Meryem Sûresi - Kuran - 019Meryem - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Zekeriya Kıssasından Öğütler Ve İbretler
Yahya Peygamber Küçük Yaşta Tevrat'ı Okuyup Öğrendi
Her İnsanın Üç Tehlikeli Devresi Vardır
Bu Olayda Tecelli Eden Mu'cizeler
Meleğin İnsan Suretinde Görünmesi
Allah'tan Korkandan Zarar Gelmez
Meryem'in Kendisine İnsan Suretinde Görünen Meleğin Sözüne Güvenmesi
İsa Peygamber'in İki Önemli Vasfı
İsa Peygamber'in Mu'cize Düzeyinde Dünyaya Gelmesi İki Ayrı Hikmeti Yansıtıyordu
İsa Peygamber'in Babasız Dünyaya Geldiğini Gösteren Deliller
İncil'de Bu Konuyla İlgili Belgeler
Allah İnsan Kudretinin Yeteceğini, İnsana Bırakır
Doğum Yapan Kadının Hurma Veya Tatlı Yemesi
Meryem Ve İsa (A.S.) Kıssasından Alinacak Öğütler
Kitap Ehlinin İsa (A.S.) Hakkında İhtilâfa Düşmesi
Dünyada İken Hakkı İşitmeyenler Ve Görmeyenler
Mülkün Hakiki Sahibi Ona Varis Olur
İBRAHİM PEYGAMBER'İN İRŞAT METODU
Babasının Tepkisi, İbrahim'in (A.S.) Hilmi
Peygamber İle Allah Arasındaki Çizgi
Babasını Terketmek Zorunda Kalan İbrahim Peygamber (A.S.)
İbrahim (A.S.) Kıssası Neyi Tasvir Ediyor?
Tevhid Dinini Yaşatan Peygamberler
Allah Kelâmının Surette Tecelli Etmesi
İrşad İçin Konuşmasını İyi Beceren Yardımcıya İhtiyaç Vardır
Musa Peygamber'in (A.S.) Üc Önemli Vasfı
Toplumun Manevî Ve Sosyal Dengesini Sağlayan İlkeler
Kıssanın Teselli Ve Tebşir Özelliği
İdris Peygamber'in (A.S.) Yüce Bir Yere Yükseltilmesi
«Günahtan tevbe eden, günahı olmayan kimse gibidir.»
Allah'ın Kendilerine Nimetler Verdiği Peygamberler
Allah'ın Ayetlerini İşitince Secdeye Kapananlar
Cennet'te Boş, Anlamsız Söz Yoktur
Kâinat Belli Bir Plâna Göre Yönetilmektedir
Allah Göklerin Ve Yerin Rabbıdır
Öldükten Sonra Dirilmeyi Ret Ve İnkâr Edenler
İnkârla İmânı Maddî Değerlerle Ölçme Gafleti
Rahman Olan Allah Bazı İnkarcı Milletlerin İpini Uzatır Da Uzatır
Şeytanların Kâfirler Üzerine Gönderilmesi
İçini Küfürle Dolduranlar Hakkında Tecelli Safhalarından Yedisi
Rahmân'ın Eşi, Oğlu, Dengi Ve Benzeri Yoktur
Varlıkta Ne Varsa, Hepsi De Kul Olarak Allah'a Gelirler
Rahman Sıfatının Tekrarlanmasının Hikmeti
Allah Sözünün Peygamber Diliyle Kolaylaştırılması
MERYEM SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. Ancak bazı müfessirlere göre, 58 ve 71. âyetler Medine'de inmiştir. Allah daha iyisini bilir.
İsa Peygamberin (A.S.) annesi Hz. Meryem'den söz edildiği ve ona geniş yer verildiği için buna «Meryem Sûresi» denilmiştir.
Âyet sayısı : 98
Ketime » ,,: 780
Harf » ': 3700 [1]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1— Zekeriya Peygamberin (A.S.) duasına yer verilir ve Allah'ın daha önce hiç kimseye isim olarak konulmayan «Yahya» adında bir erkek evlâtla onu müjdelediği açıklanır.
2— Yaşlı bir baba, kısır bir anadan çocuk dünyaya gelir mi, şeklinde bir sorunun ortaya atıldığına dikkatler çekiiir.
3— Yahya Peygamberden, ona verilen nübüvvet payesinden ve kendisine açılan hikmet kapısından söz edilir.
4— Hz. Meryem'in Melek Cibril'in nefesiyle gebe kaldığı ve o sebeple bilhassa doğum günlerinde kendini halktan devamlı uzak tutmaya çalıştığı anlatılır.
5— Hz. Meryem'e yönelen ilâhî ilhamlara atıflar yapılarak kadri yüce bir anne olduğuna işaret edilir.
6— Hz. İsa'nın (A.S.) kundakta iken konuşması, kendisine peygamberlik verileceğini ta o günlerde söylemesi bir mu'cize çerçevesi içinde ifade edilerek İsa Peygamber'in Allah yanında birçok kerametlere nail kılındığı dolaylı bir şekilde işlenir.
7— İbrahim Peygamber'in (A.S.) babası Azer ile olan ilgisinden önemli bir safhaya yer verilir. Sonra da İshak ve Yakub'un ona birer ilâhî mev-hibe olarak sunulduğu belirtilir.
8— Musa Peygamber (A.S.) ve Tevrat'taki münacatı ve Harun'un ona vezir olarak verilmesi üzerinde durularak öğüt alınacak bazı safhalar nakledilir,
9— İsmail ve İdris peygamberlere dikkatler çekilir. Birinin va'dinde sadık olduğu, namaz ve zekâtla emrolunduğu; diğerinin ise, kadri yüce bir zat olduğu duyarlı bir ifadeyle açıklanır.
10— Tevbe edip iyi, yararlı amellerde bulunanlara va'dedilen mükâfatlar çekici bir tablo halinde gözler önüne serilir,
11— Müşriklerin ikinci hayatı ret ve inkâr etmelerine parmak basılarak, kıyametin mutlaka gerçekleşeceğiyle ilgili deliller getirilir ve insan aklına malzeme verilir.
12— Hakk'ı ret ve inkâr eden kâfirlerin kendi dost ve yakınları olan şeytanlarla birlikte haşredilecekleri, Cehennem'in etrafında öbek öbek yerlerini alacakları ilâhî uyan olarak hatırlatılır.
13— Kur'ân okununca müşriklerin tutum ve davranışları üzerinde durulur. Daha duyarlı bir uyarı ile ilâhî rahmete geniş kapı açılır.
14— Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlara verilecek keramet yurdunun ana vasıfları ortaya konurken, suçlu günahkârların rüsvaylık yurduna sevkedilecekleri haber verilir.
15— Allah'a çocuk isnat edenler şiddetle kınanır.
16— Kur'ân'ın çok açık ve net bir Arapça ile indirildiği bildirilerek sûre noktalanır.[2]
Meali:
1— Kâf - Hâ - Yâ - Ayn - Sâd.
2— Bu, Rabbın rahmetini kulu Zekeriya'ya anmasıdır.
3— Hani bir vakit o, Rabbine gizli bir seslenişle seslenmişti de,
4— «Ey Rabbim! demişti, kemiklerim gerçekten iyice zayıfladı ve basımdaki saçlarım da aklaşıp alev alev tutuşurcasına ağardı. Rabbim! sana yalvarıp yakarmakla hiç de bedbaht olmadım.
5-6— Ve doğrusu arkamdan yerime geçecek yakınlarımdan endişeliyim. Karım da kısır bulunuyor. Artık sen kendi katından bana da, Yâkub ailesine de vâris olacak bir velî (işleri senin adına yürütecek bir erkek evlât) bağışla. Hem Rabbim! onu rızana lâyık gör.»
7— (Allah), «Ey Zekeriyâ! doğrusu biz seni Yahya isminde bir oğlanla müjdeliyoruz ki ondan önce bu adı kimseye vermedik.»
8— Zekeriyâ dedi ki: «Rabbim! benim nasıl oğlum olabilir ki karım kısırdır, ben de yaşlılığın son kertesine gelmiş bulunuyorum?!»
9— Allah ona: «Bu böyledir. Rabbin buyurdu, o bana göre çok kolaydır; sen hiçbir şey değil iken bundan önce seni yarattım,» dedi.
10— Zekeriyâ, «Rabbim! o halde bana bir alâmet lütfet» dedi. Allah ona: «Sağlığın tam yerindeyken insanlarla üç gece konuşamaman (senin için alâmet)dir» buyurdu.
11— Bunun üzerine Zekeriyâ, mihrâbdan çıkıp kavmine, «sabah akşam tesbîh edin!» diye işarette bulundu.
İlgili Hadîsler
«Zekeriyâ Peygamber dülger idi. O, dülgerlik yapıp elinin emeğiyle geçinirdi.» [3]
«Biz peygamberler mîras bırakmayız. Geriye bıraktığımız şeyler sadaka olarak dağıtılır.» [4]
İlâhî Şifre
Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd. Bunlar Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir. Aynı zamanda sûrenin özeti, ondaki hikmetlerin işaretidir. Gerçek manalarını ise, ancak Allah bilir.[5]
Zekeriya Peygamber (A.S.)
Davud Peygamber'in (A.S.) torunlanndandır. Hz. İsa'dan hemen önce nübüvvet göreviyle İsrail oğulları'na gönderilmiştir. Aynı zamanda Tevrat ahkâmını teblîğ ve uygulatmakla emrolunmuştur. O bakımdan Tevrat'ın birçok hükümleriyle amel etmiyen Yahudilerle çetin mücadele etmiş ve sonra da bu uğurda onlar tarafından öldürülmüştür.
Bir ara yaşının ilerlemesine bakıp kendisinden sonra dinî. hizmeti sürdürecek güvenilir bir kimseyi geride bırakmadığını düşünerek, hem kendisine, hem Yakub ailesine verilen ilim ve hikmete vâris olacak bir oğlan evlâdı dileğinde bulunmuştu. Cenâb-ı Hak onun bu dileğini kabul buyurarak ona Yahya adında tertemiz bir evlât ihsan etmiştir.
Onun istediği vâris, mal ve mülke sahip çıkacak anlamda değil, öteden beri Yakub soyundan gelen peygamberlerin neşrettiği ilim, irfan, ahlâk ve fazîlete, aynı zamanda peygamberlik nîmetine vâris olacak bir evlâttır. Nitekim Hz. Yahya'ya (A.S.) bu anlamda veraset intikal etmiş ve böylece o da babası gibi peygamberlik payesiyle şereflendirilmiştir.
