Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kehf Suresi - Kuran - 018Kehf - 19. Sayfa

KEHF SURESİ 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

Ashabı Kehf Kıssası 3

Bazı Kelimeler: 4

Açıklama: 4

Peygamber (S.A.V.)'E Verilen Bazı Direktifler. 6

Bazı Kelimeler: 6

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 6

Açıklama: 6

Dünya İle Onur Duyan Ve Dünyaya Aldanan Kimsenin Durumu. 7

Bazı Kelimeler: 7

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

Dünya Hayatının Misali 9

Bazı Kelimeler: 9

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 9

Açıklama: 9

Kıyamet Gününden Sahneler. 9

Bazı Kelimeler: 10

Açıklama: 10

İlâhî Yönlendirmeler. 10

Bazı Kelimeler: 10

Açıklama: 10

Uyarma Ve Korkutma. 11

Bazı Kelimeler: 11

Açıklama: 11

Musa İle Hızır'ın Kıssası 12

Bazı Kelimeler: 13

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 13

Açıklama: 13

İki Zarardan, Hafif Olanı İşlemenin Caizliği 14

Bazı Kelimeler: 14

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 14

Açıklama: 15

Zülkarneyn Kıssası 15

Bazı Kelimeler: 16

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 16

Açıklama: 16

Küfrün Kıyametteki Akıbeti 18

Bazı Kelimeler: 18

Açıklama: 18

İman Ve Salih Amelin Sonucu. 19

Bazı Kelimeler: 19

Açıklama: 19

Allah'ın İlminin Eksiksizliği 19

Bazı Kelimeler: 19

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 19

Açıklama: 20


KEHF SURESİ

 

Kurtubî diyor ki: Bütün tefsircüere göre bu sûre Mekkidir. Keşşaf ise; bazı ayetleri dışında bu sûrenin Mekki olduğunu söylemiştir. Doğru olan, bi­rinci görüştür. Yüz on ayet olan bu sûrenin, Kur'an-ı Kerim ve tesirinden söz ettiğini görüyoruz. Sonra bu sûrede Ashab-ı Kehf'in kıssası ve bu kıssa­daki ibretler anlatılıyor. Bunun ardisıra yararlı yönlendirmelerde bulunulu­yor. Sonra da kıyamet gürcünün hatırlatılmasıyla birlikte, dünyaya aldanan ve dünyalık yüzünden aliiretten gafil kalan kimse için tatbikî bir misal veril­miştir. Tabii bu arada hikmetler, ilahi kudrete dair alametler, yönlendirme­ler, uyarılar, bunlardan sonra da Musa İle Hızır (A.S.)'ın kıssası, ruha dair verilen cevaplar ve Zülkarneyn anlatılıyor. Bu sûrenin mü'münlere ilişkin söz­lerle son bulması ne güzeldir! Allah'ın kelimeleri tükenmez.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1-4- Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir azabı haber vermek ve yararlı iş yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kulu Muhammed'e, eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitab'i indirmiştir,

5- Allah 'm çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.

6- Ey Muhammedi Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!

7- İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yer­yüzünde olan şeyleri yeryüzünün süsü yaptık.

8- Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline geti­rebiliriz.[1]

 

Bazı Kelimeler:

 

Eğrilik. Ayet-i kerimede bununla, Kur'an'da ihtilaf ve çelişki­nin bulunmadığı, lafız ve manalarında zıtlık ve çelişkinin bulunmadığı anla­tılmak isteniyor.

Dosdoğru, içinde hiç eğrilik bulunmayan,Kendini yorup mahvedeceksin. Şiddetli öfke. Aynı seviyede olan, düz yer. Cürüz: İçinde hiç bitki olmayan yer.[2]

 

Açıklama:

 

Hamd Allah'adır. Şükür O'nadır. Yüce Allah'ın kutsal zatından, kendi isteğiyle sadır olan güzel fiillerine karşı güzel övgü Allah'adır.

Cenab-i allah, kullarına bahşetmiş olduğu nimetlerinden dolayı kendi­sine nasıl hamdedeceklerini öğretti. Peygamberlerin efendisi, önderi ve sonuncusu, kendisinin kulu ve sevgilisi Muhammed'e; sayfalarda yazı­lı, zamanın vicdanında kayıtlı, kalplere kazılmış olan ve tevatür yoluyla bi­ze aktarılmış bulunan Kur'an'ı indiren O'dur. "O zikri (Kur'an'i) biz indir­dik biz; ve O'nun koruyucusu da eibette biziz”[3].

Cenab-ı Allah, bu Kur'an'ın lafız ve manâsında hiç bir eğrilik var etme­miştir. Kur'an'ın hiç bir tarafında ihtilaf yoktur. "Eğer (O) Allah'tan başka­sı tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı"[4] Kur'an, dosdoğrudur. Hak ve adalet"yolundadır. Hayır ve hidayet yo­luna çağırır. Kulların dünya ve ahiret yararlarını gözetir. Kendisinden önce nazil olmuş kitapları doğrular ve onların çok üstünde bir mevkidedir.

tşte "kayyimen" (dosdoğru) kelimesiyle ifade edilen bunca mana ve de­lâletler. Cenab-ı Allah, kafirleri ve âsileri kendi katından şiddetli ve elem ve­rici bir azapla korkutup uyarmak İçin, inanan ve salih amel işleyenleri de içinde allah'm dilediği zamana kadar sürekli kalacakları güzel bir ecir olan cenneti müjdelemek için şu Kur'an'ı dosdoğru bir şekilde indirmiştir..înanan ve doğru işler yapan mü'min kimselerin imanları, amelle beraberdir. Onlar acizlik ve tembellikten uzaktırlar. Ayette inzar (uyarma), tekid için ikinci kez tekrarlanmıştır. Cenab-ı Allah, Kur'an'ı kuluna indirdi ki onunla; "Allah ço­cuk edindi" diyenleri uyarsın. Nitekim yahudiler, Uzeyr'in; Hıristiyanlar da Mesih'in; Allah'ın oğlu olduğunu söylediler. Kureyş kâfirleri de, "Melekler, Allah'ın kızlarıdırlar" demişlerdi. Onlarda, babalan da Allah'ın çocuk edin­mesi" konusunda hiç bir şey bilmiyorlar. Bu söyledikleri, iftiradan başka bir şey değildin Şu da var ki, bu mesele, bilinemeyen meselelerdendir. Ya bu me­seleyi bilmeye ulaştıncı yol bilinemez, ya da bu mesele (Allah'ın çocuk edin­mesi) hadd-ı zatında imkânsız bîr şey olduğundan bunu bilmek de mümkün olmaz.

"Allah çocuk edindi" diyen şu Heriflerin ağzından çıkan şu kelime, ne büyük bir kelimedir. Bunlar, yalan ve iftiradan başka bir şey söylemiyorlar!

"Demek onlar İnanmazlarsa, onların peşinde kendini helak edeceksin", Hûd sûresinin "Belki sen, sana vahyolunanm bir kısmım (duyurmayı) terkedeceksin"[5] ayet-i kerimesinde sözcüğüyle ilgili açıklama verilmiş­tir.                                          Ayet-i Celiîenin manası: Ey Muhammedi Demek onlar, bu söze inanmaz­larsa, onların senden yüz çevirmeleri, Allah'a başka varlıkları ortak koşma­ları dolayısıyla şiddetle üzülüp esef ederek peşleri sıra kendini Öldürüp mah­vedeceksin ha!

Keşşaf tefsirinde müşrikler, kendisinden yüz çevirip iman etmedikleri için üzülüp kederlenen Hz. Peygamber; dostları ve destekçileri tarafından terke-dilip peşleri sıra. hasret çeken, ayrılıklarına dayanamayıp kendini mahveden bir kimseye benzetilmiştir.

Yeryüzündeki insan, hayvan, bitki ve cansız varlıkları dünyanın süsü kıl­dık. Yeryüzündeki herşeyiCenab-ı Allah, dünya için süs ve bizler için de fay­dalı şeyler kılmıştır. "O'ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı "[6]. Bunu da sizi sınamak, İyilik yapanlarınızı kötülük yapanlarınızdan ayırt et­mek için yaptı. Yani Cenab.-ı Allah, hallerini bilmek için onlara, kendilerini imtihan edercesine muamelede bulundu. Noksanlıklardan münezzeh olan Al­lah, bundan sonra, yüryüzündekİ bunca zinetleri toprağa çevirecek, yeryü­zünü bitkisiz, cansız ve hayatsız hale getirecektir. Çünkü O, her şeye mukte­dirdir. Ölümden sonra toprağı diriltir. Dirilişinden sonra da öldürür.[7]

 

Ashabı Kehf Kıssası

 

9- Yoksa sen, ey Muhammedi Mağara ve Rakım ehlini şaşılacak ayet­lerimizden mi zannettin?

10- Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rah­met ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarıh kıl" demişlerdi.

11-12- Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra; iki taraftan han­gisinin, bekledikleri müddeti iyi hesaplamış olduklarını belirtmek İçin onları uyandırdık.

13-15- Ey Muhammedi Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatı­yoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidîr, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah 'i bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yatan uydurandan daha zalim kimdir?"

16- Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldı­nız, bunun için Mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size ko­laylık göstersin" denildi.

17- Baksaydm, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meyletti­ğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da Mağaranın ge­nişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Al­lah 'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.

18- Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpeklen dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları gör­sen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.

19- Birbirlerine soksunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri "Ne kadar kaldınız?., dedi: "Bİr gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz.daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönde­rin, en iyi yiyeceklerle baksın ve size getirsin. Orada dikkatli davransın, sakın sizi-kimseye duyurmasın" dediler.

20- "Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürür­ler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız.

21- Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğu ve kıyametin kopmasın­dan şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağ­ladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: "Onların mağara­larının çevresinde bina kurun" diyorlardı. Oysa Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bîr mes-cid kuracağız" dediler.

22- Karanlığa  taş atar gibi,   "Mağara  ehli üçtür,  dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en iyi bilen Rabbim'dir. onları pek az kimseden başkası bil­mez." Bunun için, ey Muhammedi Onlar hakkında bu kısaca anlatılanın dı­şında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bîr şey sorma.

23-24- Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."

25- Onlar mağaralarında üç yüz dokuz yıl kaldılar.

26- De ki: "Onların ne kadar kaldıklarım en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işiten­dir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz."[8]

 

Bazı Kelimeler:

 

Dağdaki geniş mağara, Köpeklerinin adı. "Rakim" ke­limesinin, ashatM Kehfin bulundukları vadinin adı olduğunu söyleyenler de olmuştur.Onları, hiçbir şeyi duymayacak derecede ağır bir uykuya daldırdık.Gaye ve sınır. Önemli haber. Saçma. Kendisinden yararlanılan şey.Kayar, meyleder. Onları geçer, onlara yaklaşmaz. Mağaranın geniş bir yeri. Mağaranın girişi.Veriq: Damgalı veya damgasız gü­müş para. Ashab-ı Kehfle ilgili olarak ehl-i kitapla tartışma.[9]

 

 

Açıklama:

 

Kavmi, Resulullah (s.a.v.)'e, kendisini imtihan edercesine ve de tuhaf bulurcasına Ashab-ı Kehf kıssasını sordular. Ek olarak ruhu ve Zülkarneyn'i sordular. Cenab-ı Allah, onların birinci sorularını cevaplayarak şöyle buyur­du: Ey Muhammedi Sen, Kehf ve Rakîm sahiplerinin, bizim şaşılacak ayetle­rimizden olduğunu mu sandın? Böyle sanma. Ayetlerimizin hepsi garip ve enteresandır. Yeryüzündeki şeyleri insanlar İçin yararlı kılan, sonra da onları bir akşam veya kuşluk vakti arasında daha önce hiç yokmuşçasına toprak haline getirebilen Allah; ölüm sonrası dirilişi ve diğer akla gelebilecek her işi yap­maya muktedirdir. Şu halde insanların bir grubunu, belli bir zaman boyunca canlı olarak uykuda tutmasını imkansız görmeyin. Bunların kıssaları her ne kadar harikulade ise de, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ın ayet ve mu­cizeleri hep böyledir.

Gençlerin mağaraya gidip orayı kendilerine sığmak edindikleri ve yal­nızca Allah'a yönelerek: "Rabbİmiz, kendi katından bize geniş bir rahmet ver, lütuf gölgenle bizi Ört, kâfirleri terkedişimizi bizim İçin yararlı kıl ve bizi, sapıklığa düşmeyen doğru yoldaki kimselerden kıl" dedikleri zamanı hatır­la.

