Tefsir Kulliyati - 1. Sayfa - 015Hicr
Giriş
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Zikir Nedir?
Allah'ın Kur'an'ı Koruması
Allah Kuranı Kerim'i Nasıl Korudu?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Telkih Meselesi
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Allah Neyle Yemin Eder?
Saul-Mesanî
Reşad Halife'nin Hareketi
Geçici Lezzetlerden Sakınmak
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Yakînden Maksad Ölümdür
(15) HİCR SÜRESİ
Giriş
Kur'an'in 15. suresi olan Hicr, 99 ayettir. 87. ayeti Medine'de, diğerleri ise Mekke'de nazil olmuştur. Hicr bir belde adıdır ve surenin 80-84. ayetlerinde Hicr halkından söz edildiği için sureye bu isim verilmiştir.
Bu sure genel olarak akide, ahlâk, Allah'ın kudreti, ins ve cin-nin yaratılışı ve bazı peygamberler ile ümmetlerinin kıssaları gibi konulan içermektedir.
îbn Ömer ile îbn Abbas'tan gelen rivayete göre bu sure Mekke'de nazil olmuştur. Katade ve Mücahid de bu görüştedirler. Hasan Basri'ye göre 87. ayet müstesna, surenin tamamı Mekke'de (Hicret'ten önce) nazil olmuştur.
Ed-Dânî ve Tabersi'nin yorumuna göre, bu surede ttseyf. ayeti» ile nesholunmuş beş ayet vardır.
Sure 654 kelime, 2760 harften ibarettir. Surenin bir önceki İbrahim Suresi ile arasındaki münasebet şöyledir:
îki sure de huruf-u mukattaadan «Elim, L&m, Râ» ile başlamaktadır. İki sure de kâfirlerin Kıyamet Günü'ndeki durumlarını tasvir etmektedir. İbrahim Suresi mücrimlerin ahiretteki durumlarından bir kısmını içerirken, Hicr Suresi'nde mücrimlerin bi kısmına dünyada iken gelen azabın bir kısmı bildirilmektedir. Her iki surede de göklerin ve yerin durumuyla ilgili ayetler bulunmaktadır. Yine her iki surede de Hz. Peygamber'e teselli veren ayetler mevcuttur ve misaller verilmektedir.
îbrahim ve Hicr Sureleri'nde bu belirtilen hususlardan daha çok, birbiriyle ilişkili bölümler vardır. [1]
Meal
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Elif, Lam, Râ. Bunlar Kitab'm ve apaçık bir Kur'an'ın ayetleridir.
2- Kâfir olanlar, vaktiyle müslüman olsalardı diye çok ha-yıflanacaklardır.
3- Onları bırak, yesinler, eğlensinler ve boş emeller kendilerini oyalasın. (Nasıl olsa) ileride bileceklerdir.
4- Kendisi için mutlaka bilinen bir yazı olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi helak etmedik.
5- Hiçbir toplum (millet) ecelini geçemez, ondan geri de kalamaz.
6- Dediler ki: «Ey kendisine zikir indirilen! Sen mutlaka bir mecnunsun».
7- «Eğer doğru söyleyenlerdensen, bize melekleri getirse-ne!»
8- Biz melekleri ancak hak ile indiririz. İşte o zaman onlara mühlet verilmez!
9- Kuşkusuz ki zikri biz indirdik ve elbette onu yine biz koruyacağız.
10- Andolsun senden önce de, evvelki topluluklar arasına elçiler gönderdik,
11- Onlara herhangi bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi.
12- İşte biz onu böylece suçluların kalbine sokarız.
13- Daha önce yaşayanların adeti geçtiği halde onlar, ona inanmadılar.
14- Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan yukarıya çıkacak olsalardı;
15- Yine de «Muhakkak ki gözlerimiz döndürüldü. Biz büyülenmiş bir kavimiz» derlerdi. [2]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(1) «Elif, Lâm, Râ. Bunlar Kitabın...» Ayetin Tefsiri
ttTilke» kelimesi, Hicr Suresi'ne işaret etmektedir. Yani şanı yüce olan bu sure, Kâmil ve Kitab ismiyle tahsis edilmiş Kitab'ın ve aynı zamanda apaçık olan Kur'an'ın ayetlerindendir.
«Kur'an» lâfzı, sıfatı olarak getirilen «Mübin» kelimesi ile birlikte satırlarında hükümlerin bulunduğu kitab veya doğru yolu eğriden, hakkı bâtıldan, helâli haramdan ayırdeden ya da mânâları apaçık, mucize oluşu ortada olan Kur'an anlamına gelir.
«Mübin» kelimesi «Mübeyyin» şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde «Açıklayan» anlamına gelir.
Kur'an'ın şanım yüceltmek İçin Allah Teâlâ onu, hem «Kitab», hem de «Kur'ann vasfıyla tesmiye etmiştir. îlk vasfıyla onun ilâhî kitaplar cinsinden olan kemâl sıfatlarını kapsadığına ye dolayısıyla adeta tüm kitapları muhtevi olduğuna, ikinci vasfıyla da diğer kitaplardan üstün ve mümtaz bulunduğuna işaret etmektedir.
Bazı müfessirlere göre «Kitab» kelimesiyle kastedilen, «Levh-i Mahfuz»duT. Nitekim Nemi Suresi'nin başlangıcı da buna benzer.
Ancak bu ayette önce «Kitab», sonra da «Kur'an» vasfı zikredilmiştir. Nemi Suresi'nde ise önce «Kur'an», sonra da «Kitab» vasfı zikredilmiştir. Aradaki farkın sebebini tafsilatıyla öğrenmek için Razi'nin ve Alusi'nin tefsirlerine başvurulabilir.
Zemahşeri, «Tilke» lâfzının Hicr Sûresi'nin içerdiği mânâlara işaret ettiğini söyler. Kitab ve üzerine atıf yapılan Kur'an kelimeleri ise Hicr Sûresi'nin muhtevasından ibarettir. Nemi Sûresi'nde-ki «Kitab» lâfzı ise, ya «Levh-i Mahfuz» ya bu sure ya da Kur'an' dır. Yani o, Nemi Suresi'ndeki «Kitab» lâfzı için üç vecih zikrederken, burada sadece bir vecihle iktifa etmektedir.
Kelimeyi elif-îâm ile (marife) getirmek azametin bir çeşidi iken, nekra getirmek de başka bir çeşididir. Maksad iki azameti biraraya getirmek olduğundan Allah Teâlâ, «Kitab» lâfzım marife, «Kur'an» lâfzını ise nekra getirmiştir. Burada da, Nemi Suresi'nde de marife kelime nekra kelimeden önce getirilmiştir. Her iki yerde de marife olan kelimelerin Önce getirilmesi, onların şanını daha yüceltmek içindir.
Bazı müfessirlere göre, «el-Kitab» ile kastedilen Tevrat ve İncil, «Kur'an» ile kastedilense, Hz. Muhammed'e (s.a) nazil olan kitaptır. îbn Cerir et-Taberi, bu görüşü Mücahid ve Katade'den rivayet etmektedir. «EUBahr'uUMuhit» adlı tefsirinde Ebu Hay-yan, bu takdirde «Tilke» ile Kitab'm ayetlerine işaret edildiğini söylemektedir.
(2) «Kâfir olanlar vaktiyle müslüman olsalardı.,.»Bu Ayetin Tefsiri
Yani, iman edilmesi gereken şeyleri inkâr edenler, aynı hususlara iman etmeyi, onlara teslim olmayı çoğu kez temenni edeceklerdir.
Bazı müfessirlere göre, burada sözü edilen «küfür», onların Kur'an'ı ve onun Allah katından geldiğini inkâr etmiş olmalarıdır. Onların çoğu kez temenni etmeleri, Kur'an'ın hükümlerine inki-yadı temenni ettiklerini gösterir. Bu ayet açıkça göstermektedir ki onların inkârı, «kilfr-i cuhudi» dir. Bu temenni, Kıyamet Gü-nü'nde asî müminlerin cehennemden çıktıklarını gördükleri anda vuku bulacaktır.
îbn Abbas ile Enes'ten rivayet edildiğine göre, bu iki sahabi mezkûr ayeti müzakere ederek şöyle demişlerdir:
«Bu temenni, Allah'ın müslümanlardan olan günahkârlar ile müşrikleri cehennemde biraraya getirdiğinde vuku bulacaktır. O zaman müşrikler günahkârlara «İbadetiniz sizi kurtaramadı» derler. Onların bu sözü üzerine gazaba gelen Allah Teâlâ da fazl ve rahmetiyle günahkârları cehennemden çıkarır. (îbn Mübarek, İbn Ebi Şeybe, Beyhakî)
Tabarani ile tbn Merduveyh'in sahih bir senetle Cabir b. Ab-dullah'tan rivayet ettiklerine göre, Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur:
«Ümmetimden bazı kimseler, günahlarından dolayı azap gö. receklerdir. Allah'ın dilediği kadar cehennemde kalacaklar, sonra müşrikler kendileriyle, «Tasdikinizin size bir yaran olduğunu niçin görmüyoruz?» diye alay edecekler. İşte o zaman hiçbir mu-vahhid kalmaksızın Allah Teâlâ hepsini ateşten çıkaracaktır.
Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber Cs.a) mezkur ayeti okumuştur. (Bu hadisi, Hz. Ali, Musa el-Eş'ari ve Ebu Said el-Hudri'den birçok ravi rivayet etmişlerdir ve hepsi de merfu hadislerdir. Ayrıca bu hadis, birçok selef-i salihinden de nakledilmiştir).
Dahhak, «Bu, dünyada, ölüm anında iken kâfirlere küfrün ve-hameti görüldüğünde vuku bulur» demiştir.
îbn Mesud'a göre, bu ayet Kureyş kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar bu temenniyi Bedir Günü'nde müslümanların galip geldiklerini gördüklerinde yapmışlardı.
Yine İbn Mesud ve birçok sahabiden rivayet olunduğuna göre bu temenni, müşriklerin boyunları vurulduğu ve cisimleri ateşe arzedildiği zaman vuku bulacaktır.
İbn'ul-Enbari'ye göre, müslümanın selim kaldığı ve kafirlerin azaba duçar olduğu her durumda ,bu temenni kâfirlerden sudur eder.
«Rûbe» kelimesi şeddeli de, şeddesiz de okunur. Aslında azlık mânâsını ifade etmek için va'zedilmişse de, bazen çokluk için de kullanılır. «Rûbe» kelimesinin Arap dilindeki kullanımı yaygın olmasına rağmen, Kur'an'da sadece bu ayette geçmektedir. Bu kelimenin ifade ettiği mânâ hususunda çeşitli görüşler vardır.
1. Daima «azlık» için kullanılır. Bu çoğunluğun görüşüdür. El-Basit isimli eserde, Halil, Sibaî, Ahfeş, Mazenî, Farisî Müber-rid, Kisaî, Perra ve Hişam'm bu görüşte olduğu söylenilmiştir.
2. Daima «çokluk» için kullanılır. El-Ayn'in sahibi îbn Du-ruşteveyh ve bir grup bu görüştedir. Bu görüş aynı zamanda Halil'den de rivayet edilmiştir.
3. Suyutî, Farabî'ye uyarak çoğunlukla <cRûbe»nin azlık, bazen de çokluk için kullanıldığını söylemiştir.
4. Bunun tam zıddı bir görüşe göre, kelime çoğu zaman çokluk, bazen de azlık için kullanılmıştır. Bu görüş «Teshil» de kesinlikle ifade edilirken, İbn Hişam, el-Muğni adlı eserinde bu görüşü benimsemiştir.
5. Hem azlık hem de çokluk içindir. Hiçbiri, bir diğerine galip değildir. Bu görüşü Ebu Hayyan, müteahhirin alimlerinin bazılarından rivayet etmiştir.
6. «Bübe» kelimesi ne azlık ne de çokluk için va'zedilmemiş-tir. Aksine ispat harfidir. Ancak çokluğa da azlığa da delâlet etmez. Çokluk ve azlık onun dışındaki bir karineden anlaşılır.
7. Bu kelime iftihar yerlerinde çokluk, diğer yerlerde ise azlık için kullanılır. Bu görüş el-Alem ile İbn Seyyid'e aittir.
8. Bu kelime adetin mübhemi için kullanılmıştır. «Rûbe»den sonra gelen «771a» harfi (Rûbema) kaffe harfidir. Yani «Rûbe»yi amelden meneder. Ve «Rûbeaiân fiili mazinin başında gelmesine neden olmuştur. Çünkü çokluk veya azlık ancak smın bilinen hususlarda olur. Gelecek ise bizim meçhulümüzdür. Bazen de bu ayette olduğu gibi fiili muzariye de dahil olur. Bazen de cümle, is. mine dahil olur.
Bu kelimenin ifade ettiği mânâ üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bir gruba göre, azlık belirtir. Yani kâfir olanlar bazen müslüman olmayı temenni ederler. Rivayetlerden de anlaşılan budur. Nitekim daha Önce de belirttiğimiz gibi, müslümanların asileri cehennemden çıktıkları zaman onlar bu temennide bulunurlar.
Bazılarına göre «Rûbe»xân sonundaki «Ma»6a şiddet anlamı vardır. Yani kâfirler şiddetli bir şekilde temennide bulunmaktadır lar. Fakat daimi bir şekilde mutlak temenni vardır.
(3) «Onîart bırak, yesinler, eğlensinler...» Bu Ayetin Tefsiri
Buradaki hitap, önce Hz. Muhammed efendimize, sonra da tüm müminleredir. Böyle bir emirle kastedilen; «Onlar ile şehvetleri arasından çekil! Çünkü uyarma ve nasihat onlara hiçbir yarar sağlamamtştır. Onları kendi hallerine bırak! Yesinler, eğlensinler, dünyalanyla oyalansınlar» demektir.
«Yesinler» ibaresinin «eğlensinler/faydalansınlar» ibaresinden önce zikredilmesinin nedeni, onların dünya nimetlerinden yararlanmalarının hayvanlannkinin kabilinden olduğunu ortaya koymaktadır. Hayvanlar yiyecek ve içeceklerden nasıl faydalanıyorlarsa, bunlar da aynı şekilde faydalanmaktadırlar.
«Boş emeller kendilerini oyalasın» ifadesinde geçen «emel» kelimesi uzun yaşamayı hayal etmek, ihtiyaçların tamamını elde etmeyi ve durumların müstakim olmasını ummak, sonuç itibarıyla hayırla karşılamayı beklemek demektir. îşte bu emel, onları iman ve taat ya da varacakları noktayı düşünmek hususunda meşgul etmektedir.
«(Nasıl olsa) ileride bileceklerdir»; yani ahirette bileceklerdir. Veyahut dünyada iken, yaptıklarının sonucunu, zilleti, öldürülmeyi, tutsak olmayı kendi gözleriyle görecekler, ahirette de ebedî azabı müşahade edeceklerdir.
Bu ayet, hayvanî bir şekilde lezzetlere dalmanın, nimetleri saçıp savurmanın yanında ahirete hazırlanmamanın felaha ulaşmak isteyen kimselerin ahlâkından olmadığını göstermektedir. Nitekim Hasan Basri'den gelen bir rivayette; «Bir kul, emelini uzattıkça ameli kötüleşir» denilmektedir.
Amr b. Şuayb'tan rivayet olunduğuna göre; «Bu ümmetin evvelinin (Ük müslümanların) salahı, zühd ve yaTdn ile oldu. Sonu ise cimrilik ve tul-î emel üe helak olacaktır». (îmam Ahmet, Zühd; Tabarani, Evsat; Beyhakî, Şuab'ul-îman).
Bazı eserlerde Hz. Ali'den şöyle rivayet edilmektedir: «Ben sizin için iki husustan korkuyorum. Birincisi; Tul-î emel, ikincisi; Hevaya tabi olmak. Çünkü TuUî emel ahireti unutturur, hevaya tâbi olmak da insanı haktan uzaklaştırır».
(4) «Kendisi için mutlaka bilinen bir yazı olmaksızın...» Bu Ayetin Tefsiri
Mezkûr ayet onların azabının geciktirilmesindeki sırrı açıklamaktadır.
«Karye» ile kastedilen herhangi bir kasaba veya şehirdir. Yani, hiçbir (şehir, ülke veya) kasaba yoktur ki onu helak ettiğimizde onun için bir yazı olmasın. KendisiniC veya kâfir halkını) batırdığımız ya da halkını helak ettikten sonra boş bıraktığımız hiçbir kasaba yoktur ki, onun için takdir edilmiş Levh-i Mahfuz'da yazılmış bir ecel olmasın! O ecel malumdur, unutulmaz. Ondan gaflet edilmez.
«Kitab» kelimesi, takdir edilmiş ve Levh-i Mahfuz'da yazılmış ecel, zaman demektir. Gerek arazisini yere geçirmek veya halkını yoketmek suretiyle ya da başka afetlerle helak edilen ülkelerin hiçbirisi körü körüne, tesadüfi olarak yokedilmiş değillerdir. Ancak Allah tarafından tayin ve takdir edilmiş Levh-i Mahfuz'da yazılmış, unutulmaz bir yazı gereğince yok olmuşlardır. Anlaşıldığı gibi devlet ve milletlerin de tıpkı fertler gibi takdir edilmiş belli ömürleri vardır. Fertler de doğar, gelişir, ihtiyarlar. Nihayet doğduğu gibi devletler de kurulur, gelişir ve sonunda Allah'ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler gibi bunların da bazıları uzun, bazıları kısa ömürlü olurlar.
(5) «Hiçbir toptum (millet) ecelinin önüne...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani helak edilmiş veya gelecek olan toplumlardan hiçbiri yoktur ki ecelini geçsin. Öyle ki o toplumun helaki muayyen zaman gelmezden önce vuku bulmaz. Yine bu ayet, ölen veya öldürülen bir kimsenin ancak eceliyle öldüğüne delâlet eder. însanın ecelinden önce öldüğünü söyleyen yanılmıştır.[3]
(6) «Dediler ki; Ey kendisine zikir indirilen...» Bu Ayetin Tefsiri
«Zikir» ile kastedilen Kur'an'dır. Kâfirler Kur'an'm herhangi bir ayetinin Allah tarafından gönderildiğine inanmadıkları halde Hz. Peygamber'e bu şekilde, yani alay olsun diye hitap etmişlerdir.
«Sen mutlaka bir mecnunsun!» demekteki maksatları, böylesine büyük bir iddiada bulunan bir kimsenin kesinlikle deli olması gerektiğine inanmış olmalarıdır. O halde Hz. Muhammed muhakkak mecnun olmalıdır. Nitekim bir insandan sadır olması çok uzak olan bir konuşmayı dinleyen bir kimse, ona «sen delisin» der.
Bazı müfessirlere göre, Hz. Peygamber'e vahiy geldiğinde, adeta bayılıyormuş gibi bir duruma girdiğinden dolayı, onlar Hz. Peygamber'e böyle söylemişlerdir. Ancak ilk yorum, konum itibanyla daha uygundur. Nitekim Araplar şairlerin cinlerden ilham (vahiy) aldıklarına inanırlardı. Hz. Peygamber de fesahat ve belagat bakımından şiir ve nesirden daha üstün bir Kitab ile huzurlarına çıktığı için, ona bazen «mecnun», bazen de «şaiı» derlerdi. [4]
Zikir Nedir?
Kur'an'da «zikir» kelimesi 52 ayette geçmektedir.
«Zikir» kelimesi şu ayetlerde «Kur'an» anlamında kullanılmıştır.
Al-i İmrân: 58, A'raf: 63, 69, Yusuf: 104, Hicr: 6, 9, Nahl: 44, Enbiya: 2, 7, Furkan: 18, 29, Şuara: 5, Yasin: 11, 69, Sâ'd: 8, Fus-silet: 41.
Bu kelime, bazı ayetlerde ibadet, bazı ayetlerde Allah'ı anmak, hatırlamak ve yüce isim ve sıfatlarından birini söylemek anlamında da kullanılmıştır. Mesela Bakara Suresi'nin 200. ayeti bu hususta bir örnek olarak verilebilir.
Hz. Peygamber'e «Sen bir delisin» diyen müşriklerin bu sözü söylemede takip ettikleri kimse, Firavunudur. Çünkü o, Hz. Musa hakkında, «Kesinlikle size gönderilen peygamberiniz delinin teki-dir« demiştir.
(7) «Eğer doğru söyleyenîerdensen, bize...» Bu Ayetin Tefsiri
«Levmâ» lafzı, tıpkı «Levlâ» gibi iki mânâdan birisi için kullanılır. Ya bir şeyin varlığı için başkasının yokluğu veya tahdid için. Yani, «Niçin bize melekleri getirmiyorsun? O melekler senin peygamber olduğuna şahitlik etsinler ya da tebliğ hususunda sana yardımcı olsunlar veyahut seni yalanlayanlara ceza versinler!». Nitekim daha önce de peygamberlerini yalanlayan ümmetler için böyle melekler gelmişlerdi.
(8) «Biz melekleri ancak hak ile indiririz...» Bu Ayetin Tefsiri
Burada, «Biz» şeklindeki ifade «Ben» anlamında ve tazim için kullanılmıştır. Hz, Peygamber'in onların sözlerine cevap vermesi, inat ve taassupları dolayısıyla sadır olan isteklerini geri çevirmesi için, Allah Teâlâ bu sözü peygamberine telkin etmiştir.
«Biz melekleri ancak hak ile indiririz»; yani hikmet nasıl gerektiriyorsa öyle indiririz. Hikmeti teşriyye ve tekviniyye denildiği gibi inen meleklerin beşer suretinde olmasını ister. Beşer suretinde gelen melekler beşerden şüpheye düştükleri gibi, onlarda da şüpheye düşülmesini gerektirirler. Nitekim bir ayette, «Eğer bîz onu melek ktîsaydık, yine bir kişi kılacaktık. Onların üzerinde kapalı olanı, yine üzerlerine kapalı olarak bırakacaktık» buyurul-muştur.
«îşte o saman onlara mühlet verilmezdi»; yani onların isteğinin tam tersi olacak ve zarar hemen oluşacaktır. Adeta Allah Teâlâ bu ayette, «Biz onlara melekleri sadece erkekler suretinde indirdik. Çünkü bu hikmetin gereğidir. Fakat bu takdirde onlar, yine şüpheye düşerlerdi ve bunun hiçbir yaran olmazdı. Ayrıca biz melekleri indirdiğimizde de artık onlara herhangi bir mühlet de vermezdik. Yani meleklerin inmesiyle onlar zarar görürlerdi. Çünkü onları o zaman derhal helak ederdik. Nitekim daha önceki Ümmetler hakkında da bizim adetimiz buydu. Onlara istedikleri mucizeyi getirdikten sonra, eğer buna rağmen iman etmeseler, hemen ardından onlara azabı getirirdik. Biz onların zaten iman etmeyeceklerini biliyoruz». Mânâ şöyle de anlaşılabilir: «Biz melekleri ancak beşer suretinde indiririz. Bu hikmetin gereğidir. Melekler bu suretle indikleri için onlar iman etmezler ve o zaman da artık kendilerine mühlet de verilmeyeceği için hemen helak olurlar».
îbn Cerir ve Îbn*ul-Münzir, Mücahid'den «el-Hak» kelimesinin yorumuyla ilgili olarak, bunun «risalet ve azap» olduğu şeklinde bir rivayet nakletmişlerdir. Bu rivayete göre, ayetin mânâsı şöyle anlaşılır: «Biz melekleri ancak elçilik ve azap maksadıyla göndeririz .Şayet melekleri müşriklerin üzerine indirseydik artık onlara mühlet verilmezdi. Çünkü onlara peygamberlik indirilmesi burada sözkonusu değildir». Böylece meleklerin azapla gelecekleri kesinlik kazanmış olmaktadır.
Maverdfye göre, «Hak» kelimesi burada sadece «risaletfelçilik» anlamındadır. Hasan Basri'ye göreyse bu kelime sadece «azap» anlamındadır. Bu rivayet mânâ yoluyla İbn Abbas'tan da nakledilmiştir. Yani, «Biz melekleri sadece kendisinde takdim-tehir olmayan azapla indiririz».
İbn Atiyye*ye göre, «Hak» kelimesi burada vacip olan, vahiyden muhakkak olan ve Allah'ın kullan için irade buyurduğu menfaatlerden ibarettir. Bu yoruma göre ayetin anlamı şöyle anlaşılır: «Biz melekleri sizin istediğiniz gibi değil, sadece vahiy ve ya-rarı gerektiren bir hakla indiririz. Eğer melekleri indirirsek, ondan sonra azap hususunda size mühlet verilmez. Çünkü bizim sünnetimiz (adetimiz) mucize isteyen ümmetlere, istedikleri verildikten sonra, inanmazlarsa onları helak etmektir».
Zemahşeri'ye göre anlam şöyledir: «Biz melekleri ancak hikmet ve maslahatla indiririz. Meleklerin size apaçık gelmeleri, sizin onları görmeniz, peygamberlerin doğruluğuna dair şahitlik yapmalan sizin için hiçbir hikmet taşımamaktadır. Çünkü siz bu durumda peygamberi artık mecburen tasdik edeceksiniz. Yani ima-nvmz îztırari olacaktır». Zemahşeri'nin bu yorumu, meleklerin gerçek suretleriyle indirilmesine binaendir.
Kadı Beyzavi'ye göre, onların hikmete aykırı olan inişleri, beşer suretinde indirilmeleridir. Çünkü onlar eğer insanların göreceği bir surette gelirlerse, bu onlan daha fazla şüpheye düşürür ve bunun hiçbir hikmeti de olmaz.
