Hıcr Suresi - Kuran - 015Hicr - 3. Sayfa
1. Yakında Bileceklerdir:
2. Tûl-i Emet:
1.“Aşılayıcı Rüzgârlar”:
2. Çeşitli Mahsul ve Mallarda aAşı"nın Mahiyeti:
3. Aşılı Hurma Ağaçlarının Satılması:
4. Yalnız Ağaçları Satın Alanın Meyveyi Satın Alma Durumu:
5. Aşılı ve Aşılayıcı Hayvanların Satılması:
1. Allah'ın Bilgisi Her Şeyi Kuşatmıştır:
2. Namazın İlk Vaktinde Kılınması ve İlk Safın Fazileti:
3. Namazda ve Cihadda İlk Saf;
1. İblis ve Şeytanlar:
2, Cinsten Yapılan İstisna ile İlgili Görüşler:
1, Allah'ın Has Kulları ve Şeytan:
2. Azın Çoktan ve Çoğun Azdan İstisna Edilmesi:
1. Kurtulanlar ve Helak Olanlar:
2. Olumlu ve Olumsuz İfadelerden İstisna:
I. Peygamberin Hayatına Yemin Onun için Bir Şereftir:
2. Bir Kimsenin Kendisinin ve Başkasının Ömrüne Yemin Etmesi:
3. Allah'tan Başkası Adına Yemin Etmek:
1. Basiret Sahibi Oluş ve Feraset:
2. Tevessüm ve Feraset Bir Hüküm îfade Eder mi?
Bu Âyeti Kenme'nin İhtiva Ettiği Hususlar:
1. Hicr Sahiplerinin Yurduna Girmek:
Hicr Ashabının Kuyularından ve Necis Sudan Yararlanmanın Hükmü:
2. İnsanın Kullanması Caiz Olmayan Yiyecek ve İçecekler Hayvanlara Verilebilir mi?
3. Evcil Merkeplerin Eti:
4. Kişinin Hayvanlarına Yedirmek Kastıyla Necaset Taşımasının Hükmü'
5. Peygamberlerin ve Salihterin Eserleri:
6. Namaz Kılınabilen ve Kılınamayan Yerler:
8. Gübre ve Pislik Atılan Bahçede Namaz Kılmak:
1. Dünya Ehline İmrenmek:
2. Sürekli Dünya Metaını Arzulamak:
1.Namaza Sığtnmak:
2. Bu Âyeti Kerime Secde Âyeti midir?
HICR SURESİ
1-99. ÂYETLERİN TEFSİRİ
Rahman ve Rahim Allah'ın. Adı İle (Mekke'de İnmiştir, Doksan dokuz Âyettir).
1. Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve açık açık anlatan Kurân’ın âyetleridir.
Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden (Yunus, 10/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada sözü edilen "kitab" ile ilgili olarak, bunun bundan önce indirilmiş bulunan Tevrat ve İncil gibi kitaplar hakkında cins isim olup burada el-Kitabu'l-MÜbîn (açık açık aniatan Kur'ân-i Kerim) île birlikte sözkonusu edildikleri söylendiği gibi- "kitab"m Kur'ân-ı Kerim olduğu ve onun l\er iki adının da btr arada zikredilmiş olduğu da söylenmiştir.[1]
2. O inkâr edenler, keşke müslüman olsaymışlar diye temenni edeceklerdir.
Bu buyruktaki; Keşke" fiilin başına gelmez. Ondan sonra gelen; fiilin başına girmesini sağlan
Buna göre, Zeyd belki kalkmıştır, Zeyd belki kalkar1 denilir. Buradaki "rmmn "bir şey" anlamında belirsiz bir isim; "temenni edecekler" anlamındaki lafız da onun sıfatı olabilir, Yani, inkâr eden kişi nice şeyi... temenni edecektir anlamında olur.
Nâiı, Keşke" lafzının "bejini şeddesin, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Bu iki ayrı söyleyiştir. Ebu Hatim der ki: Hicazlılar bu edatın "be"si-ni şeddesin okurlar. Şair de der ki:
"BuSRâ dolaylarında keskin bir kılıçla nice darbe ve nice Oldukça geniş açılmış mızrak yarası..."
Temim, Kays ve Rabîa İse bunu şeddeli okurlar. Ayrıca bu edatın, şekillerinde "be" harfinin şeddeli ve şeddesi kullanıldığı da olmuştur.
Aslolan bu edatın az şeyler hakkında kullanılmasıdır. Bununla birlikte çok şeyler hakkında kullanıldığı da olur. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Kâfirler birçok defa keşke müslüman olsaymışlar dîye temenni edeceklerdir. Bu açıklamayı da Kuleliler yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:
"Şunu bil ki, göz belki pek çok vakit aana bakış bağışlamıştır (bakmıştır). Fakat nihayet bunun da senden yana bir fayda sağlaması sozkonuau değildir."
Kimi ilim adamı da burada bu edatm azük bildirmek için kullanıldığını söylemiştir. Çünkü onlar bu sözleri her yerde değil, bazı yerlerde söyleyeceklerdir. Bunun sebebi ise a£ap ile uğraşacak olmalarıdır, Doğrusunu da en iyi bilen Allah'tır.
Burada Keşke... diye temenni edeceklerdir" ifadesinin, fiilen gerçekleşmiş olaylar hakkında kullanılmış olmakla birlikte (meydana gelecek olan hakkında kullanılması), verilen bu va'din doğruluğundan dolayıdır. Adeta olmuş ve gözle görülmüş gibidir.
Taberânî Ebu'l-Kasım, Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (sav) buyurdu ki-. "Benim ümmetimden bazı kimseler cehenneme günahları sebebiyle girecekler ve Allah'ın, orada kalmalarını dilediği kadar bir süre orada kalacaklardır. Sonra müşrikler onları ayıplayarak: (Dünyada iken.) sizin bize muhalefetiniz, tasdikiniz ve imanınız gibi hususların size bir fayda sağladığını görmüyoruz diyecekler. Bunun üzerine yüce Allah, cehennemden çıkarmadık hiçbir muvahhid bırakmayacaktır, Dalıa sonra. Rasulullah (sav): "O inkâr edenler keşke müslüman oteaymışlar diye temenni edeceklerdir" âyetini okudu.[2]
el-Hasen der ki: Müşrikler, müslümanların. cennece girdiklerini, kendilerinin de kaldıkları yerin cehennem olduğunu görecekleri vakit, keşke müs-lüman olsaydık diye temenni edeceklerdir.
ed-Dahhak da der ki: Bu temenni, dünyada iken hidâyet ile sapıklığı birbirinden açık seçik bir şekilde ayırd edip bunu görebilecekleri halde (canlarının alınması halinde) tahakkuk edecektir.
Mü'minlerin oldukça şeretü ikramlara raazlıar olduklarını, kâfirlerin de zelil olduklarını görecekleri sırada, kıyamette olacağı da söylenmiştir. [3]
3- Bırak onları, yesinler, faydalansınlar, emel onları oyalayadur-sun. Yakında bileceklerdir.
Bu buyruğa dair açık I amalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [4]
1. Yakında Bileceklerdir:
Yüce Allah'ın: "Bırak onları, yesinler faydalansınlar" buyruğu, onlara yönelik bir tehdittir. ''Emel onları oyalayadursun" itaatten alıkoysun. Çünkü; Filan şeyden onu alıkoydu" tabiri kullanılır. Ziyadesiz olarak da; O şeyden oyalandı, oyalanır" denilir.
"Yakında" kıyamet gününü görüp de yaptıklarının vebalini tadacaklarında "bileceklerdir."
Bu âyet-i kerime kılıç ile {cihadı emreden âyetle) nesli edilmiştir. [5]
2. Tûl-i Emet:
el-Bezzâr'ın Müsned'inde Enes'den şöyle nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Dört şey bedbalıtlıkEandır. Gözün donması (Allah korkusuyla yaş akıtmaması), kalbin katılaşması, tûl-i emel ve dünyaya tutkunluk."[6]
Tûİ-i emel, şifasız bir hastalıktır. Müzmin bir yaradır. Böyle bir hastalık kalpte yer elti mi, artık kalp bozulur, tedavisi son derece güçleşir."Hastalık ondan bir türlü ayrılmaz, ilacın ona bir faydası olmaz. Doktorlar çaresiz kalır, lıukemâ ve ulemâ onun iyileşeceğinden yana ümit keserler.
Emel'in gerçek mahiyeti dünya tutkunluğu ve dünyaya dört elle sarılmak, dünyayı sevmek, âhiretten yüz çevirmektir. Rasulullah (sav)'dan şöyle buyu-nılduğu rivayet edilmiştir: "Bu ümmetin ilkleri yakın ve zütıd ile kurtulmuştur. Sonrakileri ise, cimrilik ve emel ile helak o!acaktır."[7]
Ebu'd-Derdâ (r.a)'dan Dimaşk mescidi merdivenlerinde ayağa kalkıp şöyle dediği rivayet olunur: Ey Dimaşkhlar, size samimiyetle öğüt veren bir kardeşinizin sözlerini dinlemez misiniz? Gerçek şu ki, sizden öncekiler çokça mal toplarlar, yüksek binalar yaparlar ve uzun emellere sahip bulunuyoı-lardı. Şimdi onların toplulukları darmadağın oldu. binaları medara döndü ve emelleri de bir aldanış oldu, İşte Ad kavmi; insan sayısıyla, servetlerimle, atlarıyla, askerleriyle ülkeyi doldurmuş taşıyorlardı. Peki, bugün onların geriye bıraktıkları miraslarının tamamını benden iki dirheme olsun kim satın ahr? Bu sözlerinden sonra şu beyitleri okudu:
"Ey kendisinden çok uzaklarda olsa dahi bir çok emeller besleyen Ve bunların en uzakta olanına dahi ulaşacağını iddia eden kişi! Yazık sana! Hiç umduğunu elde edebilir misin ki? Bunların en yakın olanına dahi kavuşacağından yana bir umudun yok."
el-Hasen der ki: Emelini uzun tutan kişi, mutlaka amellerini kötü işler Gerçekten de doğru söylemiştir. Allah razı olsun ondan. Çünkü emel, amele karşı bir tembellik verir, bir gevşeklik ve bir ağırlık doğurur. Bunun arkasından inhana biı şeylerle uğraşır gibi gelir, tembellikler ortaya çıkar. Kişi yere mıhlanır kalır, nevaya meyleder. Bu, gözle görülmüş bir husustur. Bunun ayrıca açıklanmasına bu iddiada bulunandan delil istemeye gerek yoktur. Nitekim, emelin kısa tutulması da kişiyi amele iter, elini çabuk tutmaya götürür ve hayırlı amellerde yarışmaya teşvik eder. [8]
4. Biz, belli bir yazısı olmaksızın hiçbir kasabayı helak etmedik
Yani, Levh-i Mahfuzda kendileri için yazılmış belli bîr va'delerİ olmaksızın lıiç bir ahaliyi helak etmedik. [9]
5. Hiç bir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir, ne de geciktirebilir.
Bu âyeti kerimedeki; sıladır. Kimse bana gelmedi," demeye benzer.
Buyruğun anlamı şudur: Hiç bir ümmel kendi ecelini aşarak ona bir şey ekleyemez ve ondan önce de va'desİ dolmuş gibi yok olmaz. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler." (cl-A'râf, 7/34) [10]
6. Dediler ki: "Ey kendisine Zikr (Kuran) indirilen kişi! Mutlaka sen bir delisin.
7. "Doğru söyleyenlerden İsen bize melekler getirmeli değil misin?"
Bu sözleri Kureyş kâfirleri Muhammed (sav.)'a lay yollu söylemişlerdir. Sonra ondan doğruluğuna delil teşkil etsin diye melekleri de getirmesini istemişlerdir.
... meli değil mî" buyruğu da; edatları gibi fiili işlemeye teşviktir. el-Ferrâ: daki "mim" "levlâ" daki "lâm"dan bedeldir, der.
Bir şeyi istilâ etti" ile aynı anlamdaki: Onu istilâ etti" ifadeleri de bunun gibidir, Onunla arkadaşlık ettim" ile O benim arkadaşımdır" ifadeleri de böyledir. Buna göre "...me-li değil mi" anlamındaki bu edatın haber anlamında olması mümkündür. Mesela; Zeyd olmasaydı Amr vururdu" demek gibi- el-Kisaî de der ki: Haberde de soruda da; ile aynı şeylerdir.
İbn Mukbil der ki:
"Haya olmasaydı, din de olmasaydı taşıdığınız bazı kusurlarınızdan dolayı Elbetteki ayıplardım sizi; siz beni tek gözüm görmüyor diye ayıpladığınız için."
Görüldüğü gibi İbn Mukbil burada; : Olmasaydı" demek istemiştir. en-Nelıhâs da; edatlannın aynı anlamı ifade ettiğini nakletmektedir. Dil bilginleri de buna delil olarak şu beyiıi zikrederler:
"Ey hantal heriiîn oğulları! Sizler yaşlı develeri kesmeyi en şerefli işiniz olarak saymaktasınız.
Başına, miğfer geçirmiş, silahlarını kuşanıp zırhını giyinmiş kimseleri saymanız gerekmez miydi?"
Burada şairin kullandığı; "...mez miydi" anlamı verilen edat, aynı anlamdadır, [11]
8. Biz, melekleri ancak hak İle indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez.
Hafs, Hamza ve el-Kisaî, Biz o melekleri ancak hak ile indiririz" şeklinde okumuşlar ve Ebu Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Ebu Bekir ve el-Mufaddal ise; Melekler ancak... indirilir" diye okumuşlar, diğerleri ise; Melekler ancak... iner" diye okumuşlardır. Bunun takdiri; İner" şeklinde iki "te" ile olup hafiflik olsun diye "te'İerden birisi hazfedil mistir. el-Bezzî ise, bu iki "te" ile okumuş, Ebu Hatim de yüce Allah'ın: Onda melekler ve ruh... iner de mer"(el-Kadr, 97/4) buyruğunu nazar-ı itibara alarak bu kıraati tercih etmiştir.
"Ancak hak ile" ancak Kur'ân ile anlamındadır, Mücahid'den, risalet ile diye de açıkladığı rivayet edilmiştir. el-Hasen de: İman etmeyecek olurlarsa, ancak azab ile indiririz, diye açıklamıştır.
"O zaman da kendilerine mühlet verilmez." Yani, melekler onları helak etmek için inecek olurlarsa, onlara mühlet verilmez ve her hangi bir tevbe-leri de kabul olunmaz
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Eğer melekler senin lehine şahid-lik etmek üzere inecek olsalar ve bundan sonra da bunlar inkâr edecek olurlarsa, artık onlara mühlet verilmez. O zaman”ım aslı dır. Aradaki hemze ağır geldiğinden dolayı hazfedilmiştir. [12]
9. Şüphe yok ki o Zikri Biz indirdik. Onu koruyacak olan elbette Biziz.
Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki o Zikri" yani, Kur'ân'ı "Biz indirdik. Onu" ona bir şey ilave edilmesinden, yahut ondan bir şey eksiltilmesinden yana "koruyacak olan elbette Biziz."
Katade ve Sabit el- el-Bünânî dedi ki: Yüce Allah, o Kitabı, şeytanların ona herhangi bir batılı ilave etmelerine yahut ondan herhangi bir hakkı eksiltmelerine karşı korumuştur. Onu korumayı bizzat yüce Allah üzerine almıştır. O bakımdan o her zaman İçin korunma altındadır. Ondan başka kitaplar hakkında ise; "Allah'ın kitabını korumaları istendiğinden" (el-Maide, 5/4-1) buyruğu ile korumayı kendilerine havale etmiş, onlar da değiştirmiş ve değişikliklere uğratmışlardır. Bize Şeyh Fakiİı imam Ebu'l-Kasım Abdullah haber verdi. O, babası şeyh fakih imam muhaddis Ebu'l-Hasen Ah b. Halef b. Ma'züz el-Kûmî et-Tilmisanî'den dedi ki: Büyük hadis alimi büyük alim Fahru'n-Ni-sa bint Ebi Nasr Ahmed b. el-Farac ed-Dîneverî kızı Şühde'ye, Daru's-Selam'dakİ evinde 564 yılı Cuma del ahi re1 nin sonlarında, ona kıraat yoluyla denildi ki: Sîze, büyük hadis bilgini, ilmiyle amil, nakibu'n-nukaba Ebu'i-Feva-ris Tarrad b. Muhammed ez-Zeynebî ona kıraaten, sen de işitirken 490 yılında size şöyle haber verdi: Bize, Ali b. Abdullah b. İbra İlim haber verdi, bize Ebu Ali isa b. Muhammed b, Ahmed b. Ömer b. Abduimelik b. Abdula-zi2 b. Güreye -et-Tavmarî diye bilinir- anlattı: Bize, el-Huseyn b. Fehm anlattı dedi: Ben, Yahya b. Eksem'i şöyle derken dinledim: Me'mun'un -henüz emir iken- bir tartışma ve sohbet meclisi vardı. Oraya girenler arasında elbisesi güzel, yüzü güzel, süründüğü kokular hoş bir yahudi de vardı, söz alarak güzeL ifadelerle o da konuştu. Meclis dağıldığında Me'mun onu çağırarak, îsrailoğullanndan mısın diye sordu. O, evet dedi. Me'mun kendisine: Müslüman ol ki ben sana bazı işler tevdi edeyim, dedi ve ona bir takım vaadler-de bulundu. Ancak bu yahudi şahıs, dinimi ve atalarımın dinini terketmek istemiyorum, deyip gitti. Bir sene geçtikten sonra o adam müslüman olup yanımıza geldi. Bu sefer fıkha dair konuştu ve güzel konuştu. Yine meclis dağıldıktan sonra Me'mun onu çağırarak, sen geçen seferki bizim görüştüğümüz kişi değil misin, diye sordu. O, evet dedi. Bu seter Me'mun: Peki müs-İüman olmana sebep ne oldu diye sorunca şunu anlattı: Senin yanından ayrıldıktan sonra bu dinleri bîr sınamak istedim. Gördüğün gibi ben yazısı güzel olan bir kişiyim. Önce Tevratı aldım, üç nüsha yazdım. Kimisinde ilavelerde bulundum, kimisinde eksiltmeler yaptım. Bunları alıp havraya götürdüm, benden satın alındı. Bu sefer İncil'i elime aldım, yine üç nüsha yazdım, kimisine ilavelerde bulundum, kimisinden eksilttim ve bunları kiliseye götürdüm. Bunlar da benden salın alındı. Bu sefer Kur'ân'ı aldım. Üç nüsha yazdım, bunların kimisini fazlahklı yazdım, kimisini eksilttim. Bu mushafları alıp sahaflara götürdüm, bunlar mushafı sabite sahife çevirdiler. Bunlarda fazlalık ve eksiklik olduğunu görünce bir kenara fırlattılar ve satın almadılar. Böylelikle bunun korunmuş bir kitap olduğunu anladım. İşte İslâm'a girişimin sebebi bu oldu.
Yahya b. Ekseni dedi ki: Ben o yıl hacca gittim, Süfyan b. Uyeyne ile karşılaştım. Ben ona bu olayı nakledince, bana şöyle dedi: Yüce Allah'ın kitabında zaten bunu tasdik eden buyruklar vardır. Bu sefer: Nerede diye sordum, O, bana şu cevabı verdi: Şanı yüce Allah'ın, Tevrat ve İncil hakkında: "Allah'ın kitabını korumaları istendiğinden..,"(el-Maide, 5/44) buyruğuyla Allah bu kitapları korumalarını kendilerinden istemişti. Yine yüce Allah; "Şüphe yok ki o Zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan elbette Biziz" di ye buyurmaktadır. Yüce Allah bu kitabı bizim için korudu ve o bakımdan zayi olmadı.
Denildiğine göre: "Onu koruyacak olan elbette Biziz" buyruğundaki zamir, Mulummed (sav)'a aittir. Yani Bfz onu, Bize yalan uydurmasına, yahut Bize ona olmadık şeyleri söylemeye kargı onu koruruz. Veya ona bir tuzak hazırlanmasına, yahut öldürülmesine karşı onu koruyacak olan elbette Biziz. Bunun bir benzeri de yüce Aüah'm: "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (el-Maide, 5/44) buyruğudur.
Biz’in mübteda olarak ref mahallinde olması, İndirdik"in de haber olması mümkündür, Cümle de Şüphe yok ki"nin lıaberidir. Bununla birlikte "Biz" anlamındaki zamirin; in ismini te'kfd ile nasb mahallinde olması ve fasıla olmaması da mümkündür. Çünkü ondan sonraki ifade marif'e değil bir cümledir. Cümleler ise nekireîere sıfat olmazlar. Çünkü onlar da nekire hükmündedırler. [13]
10. And olsun, senden önceki ümmetler arasında da peygamberler gönderdik.
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik, demektir, "( Ümmetler (şıalar)" kelimesi; Şîa'nın çoğuludur ve burada ''ümmet" demektir. Yani onların ümmetleri arasında peygamberler gönderdik. Bu açıklamayı İbn Abbas ve Katade yapmıştır. ei-Hasen İse, önceki fırkalar arasında diye açıklamişür. Çünkü "şîa" insanlar arasından sözbirliği etmiş, birbiriyle kaynaşmış fırka ve taife demektir. O bakımdan şia ile fırka aynı şey gibidir. Nitekim yüce Allah'ın: 'Ya da sizi birbirinize fırkalar Cşia) halinde... katıp,.."(el-En'âm, 6/65) buyruğu da buradan alınmaktadır. Bunun aslı ise, 'den alınmadır. Bu da, kendisiyle büyük odunların tutuşturulduğu küçük odunlar demektir. e!-En"âm Sûresi'nde (işaret olunan âyetle) geçtiği gibi. el-Kelbî der ki: Buradaki "şîa"dan kasıt, kasabalardır. [14]
11. Ocdara gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
Bu buyruk, Peygamber (sav)'a bir tesellidir. Yani, bu müşriklerin sana yap-Lıklarımn bir benzeri, senden önce gelen peygamberlere da yapılmıştır. [15]
12. Biz böylece onu günahkârların kalplerine sokarız.
13. Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde, onlar buna yine de inanmazlar.
"Biz böylece onu" sapıklığı, küfrü, alay ve şirki -el-Hasent Katade ve diğerlerine göre- kavminin "günahkârların"in "kalplerine sokarız." Yani, önceki ümmetler arasında geçenlerin kalplerine bunları soktuğumuz gibi, kavminin müşrik olanlarının kalbine de böylece onu sokarız, tâ ki onlardan öncekiler kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmedikleri gibi, bunlar da sana iman etmesinler,
İbn Cüreyc, Mücâhid'den şöyle dediğini rivayet eder: Burada sokulması kast olunan şey, yalanlamaktır. "Sokmak" anlamındaki; Bir şeyi bir şeye girdirmek" demektir. İpin iğneye geçirilmesi gibi, O bakımdan Ona girdi, girer, girmek" denilir ve Onu girdirdi" demek olur. Yol hakkında; ifadesi, yola girdi demektir. Bir şey, kendi türünden olmayan başka bir şeye girdiği gibi, aynı şekilde bir şeyi başka bir şeye girdirme şekli de kullanılır. Bütün halleriyle; vezinlerinden birisiyle gelir. Şair Adiyy b. Zeyd de der ki:
"Seni oldukça zorlu ve çetin bir güne soktular."
"Sin" harfi esreli olarak ip demektir.
Âyet-i kerimede Kaderiyye ve Mutezîle'nin kanaatleri reddedilmektedir.
Buyruğun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, Kur'ân-ı Kerimi onların kalplerine sokuyoruz da onlar, bunu yalanlıyorlar. el-Hasen, Mücahid ve Katade de tefsir alimlerinin çoğunlukla kabul ettiği görüşü ifade etmişlerdir ki, bu da Mutezileye karşı delil olarak daha bağlayıcıdır. Yine el-Hasen'den: Biz, zikri delili kabul etmelerini sağlamak üzere kalplerine sokarız, diye açıkladığını el-Ğaznevî zikretmektedir,
"Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde" yani, kâfirlerin helak edilmesi şeklindeki ilahi sünnel geçtiğine göre, bunların da helak oluşları ne kadar yakındır,
"Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde" buyruğunun bunların yalanlamaları, küfür ve inkâr etmeleri gibi, öncekiler de küfür ve İnkâra saptıklarından dolayı, bunlar da işte öncekilere uymaktadırlar, diye de açıklanmıştır. [16]
14. Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı doğru çıkıp dursalar;
15. Muhakkak ki: "Olsa olsa gözlerimiz döndürülmüş, hatta biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir.
Bu işi yapıp durdu," ifadesi, onu gündüzün yaptı, demektir. Mastarı ise şeklinde gelir
Yani, onların gösterilmesini teklif ettikleri mucizeler onlara gösterilecek olsaydı, yine küfürleri üzere ısrar ederler ve gördüklerinin hayal olduğunu ileri sürerlerdi. Tıpkı mucize olan Kur'ân-ı Kerim'e: O bir büyüdür, demeleri gibi.
"Yukarı doğru çıkarlar" ifadesi, yukarı doğru çıktı, çıkar, yükseldi, yük-seîir anlamındaki; dan gelmektedir. Aynı: kökten "meâric" ise, yukarı doğru çıkan basamaklar, merdivenler manasınadır. Yani bunlar, semaya yükselselei1 ve melekûtu ve melekleri görseler dahi, yine küfür üzere ısrar ederler. Bu açıklama el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.
Âye,t-i kerimedeki "onlara" zamirinin müşriklere, "...ip dursalar" daki zamirin de meleklere ait okluğu söylenmiştir. Yani, meleklerin gidip geldiklerini görseler, demek olur kî. eğer bunların gözlerindeki perde semadaki kapıları ve o kapılardan meleklerin inip çıktığını görecek hale gelseler dahi, yine: Bizler gözlerimizle hakikati olmayan şeyler gördük, diyeceklerdir. Bu açıklama da İbn Abbas ve Katade'den nakledilmiştir.
Döndürülmüş" ifadesi, sihir üe kapatılmış demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas ve ed-Dahhâk yapmıştır. el-Hasen büyülenmiş, el-Keîbîgözleriıniz perdelenmiş diye açıklamıştır. Yine el-Kelbîden, gözlerimiz kör edilmiş diye açıkladığı nakledildiği gibi, Katade görme imkânımız bizden alınmış diye açıklamıştır. el-Müerric, bizim gözlerimiz döndürülmüş diye açıklamıştır. Cuveybif ise aldatılıp kandırılmış diye açıklarken, Ebu Amr b. el-Alâ: Bu tabir, gözlerimiz öıtülmüş ve perdelenmiş anlamındadır, demiştir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:
"Ve üzerinde miğfer bulunan bir güneş doğdu
Ve şiddetli sıcağın gözü örtünmeye (dinmeye) başladı."
Mücahid bu kelimenin engellendi, ahkondu anlamında olduğunu söylemiştir. Evs b. Hacer'İn şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Ve ben uykusuz bir geceye vardım
Ne serbesttir ne de alıkonulmuş birisidir."
Derim ki: Bu açıklamalar birbirine yakın açıklamalar olup, hepsinin ortak tarafı "ahkondu" anlamını ihtiva etmeleridir. İbn Aziz der ki: "Burada gözlerimiz döndürülmüş" tabiri, gözlerimiz kapatılmış anlamındadır- Ve bu ifade; Nehrin ağzım kapallım" ifadesinden gelmektedir Yine: Bu ifadenin şarabın verdiği sarhoşluk (sükr)'dan geldiği de söylenmiştir. Adeta gözler içki içenin sarhoş olması gibi, sarhoş olmuş diye kabul edilir.
İbn Kesir bu kelimeyi şeddesiz olarak; diye okurken, diğerleri şeddeli olarak okumuşlardır.
İbnü'l-Arabî der ki; Şeddcsiz okuyuş dolduruldu anlamındadır, el-Mehde-vî ise der ki: Bu kelimenin şeddeli ve şeddesiz okunmasının anlamı gayet açıktın Şeddeli okuyuş çokluk ifade etmek içindir, şeddesiz okuyuş da aynı anlamı ifade eder. Bilindiği şekliyle; fiili geçişli (müteaddi) değildir. Ebu Ali der ki; Bununla birlikte bu kelimenin görmek hakkında müteaddi olarak kullanıldığının işiülmiş olması da mümkündür. Şeddesiz okuyan bir kimse, bu kelimeyi sarhoşun haiine benzer bir halin gözlerine arız olmasına benzeterek okur. Sanki bakmanın neticesi elde edilemediği için bu da sarhoş gjbi kabul edilmiş olur. Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelimenin şeddesiz kullanılması, şarabın sarhoşluk vermesi anlamı ile ilgilidir. Şeddeli kullanılışı ise, "gözlerimiz alındı (kör edildik, görmez hale getirildik) "anlamındadır. Bu iki açıklamayı da el-Maverdî nakletmiştir.
en-Nehhâs ise der ki: Mücaiıid ve el-Hasen'in bilinen kıraatleri bu kelimeyi şeddesiz okuduklarıdır. el-Hasen'in de: Bu, gözlerimiz büyülendi anlamındadır, dediği nakledilmiştir. Ebu Ubeyd ise Ebu Ubeyde'den şeddeli okunmak suretjyle "gözleri döndürüldü" ifadesi, görmeyecek noktaya gelinceye kadar görme imkânları alabildiğine zayıfladı, anlamındadır. el-Ferrâ der ki: Bu kelimeyi şeddesiz okuyan rüzgârın dinmesi anlamında almıştır. en-Nelı-hâs da der ki: Bütün bu açıklamalar birbirine yakın anlamlar ifade eder. Bu anlamlarda a.slolan ise Ebu Amr b. el-Alâ'nın -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-dediğidîr: Bu kelime, içki içmekten dolayı meydana gelen sarhoşluktan alınmadır. el-Hasen'in görüşü de budur. Yani, sarhoş kimsenin aklını içki örttüğü gibi, onların da gözlerini örtüp perdeleyen bir şey kendilerini bürümüş olduğu anlamındadır. ise, rüzgârın dinmesi ve durması demektir. Kısacası bu da şaşkınlık vermek, şaşkın bırakmak anlamına racidir. [17]
16. Andolsun ki Biz, gökte burçlar yaratmış ve onu seyredenler için süslemiş izdif.
Yüce Allah, kâfirlerin küfür ve inkârım, putlarının acizliklerinden söz ettikten sonra, vahdaniyetine delil olarak kullanılsın diye kudretinin kemalini sözkonusu etmektedir.
"Burûc" köşkler ve konaklama yerleri demektir. İbn Abbas der ki: Biz, semada güneşe ve aya burçlar yani, konaklama yerleri yaratmışızdır. Bu burçların isimleri şöyledir: Hamel (koç), Sevr (öküz), Cevza (ikiz), Seratan (yengeç), Esed (aslan), Sümbüle (başak), Mizan (terazi), Akrep, Kavs (yay), Ce-dy (oğlak), Delv (kova), Hut (bahk).
Araplar, yıldızların yerlerini ve onların doğuş ve batış hallerini bilmeyi en üstün ilimler arasında sayarlar ve yıldızlar üe yollarını bulurlar, vakitleri, bolluk ve kuraklık zamanlarını onlarla tayin etmeye çılışırlar. Derler ki: Felekte oniki burç vardır. Her bir burç ise ikibuçuk mildir.
