Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 019Meryem
|
|
|
19 |
|
|
|
Meryem Sûresi |
İndiği Yer |
: Mekke |
|
İniş Sırası |
:44 |
|
Ayet Sayısı |
:98 |
|
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada on dokuzuncu, iniş sırasına göre kırk dördüncü sûredir, Fâtır sûresinden sonra, Tâhâ sûresinden önce, Mekke döneminin 4. yılında inmiştir. 58 ve 71. âyetlerinin Medine'de indiğine dair rivayet de vardır.[1]
Adı
Sûre adını 16-40. âyetlerde kıssası anlatılan Hz. Meryem'den almıştır. Ayrıca 1. âyeti olan "Kaf-hâ-yâ-ayn-sâd" adıyla da anılmaktadır. [2]
Konusu
Sûre genel olarak tevhid inancının doğruluğunu ve peygamberlik müessesesinin gerçekliğini ispatlamayı hedeflemektedir. Bu cümleden olarak sûrede yahu-dilerin Hz. Meryem ve oğlu Hz. îsâ hakkındaki İftiralarının reddedilmesi, Zekeriy-yâ aleyhisselâma -ihtiyar olmasına rağmen- oğlu Yahya'nın verilmesi, Hz. Meryem'in -Allah'ın bir mucizesi olarak- Hz. îsâ'yı babasız dünyaya getirmesi, Hz. İbrahim'in tevhide daveti, Hz. Mûsâ, Hz. Hârûn ve diğer bazı peygamberlerin kıssaları ve tevhide davetleri anlatılmaktadır. Daha sonra öğüt ve uyanlar yer almakta, âhiretin imrendirici ve korkutucu bazı hallerinden bahsedilmekte, sonunda yeniden tevhide vurgu yapılmaktadır.[3]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1, Kaf-hâ-yâ-ayn-sâd. 2. Bu, rabbinin Zekeriyyâ kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır. 3. Hani o, alçak sesle Rabbine yalvarmıştı, 4. "Rabbim!" demişti, "Benim kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Ben sana ettiğim dualarda hiç eli boş dönmedim. 5-6. Doğrusu ben, arkamdan iş basma geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum; karım da kısırdır. Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Ya'kub hanedanına da vâris olsun; rabbim, onu rızana lâyık kıl!" 7. Allah buyurdu ki: "Ey Zekeriyyâ! Biz sana Yahya adında bir oğul müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermedik," 8. Zekeriyyâ, "Rabbim!" dedi. "Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?" 9. Rabbin, "Orası öyle" buyurdu, "O, bana kolaydır; daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım" dedi. 10. Zekeriyyâ, "Rabbim! öyle ise bana bir işaret ver" dedi. Allah, "Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşamanıandır" buyurdu. 11. Bunun üzerine Zekeriyyâ, mâbedden kavminin karşısına çıkarak onlara, "Sabah akşam teşbihte bulunun" diye işaret etti. [4]
Tefsiri
1. Bazı sûrelerin başında bulunan bu harflere "hurûf-i mukattaa" adı verilmektedir. [5]
2-4. Zekeriyyâ aleyhisselâm, İsrâiloğulları'na gönderilmiş son peygamberlerden biridir. Ancak kendisine müstakil bir kitap verilmemiş, Hz, Musa'nın şeri-atıyla amel etmiştir. Kaynaklarda, Hz. Meryem'in teyzesinin kocası ve Beyt-i Makdis'in reisi olduğu, Tevrat nüshalarını yazarak çoğalttığı bildirilmektedir. [6]
Duanın, emreder gibi ve yüksek sesle değil, mütevazı bir şekilde alçak sesle ve yalvarıp yakararak yapılması onun âdabına daha uygun olduğu için alçak sesle dua ettiği belirtilen Hz. Zekeriyyâ, kendisinden sonra akrabalarının toplum Önderi olma ve Allah'ın dinini yayma hususunda zaaf göstereceklerinden endişe etmiş; bu sebeple de duasında kendisine ve Ya'kub (İsrail) soyuna halef ve mirasçı olmak ve davetini sürdürmek üzere iyi ahlâklı, yetenekli ve âdil insan olacak bir halef lütfetmesini Allah'tan niyaz etmiştir. Zira o, bütün olumsuz şartlara rağmen Allah'tan ümit kesilmemesi gerektiğini biliyordu. "Rabbim! Ben sana ettiğim dualarda hiç eli boş dönmedim"[7] şeklindeki sözleri o ana kadar yapmış olduğu dualarının kabul olunduğuna işaret etmektedir.[8]
5-6. "Halef' diye tercüme ettiğimiz velî kelimesi, kişinin "yakını, dostu, arkadaşı, yardımcı ve destekçisi" demektir. [9]
"Yakınlar" anki mı verdiğimiz mevâlî kelimesi mevlâ kelimesinin çoğulu olup "kişiye vâris olan yakın akrabaları" mânasına gelir. Hz. Zekeriyyâ, halef istemesinin gerekçesini de açıklarken, övünmek veya faydalanmak için değil, dini tebliğ etmek gibi yüce bir gaye için halef İstediğini ifade etmiştir. Başka âyetlerde bildirildiğine göre Zekeriyyâ şu duaları da yapmıştır: "Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle. Kuşkusuz sen duayı işitensin!" [10] "Rabbim! Geride kalanların en hayırlısı sensin, yine de sen beni yalnız (çocuksuz) bırakma! [11]
Bazı tefsirlerde Zekeriyyâ'mn hem mülküne hem de ilmine ve peygamberliğine mirasçı olacak sâlih bir çocuk istediği söylenrmşse de Hz. Peygamber'in "Biz peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır"[12] anlamındaki hadisi dikkate alındığında peygamberlerin mal ve servetleri için mirasçı istemeyecekleri anlaşılır. Hz. Zekeriyyâ'mn "Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Ya'kub hanedanına da vâris olsun" ifadesi de bu mânayı destekler. Burada Ya'kub hanedanına vâris olmaktan maksat onların mallarına mirasçı olmak değil, Hz. Ya'kub'un soyu olan İsrâiloğullan'nın misyonuna, peygamberliğin geride bıraktığı geleneğe ve ahlâka vâris olmak ve onların gittiği doğru yolu takip etmektir.
İbn Âşûr'a göre âyetlerin zahirinden peygamberlere mirasçı olunabileceği anlaşılmaktadır. Ona göre başka bir âyetteki[13] ifade bu anlamı desteklemektedir ve yukarıdaki hadiste Resûlıtllah bütün peygamberleri değil, sadece kendisini kastetmiştir.[14] Nitekim Hz. Ömer de "Resûlullah bu sözüyle kendisini kestediyor" demiştir. [15]
7. Yüce Aikh, Hz. Zekeri yy â'nın duasını kabul etti ve Yahya adında bir oğlunun olacağını ona müjdeledi.[16] Âyette geçen "semiyy" kelimesi hem "isimlendirilmiş" hem de "benzer" mânasına gelir. Birinci mânaya göre âyet Yahya adının daha önce kimseye verilmediğini ifade eder; ikinci mânaya göre ise, Yahya'nın benzeri bir oğulun kimseye verilmediği anlamına gelir. Tef-sirciler, böyle bir anlayış Yahya'nın, kendisinden Önceki Hz. İbrahim ve Hz. Mû-sâ gibi büyük peygamberlerden de üstün olmasını gerektireceği için birinci mânayı tercih etmişlerdir. [17] Bununla birlikte Yahyâ'daki bazı özellikleri birlikte taşıyan bir peygamber daha önce gelmemiştir. Bu özellikler, onun ihtiyar bir baba ile kısır ve yaşlı bir anneden dünyaya gelmesi, Yahya adının ondan Önce hiç kimseye verilmemiş olması, çocukluğunda ona "hikmet" (peygamberlik veya kutsal kitabı anlama yeteneği) verilmesi[18] şeklinde açıklanmaktadır. Bir başka âyette efendi ve peygamber olarak nitelenmiş; haramdan sakınmada güçlük çekmemesi için Allah ona özel bir lütufta bulunmuş, onu iffet ve zühd sahibi kılmış, Hz. İsa'nın risâletinin müjdecisi olmuştur. [19] Bununla beraber bu meziyetler onun mutlak mânada en üstün peygamber olduğunu değil, anılan niteliklerden dolayı farklı olduğunu ifade eder. [20]
8-10. Hz. Zekeriyya özellikle çocuk değil, kendisine manen vâris olacak bir halef istemişti, Allah çocuk vereceğini müjdeleyince sevinç şaşkınlığı içinde "Rabbim! Karan kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?" deyiverdi. Allah da alâmet olarak sapasağlam olmasına rağmen, üç gece insanlarla konuşamayacağını haber verdi. Al-i İmrân sûresinde ise insanlarla üç gün, işaretten başka bîr şekilde konuşamayacağı ifade buyurul-muştur. Şu halde burada geceler gündüzleriyle birlikte, Âl-i İmrân'da ise günler geceleriyle birlikte kastedilmektedir. Aynı zamanda işaretle konuşabileceği de bildirilmiş ve sabah akşam Allah'ı çokça zikretmesi emredilmiştir. [21]
