İsra Sûresi - Kuran - 017Isra - 19. Sayfa
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
İsra Ve Miraç Kıssasının Özeti:
İsrailoğulları Tarihinin Özeti
Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri
Dünyayı İsteyenler, Ahireti İsteyenler
Akrabanın, Düşkünlerin Ve Yolda Kalmışların Hakkı:
Kız Çocuklarının Diri Diri Toprağa Gömmenin Haramlığı:
Yetim Malını Yemenin Haranılığı:
Ayıpları Araştırmak Ve Tahminle Konuşmak:
Büyüklenmek Ve Salınarak Yürümenin Yasakhğı:
Allah'a Ortak Koşanlara Reddiye
Müşriklerin Küfür Ve İnadlarının Sırrı:
Ölüm Sonrası Diriliş Hakkındaki Şüpheleri Vf. Rıt Süphknin Reddi
İnançları Konusunda Müşriklerle Münakaşa
Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri
Kıyamet Gününün Bazı Sahneleri
Peygamberlik Hakkındaki Şüpheleri Ve Bunun Reddi
Peygamber (S.A.V.)'İn Teselli Edilişi
İSRA SÛRESİ
Tamamı Mekkî'dir. Beydâvi, bu hususu tefsirinde kesin bir ifadeyle belirtir. Şöyle diyenler de olmuştur: Bu sure Mekkîdir. Ancak "Neredeyse seni yurdundun çıkarmak için tedirgin edeceklerdi" ayet-i kerimesi, Sakîf'li heyetin Hz. Peygambere gelişi ve Yahudilerin: "Burası (Medine) Peygamberler yurdu değildir" dedikleri zaman, Medine'de nazil olmuştur ayeti ile ayeti de Medine'de nazil olmuştur. Doğruyu Allah bilir ya, bu hususta en doğru görüş, Beydâvi'-nindir. Bu sûre (111) ayettir. Buna Beni İsrail sûresi de denir. Birçok yerinde İslâm akaidini ele alır. Görüleceği gibi bir bakarsınız ki Peygamber (s.a.v.)'den ve peygamberliğinden, Kur'an'dan ve doğru yolu göstermesinden, kavmin ona karşı tutumundan sözeder. Sonra bir de bakarsınız ki, insandan ve yaşam tarzından, sağlıklı bir İslâm toplumunun temellerinden bahseder. Müşriklerin iddialarından Allah'ı tenzih etmekle temayüz etmiştir. Bu ikisinin arasında İsrâiloğullarınm kıssaları yer almaktadır. Biraz da Hz. Adem'in kıssası anlatılmıştır. Sûre, İsrâ'dan bahsederek söze başlamıştır.[1]
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1- Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Hamm'dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın sânı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür.
2-3- Musa'ya Kitab verdik. Ey Nuh'la beraber taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Beni bırakıp başkalarını vekil edinmeyesiniz diye onu İsraİloğullarma doğruluk rehberi kıldık. Doğrusu Nuh, çok şükreden bir kuldu.[2]
Bazı Kelimeler:
Bu kelimenin (se-ba-ha) kelimesinden alındığı ve bunun da suda derinlere inmek, suda yüzmek, uzaklara gitmek anlamında olduğu bilinmektedir. Şu halde sübhan kelimesi, noksanlıklardan ve acz sıfatlarından uzaklaşmak, armmışlık (aşkın) anlamına gelmektedir. Bu nedenle denilmiştir ki; sübhan kelimesi tenzih, teşbih ve takdis anlamında bir alemdir (özel isimdir). Bu özel isim, sadece yüce Allah için kullanılır.Gece yürüyüşü manasını ifade eder.[3]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, kulu Muhammed'i geceleyin Mescid-İ Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. Bu kadar güç ve kudrete sa-bİh olan Allah; zât, fiil ve hüküm bakımından eksikliklerden uzaktır, münezzehtir. Ey muhataplar! Allah'ın, bu eşi görülmemiş işi yapabilmesini hayranlıkla karşılayın. Resulullah (s.a.v.)'in bu yüksek onuruna ve üstün şerefine inanın.
NoksanlıkFardan münezzeh ve mukaddes olan yüce Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Çünkü kulumuz Muhammed (s.a.v.)'i gecenin kısa bir bö-lümünde Mekke'deki Mescid-İ Harâm'dan, kendisine bazı ayetlerimizi ve kudretimize işaret eden alametlerimizi gösterelim diye,Peygamberlerin İnişiyle çevresini mübarek kıldığımız, ekinlerle, davarlarla, yeşillik ve su İle etrafını bereketlendirdiğimiz Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya yürüttük. "(Mııhammed-in) göz(ü) şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü"[4] Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü Allah, noksanlıklardan münezzehtir. Söylenen her sözü işitir; her nefsi görür; hikmete, hakka ve adalete uygun olarak her işi yerli yerinde yapar. O, yaratıklarını çok iyi bilendir. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Kudüs'e geceleyin Allah tarafından yürütülmesine inananları mükâfatlandırır; inkâr edenleri cezalandırır. Çünkü O, görendir ve işitendir.
İşte Hz. Muhammed (s.a.v.), İsmail peygamberin soyundandır. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geceleyin kısa zamanda yürütülerek, oradan huzûr-u ilâhîye çıkarılarak Allah ile mülakatta bulunması şerefini araplar ve Ümmet-i Muhammed, her -zaman ve her yerde onurla taşıyacaktır. Mescid-i Aksâ'da bütün peygamberlere imamlık yapması şerefini de müslümanlar her zaman ve her yerde taşıyacaklardır.
İsmail'in kardeşi îshak'ın soyu olan İsraillilere gelince onjar; Allah'ın seçkin halkı olduklarını, nebî ve mürseller soyundan olduklarını, kendi kavimlerine mensub olmayan kimselerin Peygamber olamayacaklarını iddia ederler. Kur'an-i Kerim, Hz. Muhammed ve ümmetine ait olan bu büyük övünçten sonra İsraillilerin aleyhinde konuşmuş ki, her şey yerini bulsun ve her ümmet kendi değerini anlasın.
İsraİloğullarınm peygamberi Musa kelîmullah'a kitabı, Tevrat'ı verdik. Doğru yola girerler umuduyla onu bir hidayet rehberi kıldık ki, benden başkasını; işlerini kendisine havale ettikleri ve tanrı muamelesine tabi tuttukları bir vekil edinmesinler.
Ey Nuh ile beraber gemide taşıdığımız, boğulmaktan kurtardığımız ve kendilerini hakka, hayra erdirdiğimiz kimselerin çocukları! Sizler, diğer insanlara nispetle katıksız tevhid inancına sarılmaya ve peygamberlerin yolunda yürümeye daha layıksınız. İşte babanız Nuh (A.S.V.), şükreden bir kul-oldu. Onun izini takip edin. Çizdiği rotanın dışına çıkmayın.
Kur'an-ı Kerim'in, Hz. Peygamberin adını kullanacağı veya Allah'ın sevgilisi diyeceği yerde sadece "kulu" demesi, ince bir hakikate* İşaret içindir. Zira İsrâ ve Miraç olayı, harikulade bir olaydır. Bazı zayıf kişilikli insanları etkiler, onlarda Hz. Peygamberi, Hıristiyanların Hz. İsa'ya yaptıkları gibi, olduğundan daha yüksek bir mertebeye çıkarabilirler. Bu nedenle "kulu" yani Allah'ın izzet ve saltanatına boyun eğen kişi, denildi ki; her iş, yerini bulsun. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kullukla nitelendirilmesi, O'nun için olgunluk ve üstünlüğün doruk noktasıdır.
Birinci ayette "geceleyin" kelimesinin kullanılması dolayısıyla tefsirci-ler hayrete düşmüşlerdir. Zira İsrâ (gece yürüyüşü) zaten geceleyin yapılan bir yürüyüştür. Gece dışında yapılması-imkânsızdır. Şu halde İsrâ kelimesinin yanisıra "geceleyin" kaydını koymanın yararı denir? Buna cevaben tefsirciler demişler ki: Leylen "geceleyin" kelimesi tekildir ve de nekredir. Geceleyin yapılan yürüyüşün, yani Isrâ'nm, gecenin bir bölümünde yapıldığını ve Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya yapılan intikalin uzun gün ve geceler boyunca değil de, gecenin kısa bir bölümünde yapıldığını açıklamak için kullanılmıştır.
Bu konuda Üstad Mustafa Sadık el-Rafİî, Vahy'ül Kalem adlı eserinin 32. sayfasında İsrâ ve Miraç konusunda şunları yazmıştır: "Ayet-i kerimede geceleyin kelimesinin söylenmesindeki hikmet, şu gerçeğe işaret etmek içindir; Bu kıssa, İnsanlığın büyük yıldızının (Hz. Muhammed'in) mucize olarak insanlık kisvesinden çıkıp semavî nuruna bürünmesinin anlatımıdır. Hayret verici bu olayı, miraç ayetlerinin yalnızca Necm (yıldız) suresinde nazil oluşu tamamlamaktadır!'[5]
İsra Ve Miraç Kıssasının Özeti:
Resulullah (s.a.v.) Kabe'nin yanında uzanmış idi. Cebrail gelerek O'nu, oradan alıp Burak denen binite bindirdi. Kudüs'e gitti. Mescid-i Aksâ'ya girdi, —Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun— Peygamberlerle orada buluştu ve onlara imam olup namaz kıldırdı. Sonra göğe çıkarıldı. Cebrail, göklerin kapılarını onun için bir bir açtırdı. Muhammed (s.a.v.), Rabbinİn bu çok büyük ayetlerini gördü. Peşpeşe göklerin tabakalarına yükseldi, nihayet sidretül müntehaya vardı. Allah'ın emri O'nu kapladığı kadarıyla kapladı. O ezelî cemalin görüntülerini gördü. Sonra nurun İçine atıldı. Allah O'na ne vahyettiyse etti. O'nu ve ümmetini o kutsal makamda namazla mükellef kıldı. Cenab-ı Allah'ın arada vasıta olmaksızın bizzat kendisinin farz kıldığı yegane ibadet namaz olmuştur.
Bu anlattıklarımız İsrâ ve Miraç olayının özünün özüdür. Bu olayın süs ve nakışlarına gelince bunlar, derin felsefi rumuzlardır. Ancak nefsi saf ve ruhu temiz olan kimseler bunları anlar. Bu rumuzlardan biri de, peygamber (s.a.v.)'in şu sözüdür: "Cebrail bana bir kâse şarap, bir kâse de süt getirdi. Ben, sütü aldım. Cebrail: "Fıtratı aldın" dedi." İslam dini, fıtrat dini değil midir?!
Peygamber (s.a.v.) efendimiz bu ilahî ve yüce anlamlı yolculuğunda öyle bir remzler gördü ki, bu ıemzler; yüksek ruhlu, temiz, zina ve faizden, hırsızlık ve cinayetten uzak, cihad doğruluk, güzel iktisad ve çabucak namaz kılmaya koşmak gibi niteliklerle süslenmiş bir topluma işaret ediyordu.
Resulullah (s.a.v.)'in bütün peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırmış olması, kendisinden önce gelerek elçiliğini İnsanlığa müjdelemiş olmaları, O'nun peygamberliğinin kemaline işaret etmiyor mu? O'na iman etmeyen gayr-ı müslim, kendi peygamberine de iman etmiş sayılmaz. Ö'nun dini bütün güzellikleri bünyesinde toplamış, yahudilerin maddiyatı ile hıris-
Uyanların ruhaniyeti arasında orta yolu izlemiştir. O'nun Ümmeti dengeli bir ümmettir, adaletlidir, geçmiş ümmetler aleyhinde kıyamette şahidlik edecektir. Resulullah (s.a.v.); Musa'nın kuvvetini, İsa'nın zahİdliğini, İbrahim'in cedelciliğini, Eyyub'un sabrını ve diğer peygamberlerin, kendisiyle temayüz ettikleri niteliklerini kendi şahsında toplamıştır.
Bu da peygamber (s.a.v.)'in, kendisindeki maddi tarafı bastıracak derecede şanlı ruhunun yüceliğine, nihayet ilahi nura ve semavi bir yıldıza dönüştüğüne açıkça işaret ediyor. Cebrail, O'nun mübarek göğsünü yanp ta maddi kirlerden temizleyip yıkamamış mıydı? Cenab-ı Allah, "Ona ayetlerimizin bazısını gösterelim diye" buyurmamış mıdır?
Bu ibare, peygamber (s.a.v.)'in zaman ve mekân, perdeler ve duyular üstüne çıktığına dair kesin bir nasstir. Bütün bunların mercii, O'nun değil de Allah'ın kudretidir. "Rabbinin ayetlerinden bazısını kendisine gösterelim dîye.." denmeyip te, "Rabbinin ayetlerinden bazısını görsün diye.." densey-di, elbetteki, manâ değişik olacaktı. Bu ikinci ifade, ayetleri görmenin, yani rüyanın, başeri kudret sınırları içinde olduğunu ifade eder. Görme anlamındaki rü'ya fiilinin bir kipten başka bir kipe dönüştürülmesi; görenin, yani Mu-hammed (s.a.v.)'in bir şekilden başka bir şekle ve bir halden başka bir hale intikal ettirildiğine işaret eder. Kelâmı bu kadar dakik olan zat, ne yücedir!
Ey Müslümanlar! Acze ve tembelliğe ülfet etmeyin. Dinimizin evvelinde tabiatın, insanların emrine verilmiş olması vardır. Cehalete meyletmeyin. Peygamberinize inen ilk ayet, "Oku, Rabbinin adıyla" mealindeki ayettir. Rahatın kucağına atılmayın. Tarihinizin başında büyük mucize gerçekleştirilmiştir. Nasıl olur da bütün dünyada islamm nurunu taşımazsınız?! Halbuki peygamberiniz büyük bir ruhi varlıktır. En büyük ilahi nurdur! Nasıl olur da Kur'an'ı birbirinize taşımazsınız?! Halbuki O, her şeyin açıklaması, her canlının nurudur. Bütün insanlık için rahmet ve şifa, nur ve hidayettir.
isrâ olayı konusunda nasıl anlaşmazlığa düşüyorlar, anlamıyorum! Yok bilmem hem bedenen hem ruhen mi olmuştur? Yoksa sadece ruhen mi olmuştur? Şayet sadece ruhen olsaydı, insanların bazısı ona İman edipte bazısı inkâr etmezdi. Çünkü herkes uyanıkken imkansız olan şeyleri rüyasında görebilir. Işığın ve sesin hızlı oluşuna, yerküreyi kaplayan hava tabakasını delip geçtiğine bizleri vakıf kılan İlim, bütün bunları teyid etmektedir.[6]
İsrailoğulları Tarihinin Özeti
4- İsrailoğuUanna Kitab'da: "Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibhlendikçe kibirleneceksiniz" diye bildirdik.
5- "Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçiü olan kullanmızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir"
6- "Bunun ardından sizi onlara gaüb getireceğiz; mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı arttıracağız."
7- İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir. İki vaadden İkincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescide girdikleri gibi girmeleri, elc geçirdikleri yerleri harab etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.
8- Umulur ki Rabbiniz size acır; ama siz dönersiniz Biz de döneriz. Cehennemi , inkarcılara bir zindan kılmışızdır
9-10- Doğrusu bu Kur'an en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan mü'minlsre büyük ecir olduğunu, ahirete inanmayanlara can yakıcı bir azab hazırladığımızı müjdeler.
11- İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir.[7]
Bazı Kelimeler:
İsraîloğullarına vahyettik. Allah'a karşı büyükleneceksîniz. Zulüm, zorbalık ve haddi tecavüz etmekle insanlara karşı büyüklük taslarsınız. Savaşlarda güç ve kuvvet sahibi olanlar. Evler arasında dolaşarak araştırma yaptılar.Sonra tekrar sizi.onlara karşı güçlü ve galip kıldık.Savaşçısı daha çok olan. Helak ve mahv etsinler diye. Büyüklük ve üstünlük tasladıkları sürece. Ya da halkını yenip ele geçirdikleri beldeler. Hapis ve zindan. [8]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
İsrailoğulları hakkında önceki ayetlerde başlatılan söz burada da devam ediyor. Faydalı bazı hikmetlerin açıklanmasının yanısıra tarihleri ve bazı beklentileri de açıklanıyor.[9]
Açıklama:
Tevratta, İsrailoğuİlanna vukuu kesin bir vahiyle vahyettik: Siz o ülkede iki kere fesat çıkaracaksınız. Yeminle dedik ki; siz Şam toprağında ve Kudüs'te ya da konakladığınız her mıntıkada iki kez fesat çıkaracaksınız. Rabbimizin Tevraita sizin için koyduğu yasalara muhalefet ederek nefislerinizi ifsad edeceksiniz. İki defa fesat çıkaracaksınız. Birincisi, Tevrata muhalefet etmeniz ve bazı peygamberleri Öldîirmenizdir. ikincisi ise Zekeriyya'yi öldürmektir. Yahya'yı Öldürmek ve Meryem oğlu İsa'yı Öldürmeye azmetmek olduğunu söyleyenler de olmuştur. İkinci fesadın, bunlardan .başka şeyler olduğunu söyleyenler de vardır.
Büyüklük taslayacaksınız. Taşkınlık, zorbalık ve zulüm yaparak, insanlara karşı büyüklenerek akim ve.şeriatın sjnIr!anni aşacak, ihlal edeceksiniz. Bu iki fesattan birincisinin zamanı geldiğinde, bu birinci fesattan dolayı; dünyada size vadedİIen azabın zamanı gediğinde; üzerinize, savaşa hazırlıklı, güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Size hücum eden bu kavim, evlerinizin arasında dolaşarak beldenizi teftiş e£tüer. ürküterek ve öldürerek kökünüzü kazımak İçin sizi ve çevrenizi araştırdılar. İşte böyle yeryüzünde taşkınlık ve zulüm yaparak çocuklarının rini bozacak derecede fesat çıkaran, sınınan her ümmete; Cenab-ı onları horlayıp zelil kılacak, fesadlannm cezası olarak onlara azabın en tüsünü taddiracak terbiyeciler gönderir. Bu terbiyeciler kafir ve müşrik te olabilirler. "İşte kazandıkları (günahlan)ndafl ötürü zalimlerin bîr kısmını diğer bir kısmmm peşine böyle takarız"[10], Bu kesin bir yargı, değişmez bir yasa, vukuu muhakkak bir va'ddir. Rabbinin sözü mutlaka yerine getirilir.