İşleri zorlaşıp perişan hale geldiği zaman, hidayete muvaffak olan mü'-minlerin hali işte böyle olur. Bu durumda onların yegane sığınacakları yer, Allah'ın kapısıdır, O'ndan yardım ve destek isterler. Hidayete ve doğru yola iletilmek, isterler. Rabbin onları şefkatle kapladı. Mağarada kulaklarına, sa­yılı senelerce vurdu. Yani onları çok ağır bir uykuya daldırdı, üzerlerine ka­panan ve ses geçirmeyen bir taşın ardında kalmışcasına uykuya daldılar.

Sonra onların uyuma müddetleri hakkında anlaşmazlığa dü^cıı iki zumreden hangisinin daha iyi hesap yaptığını bilelim diye onları dirilttik,uykula­rından uyandırdık.

Cenab-ı Allah'ın bu iki grubtan hangisinin daha iyi hesap yaptığını bil­mesi, onların diriliş sebebi olarak gösteriliyor. Zira onların acizlikleri ortaya çıkıyor. İşlerini Allah'a bırakıyorlar. Durumlarını öğrenmeye çalışıyorlar. Ya-kînlerıne yakın katıyorlar. Bu da zamanlarında mü'minlere yapılan bir lu-tuftur. Kâfirler için de apaçık bir ayet ve mucizedir.

Buraya kadar, Ashab-ı Kehf kıssasını özetle anlattık." Simde de, genişçe ele almaya çalışacağız:

Onlar, Allah'a ortak koşmanın her türünden ve bunun günahından arın­mış olarak, Rablerine sadık bir imanla inanmış, hidayetlerini arttırmış, Kalbleri de sabır ve metanetle bağlanıp kuvvetlendirilmişti. Artık kalplerinde, şüphe ve nifaka yer kalmamıştı..İşte o vakit ayağa kalkıp, yüksek sesle şöyle demiş­lerdi: Rahbimiz, göklerle yerin ve bu ikisi içinde mevcut olan şeylerin Rabbi-dir. O'ndan başka tanrıya kulluk etmeyiz. Şayet O'ndan başkasına ibadet eder ve böyle söylersek; akıl ve din sınırlarını çiğneyerek saçma bir şey söylemiş oluruz. Cahillik ve ahmaklıkta pek ileri giden kavmimiz, hiç bir bilgi ve deli­le dayanmaksızın Allah'ı, göklerin ve yerin yaratıcısını bırakarak başka tanrı­lar edindiler. Bunların tanrılarına ilişkin apaçık bir belge ve görünür bir delil getirseler ya! Onların bu,konuda asla hüccetleri yoktur. Fakat onların bu yap­tıkları şirktir, körü kürüne taklittir. O'dan başka tanrılar edinip ortak koşa­rak Allah'a iftira eden ve yalan uydurandan daha zalim kim vardır.

Ey Ashab-ı Kehf! Madem ki onlardan, onların inanç ve ibadetlerinden ayrıldınız, bir ve kahredici Allah'a taptınız; manen onlardan ayrıldıktan son­ra bedenen de onlardan ayrılmış olmak için mağaraya sığının. Mağaraya sı­ğındığınız takdirde, Rabbiniz her iki cihanda sizin için rahmetini yayar, sizin için yararlı şeyler hazırlar, dininiz sebebiyle onlardan kaçış işinizi yoluna ko­yar.

Buraya kadar, Ashab-ı Kehf in mağaraya giriş öncesi durumu anlatıldı. Mağaraya girdikten sonraki durumlarına gelince: Bakınız, Cenab-ı Allah ne buyurmuş: Ey Muhammedi (veya bu ilahi hitaba müsaid olan herkes), güne­şi, doğarken mağaralarından sağa doğru kaydığını görürsün. (Burada pey­gamber efendimizin bu durumu mutlaka görmüş olduğunu bildirip haber ver­mek kastedilmiyor). Aksine amaç; içinde uyudukları mağaranın, güneşin, doğ­duğunda mağaralarından sağa taraf meyledip geçtiğini; batarken de kendile­rini makaslayıp sol tarafa uzaklaştığı bir mıntıkada bulunduğunu haber ver­mektir. Ashab-ı Kehf, uyumakta oldukları mağaranın geniş bir kısmında, güneş gören bir yerinde bulunuyorlardı. İlahi kudret onları sağa sola çevir-meseydi, güneş kendilerine İsabet edip rahatsız edecekh ki, bu tkı Allah'ın İlmi ve kudretinin eksiksizliğine işaret eden hayret verici mucizelerindendir.

Allah'ın hayra İlettiği kimse gerçekten doğru yolu bulmuştur. Dünya ve ahirette yararlı işler yapmakta başarılı olmuştur. Mesela birkaç gençten olu­şan Ashab-ı Kehf gibi. Allah kimi de saptırıp kötülük yollarına iletirse, onu, dünya ve ahiretin faydalı yollarına, hayra, hidayete ulaştıracak bir mürşit ve dost bulamazsın. Mesela ölüm sonrası dirilişi inkar eden kâfirler gibi. Şu gençler (ashab-i kehf) var ya.. Mağarada uyumakta olduktan halde, onları uyanık sanırsın. Bedenleri çürümemiştir. Kendilerinden pis kokular sa-çılmamıştır. Öğlen vatki istirahat uykusuna çekilmiş gibidirler. Uyumakta ol­dukları halde onları sağa sola döndürürüz. Beraberlerindeki köpekleri de ma­ğaranın giriş kısmında ön ayaklarını yere uzatıp yatmış durumda bekliyor. Onları bu halde görecek olsaydın, manzaralarının verdiği korkudan ürküp kaçardın. Yüreğin, onların verdiği korkuyla dolardı. Onları uyutup bedenle­rini çürümekten koruduğumuz gibi —zaten bu olay, bizim kudretimize dela­let ediyor—, birbirlerine sorsunlar diye onları uykularından uyandırdık. Bu­nun sonucunda yüce hikmetler zuhur'edecektir. Cenab-ı Allah, salt bu hik­metler dolayısıyla onları bu kadar süreyle uyuttu. Bu nedenle, onların birbir­lerine sormaları, uykularından uyandınlmalarına sebep oldu.

Onlardan biri, "Ne kadar uykuda kaldınız?" diye sordu. Bazıları: "Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar uyuduk" dediler. Bir rivayete göre onlar, mağaraya sabahleyin girmişler, gündüzün sonunda uyanmışlar, bu nedenle: "Bİr gün uyuduk" demişler, ama uyandıklarında güneşin henüz batmadığı­nı görünce de "veya bir günün bir kısmı kadar uyuduk" demişler; içlerinden bazıları da, genel durumlarının değişmiş olduğunu görünce: "Ne kadar bek­lediğimizi Rabbiniz daha iyi bilir" demişler ve sözlerini şöyle sürdürmüşler­di: Ama siz öneıpli olan İşinize bakın. Bize yiyecek getirsin diye, içinizden birini bir gümüş parayla şehire gönderin. Baksın, şehirden kimin yiyeceği daha temiz ve daha hesaplıysa, ondan bize biraz azık alıp getirsin. Aldatmamak için, dikkatli davransın. Sizi, şehirden kimseye sezdirmesin. Şehirliler bura­da bulunduğunuzu farkederlerse, sizi taşlayarak en kötü biçimde öldürür ve­ya kendi dinlerine döndürürler. Onlarla bu rezaletlerin içine girersiniz, asla kurtuluşa eremezsiniz.

Onları mağarada uyuttuğumuz gibi, Allah'ın sözünün haklı olduğunu bilsinler diye onları uykudan uyandırdık. İnsanlar da onların durumların­dan haberdar eyledik.

Ayet-i kerimede bildirme kelimesi, buldurma kelimesiyle eş tutulmuştur. Zira bir şeyden habersiz olan kimse, o şeyi bulunca ona bakar ve onu tanıyıp bilir. Şu halde bulmak, bilmenin sebebi oldu. Buldurma ( jb»ı ) kelimesin­de fayda verici şeyler vardır.

Allah'ın ölüm sonrası dirilişe ilişkin sözünün gerçek olduğunu bilsinler diye insanları Ashabı Kcfıfin durumlarından haberdar eyledik. O insanların . arasında, ölüm sonrası dirilişi inkar edenler vardı. Cenab- Allah mü'minlere sebat vermek için, kafirlere karşj da bir hüccet olsun, kıyametin kopacağının

şüphesiz olduğunu bilsinler diye onlara bu ayeti ve mucizeyi gösterdi. Ashab-ı Kehfin durumunu gören kimse, Cenab-ı Allah'ın vadettiği ölüm sonrası diri­lişin gerçek olduğunu anlar.

Kendi aralarında Ashab-ı Kehfin durumunu tartışırlarken biz o insanla­rı bunlardan haberdar eyledik. Çünkü o insanların bîr kısmı Ölüm sonrası dirilişin sabit olduğunu bilip inanıyor, bir kısmı da aslı yoktur diyerek inkar ediyordu.

O zamanın insanları Ashab-ı Kehfden bilgi sahibi olup durumlarını öğ­renince, Ölümlerinden sonra yaratıkları diriltmeye Allah'ın muktedir oldu­ğunu anladılar. Bundan sonra Cenab-ı Allah, Ashab-ı Kehfî tekrar uykuya daldırıp canlarım aldı.

Bazıları şöyle bir Öneride bulundular: Cesedlerini insanlardan koruya­cak şekilde üzerlerine bir bina yapalım. Bunların durumlarını Rableri daha iyi bilir. Onların İşine galip gelenler, durumlarını iyi bilenler veya işlerini ba­şarıya ulaştırıp tevhid inancını yerleştirenler; üzerlerine bir mescid yapalım, dediler. 'Bunların işine galib olanlar' sözüyle, müslümanların ya da zamanın hükümdarı ile yardımcılarının amaçlanmış olduğunu söyleyenler de olmuş­tur.

Peygamber (s.a.v.) zamanında yaşayanlar, Ashab-ı Kehfin sayısı üzerinde anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Kimi, onların üç, dürdüncülerinin köpekleri ol­duğunu; bir başka topluluk ise onların beş, altıncılarının köpekleri olduğu­nu söylemiştir. Bunu hiç bir bilgiye dayanmadan, kendi kafalarından uydu­ruyorlardı. Kesin bilgiye dayanmayıp zanlarına göre konuşuyorlardı. Bir kıs­mı da: Onların yedi, sekizincilerininse köpekleri olduğunu söylemiştir. Ey Mu­hammedi Onlara de ki: Onların sayısını ancak Allah bilir.

Bunu onların pek azı bilir. Ehl-i kitabın çoğunun bilgisi, zan ve tahmine dayanır.

Keşşafta şöyle bir ifadeye rastlıyoruz: "Onlar yedidir ve sekizincileri köpekleridir" cümlesinde (vav) harfi bulunuyor da, daha ön­ce geçen "Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir" cüm­lesiyle "Onlar beştir, altıncıları köpekleridir" cümlesinde ne­den (vav) harfi bulunmuyor? Bu soruyu şöyle cevaplıyabiliriz: Sonuncu cüm­lede giren (vav) harfi, sonraki cümlenin önceki cümleye bağlı bulunduğunu desteklemek içindir, "Onlar yedidir, ve sekizincileri köpekleridir" sözünü söy­leyenlerin, başkaları gibi bu sözü, "görülmeyene taş atma" kabilinden söyle­mediklerinden dolayıdır. Bu sözü bilgi, tespit ve itminana dayanarak söyle­diklerinden dolayıdır. Bu gürüsün sahipleri mü'min olup vahye dayanarak söylemişlerdir. Gayba taş atmış olmamaları ve üçüncü cümlede naz'm-ı Celi-lin {vav) harfiyle değiştirilmiş olması buna işaret etmektedir. "Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir" diyenlerle, "Onlar beştir, altıncıları köpekleridir" diyen o iki grubun cahil ve bilgisiz oldukları anlaşıldı. Şu halde onlarla derinlemesine tartışma, Yüzeysel tartışmadan başka bir tartışmaya girme. Ashab-ı Kehf hakkında bunlardan hiç birine bir şey sorma. Yapmaya karar verdiğin bir iş için, "Ben o işi yarın yapacağım" diyerek kesin bir ifade kullanma. Ancak "Allah dilerse o işi yapacağım" de.