Bazı müfessirlere göre, ayetin yorumu şöyledir:
«Meleklerin indirilmesi ancak hak ve maslahat icabıdır. Allah Teâlâ o kâfirlerin halinden bilmiştir ki eğer onlara melek gönderse bile onlar yine de küfürlerinde ısrar edeceklerdir. Böylece onların indirümesi abes ve bâtıl olum.
Tüm bu görüş ve yorumların tenkidleri ve o tenkidlerin cevaplan Alusî'nin ve Ebu Hayyan'ın tefsirlerinde vardır. Daha fazla bilgi edinmek için bu tefsirlere başvurulabilir.
Kafirlerin Kur'an'ı inkâr ve peygamberle alay etmelerini reddetmek ve Hz. Peygamberi (s.a) teselli etmek amacıyla, bir sonraki ayet nazil olmuştur, [5]
Allah'ın Kur'an'ı Koruması
(9) «Kuşkusuz ki zikri biz indirdik ve yine...»Bu Ayetin Tefsiri
«Zikir» ile kastedilen Kur'an'dır. Allah Teâlâ adeta şöyle buyurmaktadır:
«Biz şanımızın yüceliğiyle, onların inkâr ettikleri veya sana inenleri reddettikleri Kur'an'ı gönderdik. Kesinlikle onu tahriften, fazlalık ve eksiklikten koruyan biziz».
Allah Teâlâ'nm «onu hıfzetmesi»nhi anlamı iztihza edenlerin, yalanlayanların bu yaptıklarının onda hiçbir etki yapmadığıdır.
Hasan Basri'ye göre, onun hıfzı, içindeki ahkâmın Kıyamet'e kadar baki kalmasıdır.
Birçok müfessire göre, onun hıfzı (korunması) ile kastedilen onun her zaman için muciz olmasıdır ve onu her türlü eksiklik, fazlalık, tahrif ve tebdilden korumaktır.
Allah Teâlâ hiçbir kitabını, Kur'an gibi zikretmemiştir. Daha Önceki kitaplarını, rahiplere ve ahbarlara, yani alimlere hıfzettirdiği için onlar tahrif edilmiştir. Oysa Kur'an'ı bizzat kendisi korumuştur. Bu bakımdan Kur'an başlangıçta da, sonuçta da mahfuz bir kitaptır.
Zemahşeri, «Keşşaf» adlı tefsirinde buna işaret ederek şöyle der:
«Bu ifade, Hz. Peygamberi (s.a) yalanlayanlar için sevkedil-miş, «Biz zikri indirdik» cümlesiyle de cevap tamam olmuştur, O halde ikinci cümleye ne ihtiyaç vardı? İkinci cümlenin getirilmesi onun başta da sonda da Allah tarafından korunduğunu ispat etmek içinse eğer, güzel olur. İlk cümle her ne kadar onların itirazının reddi için getirilmişse de mücerret bir dava gibidir. Onun için sanki, «Eğer Kur'an bizim katımızdan olmasaydı, eksiklik ve fazlalıktan korunmuş olarak kalamazdı. Diğer sözlere yapıldığı gibi, ona da ilaveler, çıkartmalar yapılırdı» denilmek istenmiştir. Onun eksiklik ve fazlalık taşımasının sebebi nazmının muciz olmaşıdır. Ona bir şey ekleme veya ondan bir şey çıkarma imkânı yoktur. Aksi takdirde onun icazına halel gelir. Bu yorumda atfın uygunluğuna işaret vardır».
Kadı Beyzavî, bu ayeti îmamiye mezhebine mensup bazı kimselerin «Kur'an'a eksiklik ve fazlalık girmiştir» şeklindeki sözlerinin fasid olduğuna dair delil getirmiştir. Fahreddin Razî ise, Beyzavi'nin bu delilinin zayıf olduğunu söylemiştir. Çünkü bu bir şeyi, kendisiyle ispat kabilinden olmaktadır. Zira eksiklik veya fazlalık olduğunu iddia eden zavallılar, «Bu ayet de ziyadelerdendir» diyebilirler. Bu miktarda icazın var olduğunu söylemek te bir delile muhtaçtır. «Kelam* - Lafzısmn, hadis (sonradan olma) olduğunu söyleyenler bu ayete itibar etmişlerdir. Bizim arkadaşlarımızdan (Eş'arilerden) bazıları, bu ayeti, besmelenin her surede bir ayet olduğuna dair kuvvetli bir delil olarak görmüşlerdir. Çünkü Allah Kur'an'ı koruyacağını va'detmektedir. Onun korunması, eksiklik ve fazlalıktan korunması olmadıktan sonra, bir mânâsı kalmaz. Eğer besmele Kur'an'dan olmasaydı, «Tağyir'den korunmuş Kur'an» olmazdı. Yine fazlalıktan da Kur'an korunmuş olmazdı. Eğer besmeleyi sahabenin fazladan koydukları zannedilecek olursa, o zaman sahabenin eksiklik de yapmış oldukları zannı ortaya çıkmış olur ki bu da Kur'an'ın hüccet olmaktan çıkmasına yol açar.[6]
Alusî, İmam Razi'nin bu ifadesine öfkelenerek; «Bu istidlal, değil, akılsızlıktır deseydi daha evla olurdu» demektedir. [7]
Allah Kuranı Kerim'i Nasıl Korudu?
Kur'an-ı Kerim'i Allah Teâlâ'nın nasıl koruduğu hususunda ihtilaf edilmiştir.
Bazılarına göre Allah Teâlâ'nın, Kur'an'ı muciz Ve beşer kelâmına mubayin olarak kılması, onu koruması demektir. Böylece insanlar onda eksiklik veya fazlalık yapmaktan aciz kalırlar. Eğer onda eksiklik veya fazlalık yapabilirlerse, Kur'an nazmı bozulur. Oysa bu fazlalık veya eksikliğin Kur'an'dan olmadığı ,tüm akıl sahiplerine görünmüş olur. Kur'an'ın muciz olması, şehri koruyan sur misali onu korumaktır.
Bazılarına göre Allah Kur'an'ı korumuş; yani insanlardan herhangi birinin ona muarız bir söz etmesi için kendisine güç vermemiştir.
Bazılarına göre, Allah insanları Kur'an'ı iptal ve ifsaddan aciz bırakmıştır. Onu ezberleyen sürekli müzakere ve onu her yerde tüm kâinata ilan edecek kimseleri var etmiştir.
Bazılarına göre, Kur'an'ın korunmasıyla Kastedilen, Kur'an'in bir harfini değiştirmek veya fazladan bir nokta koymak istenmesi durumunda, dünya ehlinin onlara «Bu yaptığın iftiradır, Allah'ın kelâmını tağyir etmektir» demesidir. Nitekim büyük bir alim tesadüfen bir yanlış, bir hazf ya da bir harfte yanlış okuma yapsa, ders okuttuğu çocuklar bile, ona «Ey alim sen yanüdın, onun doğrusu şudur» derler. îşte bu, «Elbette onu yine biz koruyacağız» ifadesinden anlaşılmaktadır.
Kur'anin korunması hususundaki titizlik hiçbir kitaba nasip olmamıştır. Hiçbir kitap yoktur ki hiç değilse bir kısmı tağyir veya tahrif edilmemiş olsun.
Kur'an'ın mahfuz olması, her türlü tahriften salim bulunması, hem mülhidlerin hem de Yahudi ve Hıristiyanların şiddetli saldırılarına rağmen, böyle bir iddianın ispatlanamaması, onun en büyük mucizelerindendir. Allah Teâlâ asırlar önce Kur'an'ı koruyacağını bildirmiştik Bu gaybî bir ihbardır ve kahir bir mucizedir. [8]
Bazı müfessirlere göre, «Elbette onu yine biz koruyacağız» cümlesinde geçen «onu» (Lehu) zamiri Hz. Peygamber'e racidir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir ayette «Allah seni insanlardan koruyacaktır» diye buyurmuştur.
(10-11) «Andolsun senden Önce de...» Bu Ayetlerin Tefsiri
ttŞiyea» kelimesi, «Şia»mn çoğulu olup, fırkalar anlamına gelir. Şia ise, bir yol, bir görüş üzerinde ittifak eden grup/fırka demektir. Kureyş kâfirleri Hz. Peygamber'e cüretkâr bir şekilde, «Sen mecnunsun» dediklerinde Allah Teâlâ peygamberine, bu edepsizliğin sadece kendisine karşı yapılmadığını, daha önce de peygamberlere bu türden suçlamalarda bulunulduğunu, onlar nasıl sabretmişlerse kendisinin de sabretmesi gerektiğini bildirmiştir.
Bu ayet Hz. Peygamber (s.a) için bir tesellidir. Ayette geçen «Erselim» fiilinin mefulü, mukadderdir. Yani «Peygamberler gönderdik» anlamındadır. «Şiyea» kelimesinin «el-Evvelin» kelimesi ne izafesi ise, sıfatın mevsufuna izafesi kabilindendir.
(12) «İşte biz onu böylece suçlulann kalbine...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, biz küfrü, peygamberleri yalanlamayı, onlarla alay etmeyi daha öncekilerin kalplerine nasıl koymuşsak, onu mücrimlerin (Mekkelüerin) kalplerine de koyarız.
Bu ayet aynı zamanda Mutezile ve Kaderiyye mezhebine bir reddiye olup, kaderin ispatı hususunda açık bir ayettir. Tabii ki bu, hakka boyun eğenler, inad ve istiğnadan kaçanlar içindir.
Fahreddin Razi, bu ayet hakkında şöyle demektedir.
«Arkadaşlarımız (Eş'ariler) bu ayetle Allah Teâlâ'nın bâtıl ve sapıklığı kâfirlerin kalplerinde yarattığına dair delil getirmişlerdir. Çünkü «Biz onu böylece suçluların kalbine sokarız» ifadesi, bâtıl ve sapıklığın onların kalbine sokulduğu mânâsına gelir.
Mutezile, dalâl ve küfrün daha önce zikredilmemiş olması nedeniyle zamirin bu lafızlara raci olmayacağını söyleyerek, yukarıdaki görüşlere itiraz etmiştir. Bu itiraza cevaben ise şöyle denilmiştir:
«Daha önce peygamberlerle alay edenlerin sözü edilmişti. Bu bakımdan «Neslukv.hu» fiiline bitişik olan zamir alay etmeye racidir.Peygamberlerle alay etmek ise küfürdür, dalâldir. Dolayısıyla iddiamız ispatlanmış olmaktadır.»[9]
(13) «Daha önce yaşayanların adeti geçtiği...» Bu Ayetin Tefsiri
Mezkûr ayette Mekke kâfirleri için ilâhî bir tehdit vardır. Allah Teâlâ, peygamberleri yalanlayan önceki ümmetlerin başına inen azabın bir benzerinin kendilerine inmemesi için onları korkutmaktadır. Ayetin anlamı şu şekildedir: «Geçmiş ümmetlerden peygamberleri yalanlayanların helak edilmesi geçmiş bir adet-ilâhidir. Ey Mekkeliler! Onlara isabet eden azabın size de isabet etmesinden sakının».
Ayetin başındaki «Bihi» zamiri, Kur'an'a da, Hz. Peygamberce de raci olabilir. {{Sünnet» kelimesi ise; yol, gidişat, âdet, kanun anlamlarına gelir.
(14) «Onlara gökten bir kapı açsak da...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, «Niçin bize bir melek getirmiyor» diyenlere gökten bir kapı açsak ve onlar da o kapıdan yukarıya çıkacak olsalar bile, inanmayacaklardır,
(15) «Yine de muhakkak Al..» Bu Ayetin Tefsiri
Bir önceki ayette (14) bahsi geçen «Yükselenler» acaba kimlerdir? İbn Abbas ve Dahhak'a göre meleklerdir. Yani, kâfirlerin gözlerinden perdeler kaldırılsa ve onlar da gökte açık bir kapı görüp, meleklerin o kapıdan yükseldiğini müşahade etseler yine de inanmazlar!
Hasan Basri ile Katade*ye göre «Yükselenler» müşriklerdir. Yani, eğer bu kâfirlere gökten bir kapı açsak da, onlar o kapıdan yukarıya çıkıp yükselseler, göklerin melekûtuna ve oradaki melekleri görseler yine de inanmazlar. Çünkü inad ve ısrarları vardır.
Onlar buna rağmen şöyle diyeceklerdir: «Biz büyülenmiş bir kavimiz».
14. ayetteki «Sukkiret» fiili, İbn Abbas'a göre «kapandı» anlammdadır. Bazılarına göre, «Şaşkınlığa uğradı* anlamına gelir. Nitekim sarhoş bir kimse, aklının bozukluğundan, görüşünün dağınıklığından ötürü şaşkın bir vaziyette sağa sola yalpalayarak, sallanarak yürür.Bazılarına göre fiil, «Gözümüz perdelendi, bakamıyor bir hale geldi, hayret ve dehşet içindeyiz» anlamındadır. Yani onlar; «Muhammed'in sihri bizi etkiledi» diyeceklerdir.
Ayetin anlamı şöyle özetlenebilir:
«Kâfirler Hz. Peygamber'den (s.a) kendilerine bir melek inil dirilmesini ve o meleği gözleriyle görmeyi istediler ki onun doğruluğuna şahitlik etsinler. Allah Teâlâ da, onlar bu durum vaki olsa da, meleği gözleriyle görseler yine de inanmayacaklarını ve ;r1 sinirlendiklerini söyleyeceklerini haber verdi. Çünkü ezelde onlar için şekavet sebkat etmiştir.» [10]
Meal
16- Andolsun biz gökte birtakım burçlar kıldık ve temaşa edenler için onu süsledik.
17- O burçları, kovulmuş her şeytandan koruduk.
18- Ancak kulak kabartan müstesna. Onu da açık bir ateş izler durur.
19- Yeryüzünü serip yaydık. Oraya sarsılmaz dağlar attık ve orada ölçülüp tartılan her şeyden bitirdik.
20- Hem sizin için hem de rızık vericileri olmadığınız varlıklar için orada besinler ve geçimlikler kıldık.
21- Her şeyin hazineleri ancak bizim yanımızdadır. Biz onu belli bir miktar ile indiririz.
22- Biz rüzgârı aşılayıcı olarak gönderdik ve hemen (ardından) gökten bir su indirdik de onunla sizi suladık. Yoksa siz suyu depo ediciler değilsiniz.
23- Kuşkusuz ki biz diriltir ve biz öldürürüz ve biziz varis olanlar.
24- Andolsun ki biz sizden önce geçenleri biliriz, geride kalanları biliriz.
25- Kuşkusuz Rabbîn onları toplayacak olandır. Çünkü O Hakim'dir, Alim'dir.
26- Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş cıvık bir balçıktan yarattık.
27- Canm da daha önce dumansız ateşten yaratmıştık.
28- (Hatırlat o zamanı) kî Rabbin meleklere demişti ki: «Ben kuru bir çamurdan şekillenmiş, cıvık balçıktan bir insan yaratacağım».
29- «Onu düzenlediğim ve ona ruhumdan üflediğimde, hemen onun için secdeye kapanın».
30- Meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
31- Ancak İblis secde edenlerle beraber olmaktan imtina ederek, dayattı. [11]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(16) «Andolsun biz gökte birtakım burçlar...» Bu Ayetin Tefsiri
Allah Teâlâ, daha önceki ayetlerde peygamberliği (nübüvveti) İnkâr edenlerin durumunu zikretmişti. Bunlar tevhid ile ilgili bulunduğundan dolayı, Allah Teâlâ yerdeki ve gökteki delilleri zikretmeye başlayarak bu ayeti beyan buyurmuştur.
«Buruc» kelimesi «Burç kelimesinin çoğulu olup, kasr (kale) anlamına gelir. İbn Atiyye'ye göre kelime, bü ayette de kasr anlamındadır. İbn Ebi Hatim'in îbn Atiyye'den rivayet ettiğine göre mânâ şjöyledir: «Biz gökte kasrlar (kaleler) yarattık. Orada nöbetçiler vardır».
îbn Ebi Salih'ten gelen bir rivayete göre, «burçlar» ile kasteden büyük yıldızlardır. Ebu Hayyan'ın, tefsirinde Ebu Salih'ten rivayet ettiğine göre, «Burçlar» üe kastedilen, «Seyyare/Yıldızlar» dır.
Mücahid ve Katade'den rivayet olunduğuna göre, «burçlar», sabit ya da gezegen olsun, mutlak anlamda yıldızlardır.
Bir rivayete göre İbn Abbas, «Burçlar» lâfzım bilinen 12 burçla yorumlamıştır. Bu burçların altısı kuzeyde olan üçü bahar, üçü de yaz burçlarıdır, tikleri «Hamel Burcundur. Altısı da güneyde olan, üçü güz üçü de kış burçlarıdır. İlkleri ise «Terazi Burcu» dur. Bunlara burç denmesinin nedeni, orada bulunan yıldızlar için kale şeklinde olmalarıdır. Bu burçlar gerçekte en büyük feleğin parçalarıdır. Bu da felekiyet ilminin alimlerince atlas feleği, felekler feleği diye isimlendirilmiştir. Şeriat dilinde ise bunun tam aksiyle isimlendirilmektedir.
Tecrübelerin gösterdiği üzere, burçların özelliklerinin değişik olmasında ve cumhurun göğün basit olması üzerinde ittifak etmesinde, Sanii Muhtar'ın (Allah'ın) varlığını ispatlayan büyük deliller vardır.
«Göğü süsledik»; yani sabit ya da gezgin yıldızlarla onu süsledik. Yıldızların sayısı çoktur. Allah'tan başka kimse onların sayısını bilmez. Bazı rivayetlerde bildirildiğine göre, yıldızların en küçüğü bile kocaman bir dağ gibidir.
Ebu Hayyan'a göre, «Zeyyennaha»ûaM «ha» zamiri «Sema»ya. değil «Burçlar»* racidir. Çünkü sözkonusu edilen burçlardır. Burçlar ise, lafzen fule daha yakındır. Ne var ki cumhur, zamirlerin intişarından çekindikleri için zamirin semaya raci olduğunu söylemişlerdir.
«Temaşa edenler için»; yani düşünenler, semayı o burçlarla takdir edenin kudretine yoranlar, müdebbirin hikmetini onunla gözler önüne sermek isteyenler için.
(17) «O burçları kovulmuş her şeytandan...» Bu Ayetin Tefsiri
«Kovulmuş» (Racîm) ile kastedilen tüm hayırlardan uzaklaştırılmış demektir. Ayrıca «recm» kelimesi, bir şeyi taş yağmuruna tutmak anlamına da gelir. Buradaki «Raczm» ile kastedilen ise, yıldızlarla recmedilmiş Şeytan'dır. Bu kelime aynı zamanda, «helak etrriek», «korkunç bir şekilde öldürmek» anlamlarına da gelir. Göklerin Şeytan'dan korunması ise, onun tamamen göklerden uzaklaştırılması veya göklere nüfuz ederek, yeryüzündeki insanlara karıştığı gibi gök ehline de karışmaktan menedilmesi demektir.
(18) «Ancak kulak kabartan müstesna...» Bu Ayetin Tefsiri
«tsteraka's-Sem'a» ibaresindeki «Sem'a» kelimesi işitilen anlamındadır, îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, şeytanlar daha önce göklerden menedilmemişlerdi. Onlar göklere nüfuz ederler, oradan aldıkları haberleri kahinlere getirir, telkin ederlerdi. Hz. îsa doğduğu zaman üç göre girmekten menedildiler. Resûl-i Ekrem peygamber olduğunda bütün göklerden menedildiler. Hiç kimse artık onlardan kulak kabartmalarını isteyemez. Meğer ki ettiği takdirde, ona bir ateş atılır. Bundan menedildiklerinde şeytanlar, bu durumu İblis'e haber verdiler. İblis, «Muhakkak İd yeryüzünde bir şey olmuştur» dedi ve onları ne olduğunu Öğrenmeleri için gönderdi. Onlar Hz. Peygamber'in Kur'an okuduğunu gördüler. Sonra da «işte meydana gelen hadise budur» diye yemin ettiler.
Bunlar göklerden ya yıldızların yerlerinden ya da hareketlerinden istidlalle bir şey getirirlerdi. Veya cevher itibarıyla şeytanlar göğün sakinleriyle münasebet içindedirler.
«Şihab» kelimesi parlayan ateşten bir parça demektir. Bu nedenle yıldızlara «Şihab» denmiştir. Çünkü onlarda parlaklık vardır. Adeta alev alev yanan ateşe benzerler.
Îbn Abbas kulak hırsızlığı yapan şeytanlar hakkında şunları söyler:
«Şeytanların bazısı, diğerine semaya çıkıncaya kadar binerler. Meleklerin konuşmalarını dinleyerek, kulak hırsızlığı yaparlar. Böylece üzerlerine yıldızlar atılır. Atılan yıldızlar mutlaka onlara isabet eder. Kimisi ölür, kimisinin de yüzü veya eli ya da Allah'ın dilediği bir uzvu yanar.
Bazılarına göre de, « denilen nesneye dönüşürler ve çöllerde insanları doğru yoldan saptırmaya çalışırlar.»
Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmiştir:
«Allah Teâlâ gökte bir şeye hükmettiğinde, melekler, O'nun emrine başeğmek kabilinden, sanki kayalıklar üzerine sertçe vurulan zincirler gibi kanatlarını vururlar ve bu vurma neticesinde çıkan ses gibi ses çıkarırlar. Kalplerinden bu korku çıktıktan sonra, birbirlerine «Rabbimte rce dedi?» diye sorarlar. Sonra da bu soruyu sorana, «Hafcfc', dedi. O yücedir, büyüktür» derler. Kulak hırsızlığı yapanlar bu sözü dinlerler. Kulak kabartanların da bazıları bazılarının üstündedir». (Süfyan, onun eliyle işaret ederek elini çevirdiğini, parmaklarının arasım açıp, birbirlerinin Üstüne olan tasvirlerini yaptığım söylemiştir.) (Buharı)
Kulak hırsızlığı yapan, sözleri çalar, onu altında bulunana atar. O da diğer bir altta bulunana atar. öyle ki bu sihirbazın veya kahinin dili üzerine atılmcaya kadar sürer. Çoğu kez atılan yıldız o kelime ilka edilmezden önce yetişir, ama bazen de yetişmez. Bazen de yetişmezden önce o kelimeyi ilka eder ve onunla beraber yüz yalan uydurur. Ona, «Bize şöyle şöyle demedi mi?» denilir. O da gökten işittiği o kelimeyi tasdik eder.
übirna kelimesiyle kastedilen, görenler için emrin apaçık olmasıdır.
Kovulmuş Şeytan'ı atılan ateşle takip etmeye ona helak etmeye veya yaralamaya muhtemel olduğundan bu hususta alimler ihtilaf etmişlerdir.
Kurtubi'nin îbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, «Yıldızlar yaralar, fakat öldürmez».
Hasan Basri ve başka bir taifeden gelen bir rivayete göre ise öldürür. (Ancak ilk rivayetin daha sıhhatli olduğu hususu kuvvetlidir.)
Ubey b. Ka*btan rivayet olunduğuna göre, Hz. İsa'nın göğe kaldırılmasından beri yıldızlar atılmıyordu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) gönderildiği zaman, yine şeytanların üzerine yıldızların fırlatılması başladı. Kureyşliler daha önce görmediklerini görünce develerini Allah için çöle bıraktılar, kölelerini azad ettiler. Kı-yamet'in kopmak üzere olduğunu sanmışlardı. Bu haber onlan idare eden ileri gelenlerine ulaşınca, onlara «Niçin böyle yapıyorsunuz?» diye sordular. Onlar yıldızların fırlatıldıklarını söyleyince, ileri gelenleri; «Dikkatle bakın! Eğer belli yıldızlar iseler, insanların sonu yaklaşmış demektir. Aksi takdirde bir hadise meydana gelmiştir. Acaba ondan mıdır?» dediler. Bunun üzerine onlar, dikkatle baktılar ve gördüler ki, belli yıldızlar değildir. Bu haberi ileri gelenlerine ulaştırınca, onlara; «Demek ki daha süre vardır. Bu bir peygamberin zuhuru anında olmuştur» dediler.
Bu ve benzeri birtakım rivayetleri delil diye sürerek, Hz. Pey-gamber'den önce yıldızların atılmadığını iddia edenler, yanılmışlardır. Çünkü Hz. Peyğamber'den (s.a) önce de yıldızlar atılırdı. Ne var ki onun peygamber olarak gönderilmesinden sonra bu daha da şiddetlenmiştir. Nitekim îbn Abbas'tan gelen benzer bir rivayette bu mânâya hamledilir.
Zühri*nin Hz, Ali kanalıyla naklettiğine göre, Hz. Peygamber ashabından birkaç kişiyle oturuyordu ve bu esnada bîr yıldız kaydi. Ortalık pınl pırıl olmuştu. Hz. Peygamber (s.a) ashabına ca-hiliyye döneminde böyle bir şey meydana geldiğinde ne dediklerini sordu. Onlar da, «Biz büyük bir kimse doğdu veya öldü diyorduk» dediler. Hz. Peygamber (s.a) onlara şöyle dedi: «Yıldızlar kesinlikle ne bir kimsenin ölümü, ne de doğumu için atılmazlar. Fakat Rabbimiz, gökte bir şeye hükmederse, arşı taşıyan melekler teşbihte bulunurlar. Sonra da her göğün ehlif teşbihleri yeryüzüne en yakın olan semaya gelinceye kadar teşbihte bulunur. Bu gök ehli arşı taşıyan meleklere, «Rabbimiz ne dedi?» diye sorarlar. Onlar da haber verirler. Bu haber yeryüzüne en yakm bulunan göğe kadar gelir. Cinler bu haberi ansızın yakalarlar ve Üka ederler. Onların getirdiği haber haktır ama onlar bu habere ilavede bulunurlar».
