edindiniz?". Yani ma­demki Allah'ın, göklerin ve yerin yaratıcısı ve Rabbi olduğunu İkrar ediyor­sunuz, O halde size ne olmuşta Allah'ı bırakıp aciz, kendilerine fayda ve za­rar veremeyen varlıkları dost ediniyorsunuz?

Ey Muhammedi Onlara de ki: Hak yolu görmeyenle gören bir olur mu? Karanlıkla aydınlık bir olur mu? Zulûmat ile nur bir olur mu?

Ayeti-i Kerimede zulûmet kelimesi çoğul, nur kelimesi ise tekil olarak yer almıştır. Çünkü Hakkın yolu birdir. Batılın yollan ise birden fazladır.

Yoksa Allah'a O'nun yarattığı gibi yaratan ortakları mı koştular? Or­takların yarattıkları, onlar nazarında Allah'ın yaratmış oldukları şeylere ben­zerdi. Aslında bu, hiç te böyle değildir. Onlar, durumu benzetip karıştırıyor­lar. Şayet akıllarıyla düşünecek olursa, yegane yaratıcı ve icâd edicinin Allah olduğunu göreceklerdir. Allah'a koşulan ortaklar, kendilerine gelen zararı üzer­lerinden savamayan taşlarla putlardır. Ey Muhammedi Onlara de ki: Gözü olan kimselere sabah aydınlandı ve hak apaçık ortaya çıktı. Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, tek ve kahredici güce sahiptir. [28]

 

Hakikat Erleri İle Batıl Uşaklarının Durumu

 

17- Allah gökten su indirir, dereler kendi miktannca onanla dolar ta­şar, Sel, üste çıkan köpüğü alır götürür. Süslenmek veya faydalanmak İçin ateşte erittiklerinizin üzerinde de buna benzer bir köpük vardır. Allah, hak ve batıl için şöyle misal verir: Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. Allah bunun gibi daha nice misaller verir.

18- Rablerinin çağrısına gelenlere en güzel karşılık vardır. O'nun çağı­rışına uymayanlar ise, yeryüzünde olan herşey ve daha bir katı onların olsa, kurtulmak için fidye verirlerdi. İşte hesaplan kötü olanlar bunlardır. Vara­cakları, yer cehennemdir; ne kötü konaktır!

19- Ey Muhammedi Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bi­len kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar.[29]

 

Bazı Kelimeler:

 

"Vadi" kelimesinin çoğuludur.

Vadi: Dere demektir. Kendi ölçüşünce. Suyun üzerinde çıkan köpük. Şişerek ar­tıp kabaran. Derenin attığı köpük.[30]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Cenab-i Allah, kör ile gözlüyü, mü'min İle kâfirleri; karanlık ile aydın­lığı, iman ile küfre örnek gösterdikten sonra burada da hak ile hakikat per-verlere, batıl ile batıl uşaklarına örnek verdi.[31]

 

Açıklama:

 

Kutlu ve yüce Allah, hakka, yani Kur'an-ı Kerİm'e O'nun Allah katın­dan inip mü'minlerin kalblerine yerleşmesine, mü'minlerin ilim ve marifet terazisiyle tartılan hikmet Ölçüsüyle O'ndan yararlanmasına, "herşey O'nun yanında bir kader (ve ölçü) iledir" kıstasına uygun olarak inananların dünya ve ahirette haktan faydalanmalarına; gökten inip dereler içinde ölçülü olar rak çağlayıp akan suyu örnek göstermiştir. Dere içinde akan bu sular, sel taşkınlan gibi tehlikeler meydana gelmesin diye her vadiye ve dereye uygun bir ölçü ile akıp giderler.

Kur'an-ı Kerim herhangi bir sebepten dolayı suya benzetilmiştir. Bu se­bep de, olsa olsa şudur: Suda hayatın kıvamı vardır. "Her canlı şeyi sudan yarattık"[32]

Kur'an'da ise kainatın nizamı ve bütün alemin hayatı vardır. Kur'an-ı Ke­rîm; altın, gümüş, bakır ve demir gibi yararlı madenlere de benzetilmiştir. Çün­kü bu sayılanların tümünde insanlar için fayda vardır. Süs ve eşya yapmakta bunlardan faydalanırlar. "Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara bir­çok faydalar bulunan demiri indîrdik"[33]

Çabucak yok olup gitmesi ve faydasılzığı bakımından batıl; su üzerinde ve ateşte eritilmesi halinde maden üzerinde görünen köpüğe benzetilmiştir. Gerek su üzerindeki gerek maden eriyiği üzerindeki köpük pistir, çabucak yok olup gider, sahibine yarar sağlamaz. Saf suya ve katıksız madene etki etmez.

Şimdi de Allah'tan başarı dileyerek, Kur'an'i Kerim'de yer alan bu me­seleyi açıklamaya çalışacağım. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, gök­ten yağmur yağdırarak su indirdi. Bu sular, tümünde değil de hususi bazı de­relerde, zararlı olmayacağı Allah tarafından bildirilen bir ölçüyle çağlayıp aktı. Ayet-i kerimedeki, "İnsanlara yararlı olan İse" ifadesine dikkatle bakmalı­yız. Bu İfadede, akışından sözedilen şey sudur. Derelerde akan sel suları, üzer­lerinde kabaran köpükleri taşırlar. İlk anda bu köpükler yüksek görünür. İş­te bunun gibi batıl da ilk anda yüksek görünür. Sonra çok geçmeden silinir, yok olup gider. Köpük gibi söner gider. Sonra hâk ortada kalir. Köpük, suya etki eder mi? Hayır. İşte batıl da böyledir. Ayet-i Kerimede bir başka köpük­ten de söz ediliyor. Ateşte eritilen madenin eriyiği üzerinde kabarıp yükselen köpükte böyledir, önce yükselir, sonra sönüp gider. İşte batıl da böyledir. İn­sanların, yararlanmak için süs ve diğer eşyalan yapmak için erittikleri altın, gümüş, bakır ve demir gibi madenlerin eriyikleri üzerinde köpükler kabarıp yükselir. Modern çağımızda demiri ve diğer madenleri kullanan bilimsel araş­tırmalar da bu gerçeğe tanıklık eden objektif birer tanıktır.

İşte Cenab-ı Allah, hak ile batıla böyle bir edebi ve parlak bir örnek ver­mektedir. Bu örneklerin sonucu ise, akıllı kimseleri, hakka ve hakikat erleri­ne uymaya, batıldan ve batılın uşaklarından uzaklaşmaya yöneltmektedir. Bu misallerin sonucu şudur:

Suyun veya maden eriyiğinin üzerinde kabarıp yükselen köpük, hızla bir tarafa sürüklenir, sönüp gider. Çünkü onda hiçbir hayır ve yarar yoktur. İn­sanlara yararlı olansa, yerinde durup kalır. Batıl ne kadar yükselse de, eninde sonunda mutlaka sönüp gider. Faydalı olan hak ise kalıcıdır. Evet, içme ye sulamada kendisinden yararlanılması için su yeryüzünde kalır. Elle alınıp kullanılır. Yerin altına çekilirse, kuyular aracılığıyla kendisinden yararlanılır. Madenler de bu bakımdan su gibidirler.

Şirkin ve dışı parlak, içi kof olan batılın karşısında duran hak ve Kur'an kalıcıdır, bütün insanlara yarar sağlar. Hakka ve Kur'an'a.sanlanlar, bunlar­dan doğrudan yararlanırlar. İnkarcılarsa dolaylı olarak yararlanırlar.