"Burûc" aslında zuhur (çıkmak, görünmek) demektir. Zinetini açığa çıkarması anlamıyla "kadının teberrucu" tabiri buradan gelmektedir. Yine bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce en-Nisa Sûresi\nde (4/78, âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
el-Hasen ve Katade derler kî: Burçlardan kasıt yıldızlardır. Onlara bu ismin veriliş sebebi ise görünmeleri ve yüksekçe yerde bulunmaları, yükselmeleridir.
Burçların, büyük yıldızlar demek olduğu da söylenmiştir ki, bu açıklamayı Ebû Salih yapmıştır. Bununla da yedi gezegeni kastetmektedir. Başka bir topluluk ise ı!burçlar"dan kasıt, Allah'ın gökte yaratmış olduğu ve içinde koruyucu bekçilerin bulunduğu yüksek köşkler ve evlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
"Ve onu" yani semayı "seyredenler için" ibrel alıp düşünenler için "süs-lemişizdir." Nitekim el-Mülk Süresi'nde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andohun Biz dünya semasını kandillerle süsledik." (el-Mülk, 67/5) [18]
17. Ve Biz onu kovulmuş her şeytandan koruduk.
("Kovulmuş" anlamı verilen: Racîm İle aynı kökten gelen) recm kelimesi, taş atmak demektir, Bu kelimenin lanetlemek ve kovmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar ise daha önceden (Hud, 11/91. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
el-Kisaî der ki: Kur'ân-ı Kerim'de geçen bütün "racîm" kelimeleri sövmek ve hakaret anlamını taşır. el-Kelbînin iddiasına göre ise bütün semavat Hz. İsa dönemine kadar şeytanlardan korunmamışür. Yüce Allah Hz. İsa'yı gön-derince bu semaların üçünü korumaya aldı ve Rasulullah (sav)'ın peygamberliğine kadar bu böyle devanı etti. Hz. Peygamber'in peygamberliğinden sonra ise diğer semalar da k o mm aya alındı ve alılan alevli ateşlerle .semalar şeytanlara karşı muhafaza edildi. İbn Abbas da bu açıklamayt yapmıştır
îbn Abbas der ki; Önceleri şeytanlar, semadan alı konulmuyor, engellenmiyorlardı. O bakımdan semaya giriyor ve oradan aldıkları haberleri kâhinlere telkin ediyorlardı. Kâhinler de bu aldıkları kelimelere dokuz daha katarak bunları yeryüzündekilere anlatıyorlardı. Bu kelimelerin birisi hak dokuzu batıl idî, İşte bu söylediklerinden herhangi bir şeyin gerçek olduğunu görünce, getirdikleri bu hususlarda kâhinleri tasdik ettiler. Meryem oğlu İsa -Ona da annesine de selam olsun- dünyaya geldiği vakit şeytanlar üç semaya yaklaştırılmaz oldu. Muhammcd (sav) da dünyaya getince bütün semalara yaklaştırılmaz oldular. O bakımdan şeytanlardan herhangi biri meleklerden bir söz hırsızlamak istedi mi, o ileride (es-SâlTât, 37/6 ile, el-Cin, 72/8!de) geleceği üzere mutlaka alevli bir ateş ile taşlanır. [19]
18. Kulak hırsızlığı yapan müstesna; onun ardına da apaçık bir ateş parçası düşmektedir.
Yani ancak kulak hırsızlığı yapan, yani önemsiz ve çabucak birşey alıp kapan kimse müstesnadır. Buradaki istisna munkatı'dır. Bunun muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani kulak hırsızlığı yapan kimselerden müstesna. Yani biz semayı, vahiy ve onun dışındaki şeyleri işitmelerine karşı şeytanlardan korumuşuzdur. Şu kadar var ki kulak hırsızlığı yapan müstesnadır. Çünkü Biz bunların vahiy dışındaki sema haberlerinden herhangi bir haberi işitmelerine karşı semayı korumuş değiİiz. Vahiyden ise şeytanlar herhangi bir şey işitmezler. Çünkü yüce Allah: "Çünkü onlar işitmekten kesinlikle uzak tutul-muşlardır."(eş-Şuarâ, 26/212) diye buyurmaktadır.
Şeytanlar vahiy olmayan herhangi bir şeyi işitecek olurlarsa bunu göz açıp kırpmaktan daha hızlı bir süre içerisinde kâhinlere telkin ediverirler. Daha sonra da bunlarm arkalarına alevli ateşler gönderilir ve bu ateşler onları ya öldürür yahut azalarını işlemez lıaie getirir. Bu açıklamayı el-Hasen ve îbn Abbas yapmışlardır.
"Onun ardına da apaçık bir ateş parças* düşmektedir" buyruğundakî: "C -owi ): Ardına düşmektedir" ifadesi arkadan ona kavuştu ve ona yetişti, demektir. "Şihab; ateş parçası" ise ışık saçan bir yıldız demektir. da aynı anlamdadır. Yüce Allah'ın: sopanın ucunda bir ateş şu'lesi (alevi)" (en-Neml, 27/7) demektir. Bu açıklamayı İbn Aziz yapmıştın Şair Zu'r-Rimme de der ki:
"Sanki o gece karanlığında yerinden koparılıp ayrılmış ve Alâmetli olup bir şeytanın peşindeki yıldız gibidir."
Yıldıza "şihâb" denilmesi ateşi andıran parlaklığı dolayısıyladır
Şöyle de açıklanmıştır: Ateşten bir şu'le parçasına şihâb, yeryüzündekiler için de bir aydınlık (kabes) denilir. Çünkü bu ateş onları yakar ve artık onları yaktıktan sonra eski haline dönmez. Tıpkı ateşin yandıktan sonra eski haline dönmemesi gibi. Ancak yıldız böyle değildir. Yıldız yakacak olursa yine eski yerine avdet eder.
İbn Abbas der ki: Şeytanlar kafileler halinde kulak hırsızlığı yapmak için göğe yükselirler. Mârid denilen inatçı türü tek başına kalarak yukarı doğru çıkar. Bu seter ona alevli bir ateş parçası atılır. Bu parça onun alnına, burnuna yahul da Allah'ın dilediği herhangi bir yerine isabet eder ve alev alır. Alevler içerisinde arkadaşlarına gelir ve onlara şöyle der: Şunlar şunlar oldu. Ondan bu haberi alan diğerleri ise kardeşleri olan kâhinlere giderler ve (şeytanlar) o öğrendikleri kelimeye dokuz daha ilave ederek bu sözlerini yeryüzündeki insanlara anlatırlar. Bu sözün birisi haktır, dokuzu batıldır. (İnsanlar) onların söylediklerinden bir şeyin gerçekleştiğini görünce bu sefer onların yalan diye söyledikleri bütün sözlerinde de onları tasdik etmeye başlarlar. İleride bu anlamdaki açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle Sebe1 Sûresi'nde (34/23- âyetin tefsirinde) Hz. Peygamber'e merlu (ulaşan bir hadîs) olarak gelecektir.
Atılan bu ateş parçasının öldürücü olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. İbn Abbas der ki: Atılan bu ateş parçası yaralar, yakar, azalan felç eder; ama öldürme?. el-Hasen ve bir kesim ise, Öldürür derler.
İşittiklerini cinlere ulaştırmadan önce atılan ateş parçalarıyla öldürüldüğü görüşü ile ilgili olarak iki açıklama yapılmıştır. Birincisine göre onlar hırsızlayarak işittikleri sözleri başkalarına iletemeden Önce Öldürülürler. Buna göre semânın haberleri peygamberlerden başkalarına ulaşamaz, İşte bundan dolayı kâhinliğin sonu gelmiştir.
İkinci görüşe göre onlar hırsızlama yoiuyla çaldıklarını kendilerinin dışındaki cinlere telkin ettikten sonra Öldürülürler. Bundan dolayı bir daha aynı şekilde kulak hırsızlığına geri dönemezler. Şayet onların telkinleri ulaşmayacak olsaydı, kulak hırsızlığının sona ermesi ve yakmanın da kesilmesi gerekirdi. Bu açıklamayı da el-Mâverdî nakletmiştik
Derim ki: İleride es-Sâffât Sûresi'nde (37/8) açıklaması gedeceği üzere birinci görüş daha doğrudur. Peygamber (sav)'ın gönderilmesinden önce ateş parçalarının atıldığı konusunda görüş ayrılığı vardır. Çoğunluk bu atışın yapıldığını kabul ederler. Yapıldığını kabul etmeyip bunun ancak Peygamberin gönderilişinden sonra gerçekleştirildiğini söyleyenler de vardır. Yine ileride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-Cin Sûresi'nde ve yine es-Sâffât Sûresi'nde de gelecektir.
ez-Zeccâc der ki: Şihâblaria yapılan atışlar Peygamber (sav)'ın doğumundan sonra meydana gelen ve onun İçin mucize teşkil eden olaylardandır. Çünkü eskiden şairler bunu şiirlerinde söz konusu etmemişlerdi ve hızlıca geçip giden bir şeyi şimşek ve sele benzettikleri gibi, ona benzetmemiş-lerdi, Ancak şunu söylemek de uzak bir ihtimal görülmemelidir: Yıldızların kaymaları eskiden beri vardı. Fakat bu yıldız kayma işi şeytanlann taşlanması maksadıyla olmuyordu. Daha sonra Peygamber (sav)'ın doğumu ile birlikte bu şeytanlara atılan şeyler oldu.
ilim adamları derler ki: Bizim görüşümüze göre yüdız kaymasının gördüğümüz şekilde olması da mümkündür. Sonra bu gördüğümüz şey şeytana ulaştı mı ateş olabilir.
Şöyle de denilebilir Onlara hava boşluğundan ateşten bir şu'le atılır, bize bunun akan bir yıldız olduğu izlenimi doğar.
Şihâb sözlükte yükselen ateş demektir. Ebû Dâvûd, Âmir eş-Şâbîden şöyle dediğini nakletmekledir: Peygamber (sav) peygamber olarak gönderildiğinde şey unlar daha önceden kendileriyle taşlanıp kovulmadıkları yıldızlarla taşlanır oldular. Bunun üzerine Sakifli Abdı Yâlil b. Amr'a gidip şöyle dediler: Bazı insanlar korku ve dehşete kapıldılar, köîelerini azad ettiler, develerini serbest ve sahipsiz saldılar. Buna sebep ise yıldızlıda gördükleri durum olmuştur. Abd Yâİil -kor bir adam idi- onlara şöyle dedi: Acele etmeyin ve durumu tetkik edin, Eğer bu bilinen yıldızlar ise, artık bu İnsanların yok oluşlara zamanı yakm demektir. Eğer bilinen yıldızlar değil ise bu meydana gelen bir olaydan ötürüdür. Durumu incelemeye başladılar. Bilinen yıldızların kaymadığını gördüler. Bu sefer: Bu, meydana gelen bir olay dolayısıyla-dırv dediler. Aradan fazla bir zaman geçmeden Peygamber (savj'ın peygamberliğini açıkladığını işittiler. [20]
19. Yeri de döşeyip yaydık. Orada sağlam kazıklar koyduk ve oralarda ölçülmüş herşeyden bitirdik.
20. Orada hem sizin için hem de nzıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için birçok geçim kaynakları yarattık.
"Yeri de döşeyip yaydık" buyruğunda sözü edilen bu nimei, yüce Allah'ın nimetlerinden, kudretinin kemaline delâlet eden hususlardan birisidir, tbn Ab-bas der ki: Biz arzı su üzerinde yaydık, demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: "Bundan sonra da yeri yayıp döşedik" (en-Nâziât, 79/30) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de: 'Yeri de yayıp döşedik, ne güzel döşeyici-leriz Biz" (ez-Zâriyât, 51/48) diye buyurmaktadır.
İşte bu buyruklar yerin küresel olduğunu iddia edenlerin kanaatlerini reddetmektedir ki buna dair açıklamalar daha önceden (er-Ra'd, 13/3. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Orada sağlam kazıklar" yer üzerindekiler! sarsmasın diye sabit dağlar -koyduk ve oralarda ölçülmüş her şeyden" İbn Abbas ve Said b, Cübeyr'in dediklerine göre; miktarı tesbiî edilmiş ve bilinen bir ölçüde "bitirdik.'' Burada yüce Allah'ın "ölçülmüş" diye buyurması ölçü ile bir şeyin miktarının bilinmesinden dolayıdır. Şair şöyle demektedir:
"Ben sizinle karşılaşmadan Önce güçlü birisi idim
Bana karşı çıkan her bir hasım için yanımda onun ölçüsü (terazisi) vardı."
Katade dedi kî: Ölçülmüş ifadesi pay edilmiş demektir. Mücahid der ki: Sayılmış, sayısı beîli demektir. Ayrıca; bu ölçülü (mevzun) bîr sözdür, denilecek olursa bu söz nazımdır, nesir değildir, demek olur. Buna göre anlam şöyle olur. Biz yeryüzünde tartı ile ölçülen mücevherat, hayvanat ve madenler yetiştirdik. Yüce Allah canlılar hakkında da: "Onu güzel bir bitki gibi bitirdi." (Al-i İmran, 3/37) diye buyurmaktadır. Buna göre "bitirmekten11 kasıt, meydana getirmek ve var etmektir.
Yüce Allah'ın "Oralarda*1 yani dağlarda "ölçülmüş her şeyden" altın, gümüş, bakır, kurşun, kalay hatta zırnık ve sürme gibi herseyi -çünkü bunlar tartı ile ağırlıkları tesbit edilir- "bitirdik" diye açıklanmıştır.
Bu anlamdaki bir açıklama da el-Hasen ve îbn Zeyd'den rivayet edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz yeryüzünde kile ile ölçülen ve ağırlık ölçüleri ile tartılan meyveler bitirdik. Bir diğer açıklama da şöyledir: Karşılığında para ve değerlerin ölçüldüğü şeyler kastedilmektedir. Çünkü bunlar, karşılığında değer ve paha biçilmeyen şeylere göre daha değerli ve daha faydalıdır.
"Orada hem sizin için, hem de rızıklarım temin edemeyeceğiniz kimseler için bir çok geçim kaynakları yarattık." Geçim kaynaklarından kasıt, kendileri vasıtasıyla geçimlerini sağladıkları yiyecek ve içecek şeylerdir. "( ^1*1): Geçim kaynaklaıV'nın tekili; kelimesidir, Cerir'in şu beyiti de bu anlamdadır:
"Zevd'in ailesinin geçimini bana yüklüyorsun Ben ince açılmış ekmekler ile ona katık olacak zeytinyağlı hardalı nerden bulayım?"
Kelimenin aslı ise "ya" harfi harekeli olarak "mefile" vezninde olmak üzere; şeklindedir. Buna dair açıklamalarımız daha önceden el-A'rat Sûresi'nde (7/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Buradaki "geçim kaynakları"mn giyecek elbiseler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır. Bunun hayal süresince rızkın esbabında tasarruf olduğu da söylenmiştir. el-Mâverdi, zahir (kuvvetli) görünen budur, demiştir.
"Hem de rızık kaynaklarını teinin edemeyeceğiniz kimseler" ile binekler ve davarlar kastedilmektedir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Yine ona göre burada kasıt yüce Allah'ın haklarında "onları da sizi de Biz nzık-landırırız" (el-İsra, 17/31 ) diye buyurduğu köleler İle çocuklardır. "(O-" ). "Kimse" kelimesinin bir arada bulunmaları halinde köleleri ve binekleri kapsaması mümkündür. Çünkü aklı eren varlıklar ile ermeyen varlıklar bir arada bulunduklarında aklı eren varlıklar tağlib edilir. Yani Biz orada sizin için geçim kaynaklan, köleler, cariyeler, binekler ve çocuklar ihsan ettik, Onları rızıklandıran BizLeriz. Onların rızkını siz veremezsiniz- Bu açıklamaya göre "kimse" kelimesi nasb mahallindedir. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.
Bununla evcil olmayan hayvanların kastedildiği de söylenmiştir. Saîd der ki: Mansur bize: "hem de rızıklarım temin edemeyeceğiniz kimseler" buyruğunu okudu ve: Bunlar evcil olmayan hayvanlardır, dedi. Bu açıklamaya göre, "kimse" anlamındaki edat, aklı ermeyen varlıklar hakkında kullanılmış, demektir. Yüce Allah'ın Onlardan kimisi karnı üzerinde yürür" (en-Nur, 24/45) buyruğunda olduğu gibi.
Bu durumda; Sisin için" buyruğunda yer alan "kef" ile "mim" harfine atf ile cer mahallinde demek olur. Ancak Basrahlara göre bu pek uygun değildi'. Zİra onlara göre zahir ismin zamire -harf-İ cer tekrarlanmaksızın- atfedilmesi caiz değildir. Mesela; Ona ve Zeyd'e uğradım" denilir ama aynı anlamda; demek ancak şiirde caiz olabilir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Bu gün kalkmış bizi hicvediyor ve bize sövüyorsun Haydi git; senin yaptığına da günlerin getirdiğine de hayret edilecek bîr taraf kalmamıştır."
Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara ile en-Nisâ sûrelerinde geçmiş bulunmaktadır. [21]
21. Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur. Biz onları ancak belli bir miktar ile indiririz.
Yüce Allah m: "Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur"
buyruğunun anlamı şudur: Yaratıkların rızık ve onların faydalandıkları her ne varsa mutlaka onun hazineleri Bizim nezdimizdedir. Bununla kastedilen de gökten indirilen yağmurdur. Çünkü lıerşey onun sayesinde bitip yeşerin cl-Hasen der ki; Yağmur, her şeyin hazinesidir. Bir açıklamaya göre "hazine-ler"den kasıt kilitler, anahtarlardır. Yani rıZikkrın anahtarları semada bulunmaktadır. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. İkisinin de anlamı birdir.
"Biz onları ancak belli bir miktar ile indiririz." Yani ama Biz bunları ancak kendi irademize, dileğimize ve yaratıkların ona duydukları ihtiyaca göre indiririz. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: ''Eğer Allah kullarına rızkı yaysaydı, yeryüzünde elbette azgınlık ederlerdi. Fakat o dilediğini bir ölçü ile indirir." (eş-Şûrâv 42/27)
Ibn Mesud ile el-Hakem b. Uyeyne ve başkalarından rivayet edildiğine göre; hiçbir senenin yağmuru diğerinkinden fazla değildir. Ama Allah bunu dilediği gîbi pay eder Bir kesime yağmur yağdırırken, bir başkalarını mahrum bırakır. Kimi zaman da yağmur denizlere ve kimsenin bulunmadığı ıssız yerlere yağar.
Hazîneler" in çoğuludur. Bu İse İnsanın malmı içinde sakladığı yer demektir. Yine bu kelime; Gizleyip sakladı, saklar'' fiilinin de mastarıdır. İnsanın hazinesinde bulunan bir şey, onun için hazırlanmış demektir. Buna göre yüce Rabbin kudreti altında olan her şey adeta onun yanında hazır hale getirilmiş gibidir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.
Cafer b. Muhammed babasından, o dedesinden şöyle rivayet eder: Arşta yüce Allah'ın karada ve denizde yaratmış olduğu her şeyin bir misali vardır. İşte yüce Allah'ın; "Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur"
buyruğunun ifade ettiği anlam budur,
"İndirmek" inşa etmek, varetmek, meydana getirmek demektir Yüce Allah'ın: "Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" (ez-Zümer, 39/6) buyruğunda ve; "Ayrıca kendisinde kem çetin bir güç, hem de insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik" (el-Hadîd, 57/25) buyruğunda olduğu gibi.
"İndirme^nin vermek anlamında olduğu da söylenmiştir. İlâhî bağışa indirme adının verilmesi, şanı yüce Allah'ın hükümlerinin ancak semâdan indiğinden dolayıdır. [22]
22. Biz, rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik. Gökten de bir su İndirip onunla sîzleri suladık. Bunları siz biriktiremezsiniz.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başltk halinde sunacağız: [23]
1.“Aşılayıcı Rüzgârlar”:
Yüce Allah'ın: "Biz rüzgârları... gönderdik" buyruğunda; "Rüzgârlar" kelimesi genel olarak çoğul okunmuştur. Hamza ise bu kelimeyi teki] okumuştur. Çünkü; Rüzgâr" kelimesi kıtız itibariyle tekil oisa dahi, anlam itibariyle çoğuldur. Nitekim: rüzgâr her bir yandan esti, denilince bu demektir. Ayrıca; Düzlük (Arapça karşılığı ço|ul kipindedir) yer ve eski (Arapça karşılığı çoğul kıpindedir) elbise" denilmesi de buna benzer. Aynı şekilde Araplar bu şekilde kullanılmaya elverişli olan bütün kelimelerde bu uygulamaya giderler.
Genelin kıraatinin izahı şu şekildedir: Şanı yüce Allah, rüzgârları çoğul olan "aşılayıcılar" kelimesi İle nitelendirmiştir. "Aşılayıcılar" kelimesi ise taşıyıcılar anlamındadır. Çünkü rüzgarlar su, toprak, bulut, hayır ve fayda taşırlar. el-Ezherî der ki: Rüzgârın aşılayıcı olarak nitelen diriime s i bulutları taşımasından dolayıdır. Yani rüzgârlar bulutları yerden kaldırırlar, etrafa yayarlar. Sonra da ondan yağmurun inmesine sebep olurlar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Nihayet bunlar (rüzgârlar) ağır yüklü buluttan kaldırınca ... (el-A'raf, 7/57) Yine dişi develer karınlarında yavru taşıyıp gebe kaldıkları takdirde; Gebe deve" ve; Gebe develer" denilir.
"Aşılayıcılar" ifadesinin aslında' Aşılayıcı (rüzgâr)" anlamında olduğu söylenmiştir ki, asıi şekli de budur. Ancak rüzgârın aşılayabilmesi bizatihi aşılayıcı olması halinde mümkündür. O bakımdan rüzgârlar adeta hayırlı bir aşılama yapmış gibidirler. Bu, aşılama özelliğine sahip diye de açıklanmıştır ki, bütün bu açıklamalar doğrudur, Yani bu rüzgârlardan kimisi ağaçlan aşılar. Bu da Arapların kendisinden hoşnut kalınan hayat ve yaşantı anlamında, tabirini, yine kendisinde uykunun sözkonusu olduğu gece anlamında, tabirlerini kullanmalarına benzer. Rüzgârlardan bazısı da bulutlarla gelir.
Mesela, 'kal"" harfi esreli olarak; Dişi deve gebe kaldı" denilir. Mastarı da; şekillerinde gelir. Bu şekilde gebe kalan dişi deveye de; Aşılanmış (anlamında)" denilir. Erkek deve onu ilkah etti, aşıladı" tabiri ise erkek deve ona suyunu bıraktı ve o da bu .suyu taşıdı, anlamında olur. Bu durumda rüzgârların bulutlara karşı durumu, erkek devenin dîşi develere kargı durumu gibidir.
el-Ccvherî der ki: rüzgârlar için; Aşılayıcılar" tabiri kullanılır. Bunun yerine; aynı anlamda kullanılmaz- Bu nâdir kullanılan şekillerdendir.
el-Mehdevî, Ebu Ubeyde'den bu iki şeklin aynı anlamda kullanıldığını nakletmekledir. Buna göre o, ikinci şeklin; ile ın çoğulu olduğu ve bundan sonra bu kelimedeki fazla harflerin hazfedildiği kanaatindedir.
Bir diğer açıklamaya güre birinci şekil ile kelimelerinin çoğulu olup, neseb elde etmek üzere aşılamada bulunan anlamındadır. Bununla birlikte; kelimesinin "gebe" anlamında olması da mümkündür. Araplar güneyden esen rüzgâra hem aşılayıcı hem de taşıyıcı (hamil) derler. Kuzeyden e.sen rüzgâra ise hem hâîb (hiçbir şey taşımayan) hem de akim (kısır) derler,
Ubeyd bin Umeyr der ki: Yüce Allah müjdeleyici rüzgârı gönderir ve bu rüzgâr yeri adeta süpürür. Ondan sonra kaldırıcı rüzgârları gönderir Bunlar da bulutlan kaldırır, Daha sonra birbirine kaynaştırıcı rüzgârları gönderir ve bu rüzgârlar da bulutları birbirine kavuşturup kaynaştırır. Ondan sonra da aşı1ayıcı rüzgârları gönderir. Bunlar da ağaçları aşılarlar.
Bir diğer açıklamaya göre, aşılayıcı rüzgâr nem taşsyap bunu bulutlara püskürten rüzgârlardır. İşte bu nem bulutlarda toplanıp bir araya geldi mi yağmur olur.
Ebu Hureyre (r.a.) da dedi ki: Ben Rasulullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Güney rüzgârı cennettendir ve yüce Allah'ın kitabında sözünü ettiği aşılayıcı rüzgârlar bunlardır; bu rüzgârlarda insanlar için menfaatler vardır."[24] Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Ne kadar güney rüzgârı eserse mutlaka Allah onun vasıtası ile bir pınar suyu fışkırtır. "[25]
Ebu Bekir b. Ayyaş der ki: Dört yönden esen rüzgâr bulutta yapacaklarını yapmadıkça hiç bîr buluttan tek bir damla dahi yağmur yağmaz. Saba rüzgârı onu kaldırıp yükseltir. Batıdan esen rüzgâr onu aşılar, güneyden esen rüzgâr onun yağmurunu yağdarır. Kuzeyden esen rüzgâr ise onu dağıtır. [26]
2. Çeşitli Mahsul ve Mallarda aAşı"nın Mahiyeti:
İbn Vetıb, İbnul-Kasım, Eşlıeb ve İbn Abdilhakem Malik'ten -lafız Eşlıeb'in olmak üzere- şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Yüce Allah: "Biz rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik" diye buyurmaktadır. Bana göre buğdayın aşılanması, İanesinin belirginleşmesi ve başağının görünmesi demektir. Dış kabuğu içerisinde kuruyan mahsuller hakkında bir şey bilmiyorum. Ancak bunların taneleri birbirinden eğer bu şekliyle kuruyacak olursa tanenin dış kabuğundan çıkartılması dolayısıyla herhangi bir şekilde bozulmaması söz konusu oluncaya kadar tanelerinden ayrılır. Ağacın bütününün aşılanması ise önce mahsul vermesi, sonra da düşenlerin düşüp, dalda kalanların da kalmasıdır. Ve bu, ağacın çiçek açması ile olmaz.
İbn Arabî der ki: Malik bu açıklamada ağacın aşılanmasını, gebe kalmışa benzetmeyi esas almıştır. Çocuk eğer yaratılıp ona ruh üflenecek olursa upkı mahsulün tanesine ayrılması ve başak haline gelmesi gibi olur. Çünkü burada her türlü hamilelik hakkında ortak olarak kullanılacak bîr isim olan aşı (lifcılı) kullanılmıştır. O bakımdan hadisi şerifteki: "Peygamber (sav) kıvamına gelmedikçe tanenin satılmasını yasaklamıştır" hadisi de bu anlamda varid olmustur.[27]
İbn Abdi'1-Berr der ki: İlim ehline göre hurma ağacı hakkında aşılamak (ibar), telkih (aşılamak) demektir. Bu da erkek hurma ağacının tomurcuğunun alınıp dişi Kurma ağacının tomurcuklarının arasına sokulması ile olur. Bu, diğer mahsûllerde ise incir ve buna benzer meyvelerin gözle görülür ve görününce farkcdilebilir hale gelinceye kadar başgöstermesi demektir. Malik ve arkadaşlarına göre bu şekilde erkek organ ile aşılanan ağaçlarda muteber olan bu aşılamadır. Hu türlü aşılanmayanlarda muteber olan ise, çiçek açma döneminden sonra ağaçta kalanın kalıp dökülenin de dökülmesi halidir. Ekinde bunun sının ise yerden bitip yeşermesidir. Bu açıklamayı İmam Malik yapmıştır. Yine ondan aşılanmasının tanelerinin ayrılabilmesi demek olduğu da rivayet edilmiştir. İlim adamları şu hususta ihtilâf etmemişlerdir Bir bahçede bulunan tomurcuklanmış dişi hurma ağaçlarının aşılanması sonraya bırakılıp aynı durumda olan başkaları aşılanacak olursa, onun da hükmü aşılanmış olan ağaçların hükmü gibidir. Çünkü o ağaçların aşılanma zamanı gelmiş ve artık taneler içerisinde görünmez halde iken sonraları mahsulü görünür bir hale gelmiştir. Şayet bahçenin bir bölümü aşılanmış ise aşılanmamış olan da onlara tabi olur. Nitekim bahçedeki ağaçların meyvelerinin artık olgunlaşacağı ortaya çıkacak olursa, diğer bölümünün de satılmasının caiz olup bu şekilde olgunlaşacağı anlaşılanlara tabi kabul edilir.[28]
3. Aşılı Hurma Ağaçlarının Satılması:
Bütün hadis imamları İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasu-lullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kim aşılandıktan sonra bir hurma ağacı satacak olursa; o hurma ağacının meyvesi -satın alan şart koşmadıkça-onu satana aittir. Her kim bir köle satacak olursa o kölenin malı -satın alan onu şart koşmadikça- satana aittir. "[29]
İlim adamlarımız derler ki: Aşılanmış hurmanın satışta şart koşuimadık-ça asıllarla {ağaçlarla.) birlikte saulmayış sebebi şundan dolayıdır: Çünkü hurma meyve olarak bu durumda mevcuttur ve çoğunlukla da onun düşeceğinden emin olunur ve bunun bir zaran olmaz. Aşılanmamış bir hurma ağacı ise böyle değildir. Zira onun mahsûlünün düşeceğinden emin olunamaz ve o bakımdan böyle bir şeyin varlığı da muhakkak değildir. Bundan dolayı satıcının böyle bir şeyi (mahsûlünü toplamayı) şart koşması da, istisna etmesi de caiz değildir. Çünkü böyle bir haldeki ağacın meyvesi cenin gibidir. Malik'in mezhebinde meşhur olan görüş budur Bunun istisna edilmesinin caiz olduğu da söylenmiştir, Bu da Şafiî'nin görüşüdür. [30]
4. Yalnız Ağaçları Satın Alanın Meyveyi Satın Alma Durumu:
Şayet ağaçlar satın alınıp ela mahsul satana kalırsa, ağaçian satın alanın mahsulü -Mâlik'in meşhur olan görüşüne göre- olgunlaşmadan önce satın alması da caiz olur. Malik bu durumda -akitte müstakil olarak sözkonusu edilmiş olsa dahi- meyvenin asla (ağaca) tabi olarak hüküm taşıdığı görüşündedir. Yine ondan gelen bir rivayete göre; bundan sonra böyle bir satış caiz olmaz. Şafiî, Ebu Hanü'e, es-Sevrîr Zahiri alimler ile hadis ilmiyle uğraşan fukaha da böyle demişlerdir. Meyvenin olgunlaştığı ortaya çıkmadan önce satılmasını yasaklayan hadislerden daha kuvvetli anlaşılan görüş budur. [31]
5. Aşılı ve Aşılayıcı Hayvanların Satılması:
Bu bahis ile İlgili hususlardan birisi ete aşılayıcı develer (el-melâkih)in satılmasıdır. Melâkih, erkek develer demektin Tekili, "Mulkih" gelir. Yine "el-melâkih", karnında yavrusu bulunan dişi deve demektin Bunun tekİJİ de "Mul-kaha"dır, "el-Melâkîh" ise, dişi develerin karmlarındaki ceninler demek olup bunun Jekili ise "melkûha" diye gelir. Bu da arapların; İşkalı olundu" ifadelerinden alınmadır. Tıpkı Sıtma, oldu" lafzından "mahmûm: Sıtma olmuş" kelimesinin, "C yr h Delirdi" kelimesinden de ''mecnûn: deli" kelimesinin gelmesi gibi.
işte bu konuda Hz. Peygamberin yasak bildiren hükmü gelmiştir. Peygamber (sav)'dan, dişi hayvanların karınlarında bulunanları satmak demek olan "el-mecr"i yasakladığı rivayet edildiği gibi[32] medâmîn ve melâkih'in satılmasını da yasaklamıştır.[33]
Ebu Ubeyd der ki: Medâmîn, döl yataklarında bulunan ceninler demektir. Melâkih ise, erkeklerin sulbJerinde bulunan demektir. Bu, Said b. el-Mü-seyyeb'în ve diğerlerinin de görüşüdür. Bunun aksi de söylenmiş ve şöyle denilmiştin Medâmîn, erkek develerin sırtlarında bulunanlar, Melâkih ise dişi develerin döllerinde bulunanlardır. Bu da İbn Habîb ve diğerlerinin görüşüdür. Durum ne olursa olsun, müsîüman alimler, bu satışların caiz olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. el-Müzenî de İbn Hişarn'dan bir şâhid (tanık beyit) getirerek, "melâkih"in, döl yata ki arın da kî ceninler olduğunu ifade eden bir bedeviye alı şu bey it i zikretmektedir:
"Benim en büyük temennim, döl yataklarında bulunan melâkîh'tir Bir aüre sonra o döl yataklarında bulunanlar yavrular,"
el-Cevherî de buna dair tanık olarak şairin şu beyitlerini zikretmektedir:
"Bizler salınmış develeri kovalamayı İnlemekten ve dilencilik etmekten daha hayırlı bulduk Hem de bu sene için ve gelecek sene için
Yapılan henüz hamile kalmamış, oldukça yaşlı devenin karnında aşılanmış deve va'dinden de."
