Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 014Ibrahim

İbrahim Sûresi

 

14

 

İndiği Yer :

 

Mekke

 

İniş Sırası :

 

72

 

Ayet sayısı :

 

52

 

Nüzulü

 

Mushaf'taki sıralamada on dördüncü, iniş sırasına göre yetmiş ikinci sûredir. Nûh sûresinden sonra, Enbiyâ sûresinden önce nâzİl olmuştur. Müfessirlerin ço­ğunluğuna göre sûrenin tamamı Mekke döneminde inmiştir; 28 ve 29. âyetlerin Medine döneminde Bedir Savaşı'na katılan müşrikler hakkında indiğine dair riva­yetler de vardır.[1]

 

Adı

 

Sure adını, 35-41. âyetlerde İsim ve dualarına yer verilen Hz. İbrahim'den al­mıştır.[2]

 

Konusu

 

Sûre Allah'ın varlığı ve birliği, vahiy, peygamberler, öldükten sonra dirilme ve sorgulanma gibi temel inanç konularını ara hatlarıyla içermektedir. Bu çerçe­vede getirilen deliller, insanların aydınlatılması için indirilmiş olan vahiy, insanla­rı Allah yolundan alıkoyanların kınanması, peygamberlerin görevleri, Hz. Mu­sa'nın peygamberliği ve kıssasından bazı kesitler, peygamberlere karşı olumsuz tavır takınanların başlarına gelen sıkıntılar, Allah'a güvenme ve itaat etmenin öne­mi, âhiret halleri, inkarcıların dünyadaki amellerinin değeri, âhirette şeytanın suç­lulara karşı tavrı, orada müminlere verilen mükâfat, inkarcılara verilen ceza, bazı tabiat olayları, Hz. İbrahim'in duası, son olarak Kur'an'ın insanlığa gönderilmiş bir mesaj oluşu gibi konulara da temas edilmiştir.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Elif-lâm-râ. Bu, rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa; güçlü, övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır. 2. O Allah ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı inkarcıların vay ha­line! 3. Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir; işte onlar derin bir sapkınlık içindedirler. 4. İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, di­lediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir. [4]

 

Tefsiri

 

1-2. Bazı sûrelerin başında bulunan bu harflere "hurûf-i mukuttaa" denir.[5] Bu harflerden sonra genellikle kitaptan, âyetlerden veya vahiyden söz edilir. Burada da aynı üslûp kullanılmıştır.

Hz. Peygamber'e indirilen kitaptan maksat Kur'an'dır. Allah Teâlâ cehalet, inkâr, bâtıl inanç gibi durumları zulumât (karanlık); bilgi, iman, hidayet gibi has­letleri de nûr (ışık) olarak nitelemiştir.

"Rablerinin izniyle" ifadesi Hz. Peygamber'in bu görevi kendiliğinden değil, Allah'ın emri ve iradesiyle yerine getirdiğine İşaret eder. Bir anlayışa göre de bu ifade Peygamber'in görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu; hidayete erdirmenin ise Allah'ın izin ve iradesine bağlı bulunduğunu gösterir. Göklerin ve yerin mül­kiyet ve yönetimini elinde bulunduran Allah, doğru yolu bulmak isteyenleri doğ­ru yola iletir; böyle bir kudreti bırakıp da O'nun yarattığı varlıklara tanrı diye ta­panları da kendi hallerine bırakır, sapkınlıkları içerisinde bocalar dururlar; bunlar İrade ve tercihlerini yanlış yönde kullandıkları için yüce Allah bunları şiddetli bir azap ile tehdit etmektedir.[6]

 

3. "Tercih edenler" diye tercüme ettiğimiz yestehibbûne fiili, "sevmek" mâ- nasmdaki mahabbet kelimesinin türevlerinden olup inkarcıların dünya hayatını âhireti unutturacak derecede sevdiklerini, ona bağlandıklarını, bu sebeple onu âhi-ret hayatına tercih ettiklerini belirtmektedir. Âyette dünya hayatını ölçülü olarak sevenler değil, onu âhiret hayatına tercih edenler kınanmıştır.[7]  Zi­ra Kur'an insanın, hayatı ve yaşamak için gerekli olan dünya nimetlerini sevmesi­ni yasaklamamış, aksine dünya nimetlerinin insan için yaratıldığını bildirmiş, on­lardan en güzel şekilde faydalanmasını teşvik etmiştir.[8]

İnkarcılar aynı zamanda İslâm'a, onun kutsal değerlerine ve bağlılarına kar­şı kin ve düşmanlık besleyerek yalan, iftira, hile ve tehdit gibi çeşitli yöntemlerle Allah'ın dinini kötü gösterip maddî ve manevî imkânları kullanarak başkalarının İslâm'a girmesini engellemeye kalkışmalarından dolayı da kınanmışlardır.[9]

 

4. Müşrikler Kur'an'dan önceki kutsal kitapların genellikle İbrânîce veya Süryânîce indirilmiş olduğunu duyuyor ve biliyorlardı. Bu nedenle bu dillerin ilâ­hî vahyin özel dili olduğunu sanan bazı kimseler Kur'an'm da Hz. Muhammed'e bu dillerden biriyle indirilmesi gerektiğine inanıyor, Arapça olarak indirilmiş ol­masını yadırgıyorlardı.[10] Bu yanlış anlayışı düzeltmek maksa­dıyla yüce Allah, peygamber hangi kavimden ise onlara İyice açıklasın diye mesa­jı o kavmin diliyle göndermiştir. Kur'an'ı tebliğ etmekle görevli Hz. Peygamber ve kavmi Arap olduğu için Kur'an Arapça olarak gönderilmiştir. Fakat bu durum, onun sadece Araplar'a indirilmiş olduğunu göstermez. Nitekim onun İlgi alanının evrensel ve bütün insanlığa hitap ettiğini gösteren birçok âyet mevcuttur.[11]

Allah Teâlâ âyetlerini gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkâr yönünde kul­lananları zorla doğru yola iletmez. Bilâkis onları kendi irade ve tercihleriyle baş başa bırakır; inkarcılık ruhlarına yerleştikten sonra artık iman etmezler. Gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanlara da Allah yardım ederek onlan doğru yola iletir. İşte "Allah'ın dilediğini saptırması, dilediğini doğru yola iletme-si"nden maksat budur.[12]

 

Meali

 