"Şu zamanımizdaki Avrupa uygarlığı, Kostantiniyye ve Endülüs med­reselerinden ve haçlı savaşları aracılığıyla müslümanlardan alınmıştır" der­sek işi abartmış olmayız. Bunu hür düşünce ve akıl sahipleri de itiraf ediyor­lar. Çok üzücü bir durumdur ki, batılılar; dinimizin davet ettiği hak, adalet, ali cenaplık, onur, sadakat ve dürüstlüğe sıkı sıkıya sarılmışlar. Bizlerse, on­ların asılsız inançlarına ve batıl ahlaklarına sarılmışız?...

İşte böyle, Cenab-ı Allah bütün insanlara Örnekler gösteriyor. Rableri-nin çağrısına uyarak hakka ve Kur'an'a iman edenlere güzel mükafatlar ve sevaplar vardır, O'nun çağrısına icabet etmeyen, hakka vç Kur'an'a iman et­meyenlere ise şiddetli ceza ve acı verici azap vardır. Buna şu ifadeler delalet ediyor: Azaptan kurtulmak için yeryüzündeki mallarla menfaatlerin tümü ve bir o kadarı daha kendilerinin olsaydı, kendi nefisleri yerine fidye olarak vermeyi gönülden seve seve isteyeceklerdi. İşte bunlar için hesabın en kötüsü ve en şiddetlisi vardır Bunların varacakları yer, Cehennemdir. Ne kötü bir ya­taktır O!

Rabbin tarafından sana indirilipte, yararlı olan saf suya ve katıksız, ha­lis madene benzetilen Kur'an'ın, içinde hiç şüphe bulunmayan hak bir kitab olduğunu bilen kimse, kuşluk vaktinin aydınlığında güneşi göremeyen, kalbi ve gözü kör kimse gibi olur mu hiç?

Hak ile batılın durumları ve sonlan ayrı ayrı açıklandıktan sonra, bu ikisi arasında denklik ve emsallik bulunduğunu artık hiç kimse düşünebilir mi! Bundan ancak sağ duyu sahipleri öğüt alır. [34]

 

Sağ Duyu Sahipleri Ve Mükafatları

 

20- Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler, anlaşmayı bozmazlar.

21- Onlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler, Rable-rinden korkarlar; kötü hesaptan ürkerler.

22-24- Onlar, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazı kılar­lar, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizlice ve açıkça sarfederler; iyilik yapa­rak kötülüğü ortadan kaldırırlar; işte onlara bu dünyanın iyi sonucu, gire­cekleri Adn cennetleri vardır; babalarının, eşlerinin, çocuklarının iyi olanla­rı da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip: "Sabretmenize kar­şılık size selam olsun; burası dünyanın ne güzel bir sonucudur!" derler.[35]

 

Bazı Kelimeler;

 

Nakzetmek, lügatte ipi çözmek mariasmadır. sonraları bu keli­me, ahdi bozma anlamında kullanılır olmuştur. Haşyet: Ken­disinden korkulandan bilerek korkmak manasınadır. Savarlar. ikamet cenneti.[36]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Cenab'-i Allah, hakka tabi olanlarla batıla tabi- olanları örnekleyip bu örneklemeden ancak sağduyu sahiplerinin öğüt alabileceklerini açıkladıktan sonra, borada da sağduyu sahiplerinin kimler olduğunu, bunların neyle mü-kafatlandırılacaklarım açıklaması uygun oldu.[37]

 

Açıklama:

 

Verilen misallerden ancak sağduyu sahibi akıllı kimseler ibret ve öğüt alırlar. Öğüt ve hatırlatma, ancak sağduyu sahibi mü'minlere fayda verir. Ama dünya hayatının sadece dış görüntüsü hakkında bilgi sahibi olup çeşitli yol­lardan mal ve servet yığmakta ustalaşan bazı kimselerin, kendilerini sağduyu sahibi olarak nitelendiklerini görüyoruz. Fakat ne önünden, ne de ardından hiçbir surette batıl ve asılsız şeylere gelmeyen Kur'an-ı Kerim'in sağduyu sa­hibi akıllı kemspleri sekiz sıfatla nitelediğini görüyoruz:

1- Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler. Yani kendileri ile Rableri arasında nefisleri aleyhine üstlendikleri taahhüdleri, kendileriyle nefisleri ara­sında ve kendileriyle diğer insanlar arasında üstlendikleri taahhüdleri, selim fıtratlarının şahid olduğu ve yerine getirilmesi Kur'an-ı Kerim'le bildirilen söz­lerini yerine getirirler.

Misaki bozmazlar. Yani kendileriyle Allah arasında, kendileriyle diğer insanlar arasında bağladıkları sağlam sözleri, akideleri, muameleleri, taah-hüd ve yükümlülükleri bozmazlar, gereğince davranırlar, Hadis-i Şerifte bu-yurulmuş ki: "Münafığın belirtileri üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde vefa etmez. Çekişip mücadele ettiğinde asılsız konuşur"

Katade (R.A.) şöyle demektedir: "Cenab-ı Allah, fazlasıyla önem verdi­ği içindir ki, Kur'an-ı Kerim yirmiden fazla yerinde vefayı, ahid ve misakla beraber anmıştır."

2- Onlar ki, Allah'ın bitiştİrilmesini emrettiğini bitiştirirler, ayetin za­hiri ifadesi, Allah'ın bitiştİrilmesini emredip koparılmasını yasakladığı Al­lah hakkı, kul hakkı, akraba hakkı ve öncelikle akrabalık bağını korumak anlamındaki sila-i rahmi kapsamaktadır.

3- Onlar ki, Rablerine karşı saygılı olurlar. Allah'a karşı saygılı olup O'ndan çekinmek, alimlerin mertebesi ve Allah'a yakın olup azabdan kuru-nanların işaret ve belirtisidir.

"Kullan içinden ancak bilginler, Allah'tan (gereğince) korkar. (Çünkü O'nun yaptıklarmdaki incelikleri öğrendikçe onların Allah'a karşı saygıları artar)”[38]

Bu korku ve saygı, alimleri, emrolundukları her işi yapmaya ve sakındı-rıldıkları her işten uzaklaştırmaya iter.

4- Onlar ki, hesabın kötüsünden korkarlar, ahirette hesaba çekilme­den önce bu dünyadayken nefislerini hesaba çekerler. Amellerini, ahirette tar­tılmadan önce bu dünyada kendilerini tartarlar. Çünkü onlar, büyüğü ve kü­çüğü münakaşa edilerek en ince şekilde hesab edilecek hesaptan korkarlar.

5- Onlar ki, Habbelerinin rızasını arzulayarak sabrederler. Sabır; nef­si, hoşlanmadığı şeylere karşı tutmak ve durdurmaktır ki, bu da taatlerle mü­kellefiyetleri yapmakla, yasaklarla pis şeylerden uzak durmakla, musibetler anında Allah'ın kaza ve kaderine razı olmakla olur. Mü'min kimseden, sab­retmesi İstenir. Çünkü sabır, nefis ve kalble ilgili bir iş olup, Allah rızasını ar­zulamak için, şan ve gösteriş sevgisi için değil de sabra karşı verilecek sevap ve mükafatı elde elmek için yapılmalıdır. Sabrın şartı budur.

6- Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar. Rükün ve heyetlerine, yani kılı­nış biçimine tam riayet ederek kılarlar. Bununla birlikte tam bir teslimiyet içinde Allah'a yönelerek kılarlar. Namaz boyunca namaz kılma niyetini zi­hinde tutmak anlamına gelen istihzarın hakikisi olmasa bile örfisini yapma­lıdırlar. Yani namazdayken Allah'ın, göklerin ve yerin zorlu sahibinin, tek ve kahhar olan yaratıcının huzurunda durduğunu hatırlayan kimse, namazını İstihzar-ı örfi ile kılmış olur. aziz kardeşim, sen de nefsini bu şekilde namaz kılmaya alıştır. Allah'ın huzurunda edeple durmayı alışkanlık haline getir. Na­mazdayken zihnini hiçbir şey meşgul etmesin. Öyle ki, namazdan başka bir şeyi düşünmez ol. Allah'a saygıyı kalbine hissettir. Kalbim O'nun korkusuy­la doldur, eksik bırakılan namazın, kıyamete dek sahibine beddua edeceğini ve kıyamet gününde de paçavralar içinde sahibinin suratına çarpılacağını an­lamalısın!