Yüce Allah'ın: "Gökten de bir su indirip onunla sizleri suladık" buyruğu, bulutlan yağmur indirdik, demektir, Bir kimsenin üstünde bulunup da onu gölgelendiren her şeye "sema; gök" adı verilir. "Gökten" ifadesinin, gök tarafından anlamında olduğu da söylenmiştir. îşte Biz, indirdiğimiz bu yağmuru, hem siztn su içme ihtiyacınızı karşılamak için, hem davarlarınızın, hem de topraklarınızın sulanması için yarattık.
ile, in aynı anlamda (suladı) olduğu söylendiği gibi, farklı olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalarımız, daha önceden (et-Bakara, 2/60. âyel, 1. başlıkla) geçmiş bulunmaktadır.
"Bunları sizbiriktiremezshnz." Yani, bunun hazineleri sizin yarımızda değildir. Bu suyu depolayan ve dilediğimiz vakit indiren, dilediğimi;: vakitle de tutan Biziz. Yüce Allah'ın: "Ve gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Fur-kan, 25/48) buyruğu ile: "Gökten belli bir miktarda su indirdik ve o suyu yerde durdurduk. Gerçekten Bizim onu gidermeye de gücümüz yeter" (el-Mumİnun, 23/18) buyrukları da buna benzemektedir.
Si.ilyan der ki; Siz, yağmurun yağmasını önleyemezsiniz, anlamındadır. [34]
23. Muhakkak ki Bizt evet Biz, hem diriltiriz, hem de öldürürüz. Vâris olacaklar da Bizleriz.
Yani, dünyaya ve onun üzerindekilere mirasçılar Biz olacağız. Bizden başka hiçbir kimse kalmayacaktır. Bunun bir benzeri yüce Allah'ın: "Arza ve üzerindekilere elbet Biz mirasçı oluruz* (Meryem, 19/40} buyruğudur. Her şeyin mülkü Allah'ındır. Kullarının mülkü ölmeleri ile sona erer ve bu konudaki iddiaları da biter,
Bu âyeti kerimedeki "diriltme" n in, rahimlerde nutfenin canlandırılması olduğu da söylenmiştir. Öldükten sonra dirilişi yüce Allah bundan sonra: "Şüphe yok ki, Rabbin onları toplayacak olandır" (25. âyet) buyruğunda söz-konusu etmektedir. [35]
24. Andolsun ki, sizden önce slip geçenleri de Biz bilmişİ/dir, sonra gelenleri de bilmiştedir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [36]
1. Allah'ın Bilgisi Her Şeyi Kuşatmıştır:
Yüce Allah m: "Andolsun ki, sizden önce gelip geçenleri de Biz bilini sizdir, sonra gelenleri de bilmişizdir" buyruğu ile ilgili sekiz ayrı açıklama yapılmıştır:
1- Yaratılıştan bugüne kadar "önce gelip geçenleri" ve henüz yaratılmamış olup, "sonra gelecekleri" bilmişizdir. Bu açıklamayı Katade, İkrime ve başkaları yapmıştır
2- "Önce gelip geçenler"den kasıt ölüler, ''sonra gelenler"den kasıt ise hayatta olanlardır. Bunu da İbn Abbas ve ed-Dahhâk söylemiştir.
3- "Önce gelip geçenler*den kasıt, Muhammed ümmetinden olup daha önceden geçenler, "sonra gelenler"den kasıt ise, Muhammed (savTın sair ümmeti demektir. Bu açıklama da Mücahid'e aittir.
4- "Önce gelip geçenler"den kasıt, itaat ve hayırda öne geçenler, "sonra gelenler"den kasıt, masiyet ve şer dolayısıyla geri kalanlardır. Bu açıklamayı el-Hasen ve yine Katade yapmışlardır.
5- "Önce gelip geçenler" savaş sallarında önde olanlar, "sonra gelenler"
de savaş saflarında geri kalanlar demektir. Bu açıklamayı da Said b. el-Mü-seyyeb yapmıştır
6- "Önce gelip geçenler" cihadda öldürülenler, "sonra gelenler"den ka-
sjlı ise, öldürülmeyîp hayatta kalanlar demektir. Bu açıklamayı da el-Kurazî yapmıştır.
7- "Önce gelip geçenler" ilk yaratılanlar, "sonra gelenler" sonradan yaratılanlar demektir. Bu açıkkmayı eş-Şa'bî yapmıştır.
8- "Önce gelip geçenler" namaz sallarında önde yer alanlar, "sonra gelenler" ise, kadınlar için geri saflarda kalanlar demektir.
İşte bütün bunları yüce Allah bilir. O, var olan ve var olmayan her şeyi bilir. Yarattığını ve kıyamet gününe kadar yaratacağını bilir. Ancak, sekizinci görüş âyetin nüzul sebebidir, Çünkü, Mesaî ve Tirmızî'nın, Ebu'l-Cevzâ'dan rivayetlerine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Rasulullah (sav)'ın arkasında namaz kılant insanların en güzellerinden bir kadın vardı. Bazıları bu kadını görmemek kastıyla ilk safta yerini alıncaya kadar öne geçerken, bazıları da son .şafta yer almak maksadıyla geri kalmaya çalışırdı. Rükün vardığı vakit, koltuğunun altından arkaya doğru bakardı. Bunun üzerine yüce Allah: "Andol-sun ki Biz sizden, önce gelip geçenleri de bilimsizdir, sonra gelenleri de biten İş izdir" buyruğunu indirdi.'[37]
İbn Abbas zikredilmeksizın Ebuİ-Cevzâ'den gelen rivayet ise daha sahihtir.[38]
2. Namazın İlk Vaktinde Kılınması ve İlk Safın Fazileti:
Buv namazda namazın ilk vaktinin faziletli olduğuna ve ilk saftın da faziletine delildir. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Eğer insanlar ezanda ve birinci saltakileri bilmiş olsalardı, sonra da bu iş için kur'a çekmekten başka bir yol bulmasalaıdı, hiç şüphesiz kura çekme yoİuna giderlerdi.[39]
Buna göre bir kimse zeval vaktinde gelip de imama yakın bir yerde birinci salla yer alırsa, fazilet itibariyle üç mertebeyi elde eder. Vaktin başı, birinci saf ve imama yakınlık. Zevale yakın gelip de son safta yer alır, yahut da birinci saftan geride yer alırsa, böyle bir kimse vaktin başındaki fazileti elde etmekle birlikte birinci safta namaz kılma faziletiyle imama yakın olma faziletini kaçırmış olur. Şayet zeval vaktinde gelir de imamın arkasından başka bir yerde ve fakat birinci safta yer alırsa, böyle bir kimse vaktin başında camiye gelme faziletiyle birinci safın faziletini kazanmış, ancak imama yakınlık faziletini kaybetmiş olur. Eğer zevalden sonra gelir ve birinci safta yer alırsa, vaktin başında gelme faziletini kaçırmış, bununla birlikte birinci safta durma faziletiyle imama yakın olma faziletini elde etmiş olur ve bu böylece devam eder gider. İmama yakın olmak, herkesin elde edebileceği bir yer değildir. Çünkü, Peygamber (sav)'ın: "Aranızdan ergenlik yaşına gelmiş ve olgun akıl sahibi kimseler hemen benim arkamda yer alsınlar.[40] hadisinde düzenlediği gibi olmalıdır. Buna göre imamın yakınında duran kimselerin bu nileliklere sahip olmaları gerekmektedir- Böyle olmayan bir kimse imama yakın bir yerde safta yerini alırsa, onun geri gitmesi istenir, böyle olan bir kimse onun yerine geçer. Çünkü, böyle bir kimsenin imama yakın yerde durması, şeriat sahibinin emrinin bir gereğidir. Tıpkı mihrabın, önce veya sonra gelmiş olsa bile imamın durduğu yer olması gibi. Bu açıklamayı da İbnüM-Ara-bî yapmıştır.
Derim ki: Ömer (r.a)'ın: Ey filan, geriye geç- Ey filan öne geç demesi, ondan sonra da kendisinin öne geçip tekbir alması şeklindeki uygulaması da buna göre yorumlanır. Kâ'b'ın rivayetine göre, bu ümmetten bir adam secdeye kapanır, fakat onun sebebiyle de onun arkasında duranlara mağfiret olunur Ka'b, bu umut ile mescidin arka saflarında namaz kılmanın yollarını arardı. Onun da naklettiğine göre o bunu Tevraua görmüş idi. Bunu da Tirmîzî el-Hakîm, Nevâdirü'l-Usul adlı eserinde zikretmiştir. İleride yüce Allah'ın izniyle es-Saffat Sûresinde bu hususa dair daİıa geniş açıklamalar gelecektir. [41]
3. Namazda ve Cihadda İlk Saf;
Bu âyet-i kerime, namazda ilk saffın faziletine delil olduğu gibi, savaşta da ilk saffın faziletine delil teşkil etmektedir. Çünkü, düşmanın tam karşısında ayakta dikilmeye ve kulun Allah'a kendisini satmasına denk hiç bir amel yoktur. O bakımdan, bu safta yer almak için öne geçmek daha faziletlidir. Bu hususta hiç bir görüş ayrılığı yoktur ve anlaşılmayacak kapalı bir tarafı da bulunmamaktadır Savaşta, Rasulullah (sav)'ın önüne hiç bir kimse geçmiyordu. Çünkü o, insanların en kahramanı idi. el-Berâ b. Azib der ki: Allah'a yemin ederim ki, savaş kızıştığında biz onunla kendimizi korurduk. Bizim en kahramanımız ise, ancak onun -Pegyamber (sav)'ı kastediyor- ile aynı hizada yerini alabiliyordu.[42]
25. Şüphe yok ki Rabbin, onları toplayacak olandır. O, Hakimdir, her şeyi bilendir.
"Şüphe yok kiRabbin, onları" hesaba çekmek ve amellerinin karşılığını vermek üzere "toplayacak olandır. O, Hakîmdir, her şeyi bilendir' buyruğuna dair açıklamalar da daha önceden {el-Bakara, 2/32. âyet. 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.[43]
26. Andolsun ki Biz insanı, kuru bir çamurdan değişmiş, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.
"Andolsun ki Biz insanı" yani. Âdem (a.s)'ı "kuru bir çamurdan" anla mı verilen "salsâl", İbn Abbas ve başkalarından nakledildiğine göre kuru çamur demektir. Yine bu kelime kuma karıştırılmış sıcak çamurun kuruduktan sonra ses vermesine denilir. Eğer bu, ateşte pişirilecek olursa, o takdirde bu fehlıâr (seramik) olur. Bu açıklama da Ebu Ubeyde'den nakledilmiştir. Mü-fessirterin çoğunun kabul ettiği görüş de budur. Dilciler de şöyle bir mısra nakletmektedirler:
"Ses çıkaran ve yerinde durmayıp çokça hareketli kimsenin koşması gibi."
Mücahid der ki: Salsâl, kokuşmuş çamur demektir. el-Kisaî de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir; Bu, Arapların etin kokmasını anlatmak üzere kullandıkları; Et koktu" tabirinden alınmıştır. İster pişmiş olsun, ister çiğ olsun fark etmez. Bunun muzarî şekli; “” şeklinde, mastarı da; diye gelir. el-Hutay'a der ki:
"işte o, tenceresinde olanı dahi feda eden bir delikanlıdır O elinde, kokuşmuş olan eti dahi bozmaz,"
"Ona değdiğin takdirde demir gibi ses veren çamur," demektir.
Hz. Âdem, önce parçalan dağınık toprak halinde idi. Sonra ıslatıldı, çamur oldu. Sonra da "hame-İ mesnûn" yani, değişikliğe uğramış çamur haline gelinceye ve kokuguncaya kadar bırakıldı. Sonra da kurudu ve ondan sonra da ses veren bir balçık haline geldi. Cumhurun görüşüne göre bu böyledir, el-Bakara Sûresinde (2/31. âyet 1. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Kara çamur" demektir. "Mim" harfinin sakin okunması da aynı anlamdadır Buradan türeyen bir kelime olarak (ve mastanndaki mim harfi sakin okunarak): Kuyunun dibindeki çamuru çekip çıkardım," denilir. (MasEarındaki mim fetlıalı olarak): Kuyunun dibindeki çamur çoğaldı," anlamındadır.Kuyuya çamur bıraktım, demek olur. Bu açıklamalar İbn es-Sikkifden nakledilmiştir.
Ebu Ubeyde der ki: "Mim" harfi sakin olarak; kelimesinin çoğulu; şeklinde gelir. Mastarı ise, şeklinde olup, daha sonra da bu isim olarak kullanılmıştır Değişikliğe uğramış" demektir.
İbn Abbas der kî: (Hame-i Mesnûn) ıslanmış, kokuşmuş ve sonra da seramik gibi ses veren hale gelmiş toprak demekcir. Mücahid ve Katade'nin görüşü de buna benzemektedir. Onlar derler ki: Hame-i Mesnûn, değişikliğe uğramış ve kokuşmuş çamur demektir. Bu da Arapların; Su değişikliğe uğrayıp kokuştu," ifadesinden alınmıştır. Yüce Allah'ın: Bozul (ma) mt^fel-Bakara, 2/259) buyruğu ile; Değişmeyen su" (Muhammed 47/15) buyruğu da buradan gelmektedir. Şair Ebu Kays b. el-Eslet'in şu beyiti de buradan gelmektedir:
"Susuzluğumu üzüm salkımlarının suyu üzerine dökülmüş miski andıran Kötü kokusu olmayan bir tükürükle giderdi.'
el-Ferrâ der ki: Bu kelime "değişikliğe uğramış” demektir. Bunun da aslı, Arapların; Taşı taşın üzerine sürttüm" ifadelerinden alınmadır. Bu durumda iki taştan çıkan ince toza da; denİlir. Biley taşı" da buradan gelmektedir. Şair der ki:
"Sonra elimi beline koyup kırmızı kubbeye kadar (çektim)
O da iyice düzeltilmiş (bileylenmiş) bir mermer üzerinde yürüyerek,"
Nakledildiğine göre Yezid b. Muaviye babasına şöyle demiş: Hasan'm oğlu Abdurrahman'ın senin kızın hakkında şiir söylediğini duymadın mı? Muaviye, ne demiş dîye sorunca, Yezid dedi ki: O şöyle diyor:
"O, apaydınlıktır; dalgıcın çıkardığı bir inci gibi; Sarıp sarmalanmış cevherden ayrılmış."
Muaviye: Doğru söylemiş, deyince, Yezıd: O, şunları da söylüyor dedi:
"Sen onu nisbet edecek olursan, üstün faziletlerin zirvesinde (bulursun) Daha aşağıda onu bulamaim."
Muaviye, yine doğru söylemiş deyince; bu sefer Yezid: Peki, Onun: "Elimi beline doladım..." şeklindeki beyiti hakkında ne dersin deyince^.bu sefer Muaviye, yalan söylemiş, diye cevap verdi.
Eby Ubeyde der ki: (Meale: "Değişmiş" anlamı verilen): "Mesnûn" dökülmüş demektir. Bu da Arapların; Suyu ve başka şeyi yüzün üzerine döktüm" ifadelerinden alınmıştır. Dökmek, boşaltmak" demektir.
Ali b. Ebi Tallıa da İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir; "Mes-nün", kuru olmayan, yaş, nemli demektir Bu da dökülen şey anlamındadır. Çünkü bir şey ancak yaş iken dökülebilîr. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü, onu döktüm; anlamında; denilir,
Ebu Amr b. el-Alâ der ki: Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) hakkında rivayet edilen; O suyu yüküne dağıtmaksıüın döker ve onu etrafa sıçratarak dağıtmazdı" ifadesi de buradan gelmektedir. Sibeveyh de der ki: "Mesnûn" şekillenmiş, suredendin İmiş demektir. Bu da Yüzün şeklî, sureti" tabirinden alınmıştır. Şair Zu'r-Rimme der ki;
"Sana çirkin olmayan, püTüzsüz ve düz, onda her hangi bir siyah ben de bulunmayan, Bir yara bere izi de bulunmayan bir yüz (auret) gösterir."
el-Ahfeş der ki: "Mesnûnw, ayakta ve dimdik dikilen demektir. Bu da Arapların, nlsbeten uzun olan yüz hakkında kullandıklara ii'adclerin-den alınmadır.
Salsâl'ın, ince toprak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu el-Mehdevî nakletmiştik Salsâl'ın, kokuşmuş çamur demek olduğunu söyleyenlerin ka-naaline göre, bunun köküdır ve ikî i'lam"dan birisini "sadBa dönüştürmüştür.
Bir balçıktan" ifadesi ise "salsaTın (kuru çamurun) türünü açık-İayLCi bir ifadedir. Bu da; Ben bunu Araplardan bir adamdan aldım, ifadesine benzemektedir. [44]
27. Cânn'ı da daha önceden içeriye nüfiız eden yakıcı ateşten yarattık.
"Cânn'ı da daha önceden" yani, Âdem'in yarat dışdan önce "...yarattık." el-Hasen der ki: Bununla İblis kastedilmektedir Yüce Allah, İblisi, Adem (a.s)'dan önce yaratmıştır. Ona, "Camı" adının verilmesi, gözle görülmeyip gözden saklı olmasındandır.
Müslim'in Sahİh'inde Sabit'in, Enes'ten rivayetine göre Rasûluüah (sav) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah, Adem (a.s)'ı cennette suretlendirdiklen sonra Allah dilediği kadar onu bu haliyle bıraktı. İblis, onun etrafında dönüp bunun ne olduğuna bakmaya koyuldu. Onun, içinin boş olduğunu görünce, bu sefer bu yaratığın, kendi arzularına karşı koyamayacak, hakim olamayacak bir şekilde yaratılmış olduğunu anladı."[45]
"İçeriye nüfuz eden yakıcı ateş" ile ilgili olarak İbn Mes'ud şöyle demiştir: Yüce Allah'ın, Cânn'ı kendisinden yaratmış olduğu deri gözeneklerinden içeriye nüfuz eden ateş (Nârı Semtim), cehennem ateşinin yetmişte bir bölümüdür. İbn Abbas da şöyle demiştir: Semûm, öldürücü sıcak rüzgâr demektin Yine ondan nakledildiğine göre Semûm, dumanı olmayan ateştir. Yıldırımlar da bu ateşten meydana gelir. Bu, sema ile hicab arasında oluşan bir ateştir. Allah, herhangi bir işi meydana getirecek olursa, bu ateş hicabı delip geçer ve böylelikle yıldırım emrolunduğu yere düşer. îşte sizin işittiğiniz o yıkım sesi, bu hkabın (perdenin) deİinip geçilmesinden ötürüdür,
el-Hasen de der ki: Nâr-ı Semûm, önünde hicabın yer aldığı bir ateştir. Sizin işittiğiniz bulutlar arasındaki gürültü, onun sesidir. Yine îbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: İblis, kendilerine cin denilen meleklerin kabilelerinden bir kabileye mensuptu. Bunlar, melekler arasında semum ateşinden yaratılmışlardı. (İbn Abbas devamla dedi ki): Kur'ân-ı Kerim'de kendilerinden söz edilen cinler ise, "dumansız ateş"den yaratılmışlardır. (Bk. er-Rah-mân, 55/15.)
Derim ki; Bu, tartışılabilir bir görüştür. Bu konuda tartışmayı ortadan kaldırabilecek sağlam bir senede ihtiyacı vardır. Zira böyle bir iddia mücerred görüşe dayanılarak ileri sürülemez. Müslim, Urve yoluyla Hz, Âişe'nİn şöyle dediğini kaydetmektedir: RasuluJlah (sav) buyurdu ki: "Melekler nurdan yaratıldı. Cân (cinler) de dumansız ateşten yaratıldı, Âdem de size anlatılan şeyden yaratıldı. "[46]
Buna göre, Hz. Peygamberin: "Melekler nurdan yaratıldı" buyruğu, bütün meleklerin böyle olmasını gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
ei-Cevherî der ki: "Mâric", cinlerin kendisinden yaratılmış olduğu dumansız bir ateştir. Semûm ise, sıcak rüzgâr demektir. Buradan; "Günümüz zehir oldu" denilir, Bu şekildeki bir güne; " Zehirli gün" denilir. Çoğulu ise; (f-'U~0 şeklinde gelir. Ebu Ubeyde der ki: Semûm rüzgârı gündüzün eser, nadiren geceleyin de eser. Harûr (çok sıcak) ı£e? geceleyin eser, nadiren gündüzün eser. el-Kuşeyrî der ki: Oldukça sıcak rüzgâra "semûm" adının verilmesi, derinin mesamatına (gözeneklerine) girmesinden dolayıdır. [47]
28. Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş balçıktan bir beşer yaratacağım;
29. "O halde onun yaratılışım tamamlayıp ona ruhumdan üflediğim zaman siz de derhal onun için secdeye kapanın."
Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin meleklere şöyle demişti..." buyruğu ile ilgili açıklamalarımız daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/30. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş balçıktan bir beşer yaratacağım. O halde» onun yaratılışını tamamlayıp" onun hilkatini ve suretini düzenleyip "ona ruhumdan üflediğim zaman» siz de derhal onun için secdeye kapanın."
Üfleme*; rüzgârı bir şeyin içinden geçirmek dernektir. Ruh ise, gö/lc görülemeyen latif bîr cisimdir. Yüce Allah'ın, adeli (sünneti) bu cisim ile bedende hayatı yaratma şeklinde cerayan edegelmiştir. Bunun hakikati İse, yaratmanın yaratıcıya izafe edilmesinden ibarettir Çünkü ruh, Allah'ın yarattığı şeylerdendir. Yüce Allah'ın bunu, kendi nefsine izate etmesi ise, şerefini yükseltmek ve onu yüceltmek içindir. Nitekim: "Benim arzım; Benim semam, Benim evim, Allah'ın devesi, Allah'ın ayV ifadelen de buna benzemekledir. Yine: "Ve kendinden bir ruhtur" (en-Nisâ, 4/171) buyruğu da bu açıdan buna benzemektedir Nisa Sûresi'nde (işaret edilen âyette) buna dair açıklamalar genişçe geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde "et-Tezkire" adlı eserimizde de ruhun latif bîr cisim olduğuna, nefsin ve ruhun aynı şeyin iki ayrı ada olduğuna dair varıd olmuş hadisleri zikretmiş bulunuyoruz. İleride de buna dair açıklamalar inşaallah gelecektir.
"Ruh" hayatın kendisidir, diyen kimseler, bedene ruh verildiği zaman hayat bulur, demek isterler.
"Siz de derhal onun için secdeye kapanın"1 yani, onun için secde edin. Bu secde, bir selâmlama ve bîr İkram secdesidir. İbadet kastıyla yapılan bir sücud değildir. Allah, dilediğini üstün kılma hakkına sahiptir. O, peygamberleri meleklerden üstün kılmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
el-Kaffâl der ki: Melekler, Hz. Âdem'den daha faziletli idiler. Büyük ve üstün sevap konusunda İşarette bulunmak üzere ona secde etmekle onları sınamış oldu. Mutezilenin kabul ettiği görüş de budur. Bir diğer açıklamaya göre, onlara Âdem'in yakınında Allah'a secde etmeleri emredilmişti ve Hz. Âdem onların .secdeleri için bir kıble durumunda idi. [48]
30. Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
31. İblis müstesna O, secde edenlerle beraber olmayı kabul etmedi.
Yüce Allah'ın: "Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler. İblis müstesna" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [49]
1. İblis ve Şeytanlar:
Yüce Allah'ın: "Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (el-A'raf, 7/12) buyruğu dolayısıyla İblis'in de secde etmekle emr olunduğunda lıiç bir şüphe yoktur Onu, secde etmekten alıkoyan ise, büyüklük caslamasi ve kendisini secde edecek kadar küçük görmemesîdir. Nitekim, el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyet, 7. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: İblis, aslında meleklerden idi. O bakımdan bu istisna, cinsten yapılmış (muttasıl) bir islisnâdır. Başkaları da; İblis meleklerden değildi, derler. O bakımdan, buradaki istisna mun-kaU' bir islisnâdır, demişlerdir. Bütün bunlara dair açıklamalar, yine el-Baka-ra Sûresi'nde (2/34. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Abbas der ki: "Cânn" cinlerin babasıdır ve bunlar şeytan değildirler. Şeytanlar, İblis'in çocuklarıdır Onlar ancak İblis ile birlikte öleceklerdir Cinler ise ölürler, onların kimisi mü'mindir, kimisi kâfirdir. Adem, insanların babasıdır. "Cdrtn" cinlerin babasıdır. İblis ise şeytanların babasıdır. İbn Abbas'ın bu görüşünü el-Maverdî nakletmiştir. el-Bakara Sûresi'ndeki açıklamalar ise bundan farklıdır o bakımdan bu hususla yapılmış açıklamaların orada da takip edilmesi gerekir. [50]
2, Cinsten Yapılan İstisna ile İlgili Görüşler:
Cinslen, aynı cinsten olmayan şeylerin istisna edilmesi, Şafiî'ye göre sahihtin Öyle ki bir kimse: Filanın benim üzerimde bir dinar alacağı vardır, ancak bir elbise müstesna, yahut da benden on elbise alacağı vardır, bir ölçek buğday müstesna ve buna benzer şekilde istisnalar yapacak olursa, bu makbul bir istisnadır. Ve sözünü ettiği meblağdan o elbisenin veya buğdayın kıymeti düşülür. Kile ile ölçülenle]; ağırlık ile taitılanlar ve miktar ile belirtilenler arasında hu hususta herhangi bîr fark yoktur.
Malik ve Ebu Han ite -Allah ikisinden de razı olsun- derler ki: Ağırlık ile larlılan şeylerden kile ile ölçülenlerin ve kile ile ölçülenlerden ağırlık ile Lartılanların istisnasının yapılması caizdir. Hatta bir kjrnse buğdaydan dirhemleri, dirhemlerden de buğdayı istisna edecek olursa, kabul edilir. Ancak kıymeti nazar-i itibara alınan şeyleri kile ile ölçülenlerden, yahut ağırlık ile taı -tılanlardan istisna ederse veya kile ile ölçülenleri, kıymeti il'ade edilerek belirtilenlerden istisna ederse, - meselâ: Bir elbise müstesna benim on dinar borcum var yahut da bir dinar müstesna, bemm on elbise borcum var diyecek olursa- böyle bir IsEisnâ sahih olmaz ve bu şekilde borç İkrarında bulunanın bütün meblağı ödemesi gerekir.
Muhammed b. el-Hasen ise der ki: Cinsten olmayan şeyin istisna edilmesi sahih değildir ve ikrarda bulunan kimse, yaptığı ikrarın tamamını ödemekle yükümlü olur.
Şafiî'nin sözünün delili şudur: istisna lafzı, hem cins hakkında kullanılır, hem cinsin dışındaki şeyler hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar orada ne batıl, ne de günahı gerektiren bir söz işitirler. «Selam selam» diye bir söz müstesna." (el-Vakıa, 56/25-26) Görüldüğü gibi burada yüce Allah "selâm" sözünü genel olarak boş sözlerden İstisna etmiştir. İşçe bunun bir benzen de: "Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan, secde ettiler, İblis müstesna" buyruğudur. İblis ise meleklerden değildir. Zaten yüce Allalı bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "iblis müstesna, hemen secde etmişlerdi. O ise, cinden olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı." (el-Kehf, 18/50) Şair de şöyle demektedir:
"Ve bir şehir ki orada ünsiyet verecek hiç bir dost yok Erkek ceylanlar ile beyaz develerden başka."
Görüldüğü gibi burada şair, erkek ceylanlar ile beyaz develeri "ünsiyel verecek dostlar"dan isLısnâ etmiştir. en-Nâbiğa'nın şu beyiti de buna benzemektedir:[51]
32. Buyurdu ki: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?"
33. "Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşer için secde edecek değilim” dedi,
34. Buyurdu ki: "O halde çık buradan. Çünkü sen artık kovulmuş birisin."
35. "Hiç şüphesiz kıyamet gününe kadar lanet senin üzerinedir."
Yüce Allah: “Ey İblis, sen ne diye secde edenlerle beraber olmadın?" Yani, secde edenlerden olmana engel olan ne idi?
"Ben, kuru bir çamurdan, değişmiş ve şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşer için secde edecek değilim, dedi." Bu .sözleriyle İblis, büyüklen-mesini, kıskançlığını ve kendisinin ondan daha hayırlı olduğunu açığa vurmuş oldu. Çünkü -kendi kanaatine göre-or ateştendir ve ateş çamuru yiyip bitirir Nitekim buna dair açıklamalar daha önceden el-A.'raf Sûresî'nde (7/12. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Buyurdu ki: O halde çık buradan" yani, semavattan yahut Adn cennetinden veya melekler arasından. "Çünkü sen artık kovulmuş birisin," Yani, alevli ateşlerle taşlanacak, uzaklaştırılacak birisin. Lanetlenmiş ve uğursuzluk sahibi olmuş diye de açıklanmıştır, Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar, daha önceden Barkara ve A'raf Sûresi'nde (belirtilen âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.