Bu kulak hırsızlığı göklerin yanında bulunan meleklerden de olabilir. İki gök arasındaki meleklerden olduğuna dair bir kayıt yoktur.
Hz. Aise'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:
«Kuşkusuz melekler bulutlara inerler ve gökte hükmedilen emri söylerler. Şeytanlar kulak Hırsızlığı yaparak, bu haberleri dinlerler ve aldıklarını gidip kahinlere naklederler. Bir kelimeye karşılık yüz kelime uydururlar.» (Buhari)
Bu hususta varid olan hadisler ile bunlara verilen cevaplan mufassalan okumak isteyenler, Alusî ile Fahreddin Razi'nin tefsirlerine başvurabilirler.
(19) «Yeryüzünü serip yaydık. Oraya sarsılmaz...» Bu Ayetin Tefsiri
«Mededna» fiili, yaydık, serdik anlamına gelir. Hasan Basri' den rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ bir çamur alarak ona «Ya-yü» demiş, o da yayılarak Kürre-i Arz-ı meydana getirmiştir.
Katade şöyle demiştir: «Bize zikr edildiğine göre, şehirlerin anası Mekke'dir ve yeryüzü Mekke'den yayılmıştır.»
îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, arzın yayılmasıyla onun su üzerine yayılması kastedilmiştir. Başka bir görüşe göre, arzın yayılmasıyla kastedilen, üç cihetten (uzunluk, genişlik, derinlik) yayılmasıdır.
Zahire göre, kelimeden anlaşılan, arzın herkesin kendisinden yararlanması için geniş kılınmasıdır. Bu ifade arzın ktirevî olmadığı anlamına alınamaz. Çünkü büyük bir küre, büyüklüğü sebebiyle dümdüz bir yüzeymiş gibi görünebilir. Gazali arzın (dünyanın) küre olduğunu H. 4. yüzyılda söylemiş ve ondan sonra İslâm alimleri arasında bu görüşü açıklayanlar olmuştur.
«Oraya sarsılmaz dağlar attık» buyurulmaktadır. Allah Teâlâ niçin dağları atmıştır? Allah Teâlâ bu sorunun cevabını Kur'an'da yine kendisi vermektedir: «Sizi sarsıntıya uğratır diye, yerde sarsılmaz dağlar bıraktı. Irmak ve yollar (küdı). Umulur ki doğru yolu buhursunuz». (Nahl: 15)
İbn Abbas'a göre, Allah Teâlâ yerküresini su üzerine yaydığı zaman, o gemi gibi oldu ve onu ağır dağlarla demirledi ki içindekileri denize dökmesin.
Pahreddin Razî'ye göre, Allah Teâlâ'nın böyle yapmasının hikmeti dağların yeryüzünün yollarına ve bölgelerine işaret etmesi, halkın o işaretlerle yollarını bulması, yanlış yönlere gitmemesi olabilir. Bu yorum açık bir ihtimaldir.
Alusî, «Dağlar gitti haberlerin, bu ihtimale mani olmasına rağmen, bu ihtimali göz önünde bulundurmak caiz değildir» diyor.
«Orada ölçülüp tartılan her şeyden bitirdik» cümlesindeki zamir (orada), yerküresine racidir. Yerküresi lâfzına dağlar da dahil olur. Çünkü dağlar yerküresinden sayılır. Ya da zamirin tahsis olmaksızın arzın tümüne raci olması da mümkündür. Çünkü bitkilerin çoğu ve en güzelleri dağlık olmayan yerlerde yetişir. Zamirin dağa da, yere de birden raci olması mümkündür. Veya «yer» in, «gök» karşılığı olması nedeniyle, zamirin yere raci olması, dağların da buna dahil olması düşünülebilir.
Ayetin sonunda gelen, «Mevzun» kelimesi muayyen bir miktar ile takdir edilmiş anlamındadır. Yani hikmetin gerektirdiği muayyen bir miktar ile. Meselâ bir sözün «mevzun» olması, o sözün cümlelerinin muntazam, birbirine uygun olduğu anlamına gelir. Ayetteki ifade güzel sayılan, mütenasip her şeyden arzda yetiştirildiği anlamına gelir. Bu tıpkı, sözün «mevzun» olması gibidir. Günümüzde Arap olmayanlar bu kelimeyi daha fazla kullanmaktadırlar. Meselâ, «Mevzun bir kıvamdadır» demek, «Mütenasip bir kıvamdadır» anlamına gelir.
îbn Zeyd'e göre, «mevzun» ile kastedilen altın, gümüş gibi tartılan şeylerdir.
(20) «Hem sizin için, hem de...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, sizin dünyada yaşamanız için gerekli olan yiyecek, giyecek, içecek ve başka ihtiyaçlarınızı da yarattık. Yani varlığınızın bağlı bulunduğu her şeyi sizin için yarattık. Ayrıca sizlerin n-zık verici olmadığınız şeyleri de (aile efradınızı, kölelerinizi, hizmetçilerinizi, hayvanlarınızı v.s.) yarattık.
Ferra'ya göre, Allah Teâlâ'nın onları böyle nitelemesinin sebebi, bazı cahillerin «aileme, hizmetçilerime, hayvanlarıma ben nzıV veriyorum» diyerek büytiklenmelerini reddetmektir. Böylelikle Allah Teâlâ büyük nimetlerini zikretmektedir. Ancak «Ve-men» lâfzının, «meayıç» kelimesi üzerine atfedilmesi durumunda mânâ böyle anlaşılır. Ne var ki bu lâfız, «Lekum» üzerine de atfo-lunabilir. Nitekim tercih ettiğimiz mânâ bu olmuştur. Sonuç itibarıyla her iki kıraatte de manâ birdir.
Zeccac bu ayete üçüncü bir yorum getirmektedir. Yani; «SU ze yeryüzünde geçimlik kıldık ve rızik vericisi olmadığınız şeyleri de yaşattık». Yani sizden başka nice ümmetlere de hayat verdik.
İbn'ul-Münzir ve bazı müfessirlerin, Mücahid'den naklettiklerine göre, «insanların rızik verici olmadıkları şeyler» ile hayvanlar kastedilmektedir. Mansur'dan gelen rivayete göre, bunlardan maksat vahşi hayvanlardır. Bazılarına göre ise, kastedilen hem vahşi hayvanlar hem de kuşlardır.
Bu yorumlara göre, «Men» kelimesi akılsız varlıklar için kullanılmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki Arap dilinde «Men» kelimesi çoğunlukla akıllı varlıklar için kullanılır.
(21) «Her şeyin hazineleri ancak bizim yanımtsdadır...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, mümkün olan her şeyin hazineleri bizim katımızdadır. îbn Cerir et-Taberî ve bazı müfessirlerin iddiasına göre «Şey» kelimesi burada sadece «yağmur» anlamında kullanılmıştır. Bu takdirde mânâ, «Yağmur hazineleri ancak bizim yanımzzdadır» şeklinde olur. Metindeki «Hazain» kelimesi «hazane»nia çoğuludur ve kıymetli malların saklandığı yere denir. Nitekim örfte, krallann insanların erzakını sakladığı, depoladığı yerler için bu kelime kullanılır.
Bu ayette Allah'ın sayılamayacak kadar makduratı/nimetleri, âlemlerin ilimlerinden gizli olduğundan ve istemelerine rağmen hiç kimsenin elinin yetişememesinden ötürü, hazinelerde saklanan kıymetli mallara benzetilmiştir. Yani, burada «Hazine» lâfzı, sembolik olarak kullanılmıştır. Ancak bazılarına göre, kelime sembolik değil, asıl anlamında kullanılmıştır. Yani kelime, kendisinde her şeyin saklandığı yerler anlamındadır. Bu bakımdan, «rüzgâ-
$ nn, yağmurun bir mekânı vardır ve her mekân için de koruyucu melekler mevcuttum denilmiştir. Fakat «Şey» kelimesinin genel mânâya alınması durumunda, onu böyle yorumlama imkânı orta- dan kalkar. Çünkü o mekân da, bir şeydir. Dolayısıyla o mekâna ikinci bir mekân, ona üçüncü, dördüncü vs. mekânlar ve sonsuza değin uzanan mekânlar olması gerekir.
«Biz onu belli bir miktar ile indiririz»; yani hikmetin gerektirdiği miktar üe ve mütenahi olmayan makdurlanmızm arasından hikmete tabi olan meşiyet hangisini isterse, onu indiririz.
Her şeyi muayyen bir sıfatla özelleştirmek, muayyen bir ölçü ve vakitle tahsis etmek, hepsinin eşit ve kudretin hepsine taallukunun sıhhatli olmasına rağmen bu şekli vermemek elbette o şeylerin her birisinin özelliğini iktiza eden bir hikmete dayanmaktadır.
Bu ayet hazinelerde olduğu gibi, çoklukla eşyanın yapılmamasının sırlarını açıklamaktadır. Yani onu indirmesine indiririz ama sadece muayyen ve malum bir miktarla... Veyahut, her şeyin hazineleri bizim yanımızdadır. Oysa biz onu ancak malûm bir miktarla indiririz. İlk yorum, Allah'ın kudretinin genişliğini, ikinci yorumsa hikmetinin yüceliğini beyan etmektedir.
«İndiririz» anlamındaki «NunezzUu» fiilinin kullanılmasının nedeni, bunun ulvî âlemden, süflî âleme bir fazilet yoluyla gelmesinden dolayıdır.
Bazılarına göre bu, zatının kendisine meylettiği şeyin, ademden çıkıp, zatının meyletmediği vücuda gelmesinden dolayıdır. Bu tıpkı, «Sisin için evcil hayvanlardan sekiz çift indirdik» ayeti gibidir. Yine «Sizin için demiri indirdik. Onda şiddetli bir kuvvet vardır» ayeti de böyledir.
«Şey»in «Yağmur» mânâsında olduğunu söyleyen (Taberi) sanki «tenzil» kelimesinin zahirine bakarak aldanmış gibidir. Çünkü «tenzil», indirmek demektir. Böylece ayetin zahirinden çok uzak bir yorum öne sürülmüştür. Oysa Allah Teâlâ'nın «tenzU» tabirini kullanması, bunun «tedriç» yoluyla olmasındandır. Ayrıca devamlılık/süreklilik anlamına delâlet eden muzari sigası kullanılmıştır. Nitekim «Madum bir şeydir» diyenler bu ayeti delil olarak göstermişlerdir.
(22) «Biz rüzgârı aşılayıcı olarak gönderdik...» Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayet, «Size orada farzda) geçimlikler kıldık» ifadesine atıftır. Aradaki cümleler, geçmişin tahkiki ve geleceğin tahfifi için getirilmiş ara cümleleridir.
«Levakıh», «lakthsm çoğulu olup «Yüklü» anlamındadır. Rüzgârlara «yüklü» denilmesi teşbih-i beliğ yoluyladır. Yağmur bulutuyla gelen rüzgâr, yüklü deveye benzetilmiştir. Çünkü o rüzgâr o bulutu yüklenmektedir.
«Levakıh» lâfzının, mülakin (aşılayıcı) demek olması da mümkündür. Yani, kastedilen ağaçların ve bulutların rüzgâr yoluyla aşılanmasıdır. İbn Ebi Dünya'nın Katade'den rivayet ettiğine göre, aşılayıcı ve yüklü rüzgârlar güneyden esen rüzgârlardır. (Bunun benzerini Deylemi zayıf bir senedle Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir).
îbn Cerir'in TJbeyd b. Umeyr'den rivayet ettiğine göre, Allah müjdeleyiciyi gönderir, arzı süpürür. Sonra sürücüyü gönderir, bulutu sürer, onu parçalar. Sonra telif ediciyi göndererek, onun arasını bulur. Onu rükân haline getirir. Sonra aşılayıcıları gönde-rir, onu aşılar ve yağmur yağar. Yağdıncı bulutlar meydana geldikten sonra, buluttan yağmur yağar. Onu size içimlik yaparız siz de ondan içer, ekinlerinizi onunla yetiştirir, hayvanlarınızı sularsınız. [12]
Telkih Meselesi
«Yoksa siz suyu depo ediciler değilsiniz»; bunu yapamazsınız.
Bu ayette Allah Teâlâ, rüzgârları bir aşılayıcı olarak gönderdiğini beyan etmektedir. Nitekim bugünkü ilim, yağmurun yağmasında rüzgârların büyük bir rol oynadığını, aynı zamanda bitküer üzerinden eserken onların erkek tohumlarını, dişilerin üzerine ekmek suretiyle onları aşıladığını ispat etmektedir. Bu ayette ayrıca gökten inen suların yer katmanlarında stok edildiği ve insanlığın ihtiyacının buralardan temin edildiği ifade edilmektedir. Allah Teâlâ bu ayette, suyu yaratmanın, bulutlarda depo etmenin ve oradan da indirmenin kendi kudretinde olduğunu ve insanların buna kadir olamayacaklarını bildirmektedir.
Son ifade suyun yerin dibine gitmesini insanların önleyemeyeceklerine de delâlet eder. Süfyan-ı Sevri'den nakledilen bir yoruma göre, mânâ şöyledir: «Siz onun buluttan inmesine mâni ola* mazsınız».
(23 «Kuşkusuz ki biz dirUtir ve biz...» Bu Ayetin Tefsiri
Hayata kabiliyeti olan bazı cisimlerde, hayatı meydana getirmek ve bazılarından da hayatı izale etmek suretiyle ancak biz diriltir ve biz öldürürüz. Hayat vücudî bir sıfattır, hissi, iradî hareketi iktiza eder. Bazıları ise, ölümün de hayatın tersi olarak vü-cudi bir sıfat olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ, Mülk Suresi'nde, kendisinin ölümü yaratan olduğunu beyan etmektedir. Bazen bu kelimeler (yani Öldürmek-dirütmek) genelleştirilerek kullanılır. Öyle ki, bitki ve hayvanlar da bunun kapsamına girer. Meselâ diriltmekten maksad, «Neşvünema kuvveti vermek», öldürmekten maksat ise bu «Jcwuvet»i almak diye düşünülebilir.
«Biziz varis olanlar»; yani mahlûkatın yok olmasından sonra, baki kalan biziz, sahte mülkün zamanı geçtikten sonra, gerçek mülkün hakiki sahipleri biziz. Başta da sonda da hakim olan, varis olan biziz. Hiç kimse için surette olan tasarruftan, sahte mülkten başka bir şey yoktur.
Burada tazime delâlet eden bir tabir kullanılmaktadır. Bu ayet, hâlin zahirde göründüğü gibi sonradan gelenin, önden gidenin mirasçısı olmadığına dikkatleri çekmektedir.
«Varis» lâfzının «Baki» şeklinde yorumlanması, Süfyan-ı Sev-ri'den rivayet edilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a) şu duası, bunu teyid etmektedir: «Ya Rabbi! Bizi kulaklarımızla, gözlerimizle ve kuvvetimizle diri bıraktığın sürece, metalandır. Onu bize varis (baki) olarak kıl».
(24) «Andolsun ki biz, sizden Önce geçenleri de...» Bu Ayetin Tefsiri
«Sizden önce geçenleri»; yani ölenleri biliriz. Andolsun ölmeyenleri de biliriz. (Bu yorumu İbn Ebi Hatim, îbn Abbas'tan rivayet etmiştir).
Katade'den rivayet edildiğine göre, {{geçenler» ile, Hz. Adem ile zürriyetinden geçenler, «Geride kalanlar» ile de, ayetin nazil olduğu dönemdeki kimselerin sulbünde bulunanlar kastedilmektedir.
Mücahid'den gelen rivayete göre, «Geçenler» ile geçmiş ümmetler, «kalanlar» ile de ümmeti Muhammed kastedilmektedir.
Bazılarına göre kastedilen, doğum ve ölüm bakımından geçenler ile kalanlardır.
Hasan Basri'den gelen tefsire göre, ifadenin anlamı şudur: «Taatte geçenlerle, ondan geri kalanları biliyoruz».
Mutemer'den gelen bir rivayette, o şöyle demektedir: «Bu ayetin savaş hususunda nazil olduğunu işittiğimde, bunu babama sordum, o da, bu ayetin savaş farz olmadan önce nasıl olduğunu söyledi».
Bu yoruma göre, cihadı taat içine dahil etmek bir şey ifade etmez. Kaldı ki onu geçmiş ve gelecek ile yorumlamak da pek uygun değildir. AUah Teâlâ'nın bunları bilmesi ile kastedilen, onların hallerini bilmesidir. Ayet Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini ortaya koymaktadır. Önce kudretinin delilleri belirtilmiş, sonra da ilminin kemâli ortaya konmuştur. Çünkü her şeye kadir olan bir zat, elbette, yapacağını ihata eden ilme sahip olmalıdır. Nitekim «Velekad alimna» kelimesinin tekrarı tekidden sonra tekide delâlet eder.
Ebul-Cevza kanalıyla tbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, bir kadın Hz. Peygamber'in arkasında namaz kılıyordu. Çok güzel bir kadındı. Cemaatin bir kısmı, kadını görmemek için birinci safa kadar ilerlediler. Bazıları da son safta kalmışlardı ve rükua .-vardıklarında kollarının altından kadım gözetliyorlardı. İşte ayet-i celile, bu olay üzerine nazil olmuştur. (İmam Ahmed, Tirmizi, Ne-sei, İbn Mace, Hâkim, Beyhaki)
Abdurrezzak ve İbn'ul-Münzir, Ebu'l-Cevza'dan şöyle rivayet etmişlerdir: «Andolsun ki Allah, namazdaki saflarda ileri gidenleri biliyor» dedi ve fakat yukarıda sözü edilen kadınla ilgili olarak herhangi bir şey zikretmedi.
Tirmizi, bu ikinci rivayetin sahih olmasının daha makul olduğunu söylemiştir.
Rebi b. Enes'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber sahabeyi ilk safta yer almak üzere teşvik etti. Herkes ilk safta bulunmak için öne ilerledi ve izdiham oldu. Benu Uzre kabilesinin evleri mes-cidden uzaktaydı. Onlar; «O halde biz evlerimizi satarak mescide yakın yerler ediniriz» dediler. Ve bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Bilindiği üzere tefsir ilminde, lâfzın umumuna itibar edilir, || sebebin hususuna değü. İşte bu noktadan hareketle bazı müfessir-ler, en uygun olanının ayeti umumî mânâya hamletmek olacağını söylemişlerdir, yani; «Andolsun ki biz, sizin içinizden doğumda, ölümde, İslâm'da, namaz saflarında ve her yerde, geri kalanlarla || ileri gidenleri biliyoruz».
(25) «Kuşkusuz ki Rabbin onları toplayacak olandır...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, onları mükâfatlandırmak ve cezalandırmak için toplayacak olan Rabbindir.
«Huve» zamirinin ortada gelmesi hasr nedeniyledir. Yani, onları biraraya getirecek, toplayacak olan sadece Allah'tır, başkası değil. Cümlenin başına «İnnenrtin gelmesi va'din tahkiki içindir. Gaib sığasından hitab sigasına geçmek Rububiyet makamının vurgulanmasına işaret eder. Hz. Peygamber'e (s.a) raci olan zamire, «Rab» kelimesinin izafe edilmesi, Allah'ın Peygamberi hakkında sadır olan lütfunu gösterir.
Allah Hakîm'dir; Yani her şeyi olduğu gibi bilen ve uygun olduğu gibi yapandır. «Alim'dir»; yani onun ilmi her şeyi kapsamaktadır.
(26) «Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan...» . Bu Ayetin Tefsiri
«İnsan» ile kastedilen, mahlûkatm bu nev'İ ve onun aslı olan Hz. Adem'dir. Yani; fertlerden ilk ferdi, sair fertlerin yaratılışım icmali bir şekilde kapsayıcı ve garip bir tarzda yarattık.
«Salsal» kelimesi, kuru çamur anlamına gelir, öyle ki vurduğunda ses verir bir durumdadır. Bu yorumu, îbn Ebi Hatim, Ka-tade'den rivayet etmiştir.
Ebu Hayyan, Ebu Ubeyde'den «SaXsal»ın kumla karışık bir çamur olduğunu rivayet etmektedir. Bu yorum îbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.
îbni Ahbas'tan gelen diğer bir rivayete göre, «Salsal» ince çamur anlamındadır. İşte testiler bu çamurdan yapılır.
Bazılarına göre ,bu kelime aslında masdardır ve «vasf» mâna-sına gelir.
«Hamaın» kelimesi bozulmuş sudan dolayı simsiyah kesilen çamur, (cıvık çamur) demektir. Yani cıvık çamurdan oluşan kuru bir çamurdan sizleri yarattık.
«Mesnun» kelimesi, tasvir edilmiş demektir. İbn Abbas bu yorumu, Hz. Hamza'nın Rasulûllah'ı (s.a) metheden şu şiirinden almıştır:
«O bembeyazdır, sanki Bedr, onun yüzünün tasvirîdir, O Bedr ki ıştğî saçılmış ve yayılmıştır».
«Mesnun» kelimesi dökülmüş anlamına da gelebilir. Yani insan heyeti üzerine, eritilmiş cevherden kalıplara dökülen suretler gibi dökülmüştür.
Katade ve Ma'mer'e göre, «Mesnun» kokmuş anlamına gelir. Bu kelime ya Hamain'in ya da Salsal'm sıfatıdır. Sarih olmayan bir sıfatın, sarih olandan önce gelmesi zarar vermez. Çünkü nek-ra bir kelime müfred ile zarf veya cümleyle sıfatlanırsa, çoğu zaman .müfred önce gelir. Ancak bu şart değildir. Nitekim, «Bu mübarek olan bizim indirdiğimiz bir Kitabtır» ayetinde kelime müfred, sıfatı mukaddem getirilmiştir. Sarih sıfatın burada tehir edilmesinin sebebi, o çamurun kokmuş olması, kuru olması halinde değil, aksine sıvı olması halindedir. Adeta Allah Teâlâ, siyah çamuru dökmüş ve ondan insanın kalıbını (modelini) çıkarmış... îçi boş... ve kurumuş... öyle ki el dokunduğunda ses vermektedir. Sonra kendisine ruhundan üfleyinceye kadar onu bir safhadan bir safhaya geçirmiştir. Yaratanların en güzeli olan Allah, her türlü ortaktan münezzehtir.
Bazılarına göre, «mesnun» kelimesi, «mensub» anlamındadır. Yani zürriyeti kendisine nisbet edilendir. Fakat bu görüş zayıf ve uzaktır.
(27) «Cannı da daha önce...» Bu Âyetin Tefsiri
«ELCann», cinlerin babasıdır. Nitekim bu görüş, îbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. «Cin» kelimesinin «eUCann» şeklinde olduğu gibi, «Cinaim şeklinde de çoğulu vardır. Bu, ünlü Şii müfessir Tabersi tarafından öne sürülmüştür.
Bazılarına göre, «Cann» çoğul değil, tekildir ve İblis demektir. Bu görüş de Hasan Basri ile Katade'den rivayet edilmiştir.
«Ed-Durr'ul-Mensur» da, Cann'ın cinnin babası (Ebu'1-Cin) olduğu söylenirken, İbn'ul-Bahr, bu kelimenin cinlerin cins ismi olduğunu söylemiştir.
Cins'in şubeleşmesi fertten ve tek maddeden yaratılmış olmasından ileri gelmektedir. Çünkü cinsi bundan yaratılmıştır.
îbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, «Semum» sıcak, Öldürmeyen rüzgâr demektir. Bu rüzgâr çoğunlukla gündüzleri bazen de geceleri eser. Ona «Semum» denmesinin nedeni lâtif ve yavaş esmesi ve bedenin mesamelerine nüfuz etmesidir. Öldürücü «Sem»; yani zehir de ismini buradan alır.
Bazıları «Semum» un dumansız ateş anlamına geldiğini, şimseklerin bundan oluştuğunu söylemişlerdir. Ebu Revk bu görüşü, Dahhak ve îbn Abbas'tan rivayet etmiştir.
Bazıları ise, «Semum»un sıcaklığın en son derecesi olduğunu söylemişlerdir ki bu takdirde mânâ, «Onu sıcaklığın en son derecesi olan ateşten yarattık» demek olur. Nitekim rivayet olduğuna göre, «Canmnn kendisinden yaratıldığı ateş, bilinen ateşten sıcaklık bakımından çok daha şiddetlidir.
îbn Merduveyh, îbn Mesud kanalıyla Hz. Peygamber'den (s.a) şöyle rivayet etmiştir: «Müslümanın rüyası, nübüvvetin 70 parçasından bir parçadır. Şu dünya ateşi ise, Allah Teâla'nın «el-Cannı» yaratmış olduğu Semum'un yetmiş parçasından bir parçadır». Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber (s.a), mezkûr ayeti okumuştur.