Zekeriya Peygamber'in Davud Peygamber'in torunlarından sayıldığı gibi, Harun Peygamber'in soyundan geldiğini kabul edenler de olmuştur. İkincilerin tesbiti daha çok Tevrat'a dayanmaktadır. Çünkü Davud Peygamber iyiae yaşlanınca kutsal dine ve mabede kimlerin nasıl hizmet edeceğini belirleyip düzenlemek istemiş ve böylece o, İsrail'in bütün reislerini ve Levilileri toplamış. Otuz yaşından yukarı olan Levıliler sayılınca otuz sekiz bin erkek tesbit edilmiş, onlardan yirmi dört bini Rabb'ın evine bakmak için görevlendirilmiş.. Böylece bu kutsal görev ta Zekeriya (A.S.) zamanına kadar sürüp gelmiş, kendisinden sonra aynı soydan bir peygamberin bu işin başına geçmesini ve Leviiileri aynı hizmete yöneltip sürdürmelerini sağlamasını gönülden arzu etmişti. [6]
Böylece Yahya Peygamber'in neye vâris olacağı daha iyi anlaşılmış oluyor.
Ayrıca Kitab-ı Mukaddes'in son bölümlerinde Zekeriya (A.S.) ile ilgili özel bir böfüm ayrılmıştır. Tamamı on dört babdır.
Diğer bir rivayet:
Kutsal mabede hizmet edenlerin, genellikle Harun Peygamber soyundan gelen din adamları olduğunu müfessir Aleaddin Ali kendi tefsirinde belirtirken şu olayı nakleder:
«Hanne, Meryem'i doğurunca onu bir bez parçasına sardı ve alıp mabede götürerek oradaki Harun Peygamber soyundan olan din hizmetlilerinin önüne koydu. Çünkü o gün için de Beytü'l-Makdis'e onlar bakıyorlardı. Hanne, «İşte adanılan kız ve işte siz» deyince, hepsi de ona rağbet edip istekli çıktılar. Zira Meryem, onların imamlarının (lider ve önderlerinin) kızı idi. Bunun üzerine Zekeriya (A.S.), «Ona bakmaya, onu himaye etmeye ben daha haklıyımdır. Çünkü onun teyzesi benim yanımdadır!» deyince, din hizmetlileri ona : «Eğer Meryem'in en haklı olana bırakılması gerekiyorsa, şüphesiz onu doğuran annesine bırakılması gerekir. Ama madem ki öyle diyorsun, aramızda kura çekelim. Kura kime çıkarsa, Meryem'i o himaye edip büyütsün» diye öneride bulundular. Kura Zekeriya'ya (A.S.) çıktı ve böylece Meryem onun himayesine verildi.» [7]
Bu rivayetten, Zekeriya'nın Harun Peygamber soyundan değil de Davud Peygamber soyundan olduğu anlaşılıyor. Allah daha iyisini bilir.
Nitekim adı geçen müfessir konunun son kısmında şöyle açıklamada bulunmuştur: «Zekeriya (A.S.) Ezen'in oğludur. O da Müslim'in, o da Sa-duk'un oğludur ki, Saduk, Davud oğlu Süleyman'ın evlâdındandır.» [8]
Zekeriya Kıssasından Öğütler Ve İbretler
1— Allah'ın rahmeti sâlih kullarından yanadır. Bu rahmet onların yeryüzünde de, göklerde de anılmasını sağlar.
2— Önemli istek ve ihtiyaçlarımızı, kimselerin duymadığı bir yerde hafif bir seslenişle Allah'a arzetmemiz, duamızın daha çok kabul olunmasına ortam hazırlar. Ancak duâ ve seslenişi tam bir ümit ve imân atmosferi İçinde yapmamız gerekmektedir.
3— Allah'tan dine, ülkeye ve insanlığa güzel, yararlı hizmetlerde bulunacak hayırlı evlât istemek, ilâhî rahmet ve inayeti harekete geçirmeye vesîle olur.
Yaşlılıktan, hormonlardaki arızadan veya eşinin kısırlığından dolayı çocuğu olmayan çiftlerin, maddî ve zahirî sebeplere baş vurup umutları kesilince, erkeğin oruç tutup bir köşeye çekilerek Allah'a yalvarıp yakarması, O'nun geniş rahmet ve lûtfunu dilemesi, o konuda sebepleri kolaylaştırır, hayırlı bir evlâdın ihsan edilmesi umulur. [9]
Cenâb-ı Hakk'ın bu hususta Zekeriya Peygamber'i (A.S.) bize misal verdiğini unutmamamız gereken önemli bir olaydır. Çünkü Kur'ân, mü'min-lere hiç bir yararı olmayan bir konu veya kıssayı anlatıp nakletmez.
Ayrıca ev halkının da bir süre sabah ve akşam Allah'ı tesbîh etmeleri tavsiye edilmektedir.[10]
Yahya Peygamber (A.S.)
«(Allah), Ey Zekeriya! doğrusu biz seni Yahya isminde bir oğlanla müjdeliyoruz ki ondan önce bu adı kimseye vermedik..»
Yahya Peygamber, Zekeriya Peygamber'in (A.S.) oğludur. İncil ondan «Vaftizci Yahya» diye bahseder. Kitab-ı Mukaddes'te anasının adının EIi-zabeth olduğu belirtilir. Sahih hadîslerden ise, Meryem ile Yahya'nın anasının kardeş oldukları anlaşılıyor. Nitekim Mi'rac olayı anlatılırken Resû-lüllah (A.S.) Efendimiz, ikinci gökte teyze oğullan İsa ve Yahya (salât ve selâm ikisine de olsun) ile karşılaştığını beyân buyurmuştur.
Yahya Peygamber henüz çocuk iken kendisine hikmet verilmiştir. Ayrıca kalp yufkalığı, gönül açıklığı ile tam bir safiyete mazhar kılınmış; iffet ve ağır başlılığın simgesi sayılmıştır. İsa Peygamber (A.S.) onun hakkında şu övgü dolu sözü kullanmıştır: «Doğrusu size derim: Kadınların doğurdukları arasında Vaftizci Yahya'dan daha büyüğü çıkmamıştır. Fakat göklerin melekûtunda daha küçük olan, ondan daha büyüktür.» [11]
Kur'ân'ın tam beş yerinde bu peygamberden değişik ifadeler ve hükümlerle bahsedilir. Daha çok genç bekârlar için örnek bir genç olarak gösterilir. Hadîslerde ise, Allah yolunda, O'nun rızası doğrultusunda işkencelere mâruz kaldığı ve zindanlara atıldığı anlatılır.
Gerek babasının, gerekse kendisinin Yahudiler tarafından feci şekilde öldürüldüğü olayı halk arasında yaygınsa da Kur'ân'da bu konuda isim belirtilerek bir açıklama yapılmamıştır. İncil'de ise, bu üç yerde konu edilerek nasîl öldürüldüğü şöyle yazılıdır:
«Çünkü Hirodes, Yahya'yı tutmuştu ve kardeşi Filipus'un karısı Hi-rodias'tan ötürü, onu bağlayıp zindana atmıştı. Çünkü Yahya Hirodes'e; O kadını almak senin için caiz değildir, diyordu. Ve Hirodes, Yahya'yı öldürmek istedi ise de, halktan korktu; çünkü onlar Yahya'yı bir peygamber olarak tanıyorlardı. Fakaî Hirodes'in doğum günü gelince, Hirodias'ın kızı ortada oynadı ve Hirodes'in hoşuna gitti. Bunun üzerine Hirodes, her ne isterse vereceğini and edip ona vadetti. Ve kız, anası tarafından kışkırtılmış olarak dedi; Bana Vaftizci Yahya'nın başını burada bir tepsi içinde ver. İmdi kral kederlendi, fakat andları ve kendisiyle beraber sofrada oturanlardan ötürü, verilsin diye emretti. Ve gönderip zindanda Yahya'nın başını kestirdi ve onun başı bir tepsi içinde getirildi kıza verildi, o da anasına götürdü. Yahya'nın şakirtleri gelip cesedi kaldırdılar, onu gömdüler ve gelip İsa'ya haber verdiler,» [12]
«Zira Yahya, Hirodes'e : Kardeşinin karısını almak sana caiz değildir, dedi. Hirodias ise, ona kin bağlayıp, onu öldürmek istiyor, fakat yapamıyordu. Çünkü Hirodes, salih ve mukaddes bir adam olduğunu bilerek, Yahya'dan korkar ve onu korurdu. Onu dinlediği zaman çok şaşırırdı...... Galile'nin ileri gelenlerine ziyafet verdiği münasip gün gelince, Hirodias'ın kızı girip oynadığı vakit, Hirodes'in ve kendisiyle sofrada oturanların hoşuna gitti ve kral kıza dedi: «Dile benden, ne istersen sana vereceğim.....»
Kız da çıkıp anasına: «Ne diyeyim?» dedi. Anası : «Vaftizci Yahya'nın başını, dedi......» Kral da muhafız askerlerinden birini gönderip onun başını
getirmesini emretti. O da gidip zindanda onun başını kesti......» [13]
Luka İncil'inde de aynı olay az değişik bir anlatımla belirtilmektedir. [14] Ancak Hirodes tarafından zindana atılan Yahya Peygamber'in zindanda öldürüldüğüne temas edilmemiştir.
Şeyh Muhyiddin Arabî (K.S.) kendi manevî seyahatine temas ederken Yahya Peygamberle buluştuğunu şöyle anlatır:
«İkinci gökte Yahya Peygamber'i İsa Peygamber'in yanında gördüm. Aramızda şu konuşma geçti :
— Öğrendiğimize göre, kıyamet gününde Allah ölümü bir koç şeklinde getirip Cennet ile Cehennem arasında tutarak onu Cennet ve Cehennem ehline gösterecek ve sen o koçu boğazlıyacakmışsın; öyle midir?
— Evet, bu ancak bana lâyıktır. Çünkü ben Yahya ismini taşıyorum, benim ismimin karşıtı olan ölüm, benimle birlikte kalamaz, O bakımdan ortadan kaldırılması gerekir. Onu benden başka gideren olmaz.
— Doğru söylüyorsun, ama şu âlemde Yahya adında olanlar hayli çoktur.
