Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 018Kehf
Kehf Sûresi
18
İndiği Ver :
Mekke
İniş Sırası :
69
Âyet Sayısı :
110
Nüzulü
Mushaf'taki sıralamada on sekizinci, iniş sırasına göre altmış dokuzuncu sûredir. Gâşİye sûresinden sonra, Nahl sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Ancak 28. âyeti ile 83 ve 101. âyetlerinin Medine'de indiği rivayeti de vardır.
Nüzul sebebi olarak tefsir ve siyer kaynaklarında şöyle bir olay anlatılmaktadır: Müslümanların sayısının çoğalması üzerine müşrikler, Resûlullah'ın peygamber olup olmadığını araştırmak için Nadr b. Haris ile Utbe b. Muayt'ı Medine'deki yahudi âlimlerine gönderip kendilerine şu talimatı vermişlerdi: "Muhammed'in durumunu onlara sorun, vasıflarını ve söylediklerini anlatın; onlar kitap ehlidir, peygamberler hakkında bizim bilmediklerimizi bilirler." Bu iki adam, Medine'ye giderek meseleyi yahudi âlimlerine anlattılar. Onlar da, "Muhammed'e, geçmiş zamanlarda yaşamış olan yiğit gençleri (mağara arkadaşlarını); dünyanın doğusunu ve batısını dolaşmış olan adamı; ruhun ne olduğunu sorun; eğer budan size bildirirse o bir peygamberdir, ona uyun; aksi takdirde bir falcıdır, ona İstediğinizi yapabilirsiniz" dediler.
Nadr ile arkadaşı Mekke'ye dönüp bunları Hz. Peygamber'e sordular. O da "Sorularınıza yarın cevap veririm" dedi. Fakat "İnşallah" demesi gerekirken bunu ihmal ettiği için o günden itibaren on beş gün vahiy gelmedi, Bunun üzerine Mekke halkı, "Muhammed bize, 'Sorularınıza yarın cevap veririm' diye söz vermişti. Ancak aradan on beş gün geçtiği halde hâlâ sorularımıza cevap vermedi" diyerek dedikoduya başladılar. Hz. Peygamber'in vahyi bekleyerek iyice bunaldığı bir sırada Cebrail yukarıdaki soruların cevabım içeren Kehf sûresi ile İsrâ sûresinin 85. âyetini getirdi.[1]
Tefsir ve siyer kaynaklarından bu rivayeti nakleden İbn Âşûr, Ashâb-ı Kehf hakkında Hz. Peygamber'e soru sormaya Kureyşliler'i teşvik edenlerin, ticaret maksadıyla Mekke'ye gelen bazı hıristiyanlar veya Kureyş'in Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan kiliselerdeki hıristiyan din adanılan olabileceğini söylemektedi[2]
Elmalılı Muhammed Hamdı de yukarıdaki rivayeti geniş şekliyle naklettikten sonra, hadis tekniği açısından bu rivayetin zayıf olduğunu, buna dayanılarak sûrenin tefsir edilmesinin doğru olmayacağını ifade etmektedir. Elmalılı'ya göre sûrenin baş tarafındaki âyetler gösteriyor ki esas iniş sebebi, "Allah çocuk edindi" denilmiş olmasıdır. Bunun ilmî dayanağı bulunmayan büyük bir yalan olduğunu açıklamak, bu sözü söyleyenleri uyarmak ve onları tevhide davet etmek için indirilmiş, Züikarneyn ile ilgili sorunun cevabı da bunun tamamlayıcısı olmuştur.[3]
Adı
Sûre adını, 9-26. âyetlerde kıssası anlatılan ve "mağara dostları" demek olan Ashâb-ı Kehf ten almıştır.[4]
Konusu
Yüce Allah'a hamd ile başlayan Kehf sûresinin başlangıcında Allah'ın kutsiyeti ve kemal sıfatlarıyla Kur'an'ın üstünlüğü, müminlere verilecek mükâfatın müjdesi ve Allah'a çocuk yakıştıranların uyarılması konuları yer alır; kâfirlerin inatçı tutumları karşısında üzülen Hz. Peygamber'in durumuna da işaret edilir (1-8). Bundan sonraki âyetlerin büyük bir kısmının konularını şu üç ibretli kıssa oluşturur: 1. Ashâb-ı Kehf kıssası (9-26). Bu kıssada inançları uğruna canlarını ortaya koyarak yurtlarından çıkıp dağdaki bir mağaraya sığınan gençlerin durumu anlatılır. 2. Hz. Mûsâ ile Hızır'ın (a.s.) kıssası (60-82). Bu kıssada Hızır'ın (a.s.) Hz. Musa'ya bildirdiği gayb haberleri anlatılır. 3. Zülkarneyn kıssası (83-98). Bu kıssada takva ve adalet sahibi bir hükümdar olan Zülkarneyn'İn batıya ve doğuya yaptığı seferlerle Ye'cûc ve Me'cûc'ün yeryüzüne yayılmasını önlemek için yaptığı set anlatılmaktadır.
Bunların yanında sûrede üç de temsilî anlatım yer almıştır. Bunlardan ilki kibirli ve isyankâr bir zengin ile alçak gönüllü ve itaatkâr bir fakir hakkında (32-44); ikincisi dünya hayatının geçiciliği ve âhiret hayatının önemi hakkında (45-49); üçüncüsü ise Âdem'e secde etmediği için Allah'ın rahmetinden kovulmuş olan İb-lîs olayında tasvir edilen kibir ve gurur hakkındadır (50-53).
Öte yandan bu kıssaların aralarında bazı âyetlerde Hz. Peygamber'e dünya kaygısına düşmeden risâlet görevini yerine getirmesi ve Allah'ı zikirden gafil ulimliinlan ıı/nk durması emredilmiş (27-31), önceki âyetlerde anlatılan misaller-deki amaca dikkat çekilerek bazı uyarılarda bulunulmuştur (54-59). Sonunda da Allah'ın birliği ve müminlere âhirette verilecek mükâfat hatırlatılarak sûre tamamlanmaktadır (99-110).[5]
Fazileti
Kehf sûresinin fazileti hakkında birçok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Berâ b. Âzib'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam Kehf sûresini okuyordu, yanında da iki uzun iple bağlı bir at vardı. Derken bir bulut adamın üzerine doğru inmeye başladı. Bulut yaklaştıkça yaklaşıyordu. At bundan dolayı ürktü ve huysuzlardı. Sabaha çıkınca o zat Hz. Peygamber'e gelerek olayı anlattı. Resû-lullah. "O, sekînettir (huzur verendir), Kur'an İçin inmiştir" buyurdular.[6]
Diğer hadislerde de Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kim, Kehf sûresinin başından on âyet ezberlerse deccâlden korunmuş olur"[7] "Kim, Kehf sûresinin son on âyetini okursa deccâlin fitnesinden korunur"[8] "Kİm, Kehf sûresini indirildiği gibi okursa sûre, kıyamet gününde onun için bir nûr olur.[9]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1-4. Hamd, (İnsanları) kendi tarafından gelecek çetin bir azap ile uyarmak, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlerin, içinde ebedî kalacakları (cennet) güzel bîr mükâfata erişeceklerini müjdelemek, "Allah evlât edindi" diyenleri de ikaz etmek için kuluna kitabı indiren ve onda herhangi bir yanlışlık yapmayan, onu dosdoğru kılan Allah'a mahsustur. 5. Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan bu kelime ağır bir sözdür! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar. 6. Bu son kitaba inanmazlarsa (helak olacaklar diye) arkalarından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin. 7. Biz, kimlerin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık. 8. Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız. [10]
Tefsiri
1. "İrade ve İsteğe bağlı iyilik ve güzellik gibi nitelikleri veya lütfettiği nimetler sebebiyle bir kimseyi saygı ile övmek" anlamına gelen hamd, bu mânada yalnız Allah'a mahsustur.[11] Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber'e indirilen Kur'an, nimetlerin en büyüğü olduğu için övgü ve saygıya başkasının değil, Kur'an'ı gönderen Allah Teâlâ'nın lâyık olduğu bildirilmiştir. Buradaki "kul"dan maksat Hz. Muhammed, "kitap"ton maksat da Kur'ân-ı Kerîm'dir. İnsanları zulmetten nura, dalâletten hidayete kavuşturan, iman ve İslâm'ı öğreten, dünya ve âhİrette mutlu bir hayat sürdürebilmeleri için onlara Allah'ın emir ve yasaklarım, dinin hükümlerini, sevap ve cezayı bildiren; eğrisi büğrüsü, yanlışı ve çelişkisi bulunmayan dosdoğru bir kitabın İndirilmesi, genelde bütün insanlık, özelde Hz. Mubammed için en büyük nimettir. Böyle bir nimete kavuşmak, o nimeti verene hamd ve şükretmeyi gerektirir. Yüce Allah, bu âyette Hz. Muhammed'in şahsında, lütfettiği bu nimete karşılık yalnız kendisine hamdedilmesi gerektiğini bildirmektedir.[12]
2-3. Önceki âyette vasıfları belirtilen Kur'an'm indirilmesinin sebepleri açıklanmaktadır: Yüce Allah inanmayanları, çekecekleri çetin bir azabı bildirerek uyarmak; inananlara da ebedî bir nimeti müjdelemek için Kur'an'ı indirdiğini bildirmektedir.[13]
4-5. Allah'a çocuk yakıştıranların iddiaları büyük bir iftira olduğu için, ikinci âyette genel bir uyarıda bulunulmasına rağmen, Allah onları burada özel olarak zikrederek uyarıyı tekrarlamıştır. Bazı müşrik Araplar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu, bazı yahudiler Üzeyir'in[14] hıristiy ani arın çok büyük bir kısmı da îsâ Mesih'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Bu anlayış özellikle hıristiyanlar tarafından dinlerinin esası sayılmaktadır. Halbuki bunlar, gerçek dışı ve cehalet ürünü iddialar olup ne kendilerinin ne de taklit ettikleri atalarının bu konuda bilgi ve delilleri vardı. [15]
6-8. Yüce Allah, müşriklerin Kuran'a inanmamaları halinde helak olacakları korkusuyla üzülen Hz. Peygamberi teselli etmekte ve üzülmesine gerek olmadığını bildirmektedir. Çünkü Peygamber'in görevi onları zorla imana getirmek değil, Kur'an'ı tebliğ edip doğru yolu göstermektir.[16]
Allah Teâlâ, kimlerin daha iyi davranışlarda bulunacağını denemek için bunca güzel nimetleri; malı, mülkü, evlât ve serveti, dünyanın bir süsü olarak yaratıp dünyayı çekici kılmıştır. Bunun yanında insanları da irade sahibi, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edip ve yaptıklarından sorumlu olacak özellikte yaratmıştır. Böyle olmasaydı denemenin bir anlamı kalmazdı. Fakat Allah bu nimetlerin geçici olduğunu, yeryüzündeki güzellikleri bir gün çerçöp haline getirip yok edeceğim, dünyayı insansız, hayvansız, ağaçsız, bitkisİz ve kupkuru bir çöl haline getireceğini bildirmekte ve dünya nimetlerine bağlanmanın doğru olmadığına dikkat çekerek insanları uyarmaktadır.
Dünyada sürekli olan hiçbir şey yoktur; kıyamet gününde dünya da değişecektir; kalıcı olan yalnız Allah'tır. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: "Bir gün gelecek, yer başka bir yere. gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır"[17]
Meali
9. Yoksa sen, bizim âyetlerimizden kehf ve rakım sahiplerinin durumlarını şaşırtıcı mı buldun? 10. O gençler mağaraya sığınmışlar ve "Rabbinıiz! Bize rahmet et ve bize bir kurtuluş yolu hazırla!" demişlerdi. 11. Bunun üzerine biz de onları o mağarada yıllarca derin bir uykuya daldırdık, 12. Sonra da "iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim" diye onları uyandırdık.[18]
Tefsiri
9-10. Yüce Allah, kıyametin kopacağını ve âhirette ölülerin diriltileceğim insanların daha kolay kavrayabilmcleri için 9-26. âyetlerde ibret verici bir olaya, "Ashâb-ı Kehf' kıssasına yer vermektedir.
Kehf "dağda bulunan büyük ve geniş mağara"; Ashâb-ı Kehf ise, "mağara arkadaşları" demek olup bir mağarada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar uy and ı-rıldıkiarı haber verilen kişiler" hakkında kullanılmıştır. "Rakîm"in ne olduğu hakkında kaynaklarda farklı görüşler yer almaktadır: Sözlükte rakîm "yazılı belge, kitabe" anlamına geldiği için, "Ashâb-ı Kehf in adlarının veya maceralarının yazılıp mağaranın kapısına yerleştirilmiş bulunan bir kitabe, taş veya madenî levhadır" diyenler olduğu gibi, Ashâb-ı Kehf in içinde bulunduğu vadinin veya dağın ya da memleketlerinin, hatta köpeklerinin adı olduğunu ileri sürenler de vardır.[19]
Bazı hadis kaynaklarında Ashâb-ı Rakîm'İn, Ashâb-ı Kehf in dışında üç ki-şİlik bîr topluluk olup yağmurlu bir günde bir mağaraya sığınan, bir kayanın yuvarlanıp mağaranın ağzını kapatması üzerine yaptıkları iyilikleri anarak Allah'a yakaran ve duaları kabul edilerek mağaradan kurtulan kişiler olduğu da nakledilmektedir.[20]
Ashâb-ı Kehf in, Hz. isa'nın dinine mensup gençler olduğuna dair çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte[21] Kur'ân-t Kerîm, bu konuda açıklama yapmamış, ancak ibret alınması için bazı yönleriyle tasvir etmiştir. Olay kısaca şöyledir: Putperest bir kavmin içinde Allah'ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç, bu inançlarını dile getirip putperestliğe karşı çıkmış, onların kötülüklerinden korunmak için bir mağaraya sığınmışlar; yanlarındaki köpekleriyle birlikte mağarada derin bir uykuya dalan bu gençler muhtemelen 309 yıl sonra uyanmışlardır. Burada bir gün veya daha kısa bir süre uyuduklarını sanan gençler, içlerinden birini yiyecek almak üzere şehre gönderdiklerinde, onların durumunu öğrenen İnsanlar Allah'ın vaadinin hak olduğuna ve kıyametin mutlaka geleceğine inan-mışlardır. Kıssanın ana hatları bu olup ileride âyetlerin tefsirinde daha geniş olarak tekrar ele alınacaktır.