"Hiç şüphesiz... lanet senin üzerinedir." Burada lanetten kasıt Sad Sûresi'nde de (38/78. âyette) belirtildiği gibi yüce Allah'ın öz lanetidir.[52]
36. "Rabbim, öyleyse bana tekrar diriltilecekler! güne kadar mühlet ver" dedi.
37. Buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin;
38. "Bilinen zamanın günü gelene kadar."
"Rabbim, öyleyse bana tekrar dirilt ilecekleri güne kadar mühlet ver dedi." Iblis'in bıı talepte bulunması, yüce Allah nezdindeki üstün mevkiine dua ve istekleri kabul edilecek ehliyette birisi olduğuna duyduğu güvenden ötürü değildir, O, bunun yerine belası daha bir artsın diye azabının ertelenmesini istemiştir.
Tıpkı esenliğe kavuşacağından ümidini kesmiş bir kimsenin yaptığı gibi. O, öldükten sonra dıriltilecekleri güne kadar kendisine mühlet verilmesini istemekle ölmemeyi istemişti, Çünkü öldükten sonra diriliş (baas) gününde de ölüm yoktur, ondan sonra da ölüm yoktur. Ancak yüce Allah: "Buyurdu ki: Sen mühlet verilenlerdensin." Yanif ölümü ertelenen ve geciktirilenlerdensin. "Bilinen zamanın günü gelene kadar." İbn Abbas der ki: Yüce Allah bununla birinci nefha'yu yani bütün canlıların ölümünü gerçekleştirecek neflıayı kastetmiştir. "Bilinen zamanının Allah'ın bilgisini özel olarak kendisine sakladığı zaman olduğu da söylenmiştir ve İblis bu zamanın ne vakit olduğunu da bilmez. İblis de ölecek, sonra diriltilecekür. Çünkü yüce Allah: "Onun üzerindeki her canlı fanidir." (er-Rahman, 55/26) diye buyurmaktadır.
Yüce Allah'ın İblis ile konuşması hakkında iki görüş vardır. Hu görüşlerden birisine göre yüce Allah onunla elçisi vasıtasıyla konuşmuştur, ikincisine göre ise, İblıs'e ikram ve onu kendisine yakınlaştırmak şeklinde değil de tehdidini ağırlaştırmak üzere onunla konuşmuştur. [53]
39. "Rabbim dedi, beni azdırdığından dolayı, yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (kötülükleri) süslü göstereceğim, onları toptan azdıracağım."
Yüce Allah'ın: "Rabbim dedi, beni azdırdığından dolayı, yemin ederim ki ben de yeryüzünde onlara (kötülükleri) süslü göstereceğim." Buyruğunda geçen azdırmak, (iğva) ile süslü göstermeye dair açıklamalar daha önce A'raf Sûresi'nde (.7/16-17. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada sözü edilen İblisin süslü göstermesi iki şekilde olur. Ya masiyetlerin işlenmesi, yahut da onları dünya süsü ile uğraştırarak itaat fiillerini İşlemelerini engellemesi suretiyle olur.
"Onları toptan azdıracağım" buyruğunun anlamı da şudur: Ben onları hidâyet yolundan saptırıp uzaklaştıracağım. İbn Lehîa Abdullah, Durrâc Ebu's-Semh'den, o, Ebu'l-Heysem'den, o Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "İblis dedi ki: Rabbim, izzet ve celâlin hakkı için Âdemoğullarmın ruhları bedenlerinde bulunduğu surece onları azdırmaktan geri durmayacağım. Bunun üzerine Rabb şöyle buyurdu: İzzetim ve celalim hakkı için Ben de onlar Benden mağfiret diledikleri sürece günahlarını bağışlayıp duracağım."[54]
40. "Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna."
Medinelilerle Kûfelilef: İhlâsa erdirilmişler" kelimesini "lâm" harfini üstün olarak okumuşlardır. Senin özel olarak seçtiğin ve ihlâsa erdirdiğin kimseler müstesna demektir. Diğerleri ise "lâra" harfini esreli okumuşlardır. Sana ibadetlerini fâsid oluştan ve riyakarlıktan arındırarak ih-lâs sahibi olanlar müstesna demektir, Ebu Sumâme'nin naklettiğine göre, Havariler, İsa (a.s)'a yüce Allah'a ilılâs ile ibadet edenler hakkında sormuşlar, o da: "Amel edip de bundan dolayı İnsanların kendisini Övmelerini istemeyen kimsedir" cevabını vermiştir.[55]
4l. Buyurdu ki: "Benim uymayı taahhüt ettiğim dosdoğru yol budur:"
Ömer b. el-Hattab der ki: Yani, izleyicisini dosdoğru yol üzerinde yürütüp nihayette onu cennete kadar götüren yo] budur, demektir.
el-IIasen der ki: Buradaki: Benim uymayı taahhüt ettiğim... buyruğu: Bana götüren,,," anlamındadır
Mücalıkl ve el-Kisaî der ki: Bu ifade Lehdİt anlamındadır. Bu, bir kimsenin tehdit ettiği kimseye: Senin izlediğin yol benim aleyhimedir, dönüşün ise bana olacaktır, demesine benzer Yüce Allah'ın: "Çünkü Rabbin gözetlemektedir" (el-Ha.cc, 89^14) buyruğuna da benzer. Buna göre ifadenin anlamı şöyle olur: Bu, nihayet dönüşü Bana ulaşacak bîr yoldur ve Ben de herkese amelinin karşılığını vereceğim. Bu yoldan kasıt, ubudiyet yoludur.
Anlamın; açıklamalar ve belgelerle dosdoğru yolu göstermeyi üstleniyorum, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Tevhit ve hidâyet ile dosdoğru yolu göstereceğim anlamındadır, diye de açıklanmıştır,
İbn Şîrîn, Katade, cl-llasen, Kay s b. Ubad, Ebu Recâ, Humeyd ve Yakub ise bu buyruktaki; kelimesini merfu ve tenvinli olarak okumuşlardır ki, oldukça yüce ve dosdoğru bir yoldur. Yani, din ve hakikati itibariyle oldukça yüksektir, anlamına gelir. Ona zarar verilemeyecek kadar yüksek ve saptırılmayacak, eğriitilemeyecek kadar da dosdoğru bir yoldur, anlamında olduğu da söylenmiştir, [56]
42. “Muhakkak Benim kullarım üzerinde senin hiç bîr tasallutun olmaz. Azgınlardan sana uyanlar müstesna."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [57]
1, Allah'ın Has Kulları ve Şeytan:
Yüce Allah'ın: "Muhakkak Benim kullarım üzerinde senin hiç bir tasallııtun olmaz” buyruğu ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Bundan kasıt, onların kalpleridir. İbn Uyeyne ise der ki: Benim hakkımı engelleyecek ve çerçevesini aleyhlerine daraltacak şekilde bir günaha düşürmek hususunda şeytanın üzerlerinde bir tasallutu yoktur, demektir. Bunlar Allah'ın hidâyete erdirdiği, beğenip seçtiği ve mümtaz kıldığı kullarıdır.
Derim ki: Şöyle denilebilir: Yüce Allah, Hz- Âdem ile Hz. Havva'nın durumlarını bize bildirirken: "Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp..." (el-Bakara, 2/36) diye buyurmaktadır Yüce Peygamberinin ashabından bir grup hakkında da: "... Ancak yaptıkları bazı işler yüzünden şeytan onları yoldan çıkarmak istemişti" (Âli- İmran, 3/155) diye buyurmaktadır? (Buna ne dersiniz?)
Buna cevap, sözü geçen hususlardaki açıklamalardır. İblis'in, mü'minle-rin kalpleri ve imanlarının mahalli üzerinde bir tasallutu olmadığı gibi, sonunda kabul edilmeyişe kadar göterecek bir günaha düşürmek konusunda da bir yetki ve otorite sahibi değildir. Aksine onun yapabildiği tevbenin sileceği, izale edeceği, Allah'a sığınmakla da ortadan kaldırabileceği halalara düşürmekten ibarettir. Hz. Âdem'in cennetten çıkartılması, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/36, âyet, 3- başlıkta) açıklaması geçtiği üzere yasaklanmış ağaçtan yemesinin bir cezas* değildi. Peygamber (sav)'ın ashabına dair açıklamalar da yine Âlî İniran Sûresi'nde (.3/155. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan: "Kullarım özerinde senin hiç bir tasallutun olmaz" buyruğunun, şanı yüce Allah'ın koruduğu kimseler hakkında has olma İhtimali olduğu gibi, çoğu zaman ve haller hakkında böyle olduğu ihtimali de vardır. Diğer taraftan iblisin tasallutunda bir sıkıntının giderilmesi ve bir kederin izale edilmesi de sözkonusu olabilir. Hz. Bİlal'e yapıldığı gibi. Çünkü şeytan ona çocuğun ninni ile uyutulmaya çahşması gibi, gidip onu uyutmaya çalışmış ve sonunda Hz. Bilal uyumuştu. Peygamber (sav) da onun ashabı da uyudu ve ancak güneş doğduktan sonra uyandılar. Bundan dolayı dehşete kapılarak: Namazımız hususundaki kusurumuz dolayısıyla bu yaptığımızın kefareti ne olabilir, demeye koyuldular: "Uyku uyumaktan dolayj bir kusur sözkonusu değildir"[58] diyerek, onların sıkıntıları da giderilmiş oldu.
"Azgınlardan sana uyanlar müstesna" sapık ve müşriklerden sana uyanlar müstesna- Yani, onun tasallutu, otoritesi böyleleri üzerindedir. Bunun delili de yüce Allah'ın: "Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah'a ortak koşanlar üzerinedir" (en-Nalıl, 16/100) buyruğudur. [59]
2. Azın Çoktan ve Çoğun Azdan İstisna Edilmesi:
Bu âyet-î kerime ile bundan önceki âyet-i kerime, azın çoktan, çoğun da azdan istisna edilmesinin mümkün (caiz) olduğuna delildir. Mesela, bir kimse bîr dirhem müstesna on dirhem, yahut dokuz dirhem müstesna on dirhem diyebilir. Ahmed b. Hanbel ise der ki: Ancak yan miktar ve ondan daha az olan bir miktarı istisna etmek caiz olur. Bütünden çoğunluğunu teşkil eden bir miktarın istisna edilmesi sahih değildir Bizim delilimiz ise bu âyet-i kerimedir. Çünkü bu âyet-i kerimede "azgınlık* kelimesi Hkullar*dan istisna edilmiştir. Aynı şekilde kullar da "azgınlardan istisna edilmiştir. İşte burada daha az olanın genel toplamdan istisna edilmesine ve daha çok olanm da genel toplamdan istisna edilmesine, bunların caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. [60]
43. "Şüphesiz ki onların hepsine va'dolunan yer cehennemdir."
44. "Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan aynlmış belli bir pay vardır."
"Şüphesiz ki onların hepsine" İblis'e ve ona uyanlara "va'dolunan yer cehennemdir. Onun yedi kapısı" yani, birbiri üstünde katlan "vardır. Her bir kaptya" her bir tabakaya "onlardan ayrılmış belli" bilinen bir "pay vardır."
İbnü'l-Mübarek der ki: Bize İbrahim Ebu Harun el-Ganavî haber vererek dedi ki: Ben. Hittan b. Abdultaîı er-Rakaşi'yi şöyle derken dinledim: Ben, Alı (r.a)'ı şöyle derken dinledim: Cehennemin kapılarının nasıl oidugunu biliyor musunuz!'' Biz: O kapılar da bizim kapılarımız gibidir, dedik. Hayır dedi. O fcapi&r-rşîe' bu şekilde blıi diğerinin üstündedir. 'Cs-Szltbîşunu âa ckter: Ve ellerini biri diğerinin üstüne koydu-. Allah, cennetleri arzın üzerine yerleştirdi. Ateşi İse biri diğerinin üstünde (tabakalar halinde) koydu. Bunun en aşağısı cehennemdir. Onun üstü el-Hutama, onun üstü Sekar, onun üstü Calıîm, onun üstü Lazâ, onun üstü Saîr, onun üstü de Hâviye'dir. Her bir kapı (tabaka) kendisinin bir üsetekinden yetmiş kat daha sıcaktır.
Derim ki: Evet, bu yorum bu şekilde gelmiştir, Ancak, İlim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği görüş, cehennemin, ateşin en üst basamağı olduğu ve buranın Muhammed (sav)'ın ümmetinin isyankârlarına tahsis edildiği şeklindedir, Ahalisinin tamamiyle boşalacağı ve rüzgârların kapılarını bir birine çarpacağı ateş tabakası da budur. Ondan sonra Lazâ gelir, ondan sonra Hulama, ondan sonra Saîr, ondan sonra Sakar, ondan sonra Calıîm, ondan sonra da Hâviye gelir.
ed-Dahhâk der ki: Ateşin en üst basamağında Muhammed ümmetinden olanlar, ikincisinde hristiyanlar, üçüncüsünde yahudiler, dördüncüsünde sa-büler, beşincisinde mecusüer, altıncısında Arap müşrikleri, yedincisinde ise münafıklar, Firavun hanedanı ve Hz. İsa'ya sofra indirilmesini isteyip de indirildikten sonra onu İnkâr edenlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabahastndadırlar." (sn-Nisâ, 4/145) Buna dair açıklamalar da daha önce Nisa Sûresi'nde (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine.yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun." (el-Mu'min, 40/46) Sofranın indirilişini görenlerden kâfir olanlar hakkında da; "Ama bundan sonra sizden kim kâfir olursa, Ben onu alemlerden kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağım." (el-Maidc, 5/115) diye buyurmaktadır- Muâz b. Cebel <r.a) da bu ümmetin kötü ilim adamlarını cehennemin bu kapılarına ayrı ayrı paylaştırmıştır. Biz bunu "et-Tezki-re" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.'[61]
Tirmizî, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah Csav) buyurdu ki: "Cehennemin yedi kapısı vardtr. Bu kapılardan birisi, ümmetime karşı kılıç çeken kimseleredir." CTirmizi) dedi ki: Bu, garip bir hadistir.[62]
Ubey b. Ka'b der ki: Cehennemin yedi kapısı vardır. Bu kapılardan birisi Harûriye'ye (Hâriciler'e) aitti r
Vehb b. Münebbıh de der ki: Her iki kapı (tabaka) arasında yetmiş yıllık bir mesafe vardır. Her bir kapı bir üstündekinden yetmiş kat daha sıcaktır. Biz bütün bu hususları aet-Tezkire" adlı eserimizde sozkonusu etmiş bulunuyoruz.
Sellânı et-Tavîl, Ebu Süfyan'dan, o, Enes b. Malİk'ten rivayetine göre Peygamber (sav) yüce Allah'ın: "Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan ayrılmış belli bîr pay vardır" buyruğu hakkında şöyle dedi: Bir pay
Allah'a şirk koşanlar, bir pay Allah hakkında şüphe edenler, bir pay Allah'tan gafil olanlar, bir pay şehvet ve arzularını Allah'a tercih edenler, bir pay Allah'ın gazabını çekerek öfkelerinden yana rahatlama yoluna gidenler, bir pay Allah'tan alacakları mükafat paylarını kabul etmeyerek arzularını gerçekleştirenler, bir pay da Allah'a karşı büyüklenenleredir. Bunu, el-Haîîmî Ebu Abdullah el-Huseyn b. el-Hasen "Minkacü'd-Din" adlı eserinde zikretmiş ve şunları söylemiştir: Eğer bu hadis olarak sabit ise, Allah.'a şirk koşan kimselerden kasıt Seneviyyc (iki taun kabul edenlerl'dır Şüphe edenlerden kasıt, kendilerinin bir ilâhı var mıdır, yok mudur bilmeyenlerdir. Onun şeriatı hakkında bu şeriat O'ndan mıdır, değil midir şüpheye düşenlerdir. Allah'tan gafil olanlar ise Onu kesinlikle inkâr eden ve varlığım kabul etmeyen ddırîlerdir. Şehvet ve arzularını Allah'a tercih edenler ise, Allah'ın rasûîlerini, emir ve neh-yini yalanladıklarından ötürü sonuna kadar masiyetlere gömülen ve dalanlardır Allah'ın gazabını çekerek öfkelerini rahatlatma yoluna gidenler tse, Allah'ın peygamberlerini ve Allah'ın yoluna davet eden diğer kimseleri öldü-.renler, kendilerine samimiyetle öğüt verenlere, yahut da yollarından başka bir yol İzleyenlere azap ve işkence edenlerdir. Allah'tan alacakları payı istemeyerek arzularını gerçekleştirenler İse, öldükten sonra dirilişi ve hesabı inkâr edenlerdir. Bunlar, arzu ettikleri şeylere ibadet ederler ve yüce Allah'tan alacakları bütün (mükâfat) paylarını İstemeyenlerdir. Yüce Allah'a karşı gelen ve baş kaldıran isyankârlar ise, İçinde bulundukları durumun hak mı yoksa batıl mı aldırış etmeyerek hiç bir şekilde düşünmeyen ve ibret almayan ve her hangi bir delili kullanmayan kimselerdir. Bununla birlikte şanı yüce Allah, -eğer bu hadis sabit ise- Rasûlünün muradını en iyi bilendir.
Rivayete göre, Selman el-Farisî tr.a) şu: "Şüphesiz ki onların hepsine va'-dolunan yer cehennemdir" âyetini işitince korkudan üç gün aklı başından gitmiş halde kaçtı. Daha sonra Rasûlullah (sav)'ın huzuruna getirildi. Hz. Peygamber ona durumunu sorunca, şu cevabı verdi: Ey Allah'ın Rasûlü, şu: "Şüphesiz ki onların hepsine vadohınan yer cehennemdir" âyeti indirildi. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, kalbimi paramparça etti. Bu sefer, şanı yüce Allah: "Takva sahipleri ise muhakkak cennetlerde ve pınar başla-rındadır"(mealindeki 45). âyetini indirdi.
Bilal (r.a) dedi ki: Peygamber (sav) Medine Mescidi'nde tek başına namaz kılıyordu. Bedevi afap bir kacün yanından geçti, arkasında namaza durdu. Hz. Peygamber de arkasında bu kadının namaza durduğunu fark etmedi. Rasûlullah (sav); "Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan ayrılmış belli bir pay vardır" âyetini okudu. Kadın, baygın yere düştü. Kadın düşünce Peygamber (sav) onun çıkardığı sesi işitti. Namazım bırakıp su getirilmesini istedi. Uz. Peygamber yüzüne su döktü, nihayet kadın ayılıp oturdu. Peygamber (sav): "Ey kadın, bu durumun ne?" diye sorunca, kadın: Bu, Allah'ın indirdiği Kitabında yer alan bir buyruk müdür, yoksa sen bunu kendiliğinden mi söylüyorsun deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Bedevi kadın, bu okuduğum yüce Allah'ın indirdiği Kitabı Kerimi'ndendir" Bunun üzerine kadın şöyle dedi: Peki, benim azalarımdan her birisi o cehennemin kapılarından birisinde mi azap görecek? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ey be-devî kadın, hayır. O kapılarından her birisi için onlardan ayrılmış bir pay vardır. Bu kapıya girme durumunda olanlardan her bir kesim amellerine göre orada azap görecektir" Bunun üzerine kadın şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, ben fakir bir kadınım. Malım yok. Sadece yedi kölem var. Seni şahid tutuyorum ey Allah'ın Rasûlü, bu kölelerden her birisini cehennem kapılarından bir kapı karşılığında yüce Allah'ın rızası için azad ediyorum. Bunun üzerine Hz. Cebrail gelip şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü, o bedevî kadına, yüce Allah'ın, cehennemin bütün kapılarını ona haram kıldığını, buna karşılık cennetin bütün kapılarını da ona açtığını müjdele." [63]
45. Takva sahipleri ise muhakkak cennetlerde ve pınar başlarında-dırlar.
46. "Oralara esenlikle, güvenle girin" (denilecek).
"Takva sahipleri ise, muhakkak cennetlerde ve pınar başlarındadırlar." Yani, hayasızlıklardan ve şirkten korunan kimseler "cennetlerde" bağ ve bahçelerde "ve pınar başlarındadırlar."
Bunlar dört tanedir: Su, şarap, süt ve bal pınarları. İnsan Sûresi'nde sözü edilen pınarlar olan Kâfur, Zencebil ve Selsebil ile Mutat fırın Sûresi'nde sözü geçen Tesnime dair açıklamalar ve bu pınarların başında bulunacak kimseler, yüce Allah'ın izniyle orada sözkonusu edilecektir.
"Pınarlar" kelimesinin, "ayn" harfinin ötreli okunuşu asla uygun okuyuştur. Esreli okuyuş ise "ya" harfine riâyet iledir. Her iki şekilde de okunmuştur.
"Oralara esenlikle, güvenle girin" buyruğundaki "Oralara... girin, buyruğunu genel olarak "elif vasıl ile ve "hı" harfi de ötreli olarak; "Girdi, girer" flitinin emri şeklinde okumuşlardır. Takdiri de: "Oralara girin (denilecek)'1 şeklindedir.
el-Hasen Ebu'l-Âliye ve Ruveys, Yakub'dan, bir önceki kelimenin sonundaki tenvîn ile "elifi vasıl ve "lu" harfini ise esreli olarak ve; " Girdirildi" den meçhul bir fiil halinde okumuşlardır. Allah onları oraya girdire-cektir, demektir. Sözü geçen kıraat âlimlerinin; "Rahmetle... girin, ceraneie"(el-A'raft 7/49) buyruğu ve benzerlerinde izledikleri yol sondaki tenvînî esreli okuyarak vasıl etmek şeklindedir. Ancak, onlar burada hemze üzerindeki harekeyi tenvine vermişlerdir Zira, buradaki elif kat' içindir. Ancak, esreden ötreye bir intikal, sonra da ötreden esreye bir intikal olduğundan dolayı dile ağır gelir. (O bakımdan, az önce belirtilen şekilde okumuşlardır.)
"Esenlikle" yani, her türlü hastalık ve afetten kurtulmuş olarak; yüce Allah'ın anlara vereceği bir selam ile» diye de açıklanmıştır. "Güvenle girin" ölmeyeceğinizden, azaba duçar olmayacağınızdan, oradan uza ki aştırmayacağınızdan ve nimetlerin zevale ermeyeceğinden yana emin olarak demektir. [64]
47. Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak, sedirler üzerinde karşılıklı otururlar
48. Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.
İbn Abbas der ki: Cennetlikler, cennete ilk gireceklerinde karşılarına iki pınar çıkar. Bu iki pınardan birisinden içerier. Allah, kalplerinde kin namına ne varsa hepsini giderir. Sonra diğer pınara girerler, orada da yıkanırlar. Renkleri parıldar, yüzleri arınır ve bol nimetlerin parlaklığı üzerlerinde görünür. Buna benzer bir ifade Ali (ra)'dan da rivayet edilmiştir. Ali h, el-Hü-seyn de der ki: Bu âyet-i kerime Hbu Bekr, Ömer, Ali ve sair ashab-ı kiram hakkında inmiştir. O, bu sözleriyle cahiliye döneminde aralarında bulunan kinin yok oluşunu kastetmektedir- Ancak, birinci görüş daha kuvvetlidir ve âyetin siyakı da buna delil teşkil etmektedir. Yine Alî fr.a) der ki: Ben, Tal-ha ve ez-Zübeyr'in bumda sözü geçenlerden olacağımızı ümid ederim.
"Kin ve düşmanlık" demektir. "Çaldı, hainlik etti" anlamındaki fiilin buradan geldiği söylendiği gibi, bu kelimenin; 'den geldiğini ve bunun da ganimetten hırsızlık yapmak demek olduğu da söylenmiştir. Bunun fiili ise, şeklinde kullanılır. Hainlik anlamında; şekli kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir
"Allah bizim yerimize Nevfel kızı Hamza'yı cezalandırsın. Emanete hainlik edip yalan söyleyeni cezalandırması gibi.”
Buna dair açıklamalar bundan önce ÂH îmran Sûresi'nde (3/l6l. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Kardeşler olarak; sedirler üzerinde karşılıklı otururlar." Yani, birbirleri arasındaki ilişkilere riâyetle ve birbirleri ile sevgi ve bağlılık dolayısıyla biri diğerinin arkasına bakmaz. (Yüz yüze otururlar.) Bu açıklama Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir. Şöyle de denilmiştin Oturdukları sedirler, istedikleri gibi döner ve onlardan kimse kimsenin arkasını görmez. Yine "karşılıklı otururlar" buyruğunun eşleri onlara, onlar da eşlerine sevgi iie yönelirler, anlamında olduğu da söylenmiştir.
" Sedirler" kelimesi, 'ın çoğuludur. "Yeni" kelimesinin çoğulunun oluşu gibi. Bu kelimenin "sürûr"dan geldiği de söylenmiştir. O bakımdan sedir (şerir) adeta sürür (sevinç) için hazırlanmış yüksekçe bir yer olması dolayısıyla bu ismi almış gibidir. Ancak birinci açıklama daha kuvvetli görünmektedir.
Ibn Abbas der ki: Onlar, yakut, zeberced ve inci ile süslenmiş sedirler üzerinde oturacaklardır. Sedir'in bir ianesi San'a'dan Câbiye'ye kadar ve Aden ile Eyle arasındaki meşale kadar bir alan kaplayacaktır.
"Kardeşler olarak" ifadesi ise, "takva sahipleri"nden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Yahut da "oralara... girin" deki zamirden veya "güvenle" anlamındaki kelimedeki zamirden hal olarak nasb edilmiştir. Yahut da "göğüs-lerindefcT buyruğundaki "onlar" anlamını veren zamirden mukadder bîr hal de olabilir.
"Orada onlara hiçbir yorgunluk" bitkinlik, halsizlik "dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da. değillerdir." Bu da cennet nimetlerinin ebedi ve sonu gelmeyen nımetier olduğuna, cennete girecek olanlann orada devamlı kalacaklarına delildir. Orada cennetin yiyecekleri de devamlıdır. "İşte bu bizim rızhtmızdır, tükeneceği yoktun" (Sâ'd, $8/54). [65]
49. Kullarıma haber ver ki: "Ben, gerçekten Ben Gafur ve Rahimim;
50. "Ve hiç şüphesiz İknim azabım da elbette can yakacak bir azaptır."
Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamberin şu buyruğu ile aynı muhtevayı dile getirmektedir: "Eğer mü'min, Allah'ın nezdindeki cezalandırmayı bilecek olsaydı, hiçbir kimse onun cennetine (girmeyi) ümid elmezdL Şayet kâfir, Allah'ın nezdindeki rahmeti bilmiş olsaydı, hiç bir kimse onun rahmetinden ümid kesmezdi." Bu hadisi Müslim, Ebu Hureyre yoluyla rivayet etmiştir.[66] el-Fâtiha Sûresi'nde (1/3- âyetin tefsirinde) daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
tşte insanın bu şekilde hem kendisine, hem başkasına hatırlatmada bulunması hem korkutması hem de umutlandırması gerekir. Sağlık halinde korku, hastalık haline göre onda daha baskın bulunmalıdır. Hadis-i şerifte belirtildiğine göre Peygamber (sav) Ashabı kiramın yanına çıkmış ve onların gülmekte olduğunu görünce şöyle buyurmuştur: "Önünüzde cennet ve cehennem bulunuyorken mi gülüyorsunuz?" Bu hususun onlara ağır gelmesi üzerine bu âyet-İ kerime nazil oldu. Bunu da el-Maverdf ve el-Mehdevî zikretmektedir. es-Sa'lebi'nin, İbn Ömer yoluyla naklettiği Mz ise şöyledir: İbn Ömer dedi ki: Peygamber (sav) Şeybeoğullannın girdiği kapıdan yanımıza çıkıp geldiğinde biz gülüyorduk. Bunun üzerine: "Size ne oluyor ki böyle gülüyorsunuz? Güldüğünüzü görmeyeyim" dedi. İtalıa sonra geri dönüdü, nihayet Hicr'in yanına varınca gerisin geri döndü ve bize şöyle dedi: "Ben çıkıp gittiğimde Cebrail yanıma geldi ve ey Muhammed dedi, niçin rahmetimden kullarınım ümidini kesiyorsun? "Kullarıma haber ver ki, ben gerçekten ben Ğaiûr ve Rahimim ve hiç şüphesiz benim azabım da elbette can yakacak bir azaptır.[67]
Buna göre rahmetten ümid kesmek ümitsizliktir. Devamlı rahmeti ümid etmek de ihmalkârlıktır. İslerin en hayırlısı ise orta yollu olanlarıdır. [68]
51. Onlara İbrahim'in konuklarından da haber ver.
52. Hani konuklar onun yanına girip: "Selâm" dedilerdl. O da: "Biz sîzden -doğrusu- korkuyoruz" demişti.
53. "Korkma, biz sana çok bilgili bir oğul müjdeliyoruz" demişlerdi.
54. Dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelip çatmışken mi bana gelip müjde veriyorsunuz? Artık neyi müjdeliyorsunuz?."
Yüce Allah'ın: "Onlara İbrahim'in konuklarından da haber ver" buyruğunda sözü edilen. İbrahim'in konukları, kendisine oğlu olacağı ve Lût kavminin helak edileceği müjdesini veren meleklerdir. Bunlardan daha önceden (Hûd, 11/69, âyet ve devamında) söz edilmişti, İbrahim (a.s)'ın künyesi 'misafirler babası" idi- Hiç bir misafiri ağırlamadan kaçırmasın diye evinin dört kapısı vardı.
Misafire "dayf" adının veriliş sebebi, onun sana izafe edilmesi ve senin yanında konaklamasından dolayıdır. Misafirin hükümleri ile ilgili açıklamalar, daha önceden Hûd Süresi'nde (11/69-71. âyetler, 2 ve 3. başlıklarda) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Aîlah'a hamd olsun.
"Hani konuklar, onun yanına gidip" buyruğunda "gidenler"den çoğul diye söz edilmesi, "misafir" anlamındaki kelimenin hem tekil, hem çoğul, hem lesniye, hem müzekker, hem müennes -mastar gibi- kullanılmaya elverişli bir isim oluşundan dolayıdır. (Aynı kökten gelen):Onu meylettirdi" dernektir. Hadîs-İ şerifte geçen; Güneş batıya doğru meylettiğinde..."[69] ifadesinde bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. ise, okun hedeften sapması anlamındadır. Nahivdeki "izafe!" de buradan gelmekledir.
"Selâm dedilerdi" yani, bir selâm verdilerdi. "O da: Biz sizden -doğrusu- korkuyoruz" çekiniyoruz "demişti." Tiz. İbrahim bu .sözleri, buzağıyı önlerine yaklaştırıp onların yemediklerini görmeleri üzerine -Hûd Sûresi'ndc (11/69. âyetin ve devamının tefsirinde) geçtiği üzere- söylemişti. Hz. İbrahim'in asıl "selâm" sözünü garip karşıladığı da söylenmiştir. Çünkü onların yaşadıkları yerde selâm diye bir adet yoktu.
"Korkma" yani, melekler ona, korkma "... biz sana çok bilgili" Mııkatil'in açıklamasına göre halım (tahammülkâr), cumhurun görüşüne göre de alîm "bir oğul müjdeliyoruz, demişlerdi." Burada da müjdelenen kişi tiz. Is-hak'dır.