Rivayet olunur ki bu ayet, Kureyşlilerin: Muhammed'e ruhu, Asahab-ı Kehfi veZülkarneyn'i sorun, dedikleri zaman inmiştir. Bu soruyu soranlara, duraksamadan; "Yarın gelin de size bu konuda gerekli bilgileri vereyim" de­mişti. Fakat Peygamber (s.a.v.)'in bu konuda bilgi sahibi olmak için bekle-, diği vahiy gecikti. Bu O'nun çok sıkıntı çekmesine sebep oldu. Kureyşliler de O'nu yalanladılar.

Unuttuğun zaman Rabbini an. O'nu kalbin ve dilinle sürekli an. O'na yönel ve: Umarını ki beni Ashab-ı Kehf konusunda daha doğru bir bilgiye ulaştırır, de. Yani Rabbini an ve de ki: Umarım ki Rabbim, peygamberliği­min gerçekliğine işaret eden, bundan daha büyük deliller verir. Ashab-ı Keh-fin haberinden daha yakın bir bilgiye beni ulaştırır.

Nitekim böyle de oldu. Cenab-ı Allah, O'na peygamberlerin kıssalarını ve hayat hikâyelerini anlattı.

Bir şeyi unuttuğun zaman Rabbini an. Umulur ki, Rabin unutulanın ye­rine başka bir şeyi veya ondan daha yakın bir şeyi sana bildirir. Onlar, mağa­ralarında üç yüz dokuz sene kaldılar. Ey Muhammedi De ki: Onların mağara­da ne kadar beklediklerini en iyi bilen Allah'tır. Gerçek olan, onların söyle­dikleri değil de Allah'ın sana bildirdikleridir. Zira göklerin ve yerin gaybi sa­dece Allah'a aittir. O, herşeyi bilendir. Yaratıklarını ne kadar da iyi görendir O. Onların kalblerinde dolaşanları ne kadar da iyi işitendir O, İşitilenleri ve görülenleri İdrak etmesi, sizinkine benzemez. O, bilgisi her şeye nüfuz edendir; her şeyden haberi olandır. İnsanların, kendilerine yardım edecek ve işlerini idare edecek bir dostları yoktur. Ancak Allah vardır. Senin Rabbin, hükmünde ve yargısında hiç kimseyi kendine ortak etmez.[10]

 

Peygamber (S.A.V.)'E Verilen Bazı Direktifler

 

27- Ey Muhammedi Rabbinin Kitab'mdan sana vahyolunanı oku; O'-nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamaz­sın.

28- Sabah akşam Rablcrinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla be­raber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kim­selerden ayırma! Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşın gi­derek hevesine uyan kimseye uyma.

29- De ki: "Gerçek Rabbînizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavu­ran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve Cehennem ne kötü bir duraktır!

30-31- İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yupuıtlam, işte onlum, içlerinden ınıuıkkır ııkıın Adn cennetleri vurdu: Oıııdn altın bilezikler takınırlar, İnce ve kaim ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtla­rı üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer![11]

 

Bazı Kelimeler:

 

Sığınılan yer.Gözün onlardan sapmasın, başka tarafa bakma. Haddi aşarak, Çadırı veya evin sa­hanlığına çekilen duvar, Toprağın unsurlarından birinin, mesela de­mirin ateşte eritilmiş hali. İnce ipek.

"İslebrak" ise kalın ipektir.[12]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Müşrikler, Peygamber (s.a.v.)'e, bize bundan başka bir Kur'an getir de­diler. Bunun üzerine ayet-i kerimesi nazil oldu. ayrıca Su-heyb, Ammar, Habbab, Yasir ve benzeri şu köleleri, etrafından uzaklaştır ki senin yanma gelip oturalım, dediler. Bunun üzerine ayet-i keri­mesi nazil oldu. Bundan sonra, fakir de olsa mü'minin mükâfatı, zenginde olsa kâfirin cezası anlatıldı.[13]

 

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Rabbinin kitabından sana indirilip vahyedileni oku. Müşriklerin k.ur'an'da değişiklik yapma veya onun yerine başka bir kitap ge­tirme isteklerine dair savurdukları hezeyanlara kulak verme. Zira Rabbinin kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur. Buna kimsenin gücü yetmez.

Değiştirmeye veya neshetmeye gücü yeten, ancak Allah'tır. "Biz bir aye­tin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman —Allah ne İndirdiğini bilirken— "Sen (Allah'a) iftira ediyorsun" derler'[14]. Ey Muhammedi Şayet Kur'an'ı değiştirecek olursan, Allah'tan başka sığınacak birini bulamazsın. Sabah-aksam rablerine dua eden fakirleri yanından kovma. Kendini onlarla bera­ber tut. Onlarla aynı mecliste oturmak için kendini hazırla. Kafirlerin sözü­nü dinleme. Daha Önceleri Nuh (A.S.)'a da: "Sana bir sürü bayağı kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız?" demişlerdi'[15]. Bu, küfrün gururu ve şey­tanın vesvesesidir.

İşte bunlar, Rablerine dua eden, her zaman Ö'na ibadet eden, O'nun rızasını isteyenlerdir. Bunlar, Allah'ın dostları ve sevdiği kimselerdir. Gözün bunlardan ayrılmasın ve bunlardan başka, zenginlere göz dikme. Gözün bun­ları bırakıp ta zenginlere taraf kaymasın. Bunlara karşı üstünlük taslama. Zen­gin ve eşrafın arasında dünya hayatının görünürdeki süslerini kastederek fa­kirleri terketme. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, kendi hevesine uyan ve şeytana nefsini teslim eden; Allah'ın dosdoğru yolunun dışına çıkarak hak ve adaleti çiğneyen kimselere nsh baş eğme.Yoksul olduklarından dolayı fakirlerden uzaklaşmanı isteyen şu büyük­lük sevdasında olanlara de ki: Hak, Rabbinİz katından apaçık bir şekilde geldi. Dileyen inansın, dileyen kâfir olsun. Küfredenlere gelince, onlar İçin, öyle bir ateş hazırladık ki, çadırı -veya duvarı- onları kuşatmıştır. Cenab-ı Allah, kâ­firleri kuşatacak olan ateşi, kişiyi çepeçevre saran kapalı duvarlara benzet­miştir. Böyle bir kişi, kendisini dört bir yandan kuşatan duvarları delip kur­tulabilir mi?!

Cehennem ateşindeyken yardım isterlerse, fazlaca susadıkları için, ken­dilerine su ile yardım olunur. Ama demir ve kurşunun şiddetli ateşte eritil­mesi sonucu elde edilen bir su ile yardım olunurlar. Öyle bir su ki, yüzleri yakar. Ne kötü bir İçecektir O! Ne kötü bir dayanacak ve koltuktur o cehen­nem! Gerçi Cehennemde'dayanılacak bir yer yoktur. Ama bu bir benzetme­dir.

Peygamber (s.a.v.)'in kendilerinden yüz çevirmesini istediğiniz kimse­lere gelince onlar, Cenab-ı Allah'ın kendileri ve benzerleri hakkında şöyle si­tayişte bulunduğu kimselerdir:

İman edip iyi işler işleyenlere gelince, Cenab-ı Allah, güzel iş yapanların ecrini yok etmez. Onlar için, altlarından ırmaklar akan Aün Cennetleri var­dır. Onlar Cennette altın bileziklerle süslenirler. Oysaki dünyada bu süsler­den yoksundular. Cennette krallar ve önemli kimseler gibi koltuklara kurulu olarak ince ve kalın dibadan yeşil elbiseler giyerler. Cennette bunlara verile­ceği söylenen bu mükâfatlar ne güzeldir! Onlar için Cennet, ne güzel bir da­yanak ve koltuktur![16]

 

Dünya İle Onur Duyan Ve Dünyaya Aldanan Kimsenin Durumu

 

32- Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafım hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.

33- Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırak­mamışlardı, ikisinin arasında bir de ırmak akıtmıştık.

34- Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşıyla konuşurken: "Ben malca senden zengin, nüfusça da senden daha itibarlıyım" dedi.

35-36- Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bah­çenin bulacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum, f-ğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum'' dedi.

37-41- Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı İnkar ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bah­çene girdiğin zaman, —her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımın­dan daha az buluyorsan da—: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur! demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerlebir olabilir. Yahud suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.

42- Nitekim, ürünleri yok edildi; bağm altüst olmuş çardakları karşı­sında sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup "Keski Rabbime kimse­yi ortak koşmasaydım" diyordu.

43- Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.

44- İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır Mükafatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden ha­yırlı olan da O'dur.[17]

 

Bazı Kelimeler:

 

İki bahçe. Onları hurma ağaçları ile çevirip ku­şattık. Yemişini1 eksiltmedik. Ortalarından bir ırmak akıttık.Onunla karşılıklı konuşuyordu.Hizmetçi ve adamlar. Nefer kelimesini evlat manasına geldiğini söyleyenlen de olmuş­tur. Çünkü bunlar, savaş ve vuruşma anında babalarıyla birlikte cepheye ko­şarlar. Dönüş yeri, sonuç Seni düzgün bir şekle soktu. Adam haline getirdi.Allah'ın takdir ettiği. Kurak ve kaygan olup üzerinde ayakların kaydığı, üzerinde bitki, toprak,, ve canlı bulunmayan yer parçası. Dibe indiği için, insan elinin ulaşamadığı.Yardım. "Vilâyet" şeklinde okunursa, hakimiyet ve saltanat manasını ifade eder.[18]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu, Cenab-ı Allah'ın, kâfir ile mü'minin durumunu anlatmak İçin verdi­ği bir misaldir. Birincisi, nimetler içinde yüzdüğü halde Allah'a karşı gelir. Diğeri, zorluk ve yoksulluğa göğüs gerdiği halde Allah'a baş eğer. Birincisi dünya nimetlerine boğulmuş, dünya ile onurlanmakta ve dünyaya aldanmak­tadır. İkincisi ise dünyayı gerçek yanıyla anlar; dünyanın, ahiret için bir yol ve geçit olduğunu bilir. Bu durumda bu misal, "Nefsini, Rablerine yalvaran-larla beraber tut..." ayetine anlam bakımından bitişmektedir.[19]

 

Açıklama:

 

Kafir ve mü'min iki grup için iki (gerçek veya takdir edilmiş)adamı misal olarak ver. Bu misalden anlaşılan, öğüt ve ibrettir. îsrailoğullarmdan olan bu iki kardeş, veya iki dost veya iki ortaktan biri, kâfir olup, dünyasına aldan­mıştı. Diğeri Allah'a iman edip birliğine inanmıştı. Sonlarının nice olduğu­nu da Kur'an-ı Kerim, insanların ibret ve öğüt alması için anlatmıştır. Müs­lümanlardan bir çoğunun dilleriyle değilde halleriyle, dünya hakkında tıpkı kâfirler gibi konuştuklarını görüyoruz. İbret alın ey basiret sahipleri;

O inançsızlara şu iki adamın misalini anlat: Bu ikisinden kafir olana, çeşitli üzüm asmalarından oluşan iki bahçe verdik. Bu bahçenin etrafını hur­ma ağaçlarıyla çevirip kuşattık. Ortasında da ekin bitirdik ki, bu bahçede hem meyve, hem de azık yetişsin. Bu iki bahçe de böylece en güzel ve en sağ­lam bir görüntü ortaya koydular.

Her İki bahçe de yemişlerini eksiksiz verdi. Rahatça sulama yapılsın di­ye Allah, bunlardan her birinin ortasından bir ırmak fışkırtıp akıttı. Bu ır­maklar, bu bahçelerin değerini daha da arttırdı, daha da güzelleştirdî. O kâ­firin daha başka mal ve ürünü de vardı. O, büyük zenginlerdendi. Günlerden bir gün arkadaşıyla karşılıklı konuşup tartışıyorlardı. Dünyaya aldanan mağrur zenginlerle; mü'min fakir ve salih herkesin durumu budur. Rivayete göre bunlar iki kardeş olup bir mala mirasçı olmuşlardı. Kâfir olan, kendisine miras ka­lan malı araziye, eve, zevceye, hizmetçi ve uşaklara harcamıştı. Mü'min olan-sa kendi payını Allah yolunda harcamıştı.

Evet, arkadaşıyla tartışmakta olan o zengin ve kâfir kişi, mü'min olan arkadaşına şöyle demişti:

Ey kardeşim! Malca senden daha zenginim. Hizmetçi ve evlad bakımın­dan da senden daha güçlüyüm.