Bu, îsrailoğullarmın saldırganlardan çektiği aci bir derslir " dıranın Buhtunasr (Babil kralı Nabukudur Usur) olduğunu söyle; duğu gibi Calut yahut Babil veya Fars askerleri olduğunu söyleyen saldırganın kim olduğunu elbettek' en iyi bilen' Allah'tır. Kur'an-ı tarih kitabı değildir ki onu, Israiloğullarına saldıran şahıs veya toplu-;u yer ve zaman belirterek açıklamakla yükümlü kılalım. Ama Kur’an öğüt, ibret ve eşyaya derinlemesine bakış Pbi' bundan daha bir nhğa gönderilmiştir ki, İnsanlar olaylardan ibret alsınlar İsrailoğullarmm saldırganlardan aldıkla" b" acı ders, ürün verdi; buldular, fesatlarından vazgeçtiler, kitap'arına ve dinlerine sarıldılar, Sonuç, Cenab-ı Allah’ın dediği gibi oldu.
Sonra ey İsrailoğulları! Size, tekrar onları yenme imkanı verdik.Sizi yeniden onlara galip kıldık. “O günler...(evet) onları bir insanlar arasında çevirip duruyoruz”[11].Ya da bundan sonra Cenab-ı Allah mallarla, oğullarla, silahla ve ihlaslı adamlarla size yardım etti.Eskisinden daha fazla sayıda savaşçılarınız oldu.Bu, Allah’ın yasasıdır.O’nun yasasında asla bir değişiklik bulamazsın.
Eğer iyilik yaparsanız, kendiniz için yapmış olursunuz.Zira yaptığınız işin sonuç ve sevabı size ait olacaktır.Fesat çıkarıp taşkınlı yaparak kötü iş yaparsanız, bu da sadece sizin aleyhinize olur. “Her nefis, kazandığıyla (Allah katında) rehin alınmıştır”[12]
“Hiç biz günahkar, başkasının günah yükünü taşımaz”[13]
"(İş) ne sizin kuruntunuza, ne kitab ehlinin kuruntusuna göre olmaz. Kötülük yapan, cezasını çeker"[14]
İkinci fesadı ve o fesad dolayısıyla azaplandınlmanızın zamanı gelince; size azabın en kötüsü tad,dırılmaları için, Öldürerek ve esir alarak,işare-ti yüzünüzde görülecek bir hüzünle sizi hüzünlendirmeleri için; daha önceleri girdikleri gibi yakıp yıkarak, Tevratı yakarak, mukaddesatınızı çiğneyerek tekrar Kudüs'e girsinler, ete geçirdikleri ve üzerinde* bulunduğunuz beldeleri, ekinleri, ürünleri şiddetle mahvetsinler diye üzerinize saldırıcı adamlar göndeririz.
İsrailoğullarına ilk saldıran Calut olmuştur. Davud peygamber onu öldürünce, İsrailoğullarına hakimiyetlerini geri verdi. Bir zaman daha egemenliklerini ve hakimiyetlerini sürdürdüler. Nihayet fesat çıkarıp zulmettiler, Ze-keriyyayı —bir kavle göre Yahya'yı— öldürdüler. Cenab-ı Alfah üzerlerine Buh-tu Nasr'ı (Babil kralı Nabu-Kudur-Usur'u) gönderdi. Onları yerin dibine geçirdi. İkinci kez onları azaba uğrattı. Bazıları, onları bu ikinci azaba uğratanın başka birisi olduğunu söylemişlerdir. Allah'ın verdiği bu ders, sizi terbiye etmek içindi. Ey Israiloğullarıl Umulur ki, bu sayede Allah size merhamet eder. Şayet üçüncü kez feseda dönerseniz biz de, Öncekilerinden daha şiddetle size azap çektirmeye döneriz.
"Eğer akrep bizi tekrar sokmak için dönerse Biz de onu pabuçla vurmaya döneriz. Çünkü pabucu onun için hazır tutarız".
İsrailoğulları üçüncü kez fesada döndüler. Hz. Muhammed'i yalanladılar. İnat ve küfürlerinden dolayı asılsız iftiralarda bulundular. İnsanlar arasında Hz. Peygamberi en iyi tanıyanlar onlardı. Özoğullarmı tanır gibi O'nu tanıyorlardı. Hatta daha fazla tanıyorlardı. O'nu yalanladıkları için Cenab-ı Allah onları azaplandırdi. Yahudilerden Kurayza oğulları öldürüldü; Nadir oğullan sürgün edildi ve cizye vermekle yükümlü kılındılar.
Bu, onların dünyadaki cezasıydı. Ahiretteki cezalarına gelince Allah cehennemi onlar için zindan kıldı. îçîne giren bir kimse, oradan'asla kaçıp kurtulamaz.
Hz. Peygamberin çağdaşı olan ey îsraüoğulları! Size ne oîmuş ki imân etmiyorsunuz? Oysaki Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı Kerim insanları doğru yola iletir ve sırat-ı müstakime çağırmaktadır. Kur'an-ı Kerim insanları hayır ve İyiliğe, yardımlaşma ve dayanışmaya davet etmiyor mu? Adaleti, iyiliği, akrabaya vermeyi emretmiyor mu? Fuhşiyatı, edepsizlikleri, taşkınlığı yasaklamıyor mu? Allah'a ortak koşmamayı; İftiradan, yetim malını yemekten, eksik Ölçüp tartmaktan, faizle muamele etmekten, katı muamelede bulunmaktan uzak durması ve dînen hoş karşılanan işleri yapmayı emretmiyor mu?!! "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!"[15]
Bu Kur'an insanı ideal yola iletir. Dünya ve-ahiretin hayrına çağırır. Hayırlı ve iyi işler yapan Mü'minlere dünya ve ahirette kendileri için büyük ecir ve mükafat verileceğini müjdeler. îman etmeyen ve hayırlı işler yapmayan kimseler için rablerİ, Cehennem azabını hazırlamıştır. Orası ne kötü varış yeridir. İnsan öfkelendiği zaman; hayır ister gibi, kendi nefsi, ailesi ve malı için Rabbinden şer İster. İnsan çok acelecidir. Acele ve sürat sevgisi, fıtratına yerleştirilmiş olarak yaratılmıştır. Tefsircilerin çoğu bu görüşe meyi etmişlerdir. Bazı tefsirciler ise, ayet-i kerimedeki İnsan kelimesini kafir kelimesiyle tefsir etmişler, yani bu ayetteki insan kelimesiyle kafirin amaçlandığını söylemişlerdir. Onun şerri istemesi, Peygamber (s.a.v.)'e küfretmesi, O'na inanmaması ve O'nunla alay etmesi dolayısıyla, azabın kendi şahsına tez elden gelmesin' istemesidir. Oysaki azap, o kafire mutlaka gelip dokunacaktır.
Ayet-i kerimeyi şu manâda anlamamız da doğru olmaz mı? Şöyle.ki: Bazen insan, bir şeyi elde etmek için Rabbine ısrarla dua eter. O şey aslında kendisi İçin iyi olmayacağı halde o, hayırlı olduğunu zanneder. İyilik İster gibi o şerli şeyi ister ve onun için dua eder. Bu da acelecilikten ve o şeyi anlamakta, mahiyetini kesin anlamakta teenni ile hareket etmemekten ileri geliyor. İnsan acelecidir. Mal ve şeref istemez miyiz?. Bunu Allah'tan isterken O'na ısrarla dua etmez miyiz? İsteğimizin gerçekleşmesi bazen bizim için helak ve hüsran olmaz mı? Dikkatle ve iyice düşünüp acelecilik etmezsek, isteğimizde ısrar etmeyiz. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. İnsan çok aceleci bir varlık olarak yaratılmıştır.
Geride anlatılmadık bir şu kaldı: Bu ayetin buraya konuluşunun sırrı nedir? Bu ayette, şu yahudilerin peygamber (s.a.v.)'e karşı olumsuz tavırlar takınmalarının ve O'nun peygamberliğini inkâr etmelerinin,dünyayı istemelerinden ve şerri elde etmek için yaptıkları duanın kabul edilmesini istemelerinden dolayı olduğuna işaret yok mudur? Şu yahudiler,.dünyayı ahirete tercih ettiler. İyi düşünüp dikkatle kavrasalardı, bu sayılan kötülüklerden hiçbirini yapmazlardı. Gerçekte hayrı istedikleri gibi şerri istediler. Onları buna sadece dünya sevgisi, dünyayı ahirete tercih etme ve işleri anlamakta acelecilik yöneltti.[16]
Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri
12- Gece ve gün.düzü varlığımıza birer delil kıldık. Bir delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü —Rabbinizin bol nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aydınlık kıldık. Her şeyi uzun uza-dıya açıkladık.
13- Her insanın boynuna, işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitab'ı önüne çıkarırız,
14- "Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin".
15- Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe kimseye azabetmeyiz.
16- Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz. .
17- Nûh'dan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören olarak Rabbin yeter.[17]
Bazı Kelimeler:
Ayet'in ikilidir. Gece ve gündüz, Allah'ın kudretine işaret eden iki alamettir.Gecenin ayetini sildik ve karanlık hale getirdik. Allame Şevkânî, Fethül kadir adlı eserinde bu ayetin tefsirini yaparken şöyle der: Aded ile hesab arasındaki fark şudur: Aded, 365 günden oluşan sene gibi,benzerinin tekrarı ile kemiyyeti olan şeyi saymaktır. Hesap ise; belli sının ve özel adı bulunan belirli gruplardan oluşması bakımından benzerinin tekrarı ile kemiyyeti olan şeyi saymaktır. Mesela seneyi eîe alacak olursak, sadece günler olması itibariyle ona bakacak olursak işte o adettir. Seneye; on iki aydan oluşması bakımından bakarsak, her ay mesela otuzar günden ve her gün yirmi dört saatten meydana geldiğine göre bu bakımdan seneyi ele aldığımızda bu bir hesap olur. Onun mukadder ameli, onun için takdir edilen İş. Bu işin aslı şudur: Kuş uçarken araplar onun uçuşunu, duruma göre uğursuzluk ya da uğurluluk sayarlardı. Kuşlardan hayır ve şerre, mutluluk ye mutsuzluğa deliller çıkarırlardı. Bu alanda bazı bilgi ve marifetleri vardır. Nitekim bir arap şairi demiş ki:
"Lihbîler haberde tecrübelidir. Kuş uçtuğunda Lihbî kavmine mensup adamın sözünü boş sayma!'
Araplar bu işi ilerletince hayır ve şerre kuş adını verdiler. Bunda bir şeyi kendi lazımı ile adlandırma sanatı vardır. Dil bilginlerinden Ebu Ubeyde der' ki: Arapların nezdinde, "tair" (kuş) kelimesi ömür, rızık, mutluluk ve mutsuzluk gibi, kişinin şans ve kaderi, talihi anlamına gelir. Sanki kuş, ezeli alemdeki yuvasından ve gayb aleminin karanlıklarından çıkıp kişiye doğru sonsuz bir uçuşa başlayacaktır. Nihayet mukadder zamanda gelip kişiye ulaşa-eaktır. Ondan kaçış ve kurtuluş yoktur. Ayet-i kerimedeki Boynuna kelimesi, gerdanlığın boyuna takılıp oradan ayrılmayışı gibi şans kuşunun da mutlaka sahibine ulaşacağını ifade eden bir kinayedir. Kişinin başına gelecek iş iyi ise, gerdanlık gibi boynuna takılır. Kötü ise, kelepçe ve zincir lale gibi boynuna geçirelecektir. Yük, günah.Varlıklı ve nimet İçinde yüzenler.[18]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Burası da bir başka yol.. Allah'ın lütuf ye nimetleri ile Kur'an-ı Kerim'-in hidayet ve müjdesi açıklanıyor.[19]
Açıklama:
Kutlu ve yüce Allah buyuruyor: Gece ile gündüzü, kudretimize, sanatımızın eşsizliğine, nizamımızın sağlamlığına işaret eden iki ayet kıldık. Çünkü gecede bastına karanlık, gündüzde aydınlatıcı nur vardır. Her ikisi arka arkaya birbirlerini izlemektedir. "(Allah) Geceyi gündüze, gündüzü de geceye girdirir". Geceye, onun engin ve derin sessizliğine, sakinliğe, aydınlıklar saçan ay'ma, solgun yıldızına bak. Geceleyin tabiat sessizleşip sakinleşmiştir. Kâinat dinlenmektedir. Sonra gündüze, ondaki hareket ve gürültüye, kalabalığa, gidip-gefmelere bak. Güneşe ve onun aydınlığına, güneşi ortaya çıkardığı zaman gündüze, onu örttüğü (her tarafı karanlıkla bürüdüğü) zaman geceye, göğe ve onu yapana bak. Bütün bunlar, aklını kullanan bir toplum için Allah'ın kudretine işaret eden belirtilerdir.
Gecenin ayetini sildik. Yani bir ayeti sildik ki, o da gecenin kendisidir. Nitekim "Kahire şehrine girdim" sözünün aslında "Bîr şehre girdim ki, o, Kahire'dir" anlamında kullanılması gibi. Geceyi, ışığını silinmiş ve hareketi durdurulmuş hale getirdik. Her ne kadar aydınlık idiyse de sonraları bu aydınlığı silindi. Bu da gecenin sakinlik ve durgunluğuna işaret ediyor. Gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Görebilen bir kimse, gündüzleyin görür, etrafına bakar; hisseder, hareket eder. Hayat ve hareket, zindelik ve çalışma işte böyle meydana gelir ki, Rabbinizin lutfundan rızık arayasınız. Rızık, hareketle, çalışma ve gayret ile elde edilir. Rızık elde etmeye başarılı kılan, Allâh'dır.
Gece ile gündüz arka arkaya birbirlerini izlerler ki,yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Gece ve gündüz değişmeyip oldukları yerde dursalardı; hareket ve sükûn, aydınlık ve karanlık, uzay ip kısalma, sıcaklık ve soğukluk.olmasaydı yılların sayısını ve hesabı bilmek kolay olmayacaktı. Kuzey ve güney kutuplarına, bu kutupların çevresine bakın. O mıntıkalar hayata elverişli midirler? Hayır, asla!..
Dini ve dünyevi işlerinizde ihtiyaç duyduğunuz herşeyi özetle veya ayrıntılı olarak açıkladık ki, insanların Allah'a karşı kendilerini savunmak için İleri sürecekleri bir delili kalmasın. Yok olan, bir delil ile yok olsun, hayatta kalan da bir delile dayanarak hayatta kalsın. Her insanın hayatta yapması mukadder olan işini ve şansım boynuna doladık. Ondan kurtulması mümkün değildir. Aksine bu, kaçınılmazdır; Bilinen bir yargıdır. Her şey, yaratıldığı şey içindir. Bu, sevap ve cezanın dayanağı olan iradenin inkâr edilmesi demek değildir.
İnsan için, kıyamet gününde, önünde açık bulacağı bir kitap çıkarırız. O kitap, büyük-küçük demeyip her şeyi teker teker saymıştır. Herkes dünyada yaptığı işlerin, o kitapta kaydedilmiş olduğunu görecektir. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. Hesaba çekilecek olan insana: "Ey adam! İşte kitabın, oku.
Bugün nefsin sana hesapçı ve şahit olarak yeter" denilecektir.
Hal böyle olunca, her kim doğru yola erişirse, sadece kendi nefsi için iyilik yapmış olur. Zira amelinin sevabı, sadece kendisine ait olur. Her kim amelinde sapıklığa düşerse, yine sadece kendi aleyhinde sapıklığa düşmüş olur. Herkes, kendi nefsinden hesaba çekilecektir. Emirlere itaat etmişse mükâfat, isyan etmişse ceza görecektir.
Sonra Cenab-i Allah bunu şu sözü île destekliyor: Hiç bir günahkar, başkasının günah yükünü taşımaz. Yani kendi günah yükünü omuzunda taşımakta olan bir kimse, günahtan kurtarmak için başkasının günah yükünü omuzlayıp taşıyamaz ki, günahını omuzladığı kimse, kendisine yardımcı olsun. Bu görüşte olanlar diyorlardı ki: Biz hiç bir şeyden ötürü azablandırıl-mayız. Her ne kadar ortada bir azap varsa da o, atalarımızın üzerine olacakları azaptır. Çünkü biz, yalnızca onları taklid ediyoruz. Cenab-ı Allah onların bu sözlerini kesin ve beliğ bir ifadeyle reddetti- Kendilerini'doğru yola ileten, iyiliğe davet eden, kötülüklerden sakındıran bir Peygamber göndermedikçe, insanlardan hiç birini azablandıracak olmadığını belirtti.
Bu ayetler bizi çalışmaya özendirmekte, gayret ve çaba içine girmeye, tembellik yapmamaya yöneltmektedir. Yok oluş Zamanlan yaklaşmış, mahvedİI-melerine çok kısa bir zaman kalmış olan kasabalardan birini helak etmek istediğimiz zaman oranın varlıklarına, Allah'ın emrine boyun eğmelerini em-rediriz. Ancak onlar Rabblerinin emri ve taati dışına çıkıp fasik olmuşlardır.
Ayette sözü edilen emir; varlıklı olsun olmasın, zengin veya fakir herkesedir. Ancak yöneticiler ve zenginler, lider pozisyonundadirlar. Diğerleri ise onlara tabidirler. Halk tabakası, üst tabakadakileri sürekli taklid etme özelliğine sahiptir. Denildi ki: Varlıklı ve zenginlere, Allah'ın buyruklarına uymalarını emrettik. Fakirlere sanki hiç emredilmemiş.
"(İşte) hepsi Allah(ın huzurunda hesap vermek) için kalk(ip toplamdılar. Zayıflar, büyüklük taslayan (önder)ler(in)e: "Biz size tabi idik. Şimdi siz, bizden Allah'ın azabından (en ufak) bir şey savabilir misiniz?"[20]
Cümlesinin, "Onları yeryüzünde fesat çıkararak yaşayan bir çokluk haline getirdik" anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu cümlenin ifade ettiği anlamla ilgili olarak Zemahşerî, Keşşaf adlı eserinde özetle şöyle der: "Bu emir mecazîdir, hakiki değildir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Yok edilen o kasaba halklarının üzerine nimetler,yağmur misali yağmıştı. Ne var ki onlar bu nimetleri, masiyetlere, günahlara, şehvetlere tabi olmaya vasıta yaptılar. Kendilerine verilen nimetler buna yol açtiği için, sanki fasıklık yapmakla emrolunmuşlardi. Halbuki bu nimetler nankörlük etmek için değil, şükretmek için onlara verilmişti. Nankörlük edip fısk-u fücura dalınca da, azap kelimesi onlar için hak oldu. Üzerlerine inen azab onları ve yurtlarını darmadağın etti.