5. Musa'yı da "Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye mucizelerimizle göndermiştik. Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır. 6. Mûsâ kavmine şöyle de­mişti: "Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Hani 0 sizi, Firavundun adam­larından kurtarmıştı. Onlar size işkencenin en kötüsünü reva görüyor, erkek çocuklarınızı kesiyor, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunlarda rabbinizden bü­yük bir imtihan vardı. 7. Hani rabbiniz, 'Eğer şükrederseniz size (nimetimi) da­ha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!' di­ye bildirmişti." 8. Yine Mûsâ "Siz ve bütün yeryüzündekiler nankörlük etseniz dahi bilin ki Allah kimseye muhtaç değildir, övgüye lâyıktır" demişti.[13]

 

Tefsiri

 

5-6. Bir peygamberin kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkarmasının ne an­lama geldiği birinci âyetin tefsirinde açıklanmıştır.[14]

"Allah'ın günleri" tamlamasmdaki "günler" kelimesinin Arapça karşılığı olan eyyam, Câhiliye döneminde ve İslâm'ın ilk zamanlarında önemli tarihî olay­ları İfade eden bir deyim olarak kullanılmıştır. Buna göre "Allah'ın günleri", tarih­te İsrâiloğullan'nın veya isyankâr kavimlerin başına gelen felâketleri ifade ettiği gibi, Allah'ın Zulmünden kurtarması, denizi yarıp on­ları Sînâ yarımadasına çıkarması, çölde üzerlerine bulut göndermesi gibi nimetle­ri de ifade eder.[15]  Bu ifadenin âhirette Allah'ın insanları yargı­laması (yargıladığı gün) anlamına geldiğini kabul edenler de vardır.[16] Âyetin akışı bu deyimin "Allah'ın nimetleri" anlamına geldiği görüşünü destekler mahiyette olmakla birlikte, burada bu anlamların tamamının kasdedilmiş. olması da muhtemeldir. Çünkü bunların hepsinde gerek sıkıntı gerekse bolluk anında nef­sin arzulan karşısında sabreden, Allah'ın verdiği nimetlere şükredip âhirette bun­ların hesabının verileceğine inanan kimselerin mutlaka alacağı dersler vardır.[17]

 

7-8. Sözlükte şükür kavramı, "verdiği nimetlerden dolayı kulun Allah'a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi" anlamına gelir. Kur'an'da kulluğun gereği olarak değerlendirilmiş, Allah'ın nimetlerine mazhar oldukları halde şükretmeyenler kınanmıştır.[18]Hz. Peygamberde yaptığı ibadetleri Allah'ın verdiği nimetlere karşılık bir şükran ifadesi olarak değerlendirmektedir.[19]Şükür sadece sözle değil, eldeki nimetlerin gerçek sahibinin Al­lah olduğuna gönülden inanarak bu nimetleri Allah'ın rızasına uygun şekilde kul­lanmakla olur. Servetin şükrü muhtaçlara yardım etmek, ilmin şükrü bilgiyi insan­ların yararına kullanmak, sıhhatin şükrü ise Allah'a kulluk ve İnsanlara hizmet et­mektir. Yüce Allah burada olduğu gibi başka âyetlerde de şükrünü yerine getiren­lere daha çok nimet vereceğini vaad etmiştir.[20] Âyette Allah Teâlâ İsrâiloğulları'na verdiği çeşitli nimetleri Hz. Mûsâ vası­tasıyla onlara hatırlatarak şükredenlere bu nimetleri kat kat arttıracağına, nankör­lük edenleri de şiddetli bir şekilde cezalandıracağına işaret etmektedir.[21]

 

Meali

 

9. Sizden öncekiler, Nûh kavimi, Âd ve Semûd hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Onlardan sonra gelenleri ise Ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara mucizeler getirdi de ellerini ağızlarına götürüp, "Biz size gönderilene inanmıyoruz, bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz" dediler. 10. Peygamberleri, "Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında bir şüp­he mi var? O, günahlarınızı bağışlamak için size bir çağrıda bulunuyor ve si­ze belli vakte kadar da süre veriyor" dediler. Onlar, ''Siz de bizim gibi sade­ce insansınız; bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak isti­yorsunuz. O halde bize, açık bir delil getirin!" diye cevap verdiler. 11. Pey­gamberleri onlara şöyle dediler: "Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fa­kat Allah kullarından dilediğine lütııfta bulunur. Allah'ın izni obuadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler ancak Allah'a dayan­sınlar. 12. Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette göğüs gereceğiz." Tevekkül edenler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. [22]

 

Tefsiri

 

9. Kur'an'da Medyen, Res, Tübba' gibi bazı kavimler hakkında çok kısa bil­gi verilmekte, bir kısmının adlan dahi geçmemektedir. Âyet bu kavimler hakkın­da insanların yeterli bilgilerinin bulunmadığına işaret etmekte, nasıl bir hayat ser­gilediklerini Allah'tan başka kimsenin bilmediğini haber vermektedir. Bu durum, soy kütüklerini kesintisiz olarak Hz. Nuh'a hatta Hz. Adem'e kadar götürenlerin yaptıklarına güvenilemeyeceğini göstermektedir. İbn Mes'ûd'un bu âyeti okudu­ğu zaman "Nesep bilginleri yalan söylemişlerdir" dediği rivayet edilmiştir.[23]

"Ellerini ağızlarına götürdüler" anlamındaki cümle, inkarcıların, peygam­berleri tarafından kendilerine tebliğ edilen İlâhî mesaj karşısındaki acizliklerini, öfkelerini veya şaşkınlıklarını yansıtan hareketi ifade etmektedir.

Âyetin son bölümü müteakip âyetlerde bildirilen tartışmaların temelini teşkil etmekte ve önceki peygamberlerin başlarından geçenlere ilişkin muhtelif Kur'ânî kıssaların yankılarını içinde taşımakta, inkarcıların ve müşriklerin inatçı tutumla­rının belirleyici karakterini ortaya koymaktadır.[24]

 

10-12. Peygamberler, Allah'ın varlığını, birliğini ispatlayacak bunca aklî de­lil varken insanların bu konuda şüpheye düşmelerinin yersiz ve anlamsız olduğu­nu vurgulamışlar, bu davranışı sergileyen inkarcıları kınamışlar, hakkı inkâr eden­lerin bu dünyada başlarına gelmesi mukadder olan felâketlere işaret ederek Al­lah'ın, onları bağışlayıp helak olmaktan kurtulacakları bir yola davet ettiğini ve bu yolda yürüyebilmek için kendilerine gerekli süreyi verdiğini İfade etmektedir. An­cak İnkarcılar Allah'ın insanla iletişim kurup ona vahiy göndereceğine inanmadık­ları İçin peygamberlerin bu çağrısına kulak vermemişler; onlardan insan gücünün üstünde bir delil yani mucize getirmelerini istemişlerdir. Oysa insan olmak pey­gamberliğe engel değildir; nitekim İnsanlığa gönderilmiş olan peygamberlerin ta­mamı insandır.[25] Peygamberler buna işaret ettikten son­ra bu görevin kime verileceği konusunun Allah'ın iradesine ve tercihine bağlı ol­duğunu, bunu kullarından dilediğine lütfettiğini, Allah'ın izni olmadan peygambe­rin herhangi bir mucize getirmesinin mümkün olmadığını ifade etmişler, gerçeği bulup onunla aydınlanmak isteyen müminlerin mucizelere değil Allah'a ve O'imn gönderdiği mesaja dayanıp güvenmelerini tavsiye etmişlerdir.[26]