Kur'ân-ı Kerîm olayın nerede ve ne zaman meydana geldiğine dair bilgi vermediği gibi, bu gençlerin sayıları hakkındaki iddiaları da "karanlığa taş atma" yani bir bilgiye dayanmadan gelişigüzel yapılan bir tahmin olarak nitelemekte ve bunu ancak Allah'ın bilebileceğini haber vermektedir.[22]
Ölümden sonra dirilişin bir misali olmak üzere uzun süre uyuyup da yeniden uyanma hadisesi İslâm'ın dışındaki diğer bazı dinlerde de mevcuttur. Hint kutsal kitaplarında bir tek kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi, ya-hudilerin kutsal kitabı olan Talmud'da da bir şahsın yetmiş yıl, bir başkasının altmış yıl uyuduktan sonra tekrar uyandıkları anlatılmaktadır. Aynı hadise Hıristi yanlık'ta "Efes'in yedi uyurları" adıyla anılmaktadır.[23]
Medine'deki yahudi âlimlerinden Ashâb-ı Kehf hakkında bilgi alan Mekke-liler, olayı hayret verici buldular ve Hz. Peygamberi İmtihan etmek için olay hakkında ona sorular sordular. Kıssa bu sorulara cevap olarak nazil oldu. Allah tarafından Hz. Peygamber'e yöneltilen 9. âyetteki soruya bakıldığında onun da olayı şaşırtıcı bulduğu anlaşılmaktadır. Ancak onun bu durumu inkâr veya tereddütten değil olayın niteliğinden yani ilginç oluşundan kaynaklanıyordu.[24]
11, "Onları ... derin bir uykuya daldırdık" diye çevirdiğimiz cümlenin lafzî tercümesi "kulaklarını kapattık" şeklindedir. Bu durum, uyuyan gençlerin anılan süre içinde uyanmamaları için işitme duyularının da çalışmaz hale getirildiğini ifade eder.[25]
12, Yüce Allah'ın görmesinden veya bilmesinden maksat, İnsanların anlamaları ve bilmeleri için olayı ortaya koymasıdır. Yoksa Allah bütün zamanlarda kâinatta olmuş ve olacak şeyleri ezelî ilmiyle bilir. Nitekim "bilinsin diye" anlamına gelen "1İ yu'leme" kıraati bu mânayı destekler, Bu kıraate göre mâna şöyledir: "Sonra da kaldıkları süreyi iki gruptan hangisinin daha iyi hesap edeceği bilinsin diye onları uyandırdık."
Bu iki grubun kimler olduğu hakkında farklı görüşler vardır:
a) Bunlar, Ashâb-ı Kchf'in kavminden müminlerle kâfirlerdir,
b) Ashâb-ı Kehf ile hasımlarıdır.
c) Ashâb-ı Kehf'in kendileridir. Zira bunlar uyandıklarında uykuda kaldıkları süre hakkında ihtilâf etmişler, bir kısmı bir gün veya daha az bir zaman kaldıklarını söylerken, bir kısmı da "Kaldığınız müddeti rabbiniz daha iyi bilir" demişti. "Böylece biz, onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar" mealindeki 19. âyet de buna işaret eder.
Önceki âyetlerde özet olarak anlatılmış olan "Ashâb-ı Kehf konusu, aşağıdaki âyetlerde daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır.[26]
Meali
13. Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar rablerine inanmış gençlerdi; biz de onların hidayetini arttırdık.14. Onların yüreklerini güçlendirdik de (haksızların karasında) ayağa kalkıp şöyle dediler: "Bizim rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir; O'ndan başka hiç bir tanrıya asla ibadet etmeyiz. Aksi takdirde saçma sapan söylemiş oluruz.15, Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna dair açık bir delil getirseler ya! Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim kim var!" 16. "Madem ki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, rabbiniz size rahmetini yaysın; işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın." 17. Bakarsın güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağına vuruyor; batarken de onlara dokunmadan sol taraftan geçip gidiyor. Onlar ise mağaranın ortasındalar. İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse işte o doğruyu bulmuştur; kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir yakın dost bulamazsın.
18. Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı. Eğer onları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içine korku dolardı.[27]
Tefsiri
13-16, Din ve vicdan hürriyeti bulunmayan bir toplumda yaşayan bu gençler, putperest kavimlerine karşı çıkıp göklerin ve yerin rabbinden başkasına İbadet etmeyeceklerini açıkladılar, Ancak gelişmeler karşısında kavimleri arasında Allah'a olan imanlarını serbestçe ifade etme ve inançlarının gereğini yerine getirme imkânı bulamayacaklarını, hatta onların arasında hayat hakkına dahi sahip olamayacak-larını anlayınca, köpeklerini de yanlarına alarak mağaraya sığındılar. Baskı ve zulümden kaçan gençler, Allah'ın yardımını ve bir kurtuluş yolu göstereceğini ümit ederek, "Rabbimiz! Bize rahmet et ve bize bir kurtuluş yolu hazırla!" diye dua ettiler. Allah onların dualarını kabul etti ve kendilerini orada uzun müddet derin bir uykuya daldırdı.[28]
17. Âyetlerin tasvirinden
anlaşıldığına göre mağaranın ağzı kuzey ile kuzeybatı arasında bir noktaya
bakmaktadır. Zira sabah güneşi sağ tarafından doğmakta ve batmcaya kadar güneş
ışınları mağaranın içine düşmemektedir. Ancak akşam güneşi, çok kısa bir süre
mağaranın kapısından içeri vurmakta, fakat onlar mağa
ranın ortasında oldukları için bundan etkilenmemektedirler. [29]
18. Yerleşim alanlarından uzak bir yerde karanlık bir mağarada birkaç genç insan derin bir uykuya dalmışlar, fakat uyanık gibi görünmektedirler. Köpekleri demağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta ve sanki onları korumaktadır. Belki de köpeği, kendilerini vahşi hayvanlara karşı koruması için yanlarına almışlardı. Saç ve sakallarının uzaması gibi bazı fiziksel değişiklikler, dışarıdan bakanları korkutacak bir manzara oluşturmuş, uzun uykuları müddetince bedenlerininçürümemesi İçin Allah tarafından sağa sola döndürülmüşlerdir.[30]
Meali
19. Böylece biz, onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar; içlerinden biri, "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler; ve eklediler "Kaldığınız müddeti rabbinîz daha iyi bilir. Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca çok dikkatli davransın da sakın varlığınızı kimseye sezdirmesin." 20. "Çünkü onlar eğer sizi ele geçirirlerse ya sizi taşlayarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler; işte o zaman ebediyen kurtuluşa eremezsiniz." 21. Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani insanlar aralarında Ashâb-ı Kehfin durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üzerlerine bir bina yapın. Rablerİ onlan daha iyi bilir." Onların yöneticileri ise "Bizler, kesinlikle onların yanıbaşına bir mabed yapacağız" dediler. 22. Bilmedikleri konuda gelişigüzel tahminler yürüterek "Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler; "Beş kişidir, altıncıları köpekleridir" diyecekler. "Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir" diyecekler. De ki: "Onların sayısını rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme![31]
Tefsiri
19-20. Yüce Allah'ın, mağaradaki gençleri hiçbir gıda almadıkları halde bedenlerinde herhangi bir bozulma olmadan uzun süre uyuttuktan sonra tekrar uyandırması O'nun insanları öldükten sonra tekrar diriltebileceğine dair bir misal ve delildir. Uyandıktan sonra gençler uykuda geçirdikleri süre hakkında birbirleriyle tartışmışlar; geçen süreyi ve dünyada meydana gelen değişiklikleri bilmedikleri için inkarcıların kendileri hakkındaki tehditlerinin devam ettiğini sanmışlardı. Bu sebeple yiyecek almak üzere şehre gönderdikleri arkadaşlarını dikkatli olması hususunda uyarmışlardı. Ancak gencin asırlar öncesine ait kıyafeti, elindeki para ve konuşmasındaki farklılık onu ele verdi. Rivayetlerde anlatıldığına göre şehre gönderilen genç, elindeki parayı harcamak isteyince şehir halkı paranın üzerinde Kral Dakyanos'un resmini görmüş ve adamın bir hazine bulduğunu sanarak kendisini devrin hükümdarına götürmüşlerdi. Ancak aradan uzun zaman geçmiş ve Hıristiyanlık yayılmıştı; mevcut hükümdar da tevhid inancına sahip bir hıristiyandı. Genç adam başlarından geçeni krala anlattı; birlikte mağaraya gittiler ve gencin anlattıklarının doğru olduğunu gördüler.[32]
21. Yeniden dirilmenin
mümkün olduğunu ispatlayan bu olağanüstü gelişmelerin ardından Yüce Allah, bu
gençleri ya aynı zamanda vefat ettirdi veya her biribir süre yaşadıktan sonra
ecelleri geldikçe öldüler ve aynı mağaraya defnedildiler. İnsanlar mağarayı
buldukları veya bu gençlerle ilgili hikâye dillerde dolaştığı için Ashâb-ı Kehf
in mağarada kaldıkları süreyi ve oradaki durumlarım aralarında tartışıyorlardı.
Bazı kimseler, bu gençlerin naaşlarınm mağarada oldukları gibi kalmaları ve
ziyaretçiler tarafından rahatsız edilebilecek davranışlardan korunmaları için
mağaranın üzerine bir bina yapılmasını teklif ettiler. Şehrin yöneticileri ise
mağaranın üstüne bir mâbcd yaptıracaklarım bildirdiler.
İyi kimselere saygı göstermek maksadıyla onların kabirleri üzerine mâbed yapmak Örf haline gelmişti. Bu gelenek neticede insanları putperestliğe götürdüğü için Hz. Peygamber yasak kıy ip bunu yapan yahudi ve hınstiyanları da kınamıştır.[33]Ayrıca şu uyanda da bulunmuştur: "İyi biliniz ki sizden önceki ümmetler, peygamberlerinin ve iyi kimselerinin kabirlerini mescid edinmişlerdi. Sakın siz kabirleri mescid edinmeyiniz; size bunu yasaklıyorum!"[34]
22. Kehf sûresi indikten sonra olay halkın gündemi haline geldi. Gerek Ehl-İ kitap gerekse müslümanlar arasında onların sayıları ve kaldıkları süre hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Kur'ân-ı Kerîm, bir hikmete binaen bunların nerede ve ne zaman yaşadıkları, sayıları, isimleri ve -tercih edilen görüşe göre- kaldıkları süre hakkında bilgi vermedi. Sadece böyle bir olayın cereyan ettiğini bildirdi ve bu gençlerin sığındıkları mağaranın konumu hakkında bazı açıklamalarda bulundu. Ayrıca bu gençlerin sayıları hakkında farklı şeyler söyleyenler olduğunu ifade etti. Ancak bu söylenenleri "recmen bi'1-gayb" (gelişi güzet tahminlerde bulunmak) diye vasıflandırdı.
Bir görüşe göre "recmen biM-gayb" ifadesi ilk iki rakamla ilgilidir; "Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" diye ifade edilen üçüncü rakama gelince onunla ilgili olarak "Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır" buyurulmuştur. Bu ifade gençlerin sayısının yedi olduğuna, sekizincisinin de köpekleri olduğuna dair ipucu verir. İbn Abbas, kendisinin bunu bilenlerden olduğunu ve bu gençlerin yedi kişi olduğunu söylemiştir.[35] Bununla beraber "De ki: Onların sayılarını rabbim daha İyi bilir" cümlesi, bu tür konulan Allah'ın bilgisine havale etmenin ve vahyin bildirdiğinden fazla bir şey söylememenin daha uygun olduğunu, böyle konular hakkında ileri geri söz söylemenin bir fayda sağlamayacağını İfade etmektedir.
