Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 017Isra
İsrâ Sûresi
17
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
50
Ayet sayısı :
111
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada (in yedinci, iniş sırasına göre ellinci sûredir. Kasas sûresinden sonra, Yûnus sûresinden önce Mekke döneminde inmiştir. 26,32-33,60, 73-74, 80, 107-111. âyetlerle diğer bazılarının Medine'de indiği yolunda değişik rivayetler varsa da, büyük ihtimalle tamamı Mekke'de nazil olmuştur. İbn Âşûr, bu rivayetlerin, süz konusu âyetlerin içerdiği hükümlerin Medine dönemindekile-rin muhtevasını hatırlatmasından ileri gelmiş olabileceğini, fakat bunun sağlam bir gerekçe olmadığını ifade eder.[1]
Adı
Sûre ismini birinci âyetten almıştır. 2-8. âyetlerinde İsrâîloğullan'ndan bahsedildiği için ashab döneminde "Benî İsrail sûresi" diye de anılırdı. Nitekim Bu-hârî ve Tİrmizî'de, hadis mecmualarının tefsir bölümlerinde bu sûre ile ilgili bab "Benî İsrail" başlığını taşır. Ayrıca ilk kelimesinden dolayı "Sübhân sûresi" diye de anılmıştır.[2]
Konusu
İsrâ olayı, İsrâiloğullan'mn kötülükleri sebebiyle uğradıkları iki büyük işgal ve yıkım, önemli bir kısmı Kur'ân-ı Kerîm'den önceki ilâhî kitaplarda da bulunan temel dinî ve ahlâkî buyruklar, yeniden dirilmenin mümkün olduğu ve âhiiet sorumluluğu, Allah'ın kuşatıcı ilmi, ilk insanın yaratılışı, İblîs'in isyanı, insanın seçkin bir varlık oluşu, ibadet ve namaz, Kur'an'in önemi, müşriklerin İnatçılığı, müminlerin itaafkârlığı sûrenin başlıca konularıdır.[3]
Fazileti
İbn Hanbel, Tirmizî ve Nesâî gibi muhaddislerin aktardığı bir rivayete göre Hz. Âişe Peygamber efendimizin, genellikle geceleri Benî İsrail (İsrâ) ve Zümer sûrelerini okuduğunu bildirmiştir.[4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haranı'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.[5]
Tefsiri
1. Hz. Peygamberin Mekke'deki Mescid-İ Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi şeklinde gerçekleşen olağan üstü olay İslâmî kaynaklarda, metindeki ilgili fiilin nıasdan olan ve "geceleyin yürüme, gece yolculuğu" anlamına gelen isrâ kelimesiyle anılır. Bu yolculuğun, hadislerde anlatılan "göklere yükseltilme" safhasının da dahil olduğu tamamı İse ''yükselme, yukarı tırmanma" anlamındaki urûc kökünden türetilmiş olan ve "yükselme vasıtası, aleti" mânasına gelen nıi'râc kelimesiyle ifade edilir.
Hz. Muhamtned'in peygamber olmasıyla birlikte putperestlerin müslümanlar üzerinde kurduğu baskılar, muhtemelen risâletin 6. yılından itibaren Peygamber ailesiyle az sayıdaki miislümantara karşı ekonomik ve sosyal bir boykota dönüştü. Üç yıl süren ve büyük acılara sebep olan bu boykotun ardından Resulullah, kısa aralıklarla eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib'i kaybetti. Dolayısıyla bu yıla hüzün yılı denildi. Bu acılı olayların ardından Allah Teâlâ, bir bakıma resulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle mi'rac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.
tsrâ sûresinin 1. âyeti ile Necm sûresinin ilk âyetleri mi'rac olayına işaret etmektedir. Aynı konuda hadis mecmualarında da kırk beş kadar sahâbî vasıtasıyla bizzat Hz. Peygamber'den bilgiler nakledilmiştir. Ancak özellikle bu hadislerdeki ayrıntılı malûmat değişik yorumlara yol açacak nitelikte olduğu için, mi'racm tarihi ve nasıl cereyan ettiği hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Yaygın kabule göre mi'rac, peygamberliğin 12 veya 13. yılında[6] vuku bulmuştur. Konuyla ilgili çok sayıda hadis bulunmakta olup özellikle Buhârî'nin el-Câmiu 's-sühWmâs[7], yer alan hadislere göre bir gece Hz. Peygamber Kabe'nin avlusunda (diğer bazı rivayetlerde amcasının kızı Ümmühânî'nin evinde) "uyku ile uyanıklık arasında bir durumdayken" Cebrail yanına geldi, göğsünü açarak kalbini zemzemle yıkadı, sonra Burak denilen bir binek üzerinde onu Kudüs'e götürdü. ResûLullah'ı burada önceki bazı peygamberler karşıladılar ve onu kendilerine imam yaparak arkasında topluca namaz kıldılar (Başka bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber önce Mekke'den göklere yükseltildi, dönüşte de Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürüldü. Bu bilgiye göre âyette Resûlullah'ın bu manevî yolculuğa Mekke'den başlayıp semalara yükseldikten sonra Mescid-i Ak-sa'ya geldiği, oradan da Mekke'ye döndüğü özetlenmiştir). Daha sonra semaya yükseltilen Resûlullah, semanın birinci katında Hz. Âdem, ikinci katında Hz. îsâ ve Hz. Yahya, üçüncü kalında Hz. Yûsuf, dördüncü katında Hz. İdrîs, beşinci katında Hz, Hârûn, altıncı kalında Hz. Mûsâ, yedinci katında ise Hz. İbrahim ile görüştü. Kur'an'da "sidrelü'l-nıimtehâ" (hudut ağacı) denilen ve bir görüşe göre[8] yaratılnııslai-ca bilinebilen alanın son sınırını İşaretlediği kabul edilen hudut noktasının ötesine, Cebrail'in geçme imkânı olmadığı için Hz. Peygamber refref denilen bir araçla tek başına yükselmesini sürdürdü. Bu sırada kendisine evrenin sırları, varlığın kaderiyle hükümlerin tespiti için görevlendirilmiş olan meleklerin çalışmaları gösterildi. Nihayet bir yoruma göre[9] bir beşerin insan olma özelliğim koruyarak Allah'a yaklaşabileceği son noktaya kadar yaklaştı.[10]
Peygamber'in rabbinc selâm ve ihtiramını arzettiği, Allah'ın da ona selâmla hitap ettiği ve inananlara esenliklerin dile getirildiği "Tahiyyat" duasındaki diyalogun mi'rac olayı sırasında gerçekleştiği kabul edilir. Mekândan münezzeh olan Allah Teâlâ ile Kur'an'ın "âlemlere rahmet" olarak gönderildiğini bildirdiği Hz. Muhaınmed arasında, insan idrakinin kavramaktan âciz olduğu bir şekilde gerçekleşen bu buluşma sırasında Resûlullah'a, İçlerinden günahkâr olanlar -eğer affedil-mezlerse- bir süre cehennemde cezalandırıldıktan sonra bütün ümmetinin cennete kabul buyurulacağı müjdelendi; ayrıca kendisine bir hediye olarak Bakara sûresinin "Âmene'r-resulü..." diye başlayan son iki âyeti verildi; İslâm'ın temel ibadetlerinden beş vakit namaz emredildi. Bazı rivayetlere göre mi'racdan dönüş sırasında kendisine cennet ve cehennem ile buralarda bulunacak İnsanların durumları gösterildi. Nihayet Hz. Peygamber Mekke'den ayrıldığı noktaya getirildi.
Söz konusu hadislerin baş kısmında yer alan ve mi'racm Hz. Peygamber "uyku ile uyanıklık arasında" bir durumdayken başladığını, uyandığında kendisini Mescid-i Harâm'da bulduğunu belirten ifadeler dolayısıyla (Buhâiî'deki rivayetlerin birinin sonunda[11] "Peygamber uyandı ki Mes-cİd-i Harâm'dadır" denilmektedir) bu olayın bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu hususunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır.[12]Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki mi'racdan bahsedildiği de olmuştur. Müfessirlerin çoğunluğu mi'ract Hz. Peygamber'in hem bedeniyle hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler olmuştur. Doğru olsa bile bu iddia miraç mucizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir. Nitekim bu sûrenin 60. âyetinde mi'rac olayı kastedilerek "sana gösterdiğimiz rüya ..." şeklinde bir ifade yer almaktadır. Buradaki rüya kelimesinin uyanıkken görme anlamına gelebileceği gibi bundan uykuda görülen rüyanın kastedilmiş olabileceği de belirtilmektedir[13] Ayrıca Hz. İbrahim de oğlu İsmail'i kurban etme emrini rüyasında almıştı[14]
Ancak, mi'rac Hz. Peygamber'in tamamen mucizevî bir tecrübesi olduğundan onu illâ da aklın kalıpları İçinde açıklamanın gerekli olmadığı muhakkaktır. Taberî'ye göre Allah, kulunun ruhunu değil, mutlak bir ifadeyle kulunu geceleyin götürdüğünü İfade buyurduğuna göre "Peygamber sadece ruhuyla mi'raca çıkmıştır" diyerek âyetin anlamım sınırlamaya hakkımız yoktur.[15]
Buharı'nin naklettiği rivayetlerde Hz. Peygamber'in önce göklere çıkarıldığı, sonra Kudüs'e getirildiği bildirilirken, önce Kudüs'e getirildiğini ifade eden rivayetler de vardır.[16] Konumuz olan âyette isrâ anlatılırken açıkça ''Mescid-i Haram'dan Mescİd-i Aksa'ya" ifadesinin kullanılmış olması, Resûlullah'ın semâya yükselmesinden önce Mescid-i Aksâ'ya uğradığı görüşünü teyit etmektedir. Öte yandan Muhammed Hamîdullah, âyette geçen "en uzak mescid" anlamına gelen Mescid-i Aksâ'mn Kudüs'teki mescid olamayacağını, bunun "semavî bir mescid" olması gerektiğini savunan görüşü tercih eder. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Filistin'den "en yakın yer" diye söz edilmektedir.[17] Şu halde "en uzak mescid"[18] Kudüs'te olmamalıdır. Öte yandan Kudüs'te eski mabed (Süleyman mabedi) İslâmiyet'ten çok önce ortadan kaldırılmış, şimdiki Mescid-i Aksa ise henüz yapılmamıştı.[19] Bununla birlikte müfessirlerin tamamına yakını bunun Kudüs'teki Süleyman mabedi olduğunda müttefiktirler. Bu görüşe katılan İbn Âşûr, âyette Hz. Muhammed'in um- meti tarafından eski mabedin yeniden inşa edileceğine bir işaret bulunduğu kanaatindedir.[20] Nitekim müsliimankr hicrî 66-73 yıllan arasında bugünkü Mescİd-İ Aksâ'yı inşa etmişlerdir.
Ayette Mescid-i Aksâ'nm çevresinin mübarek kılındığı bildirilmektedir. Çünkü burası İbrâhimî geleneğin merkezi olup burada Hz. İbrahim'den Hz. îsâ'ya pek çok peygamber gelmiş geçmiş; çoğu burada vefat etmiş ve buraya defnedİl-miştir. Nihayet Peygamber efendimizin mucizevî bir şekilde buraya getirilmesi ve daha sonra bir süre buranın müslümanlar tarafından kıble kabut edilmesi de Mcs-cid-i Aksâ'mn çevresinin mübarek bir mekân oluşunun başka bir ifadesidir.[21]
Meali
2. Musa'ya kitabı verdik ve "Benden başkasına güvenip dayanmayın" diyerek o kitabı İsrâiloğulları'na bir hidayet rehberi kıldık. 3. Ey Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Bilesiniz ki Nûh çok şükreden bir kul idi. 4. Biz Kitap'ta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik: "Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz. 5. Bu ikisinden ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü kuvvetli kutlarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi. 6. Bir zaman sonra onlara karşı sîze tekrar üstünlük verdik, servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; adamlarınızın sayısını daha da çoğalttık. 7. Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşman-larınız onurunuzu çiğnesinler, dahıı ünce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar istedik. 8. Umulur ki rab-biniz size acır; ama eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız. Biz cehennemi kâfirler için ebedî bir ceza evi yaptık.[22]
Tefsiri
2-3. "Kitap"tan maksat Tevrat'tır. Tevrat'ın hidayet rehberi olması, onun sayesinde İsrâiloğulları'nın cehalet ve inkarcılıktan bilginin aydınlığına ve gerçek dine kavuşmalarıdır, 2. âyetin metnindeki vekîl kelimesi, "kendisine dayanılıp güvenilen, işlerin kendisine bırakıldığı kimse" demektir. Bu şekilde Allah'a güvenip bağlanmaya da tevekkül denir.
Sûrenin ilk âyetinde İsrâ ile Hz, Muhammed'in onurlandınIdığı bildirildikten sonra burada kendisine Tevrat indirilmek suretiyle Hz. Mûsâ'mn da şereflendiril-diği belirtilmektedir. Bu vesileyle insanlığın en eski atalarından ve ulu peygamberlerden olan Hz, Nün da "çok şükreden bir kul" olarak takdirle yâdedilmektedir.[23]
4. Bu âyetteki kitap genellikle Tevrat diye açıklanırken bunu levh-i mahfuz olarak anlayanlar da vardır. Bu anîayışa göre âyet şu anlama gelir: Sizin iki defa bozgunculuk çıkaracağınız levh-i mahfuzda yazılıdır, yani ilmimizde mevcuttur, bunu yapacağınız bizce malûmdu. Nitekim ikisini de yaptınız.
Yukarıda Hz. Musa'ya kitabın gönderilmesi ve onun İsrâiloğullan'na rehber kılınması ilâhî bir lütuf olarak zikredilmişti. Hz. Mûsâ, Mısır'da yüzlerce yıl aşağılayıcı bir muameleye maruz kalan İsrâiloğulları'nı Firavun'un hegemonyasından kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmuş, ana yurtlarına götürmüş, onlara Tevrat'ı tebliğ etmişti. Fakat gerek Kur'an'da gerekse Kitâb-ı Mukaddes'te bildirildiği üzere onlar sık sık Allah'a olan ahidlerini bozup günaha sapmışlar, bu yüzden de İlâhî cezaya mâruz kalmışlardı.[24]
Âyetteki "fesad"dan maksat, Isrûiloğulları'mn genel olarak Allah'ın Tevrat'ta koyduğu hükümleri çiğnemeleridir. Tefsirlerde iki fesaddan biri peygamber Eş'iya'yı (İşaya) öldürmeleri veyaErmiya'yı (Yeremya) hapsetmeleri; ikincisi ise Hz. Yahya'yı öldürmeleri, Roma yöneticileriyle iş birliği yaparak Hz. îsâ'yı öldürmeye kalkışmaları şeklinde açıklanmaktadır.[25]
5-7. Hz. Musa'nın ölümünden sonra İsrâiloğulları'nın Filistin'deki çeşitli putperest toplulukların tesirinde kalarak bir yandan tevhide dayalı inançlarını bozarken bîr yandan da Tevrat'ın ilkelerinden sapıp kötülüklere bulaşıyorlardı.[26]Azgınlıklarım peygamberlerini öldürmeye kadar götürmeleri neticesinde "ilk vaad" gerçekleşmiştir. Tefsirlerde bu ilk vaad hakkında, Bâbii esaretinin de dahil olduğu farklı olaylardan söz edilmiştir.[27] Tarihî bilgilere göre ise bu ilk vaad, milâttan önce VI. yüzyılda Bâbilliler'in Kudüs'ü işgal etmeleri ve Süleyman Mâbedi'ni (Birinci Mâbed) yıkmalanyla başlayan sürgün ve esaret sürecini ifade etmektedir. 6. âyette, zamanın Pers kralı Kyros'un milâttan önce 539'da Bâbil'i ele geçirdikten sonra İsrâiloğullan'nm ülkelerine dönmelerine izin vermesiyle başlayan ve milattan önce 63 yılına kadar süren millî birliğin yeniden kurulması, İkinci Mâbed'in inşası, Kudüs'ün iman, dinî ve kültürel hayatın yeniden canlanması gibi olumlu gelişmelerin yaşandığı döneme işaret edildiği anlaşılmaktadır. 7. âyette ise bu parlak dönemin ardından girilen yeni bir dinî, kültürel, siyasî kriz ve yıkım dönemine atıfta bulunulduğu görülmektedir. Bu dönemde önce yahudiler arasında çeşitli fikrî ve siyasî ihtilaflar ve iç karışıklıklar başlamış; ardından iktidar mücadelesi veren bir yahudi grubunun işbirliği yaptığı Romalılar Kudüs'ü ele geçirerek şehri tahrip etmiş, yahudiierin bağımsızlığına son vermişler (m.ö. 63); bu arada on binlerce yahudi öldürülmüş ve nihayet 70 yılında İkinci Mâbed de Romalılar tarafından yıkılmıştır.[28] Tefsirlerde yahudiierin İkinci bozgunculuklanyla ilgili olarak zikrettikleri Hz. Yahya'yı öldürmeleri olayı da bu dönemde vuku bulmuştur. Bundan sonra 1948'e kadar Filistin'de yahudi hakimiyeti kurulamamıştır.[29]
8. Bundan önceki âyetlerde İslâm öncesi yahudilerinden söz edilmişti. Burada ise Hicaz'daki yahudiierin uyarıldığı anlaşılmakta; eğer tekrar bozgunculuk yaparlarsa Allah'ın da onları tekrar cezalandıracağı bildirilmekte, en son ceza yerinin ise cehennem olacağı hatırlatılmakta; kendilerinden, İbrâhimî geleneğin son temsilcisi olan, Hz. Mûsâ ve Hz. îsâ'nın ilâhî hakikatlere davetlerini tekrar eden Hz. Muhammed'e kulak vermeleri, eski hatalarını tekrarlamayıp onu tasdik etmeleri istenmektedir. Fakat Medine'deki yahudiler bu çağrıya olumsuz cevap vermişler; hatta Hz. Peygamber'le yaptıkları anlaşma hükümlerine rağmen Mekkeli putperestlerle müslümanlara karşı iş birliği yapmışlardır. Allah da onları müslüman Arapların eliyle cezalandırmıştır.[30]
Meali
9. Kuşkusuz bu Kur'an en doğru olana iletir; güzel işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. 10. Âhirete inanmayanlara gelince, onlar için de ağır bir azap hazırladık. 11. İnsan, şerri de hayrı istediği gibi ister. İnsan pek acelecidir![31]
Tefsiri
9-10. Kur'an'ın asıl işlevi, insanlık için bir rehber olması, "en doğru olan"a götürmesidir. "En doğru olan "la İlgili açıklamalar genellikle şu noktada toplanmaktadır: En doğru olan, öncelikle İslâm dini, yani onun temel öğretisi olan doğru itikad, güzel ameldir. Bu ikisini gerçekleştiren de Allah tarafından ödüllendirileceği için Kur'an aynı zamanda bu büyük ecri kazanmaya vesiledir. Öte yandan Kur'an âhirete inanmayanlara Allah'ın ağır bir azap hazırladığım da haber vermektedir ki, insanların doğruyu bulması için Kur'an'rn dikkat çektiği hususlardan biri de budur. Çünkü peşin fikirli olmadan hakikate kargı zihnini ve gönlünü açık tutanlar Kur'an'ın bu uyanları sayesinde âhiret azabından korunmak gerektiğinin şuurunda olarak günahlardan uzaklaşma ve arınma çabası gösterirler.[32]
11. Hangi insanlar kendilerine kötülük yapmayı ve zarar vermeyi isterler? Tefsirlerde bu soruya çeşitli şekillerde cevap verilmiştir. Müşriklerden bazıları inkâr ve inatlarını, "Allahım! Eğer bu kitap, senin katından gelmiş bir hakikatse gökten üzerimize taş yağdır![33] gibi sözlerle dışa vururlardı. Muhtemelen âyette bunlar kastedilmiştir. İnsanlar arasında ciddi bir sıkıntıyla karşılaştıkların-1 da sabır ve metanetle bu sıkıntıyı atlatmaya, mâkul ve meşru yollarla bu sıkıntıdan kurtulmaya çalışmak yerine, '*Allah canımı alsa da bu dertten kurtulsam!" şeklindeki sözlerle kendilerine beddua edenler de bulunur. Ayrıca bazan insanlar bilgisizlikleri sebebiyle kendi iyiliklerine zannederek aslında yine kendileri için kötü olan şeyleri isterler. Çünkü insanın iyi olduğunu zannettiği şey gerçekte kötü, kötü olduğunu zannettiği ile iyi olabilir; bu hususta en doğrusunu Allah bilir.[34]
Âyetin, insanı çok aceleci olarak değerlendiren ifadesi, insanın tabiatındaki bir komplekse işaret etmektedir. Gerçekten insanın, özellikle ilk defa karşılaştığı durumlarda neyin iyi neyin kötü, neyin faydalı neyin zararlı olduğu konusunda isabetli hüküm vermesi her zaman mümkün olmayabilir. Bunun için insanın aklını, bilgisini, tecrübesini kullanarak veya İnandığı, güvendiği kaynaklara başvurarak en doğru tercihi yapması gerekir. Fakat zihinsel ve ruhsal yönden yeterince gelişmemiş olanlar bir sabır ve olgunluk isteyen bu süreçten geçmeye tahammül ede-ıııı;diklni îciıı genellikle nel'sfınî isteklerinin tesiriyle aceleci davranır ve umumi- yetle de yanlış hüküm verir, yanlış tercihte bulunurlar. İşte âyet-i kerîme bu zaaf konusunda uyarıda bulunmakta; dolaylı olarak muhatabını, 9. âyette "en doğru olan"a götürdüğü bildirilen Kur'an'in davetine ve ölçülerine göre karar verip hareket etmeye çağırmaktadır.[35]
Meali
12. Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Nitekim rabbini-zin nimetlerini araj asınız, ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz. İşte biz her şeyi açık açık anlattık.[36]
12. Yukarıda söz konusu edilen vahiy kitabı Kur'an'ın insanlığı kurtarıcı rehberliğinden sonra, burada da muhatabın dikkati kâinat kitabından bir kesite, gece ile gündüzün akışına çevrilmekte; bunun insanlık için taşıdığı değere dikkat çekilmektedir. Gece ve gündüz için "nişan"diye çevirdiğimiz "âyet" deyiminin kullanılması ilgi çekicidir. Kur'an nasıl âyetlerden oluşuyorsa gece ve gündüz de "iki âyet"tir; Allah'ın varlığı ve birliğini, kudretini, ihsanını gösteren iki işarettir, delildir. "Gecenin nişanını sileriz" ifadesi değişik şekillerde açıklanmıştır. Bir yoruma göre gecenin delili (âyet) karanlık, gündüzün delili aydınlıktır. Buna göre maksat, sabaha doğru giderek gecenin karanlığının silinmesi yani dünyanın aydmlan-masıdır. İkinci bir yoruma göre gecenin delili ay ışığıdır. Ayın ışığının hilâlden başlayıp dolunay olduktan sonra gün geçtikçe azalması ve nihayet gece gökyüzünün karanlığa gömülmesi "gecenin delilinin sîlinmesi"dir.