7- Onlar ki, kendilerine nzık olarak verdiğimiz şeylerden bir kısmını gizli-aşikâr, Allah yolunda sarfederler. Allah yolunda mal harcamayı Kur'an-i Kerim'İn tekrarlamasmdaki sırrı, gerçekler bize anlatmaktadır. Şayet insan­lar, mallarının bir kısmını Allah yolunda harcasalar ve Rablerinin emrine uy-salar, belli miktarda tasarrufta bulunmalarım öngören yasalara gerek kalmaz ve toplum düzenini yıkan, temellerini alt üst eden yıkıcı akımlar yayılmazdi.

8- Kötülüğü İyilikle savarlar.

Bu, sağduyu sahibi akıllı kimselerin sonuncu nitelikleridir. Zira kötülü­ğü iyilikle savmak, aklın gereğidir. İyilikler, kötülükleri giderir. Kişinin kar­deşine, içindeki kini çekip çıkaracak şekilde şefkat, merhamet ve güzellikle davranması, ona iyilik ve ihsanda bulunarak, kendisine karşı kalbinde sakla­dığı kıskançlık ve öfkeyi Öldürmesi, elbette kendi yararına olacağı tecrübeyle sabittir.

"İnsanlara iyilik et, kalblerini esir al,

Zira insanları esir alan iyiliktir!'

Sağduyu sahibi akıllı kimselerin mükafatlarına gelince, onlar dünyada huzur, saadet, rahatlık ve kalp sükûneti bulacaklardır. Bu, herkesçe bilinen ve açıkça görülen bir şey olduğu için, Kur'an-ı Kerim bunu anlatmaya gerek görmemiştir. Ahirette ise onlar için, ahiret yurdunun güzel sonucu olan cen­net vardır. Bu cennet bahçelerinin ağaçları yüksek, dallan yere yakındır. Nefsin çektiği, gözlerin lezzetli bulduğu hersey orada vardır. Onu Allah'ın, dostları ve sevgilileri için bir konukluk olarak hazırlamış olması, cenneti anlatmak için yetmez mi. Bundan sonra anlatılacak bİrşey kalıyor mu artık?!

Cennete girmeye layık görülen bu sağduyu sahipleri, iyi ameller işlemi? olan düzgün halli ata, ana ve ninelerini, eşlerini, yakınlarını da yanlarına ala­bilirler. Onlarla sohbet etmek ve beraberce hoş vakit geçirmek için yanlarına alabilirler. Tabiî onjann da Cennete girmeyi haketmiş olmaları şarttır. Aksi takdirde bu mümkün olmaz. Zira Peygamber (s.a.v.) efendimiz, Hz. Fatıma (R.A.)'ya Şöyle bir uyanda bulunmuştur: "Ey Fatıma, (iyi) iş(ter) yap(yoksa) Allah'a karşı ben senin için birşey yapamam". Bu anlamda Kur'ah-ı Kerim­de şöyle buyurulmuştur:

"O gün ki, ne mal, ne de oğullar fayda vermez. Ancak Allah'a (küfür ve nifak hastalıklarından korunmuş) sağlam ve temiz kalb getiren (fayda görür)"[39]

İşte bu sağduyu sahibi akıllı kimseler, kendilerine ikram olsun ve kendi­lerine arkadaşlık etsinler diye aileleriyle birlikte cennette karşılıklı koltuklar­da otururlar. Sonra melekler onlara uğrayıp selam verir ve iyi dileklerde bu­lunurlar. Ne büyük şeref! Anlatılan bu niteliklere sahip olan mü'minleri me­lekler karşılıyor ve onlara iyi dileklerini iletiyorlar. Evet, melekler bu mü­minlerin yanlarına her kapıdan girer ve "sabretmenize mükafat olarak selam size. Sabredip tahammül ettiğiniz için Rabbinizin rahmet ve güvenliği Üzeri­ne olsun. Dünya yurdunun sonu ne güzel!" derler.

Rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz, her sene başın­da şehidlerin mezarı başına gelir, şöyle dermiş: "Sabretmenize karşılık selam size. Dünya yurdunun sonu ne güzel!".

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'da böyle yaparlarmış. (Allah hep­sinden razı olsun). [40]

 

Bahtsızlar Kimlerdir? Cezaları Nedir?

 

25- Sağlam söz verdikten sonra Allah'ın ahdim bozanlar ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte lanet onlara ve kötü yurt, cehennem, onlaradır.[41]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Allah'ın  azabından korunan akıl salıibi kimseler, bunların nitelikleri ve mükafatları anlatıldıktan sonra bahtsızlar ve cezaları anlatıldı. Kur'an'm üs­lûbu böyledir. Aradaki fark açıkça belli olsun diye, itaatkarlarla isyankarlar anlatılır. Bu, insanı Allah'ın emirlerine daha çok uymaya ve daha fazla iyi işler yapmaya sevkeder.[42]

 

Açıklama:

 

Allah'ın kullarını yükümlü İçildiği ve kitabında onlara emrettiği ahdini bozanlar ki, bu ahid, hem Allah'a verilen sözü, hem de insanların birbirleri­ne verdiği sözü, ayrıca insanların akıllarına perçinlediği tevhid ve nübüvvet delillerini kapsamaktadır. Ahdi bozmak, Allah tarafından pekiştirilip sağla­ma bağlandıktan; akıl, tabiat, şeriat ve nakil yoluyla onları yükümlü kıldık­tan sonra, insanların, İnad ve küfürleri dolayısıyla gereğince hareket etmeme­leridir.

Allah'ın bitiştirilmesin! emrettiği iman, emre itaat, akrabalar arasında ziyaretleşme gibi bağları kesenler. Küfretmek, bütün peygamberlere iman et­memek, akrabalık bağlarını ve kardeşlik ilişkilerini koparmak, vatan ve insa­ni vicdanın gerektirdiği yardımları engellemek. Bütün bunlarda, Allah'ın bi­tiştirilmesini emrettiği bağlan kesip koparmak vardır.

Savaşa, tahrib ve fesada yol açan pis davranışlarıyla yeryüzünde boz­gunculuk çıkaranlar. Evet, bu yollarla ahidleri bozan, Rablerinden korkma-yan,hesabmdan ürkmeyen, akrabalık bağlarını koparan, yeryüzünde bozgun­culuk çıkaran kimseler İçin ceza olaraka lanet, Allah'ın rahmetinden kovul­mak, dünya ve anketin güzelliklerinden yoksunluk ve dünya yurdunun kötü sonu vardır. Çünkü bunlar kötü işler yapmış ve günaha götürücü şerli davra­nışlarda bulunmuşlardır. [43]

 

Bahtsızlarla Mutlular Ve Nitelikleri

 

26- Allah dilediği kimsenin rızkım genişletir ve bir ölçüye göre verir. Dünya hayatıyla övünenler bilsinler ki dünyadaki hayat ahiret yanında sade-. ce bir geçimlikten ibarettir.

27- İnkar edenler: "Rabbinden Muhammed'e bir mucize indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: "Doğrusu Allah dileyeni saptırır ve Kendisine yöneleni doğru yola eriştirir."

28- Onlar inanmışlar, kalbleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalbler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.