Hadis kaynaklarında zikredilmemiş olan bu kıssa, tarih ve tefsir kitaplarında geniş ve farklı rivayetler şeklinde nakledilmiştir, Ashâb-ı Kehf'in Hıristiyanlığa veya Yahudiliğe mensup olduklarına dair de Kur'an'da veya hadis kaynaklarında herhangi bir bilgi yoktur. Kıssanın nüzul sebebi dikkate alındığında bunların Hz. îsâ'dan önce yaşamış olmaları muhtemeldir. Çünkü bunlarla ilgili soruyu Hz. Peygamber !e sormalarını müşriklere tavsiye edenler yahudi âlimleriydi. Öte yandan "rakîm" kelimesinin etimolojisinden hareketle de bunların Hz. îsâ'dan önce yaşadıkları kanaatine varanlar olmuştur.[36] Kıssanın nerede geçtiğine dair Kur'an'da herhangi bir işaret olmamakla birlikte, dünyanın çeşitli yerlerinde meselâ İspanya. Cezair, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Türkistan'da Ashâb-ı Kchf'e ait olduğu iddia edilen mağaralar vardır. Anadolu'da da Tarsus, Efes ve Efsus (Afşin) olmak üzere üç yer gösterilmiştir, Genelde hıristiyan kaynakları olayın Efes'te cereyan ettiğini kaydederler. Kur'ân-ı Kerîm ise hikâyenin mesajı bakımından pek Önemi olmayan bu bilgilerden ziyade, olayın üzerinde düşünülüp ibret alınması gereken yönlerini ön plana çıkarmıştır. Bu da öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu göstermek ve iman-küfür mücadelesinde Allah'a ve âhiiet gününe inananlann mutlaka zafere kavuşacaklarını vurgulamaktır.[37]
Meali
23-24. "Allah izin verirse" demeden hiçbir şey için "Şu işi yarın yapacağım" deme. Unuttuğun takdirde rabbini an ve "Umarım rabbim beni, bundan daha doğru olana iletir" de, 25. "Onlar mağaralarında üç yüzyıl kuldılttr. Buna dokuz yıl da ilâve ettiler. 26. De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir. O nasıl da duyar, nasıl da görür! Onların Allah'tan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. 27. Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku! Onun kelimelerini değiştirecek kimse yoktur. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın. 28. Rızâsını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme! Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi ücü aşırılık olan kimseye boyun eğme![38]
Tefsiri
23-24. Ashâb-ı Kehf kıssası Hz. Peygamber'e sorulduğunda "Allah izin verirse1' demeden, "Yarın size cevap vereceğim" dedi. Bu sebeple bir süre vahiy kesildi. Bu bir uyarıydı. Nitekim on beş gün sonra vahiy geldiğinde Yüce Allah Hz. Peygamber'i şöyle uyarıyordu: "Allah izni verirse demeden hiçbir şey için 'Şu işi yarm yapacağım' deme!" Hiç kimse yarın ne yapacağını bilemez[39] Zira bir şeyin meydana gelmesi İçin sadece insanın iradesi yeterli değildir, Allah'ın da onun olmasını dilemesi gerekir. Bu irşad ve uyarılar sebebiyle gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken İşi Allah'ın iradesine bağlamak yani "Allah izin verirse" demek güzel görülmüştür. Türkçe'de yaygın olarak kullanılan ve âyet metnindeki lafza uygun bir dilek ifadesi olan "inşâallah" deyiminin anlamı da budur.[40]
25-26. Müfessirler bu âyetleri birbirinin tamamlayıcısı olarak ele almış ve bunların tefsiri hakkında iki farklı görüş belirtmişlerdir:
a) 25. âyet, daha önce Ashâb-ı Kehf in
sayılan hakkında farklı şeyler söyleyenlerin sözüdür. İnsanlar onların
sayıları hakkında ihtilâf ettikleri gibi, kaldıkları süre hakkında da farklı
rakamlar söylemişlerdir. Kimileri, "Onlar mağaralarında üç yüzyıl
kalmışlardır" derken, bazıları da dokuz yıl daha ekleyerek "Üç yüz dokuz
yıl kaldılar" demişlerdir. İbn Mes'ûd'un, âyetin başına "ve kalû (ve
dediler ki)" cümlesini ilâve ederek okuması da bu görüşü destekler. Buna
göre Allah, Ashâb-ı Kehf'İn sayısını da mağarada kaldıkları süreyi de
bildirmemiştir. Nitekim
26. âyette bu bilginin sadece Allah katında olduğu belirtilmiştir. Ashâb-ı Kehf
in kendileri de birbirilerine, "Rabbıniz kaldığınız müddeti daha iyi
bilir" demişlerdi.[41]
b) 25. âyet Allah'ın sözüdür. Bu takdirde Ashâb-ı Kehf mağarada üç yüz dokuz yıl kalmışlardır. Bir tefsire göre Ehl-i kitap da Ashâb-ı Kehf in mağarada üç yüzyıl uyuduklarını söylemiştir. Buna göre âyetteki üç yüzyıldan sonra "dokuz da ilâve ettiler" ifadesi, Araplar'ın kullandığı üç yüz dokuz sayısının kamerî yıla (ay yılına), Ehl-i kitab'm söylediği üç yüz sayısının ise güneş yılına denk olduğuna işaret edebilir. Bu takdirde 26. âyet onların mağarada kaldıkları süreyi belirterek insanların bu konudaki ihtilâflarını ortadan kaldırmış ve Allah'ın konuyu herkesten daha iyi bildiğini vurgulamış olur. Zira göklerde ve yerde gizli olan şeyleri bilen Allah, onların mağarada ne kadar uyuduklarını da bilir. Onun görmesi de işitmesi de sonsuzdur. Göklerdekilerin de yerdekilerin de ondan başka sahibi yoktur. O hükümranlığına hiç kimseyi ortak etmez.[42]
27, Hz. Peygamber müşriklerin sorularına cevap verdikçe onlar yeni sorular sorup yeni isteklerde bulunuyorlardı. Nitekim Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkındaki sorularına cevap verilmişti. Bu defa da Hz. Peygamber'den, eğer çağrısını kabul etmelerini istiyorsa Kur'an'da, kendilerinin ve atalarının âdetlerini ve inançlarını destekler nitelikte bazı değişiklikler yapmasını İstediler. Söz konusu âyet, onların bu tür isteklerini reddetmek üzere inmiş ve Peygamber'e, kendisine vahyedileni okuması ve ona uyması emredilmiştir. Böylece ona şu husus bildirilmiş oluyordu: Peygamber ancak kendisine vahyedileni okumak ve onunla amel etmekle mükelleftir. O, Allah'ın kelimelerini değiştirmeye yetkili değildir. Vahye uymaz ve onunla amel etmezse Allah'ın azabından kurtulup sığınacak bir yer bulamaz.[43]
28, Kureyş'in ileri gelen ailelerine mensup müşrikler, Hz. Peygamber'in fakir müminlerle birlikte bulunmasından rahatsızlık duyduklarını, bu insanları yanından uzaklaştırması halinde kendisiyle görüşebileceklerini söylüyorlardı. Bu âyet, Hz, Peygamber'in şahsında bütün İnsanlığa şöyle bir uyarıda bulunmuştur: Ey Peygamber! Üstünlük ve şeref, dünya malında ve ziynetinde değil, gönül ziynetinde, yani iman ve güzel ahlâktadır. Servet ve mevki sahipleri öne alınıp yoksullar arkaya itilemez. Servetteriyle kibirlenen zenginlerin hatırı için fakir müslümanlar ihmal edilemez. Sen ayırım gözetmeden Allah'ın âyetlerini herkese oku. İlâhî mesajdan kimin daha çok yararlanacağını sen bilemezsin, onu ancak Allah bilir. Öyle ise sakın o fakirleri yanından uzaklaştırma, bilâkis onlarla birlikte olmaya candan gayret göster!
Başka bir âyette de Hz. Peygamber şöyle uyarılmıştır: "Rablerinİn rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur; senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları kovup da zalimlerden olasın!"[44]
Mealinde "Rızâsını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenlerle olmak icm elinden gelen çabayı göster" şeklindeki cümle şöyle de ifade edilebilir: "Rızâsını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenlerle olmaya nefsini zorlayarak devam et!"[45]
Meali
29. Ve de ki: Gerçek, rahbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Biz, zalimler için surları kendilerini çepeçevre kuşatan bir cehennem hazırladık. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak! 30. İman edip de iyi şeyler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz. 31. İşte onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler; orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak![46]
Tefsiri
29. Yüce Allah önceki âyette Hz. Peygamber'e, sıman k zenginlerin keyfi için fakir müminleri ihmal etmemesini ve bunlardan yüz çevirmemesini emretmişti . Burada da Resûlullah'ın onlara şu gerçekleri hatırlatması İstenmektedir: Bu din, Allah katından gelmiş bir dindir. Bunun karşısında zengin-fakir, güzel-çirkin, ün-lü-ünsüz, güçlü-güçsüz ayırımı yapmaksızın herkes eşittir. Kur'an, insanlar arasında hiçbir ayırım gözetmeksizin herkese aynı şekilde ve eşit olarak hitap eder. Dileyen ona inanır dileyen de inkâr eder İnananın faydası, inanmayanın da zararı kendisine aittir. İnsanlara inanmaları için herhangi bir baskı yapılamayacağı gibi, putperest zenginlerin keyfi için Allah'a samimiyetle inanan fakirler de ihmal edilemezler ve Peygamber'in huzurundan uzaklaştınlamazlar.
Allah, inanmayan zalimler için âhirette onları çepeçevre kuşatacak bir ateş hazırlamıştır. Bu ateşin şiddetinden bunalıp da su diye feryat edenlere yüzleri haklayan, erimiş maden ağırlığında bir su verilecektir.
Allah insanı akıl ve irade gibi hakkı bâtıldan ayırma yetenekleriyle donatmıştır. İnsan bu yeteneklerini kullanarak gerçeğin ve iyinin arayışı içinde olmaz, aksine bâtılda ısrar ederse kalbi iyice kararır. Allah'ın onu zorla doğru yola sevket-mesi mümkünse de bu durum O'nun vermiş olduğu yetki, sorumluluk ve ceza-nıü-kâfat düzeniyle uyuşmaz. Bu yüzden, "Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin" buyıırulmuştur.[47]
30-31. Allah Teâlâ bir önceki âyette iman etmeyenlere verilecek cezayı belirttikten sonra 30. âyette de "Biz, güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz" buyurarak kendisinin adaletine işaret etmekte, inanıp iyi işler yapanların emeklerinin boşa gitmeyeceğini, karşılıklarının eksiksiz olarak kendilerine verileceğini ifade buyurmaktadır. 31. âyette ise iman edip iyi işler yapanlara verilecek karşılığın neler olduğu bildirilmektedir. Âhirct hayatı ve burada müminlere verilecek nimetler öz ve yapı itibariyle dünyada bilmen nesnelerden farklı olduğu için insanlar tarafından bilinmemektedir. Burada ve benzeri diğer âyetlerdeki tasvirler ise[48] müminler için ebedî hayatın konforu, canlılığı ve rahatlığının temsilî birer anlatımıdır.[49]
Meali
32. Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, ikisi arasında da ekin bitirmiştik. 33. Bağlardan ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık. 34. Bu adamın başka serveti de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm." 35. Böyle bir inkâr içinde kendine kötülük ederek bağına girdi ve şöyle dedi: "Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam. 36. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, orada bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum." 37. Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona hitaben, "Sen, dedi, seni topraktan, sonra nut-feden (sperm) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı etmektesin? 38. Halbuki O Allah benim rabbimdir ve ben rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam. 39-40. Keşke bağına girdiğinde, 'Maşallah! Kuvvet yalnız Allah'ındır' deseydin! Eğer malca ve evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan, ben de rabbimin bana, senin bağından daha iyisini vereceğini umuyorum; Allah senin bağına gökten âfetler gönderir de bağ boş ve kaygan bir zemin haline gelir. 41. Ya da bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu aramaya bile gücün yetmez." 42. Derken onun serveti yok edildi de çardakları yere çökmüş bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü çırpınmaya başladı. "Ah, diyordu, keşke ben rabbîme hiçbir şeyi ortak koşmamış olsaydım!" 43. Ona Allah'tan başka yardım edecek herhangi bir topluluk yoktu; kendisi de (bu felâkete) engel olamadı. 44. İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah'a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine O'dur.[50]
Tefsiri
32-44. Yüce Allah önceki âyetlerde inanmayanların cehennemdeki durumlarıyla inananların cennetteki durumlarını anlattıktan sonra, burada da bu iki grubun hallerine uysun olarak biri imanın, diğeri küfrün temsilcisi durumundaki iki ada- mın inanç ve davranış özelliklerini örnek venniştir. Âyetlerden anlaşıldığına göre küfrün temsilcisi olan şahıs büyük bir servete sahiptir; imanın temsilcisi ise fakir ve zayıftır. Servet sahibi olan şahıs Allah'a iman edip verdiği nimete şükredeceği yerde, servetini fakir arkadaşına karşı böbürlenme ve nankörlük vesilesi yapmıştır. Malının yok olmayacağına ve kıyametin koptnayacağma inanmaktadır; kopsa bile âhirette Allah katında dünyadakinden daha iyi bir servete sahip olacağını İddia etmekte, kibri yüzünden kendi gözünde değerli gördüğü nefsinin Allah katında da değerli olması gerektiğini düşünmektedir.
Âhirete inanan arkadaşı ise iman ve sâlih amel konusunda ona öğüt vermiş, kendisini topraktan yaratıp çeşitli safhalardan geçirdikten sonra mükemmel bir insan haline getiren Allah'a ortak koşarak nankörlük etmesinin uygun olmadığını, âhireti inkâr etmenin bir bakıma Allah'ı inkâr etmek olduğunu bildirmiştir. Zira âhiretİn imkânsızlığını savunmak, Allah'ın gücünün sonsuzluğundan şüphe etmenin bir sonucudur. Halbuki her şeyi yoktan var eden Allah için insanları öldükten sonra diriltmek hiç de zor değildir [51]
Sözün akışından anlaşıldığına göre inanmayan zengin adam bu nasihatlere aldırış etmedi, kibir ve gururla âhireti inkâra ve arkadaşını küçümsemeye devam etti. Bu yüzden semavî bir âfet bağlarının ürününü mahvetti. O güzelim bağların birden bire harap olduğunu gören zengin, onlar için yaptığı harcamalara acıyarak çırpınmaya ve "Keşke rabbime hiç kimseyi ortak koşmacaydım!" demeye başladı. Ne övündüğü evlâtlarından ne de çevresinden fayda ve yardım geldi. Böylece gerçek koruyucunun yalnız Allah olduğunu anladı ama, iş işten geçmişti, bağları harap oldu, kendisi de fakir düştü.