"Gecenin nişanını sileriz" İfadesinden ayın ışığını güneşten aldığı veya ayın bir zamanlar tşıkh bir yıldız iken daha sonra ışığının silindiği, söndüğü şeklinde anlamlar da çıkarılmaktadır.[37] Ancak, bilimsel araştırmalar çerçevesinde yapılacak yorumların isabet derecesi bir yana, Kur'an için önemli olan, 9. âyette de buyurulduğu gibi İnsanlığa Allah'ın lütuflannı anlatarak onları en doğru yola, yani İslâm'ın itikadı ve amelî ilkelerini benimseyip yaşamaya yöneltmektir. Buna kısaca hidayet denir. Kur'an'm bu hidayet verici misyonunu ikinci plana atıp onda bilimsel bilgi arayışına girerek meraklı zihinleri tatmine yönelmek Kur'an'ın istediği şey değildir. Ayrıca âyette öncelikle bundan on dört asır öncesinin insanına hitap edildiğini göz önüne alırsak burada onların anlayabtlece-ği şeylertk'iı sn/ alikliğiııi kabul etmemiz gerekir. Buna göre en gerçekçi ve mâkul olan yortuıı şudur: Gecenin âyeti (nişan) karanlık, gündüzün âyeti de aydınlıktır. Herkesin bilip gördüğü bu iki doğa olayından, insanlığın ve topyekün canlıların sayısız yarar sağladıkları bir düzen çıkaran ise evreni yaratan ve yöneten Allah'tır, Bu yararlardan insanla İlgili ikisine âyette işaret edilmiştir. Bunların ilki, gündüz vakti Allah'ın nimetlerini aramak, yanı çalışıp nzık temin etmek, ikincisi de gece ve gündüz sayesinde günleri, ayları, yıllan sayma yani takvim yapma imkânını elde etmektir.[38]
Meali
13. Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. 14. "Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!" 15. Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap edecek değiliz. 16. Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine emirler veririz; onlar ise orada günah işlerler, sonuçta o ülke helake müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz. 17. Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helak ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede rabbüı yeterlidir.[39]
Tefsiri
13-14. "Sorumluluk" diye çevirdiğimiz 13. âyetteki tiir kelimesi sözlükte "kuş" demek olup burada mecaz olarak sorumluluk anlamında kullanılmıştır. İslâm'dan önce Araplar, bir işi yapmanın hayırlı olup olmayacağını anlamak için bir kuşu sahverirlerdi. Kuşun sağ tarafa doğru uçması hayra, sol tarafa doğru uçması s.ı*rre işarot sayılırdı. Bu sebeple tâir kelimesi "şmin, ııftur. İnlin" ımlamımhı da kullanılmaya başlandı. Buradan hareketle tefsirlerde tâir kelimesine "kader" mânası verildiği gibi, "hayır ve şer, mutluluk ve mutsuzluk, amel, rızık, yükümlülük" gibi değişik açıklamalar da getirilmiştir.[40] Bize göre bunlar İçinde tercihe en uygun olanı "amel ve yükümlülük" anlamıdır; bunu "sorumluluk" diye ifade etmek daha uygun düşmektedir. Âyetin devamında gelen "kitap" yani amel defteri kavramı da bunu desteklemektedir, Buna göre herkes kendinden sorumludur; her İnsan yaptığı ile kendini bağlamış, sorumluluk altına girmiştir, sonucunu da önüne amel defteri konularak görecektir.
Bundan önceki âyetlerde İsrâiloğulları'nın tutumlarına, ardından da Kur'an'ın işlevine atıfta bulunuldu; İslâmî literatürde tevhid, nübüvvet ve âhiret şeklinde özetlenen dinî hakikatler üzerinde durularak inanıp iyi işler yapanların büyük ecir alacakları, inanmayanları da "elem verici bir azap" beklediği; Allah'ın, bildirilmesi gerekli her konuyu ayrıntılarıyla açıkladığı ifade edildi. Bütün bunlardan sonra 13. âyette artık insanlar için mazeret kalmadığı belirtilmek üzere, mahşer meydanında toplanan herkesin sorumluluğunun kendi omuzunda olacağı; 14. âyette de her insana, "Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!" denileceği bildirilmektedir.[41]
15. Yüce Allah'ın hem adaletine hem de lütufkârlığına şehâdet eden en açık Örneklerden biri olan ve bir bakıma 13. âyeti açıklayan bu âyette çok kısa ama aynı zamanda açık olarak Allah'ın birbiriyle bağlantılı üç temel yasası yer almaktadır. 1. Herkesin yaptığı kendisinindir; doğruyu seçen kendi iyiliğine seçmiş, doğru yoldan sapan da kendi aleyhine sapmış olur. 2. Hiçbir masum kişi başkasının günahını, sorumluluğunu üzerine almaz, Allah buna izin vermez, ilâhî yasada ilke olarak sorumluluk şahsîdir. Buna göre toplu işlenen suçlarda herkesin sorumluluğu ve cezası kendisinin katkısı oranındadır. Şu halde hiç kimse kendi günahının, suçunun cezasını başkasının çekmesini ummamalıdır. Aynca haram olan bir şeyi başkası yapıyor diye kendisi de yapmamalıdır; çünkü herkesin günahı ken-disinedir.[42] 3. Allah insanları iyiyi kötüden ayırmalarına yarayacak yeteneklerle donatmıştır; ancak yine de -merhametinin sonucu olarak- bir peygamber göndermedikçe azap etmeyecektir.
Bu hususta, şu üç nokta önemlidir: a) Peygamberin gönderilmesinden maksat, onun getirdiği dinî davet hakkında insanların yeteri kadar bilgi sahibi olmalarına elverişli bir ortamın sağlanmasıdır, b) Ayetin bu kısmı, bilinmesi, anlaşılması ve inanılıp uygulanması ancak bir peygamberin açıklamasına bağlı olan, insanın beşerî aklı ve bilgisiyle aydınlanamayacağı salt dinî konularla ilgilidir, c) Cezası belirlenmemiş suç olmaz, bu âyetin hükmüne göre kanunsuz da ceza ol- maz. Âyetin, on dört asır önce suçun ve cezanın kanunilik ilkesini bu kadar açık ve kesin bir şekilde ifade etmesi itgi çekicidir.[43]
16. "Şımarık yöneticiler"e emredilenin ne olduğu hususunda müfessirler farklı açıklamalar yapmışlardır. Zemahşerî'nin açıklaması sosyolojik bir yasaya işaret eder. Buradaki "emir"den maksat, Allah'ın söz konusu insanlara her türlü imkânları bol bol vermesidir; bu da onları şımarıklığa ve azgınlığa sevkeder.[44] Böylece o ülke yoldan çıkmış olur. Bununla birlikte müfessirlerin çoğu emredilenin İyilik ve itaat cinsinden davranışlar olduğu kanaatindedirler. Râzî şöyle der: Günah, emredilenin zıddını yapmaktır; bir hareketin günah olması, emredilmiş olmasıyla çatışır. Şu halde burada günah olmayan bir şey emredilmiş olmaktadır. Sonuç olarak Allah şımarık yöneticilere iyi işleri, yani iman ve itaati emreder; fakat onlar ısrarla emre aykırı hareket edip günah işlerler.[45]
Ayetin bu bölümüne şöyle bir mâna da verilmiştir: Halkının günahlara boğulması yüzünden bir toplumu helak etmek istediğimizde, günahlar ortaya çıkınca hemen alelacele cezalandırmayız, bilâkis şımarık yöneticilerine bu günahlardan vazgeçmelerini emrederiz...[46]
"Emirler veririz" diye tercüme edilen "emernâ" kelimesini "emmernâ" şeklinde okuyanlara göre[47] âyetin mânası şöyle olmaktadır: "Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde oranın şımarıklarını ve azgınlarını iş başına getiririz; onlar ise orada günah işlerler, sonuçta o ülke helake müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz." Bu meale göre Allah'ın şımarıkları iş başına getirmesi, ilgili toplumun serbest iradesiyle kötülüğe sapmış olmasının tabii ve kaçınılmaz bir sonucunu ifade etmektedir.[48]
17, Önceki âyette belirtilen ilâhî yasanın tarihî kanıtım dile getiren bu âyet te, azgınlaşıp günahlara boğulan kişilerin ve toplulukların durumunu Allah'ın çok iyi bildiği haber verilmektedir. Nitekim Kur'an'da çeşitli vesilelerle, kendilerine gönderilen peygamberlerin uyan ve irşadlarına aldırış etmeden inkâr ve isyanlarında ısrar eden eski liderler ve kavimler hakkında uyarı maksadıyla bilgi verilmiştir. Aslında Allah Teâlâ, bizlere de uyanda bulunmakta, yaptıklanmızı bilip gören Allah'ı daima hatırda tutarak O'nun rızâsına uygun bir kişisel ve toplumsal yaşayış sergilememizi istemektedir.[49]
Meali
18. Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme göndeririz. 19. Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabalan karşılık görecektir. 20. Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir. 21. Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kıl» mışızdır. Elbette âhiretteki dereceler ve farklılıklar daha büyük olacaktır.[50]
Tefsiri
18-20, Râzî'nin kaydettiği bir yoruma göre 38. âyet 33. âyetin "Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik" mealindeki kısmının açıklaması mahiyetindedir. 13. âyete göre her insanın sorumluluğu kendisine aittir. O halde kim seçimim yalnız dünya çıkarları için kullanır da mal-mülk, mevki-makam elde etmek için çalışırsa bilmelidir ki bir imtihan alanı olan bu dünyada Allah herkese her istediğini değil, fakat kendi istediği kimselere uygun gördüğü şeyleri verir. Ama böyle-leri Allah'ın rızâsını değil, kendi dünyevî tutkularını esas aldıkları İçin artık yergiyi de hak etmiş olacak ve Allah'ın rahmetinden mahrum kalarak cehenneme atılacaklardır.[51]
Âyet, bazı dünyevî değerleri elde etmenin gerçek anlamda bir ayrıcalık ve üstünlük olarak algılanmaması gerektiği hususunda anlamlı bir uyan olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Allah'ın bizden beklediği "âhireti istemek"tir. Âhireti istemenin ne anlama geldiği sorusu da önem taşımaktadır. Bu iki âyette "dünya işi yapan, âhiret işi yapan" denmeyip "dünyayı isteyen, âhireti isteyen" denmesi söz konusu sorunun cevabım bulmada büyük önem taşımaktadır. Çünkü burada yapılan iş değil, o işle neyin hedeflendiğinin altı çizilmekte, yani niyetlere dikkat çekilmektedir. Zira insan dünya işi yaparken âhiret iyiliğini hedefleyebileceği gibi âhiret işi yaparken {ibadet ederken) dünya çıkarlarını da hedefleyebilir. Böylece eylemlerin Allah katındaki değerini tayin eden birinci unsur niyetlerimizdir, Bu se- beple Hz. Peygamber, "Ameller niyetlere göredir" buyurmuştur (Buhârî, "Bed'ü'1-vahy", 1). Bir insan, işlerini, hatta ibadetlerini âhireti esas alarak değil de dünya menfaatini kendisine hedef seçerek yaparsa bu kişi dünyayı istemiş olur; fakat ibadet ve İtaatleri yanında dünya işi yaparken de bunu Allah'ın hükümlerine uyarak, âhirette Allah'a hesap vereceğini düşünerek, sevabını Allah'tan umarak o işi dürüstlükle yaparsa bu kişi âhireti istemiş olur. Herkes kendi niyetine göre karşılık bulur. 19. âyette hayrrlı bir eylemin üç şartına dikkat çekilmektedir:
a) Ahi-ret sevabı istenmeli.
b) Sadece istemekle kalmayıp âhireti kazandıracak işler yapılmalı.
c) Bütün bunlar inanarak yapılmalı.[52] Ayette inanmanın şart olarak yer alması, diğerlerinin anlamlı hale gelmesi ve sonuç vermesinin inanmaya bağlı olduğunu göstermektedir.[53]
21. Genel anlamda çeşitlilik güzeldir; insan hayatı da böyledir. Allah Teâlâ, -başka hikmetler yanında- İnsanlar arasında değişik yönlerden farklılıklar, çeşitlilikler olmasını da dilemiştir. Kimi yaşlı kimi genç, kimi sağlıklı kimi hasta, kimi zengin kimi yoksul, kimi inançlı kimi inançsız, kimi erdemli kimi erdemsiz, kimi akıllı kimi ahmak... Âyet, âhirette farklılıkların daha da fazla olacağını bildirmekle beraber hangi bakımlardan olacağı hakkında ayrıntı vermemektedir. Âhiret akılla kavranamayacağı için bu hususta âyetlerin sahih hadislerin bildirdiklerinin ötesinde görüş belirtmek yerine buralarda bildirilenlere iman etmekle yetinmek en uygun yoldur.[54]
Meali
22. Allah'tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın. 23. Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve ana babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. 24. Onlara merhametle ve alçakgönüllülükle kol kanat ger. "Rab-bim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster" diyerek dua et. 25. Rabbiniz kalplerinizdekini en iyi bilendir. Eğer iyi olursanız bilesiniz ki Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır. 26. Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! 27. Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür. 28. Eğer sen kendin dahi rabbinden umduğun bir lütfü beklemek durumunda olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle! 29, Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin! 30. Rabbin rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görmektedir. 31. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. 32. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur, 33. Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik; ancak o da kısas yoluyla öldürmede sınırı aşmamalıdır; çünkü o, yeterince yardıma mazhar olmuştur. 34. Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, güzel bir niyetle olmadıkça yaklaşmayın. Ahde vefa gösterin; çünkü ahid sorumluluk doğurur. 35. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha iyidir hem de sonucu daha güzeldir. 36. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. 37. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin. 38. Bütün bunların kötülüğü, rabbinin katında sevimsiz olmasıdır. 39, İşte bunlar, rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah'tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. 40. Rabbiniz erkek çocuklan size verdi de kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi? Gerçekten çok ağır bir söz söylüyorsunuz![55]
Tefsiri
22. Buradan itibaren 40. âyete kadar süren kısımda yei yeT Hz. Peygamber muhatap alınsa da onun şahsında bütün insanlığa hitap edilerek ilâhî dinlerde ortak olan başlıca dinî ve ahlâkî ödevler sıralanmaktadır. Birinci ödev Allah'ın birliğini tanımak, bir olan Allah'a inanmaktır. Bu inançtan sapmak insan için en büyük kayıp, en büyük yergi ve ceza sebebidir. Çünkü münkir ve müşrik (inkarcı ve putperest), Allah tarafından kınanmış, O'nun rızâsından ve buna bağlı olarak âhi-retteki lütuflanndan mahrum kaldığı gibi gazabına ve azabına da müstahak olmuştur.[56]
23-24, İkinci ödev ana babaya iyi davranmaktır. Âyette birinci ödeve bağlı olarak Allah'ın yalnız kendisine ibadet edilmesini buyurduğu belirtildikten hemen sonra, ana babaya iyilik etmeyi de buyurduğu belirtilmek suretiyle Allah'a kullukla ana babaya iyilik yan yana anılmış, böylece bu ödevin önemi vurgulanmıştır. Nitekim diğer bazı âyet ve hadislerde de Allah'a kulluk ile ana babaya iyilik etme yan yana zikredilmektedir. Bu hadislerin birinde Hz. Peygamber, en önemli amelleri "vaktinde kılman namaz, anne babaya iyilik ve Allah yolunda cıhad" şeklinde sıralamış[57] diğer bir hadiste ise büyük günahların en büyüklerini "Allah'a ortak koşmak, ana babaya âsi olmak ve yalan şahitliği yapmak" diye ifade etmiştir.[58]âyet ve hadislerde Allah'a itaatle ana babaya iyilik ve- cîbelerinin yan yana zikredilmesinin sebeplerini özetle şöyle sıralar:
a) İnsanın maddî ve manevî gelişmesi için en değerli katkı, Allah'ın nimetlerinden sonra ana babanın fedakârlıklarıdır.
b) Çocuğun varlık alanına çıkmasının asıi ve gerçek sebebi Allah, zahirî ve hukukî sebebi ise ana babadır.
c) Allah nimetlerini karşılıksız verdiği gibi ana baba da çocuklarının ihtiyaçlarım tamamen karşılık beklemeden yerine getirirler.
d) Allah, kuluna günahkâr olsa bile nimet verdiği gibi ana baba da âsi bile olsa evlâtlarına desteklerini sürdürürler.