— Öyle ama, benim bu isimle öncelik mertebem vardır. Benden önce Allah bu ismi kimseye vermemiştir. O bakımdan bütün Yahyalar bana tabidirler. Benim ortaya çıkmamla onların hükmü kalmaz.»
Şeyh Muhyiddin (K.S.) onun bu cevabını naklettikten sonra diyor ki ; «Sonra Yahya Peygamber beni öyle bir hususta uyardı ki, o hususta hiç bir bilgim yoktu. Kendisine Allah'tan mükâfatlar dilerim.» [15]
Tarihi Bir Olay
Habeşistan'a hicret edip kral Necaşi'ye sığınan ilk müslümanların Ku-reyş'in azgın ve sapık müşriklerinden gördükleri eza ve cefa, işkence ve hakareti anlatmaya gerek görmüyorum. Bu cefakâr mü'minleri, Habeşistan'da da rahat bırakmamak için Mekke'nin ileri gelenleri birtakım hediyelerle birlikte Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebî Rebi'a'yı kral Necaşi'ye gönderdiler. Götürdükleri hediyelerin bir bölümünü patriklere verip onların yardımını sağlamaya çalıştılar. Ama kral, önce ülkesine iltica eden Müslümanları görmek ve dinlemek istedi. Huzura alındılar. Kral sordu:
— Sizi eski dininizden ve ülkenizden ayıran yeni dininiz nedir? Mülteciler adına Cafer b. Ebî Talip (R.A.} cevap verdi:
— Ey hükümdar! Biz cahil ve kaba bir millettik. Putlara tapar, ölü hayvan etini yerdik. Kötülüğün de her çeşidini işler, hısımlık bağlarını keserdik. Komşu komşuya saygı göstermez, elinden geldiğince fenalıkta bulunmaktan çekinmezdi. Bizde güçlüler güçsüzleri ezer, hak ve hukuk tanınmazdı. Hal böyle iken Allah içimizden soyunu bildiğimiz, doğruluğuna inandığımız bir zatı seçip bize peygamber olarak gönderdi. O da bizi Allah'ın varlığına, birliğine çağırdı. Putların anlamsız bâtıl şeyler olduğunu söyledi. Kısaoa bize sözün doğrusunu söylemeyi, emâneti yerine ulaştırmayı, yakınlarımızla sıcak ilgi kurmamızı, komşu haklarına saygılı olmamızı emretti. Kötülüklerden kaçınmamızı, kan dökmememizi, yetim malına haksız yere el dokundurmamamızı, namus ve iffeti korumamızı tavsiye etti. Bir olan, eşi, ortağı olmayan Allah'a tapmamızı buyurdu. Biz de ona inandık ve uyduk. Bu yüzden işkenceye uğratıldık, her türlü hak ve hürriyetlerimize tecavüz edildi ve o yüzden size sığınmak zorunda kaldık. Ülkenizde haksızlığa uğramıyacağırnızı umarak sizi seçip geldik.
Kral bu sözleri dikkatle dinledikten sonra duygulandı ve sordu:
— O peygamberin Allah'tan getirdiği sözlerden bana okuyabilir misiniz? Aranızda ondan bazı bölümleri bileniniz var mı? Varsa okumasını arzu ediyorum.
Hz. Cafer (R.A.) rahatladı ve cevap verdi:
— Biliyoruz.. Sonra da Meryem sûresinin baş kısmından hayli parçalar okudu.
İlâhî kelâmın ruhlara gıda veren nağmesi yükselince patriklerin hoşuna gitti ve: «Bu sözler Mesîh İsa'nın sözlerine benziyor; aynı kaynaktan süzülüp geldiğini sanıyoruz» dediler. Kral Necaşi de, «Bununla Musa'nın getirdiği din aynı kandilden yansımaktadır» diyerek nemlenen gözlerini gelen o iki elçiye çevirip: «Geldiğiniz gibi geri dönünüz. Bu masum insanları size teslim etmiyeceğim. Hem bunlar bana ve ülkeme umut bağlayarak kendi öz yurtlarını terkedip buralara kadar gelmişler ve bize iltica etmişlerdir. Onları korumak ve himaye etmek bizim görevimizdir» şeklinde konuşarak kesin kararını bildirdi.
Kral ikinci gün tekrar Hz. Cafer'i (R.A.) çağırarak, İsa Peygamber hakkında ne düşündüklerini sordu. O da Meryem sûresinin 16-35. âyetlerini okudu. Bir diğer tesblte göre : «Meryem oğlu Mesîh İsa, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ilka olunan kelimesi ve Allah'tan gelme bir ruhtur» mealindeki Nisa sûresi 171. âyetin bir bölümünü okudu.
Kral Neoaşi bu cevabı alınca gözlerinin içi güldü ve elindeki çubukla yere bir çizgi çizerek şöyle dedi: «Dininiz ile dinimiz arasındaki fark, bu çizgi kadardır.»
Sonra da bu kral Hz. Muhammed'i (A.S.) görmediği halde Ona imân etti. Vefat edince de Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Melek Cebrail'in işareti üzerine onun cenaze namazını gıyaben kıldı.[16]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hayli yaşlanmış olan Zekeriya Peygamber'in Allah'ın dinine hizmet edecek bir oğlan evlâdı istemesi konu edildi ve duasının kabul edilerek kendisine Yahya adında bir erkek evlât ihsan edildiği belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Yahya Peygamber'in yedi kadar özelliği üzerinde durularak gençlere en güzel misal veriliyor.[17]
Meali:
12-13-14— «Ey Yahya! kitaba bütün gücünle sarıl» dedik. Biz ona henüz çocuk iken hikmet (ilim ve irfan) verdik. Ayrıca kendi katımızdan bir ince kalplilik, yufka yüreklilik ve paklık sunduk. O zaten (günah ve fenalıktan) sakınan, ana-babasmd çok iyi davranan idi; o zorba ve isyankâr değildi.
15— Ona (Allah katından) hem doğduğu gün, hem öleceği gün, hem de dirilip kalkacağı gün selâm olsun!.
İlgili Hadîs
«Hiçbir kimse yok ki kıyamet gününde günahkâr olarak Allah'a kavuşmuş olmasın. Ancak Zekeriya oğlu Yahya müstesna..» [18]
Açıklama :
Peygamberler genellikle günah işlemezler. Cenâb-ı Hak onları isme gölgesi altına alıp fenalık işlemekten korumuştur. Hz. Yahya da peygam berlerden biridir. Anoak genç yaşında kendini Allah'a verip ahlâksızlark mücadele etmesi ve her hususta nefsine hâkim olup çevresine en güze misal teşkil etmesi bakımından bir özellik arzetmekte ve hiçbir gencin ken dini bu derece günah ve kötülüklerden koruyabileceğinin düşünülemiye-ceğine işaret edilmektedir.[19]
Yahya Peygamber Küçük Yaşta Tevrat'ı Okuyup Öğrendi
Bilindiği gibi, peygamberlik tahsil, çalışma, gayret ve içtihatla elde edilen bir meslek değildir. O, Allah'ın büyük bir lûtfudur ki dilediğini seçip ona verir. Öyle ki, peygamber olacak kimse o özellik ve yetenekte doğar, yani peygamberliğe namzet olarak dünyaya gözlerini açar.
İşte Kur'ân ilgili âyetlerle bu hakikate dikkatlerimizi çekiyor. Zekeriya Peygamber'in, peygamberlik ilmine, ahlâkına vâris olacak bir evlât isteği, Yahya Peygamber gibi günah ve kötülükten ve her türlü manevî kirlerden uzak, tertemiz bir kişi hakkında kabul ediliyor.
Yahya Peygamber, kıyamete kadar bütün gençlerin örnek edineceği bir düzeyde bulunuyordu. Kur'ân bu pak nebinin yedi önemli sıfatını sıralayıp, ilâhî selâmla onu selâmlıyor:
1— Henüz çocuk sayılacak yaşta Tevrat'ı okuyup öğrenmiş ve ona Kur'ân'ın tabiriyle sımsıkı sarılma ilhamına mazhar olmuştur.
Bu, çocuklara küçük yaşta iken Allah'ın bitabını öğretmeyi ilham etmekte, ileride topluma kazandırılmak istenen çocuğun böylece kalbinde ve kafasında sağlam bir temel oluşturmayı öğütlemektedir.
2— Yine küçük yaşlarda ona ledünnî ilim ve hikmet verilmiş; o da az konuşan, öz konuşan fakat ilim ve hikmet incileri saçan seçkin bir genç hüviyetiyle ortaya çıkma imkânına eriştirilmiştir.
Bu, çocuğa küçük yaşlarında güzel konuşmayı, doğru düşünmeyi öğretmemizi ilham etmekte, anne ve babaların çocuklarının yanında çok dikkatli konuşmalarını ve davranmalarını hatırlatmaktadır. Günkü çocuk daha çok anne ve babasının kopyası sayılır.
3— Şefkat, merhamet, yufka yüreklilik Hz. Yahya'nın değişmeyen huyu, insanların doğru yolu bulmalarını yürekten istemek onun karakteri idi.
Bu, çocuğu küçük yaşta insanlık sevgisiyle donatmayı, hayırhah bir duyguyla yetiştirmeyi; her vesileyle onu kabalıktan, hırçınlıktan, şuna buna eza ve cefa etmekten uzak tutmayı ve devamlı merhamet duygularını geliştirip daha iyiye, daha güzele yönlendirmeyi ilham etmektedir.
4— İçi dışına, dışı içine uyan; günah ve isyandan kendini korumasını bilen, iffet ve namus perdesini her türlü kir ve lekeden uzak tutan bahtiyarlar safına katılmaya lâyık bir özellikte yaratılmıştır.
Bu, çocuğa ve gençlere her vesileyle namuslu ve iffetli olmanın sağlayacağı ve böyle olup hayatını tertemiz tutanlara sağladığı feyizli hayatın nimetlerini tanıtmamızı ilham etmekte; kaybedilen para ve makamın bir şey olmadığını, ama kaybedilen namus ve iffetin çok şey olduğunu misallerle telkine çalışmamızı hatırlatmaktadır.
5— Allah'tan her an korkan, O'na ümit bağiayan ve bu inanç içinde kötülüklerden kaçınan mutlu ve kâmil kişilerden biri olma bahtiyarlığına erişmiştir.
Bu, çocuklara ve gençlere, henüz dinî ve ahlâkî potada şekillendiril-meleri mümkün iken, onlara dinî kültürü vermeyi, güzel ve yararlı bilgilerle kendilerini donatmayı telkin etmektedir.