Şüphesiz ki kâinatı yoktan var eden, Âdem'i topraktan yaratan o yüce kudret için ihtiyar ana babadan bir çocuk dünyaya getirmek zor bir şey değildir. Zira o, bir şeyi yaratmak istediği zaman "ol" der, hemen oluverir. [22]
11. Mâbed diye tercüme ettiğimiz mihrâb, "özel ibadet yeri" anlamına gelmektedir. Burada Zekeriyyâ'nın özel ibadet ve dualarını yaptığı yeri ifade eder; Zekeriyyâ özel ibadetlerini burada yapar, toplu ibadet için Beyt-i Makdis'e çıkardı[23] Kendisine bir oğlu olacağına dair müjde bumda verilmiştir. Bunun üzerine Zekeriyyâ Beyt-i Makdis'teki ibadet yerinden çıkarak halkm yanına gelmiş ve işaret yoluyla onlardan sabah akşam Allah'ı anmalarını, O'mı teşbih etmelerini istemiştir.[24]
Meali
12. "Ey Ytılıvû! Kitaba var gücünle sarıl!" dedik ve ona henüz çocukken hikmeti verdik. 13. Katımızdan ona şefkat ve ruh temizliği de (verdik). O, kötülükten çok sakınan biriydi. 14. Ana babasına çok iyi davranırdı; başına buyruk bir zor bu değildi. 15. Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği nün ona selâm olsun. [25]
Tefsiri
12. Yahya'ya herhangi bir kitap indirilmemiş, ancak Hz. Musa'ya indirilmiş olan Tevrat'ı iyi anlayıp onunla amel etmesi emredilmiştir. Şevkânî, Yahya'ya daha çocukken verilen hikmeti, "kendisine sımsıkı sarılması emredilen kitabı kavrama, dinî hükümleri anlama yeteneği" şeklinde açıklamış ve aynı kelimeye "ilim, bildiğiyle amel etme, peygamberlik, akıl" gibi anlamların da verildiğini belirtmiştir. [26]
13-14. Allah Tcâlâ Yahya'yı temiz bir fıtrat sahibi olarak yaratmıştır. O, insanlara karşı son derecede şefkatli, Allah'a karşı saygılı, dinine bağlı, ana-babası-na iyilik eden, insanların hukukunu gözeten, zorbalık ve isyankârlık gibi kötü vasıflardan uzak bir İnsandı. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede onun, Allah'ın kitabım tasdik eden, iffetli, asil ve sâJih bir peygamber olduğu ifade buyurulmuştur.[27]
15. Yukarıda anlatılan güzel vasıflan sebebiyle Yahya Allah'ın övgüsüne ma2har olmuş ve bütün bu hallerde yani dünyaya gelirken, dünyadan giderken ve kıyamet gününde kabirden kalkarken Allah'ın inayetinin onunla beraber olacağı bildirilmiştir. [28]
Meali
16. Kitapta Meryem'i de okuyup an. Hani o, evinden ayrılarak mabedin doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17. Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, ona ruhumuzu gönderdik; ruh ona tam bir insan şeklinde göründü. 18. Meryem, "Ben, sana karşı, çok esirgeyici olan Rahmân'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)" dedi. 19. Melek de "Ben, ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim" dedi. 20. Meryem ise "Bana bir erkek eli değ-mediği halde nasıl çocuğum olur? Ben iffetsiz de değilim" dedi. 21. Melek cevap verdi: "Orası öyle; ancak rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir." 22. Derken Meryem ona hamile kaldı, işte bu nedenle karnmda bebeği ile uzak bir yere çekildi. 23. Sonra doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine yöneltti. Meryem "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup git-seydim!" dedi. 24, Aşağısından biri ona şöyle seslendi: "Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. 25. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. 26. Ye iç, mutlu ol! İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok esirgeyici olan Rahmân'a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım." 27. Nihayet çocuğu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: "Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın! 28. Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi; annen de iffetsiz değildi." 29. Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret etti. "Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?" dediler. 30. Cevabı çocuk verdi: "Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. 31-32. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı ve anneme saygılı olmayı emretti; beni bedbaht bir zorba yapmadı. 33. Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik banadır." 34. İşte, hakkında şüphe ettikleri Allah'ın kelâmı, Meryem oğlu îsâ budur. 35. Allah'ın bir evlat edinmesi olur şey değildir. O, bundan münezzehtir. Bir işe karar verdiği zaman ona sadece "ol!" der, hemen olur, 36. îsâ şunu da söyledi: "Muhakkak ki Allah, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. O halde O'na kulluk edin, doğru yol budur." 37. Sonra gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne ulaşıldığında vay o inkarcıların haline! 38. Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün öyle bir işitirler ve öyle bir görürler ki! Ne var ki o zalimler bugün tam bir sapkınlık içindedirler. 39. Sen onlan pişmanlık günü hakkında uyar; çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken bakarsın iş olup bit-mistir. 40. Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır; onlar da bize dönerler. [29]
Tefsiri
16-21. Mucizevî olaylarla dolu olan Meryem sûresinin başlangıcında bir mukaddime olarak Zekeriyyâ aleyhisselâm İle oğlu Yahya'nın kıssaları kısaca anlatıldıktan sonra, bu bölümde sûrenin asıl konusu olan Hz. Meryem'e geçilmektedir. Bu kıssa öncekinden daha ilginçtir. Çünkü öncekinde kısır ve ihtiyar bir kadının, yaşlı da olsa eşinden bir çocuğu dünyaya getirmesi söz konusu idi. Burada ise bakire bir kızın babasız bir çocuk dünyaya getirmesi anlatılmaktadır. Daha ana rahminde iken annesi tarafından mabede hizmetçi olarak adanmış olan Hz. Meryem, çocukluğundan itibaren mabedin doğu yönünde tenha bir köşede bulunuyor ve vaktini ibadetle geçiriyordu. İnsanlar tarafından rahatsız edilmeden kendini tam anlamıyla ibadet ve tefekküre verebilmesi için bulunduğu yeri bir perde ile ayırmıştı. 16. âyette ifade edilen doğu tarafından maksat ya Kudüs'teki Beyt-i Mak-dis'tii veya Meryem'in evinin doğu tarafıdır. Hıristiyanların kıble olarak doğuya yönelmelerinin buradan kaynaklandığını söyleyenler vardır.[30]
Müfessirler 17. âyette Allah tarafından gönderildiği bildirilen ruhun Cebrail olduğu kanaatindedirler. [31] Hz. Meryem bu yalnızlık köşesinde mâbedde veya evinde bulunduğu bir sırada Yüce Allah ona çocuk bağışlamak üzere Cebrail'i göndermiş, Meryem'in meleği asıl şekliyle algılaması mümkün olmadığı için, onu eli yüzü düzgün bir insan kılığında göstermiştir. Bununla birlikte Meryem bu gelenin kendisine bir kötülük edeceğinden korktuğu için ondan Allah'a sığındığını ifade etmiştir. Daha sonra gelenin melek olduğunu ve kendisine Allah tarafından bir bebek bağışlamak üzere geldiğini anlayınca rahatlamış, bu defa bakire bir kıza çocuğun nasıl bağışlanacağını merak ederek bunu sormuştur. Allah Teâlâ, insanlara kudretini gösteren bir mucize (âyet) olmak üzere Hz. îsâ'yı babasız olarak yaratmış ve insanlar İçin bir rahmet olsun diye onu peygamber olarak görevlendirmiştir. Babası olmaksızın bir çocuk yaratmak Allah için son derecede kolaydır. Çünkü O, bir şeyin olmasını istediği zaman ona 'ol' der, hemen oluverir. [32]