29- İnanan ve yararlı iş işleyen kimseler için hoş bîr hayat ve dönüle­cek güzel bir yer vardır.[44]

 

Bazı Kelimeler:

 

Daraltır veya yeter miktarda verir. Geçici olan az şey. Güzel yaşam. Nimet ve hayır. İyilik ve güzellik. Gıbta ve İmrenme anlamlarına gelir. Tuba'nın cennette bir ağaç adı olduğunu söyleyenler de var­dır.[45]

 

 

Açıklama:

 

Burada da, bahtsızların niteliklerinin anlatılmasına devam ediliyor." O bahtsızlar ki, desteklenip sağlamlaştırılmasından sonra Allah'ın ahdini bo­zar, Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği şeyleri koparır ve yeryüzünde bozgun­culuk yaparlar. Onlar için ceza olarak, dünya hayatının kötü sonucu vardır. Yine onlar dünya hayatıyla sevindiler ve "O'na Rabbinden bir ayet indiril­meli değil miydi?" dediler.

Cenab-ı Allah bu bahtsızları, "Onlar için dünya yurdunun kötü sonucu vardır" sözüyle nitelediğine güre adamın biri çıkıp ta şöyle bir soru ortaya atabilir: "Bu nasıl olur? Biz bu bahtsızların dünyada nimetler içinde yüz­düklerini görüyoruz. Onlar hakkında "Dünyâ yurdunun kötü sonucu vardır" sözü nasıl söylenebilir?'

Buna cevap olarak deriz ki: Allah, kişinin mü'min veya kafir oluşuna bakmadan dilediği kuluna rızkı bol verir. Zira Allah katında dünyanın sinek kanadı kadar değer ve ağırlığı yoktur. Sınanıp imtihan edilmek amacıyla, mü­minin rızkı bazen kısılır ve az verilebilir. Kafirin rızkının açılıp bol verilmesi, onun şerefli ve değerli olduğunu kanıtlamaz. Yine mü'minin rızkının daral­tılıp kısılması da, onun şerefsiz ve değersiz olduğunu ispatlamaz. Şu halde "Allah, dilediğine rızkı açar (bol verir, dilediğinden) kısar" mealindeki ayei-i kerime, bahtsız kafirlerin nitelikleri anlatılırken araya saplanan bir paran­tez cümlesi mahiyetindedir.

O bahtsızlar dünya hayatıyla sevindiler ve onunla tatmin oldular, ahireti de, hesabı da hatırlamadılar. Ahiret hayatı için çalışmadılar. Ahirete göre dünya hayatı, sadece geçici az bir geçim, fani bir meta1 dır. Gündüzleyin güneş ne kadar yükselse de gruba yakın ufka inip gözden yittiğine göre, aynı şekilde bu dünya hayatı da çabuk ve süratle yok olacaktır. Kötü anlayıp ve fena de­ğerlendirmelerinden ötürü, "Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miy­di?" derler. Hz. Muhammed (S.A,V.)'e indirilen ve en önemlisi de Kur'an olan ayet ve mucizelerle yetinmemişe benziyorlar. Hayret, hem de nasıl! Kur'an'ı inkar ediyorlar, onu mucizeden saymıyorlar. Ondan ba£ka bir mucize ve ayet istiyorlar. Bu, gerçekten de şaşılacak bir durumdur. Ey bahtsızlar, ne kadar inatçısınız! Küfrünüz ne kadar da şiddetlidir! Allah, dilediğini saptırır. Sap­tırdığı kimsenin, üzerine ayetlerin hepsi de inse-doğru yolu bulması imkan­sızdır. Fesadından ve şeytanından vazgeçip hakka yönelen kimseyi ise Allah kendisine iletir.

İnanıp kalbleri yatışan, cildleri yumuşayan, Allah'ı anmakla nefisleri sü­kûnet bulan kimseleri, Allah kendine iletir. Hem bilin ki, galeyana gelmiş kalb-ler ve muzdarip ruhlar, Allah'ı anmakla yatışıp sakinleşir. îman edip iyi iş­ler yapan bu kimselere ne mutlu. Bunlar İçin ahirette hayır, sevap, üstünlük ve güzel gelecek vardır. Allah, dilediğine lütfeder. Bu konuda da dilediğini yapmakta serbesttir. [46]

 

Müşriklerin İsteklerinin Reddi

 

30- Ey Muhammedi sana vahyettiğimizi okuman İçin, seni de onlar­dan önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik; o ümmet mer­hametli olan Allah'ı inkar eder; de ki: "O benim Rabbim'dir, O'ndan başka tanrı yoktur, yalnız O'na güvenirim, dönüşüm de O'nadır''

31- Eğer Kur'an ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış ya­hut ölüler konuşturulmuş olsaydı, kafirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün İşler Allah'a aittir. İnananların, "Allah dilese bütün insanları doğru yola eriştirebiiir" gerçeği akıllan kesmedi mi? Allah'ın sözü yerine gelinceye ka­dar, yaptıkları İşler sebebiyle inkar edenlere bir belanın dokunması veya ev­lerinin yakınma inmesi devam eder durur. Allah, verdiği sözden şüphesiz cay­maz.

32- And olsun ki, senden önce de nice peygamberler alaya alınmıştı. İnkar edenleri Önce erteledim, sonra cezalarını verdim. Cezalandırmam na­sıldı?

33- Herkesin yaptığını gözeten A Hah, bunu yapamayan putlarla bir olur mu? Onlar Allah'a ortak koştular; ey Muhammed, de ki: "Onlara bir ad bulun bakalım; yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi Ailaha haber veriyorsu­nuz? Yoksa kuru sözlere mi aldanıyorsunuz? Fakat inkar edenlere, kurdukları düzenler güzel gösterildi ve doğru yoldan ahkonuidular. Zaten Allah'ın saptırdığına yol gösteren bulunmaz.

34- Onlara, dünya hayatında azab vardır, ahiret azabı İse daha çetin­dir. Allah'a karşı onları bir koruyan da yoktur.[47]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Kendisiyle arzın parçalandığı.'Ümit kesmek an­lamına gelen bu fiil, ayet-İ kerimede bilmek ve anlamak manasında kullanıl­mıştır. Bela, ansızın gelen azap. Süre tanıdım. Her nefsi koruyup gözeten.Yeri olmayan asılsız söz. Koruyucu.Daha şiddetli ve daha zor.[48]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Müşrikler, peygamber (s.a.v.)'den, Kur'an'a aykırı bir mucize İstediler. Cenab-ı Allah, onların bu isteklerini reddederek meselenin, gelecek bir muci­ze meselesi olmadığını bildirdi. İnsanlar, ancak Allah dilerse doğru yola eri­şebilirler. Peygamberse, yalnızca müjdeci ve uyarıcıdır. Muhammed (s.a.v.) de diğer istediğiniz mucizeyi ve daha fazlasını da getirse, yine iman etmezsi­niz.[49]

 

Açıklama:

 

Geçmiş ümmetlere peygamberler gönderdiğimiz gibi, Ya Muhammed seni de şanlı ve faziletli bir peygamber olarak gönderdik. Seni, kendisinden önce ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, son ümmete paygamber olarak gön­derdik. Nebi ve mürsellerİn sonuncususun. Sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın diye seni bu ümmete gönderdik. Sana vahyettiğimiz şey, önünden ve ardından kendisine batıl gelmeyen, hikmet sahibi ve çok övülen Allah ta­rafından indirilen Kur'an'dır. Bundan sonra artık senden nasıl mucize istiyorlar?!

Onlar, rahmeti, evrendeki her şeyi kapsayan ve büyük nimetleri bahşe­den yüce Allah'ı inkar ediyorlar. Seni bu ümmete göndermesi de O'nun rah­metinin bîr sonucudur. Sen ki, ümmetinin sıkıntıya düşmesi gücüne gider. Müminlere düşkünsün. Onlara karşı şefkatli ve merhametlisin. "O'durki.üm-miler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitab ve hikmeti Öğreten bir peygamber  gönderdi "[50]

Ey Muhammed, beraberindeki Kur'an; katblcrc şifa, hidayet ve rahmet­tir. Rahman olan Allah'ı nasıl inkar ediyorlar?!