6— Ana-babasına hep iyi davranmış, onları kırmamak için bütün titizliğini ortaya koymuş ve hayırlı dualarını almıştır.
Bu, çocukla ana-babası arasında kopmaz bağların bulunduğuna, çocuğu ana-baba sevgisiyle yetiştirmenin ve ona bu konuda saygılı olmanın yollarını öğretmenin lüzumuna dikkatlerimizi çekmektedir.
7— Zorbalık, baş kaldırma gibi kaba söz ve hareketler onun semtine uğramamıştır.
Bu, çocuğu her vesileyle edepli, terbiyeli, nezaketli ve zarif duygulu, İnce düşünceli yetiştirmemizi telkin etmekte; ana-babanın zarif davranışlarının, nezih sözlerinin çocuk için en güzel model ve örnek teşkil ettiğini kafalara işlemektedir.
Görüldüğü gibi, Yahya Peygamberin (A.S.) hayatının birkaç safhası anlatılırken, mü'minlere yönlendirici birçok mesajlar verilmekte ve öğüt alınacak birçok misaller sergilenmektedir.[20]
Her İnsanın Üç Tehlikeli Devresi Vardır
1— Doğup dünyaya gözlerini açtığı an,
2— Dost, arkadaş ve yakınlarına veda edip öldüğü gün,
3— Kabrinden kalkacağı gün,.
O bakımdan diyebiliriz ki, dünyaya adım atan her insanı bir oka benzetebiliriz. Ana-babanın yayına yerleştirilir ve bir hedefe, ya da rastgele bir yere atılır. Unutmayalım ki, çocuk nereye atılırsa, oranın rengini ve karakterini alır. İşte dünyaya gözünü açan her çocuk böyle bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Ana-baba şuurlu olurlar da o oku, faydalı bir hedefe yöneltip atarlarsa, tehlike atlatılmış olur. Rastgele atarlarsa, çocuk çok kötü ellere düşüp onların rezilet potasında değiştirilmesi zor bir şekil alır.
Yahya Peygamber doğarken Cenâb-ı Hak ona selâmet havası estirip kendi katından onu selâmlamış, böylece onu fazilet burcuna yükseltmiştir. Çünkü onun ana-babası da böyle bir idrâk içinde idiler..
Ölüm ikinci devredir ki, her insan yaşadığı hal üzere ölür. Allah'ın korudukları müstesna.. Yahya Peygamber de o müstesnalardan biridir. Ölürken ilâhî selâm sıfatına mazhar kılınmış, meleklerin selâmet dilekleri arasında ruhunu âlemlerin Rabbına teslim etmiştir.
İşte bu devre oldukça önemlidir. Ecelin ne zaman yakamıza yapışacağını veya ensemizden bizi yakalayacağını bilemiyoruz. O bakımdan her an ölüme hazır btr düşünce içinde âhiret nevalemiz önümüzde bulunmalıdır,
Kabirlerden kalkıldığında da her insan şaşkın ve tedirgin olur. Allah'ın koruyup güven duygusu verdikleri müstesna.. Yahya Peygamber de o müstesnalardan biridir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın esenlik va'deden Selâm sıfatı onun hem dünyada, hem kabirde, hem de âhirette tek desteğidir. Bu ilâhî desteğe lâyık görülebilmek için, ölmeden Allah'ın Selâm sıfatının ışığı altında mü'minlerie kaynaşıp onlara selâm vermemiz ve her din kardeşimizin selâmette kalması için elimizden gelen hizmeti esirgemememiz gerekmektedir.[21]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inanan bütün gençlere örnek ve misal olan Yahya Peygamber'in yedi kadar özelliği açıklandı ve yönlendirici bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, takva ve iffet timsali Hz, Meryem'den ve Cebrail'in nefhasıyla. İsa'ya gebe kalmasından söz ediliyor. Böylece peygamberlerin hep soylu, iffetli, takva sahibi ailelerden seçildiğine işaret ediliyor. Sonra da Allah'a dosdoğru imân eden kadınların kendi hayatlarını tertemiz havaya kavuşturmaları için Hz. Meryem'i örnek edinmeleri ilham edilerek birtakım misaller veriliyor. Böylece gençlere gereken ölçü ve örnek verildikten sonra bu âyetlerle de kadınlara öğüt ve örnek verilmeye geçiliyor.[22]
M E Â L I :
16— Kitapta Meryem'i de ân; hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafına çekilmişti.
17— Sonra da onlardan tarafa bir perde tutup germişti. Biz de ona ruhumuzu (Melek Cebrail'i) göndermiştik de O, ona endamlı, yakışıklı bir insan şeklinde temessül edip görünmüştü.
18— Meryem, «eğer (Allah'tan) korkup sakınan bir kimse isen, senden herhalde Allah'a sığınırım» demişti.
19— Cibril ona : «Ben ancak sana tertemiz-pak bir oğlan bağışlamak için Rabbinin elçisiyim,» demişti.
20— Meryem de, «bana bir insan dokunmamışken bir oğlum nasıl olur? Ben kötü ahlâklı bir kadın da değilim» demişti.
21— Cibril ona; «Öyle de olsa, Rabbin buyurdu: Bu bana göre pek kolaydır; hem onu insanlara (kudretimizin yüceliğine delâlet eden müstesna) bir belge ve bizden bir rahmet olarak sunacağız. Ve artık bu hükmedilmiş bir iştir ki olup bitmiştir.» demişti.
22— Meryem, oğluno-gebe kaldı ve bu haliyle uzak bir yere çekildi.
23— Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına çekip götürdü. «Ah keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydi m, (bu iş başıma gelmeseydi!) dedi.
24-25— Altından bir ses, şöyle dedi ona: «Üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı meydana getirdi, hurma dalını kendine doğru çekip silkele, üzerine taze hurma dökülsün.»
Babasız Dünyaya Gelen Çocuk
Dünya saltanatına ve maddeye karşı aşırı düşkün olan İsrail oğulları, Tevrat ile amel etmez olmuşlardı. Kendilerine ilâhî rahmetin birer eseri olan her peygambere karşı geliyor, azgınlıklarını sürdürüyorlardı. Çünkü ilâhı düzen ile onların kendi arzularına göre kurdukları düzen birbiriyle uyum sağlamıyor, bir bakıma çatışıyordu. Onun için Tevrat'ın hükümlerini yeniden ihya edip ona geçerlilik kazandırmak için gönderilen peygamberlere uymadılar ve bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da ülkelerinden kovdular. Cenâb-ı Hak, önce çok yaşlı bir baba ile onun kısır eşinden bir peygamber dünyaya getirerek kudretinin yüceliğini onlara hatırlatmayı diledi. Bunun hemen arkasından kendini bütünüyle mabede veren iffet ve namus timsali Meryem'e, Melek Cebrail'i, yakışıklı bir insan şeklinde göndererek onun İsa Peygamber'e (A.S.) gebe kalmasını sağladı. Böylece ikinci, fakat daha büyük bir mu'cizeyle İsrail oğullarını uyardı. Aynı zamanda gönderdiği Zekeriya, Yahya ve arkalarından irşat alanına çıkardığı İsa Peygamber (salât-ü selâm hepsine olsun), zühd ve takvanın doruğunda bulunuyorlardı. Amaç, âhiretten yüzlerini tamamıyla dünyaya çeviren Yahudilerin hayatında dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü oluşturmak ve Tevrat'ın hükümlerine işlerlik kazandırmaktı.[23]
Bu Olayda Tecelli Eden Mu'cizeler
Melek Cebrail'e «ruhumuz» denilerek onun taşıdığı ilâhî kudretin tecellilerinden birine dikkatler çekilmiştir. Çünkü Melek Cebrail gerçekten ilâhî kudretten kaynaklanan büyük bir ruh ve hayattır ve her bakımdan enerji ve güç simgesidir. Onun için uzaklık, yakınlık pek söz konusu değildir.
İlâhî kudreti yansıtan bu büyük ruh, ölüye üflese dirilir, hastaya do-kunsa iyileşir, marize dokunsa şifa bulur, bakire kıza üflese gebe kalır. Kuru ağaca dokunsa yeşerir. Gerçekten bu bizim alışageldiğimiz sebepleri ve kanunları iptal etmekte, doğrudan hayat ve hareket sağlamaktadır.
Ne var ki bu, câri bir kanun değildir. Sırf ilâhî kudretin her şeyde nafiz olduğunu, kudretinin her konuda mutlak netice alıcı bulunduğunu hatırlatmaya, bütün sebep ve illetlerin yine Allah'ın elinde bulunduğuna dilediği zaman sebepsiz, illetsiz olay meydana getireceğine yönelik bir mu'cizedir.
Spermayı, topraktan çıkan gıda maddelerinden meydana getiren, onu erkeğin sulbünde hayvani hayatla oluşturan Yüce Kudret, Melek Cebrail'in üflemesiyle ana rahminde bir anda sebepleri oluşturamaz mı? Ne vor ki biz birisini belli biyolojik yollardan bildiğimiz için yadırgamıyoruz. İkincisinin bağlı bulunduğu fizikötesi kanun ve sebepleri bilmediğimiz için şaşırıp kalıyoruz.[24]
Melek Cebrail'in Üflemesi
«Biz de ona ruhumuzu (Melek Cebrail'i) göndermiştik de o, ona endamlı, yakışıklı bir insan şeklinde temessül edip görünmüştü.»
Bu, bizim anlamamızı kolaylaştırmaya yönelik bir anlatım tarzıdır. Aslında meleğin ne havaya, ne de suya ihtiyacı vardır. Bizdeki iç organlar da onlarda mevcut değildir. O haide Meryem'e üflemesi, yüee ruhtan Meryem'e geçen manevî cereyandır ki keyfiyetini fiziksel yollarla bilmemiz mümkün değildir. [25] Nitekim Melek Cebrail vahiy ile indiğinde getirdiği ilâhî kelâmı Peygamber (A.S,) Efendimiz'in kalbine ilka etmesi de bu cereyanın ayrı bir tezahürü ile gerçekleşiyor, onu sadece Peygamber'in (A.S.) ruhu duyup anlıyordu.