"Dedi ki: Bana ihtiyarlık gelip çatmışken mi bana gelip müjde veriyorsunuz?" buyruğundaki; Gelip çatmış" daki maşta rıyyed îr. Yani, ihtiyarlık: bana ve eşime gelip çatmışken.., demektir. Yine buna dair açıklamalar Hûd ( 11/72. âyet) İle İbrahim (14/39 ve devamında) Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır Hz, İbrahim'in: "Artık bana neyi müjdeliyorsunuz?" îfa-desindeki soru, taaccüb sorusudur. Bunun gerçek manada bir soru (istifham) olduğu da söylenmiştir.
el-Hasen Korkma!" kelimesinin "te" harfini ötreli olarak: diye okumuştur. el-A'meş ise, Bana müfde veriyorsunuz" kelimesini "elifsin" (sonda ye'sa.) okumuştur. Nafi1 ve Şeybe ise, "Müjdeliyorsunuz" anlamındaki kelimeyi; şeklinde "nün" harfini esreli olarak {... Bana neyi müjdeliyorsunuz? anlamında) diye okumuştur. Tıpkı Benimle,., mücadele mi ediyorsunuz?" (el-Enâm, 6/80) buyruğunda olduğu gibi. Buna dair açıklamalar da daha önceden (işaret olunan âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır İbn Kesir ve îbn Mulıaysin ise; şeklinde es-rcli "nün" ve şeddeli olarak okumuşlardır. Bunun takdiri ise; “Bana müjdeliyorsunuz" şeklinde olup "nun", "nun"a idğam edilmiştir. Diğerleri ise izafeîsiz olarak; şeklinde "nûn" hariıni nasb ile (müjdeliyorsunuz anlamında) okumuşlardır. [70]
55- Dediler ki: KBiz sana gerçeği müjdeliyoruz. Onun için, sakın ümid kesenlerden olma!"
"Dediler ki; Biz sana gerçeği" yani, yalan olmayıp hakikat olan bir hususu ve mutlaka oğlunun dünyaya geleceğini "müjdeliyoruz. Onun için sakın" çocuk sahibi olmaktan yana "ümit kesenlerden olma!" Çünkü Hz. İbrahim, aşın yaşlılıktan dolayı çocuk sahibi olmaktan ümidini kesmişti.
Gerjel olarak' Ümid kesenlerden" şeklinde, "elif ile okunmuştur. Ancak, el-A'meş ve Yalıya b, Vessab, "kaftan sonra "elif'siz olarak okumuştur. Bu şekildeki kıraat Ebu Amr'dan da rivayet edilmiştir. Bu İse. "elif-1i" olan kıraatin kasredilmiş halidir. Bununla birlikte ikinci okuyuşun -bu şeklinde kullananların söyleyişine göre olma ihtimali de vardır. Sakındı, sakınrr" fiili gibi. Ümid keser" fiilinde "nun" hailinin üstün ve esreli okunuşu ise iki ayrı şive olup her ikisiyle de okunmuştur. Bununla birlikte "nun" harfinin Ötreli söylenişi de nakledilmiştir. Ancak bu fiil her hangi bir şekilde, babından kullanılmaz. Hem mazide, hem muzaride "nun" harfini üstün okuyan kimseler, bu fiildeki iki ayrı söyleyişi bir arada kullanmış demektir. Mazi kullanımda şeklinde kullananlar, muzari kullanımda da; şeklinde kullananların söyleşini almışlardır. Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir. [71]
56. Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümid kesebilir?"
Yani, doğru yoldan uzaklaşan yalancılardan başka... Bu da şu demektir: Hz. İbrahim yaşının büyüklüğü dolayısıyla çocuk sahibi olmayı uzak bir ihtimal görmüştü. Yoksa yüce Allah'ın rahmetinden ümid kesmiş değildi. [72]
57. "Ey gönderUen elçileri" dedi. wBaşka göreviniz var mı?"
58. Dediler ki: "Gerçekten biz günahkâr bir kavme gönderildik;
59. HLût ailesi bunlardan müstesnadır. Biz onların hepsini mutlaka kurtarıcılarız.
60. "Yalnız karısı müstesna. Onun, mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ellik11
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [73]
1. Kurtulanlar ve Helak Olanlar:
Hz. ibrahim, onîann melek olduklarını öğrenince -çünkü ona harikulade bir olayın haberini vermişlerdi ki, bu da onun oğlu olacağı müjdesîydi- onlara: Başka göreviniz var mı diye sordu. "Görev" anlamı verilen; "Önemli iş" demektir. Yani, sizin durumunuz, işiniz ve geliş sebebiniz nedir? "Dediler ki: Gerçekten biz günahkâr" şirk koşan ve sapmış bulunan "bir kavme gönderildik." İfadede hazfedilmiş sözler vardır. Biz, kendilerini helak edelim diye günahkar bir topluluğa gönderildik, takdirindedir.
"Lût aile§r ona tabi olanlar ve onun dinini kabul etmiş bulunanlar "bunlardan müstesnadır. Biz onların hepsini mutlaka kurtarıcılarız" buyruğun-daki; Biz onları... mutlaka kurtarıc darız" buyruğunu Hamza ve d-Kisaî, şeddesiz olarak, şeklinde ve 'den gelen bir kelime olarak okumuşlardır. Diğerleri ise 'den gelen bir kelime olacak şeddeli okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bunu tercih etmişlerdir. Her iki şekil de; kurtarmak anlamındadır.
"Yalnız karısı müstesna." Lût'un ailesinden onun karısı müstesna edilmiştir- Çünkü kansı kâfir idi. O bakımdan o da helak oluşta günahkârlara iltihak etmiştir, Lût kavminin kıssası, bundan önce el-A'raf Sûresi {.7/80. âyet ve devamı) ile Hud Sûresinde (11/64. âyet ve devamında) yeteri kadar açıklamalarla birlikte geçmiş bulunmakladır.
"Onun mutlaka geride kalanlardan olmasını takdir ettik." Yani, biz onun azapla kalanlardan olmasına hükmettik ve bunu böylece yazdık.
Kalan, kalıcı" demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Gebeliği üzerinden yedi ay geçmiş devenin memelerine kalan sütleri geri çekilsin diye soğuk su vurmayasın. Çünkü sen kimin doğacağını bilmezsin."
Buradaki; memelerde kalan süt demektir. Ebu Bekir ve el-Mufad-dal, Takdir ettik" buyruğunu, burada da, en-Neml Sûresinde de (27/57. âyeti kerimede) "dal" harfini şeddesiz; diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. el-Herevî der ki: Bu kelime şeddeli de, şeddesiz de aynı anlamda kullanılır. [74]
2. Olumlu ve Olumsuz İfadelerden İstisna:
Dil bilginleri ile diğerleri arasında olumsuz ifadeden istisnanın olumluluk, olumlu ifadeden istisnanın da olumsuzluk ifade ettiği lıussunda'görüş ayrılığı yoktur. Buna göre bir kimse: Onun, benim üzerimde dört dirhem müstesna (ondan da) bir dirhem müstesna olmak üzere on dirhem alacağı vardır" diyecek olsa, bu kimse yedi dirhem borcunu ikrar etmiş olur. Çünkü bir dirhem dörtten istisna edilmiştir. Ve bu, olumsuzdan istisna edildiği için olumluluk İfade eder. Zira, dört dirhem nefy edilmiştir. Bu dürt dirhem de olumlu bir ifade olan on dirhemden istisna edilmiştir. O halde istisna edilen bir dirhem, kalan altı dirheme eklenince, borç yedi dirhemi bulmuş olur.
Aynı şekilde bir kim.se; Bir dirhem müstesna, onun da üçte ikisi müstesna olmak üzere üzerimde beş dirhem borç vardır'1 diyecek olursa, bu kimsenin borcu döıt tam dirhem ve üçte bir dirhem olur. Yine; Filanın benim üzerimde dokuz müstesna, sekiz müstesna ondan da yedi müstesna olmak üzere on dirhem alacağı vardır" diyecek olursa, ikinci istisna, kendisinden öncekine, üçüncü istisna ikincisine raci olur. Bu durumda onun üzerinde iki dirhem borcu bulunur. Çünkü on dirhem ispat, sekiz dirhem iradesi de ispattır. Bunların toplamı ise onsekiz eder. Dokuz dirhem nefydir. Yedi dirhem de nefydir. Bunların da toplamı onaltı olur. Onsekizden onaltı çıkacak olursa geriye İki dirhem kalır. Bu da ikrar ile ödenmesi gereken miktar olup bundan başka bir borcu da yok demektir.
Buna göre şanı yüce Allah'ın: "Gerçekten biz, günahkâr bir kavme gönderildik. LÛt ailesi bunlardan müstesnadır. Biz onların hepsini mutlaka kurtarıcılarız. Yalnız karısı müstesna" buyruğundan, önce Lût ailesi günahkâr kavimden istisna edildikten sonra "yalnız karısı müstesna" diye buyu-rularak, karısı Lût ailesinden istisna edilmiştir. Böylelikle o da nihayette açıkladığımız gibi günahkârlar kavmi arasına raci olur. İşte talâkla da hüküm böyledir. Bir kimse hanımına: Sen iki müstesna ondan da bir müstesna üç talak ile boşsun" diyecek olursa, iki talak ile bos olur. Çünkü bîr talak, kendisinden istisna olunan üçten geri kalana geri döner. İşle bu kabilden gelen bütün ifadeler böyledir, bunu iyice kavramak gerekir. [75]
61. Nihayet elçiler tüt ailesine geldikleri vakit
62. Dedi ki: "Doğrusu siz tanınmadık kimselersiniz."
63. Dediler ki: "Hayır, biz sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi getirdik."
64. "Biz sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz."
65. "O sebepten gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar. Sen de arkalarından git. Sizden kimse arkasına dönüp bakmasın ve em-rolunduğunuz yere doğru gıdın."
"Nihayet elçiler Lüt ailesine geldikleri vakit dedi ki: "Doğrusu siz tanınmadık kimselersiniz." Ben sizi tanımıyorum, demektir.
Denildiğine göre onlar genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. Hz. Lût onların güzelliklerini görünce, onlar için kavminin fitnesinden korkiu. İşte tanımaması da bu demektir.
"Dediler ki: Hayır, biz sana onların hakkında şüphe ettikleri şeyi" ya ni; başlarına geîeceğinden yana şüpheienegeldiklerî azabı "getirdik. Biz sana gerçekle" doğrulukla, azap ile de denilmiştir, "geldik. Şüphesiz biz" onların helaki hususunda "doğru söyleyenleriz. O sebepten gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar.* Buna dair açıkîamalar Hud Sûresi'nde (11/80. ayetin tefsirinde} geçmiş bulunmaktadır.
"Sen de arkalarından git." Yani, onlardan kimse geriye kalarak azaba uğramasın diye onların arkalarında yürü. "-Sizden kimse arkasına dönüp bakmasın." Bu buyruk ile, gayretle ve hızlıca yürüsünler ve ansızın sabah onları bastırmasın diye kasabadan uzaklassmlai diye geri dönüp bakmaları yasaklandı. Bunun: Kimse geri kalmasın anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Ve emrohınduğumız yere doğru gidin," İbn Abbas der kî: Bununla Şam kastedilmektedir, Mukatil de, Lût kavmi kasabalarından bir kasaba olan Safed'i kastetmektedir der; ki, buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır. Deniİdİğine göre Hz. Lût, "el-Yakîn" diye biünen bir yerde el-Celil topraklarına doğru gitmiştir. Burada "el-Yakîn" denilmesinin sebebi ise elçiîer Hz. İbrahim'in yanından çıktp gittiklerinde Hz. ibrahim onları uğurlamak için çıkmış ve Cebrail'e de: Bunlar nereden yerin dibine geçirilecekler diye sormuş, Hz. Cebrail de ona: "Buradan" diyerek, ona bir sınır çizerek göstermiş ve Hz. Cebrail gitmişti. Hz. Lût geldiğinde Hz. İbrahim'in yanında oturdu ve her İkisi de o azabı gözetlemeye koyuldular. Yer sarsılmaya başlayınca, Hz. İbrahim: "Allah'a yakın ile (kesinlikle) inandım" demesi üzerine oraya "ei-yakîn" adı verildi. [76]
66. Ona şu kesin emri vahyettik: "Sabaha çıkarken onların arkası mutlaka kesilmiş olacaktır."
67. Şehir halkı sevinerek geldiler.
68. Dedi ki: "Bunlar benim misrafirlerimdir. Artık beni küçük düşürmeyin;
69. "Allah'tan korkun ve beni rezil etmeyin."
70. Dediler ki: "Biz senin başka kimselere karışmanı yasaklamadık mı?*
71. Dedi kiî "Eğer evlenecek iseniz, işte bunlar kızlarım!"
"Biz ona" Lut'a "şu kesin emri vahyettik: Sabaha çıkarken onların arkası mutlaka kesilmiş olacaktır." Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın: "Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi." (el-En'âm, 6/45.)
"Sabaha çıkarken" yani, sabahın ilk vakitlerinde..- Buna dair açıklamalar da daha Önceden (el-En/am, 6/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Şehir halkı" yani, Hz. Lût'un içinde bulunduğu şehrin halkı hayasız isteklerini onlarla gerçekleştirirler ümidiyle misafirlerin gelişlerine "sevinerek geldiler. Dedi ki: Bunlar benim misafirlerimdir. Artık beni küçült düşürmeyin" beni utandırmayın "Allah'tan korkun ve beni rezil etmeyin." Buradaki "beni rezü etmeyin” anlamındaki fiilin; dan gelmesi mümkündür. Bu da küçük düşmek ve zelil olmak demektir. Aynca; dan gelme İhtimali de vardır, bu da utanmak ve aşırı derecede mahcub olmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Hu d Sûresi'ncie (11/78. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır-
"Dediler ki; Biz senin başka kimselere karışmam yasaklamadık mı?"
Yani, biz sana herhangi bir kimseyi misafir etmemeni söylememiş miydik? Çünkü biz, onlarla hayasizUk olan işimizi görmek istiyoruz. Onlar, bu işleri yaparlarken, yabancı kimseleri buluyorlardı. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir. Yine bu şekildeki açıklamalar, bundan önce el-A'raf Sûresi'nde (7/80. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Şöyle de açıklanmıştır: Biz, herhangi bir kimseye bu hayasızca işi yapmak isteyecek olursak, onun hakkında bizimle konuşmanı yasaklamadık mı?
"Dedi ki: Eğer evlenecekseniz, İşte bunlar kızlarım!" Yani, onlarla ev leniniz ve harama meyletmeyiniz. Yine buna dair açıklamalar bundan önce Hud Sûresi'nde (11/78-79- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [77]
72. Hayatın hakkı İçin onlar, gerçekten sarhoşlukları içinde şaşkın bir haldedirler.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [78]
I. Peygamberin Hayatına Yemin Onun için Bir Şereftir:
Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî der ki: Bütün müfessirler şöyle demişlerdir: Yüce Allah burada Muhammed (sav)'ın şerefini yükseltmek kastıyla Muhamme-d'İn hayatına yemin ederek, onun kavmi Kureyş'in sarhoşlukları içerisinde ve şaşkınlıklarında serserice gidip geldiklerini, dolaştıklarım haber vermektedir.
Derim ki: Kadı İyad da böyle demiştir: Tefsir alimleri görüş birliği halinde bunun yüce Allah'ın Muhammed (sav)'ın hayat süresine yemin olduğunu söylemişlerdir. Aslolan '"umur" kelimesinin "ayn" harfinin ötreli okunma-sidir. Fakat çokça kullanım dolayısıyla üstün okunmuştur. Hayatta kaldığın süre hakkı için ey Muhammed, demektir. Hayatın hakkı için anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ise ta'zimin ve ona karşı iyi davranıp onu şereflen-dirmenjn en ileri derecesidir. Ebu'l-Cevzâ der ki: Allah, Muhammed (sav)'in dışında hiç bir kimsenin hayatına yemin etmiş değildir. Çünkü Muhammed (sav), Allah nezdînde bütün mahJukatm en şereflHeri, en değerlileridir.
İbnü'l-Arabî der ki: Şanı yüce ve münezzeh olan Allah'ın, Hz. Lût'un hayatına yemin ederek onu dilediği kadar şereflendirmesinin ve yüce Allah'ın Hz. Lût'a verdiği fazilet ve üstünlüğün iki katını da Muhammed (sav)'a şeref olarak vermesinin engeli var msdir? Çünkü Muhammed (sav) yüce Allah nezdinde Hz. Lût'tan daha kerimdir. Ayrıca şanı yüce Allah Hz. İbrahim'e halilliği, Hz, Musa'ya yalnızca kelîmliğİ verdiği halde bunlann her ikisini de Muhammed <sav)'e verdiğini görüyoruz. Dolayısıyla yüce Allah Hz. Lût'un hayatına yemin etmiş ise, hiç şüphesiz Muhammed (sav)'ın hayalı daha üstün ve yücedir. Diğer taraftan zaruret olmaksızın konuşulan konuya bırakıp hakkında sözü edilmedik şeyi konu etmek uygun değildir.
Derim ki: İbnü'l-Arabî'nin bu söyledikleri güzeldir. Çünkü o takdirde yüce Allah'ın Muhammed (sav)'m hayatına yemin, ettiğine dair sözlerinin, Hz. Lüt kıssasında itirazı (ara) cümle mahiyetinde olması gerekir
eUKuşeyrî, Ebu'ivNasır Abdurrahim bL Abdulkerim Tefsir'inde der ki; Şöyle demek İhtimali de vardır: Buradaki açıklama Lût kavmi ile ilgili olabilir- Yani onlar, kendi sapıklıkları içerisinde şaşkın bir halde idiler Denildiğine göre Hz. Lûl, kavmine öğüt verip işte bunlar benim ktzlarımdn1, deyince melekler de: Ey Lût, "hayatın hakkı için onlar gerçekten sarhoşlukları İçinde şaşkın bir haldedirler* ve bunlar sabahleyin başlarına ne geleceklerim bilmemektedirler dediler.
Denilse ki: Şanı yüce Allah, incire, zeytine, Tur-ı Sînîn'e yemin ettiğine göre bu yeminde anlaşılmayacak ne var? Ona şöyle cevap verilir: Şam yüce Allah, herhangi bir şeye yemin etmişse, mutlaka bu o şeyin kendi türünden sayılanlara göre üstünlüğüne bir delildir. İşte Peygamberimiz (sav)'ın da kendisi gibi peygamber olanlardan daha faziletli olması gerekmektedir.
"Amr" ile "umr" aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Şu kadar var ki, kasem halinde çokça kullanım sözkonusu olduğundan, "ayn" harfi üstün olarak "arnr" şeklinde kullanılır ve; Allah'ın sana uzun ömür vermesini dilerim" demek olur. Eğer; şeklinde söylenirse, bu müpteda olarak mer-fudur, haberi de hazmedilmiştir. Yani, hiç şüphesiz senin ömrün, kendisi adına yemin ettiğim şeylerdendir. [79]
2. Bir Kimsenin Kendisinin ve Başkasının Ömrüne Yemin Etmesi:
İlim adamlarının bir çoğu, kişinin kendisi hakkında "ömrüm hakkı için" diye yemin etmesini mekruh görmüşlerdir. Çünkü bu, hayatım hakkı için anlamındadır, ibrahim en-Nehaî der ki: Kişinin örnrürn hakkı için diye yemin etmesi mekruhtur. Çünkü o, böylelikle kendisinin hayatına yemin etmiş olur. Bu ise, zayıf (karakterli) adamların söyleyeceği sözlerdendir. Malik de buna benzer şöyle demiştir: Erkeklerden zayıf düşmüş olanlar İle kadınlar, senin hayatın hakkı İçin, senin yaşayışın için diye yemin ederler. Böyle bir yemin, erkeklerin kullanacakları yemin türlerinden değildir. Şant yüce Allah'ın bu kıssada buna yemin etmesinin sebebi ise, mevkiin ve şerefin üstünlüğünü, makamın yüksekliğini beyan etmek içindir. Bunun dışındaki yeminler buna kıyas edilemez ve başka yerde bu tür yemin kullanılamaz,
îbn Habib der ki; Bu âyet-i kerimede geçen "ömrün hafcju için" ifadesinin konuşma ve dildeki kullanımına göre değerlendirilmesi gerekir. Katade der ki: Bu şekilde bir kullanım, Arapların konuşma dilinde görülen bir husustur. İbnü'l-Arabî der kî: Ben de bu görüşteyim. Ama şeriat bunun kullanımını tesbit etmiş ve bu tür yemini onunla sınırlandırmıştır.
Derim ki: "Ömrün hakkı için ve ömrüm hakkı için" ve benzeri şekillerde kasem, arap dilinde ve fasih konuşmada çok çok kullanılan bir şeydir. Şair Nâbiğa der ki;
"Ömrüm hakkı için -ki ömrüm benim için ömenaiz bir şey değildir-Kurayoğulları benim aleyhime doğru olmayan sözler söylemişlerdir.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ömrün hakkı için ölüm hiç bir zaman bir delikanlıyı dahi bırakıp gitmez Ve o, iki ucu elde tutulan gevşetilmiş bir ipe benzer."
Bir diğeri şöyle demektedir:
"Ey Süreyya yıldızını Süheyl'e nikahlayan kişi!
Allah adına, Ömrün hakkı için söyle; bunlar nasıl bir araya gelecekler?"
Bir başka şair şöyle demektedir:
"Şayet Kuşeyroğullan benden hoşnut olurlarsa, Allah'ın (adına ömrün) hakkı için derim ki, onun hoşnutluğu da
benim hoşuma gider."
Kimi meânî bilginleri şöyle demişlerdir:
Böyle bir kullanım caiz değildir. Çünkü "Allah'ın ömrüne and olsun şeklinde bir İfade kullanılamaz. Zira yüce Allah ezelidir. Bu itirazı ez-Zelırâvî nakletmektedir. [80]
3. Allah'tan Başkası Adına Yemin Etmek:
Adına yeminin caiz olduğu kimseler ile adına yeminin caiz olmadığı kimselere dair açıklamalar, bundan oncu el-Mâide SÛrcsî'nde (5/89- âyet, 3-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada, Alımed b. Hanbel'in, Peygamber (sav) adına yemin eden kimsenin keffaret ödemesi gerektiğine dair görüşünü de zikretmiş idik. İbn Huveyzimendâd der ki: Herhangi bir hak sebebiyle ta'zim edilmesi caiz olan Allah'tan .başka varlıklar adına yemin etmeyi caiz kabul edenler, bu yeminlerin kendilerine keftaretin taalluk ettiği yeminler olduğu görüşünde değildirler. Ancak böyle bir kimse, yalan söylemeyi kastedecek olsa, kınanan bir kimse olur. Çünkü o, kalben ta'zim etmekle yükümlü olduğu bir şeyi hafife almış olur. Bunlar derîer ki: Yüce Allah'ın: buyruğu, "hayatın hakkı için" anlamındadır. Ayrıca yüce Allah, Peygamberinin hayatına yemin ettiğine göre, bununla hayatı hakkına yemin etmemizin caiz olduğunu bize açıklamayı murad etmiş demektir. İmam Ma-lik'in mezhebine göre ise "hayatın hakkı için"; "Andolsun incire ve zeytine" (et-Tîn, 95/1); "Andolsun Tûr'a ve satır satır yazılmış kitaba" (et-Tûr, 52/1-2); "Andolsun battığı zaman yıldıza" {en-Necm, 53/1); "Andolsun güneşe ve aydınlığına" (eş-Şems, 91/1); "Yemin olsun, bu beldeye; sen bu beldede bulunmakta iken;... babaya ve ondan doğana" (el-Beled, 90/1-3 ) gibi. Bu ve benzeri buyruklar: İnciri ve zeytini yaratanın hakkı için, satır satır yazılı kitabın Rabbine andolsun, senin içinde bulunduğun bu beldenin Rab-bine, senin yaşayışını ve hayatını yaratana ve Muhammed'in hakkına yemin olsun, demektir. Buna göre son tahlilde yemin ve kasem, yaratılmış olan adına değil, şanı yüce Allah'ın zatına yemin ile tahakkuk etmektedir
(Yine) İbn Huveyzimendâd der ki: Yüce Allah'tan başkası adına yemini caiz gören kimseler, Hz. Peygamber'in: "Babalarınız adına yemin etmeyînîz"[81] hadisini tevil ederek şöyle derler: Hz. Peygamber, kâfir babalar adına yemin etmeyi yasaklamıştır. Nitekim Hz. Peygamber, babalan adına yemin ettikleri vakit şöyle dediğine dikkat edelim: "Şüphesiz dağ, Allah nezdinde sizin ca-hiliye döneminde ölmüş babalarınızdan daha şereflidir"[82]
İmam Malik ise, az önce geçen hadisi zahiri üzere kabui etmiştir, Yjne İbn Huveyzimendad der ki: Bunu caiz kabul edenler aynca şunu delil gösterirler: Müslümanların yeminleri, Peygamber (sav) döneminden şu günümüze kadar Peygamber (sav) adına yemin etmek şeklinde cereyan edegelmiştir. Hatta günümüze kadar MedineÜler, birisi arkadaşı üe muhakemeleşecek olursa; Bu kabrin içinde barındırdığı zatın hakkı için, bu kabirde yatan zatın hakkı için bana yemin et, der ve bununla Peygamber (sav)'ı kasteder. Aynı şekilde Harem-i Şerif ve büyük meşâir İle rükün, makam, Hz. Peygamberin mihrabı ve orada okunan şeyler hakkına yemin de bu kabildendir. [83]
73. Derken sabah güneş doğarken çığlık onları yakalayiverdl.
74. Derhal oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.
Yüce Allah'ın: "Derken, sabah güneş doğarken çığlık onları yakalayı-verdP buynığundaki; Güneş doğarken" buyruğu, hal olarak nasb edilmiştir ki, güneşin doğuş vakti demektir
Güneş aydınlığını saçtığı vakit; ifadesi kullanılır. Doğduğu vakit de; denilir. Bunların aynı anlamda kullanıldıkları da söylenilmiş-tir. ise, güneşin doğuş vaktinde bulunan kimseler hakkında kullanılır. Tıpkı "sabahı ettiler, akşamı ettiler" tabirleri gibi. İşte âyet-i kerimede kastedilen de budur. (Yani, üzerlerine sabah olup güneş doğduğunda).
Bununla tan yerinin doğuşunun kastedildiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre, azabın başlangıcı sabah vaktinde İdi. Ve bu güneşin doğuşuna kadar devam etti. İşte o vakit helakleri tamamlanmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Buradaki "çığlıkdan kasıt, onlara gelen azaptır. "Balçıktan pişirilmiş taş (siccîl)" e dair açıklamalar ise daha önceden (Hud, 11/82. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [84]
75. Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [85]
1. Basiret Sahibi Oluş ve Feraset:
Yüce Allah'ın: •'Basiret sahibi olanlar (tevessüm edenler) için" buyruğu ile ilgili olarak, et-Tirmizî el-Hakîm, "Nevâdiru'l-Usul" adli eserinde Ebû Sa-îd el-Hudrî'nin, Rasûlullah (sav)'dan bunu "feraset sahibi olan kimseler için" diye açıkladığına dair bir hadis rivayet etmektedir.[86] Aynı zamanda bu, Mücâhid'in de görüşüdür.
Ebu İsa et-Tirmizî de Ebu Said ei-Hudrî'den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Mü'minin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar" Daha sonra da yüce Allah'ın: "Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır" âyetini okudu, (Tirmizî) dedi ki: Bu garip bir hadistir.[87]
Mukatil ve İbn Zeyd ise, "basiret sahibi olanlar" ifadesini tefekkür eden kimseler diye açıklamıştır. ed-Dahhak da, ibret ile nazar edenler, bakanlar diye açıklamıştır. Şair der ki:
"Ukâz'a bir kabile geldiği her seferinde
Onlar bana ariflerini ckn-uma bakmak için hep gönderecekler mi?"
Katade de bunu, ibret aian kimseler... diye açıklamıştır. Şair Züheyr de der ki:
"Onlar arasında samimi arkadaş için oyalanacak şeylere
İbretle bakan kimsenin gözünün göreceği güzel bir görünüş vardır."
Ebu Ubeyde ise, basiret sahibi olanlar diye açıklamıştır. Hepsinin anlamlan birbirine yakındır. et-Tirmizî el-Hakîm de Sabit b. Enes b. Malik'in şöyle dediğini nakleder: Rasûiullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz, aziz ve celil olan Allah'ın, insanları tevessüm ile (feraset ile.) tanıyan kullan vardır."[88]
İlim adamları derler ki: "Tevessüm (basiret sahibi olmak)" kelimesi "vesm"den tefe'ul vezninde olup kendisi vasıtası ile varılmak istenen başka bir sonuca delil görülen alamet demektir. O bakımdan, bir kimsede hayrın alametleri görüldüğü vakit, Onda hayrın alâmetlerini gördüm" denilir. Nitekim Abdullah b. Revâha'nın Peygamber (sav)'a hitaben söylediği şu beyit de bu kabildendir:
"Ben sende hayır alâmetlerini aradım ve ben onu {hayrı) buluyorum Allah da bilir ki ben basireti sağlam birisiyim."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ben onun üzerinde bir heybet görürken alâmetlerinden onu tanımaya çalıştım Ve bu kişi Haşimoğullanndandır, dedim,"
Bir kimse kendisi vasıtasıyla tanınacağı bir alâmeti edinmesini anlatmak üzere de; denilir İfadesi ise, vesmi (ilk bahar yağmu-ru)'nin bitirdiği otu aradı, demektir. Şair der ki:
"Sabah vakti bahar yağmurunun bitirdiği otu arayan kimsenin karşısına Çıkan yumuşak devm (bir tür hurma ağacı veya sedir ağacı) gibi oldular."
Sa'leb der ki: "Vâsim", tepeden tırnağa kadar sana bakıp süzen kimse demektir. "Tevessüm", aslında iyiden iyiye ve sağlam düşünmek demektir. Bu da "veârrTden alınmadır. Vesm ise, deve ve benzerlerinin derisinde bir demir parçası ile iz yapmak demektir. Tevessüm İse, ancak güzel ve fıtrî bir düşünüş ile keskin bir zekâ ve arı bir düşünce İle mümkün olabilir. Bir başkası da şunu ilave eder: Dünyanın lüzumsuz meşgalelerinden kalbin uzak tutulması» masiyetlerin pisliklerinden arındırılması, kötü huyların bunahkhğın-dan ve dünyanın fuzuli işlerinden ırak tutulması ile olur.
Nehşei, İbn Abbas'tan "basiret sahibi olanlar (tevessüm edenler)" ifadesini, salah ve hayır ehli kimseler diye açıkladığını rivayet etmektedir.
Sufiler ise bunun keramet demek olduğunu iddia etmişlerdir. Şöyle de açıklanmıştır: Tevessüm, bir takım alâmetlerle yapılan istidlaller demektir. Kimi alametler herkesin açıkça görebileceği ve ilk anda iarkedebileceği türdendir. Kimi alametler ise gizli saklıdır, herkes tarafından görülemez ve ilk anda da İdrâk olunamaz.
el-Hasen der kî: "Basiret sahibi kimseler"den kasıt, işleri basiretle tetkik edip, Lût kavmini helak edenin, bütün kâfirleri helak etmeye kadir olduğunu anlayan kimselerdir. İşte bu, açık ve belli deliller arasında yer almaktadır, İbn Abbas'ın şu görüşü de buna benzemektedir: Bir kimse, bana herhangi bir hususu sordu mu, mutlaka ben. o kimsenin lakin (ince bir anlayış sahibi) olup olmadığını bilmîşimdir.