e) Allah, kullarının iyiliklerinden memnun olup karşılığını fazlasıyla verdiği gibi ana baba da çocuklarının İmkânlarını daha çok geliştirmelerine yardım eder, bundan mutlu olurlar.[59]
25. Kuşkusuz ibadet ve ana babaya saygı her şeyden önce bir kalp ve gönül işidir. İbadet ve itaat, insanın içindeki inanç, istek, sevgi ve bağlılıktan kaynaklanırsa bir değer taşır. Âyette "Rabbiniz kalpierinizdekini en iyi bilendir" ifadesiyle bu hususa işaret edilmiştir. Öyleyse insan öncelikle ruhen "sâlıh" olmalı, yani ruhunda güzel duygular, niyetler geliştirmeli, iç dünyasını düzeltmelidir. O zaman Allah bu şekilde iç dünyasındaki yanlışları silip atanlara af ve mağfiretiyle muamele edecektir.[60]
26-27. Üçüncü Ödev akrabaya ve muhtaçlara iyilik etmek, hayır yapmaktır, Bu hususta önceliği olanlar akrabalar olduğu için 26. âyette onlar başa alınmıştır. Bu âyetteki "... hakkını ver" ifadesi, hem nafaka borcunu ve zekât ibadetini hem de bunun ötesinde nafile cinsinden hayırları kapsamaktadır. Burada yoksulların da zikredilmesi, yardımın özellikle malî olanının söz konusu edildiğini gösterir,
"Savurganlar şeytanların dostlarıdır" ifadesi, "Kötü iş yapmak bakımından onlarla şeytanlar arasında bir benzerlik gerçekleşir" şeklinde açıklanmıştır.[61] Râzî'ye göre âyet metninde şeytanın niteliği olarak geçen "kefûr"dan maksat, şeytanın varlığını İsyana adaması, yer yüzünde bozgunculuk yapıp insanları yoldan saptırmasıdır. Bunun gibi Allah'ın kendisine mal ve mevki nasip ettiği kimse bunu Allah rızâsına aykın yollarda kullanırsa o da şeytanın niteliği olan kefûr sıfatıyla nitelendirilir.[62]
28. Hz. Peygamber, yoksul müslümanların geçimiyle bizzat ilgilenir, imkânları nispetinde onların bakımını sağlar, kendisinde yoksa diğer miislü manian buna teşvik ederdi. Âyette Hz. Peygamber'in, bizzat kendisi de maddî sıkıntı içinde bulunduğu ve bu hususta Allah'ın rahmetini, lütuf ve ihsanını beklediği için İhtiyaç içinde olduğunu açıklayanlara yardım edemeyecekse nasıl davranması gerektiği bildirilmektedir. Buna göre insan, yardım isteyen birine olumlu cevap verme imkânına sahip değilse ümit verici, yatıştırıcı, güzel sözler söylemeli; onu kırmama- ya, gönlünü incitmemeye çalışmalı, tatlı dille mazeretini ifade etmelidir.[63]
29. Dördüncü ödev hem cimrilikten hem israftan sakınmaktır. Cimrilik de savurganlık da aşırılıktır, bu sebeple haramdır. İkisinin ortası cömertliktir. Ahlâk kitaplarında savurganlık ifrat, cimrilik tefrit olarak nitelenir. İfrat, aklın ve dinin uygun gördüğü ölçünün ilerisinde veya uygun bulmadığı yollarda harcamayı; tefritde gerekli yerlere gerektiği ölçüde harcamaktan kaçınmayı ifade eder. İsraf da cimrilik de erdemsizlikler arasında sayılır. İkisinin ortası (itidal, vasat) ise cömertliktir.[64]
30. Allah rabdir, dolayısıyla elimizdeki şeylerin asıl sahibidir ve bunları O vermiştir. "Mülk û'rnın elindedir"[65] kiminin rızkını bollaştırır, kimininkini de kısar. Âyetin son cümlesi, bunun hikmetsiz ve anlamsız olmadığına işaret etmektedir. Allah her kulunun durumunu görür, bilir. Genellikle herkes zengin olmak ister, fakirlikten korkar. Fakat Allah, hikmeti uyarınca kimi ne az kimine çok verir. Ama ne çok vermesi mutlak anlamda hayır, ne de az vermesi mutlak anlamda serdir. Zenginlik yüzünden maddî veya manevî birçok şeyini, hatta inancını, sevdiklerini veya hayatını kaybedenler olduğu gibi fakirlik sebebiyle birçok kayıptan kurtulanlar, manevî kazançlara kavuşanlar da vardır. Zenginlik kimini kurtarır, kimini de mahveder. Bununla birlikte varlık yokluğa yeğlenir. Onun için âyetlerde "Allah'tan fakirlik isteyin" anlamına gelebilecek hiçbir ifadeye yer verilmemiş; "Mal, nzık, servet isteyin" denilmiş; fakat bunun da hakkının verilmesi gerektiği bildirilmiştir.[66] Hz. Peygamber'in de fakirlik konusunda insanları uyardığını ve bu fakirlikten Allah'a sığındığını bildiren hadisler vardır.[67]
31. Beşinci ödev çocukların hayatını korumaktır. İslâm öncesinde çok nâdir olsa da bazı Araplar'ın geçim korkusuyla çocuklarını öldürdükleri anlaşılmaktır. Bunun nâdir olması, suçun vahametini değiştirmeyeceği için burada önemle zikredilmiştir. Ayrıca, zamanla sebebi ve şekli değişse de insanlar, isteyerek veya istemeyerek, doğrudan ya da dolaylı olarak çocuklarını öldürmeye devam ettiler ve etmektedirler. Âyetin hükmü mutlaktır: "Çocukların öldürülmesi büyük bir günahtır." Râzî şöyle der: "Çocuklara karşı sevgisizlik, ruhun şiddetle karardığına ve kalbin katılaşmışlığına delâlet eder; bu cürüm kötü ahlâkın en belirgin örneklerindendir. Allah, öyle kötü huyların önlenmesi maksadıyla evlâtlara güzellikle davranmayı teşvik etmiştir"[68]
32. Altıncı ödev zinadan, fuhuştan kaçınmaktır. Âyette "Zina etmeyin" denil- meyip "Zinaya yaklaşmayın" denilmesi, zinaya götürme tehlikesi bulunan tutum ve davranışlardan da uzak durmayı ifade eder. Burada zina yasağının ardından "Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur" denilmesi, zinanın insanın temiz fıtratına ve akl-ı selime aykırı olduğuna işaret etmektedir,[69]
33. Yedinci ödev adam öldürmemektir.[70] "Yetki" diye çevirdiğimiz sultân kelimesi, bu bağlamda haksız yere öldürülen kişinin velisine, katile yasal cezanın uygulanmasını talep etme veya affetme şıklarından birini tercih yetkisi olarak açıklanmıştır.[71]Âyet, katile ölüm cezası uygulanması halinde velinin öldürmede aşırılığa gitmemesi istenmektedir, Bu "aşırılık" iki şekilde açıklanmaktadır:
a) Sadece ölüm cezası uygulanmalı; işkence etme, organlarını kesme gibi zararlar verilmemelidir.
b) Katilden başkasına zarar verilmemelidir. Kaynakların bildirdiğine göre Câhİliye Araplan'nda maktulün yakınları sadece katilin öldürülmesiyle yetinmez, ya ondan daha şerefli birini veya bir kişiye karşı iki ya da daha fazla kişiyi öldürmedikçe adaletin yerine gelmeyeceğine inanırlardı. Âyet bu haksızlığı yasaklamaktadır.[72]
Râzî "Ancak o da kısas yoluyla öldürmede sınırı aşmamalıdır" ifadesini, hemen ölüm cezası verme yolunu seçmeyip "öncelikle diyet alma veya affetme şıklarının düşünülmesi daha uygundur" şeklinde açıklamıştır.[73] Yine Râzî, 'LBir kimse haksızlıkla öldürülürse ..." ifadesini dikkate alarak, "Öldürülen kişi mazlum olma sıfatını tam olarak taşımazsa konu bu âyetin hükmüne girmez, yani böyle bir olayda ölüm cezası uygulanmaz" görüşündedir.
Âyetin sonundaki yardımdan maksat, Allah'ın katile verilecek cezayı takdir etmek suretiyle maktulün yakınına yardım etmiş olmasıdır. Şu halde o kişi katil için tayin edilmiş olan cezanın uygulanmasıyla yetinmeli, aşırılığa sapmamalıdır. [74]
34, Sekizinci ödev yetim malı yememek, dokuzuncu ödev verilen sözü tutmaktır. Zeccâc "Allah'ın her emri, her nehyi ahiddir, Allah ile kul arasındaki konulara dair emir ve nehiyler, insanların birbirleri arasındaki ilişkilerle İlgili emir ve nehiyler de bu cümledendir" der.[75]
35. Onuncu ödev ölçüyü ve tartıyı tam yapmaktır. Âyette bu ödevi yerine getirmenin
hem ödev olarak iyi hem de sonucunun güzel olduğu belirtilmektedir. Râzî'ye
göre ölçü ve tartıyı tam yapmanın iyi olması, bunu yapanın gerek Allah gerekse
insanlar katında sevilmesidir; akıbetinin güzel olması ise dünyada kendisine
yarar sağlaması, âhirette de sevap kazandırmasıdır.[76]
36. On birinci ödev kişinin bilmediği bir şeyin peşine düşmemesi, bilgisiz hüküm vermemesidir. Âyette insanın bitmediği bir konuda söz söylemesi, hüküm vermesi, bilgisizce davranması, bilmediği tanımadığı kişiler hakkında ileri-geri konuşması, daha özel olarak yalancı şahitlik yapması, iftira atması, kısaca bilgi sahibi olmadan tahmine göre herhangi biri için maddî veya manevî zarara yol açacak şekilde konuşması ve hareket etmesi yasaklanmaktadır. İnsan ya duyduğu ya gördüğü ile veya akıl ve vicdanıyla hareket eder; yani bilgilerimiz ya habere ya gözleme ya da akla dayanır. Âyette bu bilgi kaynaklarının doğru kullanılması gerektiği, bunlardan sorumlu olunduğu ifade edilmektedir, Kuşkusuz bu yasak, insan ilişkileriyle ilgili olup bilimsel ve fikrî konularda kurallara uygun olarak tahminler yürütmek, görüş belirtip ictihadlarda bulunmak meşru, hatta gereklidir. Nitekim Hz. Peygamber, Kitap ve Sünnet'te deli] bulunmaması halinde şahsî görüş (re'y) istikametinde uygulamalarda bulunmayı tasvip etmiştir.[77]
İslâm hukukunda kıyasın delil sayılamayacağım kabul edenlerin dayanaklarından biri de bu âyettir. Çünkü âyet uygulamada kesin bilgiyi emretmektedir; oysa kıyas zamıa dayanır. Ancak bu görüş azınlıkta kalmıştır.[78]
37. On ikinci ödev büyüklük taslamaktan sakınmaktır. Âyet bunu "Yer yüzünde böbürlenerek dolaşma!" diye ifade eder. Çünkü bu boş kuruntudan başka bir şey değildir. Resûlullah, kibrin ne kadar kötü bir huy olduğunu vurgulamak üzere, kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceğini bildirmiştir.[79]Gerçekten değerli, akıllı, bilgili ve erdemli insanlar daima alçak gönüllü, ağır başlı olurlar. Bunun en güzel örneği de Peygamber efendimizdir. Kibirden nefret eden Resûlullah, bütün müslümanlar karşısında mütevazı olmayı değişmez bir davranış kuralı olarak özenle korumuş; müslümanlaraı kendisini "Anam babam sana feda olsun yâ Resûlellah!" diyecek kadar çok sevmelerinde de alçak gönüllülüğünün büyük bir rolü olmuştur. Bu sebeple İslâm ahlâk geleneğinde tevazu bir peygamber sıfatı olarak değerlendirilir. Furkan sûresinde (25/63) Allah'ın iyi kullarının başlıca hasletlerinden söz edilirken ilk olarak tevazu erdemine yer verilmiştir.
Yukarıdaki âyetlerde geçen dinî ve ahlâkî buyrukları şöylece sıralamak mümkündür:
1, Allah'ın birliğini tanımak, bir olan Allah'a inanmak,
2, Ana babaya iyi davranmak,
3, Akrabaya ve muhtaçlara iyilik etmek, hayır yapmak,
4, Hem cimrilikten hem israftan sakınmak.
5, Çocukların hayatını korumak,
6, Zinadan, fuhuştan kaçınmak,
7, Adam öldürmemek,
8,Yetim malı yememek,
9, Verilen sözü tutmak,
10, Ölçüyü ve tartıyı tam yapmak,
11, Bitmediği şeyin peşine düşmemek, bilgisiz hüküm vermemek,
12,Büyüklük taslamaktan sakınmak.[80]
38-40. On iki madde halinde Kiralanan ilkelerle İlgili davranış tarzlarının kötü olanlarını seçmenin Allah'ın nezdinde sevimsiz, dolayısıyla haram olduğu ifade edilmekte; 39. âyette bu ödevlerin "hikmetten vahyedilmiş ilkeler" olduğu bildirilmektedir. Şevkânî'nin de işaret ettiği bir mânaya göre hikmetin bir anlamı geçmiş dinî kültüiler, o kültürlerde bulunan evrensel yasalar, ortak doğrulardır. Mûsâ şeriatında on emir denilen ödevler de bu kültürün bir parçası olup Tevrat'ta bunlar şöyle sıralanmıştır:
1, Allah'tan başka ilâh tanımamak,
2, Puta tapmamak,
3, Allah'ın ismini boş yere ağzına almamak.[81]
4, Cumartesi yasağına saygı göstermek (İslâm'da kaldırılmıştır),
5, Ana babaya saygılı olmak,
6, Adam öldürmemek,
7, Zina etmemek,
8, Hırsızlık yapmamak,
Sûrede bu buyrukların ardından kımııtmı/ olan âyette Kur'an'ın ilk muhatapları olan putperest Araplar'a, ilk ödevi belirleyen "Allah'tan başka tanrı tanıma!" şeklindeki buyruk, diğer buyrukların temeli olduğu için bir defa daha tekrar edildikten sonra müşriklerin en saçma inançlarından biri olan "Allah'ın erkek çocukları kendilerine bıraktığı, meleklerin İse Allah'ın kızları olduğu" şeklindeki bâtıl inançları reddedilmektedir.[82]
Meali
41. İyice düşünmeleri için bu Kur'an'da ayrıntılı açıklamalar yaptık. Ama bu, sadece onların kaçışlarını arttırdı. 42. De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah'tan başka ilâhlar olsaydı onlar da arşın sahibine yakınlaşmak için yollar ararlardı, 43. Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir. 44. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder; O'nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihini anlayamazsınız, O halîmdir, bağışlayıcıdır.[83]
Tefsiri
41. Kur'an, başta ilk muhatabı olan Mekke'nin putperest topluluğu olmak üzere insanları Allah'a ve diğer İtikad esaslarına inanmaya, Allah'a kulluk etmeye ve insana yaraşır bir hayat sürdürmeye çağırdığı gibi genellikle bunun delillerini, gerekçelerini de sağduyulu ve iyi niyetli her insanın kavrayabileceği şekilde açıklar. Buna rağmen Kur'an'in çağrışma uymak şöyle dursun, gerçekler karşısında nefret duygulan kabaranlar da olmuştur ve olmaktadır. Aslında âyet, insanoğlunun söz konusu açıklamalar üzerinde iyice düşünerek bu güçlüğü aşabileceklerine işaret etmektedir. Fakat bâtıl inançlar, ön yargılar ve bayağı arzular gibi olumsuz motiflerin etkisinden kurtulamayanlar düşünce kabiliyetlerini de sağlıklı kullanamazlar.[84]
42-43. Tefsirlerde 42. âyete genellikle iki anlam verilmektedir. Buna göre eğer -farzımuhal- Allah'tan başka ilâhlar olsaydı: a) Tıpkı bir ülkede krallık tahtına göz diken birden fazla heveslinin birbiriyle taht kavgasına girişmesi gibi o sözde ilâhlarda "arş, in sahibine" (Allah) ulaşmak ve O'nun egemenliğine son vermek için yol arar, kavgaya tutuşurlardı; b) Allah nezdînde daha çok yakınlık kazanıp itibar sahibi olmak için birbiriyle yarışırlardı.[85] Müşrikler sözde tanrıların kendilerini Allah'a yaklaştıracağına inanıyorlardı. İkinci şıktaki yoruma göre, eğer öyle tanrılar olsaydı önce onlar Allah'a yaklaşma yarışma girerlerdi. Böyle varlıklara da tanrı denemez[86] Şu halde Allah, bu şekilde kendisine ortak koşulmasından münezzehtir; O, hiçbir şey ile hiçbir yönden denk tutulamayacak kadar yücedir, büyüktür.[87]
44. "Yedi gök" ile onlarda bulunan varlıkların hepsi hal lisanıyla Allah'ı teşbih eder, O'na ibadet eder, fakat insanlar onların teşbihlerini anlayamazlar.[88]
Tefsirlerde âyetteki teşbih kavramı açıklanırken teşbihin iki şeklinin bulunduğu belirtilir: Dil ile teşbih, hal ile teşbih. Birincisi, kulun Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederek zâtı. sıfatlan ve fiilleriyle insan zihninin düşünebileceği bütün mükemmellik özelliklerine sahip olduğunu dile getirmesi, Allah'ı hep böyle bilip böyle anmasıdır. Hal ile teşbih ise insanın imanı, ibadeti, ahlâkı, genel olarak her türlü tutum ve davranışlarıyla Allah'ın birliğine, eksiksiz ve kusursuz olduğuna inandığını göstermesi, yasalarına boyun eğmesi, amelinin imanına şahitlik etmesidir. Bu belirtilenler, Râgıb el-lsfahânî'nin iradî dediği teşbih olup şuurlu ve iradeli varlıklara mahsustur.[89]
Bir de konumuz olan âyetin üzerinde durduğu, bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk'ı teşbih etmesi vardır. Müfessirlere göre bu da iki çeşittir 1. Dil ile teşbih. Her şey kendi diliyle Hakk'ı teşbih eder ama âyette belirtildiği gibi insanlar bunu anlayamazlar; 2. Hal ile teşbih. Evrendeki varlık ve olayların var oluş ve işleyişini gerçekleştiren ilâhî yasalara bütün kâinat mutlak bir zorunlulukla boyun eğmekte, bu suretle yaratanı teşbih etmektedir. Bu anlamda müminiyle münkiriyle bütün insanlar da Allah'ı teşbih ederler, varlığına tanıklık ederler. Özetle zerreden küreye, galaksilerden hidrojen çekirdeğinin etrafında saniyede 2000 km. hızla dönen elektrona kadar evrendeki her şey Allah'ın mutlak düzeni içinde işlemekte, O'nu teşbih etmekte, O'nun varlığına, birliğine kudret ve hikmetine tanıklık etmektedir.
Putperestlerin İnancındaki saçmalığı dile getiren 42. âyetin ardından evrenin düzenine işaret eden âyetin gelmesi son derece anlamlıdır, engin hikmetler taşımaktadır.
Ayette evrendeki her varlığın Allah'ı övgü ile teşbih ettiği belirtildikten sonra "Fakat siz onların teşbihini anlayamazsınız" buyurulmaktadır. Fahreddin er-Râ-A bu ifadeyi şöyle açıklıyor: Bir elma düşünelim; bu elma çeşitli atomlardan oluşmaktadır ve bu parçalardan her biri Allah Teâlâ'nın varlığına tam ve başlı başına bir delildir. Bu atomlardan her birinin kendine özgü doğal yapısı (tab'), tadı, ren-ui, kokusu, hacmi gibi nitelikleri vardır. Atomun bu özel sıfatlarla belirlilik kazanması imkân dahilindedir ve bu belirliliği ona ancak kudretli ve hakîm olan bir be-lirk'viri kazandırabilir. Şu İnikle rlm;mııı her bîr parçası Yıia1 Tanruıın varlığımı eksiksiz bir delildir.[90]Eşyanın kendilerine mahsus dil ile yaptığı teşbihi insanlar anlayamazlar; öte yandan atomların sayılarını, niteliklerini, mahiyetlerini de bütünüyle bilmek mümkün değildir. Bu sebeple âyette, "...bilmezsiniz, anlayamazsınız" büyütülmüştür. Kuşkusuz bilimsel keşifler ilerledikçe insanoğlunun evren hakkındaki bilgileri de artacaktır. Nitekim genetikçilerin çözmeye çalıştıkları genlerin şifresi de bir çeşit dildir. Ayrıca bu çalışmalar İlerledikçe evrenin sırlarla dolu olduğu, bilinenlere göre bilinmeyenlerin ne kadar çok olduğu ortaya çıkacaktır.
