Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İbrahim (A - Kuran - 014Ibrahim - 19. Sayfa

İBRAHİM (A.S.) SURESİ 2

Kur'an'ın İndirilmesi Nimeti, Peygamber'in Gönderilmesi Ve Bu İki Nimetin Eseri 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

Peygamberlerin Görevi 3

Bazı Kelimeler: 3

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 3

Açıklama: 3

Geçmiş Ümmetlerin Bazı Haberleri 4

Bazı Kelimeler: 5

Açıklama: 5

İyi Sonuç, Allah'a Karşı Gelmekten Sakınanlarındır. 6

Bazı Kelimeler: 6

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 6

Açıklama: 6

Cehennemliklerden Zayıflarla, Büyüklük Taslayanlar Arasında Ve Bunlarla Şeytan Arasında Geçen Konuşma. 7

Bazı Kelimeler: 8

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

Hak Kelimesi İle Batıl Kelimesinin Misâli 9

Bazı Kelimeler: 9

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 9

Açıklama: 10

Allah'ın Kafirlere Uyguladığı Ceza Ve Mü'minleri Eğitmesi 11

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 11

Açıklama: 11

Eğer Allah'ın Nimetini Saymak İsterseniz Sayamazsınız. 12

Bazı Kelimeler: 12

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 12

Açıklama: 12

İbrahim (A.S.)'In Duası: 13

Bazı Kelimeler: 13

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 13

Açıklama: 13

Kıyamet Günlerini Ve Sahnelerini Hatırlatarak Öğüt Ve Uyarıda Bulunmak  14

Bazı Kelimeler: 14

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 14

Açıklama: 15


İBRAHİM (A.S.) SURESİ

 

Mekkî'dir. Kurtubi, tefsirinde bu surenin Mekke'de nazil olduğunu, Ha-sen ve îkrime'den nakletmiştir. Ancak 28. ve 29. ayetleri Medenîdir. 52 ayet­tir. Ra'd suresinin uzantısıdır. Orada kapalı bırakılan ifadeler burada açıklanmıştır. Görüldüğü gibi bu surelerin İkisi de tabiî ayetlerden, mucizelerden bahsediyor, ahirette ölülerin dirilişini ispatlıyor, Hak ile batıla örnekler veri­yor, kafirlerin hile ve düzenlerinden ve bunların sonuçlarından söz ediyor.[1]

 

Kur'an'ın İndirilmesi Nimeti, Peygamber'in Gönderilmesi Ve Bu İki Nimetin Eseri

 

1-2- Elif, Lâm, Râ;Ey Muhammedi Bu, Allah'ın izniyle, insanları ka­ranlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeğe layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah'ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz Kitab'dir. Uğraya­cakları çetin azabdan dolayı vay kafirlerin haline!-.

3- Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah'ın yolundan alı­koyup onun eğriliğini isterler. İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.

4- Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milleti­nin diliyle gönderdik. Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriş­tirir; güçlü olan, Hakim olan O'dur.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Rablerinin izniyle, yani kolaylıştırmasıyla.Helak ve azap.Sevdikleri için tercih ederler. Onda eğrilik is­terler, onu eğriltmek isterler.[3]

 

Açıklama:

 

Bu surenin başlangıç kısmı, Hurufu mukattaa ile başlayan Mekki sure­lerin çoğuna uygundur. Bu surede Kur'an-i Kerim'den, tevhidin ve ölüm son­rası dirilişin ispatından söz edilmekte, bazı kıssalar anlatılmaktadır.

Ey Muhammed! insanları küfrün, cehaletin ve sapıklığın karanlığından çıkarıp; iman, ilim ve hidayetin aydınlığına ulaştırasın diye bu kitabı sana İn­dirdik. Kur'an-ı Kerim, sağlıklı ve batıldan arınmış olan yönetimin temelleri­ni, öteden beri felsefecilerin ana hedefleri ve arzusu olan erdemli uygarlığı ve İnsanî değerleri Ön plana alan hayat ve ümranın esaslarını ortaya koymak­tadır ki, önceki peygamberler de hep bu hedefleri gerçekleştirmeye çabala­mışlardır. Kur'an-î Kerim, insanları, kendilerini perdeleyip kaplamış oian ka­ranlıklardan, cahillik ve sapıklıklardan çıkarıp; dinin, hakkın, faziletin, er-demlİ ve olgun toplumun aydınlığına ulaştırmıştır. Ey Muhammed! Sen İn­sanları, davetin, hidayetin, müjdeleyip-uyarrfıan, Allah'ın emri, izni, kolay­laştırması, lütuf ve desteği İte karanlıklardan çıkarıp aydınlığa ulaştırdın.

İnsanları karanlıktan çıkarıp aydınlığa ulaştırma eylemi, Peygamber (s.a.v.)'e mal edilmiştir. Çünkü insanları hakka davet eden ve doğru yola iletmeye çalışan, onlara gerçeği gösteren O'dur. Onları karanlıklardan çıkar­mış; gücü herşeyin üstünde ve kendisi övgüye layık olan Allah'ın dosdoğru yoluna iletmiştir. Bu yolun aydınlığına kavuşturmuştur. O'nun yolu, kullan için koymuş olduğu islâmdir. İslâmiyet, içinde hiç bir eğrilik bulunmayan, eksiksiz ve mükemmel bir yoldur. Çünkü islâmiyet; asla mağlub edilemeyen, göklerde ve yerde hiçbir şey tarafından aciz bıraküamayan, övgüyü haketme-de kamil olan, göklerde ve yerde övülen, göklerde ve yerdeki şeylere mül­kiyet, yaratma, tasarruf ve kul edinme bakımından sahip olan Allah'ın yolu­dur. "De ki: "Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim"[4].

Sonra Cenab-ı Allah, kendisinin Rabliğini tanımayan ve O'nu bu vasıf­larla niteleyen Kur'an'ı ve vahyi inkar edenleri tehdid ederek şöyle buyur­muştur: Yokoîasıcası inkarcı kâfirlerin vay haline! Onlar, içinde bulundukla­rı şidditle azabdan dolayı çığlık atıp inlerler. O kafirler, dünya hayatını sevip ahiret hayatına tercih ederler. Dahası, dünya hayatından hoşnud olup onun­la tatmin olurlar ve ahiretten habersiz kalırlar. Müslümanlık isteyen'herkesi Allah'ın yolundan geri çevirirler. Kendi amaç ve heveslerine uygun olsun di­ye, Allah'ın yolunu eğriltmek isterler. Böylesine çirkin sıfatlarla nitelenen bu herifler sapıklığın derinliklerine yuvarlanıp gitmişlerdir.

Cenab-ı Allah, Kur'an'ı indirdiğini, Kur'an'ın hidayet ve eseri ile insanla­ra lutufta bulunduğunu bildirdikten sonra onlara, her peygamberi kendi mil­letinin dili ile göndermiş olmasının da nimeti tamamlamak olduğunu açıkla­mıştır. Biz, gönderdiğimiz peygamberleri kendi milletlerinin diliyle gönder­dik ki, onlara getirmiş olduğu dini hükümleri kendi dil ve lehçeleriyle kendi­lerine açıklasın. "Eğer biz onu, yabancı (dilde) bir Kur'an yapsaydık derler­di ki: Ayetleri (anlayacağımız) biçimde açıklamalı değil miydi?"[5]

Peygamberler, kendi milletlerinin diliyle gönderildiler ki, milletlerinin ken­dilerini savunmak içjn Allah'a karşı ileri sürecekleri bir dayanakları kalma­sın.

Burada şöyle bîr soru gündeme geliyor: "Deki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah'ın elçisiyim"[6] ayetinde de ifade edildiği gibi, Peygamber (s.a.v.) bütün insanlığa gönderildiğine göre (ve de Peygamber (s.a.v.) arap dili ile geldiğine göre) araplar aleyhine delil kesinleşmiştir. Ama diğer top­lumlar diyebilirler ki: Muhammed'in söylediğini anlamıyoruz. Hitabı herke­se ulaşsın diye Kur'an, bütün dillere indirilmeli değil miydi?

Bu soruyu şöyle cevaplayabiliriz: Kur'an-ı Kerim'in bütün dillerle indirilmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü terceme, bu gereksinimi gidermeye yetiyor. Kur'an-ı Kerim, şayet bütün dillerle yazılmış olsaydı, uslûb ve lafızları, doğal olarak manaları değişik olurdu. Bu da —diğer semavî kitaplara olduğu gibi— Kur'an-ı Kerim'e dil uzatılmasına neden olacaktı. Her ümmetin bir Kur'an'ı olacaktı üstelik. Dillerin, kelimelerin ve manaya delalet bakımından farkh oluşları sebebiyle kaçınılmaz olarak bir ümmetin Kur'an'ı, diğer ümmetin Kuran'ının davet ettiği şeyden başka bir şeye davet edecekti.

Şimdi de geriye şu soruyu cevaplamak kaldı: Cenab-ı Allah, niçin arap-çayı Kur'an dili olarak tercih etti? Evet, Kur'an dili olarak arapçayi tercih etti. "Çünkü, Peygamber (s.a.v.) efendimiz her ne kadar bütün cinlerle bü­tün insanlara gönderilmişse de, O'nun kavmi, çevresi ve yakınları arapîar oldu'ğundan dolayı, dinin ve peygamberliğinin Arabistan yarımadasında doğmasının şartian hazırlandığından ötürü, Kur'an dili olarak arapça da­ha uygun görüldü ki; araplann Hz. Muhammed (S-A.V.)'i yalanla­mak için hiçbir dayanakları kalmasın. Çünkü Muhammed (s.a.v.) onlardan biri idi. Aralarında doğup büyümüştü. Onların diliyle konuşuyordu. Dinini anlayıp doğruladıkları ve müslüman oldukları takdirde, dünyanın dört bu­cağındaki insanları İslama davet edecek ve Kur'an-ı Kerim'i bütün dillere ter­cüme edip aktaracaklardı. Ve öyle de oldu.