Bir kırata göre cümlesindeki emernâ fiili şeddeli olarak yani "emmernâ" şeklinde okunur. Buna göre mezkûr ayet, "o kasabaların zenginlerini halka yönetici ve hakim kıldık" anlamına gelir. Zayıf ve güçsüz cahiliyet toplumlarında bu zengin yöneticiler, bütün toplumun mutsuzluk ve mahvının ana sebebi olurlar.
Nuh'tan sonra, taşkınlık edip isyan etikleri İçin nice kasabaları yok ettik. Yüce Allah, davranışlarını ve suçlarını onlara karşı bir bir sayar. O, kontrol eden ve görendir. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak O yeter.
İster din, ister dünya ile ilgili olsun, kainattaki her şeyin sağlam ve detaylı bir şekilde açıklanmış olduğunu biliyoruz. Her insan için, kendisinden kopmayan belirlenmiş bir ameli vardır. Amelinin karşılığını kıyamet gününde mutlaka görecektir. Amellerinin kayıtlı bulunduğu kitabını okuyacaktır. Her nefis, kazandığı günah dolayısıyla Allah katında rehinedir. İnsan için, çalıştığından başkası yoktur. İnsanların kendilerini savunmak için Allah'a karşı ileri sürecekleri delilleri kalmasın diye Rabbin, uyarıcı ve müjdeci peygamberler göndermedikçe hiç kimseyi azablandırmaz. Bu bakımdan bireyle toplum arasında herhangi bir fark yoktur. Allah'a itaati emreden, sonra bu da itaatin dışına çıkan kimseyi Rabbin darmadağın eder.
Bütün bu anlatılanlar, akıllı kimseyi, dünya ve ahirette fayda verecek iyi işler yapmaya yöneltir.[21]
Dünyayı İsteyenler, Ahireti İsteyenler
18- Dünyayı isteyene —istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar— hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer.
19- Ahireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları şükre değer.
20- Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden ulaştırırız. Esasen Rabbİnin nimeti kimseye yasak kılınmış değildir.
21- Onları birbirlerinden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Doğrusu ahi-rette daha büyük dereceler ve daha büyük üstünlükler vardır.
22- Allah'la beraber başka bir tanrı edinme, yoksa yerilmiş ve tek başına kalmış olursun.[22]
Bazı Kelimeler:
Dünya. Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak. Sevaplandınlmış olarak. Her iki gruba da veririz.Yasaklanmış olarak.[23]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki sayfalarda ve ayetlerde Allah'ın bir takım hüküm ve yargılan anlatılmıştı. Burada anlatılansa, bir başka hüküm ve yargıdır.[24]
Açıklama:
Bir kimsenin en büyük derdi ve amacı dünya olur, nefsi ile şu fani ve peşin dünyaya yönelirse, bütün organıyla dünyayı isterse, her işini dünya için yaparsa, dilediği şeyi Allah ona çabucak verir. Cenab-ı Allah, dünyayı isteyen herkese değil de, kendi dilediği kimselere dünyayı verir. Dünyalık verir. Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerîm, dünyayı çabucak verme işini iki şeyle kayıtlamıştır:
1- Cenab-ı Allah, kulun İstediği şeyi değil de kendi dilediği şeyi çabucak verir.
2- Cenab-ı Allah, isteyen herkese değil, kendi dilediği kuluna dünyayı ve dünyalığı çabucak verir.
Görmez misiniz ki dünyayı seven, peşin dünyayı isteyenler —bunlar, helal, haram demeden mirası yiyen ve malı pek çok seven maddecilerdir— bir çok şeyler isterler, ama isteklerinin sadece bazısına kavuşurlar.
Çoklarının da şu bazı isteklerde bulunduklarını görürsün, ama kendilerine hiç bir şey verilme/, ilcin dünyada, hem de alıireüc yoksul olurlar! Bütün organlarıyla dünyayı seven şu maddecileri, dünyada Kur'an'm nitelediği bir halde görürsün. Ahirette ise onlar için Cehennem vardır. Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından kınanmış ve İlahi rahmetten kovulmuş olarak oraya atılırlar.
İkinci gruptaki insanlara gelince bunlar, dünyayı en büyük mesele bellemeyen, daha çok ahirdi amaç edinen, bunun da fazilet ve mükafatı olduğundan dolayı ona uygun işler yapan; kendisi de Allah'a iman etmiş, O'na güvenmiş, O'nu doğrulamış, kitaplarına ve ahiret gününe inanmış olan kimseler, olgunluk ve ululuk mertebelerinde pek yükseklere çıkan kimselerdir. Bunlar, yaptıkları İşlerin karşılığını göreceklerdir.
Ey kardeşim! Şu yaptıkları işlerle ahireti isteyen, bundan ötesini umursamayan kimseler, kendilerine dünyadan bir pay verilirse, Rablerine şükrederler. Dünyadan mahrum bırakılırlarsa, hallerine razı olup sabrederler, İçinde bulundukları halin, kendileri için daha hayırlı ve kalıcı olduğuna inanırlar. Gönlü zengin olanlar Hiç bir şeye ihtiyaç hissetmez Gönlü fakir olanlar Mutsuzluğu tamir edemez
Ayet-i kerimede geçen "Sa'y-i Meşkûra": (Karşılığı verilen işe) gelince; bu iş için üç şart gereklidir. Üç şart gerçekleşince, sahibi kurtuluşa erer ve Rabbi kendisine teşekkür eder. bu üç şart şunlardır:
1- Ahİrete doğru yönelmek. Yapılan her işte ahireti amaçlamak. Öyle ki, işlenen her fulde dünya metamı ve geçimini değil, ahiret sevabını hedef almak.
2— Gösteriş, nam yapma ve basit çıkarlardan uzak olarak, tam ve karni! bir şekilde ahirete uygun davranışlarda bulunmak.
3 — Sağlam İhlastan ve ince anlayıştan sonra derin bir iman.
İşte bu şartlara uyularak yapılan amel; kurtuluş seferidir, mutluluk bineğidir. Bundan ötesi, içinde hayır ve zenginlik bulunmayan geçici ve yok olmaya mahkum bir meta' ve geçimliktir.
Dünyayı isteyen herkese, ahireti isteyen herkese rızık veririz;Kendisi için müyesser olayı hayır ve şer amelini veririz. Geriye sadece irâde ve seçim, tevük-i ilahi ve güzel örnekler kalıyor. Rabbin 'in vereceği hayrı, engelleyecek bîr kimse yoktur.
Rızık ve dünya metaı bakımından insanların bazısını bazısına nasıl üstün kıldığımızı bak ta gör. Ahiret ve içindeki devamlı nimetler, bol bağışlar, dünya metama nispetle derece ye fazilet bakımından daha üstündür.
Rivayete göre içlerinde eşraf ve sadece kimselerin bulunduğu azaplardan bir topluluk, gelip Hz. Ömer'in kapısında durmuşlar ve içeri girmek İstemişler Hz. Ömer (R.A.), içeriye girmeleri için Bilal ve Suhayb'e (Allah onlardan razı olsun) izin vermiş. Bu durum, Kureyş'in eşrafından olan Ebu Süfyan ve emsalleri ile arap meliklerinin ağırına gitmiş, Süheyl b. Amr demiş ki: Bu, Ömer'dir. Bu nimet, bundan önce bize verildi. Onlar da bizler de Islama davet edildik. Bu davete uymakta onlar çabuk davrandılar. Biz geciktik. Bu, Ömer'in kapısıdır. Ahirette ki farklılığı, fazilet bakımından onların bizden daha ne kadar üstün tutulacağını varın siz düşünün.[25]
İslam Toplumunun Temelleri
23- Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ilıtiyarlı-yacak olursa, onlara karşı "Öf" bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin.
24- Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlanı ger ve: "Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri için sen de onlara merhamet et!" de.
25- İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. İyi kimselerseniz bilin ki O şüphesiz, Kendine baş vuranları bağışlar.
26- Ikınma, düşküne, yolcuya hakkını ver; clindckilcri saçıp savurma.
27- Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şey-, tan ise Rabbine karşı pek nankördür.
28- Rabbinden umduğun rahmeti elde etmek için, hak sahihlerinden yüz çevirmek zorunda kalırsan, onlara hiç değilse tatlı bir söz söyle.
29- Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.
30- Doğrusu senin Rabbin dilediği kimsenin rızkım genişletir ve bir ölçüye göre verir. Ö kullarını gören ve haberdar olandır.
31- Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Biz onlarada size de rızık veririz. Onları öldürmek, şüphesiz büyük bir- günahtır.
32- Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir kötü bir yoldur.
33- Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere Öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitme-sin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.
34- Yetimin malına —ergin çağa ulaşana kadar— en güzel şeklin dışında yaklaşmayın, Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır.
35- Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle tartın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir.
36- Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.
37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.
38- Rabbinin katında bunların hepsi beğenilmeyen kötü şeylerdir.
39- Bunlar Rabbinin sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'la beraber başta tanrı edinme. Yoksa yerilmiş ve kovulmuş olarak Cehenneme atılırsın.
40- Rabbinİz oğullan size ayırdı, seçtide, kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Doğrusu siz büyük söz söylüyorsunuz.
41- Biz, and olsun ki, öğüt almaları için bu Kur'an'da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat bu açıklamalar ancak onların nefretini artırmıştır.[26]
Bazı Kelimeler:
Oturma manasına gelen bu kelimeyi bu ayette, aslî manasında anlamak ta mümkündür. Fakat burada, hayırları elde etmekten aciz kalma anlamındaki bir kinayedir. Dönüşme anlamına gelebileceğini söyleyenler de olmuştur. Sıkıntı ifade eden bir kelimedir. Azarlama, Tevazu kanadı. Burada, riayet de ihtimamdan kinayedir. Kuş nasıl kanatlarını, yavruları üzerine yayıp onları koruyorsa sen de tevazu ile ana ve babanı himaye et. Onlara karşı alçak gönüllü ol. Büyüklük taslama.Rast gele saçıp savurma. Güzel söz, hoş vaad . Eli boynuna asma, cimrilikten kinayedir. Eli aşağıya salma da, israftan kinayedir. Fakirlik korkusu. Üzerinde durma, peşine düşme, Şiddetle sevinmek ve kabara kabara yürümek. Haddi aşmak.Sizi seçti mi?[27]
Açıklama:
Bu, hikmetli Kur'an nurundan bir kıvılcımdır. Kur'an'dan gönderilen bir nur; kalblerİ imanla dolduruyor, bu Kur'an'ın Muhammed yanından değil de Allah katından gönderildiğini mü'minlere itiraf ettiriyor.
Evet, bu, Peygamber (s.a.v.)'e vahyedilen hikmet ve güzel öğütlerin bir bölümüdür. Bu ayetler; bütün amacı, öldürüp tahrib etmek, saldırmak, zina etmek, içki içmek, yoksulluk ve utanç korkusuyla kız çocuklarını toprağa diri diri gömmek olan ve kelimenin tam manasıyla cahil olan bir çerçevede yetişen Abdullah oğlu Muhammed'in, Kur'an'ı kendi kafasından uydurmadığı belgeliyorlar. Evet, bu nurun, Muhammed (s.a.v.)'in kendi yanından uydurulmuş olması mümkün değildir. Bu a,hlaki yüceliğin o cahiliyet toplumundan doğması mümkün değildir. Zira kişi, yanında mevcut olmayan şeyi veremez.
Böylesine cahil bir toplum, yukarıdaki ayetlerde her türlü hayır ve İyiliğe davet eden, her türlü günah ve kötülüğü yasaklayan böyle bir peygamberi yetiştirebilir mi?!! Ey Muhammedi Bunlar, sana vahy edilen hikmetlerdir.-Fakat bu öyle bir mucizedir ki, şu Kur'an'ın, Muhammed tarafından değil de Allah katından gönderilmiş olduğuna delâlet ediyor. Ey müşrikler! Bu Kur'an-ın Muhammed (s.a.v.) tarafından uydurulmuş olduğunu söylüyorsanız; deyin bakalım bunu O'na öğreten kimdir? Temiz, salih bir toplum kuran esasları O'na bildiren kimdir? Yirminci yüzyıldaki ahlak filozofları, temiz ve sağlıklı bir toplum kurmak için bir araya gelseler bile, bize bu esasları önerip tavsiye edebilirler mi? Ne dersiniz?
Yukarıdaki ayetler, Allah'a ortak koşmayı yasaklamakla söze başlıyorlar. Sonra, ana-babaya iyilik etmeyi emrediyor ve yukarıda sayılan diğer üstün manâları tavsiye ediyorlar. Bu Kur'an'ın, Allah tarafından vahy edildiğini ispatlıyor, sonra Allah'a ortak koşmayı yasaklıyor; kâfirlerin, kızların Allah'a, erkeklerin de kendilerine ait olduğunu söylerken vermiş oldukları hükmün zalimane bir hüküm olduğunu açıklıyor, sonra da Kur'an-ı Kerim'den sözediyorlar.
Kur'an-ı Kerim'in bu muntazam ifadeleri, Allah'a ortak koşmanın tehlikeli olduğunu; bu emirlerle yasakların, dinin isteyip özendirdiği hususlar olduğunu açıklıyorlar. İnsanların düşünüp ibret almaları İçin Kur'an'daki manaları, Allah'ın, en güzel ve en mükemmel şekillere çevirip anlattığını açıklamaktadır. Ama bütün bunlar, onlara, haktan kaçmak ve büyüklük taslamaktan başka bir katkıda bulunmuyor.
Bu ayetlerle Öncekiler arasındaki ilişki açıktır. Zira Kur'an-ı Kerim, ahi-reti isteyip ahirete yaraşır işler yapan mü'min kimselerden sözediyor; bunun ardından İnsanı ahirete ulaştırıcı, ahiret mutluluğuna kavuşturucu hususları detaylı oiarak açıklıyor. Bununla beraber davranışları boşa çıkarıcı şirki anlatıyor.
Şimdi de, anılan ayetleri ayrıntılı olarak ele alalım:[28]
Tevhid:
Allah ile beraber O'dan başkasını tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve yalnız bırakılmış olursun. Rabbin, sadece kendisine kulluk edip ibadette bulunmanıza hükmetti. Buradaki hitap, taşıdığı haberin öneminden dolayı, görünürde Peygamber (s.a.v.)'edir. Ama aslında bu hitap herkesedir. Ayetin ifade ettiği anlam şudur:
Seni yaratan ve sana rızık veren Allah ile beraber, O'ndan başkasını her ne şekil ve surette olursa olsun, tanrı edinme. Kendisine ibadet edilmesi gereken, sadece O'dur. O'ndan başkasını tanrı edinirsen, Allah tarafından, melekler ve bütün insanlar'tarafmdan kınanıp yalnız bırakılırsın. Çünkü bu durumlarda sen, Allah'tan başkasına ibadet etmiş oluyorsun. Allah'a ortak koştuğun varlık ta seni yalnız bırakır. Çünkü O, ne fayda verebilir, ne de zarar. Rabbin, dönülmez ve eksiksiz bîr yargıyla hükmetti ki; yalnızca kendisine kulluk edesiniz. Zira O, kullarının üstünde kahredici güce sahiptir. O, her işini hikmetle yapar. Herşeyden haberdardır,[29]
Ana-Babaya İyilik:
"Ana-babaya iyilik etmenizi emretti. îkisİnden birisi, yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağma ulaşır (ihtiyarlık zamanlarında senin yanında kalırlar)sa sakın onlara "Öf!" deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle.
Onlara acıyarak, alçak gönüllülük kanadını ger. (Onlara karşı alçak gönüllü ol) ve: "Ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse, sen de bunlara (Öyle) acı!" de."
Rabbin, ana-babaya ilişkilerde, daha ötesinde bir iyiliğin düşünülemeyeceği bir iyilikte bulunmanıza hükmetti. Çünkü ana-babaya karşı bütün sevgi ve şefkat sebepleri bir arada bulunmaktadır. însanın en yakın akrabasıdırlar. Aranızda kopmaz bağlar vardır. Güzel bir bağ ve yakınlık vardır. Tam bir analık ve babalık şefkati vardır. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Şefkate şiddetle muhtaç bulunduğun bir zamanda sana karşı iç güdüsel şefkatle bulunan ilk insanlar, anan ile babandır. Onların bu iyiliklerine güzelce karşılık vermen, insanlık gereğidir. "Bu iyiliklerinden daha güzel bir şekilde onlara karşılık ver." demiyorum. Çünkü ana-babanin yaptıkları iyiliğe denk bir iyilik yoktur. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim'in, ifadelerinde, Allah'a ibadet etme emri ile ana babaya iyilik etme emrini bir arada andığını görüyoruz. Bir başka ayette Cenab-i Allah'ın; "Bana ve anana babana şükret”[30] diye emir buyurduğunu görüyoruz. Bunda garipsenecek bir durum yoktur.
Ey insan, senin bedeninin görünen kısmını oluşturan, anan İle babandır. Seni yaratan ve yaratılışını düzgün kılan, bedenine kendi ruhundan üfleyen, Allah'dır. Sadece O'na kulluk et. O'na hiç bir şeyi ortak koşma. Daha önce sana yaptıklarına denk gelecek biçimde ana-babana iyilik et.
Bu iyilik emri, her durumu kapsayacak derecede geneldir. Bu emrin buraya konulusu, ana-babaya İyiliğin, dinin temel ve aslından olduğuna işaret ediyor.
Bu arada özel olarak anlatılması gereken bazı hususlar da vardır. Mesela:
Ana-babandan biri veya her ikisi, yaşlılıklarında yanında kalırlarsa, onlara karşı "öf!" deme, elem ve sıkıntı ifade edici sözler söyleme! Yaşlı adam zayıftır, acizdir, kusur ve eziyet görmeden yapılacak yardımlara muhtaçtır. "Allahdır ki sizi zaafdan yarattı. Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi. Sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi"[31]
Evladın sıkıntı ve elem ifade edici sözleri söyleme yasağı, ana-babanm yaşlılık zamanlarına mahsus değildir. Aksine, para kazanmaktan aciz kaldığı için babasını küçümsediği zamanlar başta olmak üzere, her hal ve duruma mahsustur.