Onlara de ki: inkar ettiğiniz ve kendisine ortak koştuğunuz Allah, be­nim Rabbimdir. Esirgeyendir, bağışlayandır. O, bir ve tek olandır. Her şey ken­disine muhtaç olduğu hafde o hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğurmamıştır. Doğrulmarnıştır. O'na hiçbir kimse denk olamaz. Sadece O'na güvenip da­yanırım.-Yalnız O'na tevbe eder ve O'na dönerim. Bu da tevbenin fazilet ve ölçüsünü gösteriyor. Tevbeye teşvik ediyor. Zira suç ve günah işlemekten mü­nezzeh olan peygamber (s.a.v.) efendimiz de tevbe etmekle emrolunmustur.

Rivayet olunur ki, aralarında Ebu Cehil ile Abdullah bin Ümeyye'nin bulunduğu Kureyş'ten birkaç kişi, Kabe'nin arkasında oturmuş, sonra da yan­larına gelmesi için Hz. Peygambere haber göndermişler, yanlarına gelince Hz. Peygambere şöyle demişlerdi: Sana uymamız hoşuna gidiyorsa, Kur'an ara­cılığıyla Mekke'nin dağlarım yürüt ve dar bir arazisi olan Mekke'yi genişle­tecek şekilde dağları buralardan götür. İddia ettiğin gibi, Rabbin katında sen, Davud'dan daha az kıymetli değilsin. Zamanında Rabbin, dağları Davud'un emrine vermiş, O da dağlan yürütmüştü.

Ey Muhammed, rüzgarı da emrimize ver ki, onun kanatlarına binerek Şam'a gidelim. Azığımızı temin edip ihtiyaçlarımızı giderelim, sonra da aynı günde Mekke'ye geri dönelim. Rabbin, Rüzgarı Süleyman'ın emrine vermiş­ti. İddia ettiğin gibi sen, Rabbin katında Sülayman'dan daha az değerli de­ğilsin.

Deden Kusayy bin Kilâb'ı, ya da Ölülerimizden dilediğin birini dirilt ki, söylediklerin hak mıdır, batıl mıdır? anlayalım. Bildiğin gibi İsa, ölüleri di­riltiyordu. Sen de, Allah katında İsa'dan daha az değerli değilsin.

Kureyşli müşriklerin böyle bir öneride bulunması üzerine ayet-i kerimesi [51] nazil oldu.

Tur'da Musa'ya yapıldığı gibi, kendisiyle dağların yürütülüp yerlerinden uzaklaştırıldığı bir Kur'an sabit olsaydı, veya Musa'nın taşa değneğiyle vur­duğu zamanki gibi, kendisiyle yeryüzünün yarılıp nehir ve pınarların meyda­na getirildiği bir Kur'an sabit olsaydı, veya İsa'ya yapıldığı'gibi, okunması ile mezarlarmdaki ölülerin konuşup dirildiği bir Kur'an sabit olsaydı... Evet, önceki Semavi kitaplardaki bu şeyler, Muhammed (S-A.V.)'e indirilen KurL an'la. sabit olsaydı. Kur'an-i Kerim Allah'ın kudretinin yüceliğine ve sanatı­nın eşsizliğine delalet eden kevnî ayetleri kapsamazdı.

Kullarının dünya ve alıiretteki yararlarını sağlayan hüküm ve hikmetle­ri; ekonomik, siyasal ve medeni yasaları içermezdi. Bu hüküm ve yasalar, müs-lümanlarm mutlu bir yaşam sürmelerini ve insanlık için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmalamı garantilemektedir.

Yani müşriklerin önerdikleri ilahi hikmet gereği olan o mucizeler zuhur edecek olsaydı, onların mucize saymadıkları Kur'an, o mucizelerin görüntü alanı olurdu.

Bazı kimseler, anılan (31.) ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Ken­disiyle dağların yürütüldüğü, yerlerin kesilip parçalandığı ve ölülerin konuş-turulduğu bir Kur'an olsaydı, onlar yine Ona inanmayacaklardı. Nitekim Cenab~ı Allah'da şöyle buyuruyor:

"Biz onlara melekleri indîrseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmaz­lardı. Fakat çokları (bunu) bilmezler"[52]

Bilakis her şeye kadir olan, Allah'tır. Müşriklerin önerdikleri mucizeleri ve diğerlerini izhar etmeye Allah'ın gücü yeter. Ancak O, bu mucizeleri izhar etmenin fesada yol açacağını bildiği için izhar etmiyor.

Onlar Rahman olan Allah'ı herhal ve her durumda inkar ederler.

Unuttular mı yoksa? İfnan edenler, bilmiyorlar mı ki, Cenab-ı Allah di-leseydi, ayet ve mucizeleri müşahede etmeden de bütün insanları doğru yola iletirdi.

Diğer bazı kimseler, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Cenab-ı Allah'ın, iman etmelerini dilemesi halinde,kendilerini doğru yola ile­teceklerini bildikleri için- mü'minler, şu kafirlerin iman etmelerinden artık umutlarını kesmediler mi?

Ayet-i Kerimenin bu şekilde anlamlandırılması şu sebebe dayanmakta­dır: Bazı mü'minler, iman etmelerini arzuladıkları için kafirlerin önerdikleri ayet ve mucizelerin inmesini temenni etmişlerdi. Çünkü mü'minler, Allah'ın dilemesi halinde kafirleri doğru yola iietebİleceğine inanmaktaydılar.

Yaptıkları işler yüzünden kafirlerin başlarına bela gelecek. Ansızın ge­len bu bela canlarına, mallarına ve yurtlarına dokunacaktır. Ya da evlerinin yakınma inecektir. Allah'ın va'di gelinceye ve bu dünyanın ömrü sona erin­ceye kadar bu durum sürecektir. İşte böyle Cenab-ı Allah va'd ve tehdidini gerçekleştirir. Onlar, hiç son bulmayan, devamlı savaşlar ve fitneler içinde ola­caklardır. Sıcak olmasa bile soğuk savaşlar içinde olacaklardır.

Sana gelince Ey Muhammedi onların durumu seni tasalandırmasın. Alay etmeleri seni incitmesin. Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Onlar, kavimlerinden neler çektiler neler? Kıssalarında okuyup öğrendiğin gibi, ka­vimleri onlara neler söylediler neler? Ama sonuç, onlarla alay edenlerin aley­hine oldu. Cenab-ı Allah o inançsız zorbalara süre tanıdı. Nihayet onlar zu-lümkârhk ettiler. Müslümanlar da Allah hakkında çeşitli zanlarda bulundu­lar. (Kimi, Allah'ın inananlara yardım edeceğini, kimi de, inananları yüz üs­tü bırakacağını zannediyordu). Sonra Cenab-ı Allah o inançsız zorbaları, üs­tün ve herşeye muktedir olana yaraşır bir şekilde ve elem verici bir azabla yakaladı. Allah'ın onlara indirdiği azab nasıldı? Yok mudur düşünen?

Her nefsi koruyup gözeten ve her şeye muktedir olan Allah, taptıkları­nızdan, bu niteliklere sahip olmayan, ne zarar ve ne de fayda veremeyen tan­rılar gibi olur mu? Dahası var... Hayvanların en düşüğü (olan sinek) bile bu tanrılarınızdan bir şeyi çekip alacak olsa, tanrılarınız o şeyi sinekten geri ala­mazlar.

Yaratıp icad etmek, koruyup gözetmekle kainatın üzerinde duran Allah, kendisinden başka tanrı edindiğiniz ve ona ortak koştuğunuz tannlargibi olur mu? Elbette ki olmaz!