Ateş basittir. Değişik parçalardan meydana gelmiş (mürek-keb) değildir. Onda hayat nasıl yaratılır, diye itiraz edenler; «Hayat ancak mürekkeblerde olur, hükema hayat konusunda mürek-keb bünyeleri şart koşmuşlardır» diyorlar. Bunlara cevap olarak deriz ki: Mesele böyle değildir. Çünkü melekler gibi mücerredler-de hayat yaratıldıktan sonra veya felsefecilerin ispatladığı akıllarda hayat yaratıldıktan sonra ateşten yaratılması haydi haydi olur. Basitlerde yaratılması da böyledir. Aksine tek olan parçalarda hayatın yaratılmasına bir mani yoktur. Mutezile'ye göre, cevherlerden mürekkeb olan dünya hayatı için, şarttır. Ancak Mutezile'nin elinde Örümcek ağı kadar zayıf bir şüpheden başka bir şey yoktur. Kaldı ki bu itiraz da doğrudan öne sürülemez. Çünkü cinnin ateşten mahlûk olmasının anlamı, ateşin onun en büyük kısmı ve hilkatinde galib olan unsur olmasıdır. Nitekim insanda da galib olan unsur topraktır. Binaenaleyh o basit değildir.
Bazılarına göre «Cinn», havaî ve ateş türü cisimler demektir. Yani onlar üzerinde ateş ve hava daha galibtir. Onlar aslında melekler gibi dört unsurdan (su, toprak, hava ve ateş) mürekkeptirler. Fakat ateş ve hava oranları daha fazladır.
Fahruddin Razi, bu ayetin yorumunda müfessirlerin cinler hakkında ihtilaf ettiklerini belirterek şöyle demiştir:
«Bazılarına göre cinler, şeytanlardan ayrı başka bir cinstir. Ancak en sahih görüşe göre, şeytanlar cinlerden bir kısımdır. On-lardan mümin olanlara şeytan denilmez. Sadece kâfir olanlara şeytan denilir. Bunun sahih oluşunun delili, cinn lâfzının gizlemek anlamına gelen Cenne'den müştak olmasıdır. Böyle olan herkes cinlerdendir».
Vehb'e göre cinlerden bir kısmı vardır ki, onların çocukları doğar, yerler-içerler, tıpkı insanlara benzerler. Bazıları da rüzgâr gibidirler. Ne doğum yaparlar ne yerler ne de içerler. Bunlar da
şeytanlardır.
Îbn'ul-Arabi şöyle demektedir: «Cinlerin tenasülü; insanların tenasülünde meninin rahme atılması gibi havayı dişinin rahmine atmakla gerçekleşir. Onların on dört kabile olduğu söylenmiştir. Asılları da böyledir. Sonra çeşitli dallara ayrılmışlardır. Aralarında savaşlar olur. Kasırgalardan bazıları onların savaşları anında meydana gelir. Çünkü kasırga iki rüzgârın karşılaşmasıdır. Her rüzgâr öbürünü itelemekte bu da dolaşmaya yol açmaktadır, Fa-!tat her kasırga da cinlerin savaşı demek değildir.»
Ebu Salebe'den sahih bir senedle merfuen şöyle rivayet edilmiştir: «Cinler üç sınıftır. Birinci sınıfı kanatlıdır, havada uçarlar. İkinci sınıfı yüan ve köpeklerdir. Üçüncü sınıfı ise konar ve göç ederler». (Beyhaki, «el-Esma ve's-Sıfat», Ebu Nuaym, Deyle-mi) Yani, onlardan bir sınıf çoğunlukla havada uçarlar, bir kısmı bazı yerlerde dururlar, bazıları da o şekillere girdikleri için yılan ve köpek gibi ifadelerle tesmiye olunmuşlardır. Her ne kadar diğerleri de değişik şekillere girebiliyorlarsa da.
Alimler cinlerin değişik şekillere girebilme gücü olduğunu söylemişler ve fakat, bu takdirde hiçbir şeye güven kalmayacağı öne sürülerek buna itiraz edilmiştir. Bu itiraza da şöyle cevap verilmiştir: «Allah, bu ümmeti cinleri onların şekline girmesinden korumuş, tur». Yani din hususunda şüpheye neden olacak, güveni kaldıracak bir alim ve başkası için böyle bir korunma vardır. Şer'an bu istilzam muhaldir. Ancak onlar için bu şekil değiştirme hadisesi her zaman olmaz. Çoğunlukla denilir ki: «Şekil değiştirmeye kud. ret, ancak mütevekkin olan bir sınıf içindir». Alimlerin sözlerinde cinler için bunun ispat edilmesi, bazı sınıflar itibarıyla sıhhatli olması kâfi gelir. Ne var ki bu, cidden uzak bir yorumdur. Bu hususta iyice düşünmek gerekir.
El-Heytemî, «Bu hadisi nakleden raviler sika kabul edilen kimseler ise de basılarında zaaf vardır» demektedir. Şayet hadis bundan ötürü zayıf ise, kıl-u kal yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ayet-i kerime, Allah Teâlâ'nın kudretinin kemaline delâlet etmek için ve insanlar ile cinlerin hilkatinin başlangıcını beyan kastıyla gelmiştir. Bu ayet aynı zamanda bir mukaddimeye dikkat çekmektedir ki o mukaddime üzerinde haşr imkânı olur. O da maddelerin birleşme ve dirilmeyi kabul etmeleridir.
(28) «(Hatırlat o şamam) ki Rabbin meleklere...» Bu Ayetin Tefsiri
Burada Allah Teâlâ'nın hitab ettiği melekler ile, yerin ve göklerin melekleri kastedilmiştir deniliyorsa da bu iddianın bir delili yoktur.
«Beşer» kelimesi lûgatta derinin zahirine denilir. însana «Beşer» denilmesinin nedeni, derisinin tüysüz olmasıdır. Yani derisi, hayvanlarda olduğu gibi tüy ve kılla kaplı değildir.
(29) «Onu düzenlediğim ve ona ruhvmıdan üflediğimde...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani onu düzenleyip, ruhun feyezanını kabul edecek bir hâle getirdiğimde, insan şekline soktuğumda, beşer hilkatiyle yarattığımda ve' ona ruhumdan üflediğimde, sizler hemen onun için secdeye kapanın.
«Nefahtu» fiili «nefh» kökünden gelir. Nefh ise, örfte liflemek, ağızla veya bir aletle, hava almaya ve onunla şişmeye elverişli olan içi boş bir cisme üflemek demektir. Burada hayata kabiliyeti olan madde üzerinde, bilfiil hayatın aksamasına sebep olan bir şeyin temsili vardır. Dolayısıyla burada gerçek bir nefh (üfleme) yok, sadece temsili (sembolik) bir anlatım vardır.
Gazali'ye göre, burada «Ruh»\m nuru yerine «nefh» tabiri kullanılmıştır. Çünkü nefh, birçok safhadan geçtikten sonra meydana gelen çamurdan oluşan kabulleyici fitilin yanmasına sebeptir. Tıpkı nefhi, yanmaya kabiliyeti olan ateşin yanışına sebep olduğu yerlerde ateşle tabir etmek gibi.
Bazen sebep, kendisinden istifade edip, oluşan fiil yerine mecaz yoluyla kullanılır. Her ne kadar istifade edilen fiil kendisinden istifade edilen fiil suretinde olmasa da.
Gazali ve bir gruba göre, «Ruh»t suyun kaba girdiği gibi bedene girer bir cisim değildir. Siyahlığın siyaha, ilmin alime girmesi gibi, kalbe veya dimağa giren bir araz da değildir. Aksine ruh, mücerret (soyut) bir cevherdir. Ne bedenin dahilinde ne dharicindedir. Ne bedenle bitişiktir, ne de ayrıdır. Onların bu hususta birçok delilleri vardır[13].
Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat alimlerinden Şeyh Abdurraif Müna-vî şöyle demektedir:
«Salih fırkalar, grublar «ruh» hakkında konuşmanın derinliklerine dalmışlar ve fakat bundan hiçbir yarar elde edemeyip zaferle geri dönememişlerdir. İçlerinde, —İbn Cemaat'in de ifade ettiği gibi— sarfedilmiş doğru bir söz yoktur ve hepsi de tahminlerden ibarettir. Akıl yürütmelerdir.»
Ehl-i Sünnet'in cumhuru, ruhun lâtif bir cisim olduğunu, mahiyet ve sıfat bakımından diğer cisimlere muhalif bulunduğunu, bedende tasarruf ettiğini, yağın zeytinde, ateşin kömürde bulunması gibi bedende bulunduğunu ona «Ben-Sen» tabirleriyle hitap edildiğini söylemişlerdir. İmam'ul-Harameyn de bu görüştedir.
Mükkanî şöyle demektedir:
«Kelâmcılann cumhuruna göre ruh mahiyet bakımından azaların kendisinden doğup meydana geldiği cisme muhalif bir cisimdir. Nuranîdir, ulvîdir, hafiftir, canlıdır. Diriliği zatından dolayıdır. Azaların cevherinde nafizdir. Suyun gülde, ateşin kömürde sereyan ettiği gibi azalarda sereyan eder. Onda bir değişiklik arız olmaz. Bir inhilal, onun için bahis konusu değildir. Onun azalarla birlikte olması hayattır. Azalardan ruhlar âlemine geçmesi de ölümdür.
AUah Teâlâ meleklere selâm ve tazim kabilinden Adem'e secde etmelerini emretti. Veya Adem'i kıble yerine koyup da Allah'a secde etmelerini emretti. Çünkü Adem'de Allah'ın kudretinin izlerinin en garipleri tecelli etmiştir. Onlara «Kapanın» anlamına gelen Fekau' fiiliyle emredilmesi emredilenin sadece eğilmek olmadığına delâlet eder. Belki de bu bizim bilmediğimiz şekildeki bir secdedir».
(30) «Meleklerin hepsi...»Bu Ayetin Tefsiri
Yani Allah Adem'i yarattı, düzenledi, ona ruhundan üfledi ve melekler de ona secde ettiler. Meleklerin içinden secde etmeyen hiç kimse kalmadı ve hepsi secde ettüer.
(31) «Ancak İblis secde edenlerle beraber olmaktan.,.»Bu Ayetin Tefsiri
Buradaki istisna, muttasıldır. Yani istisna edilen, kendisinden ayrılanların cinsindendir. Bunun nedeninde ihtilaf edilmiştir. O îblis'in tek başına cinnî olup, diğer meleklerin arasında erimesi, onlardan sayılması mümkündür. Veya İblis melekler arasında kendilerine cin denilen, doğuran bir cinstendir. Ya da gerçekten melekti, cinnî değildi. Bu takdirde Allah Teâlâ'nın «O cinlerdendi» tarzındaki ifadesi tevil edilir.
«İblis secde edenlerle beraber olmaktan imana, ederek, dayattı» cümlesi istinâfi bir cümledir. İstisnadan anlaşılan, secde etmemenin keyfiyetini açıklamaktadır. Bu, «İsbattan nefy, nefyden is-bat olur» kaidesine binaendir. Burada istisnanın munkatı olması da mümkündür. Çünkü meşhur görüşe göre İblis, meleklerin cinsinden değildir.
İstisna edilen, istisna edüenlerin cinsine veya hükmüne dahil olmadıktan sonra istisna munkatı olur. İstisna munkatı ise, İblis de secde emrine dahil değildi şeklinde itiraz edilemez. Çünkü cinler de melekler gibi, secde etmekle memurdurlar. Allah Teâlâ, burada melekleri zikretmektedir, cinleri değil. Onları zikretmekle cinleri de kastetmektedir. [14]
Meal
32- Allah): «Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmamana sebep nedir » dedi.
33- (İblis): «Ben kuru çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan yarattığın insana secde etmek için varolmadım» dedi.
34- (Allah): «Öyleyse oradan çık/ muhakkak ki sen artık kovulmuş birisin» dedi.
35- «Muhakkak ki Kıyamet Günü'ne kadar lanet senin üzerine olacaktır».
36- (İblis): «Ey Rabbim, o halde (tekrar) dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver» dedi.
37- (Allah): «Sen mühlet verilenlerdensin» dedi.
38- «Bilinen vaktin gününe kadar».
39- (İblis): «Rabbim! Beni saptırmana karşılık ben de yeryüzünde fenalıkları onlar için süsleyeceğim. Andolsun ki onların hepsini saptıracağım» dedi.
40- «Ancak ihlasa erdirilmiş kulların müstesna».
41- (Allah): «İşte benim katımda doğru yol budur» dedi.
42- «Kullarımın aleyhine sana verilmiş bir hakimiyet yoktur. Ancak sapıklardan sana uyanlar müstesna».
43- Kuşkusuz cehennem onların hepsine va'dolunan bir yerdir.
44- o cehennemin yedi kapısı, her kapı için ayrılmış bir kısım vardır.
45- Allah'a karşı gelmekten korkup, rahmetine sığınan muttakiler mutlaka cennetlerde ve pınar başlarmdadırlar.
46- «Oraya (cennetlere) emniyet içkide ve selâmetle girin» denilir.
47- Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Onlar artık kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.
48- Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmayacaktır. Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.
49- (Ey Muhammedi) kullanma benim çok bağışlayan, çok esirgeyen olduğumu haber ver.
50- Bununla beraber azabımın acıklı azabın ta kendisi olduğunu da bildir.
51- Onlara İbrahim'in misafirlerinden de haber ver. [15]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(32-33) «(Allah); Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmamana...»
Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu cümle, müsta'nife'dir. İbîis'e hitab edilmesi onu şereflendirmek için değildir. Aksine ihanet ve idlâl, kınamayı gerektirir.
Hitabın zahirinden anlaşıldığına göre, Allah Teâlâ îbüs'le vasıtasız konuşmuştur. Çünkü İblis Allah'a verdiği cevapta, {{Yarattığın insana secde etmek için varolmadım» demiştir. «Yarattığın insana...» şeklinde ifade huzurda yapılmış bir hitaptır, gıyabda değil. Bazı kelâmcılann, Allah Teâlâ'nm bu hitabı, peygamberlerinin diliyle İblis'e ulaştırdığı şeklindeki tevilleri ise zayıftır.[16]
Kadı Beyzavî, «Lem ekun» ifadesi ile ilgili şöyle demektedir: «Bu benim için sıhhatli olmaz. Cismani ve kesif olan bir insana secde etmem, benim halime ters düşer. Çünkü ben bir meleğim ve ruhaniyim. Kaldı ki sen onu en düşük maddelerden, beni de ateşten yarattın. Oysa ateş bu maddelerin en üstünüdür. İblis, Hz. Adem'i nev ve asıl itibarıyla tenkis etmektedir».[17]
Nurlu aslıyla, Adem'in çamurlu aslına karşı böbürlenen İblis, faziletin ancak Allah'ın faziletli kıldığında olacağını, maddenin öl. çüsüyle anlaşılamayacağını bilememiştir.
(34) «(Allah): Öyleyse oradan çık. Muhakkak ki...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, Ey İblis! İsyan ettiğinden, böbürlendiğinden dolayı cennetten çık. Çünkü sen, uzaklaştırılmış, lanetlenmiş olansın.
«Miriha» kelimesindeki zamir cennete racidir. Bazı müfessir-ler, «göklere» raci olduğunu söylemişlerdir. Yani «Göklerden defol!»
Melekler cümlesine raci olduğunu söyleyen müfessirler de olmuştur. Yani «Meleklerin içinden çık!»
«Racîm» kelimesi, yıldızlarla, ateşlerle recmedilen kişi anlamına gelir. Bazı müfessirlere göre bu kelimenin anlamı «mel'un» dur. Yani lanetlenmiş, Allah'ın rahmetinden kovulmuş. Nitekim adete göre, kovulan kimsenin ardından taşlar atılır.
(35-38) «Muhakkak ki Kıyamet Günü'ne kadar,,.» Bu Ayetlerin Tefsiri
Yani, Ey İblis! Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmak, kovulmak, daimi bir şekilde yakana yapışmış olacaktır ve bu Kıyamet Günü'ne kadar devam edecektir.
Denildiğine göre, İblis hem göklerde hem de yerde lanetlenmiştir. Kıyamet Günü, onun lanetlenmesinin artık sonu olduğu sanılmamalıdır. Çünkü Kıyametle de onun lanetlenmesi kesilmeyecektir. Bu cümle ile lanetin devam edeceği kastedilmektedir. Çünkü uzun süreden maksat devamlılıktır şeklinde bir kural vardır. Dolayısıyla, Kıyamet Günü'nün zikredilmesi devamlılık içindir. Tıpkı, «Gökler ve yer devam ettikçe» ayeti gibi.
Kastedilen, îblis'in Kıyamet Günü'ne kadar lanetlenmesi, Kıyamet Günü ve daha sonra daha şiddetli azaba duçar edilmesi de olabilir. Öyle ki bu azap ona lanetin acısını unutturacaktır.
İblis, Allah'dan kendisine Ademoğullannm haşre gönderileceği güne kadar mühlet vermesini istemiştir. Çünkü o, Allah Te-âlâ kendisine «Muhakkak ki Kıyamet Günü'ne kadar lanet senin üzerine olacaktır» dediğinde, azabının Ahiret yurduna bırakıldı-ğını anlamıştı. O adeta ebediyyen ölmemek isteğinde bulunmuştur. Çünkü ölümü Kıyamet Günü'ne ertelendiğinde, o gün Sur'a ikinci kez üfürülecek gündür ve o günde artık ölüm yoktur. Çünkü Sur'a ilk üfürülmesinden sonra ölüm kalkmaktadır. Bu bakımdan Kıyamet Günü ölümsüz bir gündür.
Kadı Beyzavî'ye göre, İblis bu isteğiyle, halkı ifsad etmenin ve ölüm anındaki dehşetten kurtulmanın çaresini aramıştır. Çünkü haşrden sonra ölüm yoktur. Allah Teâlâ ilk isteğini kabul etti ve fakat ikinci isteğini kabul etmedi.
Bazı müfessirlere göre, İblis ölmeme isteğinde bulunmamıştır. O azabının Kıyamet'e kadar ertelenmesi, dünyada azap görmemesi için istekte bulunmuştur. Allah Teâlâ onu, kendilerine mühlet verilenlerin zümresine dahil etti. Ya da günahlarından dolayı azaplan geciktirilenlerin cemaatine onu ilhak etti. Onun mühlet hususundaki talebini vermek Allah'tan ona bir ikram değildir. Bu onun belâsını, şekavet ve azabını daha da artırmak içindir.
İblis'e verilen mühlet, «malûm vaktin gününe kadar» ifadesiyle belirtilmiştir. Bugün, Kıyamet Günü'dür. Çünkü din günü, onların diriltiieceği gün, malûm vaktin günü şeklindeki ifadelerin hepsiyle Kıyamet Günü kastedilmektedir. Kıyamet Günü'ne «malûm gün» denilmesi onun Allah'tan başkasınca bilinmemesin-dendir. O sadece Allah katında malûmdur.
Bazı müfessirlere göre, tüm mahlûkat o gün dirilir. Bu yönden o gün malûmdur.
Bazıları da, kastedilenin hasra yakın bir vakit olduğunu, İb-lis'in o zaman öleceğini söylemişlerdir.
îbn Abbas'a göre, «malûm vakit» ile kastedilen, Sur'a ilk üfü-rülüştür. İblis o zaman ölecektir. İki üfürülme arasında 40 yıllık bir süre vardır. İblisin ölü olarak kalacağı süre, kırk yıldır.
(39-40) «(İblis): Rabbim! Beni saptırmana karşûik, beti de...»
Bu Âyetlerin Tefsiri
«BimaadaM «Ba» harfi yemin içindir. «Ma» ise masdariyet harfidir. Yani, beni idlâline yemin olsun ki, ben de yeryüzünde tüm fenalıkları onlar için süsleyeceğim ve hepsini saptıracağım!
Kadı Beyzavî, Araf Suresi'ndeki «Ba» harfinin sebebiyet için olduğu görüşünü tercih etmiş ve onun yemin için olduğunu Öne süren görüşü «denilir» lafzıyla zayıf göstererek nakletmiştir. Nitekim bir başka yerde İblis, «Senin izzetine yemin olsun ki» diyor. Kıssa aynı kıssadır. Ancak birinde Allah'ın zatî sıfatıyla, ikincisinde ise fiiliyle yemin edilmesi sözkonusudur.
Pakihler Allah'ın zatına ait olan sıfatlarla yemin etmenin sahih olduğunu söylemişlerdir. Ancak, fakihler arasında Allah'ın fiili sıfatlarıyla yemin edilip edilemeyeceği hususunda ihtilaf vardır. Bir gruba göre, ikisi arasında fark vardır. Ayrıca Allah'ın saptırması üzerine yemin etmek, pek bilinen bir kaide değildir. (Bu görüşü el-Kerhi öne sürmüştür).
Bizim kanaatimizce, îblis'in burada Allah'ın kendisini idlali üzerine yemin etmesi, başka bir yerde Allah'ın izzeti üzerine yemin etmesine ters değildir. Çünkü izzet, Allah Teâlâ'nın sultanı, kahrı demektir. îblis'in idlâli ise, izzetin kapsadığı mânâlardan biridir. Nitekim Irak ekolu «kudret, azamet, izzet gibi zati sıfatlarla yemin edilmesi, yemin kabul edilir. Rahmet, öfke gibi fiili sıfatlarla yemin etmek ise yemin değildir» demişlerdir.
Bazı müfessirlere göre, en doğrusu yeminlerin örfe uygun olmasıdır. Hangi ifade halkın örfünde, yemin yerine geçiyorsa o yemin kabul edilir, hangisi değilse o kabul edilmez. En güzel görüş budur [18]
îblis'in yemininin cevabı, «Le Uzeyyinenne» dir. Yani Adem-oğullanna emrine muKalefet etmeyi güzel göstereceğim. Adem-oğullannın sözü edilmediği halde, zamirin onlara irca edilmesi malûm oldukları içindir. Yani, onlar dünyada kaldıkça.
İblis'in süslemesi insanlara günahlarını güzelleştirmesi, onları o günahlara düşürmesi ve onları dünya ziynetleriyle oyalayarak, Allah'ın emrini yapmaktansa, dünyayı daha sevimli göstermesi demektir.
«Ândolsun ki onların hepsini saptıracağım»; yani onlan ibadet yolundan uzaklaştıracağım, kalplerine vesveseler sokarak, delâlete düşmeleri için uğraşacağım.
İblis niçin böyle yemin etmiştir? O kâfir olduğunu ve affedilmeyeceğini anlayınca, cüzzamlı bir kimsenin «tüm insanlar cüz-zamlı olsa da beni ayıplamasalar» şeklindeki temennisi gibi bütün insanların kâfir olarak ölmesi için temennide bulunmuştur.
Bu ayet, «İnsanlar kendi fiillerinin yaratıcısıdır» diyen Mutezile mezhebinin aleyhinde bir delildir. Onlar buradaki «süsleyeceğim» ve «Saptıracağım» fiillerinin sebebi kastedilmektedir demekle, zahirden ayrılmaktadırlar. Zahirden ayrılmak ise, ancak bir zaruretten ötürü olabilir.
«Ancak ihlasa erdirilmiş kulların müstesna»; yani kullarından ihlasa erdirmiş oldukların, ibadet ve taatlerini sırf senin için yapan, o ibadet ve taatlerle senden başkasını kastetmeyen kulların müstesna.
İblis bunları istisna etmiştir. Çünkü hile ve vesveselerinin bu kimselerde hiçbir tesiri olmayacağını, onların kendisinin hilelerini kabul etmeyeceklerini biliyordu.
îhlas'ın hakikati, bir şeyi başkasının korkusundan uzak olarak sadece Allah için yapmaktır.
(41-44 «(Allah): İşte benim katımda doğru yol...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Allah Teâlâ, îblis'e hitaben «Bu benim doğru yolumdur. Onu gözetlemek, korumak benim ilahî vazifemdir» buyurmuştur.
«Bu» işaretiyle gösterilen yol, «kullarımın üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur» hükmüdür. Ehl-i Sünnet'e göre, burada söz teşbih üzerine bina edilmiştir. Tıpkı «müminlere yardım üzertmize bir haktır» ayetindeki gibi. Çünkü Ehl-i Sünnet'e göre, en uygun olanı gözetmek, Allah'ın üzerine vacip değildir.
Bazı müfessirlerin naklettiğine göre, Kısaî bu ayetin yorumu hakkında şöyle demiştir.
«Bu ayet tehdid üzere bina edilmiştir. Tıpkı tehdid ettiğin kimseye, «senin yolun benim katımdadır, dönüşün banadır» demen gibi. Veya «Kuşkusuz Rabbin seni gözetlemektedir» ayetinde olduğu gibi.
Bu yoruma göre ayetin mânâsı şöyledir: «Bu, dönüşü bana olan bîr yoldur. Ben herkese işlediğinin karşılığını vereceğim».
Bazı müfessirlere göre, metinde geçen «Aleyye», burada «İley-ye» anlamındadır.
Bazılarına göre mânâ şöyledir: «Benim üzerimde olan şudur ki, ben beyan ve hüccetlerle insanlara dosdoğru yolu göstereyim».
Bazıları ise mânânın, «Onlara tevhid ve hidayetle doğru yolu göstereyim» şeklinde olduğunu söylerken, bazıları da mânânın şöyle olduğunu öne sürmüştür: «İhlas bana aittir, benim katımdadır, benim yolumdur. Ve bana getirir. O, benim kerem ve mama getiren bir yoldur.»
s» Ebussuud Efendi, bu ayetin yorumunda şöyle demektedir:
«En belirgin olanı şu ki, bu söz İblis'in; «Andolsun onlar ty senin dosdoğru yoluna oturacağım ve onları saptıracağım» sözünün cevabı ve reddidir.
Bazı kıraatlerde, «Aleyye» kelimesi, «Yücedir» anlamındaki «Aliyyun» şeklinde okunmuştur.