Onlara hoş ve yumuşak sözler söyle. Onlara karşı edepli ve utangaç ol, onurlarım koru. Acımadan dolayı onlara küçülme kanadım ger. Alçak gönüllü ol. Onlara karşı güzelce riayetkar ol. Eksiklerini, gediklerini kapat. Ayette sanki şöyle denmek istenmiştir: Sen küçük iken seni bağırlarına bastıkları gibi-, sen de onları bağrına bas. Onlara karşı mütevazı ol. Kucağını, onlar için yumuşak tut. Onlara fazlasıyla sevgi ve şefkat göstererek tevazu kanadını'ser. Çünkü onlar, Allah'ın yaratıkları içinde şefkatlerine en fazla muhtaç oldukları bir kimsenin (kendi çocuklarının) şefkatine muhtaçtırlar.
Bununla da yetinme. "Ey Rabbim, onlara acı. Günahlarını bağışla. Çünkü ben küçük iken onlar beni besleyip yetiştirdiler" de.
Görülüyor ki, Cenab-i Allah, ana-babaya iyilik etme emri üzerinde fazlasıyla duruyor. Onlara karşı kötü davrananların tenlerini ürpertecek derecede bu emrini tekrarlıyor. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber (s.a.v.) "Cennet, anaların ayaklan altındadır" diyor. Bir başka hadis-i şeriflerindeyse şöyle buyuruyor: "Cebrail bana geldi. Ve şöyle dedi: "Ey Muhammed, yanında sen(in mübarek adın) zikredilip te sana salat-ü selamda bulunmayan adamın burnu yere sürülsün. "Amîn de" "amîn" dedim sonra şöyle dedi: "Üzerine Ramazan ayı giren, sonra da bağışlanmamış olarak (ramazan ayı) çıkan adamın burnu yere sürülsün. "Amîn" de". "Amîn dedim. Sonra şöyle dedi: "Ana-babasi veya ikisinden biri kendisinin yanında kalıp kendisini cennete sokmadıkları adamın burnu yere sürülsün "Amîn" de. "Amîn dedim".
"Rabbiniz, içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz iyi kişiler olursamz,şüp~ hcsiz ki O, Icvbc edenleri bağışlayandır."
Bu ek paragrafta anlıyoruz ki, asıl dikkate alman şey kalbdir, kalbdeki şeylerdir. Allah bilir ya bir kimse, kasıtlı olmaksızın bir suç işlerse ve kendisi iyi kimselerden olup hüsn-ü niyet sahibiyse, Cenab-i Allah, onu o fiilinden dolayı cezalandırmaz; Yaptığınız kötülükten dolayı pişman olup tevbe eder ve Allah'a yönelirseniz, bilin ki; Allah tevbe edenleri bağışlayan ve onlara merhamet edendir.[32]
Akrabanın, Düşkünlerin Ve Yolda Kalmışların Hakkı:
"(Seninle) akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver". Bu hitap; ümmetindeki bireyleri teşvik edip, gönüllerini alevlendirerek harekete geçirmek için Peygamber (s.a.v.)'e dir. Ya da bu hitap, bu emirlere hedef olabilen herkesedir. Akrabanın hakkı, Allah'ın defalarca emretmiş olduğu Sıla-i Rahimdir. Akrabaları ziyaret ederek aradaki bağlan korumaktır. Buradaki emir vücup mu ifade ediyor, yoksa mendupluk mu? Bu emir sadece ata ile evladı mı ilgilendiriyor? Yoksa kardeş, bacı ve amca çocukları gibi diğer yakınları da ilgilendiriyor mu?
Ebu Hanife'ye göre bu emir, vücup ifade ediyor. Varlıklı kimsenin, akrabalarına iyilik ve yardımda bulunması vaciptir. Hele bu akrabalar bacı, kardeş, ana, baba ve oğul gibi mahremlerden iseler, onlara iyilik ve yardımda bulunmak öncelikle vacib olur.
İmam Şafiîye göre bu emir mendupluk ifade ediyor. Ancak usul ve fü-rû'dan olan akrabaların nafakalarını temin etmek vaciptir. Diğerlerinin nafakasını temin etmek zorunlu değildir. Esas alınması gereken husus, elden geldiğince akrabalık bağlarını sürdürmenin ve ziyaretleşmenin vacip oluşudur. Karşılıklı sevgi ve şefkat, kalbî bir iştir. Bu duyguyu kanun zoruyla kalbe yerleştiremezsiniz.
Düşkünlerin ve yolda kalmışların haklanna gelince bu, vacip veya ınen-dup sadakadandır. Kendilerine iyilik yapılması hususunda akrabalar elbette-kî daha önceliklidirler. Buraya kadar sıralanan emirlerden sonra, sıra bazı yasaklara geliyor. İfrat ve tefrite sapmaksızın ortalama bir yaşam tarzı sür-raemiz için Cenab-ı Allah, malımızı rast gele saçıp savurmaktan bizleri sakındırıyor.[33]
Saçıp-Savurma:
"(Malım gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşlen olmuşlardrr. Şeytan ise Rabbinc karşı çok nankördür!".
islâmiyet dindir, devlettir, inançtır, ameldir, fikirdir, nizâmdır, toplumdur ve uygarlıktır. Bunun böyle olduğunu da; insanı savurganlıktan sakındırıp ikti-sadli olmaya özendirmesi ortaya koymaktadır. Kur'an-ı Kerim'in buradaki üslubu, savurganları şeytanların kardeşleri olarak nitelemesi, güzel bîr üslub ve Üstün bir tasvir örneğidir. Bu örnek, savurganları çirkin bir görünümle ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise, Rab-binin nimetlerine karşı çok nankörlük etmiştir. Aynı şekilde savurganlar da Rablerinin nimetlerine karşı nankörlük etmiş,yerilecek bir biçimde israf yaparak mallarını dağıtmışlardır. Zira onlar, şer'an güzel görülebilecek sınırı aşmışlardır. Ayet-i kerime, savurganın şeytana denk ve eş olduğunu ifade ediyor. Şeytan, Rabbine karşı nankörlük etmiştir. Savurgan ise, Allah'ın nimetini inkar etmiştir. Elin dar olduğu, veya Allah'ın sana rahmet kapısını açarak yereceğini umduğun malın olmadığı için; akrabalara, düşkünlere ve yolda kalmışlara ikram edemezsen; güzel vaad ve makbul mazeret beyan etme gibi hoş ve yumuşak sözlerle onların gönlünü al.[34]
Masrafları Orta Yolda Tutmak:
"El (hr)ini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma. Sonra kınanır, hasret İçinde kalırsın!"
Bu, masrafları orîa seviyede tutmak, temsili bir surette yaşam standardını orta düzeyde tutma emridir. Şöyle ki: Cimri kişi, elleri boynuna bağlı kimseye benzer. Hiç bir halde mali tasarrufta bulunamaz.
Hesapsız surette malını sağa sola saçan kimse ise, İçinde hiç bir şey kalmayacak şekilde elini sonuna kadar açan kimseye benzer.
Gerçekten de her fazilet, iki rezalet arasındadır. Hem cimrilik kınanıyor, hem israf kınanıyor. İkisinin ortasını bulmaksa aklen ve şer'an İstenilir. Şüphesiz malını sıkı sıkıya tutan cimri kimse, hem Allah hem de insanlar tarafından kınanmıştır. Malını yersizce savuran da elden kaçırdığı hayırlı fırsatlardan dolayı pişmanlık çekip hasrete düşer. Artık kendisinden hiç bir hayır ve umut beklenmez. Ey kardeşim! Kur'an'ın talimatlarına ve doğru yola iletmesine, birey ve toplum olarak batılı milletlerin ekonomi alanındaki ilerlemelerine dikkatle bak. İslam nizamının, en modern ekonomik düzenlerden geri kalır yanı var mıdır?!! Şüphesiz Rabbin, aklına ve aslına bakmaksızın dilediği kuluna geniş n/A verir ve rızkını bollaştınr. Yine dilediği kuluna da rızkı ölçülü verir ve rızkını kısar. O, kullarının durumunu çok iyi bilir. "Allah kullarına rızkı bollastırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat (O, rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kuliannı(n her halini) haber alandır, görendir"[35]
İnsanın iktisadlı olması emredildikten sonra bu ayetin burada ek olarak anılmasmdaki sebep şu olsa gerek: Bizler iktisadlı davranmakla emrolunmu-şuz. Çünkü iktisadlı olmak, hikmettir. Zenginlik ve fakirliğe gelince bunun mercii sadece yüce Allah'dır.[36]
Kız Çocuklarının Diri Diri Toprağa Gömmenin Haramlığı:
"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek, büyük günahtır"[37]. İslamın en kuvvetli silahlarla savaştığı ve insanlara en çirkin bir şekilde tasvir ettiği cahiliyet devri geleneklerinden biri de, yoksulluk korkusu veya onlar dolayısıyla kendilerine ulaşacak utancı önceden önlemek için babaların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri idi. Bu ayette de belirtildiği gibi babalar, fakirlik korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Bu nedenle, "Onları da sizi de biz besliyoruz" denilmiştir. Bu ayet, cahiliyet döneminin varlıklı insanlarına sesleniyor. Babalar, kız çocuklarını bazen geçim sıkıntısı korkusu nedeniyle diri diri toprağa gömerlerdi. Bu sebeple En'am suresinde "Sizi de onları da biz besliyoruz" denilmiştir. Bu ayet, fakirlere hitab etmektedir.
Fakirlik veya utanç dolayısıyla çocukları öldürmek, büyük bir hata ve günahtır.[38]
Zinanın Hanımlığı:
"Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kütü bir yoldur".
Zina, insanlığın temel ilkeleriyle taban tabana zıttır. İslam onu asla tasvîb etmemiş, hiç bir yasa onu teyîd etmemiştir. Çünkü zina ile ırzlar çiğnenmekte, soylar birbirine karışmakta, mahremiyetler ve yasaklar ayak altına alınmakta, sosyal ve medenî temeller yıkılmaktadır. Bir toplumda zina yayılacak olursa, Cenab-ı Allah onları mutlaka hastalık ve acılarla İmtihan eder. Onların başına fakirlik, horluk ve zilleti bela eder. Peygamber (s.a.v.) ne doğru buyurmuş: "Zinakârı yoksullukla müjdele. Bir zaman sonra olsa bile (o, mutlaka yoksul düşer)".
"Zina eden kimse ile, evinin duvarıyla olsa bile zina edilir".
"Zina eden erkek, zina eden veya puta tapan kadından başkasıyla evlenmez; Zina eden kadın da zina eden veya puta tapan erkekten başkasıyla evlenmez. Bu (tür evlenmek) mü'minîere haram kılınmıştır”[39]
Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Cenab-ı Allah "O (Zina) çok kötü bir yoldur" demiştir.
Zinayı bu şekilde haram kılan islam hükmü ile, zina eden kadının rüş-dünü ispatlamış olması ve günül rızasıyla yapmış olması durumunda mubah sayan Avrupa kanunları arasından ne kadar fark var, görün! Bu kadının namusu, sanki malıymış ta kendisi razı olunca zinası mubah sayılıyor! Soyların zina dolayısıyla birbirine karışması, sanki hiç te önemli değilmiş! Olacak şey mi bu?
Kelamı bu olan Allah ne yücedir!
Bu anlatılanlardan belki öğüt alırsınız ey insanlar![40]
Adam Öldürmenin Haramlığı:
"Allah'ın haram kıldığı cam haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen Öldü-rülürse, onun velisi (olan mirasçısı) na yetki vermişizdir, (öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürme de aşın gitmesin. (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiştir"[41]
Adam öldürmek Allah'ın yaratıkların a.karşı tecavüzdür. Allah'ın yasağını çiğnemektir. Yüce Allah, insanlık binasını kuruyor. Günahkar katil İse, o binayı yıkıp tecavüz ediyor. İnsan, sadece kendi nefsinin malı değildir. O, ancak devletin ve toplumun malıdır. İntihar etmek, işte bu nedenle haram kılınmıştır. Haksız yere adam öldürmek te haram kılınmıştır. Bir kimse intihar ederse, kendini öldürdüğü için, günahtır. Başkasını öldürense, mütecaviz ve günahkardır. Üç haktan biri olmadıkça adam öldürmek, mubah olmaz. 1) Kısas jçin olmadan bir müslümam öldüren, 2) Evlenmiş olduğu halde zina eden, 3) İslamdan dönen kimse.
Bu üç kişinin kanı mubahtır, öldürülmeyi haketmeden zulmen öldürülen kimsenin velisi, onun hakkını aramak hususunda yetkilidir. Katile kısas uygulatır. Ama o da öldürmekte aşın gitmesin. Katilden başkasını öldürmesin. Nitekim cahiliyet devrindeki İnsanlar, bir kişi için bir topluluğu öldürürlerdi. Böyle yapmak, onlar için büyük bir şerefti. İşte Mühelhel bin Ebi Re-bia, Bücery bin el-Haris bin Abbad'ı öldürdüğü zaman bakın neler demiş: Sen ancak Küleyb'in papucu edersin Küleyb'e karşılık
Mürreoğullannm tümünü öldürmezsem İntikam almış sayılmam.
Ey maktulün velisi! Katilden başkasını öldürerek, öldürmekte fazla İleri gitme. Sen, Allah ve bütün müslümanlar tarafından desteklenmiş ve yardım
görmüşsün. Çünkü maktul için kısas uvgulatma yetkilerine sahip kılınmışsın.[42]
Yetim Malını Yemenin Haranılığı:
"Yetim mâlına yaklaşmayın. Ancak erginlik çağma erişinceye kadar en güzel bir tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz)"[43]
İslamiyet, nefislerimizi yüksek bir islami terbiye ile eğitiyor, gönlümüze yüce ideallerin fidanlarını dikiyor. İşte, yetim malını yememizi haram kılıyor. Çünkü yetim, zayıf ve düşkündür, gücü kuvveti yoktur. Yetime yararı ulaşacak en güzel bir yöntemle olmadıkça, yetimin malına yaklaşmamızı yasaklıyor. Mutlak surette yetimin malından uzak durmak veya yetimin malına yaklaşmak haramdır, ya da helaldir, diyemeyiz. Ancak haram olan, onun malına herhangi bir surette tecavüzde bulunmaktır. Erginlik çağına ermeden, aklını tamamlayıp rüştünü ispatlamadan yetimin malına tecavüzde bulunulmaz. Erginlik çağına erip reşid olunca da, islamın bütün mensuplarına uygulanan genel yasalarına tabi olur.[44]
Ahde Vefa:
"Ahdi de yerine getirin. Çünkü (insan) ahd(İn) den sorulacaktır". Ahde vefa, islamın yüksek faziletlerinden biridir. Verilen sözü yerine getirmemek, rezilliklerden ve münafıkların sıfatlarından biridir. Üzülerek belirtelim ki, ahde vefayı batılılarda görüyoruz. Oysa ki; dinleri, onları vefakârlığa teşvik etmemiştir. Bize gelince, ahde vefasızlık bizde vardır. Bu, bizim bir karakterimiz haline gelmiştir. Ahİd genel bir şey olup, seninle Allah arasındaki ve seninle insanlar arasındaki ahdi kapsar.[45]
Tam Ölçmek Ve Tam Tartmak:
"Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın. Doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir"[46]
İşte böyle batıldan arınmış olan tertemiz dinimiz, bütün anlamıyla bizdeki maddecilik ve bencillikle savaşıyor. Bize yücelik ve alçaklıktan uzaklaşma eğilimi aşılıyor. Her hususta adaletli olmamızı telkin ediyor. Bir kimseye mal satarken veya bir kimseden mal satın alırken tam ölçmemizi, tarttığımız her şeyde dosdoğru ölçülere ve adalete sarılmamızı emrediyor. Şüphesiz bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir. Zira tecrübeyle sabittir ki, ölçü ve tartıya hile katan tüccar, bütün insanlar tarafından öfke ve nefretle karşılanır.
Doğruluktan şaşmayan tüccar ise her zaman çok kâr edip kazanır. Esefle belirtelim ki yabancı tüccarların, doğru sözlü tam ölçüp tartan kimseler olduklarını görüyoruz.[47]
Ayıpları Araştırmak Ve Tahminle Konuşmak:
"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve gönü! bunların hepsi ondan (o yaptığın kötü işten) sorumludur".
Batıldan arınmış olan tertemiz dinimiz, yaşantı ve gidişatımızda zan ve tahmine uymamamız ve bilmediğimiz şeyin ardına düşmememiz gerektiğini bize sahklıyor. Şu halde bir insanın bilmediği bir şeyi söylemesinin veya bilmediği bir şeyi yapmasının doğru olmadığı, bilinen bir gerçektir. Ey müslü-man! Bilmediğin bir hususta bir kimseyi kınaman, sana yaraşmaz. Öyleyse yalan şahitlik yapmak, yalan konuşmak, iftira etmek, zanna dayanarak İnsanlar hakkında konuşmak, başkalarının gizliliklerini araştırmak, şer'an haram kılınmıştır. Zira göz, kulak ve gönül, bunların hepsi, o yaptığı kötü işten sorumludur. Bunların sahiplerine kıyamet gününde şöyle bir soru sorulacaktır: Dinlemenin helal olmadığı şeyi niçin dinledin? Bakmanın helâl olmadığı şeye niçin baktın? Üzerine kastetip yönelmenin helal olmadığı şeye niçin kastedip yöneldin? Hem şunu bil ki, gizlilikleri ve ayıpları araştırmak, zan ve tahminlerde bulunmak, buna göre hüküm vermek, şarkhlara,özellikle müslümanlarm payına düşen bîr hastalıktır. Bu, insanın kişiliğinin zayıflığına, maddeye battığına ve saf olmadığına işaret eder.[48]
Büyüklenmek Ve Salınarak Yürümenin Yasakhğı:
"Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen, yeri yırtamazsm, boyca da dağlara erişemezsin! Bunların hepsi kötü olup, Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir".
Büyüklenmek, salınarak ve kabara kabara yürümek, ruhsal olan iki hastalıktır. Bu hastalıklar, bazı insanların yakalanmış oldukları aşağılık koplek-sinden kaynaklanmaktadırlar. Kişiliği yüce, aklî kapasitesi geniş olan bir insan, asla büyüklük taslamaz ve kabara kabara yürümez. Bu nedenle islâmiyet, bunu yasaklamış ve yasaklamayı da şu gerekçeye bağlamıştır: Çünkü sen, yürüdüğün zaman yeri yırtamazsın. Kendini ne kadar dik tutup uzun boylu göstermek istesen de, boyca dağlara erişemezsin. Büyüklük taslayan gururlu kimseler, bu sözlerle tahkir edilmektedir. "Allah ile beraber başka bir tanrı edinme" mealindeki ayct-İ kerimeden itibaren buraya kadar anlatılanlar, Rabbinin katında hoşgörülmeyen kötü şeylerdir. Akıllı insanlar tarafından hoş karşılanmayan fena işlerdir.