Ey Muhammed, onlara de ki: Allah'a ortak koştuklarınızı adlandırın ve niteleyin bakalım! Onların tapilmaya değer yanlan var mıdır, görelim? Kim­dir bunlar? Yoksa siz, Allah'a dünyada bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsu­nuz? Halbuki O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Dahası var. Sizin, boş sözlerle ortak koştuklarınızın objektif bir değeri yoktur. Onların dışa vuran bir gölgeleri de yoktur. Bu sözleriniz, sadece kendi ağzınızla söylediğiniz asılsız, yaian ve yok olmaya mahkum sözlerdir. Allah'ın asla ortağı yoktur.-Aksine, küfredenlere, yaptıkları düzenlerle hile ve kurnazlıklar süslü gösterildi. Sa­hip oldukları herşeyle ve bütün güçleriyle, Allah'ın yoIuncLr, geri çevrildiler.

Kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlayacaktır. Allah bir kim­seyi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Dünya da onlar için elem verici bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha şiddetli ve daha aşağıla-tıcıdır. Allah'ın izin verdiğinden başkasının konuşamayacağı kıyamet gününde onları Allah'ın azabından koruyacak bir muhafız da yoktur! [53]

 

Cennetin Özellikleri Ve İtirazcıların Münakaşası

 

35- Allah'a karşı gelmekten sakınanlara va'dedilen cennetin altından ırmaklar akar; oranın yiyecekleri ve gölgelen devamlıdır. Bu, sakınanların elde edeceği sonuçtur, inkarcıların varacağı sonuç ise ateştir.

36- Kendilerine Kitab verdiklerimiz, ey Muhammedi Sana indirilen­den memnun olurlar. Karşı gruplar içinde İse, onun bîr kısmını İnkar edenler vardır. De ki: "Ben ancak Allah'a kulluk etmekle ve O'na asla ortak koşma-makla emrolundum. Hepinizi ancak O'na çağırıyorum ve dönüşüm O'nadır.

37- Böylece Biz Kur'an'ı arabça bir hüküm ve hikmet olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun kî, Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz.

38- And olsun ki,senden önce nice peygamberler gönderdik; Allah 'm izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet getiremez. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır.

39- Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kİtab O'nun katındadır.[54]

 

Bazı Kelimeler:

 

Güzelliğine dair temsil getirilen Cennetin durumu.

"Hizb" kelimesinin çoğulu olup, herhangi bir sebepten meydana gelen grub-lar.

Dönüş yeri. Koruyucu. Belli zaman ve süre. îlahi hikmet gereği olarak kulların üzerine yazılan belirli hükümler. Kitabın aslı. Bazıları bunun Allah'ın ilmi olduğunu, bazilarıysa başka birşey olduğunu söylemişlerdir.[55]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Kur'an'ın üslûbu böyledir işte. Cehennem ateşini ve azabını anlatırken, bunun peşi sıra cenneti ve nimetlerini anlatır. "(Kıyamet) saatini yalanlayan­lara alevli bir ateş hazırladık. (Bu ateş) onları uzak bir yerden görünce onlar bunun (kendilerine karşı) Öfkesini ve uğultusunu işitirler. Bileri ayaklarına zincirlerle bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman orada ölümü çağırırlar (yetiş ey ölüm, nerdesin, gel bizi bu azabdan kurtar! derler). "Bu­gün bir ölüm çağırmayın. Birçok ölüm çağırın". De ki: "Bu mu iyi, yoksa (Allah'ın azabından) korunanlara va'dedîlen ebedi cennet mi? Orası onlar için bir mükafat ve gidilecek yerdir"[56]

 

Açıklama:

 

Kutlu ve yüce Allah, gaibte olan ve görünmeyen şeyi, kavrayışlara yak­laştırmak ve zihinleri o şeye yöneltmek İçin, bizce bilinen ve müşahede editen bîr şeyle örneklemek istemektedir. Yoksa bütün asliyetiyle cennetin künhünü anlamak —ancak Allah dilerse— İçine girdikten ve nimetlerinden yararlan­dıktan sonra mümkün olur. "Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı herşey var! Ve siz orada ebedi kalacaksınız"[57]

Azabından korunanlara Allah'ın va'detmiş olduğu cennetin vasıfları, yu­karıdaki ayette size anlatılıyor. Cennetin altından ırmaklar akar. Bu ırmak­lar, cennetin kenarlarında ağır ağır akarlar. Cennetlikler diledikleri yerde bu ırmakları fışkırtırlar ve diledikleri tarafa yöneltirler. "Şirkten, günahlardan uzak durup, Allah'ın azabıdan korunanlara söz verilen cennetin durumu şu­dur: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içen­lere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Ve onlar için orada her çeşit meyva, Rablerinden de ve bağışlanma vardır”[58]

Cennetin yemişleri ve gölgesi devamlıdır. Orada kesintiye uğramayan, yok olmayan yiyecekler, içecekler ve meyvalar vardır. "Pek çok meyva arasında; tükenmeyen ve yasaklanmayan (meyvalar arasındadırlar)"[59]

"Cennetin gölgeleri, üzerlerine yaklaşmış, devşirmeleri (meyvalan) da eğdirildİkçe eğdirilmiştir"[60]

Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanların güzel sonucu ve mükafatıdır. Kafirlerin sonu ve cezası ise, yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem ateşidir. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gel­meyen ve emredildiklerİ şeyi yapan melekler vardır.

Buraya kadar cennet ve cennetin Özelliklerine ilişkin anlatılanlarla, Kur-an'ın bildirip kendisi İle nazil olduğu diğer şeylere karşı insanlar, biri doğru­layıcı, diğeri yalanlayıcı iki sınıfa ayrılmıştır. Kendilerine kitap verdiğimiz ve gereğince hareket eden ve İçindeki şeylere hakkıyla İnanan hırıstiyanlarla ya-hudiler, Kur'an'dan sana inen ayetler sebebiyle sevinirler. Çünkü onların kitaplannda, Kur'an'ın hak kitap olduğunu bildiren ve müjdeleyen ifadeler vardır.

Fakat Allah ve Resulü aleyhine birleşen grublardan bazıları, Kur'an'ın bir kısmını inkâr ederler. Evet, Ehl-i Kitaptan Abdullan bin Selâm ve Temim ed-Darî gibi gerçek mü'minler olduğu gibi, Kâ'b bin Eşref ve diğer reisleriy­le liderlerinden olup, Resulullah (s.a.v.)'a karşı cephe oluşturan ve Kur'an-ın bir kısmım inkar edenler de vardı. Kendi tahrif ettikleri kitaplarına ve de­ğiştirilmiş şeriatlerine uymayan Kur'an ayetlerini inkar ediyorlardı.

Ey Ehl-i Kitab! Nasıl olur da Kur'an'ı yalanlayanlar ve doğrulayanlar ol­mak üzere iki sınıfa ayrılırsınız? Oysa ortak bir tek esas vardır ki, o da insa­nın mutluluğu elde edebilmek için ihtiyaç duyduğu bir esastır. Bu esas, Allah tarafından peygamberine emredilmiştir. Ey Muhammedi de ki: Ben sadece Allah'a kulluk etmek ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamakla emrolundum. Yalnızca O'na dua eder, ibadet ederim. Dönüşüm sadece O'nadır. îşte eksik­siz ve katıksız tevhid budur. Kısaca peygamberlik budur. Dualar yalnızca Al­lah'a yapılmalı. O'na İtaat etmeli. Yürekten O'na bağlanmalı. Sadece O'ndan yardım düenmeüdir. Dönüş, ancak O'nadır. Hesap O'na verilecek, ceza ve mükafatı O verecektir.