Âyette Allah'ın sıfatı olarak geçen hafim kelimesi, "sabırlı, akıllı, ağır başlı ve temkinli" demektir. Özellikle Allah için kullanıldığında "kullarının günah ve isyanları karşısında sabırlı, onları cezalandırmakta acele etmeyen" anlamına gelir. Allah'ın halîm ismiyle "günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden" anlamındaki afüv, gafur, tevvâb; "her şeyin iç yüzünden haberdar olup bütün ayrıntıları bilen" anlamındaki habîr, muhsî, vâsi'; "her şeye gücü yeten, kudretli" anlamındaki kadir, kavı, metîn, muktedir" ve "çok sabırlı" anlamındaki sabûr isimleri arasında anlam yakınlığı bulunduğu kabul edilir.[91]
Meâli
45. Kur'an okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz. 46. Ayrıca onu anlamamaları için kalplerinin üzerine örtüler, kulukltınnu dil bir tıkaç koyarız. Sen rabbinin Kur'an'daki ismini tek bu-şına andığında canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler. 47. Biz onların seni dinlerken neye kulak verdiklerini, kendi aralarında tısıldaşırken de o zalimlerin, "Siz, sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!" dediklerini çok iyi biliyoruz. 48. Bak işte, senin için ne türlü benzetmeler yapıyorlar! Bu yüzden yoldan saptılar, hir daha da doğru yolu bulamazlar. 49. Dediler ki: "Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken yepyeni bir hilkatte dirilecek miymişiz?" 50. De ki: "İster taş olun ister demir; 51. İsterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık!" Bu defa da "Bizi tekrar hayata kim döndürecek?" diyecekler. "Sizi birinci defa yaratan" de. Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne zamanmış o?!" diye soracaklar. De ki: "Yakın olduğunu sanıyorum. 52.0 gün Allah sizi çağıracak ve siz, önceki yerde çok az kaldığınız zannı içinde O'na hamdederek çağrısına uyacaksınız."[92]
Tefsiri
45-46. Müşriklerin "âhirete inanmayanlar" şeklinde tanıtılması, bu inkâra dayalı olarak sorumsuzluğu ilke edindiklerine, bundan dolayı her türlü haksızlığı fütursuzca yapmaktan çekinmediklerine işaret eder. Bu psikolojide olan insanlar, kaçınılmaz olarak akıl ve vicdanlarına göre hüküm vermekten de uzaklaşırlar. Müşrikler, Hz. Peygamber kendilerine Kur'an âyetlerini okuduğunda bunların üzerinde dürüst, samimi ve objektif olarak düşünecekleri yerde ona sorumsuzca karşı çıkıyorlardı. Âyetlerde bu husus Allah tarafından onların gözlerinin perdelenmiş, kalplerinin mühürlenmiş, kulaklarının tıkanmış olmasıyla izah edilmiştir. Bu üslûp, olup biten her şeyin Allah'ın izni ve iradesiyle olduğunu vurgulayan Kur'an'm hâkim üslûbudur. 47 ve devamındaki âyetler yanında konuya ilişkin başka birçok âyet dikkate alındığında bu âyetin, kesinlikle Allah'ın insanları hak etmedikleri halde böyle durumlara mahkûm ettiği anlamına gelmediği görülür. Onlar bunu istemiş, Allah da bu hususta imkân ve hürriyet vermiştir. Allah âdildir, insanların hakikati görmelerine, bunun üzerinde düşünmelerine asla engel olmaz. BuTada anlatılmak istenen, inkarcıların Kur'an karşısındaki olumsuz ön yargılandır. Nitekim 46. âyetin sonunda bu tavrın arkasında inanç bozukluğu bulunduğuna işaret edilmektedir; ayrıca 41. âyette de bu husus ifade edilmiştir.[93]
47. Hz. Peygamber, kendisine âyetler geldikçe onları insanlara okur açıklardı. Fakat özellikle putperestlerin ileri gelenleri, kendilerinin Peygamber'e itibar ettiği, değer verdiği gibi bir anlam çıkarılmasın diye genellikle onun okuduğu âyetleri açıktan dinlemekten kaçınırlardı. Ancak burada belirtildiği gibi zaman zaman onların bir yerlere gizlenerek âyetleri dinledikleri de olurdu ve bu sırada onda bir noksanlık yakalamaya çalışırlar, alaylı ve yalanlayıcı İfadelerle aralarında fısıltılı konuşmalar yaparlardı. Âyette bu tür konuşmalardan söz edilmekte; genellikle Peygamber'e yönelttikleri ''büyülenmiş" şeklindeki iftiralarına değinilmektedir.
Âyetin iniş sebebiyle ilgili bir rivayete göre Resûlullah, Hz. Ali'nin bir yemek hazırlamasını isteyerek, Kureyş eşrafını yemeğe davet etmiş, davet sırasında onlara âyetler okuyarak kendilerini tevhid inancım kabul etmeye çağırmış; o takdirde -sandıklarının aksine- itibar kaybetmek şöyle dursun, hem kendi çevrelerinde öncekine göre daha çok saygı göreceklerini hem de Arap olmayanlar nezdinde itibar kazanacaklarını ifade etmişti. Fakat onlar bu çağrıyı kabul etmemekle kalmamış, bir de Hz. Peygamber konuşurken nezaket kurallarım hiçe sayarak fısıltılı konuşmalarla onun büyülenmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir.[94]îbn İshak'ın anlattığına göre Ebû Cehil, Ebû Süfyân, Ahnes b. Şerîk gibi putperest büyükleri bazı gecelerde biri diğerinden habersiz olarak ResûLullah'ın bulunduğu yere giderek gizlice onun Kur'an okumasını dinler, yolda tesadüfen karşılaştıklarında da birbirlerini suçlarlardı .[95]
48, Bir önceki âyette de belirtildiği gibi müşrikler Peygamber efendimiz için "şair, kâhin, mecnun, büyülenmiş" gibi haksız benzetmeler yapıyor, isnatlarda bulunuyorlardı. Âyet, gerçekler karşısında bu şekilde tavır takınan bir insanın hidayete, doğru yok ulaşmasının mümkün olmadığına işaret etmektedir.[96]
49, Geneli içinde Kur'an, inkarcıları Allah'ın birliğini tanımaya; adalet, dürüstlük, insaf ve merhamet gibi ahlâk ilkelerine uygun davranmaya; bencillikten kurtularak başkalarının haklarını da kendi menfaatleri kadar önemli görmeye davet ediyor; aksi halde en büyük yargılama günü olan âhirette günah ve haksızlıklarının hesabını mutlaka vereceklerini bildiriyordu. Oysa putperestlerin ileri gelenlerinin bilhassa öldükten sonra yeniden dirilmeyi ve âhiret hayatını inkâr etmelerinin temelinde kötülük ve haksiziıklannda ısrar etme ihtirasları vardı. Onlar, bu ihtiraslarının önüne geçerek kötülüklerden kendilerini uzak tutacakları yerde yaptıklarının hesabını verecekleri âhiretİ inkâr etme yolunu seçiyor; akıllarınca öldükten sonra artık yeni bir var oluşun imkânsızlığını kanıtlamaya çalışıyorlardı.[97]
50-51. Kur'an, insan bedeninin ölüm sonrasındaki fiziksel bozulmasına dayanarak âhireti inkâra kalkışanlara şu cevabı veriyor: Değil bedeninizin çürümesi veya toz toprak olması, taş veya demire döniişseniz, hatta canlı varlık haline gelmesini büsbütün imkânsız gördüğünüz başka bir nesne haline gelseniz, yine de Allah size tekrar hayat verip daha önceki kimliğinize kavuşturur, İlk başta maddî nesneleri yaratan ve onlara can veren Allah, onları öldükten sonra da tekrar h.ıyn-ta döndürecektir.[98]
52. Yeniden dirilme üe başlayan hayatta artık insanların Allah'a âsi olma, günah işleme özgürlükleri bulunmayacaktır. Nitekim Allah kabirdekileri mahşere çağırdığında inanan inanmayan bütün İnsanlar O'nu övgüyle anarak buyruğuna boyun eğeceklerdir.[99]
Meâlİ
53. Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanların apaçık düşmanıdır. 54. Rabbiniz sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder, dilerse sizi cezalandırır. Biz seni onların üstüne bir vekil olarak göndermedik. 55. Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Doğrusu biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.[100]
Tefsiri
53. Âyette dolaylı bir mukayese anlamı vardır. Şöyle ki: 46-51. âyetlerde müşriklerin kendileri gibi düşünmeyenlere karşı kibirli, kaba, alaycı ve suçlayıcı bir tavır takındıklarına işaret edilmişti. Burada ise müminlerin konuşmalarında bir güzellik ve incelik bulunması gerektiği belirtilmekte, müşriklerle ilişkilerinde ve konuşmalarında bile terbiye ve nezaket kurallarına riayet etmeleri öğütlenmekte-dir. Çünkü bu davranış biçimi insan olmanın bir gereğidir; ayrıca kötü söz ve davranış insanın aslî fıtratına aykırı olduğu için genellikle bu tür olumsuz söz ve davranışlar insanları tepki psikolojisine iter; böylece âyetteki ifadesiyle "Şeytan onların arasını bozar." İslâm ahlâkında Câhiliye Araplan'nın kaba, küstah ve alaycı tavırlarına sefeh, müslümanlarm barışçı, nâzik ve ağır başlı tavırlarına da hilim denmektedir. İslâm öncesi dönemin adı olan Câhiliye ilk kategorideki karakter ve zihniyeti, İslâm kelimesi de ikincisini ifade etmektedir, Nitekim Hz. Peygamber ve onun şahsında müminlere affedici olmayı, iyilik için çalışmayı ve "câhiller"e al-dırmamayı öğütleyen A'râf sûresinin 199. âyeti, keza müminlerin ağır başlı olduklarını, kendilerine sözle sataşan ucâhiller"e "selâm" diyerek karşılık verdiklerini bildiren Furkan sûresinin 63. âyeti gibi örnekler bu iki karakterin ahlâkî Özellikle- rini ortaya koymaktadır. Kuşkusuz bunlar sadece belirli bir dönemin tipleri değildir. Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi günümüzde de akıl, irfan ve hikmetten yoksun olduğu için "sefih" diye anılan Câhiliye örneğindeki küstah, alaycı ve saldırgan tipler mevcuttur. Öte yandan çeşitli dönemlerde, özelikle de günümüzde "şeytanın aralanın bozduğu" ve bu yüzden birbiriyle çekişen, bölünüp parçalanan müsiümanlann bu duruma düşmelerinin bir sebebi de Kur'an'ın istediği güzel söz ve davranışlardan uzaklaşmalarıdır.[101]
54. Hiç kimse kendisini Allah'ın bildiği kadar bilemez. Âyette müminlere mi müşriklere mî hitap edildiği açık değildir. Müminlere hitap edildiğini söyleyen müfessirlere göre Allah'ın onlara merhamet etmesinden maksat, kendilerini düşmanlarından koruması, azap etmesinden maksat da düşmanlarını onlara musallat etmesidir. Her iki durumda da Allah'ın rahmet veya azap etmesinin sebepsiz olmadığı âyetin başındaki "Rabbiniz sizi en iyi bilendir" ifadesinden anlaşılıyor. Şu halde Allah her insanı, onun kendisini bildiğinden daha iyi bildiği ve tanıdığı için neyi hak ettiyse öyle muamele eder. Allah'ın bizi bildiği kadar biz kendimizi bilemediğimiz için bazan karşılaştığımız iyi veya kötü durumun bizden kaynaklanan sebebini de bilemeyiz. Böyle durumlarda Allah'tan gelene razı olmak gerekmektedir. Eğer Allah'tan hayır gelmişse onun devamı için daha çok gayret gösterip Ce-nâb-ı Hakk'ın bize yönelik sevgi ve hoşnutluğunun daha da güçlenmesine; eğer şer gelmişse bunun sebebi olan kusurlarımızı araştırarak halimizi düzeltmeye ve böylece şerre değil hayra lâyık olmaya çalışmamız gerekir. Bu suretle, uğradığımız bîr serden, zarardan kurtulmak için elimizden gelen maddî ve manevî çarelere başvurmakla birlikte, asla Allah'a âsi olmamak lâzımdır.
Âyet, başkaları hakkında yargıya varırken dikkatli olmak gerektiğine de işaret etmektedir. Herkesin hesabı sonunda Allah'a aittir; çünkü herkesi en iyi bilen O'dur. Âyetin sonundaki ifade, Peygamber'in dahi insanlar üzerinde bir "vekil", yani insanların akıbetleri hakkında nihaî karar veren bir otorite olmadığını; görevinin tebliğden, uygulama, aydınlatma ve uyarıdan ibaret bulunduğunu bildirmektedir.[102]
55. Allah, kullarını en İyi bilen olduğu gibi göklerde ve yerde bulunanları, yani evreni ve evrendekileri de en iyi bilendir; dolayısıyla evrende olup biten bütün olaylar O'nun bilgisiyle oluşmakta ve gerçekleşmektedir. Şu halde Allah'ın hükümlerinde, yapıp yarattıklarında bir eksiklik, yanlışlık, haksızlık aramak abestir. Allah, Hz. Muhammed'i son peygamber olarak seçtiğine göre bu da O'nun yüce bilgisi ve hikmetiyle olmuştur ve bunda bir yanlışlık, haksızlık yoktur. Allah, peygamberleri tek tip varlıklar olarak şekillendirmemiştir. Her birinin kendilerim1 özgü üstünlükleri vardır. Nitekim Allah Teâlâ çeşitli âyetlerde Hz. İbrahim'i kendisine dost (halîl) edindiğini, Hz, Mûsâ ile konuştuğunu, Hz. îsâ'yı babasi2 yarattığını ve küçük yaşta kendisine mucizeler lütfettiğini, Hz. Süleyman'a ihtişamlı bir hükümranlık verdiğini,Hz. Muhammed'i âlemlere rahmet olarak gönderdiğini bildirmiştir. Hz. Davud'a büyük bir saltanat verildiği halde âyetin sonunda bu saltanatın değil de, ona verilen kutsal kitabın bir üstünlük sebebi olarak zikredilmesi, ilimde ve dinde üstünlüğün mal-mülk üstünlüğünden daha değerli olduğuna işaret eder. Bir rivayete göre Kurey^ Arapları aklî ve mantıkî tartışma usul ve âdabım bilmedikleri (veya eski dinler hakkında bilgileri olmadığı) için Hz. Peygamberle tartışmaya girmeden önce yahudilerden taktik alırlardı; yahudiler de onlara son peygamberin Hz. Mûsâ, son ilâhî kitabın da Tevrat olduğunu söylerlerdi. Ayette Davud'a verilen Zebur hatırlatılarak bizzat yahudi tarihinin bu iddiayı çürüttüğü ortaya konmaktadır.[103] Ancak Mekke'de böyle bîr yahudi topluluğu bulunmadığına göre Araplar bu görüşmeleri ticarî amaçlı gezileri sırasında veya panayırlarda karşılaştıkları yahudilerle yapmış olabilirler.[104]
Meali
56. De ki: "Allah'ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalva-nn! Ama onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir ne de ferahlığa çevirebilirler."
Bu insanların yaşardıkları o varlıkların Allah'a en yakut olanları bile rablerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar; O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Rabbinin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır.
Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helak edecek veya onlara çetin bir şekilde azap vereceğiz. Bu, kitapta yazılıdır. 59. Bizi işaretler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mucize olmak üzere dişi deveyi vermiştik, ama ona (ınanmayıp) kötülük yaptılar. Oysa biz mucizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz. 60. Hani sana, "Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur an'da lanetlenen ağacı, sadece insanlan sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkutan uyarılarda bulunuruz, fakat bu onlara büyük bir taşkınlıktan başka bir şey sağlamaz.[105]
Tefsiri
56-57. Zemahşerî, Râzî, Şevkânî gibi müfessirler burada Allah'tan başka tanrı edinilen varlıkların melekler olduğunu belirtirler. Müşrikler taptıkları putları ve heykelleri meleklerin sembolleri olarak kabul eder, onların şahsında meleklere taptıklarını söylerlerdi. İşte âyet bu batıl inancın ne kadar çürük olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü melekler de dahil olmak üzere Allah'tan başka hiçbir varlık, Allah'ın yardımı ve yaratması olmadan kendisini zarardan koruma imkânına dahi sahip değildir.
57. âyetin baş kısmına değişik şekillerde mâna verilmekle birlikte biz âyeti Zemahşerî'nin tercih ettiği açıklamayı dikkate alarak çevirmeye çalıştık. Zemahşerî'nİn açıklaması şöyledir: "Onların tanrı diye taptığı (melekler gibi) varlıkların bizzat kendileri Allah'a vesile ararlar... Yani onların Allah'a en yakın olanları bile O'na daha da yakınlaşmak İçin yol aradığına göre en yakın olmayanları elbette arayacaktır" (II, 364). Sonuç olarak, melekler -tanrı olmak şöyle dursun- bütün yaratılmışlar gibi onlar da rahmete, yardım ve desteğe muhtaç olup Allah'a yakınlaşmak için çareler aramak durumundadırlar. Âyetteki "azap" kelimesini mutlaka bilinen mânasında anlamak gerekmez; kulun, başına gelmesini istemediği her şey onun için bir azaptır. Şu halde konu melekler olunca onların korktuğu azap da onların varlık yapılarıyla ilgili olumsuz bir durumdur.
Bu iki âyetin, Hz. îsâ'yı tanrılaştıran hıristiyanlar ve benzeri kitabî din mensuplarıyla ilgili olduğu da ifade edilmektedir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu sûrenin indiği Mekke'de kayda değer bir hıristiyan topluluğu bulunmadığı bilinmektedir. Bununla birlikte âyetlerin içeriği o tür bâtıl inançları da reddetmektedir.[106]
58. Halkı zalim olmadığı takdirde hiçbir ülkenin helak edilmeyeceğini
bildiren âyet[107]
dikkate alındığında burada helak edileceği veya şiddetli bir şekilde
cezalandırılacağı bildirilen ülke, halkı yoldan çıkmış olanlardır. Önceki âyetlerle
ilişki kurup değerlendirildiğinde bu âyet öncelikle Allah'ın birliğini ve
peygamberliğini tanımamakta direnen, tnüslumanlara karşı haksız, zalim ve
baskıcı tutumlarını sürdüren putperest Araplar'a karşı bir uyarıdır; onlara,
"Ya bu yanlış tutumda ısrar etmekten vazgeçersiniz ya da eskilerin başına
gelmiş olanlar sizin de başınıza gelir" denilmektedir. Çünkü "Bu,
kitapta yazılıdır" yani Allah'ın şaşmaz yasasıdır. İnkarcılık, ahlâk
bozukluğu ve zulümle birlikte varlığım sürdürebilmiş hiçbir uygarlık yoktur.