22. Neticede Allah melek vasıtasıyla ruhu üfleyince Meryem hamile kaldı[33] Tefsirlerde hamilelikle ilgili olarak bir saat ile dokuz ay arasında farklı sürelerden söz edilmiş olmakla birlikte[34] çoğunluk sürenin dokuz ay olduğu kanısındadır.[35] Çocuk ana rahminde büyüyüp gelişmeye başlayınca Meryem, İnsanların kendisini kınayacağından endişe ettiği için, durumu ailesinden gizlemek maksadıyla uzak bir yere[36]çekilerek bir müddet hamileliğini gizledi. [37]
23. Hamilelik süresi bitip de doğum sancılan başlayınca Meryem bir hurma ağacının altma sığındı. Bir taraftan doğum sancılarıyla kıvranırken, diğer taraftan da insanların kendisinin günahsız olduğunu kabul etmeyeceklerini düşünerek tedirgin oluyordu. Zira daha önce kavmi onu erdemli, iffetli bir kız olarak tanımıştı; şimdi ise onların gözünde gayri meşru bir çocuk doğuran biri olarak tanınabilirdi. Dolayısıyla büyük bir üzüntüye kapılarak, "Keşke bundan önce ölseydinı de unutulup gitseydim!" dedi. [38]
24-27, Yüce Allah, Meryem'in üzüntüsünü gidermek ve acılarını dindirmek için ona mucizevî iki ikramda bulundu: tik olarak yanıbaşındaki kupkuru bir yerden, içilebilecek berrak ve tatlı bir su fışkırttı; ikinci olarak da kurumuş hurma ağacını silkelemekle taze, lezzetli ve olgun hurma döküleceğini bildirdi. Bunlardan yiyip içmesini, gönlünü hoş tutmasını, doğuracağı çocuktan dolayı sevinip mutlu olmasını istedi. Babasız çocuk doğurduğu için kendisini kınayan cahillerle tartışmamasını ve Allah için sükût orucu adadığına İşaret etmesini tavsiye etti.[39]
28. Burada anılan Hârûn, Hz. Mûsâ'mn kardeşi peygamber Hârûn değildir. Kimine göre o, Hz. Meryem'in gerçek kardeşidir. Ana babası gibi o da iffetli ve sâlih bir kimse idi. [40] Bu yüzden işin iç yüzünü bilmeyenler, böyle birinin kız kardeşi olan Meryem'e zina etmeyi asla yakıştıramadıklarını belirtmek istemişlerdir. Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadiste de, İsrâİloğul-ları'nda önceki peygamberlerin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına ad koyma geleneği olduğu için Meryem'in kardeşine de Hârûn adı verildiğine işaret edilmiştir. [41] Buna yakın bir yorum da, Meryem'in peygamber olan Harun'un soyundan gelmiş olması münasebetiyle kendisine böyle hitap edilmiş olduğu görüşüdür. [42]
29-33. Hz. Meryem kavminin, "Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!" şeklindeki ağır ithamına[43] cevap vermedi; olayı çocukta konuşmaları için ona işaret etti. Fakat onlar, "Beşikteki bebekle nasıl konuşalım?!" diyerek hayretlerini ifade ettiler. Bunun üzerine çocuk dile geldi ve bu âyetlerde geçen cevabı verdi. Yüce Allah, hıristiyanlann gelecekte Hz. îsâ'ya ilâhlık yakıştıracaklarını bildiği için, burada ona her şeyden önce Allah'ın kulu olduğunu söyletti. Böylece Hz. îsâ kendisinin bir ilâh değil bir kul ve bir peygamber olduğunu, ilâhî varlığın üç öğesinden biri olmadığım İlan etmiş oldu. Kendisinin namaz, oruç ve benzeri kulluk görevlerini yerine getirmekle yükümlü kılındığını, diğer insanlar gibi doğduğunu, yaşayacağını, öleceğini ve kıyamet vakti geldiğinde tekrar diriltileceğim ifade etti. Bu ifadelerden namazın, -vakitleri ve rek'at sayıları gibi şeklî yönlerinde fark- lılıklar bulunsa da- en azından Hz. İbrahim'den sonra peygamberler geleneğinde mevcut bir ibadet olduğu anlaşılmakladır.
Hz. isa'ya verilen kitaptan maksat İncil'dir, Ayetin "O, bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı" anlamına gelen kısmı için, îsâ'nın bu sözü söylediği sırada peygamber kılındığı ve kendisine kitap verildiği yorumunu yapanlar varsa da bu yorum zayıf bulunmuştur. Bu sözden, daha bebek iken yaptığı konuşmada Allah'ın ezelde kendisi için peygamberliği ve kitap verilmesini takdir ettiğini açıklamasının istendiği anlaşılmaktadır.[44] Hz. îsâ babasız olarak bakire bir anadan dünyaya geldiği için, "Allah beni ana babama saygılı olmayı emretti" dememiş, sadece "Anneme saygılı olmayı emretti" demiştir. 14. âyette Hz. Yahya'dan söz edilirken "Ana babasına çok iyi davranırdı" dendiği halde aynı tema Hz. îsâ açısından işlenirken "Anneme saygılı kıldı" denmesi onun babasız dünyaya geldiğine işarete eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de hep Meryem oğlu îsâ olarak anılmıştır,[45]
34-37. Bu âyete şöyle mâna vermek de mümkündür: "İşte hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu îsâ ile ilgili bu anlatılanlar doğrudur. Gerçek söz budur"[46] Hz. îsâ hakkında yahudilerin "O, gayrı meşru ilişkiden dünyaya gelmiştir" şeklindeki sözleri doğru olmadığı gibi, Hıristiyanların "O, Allah'ın oğludur" şeklindeki iddiaları da doğru değildir. Doğru olan, Yüce Allah'ın sözüdür: "Meryem oğlu îsâ Mesîh ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur"[47] Hz. îsâ'nın da daha sabi iken bir mucize eseri olarak dile gelip İlan ettiği gerçek olan söz budur. Allah'a -îsâ olsun başka biri olsun- bir çocuk isnat etmek gerçek dışıdır, Allah'a iftiradır. Allah'ın îsâ'nrn da başka bütün insanların da gerçek ve yegâne tanrısı olup yalnız O'na ibadet etmek gerekir. Oysa onlai bu gerçekleri, özellikle Hz îsâ'nın Allah'ın oğlu değil, kulu ve elçisi olduğunu tartışmasız kabul edecekleri yerde aralarında ayrılığa düşmüşlerdir.
Müfessirler, âyette Hz. îsâ hakkında ayrılığa düştükleri belirtilen grupların, yahudilerle hıristiyanlar veya Hıristiyanlık'taki farklı mezhep mensupları olduğunu söylemişlerdir. Yahudiler onun peygamber olduğunu bütünüyle reddederken, hıristİyanların büyük çoğunluğu onu "Allah'ın oğlu" olarak kabul etmiş; az bir kısmı ise "Allah'ın kulu ve resulü" olduğuna inanmıştır.[48]
Mealinde "ulaşıldığında" diye tercüme ettiğimiz "meşhed" kelimesi sözlük-k' "görmek veya şahitlik etmek" demektir. Yer veya zaman ismi olarak, "göriile- cek yer veya görülecek zaman; şahitlik edilecek yer veya şahitlik edilecek zaman" anlamına gelir. Buna göre âyete verilen mealin dışında şu anlamlar da verilebilir:
a) Büyük güne ulaşıldığı yerde vay o inkarcıların haline!
b) Melekler, peygamberler, hatta kişinin kendi organları tarafından aleyhinde şahitlik edileceği büyük günden dolayı veya büyük günde şahitlik edileceği zaman yahut şahitlik edilecek yerde vay o inkarcıların haline![49]
38-40. Bugün yani dünya hayatında tevhidi kabullenmeyip sapıklığa dalmış oldukları için gerçeği görmeyen zalimler Allah'ın huzuruna çıkacakları gün onu bütün açıklığı ile işitecek ve göreceklerdir. 39. âyetteki "pişmanlık günü" İki türlü yorumlanmıştır:
a) Maksat kıyamet günüdür. İnsanlar gaflet içinde, Allah'ın dinine inanmaz ve dünya tutkusuyla âhireti düşünmezlerken birden bire kıyamet kopar, dünya yok olur, yükümlülük kalkar ve iş bitirilmiş olur. İşte Yüce Allah insanların yaptıkları kötülüklerden veya yapmadıkları iyiliklerden dolayı pişmanlık duyacakları o gün gelmeden önce, onları uyarmasını Hz. Peygamber'e emretmektedir.
b) Pişmanlık gününden maksat hesap günüdür. O gün herkesin hesabı görülmüş, sevap ve cezalan açıklanmak suretiyle iş bitirilmiş olacaktır; bu hesap sonunda cennete gideceklerle cehenneme gidecek olanlar birbirinden ayrılacaklardır. Bu dünyada gaflet içerisinde yaşayıp iman etmeyenler, ebedî hayatlarını yitirmiş olacakları için o anda hasret ve pişmanlık duyacaklardır.