 

Meali

 

13-14. İnkarcılar peygamberlerine, "Andolsun ya dinimize dönersiniz ya da sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkarırız!" dediler. Bunun üzerine rableri on­lara, "O zalimleri elbette helâli edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yur­da yerleştireceğiz! Bu lütuf, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyan ve tehdi­dimden çekinenler içindir" diye vahyetti. 15. Peygamberler yardım isteyip bunu elde ettiler. Bütün inatçı zorbalar da hüsrana uğradı. 16-Ardından da cehennem gelecek, orada zorbaya irinli su içirilecektir! 17. Onu yutmaya ça­lışacak, fakat boğazından geçiremeyecektir, ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir; ardından da şiddetli bir azap vardır. 18. Rablerini inkâr edenlerin durumu şöyledir: Yapıp ettikleri kül yığınına benzer; fırtınalı bir günde rüzgâr onu savurur. Kazandıkları hiçbir şeye yaramaz. İşte bu (sonu­cu gerektiren davranış) derin sapıklıktır.[27]

 

Tefsiri

 

13-14. İnkarcılar, peygamberlerin getirdiği mesajı reddetmekle yetinmediler, ileri derecede bir cüretle onlan kendi dinlerine dönmek veya sürgün edilmek seçe­nekleri arasında tercihde bulunmaya zorladılar. Onların bu planları karşısında Al­lah Teâlâ peygamberlerine gönderdiği vahiyde o zalimleri mutlaka helak edeceği­ni, onların yurduna kendisine gönülden bağlı olup saygı gösteren, azabından kor­kan peygamberleri ve onlara iman edenleri yerleştireceğini müjdeledi. Âyet Mek-keli müşriklerin Hz. Peygamber'i sıkıştırıp kendi dinlerine döndürmeye, dönmedi­ği tadirde ülkesinden sürgün etmeye çalıştıkları bir dönemde inerek Hz. Peygam­ber'i ve ona inananları teselli etmiş, müşrikleri de uyarmıştır.[28]

14. âyette geçen Allah'ın makamından maksat, hesap gününde O'nun huzu­runda durulacak yer veya huzurunda durmaktır; Allah'ın murakabesi (gözetimi) veya azabı anlamlarına da gelir.[29]  Yüce Allah, dünyada yaptıkla­rının hesabını âhİrette Allah huzurunda vereceğine inanan, Allah'ın azabından korkan kimselerin düşmanlarını yok edip onlan düşmanlarının yurduna yerleştire­ceğini vaad etmektedir. Bu vaadin genel veya muhataplarına özel olması mümkün­dür,[30]

 

15-17. Din ve inanç hürriyeti tanımayanlar güç kullanarak peygamberleri kendi dinlerine döndürmeye kalkışınca peygamberler Allah'tan yardım ve zafer is­tediler. Allah Teâlâ elçilerine yardımını esirgemedi, zorbalık edip ululuk taslayan-lann tamamı helak olup gitti. Yüce Allah onların cezalarının henüz bitmediğini, âhirette cehennemin onlan beklediğini ve âyette belirtilen cezalan da orada çeke­ceklerini haber vermektedir.[31]

 

18. Önceki âyetlerde Allah'ın birliğini inkâr edenlerin âhirette cezalandırıla­cağı bildirilince "bunlann dünyada yaptıkları fakirlere yardım, misafir ağırlama ve benzeri dünya hayatında faydalı ve iyi İşlerden yararlanıp yararlanamayacakları" sorusu akla gelmektedir. Yüce Allah, bu soruya cevap olmak üzere onların dünya­da yaptıkları ve kazandıklan -ne kadar çok ve iyi olursa olsun- fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu kül yığınına benzeterek âhirette hiçbir değer ifade et­meyeceğini, bunun da telâfisi mümkün olmayan bir ziyan ve bir yanılgı olduğunu vurgulamıştır. Çünkü Allah insanları önce kendisine ve gönderdiği peygamberle­re iman etmekle yükümlü kılmıştır. İnanmayanların dünya hayatında ortaya koy-duklan güzel eserler, insanlar İçin fayda sağlayan hizmetler değerli olmakla bera-her Allah'a ve âhirete inanmadan yapıldığı takdirde karşılıkları da dünyada alına-cak, âhirette sahiplerine bir fayda sağlamayacaktır. Zaten bunları yapanların da amacı dünya hayatıyla sınırlıdır.[32]

 

Meali

 

19. Allah'ın gökleri ve yeri hikmetli olarak yarattığını görmüyor mu­sun? Dilerse sizi yok eder, yeni varlıklar getirir. 20. Allah'a göre bu zor bir şey değildir. 21. Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük tas­lamış olanlara diyecekler ki: "Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabın­dan herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?" Ötekiler şöyle cevap verecek­ler: "Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!" 22. Al­lah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: "Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalana çıktım. Aslın­da benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulun­maktan ibarettir; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayınız, kendinizi kınayınız. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsi­niz. Ben daha önce de beni Allah'a ortak koşmanızı reddetmiştim." Doğrusu zalimler için elem verici bir azap vardır. 23. İman edip de yararlı işler yapan­lar, rablerinin izniyle içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetlere konulacaklar ve orada selâmla karşılanacaklardır. 24. Allah'ın na­sıl bir misal getirdiğim görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. 25.0 ağaç, rabbinin izniyle her zaman yemişi­ni verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. 26. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü durum­da bir ağaçtır. 27. Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar; Allah zalimleri de saptırır ve Allah dilediğini yapar. [33]

 

Tefsiri

 

19-20, Hz. Peygamber'in şahsında insanlığa hitap edilerek zorba toplumları yok edip yerlerine başkalarını yerleştirmenin zor olduğunu düşünen inkarcılara ce­vap verilmekte, başkalarının yardımına muhtaç olmaksızın gökleri, yeri ve bunla­rın üzerinde yaşayan varlıkları hikmetli olarak yaratmış olan Allah Teâlâ'nın dile­diğini yapma, onları yok edip yerine başka varlıklar getirme gücüne sahip olduğu ifade edilmektedir.[34]

 

21. Dünyada Allah'ın çağrısına kulak vermeyip O'nun emir ve yasaklarını dinlemeyenler, bu toplantı gerçekleştiğinde cezalandırılacaklarını anlayınca bir­birlerini suçlamaya başlayacaklar. Özellikle dünyada iradelerini liderlerinin istek­leri doğrultusunda kullanmış olan güçsüz kimseler, âhirette gerçeklerle karşılaştık­larında aldatılmış olduklarını anlayacaklar ve dünyada kendilerine uydukları için bu duruma düştüklerini söyleyerek önderlerini kınayacaklar. "...Şimdi siz Allah'ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?" şeklindeki soru, önderlerin bunu yapıp yapamayacaklarını öğrenmek için değil, onları kınamak için sorula­caktır.[35]  Çünkü tâbi olanlar önderlerin artık Allah'ın azabın­dan kendilerini dahi kurtaramayacaklarını anlamışlardır.