Kur'an bu gerçeğe geçmiş kavimlerden sık sık örnekler vermektedir.[108]
59, "İşaret" diye çevirdiğimiz "âyet'ten maksat mucizedir, Tefsirlerde bildirildiğine göre Mekke putperestleri akıllarınca Hz. Peygamber'i zor durumda bırakmak için kendisinden Safa tepesini altına çevirmesi, Mekke'nin dağlık çevresini bereketli bir ova haline getirmesi gibi mucizeler göstermesini isterlerdi.[109] Âyette Allah, bu mucizeleri gerçekleştirmeyişinin nedenini açıklamaktadır. Çünkü Allah'ın yasası uyarınca, bu mucizeler gösterildiği halde yine de İnkârda direnirlerse -ki zaten bu isteklerinde samimi değillerdi- o takdirde hak ettikleri ceza hemen verilecekti. Nitekim eski bir Arap toplumu olan Semûd kavminin istedikleri mucize gerçekleştiği halde, bir mucize olarak yaratılan ve kesinlikle zarar vermemeleri istenen deveyi boğazlamışlar, böylece Allah'ın buyruğunu tanımadıkları için cezalandırılmışlardır.[110]Mucizenin ikna etmeyi değil korkutmayı, heyecan ve ürperti vermeyi amaçladığı belirtilmektedir. Kur'an'm amacı ise ikna etmektir. Nitekim burada belirtilen anlamıyla diğer mucizelere benzemeyen, kendine Özgü bir mucize oian Kur'an akla, sağduyuya hitap etmektedir. Mucize ise genellikle olağan üstü bir olay olup akıl otesidir; bu sebeple de insanlarda korku ve heyecan uyandırır.[111]
60. Allah'ın insanları "çepeçevre kuşatması", hiçbir insanın Allah'ın kudreti dışına çıkamayacağı, O neye İzin verirse insanların ancak onu başarabilecekleri anlamına gelir.[112] ve putperestlerin inkâr, inat ve baskılarına rağmen Hz. Peygamber ve müslümanlar karşısında son tahlilde başarısız olacaklarına işaret eder. Nitekim âyette Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'e, -putperestlerin zannettiklerinin aksine- kendisinin onlara karşı başarılı olacağını rüya yoluyla bildirdiği ifade edilmektedir. Onun bu rüyayı ne zaman gördüğü, rüyanın içeriği hakkında kayda değer üç farklı açıklama yapılmıştır: Bir açıklamaya göre Resûlullah Mekke'yi fethedeceğini rüyasında görmüş, nitekim hicretin 8. yılında (630) bu rüya gerçekleşmiştir. İkinci açıklamaya göre putperestlerin İslâm orduları karşısında yenilecekleri ve önderlerinin ölecekleri yerler Hz. Peygamber'e rüyasında gösterilmiş, bu rüya hicretin 2. yılında (624) Bedir zaferinde gerçekleşmiştir. Bu İki;:örüşü kabul edilebilir görmeyen alimler buna gerekçe olarak sûrenin Mekke'de indiğini, oysa eerek Hnlir Savası gerekse Mekke'nin fethinin Medine döneminde gerçekleştiğini hatırlatırlar. Çoğunluğun tercihi olan üçüncü yorumda ise âyetteki rüya, İsrâ gecesinde Hz, Peygamber'e gösterilenler şeklinde açıklanmıştır, tsrânın uyku halinde gerçekleştiğini kabul edenler buradaki "rüya"yı uykuda görme olarak açıklamışlarken İslâm âlimlerinin çoğunluğu, rüya kelimesinin kök anlamının "gözle görmek" olduğunu da dikkate alarak İsrâ'mn Resûlulîah uyanıkken cereyan ettiğini savunmuşlardır.
Fitne, "sınav, deneme" demektir; Kur'an'da daha çok müminin inancını tehlikeye sokan, bu nedenle bir yönüyle onun imanındaki kararlılığını kanıtlamasına imkân veren, bu yönden bir imtihan vermesine yol açan sıkıntılı durumlar ve olaylar için kullanılır. Bu rüya olayının fitne olması, Resûlullah'ın İsrâ sırasında gördüklerini, yaşadıklarını anlatınca inancında henüz yeterince sebat ve kararlılık kazanmamış kişilerin olayı imkânsız görerek İslâm'dan dönmeleridir. Böylece Resûlullah'ın anlattıkları onlar için bir fitne (sınav) olmuş ve bu sınavı kaybetmişlerdir.[113] "Kur'an'da lanetlenmiş ağac"a gelince, bununla ilgili farklı rivayetler bulunmakla birlikte[114] çoğunluğun yorumu bunun cehennemdeki "zakkum ağacı" olduğu yönündedir.[115] Şevkânî'nin Zeccâc'dan aktardığına göre Araplar hoşlanmadıkları yemeklere genellikte "mekruh ve lânetli yemek!" derlerdi.[116] Aynı müfessir, âyette bu ağacın bir fitne olarak gösterilmesini de şöyle açıklar: Cehennemde böyle bir ağaç bulunacağı bildirilince Ebû Cehil gibi fırsatçı müşrikler, "Muhammed hem cehennemin taşı bile kavuracağını söylüyor hem de orada ağaç biteceğinden söz ediyor" diyerek Resûiullah'ı alaya almışlar, bunun üzerine söz konusu olan âyet inmiştir. Buna göre ağaçla ilgili olarak Kur'an'da verilen bilgi bir imtihandır; mümin bu bilgiye inanmakla imtihanı kazanmış, kafir de inkâr etmekle İmtihanı kaybetmiş olur.[117]
Meali
61. Meleklere, "Âdem'e secde edin" demiştik. İblîs'in dışında hepsi secde ettiler. İblîs, "Ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim!" dedi. 62. Yine dedi ki: "Şu benden üstün kıldığına bak! Yemin ederim ki eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!" 63. Allah şöyle buyurdu: "Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız cehennem olacaktır. Eksiksiz bir ceza! 64. Haydi, onlardan gücünün yettiklerini çağrınla ayart! Süvarilerinle yayalarınla onlara karşı ordu topla; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaadde bulun. -Şeytan insanlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- 65. Şurası muhakkak ki benim kullarını üzerinde senin hiçbir nüfuzun olmayacaktır. Koruyucu olarak rabbin yeter."[118]
Tefsiri
61-63. Meleklerin Âdem'e secde etmesi olayı Kur'an'da yedi defa tekrar edilerek yaratılmışlar içinde insanın seçkinliğine dikkat çekilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Şeytanın insanla üstünlük yarışına girmeye kalkışması, gururu uğruna Allah'a âsi olması, melekler gibi itaatkâr olmak yerine, Âdem'e saygı göstermemekte direnmesi, Allah'a saygısızlığın ve İsyankârlığın şeytan kaynaklı olduğuna işaret etmektedir. Diğei yandan şeytanın kıskançlığı sebebiyle kıyamete kadar insanları kendi günahkârlık yoluna çekeceğine ant içmesi ve ona bu iznin verilmesi, dünya hayatının bir sınav ortamı olduğunu, imanın bileTek günah işlemesinin şeytanla ortak davranışta bulunması anlamı taşıdığım gösterir.[119]
64. Şeytan, insanlara vesvese vererek, gizli maksadını ve hedefini anlamayacakları bir dille onları günah işlemeye çağırarak yoldan saptırmak ister.[120] Bir yoruma göre "süvariler ve yayalar"dan maksat, şeytanın her türlü hileleridir; diğer bir yoruma göre de Allah'a isyan yoluna koyulanlardır. Şeytanın, kendine uyanların mallarına ortak olması, insanlara gasp, hırsızlık, tefecilik gibi haksız işler yaptırmak suretiyle onlara haram servet kazanrjırmasıdır. Buna göre haram kazanan şeytanın öğüdüne uymuş, onunla ortaklık etmiş olduğu için bu ortaklık kazandığı mal için de söz konusudur. Diğer bir yoruma göre burada Câhiliye Arapları'nm hayvanlarının ve ziraat ürünlerinin bir kısmım cinlerin ve meleklerin sembolleri saydıkları putlarına ayırmaları, onların hizmetine harcamaları şeklindeki uygulamaları kastedilmiştir. Aslında putperestlik şeytanın teşvik ettiği bir inanç şekli olduğu için putperestler putlara adadıklarını da şeytanlara adamış ve böylece onu mallarına ortak yapmış sayılırlar.[121]Daha uygun görünen diğer bir yoruma göre burada insanların mâ-nevt hayatlarına saldırıp tahrip etmeye çalışan şeytan, atlıları ve yayalanyla bir ye- ri yağmalamaya gelen eşkıyaya benzetilmiştir[122] Bu eşkıya, işgal ettiği yerin halkının zayıf karakterlilerini kendi tarafına çekip hükmü altına alır, onların mallarına ve evlâtlarına ortak olur.
Müşrikler, mallarından ve ürünlerinden putlara pay ayırdıkları gibi çocuklarına da Abdiillât, Abdüluzzâ gibi putlara bağlı isimler verir, onları putperest olarak yetiştirirlerdi. Âyetin ifadesine göre bu, şeytanın mallarında ve çocuklarında onlara ortak olmasıydı. Daha genel olarak insanlar, mallarını haram yollarda harcamak, evlâtlarını da bâtıl inanç ve kötü ahlâk üzerinde yetiştirmekle bu konularda şeytanı kendilerine ortak yapmış olmaktadırlar.[123]
65. Allah'a bağlılıklarından dolayı âyette "benim kullarım" şeklinde anılan kişiler, Allah'ın kendilerine verdiği akıl, irade gibi yüksek melekelerini gerektiği şekilde kullanarak hak yolunda sebat eden ve bu yolda Allah'ın da desteğini kazanan insanlar olup bunlar üzerinde şeytanın nüfuz kuramayacağı, dolayısıyla bu insanların şeytana karşı koyarken ondan daha güçlü olacakları belirtilmektedir. Böylece âyette hem insanın üstünlüğüne vuigu yapılmakta hem de ona ümit ve cesaret aşılanmaktadır,
Âyetin son cümlesi Hz. Peygamber'e müşriklerin baskıcı tutumları karşısında tebliğ göTevini yılgınlık göstermeden, Allah'a güvenerek sürdürmesini telkin etmekte, ona cesaret vermektedir. Kuşkusuz bu ifade, aynı zamanda Peygamberin yolunu izleyen diğer müminlerin hak davalarını yaşatıp geliştirmelerinde de bir güven ve moral kaynağı taşır.[124]
Meali
66. Lütfuna nail olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren rabbi-nizdir. Doğrusu O, sîze çok merhametlidir. 67. Denizde bir tehlikeyle yüzyü-ze geldiğinizde O'ndan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsan oğlu çok nankördür! 68. Peki O'nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. 69. Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize bir kasırga göndererek -inkâr etmeniz nedeniyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız. 70. An-dolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onlan karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık. 71. Her insan topluluğunu Önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar, amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğramayacaklardır, 72. Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.[125]
Tesir:
66, Allah'tan başka tanrı veya tanrılar edinen insanlara gerçek lütuf
sahibinin Allah olduğu hatırlatılarak buna bazı örnekler verilmektedir:
Gemilerin sulara gömülmeden yüzüp gitmesi Allah'ın yasalarıyla olmaktadır ve
bu sayede insanoğlu deniz ticareti yaparak, uzak ülkelerden mal taşıyarak
Allah'ın nimetlerini ve rızkı
nı elde etmektedir. Bu durum, âyetin sonunda Allah'ın kullarına bir rahmeti olarak
açıklanmıştır.[126]
67, İnsanlar denizde gemiyle seyahat ederken bir felâketle yüz yüze gelseler, kimilerinin tam bilip güvendikleri bütün uydurma güçler kaybolur gider ve orada Allah ile baş başa kalırlar, O'na yakanrlar; fakat esenliğe kavuşunca yine eski hallerine dönerler. Allah onların bu hallerini nankörlük olarak nitelemektedir. Bu ifade, bir kısım insanların günlük hayatlarında Allah'ı tamamen unuttuklarını, O'nu âdeta hayatlarından sildiklerini, Allah yokmuş gibi davrandıklarını; fakat çaresiz kaldıkları zaman da O'na sığındıklarım, normal şartlara dönünce, yine unuttuklarını bildirerek bunun Allah'a karşı bir nankörlük ve dolayısıyla dinden uzaklaşma olduğuna işaret etmektedir. Günümüz din felsefesi incelemelerinde "Tanrı konusunda ilgisizlik" şeklinde tanımlanan bu tutum ateizmin bir türü olarak gösterilmekte ve buna "ilgisizlerin ateizmi" denilmektedir.[127]
68-69. İnsanoğlu tabiatın türlü felâketleriyle karşı karşıya kalabilir ve kal-maktadır. Bu sebeple esenlik zamanlarında da sıkıntılı zamanlarda da Allah ile olmak gerekir. Güvenliğimiz ve bütünüyle hayatımız geçicidir; Allah'tan başka "vekilimiz", güvenip dayanacağımız biri yoktur; sonunda varacağımız yer O'nun huzurudur. Bu sebeple samimi, dürüst ve gerçekten akıllı kula yaraşan odur ki hayattayken de, güven içindeyken de Allah ile olsun; şeytana aldanıp Allah'ın yolunu terketmesin. Çünkü "Şeytan insanlara sadece boş şeyleri vaad eder."[128]
70. "Şan, şeref ve nimetler" diye çevirdiğimiz kerem kavramı, İslâmî literatürde hem Allah'ın insanlara şeref, soyluluk, üstünlük gibi manevî meziyetler bahşetmesini hem de mal-mülk vermesini ifade eder. Böylece âyet İnsanı dünyada Allah'ın lütfuna en çok mazhar olmuş, en seçkin, en değerli varlık olarak göstermektedir. Tefsirlerde insana seçkinlik kazandıran özellikler akıl, zekâ, temyiz, düşünme, yazma gibi melekelerden başlayarak çeşitli psikolojik ve fizyolojik özelliklere, estetik zevklere, ahlâkî yatkınlıklara, canlı ve cansız varlıklar üzerinde tasarruf yetkisine, ekonomik faaliyetlerde bulunma özelliğine, şehirler ve uygarlıklar kurma kabiliyetine kadar birçok meziyete sahip olmasıyla açıklanmaktadır.
Eski tefsirlerde insan mı melek mi daha üstün diye bir tartışmaya girilmişse de [129]İbn Âşûr'un belirttiği gibi[130] burada böyle bir mukayese söz konusu olmayıp insanın bazı varlıktan çeşitli şekillerde kendi hizmetinde kullanması, onlardan yararlanması kastedilmiştir.
Fahreddin er-Râzî, dönemindeki felsefe ve psikoloji birikiminden de yararlanarak insanın asıl şerefini ve diğer yaratılmışlar karşısındaki üstünlüğünü, "eşyanın gerçeklerim aslına uygun olarak kavrama yeteneği olan akıl gücü"yle açıklar. Çünkü "Mârifetullahın aydınlığı akla doğar; akıl yeteneği, madde ve mâna (halk ve emir) âleminin sırlarına ulaşan, sahip olduğu bilgi sayesinde Allah'ın ruhlar ve cisimler âleminde yarattığı varlık türlerini kuşatan güçtür... Böyle olunca insan varlığı, bu âlemdeki bütün varlıkların en değerliyidir...[131]
Burada özellikle insanın taşıma araçları kullanmasına dikkat çekilmiştir. İnsanın hayvanları bu maksatla değerlendirmesi yanında, ayrıca bunun İçin gemi vb. araçlar yapması anlamlıdır. Çünkü başka hiçbir varlıkta böyle özellikler yoktur. "Bütün bunlar, dünyamızda insanoğlunun, kendisine uyulup itaat edilen mutlak başkan ve yönetici, diğer varlıkların da onun buyruğu altındaki tabileri olduğunu gösterir"[132]
Kur'an genellikle insanların hemen her gün yaşadıkları ya da çevrelerinde sürüp gittiği için farkına varamadıkları, fakat aslında son derece anlamlı olayların ibret verici yönlerine dikkat çekerek burada tecelli eden ilâhî güç ve hikmetin acık seçik kanıtlarını görmelerini ister. İnsanların taşıma araçları kullanarak tiaırrl vh konulardaki amaçlannı daha kolay ve verimli bir şekilde gerçekleştirmeleri Allah'ın bir lütfudur. Allah'ın "değerli kıldığı" insanoğlunun, bugün taşımacılıkta, uzayın derinliklerine kadar uzanan ulaşım ve iletişim araçları icat edip kullanmada geldiği nokta, Kur'ân-ı Kerîm'İıı neden özellikle bu konuyu anılmaya ve ibret alınmaya değer gördüğünü de açıklamaktadır. Ayette bunun hemen ardından "kendilerine güzel güzel nzıklar verdik" buyuruimaktadır. Rmk, insanın yararlandığı her türlü imkânı kuşatan geniş kapsamlı bîr kavramdır. "Güzel güzel nzık-lar"dan maksat, hem helâl hem de hoşa giden rızıklardır. Burada insanın, ihtiyaç duyduğu şeylerin helâlini araması yanında sağlık yönünden daha kaliteli, daha temiz, estetik yönden daha güzel olmasına özen göstermesi gerektiğine de işaret vardır.[133]
71-72. İlâhî hikmet, bu imtihan dünyasında insanoğluna nimetler vermesine paralel olarak sorumluluklar da yüklemiştir. İnsan değerli bir varlık olarak yaratılmış, karalara ve denizlere hâlim kılınmış, güzel nimetlerle nzıklandırılmış, kendisine birçok varlığı hizmetinde kullanma imkânı verilmiştir. Şu halde onun bu konumunun gerektirdiği sorumlulukları da olmalıdır; i!k sorumluluğu da kendisini seçkin kılan, ihsanlarda bulunan Allah'ı tanımak, O'na iman etmek, inancına uygun amelî davranışlarda bulunmak ve ahlâkî bir hayat sürdürmektir. 71-72. âyetlerde bu sorumluluğu yerine getirenlerin ve getirmeyenlerin âhirettekİ durumlarına İlişkin kısa ve özlü bir açıklama yapılmakta, dolayısıyla bir uyanda bulunulmaktadır.
"Önder" diye çevirdiğimiz imam kelimesi "amel defteri, her ümmete indirilmiş olan kutsal kitap, her ümmetin kendi peygamberi, mezhep imamları, her asrın önderi, her topluluğun öncelikle ağırlık verdikleri ve meşhur oldukları iyi veya kötü işleri" gibi çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Taberî, Araplar'daki anlamını dikkate alarak imam kelimesini, "Her topluluğun, görüş ve inanç sahiplerinin dünyada kendilerine önder ve rehber kabul ettikleri kişiler" olduğu görüşünü tercih eder[134]
"Amel defteri" diye çevirdiğimiz kelimenin âyetteki karşılığı "kitâb"dır. 71. âyette amel defteri sağ taraftan verilecek olanların onları okuyacakları bildirilirken, solundan verilenlerden söz edilmemiştir, Bu konuda Râzî şöyle der: "Amel defteri solundan verilenler, onun içerdiği büyük kötülükleri, çirkinlikleri, utanç verici günahları görünce kalplerini korku ve dehşet sarar; o kadar ki dillerinde amel defterlerini okuyacak mecal kalmaz" (XXI, 18). Onların durumunu 72. âyet haber veriyor: "Bu dünyada kör olanlar âhirette de kördür."