Gerçi burada «nefh» tabiri geçmemekte, sadece büyük ruh olan melek Cebrail'in insan suretine girerek Meryem'e görünmesi anlatılmaktadır. Ama Enbiyâ Sûresinde adı geçen meleğin ona nefh ettiği, yani üflediği açıklanmaktadır. O bakımdan ruhun beşer suretinde temessül edip görünmesinden yine İsa'ya (A.S.) hamile kalması için üflemede bulunduğunu anlıyoruz. Âdem Peygamber'in de bedeni teşekkül ettikten sonra yine buna benzer bir nefh olayı meydana gelmiş ve öylece kurumuş balçık; et, kan, kemik ve sinirlere dönüşmüştür.[26]
Meleğin İnsan Suretinde Görünmesi
Kur'ân bunu «temessül» kelimesiyle açıklıyor. Bu, bir şekil ve surete girme, cisimleşme, benzeşme gibi manalara gelir.
Neden temessül?
Melek Cebrail, insan suretine girmeden asıl hüviyetiyle inip Meryem'e hitap etmiş olsaydı, ruhu bu hitaba hazır duruma gelmediği için Meryem bir anda kendini kaybeder, ölümle burun buruna gelir, saatlerce baygın kalırdı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in ruhu çok güçlü olmasına rağmen altı ay rüya ile bir eğitimden geçirildikten sonra meleğin getirdiği ilâhî vahyi alabilme kudretine erişebildi.
Bunu daha iyi kavrayabilmerniz için şöyle bir misalle değerlendirebiliriz: Cok yüksek voltajlı bir elektrik akımını, ancak ona uygun hazırlanan bir aygıt alabilir. Aksi halde bağlantı yaptığı cihazı yakıp işlemez duruma sokar.
Allah'ın hitabının önce bir surette tezahür etmesi ve ancak o suretten Musa Peygamber'e (A.S.) seslenmesinin de izahı budur. Melek Cebrail'in insan suretine girip öylece Meryem'e seslenmesi buna yakın bir anlam taşır. Aynı zamanda Meryem, peygamber değildir. Böylece Cebrail'in sesleniş ve nefhasına ruhu müsait bulunmuyordu. Bu sesleniş ve nefha önce surette tecelli etmiş, sonra suretten surete geçiş yapmıştır.
Aynı zamanda Melek Cebrail büyük ruh olduğundan bütünüyle hayat ve kudrettir. Dokunduğu yerde hayat başlar. Meryem'e görünüp manevî bir üflemede bulunmasıyla İsa (A.S.) vücut bulmuştur.[27]
Allah'tan Korkandan Zarar Gelmez
Düşünce ve duyguları en iyi şekilde arındırıp berraklaştıran, ic disiplini sağlayan, kalp ve kafayı iyiye, güzele ve doğruya yönlendiren ve sorumluluk duygusunu en yüksek dozajda aşılayan tek faktör, Allah korkusu ve âhiretteki hesaptır. Aslında insan bu iki manevî müeyyidenin mayasını kendinde taşıyarak gözlerini dünyaya acar. Sonra aile, çevre ve okul ya bu mayayı geliştirip amacına uygun düzeye getirir, ya da onu köreltip belirsiz duruma sokar,
Hz. Meryem doğduğu günden itibaren mabede adanıp verilmiş ve o hava içinde ciddi dinî eğitim görerek gelişmişti. Hattâ daha anasının karnında iken mabede hizmet için adandığını yine Kur'ân'dan öğreniyoruz. Zekeriya Peygamber'in (A.S.) terbiye ve himayesinde yetiştirilmesi ise, ayrı bir mutluluktur. O bakımdan kimlerden kötülük gelebileceğini, kimlerden gelmiyeceğini çok iyi biliyordu. Melek Cebrail yakışıklı bir adam suretine girip görününce, Meryem bir anda korkup irkilmiş ve hemen arkasından şöyle demişti: «Eğer Allah'tan korkup sakınan bir kimse isen, senden Allah'a sığınırım.» Bununla Allah'tan korkup sorumluluk duygusu taşıyan insandan zarar gelmeyeceği hatırlatılıyor, aynı zamanda böyle bir inançta olan kimsenin kalbine bir an için birtakım vesvese ve kötü duygu havası doğabileceğini düşünerek de «Senden Allah'a sığınırım» dediği nakledilerek, Meryem'in dinî kültürünün ne kadar geniş olduğuna dikkatler çekiliyor.[28]
Meryem'in Kendisine İnsan Suretinde Görünen Meleğin Sözüne Güvenmesi
«Cibril ona : Ben ancak sana tertemiz-pâk bir oğlan bağışlamak için Rabbının elçisiyim, demişti.»
İnsan suretinde görünen Melek Cebrail, Meryem'in Allah'a sığınması üzerine, ona güven vererek şöyle diyor: «Ben ancak sana tertemiz pâk bir oğlan bağışlamak için Rabbının elçisiyim.» Bu söz, Meryem'i sakinleştiriyor ve korkusu kalkıyor. Anlaşılan Hz. Meryem, Melek Cebrail'in sesleniş tarzından ve üslûbundan onun bir saldırgan olmadığını, ilâhî emirle gönderilen bir melek olduğunu farkedecek bir olgunlukta ve kulağına gelen sesin ona hep güven verdiğini çarçabuk kavrayabilmekteydi.
Bu olaydan Hz. Meryem'in peygamber değilse de, o mertebeye çok yakın bulunan büyük bir veliye olduğu anlaşılıyor.
Zira Melek Cebrail'in sesi, bütünüyle rahmet, bereket, inayet ve güven havası estirir bir özellikteydi. Başka bir sesin bu özelliği taşıması pek mümkün değildi. Aynı zamanda alışılagelmiş bir tonda da bulunmuyordu. Hz. Meryem velayet mertebesinden kaynaklanan seziş ve anlayışıyla bunu çok çabuk fark edebilmişti,[29]
İsa Peygamber'in İki Önemli Vasfı
1— Allah'ın yüce kudretini isbat eden belgelerden biri olması, bu nedenle mevcut biyolojik kanunların üstünde bir mu'cizeyle vücut bulması,
2— Melek Cebrail'in üflemesi ile Meryem gibi dindarlık ve iffetin; soyluluk ve takvanın simgesi bir anneden doğması..
Ezelde ilâhî irâde, İsa'nın (A.S.) bu ölçü ve özellikte babasız doğacağını belirlemiştir. Günü, saati gelince ilâhî plân aynen uygulanmış, hüküm yerine getirilmiş ve bakire bir kız, bir erkekle birleşmeksizin İsâ Peygambere gebe kalmıştır. Bunun reddi mümkün değildir. O nedenle Melek Cebrail, Meryem'e: «Gereksiz yere sıkılıp üzülme. Bu hükmedilmiş bir iştir ki olup bitmiştir.» uyarısında bulunmuş, bunun üzerine Meryem sakinleşip ilâhî takdire rıza gösterme basîretini ortaya koymuştur.[30]
İsa Peygamber'in Mu'cize Düzeyinde Dünyaya Gelmesi İki Ayrı Hikmeti Yansıtıyordu
<<Hem onu insanlara Cüretimizin yüceliğine delâlet eden müstesna) bir belge ve bizden rahmet olarak sunacağız. Ve artık bu hükmedilmiş bir iştir ki olup bitmiştir.»
İlgili âyetle İsa Peygamber'in insanlıktan yana yönlendirici ve düşündürücü mahiyette iki hikmet yansıttığına dikkatler çekilmektedir. Birincisi, onun ilâhî kudrete delâlet eden acık bir belge olması; diğeri ise beraberinde ilâhî feyiz ve gufranı insanların kalp ve kafalarına yansıtan bir rahmet getirmesidir.
Havarilerin üstün gayretiyle bu iki hikmet insanlığa mal edilmiş ve kitleleri, milletleri harekete geçirip en azından putperestliğin daha çok yayılmasına engel teşkil etmiştir. Ne yazık ki, İsa (A.S.)in bu mu'cizevî yanını yanlış anlayanlar zamanla onu «Allah'ın biricik oğlu» diye tanıtma gayretine düştüler; İncil nüshalarında hatalı çeviriler yaparak «Rab» sıfatını «baba» şeklinde yorumladılar ve içinden çıkılmaz, dinî esaslarla, Tevhîd İnancı ile bağdaşmaz hükümlerin ortaya çıkmasına sebep oldular. Böylece ilâhî mu'cizelerden biri olan İsa Peygamber'in dünyaya gelişindeki yüksek hikmeti kavrama yollarını kapadılar. O rahmeti gerçek ölçüsünün di- -sına çıkartıp İsa'nın tek kurtarıcı olduğunu savunarak, Onun geleceğini müjdelediği son nebi Hz. Muhammed'i (A.S.) ret ve inkâr edecek kadar hakikata sırt çevirdiler. [31] ,
İsa Peygamber'in Babasız Dünyaya Geldiğini Gösteren Deliller
4— Melek Cebrail'in ona : «Artık bu hükmedilmiş bir iştir ki, olup bitmiştir» diyerek ilâhî takdirin tecelli gününün geldiğini haber vermesi,
5— İsa Peygambere hamile kalan Meryem'in halka görünmemek için uzak bir yere çekilmesi,
6— Doğum sancıları çekerken halka ne söyleyebileceğini düşündükçe sıkılması ve «Ah keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim» diye temennide bulunması..
Eğer Hz. Meryem biriyle evli olmuş olsaydı, bu altı maddede belirtilenlerin hiç birine lüzum kalmaz, normal doğumunu yapar ve çekinmeden halk arasında bulunurdu.[32]
İncil'de Bu Konuyla İlgili Belgeler
Âl-i İmrân Sûresi 45-48. âyetlerin tefsîrinde de belirttiğimiz gibi, İncil'de İsâ (A.S.)ın doğum olayı Kur'ân'a yakın bir anlam ve muhtevada anlatılır. Ancak Matta ile Luka İncil'lerinde farklı bir ifade kullanılmış, biri diğerini açıklar şekilde konuya yer verilmiştir.
Matta İncil'inde :
«Yakub Meryem'in kocası Yusuf'un babası olup Meryem'den de Me-sîh denilen İsa doğdu.» [33]
Bölümün alt kısmında bu kapalı ifade açıklanarak şöyle deniliyor: «Yusuf, Meryem'i kendine karı olarak almaktan korkma. Çünkü kendisinden doğmuş olan Ruhulkudüs'tendir ve bir oğul doğuracaktır.»