Buraya kadar anlatılanlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerin bazısı-dır. Gerçekten bunlar, içine fesadın asla karışamayacağı sağlam sözler ve muhkem ayetlerdir. Böyle bir düzen içinde yaşayan bir toplum erdemli, güçlü, onurlu, faziletli, asil ve değerli bir toplum değil midir? Bu, islamin oluşturmaya davet ettiği toplumdur. Biz ve yapmakta olduğumuz işlere gelince, bununla İslamiyet suçlu gösterilemez. Yerilmesi gereken birileri varsa, o da bizleriz.
Allah ile beraber başka bir tanrı edinme. Aksi takdirde Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından kınanmış, ilahi rahmetten kovulmuş olarak Cehenneme atılırsın. İşin başının da sonunun da tevhid olduğu hususunda insanı uyarmak İçin bu yasak burada tekraren söylenmiştir. Niyeti olmayan kimsenin ameli boşa çıkar. Yaptığı işle Allah'tan başkasını kasteden kimsenin çabası boşa çıkar, zannı da sonuçsuz kalır.
Cenab-ı Allah tevhidi emredip şirki yasakladıktan sonra, Allah'a çocuk isnad eden, özellikle kız çocuklarının Allah'a ait olduğunu söyleyenlerden sö-zetmiştir. Rabbiniz size ikramda mı bulunuyor ki; erkek çocuklarım size ait kılıyor ve melekleri de kızlar olarak kendine evlat ediniyor? Bunu akıl kabul eder mi? Doğrusu siz, suçu büyük ve günahı çok olan bir söz söylüyorsunuz? "O halde bu, insafsızca bir taksim”[49]. Kız çocuklarından hoşlanmıyorsunuz. Erkek evlat seviyorsunuz. Çocukları nasıl böyle taksim edersiniz? Erkekler size, kızlar da Allah'a!...
Hayır ve kurtuluşun, böylesine derlİ toplu bir şekilde açıklanmasından sonra Cenab-ı Allah, kullarına nimetini hatırlatarak şöyle boyuruyor: Düşünüp ibret alsınlar diye, bu Kur'an'da manaları türlü şekillere koyup açıklarız. Ama bu onların haktan kaçmalarına, haddi aşmalarına, yeryüzünde büyüklük taslamalarına ve düzenbazlıklarına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmaz. Onların bu yaptıklarının cezası, kızgın ateşli Cehennemdir.[50]
Allah'a Ortak Koşanlara Reddiye
42- Ey Muhammedi De ki: "Eğer dedikleri gibi Allah 'la beraber taunlar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibiyle savaşmaya bir yol ararlardı."
43- O, onların söylediklerinden münezzehdir, yüce'dir, ulu'dur.
44- Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder; O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halım olandır, bağışlayan'dir.[51]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, müşriklerin, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" anlamındaki iddialarını ve yanılgılarını belirledikten sonra çok tanrıcılık inancını iptal etti, Allah'ın birliğini ve eksiklerinden münezzeh olduğunu ispatladı.[52]
Açıklama:
Ey Muhammedi Onlara de ki: Ey müşrikler! Eğer iddia ettiğiniz gibi kutlu ve yüce Allah ile beraber ve başka tanrılar mevcud olsaydı, o zaman öteki tanrılar, Arş'ın sahibine yaklaşmak ve O'nunla savaşmak için bir yol ararlardı. Tanrılık konusunda birbirleriyle çekişirlerdi. "Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de, gök te) bozulup gitmişti'[53]
Allah, onların bu günah sözlerinden ve yanlış inançlarından aşkındır. Kendi makamına uygun olarak onların bu asılsız iddialarından çok yücedir. Zira mutlak zengin ile mutlak fakir arasında büyük bir fark ve geniş bir mesafe vardır.
Bundan sonra yüce Allah, kendi mülkünün büyüklüğünü, saltanatının ululuğu ile, birliğinin mükemmelliğine dair görüntüleri açıklamış ve şöyle buyurmuştur: Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O'nu teşbih (anarlar) ederler. Kâinatta, O'nu Övgü ile ve lisan-t haliyle teşbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama sîzler, ey müşrikler! Onların teşbihlerini anlamazsınız. Kâinattaki insan, hayvan, bitki, ağaç, cansız varlıklar, gök cisimleri; her şeye muktedir, serbest, bir ve tek olan bir yaratıcının varlığına kuvvetle delalet ederler. Her şey, şükran ve övgü ile Allah'ı teşbih eder. "Her şeyde O'nun için bir alâmet vardir, O'nun bir olduğuna delalet eder."
Ne var ki, kâinatın dilinden ve varlıkların işaretlerinden anlamayan kimseler, bunu anlamazlar. Bunu asla kavrayamazlar. Bununla beraber Cenab-ı Allah, kullarına karşı yumuşak huyludur. Kötülükleri affedip bağışlayan ve kullarının tevbesinİ kabul buyurandır.
"Küfredenlere de ki, (bu yaptıklarına) son verirlerse, geçmişte olan (günahîan), onlar İçin bağışlanır".[54]
Müşriklerin Küfür Ve İnadlarının Sırrı:
45- Ey Muhammedi Kur'an okuduğun zaman senin ile ahirete İnanmayan kimseler araşma görünmeyen bir perde çekeriz.
46- Kur'an'ı anlarlar diye kalblerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Kur'an 'da Rabbinİ bir tek olarak andığın zaman, onlar ürkerek ard~ larına dönerler.
47- Seni dinledikleri zaman neye kulak verdiklerini ve gizli toplantılarında zalimlerin: "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediklerini Biz çok iyi biliriz.
48- Sana nasıl misaller verdiklerine bir bak! Bu yüzden sapmışlardır, artık bir yol da bulamamaktadırlar.[55]
Bazı Kelimeler:
Perde. "Kinan" kelimesinin çoğulu olup Örtü ve perde demektir. Ağrr duymak, sağırlık.[56]
Açıklama:
Ey Muhammedi Kur'an'ın, tümünü veya herhangi bir ayetini okuduğun zaman seninle, ahifete inanmayan şu müşrikler arasına kapalı bir perde koyarız. Artık gözleriyle Kur'an nurunu ve hidayetini göremezler. Kalblerine de kılıf geçirdik. Kur'an'ın manalarını anlayamaz, ayetlerini ve meselelerini düşünemezler. Kur'an1! kabul ve düşünme kulağıyla dinleyemesinler diye kulaklarına ağırlık verdik. Bu sözler, müşriklerin Kur'an ve sahibine karşı takındıkları tavrı temsil ve tasvir ediyor. Şöyle ki: İçinde bulundukları ve yaşamakta oldukları durum, çevre, yalancı risayeti sevmeleri, çekememezlik duygusunun kalblerine iyice yerleşmesi... Evet bütün bunlar, kalbi ve gözü görüp işitmekten alıkoyan perde durumundadır. "Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? "[57]
Keşşaf merhum der ki: Bu surenin 45. ayetinde geçen fiilini Cenab-ı Allah'ın kendi zatına İsnad etmesi, Kur'an'ı işitmeme ve anlamama olgusunun, müşriklerin yaratılıştan gelen ayrılmaz bir parçaları gibi sabit olduğunu göstermek içindir. Onlar derler ki: Vücudun el, göz, kulak, burun ve dil gibi duyu organları vardır. Ruhun da aynı şekilde batını (içsel) duyu organları vardır. Bu duyu organlarının yeri ise kalptir. Basiret diye ifade ettikleri şey de budur. "Gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur”[58].
Kur'an-ı Kerim o bahtsızların görme ve işitme duyularının, kalblerinin yok olduğunu söylerken', mutlaka' kalbi basiret duyularının, ruhî duyularının yok olduğunu söylemeyi kasdetmiştir. Bu durumda, onların hakikatten yüz çevirip küfretmelerinin sırrı anlaşılır. Zira duyulan dumura uğramıştır. Kur'an'da yalnız Rabbini andığın zaman, serkeşlik edip kaçarlar; çünkü akıllan, görülen ve duyulan şeylerin dışındakileri algılamaktan acizdir. Aslında onların akılları, maddeten soyutlanmış olan en büyük ilahi sırrı kavramaktan acizdir.
Ey Muhammedi Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini biliyoruz, Kur'an'ı dinlerken küfredip alay etmeleri dolayısıyla onları cezalandıracağız. Şüphesiz senin Rabbin, kalblerde olanı bilir. Onların, şeytanla baş-başa kaldıklarında kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını da bilir. Zira hem kendi nefislerine, hem başkalarına zulmeden bu zalimler: "Siz büyülenip aklını karıştıran, dengesini yitiren, hükümlerinde yanılgıya düşen bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" derler.
Ey düşünebilen herkes! Bakın hele Hz. Muhammed için nasıl misaller vermişler!... O'nun kâhin, büyücü, şair ve deli olduğunu söylemişler. Bütün bu iddialarında doğru yoldan sapmışlardır. Hak ve hidayet yolunu asla bulamazlar![59]
Ölüm Sonrası Diriliş Hakkındaki Şüpheleri Vf. Rıt Süphknin Reddi
49- "Biz kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman, yeniden mutlaka dirilecek miyiz? derler.
50-51- De ki: "İster taş veya demir ya da kalbinizde büyüttüğünüz başka bir yaratık olun, yine.de dirileceksiniz." "Bizi tekrar kim diriltir?" derler; deki: "Sizi ilk defa yaratan." Sana, başlarını sallayarak: "Ne zamandır bu?" derler. "Yakında olması mümkündür" de.
52- Sizi çağırdığı gün. O'na hamdcderek davetine uyarsınız ve kabirlerinizde pek az bir müddet kaldığınızı sanırsınız.
53- İnanan kullanma söyle, en güze! şekilde konuşsunlar. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şeytan şüphesiz insanın apaçık düşmanıdır.
54- Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder veya dilerse size azab eder. Ey Muhammedi Biz seni onlara vekil olarak göndermedik.
55- Göklerde ve yerde olan kimseleri Rabbin daha iyi bilir. And olsun ki peygamberleri birbirinden üstün kılmış ve Davud'a Zebur vermişizdir.[60]
Bazı Kelimeler:
Ufalanarak toprak haline gelen şey. Başlarını sana hayretle sallarlar. Vesvese bırakarak aralarını bozar..[61]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki ayetlerde tevhİdden, Kur'an-ı Kerim'den ve müşriklerin küfür sebeplerinden söz edildi. Bu ayetlerdeyse, onların Ölüm sonrası dilİrişle ilgili asılsız şüphelerinden, sonra bu dirilişten söz ediliyor. Ayrıca müslümanlar, ilahi emirlere muhalefetten sakındırılıyor. Zira evreni kontrolünde tutup gözeten Allah, her şeyi görmektedir.[62]
Açıklama:
Müşrikler kısır akılları ve kör kalbleriyle, ölüm sonrası diriliş; Hesap, sevap ve ceza için hayatın yeniden başlayacağı görüşüne karşı şöyle dediler: insan ölünce kemikleri kurur, dağılır, parçalan birbirinden ayrılır ve alemin her tarafına saçılır. Bedenin unsunları başka şeylerle karışır. Düşünün bir kere: tnsanı denizdeki bir balık yutar da bedeni mesela o balık İçin bir gıdaya dönüşürse; bütün bunlardan sonra bedenin parçalan nasıl bir araya gelir ve yeniden canlanır?!!
Dediler ki: Biz çürümüş, ufalanıp toprak haline gelmiş kemikler olduktan sonra mı dirilecek ve duyan, hareket eden, idrâk eden yepyeni canlı yaratıklar haline geleceğiz?!! Doğrusu bu, çok şaşılacak bir durumdur!
Cenab-ı Allah, onların bu şüphelerini şu sözlerle reddetti: Ölen vücuda hayatı iade etmek mümkün olan bir iştir. Hatta bu,Allah'a vücudu İlk yaratmasına nispetle çok daha kolaydır. Bu, bizim idrâk ve yargılarımıza nispetle de çok kolaydır. Yoksa bütün insanları ve dağları yaratmak, Allah'a göre bir zerreyi yaratmak kadar basittir.
Ey müşrikler! Ölünün bedeninin hayattan çok uzak olan taş veya demire dönüştüğünü farzetseniz de, gönlünüzde büyüyen ve aklınıza tuhaf gelen gök ve yer gibi her şeye dönüştüğünü farzetseniz de; Ccnab-ı Allah onu yeniden yaratıp canlandırmaya muktedirdir. Ölen bedeni hayata yeniden döndürecek olan kimdir? diyorlar. Ey Muhammedi Onlara de ki: Sizi ilk evvela yaratıp meydana getiren zat, sizi hesaba çekmek için ölümden sonra diriltmeye de muktedirdir. Sen böyle deyince onlar.alaylı alaylı başlarını sallayacak, hayretle hareket edecek ve bu diriliş ne zaman olacak? diyeceklerdir. Onlara de ki: "Yakın olması umulur. Gelecek olan her şey yakındır". "Onlar onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz"[63]
Hatırlayın o günü ki sizi çağıracak; siz de överek, itaat ederek, teslim olarak O'nun çağrısına uyacaksınız. Ölüm sonrası diriliş esnasında, gördüğünüz manzaraların korkunçluğundan dolayı, çok kısa bir süre beklemiş olduğunuzu sanırsınız.
İnanan kullarıma de ki: Müşriklerle karşılıklı konuşmalar yaparken sözün, en güzelini söylesinler. Ehl-i Kitap İle, en güzel bir yöntemle mücadele edip hakkı savunsunlar. "O'na yumuşak söz söyleyin"[64]. Zira şiddetli ve sert tonla hitapta bulunmak; insanları haktan nefret ettirir, onları inatçı kılar, büyüklük taslamalarına neden olur. Özellikle kalblerinde hastalık bulunan ve beraberlerinde şeytan bulunan kimseler, kendi aranızda ve başkalarıyla sizler arasında fesat çıkarmak için hiçbir gayretten yılmazlar. Çünkü şeytan aralarına girer ve fesat çıkarır. Doğrusu şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. Aralarında açıkça düşmanlık yapar.
Rabbiniz sizi daha İyi bilir. Dilerse size merhamet eder ve sizi hayra, İslama erişmeye muvaffak kılar. Ya da dilerse sizi azaplandırır, sizi nura ve doğru yola iletmez. Ey Muhammedi Biz seni onların üzerine vekil göndermedik ki, amellerini hesaba çekesin. Sen, yalnızca uyarıcı ve müjdecisin. Rabbin, göklerde ve yerde mevcud olanların hepsini kuşatıcı ve keşfedici ilmi ile bilir. "Yaratan bilmez mi? O latiftir (Bilgisi her şeyin içine geçen, herşeyî) haber alandır"[65].
Andolsun, Peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Biz, yaratıklarımızı çok iyi biliriz. Musa, keiîmetullahtır.İsa, Allah'ın kelimesi ve ruhudur. İbrahim, halilullah (Allah'ın dostu)dur. Muhammed, Allah'ın sevgilisi, peygamberlerin sonuncusu, îsra ve Mirâc mucizesinin sahibidir.
O'na Kur'an verilmesine şaşmayın. Hte Davud'a da Zebur'u vermişiz. Zebur'da; Muhammed'in son peygamber olduğu, ümmetinin de en hayırlı ümmet olduğu bildirilmiştir.
"Andolsun Tevrattan sonra Zebur'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım varis olacak (bu yer onların eline geçecek)" diye yazmıştık"[66]
İnançları Konusunda Müşriklerle Münakaşa
56- De ki: "Allah'tan başka tanrı olduğunu sandıklarınızı çağırın; sizin bir sıkıntınızı gidermeye ve onu değiştirmeye güçleri yetmez."
57- Taptıkları putlar Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar. O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Zira Rabbinin azabı korkmağa değer.
58- Kıyamet gününden önce ortadan kaldırmayacağımız veya çetin azaba uğratmayacağımız bir şehir yoktur. Bu, Kitab'da yazılıdır.
59- Bizi mucize göndermekten alıkoyan, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semud mîlletine gözle görülebilen bir mu'cize, bir dişi deve vermiştik de ona zulmetmişlerdi. Oysa Biz mucizeleri yalnız korkutmak için göndeririz.
60- Sana: "Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır" demiştik; sana gösterdiğimiz rüya ile ve Kur'an 'da lanetlenmiş ağaçla sadece insanları denedik. Biz onları korkutuyoruz, fakat bu onlara büyük taşkınlık vermekten başka bir şeye yaramıyor.[67]
Bazı Kelimeler:
Bir halden başka bir hale veya bir yerden başka bir yere çevirmek. Taat ve ibadetle Allah'a yaklaşmak. Korkunç. Onları kuşattı. Yani onlar, Allah'ın avucunda ve kudreti altındadırlar.[68]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayetlerle, Allah'tan başka melekler, İsa ve Uzeyr gibi akıllı varlıklara ibadet eden kimseler reddediliyor, bu inanışta olanlarla tartışılıyor.[69]
Açıklama:
Ey Muhammedi Şu, Allah'tan başkasını ona ortak koşarak bu ortaklara tapan ve bunların Allah'tan başka tanrılar olduklarına inandığınız ortakları çağırın bakalım. Çağrınıza cevap verebilecekler mi? Çağrınıza cevap veremezler, sıkıntıyı üzerinden kaldıramazlar, onu başka bir yere de aktaramazlar, Dahası, kendi nefislerine fayda veremedikleri gibi, kendilerine gelecek zararı da savamazlar. Allah'ı bırakıp ta Uzeyr ve Mesih gibi kendilerine taptığınız varlıklar da Rablerine dua ediyor, taat ve ibadetlerde bulunarak Allah'a yaklaşmanın yolunu arıyorlar. Kulluğu sadece Allah'a yaparlar. Bunlar, Allah'a en çok yakın ve O'na en fazla dost olanlardır. Çünkü bunlar Aiiah'ın en temiz ve ihsâslı kullarıdır. Rablerinin rahmetini umuyorlar. Azabından korkuyorlar. Şüphesiz Rabbinin azabı korkuludur. Çünkü O; melek, peygamber gibi kullarının kendisinden öncelikle korkmaları gereken bir zattır. O'na Karşı tutum ve davranışlarınızda ya siz ne durumdasınız?! Nasıl olmalısınız?!!
Sonra yüce Allah, dünyanın ve dünya eh-îinin akıbetini açıklıyor.
İnanmamış ülkelerden hiçbir ülke yoktur ki, biz onları helak etmeyelim veya şiddetle köklerini kazıyacak bir azapla azaplandirmayalım. Bu, genel olan sabit bir hükümdür. Ve Zebur'da da yazılıdır.