70. âyette belirtilen üstün liitufların asıl sahibini göremeyen, varlık ve olay lamı arkasındaki yaratıcı güçlen habersiz olarak yaşayan basiret yoksunu inkarcıların âhiretteki durumunun daha kötü olacağı bildiriliyor. Hasan-ı Basrî'den bu âyetle ilgili şöyle bir açıklama nakledilmektedir: Bu dünyada yoldan çıkıp inkâra sapmış olanlar âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır. Çünkü böyleleri dünyada iken tövbe etselerdi tövbeleri kabul edilecekti, fakat âhirette artık kabul edilmeyecektir; dünyada kendilerine çeşitli felâketlerden korunma imkânları verilmişti, âhirette asla böyle imkânlara sahip olamayacaklardır.[135]
72. ayete "Dünyada kör olanlar, yani Allah'ı tanımayanlar âhirette hiç tanımayacaklar" şeklinde bir mâna verilmişse de müfessiilerin çoğu bu görüşü reddeder. Çünkü âhirette herkes zorunlu olarak Allah'ı tanıyıp, O'na iman edecektir. Şu halde oradaki körlük, cennetin yolunu görememek, yani ondan mahrum kalmaktan kinayedir [136] Dünya âhiretin tarlasıdır. Bu dünyada hakikati görüp tanıyan ve bu sayede doğru imana ulaşan, iyi ve güzel işlerle ruhlarını zenginleştirenler âhirette bunun karşılığım eksiksiz bulacaklardır; onların amel defterleri sağ yanlarından verilecek ve asla haksızlığa uğramayacaklardır.[137]
Meali
73.0 putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasm diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar, işte o zaman seni kendilerine dost sayacaklardı. 74. Hatta seni yerinde sağlam tutmasay-dık neredeyse biraz da olsa onlara kayacaktın! 75. Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın! 76. Yine onlar, seni yurdundan çıkartmak için neredeyse sana dünyayı dar getirmişlerdi. Ama senden sonra kendileri de fazla kalamayacaklar! 77. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun da budur. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.[138]
Tefsiri
73. Önceki âyetler grubunun sonunda bu dünyada kör olanların âhirette de kör olacakları belirtilmişti. Burada ise bu dünyada kör olanların körlüklerine Mekke putperestlerinin Hz. Peygamber'e karşı sergiledikleri tutumlarından bir örnek veriliyor. Onlar genellikle benzeri her zaman görülen diğer bâtıi inanç ve ideoloji sahipleri gibi doğru olan düşünce ve hayat tarzının güçlenip yaşamasından rahatsız oluyor, kendileri yoldan saptıkları gibi Resûlullah'ı da kendi çizgilerine çekmeye çalışıyorlardı. İşte âyet metnindeki fitne kavramının buradaki anlamı, bizzat Peygamberin, düşmanları tarafından böyle bir tehlikenin içine çekilmeye çalışılmasıdır. Eski tefsirlerde müdriklerin Hz. Peygamberi kendi yollarına çekmeleriyle ilgili çeşitli rivayetler sıralanmışa da[139] İbn Âşûr haklı olarak bu rivayetleri temelsiz bulmakta ve şöyle demektedir.[140] Peygamber'i» putperestleri İslâm'a çekmek ve müslümanlara güvenlik ortamı sağlamak istemesi, onun içinde putperestlerin bazı önerilerini olumlu karşılama eğilimi doğurdu. Bu öneriler, onlara karşı daha yumuşak bir üslûp kullanma, kendilerini dinleme, liderlerine meclislerde yer açma gibi Peygamberin onları memnun etmesini sağlayacak, gönüllerini kazanmaya ve sonuçta dini yaymaya yarayacak davranışlardı; cıı azından bunlar müslümanlara bir zarar doğurmayacaktı. İşte âyet Resülulİah'ı bu tür tutumlar hususunda dikkatli olmaya çağırmaktadır.[141]
74-75. Tefsirlerde bu iki âyet genellikle şöyle açıklanmaktadır: Eğer aklını ve düşünceni sağlam laştırıp kararlı yapmasaydık, düşünce ve içtihadında hata yapmaktan seni koru masaydık, onların aslında bir "fitne" olan (doğru İmandan saptırma riski taşıyan) tekliflerine meyledebilir, bazı haksız isteklerine olumlu cevap vermeyi düşünebilirdin; o zaman da hem hayatta hem de ölümde acılar çekerdin; hayattayken inkarcılar karşısında yenik düşmekten doğan sıkıntılarla ve daha başka belâlarla karşılaştığın gibi önünde yenilgiye uğrayıp gidecekken senin tâvizkâr tutumun sayesinde başarı kazanan inkarcılar karşısında aşağılık bir ölümle ölürdün.[142] âhirette de bunun cezasını görürdün.
Kuşkusuz Hz. Peygamber'in putperestlere kanarak lüzumundan fazla tâviz verdiği, fiilen böyle bir olayın gerçekleştiği düşünülemezse de âyet-i kerîme, onun şahsında genel olarak müslümanları, putperestlik gibi asla üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan sapkın inanç sahibi gruplar karşısında kendi İnançlarını, vazgeçilmez değerlerini ve kişiliklerini korumaya; haksızlık ve adaletsizliğe sapmadan akıllı ve onurlu bir duruş sergilemeye çağırmaktadır. Gerçekten farklı inanç grupları arasında yaşarken adalet ve dürüstlük ilkeleri çerçevesinde mâkul bir hoşgörü ortamı oluşturmaya çalışmak gerektiğinde kuşku yoktur; bununla birlikte bu sim- nn ötesine geçerek tâvizkâr ve ilkesiz bir tutum sergileyenlerin, -âyette işaret bu-yurulduğu üzere- "Bizim gibi olursanız sizi dost kabul ederiz" diyen çeşitli zümreler nezdinde inançlarım, düşüncelerini ve kendilerini kabul ettirmek şöyle dursun, saygınlıklarını dahi koruyamayacakları açıktır.
75. âyetin son kısmında müminlerin akıllarından çıkarmamaları gereken anlamlı bir uyarı daha vardır: İlkelerine, buyruklarına uyduğunuz, öğüdünü dinleyip yolundan gittiğiniz sürece daima yardımıyla sizi destekleyecek olan Allah, eğer inkarcıların uydusu olursanız arkanızdan yardımını çektiği gibi artık O'nun size vereceği cezayı önleyecek başka bir yardımcı da bulamazsınız. Bunlar Kur'an'ın. değeri ve önemi hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gereken evrensel uyarılarıdır. İnsanlar, İyinin ve doğrunun ne olduğu konusunda dürüstlükle, inanarak bîr noktada buluşabilirler; bu sakıncalı olmadığı gibi istenen bir sonuçtur. Bu sonucu elde etmek için duruma göre bazı feragat ve fedakârlıklardan da çekinmemek gerekir. Buna rağmen hoşgörü ve tâviz adına iyi, doğru ve gerekli olduğuna inanmadığı şeylere inanıyormuş gibi görünmek, ona göre hareket etmek İslâm ahlakıyla bağdaşmadığı gibi insan haysiyetiyle de çelişen küçültücü bir durumdur. Kur'ân-ı Ke-rîm'de münafıkların (inançta iki yüzlülük sergileyenler) cehennemin en dibinde gösterilmesinin[143]sebebi de budur. İlginçtir ki konumuz olan 75. âyet gibi Nisa süresindeki âyetin sonunda da "Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın" buyurul muştur.[144]
76-77. Putperestlerin Mekke'de Hz. Peygamber ve diğer müslümanlara uyguladıkları baskıların artmasına rağmen Peygamber'in Mekke'de kalmakta ısrar ettiğine işaret vardır, Zira o, daha sonra da sırf bu baskı yüzünden değil, öncelikle Allah istediği için hicret etmiştir. Resûlullah'ı Mekke'den çıkarmak isteyenlere karşı böyle bir şey olursa oranın kendilerine de kalmayacağı uyarısında bulunulmaktadır. Nitekim Hz. Muhammed'i Mekke'den çıkmaya mecbur bırakan müşrikler, daha sonra müslümanlarla yaptıkları savaşlar sonucu bir hayli yıpranmışlar; nihayet Mekke'nin müslümanlar tarafından fethedilmesi üzerine putperestlerin Mekke'ye hâkimiyetleri de ebediyen son bulmuş ve böylece âyetin daha önce bildirdiği sonuç ortaya çıkmıştır. Allah'ın önceki peygamberler hakkında uyguladığı yasası gerçekleşmiş, yani bir peygamberin çıkarıldığı yer onu çıkaranlara da yurt olmamıştır.[145]
Meali
78. Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir. 79. Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nafile bir ibadet olarak da namaz kıl ki, rabbin seni övülmüş bir makama yükseltsin. 80. Ve şöyle niyaz et: "Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!" 81. De ki: "Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur." 82. Biz Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır. 83. İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer; başına bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer. 84. De ki: "Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar." Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu en iyi bilendir. 85. Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: "Ruh rabbünin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir."[146]
Tefsiri
78. Sûrenin buraya kadarki kısmında umumiyetle ulûhiyyet, âhiret ve peygamberlikle ilgili inanç konulan üzerinde durulmuştu. Burada ise ibadetlerin en önemlisi kabul edilen namaz ve namaz vakitleri konusuna geçilmektedir. Tefsirlerde genellikle namazın farz kılındığı İsrâ olayının ardından inen sûrenin bu âyetinde beş vakit namaza işaret edildiği belirtilmektedir.
"Diilûk" kavramı "güneşin bir günde izlediği farazi çemberi dönerken gündüz vakti en yüksek noktayı geçerek batmaya yönelmesi" anlamına gelir. Gün ortasından başlayarak çemberin dörtte üçlük kısmını tamamlaması diye de açıklanmıştır ki bu da ikindi vaktidir. Ayrıca günbatımı İçin de kullanılmıştır.[147] Sonuç olarak îbn Âşûr'a göre "dülükü'ş-şems" deyimi, öğle, ikindi ve akşam vakitlerini içermektedir. Nitekim "ilâ" edatının da bu deyimin birden fazla vakti içerdiğine işaret etmektedir,
Şevkânî bu deyimin anlamıyla ilgili görüşleri şöyle sıralar: a) Zeval vakti[148] b) Gün batımı, c) Güneşin zevalinden batınıma kadar geçen süre[149]
"Gasak" kavramı "karanlık" demektir, şafağın tamamının kaybolduğu yatsı vaktini ifade eder; "kur'ânü'1-feer" ise sabah namazına işaret eder. Ayrıca bu deyimin, namaz içinde Kur'an okunması gerektiğini de ima ettiği, bu bütün namazlar için gerekli olmakla birlikte burada sabah namazının örnek olarak anıldığı, nitekim Hz. Peygamber'in uygulaması uyarınca sabah namazında daha fazla Kur'an okunduğu belirtilmektedir.
Fahreddin cr-Râzî (XXI, 27) "gasak" kelimesinin iki farklı yorumundan birinin esas alınması halinde âyette başlıca üç vakit zikredilmiş olduğu sonucunun çıktığını belirtip şu bilgiyi verir: Âyette geçen "dülûkü'ş-şems" öğle ve ikindiyi, "ga-saku'1-leyl" akşam ve yatsıyı, "kur'ânü'1-fecr" de sabah namazını ifade etmektedir. Öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının bir arada anılması, mutlak olarak bu namazların cem edilebileceğini (öğle ile ikindi, akşam İle de yatsı birleştirilerek dört na-mazm iki vakitte kılınabileceğini) göstermektedir. Şu var ki, başka deliller, namazların cemi konusunda sınırlamalar getirdiği için, bunun ancak sefer vb. gerekçelerle caiz olduğuna hükmedil mistir.[150]
79. "Kalkıp namaz kıl" diye çevirdiğimiz "tehecced" fiilinin masdarı olan te-heccüd kelimesi, yerine göre hem "uyumak" hem de "uyanmak" anlamına gelmektedir. Kelime, sözlüklerde bu âyetteki kullanımından hareketle "geceleyin uykudan kalkıp namaz kılmak" şeklinde açıklanmaktadır.[151] Fıkıh kitaplarında yatsı, vitir ve teravih namazları dışında geceyi ihya etmek, ibadet etmek için kılman nafile namazlara teheccüd namazı denmektedir. Âyetin ilgili kısmındaki üslûptan hareketle bu namazın Hz. Peygambere farz olduğu ileri sürüldüğü gibi bunun gerek Hz. Peygamber'e gerekse diğer miisliimanlara nafile olduğu kanaatini taşıyanlar da vardır. Bu son görüşü savunanlara göre âyette "sana mahsus bir nafile..." denilerek Hz. Peygamber'in bu namazdan daha çok sevap kazanacağına işaret edilmişse de, aynı ibadete farklı sevap verilmesi ancak o ibadeti yapan kişinin ihlâs. huşu gibi manevî durumuyla ilgili olabilir. Teheccüd namazının sekiz, dört veya iki rek'at kılınabileceği yönünde görüşler vardır.[152] Rize göre feheccüd namazının ya farz olması veya derecesini yüksı-ll mesi gibi Hz. Peygamber'e mahsus yönü bulunmakla birlikte, bunun bereketinden yararlansınlar diye ümmetine de tavsiye edilmiştir. Ayrıca teheccüd namazı nafileler grubuna girdiği için kesin bir rek'at sayısı ileri sürerek bundan daha az veya daha fazla kılınamayacağını iddia etmek doğru değildir,
Müfessirler "övülmüş bir makam" diye çevrilen "makamen mahmuden" ifadesini, Hz, Peygamber'in kıyametteki şefaat makamı, yine kıyamette kendisine "hamd bayrağı" verilmesi gibi değişik şekillerde yorumlamışlardır. Bunun belirli bir makam olmayıp çeşitli mazhariyetleri içerdiği de belirtilir. Her ne kadar Şevkâ-nî (III, 284) gibi bazı müfessirler âyette özel bir makamın kastedildiğini ileri siir-müşlerse de bize göre Zetnahşerî'nin de benimsediği (II, 372) son görüş daha mâkuldür. Ancak bu "Övülen nıakarrT'ın dünyevî bir makam olduğunu düşünmek de mümkündür. Gerçekten Allah, resulünü daha dünyada üstün bir makama yüceltmiş; her şeyden önce onu "hâtemü'l-enbiyâ" (peygamberlerin sonuncusu) ve âlemlere rahmet yapmış; kendisine, zorluklan aşarak hiçbir peygambere nasip olmayan basanlar elde etme, Câhil iye denilen bir devirden kısa sürede dünyaya yayılan bir uygarlık dönemine geçişin yolunu açma onurunu ve mutluluğunu yaşatmıştır.
Şevkânî, "makamen mahmuden" deyimini açıklarken Hz. Peygamber'i tanıyan herkesin onu övgüyle andıklarını belirtir. Gerçekten en yaman düşmanları olan Mekke putperestleri bile onu peygamber olmadan önceki döneminde "el-emîn" (güvenilir, dürüst kişi) diye anarlardı. Peygamber olduğu dönemlerde de ona bazı asılsız isnatlarda bulunsalar da dürüstlük ve saygınlığına gölge düşürecek iddialar ileri sürmeye cesaret edememişlerdir. Tarih boyunca bütün tnüslümanlar onu övgü ve saygıyla andıkları gibi hayatını ve kişiliğini yeterince İnceleme imkânı bulan pek çok yabancı ilim ve fikir adamı da ondan takdir ve hayranlıkla söz etmiştir. Meselâ müsteşrik W. Montgomery Watt şöyle der: "O, faaliyetinin dinî temelleri ve cesaret, gözü peklik, tarafsızlık, sertliğe kadar varan fakat gönül yüceliğinin yumuşattığı kararlılık gibi özellikleri sayesindedir ki insanların saygı ve güvenini kazanmıştı... Muhammed'İn çağdaşları onda hiçbir ahlâkî kusur görememişlerdir... Mekke'de de Medine'de de Muhammed'İn çağdaşları onu erdemli ve doğru bir insan olarak tanımışlardı. Tarih de onun şahsında ahlâkî ve sosyal değerlerin bir reformcusunu görmektedir... Muhammed'İn dikkate değer bir uyumluluk taşıyan üstün vasıfları olmasaydı bir Arap istilâsı söz konusu bile olamazdı... Eğer onun peygamberlik, devlet adamlığı ve yöneticilik yeteneği, bütün bu yeteneklerin üstünde de Allah'a güveni ve kendisini Allah'ın göndermiş olduğuna sarsılmaz imanı olmasaydı insanlık tarihinin önemli bir bölümü hiçbir zaman yazılmamış nliiaıkll" tMiilıanımıul Prnplırt and Statesnuuı, [153]
80. Tefsirlerde genellikle âyetteki "giriş" ile Resûlullah'ın hicret sırasında Medine'ye girişinin, "çıkış" ile de Mekke'den çıkışının kastedildiği belirtilmektedir.[154] Hz. Peygamberin Mekke fethi için Medine'den çıkmasına ve Mekke'ye girmesine işaret edildiği de öne sürülmüştür. Ancak İbn Âşûr'un da belirttiği gibi[155]sûrenin Mekke'de inmiş olması bu ihtimali zayıflatmakta; âyetin, Hz. Peygamberin Medineli müslümanlarla yaptığı, hicret planının başlangıcını oluşturan Birinci Akabe Biatı'ndan kısa bir süre önce inmiş olduğunu, dolayısıyla burada hicret yolculuğuna işaret edildiğini düşünmek daha isabetli görünmektedir. Râzî ise bu âyetin namazla ilgili önceki âyetlerle münasebetini kurarak "giriş"! namaza başlama, "çıkış'l da namazı bitirme şeklînde yorumlamış ve âyetin şöyle yorumlanmasını tercih eder: "Rabbim! Namaza başlarken de bitirirken de daima samimi ve ihlâslı olmam, gönlümde seni taşımam, sana şükür için gerekli olan görevlerimi yerine getirmem için bana yardım et![156] Bununla birlikte âyette daha genel olarak insanın bir yere girerken veya çıkarken, bir işe başlarken veya bitirirken daima her şeyin iyi ve düzgün gitmesi, dürüstçe yapılması, sonucunun hayır doğurması için çabalaması; niyetinin ve gönlünün bu yönde olması; ayrıca bunun için dua edip Allah'tan iyilik yönündeki çabalarında yardım dilemesi gerektiğine işaret edildiği de düşünülebilir.[157]
81. Sözlükte hak, "gerçek, sabit ve doğru olan, varlığı kesin olan şey" demek olup daha çok gerçeğe uyan İnanç, düşünce, bilgi ve hükümleri ifade etmek üzere kullanılır. Hiçbir bozulmaya uğramadan aslî hüviyetini koruyan ilâhî dine hak din, çeşitli mezhepler arasında bu dini en doğru temsil ettiği kabul edilen mezhep veya mezheplere de hak mezhep denilmektedir. Hakkın karşıtı hatıldır. Buna göre bâtılda terim olarak asılsız, gerçeğe uymayan inanç, hüküm ve düşünceleri; ayrıca ilâhî kaynaklı olmadığı için hak olma özelliği de taşımayan veya ilâhî kaynaklı olmakla birlikte belirtilen Özelliğini kısmen ya da tamamen kaybetmiş dinleri ve mezhepleri ifade eden bir terimdir. Söz konusu âyetteki hak kelimesinin öncelikli anlamı İslâm dini, bâtılın anlamı da putperestliktir. Hak kelimesinin burada özetlenen anlamı yanında bir de hukuk ve ahlâkı ilgilendiren anlamı vardır ki bu da "korunması, gözetilmesi ya da sahibine ödenmesi gerekli olan maddî veya manevî imkân, pay, eşya ve menfaatler" şeklinde özetlenebilir.[158]
Taberî, âyetteki hak ve bâtıl kelimeleriyle ne kastedildiği hakkında farklı görüşler olduğunu belirterek bunlara dair rivayetleri aktardıktan sonra -bizim de kalıklığımı/ knuli y.öıiişünii öf.vüe şöyle ifade çimektedir Buradaki hak, Allah'ın hoşnut olduğu, O'na itaat anlamı taşıyan her şeyi kapsar... İnsanı şeytana uymaktan koruyan her şey hak, şeytana boyun eğme sayılabilecek her şey de bitlidir. Kur'an hakkı getirmiştir, Allah'ın elçisi putperestlere karşı bütün anlamlarıyla hakkı gerçekleştirmenin ve bütün anlamlarıyla bâtılın kökünü kurutmanın rnüca-delesini vermiştir.[159]
82. Bİr önceki âyette geçen hak kavramı Kur'an'ı da kapsar. Çünkü Kur'an'ın getirdiği din hak din, verdiği bilgiler doğru bilgiler, çağırdığı yol doğru yoldur; ahlâk ve yaşayışta da doğruluğa ve dürüstlüğe çağırmakta ve böylece bütün yönleriyle bâtılı ortadan kaldırmaya yöneltmektedir. Bu sebeple de Allah âyette Kur'an'ın getirdiklerini müminler için "şifa ve rahmet" olarak nitelemiştir. Mti-fessirler genellikle Kur'an'ın şifa ve rahmet oluşunu manevî anlamda açıklamışlardır. Buna göre Kur'an'da şifa vardır; yani o, iman, amel ve ahlâka iliştin manevî hastalıkları iyileştirir, müminleri bunlardan korur; kalplerden cahillik örtüsünü kaldırır, Allah'ın varlığı ve birliği konusunda kuşkuları ve tereddütleri giderir . Kur'an'da rahmet vardır; yani Kur'an kısaca din ve dünya hayatının doğru, sağlıklı ve güzel olması için gerekli bilgiler içerir; hakkını vererek okuyanlara büyük ecirler kazandırır, Allah'ın mağfiretine ve hoşnutluğuna lâyık kılar; Kur' an müminler İçin güçlükleri kolaylığa çevirir, kusurları giderir, günahları siler.[160] Kur'an'ın şifa oluşu, öncelikle bu manevî anlamdadır; ancak tıbbî tedavi ile birlikte veya tıbben tedavi imkânının kalmadığı durumlarda Kur'an'ın bedenî ve psikolojik hastalıklar konusunda şifa verici tesirinin olabileceği yolunda yorumlar da yapılmaktadır.[161]
Âyette Kur'an'ın "zalimlerin de sadece ziyanını arttıracağı" ifade edilmektedir. Buradaki zalimlerden maksat, kör bir İnat ve şuursuzlukla İslâm ve omın içerdiği hakikatleri reddederek bunun yerine başta şirk olmak üzere yalan ve düzmecelerden ibaret olan bâtıl inançları koyanlar, bunlara inanan putperestler ve benzerleridir. Bunlar İçin Kur'an'ın şifa ve rahmet kaynağı olması şöyle dursun, on-laı Kur'an'm beyanlarına rağmen sapkın inanç ve davranışlarında direnmeleri nedeniyle manevî yönden kendi zararlarını daha da çoğaltırlar.[162]
83. "İnsan"dan maksat, bütün insanlar olmayıp önceki âyette "zalimler" diye tanımlanan inkarcılardır. Bunlar nimetlere mazhar olduklarında "yüz çevirip yan çizerler" yani nimetin asıl sahibi olarak Allah'ı bilip O'na şükretmezler, nankörlüklerine devam ederler; belâ ve musibete uğradıklarında da elem ve kedere boğulurlar. Halbuki Kur'an'ın şifa ve rahmet kaynağı olan eğitimine göre Allah nimetler verdiğinde insanın sözü ve eylemleriyle O'na şükretmesi, sıkıntı w bdfıyıı ııf radığmdada sabredip kurtuluş için Cenâb-ı Hakk'adua ve niyazda bulunarak yardımını istemesi gerekir, kulluğun gereği budur. Bu tutum, yalnız dinî bakımdan değil, psikolojik ve moral bakımından da önemlidir, insan fıtratının bir ihtiyacıdır.[163]
84, "Mizaç ve karakter" diye çevirdiğimiz sakile kelimesi "tabiat, âdet, din, ahlâk, niyet, seciye" gibi mânalara gelir.[164] Buna göre âyet önemli bir psikolojik gerçeğe işaret etmektedir. Zira insan davranışlarının temeli, onun ruhsal yapısındaki psikolojik eğilimlerdir. Bu eğilimlerin oluşmasında İnsanın yaratılıştan sahip olduğu karakter yapısının yanında geniş anlamıyla eğitim öğretiminde tesiri vardır. Dinî inanç ve telakkilerle ahlâkî erdemler yahut erdemsizlikler de psikolojik eğilimlerin oluşması ve gelişmesinde iyi veya kötü yönde tesir eder. Bu durumda doğru yol, Allah'ın hükümleri çerçevesinde doğru bir eğitimden geçmiş; ruhî ve ahlâkî melekeleri, duygu ve düşünceleri, inanç, irade ve ahlâkı Allah'ın rızâsına uygun bir çizgide oluşmuş insanların tuttuğu yoldur. Sonuçta kullarının durumunu, yani -özellikle ebedî kuruluş bakımından- kimin iyi yolda, kimin kötü yolda olduğunu en iyi Allah bilir. Onun için insanın temel kaygısı Allah'ın rızâsına uygun yaşamak, O'nun doğru diye tanımladığı yoldan gitmek olmalıdır.[165]
85, Sözlükte ruh "can, nefes, güç" gibi anlamlara gelir. Terim olarak çoğunlukla "bedenin zıddı olan, yani insanın mânevi cevherini ve özünü oluşturan, onu insan yapan ve diğer bütün varlıklardan ayrı olmasını sağlayan soyut varlık" olarak anlaşılmıştır. Özellikle ilk dönemlerin kelâm âlimleri arasında ruhu "latîf bir cisim" şeklinde tanımlayanlar da olmuştur. Kelimenin Kur'an'da başlıca üç anlamda kullanıldığı söylenebilir
1. Cebrail anlamında [166]
2. Vahiy anlamında [167]
3. Canlılarda hayat kaynağı olan güç, özellikle insanın manevî cevheri ve özü anlamında[168] Âyetteki ruh kelimesini "Cebrail, bu ismi taşıyan özel bir melek, îsâ, vahiy, Kur'an, yaratılış" gibi değişik şekillerde yorumlayanlar olmuşsa da müfessirlerin büyük çoğunluğu buradaki ruhu, "insanı canlı varlık yapan, bedeni yöneten manevî cevher" olarak açıklamışlardır. Şevkânî, ruhun insanı insan yapan asıl ve öz varlık olduğunu; bir şeyin aslını ve özünü bilmek onun hallerini, niteliklerini bilmekten daha önemli olduğu için, soru sahiplerinin insan hakkında bilgi almak İstemeleri sebebiyle sorulanın ruh konusunda sorduklarını belirtir. Daha çok felsefe, kelâm ve ahlâk kitaplarında bu anlamdaki ruh için nefis kelimesi de kullanılmıştır. Bütün müslümanlar bu anlamda bir ruhun varlığına İnanmakla birlikte İslimi bilgin ve düşünürleri ruhun mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri süraıüşIt-ı, hıızı krlAın ritimleri ruhu hava gibi "latîf bir cisim" kabul ederken başta filo- zoilar olmak üzere büyük çoğunluk, ruhun maddeden ve maddî niteliklerden bağımsız gerçek bir varlık olduğunu; her insanın, kendine Özgü ferdiyeti olan bir ruhu bulunduğunu ve bireysel sorumluluğunun böyle bir bağımsız ruha sahip bulunmasının sonucu olduğunu belirtmişlerdir.