Bu iki kişinin kimlikleri konusunda tefsirlerde farklı görüşler vardır: a) Bunlar Mekke'de Mahzûnı kabilesinden iki kardeştir. Biri kâfir olan Esved b. Abdü'l-Eşed, diğeri ise müslüman olan kardeşi Ebû Seleme'dir. Bahçeler ise muhtemelen Tâif te bulunmaktadır, b) Bunlar İsrâiloğullan'ndan iki kardeştir. Babalarından kalan mirası bölüştüklerinde, mümin olan malını hayır yolunda harcamış, diğeri ise örnekte anlatılan bağları satın almıştır. Sonuç ise anlatıldığı gibi hüsrandır.[52] c) Bu olay inananla inanmayan insanın iç dünyalarını anlatan bir temsildir. Burada inanmanın insan ruhuna verdiği güven ve huzur ile inançsızlığın sebep olduğu güvensizlik ve huzursuzluk anlatılarak Mekkeli zengin müşriklerle yoksul müslümanların ruh halleri tasvir edilmiştir. Yoksul insanlarla beraber oturmaya tenezzül etmeyen zenginlerin tutumlarını kınayan ve Hz. Peygambere onların sözlerine uymamasını emreden âyetlerden sonra bu misalin getirilmesi, müşriklerin sonunun o bahçe sahibi zenginin sonuna benzeyeceğine işaret etmektedir.[53]
Meali
45, Onlara dünya hayatının örneğini de ver: O gökten indirdiğimiz bir su gibidir, yerin bitkisiyle birbirine karışmış, sonra bitki rüzgârın savurduğu çcrçöp haline gelmiştir. Allah, her şeyi yapabilecek güçtedir. 46. Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi işler ise rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır. 47. (Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün. Onları da (dirilttiklerimizi) mahşerde toplamış olacağız. Onlardan hiçbirini bırakmayacağız. 48. Ve hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır: "Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız gibi (şimdi de) bize geldiniz. Oysa siz, size vaad edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız." 49. Artık kitap ortaya konmuştur; suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. "Vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!" Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.[54]
Tefsiri
45-46. Mekkelİ bazı zenginler, mal ve evlâtlarının çokluğu sebebiyle şımardıkları İçin tevhid dinine girmeye tenezzül etmiyor.[55] hayatın sadece dünyadan ibaret olduğunu iddia ediyorlardı.[56] Yüce Allah, onların şımarmasına sebep olan dünya hayatının durumunu; sularıyla, ağaçlarıyla, çiçekleriyle ve yeşillikleriyle son derecede güzel olan ve fakat bir süre sonra kuruyup harap olan bitki örtüsünün bünyesine girip ona hayat veren suya benzetiyor; fakir müslümanları küçümseyen, onlara karşı malkıı ı vr evlâtlarının çokluğu ile Övünen Mekkeli zenginler başta olmak üzere güvenen ve âhireti inkâr edenlerin bundan ibret almalarını istiyor.
Cenâb-ı Allah, insanları aldatan dünya hayatının (Tın i, mal ve evlâtların da bu dünyanın bir süsü olduğunu, kısa bir süre sonra ellerinden çıkacağını, asıl kalıcı ve hayırlı olanın sâlih amel olduğunu bildiriyor.
Salih amel, başta iman olmak üzere İslâm'ın yapılmasını emrettiği ve hoş gördüğü güzel İşlerle ahlâkî değerlere uygun davranışlardır. Allah'ı zikretmek, namaz, oruç, hac, zekât ve benzeri bütün ibadetler; cihad etmek, iyiliğe yöneltmek, kötülükten sakındırmak, ana-babaya, akrabaya ve komşulara iyi davranmak, adalet, ihsan vb. Kur'an'ın öngördüğü bütün İyi işler dünyada insanlara fayda verecek ve âhirette de kurtuluşa vesile olacak sâlih amellerdir. İnsana yakışan, dünya hayatında yapacağı iyi işlerle ebedî saadetini kazanmaktır. Bununla beraber İslâm, helâl mal kazanmayı ve dünya nimetlerinden istifade etmeyi de yasaklamamıştır: " De ki: Allah'ın kulları İçin yarattığı süsü ve temiz nzıklan kim haram kıldı? De ki: Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyamet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır"[57] Ancak İslâm bu nimetlerin fakirlere karşı kibir ve gurur vesilesi edilmesini, maddî ve psikolojik baskı aracı yapılmasını hoş görmez.[58]
47-48. Dağların yürütülmesinden maksat, kıyamet gününde şiddetli bir deprem ve infilâkın meydana getirilmesi, dağların atılmış yün gibi savrulması olabilir. Kur'an'ın değişik yerlerdeki anlatımına göre o gün yer kütlesi sarsılacak ve dağlar darmadağın edilecek[59] savrulan kum yığınları haline gelecek [60] atılmış renkli yün gibi olacak[61] toz duman haline gelecek[62] bulutlar gibi hareket edecek, nihayet bir serap olacaktır.[63] Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Sana dağlan soruyorlar. De ki: Rabbim onları un ufak edip savuracak; yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün"[64] Bu konuda Elmalılı Muhammed Hamdi şöyle der: "Dağların atılmış renkli yünler gibi olmaları hali, bizim idrakimize göre bütün yer küresinin volkan gibi infilâk edip patlaması halini düşündürdüğü gibi, son zaman savaşlarının o hali almaya doğru giden yakıcı manzaralarım da göz önüne getirmektedir"[65] Allah dağları yerinden giderir, yok eder, her taraf dümdüz ve çıplak hale gelir. Böylece yeryüzünde ne bir bitki ne bir ağaç ne bir canlı ne de bir bina kalır.
Bundan sonra Allah Teâlâ, bütün insanları huzurunda saf halinde toplayacak ve inkarcılara şöyle hitap edecek: "Siz ilk yarattığımız gibi bize geldiniz!" Yani si/, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyordunuz, işte gördünüz. Sizi hiç yokken nıı- sil yarattıysak öldükten sonra da öylece dirilttik. Şimdi huzurumuza aynen yarattığımız zamanki gibi çıplak, malsız, mülksüz, çocuksuz ve yardımcısız olarak geldiniz. Nitekim başka bazt âyetlerde şöyle buyurulmuştur: "Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız"[66] "Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak, kendisi de tek başına bize gelecek"[67] Hz. Peygamber de kıyamet gününde Allah'ın insanları, ilk yaratıldıkları doğal halleri ve görünüşleriyle, yanlarında dünyalık hiçbir şeyleri olmaksızın toplayacağını haber vermiştir.[68]
49. Bu ve benzeri âyetler[69] insanoğlunun dünyada başı boş bırakılmadığını, yapmış olduğu iyi veya kötü, büyük veya küçük her türlü amelin, mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde yazılıp korunduğunu ifade etmektedir. İnkarcıların hesaba katmadıkları âhiret gününde herkesin amel defteri önüne konacak ve dünyada yapmış olduğu büyük-küçük ne ameli varsa orada zaptedilmiş olduğunu görecektir. Dünyada günaha batmış olanlar o gün yapmış oldukları kötülüklerin sayılıp dökülmesinden dehşete kapılacaklar, Allah'ın vereceği cezadan ve insanlar karşısında rezil olmaktan korkacaklardır.
Âyette insanın nasıl davranması ve nasıl yaşaması gerektiğinin hesabını ken-ıii kendine sormasının lüzumuna işaret edilmektedir, yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim, 52. Unutma ki bir gün Allah, "Benim ortaklarım olduğunu ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın" buyuracak. Onları çağıracaklar da; fakat kendilerine cevap veremeyecekler; çünkü biz onların arasına tehlikeli bir uçurum koyduk. 53. Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar; ondan kurtuluş yolu da bulamayacaklar.[70]
Tefsiri
50. Adem ile İblîs kıssası daha önce birkaç defa geçmiş ve oralarda İblîs'in Âdem'e secde etmemesinin sebebi açıklanmıştı.[71] Burada, Allah'ın ve Peygamber'in yolunu bırakıp da hem Allah'ın hem de insanların düşmanı olan İblîs'in ve soyunun yolundan giden sapkın insanları uyarmak için konuya tekrar kısaca değinilmiştir,
İblîs'in cinlerden mi meleklerden mi olduğu konusunda farklı görüşler olmakla birlikte.[72] bu ve benzeri âyetler onun meleklerden olmadığını açık bir şekilde ifade eder. Ayrıca melekler, nuranî varlıklar olup onların erkeklik ve dişilikleri yoktur. Onlar evlenmezler, dolayısıyla çocuk sahibi olmazlar. Halbuki bu âyette İblîs'in neslinden söz edilmektedir. Melekler, yaratılışları İtibariyle itaatkâr varlıklar olup Allah'a asla isyan etmezler, kendilerine emredilenleri yerine getirirler.[73] Halbuki İblîs çeşitli âyetlerde ifade edildiği üzere Allah'a isyan etmiştir. Çünkü o cinlerdendir, cinler ise itaat veya isyan etme özgürlüğüne sahip varlıklardır.
Başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyuru!maktadır: "O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: 'Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?' Melekler şöyle cevap verecekler: 'Hâşâ, sen yüceler yücesisİn! Bizim velimiz onlar değil sensin.' Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı"[74]
Kur'ân-ı Kerîm'de İblîs'in de[75] cinlerin de[76] ateşten yaratılmış oldukları bildirilmiştir. Bu âyetler cinlerle meleklerin ayrı ayrı varlıklar olduğunu gösterir.
Cinler de melekler gibi gayri maddî olduktan için, bu anlamda meleklerin cinlerden sayılabileceğini, dolayısıyla cinlerden olan İblîs'in aynı zamanda meleklerden olmasına bir engel bulunmadığını savunanlar olmuşsa da gerek yukarıdaki deliller, gerekse Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadîsi şerif, meleklerle cinlerin farklı varlıklar olduğunu ifade etmektedir. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Melekler nurdan yaratıldı. Cinler ise öz ateşten yaratıldı. Âdem de (Kur'an'da) size anlatılan şeyden (toprak) yaratıldı"[77]
51. "Ben onlara ne göklerin ... ne de kendilerinin yaratılışını gösterdim" cümlesindeki zamirlerden kimin kastedildiğine göre âyete iki türlü mâna verilmektedir: a) Zamirler, İblîs'i ve neslini ifade ettiği takdirde mealinde verilen mâna çıkar. Buna göre âyette göklerin, yerin ve insanların yaratılışında -hazır bulundurul-madıklan İçin- hiçbir katkıları olmayan, hatta kendileri dahi sonradan yaratılmış bulunan, dolayısıyla ilâh olmaları imkânsız olan şeytanların ibadet ve itaate lâyık olmadıkları bildirilmekte ve Allah'ın, insanları yanlış yola saptıranları kendisine yardımcı edinmeyeceği vurgulanmaktadır, b) Zamirler, İblîs'i ve neslini dost edinen insanları ifade ettiği takdirde mâna şöyle olur: Ben onlara (müşrikler) ne göklerin ne yerin ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim. Onlar, bana ortak koştukları şeylerin, kâinatı yaratırken bana yardım ettiklerini görmediler. O halde onların benim ortaklarım olduğunu nasıl iddia ediyorlar?