Ey Muhammedi Önceleri peygamberler gönderdiğimiz gibi seni de bu üm­mete peygamber olarak gönderdik. Sana bir kitap indirdik. Bu kitap, Kur1 an'dır. Kur'an; ayetleri sağlamlaştırılmış olan, içinde doğru hüküm ve hak ile batılı ayırdedici söz bulunan bir kitaptır. Biz onu, açıklayıcı bir arap dili ile bir hüküm olarak indirdik. Bu kitabın amaçları, arap dili ile açıklanıyor. ''(Kur'an'm) ne önünden, ne de ardından ona batıl gelmez. (Onun içine söz girmez O,) hikmet sahibi, çok övülen (Allah)dan indirilmiştir"[61]

Ey Muhammedi Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah tarafından sana ilim geldikten sonra onların heveslerine ve görüşlerine uyarsan, Allah'tan başka artık sana kim yardım eder ve dostluk eder? (Zaten Allah da yardım etmez.) İlim sahibi olan kimseler, şer'î sırlara, sunnet-i Nebeviyyeye ve hüccet-i Mu-hammediyeye vakıf olduktan sonra, sapıklığa düşenlerin yoluna sapmamak ve sapıklıklara uymamak için bu sözlerle tehdid edilmişlerdir.

Rivayet olunur ki, Yahudiler, çok sayıda kadınla evlendiğinden dolayı Peygamber (s.a.v.)'i ayıplamışlar ve: iddia ettiği gibi peygamber olsaydı, pey­gamberliği, kadınlarla meşgul olmaktan onu ahkordu, demişlerdi, önce de belirtildiği gibi, Kur'an'dan başka mucizeleri göstermesi isteğinde ısrar etmiş­lerdi. Allah (C.C.) onların bu önerilerini reddederek Hz. Muhammed (s.a.v.)'in, türedi bir peygamber olmadığını, ondan önce de peygamberler gönderildiğini; O peygamberlerin insan olup, yiyip içtiklerini, çarşı-pazarlarda dolaştıklarını, bir insanın yaptığı bütün işleri yaptıklarını bildirmişti. "De ki: "Ben elc sizin gibi bir insnnnıı. Bana vahyoIunuyor"[62]

Cenab-ı Allah doğru buyurmuş. Bu söz, Kur'an'da şüphe ve tartışmaya meydan vermeyecek bir tescildir.

"Andolsun, biz senden önce de (senin gibi insan olan) elçiler gönder­dik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik''[63]

Buharî ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste Peygamber (s.a.v.) efendimiz buyurmuşlar ki: "Bana gelince ben hem oruç tutarım, hem oruç tutmam (tutmadığım günler olur). Hem namaz kılar, hem uyurum. Et yerim ve kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değil­dir".

Kafirlerin, gösterilmesini önerdikleri mucizelere gelince, bu, Kur'an'in tekrarladığı bir nağmedir. Kur'an-ı Kerim, mucizelerin ancak Allah katından geldiğini ve peygamberin sadece bir elçi olduğunu, Allah'ın emir ve izni ol­madan hiçbir peygamberin mucize gösteremeyeceğini birçok yerde ayet-İ ke­rimelerle reddetmiştir. İşte size Kur'an geldi. Muarızlara meydan okuyup on­ları susturma bakımından sabit, kalıcı ve ebedi bir mucize olarak Kur'an ye­ter.

Mucizeler, insanların isteklerine bağlı olarak değil de, hikmete uygun ola­rak Allah'ın dilediği zamanlarda izhar edilirler. Her şey için Allah katında belirtilmiş bir zaman vardır. Allah katında her şey bir ölçü iledir. "Biz her şeyi bir kadere (bir plana) göre yarattık"[64]. "Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır"[65]

Bazıları, bu ayetin şu manayı ifâde ettiğini söylemişlerdir: Allah'ın yaz­dığı her şeyin belli bir zamanı vardır. Şu halde müşrikler tarafından, gelmesi önerilen mucizelerin, zamanından önce gelmesi mümkün değildir. Yine (alay ederek) tezelden gelmesini istedikleri azap da, Allah tarafından belirlenen vak­tinden önce gelmez. Eceller, örhürler, rızıklar ve olaylar, Allah'ın kaza ve ka­derine bağlıdırlar. Belli vakitleri vardır. Ne ileri gider, ne geri alınırlar. "Sü­releri geldiği zamanda bir saat dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler (der­hal mahvolup giderler)"[66]

Allah tabiî ve insanî olaylardan dilediğini silip yok eder. Dilediğini de yerinde bırakır. Bütün bunlar, hariçteki şeylerdir. O'nun yanındaysa kitabın anası vardır ki, o da levh-i mahfuzdur. Ya da Allah'ın değişmez ve sabit olan ezeli ilmidir. Her şey O'nun ilmine ve iradesine uygundur. Yani O, hariçte di­lediği şeyi silip yok eder; dilediğini de yerinde bırakır. O'nun ilmi değişikliğe uğramaz. O da levh-i mahfuzda kayıtlı olan şeylere uygundun O'nun silip-yok etmesinin ve yerinde bırakmasının görüntülerini her an görmekteyiz. Bu görüntüleri gece ve gündüzde, ay ve güneşte, karanlık ve aydınlıkta, hayat ve ölümde, kuvvet ve zaafta, ekim ve hasatta ve diğer doğal olaylarda gözlemek­teyiz.

Bu silinip yok etme ve yerinde bırakma ameliyesi, Allah'ın değişmez ve ezelî ilmine uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Buna göre, müşriklerin mu­cize istemeleri bir kez daha reddolunmuş oluyor. Çünkü silip-yoketme ve ye­rinde bırakma ameliyesi, Allah'ın İrâdesine ve vaz' ettiği yasasına uygun ola­rak gerçekleştirilmektedir. Bu yasa da şudur: Allah'ın yazdığı herşeyin belli bir zamanı vardın Ne ileri geçer, ne de geri alınır.

Bu ayetin tefsirini yapan alimlerin çeşitli görüşleri vardır. Bu görüşleri kısaca şu maddelerle ifade edebiliriz. Kitabın ifâde ettiği manâyı elbette en iyi bilen Allah'tır,

1- İbn Abbas dedi ki: Yıl içinde olacak İşleri plânını yapar. Bunlardan dilediğini silip yok eder. Dilediğini yerinde bırakır. Ancak insanların şakı olan­larıyla saîd olanlarına, ölecek olanlarıyla hayatta kalacak olanlarına ilişkin hükümler bunun dışındadır.

2- Mücahid (R.A.) de bu görüştedir. Buna benzer ifadeler kullanmış­tır.

3- Haşan (R.A.) dedi ki: Allah, eceli geleni yok eder, eceli gelmemiş olanı yerinde bırakır.

4- İkrime (R.A.) dedi ki: Allah ayı (gecenin karanlığıyla) yok eder. Güneşi de (gündüzleyin) ortaya çıkarır, ve tespit eder.

5- Rebî (R.A.) dedi ki: Cenab-ı Allah, uyumakta olanların ruhlarını teslim alır. Dilediğini Öldürüp yok eder. Dilediğine de ruhunu geri verir ve hayatta bırakır.

6- Diğer tefsirciler dediler ki: Allah, dilediği şeriatleri neshederek yok eder. Dilediğini de neshetmeyip yürürlükte bırakır, tesbit eder.

7- Bazıları da dediler ki: Allah, edilen dualar vesilesiyle musibet ve felâketleri yok eder. [67]

 

Peygamber Tebliğcî, Allah'da Hesap Sorucu Ve İntikam Alıcıdır

 

40- Ey Muhammedi Onlara vâdettiğimiz azabın bir kısmını sana gös­tersek de, senin canını alsak da, vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesab gör­mek Bize düşer.