Kıyametin gerçekleşmesiyle yeryüzünün ve onun üzerindekilerin yalnız Allah'a kalacağını bildiren 40. âyeti de iki şekilde yorumlamak mümkündür:
a) Dünya ve üzerinde bulunan her şey fanidir, geçicidir, hiçbir gücün desteğine muhtaç olmaksızın kalıcı olan yalnız Allah'tır.
b)Sûra üflendiğinde bütün canlılar ölecek hem mülkiyet ilişkisi hem de mâliklik son bulacak her şey asıl sahibine dönecektir. [50]
Meali
41. Bu kitaphı İbrahim'i de okuyup an! Kuşkusuz o, sıdkı bütün bir peygamberdi. 42, Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? 43. Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi. Artık bana uy ki seni düz yola çıkarayım. 44. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, Rahmân'ın buyruğuna uymamıştır. 45. Babacığım! Allah'ın azabına uğramandan ve böylece şeytanın yanında olmandan korkuyorum. 46. (Babası) "Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andol-sun seni taşa tutarım; şimdi uzun bir süre benden uzak dur!" dedi. 47. İbrahim şöyle dedi: "Esen kal! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütuikârdır. 48. Sizden de Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime niyaz ediyorum. Umudum odur ki rab-bime niyazımdan eli boş dönmeyeceğim." 49. Nihayet İbrahim onlarla ve Allah'ın dışında taptıkları şeylerle ilgisini kesince biz ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık, her birini peygamber yaptık. 50. Onlara da rahmetimizden bağışlarda bulunduk; onlara hak ettikleri yüksek bir övgü ile amlmayı nasip ettik. [51]
Tefsiri
41. Meryem sûresinin ikinci kıssasında Hz. îsâ'mn tanrı değil, Allah'ın kulu ve resulü olduğu vurgulandıktan sonra, bu üçüncü kıssada da kendilerini, tevhid inananın temsilcisi ve Kabe'nin banisi olan Hz. İbrahim'in soyundan saydıkları halde onun dinini terkederek putlara tapan Araplar'ın dikkati çekilmektedir. Ku-reyşliler Hz. İbrahim'i dinî önderleri olarak kabul ediyor ve onun soyundan gelmekle iftihar ediyorlardı. Bununla beraber babası ve yakınlarının Hz. İbrahim'e karşı uyguladıkları eziyet, işkence, yurdundan hicrete zorlanması gibi olumsuzlukları, Kureyşliler de İbrahim'in yolunda olan Hz. Muhammed'e reva görmüşlerdir. Nitekim Mekke döneminin dördüncü yılında inmiş olan bu kıssanın, Hz. Peygam-ber'in de İleride Mekkeliler tarafından hicrete zorlanacağını ima ettiği ve onu hicrete hazırladığı anlaşılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm, birçok sûrede farklı üslûplarla 19/Merysrn Sûresi, Âyet: 41-50,
Hz. İbrahim kıssasını anlatarak, sadece onun soyundan gelmenin bir değer taşımadığını; asıl önemli olanm onun yolundan gitmek ve onun getirdiği tevhid dinine sarılmak olduğunu ifade etmiştir.
"Peygamber" anlamına gelen nebî, yaygın kanaate göre "kendisinden önceki peygamberlerden birinin kitabıyla amel eden peygamber" demektir. Kendisine yeni bir kitap indirilmiş olan ve yeni bir din tebliğ eden peygambere hem nebî hem de resul denir. Her resul aynı zamanda nebidir, fakat her nebî resul olmayabilir.[52] Hz. İbrahim'e burada sadece nebî denilmiş olmakla birlikte, başka âyetlerde ona sahifeler gönderildiği ifade buyurulmuştur.[53] Bu da onun hem nebî hem de resul olduğunu gösterir. Hz. İbrahim sıdkı bütün bir peygamber olarak Allah'ın emirlerini uyguladığı ve peygamberlik ile kâmil mânada dürüstlüğü şahsında topladığı için bu sıfatlarla nitelendirilmiştir. O, Allah'ın dostudur, dolayısıyla Kur'an'da anılmaya ve kendisinden örnek alınmaya layık bir büyük peygamberdir. [54]
42-44. Bu âyetler, evlâdın ana babaya karşı tavrının nasıl olması gerektiğini göstermesi bakımından İlgi çekicidir. Hz. İbrahim, babası Âzer'e her sözünün başında "babacığım" diye hitap etmekte, -ilerideki âyetlerden anlaşılacağı üzere- babası müşrik olmasına, kendisine karşı son derece kaba ve tehditkâr ifadeler kullanmasına rağmen ona karşı saygıda kusur etmediği görülmektedir. Âyetlerden aynı zamanda küçüğün de büyüğe öğüt verebileceği ve din konusunda insanları doğru yola iletecek gerçek bilginin ilâhî vahiy olduğu anlaşılmaktadır. 44. âyette, Allah'ın emrine aykırı olmasına rağmen şeytanın emrine itaat etmek, "ona tapma" olarak değerlendirilmiştir. Kur'an akla, hakikate ve ahlâka aykırı olan her türlü hareketi şeytanî olarak; ve şeytanî sâiklere teslimiyet yönünde ortaya konan her bilinçli eylemi de "şeytana tapma" olarak tanımlamaktadır.[55]
45-48. Şeytana uyması halinde azapta da onunla beraber olacağı konusunda oğlunun yaptığı uyarıyı tepkiyle karşılayan babanın cevabı son derece kaba, katı ve sert olmuş, ona belki de düşünmesi için bir süre tanıyarak ısrarı halinde feci bir şekilde öldürmekle tehdit etmiştir. Bu tutum, onun bâtıl dinine ne kadar katı bir bağnazlıkla bağlı olduğunu göstermektedir. Buna karşılık Hz. İbrahim, terbiyesinden hiçbir şey kaybetmeden ince ve saygılı ifadelerle ona esenlik dilemekte; bu tutumuyla belki babasının katı kalbinin yumuşamasını ümit etmekte ve kendisine, Allah Teâlâ'nın lütfuna güvenerek onun iyiliği ve doğru yolu bulması için dua edeceğini vaad etmektedir. Nihayet Hz. İbrahim, babasmı ve kavmini taptıkları putlarla baş başa bırakarak yurdundan ayrılmaya ve Allah'a ibadete yönelmeye karar verdiğini bildirmekte, Allah'ın liiffuna güvenerek bundan da kazançlı çıkacağını İfade etmektedir. İbrahim'in babası için dua edeceği yönündeki vaadi, babasının inkarcı olarak öleceğini ve Allah düşmanı olduğunu öğrenmeden önce idi. Bu durumu öğrenince babasının affı için dua etmekten vazgeçti. [56]
49-50. Tefsirci ve tarihçilerin açıklamalarına göre İbrahim aleyhisselâm Allah yolunda hicret ederek önce Harran'a, sonra Filistin'e, buradan da Mısır'a gitmiştir. Mısır'dan tekrar Filistin'e dönmüş ve burada yerleşmiştir. Bu yolculukta eşi Sâre ile kardeşinin oğlu Hz. Lût ve Lût'un eşi de ona refakat etmişlerdir. Filistin'e döndükten sonra Lût ayrılarak daha güneyde Ürdün yöresindeki Sodom ve Gomore'ye yerleşmiş, Hz. İbrahim ise Filistin'de kalmıştır. Burada kendisi ve eşi Sâre yaşlanmış oldukları halde Allah onlara oğullan İshak'ı lütfetti; daha sonra da torunları, yani îshak'ın oğlu Ya'kub dünyaya geldi. Yüce Allah, bunlarla Hz. İbrahim'in yalnızlığını giderdi ve bunları peygamberler kıldı, İsrâiloğulları'nın daha sonraki peygamberleri bunların soyundandır. Yüce bir peygamber olan ve Hicaz bölgesi Araplar'inin atası sayılan Hz. İsmail de Hz. İbrahim'in oğlu olup onun annesi Hacer'dir.
"Onlara hak ettikleri yüksek bir övgü ile anılmayı nasip ettik" diye tercüme ettiğimiz 50, âyetteki "lisân-i sıdk" (doğruluğun dili)" tamlaması iki türlü yorumlanmıştır:
a) Bu tamlamadaki "lisân" terimi dille aktarılabilecek, dille ulaştırılabilecek şeyleri ifade için mecaz olarak kullanılmıştır, Buna göre âyet bu peygamberlerin söylediklerinin doğru olduğunu ve sözlerinin yüce anlamlar taşıdığını ifade eder. Peygamberlerin adlarıyla birlikte ana özelliklerini anlatan bu âyetlerin bağlamından da bu mâna anlaşılmaktadır.
b) Bu tamlama onların, "doğruluktan yana üstün bilinmeleri yani iyi anılmaları" anlamına gelir. Nitekim Hz. İbrahim kendisinin sonraki nesiller içerisinde iyilikle anılması için dua etmiş[57] Allah da duasını kabul ederek ona bu nimeti vermiş hatta onun dinine uymasını Hz. Peygamber'e emretmiştir. [58] bundan dolayıdır ki müslümanlar onu önder kabul eder, kendisini ve soyundan gelenleri hayırla anarlar. Yahudi ve hıristİyanlar gibi Ehl-i kitap da aynı şekilde ona ve soyundan gelenlere saygı gösterirler. [59]
Meali
51. Bu kitapta Musa'yı da okuyarak an. Gerçekten o ihlâslı biriydi, elçi-peygamberdi 52. Ona Turun sağ tarafından seslendik ve onu, bir sırdaş kadar kendimize yaklaştırdık. 53, Rahmetimizin bir sonucu olmak üzere kardeşi Harun'u da bir peygamber olarak onun yanma verdik. [60]
Tefsiri
51-53. Meryem sûresinin dördüncü kıssası Ya'kub aleyhisselâmın soyundan gelen Hz. Musa'nın kıssasıdır. Hz. Mûsâ İsrâiloğullan'na gönderilmiş olup, "ülü'1-azim" tabirini büyük peygamberler (daha çok beş büyük peygamber) anlamında kabul edenlere göre o da bu guruptaki peygamberlerden biridir. [61] Hz, Musa'nın özelliği olarak gerçek ve "ihlâslı" diye tercüme ettiğimiz muhlas kelimesi, "seçilmiş, özel bir yakınlıkla tanınmış kişi" anlamlarına da gelmektedir. [62] Yüce Allah, kendisiyle konuşmak için insanlar arasından Hz. Musa'yı seçtiği ve peygamber olarak görevlendirdiği için onu bu sıfatla nitelendirmiştir. A 'raf sûresinin 144. âyetinde de bu anlamı desteklemektedir. Muhlis şeklindeki kıraate göre bu kelime, "ibadeti yalnız Allah için yapan, O'na tahsis eden" mânasına gelir. Bu da Hz. Musa'nın Allah'a kulluktaki samimiyet ve ihlâsım ifade eder. 41. âyetin tefsirinde, kendisine kitap indirilmiş olan peygambere hem resul hem de nebî denildiğine dair bilgi verilmişti. Hz. Musa'ya Tevrat indirilmiş olduğu için burada ona hem resul hem de nebî denilmiştir.