«Kullarımın aleyhine sana verilmiş...» ifadesindeki «Kullar» ile muhlis insanlar kastedilmektedir. Yani, onları günaha sokmak, helaklerine sebep olmak, tevbe etmemelerini sağlamak hususunda, senin onlar üzerinde bir tasarrufun yoktur.
Bu ayet Adem ve Havva'dan vaki olan hadiseye ters düşmemektedir. Çünkü o tevbe ettiği için, kendinden affedilen bir günah (^elle)tı.
Meânî alimleri, «Aleyhim»in anlamının «Alâkulubihîm» (onların kalplerinin üzerinde) demek olduğunu söylemişlerdir. Yani sen onların kalplerine hakim olamazsın. Senin onların kalpleri üzerinde bir hakimiyetin yoktur.
Süfyan bin Uyeyne'ye göre bu ayetin anlamı şu şekildedir: «Senin onlar üzerinde, onlart affın ortadan kaldıramayacağı bir günaha sokabilecek kuvvet ve kudretin yoktur».
Bu kullar Allah Teâlâ'nm has kullandır. Yani hidayet ettiği ve kullan arasından seçtiği kimselerdir. Allah Teâlâ bunlar arasından, şeytana tabi olan dalâletteki kimseleri i$tisna etmiştir. Çünkü bu kimseler, Şeytan'a tabi olmuş, hak yoldan sapmış, dalâlete düşmüşlerdir. Bu husus tblis'in, «Andolsun onların hepsini saptıracağım, ihlasa erdirilmiş kulların müstesna» sözüne de muvafıktır.
îblis'in sözü ile bu söz arasında fark olduğunu söylemek mümkündür. Allah Teâlâ'nın sözünde îblis'in bütün kullar üzerindeki hakimiyeti ona tabi olan sapıklar müstesna nefyediliyor. Bu bakımdan Allah Teâlâ'nın ifadesi içerisine, hem muhlisler hem de îblis'e tabi olmayanlar girmektedir. Îblis'in sözü ise, muhlisler müstesna tüm insanların saptırılacağım içermektedir. Böylece muhlis olmamakla beraber, îblis'e tabî olmayanlar da buna dahil oluyor. Kısacası, muhlisler ile sapıtıp îblis'e tabî olanlar arasında üçüncü bir grup vardır. Onlar ne ihlasa erdirilmişlerdir ne de İb-lis'e tabi olup, sapıtmışlardır.
Bazı müfessirler, îblis'e tabi olanların müşrikler olduğunu söylemişlerdir. Delil olarak da; «Onun (Şeytan'ın) hakimiyeti sadece kendisini dost edinenlerle, Allah'a ortak koşanların üzerinde vardır» ayetini gösterirler,
Ebussuud Efendi diyor ki;
— îblis'in sözü tahkikî olmasına rağmen, bu ayetle muhlislerin şanım yüceltmek vardır. Onların mertebelerinin onlara uzanan dalâlet ellerinin kırılmasının, İblis'in ancak sapıklığı seçenlere tesir etmesinin, onun kullar üzerinde bir hakimiyetinin olmadığının, sadece insanların kendi yanlış seçimleriyle İblis'e tabî olduklarının beyanı vardır.
Allah Teâlâ, bu muhavereyi naklettikten sonra tehdid maksadıyla İblis'e tabi olanların toplanacakları yerin kesinlikle cehennem olduğunu bildirdi. Cehennern'in yedi kapısı vardır. Cehennem ehli o kapılardan cehenneme girerler. Cehennemin yedi kapısının bulunması, cehennem ehlinin çokluğuna delâlet eder. O kapıların her biri için, îblis'in etbaından belli bir hizip vardır. Taife taife ayrılmışlardır.
Bazılarına göre cehennem kapılarından maksat, üstüste gelen cehennem tabakalarıdır. İbn Cüreyc, ateşin yedi dereke olduğunu söylemiş ve isimlerini saymıştır:
I Cehennem
3 Hutame
4 Sair
5 Sekar
6 Cehim
7 Haviye
En üst tabaka ehli tevhidin asileri, ikinci tabaka Yahudiler, üçüncüsü Hıristiyanlar, dördüncüsü sabiiler, beşincisi mecusiler, altıncısı müşrikler ve yedincisi de münafıklar içindir. Bu takdirde cehennem, bu tabakaların en üstündekidir. Onun akabinde zikredilenler, onun altında bulunurlar. Ayet bu yoruma göre şöyle anlaşılır: Allah îblis'e tabi olanları yedi kısma ayırır ve her kısım bir tabakaya girer. Bunun sebebi küfür ve isyanın değişik olması-dır. Bu yüzden kâfir ve asilerin ateşteki mertebeleri farklıdır.
El-Hatib şöyle demektedir: «Bu sayının tahsisinin nedeni cehennem ehlinin yedi fırka olmasıdır».
Bazılarına göre insanın azalan (göz, kulak, dil, karın, tenasül uzvu, el ve ayak) olmak üzere yedi tane olduğundan dolayı cehennem tabakaları da yedi olmuştur. Çünkü günahların çıkış noktaları bu azalardır. Dolayısıyla onların varacakları yer de yedi tabakadır. Bu azalar aynı zamanda niyet şartıyla iyiliklerin de kaynağı olduğuna, niyetin de kalbin amellerinden bulunduğuna göre, onlara bir daha eklenerek cennet kapılan da sekiz olmuşlardır.
Kanaatimizce, bu sayının tahsisindeki nedenler sadece bu söylenenlerden ibaret değildir. En doğrusu, bunu, Allah'ın ilmine havale etmektir. Ancak Hz. Peygamber'den sahih bir haber varid olmuşsa, onu kabullenmek vaciptir.
Hz. Ali'den gelen bir rivayete göre, cehennem tabakalan yedidir. Bazıları diğerinin üstündedir. Önce birinci tabaka, sonra ikinci ve üçüncü tabakalar doldurulacaktır. Ta ki yedinci tabakaya kadar.
Buhari Tarih'in de, Tirmizi de garip kabul ederek, tbn Ömer' den şöyle rivayet ediyorlar: Hz. Peygamber (s.a); «Cehennem'in yedi kapısı vardır. Onlardan biri ümmetime kılıç çekenler içindir» buyurdu.
İbn Merduveyh ve Hatib, Tarih'inde Enes'ten şöyle rivayet ediyorlar: Hz. Peygamber (s.a); «Ayette işaret edilen bir kısım vardır ki Allah'a şirk koşmuşlardır, başka bir kısım vardır ki Allah'ın varlığında şüpheye düşmüşler ve bir kısım vardır ki Allah'' tan gafil olmuşlardır» diye buyurmuştur.
Cehennem ehlinin, cehennemin sıfatlarının ve dehşetinin hakkında birçok rivayetler varid olmuştur. Tafsilat için hadis kitaplarına başvurulabilir.
(45-48) «Allah'a karşı gelmekten korkup...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Muttakiler» ile kastedilenler, Allah'a şirk koşmaktan sakınanlardır. Nitekim sahabe ve tabiun bu kanaattedir ve en doğru görüş de budur.
Bazılarına göre «muttakiler», bütün günahlardan sakınanlardır. Bu görüş Cübbai'ye ve Mutezile'ye aittir Ne var ki bu kimseler böylelikle Allah'ın rahmetini dar bir çerçeve içine sokmuş olduklarından, önceki görüş daha evlâdır.
Ümmet şu noktada birleşmiştir: Küfürden sakınmak, cennete varmanın şartıdır. Muttaki olmanın şartı ise, takvanın tüm gereklerini yerine getirmek değildir. Çünkü takvanın gereklerinden bir kısmın? yerine getiren kimse, takva emrini yerine getirmiş sayılır. Nitekim insan bir defa vursa, ona vuran, bir defa öldürse ona Öldüren denir. Mahiyetin tamamını kapsaması gerekmektedir. Bu nedenle sözkonusu inceleme ile «emir tekrarı ifade etmez» de-liline varmışlardır.
«Cennetler» ile kastedilen bahçe ve bostanlar, «çeşmeler» ile kastedilense akan nehirlerdir. Yani cennet ehli, cennet ve nehir-lere girerler.
Ayetin terkibinden anlaşılan iki mânâ vardır: Ya hepsinin birden cennet ve nehirleri vardır, veyahut her biri için cennet ve nehirler vardır. Allah'ın kudreti ise sınırlı değildir. O'nun fazlına kimse mâni olamaz. Nitekim başka bir ayette, «Rabbinden korkan kimse için iki cennet vardır» diye buyurulmuştur. Yani cennet ehlinin her biri için köşk ve saraylarının altından akan nehirler ve bahçeler vardır. Onlardan diledikleri gibi yararlanırlar.
Fahruddin Razî, tefsirinde şöyle demektedir:
«Bu cennetlerden biri, muhtemelen Allah Teâlâ'nın şu ayette zikrettiğidir: «Muttakiterin va'dolundukları cennetin misali, kokmamış sudan olan nehirlerdir». Yine sözkonusu «nehirler» ile kastedilen muhtemelen, o akan nehirlerin dışındaki kaynak ve mecralardırlar. Onlara, «cennetlere girin» denilmektedir. Yani Allah onları cennete göndermektedir.»
Şöyle bir itiraz yapılabilir:
«Onlar cennet ve nehirlerde oldukları halde, kendilerine «cennetlere girin» demenin anlamı nedir? Çünkü onlara «cennetlere girin» denildiğine göre, bu emir, onların daha cennete girmediklerini gösterir».
Cevap olarak şöyle denilmiştir:
«Onlar cennette iken bir cennetten diğerine nakledilirler. îşte o girmek istedikleri cennetin kapısına geldiklerinde kendilerine «Girin» denilir. Bu sözü söyleyen, ya Allah Teâlâ'nın kendisidir ya da vazifelendirdiği meleklerdir».
«Bi Selâmına ile kastedilen, «Tüm afetlerden sağlam olarak»
cennete girmeleridir. Cennet ehlinden birisinin diğerine selâm vermesi de olabilir. Veyahut ya Allah Teâlâ tarafından ya da meleklei tarafından onlara selâm verilerek cennete girmeleri söylenmekte dir.
«Aminin»; yani bütün korkulardan veya cennet nimetlerinin tükenmeyeceğinden emin olarak cennetlere girin.
Dahhak'a göre mânâ şu şekildedir: «Onlar ölümden emin ku Undtlar, artık ölmezler, hasta olmazlar, çıplak kalmazlar ve acıkmazlar».
«Gittin» kelimesi, düşmanlık, buğz, kin gütmek anlamlarına gelir. Yani, Allah Teâlâ onların kalbinden tüm mezmum vasıflan söküp atacaktır.
Hasan Basrî'den gelen bir rivayete göre, Hz. Ali şöyle demiş-yemin ederim ki, bu ayet biz cennet ehli hakkında nazil olmuştur». Bir başka rivayette ise şöyle denilmektedir: «Bu ayet Beni Haşim, Beni Temim ve Beni Adiy olmak üzere uç Arap kabilesi hakkında nazil olmuştur.»
Üçüncü bir rivayete göre bu ayet, IIz. Ebubekir ile Hz. Ömer hakkında nazil olmuştur. Rivayet edildiğine göre Hz. praer şöyle demiştir: «umuyorum fci, ben, Osman, Zübeyr, TaVıa hakkında, «Biz onların göğüslerindeki kini söküp atttk» denilen kimselerden olalım».
tbn Abbas ise şöyle demiştir: «Bu ayet on kişi hakkında nazil olmuştur: Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, Said, Abdurrahman, îbn Mesud».
Bir rivayete göre müminler cennet kapısında durdurulurlar. Bazılarının hakkı, diğerinden alınır. Sonra kalpleri kin ve hased-den temizlenmiş olarak cennete girerler ve orada kardeş olurlar. Altından yapılmış, inci, mercan ve yakutla süslü tahtlar üzerinde başbaşa otururlar.
«Sürür» kelimesi, «Serir»in çoğuludur ve tahtlar anlamına gelir. Bazılarına göreyse, «Şerir» ile kastedilen, yüce ve yüksek meclislerdir.
«Karşı karşıya»; yani birbirlerinin yüzlerine bakar halde otururlar.
Mücahid şöyle demektedir: «Ehli cennetten hiç kimse diğerinin ensesini görmez». Bunun benzeri bir rivayet de îbn Abbas'tan gelmiştir.
«Onlar biraraya geldikleri, karşılaştıkları ve ayrılmak istedikleri zaman, her birinin tahtı, binicisi ne tarafa gitmek istiyor-sa, o tarafa döner. Fakat binicinin yüzü yanındakinin yüzüne bakmaktadır. Ensesi İse geriye, yani tahtın gittiği istikamete çevrilidir, îşte bu ünsiyet ve ikramın son derecesidir. »
Zeyd b. Ebi Evfa'dan şöyle rivayet edilmektedir:
«Hz. Peygamber (sa) bir ara yanımıza çıkagelerek, bu ayeti okudu, sonra da şöyle buyurdu: «Allah için birbirlerini sevenler cennettedir. Bazıları diğerlerine bakar durur». (Tabaranî, Beğavi, îbn Ebi Hatim).
Cennette onlara bir yorgunluk dokunmaz. Çünkü cennet nimetleri halis, lezzetleri katıksızdır. Onlar için kolay elde edilebilir durumdadırlar. Çalışmalarına, didinmelerine gerek kalmaksızın, istedikleri kendilerine verilir. Yeter ki bir şeyin isteği kalplerinde oluşsun. Hemen o şey, onların yanlarında tertemiz olarak görülü-verir.
Süddi, «Nesbun» kelimesinin meşakkat ve eziyet anlamına geldiğini söylemektedir. Onlara meşakkat ve eziyyet dokunmaz. Cennette ebedî kalırlar.
Allah Teâlâ, cennet ehlinin cennette ebedî kalacaklarına dair nass getirmektedir. Yani zevalsiz bir ebediyet, fenasız bir beka, eksiksiz bir kemâl, mahrumiyet olmaksızın bir zafer vardır. Evet bu ebedilik içinde ve onların bundan haberdar olmasında, lezzetin tamamı, rahmetin kemâli vardır. Çünkü nimet ve lezzet içinde olan bir kimse, bunların arkasının bir zaman sonra kesileceğini, yok olacağını bilirse, o nimetler kendisine adeta zehir olur. Lezzetler karmakarışık hale gelir.
(49-50) «(Ey Muhammedi) Kullarıma benim...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Yani, Ey Muhammed! Bana kulluğu kabul eden herkese bunları söyle.
«îbadî» (kullarım) tabirinin kapsamına itaat eden her mümin girdiği gibi, asî müminler de girerler.
Onlara haber ver ki: Gafur ve Banim (mağfireti ve rahmeti bol) olan sadece benim. Ben bununla nefsim üzerine hükmettim.
Nitekim bir hadis-i kudside, «Rahmetim gazabımı geçmiştir» buyurulmaktadır.
Ya Rabbi! Fazlına mazhar kıldığın kulların arasına bizi de dahil eyle!
Mus'ab b. Sabit'ten rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) ashabından bazılarının yanından geçerken, onların gülmekte olduğunu görür ve «cennet ve cehennemi hatırlayın!» der. İşte bunun üzerine de mezkûr ayeti kerime nazil olur. (İbn'ul-Münzir, İbn Ebi Hatim)
Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır:
«Kuşkusuz Allah Teâlâ, yarattığı gün rahmeti yüz tane yaratmış doksan dokuzunu yanında tutmuş, ancak bir tanesini mahlû-
katına göndermiştir. Eğer kâfir, Allah'ın rahmetinden, Allah'ın katında olanları bilseydi, ümitsiz olmazdı. Eğer mümin Allah'ın katındaki azabın hepsini bilseydi, ateşten emin olmazdı». (Buhari, Müslim).
Allah Teâlâ, bu büyük müjdeyi vermesi için peygamberine emir buyurduktan sonra, onlara korku ve sakınmayı içeren bir şeyi de zikretmesini emretti ki kişinin kalbinde korku ile ümit, müjde ile inzar birarada bulunsun. Ta ki hem Allah'ın rahmetini umsunlar, hem de O'nun azabından korksunlar.
«Bununla beraber azabımın, acıklı azabın ta kendisi olduğunu da bildir». Burada sözü edilen azap, çok elem verici bir azaptır.
Allah Teâlâ, kullarını bu iki durum arasında topladı. Bir taraftan müjde, bir taraftan korku dolayısıyla onlar da ümit ile ümitsizlik arasında kaldılar. Durumların en hayırlısı zaten vasat, orta olanıdır. Bu bakımdan ümit ile korku arasında olmak, üns ile heybet halleri arasında bulunmaktadır.
Deniliyor ki, şayet kul Allah'ın affının miktarını bilse, hiçbir bakımdan kaçınmaz. Yine şayet azabının miktarını bilse hiçbir günaha yönelmez.
Bu iki ayette (49-50) birçok incelikler vardır ki onlardan birisi de şudur: Allah Teâlâ, kulları kendi nefsine izafe ederek, «KuUarım» demiştir. Tıpkı «Kulunu geceleyin yolculuğa çıkardı» (îsra: 1) ayetinde olduğu gibi.
Bu inceliklerden bir diğeri de şudur: Allah Teâlâ, mağfiret ve rahmet sahibi oluşunu 3 kez tekid etmektedir. Birincisi, «Ennî», ikincisi «ene», üçüncüsü de «Gafur ve Rahim» sıfatlarının marife getirilmesidir. Bu üç tekid de rahmet ile mağfiret tarafının daha ağır bastığını gösterirler. Azap zikredilirken ise, «Ennı, ene'l-Mu-azzibua denilmiştir ki «Kuşkusuz ki ben, evet, ben azap vericiyim» demektir. Bu belki de haber vermek kabilindendir.
İnceliklerden biri de şöyledir: Allah Teâlâ, bu mânâyı kullarına tebliğ etmesi için peygamberine buyurmuştur. Adeta mağfiret ve rahmet hususunda peygamberi kendine şahit kılmıştır.
(51) «Onlara, İbrahim'in misafirlerinden de...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani Ey Muhammedi İbrahim hakkında cereyan eden ümit ile korkuyu, içine korku ile birlikte giren müjdeli durumunu haber ver ki bundan ibret alsınlar ve bilsinler ki bu, Allah'ın kulları hakkındaki bir ilahi adetidir.
Bu kıssa müminlerin felahını, zalimlerin helakim içerdiğinden, «elX}afur'ur-Rahim»in ve «Benim azabım elem verici azaptır» ifadesinin bir tefsiridir.
«Misafirler» şeklinde karşılık verdiğimiz «Dayf» kelimesi aslında meyletmek anlamındadır. Mesela, «Zaten senin dayftn da sana meylederek geliyor» denir. «Dayf» kelimesi aslında masdardır. Fakat hem tekil hem de çoğul için kullanılır. Burada tekil getirilmesinin nedeni de budur. Çünkü Hz. İbrahim'in misafirleri, üç veya on ya da on iki melekti. Cebrail de onlardan biriydi. Yakışıklı delikanlılar şeklinde Allah onları Hz. İbrahim'e, çocuğu olacağına dair müjde vermeleri ve ayrıca Lut kavmini helak etmeleri için göndermişti. Bu olayın ayrıntıları Hud Suresi'nde geçmiştir. [19]
Meal
52- (Hatırlat o zamanı) ki, onun yanına girip «selâm» demişlerdi. O da: «Doğrusu biz sizden korkuyoruz» demişti.
53- Dediler ki: «Sakın korkma! Kuşkusuz biz sana, bilgin bir çocuk müjdeliyoruz)}.
54- (İbrahim): «Bana ihtiyarlık gelip çökmesine rağmen mi müjdeliyorsunuz? Ne ile beni müjdeliyorsunuz?» dedi.
55- «Sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümit kesenlerden olma!» dediler.
56- (İbrahim): «Rabhinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser?» dedi.
57- «Ey elçiler! (Bundan başka) ne işiniz var?» dedi.
58- Dediler ki: «Biz suçlu bir kavme gönderildik».
59- «Ancak ÂH Lut müstesna. Çünkü biz onların hepsini kurtaracağız».
60- «Lâkin Lut'ım karısı bundan hariçtir. Biz onun geride kalanlardan olmasını uygun bulduk».
61- Elçiler Âl-i Lut'a gelince,
62- (Lut) dedi ki: «Hakikat şu ki sizler tanınmayan kimselersiniz».
63- Dediler ki: «Bilakis, biz sana onların şüphe etmekte olduklarım (felaketi) getirdik».
64- «Sana gerçeği getirdik. Kuşkusuz biz doğru söyleyenleriz».
65- «Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar ve sen de arkalarından git! Sakın sizden hiç kimse, dönüp de ardına bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin».
66- Ona (Lut'a) şu kesin emri bildirdik: «Sabaha çıkarlarken, muhakkak onların ardı kesilecektir!»
67- Şehir halkı birbirlerini müjdeleyerek geldiler.
68- (Lut) onlara: «Bunlar benim misafirlerimdir. Beni sakın mahcup etmeyin!» dedi.
69- «Allah'tan korkun! Beni (onlara karşı) rüsvay etmeyin».
70- Onlar da (cevaben) dediler kî: «Seni halkın işlerine karışmaktan menetmemiş miydik?» [20]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(52) «(Hatırlat o zamanı) ki onun yanına girip...» Bu Ayetin Tefsiri
Ayetin başında gelen «iz» edatı, mukadder bir fiilin mefulti-dtir. Yani, onların Hz. İbrahim'in huzuruna girdiklerini hatırla veya hatırlat.
«Setâmen» kelimesi ya sağlam kalmak anlamındaki «Selâmet» kökünden, ya da bilinen «SeZdm»dan gelmektedir. Her iki halde de fiil-i mukadderdir. Mukadder bir masdarın sıfatı olması da mümkündür. Bu takdirde mânâ şöyledir: «Fekalû kavlen setû-men»; yani, onlar sağlamlık veya bilinen selâm anlamında bir söz söylediler.
Hz. İbrahim onlara «Biz sîzlerden korkuyoruz» demiştir. O bu sözü onlara kızartılmış buzağıyı getirdikten ve onlar da buzağıdan yemeyi reddettikten sonra söylemiştir. Çünkü o dönemdeki adete göre, misafir ikram edilen yemeğe dokunmazsa, ev sahibinde o kimsenin iyi niyetle gelmediği kanaati hasıl olurdu.
Bazılarına göre, Hz. İbrahim bu sözü onlar içeri ilk girdiklerinde söylemiştir. Çünkü onlar izin almadan ve münasip olmayan bir zamanda eve girmişlerdi. Ancak bu yorum, zayıftır. Çünkü Hz. İbrahim bu sözü o zaman söylemiş olsaydı, onlar da ayette geçen cetabı verirlerdi. Ve Hz. İbrahim <ie onlara yemek ikram etmezdi. Aynca diğer bir nokta daha var: Başka bir ayette; «İbrahim onların ellerinin sofraya uzanmadığım görünce, onları tanımadı ve içine korku nedeniyle bir ızdırap düştü» denilmektedir. Dolayısıyla bu tafsilat daha önce Hud Suresi'nde geçtiğinden, hadise burada kısa kesilmiştir.
Bazılarına göre de, Hz. İbrahim onların selâm vermelerini garip bulmuştur. Çünkü Hz. İbrahim'in memleketinde selâm verme adeti yoktu.
(53) «Dediler ki sakın korkma! Kuşkusuz ki biz...» Bu Ayetin Tefsiri
«Tevceln, îkrime'den gelen bir rivayete göre, «Korkma» demektir.
«Biz sana bilgin bir çocuk müjdeliyoruz» cümlesi, müste'ni-fedir ve korkmamanın sebebini bildirmektedir. Zira müjde getiren kişiden korkulmaz.
«Alim» kelimesi çok ilim sahibi, çok bilgin kimse dernektir. Başka bir ayette, doğacak çocuğun sıfatı olarak «Alim» yerine «Halim» kelimesi geçmektedir. Burada müjdelenen çocuk, Hz. îs-hak'tır. Bu husus Hud Suresi'nde geçmişti.
(54) «(İbrahim): Ama bana ihtiyarlık gelip çökmesine rağmen...»Bu Âyetin Tefsiri,
Yani, ben ihtiyarlamış, kocamış iken, bana ne müjdesi vereceksiniz?
Bu soru, ya inkârî, ya da taaccübîdir. Yani, ya «bu olmaz» demektir ya da «Hayret benim yaşımdaki bir insan çocuk sahibi olabilir mi?» anlamındadır.
Ayetin kısaca mânâsı şudur: «Bana ne ile müjde 'veriyorsunuz? Âdet yönünden mümkün olmayan bir şeyle müjde vermek doğru olmaz»,
(55) «Sana gerçeği müjdeledik...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, melekler şöyle dediler:
«Biz kesin olan bir şeyi müjdeliyoruz. Kesin bir hakikati sana haber veriyoruz. Onda bir yanlışlık yoktur. Çünkü bu, Allah'ın va'didir ve O va'dinden dönmez. Allah için hiçbir şey muhal değildir. Zira O her şeye kadir olandır. Sakın ümitsizlerden olma! Allah Teâlâ, anne ve babası olmadan bile bir inşam yaratabilir. Bu bakımdan yaşlı bir erkekle, kocamış, kısır bir kadından bir ço-. cuk meydana getirmesi hiç de imkânsız değildir»;
Hz. İbrahim, Allah'ın kudretinden şüphe etmiyordu. Onu hayrete düşüren husus bunun âdet yönünden olmamasıydı.