İslâm düşünce tarihinde ruhun gerçek bir varlık olduğunu kanıtlamak üzere çeşitli deliller ileri sürülmüş olup başlıcaları şunlardır:
1, İnsanın bedeni değişmekte, gelişmekte, başkalaşmaktadır; halbuki onun kişiliği daima aynı kalmaktadır. Bu değişmeyen kişilik ruhun varlığının dışa yansımasıdır.
2, Herkes, insanın ahlâkî, hukukî yönden sorumluluğunu kabul eder. Eğer ruh olmasaydı sorumluluktan söz etmek anlamsız olurdu. Nitekim ruh taşımayan nesneler için böyle bir şey söz konusu edilmez. Şu halde bizim ahlâkî ve hukukî kişiliğimizi oluşturan varlığımız bize ait ruhumuzdur.
3, İnsandaki bilinç, irade, seçme özgürlüğü gibi yetenek ve kapasitelerin bedene ait özellikler olmadığı açıktır. Bu yeteneklere sahip olan ve bunlarla bedeni hareket ettiren, durduran vb. işlevleri gerçekleştiren güç ruhtur.
4, İnsanın sırf maddî ve bedensel varlığı açısından bakıldığında kendisinden çok daha güçlü olan varlıklardan daha üstün olmasını sağlayan da akıl, zihin, muhakeme, irade, seçme ve karar verme özgürlüğü gibi ruha ait yeteneklerdir.
5, Ölüm olayının gerçekleşmesinden önce ortada gerçek bir insan varken ölümle birlikte artık cesedin insan olarak varlığının son bulduğunu herkes kabul eder; bunun da sebebi ruhun bedeni terketmiş olmasıdır.
Bu tespitlere rağmen ruhun varlığını bilimsel ölçülerle kanıtlamak ve mahiyetini tam olarak kavramak bugüne kadar mümkün olmamıştır. Nitekim âyette de ruh konusunda insanlara pek az bilgi verildiği belirtilmiştir. İnsana pek az bilgi verildiği ifadesini genel anlamda yorumlayarak "Bütün insanlara her konuda az bir bilgi verildi" şeklinde açıklayanlar da vardır.[169] Çünkü Allah'ın sınırsız ilmi dikkate alındığında insanın bilgisi daima az ve sınırlıdır.[170]
Meali
86. Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; bundan sonra da sen bize karşı hiçbir koruyucu bulamazsın. 87. Rabbinden bîr rahmet gelmiş o başka. Onun sana ihsanı çok büyük olmuştur. 88. De ki: "Yemin ederim, bu Kur'an'in bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar." 89. Muhakkak ki biz bu Kur'an'da insanlara (gerçekleri anlatmak için) her türJü misali denedik. Yine de insanların çoğu inkarcılıkta direndikçe direndiler.[171]
Tefsiri
86-87."... sen bize karşı hiçbir koruyucu bulamazsın" şeklinde çevirdiğimiz 86. âyetin ilgili ifadesi, "... onu sana geri verebilecek bir destekçi, yardımcı bulamazsın" şeklinde de açıklanmıştır.[172]
Bütün bilgilerin kaynağı ilâhîdir, her şeyi veren Allah'ttr. Peygambere vahiy bilgisini veren de O'dur. Dilerse gönderdiği vahyi Peygamber'e ve sonra gelen nesillere unutturmak suretiyle onların bu bilgiden mahrum kalmalarını sağlamaya muktedirdir. Nitekim Kur'an'dan önceki kutsal kitapların büyük bir kısmı tamamen, bazısı da kısmen unutulmuş ve insanlar eliyle değiştirilmiştir. Öyle bir durum karşısında insanların dayanıp güvenecekleri, yardım alacakları, ellerindekini kaybetmelerini önleyecek veya yerine yenisini verecek başka bir güç de yoktur, Ailah, Hz, Muhammed'e gönderdiği vahyi unutturmaya da nazarî olarak kadir olmakla birlikte -87. âyetten anlaşıldığına göre- rahmeti uyarınca bunu fiilen gerçekleştirme/. Kuşkusuz insanların vahyi unutmaları, başka yollara sapmaları mümkündür; fakat bu, onlartn kendi istek ve tercihlerinin sonucu olup sorumluluğu da onlara aittir. 87. âyette Allah'ın Hz. Peygamber'e geniş liitfunun neticesi olarak İslâm vahyinin değişme ve bozulmaya uğramadan nesilden nesile aktarılacağı yönünde bir müjde de vardır.[173]
88-89. Kur'ân-ı Kerîm'in Allah tarafından gönderilmediğini, Hz. Muhatn-med'in sözü olduğunu iddia edenlere bir cevap olan bu âyetlerde, insanların görünmez varlıklardan da destek alarak Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymaya kal-kışsalar da bunu başaramayacakları, çünkü Kur'an'ın, gerek ifade güzelliği, gerekse içeriğinin zenginliği ve kusursuzluğu dolayısıyla Allah'tan başkasının ortaya koyması mümkün olmayacak derecede mükemmel ve ulaşılamaz bir kitap olduğu anlatılmaktadır.[174]
Meal
90. Dediler ki: "Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. 91. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. 92. Yahut -iddia ettiğin gibi- üzerimize gökten parçalar yağdirmahsın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. 93. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız." De ki: "Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer-pey-gamberim." 94. Kendilerine kurtuluş rehberi geldiğinde insanların inanmalarını, özellikle "Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" demeleri engellemiştir. 95. De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik." 96. Yine de ki: "Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. O, kullarını çok iyi bilip görmektedir."[175]
Tefsiri
90-93. Tefsirlerde 90. âyetin iniş sebebiyle ilgili olarak İbn İshak'tan nakledilen bir rivayete göre[176] Ut-be ve Şeybe kardeşler, Ebû Süfyân, Nadr b. Haris, Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Vclîd b. Mugîre gibi Kureyş'in ileri gelen müşrikleri, Kur'an'ın mucizevî üstünlüğünü kabul etmedikleri gibi onun benzerini ortaya koymaktan da âciz kaimen bir heyet halinde Kabe'nin yanında toplanıp kendisiyle görüşmek üzere Hz. Peygamber'i oraya davet etmişlerdi. Hz. Peygamber, samimi bir görüşme yapacaklarını umarak yanlarına geldiğinde ona özetle şunları söylediler: Sen şimdiye kadar Araplar'dan hiç kimsenin yapmadığı kadar halkımız arasında bir ihtilâf ortaya çıkardın; atalarımızı yerdin, ilâhlarımıza hakaret ettin, akıllılarımızı ahmak yerine koydun, toplumumuzu böldün, bize olmadık kötülükler yaptın. Eğer bunları mal için yapıyorsan aramızda sana mal toplayalım ve seni en zenginimiz yapalım, şan ve şeref kazanmak için yapıyorsan seni başımıza lider yapalım, eğer ruhsal bir rahatsızlık sebebiyle bunu yapıyorsan bir tabip bulup iyileşmen İçin malımızı mülkümüzü harcayalım veya seni mazur sayalım (çünkü onu cin çarptığını düşünenler de vardı). Hz. Peygamber, bu söylediklerinin hiçbirinin doğru olmadığını, aksine Allah'ın kendisini gerçek bir elçi olarak gönderdiğini, kendisine bir kitap indirdiğini, uyancıhk görevini yerine getirmesini emrettiğini; bu nedenle onlara Allah'ın mesajlarını tebliğ ettiğini ve uyanda bulunduğunu ifade ederek eğer kendisini dinleyip uyarısını kabul ederlerse bundan dünya ve âhiret hayatları bakımından kârlı çıkacaklarını, ama reddederlerse artık kendisi için sabredip Allah'ın hükmünü beklemekten başka bir çare kalmayacağını ifade etti. Bunun üzerine söz konusu heyet, alaycı bir üslûpla -etraftaki dağlan kaldırarak verimli topraktannı genişletmesi, söylediklerini doğrulaması için atalanndan bir zatı diriltmesi gibi daha başka talepler yanında- konumuz olan âyetlerde belirtilen saçma isteklerini sıraladılar. Resü-lullah ise, kendisinin bunlan gerçekleştirmek gibi bir görevinin olmadığını belirterek yukarıda anlatılan açıklamalarını tekrar hatırlattı ve nihayet umduğunu bulamamanın verdiği üzüntü içinde onlardan ayrıldı[177]
94-96. "Kurtuluş rehberi" diye çevirdiğimiz "hüdâ"dan maksat vahiy bilmişidir.[178] Bu âyetlerden anlaşıldığına göre putperestlerin Hz. Peygamber'e inanmamalarının bir sebebi de, onun melek benzeri bir varlık değil kendileri gibi bir insan olmasıydı. Halbuki onlar, peygamberlerin insan üstü olması gerektiğini düşünüyorlar; Allah'ın, peygamberleri insanların kendi varlık türlerinden göndermesindeki hikmeti anlayamıyorlardı. Eğer yeryüzünde melekler yaşasaydı iletişim kurabilmeleri İçin Allah onlara elçi olarak melek gönderirdi. Ama Allah insanlara peygamber olarak melek gönderseydi onu göremezler, kendi dilleriyle iletişim kuramazlar, sonuçta risâletin hedefi gerçekleşemezdi,
96. âyet, davet ve tebliğin bütün açıklığına, ikna ediciliğine rağmen müşriklerin red ve inkârda inat etmeleri, küstahça tavırlarını sürdürmeleri karşısında Peygamber'e güven telkin ederken inkarcılara da bu anlamsız tavırlannın Allah tarafından bilindiği hatırlatılarak bir defa daha uyanda bulunulmaktadır.[179]
Meali
97. Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan işte odur; kimi de hidayetten uzaklaştırırsa artık Allah'a karşı böylelerine arka çıkacak kimseler bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Onların varıp kalacağı yer cehennemdir; onun ateşi yavaşladıkça onlarm yakıcı alevlerini çoğaltarak sürdürürüz. 98. Cezaları işte budur. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: "Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir hilkatle dirilecek miymi-şiz?" 99. Düşünmediler mî kî, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, benzerlerini de yeniden yaratmaya kadirdir! Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur. Ama zalimler inkârcdıktan başkasını kabullenmediler. 100. De ki: "Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsan oğlu pek eli sıkıdır!"[180]
Tefsiri
97-98. Putperestlerin kendi bâtıl inançlarında ısrar etmeleri, İslâm'a ve müs-lümanlara karşı düşmanca tutumlarım sürdürmeleri Hz. Peygamberi derinden üzüyor; bu sebeple onlarm mutlaka müslüman olmalarını arzuluyor; onca delile ve gösterdiği gayrete rağmen bu hususta sonuç alamaması üzüntüsünü daha da arttı-nyordu. Bu üzüntüsü dolayısıyla Hz. Peygamber'! teselli maksadı taşıyan 97. âyette risâktin mahiyeti üzerinde akıl ve insaf ölçülerinde düşünüp taşınacakları yerde, duygularına kapılıp inkârda inat edenlere Allah'ın hidayet nasip etmeyeceği. O'nun sapkınlıkla başbaşa bıraktıklarına, peygamber de dahil olmak üzere hiç kimsenin yardım edemeyeceği, kurtuluş sağlayamayacağı bildirilmektedir.[181] Ayrıca, Allah'ın âyetlerini ve öldükten sonra tekrar dirilme- yi alaycı bir tavırla inkâr eden dik başlı müşriklerin âhirette nasıl yüzüstü sürünerek, aşağılık bir görüntü içinde mahşer yerine getirilecekleri; dünyada İken İslâm ve müslümanlar karşısında her türlü haksız ve insafsız sözleri sarfetmelerinin, yaymalarının, bu uğurda faaliyet göstermelerinin bir cezası olarak mahşerde kör, dilsiz ve sağır bırakılacakları, nihayet varıp kalacakları yerin cehennem olduğu ve orada hiç azalmayan bir azapta cezalandırılacakları ifade edilmektedir.[182]
99. Müşriklerin, bir önceki âyette geçen, öldükten sonra yeniden dirilmeyi inkâr mahiyetindeki somlarına cevap verilmektedir. Onlar, Allah'ın insanları yeniden diriltmesini imkânsız görmekle çelişkiye düşmüş oluyorlardı; çünkü kendilerine sorulduğunda gökleri ve yeri Allah'ın yarattığını söylüyorlardı.[183]
"...(Onların) benzerlerini de yeniden yaratmaya kadirdir" ifadesi, tercih edilen yoruma göre "ikinci defa yaratmaya, (âhiret hayatı için) yeniden diriltmeye kadirdir" anlamına gelmektedir.[184]
100. Tefsirlerde rahmet kelimesi "mal-mülk" olarak açıklanmıştır. Bu sebeple kelimeyi "rahmet hazineleri" diye çevirmeyi uygun bulduk. 90-93. âyetlerde müşriklerin ileri gelenleri alaylı bir tavırla, Hz. Peygamber'e inanmaları için kendilerine menfaat sağlayacak bazı mucizeler gerçekleştirmesini istemişler; bu tutumlarıyla da din konusunu bir menfaat meselesi olarak algıladıklarını ortaya koymuşlardı. Bu tavırları aynı zamanda onların şuuraltını yansıtıyor, yani maddî hırsla dolu olduklarını ortaya koyuyordu. Zaten yoksullar karşısındaki duyarsız tutumlarıyla bu bencilliklerini fiilen de sergiliyorlardı. Âyetin son cümlesi bu egoizmin, iman ve ahlâk terbiyesinden yoksun kalmış her insanda köklü bir ruh hali, bir karakter olduğuna işaret etmektedir.[185]
Meali
101,And olsun biz Musa’ya açık seçik dokuz ayet verdik. Haydi İsrail oğullarına sor;Mûsâ onlara geldiğinde Firavun ona, "Ey Mûsâ, demişti, senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!" 102. Mûsâ şöyle dedi: "Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik! 103. Derken Firavun onların ülkedeki varlığına son vermek istedi. Bu yüzden biz onu ve yanındakileri, hepsini denizde boğduk. 104. Arkasından da İsrâiloğulla-rı'na, "O topraklarda oturun! Âhiret vakti gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz!" dedik.[186]
Tefsiri
101. Müfessirler, buradaki "dokuz âyef'in Hz. Musa'nın elinde
gerçekleştirilen dokuz mucize veya Tavrat'ın dokuz âyeti yani dokuz buyruğu,
hükmü anlamına gelebileceğini belirtmişlerdir. Birinci yoruma göre dokuz mucize
şunlardır: Yılana dönüşen âsa, ışık saçan el, çekirge, ekin böceği, kurbağa,
kan, taştan su fışkırması,
denizin yarılması ve Tur dağının İsrâiloğulları'nı korkutması mucizeleridir.[187] İkinci
yorum şöyle bir rivayete dayanmaktadır: İki yahudi Hz. Peygatnber'e gelerek buradaki
"dokuz âyet"le ne kastedildiğini sormuşlar, o da bunların şu dokuz
dinî ve ahlâkî buyruktan ibaret olduğunu belirtmiştir: Allah'a ortak koşmayın,
haksız yere adam öldürmeyin, zina etmeyin, faiz yemeyin, sihir yapmayın,
suçsuz insanı öldürmesi için zalim yöneticiye teslim etmeyin, savurganlık
yapmayın, namuslu kadınlara iftira atmayın, savaştan kaçmayın[188] MuhammedHamıduİlah
bu dokuz âyetin, Tevrat'taki "on emir"den, cumartesi yasağı dışındaki
hükümler olduğunu belirtir.[189]
Allah'ın bu dokuz mucize veya dokuz hüküm hakkında bildirdiğine Hz. Mu-hammed'in inanmaması söz konusu olamaz. Bu sebeple âyetteki "İsrâiloğullan'na sor" buyruğu, Peygamber'in şahsında, bu hususta tereddüdü olan diğer insanlara yöneliktir.[190]
102, "Çok iyi biliyorsun ki..." ifadesi, Firavun'un inkârının, gerçekten aklen ikna olmamasından kaynaklanan bir inkâr değil, inatçılığından gelen inkâr (küfr-i inâdî) olduğuna İşaret etmektedir.[191]
103, "Ülkemden maksat, İsrâiloğullarf nın Hz, Mûsâ ile birlikte Sînâ'ya geçmelerinden önce yüzyıllardır yaşadıkları Firavunlar ülkesi Mısır'dır. Âyetin, "varlığına son vermek" diye çevirdiğimiz kısmı tefsirlerde Firavun'un öldürme, sürgüne tâbi tutma gibi yollarla İsrâiloğullan'nm ülkesindeki varlığına son vermesi şeklinde açıklanmıştır. Ayette Allah'ın, Firavun ve etrafındaki adamları, askerleri Nil'de boğarak bu planı tersine döndürdüğü belirtilmektedir. [192]
104. "Topraklar"dan maksat Filistin ülkesidir. Âyetin sonunda âhiret hayatı ve sorumluluğu hatırlatılarak İsrâiloğuUan'mn bundan sonraki görevlerini hakkıyla yerine getirmeleri uyarısında bulunulmakta; böylece onların Allah tarafından kayıtılmış seçkin kavim oldukları ve özel muamele görecekleri yolundaki iddiaları reddedilmektedir.[193]
Meali
105. Biz Kur'an'ı sadece gerçeğin bilgisi olarak indirdik, o da yalnız gerçeği söyleyerek geldi; seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. 106. Biz onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye okumaya elverişli bölümlere ayırdık, peyderpey indirdik. 107. De ki: "Siz ona inanın veya inanmayın, şu bir gerçektir ki, bundan Önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakkın kelâmı) okununca derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. 108. Ve "Rabbimizi teşbih ederiz, rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilir" derler, 109. Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar; Koran onların saygısını arttırır. 110. De ki: "İster Allah diyerek, ister Rahman diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü en güzel isimler O'na mahsustur." Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut. 111. "Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah'a hamdcdcrim" de ve tekbir getirerek O:nun şanını yücelt [194]
Tefsiri
105-106, Kur'an'ın "gerçeğin bilgisi" olmasından maksat, onun yalnızca gerçeği, doğruyu içermesi; Allah'ın varlığı, birliği, aşkın sıfatları, peygamberlik ve fıhiiTt hiivatı uibi temel dinî akideleri .bütün ilâhî dinlerde ortak olan evrensel hsı
kikatleri bildirmesidir. Ayet aynı zamanda Kur'an'ın da hak olduğunu, yani hem Allah'ın kelâmı olduğunda kuşku bulunmadığını, hem de ebedî olarak kalacak olan değişmez hakikat olduğunu, gerçeğin ortaya konması dışında başka bir amaçla İndirilmediğini dile getirmektedir.[195] Taberî'ye göre Kur'an'ın hak olarak indirilmesinden maksat, onun adalet ve insafı, güzel ahlâkı, iyi ve övgüye değer davranışları emretmesi; zulüm, haksızlık, kötü huy ve çirkin davranışları yasaklamasıdır.[196]