ŞafİÎ'den ve Muhammed b. el-Hasen'den rivayet edildiğine göre onlar, Kâ'be avlusunda bulunurlarken, mescidin kapısında da bir adam vardı. Onlardan birisi, benîm görüşüme göre bu bir marangozdur dedi. Diğeri ise hayır, bu demircidir dedi. Orada hazır bulunanlar ellerini çabuk tutarak adamın yanına gittiler ve durumunu sordular. Kişi, bu güne kadar marangozdum, bugünden itibaren demirci oldum, dedi,
Cundeb b. Abdullah eUBecelî'den rivayet edildiğine göre o, Kur'an okuyan bir adamın yanından geçer. Yanında durup şöyle der: Kim başkaları işitsinler diye yaparsa, Allah da onun (kusurlarını) işittirir. Kim de riyakârlık yaparsa, Allah da onun gizli saklı hususlarını ortaya çıkartır. Biz ona: Sen bu adama bir şeyler söylemek ister gibi oldun, dedik. O da şöyle dedi: Bu adam bugün sana Kur'an okur, yarın da harurî (harici) olarak çıkar. O kişi Haru-rilerin başı idi. Adı da Mirdâs'tı.
Hasan-ı Basri'den rivayete göre, onun yanına Amr b. Ubeyd girince şöyle demiş; Bu, Basra gençlerinin efendisidir. Eğer günah işlemeyecek olursa. Fakat, daha sonra kader hakkında söylediklerini söyledi ve sonunda bütün arkadaşları ondan uzaklaştı.
Yine Eyyub'a da: Bu Basra ahalisinin gençlerinin efendisidir, dedi ve bu konuda herhangi bir istisna ve kayıt da getirmedi. Şa'bîden rivayet edildiğine göre o, Dâvûd el-Ezdîye -kendisiyle tartıştığı sırada- şöyle demişti: Sen, başın dağlanmadıkça ölmeyeceksin. Gerçekten de dediği gibi oldu.
Rivayete göre, Ömer b. el-Hattab (r.aVın huzuruna, aralarında el-Eşter'in de bulunduğu Mezhiclilerden bir topluluk girdi. Hz. Ömer onu tepeden tırnağa kadar iyice süzdü ve bu M e zhiclil erdendir, ama kimdir, dedi: Onlar^ bu Malik b, el-Hâris'dir dediler, Bu sefer Hz. Ömer, ne oluyor buna? Allah kahretsin onu. Ben, müslümanUrın ondan dolayı çok zorlu ve sıkıntılı bir gün ile karşılaşacaklarını görüyorum. Gerçekten de fitnede (Hz. Osman'ın öldürülmesiyle başlayan karışıklıklarda) bilinen rolünü oynadı.
Yine Osman b. Affan (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, Enes b. Malik, Hz. Osman'ın huzuruna girmiş. O sırada da Enes, pazara girmiş ve bir kadına bakmıştı. Hz. Osman ona bakınca şöyle demiş: Sizden herhangi bir kimse gözlerinde zinanın eseri bulunduğu halde yanıma giriyor. Enes, Ona: Rasûlul-lalı (sav)'dan sonra vahiy inmeye devam mı ediyor? deyince, Hz. Osman: Hayır dedi. Fakat bu bir burhana dayalıdır. Feraset ve doğruluktur.
Buna benzer örnekler aslıaİM kiram ile tabiin -Allah hepsinden razı olsunden çokça nakledilmektedir. [89]
2. Tevessüm ve Feraset Bir Hüküm îfade Eder mi?
Ebu Bekr İbnü'l-Arabî der ki: Eğer tevessüm ve ferasette bulunmanın manevi yolla bazı hususları idrâk etmek olduğu sabit olursa, hiç şüphesiz bu, herhangi bir hüküm ifade etmez ve hakkında feraset ve tevessümde bulunan hiçbir kimse bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Benim Şam'da bulunduğum sırada, Bağdad'ta aslen Şamlı, Maliki mezhebine mensup Kadı'l-Kudât (baş kadı) İyaz b. Muaviye'nin yoluna uygun (onun mezhebine göre) hakimlik yaptığı sıralarda ahkâm ile ilgili hususlarda ferasete istinaden hüküm veriyordu. Bizim hocamız Fahrul-İslam Ebu Bekr eş-Şaşl de bu konuda ona reddiyede bulunmak üzere küçük bir kitapçık yazmıştı. Bunu kendi hattıyla yazmış ve bana vermişti. Onun bu söyledikleri doğrudur. Çünkü, hükümlerin nereden elde edileceği şer'an belli ve kafi olarak bilinmekledir. Feraset ise bunlar arasında, yer almamaktadır. [90]
76. Ve elbette o yerler, işlek bir yol üzerinde bulunuyor.
77. Elbette bunda iman edenler için muhakkak bir ibret vardır.
78. Ashab-ı Eyke de gerçekten zalim kimseler idi.
79. Bu sebeble onlardan intikam aldık. Her ikisi de hâlâ görülüp tanınan bir yol üzerindedirler.
Yüce Allah'ın: "Elbette o yerler" buyruğunda kastedilenler, Lût kavminin '.lirleridir "İşlek bir yol üzerinde...* Ey Muhammedi Senin kavminin n"a giden yolu üzerinde "bulunuyor."
"Elbette bunda iman edenler" tasdik edenler "için bîr ibret vardır."
HAshab-i Eyke de gerçekten zalim kimseler idi." Bu buyruk ile de Şuayb kavmi kastedilmektedir. Bunlar, gerçekten ormanlıkları, bahçeleri ve meyveli ağaçları bulunan kimselerdi, Zaten "Eyke" ağaçlar topluluğu (ormanlık yer) demektir. Çoğulu da; şeklinde geJir. Onların ağaçlarının devm (hurma ağacına benzer, Mısır taraflarında yetişen, meyve veren bir çeşit ağaç) olduğu rivayet edilmektedir. Şair Nâbiğa der kir
"Diş etlerinin çevresi aiirmelenmiş gibi;
Devm ağacındaki güvercinin sekişi gibi yürüyor."
Eyke'nin şehirlerinin adı olduğu söylendiği gibi bir beldenin adı olduğu da söylenmiştir. Ebu Ubeyde der ki: "el-Eyke ve Leyke" onların yaşadıkları şehrin adıdır. Bu da "Mekke'ye "Bekke" demeye benzer.
Hz. Şuayb ve onun kavminin kıssası İle İlgili açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Her ikisi de hâlâ görülüp tanınan bir yol üzerindedirler." Yani, Lût kavminin şehri ile Eyke ashabının yaşadıkları belde bizatihi açık seçik ve belli olan bîr yol üzerinde bulunup, bunların yanlarından geçenler, bunlann halinden ibret alır. [91]
80. Andolsun ki, Hicr ashab( da peygamberleri yalanlamışlardı.
"Hicr" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Bunlardan birisi Kâ'be'nin Hio r'idir. Birisi haram anlamıdır. Niîekim yüce Allah'ın: buyruğu; "karam ve yasak kılınmış" (el-Furkanr 25/53) demektir. Yine hicr, akıl anlamındadır. Yüce Allah, "hicr Çakıl) sahibi" ie~Vecvt 89/5) diye buyurmaktadır. Gömleğin ön tarafına da "lılcr" denilir. "Hacr" söylenişi daha fasihtir. Kısrak da "hicr" diye anılır. Semud kavminin diyanna da "Hicr" denilir, bu buyrukta kastedilen anlamı da budur, şehir demektir. Bu açıklamayı el-Ezherî yapmıştır.
Katade der ki: Hicr, Mekke ile Tebuk arasıdır ve bu, Semud kavminin bulunduğu vadidir, Taberî de Hicaz ile Şam arasında bulunan topraklara Hicr denilir ve bunİar Hz. Salih'in kavminin yaşadığı yerdir, demektedir.
Yüce Allah'ın burada sözünü ettiği "Peygamberler"den kasıt, yalnızca Hz. Salih'tir. Ancak, bir peygamberi yalanlayan kimse bütün peygamberleri yalanlamış gibidir. Çünkü bütün peygamberler usu! (dinin esasları, itikadi meseleler) bakımından aynı dinin davetçileridir. O bakımdan aralarında fark gözetmek mümkün oiamaz.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, hem Hz. Salih'i, hem ondan sonra gelecek, hem de ondan Önce gelmiş bütün peygamberleri yalaniadılar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Buhârî'nin İbn Ömer'den rivayetine göre RasÛlullah (sav) Tebûk gazvesi sırasında Hicr deniien yerde konakladığında ashabına, oranın kuyusundan su içmemelerini ve o kuyudan su çekmemelerini emretti. Onlar: Biz, o su ile hamur yoğurduk ve ordan su çektik deyince, RasÛlullah (sav) kendilerine, suyu dökmelerini ve o hamuru bir kenara atmalarını emretti.[92]
Yine Sahih'te İbn Ömer'den rivayete göre RasÛlullah (sav) ve beraberin-deki ashabı Semud diyarı olan Hicr'e konakladılar. Oranın kuyularından su çektiler ve çektikleri o su ile hamur yoğurdular. RasûJullah (sav) kendilerine, çektikleri suyu dökmelerini ve o hamuru develere yedirmelerini emrettiği gibi, dişi devenin gidip içtiği kuyudan su çekmelerini emretti.[93]
Yine İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: RasÛlullah (sav) ile birlikte Hicr'e yolumuz düştü. RasÛlullah (sav) bize şöyle dedi: "Kendilerine zulmetmiş olanların meskenlerine, onlann başına gelen musibetin bir benzeri size gelip isabet eder korkusuyla ancak ağlayarak giriniz," Hz. Peygamber daha sonra devesini dürterek hızhca yoluna devam etti.[94]
Bu Âyeti Kenme'nin İhtiva Ettiği Hususlar:
Derim ki: Bu âyet-i kerimede Şari'in (şeriat koyucunun) hükmünü beyan edip durumunu açıklığa kavuşturduğu sekiz mesele vardır. İlim adamları bunları bu âyet-i kerimeden çıkarmış ve bunların bazısında fukaiıâ farklı görüşlere sahip olmuşlardır: [95]
1. Hicr Sahiplerinin Yurduna Girmek:
Bu gibi yerlere girmenin mekruhluğu: Bazı ilim adamları kâfirlerin kabirlerine girmeyi de buna kıyas etmişlerdir. Bir kimse bu yer ve kabirlere girecek olursa, Peygamber (sav)'ın gösterdiği şekilde ibret almak üzere, korkmak ve oradan çabucak geçmek suretiyle uğramak gerekir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur "Babil diyarına girmeyiniz. Çünkü orası lanetlenmiştir."[96]
Hicr Ashabının Kuyularından ve Necis Sudan Yararlanmanın Hükmü:
Peygamber (sav) ashab-ı kirama, Semud kavminin kuyusundan çektikleri suyu dökmelerini, o su ile yoğurup pişirdikleri ekmekleri de bir kenara atmalarını emretti. Çünkü o su gazaba uğramış bir kavmin suyu İdi. Yüce Allah'ın gazabından kaçmak kastıyla ondan yararlanmak caiz görülmemiştir. Hz. Peygamber, yoğurdukları hamur hakkında: "Onu develere yediriniz" diye buyurmuştur.
Derim ki: İşte necis suyun ve o necis su İle yoğurulan hamurun hükmü de aynı şekildedir, [97]
2. İnsanın Kullanması Caiz Olmayan Yiyecek ve İçecekler Hayvanlara Verilebilir mi?
Malik dedi ki: Kullanılması caiz olmayan yiyecek ve içeceklerin deve ve hayvanlara yem olarak verilmesi caizdir. Çünkü onların mükellefiyetleri yoktur. İmam Malik, necis olan bal hakkında da aynı şeyi söylemiş ve böyle bir bal arılara yedirilir, demiştir. [98]
3. Evcil Merkeplerin Eti:
Rasûlullah (sav) bu su İle yoğurulan hamurun develere yedirilmesini emrettiği halde, onun atılmasını emretmemiştir. Halbuki Hayber günü evcil merkeplerin etinin atılmasını emretmiştin Bu ise, eşek etinin lıaramlığınm daha ağır, necasetinin ve necasetlendhmesinin de daha ileri olduğunun delilidir. Rasûluüah (sav) hacamat yaparak para kazanan kimsenin bu kazancını, su taşıyan develere ve kölelere yedirmesini emretmiştir. Ancak bu, bu kazancı haram kılmak için veya necis kabul ettiğinden dolaya değildir, Şafiî der ki: Eğer haram olsaydı, hacamat yapana kazandığı bu parayı kölelerine yedirmesini emretmezdL Çünkü kişi, kendi zatı İtibariyle taabbüd etmekle yükümlü olduğu gibi, kölesi hakkında da (haklarını yerine getirmek suretiyle) taabbüdle mükelleftir. [99]
4. Kişinin Hayvanlarına Yedirmek Kastıyla Necaset Taşımasının Hükmü'
Peygamber (sav)'ın, yoğurulan o hamurun develere yedirilmesini emretmesinde, kişinin, köpeklerine yesinler diye nceis şeyler taşımasının caiz olduğuna delil vardır. Ve bu, bizim mezhebe mensup ilim adamları arasından bunu caiz görmeyen ve köpekler necasete gitmek üzere serbest bırakılır, ama sahipleri onlara necaseti alıp götürmez, diyenlerin kanaatlerine muhaliftir. [100]
5. Peygamberlerin ve Salihterin Eserleri:
Peygamber (sav)'ın dişi devenin içtiği kuyudan su almalarını emretmesi, Peygamber ve talihlerin -aradaki asırlar çok olsa ve izleri ortada olmasa dahi- bıraktıkları izlerle teberrükün caiz olduğuna delildir. Nitekim birincisinde de fesat ehlinin buğzedildiklerine, onların yaşadıkları yurtların ve geriye bıraktıkları izlerin de verildiklerine delil vardır. Bu her ne kadar tali kiki araştırma, cansızların sorumlu oİmadıkiarmı göstermekle birlikte yine böyledir. Çünkü sevilen İle birlikte olan şey de sevilir, hoşlanılmayan ve buğzedilen şeyle birlikte o şeye de buğzedilir. Nitekim Şair Küseyyir şöyle demekledir:
"Onu sevdiğim için siyahları hep severim.
Hatta onu sevdiğimden ötürü siyah köpekleri bile severim.
Bir başka şair de şöyîe demektedir:
"Ben o yurttan, yani Leyla'nın yurdundan geçer giderim. Bir öperim şu duvarı, bir öbür duvarı öperim, Benim kalbimi çelen o diyar değildir, Fakat ben o diyarda kalmış olanı severim." [101]
6. Namaz Kılınabilen ve Kılınamayan Yerler:
Kimi ilim adamı böyle bir yerde namaz kılmayı uygun görmemiş ve: Orada namaz kılmak caiz dcğîldîi', çünkü orası bir gazap yurdu ve bir Öfke diyarıdır, demiştir, İbni'l-Arabî der ki: Böylelikle bu bölge, Hz, Peygamber'in: "Yeryüzü benim için hem bir mescid, hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır"[102] buyruğunda zikrettiği genel kapsamdan müstesna olmuştur. O bakımdan, bu yerin toprağı ile teyemmüm de caiz değildir, oranın suyundan ab-dest almak da, orada namaz kılmak da caiz değildir.
Tirmizî de, İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre, Rasûlulîah (sav) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Çöplük, hayvan boğazlama yeri (mezbaha), kabristan, yol ağzı, hamam, develerin çöktükleri yerler ve Bey-tullah'ın üzerinde,[103] Bu hususta Ebu Mersed iîe Cabir ve Enes'ten de hadis rivayet edilmiştir. İbn Ömer yoluyla gelen hadisin isnadı pek o kadar kuvvetli değildir. (İsnadında yer alan ravilerden birisi olan) Zeyd b. Cebîra hakkında hıfzı yönünden tenkitlerde bulunulmuştur.[104]
Bizim iiim adamlarımız ayrıca şunu da eklerler: Gasbedilmiş evde, kilisede, havrada, içinde heykel bulunan evde, gasbedilmiş bir arazide veya kıblede uyuyan yalıuc bir adamın yüzü, ya da üzerinde necaset bulunan bir duvar karşısında (namaz kılınmaz).
İbni'l-Arabî der ki: Bu yerlerde namaz kılmak kimisinde başkasının hakkı dolayısıyla yasaklanmıştır, kimisinde yüce Allah'ın hakkı dolayısıyla, kimisinde de muhakkak veya galip zann ile necaset dolayısıyla yasaklanmıştır, içinde bulunan necasetten dolayı namaz kılınması yasak olduğu belirtilen bir yerde -hamam ve kabristanın içinde veya ona doğru- eğer temiz bir bez serilecek oiursa, (imam Malik'in) Hel-Müdevvene"sinde belirttiğine göre- caizdir. Ebu Mus'ab ise ondan (Malik'den) yine de mekruh olacağını nakletmektedir. Bizim (Maliki mezhebimize mensup) ilim adamlarımız, eski kabristan ile yeni kabristan arasında -necaset dolayısıyla- fark gözetmişlerdir. Yine müslümanların kabristanı ile müşriklerin kabristanı arasında da fark gözetmişlerdir. Çünkü müşriklerin kabristanı azab yurdudur ve gazabın indiği bir yerdir- Hicr bölgesi gibi. Malik, ael-Mecmua"daL şöyle demektedir: Bir kimse yere bez serecek olsa bile develerin çöktükleri yerde namaz kılamaz. O, sanki böyle bir yerde namaz kılmayı caiz görmeyişinin iki sebebini kabul etmiş gibidir Birincisi, (.dcF-i hacette bulunmak isteyen kimselerin) develerin arkasında gizlenmeye çalışmaları, diğeri ise, develerin ürkerek namaz kılanın namazını ifsad etmeleri. Eğer çökmüş bulunan deve bir tane ise onun yakınında namaz kılmakta bir beis yoktur. Nitekim Peygamber (sav) da sahih hadiste belirtildiğine göre böyle yapardı,
Yine Malik der ki: Zaruret olmaksızın, üzerinde canlı timsalleri (resimleri) bulunan bir yaygı üzerinde namaz kılamazsınız. İbnü'l-Kasım, kıble tarafında eğer timsal varsa, namaz kılmayı mekruh gördüğü gibi, gasbedilmiş. bir evde namaz kılmayı da mekruh kabul eder. Şayet kılacak olursa, kıldığı bu namaz geçerli olur Bazıları da Malikten, gasbedilen bir evde küartan namazın geçerli olmayacağını söylediğini nakletmişlerdir. İbnü'l-Arabî der ki: Bana göre buf gasbedilmiş araziden farklıdır. Çünkü, eve izinsiz girilmez. Araziye gelince, mülk olsa bile mescid olma özelliğini de devam ettirmektedir. Herhangi bir kimsenin mülkünde olması, onun bu mescid olma özelliğini iptal etmez.
Derim ki: Nazarın (kıyasın) ve haberin hakkında delil olduğu sahih görüş, -yüce Allah'ın izniyle- temiz olan her bir yerde kılınan namazın caiz ve sahih olduğudur. Hz. Peygamber'den rivayet edilen: "Şüphesiz ki burası şeytanın bulunduğu bir vadidir"[105] şeklindeki ve Ma'mer'in, ez-Zülırf'den rivayetine göre: "Size, gafletin kendisinde isabet ettiği bu yerden çıkınız" dediği rivayetine; Hz, Ali^nİn: Rasûlullah (sav) bana, Babil topraklarında namaz kılmayı yasakladı. Çünkü o mePundur, sözüne; Hz, Peygamber'in de Semud kavminin Hicrinden geçtiği vakit: "Bu, azap ediienler üzerine ancak ağrıyanlar olarak giriniz" buyruğuna; yine develerin çöktüğü yerlerde namaz kılmayı yasaklamasına ve buna benzer bu hususta yer alan rivayetlere gelince; bütün bunlar, icma ile kabui edilrmş esaslar ve bize ulaşmaları sahili yollarla sabit olmuş deliller ışığında ele alınmalıdır.
İmam Hafız Ebu Ömer Cİbn AbdH-Berr) der ki: Bu hususta, bizce tercih edilen görüş şu ki: Adıgeçen bu vadi ve başka yerlerde, hepsinde namaz kılmak, -orada namaza engel olacak şekilde bir necasetin kat'i olarak bulunduğu bilinmedikçe- caizdir. Uykuda kalarak namaza uyanılmayan yerin, şeytanın bulunduğu bir yer olduğunu, buranın lanetli bir yer olup, o bakımdan orada namaz kılınmaması gerektiğini belirterek gerekçe göstermenin bir anlamı yoktur. Bu konuda kabristanda, Babil yurdunda, develerin çöktükleri yerlerde ve buna benzer bu türden olan yerlerde namazın kılınmasını yasaklayan bütün rivayetler bize göre nesli edilmiştir ve bunlar delil olarak kabul edUemezler. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünün bütünü bana hem bir mescid hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır." Hz. Peygamber bize haber vererek bunun, kendisine has üstün faziletlerinden birisi olduğunu belirtmesi de bunu gerektirmektedir. îhm ehlinin kabul ettikleri kanaate göre, onun fazilet ve üstünlüğüne dair olan hususların neshe uğraması, değişikliğe uğraması, eksilmesi caiz ve mümkün, değildir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bana, benden önce hiç bir kimseye verilmedik beş şey -altı, üç ve dön şey olarak da rivayet edilmiştir- verildi. Bunlar toplam, dokuzdan'[106] daha fazladır ve Hz. Peygamber bunlar arasında şunları da saymıştır: "Ben, kırmızı tenliye de, siyaha da peygamber olarak gönderildim. Düşmanımın kalbine salınan korku ile bana yardım olundu, ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı, bana ganimetler helal kılındı, yeryüzü de bana hem mestid, hem de bir temizlenme aracı kılındı, bana şefaat verildi, bana geniş kapsamlı söz söyleme gücü (cevâniu'l-kelim) verildi, ben, uyuyor iken bana yeryüzünün anahtarları verildi, önüme konuldu. Ayrıca bana Kevser verildi ve benim peygamberliğini ile de peygamberlik sona ermiş oldu." Bu özellikleri ashab-ı kiramdan önemli bir topluluk rivayet etmiştir. Onların kimisi, bunların bir kısmını zikrederken, bir kısmı da, başkasının söz-konusu etmediği faziletleri zikretmiştir. Bunların hepsi de sahili hadislerdir, Hz. Peygamberin üstünlük ve faziletlerinde fazlalık (zamanla artış) caizdir, amma, bunların eksiltmesi caiz değildir. Nitekim Hz. Peygamberin, peygamber olmadan önce bir kul olduğu, sonra da Rasûl olmadan önce peygamber olduğu bilinen bir husustur. Ondan da böylece rivayet edilmiştir. O şöyle buyurmuştur: "Bana da size de ne yapılacağını bilemiyorum." Bundan sonra ise yüce Allah'ın: "Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye..." (el-Fetlı, 48/2) buyruğu nazil olmuştur. Yine Hz. Peygamber, bir adamın kendisine: "Ey yaratılmışların en hayırlısı!" dediğini İşitince ona: "O dediğin kişi İbrahim'dir!" diye cevap vermiş, yine bir başka seferinde de: 'Sizden, hiç bir kimse, benim için Metta oğlu Yunus'tan hayırlı olduğumu söylemesin" ve: "O, seyyid İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuftun" (Onların hepsine seîam olsun). Bütün bunlardan sonra da: "Ben, Âdemoğullarmın efendisiyim, Takat övünmek tçin söylemiyorum" diye buyurmuştur. O bakımdan Peygamber (sav)'ın fazilet ve üstünlüğü, yüce Allah onun ruhunu alıncaya kadar devamlı artıp durmuştur. İşte bundan dolayı btz bu sözü söyledik: Hz. Peygamberin faziletlerinde nesih, istisna ve eksilme caiz değildir amma, bunlarda artış caizdir.[107]
Hz. Peygamberin: "Yeryüzü bana mescid ve temizlenme aracı kılındı" hadisine dayanarak da kabristanda, hamamda ve necasetlerden uzak ve temiz olan her bir yerde namaz kılmayı caiz kabul etmekteyiz. Hz. Peygamber de Ebu Zerr'e şöyle demiştir: "Ve namaz vakti nerede girerse orada namazım kıl. Çünkü yeryüzünün tümü bir mesciddir." Bu hadisi Buhârî zikretmiştir ve bu hadiste herhangi bir yerin tahsisi ayrıca sözkonusu değildir.
İbn Velıb yoluyla gelen şu hadisi cteJil gösterenlere gelince: "Bana, Yalıya br Eyyub haber verdi. O, 2eyd b. Cebîra'dan, o, Dâvûd b. Hüsayn'dan, o, Nafı'den, o, İbn Ömer'den nakletti..." şeklinde, Tlrmizî'nin rivayet edip, bizim zikrettiğimiz hadise gelince, bu hadis-i şerif, Zeyd b. Cebîra'nm münferiden rivayet ettiği ve hadis alimlerinin münker kabul ettikleri bir rivayettir. Esasen bu hadis, ancak Yalıya b, Eyyub'un, Zeyd b. Cebîra yoluyla yaptığı rivayetten, başka bir rivayetle müsned olarak bilinen bir hadis değildir, eİ-Leys b. Sa'd da, îbn Ömer'in azadlısı Nafi'nin oğlu Abdullah'a yazarak bu hadis hakkında sormuş, Nafi'in oğlu Abdullah da ona şu cevabı vermiştir: Benim bildiğim (babam) Naiı'den, bu hadisi rivayet edenin, babam aleyhine ba-lıl bir söz uydurduğundan ibarettir. Bunu, el-Hulvânî, Said b. Ebi Meryem'den, o, el-Leys'den nakletmiştik Bu rivayette de ayrıca, müşriklerin kabristanının diğerlerinden farklı ve özel bir hükmü olduğundan söz edilmemektedir.[108]
Alı b. Ebi Talib'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir. En candan sevdiğim varlık (sav) bana, kabristanda namaz kılmamı, Babil topraklarında namaz kılmamı yasakladı. Çünkü orası lanetlidir. Bu hadisin isnadı ise zayıftır ve zayıf olduğu icma ile kabul edilmiştir. Bu hadisi Kz. Aliden rivayet eden Ebu Salih ise, Salih b. Abdurralıman el-Ğıfârî'dir, Basralıdır, hadis rivayeti iie meşhur bir kimse değildir. Onun, Hz. Ali'den hadis işittiği de sahih olarak sabit olmamıştır. Onun dışındaki diğer raviler İse meçhuldürler ve bilinmemektedirler.[109]
Yine Fbu Ömer Cİbn Abdi'1-Berr) der ki: Bu hususta, Hz. Ali'nin kendi sözü olarak -Hz. Peygambere mert u en rivayet edilmeksizin- isnadı hasen olan bir rivayet vardır. Bunu el-Fadl b. Dukeyn rivayet etmiştir. Dedi ki: Bize el-Muğire b. Ebü'1-Hurr el-Kindi anlattı. Dedi ki: Bana, Ebu'l-Anbes flu-cr b. Anbes anlattı, dedi ki: Bizr Ali (r.u) ile birlikte Haruralıların yanına çıkıp gittik, Suriye topraklarını aştıktan sonra, Babil topraklarına girdik. Hy mü'minlerin emiri, akşam oldu nama?: kılalım, namaz, dedik. Kimse ile konuşmak istemedi. Yine, ey mü'minlerin emiri, akşam oldu, dediler. O, evet dedi. Ama ben, Allah'ın yerin dibine geçirdiği bir yerde namaz kılmam.
Muğire b. Ebi'1-Hurr, Kûfeü güvenilir bir ravidir Bunu, Yahya b, Maîn ve başkaları ii'^de etmiştir. Ilucr b. Anbes ise, Hz. Ali'nin arkadaşları arasından ileri gelen birisidir.
Tirmizîde Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kasülullah {sav) buyurdu ki: "Yeryüzü bütünüyle mesciddir, kabristan ve Hamam müstesna."[110] Tirmizî dedi ki; Bu hadisi, Süfyan es-Sevrî, Amr b. Yahya'dan, o, babasından, o, Peygamber (sav)'dan -mürsel olarak- rivayet etmiştir. Ama, sanki bu daha sabit ve daha sahih bir rivayet görünüyor.[111]
(Yine) Ebu Ömer (İbn Abdi'1-Berr) der ki: Böylelikle bu, mürseli delil kabul etmeyenlere göre delil gösterilemez. Eğer sabit olsaydı, açıklama dediğimiz şekilde olurdu. Biz, Medtnelilerin mezhebini izleyen bazı kimselerin söyledikleri: Bu hadiste ve başkalarında geçen kabristan ile özel olarak müşriklerin kabristanı kastedilmiştir, demiyoruz. Hz. Peygamber, burada kabristan ve hamam derken, her ikisinin başına da "elif-lam (harfi tarif)" getirmiştir. O bakımdan, bunun belli bir kabristana tahsis edilip bir diğer çeşidinin dışarıda bırakılması, yahut belli bir hamama hasredilip, diğerlerinin dışarıda bırakılması -bu konuda ondan gelen başka bir rivayet olmaksızm-caiz değildir. Çünkü, o takdirde bu, Kitap ve sünnetten de sahih haberden de delili olmayan bir iddia olur. Kıyasın da bu hususta bir dahi i olmadığı gibi, bu akıl ile kavranılacak bir husus da değildir. Ayrsca, hitabın fehvası da buna delil olmadığı gibi, bu konudaki rivayet buna delil değildir.[112]
O halde, müşriklerin kabristanı olarak tahsiste bulunanların bu yaptıkları iki şekilden birisiyle mümkündür: Ya bu konuda kâfirlerin, kabristanlarına gidip gelmelerinden ötürü böyle bir kanaate varılmıştır, ancak o takdirde (.hadiste) kabristanın özel olarak anılmasının bir anlamı olmaz, çünkü bu durumda kâfirlerin beden ve ayaklarının bulunduğu her yerin aynı şekilde olması gerekir, Rasûlullah (sav) ise, anlamsız sözler sarf etmekten daha yüce ve üstündür. Yahut da böyle bir tahsis, bu gibi yerlerin gazab bölgesi olmalarından dolayı olabilir. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, Rasûlullah (sav) kendi Mescidini müşriklerin kabristanının olduğu bir yerde bina etmez ve bunun için o kabirleri başka yere taşıyarak orayı düzeltmez, orada da Mescidini inşa etmezdi. Bir kimsenin, içinde namaz kılınması için herhangi bir kabristanı özel olarak tahsis etmesi eğer caiz olsaydı, sırf bu hadis (Mescid-i Nebevi hadisi) dolayısıyla müşriklerin kabristanının özel olarak bu iş İçin tahsis edilmesi uygun olurdu. Kabristanda namaz kılmayı mekruh gören herkes, kabristanlar arasında ayırım gözetmemektedir. Çünkü, baştaki "elit ve lam" cinse bir işarettir, yoksa ma'hûd olan (bilinen) bir kabristana işaret değildir. Eğer mü s 1 umanlar ile müşriklerin kabristanı arasında bir fark bulunsaydı, Hz. Peygamberin bunu beyan etmesi ve ihmal etmemesi gerekirdi. Çünkü o, beyan edici olarak gönderilmiştir. Cahil bir kimsenin: Şöyle bir kabristanda namaz kılmak caiz değildir, demesi kabul edilirse, bir diğerinin, şu hamamın da böyle olduğunu söylemesinin kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü ha-dis-i şeritte kabristan ve hamamlar söz konusu edilmektedir.