Bu cümlelerden Meryem'in Yusuf adında bir gençle nişanlı olduğu anlaşılıyor. Nitekim Lûka İncil'inde buna açıklık getirilerek şöyle deniliyor: «Altıncı ayda Allah tarafından Cebrail melek Galile'de Nasıra deniien şehre, Davud evinden Yusuf adındaki adama nişanlı olan kıza gönderildi. Kızın adı Meryem idi..» [34]
Kur'ân-ı Kerîm'de konunun pek detayına inilmiyor. Sadece İsa Peygamber'in doğumunun bir mu'cize olduğu, Meryem'in bakire iken böyle bir tecelliye mazhar kılındığı ve sonra da İsa Peygamber'in insanlara bir rahmet olarak gönderildiği belirtiliyor. Ayrıca Meryem'in doğum safhalarından önemli bir kaç tanesi nakledilerek üzerinde ciddi şekilde durup mü'-minlere ne gibi mesajlar verilmek istendiğini bulup çıkarmamız ilham ediliyor.[35]
Allah İnsan Kudretinin Yeteceğini, İnsana Bırakır
«Hurma dalını kendine doğru çekip silkele, üzerine taze hurma dökülsün..»
Yirmi beşinci âyet, bize ilâhî sünnetin bir başka yönünü öğretmekte; bu hususta az-çok bilgisi olanlara ip ucu verip iyice düşünmelerini istemektedir. Şöyle ki : Hayatımızın her dönem ve safhasında insan kudretinin yetmiyeceğini Allah, vücuda getirmekte, onun kudretinin yeteceğini ona bırakmaktadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın değişmeyen sünnetlerinden biridir, pek az istisnası olabilir. Soğuk bir mevsimde hurma ağacında taze hurmaları bitirmek ve bulunduğu yerin altında da bir su akıtmak insan kudretinin dışında kaldığından, Ailah kendi kudretini harekete geçirip onları hemen vücuda getirmiştir. Böylece çok üzülen ve sıkılan Hz. Meryem'i teselli etmek ve maneviyatını yükseltmek için Cenâb-ı Hak ardarda iki mu'cizeyle, Meryem'e nisbetle kerametle tecelli etmiştir. Ama mevsimi dışında yeşerttiği taze hurmaları Meryem'in üzerine dökmemiş; ona, onun kudretinin yeteceğini emretmiştir: «Hurma dalını kendine doğru çekip silkele, üzerine taze hurma dökülsün.»
Allah'ın bu emri, ya ilham şeklinde, ya da Melek Cebrail'in haber vermesiyle gerçekleşmiştir.
Şüphesiz bu bir ölçüdür ki, birçok işlerimizde ve karşılaşacağımız olaylarda bize rehber olur; neleri yapabileceğimizi, neleri yapamıyacağı-mızı ve ne zaman Allah'tan yardım dilememizin makul olacağını öğretir. Öyle ki; Gücümüzün yettiğini herhalde yapmalıyız. Ama karşılaştığımız iş ve olay beşer kudretini, onun irâde ve ölçüsünü aştığı takdirde, aşan kısmı Allah'a bırakmamız gerekir. Özetliyecek olursak, şöyle diyebiliriz: Biz bize düşeni yaptığımız ve irâdemizi kullanıp belli sınıra kendimizi getirdiğimiz takdirde Allah da kendisine düşeni yapar.[36]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hak, sebep ve illetleri.ortadan kaldırıp kudretini izhar ederek, Meryem'in bir erkekle evlenmediği, temas kurmadığı halde Melek Cebrail'in nefhasıyla gebe kaldığını açıklıyor ve Meryem'in doğum safhalarından ibretli yanlan belirterek mü'minlere birtakım mesajlar veriyor.
Aşağıdaki âyetlerle, aynı kıssanın diğer safhaları anlatılıyor. İsa Peygamber'in bir diğer mu'cize anlamında beşikte iken konuştuğu ve birtakım dinî esaslardan söz ettiği açıklanıyor Sonra da İsa'nın Allah'ın oğlu değil, yarattığı kullarından bir kul olduğuna dikkatler çekilerek Hıristiyan din adamlarının yanlış inançları tashih ediliyor.[37]
Meali:
26— Ye, iç; (doğuracağın oğlunla) gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görürsen de ki: «Doğrusu ben Rahmân'a oruç (susup konuşmamayı) adadım; o bakımdan bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım.»
27— Onu alıp kavmine getirdi. Dediler ki: «A Meryem! and olsun ki çok şaşılacak bir şey getirdin!
28— Ey Harun'un kız kardeşi! senin baban fena bir kişi değildi, anan da iffetsiz ve hayâsız bir kadın değildi.»
29— Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret ederek onu gösterdi. Onlar: «Henüz beşikteki bir çocukla nasıl konuşalım?» dediler.
30— İsâ, «şüphesiz ki ben Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı;
31— Ve nerede olursam olayım beni mübarek eyledi. Yaşadığım sürece bana namaz kılmamı ve zekât vermemi tavsiye etti.
32— Anama iyilikte bulunmamı emretti; O beni bedbaht bir zorba yapmadı.
33— Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirilip kaldırılacağım gün de selâm (esenlik ve mutluluk) bana olsun!» dedi.
34— İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsâ, gerçek (yanıyla ve yönüyle) budur. (Veya O, hakkın kelimesidir, kün emriyle vücut bulmuştur).
35— Allah'ın çocuk edinmesi olur şey değildir. O, (bu gibi beşerî sıfatlardan) çok yüce ve münezzehtir. O, bir şeyin olup yerine gelmesini irâde edince, ona ancak «ol!» der, o da oluverir.
36— Ve doğrusu Allah, benim de Rabbîmdir, sizin de Rabbinizdir; artık O'na ibâdet ediniz. Dosdoğru yol budur!
İlgili Hadîsler
«Şüphesiz ki Allah'ın Meryem'e: «Rabbın senin altında seriy meydana getirdi» buyurdu. Seriy, Meryem'in (doğum esnasında) su içmesi (ve gerekli temizliği yapması) için Allah'ın ortaya çıkardığı bir ırmaktır.» [38]
«Halânıza hurma ile ikramda bulunun. Çünkü gerçekten o, Âdem'in çamurundan arta kalanından yaratılmıştır. Allah yanında İmran kızı Meryem'in, altında doğum yaptığı ağaçtan daha mükerrem bir ağaç yoktur. O bakımdan doğum yapmakta olan kadınlarınıza taze hurma yedirin. Taze olmadığı takdirde, kuru hurma yedirin.» [39]
«Ben herkesten daha çok Meryem'in oğluna yakınım ve dostum. Çünkü benimle onun arasında peygamber yoktur.» [40]
Ashab-ı Kirâm'dan Muğîre b. Şu'be (R.A.) anlatıyor:
«Peygamber (A.S.) Efendimiz beni, Necran kabilesine gönderdi. Onlar bana: «Siz Meryem için Ey Harun'un kız kardeşi, diye söylüyorsunuz. Oysa Musa Peygamber, İsa Peygamber'den çok öncedir.» dediler. Bunun üzerine döndüğümde duyduklarımı Peygamber (A.S.) Efendimiz'e anlattım. Bana şöyle buyurdu : «Deseydin ya, onların da kendilerini, kendilerinden önceki peygamber ve salihlere nisbet ettiklerini..» [41]
Doğum Yapan Kadının Hurma Veya Tatlı Yemesi
«Ye, iç; (doğuracağın oğlunla) gözün aydın olsun.»
İlgili âyetle koruyucu hekimliğe dikkatler çekiliyor. Şöyle ki: Doğum yapan kadına taze hurma, yoksa kuru hurma, bu da yoksa tatlı bir madde verilmesi, kendini toparliyabilmesi bakımından uygun olur. Nitekim günümüzde gelişen koruyucu hekimlikte de buna yer verilmekte ve birtakım tavsiyeler önerilmektedir. Doğum sırasında büyük bir güc harcamış, terlemiş, yorulmuş olan anneye, çoğunlukla doğumdan hemen sonra, kuvvetii bir titreme gelir, bazan ateşinin bile yükseldiği görülür. İlk tedbir olarak anne rahat bir yatağa alınarak üzeri iyice örtülür. Arkasından şekerli sıcak çay, ıhlamur gibi sıvılar; muhallebi, komposto gibi yumuşak tatlı yemekler verilir.
Güzel âdetlerimizden biri de, loğusa şerbetinin hazırlanmasıdır. Gerçi bu eski yaygınlığını kaybetmişse de Anadolumuzun bazı bölgelerinde hâlâ uygulanmaktadır. Şöyle ki, loğusa evine gözaydına gelenlere de hoş kokulu, sıcak bir şerbet verilirdi. Aynı zamanda doğum yapan anneye bu şerbetten içirilirdi.
Kur'ân-i Kerîm'de, loğusa durumuna gelen Hz. Meryem'e Cenâb-ı Hakk'ın taze hurma sunması elbetteki çok anlamlıdır ve üzerinde uzman-arın dikkatle duracakları bir olaydır. Aynı zamanda Resûlüllah (A.S.) Efendimizin de bununla ilgili birtakım tavsiyeleri olmuştur.[42]
Beşikteki Çocuğun Konuşması
«Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret ederek onu gösterdi. Onlar: «Henüz beşikteki bir çocukla nasıl konuşalım?» dediler.»
Hz. Meryem'in iffeti, Allah'ın kudreti, dedikodunun kesilmesi, İsa'nın da (A.S,) ileride peygamber olacağının haber verilmesi tam anlamıyla tezahür ve tecelli etsin diye, şüphecilere karşı Meryem'in susup cevap vermemesi, sorulanlara beşikteki (kundaktaki) İsa'nın cevap vermesi, Allah'ın hazırladığı kusursuz bir plân olarak ortaya konmuştur.
Nitekim Meryem doğurduğu İsa'yı kundağa sarıp kucağına alarak kendi kavmine gelince, birtakım yerli-yersiz sorularla karşılaşıyor ve kundaktaki İsa (A.S.) bir mu'cize veya keramet olarak konuşmaya başlıyor. Daha çok İsrail oğullan'nın öteden beri terkettikleri dört önemli hususu açıklıyor:
1— Peygamberler de Allah'ın kullarıdır.
Aynı zamanda İsa (A.S.), ileride kendisini ilâhlaştıranlara ve «Allah'ın biricik oğlu» diyen şaşkınlara susturucu bir cevap vermiş oluyor.
2— Namaz her peygambere farz kılınmıştır..
3— Zekât da her peygambere ve ümmetlerine farz kılınmıştır.
4— Anne-babaya iyilikte bulunmak da farzdır.