Kur'an, Hz. Peygamber'e kırk yaşından itibaren yirmi üç seneye yakın bir sürede âyetler ve sûreler halinde kısım kısım indirilmiş; bu da Resûtullah'ın ilâhî tebliğleri insanlara zamana, zemine ihtiyaçlara ve şartlara göre yavaş yavaş, anlata anlata, hazmettirerek okuması, duyurması imkânını getirmiştir. Bu durum aynı zamanda müminlerin de ilâhî hükümleri merhale merhale, alışa ahşa uygulamalarını sağlamıştır. Hatta içki yasağıyla ilgili âyetlerde olduğu gibi bazı âyetler, insanların doğal olarak birden terketmeleri mümkün olmayan kötü al ışkaniıklarım, yanlış inanç ve telakkilerini zaman içinde terketmelerini kolaylaştıracak bîr süreçte indirilmiştir.[197]
107-109. Zemahşerî'ye göre 107. âyetin başında putperestlikte inat eden Araplar'a hitap edilmekte: onlara, Peveamber'in görevinin ilâhî kelâmı tebliğ etmekten ibaret olduğu, artık İnanıp inanmamanın kendilerine bırakıldığı; iman ederlerse bundan kendilerinin yarar göreceği bildirilmektedir. "Bundan önce kendilerine ilim verilen kimseler"den maksat ise Kur'an'dan önceki kitaplar hakkında az-çok bilgisi olan, vahiv ve din konularında malumat sahibi Araplar'dır.[198] Bunların, Ehl-i kitap'tan iken ihtida etmiş bazt müminler olduğu söylenmiş-se de [199] bu sûrenin indiği Mekke'de kayda değer bir Ehl-i kitap toolulueu bulunmadığına göre bu görüş isabetli görünmemektedir. Taberî ise bunların Kur'an inmeden önce karşılaşılan az sayıdaki Ehl-i kitap müminleri olduğu kanaatinde olup, onların Kur'an'ı duyduklarında onun Allah'tan geldiğini anlayarak saygıyla yere kapanmışlardır.[200] slâmî kaynaklarda bu müminlere "Hanîtter" denmektedir.[201]
110-111. Hemen her tefsirde geçen 1 İÜ. âyetin iniş sebebiyle ilgili bir rivayete göre putperestlerden biri Hz. Peygamber'in "ey Allahım!, ey Rahman!" veya "vâ Rahman, yâ Rahîm" seklinde farklı isimlerle dua ettiğini duyunca, "Muham-med iki tanrıya tapıyor" diyerek dedikodu yapmaya başlamışlar, bunun üzerine Allah'ın "güzel isimler")nden hangisiyle olsa dua edilebileceği bildirilmiştir.[202] Ancak İslâm'dan önce Araplar, putlara tapmakla birlikte bir yüce yaratıcının varlısına da inanır. O'nu hem Allah hem de rah- mân isimleriyle anarlardı. Bu sebeple Resûlullah'a karşı mücadeleyi dava edinenler, böyle bir dedikodunun toplum nezdinde etkisinin olmayacağını bilirlerdi. Muhtemelen müslümanların eskiden kullandıkları rahman gibi ilâhî isimleri bundan sonra da kullanıp kullanamayacakları hususunda tereddüt göstermeleri üzerine bu açıklama yapılmıştır.[203]
"Nama? niyaz" deyimiyle çevirdiğimiz salât kelimesinin burada hangi anlamda kullanıldığı hakkında farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre burada kelime "namaz" anlamında kullanılmıştır. Bir rivayete göre Hz. Peygamber Mekke'de as-habıyla namaz kılarken âyetleri yüksek sesle okur, onun okuyuşunu duyan müşrikler Kur'an'a hakaret ederlerdi. Bunun üzerine sesini kısmasını, fakat yanında bulunanların duyamayacağı kadar da gizli okumamasını buyuran bu âyet inmiştir. Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre'ye m&d edilen diğer bir rivayete göre salât kelimesi burada "dua" anlamındadır. "Sesini fazla yükseltme!" derken Öğle ve ikindi namazlarının, "sesini fazla da kısma" derken diğer namazların kastedildiği görüşü de vardır.[204]Taberî, bu görüşlere dair rivayetleri geniş olarak aktardıktan sonra âyete şu mânayı vermektedir: Ey Muhammed! Namazında Kur'an okurken, dua ederken, rabbinden dilekte bulunurken, O'nu zikrederken sesini yükseltme ki müşrikler sesini duyup da seni üzmesinler..." [205] Önceki âyetlerde hem Kur'an okumaktan hem de duadan söz edildiği, ayrıca 111. âyette de bir dua örneği yer aldığı dikkate alındığında salât kelimesinin dua ve kıraat anlamlarını birlikte içerdiği de düşünülebilir.
Son âyetin metnindeki veled kelimesi sözlükte "erkek evlât" anlamına gelmekle birlikte, âyette hıristiyanların Hz. îsâ'yı Allah'ın oğlu olarak telakki eden inançları; keza putperest Araplar'ın, erkek çocuklarını kendilerine, kız çocuklarını Allah'a nispet etmeleri, melekleri Allah'ın kızları saymaları şeklindeki bâtıl inanç ve telakkilerine [206]işaret edilmiş olmalıdır. Bunu göz önüne alarak mealde bu kelimeye "çocuk" anlamı vermeyi uygun bulduk. Âyette ayrıca Allah'ın hüküm ve hâkimiyetinde ortağı bulunmadığı, O'nun için acizlikten, dolayısıyla kendisine yardım edecek bir destekçiye asla ihtiyacı olmadığı hatırlatılarak, müslümanların dilek ve ihtiyaçlarını yalnız O'na arzetmeleri, hayatlarını buna göre düzenlemeleri, bu inancın verdiği onurla gayretlerini üretken kılmaları gerektiğine işaret edilmektedir. Tekbir buyruğu da müslümanın Allah'ı bu inançla yüceltmeleri anlamına gelmekte; böylece sûre, İslâm'ın ulûhiyyet ve tevhid inancının âdeta özeti olan veciz bir dua örneğiyle son bulmaktadır.[207]
[1] XV, 6
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/401.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/401.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/401.
[4] Şevkânî, III, 233
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/401.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/402.
[6] Muhammed Hamîdullah'a göre bi'se-tin 9. yılında; bk. İslâm Peygamberi, 1,92
[7] Salât",1; "Bed'ü'1-halk", 6; "Tevhîd", 37
[8] bk. Şevkânî. V, 124
[9] bk. Şevkânî, V, 123
[10] Necm sûresinde "yay1' örneği ile anlatılan yaklaşma, ağırlıklı yoruma göre Cebrail ile Hz. Peygamber arasında olmuştur; bk. en-Necm 53/8-9
[11] Tcvhîd", 37; Taberî, XV, 5
[12] meselâ bk. Taberî, XV, 5; İbn Kesîr. V, 40-41
[13] meselâ bk. Taberî, XV, 110; İbn Âşûr, XV, 146
[14] Sâffât 37/102
[15] XV. 26
[16] bk. Taberî, XV, 3-5
[17] Rûm 30/3
[18] el-Mescidü'1-aksâ
[19] a.g.e., I, 107-108
[20] XV, 8,18
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/402-405.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/405-406.
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/406.
[24] bu konuda ayrıntılı bilgi ve Kitâb-ı Mukaddes'te-ki açıklamalar için bk. Bakara 2/74,100-101
[25] Şevkânî, III. 327).
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/406.
[26] bk. Hakimler, 2/11-13
[27] bk. Şevkânî, III, 237
[28] Konuyla ilgili tarihî bilgiler için bk. Moshe Sevilla-Sharon,/^™/ Uiusu'nun Tarihi, s. 29-76
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/406-407.
[30] Râzî, XX, 160; Şevkânî, III, 138
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/407.
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/408.
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/408.
[33] Enfâl 8/32
[34] bk. Bakara 2/216
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/408-409.
[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/409.
[37] bk. Ateş, V, 203-204
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/409-410.
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/410.
[40] bk. Kurtubî, X, 233-234
[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/410-411.
[42] Râzî, XX, 171
[43] Peygamberler gelmediği dönemlerde yaşayan veya bulundukları yer ve durum İtibariyle peygamberlerin tebliğlerini alamamış, bunlarla yeteri kadar ilgi kuramamış bulunan insanların sorumlulukları ve uhrevî kurtuluşları konusunda bilgi için Bakara bk. 2/62; Nisa 4/48, 165
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/411-412.
[44] II, 354-355
[45] XX, 174-175
[46] Râzî, XX, 176
[47] bk. Şevkânî, III; 242
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/412.
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/412.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/413.
[51] Râzî, XX, 178
[52] Zemarışerî, II, 356
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/413-414.
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/414.
[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/415-416.
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/416.
[57] Buhâiî, "Edeb", 1; Müslim, "îmân", 137
[58] Buharı, "Edeb, 6; Müslim, "îman", 143, 144). Râ/.î (İN, 165-166
[59] bu konuda daha fazla bilgi için bk, Mustafa Çağrıcı, "Ana Baba", Dİ A, III, 103-105
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/416-417.
[60] Şevkânî; III, 249
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/417.
[61] Râzî, XX, 193
[62] XX, 194
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/417.
[63] Şevkânî, 111,250-251
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/417-418.
[64] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/418.
[65] Yâsîn 36/83; Mülk 67/1
[66] meselâ bk. Nisa 4/32; Ankebût 29/17; Rûm 30/46; Cum'a 62/10
[67] bk. Müsned, II, 305,325,354,540; VI, 57,207; Nesâî, "İstiâze", 14.16
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/418.
[68] XX, 196
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/418.
[69] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/418-419.
[70] bk. En'âm 6/151
[71] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 111,1208-1209
[72] Râzî, XX, 203; Şevkânî, 111,255
[73] XX, 202
[74] Zemahşerî,II,360
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/419.
[75] Şevkânî, III, 256
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/419.
[76] XX, 206-207
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/419.
[77] Şevkânî, III, 257
[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/420.
[79] Müslim, "îmân", 147-149; Miisned, 1,399,412,416,451
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/420-421.
[81] Allah'ın adını kullanarak yalan yere yemin etmek gibi; bk. Catechisme de VEgtise catholique, s. 441-443
[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/421.
[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/422.
[84] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/422.
[85] Taberî, XV, 91
[86] çok tanrıcılığın reddine ilişkin olarak aynca bk. Enbiyâ 21/22
[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/422-423.
[88] yedi gök" hakkında açıklama için bk. Bakara 2/29
[89] el-MUfredât, "sbh", sed" md.leri
[90] XX, 210-211
[91] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/423-424.
[92] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/424-425.
[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/425.
[94] Râzî. XX, 223
[95] Sîreîü îbn îshâk, s. 169-170
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/425-426.
[96] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/426.
[97] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/426.
[98] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/426.
[99] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/427.
[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/427.
[101] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/427-428.
[102] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/428.
[103] Râzİ, XX, 230
[104] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/428-429.
[105] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/429-430.
[106] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/430.
[107] Kasas 28/59
[108] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/430-431.
[109] bk. İs-râ 17/90-93
[110] bk. A'râf 7/73-79; Hûd 11/61-68
[111] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/431.
[112] Taberi, XV, 109
[113] bk. İbn Kesîr, V, 89-90; Kurtubî, X, 282
[114] bk. Taberî, XV, 113-115; Râzî, XX, 236-237
[115] bk. Duhân 44/43-44
[116] III, 270
[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/431-432.
[118] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/433.
[119] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/433.
[120] bk. Ze-mahşerî, II, 367; Şevkânî, III, 273
[121] İbn Âşûr, XV, 154
[122] Mevdûdî,III, 123
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/433-434.
[124] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/434
[125] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/435.
[126] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/435.
[127] bilgi için bk. Etienne Gilson,Ateizmin Çıkmazı, s. 23-30
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/435.
[128] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/435-436.
[129] bk. Râzî, XXI, 16
[130] XV. 166
[131] XXI, 12
[132] Râzî, XXI, 15
[133] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/436-437.
[134] XV, 127
[135] Râzî, XXI, 19
[136] Râzî, XXI, 19
[137] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/437-438.
[138] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/438.
[139] bk. Taberî, XV. 129-130; Kurtubî, X, 304-305
[140] XV, 172
[141] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/439.
[142] îbn Âşûr, XV, 176-177
[143] Nisa 4/145
[144] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/439-440.
[145] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/440.
[146] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/441.
[147] İbn Âşûr, XV, 182
[148] Fahreddin er-Râzî'ye göre bu çoğunluk görüşüdür; XXI, 25
[149] III. 282
[150] namazların cemi konusunda bilgi için bk. Halit Ünal, "Cem"', Dİ A, VII, 277-278; Beşir Gözübenli, "Cem"7, İFAVAns., 1,276-284
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/441-442.
[151] Râgıb el-İsfahânî, ei-Müf-redâty "hed" md.
[152] bilgi için bk. Beşİr Gözübenlt, "Nafile Namazlar", İFAVAns., III, 408-401
[153] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/442-443.
[154] Taberî, XV, 149-150; Zemahşerî, II, 372; Şevkânî, III, 285
[155] XV, 187
[156] XXI, 29
[157] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/444.
[158] bilgi için bk. Fahrettin Olguner, "Bâtıl" Dİ A, V, 147-148; Mustafa Çağrıcı, "Hak", a^., XV, 137-139 V, 147-148
[159] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/444-445.
[160] bk. Kur-tubî, X, 322; Şevkânî, III, 286
[161] meselâ bk. Kurtubî, X, 322-327; amalık, V, 3195
[162] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/445.
[163] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/445-446.
[164] Elmalık, V, 3197
[165] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/446.
[166] Bakara 2/87; Meryem 19/17; Şuarâ 26/193; Meâric 70/4; Kadr 97/4
[167] Nahl 16/2; Mü'min 40/15; Şûra 42/52
[168] ayrıca bk. Nİsâ 4/1,171
[169] bk. Taberî, XV, 157; Kurtubî, X, 331
[170] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/446-447.
[171] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/448.
[172] İbn Âşûr, XV, 201
[173] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/448.
[174] Kur'an'm i'cazı konusunda bk. Bakara 2/23
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/448-449.
[175] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/449.
[176] meselâ bk. Taberî, XV, 164-166; Kurtubî, X, 334-336
[177] meselâ bk. Taberî, XV, 164-166; Kurtubî, X, 334-336
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/449-450.
[178] Taberî, XV, 166; Zemahşerî, II, 375
[179] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/450.
[180] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/451.
[181] İbn Âşûr, XV, 214-215
[182] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/451-452.
[183] bk. Ankebût29/61-63
[184] Râzî, XXI, 62
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/452.
[185] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/452.
[186] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/452-453.
[187] bu mucizeler için bk, A'râf 7/108,133; Tâlıâ 20/17-23
[188] bk. Taberî, XV, 172; Zemahşerî, II, 377; İbn Atıyye, III, 488
[189] Le Saint Coran, s. 292; krş. a.e., s. 281
[190] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/453.
[191] İbn Atıyye, III, 489
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/453.
[192] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/453.
[193] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/454.
[194] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/454.
[195] Râzî, XXI, 67-68
[196] XV, 177
[197] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/454-455.
[198] II, 378
[199] Kurtubî, X, 347
[200] XV; 180, 181
[201] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/455.
[202] Taberî. XV, 182-183; Kurtubî. X. 349
[203] esmâ-i hüsnâ hakkında bk. A'râf 7/380
[204] bu ve benzeri yorumlarla konu hakkında geniş bilgi için bk. Râzî, XXI, 70-71
[205] XV, 188
[206] bk. Nahl 16/57
[207] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/455-456.
İslami Okul Okulların En Önemlisi