Aynı şekilde hadiste zikredilen "çöplük, hayvan boğazlama yeri" hakkında da, şu çöplük ve şu mezbaha İle şu yol demek caiz olamaz. Çünkü, Allah'ın dininde (bu şekilde delilsiz) hüküm vermeye kalkışmak caiz değildir.[113]
İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir Müşriklere ait kabirler üze-rinde -yer temiz ve tahir olduğu takdirde- teyemmüm caizdir. Aynı şekilde, bii kimse bir kilise yahut bir havrada temiz bir yer üzerinde namaz kılacak olursa, onun kılacağı bu namazın, geçerli ve caiz olduğunu ıcma ile kabul etmişlerdir.[114]
Bu hususa dair açıklamalar et-Tevbe Sûresi'nde (9/107. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Bilindiği gibi, kilisenin bir gazap yeri olması, kabristana göre daha ileri bir ihtimaldir. Çünkü, orası Allah'a isyan olunan ve içinde küfür edilen bir yeıdir Kabristan ise böyle değildin Halbuki, sünneti seniyyede, kilise ve havraların mescid edinileceğine dair ifadeler varid olmuştur. en-Nesaî, Talk b. Ali'den şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber (sav)'a gitmek üzere bir heyet olarak yola çıktık. Ona bey'at ettik, onunla birlikte namaz kıldık. Biz, ona bizim topraklarımızda bize ait bir kilisenin olduğunu söyledik.,, diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletmektedir.[115] Sözü geçen bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: "Kendi topraklarınıza döndüğünüzde, kilisenizi kırıp onu mescid edininiz."[116]
Ebû Davud'un da Osman b. Ebi'l Âs'dan naklettiğine göre, Peygamber f sav) kendisine Taif mescidini, müşriklerin putlarının olduğu yerde yapmasını emretmiş idi. [117] Bu hadts, daha önce Tevbe Sûresi'nde (9/107. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan, takva esası üzere kurulmuş Peygamber (sav)'ın Mescidi'nin, müşriklerin kabristanı üzerinde bina edilmiş olması yeterlidir. Bu da kabristanda namaz kılmayı mekruh kabul eden herkese karşı bir delildir.
İste müslümanlara, ister müşriklere ait olsun, kabristanda namaz kılmayı mekruh görenler arasında es-Sevrî, Ebu Hanite, Evzaî, Şafiî ve bunlann mez-heplerindeki ilim adamları da vardır. Ancak es-SevıTye göre (kılacak olursa) namazını iade etmez. Şafiî'ye göre ise necasetin bulunmadığı bir yerde kabristanda namaz kılacak olursa, kıldığı namaz yeterlidir.[118]
Çünkü bu konuda bilinen hadisler vardır. Ayrıca, Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadise göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Evlerinizde namaz kılınız ve evlerinizi kabristana çevirmeyiniz [119] Aynca, Ebu Mersed el-Gatnevî'nin, Peygamber (savVden rivayet ettiği hadis de bunu gerektirmektedir: "Kabirlere doğru namaz kılmayınız ve kabirler üzerinde oturmayınız."[120]
Bu iki hadis, isnad bakımından sabittirler. Ancak bunlarda, (görüşlerine) delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü, her iki hadisin de tevil edilebilme ihtimali vardır. Tevil edilme ihtimali olmayan bir delil bulunmadıkça, temiz olan her yerde namaz kılmanın yasak olmaması gerekmektedir.
Müslüman fakihlerden hiçbir kimse de-kendisiyle uğraşıl maması gereken mesnetsiz iddialar ile gerek kıyas açısından gerekse de sahih bir rivayet açısından açıklanabilir bir tarafı bulunmayan naklettiğimiz önemsiz görüşler müstesna müslümanların kabristanı iîe müşriklerin kabristanı arasında fark gözetmiş bulunmamaktadır.[121]
8. [122]Gübre ve Pislik Atılan Bahçede Namaz Kılmak:
Ekinleri yetiştirsin diye pisliğin ve necasetin gübre olarak atıldığı bahçede üç defa sulanmadıkça namaz kılınmaz. Bunun gerekçesi ise Dârakutnide-ki şu rivayettir: Mücahid, İbn Abbas'tan, o Peygamber (savl'dan, pislik ve kokuşmuş şeylerin atıldığı bahçe hakkında şöyte buyurduğu nakledilmektedir: "Orası üç defa sulandı mı orada namaz kıl."[123]
Bu hadisi, yine Dârakutnî, Nafi'den, o, İbn Ömer yoluyla rivayet etmiştir. Ona, içine pislikleri ve şu artık gübrelerin atıldığı bahçeler hakkında namaz kılınır mı diye sorulduğunda, o şu cevabı vermişti: Orası üç defa sulandı mı, orada namaz kıl. Bu da Peygamber (.sav)'den merfu olarak rivayet edilmiştir. Ancak, her iki hadis, senet bakımından farklıdırlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."[124]
81. Biz onlara, âyetlerimîıi vermiştik de bunlardan yüzçevirmişlerdi.
Yüce Allah'ın: "Bizonlara, âyetlerimizi vermiştik" buyruğun dak "âyetlerimizi"; Âyetlerimizle" anlamındadır. Şanı yüce Allah'ın: Kuşluk yemeğimizi getir" buyruğunun; Kuşluk yemeğimizle" demek olduğu gibi.
Burada sözü geçen "âyef'den kasıt, dişi devedir. Çünkü bu dişi devede, pek çok âyetler (belge ve mucizeler) vardı. Kayanın içinden çıkması ve çıktığı sırada yavrulamasının yakın olması, hiç bir dişi devenin ona benzemeyecek kadar iri ve büyük olması, hepsine yetecek kadar çokça süt vermesi gibi. Bununla birlikte Hz. Salih'in, dişi deve dışında kuyu ve buna benzer başka bir takım mucizelerinin olma ihtimali de vardır.
"Bunlardan yüz çevirmişlerdi." Bu âyetlerden gerekli ibretleri almamışlardı. [125]
82. Onlar, güven içinde dağlardan evler yontup oyarlardı.
83. Derken, sabaha girdiklerinde, onları da o çığlık yakalayiverdi.
84. Kazandıkları kendilerine hiç bir fayda vermedi.
Yontmak" Arapçada birşeyi törpüleyerek düzeltmek ve üzerindeki fazlalıkları (keser v,b. aletlerle) tıraş etmek demektir. lfHa" harfi esreli olarak, şeklinde mastarı da; şeklinde "onu yonttu, yontar, yontmak'" anlamındadır, ise, yontmadan geri kalan artıklar demektir. Kendisiyle yontulan alete" denilir. Kur'an-ı Kertm'de de; " Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mî tapıyorsunuz?71 (es-Sâf-fâl, 37/95) yani, keserek, yontarak yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz demektir. Hz, Salih'in kavmi, ileri derecedeki kuvvetleri ile dağları yontarak kendilerine ev yapıyorlardı.
"Güven İçinde"; bu evlerin üzerlerine göçeceğinden, yahut yıkılıp bozulacağından yana güven içinde, diye açıklanmıştır, Ölümden yana güven içinde diye açıklandığı gibi, azaptan yana güven içinde,,, diye de açikianmış-tır,
"Derken, sabaha karşı girdiklerinde” yani, sabah vaktinde "onları da o çığlık yakalayıverdi."
"Sabah vaktine girdiklerinde" demek olup hal olarak nasb edilmiştir. Burada sözü edilen çığlık İle ilgili açıklamalar, daha Önce Hûd Süresi (11/67. âyetin tefsirinde.) ve el-Âraf Sûresi (7/78. âyetin tefsirOnde geçmiş bulunmaktadır.
"Kazandıkları kendilerine hiç bir fayda vermedi." Mallarının, dağlarda korunacak kale gibi yerler edinmelerinin ve kendilerine ihsan edilen birçok nimetin hiç bir faydasını görmediler. [126]
85. Biz, gökleri, yeri ve a rai arında ki ler i ancak hak üe yarattık. Şüphesiz o saat geİlcidir. O halde «en onlara güzellikle davran.
86. Şüphesiz, senin Rabbin her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
"Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile" yani, zeval bulmaları ve yok olmaları için "yarattık." Bir diğer açıklamaya göre, iyi davrananlar ile kötü hareket edenlere amellerinin karşılığını vermek için yarattık. Nitekim, bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Göklerde ve yerde olan kerşey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında ceza-landırması, güzel amelde bulunanları daha güzeli ile mükâfatlandırması içindir." (.en-Necm, 53/31')
"Şüphesiz o saat gelicidir. Yam, kıyamet muhakkak gerçekleşecektir ve herkes amelinin karşılığını görecektir.
“O halde sen, onlara güzellikle davrant" Bu da yüce Allah'ın: "Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl." (el-Müzemmil, 73/10') buyruğuna benzemektedir, Yani, ey Muhammedi Sen hatalarını görmezlikten gel ve güzel bir şekilde onları affet. Daha sonra bu, kılıç (savaş.) emri ile nesh olundu. Katade ise der ki: Bunu, yüce Allah'ın: "Onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün." (en-Nisa, 4/91) âyeti nesli etmiştir. Peygamber (sav) da onlara şöyle buyurmuştur: "Andolsun ben, size (boyunları) kesmekle geldim. Ben hasal (kelleleri uçurmak) eniri ile gönderildim. Ben, ziraat emri ile gönderilmedim.[127] Bu açıklamayı da İkrime ve Mücahid yapmıştır.
Bu buyruğun nesli olmadığı da söylenmiştir. Bu, Hz, Peygamber'e, kendisiyle onlar arasında(ki hususlarda), onlars af etmeye dair bir emirdir. Safh {güzellikle davranmak) ise, yüzçevirmek demektir. Bu açıklama da el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.
"Şüphesiz Rabbin, her şeyi yaratandır." Yani, yaratıklar hakkındaki takdirleri de ahlakı da takdir edendir, "her şeyi" kimlerin hak davete uygun hareket ettiklerini, kimlerin de münafıklık ettiklerini "bilendir," [128]
87. Andolsun, Biz, sana tekrarlanan yediyi ve şu Kur'ân-i Azim'i verdik.
İlim adamları, "tekrarlanan yedi (es-Seb'Û'l-Mesârû)" hakkında farklı görüşlere sahiptir. Fatiha olduğu söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebi Talib, Ebu Hu-reyre, er-Rabî" b. Enes, Ebu'1-Â.liye, el-Hasen ve başkaları söylemişlerdir. Peygamber (sav)'dan da bu husus sabit yollarla rivayet edilmiştir ki, bu da Ubey b. Ka'b ve Ebu Said b, el-Mualla yollarıyla gelen hadislerde sozkonu-su edilmiştir. Bu rivayetler, bundan önce el-Fatiha Sûresi'nin tefsirinde (.1. bab, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Tirmîzî de Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Elhamdülillah (Fatiha suresi) Kur'ân'm da anasıdır, kitabın da anasıdır ve tekrarlanan yedi (es-Seb'ul Mesânî) dir." (Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir.[129] Bu ise bu hususta açık bir delil (nass.) dır, yine bu da el-Fatiha Sûresi'nde (tefsirinin 1. bab, 3- başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Şair der kî:
"Size Kur'ân'ı, Ummul-Kitab'ı ve es-Seb'u'1-Mesânî'yi İndiren hakkı için and veriyorum..."
İbn Abbas da der ki: Burada "tekrarlanan yedimden kasıt, yedi uzun sure olan el-Bakara, Ali İmran, en-Nîsa, cl-Maide, el-En'âm, el-A'raf ve -birlikte olmak üzere- el-Enfal ve et-Tevbe Sûreleridir. Çünkü, bu iki sure arasında besmele yoktur.
Nesâî, şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize, Ali b. Hucr anlattı, bize Şerik haber verdi. O, Ebu İshak'dan, o, Said b. Cubeyr'den, o da İbn Abbas'tan, yüce Allah'ın: "Tekrarlanan yedi" buyruğu hakkında dedi ki: Bunlardan ka-sıtv yedi uzun sûredir.[130]
Bunlara "Mesânî (tekrarlananlar)" denilmesinin sebebi, bu sûrelerde ibretlerin, ahkâmın ve hadlerin tekrar edilmesidir. Kimileri de bu görüşü kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Bu âyeM kerime Mekke'de indirilmiştir. Ve o dönemde henüz uzun sûrelerin hiç birisi indirilmiş değildi. Bu itiraza şöyle cevap verilmiştir: Şam yüce Allah, Kur'an-ı Kerimi önce dünya semasına, sonra da dünya semasından peyderpey indirmiştir. Dünya semasına indirdiği ise, Muhammed (sav/e henüz üzerine indirilmemiş olsa dahi, verilmiş gibidir.
"Tekrarlanan yedi"nin, yedi uzun sûre olduğunu söyleyenler arasında, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Said b. Cübeyr ve Mücahid de vardır. Şair Cerir de der ki:
" Allah Ferezdak'm cezasını versin
Mufassal sûreleri ve Mesânî'yi kaybetmiş alarak akşamı ettiğinde.”
Mesânî'nin, Kur'ân-ı Kerim in tümü olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah, sözün en güzelini müteşabih, tekrar edilen (mesânî) bir kitap halinde indirmiştir." Cez-Zümer, 39/23) Bu, ed-Dalı-hâk, Tavus ve Ebu Malik'in görüşüdür. İbn Abbas da böyle demiştir Kur'ân'a mesânî denilmesinin sebebi ise* hafreTterin ve kıssaların onda tekrar edilmesidir. Abdulmuttalib'in kızı Safiyye de, Rasûlullah (sav) için söylediği mersiyesinde şöyle demektedir:
"O, kendisiyle doğru yolun bulunduğu, yükselen bir nur idi. Ta'zim okunan Kur'ân-ı Kerim'in indirilmesi onun özelliği idi.”
Burada "tekrarlanan yedi"den kastın, KurJân-ı Kerim'in emir, nehiy, müjdeleme, uyarıp korkutma (tebşîr ve inzâr), misallerin verilmesi, nimetlerin sayılması, geçmiş nesillere dair haberler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Ziyad b. Ebi Meryem yapmıştır.
Sahih olan birinci görüştür, çünkü o bu konuda açık bir nastır. el-Fatiha Sûresi'nde de bu sûreye Mesanî adım vermenin başka sûrelere de aynı adı vermeye engei bir taraf olmadığını açıklamış bulunuyoruz. Şu kadar var ki, Peygamber (sav)'den, eğer herhangi bir hususta tevil ihtimali bulunmayan bir rivayet varid olmuş ve açık bir nass da sabit olmuş ise, o nassın yanında durmak gerekir.
"Ve şu Kur'ân-ı azim'İ verdik" buyruğunda hazfedilmiş ifadeler vardır ve bunun takdiri şöyledir: Fatiha, Kur'an-ı azimin kendisidir. Çünkü Fatiha, İslâm'ın esaslarıyla ilgili hususları kapsamaktadır. Yine buna dair açıklamalar daha önceden Fatiha Sûresi'nde geçmişti,
Ve şuKur'ân-ıAzimin." buyruğundaki "vav"ın fazladan geldiği ve ifadenin takdiri manasının: "Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yedi olan şu Kur'ân-ı azim'i verdik" olduğu da söylenmiştir, Şairin şu beyiti de bu türdendir:
"O büyük ve efendi hükümdar,
O gayretler sahibi ve savaşta askeri birliğin aralanma..."
Buna dair açıklamalar da daha önceden yüce Allah'ın: "Namazları ve özellikle orta namazı koruyunuz" (el-Bakara, 2/238) buyruğunu açıklarken, (3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [131]
88. Sakın bazılarını faydalandırdığımız şeylere iki gözünü dikip uzatma! Onlar için tasalanma da. Müzminlere de kanadını indir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [132]
1. Dünya Ehline İmrenmek:
Yüce Allah'ın: "Sakın..* İki gözünü dikip u/atma" buyruğunun anlamı şudur: Kur'ân-ı Kerim sayesinde Ben, insanların elinde bulunan şeylere seni muhtaç olmaktan kurtardım, yücelttim. Çünkü Kuı'ân-ı Kerimi kendisi için yeterli bir servet görmeyen bizden değildir. Yani, sahip olduğu Kur'ân-ı Kerim ile İhtiyaçtan kurtulduğunu kabul etmeyip -yüce Mevlâ'nın marifetlerine sahip olduğu halde- gözünü dünyanın, süsüne diken bir kimse bizden değildir.
Denildiğine göre, Busra ve Ezriât denilen yerlerden yedi kafile, Kurayza ve Nadirlilere aynı güncte ulaştı. Bu kafilelerle beraber buğday, hoş kokular, mücevherat, denizlerden çıkarılan eşyalar da vardı. Müslümanlar şöyle dedi: Bu mallar bizim olsaydı, bunlarla güçlenir ve bunları Allah yolunda in-fak ederdik. Bunun üzerine yüce Allah: "Andolsun ki Bîz sana tekrarlanan yediyi..." buyruğunu indirdi. Yani, bunlar sizin için oraya gelen yedi kafileden daha hayırlıdır. O bakımdan gözlerinizi onlara dikmeyiniz. îbn Uyeyne bu kanaattedir. O bununla İlgili olarak Hz. Peygamberin şu hadisini de zikreder: Kur'ân-ı Kerim ile kendisini zengin görmeyen yani başka şeylere ihtiyaçtan kendisini uzak kabul etmeyen kimse bizden değildir."[133]
Bu anlamdaki açıklamalar bizim bu kitabımızın baş taraflarında İKur'an'ın faziletleri bölümü Kur'an'ı okuma keyfiyeti ile ilgili bahiste) geçmiş bulunmaktadır.Bazılarım* ifadesi nimetlerde emsal kıldığımız kimseleri demektir. Yani zenginler zenginlik bakımından birbirlerinin emsalidirler. Bu bakımdan âyet-i kerimede bunlara ("çiftler" anlamına gelen): "Ezvac" denilmiştir. [134]
2. Sürekli Dünya Metaını Arzulamak:
Bu âyet-i kerîme dünya metaını arzulayıp ona göz dikmekten uzak kaltn-masmı ve onun sürekti olarak mevlâsına ibadete yönelmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna benzemektedir: "Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!" (TaHa, 20/13D
Ancak durum bu şekilde değildir. Çünkü Peygamber (sav)in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bana dünyanızdan kadınlar ve hoş koku sevdirildi. Gözümün nuru da namazda kjlındı "[135] Hz. Peygamber de insan olmanın ve insanî fıtratın bir özelliği olarak hanımları ile hoş vakit geçirir, güzel koku sürünmeye dikkat ve özen gösterirdi. Yüce Mevlasma seslenmesi esnasında da gözü ancak namaz iie aydınlanırdı. O Rabbine münacaatını, seslenişini bundan daha layık ve daha uygun görürdü. Muhammed (savVin dininde İsa'nın dininde olduğu gibi ruhbanlığa yönelmek yoktur. Şanı yüce Allah insana hafif gelen, zorluklardan uzak ve arınmış müsahamakar hamiliği teşri buyurmuştur. O bakımdan insanoğlu dünyanın arzulanan şeylerinden nasibini alır ve yüce Allah'a selim bir kalb ile döner. Faziletli kıraat bilginleri (İslâm alimleri) ile ihlaslı kimseler bugün için lezzet verici şeylerden uzak durarak göklerin ve yerin Rabbine ihlasla yönelmenin daha evla olduğu görüşündedirler. Çünkü dünyada haram şeyler daha baskın halde bulunmaktadır. Kul ise maişeti dolayısıyla kendileriyle birlikte oturup kalkmanın caiz olmadığı kimselere oturup kalkmak şeklinde haramların galip geldiği bir ortamda iyi davranmak zorunda kalmış bulunmaktadır. Böyle anlamak kıraat daha faziletli dünyadan kaçmak bunun İçin daha doğru ve daha adil bir davranış olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: "İn-sanEar öyie bir döneme geleceklerdir ki; müslümamn en hayırlı malı -dinini korumak kastıyla fitnelerden kaçarak- dağ başlarında ve yağmurun düştüğü yerler arkalarından gideceği bir koyun (sürüsü) olacaktır."[136]
Yüce Allah'ın: "Onlar için tasalanma" buyruğu, müşrikler iman etmeyecek olurlarsa onlar için üzülme demektir. Anlamın: Dünya hayatında kendilerine verilen meta ve dünyalık dolayısıyla üzütme, çünkü âhirette senin bundan daha üstün ve faziletli şeylerin vardır. Şöyle de açıklanmıştır: Eğer on-İar azaba doğru yol alacak olurlarsa onlar için üzülme; çünkü onlar azab ehli kimselerdir.
"Mtî'minlere de kanadını indir" sana iman eden kimselere karşı yumuşak davran ve onlara alçak gönüllüce tevazu ile hara ket et.
"Kanadın indirilmesi" aslında, kuşun yavrusunu bağrına basarken kanadını açtıktan sonra üzerine kanadını kapatması hakkında kullanılır. însan hakkında kendisine tabi olanları daha yakınlaştırması ve yakın tutmasının bir sıfatı otarak kullanılmaya başlanmıştır. Mesela: Filan kişi kanadını alçaltan, indiren bir kimsedir, denilirken o vakur ve sakin bir kimsedir, denilmek İstenir. Âdemoğlunun iki kanadı onun İki yanıdır. Yüce Allah'ın: "Elini kanadının (koltuğunun) altına götür" (Tâ-Ylâ, 20/22) buyruğu da buradan gelmektedir. Kuşun kanadı onun eli hükmündedir. Şair der ki:
"Bir kavmin lideri olan için mertlik olarak yeter. Hasta kardeşlerine kanadını uzatman."
Yani onlara alçak gönüllülükle ve yumuşaklıkla davranman. [137]
89. Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben açıkça uyarıcıyım"
90. Nitekim bölüşülenlere de indirmiştik.
Bu ifadede hazfedilmiş sözler vardır Yani: Ben bir azab ile apaçık uyaran bir kimseyim, anlamında olup merul olan "azab" kelimesi hazfediEmiş-tir. Çünkü "uyarmak " zaten buna delildir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadfr: "Ben Ad ve Semud'un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım" (Fusilet, 41/13) diye buyurulmaktadir.
Nitekim "anlamındaki kafin fazladan geldiği de söylenmiştir. Yani ben sizi bölüşenlere indirdiğimiz şeyler ile açıkça uyarıcıyım demek olur. Yüce Allah'ın: Onun benzeri hiçbir şey yoktur." (eş-Şûrâ, 42/11) buyruğunda olduğu gibi
Anlamın: Ben sizi bölüşenlerede indirdiğimizin bir benzeri ile açıkça uyanayım, şeklinde olduğu söylendiği gibi, anlamın: "Nitekim biz bölüşenlere de azab indirmiştik ve (95. âyet-i kerime ile birlikte) o alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz. Artık emrohınduğunu açıkça bildir ve haddi aşan o müşriklerden yüz çevir. Çünkü Biz onlardan birçok sıkıntılar çekmiş olduğun ileri gelenlere karşı sana yeteriz, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Bölüşenler"in anlamı ile ilgili olarak yedi farklı görüş vardır:
1- Mukatil ve el-Ferra der ki: Bunlar Hac döneminde Velid b. el-Muğıre'nin gönderdiği onbir kişidir. Bunlar Mekke'nin dar yollarını, geniş yollarını, dağlardaki yollarını kendi aralarında paylaştırarak bu yollardan geçenlere köle diyorlardı: Aramızda çıkan ve Peygamberlik İddiasında bulunan bu kimseye sakın aldanmayın o bir delidir, bazen o bir sihirbazdır, bazen o bir şairdir, bazen de o bir kahindir, diyorlardı. Onlara bu şekilde "bolüşenler" adının verilmesi bu yollan kendi aralarında paylaşurinalarıdır. Allah bunların hepsinin canlarını en kötü şekilde aldı. Bunlar ayrıca d-Veİid bin el-Muğiıe'yi Mescidin kapısında hakem olarak tayin etmişlerdi. Peygamber (sav) hakkında ona soru soranlara da: O adamlar doğru söylediler diye cevap verirdi,
2-Katade der ki: Bunlar Kureyş kafirlerinden bir topluluk olup. Allah'ın kitabım bölüştürerek, bir kısmına şiir, bik kısmına büyü, bir kısmına kehânet bir kısmına da öncekilerin efsaneleri adını vermişlerdL
3-İbn Abbas der kh Bunlar kitabın bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr eden kimselerdir.
4-İkrime de böyle demiştir: Bunlar elıl-i kitab kimselerdir. Onlara "bölü-şenler" adının veriliş sebebi, alay eden kimseler oluşları ve onların kimisinin: Bu sûre benimdir bu sûre de senin oİsun, demeleridir. İşte dördüncü görüş de budur.
5-Katade der ki: Bunlar kitaplarını bölüştüler darmadağın ve parçalara ayırdılar ve tahrif ettiler.
6-Zeyd b. Eşlem der ki: Burada kastedilenler, Tiz, Salih'in kavmidir. Bunlar onu öldürmek üzere kasem ettiklerinden dolayı onlara el-müktesîm'in" (yani yemin eden, kasem eden kimseler) adı verilmiştir. Nitekim yüce Allah: "Kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki: Ona ve aile kalkı-nagece baskın yapalım..," (En-Neml, 27/49) buyruğuyla buna işaret etmektedir.
7-el-Ahfeş der ki: Bunlar karşılıklı olarak yemin ile kendi aralarında bazı hususları, bölüşen bir topluluktu. Denildiğine göre bunlar As b. Vail Ra-bia'nm iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Cehil b. Hİşam, Ebul-Bahteri b. Uişarn, en-Nadr b. Haris Umeyye b. Haleb ve Münebbih b. Haccac'dırlar. Bunu da el-Maverdi nakletmektedir. [138]
91. Onlar ki, Kur'ân'ı parçalar? avu muşlardı.
Bu, bölüşenlerin niteliğidir. Bunun mübtedâ olup haberinin (.92. âyeti kerimede yer alan): "Andolsun ki onlara elbette soracağız" anlamındaki buyruk olduğu da söylenmiştir.
"Parçalar" kelimesinin tekilinin olup bu kelime bir şeyi darmadağın etmeyi ifade edenden gelmektedir; bu parçaların herbirisine: denilir. Kimi dil bilgini de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslr, şeklinde olup "vav" düşürülmüştür Bundan dolayı çoğulu diye gelmiştir. Mesela; "Fırkalar" kelimesinin; ntn çoğulu olması gibi. Bunun da asli; dır. " Fırka" birlik kelimesinin çoğulunun şeklinde gelmesi de böyledir. Bunun anlamı da az önce "bölüşen" hakkında yaptığımız açıklamalara raci olur.
İbn Abbas der ki: Bu şekilde davrananlar Kur'an-ı Kerİm'İn bir bölümüne iman ettiler, bir bölümünü inkar etliler. Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili olarak söyledikleri sözlerini bölümlere, parçalara dağılıp ayırmışlar, onu yalan, büyü, kehanet ve şiir diye nitelendirmişlerdi, Onu parçalara bölüp dağıttım, ayırdım" demektir. Şair RuJbe de şöyle demektedir:
"Allahİn dini öyle parçalara ayırılıp dağıtılacak birşey değildir."
Yani Allah'ın dini darmadağın değildir.
Bu kelimeden eksiltilen harfin "lıe" olduğu ve bunun aslının; olduğu da söylenmiştir. Çünkü ve bunun sonucu olan-, kelimesi Kureyş lehçesinde sihir ve büyü demeklir. Onlar, sihirbaza; sihirbaz kadına da derlei'. Şair de şöyle demektedir:
"Sihirbazın ve sihir yapanın düğümlerine Üfleyenlerden, Rabhime sığınırım."
Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır: Rasûlullah (sav); Büyü yapan kadına da, büyü yaptıran kadına da lanet etmiştir,"
Âyet-i kerimenin anlamı da şöyledir: Bunlar, Kur'ân hakkındaki iftiralarını alabildiğine çoğalttılar; yalan yere söylediklerini oldukça çeşitlendirerek, sihir dediler, öncekilerin masalları dediler, o uydurulmuş bir sözdür, dediler ve daha başka şeyler söylediler.
"Parça, bölüm" kelimesinin harf eksilîilmesi açısından benzeri bir kelime de; "Kenar, dudak" kelimesidir. Bunun aslı da- şeklindedir. Nitekim Arapların; "Yıl" diye kullandıkları kelimenin aslı da; şeklindedir Bu kelimelerden aslî olan "he" harfini eksilterek te'nis için alâmet olarak kullanılan "he (yuvarlak te)"yi kutlanmışlardır.