Allah'tan kendilerine indirilen hükümleri onlara açıklasınlar diye, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik. Bununla beraber in­sanı doğru yola ileten de, saptıran da yüce Allah'tır. Doğru yolu göstermek, doğru yola eriştirmek değildir. Meğer ki Allah dilesin. O zaman kendisine doğal yol gösterilen kimse, doğru yola erişmiş olur. Allah; gücü herşeyin üs­tünde olan, mağlub edilemeyen, bütün işlerini yerli yerince yapandır.[7]

 

Peygamberlerin Görevi

 

5- And olsun kî, Musa'yı ayetlerimizle, "Milletini karanlıklardan ay­dınlığa çıkar ve Allah'ın günlerini onlara hatırlat" diye göndermiştik. Bun­larda, çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır.

6- Musa, milletine dedi ki: "Allah'ın size olan nimetlerini anın; size işkence eden, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı boğazlayan Firavun aile­sinden sizi kurtardı; bütün, bunlarda Rabbinizden size büyük bir imtihan vardır.

7- Rabbiniz: "Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz bilin ki azabım pek çetindir" diye bildirmişti.

8- Musa; "Siz ve yeryüzünde olanlar, hepiniz nankörlük etseniz, Al­lah yine de müstağni ve öviihneğe layık olandır" demişti.[8]

 

Bazı Kelimeler:

 

Allah'ın, geçmiş milletlerin başlarına getirdiği şiddetli olaylar. Çok sabırlı.

Çok şükreden, Azabın en kötüsünü ve şiddetlisini size taddinyorlar. Kadınlarınızı utanç ve zillet için hayatta bırakıyorlar. İlan edip bildirdi.[9]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

İşte böyle. Yukarıdaki ayet-i kerimelerde de görüldüğü gibi bütün Pey­gamberlerin ortak görevi, insanları karanlıklardan çıkarıp aydınlığa kavuş­turmak ve onlara Allah'ın nimetlerini hatırlatmaktır.[10]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi İnsanları cehalet, şirk ve sapıklığın karanlıklarından çı­karıp; ilim, hidayet ve islamın nurunu ulaştırman için seni peygamber olarak gönderdiğimiz gibi, Musa'yı da —A'raf suresinde anlatılan— dokuz alâmet ve mucize ile gönderdik. O'na: Ey Musa! Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, dedik. Yani O'na: katıksız tevhidi, Allah'a eksiksiz İmanı emrettik ki, kavmini cehalet ve sapıklığın karanlıklarından çıkarıp iman ve hidayetin nu­runa kavuştursun.

Ey Musa! Onlara, Allah'ın geçmiş ümmetlerin başlarına getirdiği olay­ları, inananların nasıl kurtulduklarım, kafirlerin nasıl helak olduklarını ha­tırlat. Ad, Semûd, Hûd ve Lût kavmi gibi, peygamberlik müessesesini inkar edip peygamberleri yalanlayanlardan nasıl intikam alıp onları azap ve musi­betlere nasıl uğratmış olduğunu da hatırlat. Allah'ın, geçmiş ümmetleri uğ­rattığı olayları hatırlatmakta hem korkutma, hem de özendirip imrendirme vardır. Musa'nın kavmi ile beraber geçirdiği hem belalı ve mihnetli, hem de sevinç ve kurtuluşlu günleri olmuştu.

Mihnet ve musibetlere sabreden, bağış ve Iutuflara şükreden kimselere yapılan bu uyarı ve hatırlatmalarda, Allah'ın birliğine ve kudretine delalet eden deliller vardır.

Belaya uğradığında sabreden, nimetlere mazhar olduğunda şükreden kul, ne güzel puldur, ne mutlu ona, denilmiştir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuş ki: "Mü'mİn kimsenin bütün işleri hayret vericidir. Allah'ın, onun hakkında ver­diği bütün hükümler mutlaka onun için hayırlı olur. Kendisine zarar isabet 'ederse, sabreder. Böylece bu zarar onun hayrına olur. Kendisine bir rahatlık isabet ederse, şükreder. Böylece bu rahatlık, onun hayrına olur".

Bu hadisle, müslümanın sabreden ve şükreden bir kimse olması gerekti­ğine İşaret edilmektedir.

Musa Rabbinin emrine uyan bir kimseydi. Kavmine Allah'ın nimetleri­ni hatırlatmaya başladı.

Hani, Musa, kavmine demişti ki: Allah'ın, üzerinizdeki nimetlerini anın. Sizi Firavun ve soyundan kurtardı. Onlar size işkence çektiriyor, yapamaya­cağınız işleri baskı ve zorbalıkla yaptırıyorlardı. Saltanatlarını ellerinden alacak bir erkek çocuğun dünyaya gelmesinden korktukları için oğullarınızı öldürü­yor, kadınlarınızı hor ve hakir olarak hayatta bırakıyorlardı. Firavun'un gör­müş olduğu bir rüyayı yorumlayanlar, böyle bir uygulamaya gitmesini ona önermişlerdi. Bunda çeşitli bela ve mihnetler vardır.

Evet, bu anlatılanlarda büyük sınama ve imtihanlar vardır. Bela ve ni­metler, insanı sınamak içindir. Şükür mü, yoksa nankörlük mü ediyor  diye insanı imtihan etmek içindir. "Onları iyilikler ve kötülüklerle sınadık"[11] "Bİz, sizi sınamak için şerre de hayra da müptela kılıyoruz"[12]

Ey Israiloğulları! Hani  Rabbiniz, şüphe ve kapalılık belirtileri taşımayan bir ifadeyle size bildirmişti: Şükrederseniz, üzerinizdeki nimetlerimi arttı­rırım. Zira şükür, nimeti arttırıp devam ettirmenin ana sebeplerinden biridir. înkar edip nankörlük eder ve görevinizi yapmazsınız, sizi nimetlerimden mah­rum bırakarak azablandırmam clbettcki çok şiddetli olacaktır. Bir hadis-i şe­rifte buyurulmuş ki: "Muhakkak kul, işlemiş olduğu günahla rızkı kendine haram kılar (rızıktan mahrum kalır)".

Bununla öğrenmiş oluyoruz ki, şükrün faydası, sadece şükredene doku­nur, başkalarına değil, şükredene verilir. Nankörlük eden mahrum bırakılır.

Musa dedi ki: Allah'ın üzerinizdeki nimetlerine nankörlük eder ve bu nimetlerin fazlını inkar ederseniz, siz ve dünyadaki herkes te böyle yapsanız, bununla kimseye zarar veremezsiniz; Allah'ın mülkünden hiç bir şey eksilte-mezsiniz. aksine sadece kendi nefsinize zarar vermiş olursunuz. Çünkü ken­dinizi fazla nimetlerden mahrum bırakmış ve nefislerinizi şiddetli azaba ma­ruz bırakmış olursunuz. Doğrusu Allah, sizin şükrünüze gerek görmeyecek kadar zengindir. Amelinize muhtaç değildir.

"İnkar ettiler ve yüz çevirdiler. Allah'da (hiçbir şeye) muhtaç olmadığı­nı gösterdi. Allah zengindir, övülmüştür"[13]

Evet, Allah sizin şükür ve övgünüze muhtaç değildir. Övenler övmeseler de, nimetinin çokluğu dolayısıyla O, övgüyü haketmiştir.[14]

 

Geçmiş Ümmetlerin Bazı Haberleri

 

9- Sizden önce geçen Nuh, Ad, Semûd milletlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri —ki onları Allah'tan başkası bilmez— size ulaşmadı mı? Onlara peygamberleri belgelerle geldiler, fakat ellerini ağızlarına götürüp: "Biz, sizinle gönderilene inanmıyoruz. Bizi çağırdığınız şeyden de şüphe ve endişe içindeyiz" dediler.

10- Onların peygamberleri: "Gökleri ve yeri yaratan, günahlarınızı ba­ğışlamaya çağıran ve bir süreye kadar sizi erteleyen Allah'tan mı şüphe edi­yorsunuz?" dediler. Onlarda: "Siz de sadece bizim gibi birer insansınız: bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirmelisiniz." dediler.

11- Peygamberleri onlara şöyle dedi: "Biz ancak sizin gibi birer insa-mzama, Allah'ın izni olmadıkça biz size delil getiremeyiz. İnananlar sadece Allah'a güvensin."

12- "Bize yollarımızı gösteren Allah'a niçin güvenmeyelim? Bize etti­ğiniz eziyete elbette katlanacağız. Güvenenler ancak Allah'a güvensinler."[15]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

"reyb" kelimesi nefsin izdırap ve depresyonu anlamına gelir. Gökleri ve yeri en mükemmel bir düzen içinde yaratan.Açık ve kuvvetli bir hüccetle.[16]

 

Açıklama:

 

Kutlu ve yüce Allah buyuruyor: Sizden önceki ümmetlerin haberi size ulaşmadı mı? Onların haberlerini bilmediniz mi? Nuh, Ad, Semûd kavminin ve onlardan sonra gelen —Ancak yüce Allah'ın bildiği— ümmetlerin durum­larına vakıf olmadınız mı? Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Size ilimden pek az birşey verilmiştir"[17].

Yukarıda sayılan ümmetlere peygamberleri, kendilerini doğrulayan, Al­lah'ın elçisi oldukları iddialarını teyid eden apaçık hüccet ve beyyinelerle gel­diler. Ümmetleri ise öfke ve kızgınlıklarından dolayı ellerini ağızlarına götü­rüp, elem ve üzüntü ile parmaklarını ısırmaktan başka birşey yapmadılar, "öf­keden parmaklarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden ölün! Şüphesiz Allah, göğüslerdekini bilir"[18]. Yani onlar, peygamberlerini yalanladılar, onlarla alay ettiler. "Ellerini ağızlarına koydular" cümlesinin tefsiriyle ilgili olarak bilginler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerin hepsi de peygam­berleri inkar, yalanlama ve onlarla alay etme noktasının etrafında dönmek­tedir, Peygamberlerine dediler ki: Sizin kendisiyle gönderilmiş olduğunuz ve iddia ettiğinize göre apaçık olan ayetlerle mucizeleri İnkar ediyorum. Bizi da­vet ettiğiniz sadece Allah'a İman ve O'ndan başkasını terketme işinde büyük bir şüphe ile kuşkulanmaktayız.