(56) «(İbrahim): Rabbinin rahmetinden...» Bu Ayetin Tefsiri
«Yeknetu» (veya «Yeknitu») füli ümitsizlik anlamındaki «Xw-nut» mastarından gelmektedir.
«Dallun» ise Allah'ı yalanlayanlar veya yanılanlar, doğru yolu terkedenterdir. İşte bu kimseler Allah'ın rahmetinden ümit keserler. Onlar Allah'ın rahmetinin genişliğini bilmezler, ilminin ve kudretinin kemâlinden habersizdirler. Nitekim bir ayette «Durum şu ki, Allah'ın rahmetinden ancak kâfir bir kavim ümidini keser» denilmiştir.
Hz. İbrahim, «Çocuğumun olmasını ben uşak bir ihtimal gördüm, zira yaşım oldukça ilerlemiştir. Yoksa ben, Allah'ın rahmetinden ümidimi kesmiş değilim» demek istiyordu.
(57) «Ey elçiler! (Bundan başka) ne işiniz...» Bu Ayetin Tefsiri
«Hatb» kelimesi, tehlikeli bir durum, önemli bir hal demektir. Yani sizin işiniz nedir? Bana verdiğiniz müjdeden başka bir vazife ile gönderildiniz mi? diye onlara sordu. Çünkü onların sadece müjde vermek için gelmediklerini anlamıştı. Kesinlikle onların tehlikeli bir durum için gönderildiklerine inanıyordu. Çünkü melekler birkaç kişiydi. Müjde ise pekâlâ bir kişi ile verilebilirdi. Bu yüzden Hz. Zekeriya ve Hz. Meryem'le ilgili müjdenin götürülmesi için bir tek melek gönderilmişti. Melekler meselenin safhaları arasında, korku ortadan kalksın diye Hz. İbrahim'e bu müjdeyi verdiler. Eğer müjde meleklerin gelmesinin maksadını teşkil eden yegâne nokta olsaydı, başta bu müjde verilirdi.
(58-59) «Dediler ki: Biz suçlu bir.kavme...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Mücrim bir kavim»; yani suç işlemiş bir kavim. «Cürm»ün kapsamına şirk ve şirkten sonra gelen tüm küfür ve günahlar" girmektedir. Sözü edilen kavim Hz. Lut'un (a.s) kavmidir. Melekler onların bu özelliğini söyledikten sonra, Hz. Lut'u ve ehlini hariç tutmuşlardır. Yani Hz. Lut ve ehli hariç, o kavmin hepsi mücrimdi. Bu ifade edildikten sonra da. Hz. Lut'a özellikle bahşedilen nimet, «Biz onların hepsini kurtaracağız» denilerek, belirtildi.
«Ât-i Lut» ile, onun aile efradı ve dinine tabi olan kimseler kastedilmektedir. Dolayısıyla onların kurtuluşlarına sebep, iman etmiş olmalarıydı. Yani, diğerlerinin maruz olacakları azaptan onlar kurtulacaklardır. Binaenaleyh melekler hem mücrimler için hem de, ÂH Lut için gönderilmiştir, öncekilerin helaki, sonrakilerin felahı için...
(60 «Lâkin LuVun karısı bundan...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, Lut'un karısı kurtaracak olduklarımıza dahil değildir. O helak edeceklerimiz arasındadır.
«Kadderna» fiili, hükmettik, takdir ettik mânâsmdadır. Yani onun kâfirlerle beraber azaba maruz kalmasını takdir ettik. Bu takdir hüküm, Allah'ın fiili olmasına rağmen mecazen meleklere isnad edilmiştir. Çünkü onlar manen Allah'a yakındırlar ve O'mın elçileridirler. Başka bir deyişle Allah ile mahlukatı arasında bir vasıtadırlar.
(61) «Elciler ÂH Lut'a gelince...»Bu Ayetin Tefsiri
Bu ifade, helak olmayı hakedenlerin yok edilmesini, felaha müstahak olanların da kurtulduğunu açıklar.
Bu sözde hazf vardır. Yani onlar Hz, İbrahim'in yanından aynldılar ve yürüyerek Hz. Lut'un köyüne vardüar. İki köy arasın-dakî mesafe dört fersahtı.
(62) «(Lut) dedi H: Hakikat şu ki...»Bu Âyetin Tefsiri
Hz. Lut onlara hitaben şöyle dedi:
«Sizleri tanımıyorum ve bana bir kötülük yapmanızdan korkuyorum. Çünkü gayenizi bilmediğim gibi, hangi kabiledensiniz onu da bilmiyorum».
(63-65) «Dediler H: Bilakis biz sana...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Melekler; «Onların kendileri hakkında şüphelendikleri azapla senin yanına gelmiş bulunuyoruz» dediler. Yani, biz senin kalbinden geçen kötülükleri yapmak için gelmedik. Aksine biz seni sevindirecek bir haberle, sana geldik. îşte o haber, kavmini sürekli kendisiyle korkuttuğun ve onların da bu hususta seni yalanladıkları azaptır. Biz kendisinde ne bir şüphe ne de bir tereddüt olmayan bir Hak ile geldik. Bu hak onlara dokunacağı kesin olan azaptır. Biz sana getirdiğimiz bu haberde doğru söyleyenlerdeniz.
«Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar ve sen de arkalarından git» ifadesinde geçen, «Ehl» (aüe fertleri) tabiri, Hz. Lut*un iki kızına delâlet eder. Çünkü Hz. Lut köyünden sadece iki kızı ile birlikte çıkmıştır.
Kurtubî, Hud Suresi'nin tefsirinde; «Hz. Lut köyünden çıktı ve Allah Teâlâ o anda Tayyi Arz yaptı ve Hz. Lut kurtularak Hz. İbrahim'in yanına ulaştı» demektedir.
«Sen de arkalarından git»; yani onların arkasında yürü ve onlardan geride kalan olmasın. Aksi takdirde ona azap dokunur. Ve-yahut; «Kalbin onlar hakkında mutmain olsun. Onların kurtulmuş olduklarını bilebilmek için arkalarında ol. Sen ve ehlinden hiç kimse arkasına bakmasın. Onların üzerine inen azabı görmek için, ardına dönmesin. Çünkü ardına bakan, hızla yürümekten alt konur, zalimlerin yurdundan uzaklaşamadığı takdirde de azaba duçar olur».
Bazı müfessirler; «Sakın sizden hiç kimse dönüp de- ardına bakmasın ifadesini, «Kimse geride kalmasın» şeklinde yorumlamaktadırlar.
«Emrolunduğunuz yere gidin»; yani Allah'ın size emrettiği yere gidin. Müfessirler, gidilecek yer ile ilgili çeşitli görüşler öne sürmüşlerdir. Bazılarına göre Şam, bazılarına göre Mısır, bazılarına göre Lut bölgesinden biri veya Hz. İbrahim'in memleketi ya da Ürdün'dür.
(66) «Ona (Lut'a) şu kesin emri bildirdik...»Bu Ayetin Tefsiri
«Kadayna» fiili, «Ona vahyettik, bildirdik» anlamındadır.
«Şu kesin emr» ise Hz. Lut'un kavminin helak edilmesidir.
«Enne dabira» cümlesi, işbu emrin tefsiridir. Yani kavminin sonu da, başı da, temelinden, kökünden kazınacaktır ve o gecenin sabahında geriye onlardan hiç kimse kalmayacaktır.
(67-69) «Şehir halkı birbirlerini müjdeleyerek...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Yani, Hz. Lutfun kavmi, ona misafirlerin geldiğini haber aldıklarında, onların şehirlerine gelmiş olmalarından çok sevindiler. Onlarla o çirkin fiillerini yapmayı düşündüler. Sıddık Hasan Han, tefsirinde bu şehrin adının «Sezim» olduğunu söyler. «Sodom» diyenlerin ise yanıldıklarına dair ibareler vardır. Burası Hz. Lut'-un kavminin kasabalarından bir tanesiydi.
Allah Teâlâ bu ayetle onların işledikleri çirkinliğin fecaatine işaret etmektedir. Çünkü onlar Örfe karşı çıkıp, doğru ve temiz zevklerde misafirlere ikramda bulunmak, onlara güzelce davranmak şeklindeki âdetleri çiğnediler. Onlar misafirlerle daha önce yaşayan insan topluluklarından hiçbirinin yapmaya teşebbüs etmediği lûtîliği yapmaya kalkıştılar.
Rivayet olunduğuna göre Hz. Lutfun hanımı «üç tane genç parlak misafir geldi ki onların yüzerinden daha güzeli, şekillerinden daha endamlısı hiç görülmemiştir» diye onlara haber vermiş-tir. Onlar da bu gençleri elde etmek ümidiyle sevinçle ve koşarak Hz. Lut'un evine geldiler. Hz. Lut onların niyetlerinin kötü olduğunu anlayınca kendilerine şöyle dedi:
«Bunlar benim misafirlerimdir. Beni sakın mahcup etmeyin»; yani şu çirkin fiilinizi kendileriyle icra etmeye geldiğiniz kimseler benim misafirlerimdir. Onlara bir kötülük yapmamak suretiyle, bana ikramda bulunun. Gerek benim gerekse kendiniz için, Allah azabının gelebileceğinden korkun. Onlara kötü bir tarzda saldırarak beni rezil etmeyin.
Ayetteki ikinci cümle, ilkinden daha tekidli gelmiştir. Çünkü bir kimsenin himayesinde bulundurduğu misafire, onun komşularının saldırması rezaleti daha fazla celbeder. Onlar Hz. Lut'a rezalet ve mahcubiyetinin asıl sorumlusunun kendisi olduğunu söylediler.
(70) «Onlar da (cevaben) dediler ki: Seni...»Bu Ayetin Tefsiri
Yani bizler seni, halktan herhangi birini misafir etmekten ve onu köyümüzde saklamaktan menetmemiş miydik?
Onlar her gelen misafire lûtilik amacıyla yaklaşırlardı. Hz. Lut da onlan bu fulden sakmdırmaya çalışırdı. O, kavmi böyle bir şey yapacağı zaman, misafirlerle onlar arasına girerdi. Bu bakımdan kavmi bir daha böyle bir durumda kendilerini yapmak istedikleri işten alıkoymaya çalışmamasını söylemişlerdi. Onlar, «Bu söylediğin mahcubiyet ve rezaletin sebebi sensin, bunu zorla kendin istiyorsun. Eğer bize karışmasaydın, bunlar olmazdı» dediler. [21]
Sıddık Hasan Han, «Feth'ul-Beyan» adlı tefsirinde, şöyle demektedir:
«Ayetteki istifham, istifham-ı inkâriyedir. İstifham harfinden sonra gelen atıf harfi bu cümleyi mukadder bir cümle üzerine atfetmektedir. Yani; «Biz daha önce sana gelmiş ve yapacağımız hareketi kendisiyle icra edeceğimiz kimse hakkında bizimle konuşmamanı sana tavsiye etmiştik».
Bazı müfessirlere göre, mânâ şöyledir: «Yabancı yolcuları misafir etmemeni sana daha önce söylemiştik».
Katade'ye göre ise mânâ şöyledir: «Biz sana hiç kimseyi mi. safir kabul etmemeni veya herhangi bir yabancıyı köyümüze getirmemeni daha önce söylememiş miydik?»
Ayetteki Lut kavminin kendisine söylediği sözü daha genel bir anlam içinde yorumlamak da mümkündür. [22]
Meal
71- (Lut): «Şayet (bu isteğinizi) mutlaka gerçekleştirmek istiyorsanız, işte kızlarını! (Onlarla evlenin)» dedi.
72- (Ey Muhammed!) Hayatın hakkı için, onlar (şehvet) sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.
73- Güneşin doğma zamanına girerlerken, onları o korkunç sayha (ses) yakalayıverdi.
74- Hemen (ülkelerini) alt-ust ettik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
75- İşte bunda düşünen ve ferasetli kimseler için ibretler vardır.
76- O şehir (harabeleri) bir yol üzerinde hâlâ durmaktadır.
77- Gerçekten bunda iman edenler için ibretler vardır.
78- Eyke halkı da gerçekten zalimdiler.
79- Bu yüzden onlardan da intikam aldık. Bu yerlerin ikisi de (Eyke ve S o dom) hâlâ işlek bir yol üzerindedirler.
80 - Andolsun kî Hicr halkı da peygamberleri yalanlamışlardı.
81- Biz onlara ayetlerimizi vermiştik ve iakat onlar bu ayetlerden yüzçevirmişlerdi.
82- Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.
83- Onları da sabahladıklarında o korkunç ses yakaladı.
84- Kazanmakta oldukları şeyler, kendilerine hiçbir yarar sağlamadı.
85- Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasmdakileri ancak hak ile yarattık. Kuşkusuz o saat (Kıyamet) gelecektir. Şimdilik onlara güzel bir muamele ile davran!
86- Kuşkusuz ki Babbin yaratan ve en iyi bilendir.
87- Andolsun ki biz sana tekrarlananlardan yedi (ayet) i ve o büyük Kur'an'i verdik.
88- Onlardan bazı çiftlere geçici olarak faydalanmaları için verdiğimiz dünya mauna gözlerini dikme! Onlara üzülme ve müminlere kanadını ger.
89- De ki: «Ben o apaçık uyarıcıyım».
90- «(Eğer inanmıyorsanız) o bölücülere (azabı) indirdiğimiz gibi (size de indireceğiz). [23]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(71) «(Lut): Şayet (bu isteğinizi)...» Bu Ayetin Tefsiri
Hz. Lut, «İşte tozlarım» demekle, Öz kızlarını veya Ümmetinin kızlarını kastetmiştir.
Zemahşeri, Hz. Lutfun, «Şayet mutlaka bu isteğinizi gerçekleştirmek istiyorsanız,..» şeklindeki ifadesini, kavminin kendi teklifini kabul edip etmeyecekleri hususunda onun şüphede olduğuna yormaktadır. Âdeta Hz. Lut şöyle demektedir: «Sizin bu işi yapacağınızı sanmıyorum. Fakat mutlaka yapacaksanız işte tozlarım, onlarla evlenin.»
Bazı müfessirler ise ayete şöyle anlam vermişlerdir: «Eğer arzularınızı Allah'ın haram kıldığında değil de, helâl kıldığında tatmin etmeyi istiyorsanız, işte kızlarım, onlarla evlenin».[24]
Allah Neyle Yemin Eder?
(72) «(Ey Muhammed) Hayatın hakkı için...» Bu Ayetin Tefsiri
Yukarıdaki karşılıklı konuşmadan sonra bu sözü Hz. Lut'a hitaben söylemiş olmaları muhtemeldir. Yani, «Hayatın hakkı için (Seni yaratana andolsun ki) muhakkak onlar sapıklıkları içinde şaşkın bir şekilde dolaşıp durmaktadırlar.» Yani onlar bu şaşkınlıkları içerisinde, senin sözünü nasıl terkederler? Kadınları bırakıp da nasıl olur da erkeklere varmak isterler?
Bazı müfessirler ise (ki biz de bu görüşü tercih edip mealde işaret ettik) hitabın Hz. Muhammed'e olduğunu söylemişlerdir. Hayatı adına yemin edilen şahıs Hz. Muhammed'dir. Allah Teâlâ her şeyle yemin edebilir. Bizler ise ancak O'nun zat ve sıfatlarıyla yemin edebiliriz.
Bu hitap Hz. Muhammedi (s.a) şereflendirmek için yapılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Muhammed'den başka kimsenin hayatı adına yemin etmemiştir. Bu ise Hz. Muhammed'in (s.a) tüm insanlardan üstün olduğuna delâlet eder. [25]
Sıddık Hasan Han, «Feth'ul Beyan» adlı tefsirinde şöyle demektedir:
«Amr» veya «Umm aynı anlamdaki kelimelerdir. Ancak yeminlerde, «Amr» sadece fetha (üstün) ile okunur. Çünkü bu dillerde çok dolaşır ve fetha da harekelerin en hafif olanıdır. Burada da fetha tercih edilmiştir. «Amr» veya «TJmr»; insan bedeninin, hayat ve ruh ile mücehhez kılındığı sürenin adıdır. Başka bir deyişle insanın dünyada kaldığı sürenin adıdır. Ayetin anlamı şöyledir: «Senin ömrün benim yeminim (veya benim yeminim senin ömrün) olsun!» Kadı İyaz, müfessirlerin bu yeminin Allah tarafından Hz. Muhammed'in ömrüne edilmiş bir yemin olduğunda ittifak ettiklerini söyler. Ebubekir b. Arabi de bu hususda müfessirlerin icma ettiklerini belirterek şöyle der: «Müfessirlerin hepsi Allah Teâlâ' nın burada onu şereflendirmek için Hz. Muhammed'in hayatına yemin ettiğini söylemişlerdir». Ebu'l-Cevza ise demektedir ki; «Allah Teâlâ Hz. Muhammed'in (s.a) hayatından başka bir hayat adına yemin etmemiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a) Allah katındaki en şerefli insandır».[26]
Görüldüğü gibi, burada «Garaib'uLKur'annûaki iddianın tam aksi söz konusudur. Çünkü o bu mânâyı zayıf olarak göstermiştir. Nakiller de onun tersini ortaya koymaktadırlar.
Ne var ki, büyük müfessir El-Meraği tefsirinde (cilt: 13, sh: 38) Garaib'ul-Kur'an'daki görüşü tasdik etmiş ve hitabın Hz. Muhammed'e olduğu görüşünü hiç nazarı itibara almamıştır.
Son dönem müfessirlerinden Alusi ise, Allah Teâlâ'nın bu ayette peygamber efendimiz üzerine yemin ettiğini ve müfessirlerin cumhurunun da bu görüşte olduğunu söylemektedir. [27] Nitekim Beyhakî, «Ed-Dektil'un-Nübüvve» adlı eserinde Ebu Nuaym ve îbn Merduveyh'le birlikte, İbn Abbas'tan şunu rivayet etmektedirler: «Allah Teâlâ, kendi katında Hz. Muhammed'den daha şerefli bir kimse yaratmamıştır. Öyle ki Allah'ın Hz. Muhammed'in hayatından başka birinin hayatı adına yemin ettiğini işitmedim».
Alusî, şöyle devam etmektedir: {(Denilmiştir ki bu melekler tarafından Hz. Lut'un hayatı adına yemin etmektir». Ancak bu yorum gelen rivayetlerle çatıştığından, takdire muhtaçtır. Yani, «Melekler Lut'a dediler ki» şeklinde bir takdirde bulunmak gerekir. Kur'an'daki takdir ise, aslın tam tersidir. Her ne kadar kıssanın siyakı bunun delil ve karinesi ise de, bu yine aslın hilafınadır. Bu bakımından, Feraiz'in müellifi, şöyle diyerek «Garaib'ul-Kur'an» m yorumunu zayıf saymaktadır:
— Bu, zaruretin iktiza etmediği bir takdirdir. Şayet böyle bir takdire gidilirse, o zaman Kur'an'ın bütün nasslannı bir şey tak-dir etmek suretiyle gerçek anlamından çıkarmak mümkün olur.
«Sekret» kelimesi, sapıklıklar veya erkeklere karşı olan şiddetli arzu demektir ki aklı ortadan kaldırır, doğru ve yanlışı ayır-detme imkânı bırakmaz.
«Ya'mehun» fiiliyse, onların şaşkın şaşkın ve körü körün© dolaştıkları anlamına gelir. Zamirlerin hepsi de şehir ahalisine racidir.
Bazıları, İbn Abbas'ın, bu zamirlerin hepsinin Kureyş müşriklerine raci olduğunu söylediğini rivayet etmişlerdir. İbn Atiyye, bu yorumu uzak bir ihtimal olarak değerlendirmiştir ki zaten ne siyak ne de sibak buna uygundur!
Bazıları da şöyle demiştir: «Allah Teâlâ, incire, zeytine, Tur-î Sina Dağt'na yemin etmiştir ki daha bunlar gibi yemin ettiği birçok şey vardır. Dolayısıyla bunlar için bir üstünlük söz konusu değildir». Bu görüşe, Allah Teâlâ'nın yemin ettiği her şeyde, onun cinsinden daha üstün bir meziyete sahip olduğu söylenerek itiraz edilmiştir.
Denildi ki: Allah Teâlâ, incir, zeytin, Tur-i Sina, yıldızlar, kuşluk vakti, güneş, gece ve benzerleri adına yemin etmiştir ve fakat burada muzafları hazfedümiştir. Yani adı geçen bu şeylerin yara-danına yemin söz konusudur. Dolayısıyla bu ayetteki mânâ şöyledir: «senin hayatım yaratana yemin olsun ki...»
(73-77) «Güneşin doğma zamanına girerlerken...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«O sayha» ile kastedilen «O büyük sayha» veya «Cebrail'in sayhasında.
îbn Cüreyc'e göre, «sayha», «saika» gibi bir kavmin helakın-da kullanılan azaptır. Öyle ki ister yıldıran, ister taş yağmuru veya isterse gök gürültüsü olsun.
«Müşrikin» (Şuruk'tan türemedir) aydınlığın ortaya çıktığı vakti anlatan bir lafızdır. Aydınlık ile güneşin aydınlığı kastedilmektedir. Fakat bazı kimseler ecrin, bazıları da azabın öncesinin aydınlığı olduğunu söylemişlerdir. Yani, azap ilk defa parladığm-da bu sayha güneş doğuncaya kadar sürer.
«Âlîyeha» ve «Sâfüeha» kelimelerindeki «Hâ» zamirleri şehre veya Lut kavminin köylerine racidir. Yani, «Biz o şehrin (veya köylerin) altını üstüne getirdik».
Zemahşeri zamirlerin «köylere» raci olduğunu söylemişse de ilk görüş daha kuvvetlidir. Çünkü «el-Medine» (şehir) kelimesi zamirlere daha yakındır.
Şehrin (veya köylerin) üstü ile kastedilen yeryüzü veya orada bulunanlardır. Cebrail, şehri göğe doğru kaldırdı ve alt tarafından tam tersine çevirip bıraktı. Onlar dört kasabaydı ve orada dörtyüz savaşçı yaşamaktaydı. Allah Teâlâ köylerde ve onların dışında bulunanların üzerine taş yağdırdığını beyan etmektedir. Çamurdan yapışmış taşlar, yani sert taşlar yağdırılmıştır.
Bu mesele daha mufassal bir şekilde Hud Suresi'nde ele alınmıştı. Oraya bakılabilir.
Bu kıssalar ve o şehir ahalisine isabet eden felaket hususunda düşünen, olaylara ibretle bakanlar için ayetler vardır. Bu kimseler o ayetlerle (ibretlerle) Allah'ın kuvvetinin sonsuzluğuna dair istidlal ederler.
Ebu Ubeyde, «Mütevessimin» kelimesinin, «Görenler» anlamına geldiğini söylemektedir.
Katade bu kelimenin «ibret alanlar» olduğunu söylerken; bazıları da «Teemmül edenleri} demek olduğunu Öne sürmüşlerdir. Mücahid ise, «Feraset sahibi olanlar» şeklinde bir mânâ vermiştir.
Ebu Said el-Hudri'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) «Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar» dedikten sonra bu ayeti okumuştur. (Buhari/Tarih, Tir-mizi, îbn Cerir, îbn Ebi Hatim)
Feraset ikiye ayrılır:
1) Allah'ın salih kullarının kalbine verdiği feraset ki onunla mahlûkatın hallerini veciz bir şekilde değerlendirirler.
2) Tecrübe ve ahlâkın delaletiyle elde edilen feraset. Bu ilim hususunda, insanların birçok telifi vardır. Kadim dönemlerden bu yana, bu hususta birçok kitaplar yazılmıştır,
Sa'lebî'ye göre> «Mutevessimin»w. tekili olan «Vesim», tepeden tırnağa kadar süzen kişi demektir. Fakat, Öne sürülen bu mânâların hepsi de yaklaşık anlamlardır.
Lut kavminin köyleri (veya şehirleri) bir yol üzerindelerdi. Bu yol Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yoldur. Bu yoldan ge-üp geçen yolcular, Lut kavmine ait köylerin harabelerinin yanlarından geçerler ve onları görürler. Allah'ın azabının tesirim, gazabinin sonuçlarını müşahade ederler. Çünkü onlar toprak olmamışlardır, izleri hâlâ mevcuttur.
îbn Abbas'tan rivayet edilen bir yoruma göre, «Lebisebilin» kelimesi, «daimi bir helak üzerindedir» anlamında kullanılmıştır.
Mücahid, «Nişanlı bir yoldadır ve kimseye gizli değildir» derken Katade, «Açık bir yoldadır» demektedir.
O şehirlerde veya oralara inen azapta mü'minler için bir ibret, bir delil vardır. Çünkü Allah'a ve onun Rasulü'ne inananlar gör-dükleri izlerden ibret alırlar ve bilirler ki bu, cahillere, sırf haki. katlere karşı çıktıkları için Allah'tan gelen bir azaptır. îman et-s. meyenler ise bu tür olayları kâinat içerisinde vuku bulan tesadüfi hadiseler olarak değerlendirirler.
Allah Teâlâ, önce, «Ayet» kelimesini «Ayat» şeklinde çoğul getirmiştir. Çünkü orada Lut hadisesi, Hz. İbrahim'in misafirleriyle rı ilgili olaylar, Lut kavminin onlara saldırmak istemeleri, bu kav-I min helaki, şehirlerinin alt-üst edilmesi, üzerlerine taşlar yağdı-| nlması gibi hadiseler anlatılmıştır. Dolayısıyla kelime çoğul olarak getirilmiştir. İkincisinde tekil getirilmesinin nedeniyse, bu se-İ fer Lut kavminin yaşadığı şehrin sözünün edilmesidir. Bu bakım-I dan kıssanın aynı olmasına rağmen niçin önce «Ayat», sonra da, «Ayet» denildiği şeklinde bir itiraza gerek yoktur.