Bir diğer görüşe göre, bu kelimenin aslı, şeklinde olup bu da nemime[139] (Laf alıp götürmek) demektir. ise, bühtan ve iftira demektir. Bu da, bir kimsenin birisine iftirada bulunarak onda olmayan özellikleri var diye iddia etmesi demektir. Nitekim; " Ona bühtan ve iftirada bulundu" anlamındadır, İftirada bulundum" anlamındadır.
ei-Kisaî der ki Yalan ve bühtan" demek olup, bunun çoğulu; şeklinde gelir Tıpkı; "Parça, fırka'- kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. Yüce Allah da: "C.el-Ki-safnin anlayışına göre) Onlar ki Kur'ân'ı yalan diye nitelendirmişlerdir.” Bunun anlamının, Kur'ân-ı Kerîmden hoşlarına giden bölümlerine iman ettiler, geri kalan bölümlerini de inkâr ettiler şeklinde olduğu da söylenmiştir. Böylelikle onların inkâr ve küfürleri, imanlarını boşa çıkarmış olmaktadır.
el-Ferra'nın kanaatine göre bu kelime; 'den alınmıştır. Bu ise, vadide yetişip diken gibi biten bir bitkinin adıdır.[140]
92. Rabbine andolsun ki, onların hepsine elbette soracağız.
93. Yapmakta oldukları şeyleri.
"Rabbîne andolsun ki, onların hepsine elbette soracağız." Yani, bu sözü geçen kimselere, dünyada neler yaptıklarını elbette soracağız. Buhârî'de şöyle denilmektedir: İlim ehlinden pek çok kişi, yüce Allah'ın: * Rabbine andolsun ki, onların hepsine elbette soracağız" buyruğunu "La ilahe illallah'a dair onlara som soracağız, diye açıklamışlardır.[141]
Derim ki: Bu, merfu' olarak da rivayet edilmiştir. el-Tirmizî el-Hakîm rivayet ederek der ki: Bize, el-Cârûd b. Muaz anlattı, dedi ki; Bize, el-Fadl b-Musa anlattı, el-Fadlr Serik'ten, o, Leys'ten, o, Beşir b. Nelıîk'ten, o, Enes b. Malik'ten, o, Rasûlullah (sav)'dan yüce Allah'ın: "Rabbine andolsunki, onların hepsine elbette soracağız. Yapmakta oldukları şeyleri" buyruğu hakkında "(Yani) La ilahe illallah sÖ2ü hakkında" (soracağız) dernektir, diye buyurduğu rivayet edilmiştir.[142]
Ebu Abdullah der ki: et-Tirmizî el-Hakîm der ki: Bize göre bunun anlamı, Lâ ilahe illallah'm doğru ve samimi olarak söylendiğinden ve ona gereği gibi bağlı kalındığından sorulacaktır Çünkü yüce Allah, Kur'an-ı Keriminde ameli de sözkonusu ederek: Tapmakta oldukları şeyleri" diye buyurmakta, söylemekte oldukları şeyleri diye buyurmamaktadır. Her ne kadar sözün de dilin ameli olarak kabul edilmesi mümkün ise de, bununla asıl kastedilen dilcilerin örfen kabul ettikleri sözün söz, amelin de amel olduğu şeklindedir. Rasûlullah (sav)'ın: "Lailalıc illallah'tan diye buyurması, ona tam anlamıyla bağlı kalınmadığından ve söylenen o sözün muhtevastna samimiyetle bağlı kalındığından sorulacaktır, anlamındadır, Nitekim Hasanı Basrî de şöyle demiştir: İman, hoş şeyleri temenni etmekle olmadığı gibi, din de temenni ile olmaz. Fakat o, kalplerde yer eden amellerin de doğruladığı şeydir. İşte, Rasûlullah (sav)'ın: "Kim ilılas ile lâ ilahe illallah diyecek olursa cennete girer" diye buyurduğunda, ashabım Ey Allah'ın Rasûlü, bunun îhlasîı söylenmesi ne demektir, diye sormaları Üzerine, o da: "Söylediği bu sözün onu Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten alıkoyup engellemesidir" diye cevap vermiş olması bundan dolayıdır. Bu hadisi de Zeyd b. Erkam rivayet etmiştir. Yine Zeyd b. ErkanVdan, dedi ki: Rasûluliah (sav.) şöyle buyurdu; "Allah, bana ümmetimden lâ ilahe illallah deyip, ona (batıl) herhangi bir şey karıştırmamış olarak gelen herkese cennetin vacip olacağı ahdini vermiştir." Ey Allah'ın Rasûlü dediler, lâ ilahe UlalJah'a kanştınlacak şey nedir? deyince, şöyle buyurdu: "Dünyaya tutkunluk, dünya için toplamak ve dünya için vermekten uzak kalmak dernektir. Bunlar, peygamberlerin sözlerini söylerler, fakat zorbaların amelleri ile amel ederler." Enes b. Malik de şöyle demektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "La ilahe illallah, dünya ticaretlerini dinlerine tercih etmedikleri sürece kulları Allah'ın gazabından korur. Eğer, dünyalarının ticaretlerini dinlerine tercih edecek olurlar da, sonra lâ îlâhc illallah diyecek olurlarsa, bu onlara geri döndürülür ve Allah: Yalan söylediniz der." Bu rivayetlerin hepsinin senedi de "Nevâdürü'l-Usul"aâh eserde zikredilmektedir.[143]
Derim ki; Âyet-i kerime, umumu ile İnsanların, kâfirleri ile mü'minleri İle-hesapsız olarak cennete girenler müstesna- sorgulanacaklarına ve hesaba çekileceklerine delil teşkil etmektedir. "-et-Tezkire* adlı kitabımızda açıkladığımız gibi-
Kâfir, sorgulanıp hesaba çekilecek mi diye sorulursa, buna: Bu konuda görüş ayrılığı vardır, deriz. Biz, buna dair açıklamaları "et-Tezkire"de kaydetmiş bulunuyoruz. Kuvvetli olan görüş kâfirin sorgulanacağı şeklindedir. Hem bu âyet-i kerime dolayısıyla, hem de yüce Allah'ın: Tte durdurun onları, çünkü onlar sorgulanacaklardır." (es-Sai"fat, 37/21) buyruğu ve: "Şüphe yok ki dönüşleri yalnız bizedir, sonra da hesaplarını görmek de süphe-sizyalnız Bize aittir. "(el-Ğaşiye, 88/25-26) buyrukları hesaba çekilip sorgulanmalarını gerektirmektedir,
Denilse ki: Yüce Allah, bir başka yerde: "Suçlularagünahları sorulmaz." (el-Kasas, 28/78); nO günde ne insana, ne cinnegünahı sorulmayacak"(er-Rahman, 55/39); "Allah, onlarla konuşmaz." tel-Bakara, 2/174); "Muhakkak-ki onlar, ogünde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır" (el-Mutaf-fifin, 83/15) diye buyurmaktadır biz de şöyle deriz:
Kıyamette değişik durumlar sozkonusudur. Kimi halde soru sorulacak, konuşulacak, kimi yerlerde de bunlar olmayacaktır. İkrime de şöyle demiştir: Kıyametin durumunda yer yer farklı haller olacaktır. Kimi durumda sorgulama olacak, kimi durumlarda olmayacaktır.
İbn Abbas da şöyle demektedir: Yüce Allah'ın onlara soru sormaması, onlardan haber ve bilgi almak kastıyla soru sormayacağı anlamındadır. Siz böyle yaptınız mı, şöyle yaptınız mı diye sorulmayacaktır. Çünkü yüce Allah, her şeyi bilendir. Ama yüce Allah onlara, azarlama, yaptıklarını başlarına kakma anlamında soru soracak ve onlara: Niye Kur'an'ı Kerime karşı isyan ettiniz, bu konuda deliHnîz nedir diye sorulacaktır. Kutrub da bu görüşü esas kabul etmiştir.
Yüce Allah'ın: "Rabbine an dokun ki, onların hepsine elbette soracağız" buyruğunun, mükellef mü'mînlere soracağız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Sonra, andolsun o günde nimetlerden elbette sor«Za-caksmız"(et-Tekasur, 102/8) buyruğu bunu açıklamaktadır.
Bununla birlikte âyetin umumi bir anlam ifade ettiği görüşünü kabul etmek, daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır, [144]
94. Artık emrohınduğunu açıkça bildir. Müşriklerden de yüzçevir.
95. O alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz.
"Artık emrolunduğuau açıkça bildir." Sana emrolunan Allah'ın risaleti-ni tebliğ görevini bütün insanlara karşı yerine getir. Tâ ki onlara karşı delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Allah bunu sana emretmiş bulunuyor.
"Yarık" demektir, " Kavim dağıldı" manasınadır. Yüce Allah'ın: Bölük, bölük ayrılacakları bir gün" (er-Rum, 30/43) buyruğunda da bu kökten gelen kelime kullanılmıştın Onu yardım, o da yarıldı" anlamındadır. Aslında bu kelime anlam itibariyle ayırmak ve yarmak ile alâkalıdır. Ebu Zueyb, bir eşeği ve onun sıpalarını söz-konusu ederken, şöyle demektedir:
"Sanki o (sıpa) lar otların üzerine bırakılmış bir örtü gibidir. Ve sanki o, fal oklarını çektirene benzer. O fal oklarının üzerine bir eğilip onları çeker ve dağıtır."
Onları dağıtır, birbirinden ayınr, dernek istemektedir
Yüce Allah'ın: "Altık emrolunduğunu açıkça bildir" buyruğu ile ilgili olarak el-Ferrâ der ki: Yüce Allah bununla emri açıkla demektedir Yani dinini açıkça bildir, ortaya koy anlamındadır. Buna göre buradaki; ( U ) edatı, (emrolunma) fiili ile birlikte mastar konumundadır. Îbnü'l-Arabî der ki: Buradaki "emrolunduğunu açıkla" emri, emrolunduğunu yerine getir, anlamındadır.
"Artık emrolundıığımu açıkça bildir" buyruğunun: Sen onları tevhide davet etmek suretfyle, topluluklarını ve sözbirliklerini dağıt. Çünkü onlar, bir bölümü senin çağrım kabul etmek suretiyle ayrılıp dağılacaklardır, anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde, buradaki "Kâfirlerin topluluğunun dağıtılması" demek olur.
"Müşriklerden de yüzçevlr.w Yani, onların alay etmelerini öneinsemek-ten, onlann sözlerine aldırmaktan yüzçevir. Çünkü Allah seni onların söylediklerinden, arındırmış, uzak tutmuştur.
İbn Abbas der ki: Bu buyruk, yüce Allah'ın: "Müşrikleri... öldürünüz" (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile nesh edilmiştir.
Abdullah b. Ubeyd de der kî: Peygamber (sav) yüce Allah'ın: "Artık emrolunduğunu açıkça biUiir" buyruğu ininceye kadar gizli kalmaya devam etti. Bu buyruk indikten sonra o da, ashabı da artık dışarı çıktılar, Mücahid der ki: Bu buyruk ile namazda Kur'ân-ı Kerîm'i açıktan oku, demek istemektedir. "Müşriklerden de yitaçevir" ise, onlara aldırış etme, demektir
İbn İshak der ki: Müşrikler kötülük yapmayı sürdürüp, Rasûlullah(sav} ile çokça alay etmeye başlayınca, şanı yüce Allah da: "Artık emrolundugu-nu açıkça bildir. Müşriklerden de yüzçevir. O alay edip duranlara karşı muhakkak Bfcz sana yeteriz. Onlar ki, Allah üe beraber başka bir ilah tanırlar. Onlar yakında bileceklerdir" buyruklarını indirdi. Buyruğun anlamı şudur: Sen, emrolunduğunu açıkça bildir, Allah'tan başkasından korkma. Hiç şüphesiz Allah, alay edenlere karşı sana yeterli geldiği gibi, sana eziyet verenlere karşı da O sana yeter. Bu alay edenler Mekke'nin ileri gelenlerinden beş kişi idiler. Bunlar başlarını çeken el-Velid b. el-Muğire'den başka el-Âs b. VâU, el-Esved b. el-Muttalib b. Esed Ebu Zema ve el-Esved b. Abdi Ye-ğus ile el-Haris b. et-Tulâtila'dır. Allah onların hepsini helak etmiştir. Bedir günü savaşının, bir günde helak edildikleri de söylenmiştir. Çünkü bunlar, Rasûlullah (sav) ile alay eden kimselerdi.
(Yine) îbn tshak'ın belirttiğine göre, bunlann helak edilmelerine sebep şudur: Sözü geçen bu kimseler, Beytullahı tavaf ettiklerinde Cebrail (as), Ra-sûlultalı (sav)'a geldi. Hz. Cebrail kalkınca, Rasûlullalı (sav) da kalktı. Onun yanından el-Esved b. el-Muttalib geçti. Hz. Cebrail, el-Esved'in yüzüne yeşil bir yaprak attı, hemen kör oldu ve gözüne bir ağrı girdi. Başını duvara vurmaya koyuldu. Bu sefer, yanından el-Esved b. Abdi Yeğus geçti, Hz. Cebrail onun karnına işaret etti. Bu sefer su içip kanamama hastalığına yakalandı ve karnı irinli su ile dolup şişerek öldü. Yanından el-Velid b. el-Muğire geçince Cebrail, ayak topuğunun alt tarafında bulunan bir yara izine İşaret etti. Bu yara senelerce önce kibirinden elbiselerini yukarı doğru çekerken isabet etmişti. Şöyleki; el-Velid, Huzaalılardan, oklarına tüy takmakta olan bir adamın yanından geçti. Bu oklarından birisi el-Velid'în elbisesine takıldı ve o topuğunda pek önemsiz olan bu yarayı açtı. Hz. Cebrail'in işareti ile bu yarası bir daha açıldı ve ölümü ile sonuçlandı. Yine yanından el-As b. Vâil geçti, onun da ayağının alt tarafındaki çukura işaret etti. Taife gitmek üzere e-şeğine.bindi. Eşeği çıbrık denilen dikenli bir otun üzerine çöktü. Bu sırada da Âs'ın ayağının çukur tarafına bir diken battı ve Ölümüne sebep oldu. Sonra el-Haris b. et-Tulâtıla yanından geçti. Onun da basma işaret etti, başından irin akmaya başladı ve bu sebepten öldü.[145]
Bunların ölüm sebepleri ile ilgili buna yakın, nisbeten farklı açıklamalar da zikredilmiştir.
Yüce Allah'ın: "Nihayet Allah binalarım temellerinden, yıktı ve üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı" (en-Nahl, 16/26) buyruğunda kastedilenlerin bunlar olduğu da söylenmiştir. Böylelikle ölümlerinde onlara gelen bu musibetler -ileride geleceği gibi- üzerlerine yıkılan tavana benzetilmektedir.[146]
96. Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Onlar yakında bileceklerdir.
Bu, alay edenlerin nitelikleri ile ilgili bir buyruktur. Bunun, mübtedâ olduğu, haberinin de "onlar yakında bileceklerdir" anlamındaki buyruk olduğu da söylenmiştir.[147]
97. Andolsun ki, onların söylediklerinden dolayt göğsünün daraldığım da elbette biliyoruz.
Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, onların söylediklerinden" onların seni yalanlamalarından, sözlerini reddetmelerinden, düşmanlarının sana ve ashabına yaptıklarından "dolayı göğsünün" yani kalbinin "daraldığını elbette biliyoruz." Göğüs ile kalbin kastedilmesi, kalbin yerinin göğsün içi olduğundan dolayıdır. [148]
98.Artık sen hemen Rabblni hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık İmlinde sunacağız: [149]
1.Namaza Sığtnmak:
Yüce Allah'ın: "Artık sen hemen Rabbini ham d ile teşbih et” Yani, sen hemen namaza koş, namaza sığın. Çünkü namaz teşbihin en ileri derecesi, takdisin de en ileri noktasıdır.
"Teşbih et" buyruğu, yüce Allah'ın: "Ve secde edenlerden ol buyruğunun bir açıklamasıdır. Namazda yüce Allah'a en iteri derecede yakınlık halinin secde hali olduğu açıkça bilinmektedir Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdedeki halidir. O bakımdan ihlasla dua ediniz."[150] Bundan dolayıdır ki, bu buyrukla özellikle secde hali sözkonusu edilmiştir. [151]
2. Bu Âyeti Kerime Secde Âyeti midir?
İbnü'l-Arabî der ki: Bazı kimseler, buradaki emir ile bizatihi secde etmenin emredildiğini sanmışlardır. O bakımdan burada, Kur'ân-ı Kerim'de tilâvet secdesi yapılan yerlerden birisi olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Benr BeytülmakdisMn -Allah onu arındırsın- Hz, Zekeriyya mihrabında imamlık yapan zatın burada secde ettiğine tanık oldum, ben de bu âyet-i kerimenin nihâyetinde onunla birlikte secde ettim. Ancak-ilim adamlarının çoğunluğu bu görüşte değildir.
Derim ki: Ebu Bekir en-Nakkâş, Ebu Huzeyfe ile Yeman b. Riâb 'm görüşüne göre burada secde âyeti olduğunu zikretmektedir. O, bunun vacip bir secde olduğu görüşündedir. [152]
99. Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.
Bu buyruk ile ilgili açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız:
Yakîn, Ölüm Demektir:
Yüce Allah Peygamberine, kullarının kendisine hizmette kusur etmeleri halinde kendisine ibadet etmesini emretmekte ve bunun, vacip olduğunu belirtmektedir.
Yüce Allah'ın: "Sana yakîn gelinceye kadar" ifadesinin anlamı nedir? Çünkü, zaten "Rabbîne ibadet et" ifadesi ibadet emri için yeterlidir, diyene şöyle cevap verilir:
Bu buyruğun anlamı şudur: Eğer "Rabbime İbadet et" eniri mutlak gelmiş olsaydı, sonra da H2. Peygamber, yüce Allah'a yalnızca bir defa ibadet etmiş olsaydı, bu emre gereken şekilde itaat etmiş olurdu. Yüce Allah'ın: "Sana yakan (Ölüm) gelinceye kadar* diye buyurması ise, ölünceye kadar sen O'na ibadetten ayrılma, anlamında olur.
Peki, şanı yüce Allah: "Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et”
diye buyurduğu halde, niçin "ebediyen" diye buyurmamıştır, denilecek olursa, şu şekilde cevap verilir:
"Yakîn" ifadesi, "ebediyyen" ifadesinden daha beliğdir. Çünkü, "ebediy-yen" kelimesinin tek bîr anı ve bütün anları "sonuna dek" ifade etme ihtimali vardır, Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/95. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Maksat, hayatı süresince ibadetin de devamlılığıdır. Nitekim yüce Allah'ın salih kulu şöyle demiştir: "Bayatta olduğum sürece namaz kılmamı, zekât vermemi emretti " (Meryem, 19/3D
Buna bağlı olarak bir kimse hanımına: Sen ebediyyen benden boşsun, diyecek olursa, sonra da: Ben bununla bir gün veya bir ayı kastettim derse, hanımına ric'at yapmakla mükellef olur. Eğer: Hayır, ben hayatı boyunca onu boşamış oldum diye açıklarsa, ona ric'at yapamaz.
"Yakln* kelimesinin, ölüm anlamına geldiğine delil ise, EnsarJdan olan Um el-Alâ'nın rivayet ettiği hadistir. Bu hanım, Hz. Peygamber'e bey'atte bulunan kadınlardandır. Bu hadiste şunlar da geçmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Osman'a -Osman b. Maz'un'u kastediyorum- gelince, ona da yakîn gelmiş bulunmaktadır. Ve ben, onun namına hayır ümid ederim. Allah'a yemin ederim, ben Allah'ın Rasûlü olduğum halde ona ne yapılacağını bilemem" dedikten sonra, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir,[153] Bu hadisi, sadece Buhârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- rivayet etmiştir.
Ömer b. Abdulaziz de şöyle derdi: Ben insanların ölümü yakîn (kesinlik) ile bildikleri halde, ondan çok şüpheye benzeyen bîr yakîn görmüş değilim. Çünkü onlar, bu yakînlerine rağmen Ölüm için gerekli hazırlığı yapmıyorlar.
Bununla ölümün geleceğinde şüphe ediyorlar demek istiyor gibidir.
Şöyle de denilmiştir: Burada wyakîn"in, yüce Allah'ın, düşmanlarına karşı sana zafer vereceği hususunda şüphe edilmeyen hak anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, İbn Şecere'ye aittir. Ancak birincisi daha sahihtir. Mü-cahid, Katade ve el-Hasen'in görüşüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Cubeyr b. Nuleyr ise, Ebu Müslim el-Havlânî'yi şöyle derken dinlediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Bana mal toplamam, ticaret yapanlardan olmam vahyolunmadı. Ancak bana: Rabbini hama ile teşbih et, secde edenlerle beraber ol ve yakîa (ölüm) sana gelinceye k;tdar Rabbine ibadet et," diye valıyolundu.[154]
HİCR SÛRESİNİN SONU
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/7
[2] Taberanî, el-Mu'cemu'l-Evsat, VI, 68; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 379'cln bu hadisi, kaydettikten sonrcı şunları söylemekledir; "tâbirden farkh ifadelerle bn ırunnclr baş-kn rivayetleri Sahihte yer alınıştır, Taberânî bunu el-EvsaflA rivayet etmiş olup rıtvî-leri -Bessâın es-Sayrafî dışında- sahili râvilerindendir Bess:lın dil güvenilir birisidir. Ayrıca aynı manada Etnî Said el-Hudri yoluyJn gelen dah:ı ıderriutlı birrıvıyei için bk. VIII, 50-51
[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/7-9
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/9
[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/9
[6] et-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, ~226 railerinden Hâni1 b. el-Mütevelîldl'in znyıf biri olduğu kaydıyla
[7] Taberanî. el-Mıı'ce?nu'l-Evsat, VII. 316: el-Beylıakî. Şuabu'l îman, VII. 345.
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/9-10
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/11
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/11
[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/11-12
[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/12-13
[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/13-15
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/15
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/15
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/16-17
[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/17-19
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/19-20
[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/20-21
[20] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/21-23
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/23-26
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/26-27
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/27
[24] Suyûtî. ed-Durru'l-Mensûr, v, 72. senedinin z;ıyıf okluğu kaydjyla.
[25] el-Mzîverdî. en-Nuketu ve'l-Uyûn, Ilt 155 Gerek el-MSveıLdîr gerek Kurtubî. rivayet. için kul)aııdıkl;ın meçhul riv.îyet ile hadisin zayıf olduğuna işaret etmektedirler.
[26] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/27-29
[27] Ebu Dauud, Buyu" ll: TUmizî, Buyu IV. İbn Mtfce, Ticürüı 32: Müşned, in, 221, 250
[28] İbn Abdi'J-Bcrr. et-Temhîd, XIII, 291-292
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/29-30
[29] Buharı, BuyvV 90. Şirb 17: Müslim. Buyu 80; Ebû Ddvûd, Büyü' 42: Nesâî, Buyu' 76: İbn Mâce, Ticanîı 31; Müsned, H, 9.
[30] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/30
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/31
[32] Bk. İbn Mâce, TiCLİrât 24; Muuatta, Buyfı 63: Müsned, III. 42
[33] Muvatta, Btıyiî' 63
[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/31-32
[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/32-33
[36] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/33
[37] Tirmizl, Tefsir 15. sûre 1; Nesâî, İınâınc 62; İbn Mâce, İküınetu's-Sakit 68; Miisned, I. 305
[38] Tirmizl, Tefsir 15. süre 1.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/33-34
[39] Buhârî, Ezan 9. 32. Sehnd.il 30; Müslim, Salât 129; Tirmîzî, Sakıt YL. Nesâî, Mevükît 22r Ezan 31: Muvatta; Snlâru'J-Cemaâ 6. N'İdS 3; Mu.sn.cd, İL 303, 533
[40] Müslim, 5nlnt 122: 125; Ebû Dâvûd, Salflt 95: Tirmizî, Salat 54; Nesat, İmime 23; 26; îbn Mâcer t karnem s-Salai 45; Dâriml, Salât 51; Müsned, ], 457, IV, 122.
[41] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/34-35
[42] Müslim. Cihnd79,
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/35
[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/36
[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/36-39
[45] Müslim, Birr İlli Müsned, III. 1Ş2. 229, 240, 254
[46] Müslim, Zühd 60; Müsned, VI, 153. l68.
[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/39-40
[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/41-42
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/42
[50] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/42
[51] Merhum müfessinmiz, bumda herhangi bir beyii zikrçtmeınektedir Arapça yayını hazırlayanın notuna göre bu; "Ben istisnası bulunmayan bir and îçtim ki: Benim arkadaşım hakkında hüsn-ü zandan başka bilgim yoktu" beyiti olmalıdır.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/43-44
[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/44-45
[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/45
[54] Bu .senediyle: Müsned, III, 76’da iki ayrı senedle de: Müsned, III. 29 ve 41'de
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/46
[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/46
[56] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/47
[57] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/47
[58] Müslim, Mesâcıd 311- Ebû Davüd, Salül II; Tirmizî, S;ılât 16; JVesâî, Mevâkîr 53: İbn Mâce, Snlitr H); Müsned, V. 298.
[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/47-48
[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/49
[61] Bk. et-Tezkire, a. 445-
[62] Tirmizi. Tefsir 15. sûre 2; Müsned, 11, 94
[63] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/49-52
[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/52-53
[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/53-54
[66] Müslim, Tevbe 25; Tirmizî, Deavat 99; Müsned, II, 334, 397, 4f
[67] Bu ve benzeri rivayetler için bk. Suyutî, sd-Durru'l-Mensûr, V.
[68] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/55
[69] Müslim, Salatu’l-Müsâfirin 293; EbaDâvûd, Cenâiz 51: Tirmizi, Cenâiz 41: Nesûî, Me-vâkîı 31. M: İbn Mâce, Ccnâiz 30; Dârimt, Sakil. 142: Müsned, IV, 152-
[70] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/56-57
[71] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/57-58
[72] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/58
[73] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/58
[74] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/58-59
[75] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/59-60
[76] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/61
[77] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/62-63
[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/63
[79] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/63-64
[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/64-66
[81]Buhari, Eyman ve'n-Niizur 4; Müslim, Eyınân 1; Tirmizî, Nilzûr 8; Müsned, II, 7
[82] Az önceki hadis, Hi;_ Ömer'in babusı :idın;i yemin ettiğinin işitilmesi üzerine vârid olmuştur. Bu fazlalık, hadisin devamı gibi rivüyel edilmiş izlenimini veriyorsa çile, bu fazlalığı -görebildiğimiz kndnnyln- herhangi bir rivayetinde tesbit edemedik.
[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/66-67
[84] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/67
[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/67-68
[86] et-Tiı-mizi el-Hakim, Nevûdiru'l-Uaûl. II. 222
[87] Tirmizî, Tefsir 15, sûre 6-
[88] el-Tirmizî el-Hakim, Nevâdiru'l-Usûl, İL 222
[89] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/68-71
[90] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/71
[91] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/71-72
[92] Buharı, Enbiyâ 17; Müsned, II, 117
[93] Buhârı, Enbiyâ 17; Müslim. Zülıd 40; Müsned, [I, 117.
[94] Buhâri, Salâî 53, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 38, 39: Müsned, II, 117,
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/72-73
[95] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/73
[96] Hz. Aliden: "Sevgili Peygamberin bana kabristanda namaz kılmayı yasakladığı gibi.Babil topraklarında namaz kılmamıda yasakladı.Çünkü oerası lanetlenmiştir” şeklinde: Ebu Davud, ssalat 24.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/73-74
[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/74
[98] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/74
[99] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/74
[100] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/75
[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/75
[102] Buhari, Teyemmüm 1, Saİât 56-, Müslim, Mesâdd 3-5; Ebû, Dâvdd, SnlSt 24; Tirmizî, Salat 119, Siyer 5; Nesâi GusL 26,.-
[103] Tirmizi, Sala t 14i; İbn Mâce, Mesncid 4.
[104] Tirmizî, Salnr 141. Aynen bk. İbn Abdi'l-Berr: et-Teınhld, V, 225 vd.
[105] Muvatta, Vukut 26.
[106] İbn Abdi'L-lierr, et-Temhîdr V, 218'de "dokuz" yerine "yedi" şeklindedir.
[107] Bu rıvfıyerlerin hemen tümü daha önce çeşitli vesilelerle geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları da omda gösterilmiştir. Burada bu metnin, merhum ınüfess irimizin işaret ettiği yerden itibaren Tbn Ahdi I-Bcrr. et-Temhîd, Y. 217 vd.daD alındığını belirtmekle yetiniyoruz.
[108] İbn Abdi'1-Rerr et-Temhid, v. 225-226
[109] ibn Abdi'l-Berr: et-Temkld, V: 223-324
[110] Ebû Dâvûd, SalÜi 24: Tirmizl, S;ıhıt 119; İbn Mâcet Mesâcid 4; Müsned, III, 33, 96
[111] Tirmizi, Snlât 119-
[112] İbn Abdi'1-Berr. etTemkîd, V, 225
[113] İbn Abdi'l-Berr: at-Temhîd, V, 230 i
[114] İbn Abdi'1-Berr. et-Temhîdr V. 229
[115] Nesâî, Mesiıcid 1
[116] İbn Abtii'1-Berr. <st-Temkldr V, 229
[117] Ebû Dâvûd, Salât 12; îbn Mâce, Mesndrt 3
[118] îbn Abdri-Berr, et-Temhld, V, 2J0
[119] Ebû Dâoûd, Salflt 198; Tirmizt, Siilnt 213; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 1; İbn. Mâce, tknınetu's-Salâ 186; Müsned, II, 6, 12?
[120]Müslim., Cerhiz, 97, 98; Ebû Dâvûd, Cengiz 73; Tirmizl Cenüiz 57; Nesât, Kıble 11; Müs-ned, IV, 135
[121] İbn Abdi'1-Bcrr, t>t-Temhİd> V, 230
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/75-82
[122] Dikkat edilirse merhum müfes sininiz yedinci bnşlığı zikretmem iştir. Ancnk merhum ınü-fessirin sadece "mesele" deyip bîzîın nıiüinrnsiî: olarak: "Hİcrashabının kuyularından... hükmü" diye açtığımı? başlık, iki no'kt başlık olursa, sırasıyla bu başlık tb (8) no'İu başlık olur.
[123] Dârakutnî, I, 228.
[124] Aynı yer.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/82
[125] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/83
[126] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/83-84
[127] Taberî, XIV, 51de Süfyün b. Uyeyne'nin nçıklauıssı çerçevesinde ve Silfyan ile Hz. Peygamber arasındaki ravî ler zikredilmektizin.
[128] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/84-85
[129] Tirmizi, Feda ıhı 1-Kur'nn 1; Dârimî, Fed;îihr]-Ktır'ân 12; Müsned, V, 114 -hepsi de yakın ifadelerle-.
[130] Nesâî, İfritâh 26.
[131] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/85-87
[132] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/88
[133] Buhari, Tevhîd AA, Ebû Dâvûd, Vitr 2Q, Darımı, Salat 171: Müsned, I. 172, \7% 179; " ni..." diye baştaynn açıklama yalnızca- Ebû Dâvûd, Vitr 20: Müsned, I. 172de
[134] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/88
[135] Nesâî, işretu'n-NlsS 1: Müsned, III, 128, 199. 285
[136] Buhârİ, İman 12; Bed'ıı1-K:ılk 1% MenâkLb 25. Rikaak 34. Filen 14-, Ebû Dûoûd, Fiten 4; Nesâî, İınîtTi 30; İbn Mâçe, Fîlen 13; Muualta, İsti'zrîn 16: Müsned, III, 6. 30, 43, 57.
[137] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/88-90
[138] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/90-91
[139] Nitekim hadis-i şerifte bu lafız kullanılarak: "Size ei-ndtrın ne olduğunu bildireyim ini? O nemime (ynni) insınlnr anısında laf alıp götürmektir" diye buyurmuştur, (Müslim, Birr 102; Dârinti, Riknak 7. Müsned, T. 437)
[140] Yani bunlar, Kur'nn-ı Kerim'j diken gibi rahatsız edici bir buyruk olarak algılamışlardı diye snılmıştır.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/91-93
[141] Buhari, İman 18.
[142] et-Tirmîzî el-Hııldm, Nevâdirul-Usûl, II, 160.
[143] et-Tirmizi el-Hakîm. Neuâdiru'l-Usuf, J!, 160-161,
[144] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/93-95
[145] İbn İshak, Sire, s. 254 -az farkla-
[146] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/96-98
[147] Buna göre âyet-j kerimenin anlamı şöyle olur: "Allah ile bember başka bir ilah tanıyanlar yakında bileceklerdir,'"
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/98
[148] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/98
[149] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/98
[150] Müslim, Salât 215; Nesât, Tatbik 78: Müsned, II, 421
[151] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/99
[152] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/99
[153] Buhari Onâiz 3T Şehiîdat 30: Mmned, VI. 436. Buharı, Ceoâiz 3 ile Müsned, VI, 436'da "„. ona ne yııpılncağını..." yerine; "bnn^ı ne yapılncağırti..." şeklinddedir.
[154] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensur, IV, 105.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 10/99-101
İslami Okul Okulların En Önemlisi