Denilmiş ki: Bu nasıl olur? Önce küfrettiklerini açıkça belirtiyorlar. Sonra da işlerini şüphe üzerine kuruyorlar.

Buna cevaben denebilir ki: Bizi davet ettiğin şeyi hakikatte inkar ediyo­ruz. Eğer bu konuda bizimle tartışarak bizi mat edersen, yine de en azından, senin peygamberliğin konusunda bizleri nefsî ıstırap ve depresyona itecek olan bir şüpheye kapılacağız. Sizi doğrulayacağımızı artık hiç ummayın.

Peki, onların bu inatlarına karşı peygamberleri ne dediler? Peygamber­leri onlara dediler ki:'Allah'ın varlığı ve birliği hakkında şüphe ha?! Oysa bütün deliller ve şahidler, O'nun varlığına, tanrılık ve mabudlukta birliğine tanıklık ediyorlar. Gökleri ve yeri, benzeri görülmemiş mükemmel bir düzen için de yaratan Allah hakkında nasıl şüphe edersiniz? Çünkü bu ikisini,bu emsalsiz ve sağlam düzen içinde yaratan, bu ikisi içinde bulunup sayılarım ancak kendisinin bildiği alemleri icad eden bir zatın varlığı ve birliği hakkın­da şüphe etmemeniz gerekir. Bazı günahlarınızı affetmek için sizi eksiksiz bir imana davet eden O'dur. Sadece O'nun böyle bir çağrıda bulunması, O'nun tanrılıkta tek olduğunu kanıtlamaktadır. Çağrısına uyup kendisine İman et­tiğiniz ve yolunda dosdoğru yürüdüğünüz takdirde sizi, kendi katında belli olan malum ecelinize kadar erteler ve dünyada azap cektirmeksizin, normal ecelinizle hayata gözlerinizi yumuncaya kadar sizi yaşatır. Bunu yapacak olan, yalnızcı O'dur.

Buna karşı kafirler susup Allah'a teslim mi oldular? Yoksa itiraz mı elli­ler? Dediler ki: Bu da ne? Nasıl size inanır ve teslim oluruz? Siz de bizler gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz? Yediklerimizden yiyor, içtikleri­mizden içiyorsunuz. Siz de, bizden üstün olan bir taraf görmüyoruz ki sizi; başımıza lider, hakim, önder ve peygamber yapalım. Siz, bizi daha önce ata­larımızdan bize intikal eden şeylere tapmaktan vazgeçirmek istiyorsunuz. Oysa atalarımız sizden daha ileri görüşlü ve sizden çok daha güzel sözlü idiler. Onîarı bırakıp ta size mi uyacağız?! Kaldı ki güçlü bir hüccet ve kuvvetli bir delil olmadıkça eski alışkanlıklarımızı terketmemiz mümkün değildir. Gökler ile yerleri ve bu ikisindeki acaipliklerİ bize anlatmanız, getirmiş olduğunuz id­dianın doğruluğunu ispatlamıyor.

1- Siz de bizim gibi insansınız.

2- Atalarımızın taptıklarını terketmeye bizi çağırıyorsunuz.

3- Bu söylediklerinizi doğrulayıcı deliller getirin, şeklinde sıralanan bu üç şüphelerine karşı peygamberleri şu karşılığı verdiler:

Evet. Biz de sizler gibi birer insandan başka birşey değiliz. Yeyip içiyor, çarşılarda dolaşıyor, rızkımızı arıyor, helalimiz olan kadınlara yaklaşıyoruz. Ama bütün bunlar, Allah'ın dilediği kullarına nebilik ve resullük nimetini lüt­fedip vermesine engel değildirler. Allah'ın, nimet bahşetme konusunda hiç­bir sorumluluğu yoktur. Kullarından dilediğine ihsanda bulunur.

Size mucizeler gösterdikten sonra başka delil ve hüccetler istemenize ge­lince bu hususta karar vermek Allah'a kalmıştır. Bizim buna bir müdahale­miz olamaz. Allah'ın izin, irade ve dilemesi olmadan size delil getirme duru­munda değiliz. Buna bizim gücümüz yetmez.

Atalarınızı, —sapıklık İçinde olsalar bile— sırf atalarınız oldukları İçin taklid etmenize gelince bu, hesaba alınması ve delil ile reddedilmesi gereken bir husustur.

Bu tartışmadan sonra iş, uygulamaya, yani peygamberlerden intikam alma safhasına geçiyor. Tabiî peygamberler de onlara şöyle diyorlar: Sizin tehdid-lerinizden kurmuyoruz. Korkutmalarınız, bize zarar vermez. Aksine biz, sa­dece Allah'a tevekkül ediyor ve O'na güveniyoruz. Bize yapacaklarınıza da aldırmıyoruz. Mü'minler sadece Allah'a -tevekkül etsinler. Başkalarına nis­petle onlar Allah'a daha yakındırlar.

Bize ne olmuş ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? O'na dayanmamak, ola­cak şey midir? O'na güvenmemizi engelleyen ne var? Halbuki O, bizi yolla­rın en doğrusuna ve en aydınlığına iletmiştir. Eziyetlerinize karşı sabredip göğüs gereceğiz. İnananlar, Allah'a dayanmakta devam etsinler. Allah, bizi kendi­sine gerçekten tevekkül eline hususunda başarılı kılsın. Amin...[19]

 

İyi Sonuç, Allah'a Karşı Gelmekten Sakınanlarındır

 

13-14- İnkar edenler, peygamberlerine: "Ya bizim dinimize dönersiniz ya da sizi memleketimizden çıkarırız" dediler. Rabîeri peygamberlere: "Biz, haksızlık edenleri yok edeceğiz, onlardan sonra yeryüzüne sizi yerleştirece­ğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlar içindir" diye vahyetti.

15- Peygamberler yardım istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğradı.

16- Ardında cehennem vardır; orada kendisine irinli su içirilecekür.

17- Onu yudum yudum alacak fakat yutmayacaktır, ölüm ona her ta­raftan geldiği halde, ölemîyecek, arkasından da çetin bir azab gelecektin

18- Rabblerini inkar edenlerin işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın şid­detle savurduğu küle benzer; yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler, İşte bu uzak sapıklıktır.[20]

 

Bazı Kelimeler:

 

Mutlaka dönersiniz. Dinimize. Hesap gör-mekliğim.Düşmanlara karşı zaferle birlikte fetih istediler.Helak oldu. Zorba ve mütekebbir. Başkalarını, batıl da olsa kendi görüşüne uymaya zorlayan. Derilerinden akan kan ve irinler.Onu yutmaya çalışıyor. Yutkunuyor.Ohu boğazından geçiremi­yor. Boğuluyor.

Şiddetli rüzgar (Kasırga).[21]

 

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Peygamberlerle kavimleri arasında yapılan tartışma ve münakaşadan sonra iş fiiliyata dökülüyor ve savaş aşamasına geçiliyor. Sonuçta galibiyet, Allah'­tan sakınan ve O'nun azabından korunanların oluyor. Bu, Allah'ın her za­man, her ümmete ve her peygambere uyguladığı yasasıdır.[22]

 

Açıklama:

 

Peygamberleri, kendilerini Allah'ı birlemeye, putlara tapmayı terketme-ye davet ettikleri ve kendileri de peygamberlerin bu din üzerinde ısrar ettikle­rini gördükleri zaman kafirler, peygamberlerine dediler ki: Artık iki şeyden biri olsun. Üçüncü bir alternatif yoktur. Ya yurdumuzdan çıkarsınız, ya da bizim dinimize dönersiniz!

Bu söz, Medyenlilerin Hz. Şuayb ile,beraberindeki mü'minlere söyledikleri şu söz gibidir: "Ey Şuayb, ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları ken­timizden çıkarırız. Ya da dinimize dönersiniz! "[23]. Mekke kafirleri de Peygamber (s.a.v.) efendimize, buna benzer sözler söylememişler miydi?"Neredeyse seni yurdundan çıkarmak için tedirgin ed(ip yerinde duramaz A hale getireceklerdi. O takdirde kendileri de senin ardından pek az (bir süre) '.\ kalabilirler"[24]

Bunu; kendi kuvvetlerine ve çokluklarına, mü'minlerin zayıflıklarına ve , azlıklarına aldanan Mekke kafirleri söylemişlerdi. Rabbin de Peygamberlere şöyle buyurarak vahiyde bulundu: Tasalanmayın, sevinin. Müşriklerden medenleri helak edeceğiz. Onların ardısıra sizi yeryüzüne yerleştireceğiz. Bu da, onların: "Sizi yurdumuzdan çıkaracağız" demelerinin cezasıdır.

Bu manâ, Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde tekrarlanmıştır: "Allah: "Elbette ben ve elçilerim galib geleceğiz" diye yazmıştır"[25]

"Gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmişti: "Mutlaka ken­dilerine yardım edilecektir. Ve galib gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur!”[26]

"Musa, kavmine; "Allah'tan.yardım İsteyin, sabredîn!" dedi; Yeryüzü Allah'ındır, onu kullarından dilediğine verir. Sonuç (Allah'tan korkup gü­nahtan) korunanlarındır!"[27]

Bu, benim makamımdan, hesaba çekişimden korkanlar içindir. Gaza-.bımdan ve öfkemden çekinerek, tehdidimden korkanlar içindir.

Hem peygamberler, hem de onlara İnanmayan toplumlar, düşmanlarına karşı Atiah'tan zafer ve fetih istediler. Bakımz, Cenab-ı Allah Mekke kâfirle­rinin şöyle dediklerini aktarıyor: "Allah'ım, eğer bu, şenin yanından gelmiş gerçekse, başımıza gökten taş yağdır"[28] Bu söz her ne kadar ahmaklığın, bozuk görüşlülüğün, kronik inadın son sınırını göstermekteyse de kafirler bunu söylemişlerdi.