Hz. Musa'ya ilâhî çağrının geldiği İfade buyurulan Tür, Ürdün ile Mısır arasında yer alan Sînâ yarımadasındaki bir dağm adıdır. "Tûr'un sağ tarafı"ndan maksat ise Hz. Musa'nın yüzünü Tür dağına döndürdüğünde bulunduğu yerin sağ tarafıdır. Zira dağın sağı veya solu olmaz. Yüce Allah Tûr dağında Hz. Mûsâ İle vasıtasız olarak konuştuğunda Musa'ya göre dağın sağ tarafından seslenerek konuşmuştur.[63]Başka bir görüşe göre ise "sağ taraf diye tercüme ettiğimiz "yemîn" kelimesi "bereketli (mübarek) anlamına gelmektedir.[64] Buna göre Allah Teâlâ Hz. Musa'ya Tûr dağının bereketli tarafından seslenerek onunla konuşmuştur. Hz. Musa'nın yaklaştırılmasını, "Mûsâ maddî olarak Tevrat'ın levhalara yazıldığı yere o derece yaklaştırıldı ki kalemin cızırtısını işitti" şeklinde tefsir edenler varsa da "Allah onu manevî makam bakımından kendisine yaklaştırdı" diye tefsir edenler de vardır ve bu mâna daha uygun görünmektedir. [65] İbn Âşûr da bu yaklaştırmanın "vahyetmek" anlamında mecaz olduğunu ifade etmiştir. [66]
Yüce Allah Hz. Musa'ya, gidip Firavun'a dinî tebliğlerde bulunmasını emrettiğinde Hz. Mûsâ kardeşi Harun'u da peygamber ve kendisine yardımcı olarak görevlendirmesi için Allah'a dua etti[67] Allah Teâlâ onun duasını kabul ederek kardeşini de peygamber olarak görevlendirdi ve onun yanına yardımcı olarak verdi. Mûsâ aleyhisselâmın dilindeki tutukluğa mukabil Hârûn açık ve güzel konuşurdu[68] Hz. Musa'nın İnsanlara tebliğ etmek istediklerini o tebliğ eder ve bulunmadığında ona vekâlet ederdi.[69]
Meali
54. Bu Kitapta İsmail'i de okuyup an. O gerçekten sözüne sadıktı; elçi-peygamberdi. 55. Halkına namazı ve zekâtı emrederdi ve rabbinin rızâsına ermişti. [70]
Tefsiri
54-55. Burada sözünde durmanın önemine işaret edilmektedir. Hz. İsmail ahde vefa erdemiyle temayüz etmiş bir kimseydi, sözünde durmaya özen gösterirdi. Öte yandan halkım dinîn direği olan namazı kılmaya ve toplumsal dayanışmayı sağlayan zekâtı vermeye teşvik ederdi. Yüce Allah Hz. Peygambere de ailesine namaz kılmayı emretmesini, kendisinin de sabırla namaza devam etmesini emretmiştir.[71] Hz. İsmail, Allah'ın verdiği nimetlerin kadrini bilerek ruhunu güzelliklerle bezemeye ve rabbinin buyruklarına mutlak bir teslimiyet içinde görevini yerine getirmeye çalışması sebebiyle Allah'ın rızâsını kazanmıştı. Kuşkusuz bu, kazanılabilecek derecelerin en üstünüdür.[72]
Meali
56. Kitapta İdrîs'i de okuyarak an. Hakikaten o, pek doğru bir insandı ve bir peygamberdi. 57. Onu üstün bir konuma getirdik. [73]
Tefsiri
56-57. Tefsircilerin belirttiğine göre, İdris asıl adı Uhnûh olup Hz. Nuh'un üçüncü batından dedesidir. Hz. Şît'ten sonra kendisine otuz sayfa vahiy indirile- rek peygamberlik görevi verilmiştir. Kitaplı dinlerde ortak rivayet ve inanışa göre İdrîs ilmin, medeniyetin ve aklî sistemlerin ilk kurucusudur. "Remil ilmî, hey'et, nücûrn, hesap, tıp, nebatların sırları, garip sanatlar, yazı yazmak, dikiş dikmek, terazi kullanmak gibi meslek ve sanatları İdris icat etmiştir. SahifeLerinde semavî sırlar, ruhanîlere hükmetmenin yöntemleri, varlıkların özellikleri gibi konulara dair bilgiler vardı. Çok sayıda talebesi olan İdrîs demiri keşfedip ondan aletler yapmış, ziraatı geliştirmiş, deri ve kumaşlardan elbise dikmiştir"[74]
İdrîs'in "üstün bir konuma getirilmesi" ile muhtemelen onun yukarıda açıklanan özellikleri kasdetilmiştir. Bu ifadeyi, onun manevî âlemde (göklerde) müstesna yerlerde bulunduğu şeklinde anlamak da mümkündür; bu mânayı destekleyen rivayetler vardır.[75]
Meali
58. İşte bunlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler; Âdem'in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail'in (Ya'kub) soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, Rahmân'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlar. [76]
Tefsiri
58. Meryem sûresinin başından buraya kadar adlan geçen ve kıssaları anlatılan on bir seçkin şahıstan Hz. Meryem hariç hepsi peygamberlik şerefine ermiş kimselerdir. Hz, Meryem peygamber olmamakla birlikte insanlık tarihinde Allah'ın lütfuna mazhar olmuş en seçkin kadınlardan biri ve Hz. îsâ gibi büyük bir peygamberin annesidîr. Kur'ân-ı Kerîm'de birçok vesile ile övülmüştür. Bunların hepsi genelde Adem'in soyundandır. Özelde ise İdrîs, Hz, Adem'in soyundan; İbrahim, Hz. Nûh İle birlikte gemiye binen oğlu Sâm'ın soyundan; İsmail, İshâk ve Ya'kub, Hz. İbrahim'in soyundan; Mûsâ, Harun, Zekeriyyâ ve Yahya İsrail'in (Hz. Ya'kub) soyundandır. îsâ aleyhisselâm babasız olmakla birlikte annesi yine İsrail'in soyurıdaııdtr. Bunların hepsi Allah'ın hidayetine mazhar olmuş, seçkin ve samimi kullardır. Allah'ın âyetleri okunduğunda derhal secdeye kapanacak kadar itaatkâr ve göz yaşı dökecek kadar duyarlı insanlardır[77]
Meali
59. Nihayet bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsanî arzulara uyan bir nesil geldi. Bunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklardır. 60-61. Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler böyle değildir. Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete; çok esirgeyici olan Allah'ın, kullarına, onlar görüp bilmeden vaad ettiği adn cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz O'nun vaadi yerine gelecektir. 62. Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir. Orada, sabah akşam rızıkları hazırdır. 63. Kullarımızdan takva sahibi kimselere vereceğimiz cennet işte budur. [78]
Tefsiri
59. "Azgınlıklarının cezası" diye tercüme ettiğimiz "gayy" kelimesi sözlükte, "kötü, yaramaz, azgın ve sapmış" anlamlarında kullanılmaktadır; biz "azgınlıklarının cezası" şeklindeki mecaz anlamını tercih ettik. Gayy kelimesinin Cehennemdeki bir vadinin ismi olduğu rivayeti de vardır. [79]
Şekli ve usulü farklı da olsa namaz bütün peygamberlere ve ümmetlerine farz kılınmıştır. Çünkü namaz kulu Allah'a yaklaştıran, O'nunla irtibatını en mükemmel bir şekilde sağlayan ve kulu kötülüklerden koruyan önemli bir ibadettir. Peygamberler bu ibadeti eksiksiz olarak yerine getirmeye gayret etmişler ve başkalarına da bu şekilde yapmalarını tavsiye etmişlerdir. Ancak eski peygamberlerden sonra gelenler namazı ya hiç kılmamışlar veya onun edasında yerine getirilmesi gereken hususlara dikkat etmemişlerdir. Allah ile aralarındaki bu temel bağı koparmalarının veya zayıflatmalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak nefsanî arzulan kendilerine hâkim olmaya başlamış; Allah'ın emirlerinin yerine kendi arzu ve isteklerine uymayı tercih etmişlerdir. Âyet, bunların yaptıklarının karşılıksız kalmayacağını, cezalarını mutlaka çekeceklerini ifade etmektedir. [80]
60-63. İnsanların günahları ne olursa olsun tövbenin silemeyeceği günah yoktur. Bir kez tövbe edip bunu da samimi iman ve güzel işlerle destekleyenler ve bu suretle gerçek olarak Hakk'a yönelenler onun cennet vaadim de hak etmiş olurlar. Adn, cennetin müstesna bölümlerinden biri olup oranın, mukarrebûn denilen ve peygamberler, şehidler, sıddîklar ve âlimlerden oluşan Allah'ın en seçkin kullarına tahsis edildiği bildirilmektedir, Adn cennetlerine alınacak olan müminler orada korku ve endişeye kapılacak bir söz işitmeyecekler, hep mutluluk ve esenlik içinde olacak ve daima yeni mutlulukların müjdesi anlamında "selâm" sözü işiteceklerdir. [81]