Câhîliye döneminde insanlar cinlerin yeryüzünde tasarrufta bulunduklarına inanırlar, korkutucu bir vadiye geldiklerinde, bâtıl inançlarına göre o vadide tasarrufta bulunan cinin zararından emin olmak için "Bu vadinin azizine sığınırım" derlerdi.[78]
Yukarıdaki iki yoruma göre de Allah Teâlâ âyette kendisine ortak koşulmasını reddetmekte ve bunu yapanları kınamaktadır. Zira kâinatta var olan her şeyi o yaratmıştır. Bu konuda eşi ve ortağı yoktur. Kur'ân-ı Kerîm göklerin ve yerin, buralarda yaşayan varlıklardan daha önce yaratılmış olduğunu ifade eder.[79]
52-53. Yüce Allah kıyamet gününde hesaba çekmek üzere bütün mahlûkatı huzurunda topladığı zaman, dünyada kendisine ortak koşmuş olanlara şöyle seslenecek: Haydi, benim ortaklarım olduğunu ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın da size yardım etsinler! Bunun üzerine müşrikler tanrılarını çağıracaklar. Fakat o sözde tanrılar cevap veremeyecek. Zira Allah Teâlâ müşriklerle tanrı edindikleri şeyler arasına tabii bir engel koymuştur. Onların hilkat ve tabiatları tapınmaya lâyık ve yardım etmeye müsait değildir. Bu husus orada açıkça ortaya çıkacak, artık tapanlarla tapılanlar birbirlerini göremeyeceklerdir. Batıl tanrıların dünyada faydaları olmadığı gibi âhirette de faydalan olmayacağı ortaya çıkacaktır. İşte o zaman suçlular cehennemi görecekler, oraya gireceklerini ve oradan çıkmak için bir kurtuluş yolu bulamayacaklarım anlayacaklardır.[80]
Meali
54, Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali vermişizdir. Fakat insan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır, 55. Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve rablerindcn mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece, Öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesidir (bunu beklemeleridir). 56. Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için bâtıl yolla mücadele verirler. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır. 57. Kendisine rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır? Biz onların kalplerine, bunu algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onlan hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyecekler. 58. Senin, bağışı bol olan merhametli rabbin şayet yaptıkları yüzünden onlan (hemen) cezalandıracak olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan öte kaçıp kurtulacakları bir sığmak bulamayacaklardır. 59. İşte o beldeler (ahalisi) zulmettikleri zaman onları helak ettik; onlan helak etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.[81]
Tefsiri
54-56. Bu misallerin verilmesindeki gaye insanların öğüt ve ibret alarak gerçeğe inanmalarını sağlamaktır. Allah Teâlâ, insanlar ibret alsınlar diye Kur'an'da çokça misal vermiştir. Sivri sinekten, akıllara durgunluk veren uçsuz bucaksız göklerin yaratılışından, dünya hayatının fâniliğinden ve kâinattaki iyi ve kötü şeylerden örnekler vermiştir ki İnsanlar düşünüp gerçeği anlasın ve kabul etsinler. Fakat insanlardan bir kısmının inat ve inkârları, bencillik ve çıkar hesaplan onları, hak dine ve peygambere karşı kör bir mücadeleye itmiş, hak ve hidayet karşısında inat ve ısrarla direnerek inkârlarını sürdürmüşlerdir. Akıl ve nakil delillerinden yararlanırken iman etmek ve Allah'tan bağışlanmayı dilemek yerine öncekilerin başlarına gelen felâketlerin kendi başlarına da gelmesini beklemiş veya kendilerine vaad edilen azabı açık seçik görmek istemişlerdir. Nitekim bir âyette şöyle dedikleri bildirilmektedir: "Allarnm! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bîr hakikatse gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!"[82]
Bununla beraber Allah Teâlâ peygamberleri, insanları helak etmek için değil onlara müjde vermek ve isyan edenleri uyarmak için göndermiştir. Fakat inanmayanlar hakkı mağlûp etmek için mücadele etmektedirler. Onlar, hak ve hakikatin ortaya çıkması için değil, bilâkis Allah'ın âyetleri ve bu âyetlerde bildirilen azap ile alay etmek için mücadele ederler. Böyle peşin hükümlü ve sabit fikirli kimselere ne kadar misal getirilirse getirilsin fayda vermez. Bunlar azabı apaçık görmedikçe iman etmezler. Ancak azabı gördükten sonra da inanmaları kendilerine bir fayda sağlamaz.[83]
57. Şüphesiz ki Allah'ın âyetleri kendisine hatırlatıldığı halde kibirlenip onlara sırt çeviren ve yapmış olduğu kötülükleri unutup hatırlamazlıktan gelen kimse, kendisine en büyük zulmü yapmıştır. Böylelerinden daha zalim kimse yoktur. Çünkü onun bu davranışı, ebedî hayatının azap içinde geçmesine sebep olmaktadır. Yüce Allah böyle peşin fikirli, inatçı kimselerin İnkârları yüzünden kalplerini mühürler, kulaklarını da kapatır.[84]Dolayısıyla bunlar hakkı işitmez ve anlamazlar. Peygamberin veya diğer davetçilerin daveti bunlara fayda vermez ve ebediyen doğru yolu bulamazlar. Zira inkârda ısrarları onların düşünme ve anlama yeteneklerini köreltmiştir. Süleyman Ateş'e göre "Anlayışın kapanması olayı, Allah'ın kanunları içinde oluşan psikolojik bir olaydır. Onun için Yüce Allah, kanunları içinde oluşan bu psikolojik olayı, kendi fiili olarak anlatır. Gerçekte de O'nun işidir. Ama olayın sebebi, insanın anlamak istememesidir. Basiretinin kapanmasına bu isteksizliği sebep olmuştur. Bundan dolayı insan kınanmaktadır.[85]
58-59. Yüce Allah'ın mağfireti geniş, merhameti büyüktür. Bu sebeple kullarının kusur ve isyanlanna rağmen onları hemen cezalandırmaz, bilâkis uslanmaları için onlara mühlet verir. Allah'ın âdeti böyledir. Zalimlere mühlet verir, fakat verilen sure içinde tövbe edip hakka dönmezlerse, artık cezalarını ihmal etmez, Nitekim daha önce kendilerine zulmetmiş olan Âd, Semûd, Lût ve benzeri kavimlere de belli bir süre mühlet vermiş, fakat verilen süre içinde hakka dönmedikleri için onları helak etmiştir.[86]
Meali
60. Bir vakit Mûsâ genç adama, "Tâ iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar yahut senelerce yürümedikçe durup dinlenmeyeceğim" demişti. 61. Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık, denizde yüzme yolunu tutup gitmişti. 62. Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ genç adama, "Kahvaltımızı getir. Gerçekten yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük" dedi. 63. Genç, "Gördün mü, dedi, kayaya sığındığımız sırada ben balığı unuttum! Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı." Ulaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti. 64. Mûsâ, "İşte aradığımız o idi" dedi. Hemen izleri üzerine geri döndüler. 65. Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona nezdinıizden bir ilim öğretmiştik. 66. Mûsâ ona, "Sana öğretilenden, bana doğruyu gösteren bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?" dedi. 67-68.0 (Hızır), "Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (İç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?" dedi. 69. Mûsâ, "İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem" dedi. 70. O da, "Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!" diye tenbih etti. 71. Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi deldi. Mûsâ, "İçindekileri boğmak için mi onu del-din? Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!" dedi. 72. (Hızır) "Ben sana, sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?" dedi. 73. Mûsâ, "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme; işimde bana güçlük çıkarma" dedi. 74. Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Mûsâ dedi ki: "Masum bir insanı, bir can karşılığı olmaksızın katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!" 75. (Hızır) "Sana, benimle beraber sen sabredemezsin, dememiş miydim? dedi. 76. Mûsâ, "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürülebilecek) mazeretin sonuna ulaştın" dedi. 77. Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Mûsâ "Dikseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi. 78. (Hızır) cevap verdi: "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim" dedi. 79. "Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu sakatlamak istedim. Onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gaspetmekte olan bir kral vardı. 80. Erkek çocuğa gelince, onun ana babası, mümin kimselerdi; çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk. 81. Böylece istedik ki, rableri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin. 82. Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkmda sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur." [87]
Tefsiri
60-61. Kıssada geçen Musa'dan maksat, İsrâiloğullan'na peygamber olarak gönderilmiş ve kendisine Tevrat verilmiş olan Hz. Musa'dır.[88]Delikanlı da Hz. Yûsuf un torunlarından Yûşâ b. Nûn olup Hz. Mû-sâ'nın kız kardeşinin oğlu olduğu rivayet edilir. Uzun süre Hz. Musa'nın hizmetinde bulunmuş, ondan ilim almış ve onun vefatından sonra yine bir peygamber olarak İsrâiloğullan'nm yönetimini üslenmiştir. Yüz on sene yaşadığı ve Hz. Musa'dan sonra yirmi yedi sene İsrâiloğullan'm yönettiği bildirilmektedir.[89]
Kıssada geçen ve Hz. Musa'ya ledünnî ilim (gayb ilmi) hakkında bilgi veren üçüncü şahsın kimliğine dair Kur'an'da bilgi verilmemiş olup, sadece 65. âyette "kullarımızdan bir kul" seklinde geçmektedir. Ancak müfessirlerin çoğunluğu bu şahsın Hızır aleyhisselâm olduğu görüşündedir.[90] Biz de gerek mealinde gerekse tefsirinde çoğunluğun görüşünü tercih ettik. Hızır'ın ledünnî ilme sahip olduğu şüphesiz olmakla birlikte, peygamber olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Âlimlerin çoğunluğu, bu kıssadaki olayları, Hz. Musa'nın Hızır'a tâbi olmasını, ondan İlim almasını ve kıssada geçen bazı âyetleri, özellikle 82. âyetteki "Ben bunu kendiliğimden yapmadım" ifadesini na- zan itibara alarak Hızır'ın peygamber oiduğunu iddia etmişlerdir. Bir kısım âlimler ise onun peygamber değil velî olduğunu kabul ederler.[91]
Hızır aleyhisselâmın âb-ı hayat içtiği için kıyamete kadar yaşayacağını söyleyenler vardır; ancak müfessirlerin çoğunluğu "Senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik"[92]mealindeki âyete ve diğer aklî ve naklî delillere dayanarak onun öldüğünü söylemişlerdir.[93] Hızır'ın maddî âlemde değil misal âleminde yaşayabileceğini söyleyenler de vardır: "Ancak Hızır'ın bildiğimiz maddî hayatla değil misal aleminde yaşayan, darda kalmışlara yardım eden, sâlih bir kul olması mümkündür. Nitekim Sadreddin Konevî de Tebsıratü'l-mübtedî ve tezkireîü'l-miintehî adlı eserinde Hızır'ın varlığının misal âleminde olduğunu nakletmistir"[94]
Rcsulullah'ırı olayla ilgili tamamlayıcı bilgiler verdiği bir açıklamasında bildirdiğine göre bir gün Hz. Mûsâ İsrâiloğullan'na hitap ederken kendisine, "İnsanların en bilgini kimdir?" diye sorar, o da "Allah bilir" demesi gerekirken "benim" diye cevap verir. Bunun üzerine Yüce Allah ona, "İki denizin birleştiği yerde bir kulum var. O senden daha bilgindir" diye vahyeder. Hz. Mûsâ, "Rabbim, onu nasıl bulabilirim?" deyince de Allah, "Bir balık al, sepete koy; balığı nerede yitirir-sen işte kulum oradadır" diye cevap verir.
Mûsâ aleyhisselânı, emredileni yapıp yardımcısı Yûşâ b. Nûn ile birlikte yola koyulurlar. İki denizin birleştiği yerdeki kayanın yanma geldiklerinde başlarını koyup uyurlar. Balık sepetten atlayıp denizde yüzmeye başlar. Uyandıktan sonra Yûşâ balığın kaybolduğunu farkeder, fakat Musa'ya haber vermeyi unutur. O gün ve bütün gece giderler. Sabah olunca Mûsâ yardımcısına, "Kahvaltımızı getir. Gerçekten yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük" der, Yûgâ bir gün önce kayanın dibinde uyuyup uyandıklarında balığın kaybolduğunu farkettiğini, ancak durumu Musa'ya haber vermeyi unuttuğunu söyler. Mûsâ, "İşte bizim aradığımız yer orasıydı" der ve hemen geri dönerler, uyudukları yere gelerek Hızır ile buluşup tanışırlar. Hz. Mûsâ Hızır'a ondan ilim öğrenmek İçin geldiğini söyleyince, Hızır "Sen benimle beraberliğe sabredemezsin" der. Mûsâ da, "İnşallah, beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem" diye cevap verir, Hızır, "Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!" diye uyanda bulunur.
Derken bir gemi gelir, gemiye biner binmez Hızır geminin tahtalarından birini söküp çıkarır. Mûsâ ona kötü bir İş yaptığını söyler. Hızır, "Sana, benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi?" der. Mûsâ verdiği sözü unuttuğunu söyleyerek özür diler. Sahile çıktıklarında Hızır, sahilde oyun oynayan çocuklardan bi- rini öldürür. Mûsâ ona, masum bir cana kıymanın kötü bir davranış olduğunu hatırlatır. Hızır, "Sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi?" der. Mûsâ, artık mazeret gösteremeyeceğini söyler ve "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bir daha benimle arkadaşlık etme" diye cevap verir. Nihayet bir köye gelirler ve köy halkından yiyecek isterler. Fakat köy halkı onları misafir etmez. Köyde yıkılmak üzere olan bir duvar görürler. Hızır duvan eliyle düzeltir. Mûsâ, "Onlar bizi misafir etmediler ... dikseydin, bu yaptığına karşılık onlardan bir ücret alırdın" der. Hızır, Hz. Musa'nın son müdahalesinin artık ayrılma sebebi olduğunu, yolculukları esnasında yaptıklarının sebeplerini anlatacağını bildirir. Bunlar 79-82. âyetlerde bildirilen sebeplerdir. Resûlullah buyurmuştur ki; "Allah, Musa'ya rahmet eylesin. Ne olurdu sabretseydi de Allah, onların haberlerini bize anlatsaydı[95]
Bu olayın nerede ve ne zaman meydana geldiğine dair gerek Kur'an'da gerekse hadiste açıklayıcı bilgi olmadığı gibi, âyette sözü edilen iki denizin de hangileri olduğuna dair bir açıklık yoktur. Bunların Akdeniz'le Kızıldeniz, veya Hazar denizi ile Karadeniz olduğu, yahut Nil nehrinin Sudan'daki iki kolu olan Beyaz Nil İle Mavi Nil olabileceği yahut Ürdün nehri ile Kızıldeniz veya daha başka denizler olabileceği ifade edilmiştir.
Bir başka anlayışa göre bu iki deniz burada mecazî mânada kullanılmıştır. Bunlardan biri Hz. Mûsg diğeri de Hızır'dır. Çünkü Mûsâ zahir ilminin, Hızır da bâtın ilminin denizidir. İbn Abbas'tan böyle bir rivayet nakledilmekle birlikte mü-fessirler bu rivayetin sahih olmadığı kaııaatindedirier.
Mevdûdî olayı farklı bir açıdan değerlendirmektedir. Ona göre olayın ayrıntıları göz önünde bulundurulacak olursa iki şey ortaya çıkmaktadır: 1. Bu olaylar Mûsâ aleyhisselâm peygamberliğinin itk yıllarında gösterilmiş olmalıdır; çünkü bu tür şeyler, peygamberlerin ilk döneminde eğitim ve öğretim için gereklidir. 2. Bu kıssa, Mekkeli müminleri rahatlatmak için anlatıldığına göre, İslâm'ın ilk dönemlerinde Mekkeli müşriklerin müminlere yaptığı işkencelerin bir benzeri ile İs-râiloğullan'nm da Hz. Musa'nın peygamberliğinin ilk döneminde karşılaştığı sonucuna varılabilir. Bu iki noktaya dayanılarak bu olayın Firavun'un Isrâİloğulla-n'na uyguladığı İşkencenin en şiddetli olduğu ve bu dönemde Hz. Musa'nın Sudan'a yaptığı yolculuk esnasında gerçekleştiği söylenebilir. Bu takdirde iki denizin birleştiği yer de Mavi Nil ile Beyaz Nil'in birleştiği bugünkü Hartum şehri olur.[96]
Kıssa, Hz. Mûsâ ile ilgili olmasına rağmen Tevrat'ta yer almamıştır; bununla birlikte İsrâiloğulları arasında biliniyor olması gerekir. Nitekim yahudi efsane- sinde bunun benzeri olan Ilyâs ile Yeşua ben Levi kıssası vardır ki muhtemelen Kur'an'da anlatılan bu kıssanın bozulmuş şeklidir.