Peygamberler de ümmetlerine karşı Allah'tan yardım, zafer ve fetih iste­mişlerdi. Cenab-ı Allah buyurdu ki: Her İnatçı zorba perişan oldu. İnad ede­rek başkalarını kendi batıl görüşüne uymaya zorlayan mütekebbirler yok ol­dular. Önlerinde cehennem vardır. Orası ne kötü bîr yerleşme yeridir. O za­limler orada İrin suyu ile sulanırlar.

"İşte onu tadsmlar: Kaynar su ve irindir! O arap şeklinden başka, daha çeşit çeşit (azablar) vardir"[29] Onların cehennemdeki içecekleri, ka­rınlarından akan irin ve şiddetli derecede sıcak olan kaynar sudur. Şiddetli derecede soğuk olan irindir. O şeklinden başka, daha türlü türlü azablar.

vardır.

Kur'an'in ifadesi, zorbaların yok olmalarının bir kural ve yasa olduğu­nu ortaya koyuyor. Bunlar, cehennemdeki bu zorbalar, içeceklerini rahatlık­la mı içeceklerdir? Yoksa zorlukla ve elem çeke çeke mi içeceklerdir? Bunu, Cenab-ı Allah şöyle cevaplıyor: Bunlar son derece elemli, şiddetli bir zorluk içinde bu içecekleri yudum yudum yutmaya çalışacaklar; ama tadı, rengi, ko­kusu pis ve sıcak olmasından dolayı tiksindikleri için bunu boğazlarından geçiremezler. "Barsaklanni parça parça kesen sıcak su onlara İçirildi"[30] "Eğer (susuzluktan) feryad edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile kendilerine yardım edilir! O ne kötü bir içecektir ve ne kötü bir dayanacak (koltuk)tur"[31]

O zorba ye inatçı kafire ölüm acısı ve can çekişmenin şiddeti her taraf­tan geldiği haJde bir türîü ölemez. O, ölü değildir. Fakat acılıdır, yorgundur, bitkindir, tasalı ve kederlidir. Bütün bunların ardından kaba bir azap vardır. Bu, cehennemin ve Cehennemlikilerin, çirkin ve gerçekten elemli suretteki tesviri değil midîr? Allah bizi Cehennemin şerrinden korusun. Amin..

Bu, kafirlerin cezasıdır. Azablarını hafifletmek İçin, dünyadayken işle­miş oldukları hiç bir amelleri yok mudur? Cenab-ı Allah bunu reddederek şöyle cevaplıyor: Buraya kadar anlatılanlarda, kafirlerin misali, yani hayret verici bir örnek teşkil eden acaip nitelikleri size anlatıldı. Şöyle ki amelleri, fırtınalı bîr günde şiddetli bir rüzgarla savrulan kül gibidir. Bunlar, kazan­dıklarından hiçbir şeyi ele geçiremezler. Ahirette de bu amellerine karşılık her hangi bir mükafat göremezler. Bilâkis bütün amelleri, rüzgar esince savrulan., kül gibi boşa gidip zayi olur. "Yaptıkları her işin önüne geçtik, de, onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirdik"[32]

Onlar, iyilik yapmak, bağışta bulunmak, cömertlik ve akrabalık bağla-ıj rını koparmadan muhafaza etmek gibi güzel davranışları hep boşa gider.[33]

 

Cehennemliklerden Zayıflarla, Büyüklük Taslayanlar Arasında Ve Bunlarla Şeytan Arasında Geçen Konuşma

 

19- Gökleri ve yeri gerçekten Allah'ın yarattığını bilmiyor musun? Di­lerse sizi yok edip yeni bîr topluluk var eder.

20- Bu, Allah için güç değildir.

21- İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar; güçsüzler, büyüklük taslayanlara: "Doğrusu biz size uymuştuk, Allah'ın azabından bizi koruya­bilecek misiniz?" derler. Cevap olarak: "Allah bizi doğru yola eriştirseydi biz de sizi eriştirirdik. Artık sızlansak da sabretsek de birdir, çünkü kaçacak ye­rimiz yoktur" derler.

22- İş olup bitince, şeytan: ' 'Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfu­zum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz, o halde, beni değil kendinizi kı­nayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azab vardır" der.

23- İnanan ve yararlı işleri yapanlar, içlerinden ırmaklar akan cennet­lere konulurlar, Rablerİnin izniyle orada temelli kalırlar. Oradaki dirlik te­mennileri: "Selam!" dır.[34]

 

Bazı Kelimeler:

 

Ortaya çıkıp götündüler.Halk tabakası. Baştakilere uyanlar. Büyüklük tasladılar.

Müstekbirin: Reisler, liderler, güçlü­ler. "Tabi" kelimesinin çoğulu. Kaçıp kurtulma yeri. Delil ve hüccete dayanarak size musallat olan ve sizi zorlayan.  Yardım eden kimse. Müstasrih: Yardım dileyen kimse.[35]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bahtsız kafirlerin ahiretteki cezaları anlatıldıktan sonra, hemen ardın­dan Allah'ın her şeye muktedir olduğu açıklandı. Sonra da liderlerle, zayıf halk tabakası arasında ve şeytanla, kendisine dünyadayken uymuş olan kim­seler arasında geçen konuşmalar aktarıldı.[36]

 

Açıklama:

 

Ey peygamber! Bilmez misin ki; Allah, göklerle yeri ve bu ikisindeki var­lıkları hak, hikmet ve en doğru biçimde yaratmıştır. Böyle yaratmış ki bun­lar, O'nun kudretinin eksiksizliğine ve yaratıklarından hiç birine muhtaç ol­madığına dalâlet etsinler. Hatta dilerse sizi yok eder ve yerinize bambaşka bir şekilde yepyeni bir halkı yaratıp getirir. Bu, Allah'a güç değildir. Aksine, O'nun için çok basittir. Çünkü zatı itibariyle O1 her şeye muketedirdir. Bir şeyin olmasını dilediğinde ona ol der, o da oluverir.

Bu ayet-i kerime, kafirlerin; her şeye gücü yeten tek ve kahredici güce sahip olan Allah'ı inkar etme suçlarının ne kadar büyük olduğunu açıklıyor. O'nun tek başına ibadet edilmeye, azabından korkulmaya, sevabı umulmaya layık olduğunu açıklıyor. İşte bundan dolayı bu ayet-i kerimenin hemen ar­dından başka bir ayetle, ahiret ahvali anlatılıyor. Sonraki ayette anlam ola­rak şöyle deniliyor: Bütün yaratılmışlar, hesaba çekilmek üzere bir ve tek olan, görülen âlemle görülmeyen âlemi bilen Allah'ın huzurunda toplandılar. İs­yankar kafirler, yaptıklarını yapıyorlar ve Cenab-ı Allah'ın kendilerini gör­mediğini zannediyorlardı. İşte şimdi onları herkes görüyor. Çünkü onlar, Al­lah'a boyun eğip teslim olarak açık bir biçimde ortaya çıkıyorlar.

Halk tabakası gibi zayıf akıllı ve kıt düşünceli olanlar liderleri ve eleba­şıları olan müstekbirlere, büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: Yaptığımız işlerde size uyuyor ve sîzi taklid ediyorduk. Peygamberleri yalanladık, Allah'ı inkar ettik. Bütün bu pislikleri size uymak ve görüşünüze katılmak İçin yap­tık. Bugün Allah'ın azabından birazını bizden savabilir misiniz?

Kendilerine uyulmuş olan önderler, suçlarım itiraf ederek diyecekler: Şayet Allah bizi doğru yola iletseydi ve hayır İşlemekte bizi başarılı kılsaydı, biz de size doğru yolu gösterir ve sizi hak yoluna, hidayet yoluna iletirdik.

Zayıfların, büyüklük taslayanları yermeleri, sabırsızlık ve huzursuzluk vermesiydi..

Onlara denildi ki: Sabretseniz de etmesiniz de bizim için birdir. Allah, artık kulları arasında hükmetmiştir. Allah'ın azabından kaçıp sığınacak bir yerimiz yoktur.

"Ateşin içinde, birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük tasla­yanlara dediler ki: "Biz, size uymuştuk. Şimdi siz şu ateşten küçük bir parçayı bizden savabilir misiniz?

Büyüklük taslayanlar da dediler ki: "Hepimiz de onun içindeyiz. Allah kullar arasında (böyle) hüküm verdi! (Biz kendimizi kurtardık mı ki, sizden azabı hafifletelim?)[37]

"Ve dediler ki: "Rabbimiz, biz beğlerimize ve büyüklerimize uyduk da  bizi yoldan saptırdılar".

"Rabbimiz, onlara azabdan iki kat ver ve onlara büyük bir lanet eyle!"[38]

Şimdi başka bir tartışma ve münazara. Bu -da şeytan ve izinden yürü­yenler arasında geçiyor. Cenab-ı Allah hükmünü verip cennetlikleri cennete, cehennemlikleri de cehenneme soktuktan sonra, şeytan, kendisine uymuş olan­lara cehennem ateşindeyken şöyle dedi: Allah size gerçeği va'detti. Peygam­berlerin dili ile size va'detti. O'nun sözü gerçek, va'di doğrudur. Size ölüm sonrası dirilişi, ahirette herkesin amelinin karşılığını vereceğini va'detti. Ben de size Cennet ile Cehennem, haşr ile hesabın olmadığını söyledim. Eğer bu .söylediklerimizin bir kısmı doğru olsaydı, şefaatçilerimiz olan tanrılar bugün bize şefaat edecek ve bizi azabdan koruyacaklardı. Ama böyle bir şey olma­dığına göre demek ki ben, asılsız konuşmuşum. Benim asılsız ve uydurma sözlerime uydunuz. Rabbjnizin gerçek va'dini terkettiniz.

"(Şeytan), onlara va'd eder, onları temenni ettirir. Şeytan aldatmadan başka bir şey va'd etmez".

Ey Allah'ım sen ne yücesin! Kıyamet gününde şeytanın, kendisine uy­muş olanlara söylediği şu sözleri, kutlu ve yüce Allah, içinde hiç şüphe bu­lunmayan bu kitabında (Kur'an-ı Kerim'de) bize aktarıyor. Şeytana uyanla­rın vay haline!