Kısacası Lut kavmi, «Homoseksüellik» denilen o çirkin günahı işlediği için, Allah Teâlâ onlara önce bir ses işittirmiş, sonra memleketlerinin altını üstüne getirmiş, daha sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır. Ki bir toplumun yok olup, dünya haritasından silinip gitmesi için bundan daha şiddetli bir azap olmaz!
(78-79) «Eyke halkı da gerçekten...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu iki ayetle sözü edilen «Eyke», sık ormanlık demektir. Hz. Şuayb'ın (a.s) ve kavminin oturduğu yurt, ormanlık olduğu için onlara «Eyke halfa» denilmiştir.
Allah Teâlâ Eyke halkına Hz. Şuayb'ı peygamber olarak gön-dermiştir. Fakat onlar Hz. Şuayb'ı yalanlayarak, sözü edilecek olan azap ile helak oldular.
Bazılarına göre «Eyke», ora halkının oturduğu yerin adıdır. Nitekim Şuara Suresi'nde, «Eyke» yerine «Leyken okunması da bu yorumu desteklemektedir. Ebu Ubeyde, «Onların memleketine Eyke de, Leyke de denilirdi» demektedir. Tıpkı Mekke-ı Mükerre-me'ye Mekke de Bekke de denilmesi gibi,
tbn Amr'dan rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: «Medyen ve Eyke halkı, iki ümmetti. Allah Teâlâ Hz. Şuayb'ı onlara peygamber olarak göndermişti». (îbn Asakir, îbn Merduveyh).
îbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, «Eyke halkı» Hz. Şu-ayb'ın kavmidir.
«Bu yüzden onlardan da intikam aldık»; yani onları da azapla helak ettik.
Bu azap şu şekilde olmuştur: Allah Teâlâ, çok aşırı derecedeki sıcağa onları yedi gün maruz bıraktı. Neredeyse nefesleri kesilmek üzereydiler. Helak olmaya yaklaşmışlardı ki o esnada Allah Teâlâ onlara gölgeye benzer bir bulut gönderdi. Hepsi o bulutun altına sığındılar, biraraya geldiler. îşte onlar bir serinlik arayışı içindelerken Allah Teâlâ üzerlerine bir ateş göndererek, onlan yakıp kül etti,
«Bu yerlerin ikisi de hâlâ işlek bir yol üzerindedirler» ifade-sindeki «Huma» (ikisi) zamiri, Lut kavminin memleketiyle Eyke halkının memleketine racidir. Yani bu iki yer de apaçık bir yol üzerindedirler. Bu yorum İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.
Bazı kimseler, bu zamirin iki habere, yani Lut kavminin helak haberiyle, Şuayb kavminin helak haberine raci olduğunu söylemişlerdir.
Bazıları da, Eyke ve Medyen halkına raci olduğunu iddia etmişlerdir. Çünkü Hz. Şuayb (a.s), o kavimlerin her ikisine de peygamber olarak gönderilmişti. Ancak yorumların en kuvvetlisi ilkidir.
«îmam» kelimesi, kendisine uyulan şeyin adıdır. îşlek olan yol da bunlardan biridir. Ferra ve Zeccac'a göre, yola «imam» denmesinin nedeni insanların ona uyması ve o yoldan gitmesidir.
İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: «Çünkü yolcu, gideceği yere kadar ona uyar. Bu nedenle yola «imam» Ğenilmiştir».
Bazılarına göre, bu tesniye (ikil) zamiri Eyke ile Medyen'e racidir. Çünkü Hz. Şuayb onlara nispet edilirdi.
(80-84) «Andolsun ki Hicr halkı da...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Hicr» Hz. Salih'in (a.s) kavminin yaşadığı bölgenin adıdır. Burada yaşayan halka, «Semud kavmi» de denilirdi.
Allah Teâlâ yemin ederek, «Hicr hdlkı»mn peygamberlerini yalanladıklarını söylemektedir.
Katade'ye göre, «Hicr halkı» ile kastedilen, Hicr Vadisi'nin halkıdır. Hz. Salih'in kavmiyse Semud'du. Hicr ise, Semud'un yurduna denilmekte olup, burası Mekke ile Tebûk arasındadır.
îbn Cerir şöyle demektedir:
— Burası Hicaz ile Şam arasındaki bir yerin adıdır. Onun izleri hâlâ mevcuttur. Şam'dan Hicaz'a, Hicaz'dan Şam'a gidip gelenler bu kalıntıları görürler.
Onlara sadece Hz. Salih gönderilmişti ve onlar da onu yalan-lamışlardi. Oysa Allah Teâlâ, onların «peygamberleri» yalanladıklarını söylemektedir. Bunun nedeni, bir peygamberi yalanlayanın, tüm peygamberleri yalanlamış olmasındandır. Çünkü bütün peygamberler insanları Allah'a çağırmak hususunda aynı çizgiyi izlemişlerdir.
Bazıları bu ayetin yorumunda şöyle demişlerdir: «Onlar hem Hz. Salih'i hem de 071dan önce gelen peygamberleri yalanlamışlar-dır».
Bazı müfessirier ise, Allah Teâlâ'nm böyle bir tabir kullanmasının nedeni olarak, onların hem Hz. Salih'i, hem de Hz. Salih ile birlikte diğer müminleri yalanlamış olmalarını göstermektedirler.
Allah Teâlâ; «Biz onlara ayetlerimizi (mucizelerimizi) vermiş-tik» diye buyurmaktadır. Bu mucizelerden biri, Hz. Salih'e verilen dişi devedir. Devenin kendisinde birçok mucizeler vardı. Meselâ ortaya çıkması, doğması bir mucizeydi. Daha sonra doğurması ise ikinci bir mucizeydi. Büyüklüğü üçüncü, sütünün çokluğu ise dördüncü bir mucizedir.
Allah Teâlâ mucizelerin «onlara» verildiğini bildirmektedir. Oysa bu mucizeler Hz. Salih'e verilmişti. Böyle denilmiş olmasının nedeni Hz. Salih bu mucizelerle kendilerine geldiğinde, onların bu mucizelerin sanki kendilerine verildiğini sanmış olmasıdır. Onlar bu mucizelerden yüzçevirdiler, hiç ibret almadılar ve onlan terkederek, sözü edilen deveyi kestiler. Peygamberlerinin kendilerine yaptığı ikazlara kulak asmadılar.
El-Kerhî; «Bu ayet delâlet eder ki kâinata bakıp Allah Teâlâ' nın varlığına/birliğine delil getirmek vacip ve bu hususta başkasını taklit etmek mezmumdur» demiştir.
Onlar evlerinin harap olmasından veya evlerine hırsız girmesinden emin oldukları halde, dağlarda evler oyup duruyorlardı. Yani onlar evlerinin muhkem olması halinde, hırsızların buralara girmesinin mümkün olamayacağı veya buraların harap olamayacağı kanaatini taşıyorlardı. Ya da dağın veya evin tavanının üzerlerine düşmesinden, ölümden, azaptan çok emindiler. Tüm bu gü-ven hisleri, evlerinin sağlam olduğu zannına dayanıyordu. Onlar ya dağlan delip, ev yapıyorlardı veya dağlardaki büyük kayalıkları oyarak bina yapmaksızın onlan kendilerine mesken ediniyorlardı. Azap, yani o yerden gelen şiddetli zelzele, onlan sabah vaktine girdiklerinde yakalayıverdi. Elde ettikleri servetler, dağlarda yaptıklan kaleler ve son tahlilde şirk ve kötü amelleri kendilerine hiçbir yarar sağlamadı.
Îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) Hicr halkı hakkında şöyle buyurmuştur:
«Sakın onların bulundukları bölgeye ağlamadan girmeyin.
Eğer içinizden ağlamak gelmiyorsa, oralara gitmeyin. Çünkü onlara isabet edenin benzeri, size de İsabet edebilir. (Buhari)
Yine îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber Tebuk gavzesine giderken Semud'un evlerinin yanında El-Hicr'de konakladı. Halk onların kuyularından su çıkardı. O sularla hamur yoğurdular ve çanaklarına koyup et pişirmeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a) onlara: «Çanakları dökün, hamuru da develerinize yedirin» dedikten sonra, kalkıp devenin su içmekte olduğu kuyunun yanına gitti. Ashabına azap gören kavmin evlerine girmeyi yasakladı ve şöyle buyurdu: ((Korkarım ki onlara isabet edenin bir benzeri de size isabet etsin. Bu yüzden, onların evlerine girmeyin». (İbn Merduveyh)
(85) «Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasvndakileri...» Bu Ayetin Tefsiri
«Hak», yer ile göklerdeki fayda ve nasihatlardır. Bu bakımdan hikmet bu gibilerin helak olmasını iktiza etmiştir ki yeryüzü ve göklerden fesad kalksın, geride kalanlar ise salaha doğru yürüsünler.
Bazılarına göre, ayetteki hak ile kastedilen, iyilik yapanın iyiliğinin karşıhğıyla mükâfatlandınlması, kötülük yapanın da yaptığı kötülüğün karşılığıyla cezalandırılmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir ayette; «Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır, öyle fci kötülükte bulunanları, yapmakta olduklarıyla cezalandırır. Güzel davrananları ise daha güzeliyle mükâfatlandırır» diye buyurmuştur.
Bazıları, «Hak» kelimesiyle zevalin, fena olmanın kastedildiğini, zira yerlerde, göklerde ve İkisi arasında bulunanların hepsinin mahlûk olduğunu, dolayısıyla her mahlûkun zail olacağını söylemişlerdir.
Kıyamet'in kopması anında Allah Teâlâ, azaba müstehak olan-lardan intikam alır, ihsanı hak edenlere ise ihsan eder. Bu mânâ. yi ifade eden cümle âsiler için ilahî bir tehdittir. Allah Teâlâ, bunları emrettikten sonra, peygamberine kavminin kusurlarını affetmesini isteyerek şöyle buyurmuştur: «Şimdilik onlara güzel bir muamele ile davran!». Yani onların hatalarından vazgeçip, onları güzel bir şekilde affet. Veya güzel bir yüz çevirmekle onlardan yüz çevir. Onlardan hemen intikam alma yanlısı olma! Onlara, halim ve müsamahakâr bir kimse gibi muamele et.
Hz. Ali, ayette geçen «es-Safh'ul-Cemil» ile azap tatbik etmeksizin onlardan razı olmanın kastedildiğini söylemiştir. (Bu sözün bir benzeri İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.)
Mücahid, bu ayetin savaş ilân eden ayetten önce olduğunu söylemiştir. (Bu sözün bir benzeri İkrime'den de rivayet edilmiştir.) İkrime ve Mücahid, bu ayetin seyf (kılıç) ayetiyle neshedil-diğine işaret etmektedirler. Ancak bu görüşleri uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allah Teâlâ bu ayetle, peygamberinin güzel ahlâkını ortaya koymasını istemiştir. Ona kavmine af ve güzel muamele ile, geniş bir bağışlamayla davranarak, onlarla iyi diyaloglar kurmasını emretti. Böyle bir davranış ise savaş ile çelişmektedir.
(86) «Kuşkusuz ki Rabbin yaratan ve en iyi...»Bu Ayetin Tefsiri
«Hallak» kelimesi, bütün insanları canlıları/cansızları yaratan demektir. «ELAlim» kelimesi ise, onların her halini bilen, şalinle-ri fasıklardan ayırdedici güç ve kudret sahibi olan mânâsında-dır. [28]
Saul-Mesanî
(87) Andolsun ki biz sana tekrarlananlardan...» Bu Ayetin Tefsiri «Min» harf-i çeri, baziyet de, beyan da ifade edebilir.
Zeccac'a göre, «Tekrarlanan yedi» ile, Fatiha Suresi veya uzun sureler kastedildiği takdirde, «Mm» harf-i çeri baziyet ifade eder. Yok eğer «yedilik» kastediliyorsa, «min» beyan içindir.
«Tekrarlanan yedi» ifadesi hakkında alimler ihtilaf etmişlerdir. Müfessirlerin çoğuna göre, bununla kastedilen Fatiha Suresi' dir. Nitekim Vahidi de, «müfessirlerin çoğuna göre, bununla kastedilen Fatiha Suresi'dir» demiştir. Bu görüş aynı zamanda, İbn Ömer'in, Hz. Ali'nin, îbn Mesud'un, Hz. Hasan'm, Hasan Basri'nin, Mücahid'in, Katade', Rebî ve el-Kelbi'nin görüşüdür. Kurtubî, Ebu Hureyre ile Ebu'l-Aliye'nin de bu görüşte olduğunu söylemiştir. Nisaburi ise, Dahhak ve Said b. Cübeyr'in de bu görüşte olduğunu belirtmiştir. Ayrıca bu görüş, hadis olarak Hz. Peygamberce nispet edilmiştir. Bu hadis sahih ise eğer, ifadeyi bu şekilde yorumlamak gerekir.
Bazılarına göre bu, Bakara, Al-i İmran, Nisa, Maide, En'am, A'raf ve (bir sure gibi olup, aralarında besmele bulunmayan) En-fal ve Tevbe sureleridir. Bu görüş İbn Abbas'a nispet edilmiştir.
Bazıları yedinci surenin «Enfal ve Tevbe» sureleri olmayıp «Yunus Suresi» olduğunu söylemiştir.
Bazılarına göre, «Tekrarlanan yedi» ile yedi hizb kastedilmektedir. Çünkü her hizb, yedi sayfadır. Bir kısmı uzun surelerden sonra gelen ve mufassal surelerden fazla olan surelerdir. Ki bu sureler yüz veya yüzün üstünde ayeti kapsayan surelerdir.
«El-Mesanî», tesniye kökünden gelen «Müsennatnin çoğuludur. «Müsennat» tekrar edilen demektir. Veyahut bu kelime «Me$. niye»rnn çoğuludur.
Zeccac, «Bunun anlamı kendisiyle beraber, kendisinden sonra okunanlarla tekrarlanan ayetler demektir» demiştir.
İlk görüşe göre, Fatiha Suresi'ne «Mesanî» denilmesinin nedeni, her namazda tekrarlanmasıdır.
«Yedi usun sure» olduğunu Öne süren görüşe göre, bunlara «Tekrar edilenler» denilmesinin nedeni, ibretlerin, hüküm ve hu-dudlarm bu surelerde tekrarlanıp durmasıdır.
«Hizblerin yedisidir» diyen görüşe göre, bunun nedeni Kur', an'daki kıssa ve benzerlerinin tekrarlanmasıdır.
Dahhak, Tavus ve Ebu Malik'e göre de «Tekrarlanan yedi» ile kastedilen Kur'an'ın tümüdür. (Bu görüş aynı zamanda îbn Ab-bas'tan da rivayet edilmiştir). Delüleri ise, şu ayettir: «Allah sözün en güzeli olarak müteşabih (benzeşen, ikişerli) bir kitab indirdi». (Zümer: 23)
Bazılarına göre kastedilen Kur'an'ın kısımlarıdır. O kısmalar ise emir, nehy, müjde, inzar, darb-ı meseller, nimetlerin tarifi, geçmiş nesillerin haberleridir. Bu görüş Ziyad b, Ebi Meryem'e aittir.
Bilindiği üzere Fatiha Suresi'ne «Tekrarlanan yedin anlamındaki «Seba' min'el-Mesani» adını vermek, bunun başka bir şeyin adı olmasına bir engel teşkil etmez. Tekerrür etmiş olması nedeniyle (ki kastedilen Fatiha'dır) başka şeylere tekrarlanan anlamındaki eUMesani tabirinin ıtlak edilmesi bir zarara yol açmaz.
«O büyük Kur'an» ile kastedilen, Kur'an'ın diğer ayetleridir Bu yorum îbn Mesud'a aittir. Bu takdirde umum, hususa atfedil mis olmaktadır. ÇUnkü Fatiha Kur'an'ın bir kısmı, «O büyük Kur', an» ise Kur'an'ın tümüdür.
«Seba' min'el-Mesani» ile yedi uzun sure kastedilse bile durum yine böyledir. Çünkü yedi uzun sure Kur'an!ın bir kısmıdır.
Fakat bu ibare ile, yedi hizb kastediliyorsa, o zaman «Büyük Kur'an ifadesinin «Tekrarlananlardan yedi» ibaresi üzerine atfedilmesi, sıfatlardan birinin diğerine atfedilmesi kabilindendir.
«Seba' min'eUMesai» ile Fatiha Suresi'nin kastedildiğini destekleyen delillerden biri de bu surenin hicretten önce nazil olmasıdır. Oysa uzun olan yedi surenin çoğu hicretten sonra Medine'de nazil olmuştur. Kur'an kısımlarının çoğu da böyledir.
Bu ayetin zahirinden anlaşılıyor ki, tekrarlanan yedi ayet, bu ayet inmezden önce Hz. Peygamber'e (s.a) verilmiştir.
Buhari'nin, Ebu Said b. El-Mualla'dan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a) kendisine «sana meclisten çıkmazdan önce en faziletli sureyi öğreteyim mi?» demiştir. Sonra Hz. Peygamber çıkmak üzere yürümüş ve vermiş olduğu sözü hatırlayınca, «El-hamdulülahi Rabb'iUÂlemîn (Fatiha Suresi) tekrarlanan yedi ayet ile o büyük Kur'an'dır» dedi.
Yine Buharı, Ebu Hureyre'den şöyle nakletmektedir: «Hz. Peygamber (s.a): «Umm'uLKur'an (Fatiha Suresi) tekrarlanan yedi ayet ile o büyük Kur'an'dtr» buyurmaktadır».
Sonuçta, «Tekrarlanan yedi» ile kastedilenin Fatiha Suresi olduğuna kanaat getirmek vacip olmaktadır. Fakat ona bu ismin verilmesi, başkasına da bu ismin verilmesine mani olmaz.
Dahhak'tan gelen bir rivayete göre, «Tekrarlanan Yedi» ile Kur'an kastedilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, bir kıssayı Kur'an'da tekrar tekrar zikretmektedir.
Alusî, Ruh'ul-Meani'de şunları söylemektedir:
«Tekrarlanan yedi» ile kastedilen yedi sure de olabilir. Bu rivayet Hz. Ömer, îbn Abbas, İbn Mesud, İbn Cübeyr ve Mücahid' den gelmiştir. Bu sureler ise sırasıyla Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Maide, En'am, A'raf ve bir sure sayılan Enfal ile Tevbe sureleridir».
Başka bir rivayette, «Enfal» Suresi sayılmamış, sadece Tevbe Suresi sayılmıştır. Diğer bir rivayette, yedinci olarak «Kehf» Suresi sayılmıştır.
Bazılarına göre «Tekrarlanan yedi» ile Ha-mim sureleri kastedilmektedir.
Bazıları bunun, peygamberlere nazil olan sahifelerden yedisi olduğunu söylemiştir. Başka bir deyişle Allah Teâlâ, bu yedi sa-hifenin muhtevasını, peygamberine vermiştir.
Alusî, tüm bu görüşleri kaydettikten sonra, en sahih görüşün ilki olduğunu söylemektedir. Yani ona göre kastedilen, Fatihi Su-resi'dir. Nitekim Buhari, Ebu Davud, Tirmizi gibi muhaddisler, «Tekrarlanan yedi»nin. Fatiha Suresi olduğuna dair merfu hadisler rivayet etmişlerdir,
Ebu Hayyan'a göre, birinci görüşten udul etmek doğru olmaz ve hatta caiz değildir.
Rivayet olunduğuna göre, Er-Rebi'ye; «Halk «Tekrarlanan yedi», yedi uzun suredir diyor. Bu konuda sen ne diyorsun?» diye sorulduğunda o, «Bu ayet nazil olduğunda yedi uzun sureden hiç biri indirilmemişti» diye cevap verir.
Fakat Er-Rebi'ye şöyle bir cevap verilmiştir: «Onların verilmesi ile kastedilen semavatın en alt tabakasına indirilmiş olmala. rtdtr. Bu takdirde Mekkî-Medenî ayetler arasında bir fark yoktur.»
Er-Rebî'ye verilen cevaba şu şekilde itiraz edilmiştir: «Suna verdik» şeklindeki ibarenin zahiri, böyle bir tevili menetmektedir.
Keşşafta «EUMesanî» için, mesnamn cem'îdir. Ve tekrar edilen anlamına gelir denilmektedir.
Bazıları, Fatiha Suresi'ne «EUMesanî» denilmesini, onun namazlarda tekrar edilmesiyle açıklamışlardır.
Bâzıları ise bu surenin, biri Mekke, diğeri Medine döneminde iki kere nazil olduğu için, tekrarlanan anlamındaki EUMesanî ismini aldığım söylemişlerdir. Ancak bu görüşe, «Bu sure ikinci kez nazil olmazdan önce de, bu ismi taşıyordu» denilerek itiraz edilmiştir.
Bazılarına göre, Fatiha Suresi'ne bu ismin verilmesinin nedeni, onun çoğu lâfızlarının Kur'an içinde tekrar ediliyor olmasıdır. Mesela, er-Rahman, er-Rahim, iyyake, es-Sırat, ve aleyhim vs.
Bazıları surenin Allah'a hamdı, senayı içermesi dolayısıyla bu ismi aldığını söylemişlerdir.
Bazıları bunun nedeni olarak, Allah Teâlâ'nın onu istisna emeşini ve onu sadece ümmet-i Muhammed'e vermiş olmasını göstermişlerdir.
Ebu Zeyd el-Belhî'den rivayet olunduğuna göre, Kur'an'a veya Fatiha Suresi'ne eUMesani denmesi, onun şer ehlini şerlerinden çevirmesi nedeniyledir.
EUMesani ile Kur'an'm veya tüm semavi kitablann kastedil-mesi mümkündür. Bu takdirde, «min» harf-i çeri baziyet ifade eder. [29]
Reşad Halife'nin Hareketi
Aslen Mısırlı olup, halen ABD'de yaşayan ve öğrenimini orada tamamlayan Reşad Halife adlı bir yazar, bu ayeti Kıyamet'in kopacağı tarihi ortaya çıkaran bir şifre olarak yorumlamış ve birtakım matematiksel (ebcedi) hesaplarla güya Kıyamet'in kopacağı tarihi tespit etmiştir. Ancak kendisinin bu yorumu, lâfızları zorlamak, gramer kurallarını hiçe saymak esasına dayandığından, itibar edilemez. Ayrıca, A'raf Suresfnin 187. ayeti ve daha birçok deliller nedeniyle de böyle bir yoruma itibar etmiyoruz. Düşünülüp muhakeme edilmesi için ilgili ayeti zikredelim:
«Sana Kıyamet'ten soruyorlar. Gelip çatması ne zamandır? diye. De ki: Onun bilgisi Rabbimin katındadır. Onu tam zamanında açığa çıkarıp gösterecek olan yalnız O'dur. O göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyor-muşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Rabbimin kaün-dadır. Fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler». (A'raf: 187)
Dikkat edilecek olursa bu ayette, Kıyamet'in ne zaman kopacağına dair bilginin, Allah'ın katında olduğu ve onu vaktinde açığa çıkarıp gösterecek olanın da yalnızca Allah olduğu söylenmektedir. Üstelik Kıyamet'in «ansızın» kopacağının açıkça vurgulanması, bu hususta insanoğlunun ne denli bir bilgiye sahip olabileceğinin sınırlarını kesin çizgilerle ortaya koymaktadır. Ayrıca Allah Teâlâ'nın, Hz. Peygamber'e «Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar» demiş olması. Hz. Peygamber'in de onun bilgisine sahip olmadığını açıkça gözler önüne sermektedir.
Kısacası, Kur'an'm ibarelerini birtakım hurafecilik yöntemleriyle zorlamak, kendisinde olmayan şeyleri ondan çıkarmaya çalışmak sakıncalıdır ve kötü sonuçlara yol açabilecek bir tarzdır. Elbette, Kur'an üzerinde çalışmak, çalışmaların en güzelidir. Ancak dilin kurallarına ters düşmemek ve dirayet ile rivayete zıt olmamak şartıyla. Kainattaki hadisatı Kur'an ışığında düşünmek, onun geniş ve engin hikmetlerini ortaya çıkarmak gerekirken, Kur'an'ı bu tür hadisata tabi kılmak veyahut çokça yapıldığı gibi Kur'an'a inanmayan birtakım materyalistlere onu beğendirmek için Kur'an metnini kural dışı zorlamak tehlikeli bir davranıştır. Rabbimiz bizi affetsin.
Kur'an'ın Kıyamet Suresi'ni incelediğimizde, Kıyamet'in kopacağı zamana dair bir tarih verildiğine veya herhangi bir tarihi iş'ar edecek bir ifadeye tesadüf etmiyoruz.
Naziat Suresi'nin 42. ayetinde ise, Kıyamet'in vakt-i zamanının sadece Allah tarafından bilinebileceği açıkça ortaya konmaktadır:
«Senden KıyameVi soruyorlar. Gelip-çatması ne zamandır diye? Sen nerede, onun vaktini söylemek nerede...» [30]
Geçici Lezzetlerden Sakınmak
(88-90) «Onlardan bazı çiftlere geçici olarak...»
Bu Ayetlerin Tefsiri
Allah Teâlâ, Hz. Muhammed'e verdiği dini ve yüce nimetleri beyan ettikten sonra, geçici lezzetlere kapılmamasını, onlardan kaçınmasını kendisine emretti.