Sonra da Hz. İsa (A.S.) Yahudilerin kabalıktan vaz geçmelerini ima ederek Cenâb-ı Hakk'ın onu mübarek kılıp bedbaht bir zorba yapmadığına dikkatleri çekiyor.
Birinci madde, babasız dünyaya geldiğine bakılarak ilâhlaştırılmama-sınt hatırlatmaya ve bunun sadece ilâhî kudretin bir tezahürü olduğunu hatırdan çıkarmamaya.
İkinci madde, namazsız, niyazsız bir hak din olamıyacağını açıklamaya.
Üçüncü madde, mü'minler arasında yardımlaşma ve dayanışmanın mayasını teşkil eden zekâtın da her peygambere ve ümmetlerine farz kılındığına,
Dördüncü madde, her dinde ana-babaya iyiliğin önemli bir yer tuttuğunu bildirmeye yöneliktir.
İşte İsa Peygamber budur. Onun hakkında söylenen, onu gerçek yönüyle ve hüviyetiyle tanıtan en doğru ve hakka en uygun söz bunlardır. Gerisi zan ve tahmindir.
Kur'ân-ı Kerîm bu açıklamasıyla hem İncil'deki yanlışları tashih ediyor, hem de Hıristiyanların çok yanlış «teslis akidesi»ni düzeltiyor.[43]
Kıssanın Tekrarı
Meryem ile İsa olayı Kur'ân'ın daha çok üç yerinde anılmıştır. İlk hazarda tekrar gibi görünmekteyse de, gerçek anlamda bir tekrar söz konusu değildir. Olayın hafızalarda bırakacağı izin derinleşmesi önemlidir. O bakımdan kıssanın birçok safhaları ve taşıdığı mesajlar, hükümler üçe bölünerek üç ayrı sûreye serpiştirilmiştir. Bunlar arasındaki farkı kısaca belirtmemizde yarar vardır.
Âl-i İmrân Sûresinde :
1— İsa Peygamberin Allah'ın bir kelimesi olduğu,
2— Dünya ve âhirette şerefli kılındığı,
3— Hem beşikte iken, hem de yetişkin çağında (Hakk'ın emirlerini tebliğ için) konuşacağı,
4— İyi ve yararlı kişilerden olduğu,.
5— Kendisine okuma-yazma, ilim ve hikmet, Tevrat ve İncil öğretildiği konu edilir.
Sonra da Meryem'in durumuna değinilerek şu safhalar anlatılın
1— Meryem'in hiçbir erkekle evlenmediği halde nasıl çocuğunun olabileceğine hayret ettiği konu edilmekte,
2— Ona : Öyle de olsa Allah'ın dilediğinin mutlaka yerine geleceği hatırlatılmakta,
3— Allah'ın bir şeyi yaratmayı, vücuda getirmeyi dilediğinde sadece ona «ol» demesinin yeterli olduğu anlatılmaktadır.
Sonra da İsa Peygamber'in (A.S,) özellikleri şöyle sıralanmaktadır:
a) O, İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilmiştir.
b) Allah'tan bir mu'cizeyle gelmiştir: Çamurdan kuş yapıp üfleyince Allah'ın izniyle canlanıp uçacağı; körleri ve alatenlileri iyileştireceği, gerekirse ölüleri diriltebileceği, insanların evlerinin kilerlerinde neler bulundurduklarını haber verebileceği açıklanmıştır.
c) İsa Peygamber kendisine suikast hazırlandığını hissedince, «Allah yolunda yardımcılarım kim?» diye sorduğu belirtilmiştir.
Meryem Sûresinde :
1— Meryem'in kendi ailesinden ayrılıp doğu cihetine çekilmesi,
2— Melek Cebrail'in insan suretine girip ona görünmesi,
3— Meryem'in ondan endişe etmesi ve Allah'a sığınması,
4— Melek Cebrail'in kendini ona tanıtması ve bir erkek çocuğu bağışlamaya geldiğini açıklaması,
5— Meryem'in bir erkekle evlenmemişken nasıl hamile kalabileceğini belirtmesi,
6— Melek Cebrail'in bunun Allah'a göre pek koiay olduğunu ve ilâhî takdir ile belirlendiğini haber vermesi,
7— O sebeple Meryem'in gebe kaldığı için halktan uzak bir yere çekilmesi,
8— Sonra da doğum yapması ve üzerinde taze hurma bitirilmesi, altından su akıtılması,
9— Kendisinden bu hususta soru soranlara cevap vermemesi; kucağındaki İsa'yı göstererek ne sorulacaksa ondan sorulmasını belirtmesi,
10— Kundakta bulunan İsa Peygamber'in altı önemli hususa değinerek gerekli açıklamada bulunması.,
Böylece aynı konu ve olay değişik yanları ve safhalarıyla iki sûrede
işlenir.
Enbiya Sûresinde :
1— Hz. Meryem'in iffet ve namus timsali olduğu anlatılır .
2— Allah'ın kendi ruhundan, yani büyük ruh olan Melek Cebrail'in ona manevî bir nefh (üfleme)de bulunduğuna dikkatler çekilir.
3— Hem Hz. Meryem'in, hem de oğlu İsa'nın (A.S.) insanlar için -Allah'ın kudretinin yüceliğine ve sınırsızlığına- delâlet eden birer âyet ve mu'cize kılındıkları açıklanarak konu noktalanır.
Böylece gerek Âl-i İmrân Sûresi 59. âyet, gerekse Enbiya Sûresi 91. âyet, hem Âl-i İmrân Sûresi 45-52. âyetlerle, hem de Meryem Sûresi 16-32. ^âyetlerle açıklanmaktadır.
Görüldüğü gibi, tekrar gibi sanılan aynı konu değişik bilgiler, farklı hükümler, başka başka mesajlar taşımakta ve biri diğerini açıklamaktadır.[44]
Meryem Ve İsa (A.S.) Kıssasından Alinacak Öğütler
Kur'ân-ı Kerîm'de izlenen ilâhî metot gereği, anlatılan her konu ve kıssada mutlaka mü'minleri teselli eden birçok mesajlar vardır. Ayrıca geçmişten ders alarak geleceği ona göre hazırlama uyarısı söz konusudur. O bakımdan Meryem ile İsa (A.S.) kıssasında bizlere yönlendirici, düşünce ufkumuzu genişletici, Hakk'ın kuvvet ve kudretini daha iyi anlamamızı sağlayıcı birtakım safhalar vardır. Onları şöyle sıralayabiliriz :
1— Hıristiyanların doğu cihetine yönelip ibâdet etmelerinin sebeplerinden biri, belki de başta geleni, Hz. Meryem'in ailesinden ayrılıp doğu cihetine çekilerek İsa Peygamber'e gebe kalmasıdır.
2— Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınan kimseden zarar gelmez, Kötülüklerin temelinde imansızlık, Allah ve âhiret korkusuzluğu yatmaktadır.
3— Büyük ruh ve hayat kaynağı olan Melek Cebrail'in bir insana hitap etmesi gerekirse, herhalde insan suretine girmesi gerekir. Çünkü o ruhun ve kudretin kendi hüviyetiyle ve mahiyetiyle seslenmesine, peygamberler dışında başkalarının tahammül etmesi cok zor, hatta mümkün değildir.
4— Her peygamber, peygamber adayı olarak, her velî de velî adayı olarak doğar. Bu Levh-i Mahfuz'da yazılıp neticeye bağlanmış bir hükümdür. Sonra aile, çevre ve mürşitlerin birtakım olumlu veya olumsuz katkıları olabilir; ama bu, peygamber veya velî olarak doğan zatta pek olumsuz neticeler doğurmaz.
5— Her şeye rağmen Meryem, yüksek ahlâkına, lekesiz iffetine rağmen babasız bir çocuk doğurmak istememişti. Bu takva derecesinde kendini Allah'a veren bir kadının terbiye ve iffetinin ölçüsünü simgeler.
6— Cenâb-ı Hak, insan gücünün yettiğini insana bırakır, Bu ilâhî sünnetlerden biridir, pek az istisnası olabilir.
7— İrsî kusurlar nesilden nesile geçebilir. Bu genel bir kural olmamakla beraber, genetik bir olaydır. Meryem'in babasının fena bir adam, anasının da hayasız ve iffetsiz olmadığının belirtilmesi buna işarettir. Zira soylu ağaç tatlı meyva verir. Diken tohumundan da ancak diken yeşerir.
O halde dosdoğru inanan kişilerin evlenmek için seçecekleri kızların birtakım vasıfları ve özellikleri yanında daha çok ana ve babalarının karakter ve ahlâklarına dikkat etmeleri de gerekir.
8— Doğum sonrası, sindirimi kolay tatlı besin maddesine ihtiyaç vardır. Hurma da hem sindirimi kolay, hem besleyici özelliktedir.
9— Her insanın çok muhtaç olduğu üç selâmet dönemi söz konusudur: Doğduğu gün, öleceği gün ve dirilip kalkacağı gün.. Bu dönemlerde Allah'ın selâm sıfatından tecelli edecek selâmete lâyık olmanın yol ve çarelerini önceden düşünüp ona göre hazırlanmak, hem aileye, hem de kişilerin kendilerine vaciptir.
Anne ne kadar dindar, Allah'ına bağlı olursa, o nisbette ailesini aydınlatan bir lamba olabilir. Aynı zamanda doğuracağı çocuk o oranda ilâhî
selâmete erişme şansını elde edebilir.[45]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Meryem ve İsa Peygamber (A.S.) kıssasından önemli bir kaç safha anlatılarak ilâhî kudretin eşsizliğine dikkatler çekildi. Aynı zamanda İsa Peygamberi Allah'ın biricik oğlu diye tanıtmaya çalışan Hıristiyan din adamları hem uyarıldı, hem de aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İsa Peygamber'in gerçek kişiliğini anlamayıp o konuda görüş ayrılığına düşenler, gerçeklerin ortaya konacağı, hiçbir şeyin gizli, kapalı kalmayacağı âhiret günüyle uyarılıyorlar. Ölüm olayı meydana gelmeden daldıkları gafletten uyanmaları istenilerek dünyadaki her şeyin yine dünyada kalacağı, onların gerçek vârisinin ancak Allah olduğu hatırlatılıyor. Böylece hem mü'minlere hayatlarını en sağlam, en doğru inanç düzeyinde değerlendirmeleri ilham ediliyor, hem de dünya ile âhiret arasında esaslı ilgi kuramayanlar uyarılıyor.[46]
Meali:
37— (İsâ hakkında) kendi aralarında gruplaşanlar görüş ayrılığına düştüler. Artık o büyük güne şahit olacak o inkarcıların vay hâline!