Âhirette tâbilerin kınamasına mâruz kalan liderler, dünyada iken hem kendi­lerini hem de tâbilerini aldatmış olduklarını anlayınca, "Allah bizi doğru yola ilet­miş olsaydı biz de sizi iletirdik" diyerek tâbilerden özür dilemeye çalışacaklardır.

Taberî bu cümleyi şöyle yorumlamıştır: Bugün Allah'ın azabını savacak bir şeyi Allah bize açıklamış olsaydı biz de onu size açıklardık, siz de onunla Allah'ın aza­bından korunurdunuz. Şimdi sızlansak da katlansak da fayda vermez[36]Âyet, bilgi, sosyal statü, ekonomik imkan gibi yönlerden güçlü ve etkin du­rumda bulunanların, bu özelliklerine paralel sorumlulukları da bulunduğunu hatır­latması yanında şartlan ve konumları itibariyle zayıf olanların da önder ve rehber­lerini seçmekte, onlara uymakta akıllı've dikkatli hareket etmeleri hususunda her­kesi uyarmaktadır.[37]

 

22. Şeytan da insanlara yalan vaadlerde bulunup onları aldattığını itiraf ede­cektir. Bununla birlikte şeytan, doğru yolda gitmek isteyenleri zorla yoldan çıka­racak gücünün bulunmadığım, insanlara sadece vesvese yoluyla telkinde bulundu­ğunu, onların da bunu kabullendiğini ifade ederek şeytanı değil, kendilerini kına­maları gerektiğini söyleyecektir. Çünkü şeytan dünyada insanlara ancak vesvese ve ayartma yoluyla ulaşabilmekte, onların işlediği günahları kendilerine sadece güzel göstermeye, kendi hevâ ve heveslerine uymada ahlaken bîr sakınca olmadı­ğına onları inandırmaya çalışmaktadır. Râzî'nin de ifade ettiği gibi asıl şeytan in­sanın kendi nefsi, arzu ve hevesleridir. İnsan nefsinde şehvete, boş ve bâtıl inanç­lara önceden bir eğilim ve yatkınlık olmasaydı bu şeytanî vesvese ve ayartmalar etkili olamazdı. İşte şeytan "Beni kınamayın, kendinizi kınayın" diyerek bu gerçe­
ğe işaret etmek istemiştir.[38]

"Ben daha önce de beni Allah'a ortak koşmanızı reddetmiştim" cümlesiyle şeytan insanları yoldan çıkarmaya çalışmış olmakla birlikte kendisini Allah'a eşit bir yere koymadığını ve kendisinin O'na ortak koşulmasını kabullenmediğini ifa­de etmektedir. Nitekim Kur'an'da birden fazla yerde kendisinin Allah tarafından yaratıldığını söylediği [39] Allah'a "rabbim" diye hitap ettiği görülmek­tedir.[40] Ancak vesvese verip yoldan çıkardığı kimseler onun aldatmala­rına uymak suretiyle dolaylı olarak onu tannlaştırmış ve Allah'a ortak koşmuşlar­dır. Bu nedenle âyetin son cümlesinde ona uyanların zalimler olduğuna, onlar için elem verici bir azabın hazır bulunduğuna işaret edilmektedir.[41]

 

23. Selâm, "selâmet, esenlik, kurtuluş; maddî ve manevî her türlü zararlar­dan, kötülüklerden uzak kalma; dünyevî musibetlerden ve âhİret azabından kurtul­ma" anlamlarını topluca ifade eden bir terim olup birbiriyle karşılaşan müslümanlarm sevgi, dostluk, iyi niyet ve dileklerini ifade etmek üzere söyledikleri veya yazdıkları "selâmün aleyküm" veya "es-selâmü aleyküm" şeklindeki dua cümlesi iriiı kullanılır kî her ikisi de "selâm size!" anlamına gelir.[42] Âyette işaret edildiği üzere müminler cennete girerken melekler tarafından bu şekilde bîr selâm İle karşılanacakları gibi[43]  birbirleriyle karşılaştıklarında da aynı şekilde selâmladırlar.[44]

 

24-25. "Güzel söz" diye tercüme ettiğimiz "kelime tayyibe" tamlaması "doğ­ru söz, sağlam inanç, kelime-i tevhîd yani "lâilâhe illellah"[45] peygamberlik, vahiy, âhiret" ve Allah'ın bütün mesajlarını ifade etmektedir.[46]

Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine imanı yani kelime-i tevhîdi ifade eden "güzel söz", kökü yerin derinliklerine sağlam bir şekilde yerleşmiş, gövdesi ve dalları gök yüzüne doğru yükselmiş, her zaman meyve veren bir ağaca benzetil­mektedir. Bu ağaç nasıl Allah'ın izniyle her zaman meyve verip faydalı oluyorsa "kelime-İ tevhîd" de o şekilde faydalıdır. O da müminlerin kalplerine yerleşip kökleşince onların davranışlarını etkilemekte ve imanın ürünleri, meyveleri onla­rın üzerinde görülmektedir. Onlar Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirme­ye çalıştıkları gibi, ilim, irfan ve güzel işleriyle de insanlık için daima faydalı ol­maya gayret ederler. Öte yandan ağacın diri kalması için nasıl sulama ve budama gibi bakıma ihtiyacı varsa kalpteki iman da böyledir. Eğer mümin faydalı ilim, gü­zel amel, zikir ve tefekkürle onu beslemezse o da zayıflayıp yok olabilir.[47]

 