Böyle dedikten sonra arkadaşıyla beraber kendi geniş ve iki kanatlı bah­çesine girdi. Zaten başka da bir şeyi yoktu. Çünkü dünyadaki malı oydu. Ahİ-rette ise onun bir nasibi yoktu. Kendi nefsine yazık ederek bahçesine girdi. Kendine verilen o bahçeyle gururlandı. Böbürlendi. Nimeti inkâr etti. Böyle­ce kendini Allah'ın gazabına maruz bıraktı ki; bu da zulüm çeşitlerinin en fahişiydi. Ne demişti?

Uzun emelli, şiddetli hırs ve tutku sahibi olduğu, tam bir gaflet İçinde bulunduğu, malına da fazlaca aklandığı için şöyle dedi: Bu bahçenin asla yok olmayacağını, ileride kıyametin de kopmayacağmı sanıyorum. Andolsun, fa­raza Rabbime döndürülecek olursam —veya şu mü'min arkadaşımızın iddia ettiği gibi— sonuçta bundan daha iyi bir bahçe bulacağım. Ben de yeminle söylüyorum: Bazı cahil müslümanlarm: "Dünya zenginliğine sahip kimse, ahi-rette de zengin olur" dediklerini işitmİşimdir. Bunlar yanlış anlayışları sonu­cu, zenginliğin dünyada hakettiği için insana verildiğini zannederler. "O-nun katında benim için cihette piize! sonuç vnrdir" "Bancı mnl vccvl.ıf veri­lecek”[20]

Bu aldanmış herif, dünyanın Allah katında sinek kanadı ağırlığınca de­ğere sahib olmadığını, aksi takdirde kâfire bir kâse su içirmeyeceğini, istid-rac olsun diye insana mal verildiğini bilmiyordu.

Mü'min kardeşi ona ne dedi? Onunla karşılıklı konuşup tartışmaktay­ken şöyle dedi: Ey insan! İlk babanı topraktan, sonra seni spermadan yara­tan, seni insan şekline sokup tastamam bir adam haline getireni inkâr mı edi­yorsun? Ve bundan sonra da: Kıyametin kopacağını zannetmiyorum, diyor­sun, "Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkudaysaniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra.spermadan, sonra embnodan, sonra yaratılı­şı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık..."[21].

Ama Allah benim Rabbimdir.O birdir. Ortağı yoktur. Hüküm O'nun-dur. O'na döndürüleceksiniz.

Ey Kardeşim, Bahçeye girdiğin zaman keşke: "Allah'ın dilediği oldu. di­lemediği olmadı. Emir, Allah'ın dilediğidir, başkası değil" deseydin. Peygamber (s.a.v.) efendimizin şöyle buyurduğu rivayet olunur: "Bir kimse, beğenisini çeken bir şey görürde "Maşallah, kuvvet, yalnız Allah iledir" derse ona za­rar gelmez"

Ey kardeşim! Bahçene girerken: "Bu bahçenin yok olacağını asla sanmıyorum" diyeceğine maşallah deseydin ya! Zira yukarıdaki söz; kendi­sinin güçlü, kuvvetli olduğunu, işin Allah'ın elinde değil de,kendi elinde ol­duğunu, bu ekinleri, ilim ve tecrübesiyle yetiştirenin sadece kendisi olduğu­nu, bu ekinlerin, oraya döktüğü gübre ve uyguladığı tarım düzeni sonucunda bittiğini zanneden mağrur, aldanmış ve aklı kıt kimselerin ağızlarından çı­kar. İnsanların, dünyaları hakkındaki bu anlayışları, ne kötü bir anlayıştır!

Sen beni bu fani dünyada mal ve evlad bakımından kendinden geri gö­rüyorsan, umarım ki Rabbim bana kıyamet gününde senin bu bahçenden daha iyisini ve kalıcısını verir.

Senin şu bahçene gelince, onun üzerine, Allah'ın hesabında belirlenmiş bir azap ve felaket gelir ve bahçen, kurak ve üzerinde hiçbir şey bulunmayan bitkİsiz, çorak bir araziye dönüşür. Ya da suyu, el ulaşamayacak şekilde ye­rin dibine çekilir. Elimizin ulaşması bir yana, onu istemeye bile gücümüz yet­mez.

Derken o inkarcı kişinin ürünü yok edildi. Bütün malı yok oldu. Kay­bettiklerine üzüldüğünden ve pişman olduğundan dolayı ellerini oğuşturma-ya başladı. Elden giden servetinden dolayı pişman olduğu için parmaklarım ısırıyordu. Bahçesindeki ağaçlar, asmaların üzerine yıkıldı. Pişmanlık getire­rek; keşke hiç kimseyi Rabbime ortak koşmamış olsaydım, dedi. Allah'tan başka kendisine yardım eden bir topluluğu da olmadı. Çünkü onun üzerin­deki azabı, yalnız başına savmaya ancak Allah'ın gücü yeter. Haddi zatında o inkarcı da kendi nefesine yardım edemedi, kendini kurtaramadı. İyinin de kötünün de iman ettiği böyle bir durumda yardım, ancak Allah'tandır. Hü­kümranlık sadece Allah'ındır. O haktır, kutludur, yücedir. Azabından koru­nan kullarına daha hayırlı sevap ve mükafatlar ve daha iyi sonuçlar hazırlar.[22]

 

Dünya Hayatının Misali

 

45- Onlara, dünya hayatı misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gök­ten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama so­nunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudre­te sahip olandır,

46- Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak ya­rarlı İşler, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.[23]

 

Bazı Kelimeler:

 

Çöp kırıntısı. Rüzgarlar onu savuruyor.[24]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu da dünyanın bir başka örneği. Burada, misalde anlatıldığı gibi.dün-yanın hayret verici özellikleri açıklanıyor ki, İnsanlar dünyaya aldanmasınlar[25]

 

Açıklama:

 

ku misalde anlatılan derecede garip ve hayret verici olan şu dünyayı İn­sanlara tasvir et. Dünya, gökten İndirdiğimiz su gibidir.O su ile yerin bitkileri biribirine karıştı. Ekinler bitip yeşerdi. Çokluklarından ve yoğunluklarından dolayı birbirlerine karıştılar. Sürekli gölgesi olan güzel manzarah şu taze ve yumuşak bitkiler, çöp kırıntısı haline gelip rüzgarlarca savuruldular. "Niha­yet yer ziynetini takınıp süslendiği ve halkı da on(un ürününü biçip topla-mağ)a muktedir olduklarını zannettikleri sırada birden emrimiz ona gece ve­ya gündüz geldi. Sanki dün O, hiç (bitkisiyle süslenip) zengin olmamış gibi, onu (kökünden) biçilmiş yaptık"[26]

Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Allah her şeye kadirdir. Övünmekte oldukları mal ve oğullara gelince bu, geçici bir eşya, yok ol­maya mahkum bir metadır. Fani dünyanın süsüdür.

Ayet-i kerimede evlattan önce maldan sözedilmiştir. Çünkü ziynetler ba­bına, evlattan çok mal girer. Hiç kimse bunlarla övünmemelidir. Çünkü bunlar, yalnız dünyanın süsü içindirler. Kalıcı olan güzel işler, mesela hayırlı ameller, Rabbin katında daha hayırlı ve daha kalıcıdırlar. Çünkü hayırlı amellerin se­vapları, sahiplerine döner. Bu güzel işler, umutça da daha hayırlıdırlar. Çün­kü bu işleri yapmış olanlar, ahirette bunlar sayesinde umduklarını elde eder­ler.[27]

 

Kıyamet Gününden Sahneler

 

47- Bir gün dağlan yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiç birini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.

48- Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "And olsun kî, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermedi­ğimizi iddia etmiştiniz değil mi?" denir.

49- Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da kü­çük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bu­lurlar. Rabbİn kimseye haksızlık etmez.[28]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Hesaba çekmek için onları huzurumuzda topladık.

Ba's ise, on­ları hasretmek için diriltip mezarlarından çıkarmadır. Dağilmaksı-zın bir arada ve bir sıra halinde.[29]

 

Açıklama:

 

Düşün o günü ki, dağlan yürütürüz. Göze sâkinmiş gibi gözüktükten sonra o dağlar, atılmış yün gibi olurlar. Bu da, kıyamet gününde durumun değişeceğine, dünyadaki vaziyetin alt üst olacağına işaret ediyor. O zaman yer yüzü çırılçıplak haîe gelir. Onu örtecek dağlar, nehirler, ağaçlar ve bina­lar kalmaz.Yer, içindeki hazine ve defineleri dışarı atar. Yük ve ağırlıklarını ortaya çıkarır. İçinde bulunan her şeyi dışa vurur. Her taraftaki şeyi toplarız. Yaratılmışların tümü dağınıklık ve anlaşmazlık olmaksızın saf halinde Rab­bine sunulurlar. Yaratıklar, askerler gibi rabbinin huzurunda haşr olunurlar. Onlar bu halde beklemekteyken kendilerine şöyle deriz: Sizi ilk yarattığımız zamanki gibi çıplak ve yalınayak, birer birer huzurumuza geldiniz. Yardım­cınız, dostunuz, şefaatçiniz olmaksızın, kendi başınıza huzurumuza geldiniz.

"And olsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize geldiniz ve (dünyada) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız"[30]. Burada bir sözden başka bir söze geçiş sanatı vardır. "Sizin için (yaptığınız) va'di.yerine-getirecek bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?" Tayin etmiş olduğumuz zamanda, size davranışlarınızın karşılığı­nı veririz. Bu, onların kafalarına dank ettirmek, onları azarlayıp kınamak için, ölüm sonrası dirilişi inkar edenlere, yapılan bir hitapdır.

Kilap, yani insanın iyi ve kötü amellerinin kayıtlı bulunduğu amel defle­ri ortaya Konulur. Költifük i.şlemiş olan günahkarların, , amel defterinde yazılı olan şeylerden korkup ürpererek şöyle dediklerini görürsün: Vah bize.. Biz mahvolmuşuz! Şu kitaba da ne oimuş? Dünyadayken yaptığımız işleri büyük-küçük demeden hep kayda geçirmiş!

İnsanlar, dünyadayken yaptıklarının hepsinin amel defterinde kayıtlı ol­duğunu görürler. Rabbin, hiç kimseye haksızlık etmez. Zira mükafat ve ceza ilkesi, zulmetmeme prensibi, ilahi adaletin gereğidir. Nihayet iyilik yapmış olan kimse mükafatını tam alır. Kötülük yapmış olan da, cezasını eksiksiz alır.[31]

 

İlâhî Yönlendirmeler

 

50- Meleklere: 'Adem 'e secde edin'' demiştik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğullan! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düş­mandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!

51- Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de ken­dilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işde asla yar­dımcı da edinmedim.

52- O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der, onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.

53- Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.[32]

 

Bazı Kelimeler:

 

Rabbinin emri dışına çıktı. Yardımcı. Engel veya yok edici şey.[33]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Hatırla o zaman ki, meleklere, Adem'e secde edin, de­miştik.

Burada amaçlanan, o zamanın hatırlanması değil de, o zamanda mey­dana gelen olayın hatırlan maşıdır. Adem'e secde kıssası, Kur'an-ı Kerim'de defalarca anılmıştır. Tekrarlanmasının sebebi; insanın, babası Adem'le ilgili olarak meydana gelen olayları, şeytanın ona karşı takındığı tavrı, Adem'in zorluklara maruz kalmasına ve cennetten çıkmasına nasıl sebeb olduğunu an-lamasıdir. Ve şeytan, emre itaatsizlik ve isyan sebebi olmakta devam etmek­tedir. Çünkü O, bütün insanları azdıracağına and içmiştir. Allah'ın ihlaslı kul­lan dışındaki diğer insanları gerçekten de azdırmıştır. Ancak o, ihlaslı mü'-minlere hükmedemez.