(Şeytan, sözüne devamla şöyle diyor): Size va'dettİm. Ama va'dim'den caydım. Zaten küfür ve maşiyette bana uymaya sizi zorlayacak gücüm de yoktu. Fakat ben sizi sapıklığa çağırdım, içinize vesvese düşürdüm. Çatılı size süslü gösterdim. Siz de koşa koşa gelip benim davetime uydunuz, beni hiç kınama­yın. Kendinizi kınayın! Allah'ın sizi doğru yola çağırmasına, şeytanın yoluna girmekten sizi şiddetle sakındırmasına rağmen bu İsyan fiillerini işleyen siz­siniz. Bunları yapmayı tercih eden sizsiniz. Şer yönüne sapan sizsiniz. Hayır yönünü bırakan sizsiniz. Ben sadece İçinize vesvese düşürdüm. Sözün boş ve aldatıcı olanını size söyledim. Ey bana uymuş olanlar! İşte hepimiz eşit du­rumda tasa, üzüntü, acı ve azap içindeyiz. Ne ben sizi içinde bulunduğunuz azaptan kurtulabilirim; ne de siz beni, içinde bulunduğum azap ve işkence­den kurtarabilirsiniz!

Daha önce dünyadayken beni Allah'a ortak koşmuş olduğunuzu söylüyorsunuz. Ben bu iddianızı reddediyorum. "Kıyamet gününde, sizin (onları Allah'a) ortak koşmanızı inkar ederler"[39]

Şeytan, sizin onu Allah'a ortak koştuğunuza ilişkin iddianızı reddeder, bunu protestoyla karşılar.

"Biz, sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız"[40]

Şeytanı Allah'a ortak koşmaları demek, putatapmak ve diğer suçlan gi­bi kendilerine hoşgösterdiği işlerde ona itaat etmeleridir.

"Zalimler için elem verici bir azap vardır".

Bu cümlenin, Allah'ın onlara hitaben söylediği bir cümle, olması da, şeyta­nın, aleyhlerine tescil olarak onlara hitaben söylediği bir cümle olması da muh­temeldir.

Şeytanın,, şu aşağıda anlatacağımız hususlarla onların bellerini kırdığını ve kalblerinİ kesip parçaladığını görmekteyiz. Şöyleki:

1- Şeytanın va'dleri asılsızdır. Allah'ınki ise gerçektir. Bunlar, hakkı bırakıp asılsız şeylerin ardına düştüler.

2- Hiç bir delil ve burhana dayanmaksızın şeytanın sözüne uydular.

3- Şeytan onlara: siz beni kınamayın. Kınama ancak sizin üzerinize­dir, demişti.

4- Onlara yardım edecek durumda olmadığını, bilakis kendisinin yar­dıma muhtaç olduğunu söyleyerek umutlarını kesmişti.

5- Onların dünyadayken kendisini Allah'a ortak koşmuş olduklarına ilişkin iddialarını reddetmiş ve yaptıkları işlerle alakası olmadığını belirtmiş-

Şeytana uyan zalimlerin cezası işte böyle olu.

Diğer taraftan iman edip iyi işler yapan, Rableri katından gelen gerçeğe uyan kimselere gelince; rableri onların günahlarını örtecek, durumlarını dü­zeltecek, dünyadayken kendilerine tarif ettiği Cennete koyacaktır. Yüksek ağaç­lardan oluşan bu Cennetlerdeki ağaçların meyveleri yere yakın olup.rahatlık­la devşirilebilir. Altlarından ırmaklar akan bu cennetlerde temelli kalacak­lardır. Bütün bu ikramlar, Rablerinin izniyle olacaktır. Onların kendileriyle nefisleri, kendileriyle mü'min kardeşleri ve kendileriyle melekler arasındaki iyi dilekleri: "Selam size,. Sabredenlerin sonu ne güzeldir" sözüdür.[41]

 

Hak Kelimesi İle Batıl Kelimesinin Misâli

 

24-25- Allah 'ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dallan göğe doğru olan —Rabbinin İzniyle her zaman meyve veren— hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara mi­sâl gösteriyor.

26- Çirkin bir söz de, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağa­ca benzer.

27- Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üze­rinde tutar; zalimleri de saptırır. Allah dilediğini yapar.[42]

 

Bazı Kelimeler:

 

Dayandı, mesel verdi. Arapçada mesel; içindeki parlak tasvir ve sağlam incelik dolayısıyla akılları esir alıp dimağlara hakim olan özlü ve akıcı söz anlamına gelir.

Sabit: Kökü toprağa yerleşmiş olan. Allah'ın dilediği her anda yemişini verir.

İctisas: Cüssenin tamamını almak, kökten koparılmış Kalplerine yerle­şen söz.[43]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayetlerde bahtiyar mü'rninler ile bahtsız kafirlerin ve asilerin akı­betleri anlatıldı. Bu ayetlerde ise Cenab-ı Allah güzel söz, yani islam kelimesi ile murdar söz, yani şirk kelimesi için misal verdi ki, her iki durum arasında­ki fark ortaya çıksın. Nefse daha fazla etki etsin diye bu misalde maddi elbU sefer üzerine manevi elbiseler geçirilmiştir, öteden beri araplar misalleri söz­lerinin en kıymetlisi yapmış, hikmetlerle ve eşsiz inci tanelerim andıran güzel kelimelerle diğer sözlerinden yarı bir özelliğe sahip kılmışlardır. Aklı ve ruhu çok etkiliği için, darb-ı meseller araplar arasında yayılmıştır.[44]

 

Açıklama:

 

Ey muhatap! Bilmez misin ki, Cenab-i Allah nasıl misaller vermiş, bun­ları seçip, beğenmiş, layık oldukları yere bırakmış; güzel sözü güzel ağaca benzetmiştir. Güzel sözden maksat, îslamın şehadet kelimesidir. Ya da iyi olan her sözdür. Güzel ağaçtan maksat, hurma ağacıdır, diyenler olmuştur.

Cenab-ı Allah, güzel sözü güzel ağaca benzetmiştir. Güzel söz, yani is­lam kelimesi, mü'minin güzel amelleri, semâya yükselir. "Güzel söz O'na çı­kar, îyi ameli de Allah'a yükselten O'dur"[45]

Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Mü'min kimse hak sözü söyledikçe ve kelime-i şahadeti telaffuz ettikçe, bu sözleri ve kelimeleri göğe yükselir, bol sevaptan payını alır. Cenab-ı Allah bu güzel sözü, kökü yerde sabit bulu­nan, dallan ve gövdesi de göğün ortalarına doğru yükselen bir ağaca benzet­miştir. Bu ağaç, Allah'ın dileyip kolaylaştırmasıyla ve yine O'nun belirlediği vakitte hoş ve temiz meyvelerini verir.

Evet meyvesinden bir çok insanın yaralandığı meyveli güzel ağaç gibi mü­minin kalbine hidayet girdiği, kalbi de nurla ve müslümanlıkla dolduğu za­man kendisinden nur ve hayır fışkırır. Bu sayede birçok kimsenin yüreği iyi­liğe ve aydınlığa kavuşur.

Cenab-ı Allah, insanlara işte böyle Örnekler verir. Bu darb-ı meseller sa­yesinde insanlar konuları daha çok kavrar, İbret alırlar. Çünkü bu meseller, onları makûlattan ve tasavvurlardan alıp mahsûsata ve elle tutulur, gözle gö­rülür, kulakla işitilir maddi şeylere götürürler. Böylece onlar, meseleyi şüp­heye yer bırakmayacak şekilde anlarlar. Evet bütün bunlar onların Öğüt ve İbret almaları içindir.

Kötü sözün, yani küfür kelimesinin ve benzeri sözlerinin misali, kötü bir ağaç olan Ebu Cehil karpuzudur. Bunun toprakta yerleşmiş, sabit bir kökü yoktur. Bilakis kökleri ve damarları, yerin yüzeyindedîr. Koparılması çok ko­laydır. Bunun kökü yerden koparılmıştır. Kararı ve yerleşikliği yoktur.

İşte böyle yüksek kişilikli ve derin inançlı kimseler, her zaman yemiş ve­ren ve yemişinden İnsanların yararlandığı ağacı andıran güzel sözün sahiple­ridir. Güzel ağaç misali bu güzel söz, onların ruhlarına kök salmış, dallan da yüksek alemlere yükselmiştir. Bu güzel söz hurma ağacına ne kadar da çok benzemektedir. Kökü toprağa yerleşmiş, dalları semaya yükselmiştir. Ye­mişi de her zaman vardır.

"Zayıf kişilikli şehvet perestlere gelince onlar, tad ve eser bakımından Ebu Cehil karpuzunu andıran kötü kelimenin, küfrün sahipleridirler.

Cenab-ı Allah inananları, kendilerini dinlerinde fitneye düşürecek ve iti-kadlarına olumsuz yönde etkide bulunacak kimselerle karşılaştıkları takdir­de, hayret verici nitelikleri anlalılan güzel söz ve sağlam kelimelerle tespit eder. Bakın ey kardeşim, Bilal'e bakın. Suheyb'e bakın. JResuhıllah'ın diğer saha-bilerin bakın. Allah onları dünya hayatında, ahiret hayatının duraklarından biri olan kabirde de sağlam sözle tespit edmiştir. Kıyamet zamanında da iti-kadları sorulduğu zaman hiç duraklamadan ve de tereddüt etmeden cevap verirler. Alışık olmadıkları kıyamet halleriyle karşılaştıklarında ürküntüye ka­pılmazlar.