Meal
64. Biz ancak rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir. Senin rabbin unutkan değildir. 65.0 göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin rabbidir. Şu halde O'na sabır ve sebatla kulluk et, O'nun adını almaya lâyık birini biliyor musun? [82]
Tefsiri
64-65. Abdullah b. Abbas'tan rivayet edildiğine göre Resulullah Cebrail'in kendisini daha çok ziyaret etmesini istemiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir. [83] Bir başka rivayete göre ise inkarcılar Hz. Peygamber'e bazı konularda sorular sormuşlar; Peygamber efendimiz, de kendilerine yakında bilgi vereceğini söylemiş; fakat Cebrail beklediği zamanda gelmediği için gerekli bilgiyi edinmekte gecikmiş; bu fırsatı kaçırmayan müşrikler: "Muhammed'in rabbi onu unuttu!" demeye başlamışlardı. Hz. Peygamber buna çok üzülmüş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir. [84]
Müfessirlerin genel kabulüne göre bu iki âyet Allah'ın sözü olup Cebrail'e, Hz. Peygamber'e böyle cevap vermesini emretmiştir. [85] Buna göre âyetin mânası şöyle olur: De ki, "Bİz ancak rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdeki, arkamızdaki, sağımız ve solumıjzdaki mekânların; geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanların hepsi Allah'ındır. Onun emri ve İradesi olmadan biz hiçbir zaman ve hiçbir yerde hareket edemeyiz. Bir hikmete binaen vahiy gecikmiş olsa da rabbin unutkan değildir, dolayısıyla seni unutmaz."
"Adını almaya lâyık" diye çevirdiğimiz semiyy kelimesi, "benzer" mânasına da gelir. Bizim de tercih ettiğimiz birinci mânaya göre Allah ismi, yüce yaratıcı olan Cenâb-ı Hak'tan başkasına verilmemiştir. Nitekim müşrik Araplar dahi bu ismi Allah'tan başkası için kullanmamışlardır. Onun dışında taptıkları putlara Allah değil ilâh demişlerdir. İkinci mânaya göre âyet, Allah'ın eşi ve benzerinin bulunmadığını, dolayısıyla ondan başka hiçbir şeyin ibadet edilmeye lâyık olmadığını belirtir. [86]
Meali
66. İnsan, "Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?" diyor. 67. İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey dep-ken biz onu yaratmışızdır? 68. Rabbine andolsun ki onları muhakkak şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş vaziyette bekleteceğiz. 69. Sonra her gruptan, Rahman'a en çok âsi olanlar hangileri ise çekip çıkaracağız. 70. Ayrıca, ateşi boylamayı hak edenleri elbette en iyi biz biliriz. 71. İçinizden, oraya varmayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür. 72. Sonra biz kötülükten sakınanları (cehennemden) esirgeriz; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız. [87]
Tefsiri
66-72. İlk yaratılışı düşünmeyen insanlar, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmekte ve çürüyüp toz toprak olduktan sonra yeniden dirilmenin bir hayal ürünü olduğunu iddia etmektedirler. Oysa insan ilk yaratılışını düşünürse kendisini yoktan var eden bir kudretin, ölüp toz toprak olduktan sonra onu yeniden diriltebileceğine kanaat getirir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de insanları ilk defa nasıl yaratmışsa öyle dirilteceğini, bunun kendisi için daha kolay olduğunu ifade buyurmuştur.[88]68. âyetteki "şeytanlar"dan maksat insanların ilâhî huzura çıkıp dünyada yaptıklarından hesaba çekilecekleri bir âhiret günü olmadığını, hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu iddia ederek İnsanları aldatıp saptıran İnkarcı önderlerdir. [89] Yüce Allah, bunları ve bunların kandırarak yoldan çıkardığı kimseleri mahşerde toplayıp cezalarını vereceğini buyurmuştur.
Allah'a en çok âsi olanların çekip çıkartılacağını, ayrılacağını belirten 69. âyetteki ifade bazı tefsircîler tarafından şöyle yorumlanmıştır: İsyankârların bir kısmı ayırt edilip cehenneme atılacak, İsyanı daha hafif olanlar ise bağışlanacaklar. Ancak, tefsircilerin çoğunluğuna göre âyet bütünüyle kâfirlere dairdir. Ayırt edilmekten maksat ise insanların inkarcılık ve isyan derecesine göre çeşitli gruplara ayrılmasıdır. Buna göre her grup cehennemde durumuna uygun bir tabakaya atılacaktır. Suç işleme ve inkârda öncülük ve önderlik; edenlerin azabı daha ağır olacaktır. [90] Ancak sonuç İtibariyle, 70. âyette belirtildiğine göre kimlerin daha fazla isyankâr olduğunu eksiz bilen Allah Teâlâ, herkese, isyan ve günahlarının derecesine göre hak ettiği cezayı da eksiz bilecek ve en adilane bir şekilde uygulayacaktır.
"İçinizden, oraya (cehenneme) varmayacak hiçbir kimse yoktur" mealindeki 71. âyette geçen cümle ile devamı üç türlü yorumlanabilir:
a) Bunlardan maksat sırattan geçenlerdir. Mümin olsun kâfir olsun bütün insanlar aynı zamanda cehennemin üstünde kurulmuş olan sırattan geçmek zorunda oldukları için oraya uğramış olurlar, Ancak 72. âyete göre "kötülükten sakınanlar" cehennemden esirgenirken "zalimler diz üstü çökmüş olarak" orada bırakılacaktır.
b) Maksat kâfirlerdir ve bunlar cehenneme gireceklerdir.
c) Potansiyel olarak her insan ameline göre cennete olduğu kadar cehenneme de girebilecek durumdadır. [91]
Meali
73. Onlara âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman inkâr edenler iman edenlere, "İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi?" diye sorarlar. 74. Oysa onlardan önce de varlık ve görünüş bakımın- dan daha güzel olan nice nesiller helak ettik. 75. De ki: "Kim sapıklık içinde ise dilerim Rahman ona süre versin!" Sonunda kendilerine vaad olunan şeyi -azabı veya kıyameti- gördükleri zaman, konumu daha kötü ve orduları daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir. 76. Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini güçlendirir. Kalıcı olan iyi işler, rabbinin katında hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir. [92]
Tefsiri
73-75. Genellikle peygamberlere ilk inananlar toplumun zayıfları ve fakirleridir. Onlan inkâr edenler ise servet ve iktidar sahipleridir. Bu kesim inananları daima küçümsemiş, horlamiş ve ezmeye çalışmıştır; Kur'an'da bunun örneklerine yer veren birçok âyet vardır. Hz, Peygamber Allah'ın âyetlerini açıkça okuyup da müminleri müjdelediği, müşrikleri de uyardığı zaman, o şımarık müşrikler gururlarına kapılarak, "Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi! [93]diyerek kendilerinin daha üstün, müminlerin daha aşağı ve ayak takımı olduğunu ileri sürmüşler, onlara "Hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi? Siz mi daha güzel konaklarda yaşıyorsunuz, biz mi?" şeklinde sorular yöneltmişlerdir. Gurura kapılmış olan müşrikler, ancak fakirleri yanından kovduğu takdirde Hz. Peygamber'in tebliğini dinleyebileceklerini bildirmişlerdir.[94] 74. âyette bu kendini beğenmişlere, toprağı işleyerek bayındır ülkeler meydana getiren, sonra da inkarcılıkları yüzünden Allah'ın gazabına uğrayan Âd ve Semûd gibi eski kavimlerin akıbetleri hatırlatılarak onların kalıntılarına bakıp ibret almaları tavsiye edilmektedir.