Cenab-ı Allah meleklere, Adem'e secde etmelerini emretti. Hepsi gönül­lü olarak ona secde ettiler. Çünkü onlar, kendilerine emrettiği hususlarda Ai-lah'a isyan etmezler. Ve O'ndan önce söz söylemezler. O'nun emriyle hareket ederler. Lanetli şeytan'a gelince O, cinlerdendi. Melekler gibi hareket etmedi ve: Ben ona nasıl secde ederim? Ben ondan daha iyiyim, dedi. Cinlerden ol­duğu için, Rabbinin emri dışına çıktı. Kendisine emrolunan şeylerin sınırını aştı. Bu ayet, İblis'in cinlerden olduğunu ispatlıyor. Başka bir ayetteyse onun meleklerden olduğu işaret ediliyor, iki ayet arasında çatışma yoktur. Çünkü göze görünmedikleri için meleklere de bazen cin dendiği olur. Noksanlıklardan mü­nezzeh yüce Allah; babamız Adem'e karşı tutumunu ve bizi azdırmaya ka­rarlı oluşunu bildikten sonra,küfür ve masiyetlerde şeytan'a ve askerlerine baş eğenlere hayret ediyor. Şeytanı, soyunu ve yardımcılarını; kendilerine uyup emirlerini dinlediğiniz veliler ve dostlar mı edindiniz? Hayret size, hem de hayret! Allah'ı bırakıp ta, öteden beri size düşman olanları mı dost ediniyor­sunuz?! İşleri yerli yerince yapmayan,.Rahman'a itaatin yerine şeytana itaati koyan şu zalimler ne kötü bir değiştirmede bulunuyorlar!

Haklarında şeytan tarafından vesveseye düşürülerek bana ortak koştu­ğunuz şu ortakları; göklerle yeri yaratırken hazır bulundurmadım. Kendi ne­fislerini yaratırken de onları hazır bulundurmadım. Şayet ortak olsalardı, bu yaratılışlarda hazır bulunurlardı. Hazır bulunmadıklarına göre ortak değildirler. Bana asla ortak olamazlar!

Doğru yoldan saptırıcı ortak ve şeytanları, bir şeyi yaratırken kendime yardımcı ve destekçi tutmadım.

Cenab-i Allah'ın, azarlayarak inkarcılara şöyle sesleneceği günü hatırla: "Ortaklar olduklarını zannetiğinİz ortaklarını çağırın!"

Müşrikler, emrolunduklarını yaptılar. O ortaklan çağırdılar. Bırakınız kendilerine fayda vermelerini, onların hiç bir çağrılarına cevap bile vermedi­ler, aralarına çok uzak bir mesafa koyduk. Ortaklar sözü ile İsa'yı, Uzeyri ve melekleri kasdettiğimizde bu anlatılanlar doğru olur. Ortaklar sözüyle putlar kastedilirse; onların yok oluşa ve mahya götürücü bir engeli aralarına koya­rız. Hem de ne helak!

Günahkarlar, suçlular, ateşin önlerinde yanmakta olduğunu ve İçine mu­hakkak düşeceklerini gördüklerinde, artık o ateşten kaçıp kurtulacakları bir yer kalmaz. Çünkü ateş onları her taraftan kuşatmıştır.[34]

 

Uyarma Ve Korkutma

 

54- And olsun ki, Biz bu Kur'an'da insanlara türlü türlü misali göste­rip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.

55- İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rable-rinden magrifet dilemekten alıkoyan, öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.

56- Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar, hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve ken­dilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.

57- Rabbin'm ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kur'an'ı an­larlar diye kalblerine Örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğ­ru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.

58- Bununla beraber, Rabbin mağrifet ve merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğramakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bula­mazlar.

59- Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok et­mek için bir süre tayin etmiştik.[35]

 

Bazı Kelimeler:

 

Kabil'in çoğuludur. Çeşitli veya açıkça manalarına gelir. Giderip iptal etmeleri için.Kaçıp kurtulacak veya sığını­lacak yer.[36]

 

Açıklama:

 

Bu Kur'an, insanlar için bir hidayettir. Doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklayıcıdır. Cenab-ı Allah onun yüksek manâlarını ve yüce he­deflerini çeşitli biçim ve kalıplara sokarak açıklar. Bu manâlar insanları Al­lah'a.peygamber İne imana davet eder. Bunlar garabet, eşsizlik, güzellik ve par­laklıkta kalbleri titreten ve nefisleri hareket ettiren benzersiz birer örnckıir-ler. İnsanlara yararlı olsunlar diye, Cenab-ı Allah bu manaları çeşitli kalıpla­ra sokarak tekrar tekrar anlatmış, ne ki İnsanlar bunu hoşlukla karşılamamışlardir. Ama insan hak ve doğru meselelerde tartışmaya fazlasıyla düşkün­dür. Yani en fazla tartışan insandır. "Birden O (insan) apaçık bir hasım kesil-di."[37]

Kendilerine Kur'an'dan nur ve hidayet geldiği zaman insanları, yani Mck-kelüeri iman etmekten, küfür ve masiyetlerinden dolayı tevbe edip istiğfarda bulunmaktan alıkoyan hiç bir şey olmadı. Yalnız önceki ümmetlerin başları­na gelenlerin kendilerince de görülmesini şart koşmaları nedeniyle yok edici bir azabın gelmesini istemeleri, veya Öldüklerinde kıyamet günü çeşitli tür­lerde azabın kendilerine gelmesini istemeleri, ya da azabın göz göre göre ken­dilerine gelmesini istemeleri, iman etmemelerine yegane sebep oldu. Her ne kadar insan aşın ölçüde tartışma sevgisi üzerine yaratılmışsa da, Kur'an'da insanı küfre çağıran bir şey yoktur.

Bazıları ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Köklerini kazıyacak bir azap veya ahiret üzerlerine inmedikçe onlar iman etmez ve Rab-lerinden bağışlanma dilemezler.

Ümmetlere peygamberleri hep şu halde gönderdik: Mü'minleri sevapla müjdeler, kâfir ve isyankârları azabla korkutup uyarırlar. Toplumlarına kar­şı peygamberlerin görevleri işte budur. Kâfirler, batılı öne sürerekhakka kar­şı mücadele ederler. Mucizeler gösterildikten sonra daha başka mucizeleri gös­termelerini peygamberlerden istediler. Peygamberlere: "Siz de bizim gibi in­sansınız. Eğer Allah dileseydi Melekleri bize gönderirdi" dediler. Rablerinin ayetlerini ve uyarıldıkları ceza-ikap habercisi ayetleri alaya aldılar.

Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, inadından ve büyük­lük taslamasından dolayı yüz çevirip o ayetlerin anlamım düşünmeyen; daha önce yapmış olduğu "batıla dayanarak mücadele etme", hakkı alaya alma, akıbeti düşünmeme gibi küfür ve masiyet işlerini unutan kimseden daha za­lim kim vardır? Bu halde bulunan bir kimse, her zalimden daha da zalimdir. Başkalarını çekememeleri, büyüklük taslamaları, batıl geleneklere sarılma­ları, yalancı başkanlıkları sevmeleri, geçici dünya metaına düşkün olmaları; kalblerine geçirilen perdeler ve iman nurunun kalbe girmesine engel olan ma­niler mesabesindedir. 57. ayette: "Biz onların kalbleri üzerine, onu anlama­larına engel olan örtüler koymuşuz" denilirken 'Biz' kelimesinin kullanılma­sıyla kâfirlerin kalbleri üzerine örtü koyma işi Allah'a nispet edilmiştir. Bu da onların kalbleri üzerinde örtü bulunması olayının kesinliğine ve süreklili­ğine işaret eder.

Onların kalbleri üzerine örtü koyduk... Hakkı bütün incelik ve derinli-ğiyle kavrayamazlar. Kulaklarına da ağırlık koyduk. Hakkı işitip düşünemezler. Bunlar doğru yolu asla bulamazlar. Bütün yöntemleri deneyerek onları hida-yetc çağırsan bile, yine de hidayete erişemezler. Ama çok bağışlayan, esirge­yen Rabbin, işledikleri günahlardan dolayı onları hemen cezalandıracak ol­saydı; batıla dayanarak hakka karşı mücadele etmek ve Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmek, günah işlemeye aldırış etmemek gibi,işledikleri günahlardan dolayı onları derhal cezalandıracak olsaydı, dünyada azabı onlara çabuklaş-tırırdi. Fakat Cenab-ı Allah böyle yapmak istemedi. Aksine onlar için mese­la Bedir günü gibi, Allah'ın belirlediği bir zaman vardı. O zaman gelip çattı­ğında asla kurtulamazlar. Allah'tan başka sığınacakları bir yer kalmaz.

Âd, Semûd, Medyen ve Lût kavmi gibi milletlerin içinde yaşadıkları şu kasabaları, onların küfür ve günahla kendilerine zulmetmelerinden dolayı yok ettik. Onların yok oluşu için belli bir zaman belirledik. O zaman gelip çatın­ca artık kurtulamadılar. İbret alm, ey akıl sahipleri! Ey mekkeliler, azabın ertelenmiş olmasına aldanmayın.[38]

 

Musa İle Hızır'ın Kıssası

 

60- Musa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.

61- İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, httlık bir delikten knyip denizi boyladı.

62- Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence: "Azığımızı çı­kar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.

63- O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.

64- Musa: "İstediğimiz zaten buydu'' dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.

65- Bu arada ikisi —katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim Öğrettiğimiz— kullarımızdan birini buldular.

66- Musa ona: "Sana öğretileni bana.hayra götüren bir bilgi olarak Öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.

67-68- O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kav­rayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi.

69- Musa: İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işde baş kaldırmıyacağım" dedi.

70- O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhan­gi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.

71- Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğ­rusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.

72- Musa'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? dedi.

73- Musa: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şey­den beni sorumlu tutma" dedi,

74- Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın?" Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.

75- O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.

76- Musa: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.

77- Yine yola koyuldular;*sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şeh­rin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler,Müsa'mn arkadaşı onu doğ-rultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi.

78- O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadiğm işlerin yorumunu sana anlatacağım"[39]

 

Bazı Kelimeler:

 

Uşağına. Bu, Yuşa' bin Nun'dur. Ayette sözü edilen Musa ise, İsraiioğullannın Pcygambclcrindcıı biri olan Musa (A.S.)'dır. İmrân'nın oğludur.Yürümeye devanı ederim,İki denizin birleştiği yer. Bu iki deniz, Akdeniz ile Karadenizdir. Ürdün denizi ile Keizum denizi olduğunu söyleyenler olduğu gibi, daha başka iki deniz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ayette geçen iki denizin hangi denizler olduğunu ancak Allah bi­lir.

"Hikbe" kelimesinin çoğulu olup, sınırı belirsiz zaman anlamı­na gelir.

"Screb", Gizli yol ve tünel anlamına gelir. İz takib ederek. Haberi almak, doğruya itibar etmek. Bir şeyi bilmek. Habir ise, gizlilikleri bilen demektir. Büyük, müthiş.Beni zor işle yükümlü kilma. Çirkin, Onları konuklarlar Çabucak yıkılır.Onu doğrultup düzeltti.[40]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Yahudiler Peygamber (s.a.v.)'e Ashab-ı Kehf in kıssasını sordular ve Ku-reyşlilere şöyle dediler: Eğer Muhammed, size Ashab-ı Kehf'in kıssasını an­latırsa O, gerçekten Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Anlata­mazsa, peygamber değildir. Bunun üzerine Cenab-ı Allah ona, peygamberin bütün kıssaları ve haberleri bilmesinin gerekli olmadığı uyarısında bulunmak için, Musa ile Hızır'ın kıssasını anlattı. Cenab-i Allah, önemli olanı daha az önemli olandan önce anlatabileceğine de böylece işaret etmiş oluyordu.

Bu kıssa bir çok hadislerde rivayet edilmiştir. Bunların en tamamı ve en mükemmeli, İbn Abbas'tan Said bin Cübeyr yoluyla rivayet edilenidir ki, bu da Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer almaktadır.[41]

 

Açıklama:

 

İbn Abbas (R.A.) mealen şöyle dedi: Übeyy bin Kâab, Resulullah (s.a.v.)'İn şöyle buyurduğunu bana anlattı: Musa, İsrail oğullarına hitapta bulundu. O'na, "En bilgili insan kimdir?" diye soruldu. O da, benim, dedi. Böyle dediği için Allah onu kınadı. Çünkü ona ilim gelmiş değildi. Cenab-t Aüah ona şöyle vahyetti: İki denizin birleştiği yerde benim bir kulum vardır ki, O, senden daha bilgilidir. Musa, ya Rab, ben onu nasıî bulurum? dedi. Allah buyurdu ki: "Yanma bir balık al. Balığı bir zenbile koy. Yola çık. Balı­ğı nerede kaybedersen, o kulum oradadır". Musa, yanına bir balık aidi. Balı­ğı bir zenbile koydu. Uşağı Yuşa' bin Nun ile birlikte yola koyuldu. Nihayet bir kayanın yanma, vardılar. Başlarını kayanın üzerine koyup uyudular. Ba­lık çırpındı, denize düştü, denizde sıyrılıp gitmeye başladı. Bir duvarın deli­ğine girmişçesine sular altında kaybolup gitti.