Mekkeliler, Safa tepesini kendileri için altına dönüştürmesini, Mekkeyi kuşatan dağlan Mekke'den uzaklaştırmasını ve araziyi genişletmesini Hz. Peygamberden istemişlerdi. Cebrail, yanma geldi. Ve şöyle dedi: Eğer dilersen kavminin istekleri derhal yerine getirilir.
Ama onlar İnanmazlarsa, kendilerine süre tanınmaz. Şayet istersen, onlara süre tanınır ve azapları ertelenir. Bundan sonra Cenab-ı Allah şu ayeti indirdi: "Bizi ayet (nuıcizc)ler göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin (onları) yalanlamış olmasıdır".
Bizi mucize göndermek ve onların isteklerini yerine getirmekten alıkoyan şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. Şayet bir mucize gönderirsek ve bunlar da bu mucizeyi yalanlarlarsa; kendilerine hiç süre tanınmaksı-zin derhal azablandinhrlar. Allah'ın asi toplumlara uyguladığı yasa budur.
Mucize gönderme işini, sırf öncekilerin onu yalanlamış olmalarından dolayı terkettik. Kendilerine gönderildikten sonra mucizeyi inkâr ederlerse, önceki toplumların tepelerine inen azap, onların da tepelerine iner. Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed'in kendilerine gönderilmiş olduğu ümmetin azabım,kıyamete dek ertelemeyi murad buyurdu.
Hani biz, Semûd kavmine, istekleri üzerine bir mucize olarak dişi bir deve vermiştik. Bundan sonra onlar, bu mucizeyi yalanladılar. Deveyi boğazladılar. Kendilerini şiddetli bir çığlık yakalayiverdi. Bu dişi deve mucizesini, basiret sahibi insanların idrâk edeceği apaçık bir mucize olarak ortaya koyduk.
Burada Özellikle bu mucize anlatıldı. Çünkü Semûd kavminin harab olmuş diyarlarının izleri ve kalıntıları, Mekke müşriklerine yakın bir yerdedir. Şam'a giderken yolları üzerindedir. Biz mucizeleri, insanları sadece uyarıp-korkutmak için gönderiyoruz. Bu ayet, münkirlerin kökünü kazıyan azabın anlatılmasından önce ortaya konulmuştur.
Sen ey Muhammedi Zaferi kazanacağına, Allah'ın seninle beraber olduğuna, sana yardım edeceğine güven. Hatırla ö zamanı ki, sana şöyle demiştik: Şüphesiz senin Rabbin, insanları ilim ve kudretle kuşatmıştır. İnsanlar O'nun kabzasında ve kudreti altındadırlar, nereye gidiyorlar?!!
Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'an'da lanetlenmiş olan ağacı, insanları imtihan için vesile yaptık. Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüyaya gelince, bazıları demişler ki; Bu rüya, peygamberin Kureyş'e karşı zafer kazanacağına, Bedir'de ve diğer savaşlarda galibiyeti elde edeceğine, müşrik topluluğunun bozularak, geriye dönüp kaçacağına dair, Allah tarafından verilen bir müjdedir. Be nedenledir ki Peygamber (S. A.V.) efendimiz Bedir savaşı başlamazdan önce, gölgeliğinde Hz. Ebu Bekir ile oturmaktayken şöyle demişti: "Allah'ım, ahdini ve va'dini yerine getirmeni senden istiyorum". Her halde rüyasında Cenab-ı Allah, müşrik kavmin birer birer düşüp öldükleri yerleri ona göstermiş olacak ki şöyle diyordu: "Şu, falanın düşüp öleceği yerdir. Şu da falanın düşüp öleceği yerdir?" Kureyş bu sözü ve Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüyayı duydu, birbirlerine aktardılar; gülüp alaya aldılar. Azabın tez elden kendilerine gelmesini istediler. Cenab-ı Allah, "Zakkum ağacı,,, Günahkârların yemeğidir"[70]. Ve o ağaç cehennemdedir, derken, müşrikler şöyle dediler: Muhammed, Cehennem yakıtının taşlar ve İnsanlar olduğunu iddia ediyor ve Cehennemde ağaç biteceğini söylüyor.
Peygamber (s.a.v.)'in zafer kazanacağına ilişkin gördüğü bu rüya ve lanetli ağaç, insanları imtihan etmek için bir vesiledir. Bazıları buna İman etti, bazılarıysa küfrettiler. Ayet-i kerimede geçen rüya kelimesinin isra olayı anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu rüya, insanları imtihan etmek için Peygamber (s.a.v.)'e gösterilmiştir. Bazıları îsra ve Mirâc olayına inanmışlar, bazılarıysa inanmamışlardır. Bu olayın Peygamber (s.a.v.) uyanıkken vukubulduğunu söyleyenler olduğu gibi, uykuda bir rüya şeklinde kendisine gösterildiğini söyleyenler de olmuştur.
Biz, inkarcıları dünya ve ahirette azab ile korkuturuz. Bu, onların büyük azgınlıkta bulunmalarına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmaz. Bu haldeki bir kavim, önerdikleri mucizelerin kendilerine gönderilmesine nasıl inanırlar?!![71]
Hastalığın Aslı
61- Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, îblîs'ten başka hepsi secde etmiş, o ise: "Çamurdan yaradığına mı secde edeceğim?" demişti.
62- "Benden üstün kıldığını görüyor musun? Kıyamet gününe kadar beni ertelersen, and olsun ki, azı bir yana, onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım" demişti.
63- Allah: "Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil kî, Cehennem hepinizin cezası olur, hem de tam bir ceza" dedi.
64- "Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat, onlara karşı yaya ve atlılarınla haykırarak yürü, mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaad-lerde bulun" —ama şeytan sadece onları aldatmak için vaadeder—:.
65- Doğrusu Benim mü'min kullarım üzerinde senin bir hakİmeyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.[72]
Bazı Kelimeler:
Gördün mü? Bana bildir. Pek azı dışında onları azdırarak köklerini kazıyacağım, sürükleyeceğim. Tam, eksiksiz. Tahrik et. Onlara bağır, üzerlerine yaygarayı bas. Yapabildiğin bütün tuzakları onlara kur.Aldatma, boş şey.[73]
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim şirki, müşrikleri anlattıktan, onlarla münakaşa ettikten ve delille susturduktan sonra, belki öğüt alırlar diye onlara hastalğığm sebebini ve gerçek nedenim açıkladı; Lanetli iblis, onları-azdırma, içlerine vesvese bırakma işini üstlendi. Kur'an-ı Kerim, îblis'in, insanlığın babası Hz. Adem'e karşı takındığı tavrı da açıklamıştır. Bu kıssa Kur'an-ı Kerim'de değişik şekiller ve birbirine zıt biçimlerde yedi kez anlatılmıştır. Fakat bu kıssa, bu sûredeki genel amaçla ve önceki ayetlerle sonraki ayetlerin özel amaçlarına uygun düşmektedir. Bu-nedenle bu kıssayı özet olarak anlatacağız.
Meleklere; Sevgilerini ve insanoğlunun üstünlüğünü ortaya koymaları için Adem'e secde etmçlerini söyledi. Bu, ibadet ve teslimiyet secdesi değil, sembolik bir secde olacaktı. Hepsi secde etti. Yalnız iblis secde etmedi. Secdeye yanaşmadı ve büyüklendi. Dedi ki: Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim? Oysa ki ben âteşten yaratıldım. Ben, Ondan daha iyiyim. O'na nasıl secde ederim?!! Bana Üstün kıldığın Adem'in durumunu bana anlat. Onun nesi yarmış? Onu ne diye bana üstün kıldın? Beni ateşten yarattın. Onuysa çamurdan yarattın. Andolsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı dışında onları azdırıp saptıracak ve onları hakimiyetim altına alacağım. Azdı ram ayacağı m pek az kimseler, senin ihlâslı kullarındır. Yüce Allah buyurdu: Hadi git.. Üstlendiğin İşini yapmaya bak. Onlardan sana uyup itaat eden olursa, onların da, senin de kalacağınız yer Cehennemdir. Hepinizin cezası Cehennem ateşidir. Tam bir ceza!..
Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat. Bütün kuvvetin ve aldatmanla çağır. Yayalarınla atlılarınla üzerlerine git.
Bu bir temsildir. Asıl söylenmek istenen şey şudur: Onlara karşı yapabileceğin bütün tuzaklarını kur. Onları azdırmak İçin, elinden geleni yapmakta kusur etme. Hırsızlık, gasb, hile, dalavere veya faiz almak gibi, Islama aykırı tasarruflarda bulunsunlar diye mallarına ortak ol. Zina yoluyla gayr-ı şer'i adlar taktırarak, evlenme ve boşanmalarda rıza ve benzeri şer'i hukuka saygısızlık yaptırarak evlatlarına da ortak ol. Edebildiğin kadarıyla onlara, asılsız ve uydurma vaadlerde bulun. Zaten şeytan onlara boş bir aldatmayı yalancı bir süslemeyi, batılı hak görüntüsünde göstermeyi vaad ediyor.
Benim kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyanlara hakim olabilirsin. Kendisine dayanılacak vekil olarak Rabbin yeter. Şeytanın tuzağını kullarından savar; onları, onun azdırmasından korur. Bundan öğreniyoruz ki, insanlar İki sınıftırlar:
1- Mü'min ve takvalı sınıf. Bunlara şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman hemen kendi nefislerini ve nefislerinin taşımakta olduğu ilahi emane^ ti hatırlarlar. Hesabı düşünürler. Allah'a sığınırlar. Gerçeği görürler. Nefislerini hesaba çekerler. Bu kulları azdırmak için.şeytan bir yol bulamaz.
2- Şeytan tarafından dost edinilen asi kimseler. Maldan, dünyadan ve kötülüğü emreden nefisten de yardım görerek şeytan, bunların üzerine hakimiyet kurar.[74]
Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri
66- Rabbiniz, bol nimetinden elde edesiniz diye, denizde gemileri sizin için yüzdürür. O, size merhamet eder.
67- Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah'tan başka yalvardiklarınız kaybolup gider, fakat O sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan pek nankördür.
68- Onun karada da, sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.
69- Yoksa sizi tekrar denize döndürüp, üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına gönderip, inkârlarınızdan ötürü sizi suda boğmasından güvende misiniz? O zaman bize soru soracak bir yardımcı da bulamazsınız.
70- And olsun ki, biz insanpğullannı şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.[75]
Bazı Kelimeler:
Yürütür, sevkeder.Şiddet, boğulma korkusu."Hasf" kelimesi, toprağı ters çevirip batırma anlamına gelir.Taşlar savuran kasırga.Önüne gelen her şeyi kırıp geçiren ve şiddetli ses veren fırtına. Peşinizi takİb eden ve size yaptıklarımızın hesabını bizden soran.[76]
Açıklama:
Bu İfadeler Cenab-ı Allah'ın kudretinin eksiksiziiğini açıklıyor, bizi O'na tam imana yöneltmek için bir takım nimetleri hatırlatıyor.
Tek başına kendisine kulluk edilmeye müstahak olan Rabbinizdir, gemileri denizde sizin için yürüten, rüzgarın kuvvetiyle, suyun hareketiyle veya buharın gücü ile; dalgalan yara yara gemileri yüzdüren, Allah'ın lutfundan, ve rızkından paylarına düşeni elde etmeleri için insanları bu gemiler üzerinde taşıtan, Allah'tır. O size karşı çok merhametlidir. Nimetlerin en latifini ve büyüğünü size bahşeder.
Ve siz, Allah'a ortak koşan, ey kafirler! Durumunuz gerçekten hayret vericidir. Size şiddet ve boğulma korkusu dokunduğunda, deniz sizi sarstığında, rüzgarların deli dalgalan gemilerinize saldırdığında, kesinlikle boğulacağınızı düşünerek korkarsınız; yüreğiniz ağzınıza gelir. Böyle bir durumla karşılaştığınızda, Allah'tan başka çağırmakta olduğunuz tanrılarınız kaybo-. lur, onları unutursunuz. Onlardan herhangi birini çağırmak aklınıza gelmez. Allah'tan başkasını hatırlamazsınız.
Ayetin şu anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur: Allah'tan başka çağırmakta olduğunuz tanrılardan hiçbiri sizi kurtarmanın yolunu ve çaresini bulamaz. Sizi kurtaracak olan, yalnızca Allah'tır. Allah duanızı kabul buyurup sîzi kurtarıp kurtuluş kıyısına ulaştırdığında (O'nu birlemekten) yüzçe-virir, küfreder, O'ndan başkasını çağırırsınız. Hayret size! Zorluk ve sıkıntı zamanında O'nu hatırlıyorsunuz. Diğer zamanlarda O'nun yanısıra başkalarına da ibadet ediyorsunuz. Aslında b'una şaşmamak gerekir. İnsan, Rab-bine karşı nankör ve nimetleri inkar edici olarak yaratılmıştır. Bu, bir çok bireylerde görülmektedir.
Şimdi siz boğulmaktan kurtuldunuz. Size isabet eden sıkıntıyı Rabbiniz giderdi. Ama siz, üzerinde bulunduğunuz kara tarafının ters çevrilip batırıl-mayacağmdan emin mi oldunuz ki, bu yalancı gururdan ve aldanmadan kaynaklanan güven duygunuz, sizi tevhidden yüz çevirmeye ve küfre yöneltir?
Evet, müşriklerin işi gerçekten tuhaftır. Denizdeyken Allah'a yalvarıp-yakanrlar. Allah onları denizden kurtarınca da O'nü birlemekten yüz çevirir ve küfrederler. Cenab-ı Allah'ın, üzerinde durdukları kara parçasını —senin elin onun üzerinde durmaktayken bile— ters çevirip batırmaya muktedir olduğunu bilmiyorlar mı? Gözle görülen varlıklar iken, yok edilip yerlerinde yeller eser. Allah'ın onların bu hale getirebileceğine İnanmıyorlar mı?
Sizi denizden kurtarıp karaya çıkardıktan sonra, üzerinize taşlar savuran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Siz her yerde; karada, denizde O'nun kabzasmdasmız. Size alttan bir azap ulaşmasa bile, O diledikten sonra azap, üzerinizden iner. O, sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarınızın altında bir azap göndermeye kadirdir. Bütün bunlar olduktan sonra, sizi savunacak bir vekil bulamazsınız.
Dahası siz, tekrar denizde boğulma korkusundan emin mi oldunuz? İkinci kez deniz araçlarına binmeniz için gerekli sebepleri hazırlamasından emin mi oldunuz? Siz gemideyken, rastladığı her şeyi kırıp geçen bir kasırgayı üzerinize salıp, küfrünüzden dolayı sizi boğmasından emin mi oldunuz? Sonra da başınıza gelen felaketin hesabım bizden soracak bir takipçi de bulamazsınız.
"Rableri de, günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti. Allah onun sonundan korkmaz”[77].Bu sözler; göğü yükseltip düzenleyen, gecesini knıaıhp kuşluğunu (gün ışığını) açığa çıkaran, noksanlıkhırdan münezzeh ve yüce Allah'tan gelen şiddetli bir tehdittir!
Ademoğîunu, akıl ve düşüncesi İle diğer varlıklara üstün kıldık. Su, hava ve uzaydaki esir tabakası gibi, kâinatta var olan her şeyi ademoğlunun hizmetine verdik. Göklerde ve yerdeki herşeyi onun için yaratarak, kendisini düzgün bir beden ve dimdik, yüksek bir endamda yaratarak, şer'i yükümlülüklerle sorumlu tutarak, irşâd etmek üzere peygamberleri, özellikle Muhammed (s.a.v.)'i kendilerine göndererek ademoğîunu, diğer varlıklara üstün ve şerefli kıldık. Onu üstün ve şerefli kılmamızın, çeşitlerine bazı Örnekler daha verelim:
Cenab-ı Allah onu karada hayvanlar, otomobiller, bisikletler ve trenlerle taşıdı. Denizde gemilerle; gökte de uçak ve uzay gemileriyle taşıdı. Bu sayılan araçların tümü, ayet-i kerimede belirtilmemiştir. Çünkü Cenab-ı Allah, bu ulaşım araçlarını düşünmeleri mümkün olmayan bundan 1400 sene önceki arap kavmine hitab etmiştir.
Ademoğullarma hoş ve güzel yiyeceklerle, giyecekleri nzık olarak verdik. Onları, sayılarını ancak Allah'ın bildiği yaratıklarımızın bir çoğuna üstün kıldık.
Bilginler, ademoğlunun meleklere üstün kılınması konusunda bir çok araştırmalar yapmış ve farklı görüşler sergilemişlerdir. Ayet-i kerimede onlardan hiç biri için delil yoktur.[78]
Kıyamet Gününün Bazı Sahneleri
71- Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. Öğün kitabı sağından verilenler, İşte onlar kitablanm okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.
72- Bu dünyada kalbi kör olan, ahirette de kör ve daha şaşkındır.
73- Ey Muhammedi Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler.
74- Sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.
75- O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabım taddırir-dık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın,
76- Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.
77- Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de uyguladığımız yasadır. Ey Muhammedi Sen bizim yasamızda değişiklik bulamazsın.[79]
Bazı Kelimeler:
Önderleri, kendisine bağlı oldukları kimse. Bunun, amel defteri anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Hurma çekirdeğinin uzunlamasına yangındaki ince kıl kadar. Onlara meyledersin.Dünya da senden başkasının çektiği azabın kat katını sana çektiririz.Senden sonra.[80]
Açıklama:
Ey insanlar! Hatırlayın o günü ki, her topluluğu liderleriyle çağırırız., örneğin onlara; Ey Musa ümmeti, ey İsa ümmeti, ey Muhammed ümmeti, ey Firavun ümmeti, ey Nemrud ümmeti veya küfrün başkanlarından ve şirkin liderlerinden ey falanın adamları, diye seslenilir. Bazıları ayetin şu aniama geldiğini söylemişlerdir:
Onlara; ey Tevrat ehli, ey İncil ehli, ey Kur'an ehli, kitabınızda ne yaptınız? diye seslenilir.
"Biz, her şeyi apaçık bir imam (kütük olan Levh-İ Mahfûz)da say(ıp kaydet)mişizdir"[81] mealindeki ayet-i kerimeye bakarak, İmam kelimesinin amel
defterleri demek olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Kıyamet gününde insanlara seslenİldiğinde, kitabı (amel defteri) kendisine sağından verilenler, sevinç ve neşe içinde kitaplarını okur ve kardeşlerine: Gelin kitabımızı okuyun, derler. Onlar, kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar. İşledikleri amelleri zerre kadar bile boşa gitmez.