26."Kötü söz" diye çevirdiğimiz "kelime habîse" tamlaması, "asılsız söz, çirkin söz", "Allah'ı inkâr etmek anlamına gelen her türlü söz, şirk, ve benzeri İs­lâm dışı inançlar" anlamına gelir. Bu kötü söz âyette, kökleri kesilip gövdesi yer­den koparılmış bir ağaca benzetilmektedir. Böyle bir ağaç nasıl meyve vermezse ve kuruyup yok olmaya mahkûmsa kötü söz de o şekilde sonuçsuz kalmaya mah­kûmdur; ayrıca insanın hem dünyada, hem de âhirette felâketlere sürüklenmesine sebep olur.[48]

 

27."Sağlam söz" diye çevirdiğimiz "el-kavlü's-sâbit" tamlaması 24. âyette geçen "güzel söz" ile eş anlamlı olarak "kelime-i tevhîd" veya "kelime-i şehâdet" mânasında kullanılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber de bu sözü "kelime-i şehâdet" olarak açıklamıştır.[49] Allah Teâlâ, iman edenlerin kal­bine bu sağlam sözü sarsılmaz bir biçimde yerleştirir ve onları hem bu dünya ha­yatında hem de âhirette iman üzerinde kararlı ve sabit kılar. Müminler imanın ver­diği şuurla dünyada dengeli ve mutlu bir hayat yaşarlar, fitne, fesat ve kötülükler­den kendilerini korurlar; âhirette ise kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. Bir görüşe gö­re âyette bildirilen dünya hayatından maksat, kabir hayatıdır; çünkü ölüler yeniden dirilinceye kadar dünyadadırlar. Âhiretten maksat ise hesap zamanıdır. Bir başka smriise eöre ise dünva havatından maksat kişinin kabirde sorguya çekildiği andır; nitekim Hz. Peygamber de buna işaret buyurmuştur.[50] Âhi-ret hayatından maksat da kıyamet gününde sorguya çekildiği zamandır.[51]  Allah Teâlâ inananları hem dünyada hem de âhİrette iman üzere sabit kı­larak mutlu ederken, zalimleri de inkarcılıktaki ısrarları sebebiyle kendi hallerine bırakır; doğru yolu bulamazlar. Böylece onlar hem dünyada hem de âhirette bed­baht olurlar. Allah hidayete ermek isteyenleri hidayete erdirir, sapkınlıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır.[52]

 

Meali

 

28-29. Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verip sonunda top­lumlarını cezaevine, cehenneme sürükleyenleri görmediniz mi? Oraya girecek­ler; ne kötü karargâh! 30. Allah'a ortaklar koştular ki halkı O'nun yolundan saptırsınlar. De ki: Biraz daha oyalanın; sonunda döneceğiniz yer ateştir! 31. İman eden kullanma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, alım-satımın bu­lunmadığı, dostluğun fayda vermediği bir gün gelmeden önce, onlara verdiği­miz rızıklardan Allah rızâsı için gizli ve açık harcasınlar. 32. Gökleri ve yeri ya­ratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Al­lah'tır; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren, nehirleri sizin için faydalı olacak şekilde yaratan O'dur. 33. Düzenli seyreden güneşi ve ayı sizin için yararlı kılan, gece ile gündüzü faydalanacağınız biçimde yaratan O'dur. 34.0 size istediğiniz her şeyi verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalk­sanız basa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür! [53]

 

Tefsiri

 

28-29. İbrâhîm sûresi Mekke döneminde indiği halde bu iki âyetin Medine döneminde hicretin 2. yılında meydana gelen Bedir Savaşı'na katılan müşrikler hakkında indiğine dair rivayetler vardır.[54]Burada İnsanları cehenneme sürükleyenlerden maksat da Kureyş'in ileri gelenleridir. Allah Teâlâ insanlara doğru yolu göstermek ve İnsanca yaşamalarını sağlamak İçin başta Pey­gamber ve onun vasıtasıyla gönderdiği kitap olmak üzere sayılamayacak kadar ni­met lütfetmiştir. Bu nimetler karşısında insanların Allah'a şükretmeleri gerekirken birçok kimse O'na ortak koşmak, peygamberi yalancılıkla itham etmek ve Kur'an'ı kabul etmemekle nankörlük etmişlerdir.[55]

 

30. Müşrikler, Allah'ın kendilerine lütfetmiş olduğu nimetlere karşı nankör­lük etmekle kalmadılar; aynı zamanda Allah'a ortak koşmak suretiyle hem kendi­lerini hem de başkalarını Allah yolundan saptırdılar. Bu nedenle müşrikler âyetin son cümlesinde "Biraz daha oyalanınız; sonunda döneceğiniz yer ateştir!" buyurularak kınanmış ve tehdit edilmişlerdir.

"Halkı O'nun yolundan saptırsınlar" şeklinde çevirdiğimiz cümleye farklı okunuşlara göre şöyle de mâna verilebilir: "Sonuç olarak kendileri Allah'ın yolun­dan saptılar." Buna göre müşriklerin Allah'a ortaklar koşmaları sonuçta kendileri­nin Allah yolundan sapmalarına sebep olmaktadır.[56]

 

31. Buradaki "alım-satım" deyimi mecazi anlamda kullanılmış olup maksat fidye vermektir. Hesap gününde böyle bir fidyenin kimseden kabul edilmeyeceği Kur'an'da sık sık ifade edilmektedir.[57]

 

32-34. Göklerin ve yerin yaratılması, bulutlardan suyun indirilmesi, bu su sa­yesinde ölmüş olan yeryüzüne yeniden hayat verilmesi, burada canlılar için nzık olarak türlü türlü bitkilerin bitirilmesi olayı Allah'ın varlığı ve birliğini ispat ko­nusunda Kur'an'in sıkça başvurduğu delillerdendir. Yeryüzündeki canlı varlıkla­rın sudan yaratıldığı [58] suyun bunlar için hayat kaynağı olduğu, özel­likle yağmurun canlılar ve bitkilerin yaşayıp gelişmesindeki rolü, aynı yağmurla sulandığı halde çeşit çeşit bitki ve ürünler veren yeryüzünün bu muhteşem zengin­liği göz önünde bulundurulduğunda, bu nimetlere şükretmenin gerekliliği kendili­ğinden ortaya çıkmaktadır. Müfessirler Allah'ın eşyayı ve tabii güçleri insanın em­rine vermesinin, onlardan süreklilik içinde yararlanmasını sağlamak anlamında mecazi bir ifade olduğu kanaatİndedirler. Denizde yüzen gemilerin, vadilerden akan ırmakların, düzenli olarak seyreden ay ve güneşin, birbirini izleyen gece ve gündüzün insanın emrine veya hizmetine sunulması, insanın bunlardan yararlana­bileceği şekilde yaratılmış olduklarını ifade eder[59]  İnsan, hayatının her safhasında bu nimetlerden faydalanmaktadır. El­bette ki Allah'ın lütfettiği nimetler bunlardan ibaret değildir. O, insana maddî ve manevî daha nice nimetler bahsetmiştir. Nitekim 34. âyette Allah insanların iste­diği her şeyi verdiğini, bu nimetlerin sayılamayacak kadar çok olduğunu ifade bu­yurmuştur. Bütün bu nimetlerden faydalanan insanoğlunun her an Allah'a şükret­mesi gerektiği halde o, nimetleri vereni görmezlikten gelerek nankörlük etmekte, O'na ortak koşmaktadır. Bu nedenle Allah "İnsanoğlu çok zalim, çok nankördür!" buyurarak onun fıtratındaki olumsuz özelliklerine dikkat çekmiştir.[60]