Musa uyandığında, arkadaşı balığın kaybolduğunu ona bildirmeyi unuttu. O günün kalan kısmında ve geceleyin-yola devam ettiler. Ertesi sabah olunca Musa, uşağına: "Yemeğimizi getir de yiyelim. Bu yolculuk gerçeklen bi/.İ yor­du". Uşağı ona şöyle dedi: "Baku... netlersin? Dün o kayanın yanına .sığınıp uyuduğumuzda balığın kaybolup gittiğini sana bildirmeyi unutmuşum. Onu ancak şeytan bana unutturdu. Balık, insanı hayrette bırakacak bir şekilde de­nizde yol alıp gitti, Evet, balık, deniz için de bir kanaldan gidiverdi. Musa ve uşağı hayrette kalmışlardı. Uşağı: (Bak sen şu işe...?) demekle, kendini saran unutkanlığa Musa'nın da hayret etmesini istemişti. Musa: Aradığımız ve peşinde olduğumuz şey de budur, dedi. Geldikleri yoldan geri döndüler, tekrar o kayanın yanma vardılar. Orada, elbisesini üzerine örtmüş bir adam gördüler. Musa: ona selam vcerdİ. Hızır, ona: Hangi yerdensin? Selam sana­dır! dedi. Musa: Ben Musa'yım, dedi. O da: İsrailoğullannın peygamberi olan Musa mı? diye sordu. Musa; Evet, dedi. Sana öğretilenden bana da oğretesin diye sana geldim. Hızır: Benimle beraber bulunmağa sabredemezsin. Dış gö­rünüşü senin şeriatine aykırı işleri yaptığıma göre benimle beraber bulunma­ya nasıl sabredersin ki? Musa: İnşallah beni sabırlı ve hiç bir işte sana karşı gelmeyen biri olarak göreceksin, dedi. Hızır: Eğer bana uyarsan, yapacağım işlerden hiç birinin sebebini ve sırrım bana sorma. Ben sana anlatmadıkça bana sorma, dedi. Beraberce deniz kıyısında yürümeye başladılar. Bir gemi yanlarından geçiyordu. Gemideki yetkililerden, kendilerini-gemiye bindirme­lerini istediler. Onları gemiye kabul ettiler. Gemiye binince de geminin taba­nındaki tahta levhalardan birini söktü. Musa ona, o adamlar bizi ücretsiz olarak gemiye bindirdiler. Sen de içindeki insanları boğmak için gemiyi deli-yorsun. Böyle yapmakla çok büyük bir suç işledin! dedi. Hızır: Sana, benimle beraber bulunmağa sabredemezsin, demedim mi? dedi. Musa: Unuttuğum için beni kınama, bana zor gelecek işi yükleme, dedi. Sonra gemiden çıktılar. Bir ara ikisi deniz kıyısında yürümektelerken Hızır, başka çocuklarla oyna­makta olan bir erkek çocuk gördü, çocuğu öldürdü. Musa: Cinayet suçlusu olmadığı ve kısasa çarptırılmadığı halde, günahsız ve tertemiz bir insanı öl­dürdün ha! Gerçekten sen çok çirkin bir iş yaptın! dedi. Hızır, ona: Benimle beraber bulunmağa ve yaptığım işlere sabredemezsin! demedim mi? dedi. Bu­rada "sana" kelimesinin cümle içinde fazladan kullanılmış olması, sabrede-mediğinden dolayı Musa'yı fazlasıyla kınamak içindir.

Musa: Bundan sonra senden bir şey soracak olursam, artık benimle ar­kadaşlık etme. Arkadaşlık etmemekte de mazursun. Çünkü İki defa sana mu­halefet ettim, dedi.

Bu şiddetli derecede pişman olan kimsenin söylediği bir sözdür. Yine be­raberce yürümeye devam ettiler. Nihayet bir kasabaya geldiler. Kasabalılar­dan, konuk ağırlama tarzında kendilerini yiyecek verilmesini istediler. Fakat kasabalılar, onlara bir şey vermeye yanaşmadılar. O kasabada Musa ile Hı­zır, neredeyse yıkılmak üzere bulunan bir duvar gördüler. Hızır, bu duvarı doğrultup düzeltti. Musa, onun bu davranışını yadırgayarak; İsteseydin bu­nu karşılık olarak, yiyeceğimize yelecek nıiklaıdıı bir iicrel alırdın, dedi. Hı­zır dedi ki; senin bu yadırgayışın, beraberliğimizin ve arkadaşlığımızın sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin işlerin tevilini haber vereceğim. Beni böyle davranmaya yönelten gerçekleri anlatacağım. Gürünürde her ne kadar senin bildiğin şeriate aykırı ise de bu şekilde hareket edişimin nedenlerini sa­na açıklayacağım.

Bu kıssadan; Öğrencinin hocasına karşı nasıl davranması gerektiğini, onunla beraber nasıl yolculuk yapacağını, ona karşı nasıl bir edep takınaca­ğını öğreniyoruz.[42]

 

İki Zarardan, Hafif Olanı İşlemenin Caizliği

 

79- "Gemi, denizde çalışan bir yoksula aitti; onu kusurlu kılmak iste­dim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar var­dı."

80- "Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk"

81- Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."

82- Duvar İse, şehirde iki yelim erkek çocuğa aitti, duvarın allında on­ların bir hazinesi vardı: babalan da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağma ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmaları-

m istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım.İşte dayanamadiğm işlerin iç yüzleri budur."[43]

 

Bazı Kelimeler:

 

"Miskin" (Düşkün): Kendisine yetecek miktarda malı bulun­mayan kimse.

FakiHse, ondan daha kötü durumda bulunan kimse demektir.Peşlerinde.Kendisini sevdikleri için ana ve ba­basını dinin hududu dışına çıkararak ve Allah'ı inkâr ettirerek küfür ve az­gınlığa sarar. Temizlik. Şefkat ve esirgeme.Akıl ve görüşlerinin olgunluk devresine ve erkekliklerinin tamamlandığı devreye ulaşıncaya kadar.[44]

 

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Musa'nın Hızırla arkadaşlık etmesi esnanında Hızınn yaptığı ve görü­nürde kendi şeriatine aykırı göründüğü için Musa'nın sabredemedİği üç mesele bu ayetlerde açıklanıyor.

Bununla da, bütün şeriatlerin görünürdeki genel esaslara dayanmakta olduklarını öğrenmiş oluyoruz. Gizliliklere vakıf olan, yalnızca Allah'tır. İş­te bakınız, Resulullah (s.a.v.) ne buyuruyor: "Zahiregöre hükmetmekle em-rolündüm". Bir başka hadis-i şerifinden de; kelime-i şehadet getiren bir ada­mı (durumunu araştırmadan) acelece karar verip Öldüren sahabiye: "Onun kalbim mi yar(ıp bak)dın" demiş.

Musa, şeriat sahibi bir peygamberdir. Zahire göre hükmeder. Gemiyi del­mek, çocuğu öldürmek, gözle görülür bir sebebi olmaksızın başkasının hu­kukuna tecavüzde bulunmaktır. Yıkılmaya yüz tutmuş duvarı doğrultup dü­zeltmek te, gözle görülür bir sebebi olmaksızın zahmet ve yorgunluğa kat­lanmaktır. Musa, işte bu nedenle arkadışına itiraz etmiş ve itirazını yinele­miştir.

Hızır ise, Allah'ın kendi katından bahşettiği bir ilimle donattığı bir bil­gedir. Ona, işlerin iç yüzünü öğretmiştir. Onu bazı gizli sırlara vakıf kılmış­tır. İşlerin İç yüzünü bilmek, gizli sırlara vakıf olmak, insanın görünürdeki-ne karşı çıkmasını mubah kılar. Bu nedenle Hızır'ın bu meselelerdeki ilmî mertebesi, Mus'nın mertebesinden daha yüksektir. Nefsi kuvvetli, kişiliği güçlü, saf, net ve aydınlık dolu olan kimse, işlerinin iç yüzünü bilir. Bunda ilk üs-tad, tabii ki vahiydir. Allah bilir ya, öyle görülüyor ki Hızır (A.S.), peygam­berdir.

Aye£-i kerimelerde anlatılan üç işi Hızır (A.S.) yaptı. Sunu belirtelim ki, bu üç meselede İki zarar çalışıyor. Basil zararla büyük zarar karşı karsıya ge­liyor. Hızır, büyük zararı savmak için küçük zararı göze alan bir iş yaptı. Bu­nu ona öğreten, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan alemlerin Rabbidir. Bu, O'nun bir lutfudur ki, dilediğine verir. Şeriate aykırı olan batını ilme sahib olduğumuzu bu zamanda iddia ödemeyiz. Bu öyle bir mertebedir ki, nefis kuvvetine ve vahyin nüzulüne dayanır. Şu halde bizler bu ilme sahip olamayız. Biz, buna ehil değiliz.[45]

 

 

Açıklama:

 

Deldiğim gemiye gelince, onu deldiğim için beni yadırgamışım, ey kar­deşim. O gemi, denizde ticaret için çalışan ve balıkçılık yapan düşkün kimse­lerindi. Bu gemi, onların ekmek teknesiydi. Onların zalim ve zorba bir kral­ları vardı. Düzgün ve sağlam olan her gemiyi zorla alırdı. Hakka ve kanuna bakmaksızın gemileri sahiblerinden gasbederdi. Ben o gemiyi azıcık kusurlu hale getirmek istedim ki, zalim kral ona el koym'asın ve gemi, o düşkün sa-hiblerinin elinde kalmakta devam etsin. Ben kötü bir iş yapmadım. Yalnız, sahipleri için iki zarardan daha hafif olanını ve iki işten en güzel olanını yap­tım.

Hiç bir suçu yokken ve görünür bir sebep olmadan, temiz ve günahsız bir çocuğu öldürdüm diye bana itiraz ettiğin o çocuğu öldürmeme gelince. Bana itiraz etmekte sen mazurdun. Fakat şunu bil ki: ben onu öldürdüm. Çünkü, Cenab-ı Allah, o çocuğun geleceğinden beni haberdar etti. Büyüdü­ğünde kötü işler yapacağını, bireylere ve topluma eziyet edeceğim, mü'min oldukları halde anne-babasimn, onun için bağnazlığa kapılarak insanların ona yapacakları kötülüğe savacaklarını, onu suçlayan halkı yalanlayacaklarını; böyle yapmalarının da onları —iki iyi mü'min oldukları halde— fasıkhk ve isyana, küfür ve taşkınlığa iteceğini —çünkü çocuk sevgisi insanın yapısında var olan bir özelliktir.— Allah bana bildirdi. Böyle olunca da o çocuğun, ebe­veynini zorluğa sürükleyeceğinden, onları kâfirlik ve azgınlığa yönelteceğin­den korktum. Rablerinin kendilerine daha temiz, daha merhametli ve ebe­veynine daha şefkatli bir çocuk vereceğini umarak o çocuğu öldürdüm. Ben bir kötülük yapmadım. Sadece iki zararlı işten daha az zararlı olanı yaptım. Çocuğun öldürülmesi, bir zarardır. Ama hayatta kalması daha zararlı ola­caktı. Kötülüğü ortadan kaldırmak, yararı sağlamaktan önce gelir.

Görünürde bir sevap yokken zahmete katlanıp yorularak doğrulttuğum duvara gelince, onu da sana anlatayım: O duvar, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babalan da iyi bir insandı. Babaların iyi oluşları, belli bir ölçüye kadar çocuklara yarar sağlar. Sen henüz süt­teki bir çocuk iken ve de anan seni denize atmış iken seni koruyup gözeten Rabbim, büyüyünceye ve İşlerini ellerine alıncaya kadar bu çocukların hazi­nelerinin korunmasını diledi. Duvarı doğrultmamı bana emretti. Zira duvar yıkılmış olsaydı, açığa çıkan o hazine zayi olacaktı. Bu, Allah'ın bir rahmet ve şefkati idi. O, çok esirgeyen ve sevendir.

Bütün bunları ben kendi görüş ve içtihadımla yapmadım. Bu, Allah'ın vahyidir. Bunları yapmamda beni başarılı kılan, O'dur. Sabredemediğin işle­rin yorumu ve açıklaması işte budur.[46]

 

Zülkarneyn Kıssası

 

83- "Ey Muhammedi  Sana  zülkarneyn'i sorarlar   "Onu  size anlatacağım" de.

84- Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.

85- O da bir yol tuttu.

86- Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu,kara balçıklı bir suda batıyor gördü, orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azab da ede­bilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.

87-88- "Haksızlık yapana azab edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu' görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.

89- Sonra yine bir yol tuttu.

90- Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbi--se, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.

91- İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.

92- Sonra yine bir yol tuttu.

93- Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anla­mayan bir millete rastladı.

94- Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cûc ve Mecûc bu ülkede boz­gunculuk yapıyorlar. Bizimle onların araşma bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?

95-96- "Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gü­cünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım." "Bana demir kütleleri getirin" dedi. bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince: "Bana erimiş bakır geti­rin de üzerine dökeyim" dedi.

97- Artık Ye'cûc ve Me'cûc onu ne aşabildiler ne de delip geçebildiler.

98- Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbİmin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" de­di.[47]

 

Bazı Kelimeler:

 

Öğüt ve ibret alacağınız bir hatıra."Sebeb" kelimesi lügatte ip manasına gelir. Sonraları bu kelime, kendisiyle amaca ula­şılan her şey anlamına kullanılır olmuştur.Karabalçık gözesi.Şiddetli derecede pis ve çirkin olan. Cennet. Si­per. Sed.

"Haraç": Bu kelime vergi ve diğer malî yükümlü­lükleri kapsar. Güçlü ve sanatkâr adamlarla. "Redm" sed gi­bidir. Ancak bu, şedden daha büyük ve daha sağlamdır.Rabbimin beni içinde bulundurduğu mal ve mülk. Demir parçaları.Dağın iki yanı.Erimiş bakır, Üzerine çıkar­lar. Delik. Yerle bir.[48]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu, yahudİlerin Mekke'de müşrikler aracılığıyla Peygamber (s.a.v.)'c sor­dukları üçüncü sorudur. Hakkında soru sordukları Zülkarneyn, milattan önce ortaya çıkan Makedonyalı İskenderdir. Hakimiyetinin uzak doğuya, uzak ba­tıya ve uzak kuzeye ulaşmış olmasını bazı bilginler buna delil olarak ileri sür­müşlerdir. Zülkarneyn'in Makedonyalı İskender değil de Yemen'de hüküm sür­müş birisi olduğunu söyleyenler de olmuştur. Allah bilir ya, öyle görülüyor ki Zülkarneyn ne bu, ne de diğeridir. O, sadece Allah'ın kendisine geniş bir mülk, hikmet, hibe, yararlı ilim verdiği iyi bir kuldur. Ama kim olduğunu, ne zaman ortaya çıktığını bilmiyoruz.

Kıssada yer alan ifadeler, Allah'ın ona: "Ya azap edersin, veya kendile­rine güzel davranırsın" diye hitapta bulunması, onun da: "Kim haksızlık eder­se, ona azab edeceğiz. Sonra O, Rabbine döndürülecektir. O da ona görül­memiş bir azap edecektir" demesi onun Makedonyalı İskender olmadığını ispatlamaktadır. Çünkü Kur'an'ın Zülkarneyn'e nispet tevhid ve imana işa-refeden sözlerin, Makedonyalı İskenderin ağzından çıkması mümkün değil­dir. Aksine, daha önce de söylediğimiz gibi Zülkarneyn, iyi bir kuldu. O pey­gamber midir, yoksa peygamberlere mahsus bir tarzda mı kendisine hitap olun­muştur? İşin o yönünü en İyi Allah bilir. Bunun tarihen ispatlanmamış ol­ması, bize hiç zarar vermez. Şu ana kadar tarih, kendisine meçhul kalmış şeyleri ispatlamaya ve gün yüzüne çıkarmaya devam etmektedir. Arkeoloji bilginle­rinin yürüttüğü kazı çalışmaları, söylediklerimizin doğruluğuna tanıklık eden şahitler hükmündedir. Kaldı ki, Kur'an'ın, kıssasını anlattığı zatla ilgili şey­ler, tarihi haber değil, sadece hatıradır![49]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Sana Zülkarneyn'i soruyorlar. Araplar onunla ilgili ha­berlerin çok az bir kısmını bile bilmiyorlardı. Fakat yüce Allah, Peygamberi­ne şu emri verdi: Size ondan bir haMra öğüt ve ıncv'iza okuyacağım: Biz yer­yüzünde onun için sağlam bîr mekan ve orada istediği gibi hareket edeceği yönetim hürriyeti hazırladık. Ona, mülküne ihtiyaç duyduğu her şeyin sebe­bini verdik. Kendisine, o şeylere uîaştıncı yolları açtık. O da bu yola koyul­du, amacına ve hedefine ulaştı. Uzak batı ülkelerine kavuşmak istedi. Kendi­sini oraya ulaştıracak olan yola koyuldu ve o ülkelere vardı.

Aynı şekilde uzak doğu ülkelerine ve içinde sed bulunan uzak kuzey ül­kelerine varmak istedi ve vardı.

Nihayet batı tarafında karanın son bulduğu yere vardı. Güneşin kara bal­çıktan bîr göze içinde battığını gördü. Zülkarneyn, batı tarafından karanın son bulduğu yerde deniz kıyısında dururken, kendi görüş ve bakışına göre güneşin kara balçıktan bir göze içinde battığını görmüş olacak kî, ayette böyle bir ifade kullanılıyor.

İmam Razi'nin kitabında, bu konuyla ilgili söylediklerini size aktarmakta yarar görüyorum:

"Dünyanın küre biçiminde olduğu ve semâ ile kuşatıldığı, delille sabit­tir. Güneşin de uzayda bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir."

Güneşin battığı yerde bir kavme rastladı,bilindiği gibi insanların, güne­şin yakınında durmaları mümkün değildir. Ayrıca güneşin dünyadan çok çok büyük olduğu da bilinen bir gerçektir. Onun, yerdeki gözelerden birine gir­mesini akıl nasıl kabul eder? Bu anlattıklarımız sabit gerçekler olduklarına göre deriz ki; güneşin kara balçıktan bir gözede battığını ifade eden ayet, birkaç bakımdan yorumlanabilir. Birinci yorum biçimi şöyledir:

Zülkarneyn, batı tarafındaki hedefine ulaştığında, artık ilerisinde hiçbir memleketin ve meskûn mahallin kalmadığı bir yere gelince, —aslında öyle ol­ması bile— güneşin karanlık bir gözeye batar gibi olduğunu-gördü. Nitekim denizde bir gemide duran kimse, karadan uzak olup sahili görmediğinde, gü­neşin denize batar gibi olduğunu görür. Fakat aslında güneş, denizin ötesin­de batmaktadır. Ebu Ati el Cübâî'nin tefsirinde anlatığının tevili işte budur". (C.5. S. 511)

Belirtilen kitapta bundan başka akıl dışı yorum vardı ki, onları burada anlatmayı uygun görmedik. Fafır-ı Razi'den aktardığımız görüşün, bir çok noktada modern ilmin teorileri ile uyum içinde olduğunu sanıyorum.

Zülkarneyn, güneşin battığı yerde öyle bir toplum gördü ki; onların küf­rünü, mütecavizliğini korkunç denecek derecede aşırı buldu. Onlar yeryüzünde fesat çıkarmış, kan akıtmış, kendi nefislerine ve şeytanlarına uymuşlardı. Zül­karneyn, onlar hakkında Allah'ın, kendisine serbestiye! tanımasını diledi. Allah'ta ona iki şeyden birini yapma serbestiyetini tanıdı. Dedik ki: "Ey Zül-karneyn, (onlara) ya azap edersin veya kendilerine güzel davranırsın". Küfür ve azgınlıklarının cezası olarak onları ya öldürüp yok edersin, ya da onlara süre tanır ve imana iyilikle, güzellikle çağırırsın. Zülkarneyn, onlara süre ta­nımayı ve imana davet etmeyi yeğledi. Ve şöyle dedi: "Kini haksızlık ederse, ona azap edeceğiz. Fakat İnanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükafat vardır". Yani Zülkarneyn, onların arasında bir müddet durdu. Zalimin zul­müne engel oldu, mazluma yardım etti, adaleti uyguladı ve İnsanları Allah'a inanmaya davet etti.

Bundan sonra doğruya gitmek istedi. Gazi ve muzaffer bir mücahid olarak yola koyuldu. Nihayet güneşin doğduğu yere geldi. Doğunun öyle bir uç nak-tasma geldi ki, ötede artık meskûn bir yer yoktu. Orada, güneşin üzerlerine doğmakta olduğu bir kavim buldu. Onları güneşten koruyacak dağlar, evler veya ağaçlar yoktu. (Bu sahralarda rastlanabilecek bir yerdir. Galiba onlar cehalet ve anarşiden, başıboşluktan yeterince paylarını almışlardı.

îşte Zülkarneyn'in durumu, sana anlatdığımiz gibiydi. Şan ve azamet sa­hibiydi. Yanında asker, zafer ve hükümranlık gibi daha nice üstünlük bilgi ve araçları bulunduğunu biliyorduk. (Bu da onun bu bakımından ne kadar varlıklı olduğunu İfade ediyor).

Sonra kuzeye taraf gitmek istedi. Yola koyuldu. Niyayet iki-dağ arasın­daki ülkelere vardı. Bunların Ermeni ve Azerbaycan dağları oldukları söyle­nir. Başka dağlar olduklarını söyleyenler de vardır. O ülkelerde, dilleri zor­lukla anlaşılan kavimler vardı. Ye'cuc ve Me'cuc kabüeleriyle komşuydular. Ye'cuc ve Me'cuc, Kuzey Sibirya ovalarında yaşayan kabilelerdir. Bunlar ilke! ve başıboş kimseler olup, yeryüzünde fesat çıkarıyorlardı.

Sed halkına gelince onlar; Zülkarneyn'i, saltanat ve ihtişamını, berabe­rindeki ordu ve mühimmatı görünce ona dediler ki Ey Zülkarneyn; Ye'cuc ile Me'cuc, yeryüzünde fesat çıkaran ve bozgunculukla uğraşan bir kavimdir. Vahşi hayvanlar gibi, hatta daha katı ve şiddetlidirler. Bize hiç bir halde ula-şamasınlar diye, onlarla bizim aramıza bir sed çekmen için sana bir vergi ver­sek, ne dersin?

Zülkarneyn, iyilik sever ve iyi işler yapar karekterde bir insandı. Bunun­la birlikte Allah onu yeryüzünde güçlü, kuvvetli kıldı. Ona bol miktarda mal ve servet verdi. O kavmin Önerilerini kabul etti. Yalnız, vermek istedikleri vergiyi kabullenmeyerek, "Rabbimin beni içinde bulundurduğu (mal ve mülk, sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır" dedi. Sonra insan gücü ve işçi ile kendisine yardım etmelerini istedi. Onun İçin demir, odun bakır ve yakıt topladılar. Sed yapılacak yere getirip bıraktılar. Orada ateşi tutuşturdular. Sonra bu ateşin üzerine peş peşe bakır eriyiği döktüler. Nihayet iki dağın arasında aynt yük­seklikte sağlam ve geçit vermez bir sed meydana geldi. Yüksek ve de kaygan olduğu için Ye'cuc ve Me'cuc ile onlarla aynı safta bulunanlar artık bu seddin üzerine çıkamadılar. Sağlam ve yüksek olduğu için, İçinde bir gedik te açamadılar. Onlardan çok cefalar çekmiş olan hakları bu sayede Allah raha­ta kavuşturdu.

Zülkarneyn'e gelince, O, bu Şeddi çok sağlam ve geçit vermez gördü. Ve şöyle dedi: "Bu, Rabbimden (kullanma) bir rahmettir. Rabbimin (va'di Ye'-cuc ve Me'cuc'un çıkması, yahut kıyametin kopması gerek)diği zaman onu yerle bir eder; şüphesiz Rabbimin va'di gerçektir."

Uzak doğu, uzak batı ve uzak kuzey sözlerinin, tarihin derinliklerinde kalan Züikarneyn zamanındaki ülkelere ve beldelere göre söylenmiş oldukla-. rını, yoksa günümüzdeki ülke ve beldelerle ilgisi bulunmadığını söyleyebili­riz. Ayette sözü edilen Şeddin nerede bulunduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü bu Sed, tarihin bilinmeyen uzaklıklarında kalmış bir zamanda yapılmıştır. Zaten ayette buyurulmuş: "Rabbimin va'di geldiği zaman onu yerle bir eder" Şeddin zamanımızda bulunmayışı, o va'din gelmiş olduğuna işaret ediyor. Saddin varlığı kalmamıştır. Kitabında kastedilen manâyı Allah daha iyi bilir.[50]

 

Küfrün Kıyametteki Akıbeti

 

99- Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sûr'a üflenince hepsini bir araya toplarız.