Müsteşrikler ise olayı saptırmak istemişler, Kur'an'da anlatılan bu kıssanın Gılgamış destanından, İskender hikâyesinden ve yahudi efsanesinden veya Grek mitolojisindeki Glaukos (İlyada) hikâyesinden kaynaklanmış olduğunu ileri sürmüşlerdir.[97] Ancak bu efsanelerdeki şahsiyet, Kur'an'daki Hızır'dan ziyade halk inançlanndaki Hızır'a benzemektedir. Ayrıca bu hikâyelerdekinin aksine, gerek Kur'an'da gerekse sahih hadislerde Hızır'ın ölümsüzlüğe mazhar olduğuna dair en küçük bir işaret yoktur.[98]
63-64. Müfessirlcr genellikle bu kayanın deniz kenarında bulunan herhangi bir kaya olduğunu ifade etmiş olmakla birlikte, Ehnalılı kaya ile deniz arasında geniş bir mesafenin varlığına işaret eden 71. âyeti dikkate alarak bunun Kudüs'te belirli bir kaya olduğu kanaatine varmıştır.[99] Ancak âyette balığın süzülüp denize girdiği açıkça ifade edildiğine göre kayanın deniz kenarında bir yerde olması gerekir.
Burada Hz. Musa'nın yardımcısına şaşkınlık veren şey, ölmüş bir balığın, bir mucize neticesinde canlanarak denize süzülüp gitmesidir. Hızır'ın bulunduğu yer de bu mucizenin gerçekleştiği yerdir. Hz. Mûsâ bunu bildiği İçin yardımcısından, balığın canlanarak denize girmesi halinde bundan kendisini haberdar etmesini istemişti. Bir kayanın yanında istirahata çekilip uykuya daldıkları bir sırada balık sıçrayıp denize atladı. Âyetin son cümlesi dikkate alındığında yardımcının bu esnada uyanmış olduğu ve balığın denize süzülüp gittiğini gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak bu durumu Hz. Musa'ya haber vermeyi unutmuştu. Bir süre daha yola devam ettiler. Acıktıklarında Hz. Musa'nın "Yemeğimizi getir" demesi üzerine, yardımcısı olayı hatırladı ve balığın denize gittiğini söyledi. Hz. Mûsâ, "İşte aradığımız o idi" dedi ve hemen geri dönüp kayanın bulunduğu yere gelerek Hızır aley-hisselâmla buluştular,[100]
65. "Ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik" mealindeki cümle, Hızır'a öğretilmiş olan ilmin özel bir İlim olduğunu ifade eder. Tefsirciler, kıssadaki âyetlerden hareketle bunun "gayb ve sır ilmi" olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ tarafından olağan üstü yollarla öğretildiği için İslâmî literatürde bu ilme söz konusu âyetin lafzından hareketle "ledünnî ilim" denilmiştir. Bu mânada peygamberlere vahyedilen ilimlerin tamamı ledünnî İlim olmakla birlikte, âyetteki anlatım tarzı ve hadislerde-ki açıklamalar, Hrzır'a öğretilmiş olan ilmin özel bir ilim olduğunu gösterir. Nitekim yukarıda Özet olarak zikredilen hadiste Hızır aleyhisselâm, "Ey Mûsâ! Ben Al- lah'ın ilminden bir ilme sahibim ki sen onu bilmezsin; onu bana Allah öğretti" diyerek buna işaret etmiştir.[101]
Tefsİrcilere göre Hz. Musa'nın ilmi, hükümleri bilmek ve zahir ile fetva vermektir. Hızır'ın ilmi ise eşyanın bâtınını (iç yüzü) bilmektir, dolayısıyla buna, "bâtın ilmi" veya "hakikat ilmi" de denmiştir. Elmalık şöyle der: "... Ledünnî ilim, fikrî bir gayretle elde edilmeyip Allah tarafından, sırf Allah vergisi olan bir mukaddes kuvvetin tecellisidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere, vücuttan vicdana gelen birinci derecede bir ilimdir. Nefsin gerçeğe ulaşması değil gerçeğin nefiste meydana çıkmasıdır. Doğrudan doğruya bir keşiftir.[102]
Âyetlerde geçen örneklerden bir sonuca varmak gerekirse ledünnî ilmin, insanlara verilen bilgi vasıtalarıyla elde edilmeyen, Allah'ın bildirmesiyle bilinen gayb bilgisi veya onun bir çeşidi olduğu söylenebilir.[103]
79-80. Kıssada cereyan eden başkasına ait bir geminin tahrip edilmesini ve suçsuz bir insanın öldürülmesini hiçbir ilâhî din onaylamaz. Halbuki âyetlerden anlaşıldığına göre Hızır bunları kendiliğinden değil ilâhî emir gereği olarak yapmıştır. Bu takdirde peygamberlere gönderilen ilâhî emirlerle Hızır'a verilen ilâhî emirler arasında bir çelişki görülmüyor mu? Bu durumda Hz. Mûsâ Hızır'ın açıklamasıyla nasıl İkna olmuştur? Bazı müfessİrler bu emirlerin, bir şahsın zengin, diğerinin fakir ve birinin hasta, diğerinin sağlıklı olmasını takdir edip bu sonucu yaratan Allah'ın emirleriyte aynı gruptan olduğunu kabul etmişlerdir. Bu takdirde Hızır'ın Allah'ın emirlerini uygulayan bir melek olduğu veya insanlar için belirlenen sınırlarla bağımlı olmayan başka bir varlık olduğu sonucuna varmışlardır.[104] Bir diğer yoruma göre de bu soruya iki türlü cevap verilebilir:
1, Hz. Musa'nın yoruma itiraz etmemesinden anlaşıldığına göre onun masum zannettiği kimse çocuk değil, yaptık!arından dolayı öldürülmesi gereken ergin bir gençtir.
2. Hızır akyhtsselâin bunu kendiliğinden değil Allah'ın emriyle yaptığını söylemiştir; Musa'nın itiraz etmemesinin sebebi de budur. Çünkü bu sözüyle Hızır, istisnaî hallerde özel bir şeriatla gönderilmiş bir peygamber olduğunu anlatmak istemiştir. Bundan dolayı o çocuğu öldürmesi olayı genel kurala aykırı olmakla beraber, Hızır için özel bir vahye dayanmaktadır. Hz. Musa'yı Hızır aley-hisselâmdan ayıran en önemli nokta da budur.[105]
Meali
83. Sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: "Size onunla ilgili bir parça okuyacağım." 84. Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir yol öğrettik. 85.0 da bîr yo) tutup gitti. 86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin" dedik. 87.0, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, rabbinc gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak. 88. İman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız." 89. Sonra yine bir yol tutup gitti. 90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar bul- du ki, onlar için güneşe karşı bir örfü yapmamıştık. 91. İşte böyle! Onun yanında bulunan her şeyden haberdardık. 92. Sonra yine bir yol tuttu. 93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında bunların ötesinde nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. 94, Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel ödeyelim mi?" 95. Zülkarneyn şöyle cevap verdi: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım. 96. Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi demirle doldurunca) "körükleyin!" dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi. 97. Artık onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildi-ler, 98. Zülkarneyn, "Bu, rabbimden bir rahmettir. Fakat rabbimin vaadi gelince O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır" dedi. 99.0 gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; sûra da üfürül-müş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir. 100-101. Ve, gözleri beni hatırlamaya kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir. [106]
Tefsiri
83. Sûrenin başında da anlatıldığı üzere, yahudİlerin teklifiyle Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber'i imtihan etmek için ona üç konuda soru sormuşlardı. Bunlardan biri yeryüzünün hem doğusuna hem de batısına sefer yapmış olan şahıs hakkında idi. Sûrenin bu kısmı, o soruya cevap olarak nazil olmuştur.
Zülkarneyn'in peygamber olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır:
a) Bazı tefsirciler onunla ilgili âyetleri, özellikle "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında İyi davranma yolunu seçeceksin" mealindeki 86. âyeti dikkate alarak onun peygamber olduğunu söylemişlerdi.[107]
b) Bazı müfessirler ise bu âyetlerin, Zütkarneyn'in bir peygamber veya Allah'tan ilham alan bir kimse olduğu anlamına gelmediğini ifade etmişlerdir.[108] Bununla birlikte onun ilim ve hikmet sahibi, mümin ve sâlih bir hükümdar olduğu konusunda hemen hemen ittifak vardır. Hz. İbrahim'in irşadı ile müslüman olduğu, onunla birlikte Kabe'yi tavaf ettiği ve onun duası be-reketiyle harikulade başarılar kazandığı da söylenmiştir.[109] Hz. Ali, onun peygamber veya hükümdar olmadığını, sadece sâlih bir kul olduğunu, Allah'ı sevdiğini. Allah'ın da onu sevdiğini. Allah için nasihat ettiğini, Allah'ın dn onun bu hayırlı çalışmalarını kabul ettiğini ifade etmiştir.[110]
Zülkarneyn'in kimliği hakkında başka farklı rivayet ve görüşler de vardır:
a) Zülkarneyn, milâttan önce 322 yılında vefat
etmiş olan Makedonya Kralı Büyük İskender'dir. Peygamberliği kesin olmamakla
birlikte iyi bir mümin olduğu kabul edilmektedir. Cihan hâkimiyetine ulaşmış
bulunduğundan veya İran ve Roma imparatoru olduğundan ya da bir yiğitlik simgesi
olmak üzere tacında iki boynuz bulunduğundan, yahut saçlarını iki Örgü halinde
ördüğünden kendisine Zülkarneyn denilmiştir.[111]
Ancak bu görüş genellikle zayıf bulunmuştur; biz de buna katılıyoruz. Zira
milâttan üç yüz küsur sene öncesi gibi yakın bir tarihte yaşamış ve dünya
tarihinin seyrini değiştirmiş olan bir fâtihin hayatının Önemli olaylarının
meçhul kalması ve yaptığı çok güçlü bir şeddin nerede bulunduğu ve buna sebep
olan Ye'cûc ve Me'cüc'ün hangi kavimden olduğunun bilinmemesi zayıf bir
ihtimaldir. Ayrıca İskender'in mümin değil, bâtıl inançlara sahip
bir kimse ve puta tapan bir milletin hükümdarı olduğu bilinmektedir. Halbuki
kıssadan anlaşıldığına göre Zülkarneyn mümin ve sâlih bir kuldu. Kısacası
Zülkarneyn'in özelliklen Büyük İskender'e uymamaktadır.
b) Zülkarneyn'den maksat, İran İmparatoru Kisrâ Hâris'tir (Hüsrev veya Sayris). Bu görüşü savunanlara göre Zülkarneyn'in Kur'an'da anlatıldığı üzere Allah'a inanmış, âdil bir hükümdar olması, iki boynuzlu büyük bir fâtih olması, Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı meşhur şeddi yapmış olması gibi özelliklen, tamamen olmasa bile büyük ölçüde Kisrâ'ya uymaktadır. Kisra milâttan önce 549 yılında tahta çıktıktan sonra birkaç yıl içinde Medyen ve Lidya krallıklarım ele geçirmiş, 539'da Bâbil'I fethetmiş, daha sonra doğuda Sind ve Türkistan'ı, batıda Trakya ve Makedonya ile Mısır ve Libya'yı, kuzeyde ise Kafkasya'yı ele geçirmiştir.[112]
c) Zülkarneyn, Yemen hükümdarlarından SaLb b. Râyiş'tir.[113] Mütercim Âsim Bfendi de Zülkarneyn'in Yemen1 de Himyer kabilesinden Ezvâ {'zû'nun çoğulu) denilen hükümdarlardan Sa'b adında bir hükümdar olduğunu, Hz. İbrahim ile buluşup ondan feyiz aldığını ve Rum İskender ile aralarında bin dokuz yüz elli sekiz sene gibi uzun bir sürenin bulunduğunu ifade etmektedir.[114]
Bu rivayetler ve değerlendirmeler bugün de tartışılabilir. Çünkü gerek Büyük İskender'in, gerekse İran kisrâsmm zamanlan milâdî tarih başlangıcına nispeten yakın olduğu için, hayatlarının meçhul kalması uzak bir ihtimaldir. Ye'cûc ve Me'cûc'ün saldırılalım önlemek maksadı taşıyan set, bunların zamanında yapılmış olsaydı, nerede ve ne zaman yapıldığı tarihî vesikalara geçer ve zamanımıza kadar ulaşabilirdi. Demir kütleleri ve eritilmiş bakırın kullanıldığı sağlam bir şeddin, bu tarihten zamanımıza kadar özellikle Kur'an'ın indiği zamana kadar yok olması ise mümkün görülmemektedir. Şu halde bu set çok eski zamanlarda yapılmış olmalıdır. Bu durum, Zülkarneyn'in Büyük İskender ve kisrâdan çok önce yaşamış olduğunu gösteren bir ipucudur. Zülkarneyn unvanının Arapça olması ve Yemen hükümdarlarına Zû Nüvâs, Zû Yezen ve Zünnûn gibi unvanların verilmiş olması, Zülkarneyn'in eski Yemen hükümdarlarından olması ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Ancak bu bilgi de yeterli ve kesin değildir.
d) Bir görüşe göre de Zülkarneyn Akkad Kralı Naram-Sin'dir. 2230-2174 yıllan arasında elli altı yıl veya 2254-2218 yıllan arasında otuz yedi yıl hüküm sürmüş, imparatorluğun sınırlarını dört yönde genişleterek Mezopotamya, İran'ın batı kısımlan (Hûzistan), Arabistan'ın kuzey yarısı (veya tamamı), Mısır, Filistin, Lübnan, Suriye, Güney ve Güneydoğu Anadolu, Kıbrıs ve Bahreyn'i fethetmiştir. Naram-Sin'in çok uzun müddet hüküm sürmesi, pek çok ülkeyi fethetmesi yanm-da diğer bir önemli özelliği de putperest mâbedleri yıkarak tanrı heykellerini par-çalamasıdır. Bu da, Zülkarneyn'in Kur'an'da belirtilen tevtıid inancına sahip biri olma özelliğine uymaktadır.[115]
86. "Kara bir balçık" diye tercüme ettiğimiz "aynin hamietin" tamlaması farklı İki okunuşa göre "siyah balçıklı göze, sıcak göze" anlamlarına gelir. Her iki kıraat da güneşin batışı esnasında okyanusta meydana gelen manzarayı tasvir eder. Okyanusta, güneşin battığı yerde ya siyah balçıklı bir göze veya buharlaşmakta olan bir sıcak su gözesi görünümü meydana gelmektedir. Bu iki mânayı birleştirerek, "güneşi siyah balçıklı bir sıcak su gözesine batıyor gibi gördü" şeklinde bir mâna vermek de mümkündür.