 

Meali

 

35. İbrahim şöyle dua etmişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve ço­cuklarımı putlara tapmaktan uzak tut! 36. Rabbim! Putlar insanlardan birço­ğunun sapmasına sebep oldu. Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı getirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin. 37. Ey Rabbi-miz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kabe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki rabbim, namazı kd-sınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! 38. Rabbimiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığı­mızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. 39. Yaşlılığıma rağmen bana İsmail'i ve İshak'ı armağan eden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz rabbim duaları kabul edendir. 40. Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle; rabbimiz, duamı kabul et! 41. Rabbimiz! He­sap kurulacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!"[61]

 

Tefsiri

 

35-41. Hz. İbrahim'in, Allah'tan güvenli kılmasını istediği şehir Mekke'dir. Allah Teâlâ önceki âyetlerde (28-34) genel olarak İnsanlığa verdiği nimetleri ha­tırlatmıştı. Burada da, Hz. İbrahim'in duasını kabul etmek suretiyle özel olarak Mekkeliler'e vermiş olduğu nimetleri hatırlatmakta ve bu nimetlere şükretmeleri­nin gereğine dikkatlerini çekmektedir. Ayrıca Allah'ın verdiği sayısız ve sınırsız nimetlerin şükrünü yerine getiren bir kulun yani Hz. İbrahim'in Allah'a kargı tu­tumu, kulluğu, O'na nasıl yalvarıp yakardığı ve O'ndan istedikleri dile getirilmek­te, kurtuluşun, Allah'ın birliği ilkesine dayanan Hz. İbrahim çizgisinde olduğuna işaret edilmektedir.

35. âyette "putlar" diye çevirdiğimiz esnam (tekili sanem) kelimesi Allah'tan başka kendisine ilâhî güç veya nitelikler yakıştırılarak tapınma duygusu içerisin­de değer verilen ve şirke vasıta kılınan her şeyi ifade eder. Can ve mal güvenliği­nin bulunmadığı bir yerde dinî ve dünyevî görevler yerine getirilemeyeceği için Hz. İbrahim öncelikle beldenin güvenli kılınmasını, sonra da insanlığı manevî fe­lâketlere sürükleyen putperestlikten hem kendisini hem de soyundan gelenleri ko­rumasını yüce Allah'tan niyaz etmiştir. İbrâhîm aleyhisselâm bu şirk vasıtaların­dan korunan müminleri kendi dininin mensuplarından ve kurtuluşa erenlerden say­mış, kendisine karşı gelip isyan edenler hakkında ise "Sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin" diyerek onları Allah'ın af ve bağışına havale etmiştir. Bu durum Hz. İbrahim'in şefkat ve merhametinin enginliğini göstermektedir.

Hz. İbrahim'in Hâcer'den İsmail adında bir oğlu olmuştu; Hz. İbrahim Al­lah'tan aldığı bir işaretle Hacer ve oğlu İsmail'i Mekke'ye götürüp Kabe yakınla­rında tarıma elverişli olmayan, çorak bir vadiye yerleştirdi. Bu esnada Hz. İbrahim bu vadinin yerleşim merkezi ve güvenli bir belde haline gelmesi için Allah'a dua etti[62]  Müfessirlere göre İbrahim bu âyetlerde bildirilen duasını da Mekke yerleşim merkezi haline geldikten ve İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa ettik­ten sonra yapmıştır.[63]  Allah Hz. İbrahim'in duasını kabul ederek Mekke'yi güvenli bir şehir haline getirmiş ve dünyanın muhtelif yerlerinde yetiş­tirilen ürünlerin gerek hac ve umre gibi ibadetler, gerekse panayır vb. ticarî vesi­lelerle buraya getirilmesini sağlamıştır.[64] 37. âyetteki "İnsanlann gönüllerini onlara meylettir" diye çevirdiğimiz cüm­le "İnsanlardan bazılarının gönüllerini onlara meylettir" şeklinde de tercüme edi­lebilir. Bu takdirde sadece müminlerin gönüllerinin meylettirilmesi istenmiş oîur. 39. âyet dikkate alındığında Hz. İbrahim'in bu duayı eşi Sâre'den olan oğlu İs-hak'ın dünyaya gelmesinden sonra yaptığı anlaşılmaktadır. Rivayete göre Hz. İb­rahim, oğlu İsmail doğduğu zaman doksan dokuz yaşında, tshak doğduğunda ise 112 yaşında bulunuyordu [65]Hz. İbrahim'in daha önce yapmış ol­duğu duasının kabul olunup[66] yaşlılığına rağmen kendisine bu iki çocuğun lütfedilmesini Allah'a hamd ve şükürle karşıladığı görülmektedir.[67]

 

Meali

 

42-43. Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sade­ce onları gözlerin dehşetten dışarı fırlayacağı, başlarını yukarıda bir yere sa-bitlemiş., zihinleri bomboş olarak toplanma yerine koşacakları, bir güne erte- liyor. 44, Kendilerine azabm geleceği, bu yüzden zalimlerin, "Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım" diyecekleri ve onlara "Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz?'* diye sorulacağı güne karşı insanları uyar. 45. Sizden ön­ce kendilerine kötülük edenlerin yurtlarına yerleştiniz. Onlara ne yaptığımız sizin için açıkça belli oldu, size misaller de getirdik. 46. Tuzaklarını Allah bi­lip dururken onlar tuzaklarım kurmaya devam ettiler. Oysa onların tuzakla-rıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi! 47.0 halde, Allah'ın, peygamberleri­ne verdiği sözden sakın cayacağını sanma! Allah güçlüdür, kimsenin yaptığı­nı yanına bırakmaz. 48. Bir gün gelecek yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Al­lah'ın huzuruna çıkacaklardır. 49. O gün, suçluların zincirlere vurulmuş ol­duklarını göreceksin! 50. Onların giysileri katrandandır; yüzlerini de ateş bürüyecektir. 51. Allah herkese hak ettiğini vermek için bunu yapacaktır; kuşkusuz Allah'ın hesabı çabuktur. 52. İşte bu bütün insanlara, bununla hem uyarılsınlar hem Allah'ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler hem de akıl sahipleri öğüt alsınlar diye yapılmış bir bildirimdir. [68]