Ebu Katede el-Ensarî, Ebu Hüreyre ve Esma binti Ebu Bekir (R.A.)'dan şu manada bir hadis rivayet edilmiştir: "Mü'min bir kimse vefat ettiğinde (defnedildikten sonra melekler tarafından) mezarında oturtulur. Kendisine: Rabbin kimdir! diye sorulur. "Allah'tır," der. Kendisine: Peygamberin kim­dir? diye sorulur. "Abdullah oğlu Muhammed" dir, der bu sorular defalarca kendisine sorulur. Sonra ona Cehennemin bir kapısını açarlar ve: Eğer hak-dan sapsaydm, bak işte cehennemdeki yerin bu olacaktı, üurler. Sonra cen­netin bîr kapısını açarlar ve : Hakta sebat ettiğin için, bak işte Cennetteki yerin burası olmuştur." derler"

Kafir de öldüğünde (defnedildikten sonra melekler tarafından) mezarında oturtulur. Kendisine: Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? diye sorarlar. Bil­miyorum, insanların (Bu hususta bazı şeyler) söylediklerini duyardım, diye cevap verir. Kendisine bilemedin, derler. Sonra Cennetin bir kapısı açılır ve kendisine: Eğer hakta sebat etseydin, yerin burası olacaktı, denilir. Daha sonra cehennemin bir kapısı açılır ve kendisine: Haktan saptığın için, yerin işte bu­rası olmuştur, denilir. "Allah, inananları, dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle tesbit eder. (O sözden asla ayrılmazlar)" ayet-İ kerimesinin anlamı işte budur.

Kötü istidatlı oldukları ve nefsin şehvetleri doğrultusunda, bir eğilim içi­ne girdikleri için, zulmedenleri Allah işte böyle saptırır. Onları haktan batıla meyi ettirir. "Nefsini temizleyen iflah olmuş; onu kirletip örten, ziyana uğra-mıştır"[46] Allah, dilediği işi yapar. Çünkü her şey O'nun elindedir. O'nun gücü her şeye yeter.[47]

 

Allah'ın Kafirlere Uyguladığı Ceza Ve Mü'minleri Eğitmesi

 

28-29- Allah'ın verdiği nimeti nankörlükle karşılayanları ve milletleri­ni helak olacakları yere, yaslanacakları cehenneme götürenleri görmüyormusun? (Orası) Ne kötü bir duraktır.

30- Allah'ın yolundan sapıtmak için O'na eşler koşmuşlardı. De ki: "Yaşayın bakalım, hiç şüphesiz varacağınız yer ateş olacaktır."

31- Ey Muhammedi İnanan kullarıma söyle, namazı kıshnlar; alış ve­riş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli sarfetsînler.[48]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayetlerde Cenab-ı Allah, mü'mine, hak sözü; kafire de batıl sö­zü ve şirki örnek gösterdi. Mü'minlerle kafirlerin İki cihanda karşılaşacakla­rı halleri anlattı. Buradaysa insanı İyi bir sona götüren sebeplerle, kötü akı­bete ulaştıran sebepleri açıkladı.[49]

 

Açıklama:

 

Ey muhatap! Allah'ın nimetlerine şükredecekleri yerde nankörlük eden, kavimlerini helak-yurduna yönelten ve İnsanları yolundun saptırmak için Al­lah'a eş koşanlara hayretle bak!...

Allah'ın, kendilerini üç sıfatla nitelediği şu kafirlere doğrusu çok şaşıyorum. Onların bu nitelikleri şunlardır:

1- Allah'ın nimetlerine, yapmaları gereken şükür borcunu ifa edecek­leri yerde nankörlük ettiler. Böyle yapmakla da şükrün yerine nankörlük ve inkârı koymuş gibi oldular. Mekkeliler, Allah'ın haremi içinde ve haremle il­gili işleri yürüterek güvenlik içinde yaşıyorlardı. Buna ek olarak içlerinden biri olan ve zorluğadüşmeleri kendisinin gücüne giden, onlara düşkün olan Muhammed (s.a.v.)'i Peygamber kılarak onlara ikramda buludu. Yapmaları gereken büyük şükrün yerine, Allah'ın nimetine nankörlük ettiler. Allah'ın nimetlerine karşı şükrü, nankörlükle değiştirmiş oldukları konusunda be­nimle aynı fikirde değil misin?

2- Nankörlükte kendilerine ortak olan, küfür ve sapıklıkta kendileri­ne tabi olan toplumlarım, artık gerisinde başka bir yok oluşun olamayacağı bir helak yurduna, Cehenneme saptırdılar. Orası ne kötü bir kalış yeridir!

3- Nimete şükrü, nankörlükle değiştiren, toplumlarını cehenneme bı­rakan, putları Allah'a eş ve ortak koşan bu nankörlüklere şaşıyorum. Bunlar kendilerine uyan ve nankörlükte kendilerine katılanları eninde sonunda sap-tıracaklardır.

Çirkin vasıflarla nitelenen bu pis herifler için şu beliğ ve İbret verici teh-dİdden başka ne söylenebilir? "De ki: (Şimdilik) eğlenin, gideceğiniz yer ateş­tir". Yani dilediğinizi yapın. Şimdiye kadar nasıl davranıyorduysamz yine aynı şekilde davranın. "Şüphesiz, gideceğiniz yer ateştir". Dönüş yeriniz mutla­ka cehennemdir.

Cenab-ı Allah, onların bu amellerini tamettu (yararlanma) olarak adlan­dırmıştır. Çünkü onlar, bu yaptıklarından lezzet almış ve bunu imrenerek yap­mışlardır: Bu işin içine dalmış, insanları Allah yolundan geri çevirmekten ve küfürden başka bir şeyi tanımaz olmuşlardır. Sanki her emrine itaat edilen bir amir, böyle yapmalarını onlara emretmiş de,ona muhalefet edemiyor, verdiği emirden başka bir iş yapamıyormuş gibidirler ki, bu da şehvet emridir. Yani, içinde bulunduğunuz bu şehvet emrine boyun eğme durumunuzu sürdürerek ölürseniz, gideceğiniz mecburi İstikamet cehennemdir.

Bu, küfreden ve insanları Allah'ın yolundan geri çeviren, kavimlerini de cehenneme bırakan kimselerin sonudur. Bunu anlattıktan sonra Cenab-ı Al­lah, peygamberine şu emri veriyor: İhlaslı kullanma, yararlı ve semereli işler yapmalarını emret. Şimdi, bu işleri yapmanın tam zamanıdır, onları, ibadet ve amelde bulunacak şekilde, islami terbiye ile yetiştir. Ey Muhammed! Al­lah'a ve peygamberine iman eden kullanma de ki: Namazı, dinin direği olan namazı en mükemmel şekliyle ve dosdoğru kılın. Şer'an ve örfen sizden bek­lenen in fakta bulunun. Size rızk olarak verdiklerimizin bir kısmım Allah yo­lunda harcayın. Bu; İni'ak İçinde farz olan zekatın da bulunduğu mutlak mu-kayyed sadakaları kapsar. Sadakaları gizlice verin. Başkasının seni örnek al­ması söz konusu değüse gizli ver. Ama başkası seni örnek almayacaksa ve

sen de verdiğinle gösteriş ve nam yapmayı amaçlamıyorsan, o zaman sada­kayı aşikâre vermek daha uygun olur. Fakat farz olanı, yani zekâtı açıkça ve alenen ver. İçinde alış verişin, dostluk veya arkadaşlığın bulunmadığı gün gel­meden, Allah ve Resulünün emrine İtaat edin. O kıyamet gününde insana, mal ve oğullar fayda vermez. Ancak Allah'a sağlam ve temiz kalb getiren kimse fayda görür. ' 'Bu gün artık ne sizden, ne de İnkar edenlerden fidye alınmaz, varacağınız yer ateştir"[50]

 

Eğer Allah'ın Nimetini Saymak İsterseniz Sayamazsınız

 

32-33- Gökleri ve yeri yaratan, yukardan indirdiği su İle size rızık ola­rak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizden yüzmek üzere gemileri, ne­hirleri, belli yörüngelerinde yürüyen ay ve güneşi, geceyle gündüzü sizin buy­ruğunuza veren Allah'tır.

34- Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın ni­metini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zalim ve çok nan­kördür.[51]

 

Bazı Kelimeler:

 

Emrinize verdi.

"Deebe fil ameli: Bir işi hep aynı dü­zende yürüttü. Aksatmadan, araya fasıla koymadan devamlı yürüttü. Sayamazsınız. Çok nankör.[52]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

İnsanların bir kısmı, nimetlere şükredecekleri yerde nankörlük ederler. Bir kısmı da vacib olan şükür borçlarını edâ eder; namaz kılıp zekât vererek dinî.şiar ve prensibleri ayakta tutarlar. Bu ayet-i kerimelerde insanın Allah'a şükretmesini vacib kılan nimetler açıklanmıştır. Allah bu nimetleri.bize bah­şetmiş olduğuna göre bunlar için O'na şükretmemiz gerekmektedir. Şükret­mediğimiz takdirde Allah'ın azap ve intikamına uğramamıza neden olacak nimetler de bu ayet-i kerimelerde açıklanmıştır.[53]

 

Açıklama:

 

Allah'ın heybet ve'azameti yücedir, isimleri kutsaldır. Hakkıyla mabud-dur. Kendisinden başka tanrı yoktur. Göklerle yeri ve bu ikisindeki şeyleri yaratandır. Üstümüzdeki gök cisimlerini, gezegenleri, havayı ve esir tabaka­sını, güneşi, ay'ı, bilemediğimiz diğer şeyleri yaratandır. Bütün bunlar, O-nun kudret ve azametine, evrene bahşettiği nimetlerin sayısızlığına işaret eden belirtilerdir. Altımızdakİ yeri, yeraltı madenlerini ve yerdeki alemleri de Al­lah yaratmıştır. Bütün bunlar, düşünen bir'topluluk için konuşan birer şahit ve delildirler.

Suyu gökten indiren, canlı olan her şeyi sudan yaratan, su sebebiyle çeşitli tür ve şekillerdeki ürünleri meydana getiren, sayılarını ancak kendisi­nin bildiği bu ürünleri kullarına rızik olarak veren, Ölü ve kurak çölü su sa­yesinde dirilten yüce Allah'tır.