Yüce Allah, Zülkarneyn'i yeryüzünde güç, kuvvet, ilim, irfan ve her türlü maddî ve manevî imkâna sahip bir lider kıldı. Bu imkânlar sayesinde dilediğini elde edebiliyor ve dilediğini yapabiliyordu. O bu imkânları Allah yolunda kullanmak üzere cihad ve fütuhata çıktı. Tefsirlerde nakledildiğine göre Zülkarneyn, batıda Atlas Okyanusu'na veya Karadeniz'e kadar gitti. Orada güneşin deniz ufkunda batışını seyretti. Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda, sanki balçıklı bir su gözesine veya sıcak su gözesine gömülür gibi batıyordu. Kur'an burada coğrafî ve koz-mografik bilgi vermemiş, bakanın ufukta gördüğünü tasvir etmiştir.
Tefsircilerin kanaatine göre Zülkarneyn'in sahilde karşılaştığı kavim inkarcı bir topluluk idi. O yüzden Allah Teâlâ onu, bu kavmi cezalandırmak veya eğitmek ve böylece iyilikle yola getirmek arasında serbest bıraktı.[116]
89-90, Zülkarneyn batıda işlerini bitirdikten sonra doğunun yolunu tuttu. Neticede, muhtemelen Afrika'nın veya Asya'nın doğu kıyılarına, Hint Okyanusu'ııa, yahut Hazar denizine ulaştı. Âyetlerin akışından anlaşıldığına göre burada medenî hayat gelişmemişti. Zülkameyn'İn karşılaştığı insanlar, medeniyetten uzak olduklarından, güneşin sıcağına ve yağmura karşı korunmak için ne elbise dikip giymesini biliyorlardı ne de barınabilecekleri evleri vardı, topraklarında güneşe karşı koruyabilecek bitki örtüsü de bulunmuyordu.[117]
92-93. Zülkarneyn üçüncü defa ordusunu hazırlayıp seferlerine devam etti. Bu seferin hangi istikamete yapıldığı Kur'an'da açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, tefsirciler bunun kuzeye yapıldığı kanaatindedirler. Kâmil Miras da Zülkarneyn'in bu üçüncü seferinin güneyden kuzeye doğru gerçekleştiğini savunur ve bunun Kur'an'ın nazmından anlaşıldığını ifade eder.[118] Bir görüşe göre Zülkarneyn'in vardığı iki dağ arasından maksat Hazar denizinden Karadeniz'e doğru uzanan dağ sıralan arasında bulunan Demirkapı mıntıkasıdır. Bu dağların Ötesinde Ye'cûc ve Me'cûc bulunmaktadır.[119] Diğer bir görüşe göre bu iki dağ doğuda, Türk yurdunun sona erdiği bölgede bulunmaktadır; meşhur Türk müfessirleri Zemahşerî ile Ebüssuûd bu kanaattedirler. Elmalıh da, "Bu görüş Çİn Seddi'ne bir işarettir" diyerek konuya biraz daha açıklık getirmek istemiştir.[120] Ancak tarihçilerin verdiği bilgiye göre Çin Seddi'ni Zülkarneyn değil Çinliler yaptırmışlardır. Zülkarneyn'in ulaştığı bu iki dağ eğer doğuda ise bunların Tanrı dağları ile Altaylar, şeddin de bu iki dağ arasında, Çin Seddi'nden çok daha önce yapılmış fakat zamanla yıkılmış bir set olması gerekir.[121]
93. âyette "Nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu" diye tercüme ettiğimiz cümle farklı okunuşa göre "Nerede ise hiçbir sözü anlatamayan bir kavim buldu" anlamı da verilebilir. Yani Zülkarneyn'in karşılaştığı kavim, kendi dillerinden başka dil bilmedikleri için Zülkarneyn'in sözlerini anlamıyorlardı veya kendi düşüncelerini ona anlatamıyorlardı. Ama kendisine her türlü imkân lütfedilmiş olan Zülkarneyn, onlarla anlaşma yolunu buldu ve onların teklif ve yardımlarıyla Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı büyük bir set yaptı. Kur'an bu şeddin nerede ve ne zaman yapıldığı konusunda herhangi bir açıklama yapmamıştır. Ancak genellikle tefsirlerde Züikarneyn'in karşılaştığı, söz anlamayan veya anlatamayan kavmin Türkler olduğuna işaret edilmiştir.[122] Bu durumda olay Orta Asya veya Kafkaslar'da meydana gelmiş olmalıdır.[123]
94-98. Kur'ân-ı Kerîm, Ye'cûc ve Me'eûc'ün kimler olduğu, nerede ve ne za- man yaşadıkları hakkında bilgi vermemiştir. Ancak tarihçiler bunların Hz. Nuh'un oğlu Yâfes'in soyundan gelmiş iki kabile olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte "Yeryüzünde fesat çıkarıyorlar" mealindeki cümle, bunların birçok kabileden meydana gelmiş kalabalık bir kitle olduklarına delâlet eder. Nitekim yirmiden fazla kabileden meydana geldiklerine dair rivayetler de vardır.[124] Hintli âlimlerden M. Enver Keşmîrî, Ruslar'ın Ye'cûc, İngiliz ve AlmanLar'ın da Me'cûc soyundan geldiklerini; bunların tarihte birçok defa çıkış yapıp yeryüzünde fesat çıkardıklarını, son çıkışlarının ise kıyamet alâmetlerinden olacağını ileri sürmüştür.[125] Ancak, bir milletin geleceğiyle ilgili böyle bir peşin hükümde bulunmak gerek ilmî gerekse dinî bakımdan isabetli görülemez. Birçok tefsirci ise Hunlar'm, Moğollar'm ve TimuTİular'm akınlarını ve savaşlarını göz önünde bulundurarak Ye'cûc ve Me'cüc'ün Moğollar ve Tatarlar olduğunu söylemişlerdir. Hatta Türkler'in cengâverliğine bakarak bunların Türkler olduğunu ileri sürenler bile olmuşsa da[126] Türkler'in asırlarca İslâm'ın bayraktarlığını yaptıkları, Kur'an'm değerlerini kıtalara yaydıkları dikkate alındığında, tamamen yıkıcı topluluklar olan Ye'cûc ve Me'cûc hakkında söylenenlerin Türkler'e yakıştınlmasi mümkün değildir. Hatta Moğollar'm ve Tatarlar'ın torunlarının da müslüman olup asırlarca İslâm'a hizmet ettikleri göz önüne alındığında bunların Ye'cûc ve Me'cûc oldukları iddiası da bir yakıştırmadan öteye gitmez. Sonuç olarak muhtemelen Ye'cûc ve Me'cûc ile ilgili anlatılan olay tarihin çok eski dönemlerinde meydana gelmiş; Zülkameyn'in yaptığı set İse tarihî araştırmaların erişemediği herhangi bir devirde yer küresinin değişimi sonucu harabeye dönüşüp toprağın altında kalmıştır. Nitekim "Rabbimin vaadi gelince O, bunu yerle bir eder" mealindeki 98. âyet buna işaret etmektedir.
Ye'cûc ve Me'cûc hakkında Hz. Peygamber'den birçok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Resûlullah buyurmuştur ki, "Ye'cûc ve Me'cûc her gün şeddi delmeye çalışırlar. Tam delip de güneş ışınlarını görecekleri sırada başlarında bulunan kişi, 'Haydi gidin yann delersiniz' der. Fakat ertesi gün döndüklerinde şeddin eskisinden daha sağlam hale gelmiş olduğunu görürler. Nihayet müddetleri dolup da Allah onları insanların üzerine salmayı dilediği zaman başlarında bulunan adam, 'Haydi gidin inşallah yann delersiniz' der. "İnşallah" dediği için döndüklerinde seddî, bir önceki gün bıraktıkları biçimde bulurlar. Şeddi delerler ve insanların karşısına çıkarlar; suları İçerek kuruturlar, insanlar onlardan kaçıp kalelerine sığınırlar. Bunun üzerine onlar oklarını göğe atarlar. Attıkları oklar kana bulanmış olarak yere düşer. Daha sonra onlar, 'Yerde olardan ez- dik, gökte olanları yendik' derler. Fakat Allah onların kafalarının içine bir kurt musallat eder, kurt onları öldürür." Resûlullah devamla şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki yeryüzündeki hayvanlar, onların etlerini yiyip kanlarını içerek semizleşir, şişmanlarlar[127] .
İbn Kesîr'e göre bu hadis Hz. Peygamber'e isnat edilemez. Zira söz konusu rivayette Ye'cûc ve Me'cûc'ün şeddi delmeyi başardıkları belirtilmektedir. Oysa âyetin zahirine bakıldığında onların, çok sağlam olan bu şeddi aşmaları veya delmeleri mümkün görülmemektedir. İbn Kesîi'in kanaatine göre muhtemelen Ebû Hüreyre bu rivayeti, (yahudi iken müslüman olan) Kâ'b el-Ahbâr'dan nakletmiş; sonraki bazı râviler de bu sözü yanlışlıkla Hz. Peygamber'e isnat etmişlerdir. Çünkü (İsrâiliyyât türü rivayetleriyle meşhur olan) Kâ'b, Ebû Hüreyre ile sık sık birlikte oluyor ve ona rivayette bulunuyordu[128] Aşağıdaki hadis de bu görüşü desteklemektedir. Resûlullah'ın eşi Zeyneb bint Cahş şöyle rivayet etmiştir:
"Hz. Peygamber yüzü kıpkırmızı kesilmiş bir halde uykudan uyandı, şöyle diyordu: 'Lâ ilahe illallah! Yaklaşan bir kötülükten, büyük bir fitneden dolayı Araplar'ın vay haline! Bugün Ye'ûc ve Me'cûc'ün şeddinden şunun gibi bir delik açıldı!" buyurdu; daha sonra baş parmağıyla onu takip eden (şehâdet) parmağını halkaladı. Bunun üzerine Zeyneb, "Yâ Resûlullah! İçimizde bu kadar sâlih kimseler varken biz helak olur muyuz?" diye sordu. Resûlullah, "Evet! Kötülükler ço-ğalırsa" diye cevap verdi[129]
Aslında Kur'an bu şeddi, Ye'cûc ve Me'cûc'ün açmasına ebedî olarak engel olacağını bildirmiş değildir. Allah'ın takdir ettiği zaman geldiğinde şeddin tarihî hayatını tamamlayıp yerle bir olacağını bildirmektedir; 98. âyet bunun gerçekleştiğine işaret ediyor.[130]
99-101. Yaygın yoruma göre "o gün"den maksat kıyamet saatidir. Buna göre kıyamet vakti gelip çattığında Ye'cûc ve Me'cûc denilen yıkıcı topluluk büyük kalabalıklar oluşturacak ve deniz dalgalan gibi birbirlerine karışacaklardır. Nihayet sûra üfürülüp kıyamet koptuğunda Allah Teâlâ diğer bütün insanlar gibi bunların da hepsini tekrar toplayıp bir araya getirecek ve hesaba çekecektir.
Yukarıda özetlenen yorumlara ilaveten 83-99. âyetlerde anlatılan kıssada geçen bazı isim ve kavramlarla ilgili şöyle bir tevil de yapılmıştır: Zülkarneyn Hz. Muhammed'i, Zülkarneyn'İn set yaparak aralarını kapattığı iki dağ Mekke ile Medine'yi, set de Mekke'nin fethi ile sağlanmış olan İslâm birliğini, Ye'cûc ve Me'cûc ise inkarcıları temsil etmektedir. Bu inkarcılar kıyamete kadar İslâm bir- ligini bozamayacaklar; kıyamet (şaşmaz sözün gerçekleşmesi) yaklaştığında ise inkarcılar dalgalar halinde birbirlerine karışacaklardır.[131]
Dünya ölçüleriyle mahiyeti kavranamayacak bir şey olan sûr, Allah'ın Resu-iii tarafından boynuza benzetilmiştir. Sûra liflemekle görevli melek İsrafil'dir. İki defa üfleyecek, birinci üfleyişte kâinattaki canlılar yok olacak, ikincisinde de bütün canlılar tekrar dirilecekler[132] inkârları sebebiyle kalpleri kararmış olduğu için dünyada Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren deliller karşısında gözlerini ve kulaklarını kapayıp onları görmezden ve işitmezlikten gelenler âhirette cehennemle yüz yüze getirileceklerdir.[133]
Meali
102. O inkarcılar, kullarımı bana karşı yardımcılar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi inkarcılar için bir konak olarak hazırlamışadır. 103. De ki: "Size, yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? 104. Onlar, iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir," 105. İşte onlar, rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir; bu sebeple biz onlar için kıyamet gününde bir mîzan kurmayacağız. 106. İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya almaları sebebiyle onların cezası cehennemdir. 107. İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır, 108. Orada ebedî kalacaklardır.