Kitapları sollarından kendilerine verilenlerse, kıyametin korkunç manzarası karşısında çarpılmışa döner ve hayretten dona kalırlar. Kur'an-ı Kerim, bunların durumlarını şöyle ifade ediyor: bu dünyada kalbi kör, basireti bağlanmış, hak ve nur yolunu bulamayanlar, ahireîte de kördürler; kurtuluş yolunu bulamazlar. Hatta onlar, yollarım daha şaşırmış olacaklardır.
Rivayet olunur ki, Taif'de yaşamış olan Sakİf kabilesi, Peygamber (s.a.v.) efendimize şöyle bir öneride bulunmuşlar: Araplara karşı övüneceğimiz bazı imtiyazları bize vermedikçe senin emrine girmeyiz.
Zekat, Cihad ve namazla yükümlü olmayacağız. Üzerimizdeki faiz borçları kaldırılsın. Ama bizim faizli alacaklarımızı bırak ta tahsil edelim. (Bu imtiyazları bize tanı ki, emrine girelim). Şayet arapiar; bunu niçin böyle yaptın? diye sana soracak olurlarsa, onlara: "Böyle yapmamı Allah bana emretti" deyiver.
Bu Sakifliler, istedikleri imtiyazları Peygamber (S. A.V.)'m kendilerine vereceğini umarlarken, Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi indirdi: "Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak fitneye düşüreceklerdi"
Yani seni, sana vahyettiğimizden ayırarak fitneye düşürmek, bize karşı iftirada bulunarak hükümlerimizi değiştirmen için, Rabbinin senin hesabına beğenip razı olduğu hak yoldan seni döndürmek amacıyla gayret gösterip sana yaklaşırlarsa ve sen de onların dediklerini yaparsan, sana dünya azabının da ahiret azabının da kat katını çektiririz.
Ayet-i kerime de Peygamber (s.a.v.)'e hitaben, "azıcık onlara meyledecektin...' denilmesi, sonra da Sakiflilerin istedikleri imtiyazı vermesi halinde dünya azabının da ahiret azabının da kendisine kat kat taddırilacağmın bildirilmesi, 'büyük insanların işledikleri suçların da büyük olacağını ve tabii ki bu suçların cezalarının da büyük olacağını göstermektedir.
Yine bu ayette, dini konulan ve hükümleri Önemsememenin tehlikeli, hem de ne kadar tehlikeli olduğuna işaret edilmektedir. Bu suçu işleyen kimse, dünya azabının da, ahiret azabının da kat katını tadacaktır. Dini konuları ve hükümleri küçümsemeye devam eden bizlerin vay haline! Bu ayeti okuyan her mü'minin kalbi korku ve dehşetle dolmalıdır. Dini meselelerde tavizsiz, olmalıdır. Resulullah (s.a.v.) efendimiz ne doğru buyurmuş: "Allah'ım, bîr göz açıp kırpma süresince (bile) beni kendi nefsime bırakma".
Neredeyse Mekkeliier, düşmanlık yaparak seni tedirgin edecek ve seni , en parmak için rahatsız edeceklerdi. Sana böyle yapar ve seni zorla Mekke’den çıkarsalar, kendileri senden sonra orada pek az bir süre kalacaklardır.
u ayetın Medine yahudileri hakkında nazil olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bir zaman Medine yahudileri Peygamber (s.a.v.)'e, kıskançlık ve yalanla şöyle demişlerdi; Ey Ebu Kasım! Şüphesiz bütün Peygamberler Şam'da ortaya çıkmışlardır.Sen de peygamberliğini orada ilan etmiş olsaydın, elbette ki sana ımen edecek ve sana uyacaktık.
Bu sözler yukarıdaki ayetlerin Medenî ayetler oldukları görüşünü destekliyor.
Hem şunu bilin ki, Peygamberlerini yurtlarından çıkarıp süren kavimleri mahvetmesi, Allah'ın yasasıdır. Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den çıkması, Allah'ın emriyle olmuştur.[82]
İrşâd Ve Öğütler
78- Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şahid- olur.
79- Ey Muhammedi Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.
80- De ki; "Rabbim! Benî dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dahil et; çıkaracağın yerdende hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir kuvvet ver."
81- De ki: "Hak geldi, batıl ortadan kalktı. Zaten batıl ortadan kalkmaya mahkumdur.
82- Km'an'dan, inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını artırır.
83- İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince de ye'se düşer.
84- De ki: "Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbinİz kimin en doğru, yolda olduğunu bilir.
85- Ey Muhammed! Sana ruh'un ne olduğunu soruyarlar, de ki: "Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.[83]
Bazı Kelimeler:
Zeval vaktinde güneşin, göğün orta yerinden yan tarafa kayması. Bu sözün, güneşin batması anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Gecenin tamamen kararması.Gece uykusunu bırakarak namaz kıl. Fazladan kılman namaz. Batıl, boşa çıkıp geçersiz oldu.Yüz çevirip yan çizdi, uzaklaştı. Yolu, karakteri.[84]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki ayetlerde ahiret, ceza ve bazı ilahi meseleler anlatıldı. Buradaysa Kıır'an'm şerefi ile ruh yüceliğinin açıklanmasının yanisıra, ibadcücrin en şereflisi olan namazdan ve bazı ilahi talimatlardan sözedilnıektedir.
Müslümanın, hak yolda sebat etmesinin gerçek ilacı işte budur.[85]
Açıklama:
Ey Peygamber! Namazı rükünlerini tamamlayarak, şartlarına ve adabına riayet ederek dosdoğru kıl. Çünkü O, dinin direğidir, kulun yaratıcısıyla bağlantısıdır. Peygamber (s.a.v.)'c verilen emir, aynı zamanda ümmetine de verilmiş bir emirdir. Ayet-i kerimede emrin muhatabı olarak sadece Hz. Peygamberden söz edilmiştir. Çünkü emredilen şey (namaz) çok önemli ve de şerefli bir iştir.
Namazı güneşin, öğlen vakti göğün tam orta yerinden yana kaymasından itibaren gecenin tam kararması zamanına kadar kıl.
Ayet-i kerimede geçen tamlamasının başında "Lam" harfinin bulunması; namaz kılmak için vaktin sebep ve şart olduğuna işaret etmek içindir.
Sabah namazını da kıl. Zira sabah namazı, gecenin ve gündüzün bekçileri olan melekler tarafından görülür. Sabah namazını ve geceleyin teheccüd namazını kılmaya, seher vakti de ibadet etmeye-Allah tarafından başarılı kılınan kimse, bundaki sırrı anlar, sabah namazının melekler tarafından görülen ve derecesi yüksek olan bir namaz olduğunu anlar. Allah, bizi buna muvaffak eylesin.
Gecenin bir kısmında uykuyu bırak, Kur'an oku ve farzlardan fazla olarak nafile namaz kıl. Belki böylece Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir Ayetti kerimede geçen kelimesi, kerem sahibi zat için kullanıldığın da, vukuu muhakkak olan bir şeye insanı tamahlandırıp ümitlendirmek an lamına gelir. Ayet-i kerimede geçen övülmüş makam (makam-ı Mahmud) gözetilen mekân ve Peygamber (s.a.v.) için hazırlanmış olan malum merkez, her nebî ve mürselin kaçınıp uzak durduğu şefaat makamıdır. O günde hei peygamber, halka: Benden uzak durun, başkasına gidin, der. Hz. Peygamber ise: "Ben şefaat içinim, ben şefaat içinim" diyecek ve durumları zorlaştığın-da,güneş tepelerine kadar indiğinde, ateşe doğru gidecek olsalar bile o zorlu mahşer alanından ayrılıp gitmeyi istediklerinde, herkes için şefaatte bulunacaktır. Makam-ı Mahmud'un bundan başka anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur.
Ey Muhammedi De ki: Ey Rabbim, beni, girdirmeyi vadettiğin yere doğrulukla girdir. Çıkaracağın yerden de doğrulukla çıkar.
Burada giriş ve çıkışın doğruluk kelimesine izafe edilmesi mübalağa içindir. Ayet-i kerime, Peygamber (s.a.v.)'e mahsus her girişi, mesela Medine'ye girişini ve her çıkışı, mesela Mekke'den çıkışını kapsamaktadır.
Ey Rabbİm! Bu hususta bana delil ve kuvvetli hüccet ver. Ey Muhammedi De ki: "Hak geldi, batıl gitti". Peygamber efendimiz, Mekke fethi esnasında putları kırdırırken bu sözü söylemişti. Hak'tan maksat, islamiyet veya doğru olan her şeydir. Batıldan maksat ise, şirktir veya Hakka ters düşen her şeydir. Batılın özelliği, gidip yok olmaktır, sebatsızlıktır.
Hem bilin ki, Kur'an-ı kerim bir hidayettir, kalblerdeki hastalıklar için bir şifadır. Mü'minler için hayır ve rahmettir. İnsanı Allah'a ulaştıran bir vasıtadır. Her hastalık için İlaçtır. Yüce Allah buyuruyor ki: Kur'an'dan, ruhi ve bedeni hastalıklara şifa olacak ayetler indiririz. Birey ve toplum için ilaç olan, Mü'minler için rahmet olan ayetler indiririz. Hem de nasıl bir rahmet! Bu rahmet olan Kur'an, çıplak olan cahiliyet dönemi araplanndan, ilim ve medeniyet, izzet ve saltanat sahibi olan, kisralarla kayserleri kahredip ezen bir millet çıkardı. Kur'an-ı Kerim, bütün insanlar, özellikle inananlar için bir rahmettir. Kur'an, din ve dünya mutluluğunun elde edilmesinin yoludur. Kibir, hased, kin ve dünyada liderlik sevgisiyle, tutkusundan arınmış bir kalble kendisine yönelen mü'minler için Kur'an işte böyle bir rahmet kitabıdır.
Şu manevi hastalıklara gelince, bunların sahipleri olan zalimler; manevi kayıp, azgınlık ve büyüklenmelerini arttırmaktan başka bir şey yapmazlar.
İnsana in'am ve ihsanda bulunduğumuzda, o, büyüklenir ve Allah'ı anmaktan yüzçevirir. Başka tarafa dönüp arkasını çevirir. Bu, büyüklük tasla-yanlarm alışkanlığıdır, kendisine yoksulluk veya hastalık gibi bir kötülük dokununca da, Allah'ın rahmetinden umut keserek şiddetli bir ümitsizliğe dü1 şer. "Gerçekte kafirler güruhundan başkaları Allah'ın rahmetinden umut kesmez"[86]. De ki: Herkes kendi haline ve karakterine uygun yolda hareket eder. Rabbiniz kimin daha doğru ve daha sağlam yolda olduğunu bilir. O, herkese amel ve ihlası oranında karşılık verir.
Yahudiler ruh ve ruhun hakikati hakkında peygamber efendimize çok soru soruyorlardı. Ruh; bedenin kendisiyle yaşadığı, hissettiği ve hareket ettiği şeydir.
Kur'an-ı Kerim; insanları, kendileri için, hayırlı olan ve kendilerine yaraşan yolu gösterir. Kur'an, içinde ince ilmi gerçeklerin anlatıldığı bir "ilim kitabı değildir. O, sadece bir hidayet ve İrşâd kitabıdır. Eşyayı, dinin genel prensiplerine uygun olacak biçimde araştırır. Şunu da belirtelim ki; elektriğin, ışığın ve karanlığın gerçek mahiyetlerinin ne olduğu, bugüne kadar henüz bilinmiş değildir.
Biz bunların sadece eserlerini ve etkilerini görüp tanımışızdır. Bu sebepledir ki Cenab-ı Allah, Peygamberine emrederek şöyle buyuruyor: Ey Muhammed! De ki: Ruh, Rabbimin emrinden ve şanmdandır. O'nun hakikatini ancak Allah bilir. Allah'ın ilmine nispetle size ilimden pek az bir şey verilmiştir. Ayetin şu manaya geldiğini söyleyenler de olmuştur: Ruh, Rabbimin emrinden, yani O yüce zatın cüz'ündendir. Onu sadece Allah bilir. Bu konuda Cenab-ı Allah'ın neler buyurduğunu görmüyor musunuz?: "O'na (Adem'e) ruhumdan üfledim"[87] "Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön![88]
Şu da var ki, ruhun hakikatini araştırmanın bize bir faydası olmaz.[89]
Kur’an Kalıcı Mucizedir
86- Dikseydik and olsun ki, sana vahyettiğİmizi alıp götürürdük. Sonra bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın.
87- Bunu yapmayışı ancak Rabbinin sana merhamet etmesindendir. Çünkü O'nun sana olan nimeti büyüktür.
88- De ki: "İnsanlar ve.cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur'an'm bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar."
89- And olsun ki, biz Kur'an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler.
90- Şöyle söylediler: "Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız".
91- "Veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın."
92- "Yahut ta iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin."
93- "Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin — ama oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız —." Deki: "Fesübhana'llah! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?"[90]
Bazı Kelimeler:
Yardımcı. Fışkırır. Suyu azalmayan göze."Parçalar.Karşıda durup görülen Süs. Ayette bu kelimeyle, altın kastedilmiştir.[91]
Açıklama:
İlimden, bize pek az bir şey verilmiştir. Şayet Rabbin dikseydi, bu azıcık ilmi de içimizden giderirdi ve biz de tekrar cehalet karanlığına ve cahiliyet ahmaklığına dönerdik. Ey Muhammedi Her alandaki ilmin kaynağı, sana vah-yedilen Kur'an'dır. Şayet Rabbin dileseydi o azıcık ilmi de giderirdi. Onu kalb-lerden ve musbaflardan silerdi. İzini dahi kaybettirirdi. Sen de daha önceki haline dönerdin. Kitap nedir, iman nedir? bilmezdin! Sonra O ilmi bizden geri alması ve onu korunmuş olarak eski haline döndürmesi için, bize karşı sana yardım edecek bir vekil bulamazsın. Meğer ki Rabbin merhamet edip te o ilmi sana geri versin. Rabbinin rahmeti, bütün hayır ve iyiliklerin kaynağıdır. Kur'an'ın korunmuş olarak kıyamete dek kalması, Allah'ın bir nimetidir. Kur'an'ı dünyaya göndermesi gibi büyük bir nimetten sonra, onu kıyamete dek koruması da bir nimettir. Rabbinin senin üzerindeki lutfu büyüktür.
İlimlerin müslümanlarda doğmuş olduğu, bilinen gerçeklerdendir. Doğudaki ilmi medeniyetin hepsi Kur'an pınarından ve feyzindendir. Lügat, şeriat, Kur'an ve usul-u fıkıh ilimleri, hep Kur'an-ı Kerim'İ korumak adına doğmuşlardır. Bunun da ilmî genci yönelimlerde büyük bir etkisi olmuştur.
İşte bu Kur'an'dır. Ebedi ve kalıcı bir mucizedir. Allah'ın, kendisiyle bütün arapfara meydan okuduğu daimî bir delildir. Araplar fesahat ve belagat ehli oldukları halde Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Peygamber (s.a.v.)'de onlardan bir ferttir. O, okuyup-yazma bilmeyen bir üm-midir. Arapların İçinden şairler, hatipler, belagat ve beyan otoriteleri vardı. Onlar, Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz kaldıklarına göre, diğer milletler haydi haydi aciz kalırlar. Kur'an-ı Kerim, onlara parlak bir uslubla meydan okumuştur. Onların bu işi yapmaktan aciz kalacaklarına ve buna güç yetiremeyeceklerine hükmetmiştir. İnsanlarla cinler bir araya gelseler, hepsi birbirlerine yardım da etseler, bu uğurda canlarını ve mallarını feda etseler dahi, yine de Kur'an'ın bir eşini meydana getiremezler.
Onların bu işi yapmaktan aciz oldukları, Kur'an'ın ebedi mucize olduğu ve Allah katından geldiği şüphe götürmez bir şekilde sabit olmuştur.
Cenab-ı Allah bu Kur'an'da manaları çeşitli şekillere sokarak işleri ve emirleri türlü kalıplara ve ifadelere çevirerek anlatmıştır. Bazen kısa ve öz, bazen de gayeyi tam bildirecek şekilde ayrıntılı olarak anlatmıştır, istenilen emir ve yasak, va'z ve irşâd, kıssa ve haber, hüküm ve teşri gibi şeyleri hep bu biçimlerde anlatmıştır. Bununla beraber insanların çoğu imana yanaşmamış, küfür ve inkardan başka bir şeyi tercih etmemişlerdir. Kur'an'ın hakikatini diğer İnsanlardan daha iyi bildikleri halde araplar, O'nun ebedi bir mucize olduğuna inanmamışlardır. Çünkü Kur'an, onların terakki ettikleri edebi sanatlara uygun bir üslupla inmişti. Yine de ondan başka bir mucizenin kendilerine gönderil meşini istemişlerdi. Şayet istedikleri şey kendilerine gelseydi: "Gözlerimiz büyülendi ve bağlandı" derlerdi.
Bizler kurak bîr çöldeyken yerden, su fışkıran gözeler açmadıkça, bunu yapamadığın takdirde sana ait hurma, üzüm ve diğer meyve ağaçlarından oluşan, tam ekin ve ürün vermesi için de alt tarafında kuvvetli akıntısı olan nehirler akmakta olan bir bahçen olmadıkça, veya "Dilersek onları yere bâtırırız"[92] dediğin gibi,göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe sana inanmayız. Ya da Allah'ı ve melekleri getirip karşımıza dikmezsen, senin Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu, bize söylemezlerse, ya da altından bir evin olmazsa —Çünkü biz seni öksüz ve yoksul biri olarak tanıyoruz— sana inanmayız.
Allah'ın yanında Ebıı Talİb'in yetiminden başka peygamber yapacağı bir kimse yok muydu?!!
Göğe çıkmazsan, yine sana inanmayacağız. Gerçi göğe çıktığım söylesen de; okuyabileceğimiz ve senin Allah elçisi olduğunu bildirecek bir kitap getirmezsen yine sana inanmayacağız. Ey Muhammedi Onların bu sözlerini hayretle karşılayıp Rabbini noksanlıklardan tenzih ederek "Rabbim yücedir (Bu gibi teklifleri kendisine yapmamdan münezzehtir)"de. Ben sadece elçilik yapan bir insanım. Sizin bu taleplerinizi yerine getiremem, Allah, eksikliklerden münezzehtir ve güçlüdür. Beni kalıcı ve ebedi bir mucize olan Kur'-an mucizesi ile destekleyip güçlendirmiştir.[93]
Peygamberlik Hakkındaki Şüpheleri Ve Bunun Reddi
94- İnsanlara doğruluk rehberi geldiği zaman, İnanmalarına engel olan, sadece: "Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?" demiş olmalarıdır.