«Ezvac» tbn Kuteybe'nin yorumuna göre, sınıflar (Esnaf) demektir.
El-Cevheri ise, «Ezvac»va mânâsını yaşıtlar veya başka durumlarda eşit olanlar şeklinde vermektedir.
Bazıları ise bu kelimeyle, Yahudi, Hıristiyan ve mecusilerin kastedildiğini söylemişlerdir. Yani, insanlar içindeki bu sınıflara verdiklerimize gözünü dikme, dünya malına istekle bakma, bunları temenni etme.
«La tumeddenne» şeklindeki emir bazılarına göre «gözünü dikme» değil, «Hased etme» anlamındadır. Fakat bu yorum, Hz. Peygamber'in hased etmekten mutlak olarak nehyedilmiş olduğu kaziyesiyle reddedilmiştir.
Mücahid'e göre ifadenin anlamı şu şekildedir: «Onların zenginlerine (mallarına) gözünü dikme!»
Süfyan b. Uyeyne'ye göre,, kendisine Kur'an verildiği halde, o kimsenin Kur'an'm küçümsediği herhangi bir şeye gözünü dikmesi Kur'an'a muhalefet etmektir. Çünkü Allah Teâlâ, daha önce «Andolsun ki biz sana tekrarlananlardan yedi ayeti ve o büyük Kur'an'ı verdik» diye buyurmuştur.
Allah Teâlâ peygamberini onların mallarına iltifattan men ettikten sonra şöyle buyurmuştur:
«Onlara üzülme ve müminlere kanadını ger»; yani iman etmediklerinden ve fakat küfürde inad ve ısrar ettiklerinden dolayı, üzülme. Veya, dünyada onlara verilip de sana verilmeyen bir hu-susta sakın mahzun olma. Çünkü Ahiret sadece sizin içindir.
Begavî, Ebu Hureyre'den Hz. Peygamberdin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
«Bir facire, ona verilen nimetten dolayı sakın gıpta etme! Sen o facirin ölümünden sonra neyle karşılaşacağını bilemezsin. Muhakkak ki o facir için, Allah katında sürekli bir öldürücü vardır.
Hz. Peygamber'e o öldürücünün ne olduğu sorulduğunda, «Ateştir» diye buyurdu.»
Yine Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: «Kendinizden aşağı olana talan, üstte olana değil. Böyle yapmanız, Allah'ın nimetlerini hafife almamak konusunda en uygun olanıdır.» (Müslim).
A'vf şöyle demiştir: «Ben zenginlerle arkadaşlık yapıyordum. Bu hususta benden daha çok üzülen hiç kimse yoktu. Bineğimden daha hayırlı bir bineği, elbisemden daha güzelini gördüğümde çok üzülür ve onu elde etmek için çaba sarfederdim. Ne var ki, bu hadisi işittikten sonra, fakirlerle arkadaş oldum ve huzura kavuştum».
«Ve müminlere kanadını ger»; yani onlara tevazu göster şefkatle davran.
«Tevazu kanadım germek» deyimi, şu hadiseden kinayedir. Kuşlar yavrularım göğüslerine almak istediklerinde, önce kanatlarını açarlar ve üzerlerine kapatırlar. îşte bu bir kimsenin kendisine tabi olan insanlara tevazu göstermesinden kinayedir. Nitekim, «filan kimse kanatlarım germiş» denildiğinde, o kimsenin sakin ve vakur bir insan olduğu anlatılmak istenir.
«Ben o apaçık uyarıcıyım»; yani ben, kavmime kendilerine isabet edecek olan Allah'ın azabını izhar eden kimseyim.
«Muktesimîn» (Bölücüler) kelimesi hakkında farklı görüşler öne sürülmüştür.
Mukatil ve Ferra'ya göre bu bölücüler 16 kişiydi. Hac veya panayır mevsimlerinde, Velid b. Muğira onları gönderir, onlar da Mekke'nin giriş ve çıkış yollarını taksim ederek, bu yollardan Mekke'ye gelen insanlara «Aramızdan çıkan ve ben peygamberim diyen şu deliye (bazen sahir, kâhin veya şair diyorlardı) inanmayın!» diyorlardı. îşte bu 16 kişiye «Muktesimin», yani bölücüler, taksim edicüer denilmektedir.
Bazı müfessirlere göre, bunlar Kureyş'ten bir topluluktu. Onlar Allah'ın Kitabı'nı taksim ederek, bir kısmına sihir, bir kısmına şiir ve baza kısımlarına da, eskilerin masalları diyorlardı. (Bu yorum Katade'ye aittir).
Bazılarına göre, bunlar ehli kitaptır. Çünkü onlar da Kur'an'ı, alay ederek bölmeye çalışırlardı.
îbn Abbas'tan gelen bir yoruma göre, bazı kimseler, «Şu sure benim, onu ben alaya alacağım, şu sure de senin» derlerdi. îşte bölücüler bunlardır.
Bazı müfessirler, ehli kitabın kendi kitaplarım parça parça edip tahrif etmelerinden dolayı bölücüler olduklarını söylemişlerdir.
Bazı müfessirler de, bu kimselerle Hz. Salih'in kavminin kastedildiğini söylemişlerdir. Çünkü onlar, onun Ölümüne yemin etmişler ve bu nedenle kendilerine bölücü denmiştir. Nitekim Nemi Suresi'nin 45. ayetinde şöyle buyurulmuştur: «Andolsun ki biz, Semud kavmine de kardeşleri Salih'i, onlara «Allah'a kulluk edin» demesi için gönderdik. Bir de baktık fci birbirleriyle çekişen iki bölük olmuşlardır».
Bazılarına göre, bunlarla kastedilen, As b. Vail, Utbe ve Şeybe (Rabia'nın oğullan), Ebu Cehil, Ebu'l-Buhteri, Nadr b. Umeyye b. Halef ve Şeybe b. el-Haccac'dır. Bu yorumu Maverdi zikretmiştir. [31]
Meal
91- Onlar Kur'an'ı parça parça edenlerdir.
92- Rabbin hakkı için, onların hepsinden muhakkak soracağız.
93- O yapmış olduklarından.
94- O halde sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.
95- Seninle alay eden o kimselere karşı, biz sana yeteriz.
96- Onlar Allah ile beraber başka bir mabud ediniyorlar. Fakat yakında bileceklerdir.
97- Andolsun ki onların söylemekte olduklarından dolayı, canının sıkıldığını biliyoruz.
98- O halde, sen Rabbini hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol!
99- Sana yakın (ölüm) gelinceye dek, Rabbine kulluk et! [32]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(91) «Onlar Kur'm't parça parça edenlerdir...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, onlar hak ile bâtıl olarak Kur'an'ı taksim ettiler, tnad ve düşmanlıkları sebebiyle de dediler ki, «Bazısı haktır, Tevrat ve İncil'e uygundur. Basısı da bâtıldır, ona muhaliftir».
Suyuti'nin ed-Durr*ül-Mensur adlı tefsirinde nakledildiğine göre, Buhari, Said b. Mensur, Hâkim ve İbn Merduveyh birkaç kanaldan tbn Abbas'tan bölücülerin ehli kitap olduğunu rivayet et-mislerdir, tbn Abbas, onların Kur'an'ı birtakım kısmalara ayırarak bir kısmına iman ettiklerini bir kısmını ise reddettiklerini söylemektedir.
Tabaranî de Mu'cem'ul - Evsafında îbn Abbas'tan şöyle rivayet etmektedir.
Bir kimse Hz. Peygamber'e mezkur ayeti ve bölücülerin kim olduğunu sordu ve Hz. Peygamber, bunların Yahudilerle, Hıristiyanlar olduğunu söyledi. Soran kimse, «idin» lâfzının ne demek olduğunu sordu. Hz. Peygamber de, «Onlar onun bir kısmına inan-düar> bir kısımnı da inkâr ettiler» diye cevap verdi.
Bazı rivayetlerde «idin» lâfzının tekilinin, Kureyş lehçesinde «sihir» anlamına geldiği kayıtlıdır. Kureyşliler, sihir yapana «Ad-deh» bu kadın olursa, «Daaddehetun» derler. îbn Adiy'in, el-Kâmil ve Ebu YaTa'nın da Müsned'in de rivayet ettikleri bir hadiste, Hz. Peygamber: «Allah, âddeh ve Mus-teaddeh'e (sihir yapana ve yaptırana) lanet etmiştir» demekle bu kelimenin lûgatta sihirbaz anlamını ifade ettiğini belirtmiştir.
Kisaî, «idin» kelimesinin, iftira atmak anlamındaki «addehe. ftw» kökünden geldiğini söylemiştir.
Ferra'ya göre, «Idîn» kelimesinin tekili olan «addehu» diken gibi insanlara eziyet veren bir ağaçtır.
Daha önce de geçtiği gibi Kur'an'ı parçalayanlar, onun bir kısmını kabul, bir kısmım da reddedenlerdir. Ya da, Kur'an'a şiir, kehanet ve darb-ı mesel diyenlerdir.
(92-95) «Rabbin hakkı için onların hepsine...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Allah Teâlâ, Kıyamet Günü'nde, ister Kur'an'ı parça parça edenlerden olsun, isterse olmasın kâfirlerin bütün sınıflarından hesap soracağına yemin etmektedir.
Allah kafirlerin, dünyada iken sarfettikleri sözler, fiiller ve takrirlerinin hepsini onlardan soracaktır. Ve onları bu söz ve davranışlarından dolayı cezalandıracaktır.
Ancak bilinmelidir ki, «İşte o gün, ne inse ne de cinne günahından sorulmaz» (Rahman: 39) ayetiyle, bu ayet arasında bir çelişmezlik sözkonusu değildir. Çünkü burada tevbih sorusu sözko-nusudur. Rahman Suresi'ndeki ayette ise, istifham sorusu yok edilmektedir. Çünkü Allah bütün amelleri bilendir. Bu görüş İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.
İmam Fahruddin Razî, bu görüşü istifhamın yokluğunu Kıyamet Günü'ne tahsis etmenin bir gerekçesi olmadığını belirterek reddetmiştir. Çünkü bu soru, ister Kıyamet'te ister dünyada olsun her zaman Allah için muhaldir.
Bazıları ise iki durum olduğunu, bazılarından sorulduğunu, bazılarından ise sorulmadığını söylemişlerdir.
Bazı müfessirlere göre «Onlardan soracağız» ifadesindeki «Onlardan» zamiri Kur'an'ı parçalayan bölücülere racidir. Çünkü daha yakındır.
Bu zamirin, hem müslümanlara hem de kâfirlere raci olması da muhtemeldir. Çünkü daha önce müslümanlarm ve kâfirlerin bahsi zımnen geçmişti.
İbn Cerir, Ebu'l-Âliye'den şöyle rivayet etmiştir.
Kullar Kıyamet Günü'nde iki meseleden sorgulanacaklardır.
1. Siz kime ibadet ediyordunuz?
2. Peygamberlere nasıl karşılık verdiniz?
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: «İnsanlar Kelime-i Tevhid'den sorulacaklardır». (Bu hadisi, Tirmizi Enes'ten başka bir suretle mevkuf olarak ve Buhari «Tarih»inde rivayet etmiştir. Ayrıca aynı hadis, İbn Ömer ve Mücahid'den de nakledilmiştir.)
El-Bahr'da, «Onlara La ilaheillallah'a vefa gösterdiniz mi? Amellerinizle bu sözü tasdik ettiniz mi? diye sorulacaktım denilmektedir.
El-Kelbî, «Fesda'n emrini «izhar et, açıkça söyle» şeklinde yorumlamıştır. Çünkü bir kimse delilini açıkça söylediğinde Araplar «Seda» fiilini kullanırlar. Yani «açıkça söyledi, delillerini getirdi» derler.
Bu fiilin hak ile bâtılın arasını ayırmak anlamında olması da muhtemeldir.
Hz. Peygamber'in (s.a), «Emrolunduğu» ile mutlak anlamda tüm hükümler kastedilmektedir.
İbn Ebi Hatim'in Mücahid'den rivayet ettiğine göre, bu, «Kur'an'ı -namazda cehren (sesti) olarak oku» demektir. Fakat bu yorum, ifadenin zahirindeki genel anlamı tahsis etmektir. Oysa tahsise gerek yoktur.
Daha açık bir yorum İbn Zeyd'den gelmektedir: «Emrolunduğu» ile kastedilen kendisine vahyedilen Kur'an'dir. Yani Allah Teâlâ, peygamberine, Kur'an'ı insanlara tebliğ etmesini emretmektedir.
Bu ayette, ifade açısından büyük bir fesahat ve cezalet vardır. Hikâye edildiğine göre, bir bedevi bu ayeti dinlediğinde hemen secdeye kapanmıştır. Kendisine niçin secdeye kapandığı sorulduğunda, «Ben bu sözdeki belagat nedeniyle secde ettim» der.
îbn Mesud'dan rivayet olunduğuna göre, bu ayet inmezden önce Hz. Peygamber (s.a) gizli davet yapıyordu. Fakat bu ayet indikten sonra, Hz. Peygamber ve ashabı ortaya çıkarak insanları açıkça İslâm'a davet etmişlerdir.
«Müşriklerden yüz çevir»; yani onların sözlerine iltifat etme, sözlerine zerre kadar itibar etme. Ayet bu mânâya delâlet ettiği takdirde mensuh sayılmaz.
Ancak bazı kimseler bu ayetin seyf (kılıç) ayetiyle nesholun-duğunu söylemişlerdir. Bu görüşü îbn Ebi Hatim rivayet etmiştir. Bu görüşü İbn Abbas'tan ise, Ebu Davud, «Nasih»inde naklet-miştir.
«Seninle alay eden»; yani seninle ve Kur'an'Ia alay eden kimselere karşı biz sana yeteriz.
İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre mânâ «onları yok etmek hususunda biz sana yeteriz» şeklindedir.
Tabaranî'nin Mu'cem'ul-Evsat'mda, Beyhakî ile Ebu Nuaym' m «Delail»lenn<Xe ve İbn Merduveyh'in rivayet ettiğine göre, alay eden bu kimseler, Velid b. Muğira, Esved b. Abdulyağus, Esved b. Mutallib, el-Hars b. Ayetilissami, As b. Vail adlı kâfirlerdi.
Cebrail, Hz. Peygamber'e (s.a) geldiğinde, Hz. Peygamber onları şikâyet etti. Ve o esnada Velid'i Cebrail'e gösterdi. Cebrail onun can damarına bakarak işaret etti. Hz. Peygamber (s.a) «Sen bir şey yapmadın» deyince Cebrail, «Ben sana, ona karşı kâfiyim» dedi. Sonra Hz. Peygamber ona, Esved b. Mutalüb'i gösterdi. Onun da iki gözüne işaret etti. Hz. Peygamber Cebrail'e «Sen yine bir şey yapmadın» deyince, Cebrail, «Ben sana, ona karşı kâfiyim» dedi. Sonra ona, Esved b. Abdulyağus'u gösterdi. Cebrail onun başına işaret etti. Hz. Peygamber «Sen bir şey yapmadın» deyince, Cebrail, «Ben sanat ona karşı kâfiyim» dedi. Sonra Hz. Peygamber ona el-Hars'ı gösterdi. Cebrail onun kanuna işaret etti. Hz. Peygamber, «Bir şey yapmadın» deyince Cebrail, «Ben sana, ona karşı kâfiyim» dedi. Sonra ona As b. Vail'i gösterdi. Cebrail onun ayaklarının altına işaret etti. Hz. Peygamber yine «Bir şey yapmadın» deyince Cebrail aynı sözü söyledi.
Velid, Huzaa'dan ok yapan bir kimsenin yanından geçiyordu ki fırlayan bir ok, onun şah damarına isabet ederek, onu parça, ladı.
Esved b. Mutallib, Sumre denilen bir ağaç altında konaklarken, birdenbire, «Ey evlatlarım! Beni niçin korumuyorsunuz. Helak oldum, gözüme diken batıyor» diye diye bağırmaya başladı. Çocukları bir şey görmediklerini söylediler. O durmadan böyle bağıra bağıra iki gözünü kaybetti.
Esved b. Abdulyağus'un başında bir çıban çıktı ve bu çıban yüzünden ölüp gitti.
El-Hars'ın karnı san su bağladı. Öyle ki büyük abdesti ağzından gelmeye başladı. Sonunda o da ölüp gitti.
As b. Vail ise, Taife doğru gitmekte iken, üzerine bir ağaç düştü. Ayaklarının altına da diken battı ve o diken onu öldürdü.
Kirmani, Buhari'nin Sahih'ine yazdığı şerhte, Hz. Peygamber ile alay edenlerin yedi kişi olduklarım ve Hz. Peygamber namaz kılarken üzerine pislik attıklarım söylemektedir. Nitekim Buhari'nin rivayet ettiği hadiste, bu isimler verilmiştir: Ömer b. Hişam, Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Velid b. Utbe, Umeyye b. Halef, Uk-be b. Muayt, Ammar b. Velid'dir.
Süheyli. «eLA'tom»ında, onların hepsinin Bedir kuyularına leş olarak atıldıklarını söylemiş, fakat isimlerini daha farklı saymıştır.
Ed-Durr'ul-Mensur'da bu kimselerin sayısı hakkında değişik rivayetler vardır. Bir rivayette, İbn Abbas, onların sekiz kişi olduklarını söylemektedir. Ayrıca isimleri, helak oluş keyfiyetleri de farklı anlatılmaktadır. Meselâ, Şairi, Hibar b. el-Esvedî'yi bunlar arasında saymıştır. Fakat Ebu Hayyan «Bahr'ul-MuhiU adlı tefsirinde, Hibar'in feth gününde müslüman olup, Medine'ye göç ettiğini kaydetmektedir. Bu bakımdan onu bunlardan saymak bir vehim olur.
Fahruddin Razi de bu ihtilafları naklettikten sonra şöyle demektedir:
«Bu rivayetlerin hiç birine gerek yoktur. Bilinen husus, onların bir grup olup, güç ve otoriteye sahip kimseler olduklarıydı. Çünkü ancak bu tür kimseler, Hz. Peygamberin başına bu sö> lenenleri getirebilirlerdi.»
(96) «Onlar Allah üe beraber başka bir mabud...»
Bu Ayetin Tefsiri
Onların böyle yapmalarının anlamı, bir put dikip Allah'a ibadet etmekle beraber o puta da ibadet eder olmalarıdır.
Bu cümle Hz. Peygamber için bir tesellidir. Üzerindeki belaları kolaylaştırmak içindir. Çünkü Allah Tealâ, «Bunlar sadece seninle alay etmekle kalmadılar. Hatta benim hakkımda da en büyük cürmü işlemeye cüret gösterdiler. Onlar yaptıklarının nelere yol açtığını ileride bileceklerdir». Bu cümle ilahî bir tehdittir.
Ebu Hayyan, «el-Bahr'ul-Muhit» adlı tefsirinde, bu cümlenin, onlann alaylarına ve şirk koşmalarına karşılık Ahiret'te cezalandırılacaklarına dair ilahî bir tehdit olduğunu söylemektedir. Nitekim dünyada da cezalandırıldıkları gibi. Yani dünyadaki cezalandırma yeterli değildir. Onlar Ahiret'te de ikinci bir cezaya çarptırılacaklardır.
(97) «Andoîsun ki onların söylemekte olduklarından...» Bu Ayetin Tefsiri
Onların söylemekte oldukları, şirke delâlet eden sözler ile alaylarıdır. Hz. Peygamber bu sözlerden dolayı rahatsız olur, göğsü daralırdı. Allah Teâlâ, peygamberini teselli etmek için bu hususu gayet iyi bildiğine yemin etmektedir.
(98) «O halde sen Rabbini hamd ile...» Bu Ayetin Tefsiri
Yani, göğsünün darlanmasından Allah'a sığın! Onu hamd ile teşbih et. Yani, «Subhanallah» veya «Elhamdülillah» de. Ya da seni hakka ilettiğinden dolayı Allah'a şükrederek, O'nu onların sözlerinden tenzih et.
«Rabb» lafzının Hz. Peygamber'in zamirine izafesi, Allah'ın peygamberi hakkında ne kadar lütufkâr olduğunu belirtmekle beraber, hükmün sebebini de is'ar eder.
«Secde edenlerden ol»; yani namaz kılanlardan ol. Secde cüz, namaz külldür. Burada «küll»ün yerine «cüz» kullanılmıştır. Çünkü secde, namazın en üstün kısmıdır. Hz. Peygamber (s.a), «Kulun Allah'a en yakın olduğu zaman, secdedeki anıdır» diye buyurmuştur.
Hz. Peygamber'e (s.a) bu emirlerin yöneltümesi, onu üzüntüsünün giderilmesine irşad etmek içindir. Adeta O'na bu emredilenleri yaparsa, Babbinin kendisinden Üzüntüyü, göğüs darlığını kaldıracağı söylenilmektedir. Namaz kılmak çok önemli olduğundan dolayı, Allah Teâlâ ayrıca ona, «Secde edenlerden (namaz tolanlardanj ol» diye emretmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s,a) ne zaman üzülse, hemen namaza koşardı. Şu hadis sahih olarak nakledilir: «Dünyanızdan bana üç şey sevdirilmiştir. Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz».
Bazı müfessirler, bu ayetin cemaat namazını tergib ve teşvik için geldiğini söylemişlerdir. [33]
Yakînden Maksad Ölümdür
(99) «Sana yakîn (ölüm) gelinceye dek...»Bu Ayetin Tefsiri
«Rabbine kulluk et»; yani ibadet etmekte olduğun hâl üzere ölünceye kadar devam et.
«Yakîn» lâfzı «Ölüm» anlamında kullanılmıştır. Bu görüş İbn Ömer, Hasan Basri, Katade ve îbn Zeyd'den rivayet edilmiştir.
Ölüm her insanın basma mutlaka geleceği için, ona yakîn denilmiştir.
«Yakın gelinceye dek» tabiri ölümün her canlıya yönelmiş olduğuna ve ona kavuşmak isteğinde bulunduğuna işaret eder. Yani, hayatta bulunduğun sürece devamlı ibadet et ve bir an bile onu ihmal etme.
îbn Bahr, el-Yakîn'in kâfirlere galebe çalmak demek olduğunu söylemiştir. Yani, kâfirlere galip gelinceye kadar ve ondan sonra da ibadete devam et.
Burada el-YaUn ile bazı mülhidlerin iddia ettiği gibi, «Keşf ve şuhud» kastediliyor değildir. Bu mülhidler, dinsizler, «Keşf ve Şuhud bir kvlda "meydana geldiği takdirde, ondan ibadet sorumlu, luğu kalkar. İbadet ancak Allah'ın dergâhından mahrum olanlar için sözkonusudur» derler. Onlar bu sözleriyle okun yaydan çıktığı gibi, dinden çıkmışlardır. İslâm ve müslüman cemaatinin ipini, kendi boyunlarından çözmüşlerdir. Kalbinde zerre kadar iman, hardal tanesi kadar da aklı olan bir kimse böyle bir şey demeye cesaret edemez. Çünkü Hz. Peygamber hayatta olduğu sürece ibadet etmiş, sorumluluk yükünü taşımıştır. Sorumluluk yolundan zerre kadar büe sapmamıştır. Acaba Hz. Peygamber (s.a) için keşf ve şuhud makamı hasıl olmadığı için mi böyle ölünceye kadar ibadete devam etmiştir? Hiç böyle denebilir mi? Acaba insanlıktan zerre kadar nasibi olan bir kimsenin kalbinden böyle bir düşünce sadır olabilir mi?
Hicr Suresi'nin sonuna geldik. Allah Teâlâ'iun bizi kötü hükümden korumasını, sevdiği ve razı olduğuna bizi muvaffak kılmasını, sevgili peygamberi Hz. Muhammed ve ashabı hürmetine zat-ı kibriyasından dileriz. Hatalarımızın bağışlanmasını, düzeltilmesini yüce mevlamızdan dileriz. [34]
— HİCR SURESİ'NİN SONU —
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/173-174.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/176.
[3] Fahreddin Razî, Mefatih'ul-Gayb, cilt: 5, sh: 377
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/177-185.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/185-188.
[6] Fahreddin Razi, Mefatih'ul-Gayb, cilt: 5, sh: 379
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/188-190.
[8] Fahreddin Razî, Mefatih'ul-Gayb, cilt; 5, sh: 380
[9] Hazin, Lübab'ut-Tevil, cilt: 3, sh: 55
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/190-195.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/197.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/198-209.
[13] AJusî, Ruh'ul-Meani, cilt: 14, sh: 37
[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/209-222.
[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/224.
[16] Sıddık Hasan Han, Feth'ul-Beyan, cilt: 5, sh: 183
[17] Kadı Beyzavî, Mecma'ut-Tefasir, cilt: 3, sh: 561
[18] Sıddık Hasan Han, Feth'ul-Beyan, cilt: 5, sh: 185-186
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/225-242.
[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/244.
[21] Meragi Tefsiri, cilt: 14, sh: 37
[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/245-254.
[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/256.
[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/257.
[25] Garaib'ul-Kur'an, cilt: 14, sh: 31
[26] Siddıfc Hasan Han, Feth'ul-Beyan, dit: 5, sh: 198
[27] Alusi, Ruh'ul-Meânl, cilt: 14, sh: 72
[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/257-269.
[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/270-275.
[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/275-276.
[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/276-280.
[32] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/282.
[33] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/283-291.
[34] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 9/291-292.
İslami Okul Okulların En Önemlisi