Oradan hiç ayrılmak istemezler. 109. De ki: "Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi rabbimin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi." 110. De ki: "Ben, yalnızca sizin gibi bir insanını. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunu-yor. Artık her kim rabbine kavuşmayı umuyorsa iyi iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın."[134]
Tefsiri
102, Bu son bölümünde yer alan âyetler, sûrenin sonucu olup başlangıçta işaret edilen, sûre içinde de kıssalar ve darbımesellerle desteklenen ana fikri tekrar vurgulamaktadır. Sûrenin girişinde[135] Allah Teâlâ'nın kutsiyeti ve kemal sıfatlan İle Kur'an'm üstünlüğü, müminlere verilecek mükâfatın müjdesi ve Allah'a çocuk yakıştırarak O'na ortak koşanların uyarılması konulan yer almıştı. İnkarcıların inatçı tutumları karşısında üzülen Hz, Peygamber'in durumuna da işaret edilmiş, dünya nimetlerinin imtihan için verildiği, bu nimetlerin bir gün yok olacağı bildirilmiş ve inkarcılar âhirete inanmaya davet edilmişlerdi. Burada da başlangıca bîr atıf mahiyetinde ana tema tekrar ele alınmış, Arap edebiyatında konunun sonunu baş tarafıyla irtibatlandırma mânasına gelen ve "reddü'1-acez" denilen sanata güzel bir örnek verilmiştir.
Âyette, Allah'ı bırakıp da Hz. îsâ'ya, meleklere, şeytanlara ve benzeri varlıklara tapanlar kınanmaktadır. Şüphesiz ki Allah'tan başka hiçbir varlık ilâh olmaya lâyık değildir. İlâh diye taptıklan varlıklar onlara fayda sağlayamayacakları gibi onları koruyamaz da. Yüce Allah, böyle inkârda ısrar edenler için konak olarak cehennemi hazırlamıştır.[136]
103-106. İnsanlar, davran ıslarında daima bir amaç gözetip ona göre çaba harcarlar. Meselâ kişinin hedefi Allah'ın rızâsını ve âhireti kazanmak İse bu hedefe ulaşmak için çaba gösterir ve ona göre çalışır. Eğer kişi yüce değerlerle ilgilenmeyip sadece dünyevî menfaat elde etmek istiyorsa gayretini de o yönde sarfeder.
Allah'a ortak koşanlar tanrılarının kendilerini Allah'a yaklaştıracağını ve Allah katında küfür sayılan bu davranışlarının Allah'a itaat olduğunu sanmaktadırlar. Oysa Allah kendisine ortak koşanların amellerinin hiçbir değeri olmadığını bildirmiştir. Bu sebeple dünyada yapıp ettikleri boşa gitmiştir; âhirette Allah tarafından hiçbir değer verilmeyecektir. Hz. Peygamber'in hadisinde de bu hususa işaret edilmiştir: "Kıyamet gününde şişman ve iri cüsseli nice adamlar gelir ki Allah katında sivri sineğin kanadı kadar ağırlığı yoktur. (İsterseniz) 'Biz onlar için kıyamet gününde bir mîzan kurmayacağız' âyetini okuyunuz"[137] Bunlar âyetlerde belirtilen kötülükleri yaptıklan için cezalan cehennem olacaktır.[138]
107-108. İnanmayanlara verilecek cezaya karşılık inanıp iyi işler yapanlar, firdevs cennetlerine yerleştirilecek, orada ebedî kalacaklardır. Çünkü bunlar Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya gayret etmişler, amellerini O'nun emirleri doğrultusunda ve rızâsına uygun biçimde gerçekleştirmişlerdir,
"Bahçelerin en iyisi, ortası, en güzel yeri, üzüm bağı, ağaçları sık ve çeşitli olan veya etrafı çevrili olan bahçe" anlamına gelen firdevs ile ilgili olarak Resû-lullah bir hadisinde şöyle buyurur: "Cennette yüz derece vardır. Her derece arası, gökle yer arası kadar geniştir. Allah onları kendi uğrunda cihad edenler için hazırlamıştır. Allah'tan istediğiniz zaman ondan firdevsi isteyiniz. O, cennetin ortası ve en yüksek yeridir. Cennetin nehirleri oradan fışkırır. Üstünde de yüce Rahmân'ın arşı vardır.[139]
109.Allah'ın sözlerinden maksat O'nun ilim ve hikmetidir. Yüce Allah'ın İlim ve hikmeti sonsuz ve sınırsızdır; denizler ise büyüklüğüne rağmen sonlu ve sınırlıdır, Şu halde Allah'ın ilmini ve hikmetini yazmak için denizlerin tamamı mürekkep olarak kullanılsa, bir o kadar da ilâve edilse yine de Allah'ın ilmini yazmaya yeterli olmaz. Lokman sûresinin 27. âyetindeki ifade de böyledir.[140]
110.Şüphesiz ki Hz. Muhammed bir İnsandır. Allah'ın bütün ilmini kuşatması mümkün değildir. O, sadece kendisine vahyedilenleri bilir. Bu sûredeki kıssalar ona vahyedilen ilimlerdendir. Ona vahyedilenlerden biri de bütün insanların tanrısının bir tek tanrı olduğu gerçeğidir. O halde kimrabbine kavuşmayı umuyorsa güzel işler yapsın ve O'na kullukta başkalarını ortak koşmasın!
İslâm'a göre en büyük günah Allah'a ortak koşmaktır, yani Allah ile birlikte başka varlıkların da tanrı olduklarım kabullenmek ve onlara kulluk etmektir. Kur'an ıstılahında buna "şirk" denilmiştir ki Allah bunu kesinlikle affetmeyeceğini bildirmiştir.[141] Şirkin açığı olduğu gibi gizlisi de vardır. Allah'tan başkasına tapmak, ondan yardım dilemek, tanrı imiş gibi itaat etmek, korumasına sığınmak ve benzeri davranışlar açık, gösteriş için Allah'a ibadet etmek de gizli şirk sayılmıştır. Nitekim hadislerde bundan küçük şirk diye de bahsedilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir." Ashap "Ey Allah'ın resulü! Küçük şirk nedir?" diye sormuşlar. Resûlullah, "gösteriştir" diye cevap vermiş ve buyurmuştur ki, "Kıyamet gününde Allah Teâlâ insanlara amellerinin karşılığını vereceği zaman, riyakârlara şöyle diyecek: 'Dünyada kendilerine gösteriş yaptığınız kimselere gidin, bakın bakalım onların katında herhangi bir mükâfat bulabilecek misiniz?[142]
[1] ibn Âşûr, XV, 242-244
[2] XV, 259-260
[3] V, 3220
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/459-460.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/460.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/460-461.
[6] Buhârî, "Fezâil", 11; Müslim. "Müsâfirîn", 240; sekînet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/248
[7] Müslim, "Müsâfirîn", 257
[8] Müsned, 6/446
[9] Beyhakî, Sünen, III, 249
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/461.
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/461-462.
[11] hamd hakkında bilgi için bk. Fatiha 1/1
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/462.
[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/462.
[14] bilgi için bk. Tevbe 9/30
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/462.
[16] Nahl .1.6/82
[17] İbrâhîm 14/48; ayrıca bk, Rahman 55/26-27
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/463.
[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/463.
[19] krş. Ta-berî, XV, 131; A. J. Wensinck, "Ashâbii'1-Kehf', M, IV, 372; Ömer Faruk Harman, "Ashâb-ı Kehf, İFAVAns.,1,167
[20] Buhârî, "Enbiyâ", 52; Müsned, IV, 274
[21] Taberî, XV, 132
[22] bk. âyet 22
[23] Ömer Faruk Harman, "As-hâb-ı Kehf', İFAVAm., 1,167
[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/463-465.
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/465.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/465.
[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/466.
[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/466-467.
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/467.
[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/467.
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/468.
[32] bk. Beydâvî [Meanau't-tefâsîr içinde|, IV. 98
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/468.
[33] Buhârî. "Salât", 48; Müslim, "Mcsâad", 19
[34] Müslim, LLMesâcid",23
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/469.
[35] İbn Kesîr, V, 144
[36] İsmet Ersöz, "Ashâb-ı Kehf', Dİ A, III, 466
[37] bk. İsmet Ersöz, "Ashâb-ı Kehf, DM, III, 465-467
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/469-470.
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/470-471.
[39] bk. Lokman 31/34
[40] başka bazı âyetlerde de bu ifade aynı lafızla yer alır, mesela bk. Kehf 18/69; Kasas 28/27; Sâffât 37/102
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/471.
[41] âyet 19
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/471-472.
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/472.
[44] En'âm 6/52
[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/472-473.
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/473.
[47] Allah'ın dilemesi hakkında bilgi için bk. En'âm 6/39,107, 111
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/473-474.
[48] meselâ bk. Hac 22/23; İnsan 76/21
[49] bu konuda geniş bilgi için bk. Bakara 2/25
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/474.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/475.
[51] bk. İsrâ 17/99; Yâsîn 36/77-79
[52] İbn Âşûr, XII, 316
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/475-476.
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/477.
[55] Kalem 68/14-15
[56] bk. Câsiye, 45/24
[57] A'râf 7/32
[58] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/477-478.
[59] Hakka 69/14
[60] Müzemmil 73/14
[61] Karia 101/5
[62] Vakıa 56/5-6
[63] Nebe' 78/20
[64] Tâhâ 20/105-107
[65] IX, 6029
[66] En'âm 6/94
[67] Meryem 19/80
[68] Müsned, III, 495
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/478-479.
[69] meselâ bk. Câsiye 45/29; İnfitâr 82/10-12
[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/479.
[71] bk. Bakara 2/34; A'râf 7/11; Hicr 15/30-31
[72] Râzî, XXI, 136
[73] bk. Nahl 16/50; Tahrîm 66/6
[74] Sebe' 34/40-41
[75] A'râf 7/12
[76] Rahman 55/15
[77] Müslim, "Ziihd", 60; melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; cinler hakkında bilgi için bk. Cin 72/1
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/480-481.
[78] İbn Âşûr, XIII, 343
[79] bk. Fussı-let 41/9-12
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/481.
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/481.
[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/482.
[82] Enfâl 8/32
[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/483.
[84] bk. Nisa 4/155
[85] V, 307
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/483.
[86] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/484.
[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/485-486.
[88] bilgi için bk. Bakara 2/51 vd
[89] İbn Âşûr, XIII,360
[90] bk. Râzî, XXI, 149; Şevkânî, III, 288
[91] Râzî, XXI, 148
[92] Enbiyâ 21/34
[93] Elmalılı, V, 3260
[94] Ateş, V, 315; bilgi için bk. Said Nursî, Mektûbât, s. 3
[95] geniş bilgi için bk. Buharı, "Tefsir", 18/2; Müslim, "Fezâil", 170-172
[96] III, 166
[97] bk. A, J. Wensinck, "Hızır", M, V, 458
[98] geniş bilgi için bk. İlyas Çelebi-Süleyman Uludağ, "Hızır", Dİ A, XVII, 406-411
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/486-489.
[99] V, 3259
[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/489.
[101] Buhârû "Tefsir", 18/2; Müslim, "Fezâil", İ 70-172
[102] V, 3262
[103] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/489-490.
[104] Mevdûdî, 171 vd.
[105] Elmalılı, V, 3272
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/490.
[106] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/491-492.
[107] bk. Râzî, XXI, 165; El-malılı, V, 3284
[108] Mevdûdî, III, 177
[109] İbn Kesir, V, 185
[110] Şevkânf, ITI, 299
[111] Râzî, XXI, 163
[112] Mevdûdî, 111,175
[113] Elmalılı, V, 3278
[114] Asım Efendi, Kamus Tercümesi, "İskender" md.
[115] Zülkarneyn hakkında daha fazla bilgi için
bk. Elma-Uı, V, 3275-3279; Ömer Faruk Harman,"Zülkarneyn", İFAVAns.,
IV, 598; Ateş, 319-326. Kur'ân-ı Kerîm'de Zülkarneyn etrafında anlatılan
olaylan temsilî
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/492-494.
[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/494.
[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/495.
[118] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 100
[119] Mevdûdî, III, 179
[120] V, 3285
[121] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/495.
[122] Zemahşerî, II, 498; Râzî, XXI, 169; İbn Kesîr, V, J91; Elmalıh, V, 3287
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/495.
[124] Elmalık, V, 3288
[125] Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercemesi, IX, İÛ1
[126] bk. Ateş, V, 330
[127] Musned, II, 510 İbn Mace, "Fiten", 4079-4081; Tİr-mizî, "Tefsîr'\19
[128] V, 194
[129] Buhârî, "Fiten", 4
[130] Ye'cûc ve Me'cûc hakkında bilgi için bk. İlyas Çelebi, İtikadı Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler ,101-132
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/495-497.
[131] bk. Orhan Kuntman, Kur'ân-ı Kerîmin Özet Açıklaması, s. 295-302, 328
[132] bilgi için bk. En'âm, 6/73
[133] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/497-498.
[134] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/498-499.
[135] 1-8, âyetler
[136] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/499.
[137] Buhârî, "Tefsir", 18/6
[138] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/499.
[139] Beyhakî, Sünen, IX, 159
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/499.
[140] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/499.
[141] bk. en-Nisâ, 4/116
[142] Müsned, V, 428
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/499.
İslami Okul Okulların En Önemlisi