95- De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik."
96- De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır."
97- Allah 'ın doğru yola eşirtirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de sap-tırırsa, artık onlar için Allah'dan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak hasrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.
98- Bu, ayetlerimizi inkar etmelerinin ve: "Kemik ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı yeniden dirileceğiz?" demelerinin cezasıdır.
'99- Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerlerini de tekrar yaratmaya Kadir olduğunu görmezler mi?" Onlar için şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir. Öyleyken, zalimler, inkarcılıkta hâlâ direnirler.
100- De ki: "Rabbimin rahmet hazinelerine sîz sahib olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir,"[94]
Bazı Kelimeler:
Alevi dindi. Şiddetli alevi olan ateş, Malını tutup harcamayan, cimri. Ufalanıp toprak haline gelmiş.[95]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, bazı insanların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiştir. Onlar; Allah'ın, insanlar arasından birini elçi olarak gönderdiğini asla İkrar edemezler. "Madem ki elçi gelecek ki mutlaka gelmesi de gereklidir— bari meleklerden biri gelsin" derler. Resulullah'ın (s.a.v.) Kureys yoksullarından bir yetim olması, onların küfür ve inadlarını daha da arttırdı.
Ve dediler ki: "Bu Kur'an iki kentten (Mekke ve Taif'den) büyük bîr adama indirilmeli değil miydi? "[96]
Evet, kendilerini karanlıklardan ve cehaletler batağından çıkaran hak ve irfan nuru geldiği zaman, Allah ve Resulüne iman etmelerini engelleyen şey, sadece bir peygamberin insan olamayacağına inanmalarıydı. Bunu inkar ederek, Allah bir insanı mı elçi gönderdi? dediler. Önceki sayfalarda anlatılan mucizeleri.sırf inad ve yalanlamaları dolayısıyla istemişlerdi. Onların davetinize icabet edişlerinin hayırlı olacağını asla beklemeyiz. Onlara de ki: Eğer yeryüzünde sakin ve uslu uslu yürüyen, insanlarla bir arada yaşayan, onlarla anlaşan, onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, melekler olsaydı; nübüvvetten önce insanlar da onların hallerini ve haberlerini bilselerdi, meleklerin tabiatında böyle bir şey var olsaydı, elbetteki üzerlerine gökten bir meleği elçi olarak indirdik. İnsanın bilmediği, anlaşmak İçin aralarında ülfet ve bağlantının bulunmadığı bir şeye inanması akılla bağdaşmaz. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş; "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu. Artık kendilerine hiç göz açtınlmazdı. Eğer O'nu (Peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde) yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük'[97]
Onlara de ki: Aramızda şahit ve hakem olarak Allah yeter. Allah'ın bu-yurmadığı şeyleri O'na isnad ediyor ve O'na yalan uydurup iftira ediyorsam, beni bu yaptıklarımdan dolayı cezalandırır. "Allah'a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”[98]
Sizi yaratan Allah'ı inkar ediyor, size ebedi mucizeyle gönderdiği elçisine inanmıyorsanız; bu yaptıklarınızdan dolayı sizi hesaba çekecek ve şiddetle cezalandıracaktır. Elçisiyle beraber gönderdiği mucize, Hsan-ı hal ile diyor ki: "Kulum Muhammed, benden taraf size tebliğ ettiği her şeyde doğru söylemiştir".. Allah, kullarının yaptıklarından haberdardır, her şeyi görendir.
Sana gelince ey Muhammed! Bu küfürlerinden dolayı nefsin onlar için üzüntülere ve hasretlere gitmesin. Hem bil ki, Allah'ın hayra ilettiği kimse, doğru yolu bulmakta başarılı olan kimsedir. Çünkü onun kişiliği hayra eğilimlidir. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için Allah'tan ba$ka dost ve savunucu birini göremezsin. Onlar, kıyamet gününde yüzleri üzerine sürülerek haşir alanına getirileceklerdir. "O gün yüzükoyun ateşe sürükleneceklerdir'[99]
Onları ayaklan üstünde yürümeye muktedir kılan Allah, yüzleri üzerine sürüklenerek te yürümeye muktedir kılar. Onları kör olarak mahşer alanına getiririz. Kendileri için yararlı olan bir şeyi görmezler. Dilsiz ve sağır olarak mahşer alanına getiririz. Kendileri için yararlı olan şeyi söyleyemez ve hoşlarına giden şeyi işitemezler. "Şu dünyada kör olan kimse, ahirette de kördür. (Dünyada doğru yola göremeyen, ahirette de kurtuluş yolunu göremeyecektir Hatta o), yol bakımından daha da sapıktır"[100]. Onların yeri; yakıtı, taşlarla insanlardan ibaret olan Cehennemdir. Cehennem ateşi derilerini, etlerini ve kemiklerini her yeyip tükettikçe ve alevi dindikçe kendilerine yeni ve başka bir deri, et ve kemik verilir. Cehennemin ateşi daha bir alevlenir.
O münkirler, Öldükten sonra tekrar dirileceklerini imkansız görüyorlardı. Bundan dolayı cezalan cehennem ateşi oldu. Yanmış olan bedenleri yeniden eski hale döndürülüyor ve yeniden ateşte yakılıyor ki azabı tadsınlar ve zorlu hükümdarın, Allah'ın kudretini tanısınlar. Küfürleri sebebiyle cezaları işte budur. Bir de onlar şunu demişlerdi: Biz çürümüş kemikler olup bedenimiz ufalanarak toprak haline dönüştükten sonra mı diriltileceğiz? Yaptığımız işlerin hesabını vermek üzere yeniden mi diriltileceğiz.
Bu çok şaşılacak bir şeydir.
Hayret onlara! Köreldiler mi? Kendilerini, göklerle yeri ve bunların içindeki acaİplikleri yaratan Allah'ın, bunları yok ettikten sonra, benzerlerini yeniden yaratmaya muktedir olduğunu görmediler mi? "Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü?"[101]
Cenab-ı Allah onlar için bir ecel takdir etmiştir. Ecelleri ve süreleri gelince ne bir an ileri gidebilir, ne de bir an geri kalabilirler. Bununla beraber zalimler, küfür ve inkârlarını arttırmaktan başka bir şey yapmadılar. Ölüm sonrası dirilişe asla İnanmadılar.
Ey Muhammed! Onlara de ki: Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın hazinelerine sahib olsanız, "harcamakla tükenir" korkusundan dolayı cimrilik eder, elinizde tutar ve harcamazdınız. İnsan çok cimridir.
Yığmlarca toprak sahibi olan insandan bir avuç toprak isteseniz, belki de vermek istemez.
Bu kadar ayetler gelmişken, size ne olmuş ta başka ayet ve mucizeler istiyorsunuz?! Nimetlerin tümünü size bahşetmiş olan Allah'a karşı şükür borcunuzu ödemiyorsunuz. "İnsan, Rabbine karşı çok nankördür'".[102]
Peygamber (S.A.V.)'İn Teselli Edilişi
101- And olsun ki, Musa 'ya dokuz tane apaçık mucize verdik. Ey Muhammedi İsrailoğullanna sor, Musa onlara geldiğinde, Firavun kendisine: "Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.
102- Musa da: And olsun ki, bunları göklerin ve.yerin Rabbinİn açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvolacağını sanıyorum" demişti.
103- Firavun bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.
104- Sonra İsrailoğullanna: "Bu memlekette siz oturun, kıyamet koptuğunda hepinizi bir araya getiririz." dedik.
105- Kur'an'ı ancak hak oiarak indirdik ve o da indiği gibi hak olarak kaldı. Seni de, ey Muhammed yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.
106- Kur'an 'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm indirdik ve onu gerektikçe indirdik.
107-108- De ki: Kur'an'a ister inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar" ve "Rabbi-miz münezzehtir. Rabbimizin sözü şüphesiz yerine gelecektir." derler.
109- Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerİndeki saygıyı arttırır.[103]
Bazı Kelimeler:
Büyülendi, aklı karıştı.Açık deliller.Helak olmuş. Bunun, hayırdan alıkonmuş ve başka tarafa saptırılmış kimse anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Onları sürüp çıkarır, horlar. Toplanıp bir araya gelmiş, Kur'an-i Kerim'i bölüm bölüm indirdik. Allah'a teslim olup, çeneleri üstüne kapanırlar.[104]
Açıklama:
İbn Abbas (R.A.)'dan rivayet olunduğuna göre, Musa'ya verilen dokuz mucize şunlardır; Ejderha olan asa, ışık saçan el, çekirge, bit, kurbağa, taştan suyun fışkırması, denizin yaratılması, Tur dağının İsraİİoğullarmın başının üstüne kaldırılmasıdır.
Firavun ve adamlarına elçi olarak gönderildiği zaman Musa'ya; doğruluğuna tanıklık eden, İsraİloğuIlanm taşkınlıklarından kurtarmak için Allah tarafından kendilerine gönderilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan dokuz mucize verdik. Buna rağmen Firavun iman etmedi ve şöyle dedi: Ey Musa! Ben seni, kendisine sihir yapılmış, aklı büyülenmiş ve ne söylediğini bilemeyen, tedbirini yitirmiş bir adam olarak görüyorum.
Ey Muhammed! Eğer bundan kuşku ediyorsan bu mucizeleri îsrailoğul-larının mü'min olanlarına sor. Onlar sana gerçek haberi vereceklerdir. Bu, senin için kuvvetli bir delil olur.
Bu dokuz ayetin zuhuruna rağmen Firavun, Musa'nın peygamberliğini inkar edince —bununla da, Kureyş'in önceki sayfalarda anlatılan mucizeleri istemeleri, bu mucizelerin kendilerine gösterilmesi halinde yine de iman etmeyeceklerine işaret edilmektedir. İşte Firavun ve yaptığı işler—, Musa ona şöyle dedi: Ey Firavun! bu apaçık mucizeleri, göklerle yerin Rabbinin indirdiğini; bu mucizelerin, kalbi körlükten arınmış insanların hak yola ilettiğini biliyorsunuz. Ama seni, hayra ulaşamayan mahvolmuş bir kişi olarak görüyorum. Zira senin karekterin, hakkı kabullenmene engel oluyor.
Bundan sonra Firavun ile Musa arasında meydana gelen olaylar, başka sûrelerde anlatılmıştır.
Bundan sonra Firavun, Musa'yı ve O'na inananları, kovulmuş ve sürgün edilmiş olarak Mısır'dan çıkarmak istedi. Bundan dolayı Allah, onu ve askerlerini denizde boğdu; Musa'yı ve beraberindeki İsrailoğullannı kurtardı. Onları Firavun toprağına ve diyarına yerleştirip hakim kıldı. Onlara: "Firavun'un sizi çıkarıp sürgün etmek istediği ülkeye yerleşin; bu, zorba ve inad-çıların cezasıdır. Sonra vadettiğimiz ahiret günü geldiğinde hepinizi bir arada hasrederiz. Herkese de amelinin karşılığını veririz: Hayır işlemişse sevap, şer işlemişse ceza veririz" dedi. Sonra Kur'an-ı Kerim, kendinden söz etmeye başlıyor: Biz bu Kur'an'i ancak din ve dünyaya faydalı olan, genel yarar ve hikmet ile indirdik. Dünya ve ahirette hayır ve hak ile indirdik. Ey Muhammedi Seni de insanlığa uyanca ve müjdeci olarak gönderdik. Sevap ve azap ise Allah'ın takdir edeceği bir şeydir.
Kur'an'ı da ortalama ve olaylara göre uygun bölümler ve ayetler halinde indirdik ki, onu kalblerine kazısınlar, nefisler onun hedeflerini anlasınlar, pratik bir anlayışla onu kavrasınlar diye insanlara dura dura okuman için İndirdik. Çünkü Kur'an'ın her bir ayeti, kendine mahsus bir olay için İnmiştir, Bu olaylar, o ayetlerin nüzul sebebini insanlara anlatırlar. Böylece insanlar, Onun sırlarına vakıf olurlar. Onu, içinde eğrilik ve eksiklik bulunmayan tam bir indirişle indirdik.
Ey Muhammedi De ki: Sİz Kur'an'a ister İnanın, ister inanmayın.
Bu, inanmamaları halinde, müşriklerden yüz çevrimesi, onları hiçe sayması ve onlardan dolayı üzüntüye kapılmaması için Peygamber (s.a.v.)'e verilmiş bir emirdir. Çünkü onlar, cahileyet ve şirk ehlidirler. Ama onlardan daha hayırlı ve daha erdemli olan kimseler vardır. Bunlar; ehl-i kitap ve onların, vahiy ve nübüvveti tanıyıp Peygamber (s.a.v.)'e inanan. O'nu doğrulayan Abdullah bin Selâm, Temîm ed-Darî ve benzeri kimselerdir. Bunlara Kur'an ayetleri okunduğu zaman, Allah'ın emrini ululamak, Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlikle görevlendirileceğini müjdeleyen Kur'an'dan önceki semavi kitaplarda va'dedilen sözü tasdik etmek için,çeneleri üstüne kapanarak Allah'a secde ederler. Rabbimiz noksanlıklardan münezzehtir. O'nun va'di mutlaka yerine getirilmiştir, derler. Ağlayarak secdeye kapanırlar. Kalblerin-dcki sükûn, manevi doygunluk ve teslimiyet dolayısıyla Kur'an-ı Kcrim'i daha çok dinlemeye başlarlar. İmanında sadık ve dürüst olan her mü'min, işte böyle olur.[105]
Allah'a Ne İle Dua Edelim?
110- De ki: "Gerek Allah deyin, gerek Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur." Ey Muhammedi Namaz kılarken sesini yükseltme, gizlide okuma, İkisi ortasında bir yol tut.
111- De ki:"Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp,yardımcıya da ihtiyaç göstermeyen Allah'a mahsustur." O'nu gereği gibi büyükle.[106]
Açıklama:
Müşrikler, Peygamber (s.a.v.)'in: "Ya Allah, ya Rahman!" dediğini işittiler. Ve: "Bu adam bizim iki tanrıya kulluk etmemizi yasaklıyor. Ama kendisi iki tanrıya dua ediyor!" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah bu ayetleri indirdi
Ey Muhammed, onlara de ki: İster Allah, diyerek; ister Rahman diyerek dua edin. Yani bu isimlerin ikisiyle de dua edip zikrederseniz, güzel olur. Güzel İsimler O'nundur. O'nun büttin isimleri güzel olduğuna göre bu iki isim de güzeldir. Öyleyse O'nun isimlerinden ikisi olan Allah ve Rahman isimleri de güzeldir. Bunlar Övgü, kutsama ve ululama anlamlarını ifade ederler.
Duada ideal yola uymamız doğru olur ki, bu da duada, özellikle namazda, sesi yükseltmekle alçaltma arasında orta bir seviyede tutmaktır. Öyle ki namaz kılarken okuduğun duayı sadece kendine duyuracaksın. Başkalarına eziyet vermemelisin.
Bazıları, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Cehrî namazlarda duayı seslice oku. Sessiz kıraatli namazlarda, yani öğlen ve ikindi namazlarında duayı sessizce oku. Yüksek ve alçak ses arasında orta bir'yol (ut.
Ey Muhammed! De ki: Hamd Allah'adır. Güzel fiile karşı güzel övgüler de Allah'adır. Çocuk edinmeyen Allah, eksikliklerden münezzehtir. Çocuğa ihtayacı yoktur. Çocuk edinmek, yaratıkların ve sonradan var olan şeylerin niteliklerinden biridir ki, Allah bu tür niteliklerden arınmıştır. Mülkte O'-nıın ortağı yoktur. Çünkü O'nun ortağa ihtiyacı yoktur. "Göklerde ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de , gök de) bozulup gitmişti"[107]
Acizlikten Ötürü O'nun bir yardımcısı yoktur. Çünkü O, yaratıcı ve muktedirdir. Nimetlerin sahibidir. Azamet ve yücelik sahibidir. O'nu gereği gibi tekbir et, ta'zim et. Kutsallık ve heybetine yaraşır bir biçimde O'nu ulula. Allah en büyüktür, Övgüler O'nadır.[108]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/397.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398.
[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398.
[4] Necm: 17-18.
[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398-400.
[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/400-401.
[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/402.
[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403
[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403
[10] En'am: 129.
[11] Al-i İmrân: 140.
[12] Müddessir: 38.
[13] İsrâ: 15.
[14] Nisa: 15.
[15] En'am: 153.
[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403-406.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/407-408.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/408.
[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/408.
[20] İbrahim: 21.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/409-411.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/411-412.
[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412-414.
[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/414-416.
[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/416-417.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/417-418.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/418.
[30] Lokman: 14.
[31] Rûm: 54.
[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/418-420.
[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/420.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/421.
[35] Şûrâ: 27.
[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/421-422.
[37] İsrâ: 31.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/422.
[39] Nûr: 3.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/422-423.
[41] İsrâ: 33.
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/423-424.
[43] İsrâ: 34.
[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424.
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424.
[46] İsrâ: 35.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424-425.
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/425.
[49] Necm: 22.
[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/425-426.
[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/426-427
[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/427.
[53] Enbiyâ: 22.
[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/427-428.
[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428.
[56] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428.
[57] Yunus: 42.
[58] Hacc: 46.
[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428-429.
[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/430-431.
[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431.
[63] Mearic: 6-7.
[64] Tâ-hâ: 44.
[65] Mülk: 14.
[66] Enbiyâ: 105.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431-432.
[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/433-434.
[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434.
[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434.
[70] Duhan: 43-44.
[71] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434-436.
[72] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/436-437.
[73] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/437
[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/437-438.
[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/438-439.
[76] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/439.
[77] Şems: 14-15.
[78] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/439-441.
[79] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/441-442.
[80] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/442.
[81] Yasin: 12.
[82] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/442-444.
[83] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/444-445.
[84] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/445.
[85] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/445.
[86] Yusuf: 87.
[87] Sâd: 72.
[88] Fecr: 27-28.
[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/446-448.
[90] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/448-449.
[91] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/449.
[92] Sebe: 9.
[93] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/449-451.
[94] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/451-452.
[95] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/452.
[96] Zuhruf: 31.
[97] En'am: 8-9.
[98] En'am: 21.
[99] Kamer: 48.
[100] İsrâ: 72.
[101] Nazihat: 27.
[102] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/452-454.
[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/455-456.
[104] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/465.
[105] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/456-457.
[106] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/458.
[107] Enbiyâ: 22.
[108] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/458-459.
İslami Okul Okulların En Önemlisi