 

Tefsiri

 

42-43. "Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!" şeklinde çevirdiğimiz cümledeki zalimler -kavram olarak- Hz. Peygamber zamanının müş­riklerini de içine almaktadır. Nitekim Lokman aleyhisselâm da şirkin büyük bir zulüm olduğunu ifade etmiştir.[69]Bununla birlikte müşriklerin dı­şındaki zalimleri de kapsamasına bir engel yoktur. Bu nedenle bazı müfessirler bu âyetin mazlumlar için bir teselli, zalimler için bir tehdit ifade ettiğini söylemişler­dir.[70] Allah Teâlâ'mn, zalimleri yaptıkların­dan dolayı hemen cezalandırmayıp onlara mühlet vermesi, zalimin yaptıklarından habersiz veya zulme razı olduğu yahut zalimi cezalandırmaktan âciz bulunduğu için değil, onlara tövbe etme imkânı tanımak, tövbe etmedikleri takdirde âhirette gereken cezayı vermek içindir. Nitekim âyetler zalimlerin âhiretteki durumlarını tasvir etmekte ve oradaki cezanın daha şiddetli olacağını göstermektedir.[71]

 

44-45. Bu dünyada Allah'ın birliğine inanmayan, O'na ortak koşan, âhiret hayatını ve Allah'ın oradaki nihaî yargılamasını inkâr eden, dolayısıyla kendileri­ne kötülük eden kimseler âhiret azabını gördüklerinde dünyada yaptıklarına piş­man olacaklar ve kaçırmış oldukları imkânı telâfi etmek için Allah'tan mühlet is­teyeceklerdir. "Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver" mealindeki cümle zalimle­rin, iman edip güzel işler yapmak, böylece âhiret azabından kurtulmak İçin dünya-ya geri gönderilmek istediklerini ifade eder.[72] "Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz?" mealindeki soru, kınama ve yerme mahiyetinde olup zalimlerin bu isteklerinin ye­rine getirilmeyeceğini gösterir, İnkarcı zalimler bu yeminleriyle öldükten sonra di­rilme olmayacağını ve herhangi bir cezaya çarptınlmayacaklannı iddia ediyorlar­dı.[73] Oysa onlardan önce de peygamberlere ve onların getirdiği dinî ve ahlâkî değerlere karşı çıkarak kendi felâketlerini hazırlayan Nûh, Ad, Se-mûd gibi kavimler olmuştu; zalimler onların başına gelen felâketlerden haberdar­dı; çünkü onların yurtlarına yerleşip aym çevrede yaşamışlardı.[74] Ayrıca onlara ibret almaları için peygamberler vasıtasıyla benzeri başka misaller de getirilmiş, insanı yoktan yaratan Allah'ın onu öldükten sonra diriltebileceğine ve dünyada cezalandırdığı gibi âhirette de cezalandırabileceğine işaret edilmişti. Fakat onlar bunu görmezlikten ve işitmezlikten gelmişlerdi. 44. âyette Allah Te-âlâ, insanların bu kötü duruma düşmemeleri ve dünyada iken âhiret hayatına ha­zırlık yapmaları için onları uyarmasını Hz. Peygamber'e emretmiştir.[75]

 

46-47. Tuzak kuranların kimler olduğu ve nasıl bir tuzak kurdukları konusun­da tefsirlerde farklı yorumlar yer almıştır.[76] Taberî'ye göre bunlar âyette zalim oldukları bildirilen önceki kavimlerdir; uyarılara rağmen Allah'a or­tak koşmaya ve O'na karşı saygısızlığa devam etmişlerdir.[77]Bu yorum âyetin bağlamına ve bütünlüğüne de uygundur. Bununla birlikte âyet, zalimlerin peygamberleri ve onlara inanan müminleri etkisiz hale getirmeye veya ortadan kaldırmaya, sonuç itibariyle Allah'ın dinini yok etmeye çalıştıklarına da işaret eder. Kur'ân-ı Kerim bize Hz. Peygamber zamanındaki inkarcıların bu tür tuzak­lar kurmaya çalıştıklarım haber vermiştir.[78]"Oysa onların tuzaklanyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi!" mealindeki cümle mecaz olarak inkarcıların kurmuş olduğu tuzaklarla Allah'ın dininin yıkılmayacağını ifade eder. Zira Allah Teâlâ gönderdiği kitabı koruyacağını [79] ve peygamberlerine yardım edip onları zafere kavuşturacağım vaad etmiştir.[80] 47. âyet Allah'ın peygamberlere verdiği sözden dönmesinin söz konusu olmadığını ve zalimlere dünyada mühlet verse bile onları hem dünyada hem de âhirette cezalan­dırma gücüne sahip bulunduğunu haber vermektedir.[81]

 

48. Kıyamet gününde meydana gelecek ve bilinen evreni içine alacak olan toplu ve kökten değişime işaret edilmektedir.[82] Mealinde "dönüştürülecek" diye tercüme ettiğimiz tebdil kavramı Kur'an'da bir şeyin ya özünü (Nisa 4/56) veya niteliğini değiştirme anlamında kullanılmaktadır.[83] Burada her iki anlama da İhtimali bulunduğu için gerek müfessirler gerekse kelâm âlimleri âyeti iki farklı anlamda yorumlamış­lardır. Birinci anlama göre kıyamet gününde gökler ve yer, tamamıyla evren yok olacak, daha sonra yeniden yaratılacaktır (özün değiştirilmesi); bu anlamı destek­leyen başka âyetler de vardır.[84] İkinci anlama göre ise evrenin mad­desi kalacak, nitelikleri değiştirilecektir; meselâ yer küresinin dağlan savrulacak, denizleri yarılacak, dümdüz olacak, eğrilik büğrülük görülmeyecek fakat asıl mad­desi kalacaktır.[85] Yerlerin başka bir yere, göklerin de başka göklere çevrilmesi konusunda yapılan yorumlar arasında şunlar da vardır: Yer ateşe (cehenneme), gökler de cennete dönüşecektir. Yer gümüş gi­bi beyaz, üzerinde kan dökülmedik, günah işlenmedik bambaşka bir yer olacaktır. Bu konuda daha başka yorumlar da vardır.[86]  Bu değişimin meydana geldiği kıyamet gününde insanlar, bu arada "kendilerine kötülük etmiş olanlar" dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere kabirlerinden kalkıp hâkim­ler hâkimi olan Allah'ın huzurunda toplanacaklardır.