Ey ademoğulları! Suyun üzerinde akıp gitsinler, sizleri ve eşyalarınızı di­lediğiniz yerlere taşısınlar diye gemileri emrinize veren yüce Allah'dır. Gemi yapmasını size öğreten, gemileri üzerlerinde taşımak için denizi emrinize ve­ren, gemileri hareket ettirmek için rüzgarı ve buharı kullammiza arzeden de O'dur. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah her şeyin yaratıcısıdır. O'na küllük edin. Irmakları emrinize veren, vadilerin ortasını yayarak onları akı­tan, bölge ve ülkelerin hayatlarım onlara dayandıran da yüce Allah'dır. Nil, Fırat ve diğer ırmaklar böyle değil midirler?!

Sürekli ve kesintisiz hareket içindeki Ay'la Güneş'i emrinize amede kı­lan da Allah'dır.

"Ne Güneşin Ay'a erişmesi kendisine yaraşır, ne de geçe, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler"[54]

Geceyle gündüzü emrinize veren de O'dur. Gündüz, çalışmak ve geçim için; gece ise dinlenmek ve rahat etmek içindir.

''(Allah), rahmetinden dolayı sizin için geceyi ve gündüzü var etti ki ge­celeyin dİnknesiniz ve (gündüzün) Allah'ın lutfunu arayısınız”[55]

Ay'la Güneş birbirlerini takib ederler. Geceyle gündüz karşılaşırlar. "(Al­lah), geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri, belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor"[56]

İhtiyaç duyduğunuz her şeyi gücünüz, kuvvetiniz ve yeteneğiniz oranın­da size vermiştir. İstemeniz gereken şeyleri —istemiş olsanız da, olmasanız da— size vermiştir. Zira yer yüzündeki her şeyi sizin için yaratmıştır. Tasar­rufunuz altına girsinler dîye tabiat kuvvetlerinin tümünü emrinize amade kıl­mıştır. İnsanın buharı, hava ve esîr tabakasını, rüzgarı ve elektiriği kendi eni­rinde kullanmakta olduğunu görüyoruz. Allah'a hamdolsun.[57]

 

İbrahim (A.S.)'In Duası:

 

35- İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğul­larımı putlara tapmaktan uzak tut."

36- "Rabbim! O putlar çok insanları saptırdı; bana uyan bendendir, bana karşı gelen kimseyi sana bırakırım; Sen bağışlarsın, merhamet edersin."

37- "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için, Senin kutsal evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbi­miz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürün­lerle rızıklandır."

38- "Rabbimiz! Doğrusu Sen gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz."

39- "Kocamışken, bana İsmail ve İshak'i veren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabbim duaları İşiten'dir''                                                 

40- "Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur!'

41- "Rabbimiz!Hesab görülecek günde, beni, anamı' babamı ve ina­nanları bağışla." [58]

 

Bazı Kelimeler:

 

Beni uzaklaştır. Putlarla aramı aç.Şevk ve sevgi ile onlara meylettir. Hesabın görüldüğü gün.[59]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

İnsanlığa bahşedilen nimetler açıklandıktan sonra, bu ayet-i kerimeler­de araplara, Özellikle Harem-i Şerifte ikamet eden araplara verilen nimetler açıklanmaktadır. Öncelikle bu ayetler arasındaki- münasebet, işte budur.[60]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Ham İbrahim (A.S.), isteğim kabul buyurmasını dileye­rek Rabbine dua etmişti. Dileğini yerine getirmesini Rabbinden tekrar iste­mişti. Ve şöyle demişti:

"Rabbim, bu şehri güvenilir kıl... İçinde kan akıtılmasın. Hiç kimseye haksızlık edilmesin. Av avlanmasın.. Ağaçları kesilmesin. "Görmediler mi çevrelerinde insanlar kapı(hp Öldürülür veya esir edil)irken biz (kendi şehir­leri Mekke'yi), güvenli, dokunulmaz bir bölge yaptık?"[61]

Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelen evlatlarımı puta tapmaktan uzak tüt. (Cenab-ı Allah, O'nun bu duasını bazı evlatları hakkında kabul bu­yurdu, bazıları hakkında kabul buyurmadi). Ey Rabbim! Doğrusu, putlar, in­sanların çoğunu saptırmış, onları hak ve doğruluk yolundan, sapıklık ve ba­tıl yoluna taraf kaydırmıştır. Davetini yapmakta olduğunu kâmil iman ve ha­lis tevhid konusunda her kim bana uyar ve beni doğrularsa, O, bendendir. Benim sünnetime tabidir. Yolumda yürümektedir. Başkalarını sana ortak koşma suçu dışında her kim bana karşı gelirse, şüphesiz sen bağışlayansın, esirge­yensin. Onu bağışlamaya muktedirsin. Tevbesini kabul buyurarak ona mer­hamet edebilirsin. Onu dosdoğru yola iletebilirsin.

Bu ayetlerde Cenab-ı Allah, arap müşriklerine karşı deliller ileri süre­rek, haram belde olan Mekke'nin, ilk olarak sadece ortaksız Allah'a ibadet etmek için kurulduğunu, araplann babası ibrahim'in puta tapıcıhktan uzak durduğunu, Mekke'nin güvenli bir şehir olması için dua ettiğini bildirmiştir.

Bu dua, ibrahim'in İsmail için Kabe'yi inşa etmesinden sonra yaptığı ikinci duadır.

Ey Rabbim! Neslimin bir kısmım —ki onlar İsmail evladıdır. Mekke'deki ekinsiz bir vadide, senin Haram Beytinin yanında yerleştirdim. Başka yerde yapılması mubah olan işler, burada mubah olamaz. Örneğin kuşları avlana-maz, ağaçlan kesilmez, sınırına tecavüz edilemez, harem içinde çekişme ve savaşma haram kılınmıştır.

Ey Rabbim! Kabe'ye yönelerek.onun bereketinden yararlanarak namaz kılsınlar diye neslimden bazılarını bu kurak vadiye (Mekke'ye) yerleştirdim. (Burada, diğer ibadetlerden daha faziletli olduğu için özel olarak sadece na­mazdan söz edilmiştir}.

Tarıma elverişle yörelerde yaşamakta olan kimseleri, tarım ve tarıma bağlı işlerin namazı eksiksiz bir biçimde kılmaktan alıkoyduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. İşte bu nedenle namaz kılmaktan söz edilmiş ve Mekke mıntıka­sında islamın ilk çekirdeği böylece toprağa ekilmişti.

' Rabbim, artık sen de bir takım insanların gönüllerini onları sever ve onlara koşar yap. Onları çeşitli meyvalarla besle.

Cenab-i Allah, Hz. İbrahim'in bu duasını kabul buyurdu ve isteklerini gerçekleştirdi. Engin bir aşk ve sevgi hummasına kapılmış insanların hacca ve kutsal mekanlara seferler düzenleyerek oralarda sadaka vererek, alış-veriş yaparak para harcadıklarını her sene sizler de görmektesiniz. Bu seferler, kutsal beldelerdeki ticareti hareketlendirmekte; tüccarların çeşitli ülkelerden' Mek­ke'ye türlü erzak ve ürünler taşımalarına yol açmaktadır.

İnsanlar namaz kılarak, ibadet görevlerini İfa ederek şükretsinler diye, bütün bu nimetler Allah tarafından onlara bahsedilmektedir.

Bu ifadelerde, mal tahsil etmenin, dini vecibeleri yerine getirme konu­sunda İnsana yardımcı olduğuna işaret edilmektedir.

"Rabbimiz, kalblerimizin gizlediğini de açığa vurduğunu da sen bilir­sin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Çünkü O, görülen ve gö­rülmeyen alemleri bilir. Görendir, işitendir.

Dualara icabet eden, yaşlılığımda İsmail ile İshak'ı bana bahşeden Al­lah'a hamdolsun. Doğrusu benim Rabbim dualarımı işitendir. O'na dua ede­rim. O da duama karşılık verir. O beni buna ahştırmıştır.

Ey Rabbim! Beni namaz kılan, rükün ve şartlarına riayet ederek ek­siksiz biçimde eda eden bir insan yap. Soyumdan gelenleri de namazı dosdoğru eda eden kimseler yap. Rabbimiz! Duamı kabul buyur, ibadeti­mi de kabul buyur. Çünkü yaptığım ibadetler, sırf senin içindir. Rabbimiz! Mizanın kurulup hesabın görüldüğü günde beni, anamı ve babamı, ina­nanları bağışla. Ben, anam-babam ve mü'minleri, işlediğimiz kusurlardan dolayı bağışla.

Onun (İbrahim'in) babasına dua etmesi, sadece ona yaptığı bir vaadden dolayı idi. Ancak düşmanı olduğu, belli olunca ondan uzak durdu.[62]

 

Kıyamet Günlerini Ve Sahnelerini Hatırlatarak Öğüt Ve Uyarıda Bulunmak

 

42- Sakın Allah'ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.

43- O gün başlan kalkmış, gözlen kendilerine dönemeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş halde koşup duracaklardır.

44-45- Ey Muhammedi İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Haksızlık edenler: "Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de çağ­rına gelelim, peygamberlere uyalım" derler. Siz daha önce, sonunuzun gel­meyeceğine yemin etmemişmiydiniz! Üstelik kendilerine yazık edenlerin yerlerinde oturdunuz. Onlara, yaptıklarımız da sizlere açıklanmıştı. Size misal­ler de vermiştik.

46- Şüphesiz onlar düzenlerini kurdular; oysa dağları yerinden oyna­tacak olsa bile, bu düzenleri hep Allah'ın elindeydi.

47-48- Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği, her şeye üstün gelen tek Allah'ın huzuruna çıktıkları günde, sakın Allah'ın peygamberlerine yerdiği sözden cayacağını sanma; doğrusu Allah güçlüdür, öc alandır.

49- O gün, suçluları zincirlere vurulmuş olarak görürsün.

50- Gömlekleri katrandan olacak, yüzlerini ateş bürüyecektir.

51- Bu, Allah herkese yaptığının karşılığını vereceği için böyledir. Doğ­rusu Allah hesabı çabuk görür.

52- Bu Kur'an, onunla uyarılsınlar ve tek bir.Tanrı bulunduğunu bil­sinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.[63]

 

Bazı Kelimeler:

 

Belerir, yükselir. Çağırıp davet edene koşarlar.Başka şeye dönüp bakmadan sadece önlerindeki şeye bakarlar. Bakışları kendilerine dönmez. Yakın zaman.Yok olup gitmek, Birbirine yaklaştırılıp bağlanmış.