100-101- Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve Öfkelerinden onu dinlemeye.tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir gös­teririz ki!

102- İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.

103- Ey Muhammedi "Size, amelce en çok kayıbda bulunanları haber verelim mi?" de.

104- Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarım sanıyorlardı.

105- Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kayemet günü Biz onlara değer vermiyeceğiz.

106 — İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alayaalmalarına karşılık olarak, cehennemdir.[51]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

İnsanlar, şaşkınlıktan dolayı, deniz dalgası gibi birbir­lerine girerler. Tedirgin olup karman çorman olurlar. Ğita: Bir şeyi her tarafından örten şey. Allah'ın zikrinden maksat: O'nun doğal ve Kur-an'ı mucizelerini anlayıp kavramak.Konuk yeri. Boşa çıktı. Bu fiil, lügüatte hayvanın zehirli otları yeyip karnının şişmemi, sonra da bu nedenle ölmesi anlamına gelir. Zararlı işler ve davranışlar da sahibini helake götürdüğü için "habitat" fiilî ile bir arada aynı cümlede yer almışlardır.

Burada sûrenin yine ilk temel ilkesine dönülüyor. O ilke de, ölüm sonrası diriliştir.[52]

 

Açıklama:

 

Kutlu ve yüce Allah buyuruyor: Dağları dümdüz edip, kül gibi ufalaya­rak savuracağız: Yerlerini boş ve dümdüz bırakacağız, diye söz verdiğimiz va'-dimiz geldiği gün kullarımızı, deniz dalgaları gibi birbirine girer ve karışır halde bırakırız. Bu, kıyametin ilk günlerinde, sura ilk defa üfürülüp gökler­de ve yerdeki canlıların hatta sura üfleyen meleğin bile düşüp öldüğü zaman­da görülecek olan bir manzaradır.

Sonra ikinci defa sura üfürüldüğü zaman —burada anlatılmak istenen ,de budur— hepsi canlanıp dikilir ve ne ile karşılaşacaklarına bakar, bekleyip dururlar. "Onları hep bir araya toplainişızdu" ayeti de bunu işaret ediyor. "Cema'na" fiilinin başındaki (Fa) harfi de bunu hissettiriyor. Yani bedenleri dağılıp toprak olduktan sonra, en mükemmel bir sıfat ve emsalsiz bir şekilde yaratıkları tam olarak bir araya getirdik. "Ogün cehennemi apaçık bir şekil­de kafirlere konak göstermişizdir". Bu da onu ve içindekilerin! ayan beyan görmeleri için her tarafıyla gözler önüne sermekle olur.

Bunda kafirler için ibret verici bir ceza ve elem .vardır, hem de ne elem! O kafirler ki kalb gözlen, benim ayetlerime karşı Örtülü ve perdelidir. Hal­buki ayetlerimi, tam aklı ve selim kalbi olan kimseler müşahede eder, Allah'ı birleyip överek anarlar. Ayetler derken, Allah'ın doğal ve Kur'an'î ayetleriyle mucizelerini kastediyoruz.

O kafirler, Allah ve peygamber kelamını işitemezler. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Gözler kör olmaz. (Çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur. (Asıl fela­ket, kalb gözünün, basiretin kör olmasıdır)"[53]

Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kaİblerimiz örtüler içinde, kulak­larımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde var"[54]. Küfredip te melekleri ve haktan bazı kullarımı benden başka dostlar edineceklerini mi zannettiler?

Allah'ın âyetlerini düşünmekten yüz çevirmek ve hakkı kabul karşısın­da kendilerini körlüğe vurmakla beraber, Allah'tan başka taptıkları şeylerin kendilerine fayda vereceğini mi sandılar? Beni bırakıp ta kullarımı dost edin­melerini kendileri için yeter mi sanıyorlar? Hayır, sandıkları gibi bu onlar için yeterli olmaz ve onlara fayda vermez. Bunda bir gariplik yoktur. Çünkü Allah, Cehennemi kafirler için bir konuk evi olarak hazırlamıştır. (Böyle de­mekle Cenab-ı Allah onları alaya almış oluyor, hem ne alayt).

Ey Muhammedi Onlara de ki: Dünya hayatında yaptıkları işler, sevinile­cek söz ve davranışlar bakımından en çok ziyana uğrayan, bununla bera,ber çok güzel iş yaptıklarını sanan; haksız yere Allah'tan başkasına tapan,din­den olmayan şeyleri dine sokan, bununla birlikte kendilerinin hak yolda, baş-kalarınmsa batıl yolda bulunduklarını sanan kimseleri size haber vereyim mi? İşte onlar, Allah'ın kitabını ve Resulünün sünnetini terkedip cemaatten ayrı­lan kimselerdir. İşte bunlar, Rablerinin doğal ve Kur'an'î mucizelerini İnkar eden, ahirette O'nunla karşılaşılacağına inanmayan ve dolayısıyla amelleri boşa çıkan kimselerdir. "Yaptıkları her işin önüne geçtik de, onu (etrafa) sa­çılmış toz zerreleri haline getirdik"[55]

"Yüzler var ki o gün geçer, eğilir, çalışır, yorulur, kızışmış ateşe girerler "[56]. Kıyamet gününde onlar için bir terazi kurmayız. Onların hiç bir değeri yoktur. Onlara değer vermez ve aldırış etmeyiz. Küfrettikleri, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini alaya aldıkları, onları inanmadıkları için ceza­lan işte budur. Din sınırı dışına çıkan herkesin sonu işte böyle olur![57]

 

İman Ve Salih Amelin Sonucu

 

107- Ama inanıp yararlı İş işleyenlerin konaklan Firdevs cennetleridir.

108- Orada temelli kalırlar, başka bîr yere gitmek istemezler.[58]

 

Bazı Kelimeler:

 

Cennette en yüksek, en geniş ve en iyi yer. Müberrid demiş ki: Araplardan duyulduğuna göre "Firdevs", dallan birbirine sarılmış olan ağaç demektir. Bu daha ziyade üzüm ağacında görülür.Ayrılıp başka ta­rafa gitmek.[59]

 

Açıklama:

 

Dini asıl esprisiyle ve hurafelerden arınmış olarak anlayıp kavradıktan sonra derin bir inançla iman edip kalıcı olan iyi işler yapanlara gelince; bun­lar için Cennetten en yüksek ve en yüce mertebe olan Firdevs Cennetleri mü­kemmel bir konuk evi olarak hazırlanmıştır. Allah dileyip çıkarmadıkça orada temelli kalırlar. Oradan daha güzel bir yere yönelmezler. Çünkü orası, bütün güzellikleri içinde toplamıştır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah mübarektir. Bu, Rabbinin bir lutfu ve bağışıdır.[60]

 

Allah'ın İlminin Eksiksizliği

 

109- De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimİn sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."

110- De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrını­zın tek bir Tanrı olduğu vahyoîunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse ya­rarlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın".[61]

 

Bazı Kelimeler:

 

Mürekkep. Yazıcının imdadına ulaştığı için bu adı almıştır. Deniz tükenirdi.Fazladan.[62]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Peygamber (s.a.v.)'e7Ashab-ı Kehf, ruh ve Zülkarneyn hakkında soru­lar soruldu. Sorulmakla Peygamberlerin zor durumda bırakılması istenilen bu soruların cevaplarının verilmesi için Cenab-ı Allah vahiy göndermişti. Su­renin sonunda Kur'an-ı Kerim; Cenab-ı Allah'ın sınır tanımayan, her işi ku­şatan ilmini, kudretini, yaratma sıfatını açıklamakta, bunun yanında Peygam­ber (S.A,V.)'İn mertebesini, O'nun vahye muhatab bir İnsan olduğunu açık­lamaktadır. Bu açıklamalardan sonra İnsan, Allah'ın ilmi ve kudreti önünde sükun buluyor, tatmin oluyor.

Önemli olan çok soru sormak değil, şirkin her türlüsünden uzak dura­rak, Rablerin Rabbi ile karşılaşılacak gün için çalışmak ve hazırlık yapmak­tır.[63]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Onlara de ki: Deniz mürekkep olsa, Onunla Allah'ın il­minin kelimeleri yazılsa; deniz tükenir, ama bilgili, her şeyden haberdar, güç­lü, üstünlük sahibi, herşeyi yerli yerinde yapan Allah'ın kelimeleri tükenmezdi. Bir o kadar daha mürekkep getirilse, yine Allah'ın kelimelerinin tamamı ya­zılamaz. Allah'ın kelimelerini sayıp kayda geçirmek mümkün değildir. Çün­kü bu kelimeler O'nun bilgisine bağlıdırlar. Onun malumatı ise sınırsızdır. "Yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsa, deniz(hr)de (mürekkeb olup) ar­kasından yedi deniz (daha gelip mürekkeb olsa) ona yardım etse de (Allah'ın kelimden yazılsa), yine (bunlar tükenir), Allah'ın kelimeleri tükenmez. Al­lah öyle üstündür, öyle hikmet sahibidir"[64]

Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetimizin ve ona tamamen banzeyen bu ayetin (Aziz ve hakim) kelimeleriyle sona ermiş olmaları, Allah'ın kelimele­rinden maksadın, O'nun yaratmakla ilgili tekvini; bir şeye "ol" demesi ve o şeyin de olu vermesidir. Yaratma ve icâd, hep O'nun "ol" kelimesiyle olur, Cenab'i Allah'ın eşyayı yaratıp icad etmesi sınırsızdır. Çünkü O, görüldüğü gibi dünya ve ahİrette devamlı icadı olan bir yaratıcıdır. Devamlı yaratıp İcad eder ki; mü'minlerin ve kafirlerin azabını tamamlasın. Kafirler, ahirette kalı­cı bir azap içinde olacaklardır. Denizin mürekkebi ne kadar çok olsa da, mut­laka bir sının vardır. Kitabında kastedilen manayı en iyi bilen, elbetteki Al­lah'tır.

Ey Muhammedi Onlara de ki: Ben de tamamen sizin gibi bir insanım, Benim bir şey bildiğim yok. Bu sorularınızı cevaplamak için bir öğreticinin yanında bulunmadım. Her hangi bir kitap okumadım. Bana rehberlik ede­cek bîr insanın yanında oturup ondan bir şey öğrenmedim. Fakat Rabbim bana vahyetti ve kendi katından bana ilim öğretti. Bana vahy edilenlerden biri de şudur: Tanrınız bir tek tanrıdır. O'nun ortağı yoktur. Sonucunuza ba­kın! Rabbinin huzuruna çıkacağını uman, O'nu seven, O'na gerçekten ina­nan kimse; mal ve oğulların fayda vermeyeceği, ancak Allah'a sağlam ve te­miz kalb getiren kimsenin fayda göreceği kıyamet günü için hazırlıklı olmak üzere iyi işler yapsın. Rabbine kulluk ederken hiç kimseyi O'na ortak koşma­sın![65]



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/463-464.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/464.

[3] Hicr: 9.

[4] Nisa: 82.

[5] Hûd: 12.

[6] Bakara: 29.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/464-466.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/466.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/470.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/470-474.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/474--475.

[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/476.

[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/476.

[14] Nahl: 101.

[15] Şuarâ: 111.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/476-477.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/477-479.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/479.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/479.

[20] Meryem: 77.

[21] Hacc: 5.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/479-482.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482.

[26] Yunus: 24.

[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/482-483.

[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/483-484.

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/484.

[30] En’am: 94.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/484-485.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/485-486.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/486.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/486-487.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/487-488.

[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/488.

[37] Nahl: 4.

[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/488-490.

[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/490-492.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/492-493.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/493.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/493-495.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/495-496.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/496.

[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/496-497.

[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/497-498.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/498-500..

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/500.

[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/500.

[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/501-503.

[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/503-504.

[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/504.

[53] Hacc: 46.

[54] Fussilet: 5.

[55] Furkan: 23.

[56] Ğaşiye: 2-4.

[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/504-506.

[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506.

[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506.

[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506.

[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/506-507.

[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/507.

[63] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/507.

[64] Lokman: 27.

[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/507-508.