41- Görmüyorlar mı ki, Biz yeryüzünü etrafından gitgide eksiltmekte­yiz. Hüküm Allah'ındır, O'nun hükmünü takip edecek bozacak yoktur. O, hesabı çabuk görür.

42- Onlardan öncekiler de tuzak kurdular, oysa bütün tuzakların (ce­zası) Allah'ındır, herkesin yaptığını bilir. İnkarcılar da, neticenin kimin ol­duğunu göreceklerdir.

43- İnkar edenler: "Sen peygamber değilsin" derler; de ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah ve Kitab'ı bilenler yeter".[68]

 

Bazı Kelimeler:

 

Uçları Hükmünü takib edip eleştirerek iptal eden.[69]

 

Açıklama:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, peygamber efendimizin gönlü­nü tatmin edip nefsini teskin etmek ve O'na zafer va'detmek için, müşrikle­rin İnadla sürdürdükleri istekleri karşısında O'nun pozisyonunu ve hangi nok­tada bulunduğunu belirlemek istiyor...

Onları tehdid etmiş olduğumuz azabı dünyadayken sana göstersek, ya da bundan önce seni vefat ettirsek, bil ki, tam olarak yapman gereken tek bir görev vardır; O da, Rabbinden sana indirilen her şeyi insanlara duyurmandır. Eğer bunu yapmazsan, Allah'ın elçiliğini yapmamış olursun. Sana indirilenleri tebliğ ettikten sonra artık hiçbir şey senin umurunda olmasın. Zİra Allah seninle beraberdir. O senin koruyucundur. İnsanlara karşı seni ko­ruyandır. Onları hesaba çekip cezalandıracak olan Allah'tır.

Unuttular mı? Yoksa görmediler mi ki biz,küfür diyarına gelip toprak­larım kenardan köşeden azar azar eksiltiyoruz. Buna karşın islâm diyarı ve toprağı azar azargenişlemektedir. Nihayet akın akın ve bölük bölük Allah'­ın dinine girdiler. Müslümanlar da Allah'ın hamdi ve nimetiyle O'nu tenzih edip ululadılar.

Bunda bir gariplik yoktur. Allah, hüküm verir. O'nun hükmünü takib edip iptal edecek, yargısını reddecek bir kimse yoktur. O'nun sözü, hak ile batılı birbirinden ayırır. O'nun buyruğu da, bir şeyin olmasını dilediğinde ona "ol" demesi ve o şeyin de oluvermesidir. O, hesabı çabuk görendir. Da­ha önceleri biz bu ayeti dünyanın tam küre değil de elips şeklinde olduğunu kanıtlayan bir delil olarak alıyorduk. Allah bilir ya, bu ayet-i kerime birinci manayı, yani küfür diyarının küçülmesi manasını İfade etmektedir.

Ey Muhammedi Şu Mekke müşriklerinden önce gelip geçmiş. Semûd, Ad, Firavun, Lut'un kardeşleri gibi ümmetlerden peygamberlerini inkar edenler de hakka karşı düzen kurmuş, hakkın nurunu söndürmek için olanca güçle­rini harcamışlardı. Onların bu düzenlerini boşa çıkaracak olan yegane zatın Allah olduğunu bilmiyorlar mıydı? Kafirler hoşlanmasa da Allah mutlaka nurunu tamamlamak ister. Yaptıkları her harekette nefislerin ne kazandıkla­rını yalnız Allah bilir. Kafirler de —bilmenin kendilerine yarar sağyamayaca-ğı bir günde— bu dünya yurdunun akıbeti, kimindir, bilecekler?!

Bu sözlerle, Peygamber (s.a.v.) efendimiz teselli ediliyor. Çünkü bu an­latılanlar aracılığıyla, eskiden insanların, kendisinin kardeşleri olan peygam­berlere aynı şeyleri yapmış olduklarını, zamanındaki kafirlerin kendisine yap­makta oldukları şeylerin öncekilerinkinden farksız olmadığım öğrenmiş olu­yor. Zaferin eninde sonunda kendisinin olacağı, musibet ve yenilginin de ka­firlerin başlarına geleceği açıklanmakla, peygamber efendimizin azim ve ka­rarlılığı desteklenmiş oluyor.

İbn Abbas (R.A.)'ın şöyle dediği rivayet edilir: Yemen'den bir piskopos, Peygamber (s.a.v.)'in yanma geldi. Peygamber (s.a.v.) ona sordu; "İndide beni peygamber olarak (bildiren bir ifade) buldun mu?" piskopos, "Hayır" deyince Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi indirdi: Senin peygamberliğini in­kar edenler, senin; insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak, onları hak, adalet ve iyilik yoluna iletecek, onları cahiliyet sapıklığından ve putperestlik zulmün­den kurtarıp halis tevhid nuruna kavuşturacak, bütün alemi olgun, uygar ve erdemli bir topluma dönüştürecek bir peygamber olmadığını söylüyorlar.

Ey Muhammed! Onlara de ki: Bana muciz Kur'an'ı ve Allah katından gönderilen doğru sözlü, gerçek bir peygamber olduğumu kanıtlayıp apaçık belgelerle ayetleri indirmiş olmakla, peygamberliğini teyid eden bir şahid olarak Allah bana yeter. Kur'an'ı, İlmi ile indiren Allah, benimle sizin aranızda şa-hİd olarak yeter.

Yanında kitabın bilgisi, (yani bütün semavî kitapların bilgisi) olup,

Tevrat ve İncil'i tasdik edenler de benimle sizin aranızda şahittir. Allah'a inanıp Resulullah'ı doğrulayan hür düşünceli hıristiyan ve yahudi bilginleri Hz. Muhammed'in, kendi kitaplarında müjdelenen, ahir zamanda gönderi­lecek arap bir peygamber olduğunu, nebi ve resuller zincirinin son halkası. teşkil ettiğini gerçekten biliyorlardı.

Bu bilgiler incilde yer almaktaydı. Tevrat da, Hz. Muhammed'in doğru­luğuna şahadet ediyordu. Ne ki tahrif, tedbil ve tağyîr eli Tevrata uzanmış, bu gerçekleri değiştirmişti. "Kendilerinekitap verdiklerimiz, onu, oğullarını-tanıdıkları gibi tanırlar. Ama yine de onlardan bir grub, bile bile gerçeği gizlerler.”[70]

 



[1] Yusuf: 105.

[2] Yusuf: 39.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/225.

[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/225-226.

[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/226.

[6] Nebe': 6-8.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/227-228.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229-230.

[11] Mü'min: 71.

[12] Enfal: 32.

[13] Şûra: 40.

[14] Fussilet: 46.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/230-231.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/231-232.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/232.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/232.

[19] Kamer: 49.

[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/232-234.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/234-235.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/235-236.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/236.

[24] İsrâ: 44.

[25] Neml: 51.

[26] Hacc: 73.

[27] Zuhruf: 9.

[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/236-238.

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/238-239.

[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/239.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/239.

[32] Enbiya: 30.

[33] Hadid: 25.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/239-241.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/241-242.

[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/242.

[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/242.

[38] Fatır: 28.

[39] Şuarâ; 88-89.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/242-245.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/245.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/245-246.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/246.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/246-247.

[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/247.

[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/247-248.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/248-450.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/250.

[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/250.

[50] Cum'a: 2.

[51] Ra’d: 31.

[52] En'âm: 111.

[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/250-253.

[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/253-254.

[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/254.

[56] Furkan:  11-15.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/254-255.

[57] Zuhruf: 71.

[58] Muhammet: 15.

[59] Vakıa: 32-33.

[60] İnsan: 14.

[61] Fussilet: 42.

[62] Kehf: 110.

[63] Ra'd: 38.

[64] Kamer: 49.

[65] En'am: 67.

[66] Nahl: 61.

[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/255-258.

[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/228-259.

[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229.

[70] Bakara: 146.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/259-261.