Muhammed Esed'e göre bu değişim, mahiyeti itibariyle insanın tanıyıp bil­diği ya da tasavvur edebildiği şeylerin ötesinde olduğu İçin, kıyamet gününde ne­ler olacağına dair Kur'ânî tasvirlerin hepsi, kaçınılmaz olarak, temsilî terimlerle ifade edilmiştir; aynı şey, âhirette insanın başına gelecek olan iyi ya da kötü hal­lerin tasviri için de geçerlidir.[87]

Bu anlayış "değişik ve başka" oluş açısından doğru olmakla beraber Kur'an'da zikredilen kelimelerin dünyadaki karşılıklarıyla âhiretteki karşılıkları arasında bir benzeme, bir çeşit münasebet de yok değildir.[88] 

 

49-50. Bu âyetlerin lafzı anlamına göre o gün suçlular, katrandan giysiler içerisinde, zincirlere vurulmuş, yüzlerini ateş bürümüş olarak Allah'ın huzuruna çıkarılacaklar. Ancak bir yoruma göre 49. âyet, suçluların kendi kötü eylem ve te­mayüllerini, öte dünyada topluca içine düşecekleri genel umutsuzluğu anlatan bir mecazdır. 50. âyet de hesap gününde günahkâr ruhları kaplayacak olan anlatıla­maz acıları, İnsanı dondurucu korkulan dile getiren temsilî bir ifadedir.[89] Kıyametin kopması, insanların Allah'ın huzurunda toplanmaları ve suçluların âyette tasvir edildiği şekilde Al­lah'ın huzuruna getirilmeleri, Allah'ın herkese dünyada yaptığı iyi işlerin karşılı­ğında mükâfat, kötü işlerin karşılığında ise ceza vermesi içindir; Allah'ın ilmi her şeyi kuşatmış olduğu İçin kimin ne yaptığını bilir, hiçbir şey O'nun bilgisi dışında kalmaz, kimsenin yardımına ihtiyaç duymaksızın hepsinin hesabını anında görür, O'nun hesabı çabuktur.[90]

 

52. Mealinde "bu" diye çevirdiğimiz işaret zamiri (hazâ), son gruptaki âyet- leri veya bu sûreyi yahut Kur'an'm tamamını göstermektedir. Buna göre Kur'an, Allah'ın azabına karşı insanların uyarılması, insanların ondaki açık ve kesin delil­ler sayesinde Allah'tan başka ilâh olmadığını anlamaları ve akliselin) sahiplerinin düşünüp öğüt almaları için insanlara gönderilmiş bir bildirimdir.[91]

 



[1] Taberî, XIII, 146-148

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/275.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/275.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/275.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/276.

[5] bil­gi için bk. Bakara 2/1

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/276.

[7] Râzî, XIX, 78

[8] krş. Bakara 2/201; A'râf, 7/31-32; Kasas 28/77

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/276-277.

[10] İbn Âşûr, XIII, 185

[11] Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/138; Sebe' 34/28

[12] bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/7,26

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/277.

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/278.

[14] Hz. Musa'ya verilen mucize­ler hakkında bilgi için bk. A'râf 7/133; İsrâ 17/101

[15] Taberî, XIII, 123

[16] Esed, II, 500

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/278..

[18] bk. A'râf 7/10; Nahl 16/78; Gafır 40/61

[19] Buhârî, "Teheccüd", 6; Müslim, "Mü-nâfikun", 79-81

[20] krş. Âl-İ İmrân 3/144-145; Zümer 39/7

[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/279.

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/279-280.

[23] Tabe-rî, XIII, 125; Nûh, Hûd, Âd ve Semûd kavimleri hakkında bilgi için bk. A'râf 7/59-79; Hûd 11/25-68

[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/280.

[25] Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/280-281.

[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/281-282.

[28] Taberî, XIII, 129

[29] Şevkânî, III, 95

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/282.

[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/282.

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/282-283.

[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/283-284.

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/284.

[35] krş. Gafır 40/47-48

[36] XIII, 132

[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/284-285.

[38] XIX, 111

[39] 7/12; 38/76

[40] Sâd 38/79

[41] şeytan ve etkileri hakkında bilgi için bk. Nisa 4/117-121

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/285.

[42] Mustafa Çağrıcı, "Se- lâm", İFAVAns., IV, 100

[43] krş. Ra'd 13/23-24; Furkan 25/75

[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/285-286.

[45] Şevkânî, III, 101

[46] Esed, II, 506

[47] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/286.

[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/286.

[49] bk. Buhârî, "Tefsir", 14/2

[50] Buharı, "Tefsir", 14/2

[51] Şevkânî, III, 102

[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/286-267.

[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/287.

[54] Taberî, XIII, 146-148

[55] Bedir ve Bedir Savaşı hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/123; Enfâl 8/5-19

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/288.

[56] Râzî, XIX, 123424; Şevkânî, m, 104

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/288.

[57] krş. Bakara 2/254; Mâide 5/36; namaz hak­kında bilgi için bk. Bakara 2/238-239; infak hakkında bk. Bakara 2/245,254,261

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/288.

[58] Enbiyâ 21/30

[59] Taberî, XIII, 149; İbn Âşûr, XI-II, 235-236

[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/288-289.

[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/289-290.

[62] Bakara 2/126

[63] İbn Kesîr, I, 252

[64] krş. Kasas 28/57; Ankebût 29/67; Mekke ve Kabe hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/96

[65] İbn Kesîr, 1,252

[66] Sâffat 37/100

[67] Hz. İbrahim'in müşrik olan anne ve babasının affı için dua etmesi hakkında bk. Tev-be9/114

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/290-291.

[68] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/291-292.

[69] Lokman 31/13

[70] Râzî, XIX, 141; İbn Âşûr, Xffl, 246

[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/292.

[72] krş. En'âm, 6/23; Mü'minûn 23/99-100

[73] krş. Nahl, 16/38

[74] Taberî, XIII, 160

[75] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/292-293.

[76] Râzî, XIX, 144

[77] XIII, 160

[78] Enfâl 8/30

[79] Hicr 15/9

[80] Gâfır 40/51; Mücâdele 58/21

[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/293.

[82] krş. Tâhâ 20/105-107

[83] Furkan 25/70; aynca bk. Râzî, XIX, 146

[84] Kasas 28/88

[85] vasfın değiştirilmesi; Râzî, XIX, 146

[86] Taberî, XIII, 163-165

[87] II, 512

[88] Bakara 2/25

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/293-294.

[89] Râzî, XIX, 148-149; Ehnalılı, V, 3034, Esed, II, 512

[90] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/294.

[91] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/294-295.