Sert bir tehdit içeren 75. âyet, 73. âyetteki soruya verilmiş bir başka cevaptır. Allah Teâlâ bu tehditle müşriklere vermiş olduğu evlât, devlet ve servetin gerçekte bir lütuf olmadığım, onlara bu nimetlerin verilmesinin bir istidrâc olduğunu ifade etmektedir. Kul, Allah'ın vermiş olduğu nimeti hayırlı işlerde kullanıyorsa bu nimetin arttırılması, sürekli kılınması bir lütuftur; eğer sahip olduğu nimet sebebiyle şımarıyor ve onu kötü şeylerde kullanıyorsa ona mühlet ve fırsat verilmesi de bir istidrâcdır.[95] Âyette söz konusu edilen müşriklerin durumu buna örnektir. [96]
76, "Doğru yola gidenler" diye çevirdiğimiz "ihtedev" fiili, sözlükte "doğru yolu bulmak, yol göstermek" mânalarına gelen hüdâ (hedy, hidâyet) kelimesinden türemiş çoğul bir fiildir (tekili İhtedâ). Bu fiilin masdarı olan ihtida ise "gerçeğe ulaşmak, doğru yolu bulmak" anlamlarına gelmektedir. Terim olarak inançsız iken veya başka bir dine mensupken İslâm dinini benimsemeyi ifade eder. İhtida eden kimseye "mühtedî" denir.[97] Kur'an'da seksen beş yerde geçen hüdâ kelimesi ise sözlükte "yol göstermek, kılavuzluk etmek" an- lamına gelmektedir. Müfessir ve kelâmcılar hüdâ kelimesine bağlamına göre çeşitli mânalar vermişlerdir. Râgıb el-İsfahâni aynı kökten olan ve aynı mânaya gelen hidayeti, "lütufla kılavuzluk etmek" yani bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insanlara yol gösterme şeklinde tanımlamış ve Kur'an'da yer alan bütün hidayet kavramlarını içinde bulunduktan âyetlerin genel kompozisyonu çerçevesinde gruplandırmıştır. Buna göre Allah'ın insanlara olan hidâyeti dört merhaleden oluşur:
1. Her mükellefe lütfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler.[98]
2. Vahiy ve peygamberler yoluyla yaptığı davet.[99]
3. Hidayeti benimseyenlere lütfettiği tevfik [100]
4. Hak kazananları âhirette cennette mükâfatlandırmak. [101]Bu hidayet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidayetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır.[102]
"Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini güçlendirir" mealindeki cümleden kastedilen mâna 3 ve 4. merhaledeki anlamlardır. Buna göre bir kimse aklını ve iradesini kullanarak doğru yola girerse Allah ona o yolda yürüyüp başarıya ulaşmayı nasip eder; âhirette onu mükâfatlandırarak cennetine kor ve mutlu kılar; işte kurtuluş budur. Âyetin devamı da bunu vurgulamaktadır: Hayırlı davranışların Allah katındaki sevabı, yeryüzündekilerin iftihar ettikleri her şeyden daha üstün ve sonuç İtibariyle daha iyidir. Çünkü hayırlı iş âhirete intikal edecek ve sahibine ebedî olarak fayda sağlayacaktır. [103]
Meali
77. Âyetlerimizi inkâr eden ve "Mutlaka bana mal ve evlât verilecektir"
diyen adamı gördün mü! 78.0, mı biliyor, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı? 79. Kesinlikle hayır! Biz onun söylediklerini yazacağız ve cezasını uzattıkça uzatacağız. 80. Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak, kendisi de tek başına bize gelecek. 81. Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. 82. Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar. 83, Görmedin mi? Biz, inkarcıların üzerine kendilerini isyana itip duran şeytanları saldık. 84. Öyle ise onlar hakkında acele etme; biz onların günlerini sayıyoruz. 85. Bir gün ki takva sahiplerini temsil heyeti gibi Rahman'in huzurunda toplayacağız; 86. Günahkârları da suya götürülen sürü gibi cehenneme süreceğiz; 87. İşte o gün, Rahman'in katında söz ve izin alandan başkası şefaat edemeyecektir. [104]
Tefsiri
77-80. Hadis kaynaklarında bu âyetlerin iniş sebebi okrak şöyle bir olay anlatılmaktadır: Fakir bir müslüman olup Mekke'de demircilikle meşgul olan Hab-bâb b. Eret'in, yaptığı bir işten dolayı müşriklerin ileri gelenlerinden Âs b. Vâil'de alacağı vardı. Habbâb alacağını isteyince Âs, Hz. Mııhammed'i reddetmedikçe borcunu ödemeyeceğini söyledi. Habbâb da "Allah'a yemin ederim ki sen ölüp tekrar dirilinceye kadar onu asla inkâr etmem" dedi. Âs, "Gerçekten ben Ölüp tekrar dirilecek miyim?" diye sordu. Habbâb "evet" deyince Âs, "Öyle İse benim orada mutlaka malım ve evlâdım olacaktır; o zaman sana olan borcumu öderim!" dedi[105]
81-82. Müşrikler Allah'tan başka taptıkları ilâhlardan yardım bekliyor ve bundan izzet ve şeref umuyorlardı; çünkü her kabilenin putu aynı zamanda onun saygınlık sembolü idi. 82. âyet, Hz. Peygamber'İn ülkesinde putperestliğin devam etmeyeceğini, bir süre sonra müşriklerin müslüman olup bâtıl ilâhlara ibâdeti reddedeceklerini ve onlara düşman olacaklarını müjdelemektedir. O günün âhiret günü olduğuna dair yorum da vardır. En'âm sûresinin 23. âyeti İle Ahkaf sûresinin 6. âyeti bu yorumu desteklemektedir.
Âyet şöyle de yorumlanmıştır: Kıyamet gününde ilâhlar, kendilerine tapanların ibadetlerini reddedip onlara düşman olacaklardır. Nahl sûresinin 86. âyeti ile; Kasas sûresinin 63. âyeti de bu yorumu destekler mahiyettedir, biz de mealinde bunu tercih ettik. [106]
83. Yüce Allah'ın şeytanları inkarcıların üzerine göndermesi iki şekilde yorumlanmıştır:
a) Bundan maksat kâfirlerin inkâr ve İsyanda direnmeleri sebebiyle Allah'ın onları şeytanlara karşı korumamasıdr. [107]
b) Allah'ın, şeytanları inkarcıların üzerine musallat kılmasıdır. Kâfirler, inat ve ısrarla inkârlarını, Allah ve Peygamber'e karşı düşmanlıklarını sürdürürlerse Allah da onlara şeytanları musallat kılar. Şeytanlar onlara vesvese verir ve kötülükleri güzel gösterirler. Neticede onlar her türtü kötülükleri yaparlar, bu sebeple cehenneme girerler. Zuhruf sûresinin 36. âyeti bu yorumu destekler. [108]
84-86. Müfessirlere göre "Allah'ın saydığı şey"den maksat insanların dünyadaki ömrüdür. Bu sebeple âyetin ilgili bölümü "Biz onların günlerini sayıyoruz" şeklinde tercüme edilmiştir. İnsanların ömrü belirli ve sınırlı olup Allah tarafından bilinmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber'e müşriklerin yaptıklarına karşı bir müddet daha sabretmesini emretmekte, zamanı geldiğinde helak olacaklarına işaret etmektedir. Nitekim daha Bedir Savaşı'nda müşriklerin ileri gelenlerinden büyük bir kısmı ölmüştür. Âhirette de takva sahipleri, yani Allah'a itaatsizlikten sakınıp buyruklarını yerine getirenler ödüllerine nail olmak için Rahmân'm huzurunda toplanırken günahkârların da suya götürülen sürü gibi cehenneme sürüleceği bildirilmektedir.[109]
87. "Rahmân'dan söz alanlar" ifadesi İki türlü anlaşılabilir: a) Bunlar âhirette lâyık olanlara şefaat etmek için kendilerine izin verilenlerdir. Nitekim bir âyette, Allah izin vermedikçe hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği haber verilmektedir. [110] b) Dünyada iken şefaati hak ettiren İman ve amel sahibi olanlar. Bunlar Allah'ın birliği, peygamberlik, âhiret vb. iman esaslarına inandıkları için kendilerine şefaat edilmeye liyakat kazanmışlardır. Allah'ın izin verdiği kimseler bunların günahlarının affı için şefaat edeceklerdir. [111]
Meali
88. "Rahman çocuk edindi" dediler. 89. Hakîkaten çok çirkin bir iddia ortaya attınız, 90, Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! 91. Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar. 92. Halbuki çocuk edinmek Rahman'in şanına yakışmaz. 93. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, Kahmân'a birer kul olarak gelecektir. 94. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir. 95. Bunların hepsi de kıyamet gününde Allah'ın huzuruna tek başına gelecektir. [112]
Tefsiri
88-92. Müşrikler, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyerek Allah'a çocuk isnadında bulunurken yahudüerin bir kısmı "Üzeyir Allah'ın oğludur", hıristiyantar da "Mesîh Allah'ın oğludur" demek suretiyle O'na çocuk isnat ederek son derecede çirkin bir iddiada bulunmuşlardır. Nitekim 90 ve 91. âyetlerde bu yakıştır* maların ne derecede çirkin olduğu vurgulanmıştır. Oysa çocuk ihtiyaçtan dolayı istenir ve ana babasının cinsinden olur. Allah ise ihtiyaçtan da bir benzerinin bulunmasından da münezzehtir.[113]
93-95. Gökler, yer, bunların içinde bulunan melek, cin, insan vb. ne varsa hepsini Allah yaratmıştır; onlar tanrı değil Allah'ın kullandır; O'na itaat ve ibadet ederler.[114] Allah, onlardan ve kendisine çocuk yakıştıranlardan haberdardır, onlann sayılarını yaptıklarını bilir. Kıyamet gününde herkes tek tek O'nun huzurunda toplanacak ve yaptıklarının hesabını verecektir. [115]
Meali
96. İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sergi yaratacaktır. 97. Biz Kur'an'ı senin dilinle kolay anlaşılır kıldık ki (Allah'a isyandan) sakınanları onunla müjdeleyesin ve inatla direnenleri de onunla uy arasın! 98. Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya alız bir ses işitiyor musun? [116]
Tefsiri
96. Önceki âyetlerde dünyada Allah'a ortak koşanların fena halleri anlatıldıktan sonra bu âyette de iman edip iyi davranışta bulunanların güzel halleri anlatılmaktadır. Bu bağlamda Allah, -rahmet ve merhametinin bolluğunu ifade eden Rahman ismini de anarak- kendisine iman eden kulları için bir sevgi yaratacağını, yani onları seveceğini ve diğer kullarına da sevdireceğini, dolayısıyla müminler arasında kardeşlik ve muhabbet duygularım gelişeceğim bildirmektedir. Hz. Peygamber de Allah'ın, bir kulu sevdiğinde onu Cebrail'e, göklerdeki varlılara ve yer- deki insanlara sevdireceğim haber vermiştir. [117] Hadisin farklı rivayetlerinde Allah'ın sevmediği kimseyi de aynı şekilde meleklere ve insanlara sevdirmediği bildirilmektedir. [118]
97.Allah Teâlâ,
gönderdiği peygamber hangi kavimden ise onlara iyice açıklasın diye mesajım o
kavmin diliyle göndermiştir. Kur'an'ı da Arap olan Hz. Peygamber'e Arapça
olarak indirmek ve anlaşılır kılmak suretiyle kolaylaştırmıştır ki hem Peygamber kitabı
iyi anlasın hem de halkına kolayltkla tebliğ ederek müj
deleme
ve uyarma görevini tam manasıyla yerine getirebilsin[119]
98.Sûrenin bu son
âyetinde insanlar bir defa daha uyanlarak yukarıda anlatılan azgın
kavimden önce de Allah'ın âyetlerini inkâr edip uyarılarına kulak vermeyen nice
nesillerin helak edildiği, böylece onların yeryüzünden ve tarih sahnesinden silinip
gittikleri bildirilmektedir, Şimdi onlardan hayat belirtisi olarak
hiçbir
şey görülmemekte, ne bir ses ne bir nefes işitilmektedir. Âyet, Kur'an'ın uyanlarına
kulak vermeyenlerin de aynı şekilde ceza göreceklerine dikkat çekmektedir.[120]
[1] İbn Âşûr, XVI, 57-58
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/503.
[2] Buharı, "Tefsir", 19; İbn Âşûr, XVI, 57
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/503.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/503.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/504.
[5] bilgi için bk. Bakara 2/1
[6] bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/37-41
[7] âyet 4
[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/504-505.
[9] aynı zamanda Allah'ın isimlerinden olan velî kelimesinin diğer anlamlan için bk. Bakara 2/257; Mâide 5/51; En'âm 6/14; A. Sainı Kılavuz, "Velî", ÎFAV Ans., IV, 456; Hamza Aktan, "Velayet", İFAVAıu., IV, 453
[10] Âl-i İmrân 3/38
[11] Enbiyâ 21/89
[12] Buhârî, "Humus", 1; "Megâzî", 14,38
[13] Nemi 27/16
[14] bk. XVI, 66
[15] Buharı, "Fardu'i-humus", 1
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/505-506.
[16] krş. Enbiyâ 21/90
[17] Şevkânî, [II, 312
[18] bk. âyet 12
[19] bk. Âl-i îmrân 3/39
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/506.
[21] bu konuda ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/41
[22] bk. Yâsîn 36/82
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/506.
[23] ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/37
[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/506-507.
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/507.
[26] III, 366
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/507.
[27] Âl-i İmrân 3/39
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/507.
[28] Â3-i tmrân 3/39
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/507.
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/509-510.
[30] İbn Âşûr, XVI, 80
[31] İbn Âşûr, XVI, 80
[32] bu konuda bilgi için bk, Âl-i İmiân 3/45-47,59
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/510.
[33] krş. Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12
[34] Râzî, XXI, 202
[35] İbn Kesîr, V, 216
[36] Beyt-i Lahim'e
[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/510.
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/511.
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/511.
[40] Zemahşerî, II, 508
[41] bk. Müsned, IV, 252
[42] bk. Râzî, XXI, 208; Esed, II, 613; bu konuda ayrıca bk. Âl-i İm-rân 3/35
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/511.
[43] âyet 27
[44] Şevkânî, III, 374
[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/511.
[46] Râ-zî, XXI, 217
[47] en-Nisâ 4/171
[48] bu ihtilaflar sonunda ortaya çıkan mezhepler hakkında bilgi için bk. İbn Âşûr, XVI, 106; Mehmet Aydın "Hrisüyanhk",DM, XVII, 340-358
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/512-513
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/513.
[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/514.
[52] bilgi için bk. A'raf 7/157
[53] bk. Aiâ 88/18-19; Necm 53/36-37
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/514-515.
[55] Esed, II, 615; krş. Nisa 4/117
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/515.
[56] bk. Tevbe 9/114
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/515-516.
[57] bk. eş-Şuarâ 26/84
[58] bk. Nahl 16/123; krş. Âl-i îmrân 3/95; Nİsâ 4/125
[59] Zemahşerî, II, 512
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/516.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/517.
[61] ayrıca bk. Ahkaf 46/35
[62] İbn Âşûr, XVI, 127
[63] bk. Taberî, XVI, 71
[64] Şev-kânî, III, 326
[65] Râzî, XXI, 231; Şevkânî, III, 326-327
[66] XVI, 128
[67] Tâhâ 20/29-32
[68] krş. Tâhâ 20/25-32; Kasas 28/34
[69] Mûsâ ve Hârûn hakkında bilgi için bk. Bakara 2/49-59; Tâhâ 20/30 vd.; Kasas 28/3 vd.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/517-518.
[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/518.
[71] bk. Tâhâ 20/132
[72] Hz. İsmail hakkında bilgi için bk. Bakara 2/124-129
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/518.
[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/518.
[74] Ömer Faruk Harman, "İdrîs", DM, XXI, 480
[75] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/518-519.
[76] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/519.
[77] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/519.
[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/520.
[79] İbn Kesîr, V, 240
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/520.
[81] adn cennetleri hakkında bilgi için bk. Ra'd 13/23
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/520-521.
[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/521.
[83] Bu-hârî, "Tefsir", 19
[84] Râzî, XXI, 238
[85] Şevkânî, III, 330; İbn Âşür, XVI, 139
[86] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/521-522.
[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/522.
[88] bk. Rûm 21/27; Yâsîn 36/79
[89] Şevkânî, III, 386
[90] bk. Nahl 16/88; Ankebût 29/13
[91] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/522-523.
[92] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/523-524.
[93] Ahkaf 46/11
[94] bk. Enam 6/52-53
[95] bk. A'râf 7/182
[96] krş. Nahl 16/97; Müminûn 23/55-56
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/524.
[97] Ali Köse, "İhtida", Dİ A, XXI, 554
[98] bk. Tâhâ 20/50
[99] bk. Enbiyâ 21/73
[100] Meryem 19/76
[101] bk. A'râf 7/43
[102] bk. el Müfredat, "hdy" md.; Y. Şevki Yavuz, "Hidâyet", DM, XVII, 473 vd.
[103] hüdâ ve hidayet hakkında ayrıca bk. Bakara 2/5
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/524-525.
[104] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/525-526.
[105] Buhâri, "Tefsir", 19
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/526.
[106] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/526.
[107] bk. İbrâhîm 14/22
[108] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/526-527.
[109] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/527.
[110] bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/255
[111] bk. Râzî, XXI, 252-253
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/527.
[112] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/527-528.
[113] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/528.
[114] krş. İsrâ 17/44
[115] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/528.
[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/528.
[117] Buhâri, "Bed'ii-halk", 6, "Edeb",41
[118] Müsned, II, 413
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/528-529.
[119] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/529.
[120] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/529.
İslami Okul Okulların En Önemlisi