"Safed", kelimesinin çoğulu olup bağ ve zincir demektir. “Sirbal” kelimesinin çoğulu olup gömlek demektir. Katran. Yeter miktarda öğüt ve hatırlatma.[64]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Şanı yüce Allah, nimetlerini değiştirenlerin durumunu, bunların cezası­nı, mü'minlerin ibadet etme, dinî hükümleri yerine getirme gibi, üzerinde bu­lunmaları gereken durumu, insanların öğüt almaları için İbrahim (A.S.)'ın sözlerini ve soyu için yaptığı duayı anlattıktan sonra küfrün sonunu herkesin anlaması için, bu ayetlerde de kıyametten bazı sahne tasvirlerini vermenin yanısıra, kafirlere böylesine şiddetli bir uyanda bulunmuştur.[65]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Zalimlerin yapmakta oldukları işlerden Allah'ı haber­siz sanma. Aksine, onların yapmakta oldukları işleri kayda geçirmekte, ilmi İle çepeçevre kuşatmaktadır. Bu yaptıklarından dolayı onları cezalandıracaktır. Allah'ın onları ihmal ettiğini sanma. Hayır! Allah onlara süre tanıyor ama bu, onları ihmal ediyor şeklinde anlaşılmamalıdır. Zalimlere süre tanır, ama gafilliğinden ve habersizliğinden dolayı değil... Hikmet ve incelikler dolayısıyla onlara süre tanır. Çünkü O'nun hikmeti; kendi katında dünyanın bir sinek kanadı kadar değer taşımamasını, sinek kanadından daha önem­siz olmasını gerekli kılmıştır. Dünya, ceza yeri değildir. Aksine, onların cezalandırılmaları ve azaba uğratılmalan, gözlerin şaşkınlıktan donup ka­lacağı kıyamet gününe ertelenecektir.

"Sakın müşriklerden olma!", "Allah'la beraber başka bir tanrıya yalvarma"[66] .gibi, peygamber (s.a.v.)'e yapılan bu hitaplar, "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" türündedir. Görünürde hitap, Peygamber (s.a.v.)'e dir. Fakat aslında ümmetinedir. Bu hitaplarla Peygamber (s.a.v.) efendimiz teselli edilmekte, gönîö hoşnut kılınmaktadır.

Cenab-ı Aliah, şu kâfirleri ve azablannı, korkularından ve fazlaca dalgınlıklarından gözlerinin göğe dikileceği ve belerip kalacağı bir güne ertelemektedir. O günde bu kafirler kendilerini çağırana doğru koşacak, ko­şarlarken de başlarını dikip hiçbir şeye bakmayacaklardır. Nasıl baksınlar ki? O, dalgınlık günüdür, yıldırım güriüdür, bela ve felaket günüdür. Kulakları sağır eden gürültü günüdür. Hazırlıksız olanlar için'en büyük korku günü­dür. O günde gözlerini hep önlerindeki şeylere dikecek ve başka şeylere bak­mayacaklardır. Fazlaca korktukları ve şiddetlice ürktükleri için, bakışlar, ken­dilerine geri dönmez. Bakışları donup kalmıştır sanki. Yürekleri de hareket halindeki hava gibi hoplayıp ürpermektedh*. İşte o büyük korku gününde ka­firlerin hali böyle olacaktır!

Ey Muhammed! İnsanların tümünü uyar. Azap kendilerine geldiği gün sabırsızlanıp sızlanan zalimler şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, bizi dünyaya geri gönder ve bize az bir süre tanı ki; senin çağrına gelelim. Seni birleyelim. Ih-lâsla kulluk edelim. Peygamberlere itaat edelim.

Bakınız Cenab-ı Allah onlara ne cevap vermiş: Önceden sizin için hiç ölüm olmadığına ve ebedi yaşayacağınıza yemin etmemiş miydiniz?

Kınamak için onlara şöyle hitap edilecektir: Dünyadayken yemin ederek söylememiş miydiniz ki; öldükten sonra tekrar diriltilip te hesaba çekilme­yeceksiniz! Başka bir hayata intikal etmeyeceksiniz!

"(Onlar), yeminlerinin bütün şiddetiyle: "Allah ölen kimseyi diriltmez!" diye Allah'a yemin ettiler"[67]

Kendilerine yazık edenlerin yerlerine oturdunuz. Onların sonlarının ni­ce olduğunu anladınız. Küfredip peygamberlere isyan ettikleri zaman onlara neler yaptığımız da size açıklandı. Onları size misal gösterdik. Ama siz ibret ve öğüt almadınız.

İşte burada sizin durumunuz onlarınkinden farklı oluyor. Olanca güçle­rini harcayarak tuzaklar kurmaya çalıştılar. Oysa onların tuzakları Allah'ın katındaydı. Tuzaklarını bozardı. Her şey O'nun katında yazılı ve aleyhlerin­de kayıtlıdır. Kayda geçirilen kötü amelleri yüzünden Cenab-ı Allah onları şiddetli bir hesaba çekecektir. Onların tuzakları, yüce dağlar gibi ayetleri si­lip yok edecek değildir. Onların istekleri nasıl gerçekleşecek ki?!! Kafirler hoş-lanmasalar da Allah kendi nurunu tamamlayacaktır.

Öyle olunca Cenab-ı Allah'ı, peygamberlerine yaptığı va'di gerçekleştirmeyecek sanma. Zira o buyurmuş ki: "Allah: "Elbette ben ve elçilerim galib geleceğiz" diye yazmıştır"[68]

"Elbette biz elçilerimize yardım ederiz"[69]

Allah kime ne va'd etmişse, va'dini mutlaka yerine getirmiştir. Dostları­na ve elçilerine yaptığı va'di nasıl yerine getirmeyecek ki? Allah güçlüdür, Mağ-lub edilemez, intikam sahibidir. Bu ifade, ayete yapılan uygun bir eklemedir. Allah İntikam alandır. Zorlu kuvvet sahibidir.

O gün yer başka yere, gökler de başka göklere değiştirilir, bunlar şekil ve konum bakımından mı değiştirilecek, yoksa bütün mahiyeti eriyle tümden mi değiştirileceklerdir?. Bunu en iyi bilen Allah'tır.

Hepsi, tek ve kahredici Allah'ın huzurunda durur. O günde günahkar­lar birbirine bağlanmış, elleri ayaklarına bağlanmış görürsün. Zincirler ve bukağılar içinde birbirlerine yaklaştırılmış ve bağlanmış halde görürsün.

Gömlekleri katrandandır. —Ey tek ve kahredici Allah'ım, sen ne yücesin— o günde kafirler alabildiğine hor ve zayıf olurlar. Zincirlerde bukağılara vu­rularak birbirlerine bağlanıp yaklaştırılırlar.

Gömlekleri var, katrandandır. Yüzlerinde perde var, ateştendir.

Bu tasvirde kafirler için şiddetli bir elem ve acı vardır. Şöyle ki:

1- Zincirlerle birbirlerine bağlanmışlardır. "Onlar ve azgınlar, tepe tak­lak oraya atıldılar"[70]

2- Göklekleri katrandandır. Yani ciltleri katrana bulanmıştır ki, vü­cutlarını yakacak olan ateş çabuk tutuşsun. Ayrıca derileri kararıp pis kok­sun.

3- Dünyadayken kibir ve gururlarının konağı ve istasyonu olan yüzleri ateşin altında kalır ve ateşle perdelenir.

"O gün yüzükoyun ateşe sürüklenecekler, "cehennemin dokunuşum tadın" diye"[71]

Bütün bunlar Cenab-ı Allah'ın, herkese amelinin karşılığını vermesi için dir. Kim iyi işlerse, işlediğinin karşılığını görür. Kİm de kötülük yaparsa, kar siliğim eksiksiz görür. Şüphesiz Aflah, hesabı çabuk görendir: Azabı şiddeti olandır.

Bu Kur'an-ı Kerim, insanlar için bir tebliğdir. Bundan daha güçlü bir tebliğ düşünülebilir mi? Bu tebliğ geldi ki; insanları Allah'ın azabıyla uyar-sınlar, sevabıyla müjdelesinler. İnsanlar da bu tebliğ sahibinin tek ve bir ilah olduğunu öğrensinler. Sağlam akıl sahipleri de düşünüp ibret alsınlar.[72]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/265.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/265-266.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/266.

[4] A'raf: 158.

[5] Fussilet: 44.

[6] A’raf: 158.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/266-268.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/268-269.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/269.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/269.

[11] A'raf: 168.

[12] Enbiyâ: 35.

[13] Tegabün: 6.

[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/269-271.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/271-272.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/272.

[17] İsrâ: 85.

[18] Âl-i İmrân: 119.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/273-274.

[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/275.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/276.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/276.

[23] A'râf: 88.

[24] İsrâ: 76.

[25] Mücadele: 21.

[26] Saffat: 171-173.

[27] A'raf: 128.

[28] Enfal: 32.

[29] Sâd: 57-58.

[30] Muhammed: 15.

[31] Kehf: 29.

[32] Furkan: 23.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/276-278.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/278-279.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/279.

[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/280.

[37] Mü'min: 47-48.

[38] Ahzâb: 67-68.

[39] Fatır: 14.

[40] Mümtahine: 4.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/280-282.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/282-283.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/283.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/283-284.

[45] Fatır: 10.

[46] Şems: 9-10.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/284-285.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/286.

[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/286.

[50] Hadid: 15.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/286-288.

[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/288.

[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/289.

[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/289.

[54] Yasin: 40.

[55] Kasas: 73.

[56] Hadid: 15.

[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/289-290.

[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/290-291.

[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/291.

[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/291.

[61] Ankebût: 67.

[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/292-293.

[63] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/293-295.

[64] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/295.

[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/295.

[66] Kasas; 87-88.

[67] Nahl: 38.

[68] Mücadele: 21.

[69] Mü'min: 51.

[70] Şuarâ: 94.

[71] Kamer: 48.

[72] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/295-298.