38— Bize gelecekleri gün neler işitecekler, neler görecekler? Ama o zâlimler çok açık bir sapıklık içindedirler.
39— Onlar gafletteyken ve onlar imân etmezken işin bitirilmiş olduğu o hasret günü ile kendilerini uyar.
40— Şüphesiz ki biz, yeryüzüne de, onda bulunanlara da vâris olacağız ve onlar ancak bize döndürüleceklerdir.
İlgili Hadîsler
«Hiç kimse duyduğu eziyete karşı Allah kadar sabırlı değildir. İnsanlar O'na evlât isnat ederler; O ise, onlara hem rızık, hem de afiyet verir.» [47]
«Kim bir olan, ortağı bulunmayan Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed'in de Allah'ın kulu ve resulü olduğuna ve İsa'nın da Allah'ın kulu ve resulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve kendisinden bir ruh bulunduğuna; Cennet'in hak, Cehennem'in de hak olduğuna şehadet ederse, Allah onu -üzerinde bulunduğu amel ne olursa olsun- Cennet'e koyar.» [48]
«Hiçbir kimse yok ki, ölünce pişmanlık duymasın.» Bunun üzerine soruldu: ''
— Ey Allah'ın Peygamberi! Neye pişmanlık duyar? Cevap verdi:
— «İyi bir insan ise, iyiliğini artırmadığına pişman olur. Fena bir insan ise, fenalıktan kopup ayrılmadığına pişmanlık duyar.» [49]
«Kıyamet gününde ölüm, semiz bir koç şeklinde getirilir. Sonra bir çağrıcı «Ey Cennet ehli!» diye seslenir. Bunun üzerine onlar o sese doğru dönüp bakarlar. O çağrıcı onlara: «Bu koçu tanır mısınız?» diye sorar. Onlar da : «Evet, bu ölümdür» derler ve hepsi de onu açık şekilde görürler. Sonra diğer bir çağrıcı seslenir : «Ey Cehennem ehli!» der. Bunun üzerine onlar dönüp bakarlar. Çağrıcı: «Bunu tanıyor musunuz?» diye sorar. Onlar da: «Evet...» diye cevap verirler ve hepsi de onu açıkça görürler. Böylece ölüm Cennet ile Cehennem arasında boğazlanır. Sonra o çağrıcı, Cennet ehline: «Ölümsüz ebedî hayat..» der. Cehennem ehline de: «Ölümsüz bir cehennem» der.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz böyle buyurduktan sonra: «Onlar gafletteyken ve onlar iman etmezken işin bitirilmiş olduğu o hasret günü ile uyar» mealindeki âyeti okudu ve eliyle dünyaya işaret etti.» [50]
Kitap Ehlinin İsa (A.S.) Hakkında İhtilâfa Düşmesi
kendi aralarında gruplaşanlar görüş ayrılığına düştüler. Artık o büyük güne şahit olacak o inkarcıların vay hâline!»
İsa Peygamber (A.S.) hakkında en doğru bilgiyi Kur'ân vermektedir. Çünkü İncil'in ilk inen nüshası kaybolmuş, İsa (A.S.)ın göğe yükseltilmesinden 50-70 yıl sonra havariler bulabildikleri kısımları ve hafızalarında olanları biraraya getirip yazmışlardır. Ondan sonra da birçok farklı İn-ciller yazılmak suretiyle Allah tarafından indirileni ile insanların yazdıkları birbirine karışıp belirsiz hale gelmiştir.
O bakımdan hem bu peygamber hakkında Yahudilerle Hıristiyanlar arasında, hem de bizzat Hıristiyanlar arasında çok farklı görüş ve yakıştırmalar söz konusudur. Yahudiler, hâşâ İsâ Peygamber'i gayr-i meşru, yani nesebi gayr-i sahîh tanıtmaya çalışırken, Hıristİyanlardan bir kısmı onu «Allah'ın biricik oğlu»,bir kısmı «üç ilâh inanoı»nı ortaya koymuşlar ve İsa'nın çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilip geldiğine ve sonra ayrıldığına inanmışlardır. İncil'de de bu son olayla ilgili birtakım kayıtlar mevcuttur.
Özetini vermeğe çalıştığımız yukarıdaki görüş ve iddiaların hepsi de «Tevhîd İnancı»nı temelinden yıkmakta ve ilâhî dini tanınmaz hale sokmaktadır.
Kitap ehli sayılan bu iki ayrı millet, Kur'ân'a inanmadıkları ve Hz. Mu-hammed'i (A.S.) son peygamber kabul etmedikleri için, ortaya attıkları yanlış akidelerini düzeltmeyi düşünmemişler ve asırlarca bunun savunmasını yapmış, hâlâ da yapmaktadırlar. O bakımdan Cenâb-ı-Hak ilgili 37. âyetle kitap ehlini ve özellikle Hıristiyanları uyarmakta, gerçeği araştırmadıkları ve Kur'ân'ın beyânını kabul etmedikleri takdirde âhiret gününde hakikatin ortaya konulacağını ve o yüzden elim bir azap göreceklerini haber vermektedir.
Bu konuda bazı ilim adamlarımız bir açıklama yaparak Hıristiyanların İsa Peygamber hakkında ihtilâfa düşmelerini şöyle belirtmişlerdir:
Hıristiyanlar İsa Peygamber'den sonra onun hakkında üç gruba ayrıldılar: Yakubiyye, Nesturiyye, Melkâniyye..
Birincilere göre: Allah İsa'nın suretine girip yeryüzüne inmiştir. Bir süre sonra da tekrar göğe çıkmıştır.
İkincilere göre : İsa Allah'ın oğludur. Allah onunla dilediği hususları ortaya koyduktan sonra onu kendi yanına yükseltmiştir.
Üçüncülere göre : İsa (A.S.) da diğer insanlar gibi Allah'ın kuludur. Bunlar en mutedil ve en makul düşünenleridir.[51]
Dünyada İken Hakkı İşitmeyenler Ve Görmeyenler
“Bize gelecekferi gün neler işitecekler, neler görecekler?! Ama o zâlimler çok açık bir sapıklık içindedirler.»
Kulak daha çok hakkı ve gerçeği duyup anlamak; göz bu ikisini görüp idrâk etmek için insana verilmiş iki büyük nîmettir. Bu ilâhî nîmetleri, diğer bir tabirle armağanları, yaratıldıkları amaca ters düşecek yollarda kullananlar, âhiret gününde çok şeyler işitip, çok şeyler göreceklerdir. Açık bir sapıklık içinde olanlar kendilerine nasıl büyük bir haksızlığı reva gördüklerini o gün çok daha iyi anlayıp derin bir pişmanlık ve derunî bir tahassür duyup kalacaklardır.
Unutmayalım ki, insana verilen o kadar çok nimet \/ar ki, onları bir dizi halinde sayıp ortaya koymamız mümkün değildir. Ama ona en yakın olan birtakım öyle değerli nîmetler de vardır ki, elden gitmediği sürece insan onların kıymetini pek anlayamaz ve onları kudret kalemiyle plânlayıp ilâhî tezgâhında şekillendiren yegâne yaratıcıyı hatirlayamaz. Gözlerini kaybeden kimse, onların ne kadar faydalı ve lüzumlu olduğunu; kulaklarını, yani işitme duygusunu kaybeden de onun ne kadar işe yaradığını, onsuz dünyanın pek tadının olmadığını çok daha iyi anlar, ama neden sonra. O bakımdan her organı, ilâhî plân ve programa uygun amacına çevirerek kullanmak, adalettir, bunun aksini yapmak ise, büyük bir haksızlıktır.[52]
Mülkün Hakiki Sahibi Ona Varis Olur
«Şüphesiz ki biz, yeryüzüne defonda bulunanlara da vâris olacağız ve onlar ancak bize döndürüleceklerdir.»
Mülkün gerçek sahibi Allah'tır. İnsanlar O'nun mülkünde eğreti olarak bulunurlar. Ama ne var ki, imân cevherinden yoksun olanlar kendilerini bulundukları mülkün hakiki sahibi sanıp büyük bir gaflet içinde ömür sermayelerini tüketirler. Sonunda onlar da, sahibi olduklarını iddia ettikleri şeyler do mülkün gerçek sahibine döndürülürler.
Yunus Emre bu gerçeği ne güzel dile getirmiştir:
«Mal sahibi, mülk sahibi. Hani bunun ilk sahibi? O da yalan, bu da yalan, Gel biraz da sen oyalan..»[53]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İsa Peygamber hakkında farklı görüş ortaya koyup Kur'ân'm getirdiği en doğru bilgilere inanmayan Hıristiyanlara, âhiret gününde ilâhî adaletin tecellisiyle bütün ihtilâfların çözüleceği hatırlatılarak bir defa daha uyarıldılar. Ölüm olayı meydana gelmeden dönüş yapmalarının kendileri için çok faydalı sonuçlar doğuracağına işaret edilerek dünya nimetlerine aldanmamaları tenbıh edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatını tek amaç seçip Allah'ı inkâr eden putperestlerden İbrahim Peygamberin babası konu ediliyor ve İbrahim Peygamber (A.S.) ile babası arasında geçen söyleşinin önemli kısımları, ibretli yanları açıklanarak mü'minlere aydınlatıcı bilgiler veriliyor.[54]
Meali:
41— Kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz ki o doğruluk timsalidir; o peygamberdir.
42— Hani bir zaman o babasına (şöyle) demişti: «Babacığım, hiç işitmeyen, görmeyen ve sana hiç yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun?
43— Babacığım, şüphen olmasın ki ilimden sana gelmiyen bana gelmiştir; onun için bana uy ki seni dosdoğru bir yola götüreyim..
44— Babacığım, şeytana tapma; çünkü gerçekten şeytan Rahmân'a baş kaldırıp karşı gelmiştir.
45— Babacığım, doğrusu ben, Rahmân'dan sana dokunacak bir azâp-dan korkarım; o takdirde şeytana dost ve arkadaş olursun.»
46— Babası ona : «Ey İbrahim! sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? And olsun ki, bundan vazgeçmezsen herhalde seni taşlarım. Uzun bir süre beni terkedip uzaklaş» dedi.
47— İbrahim babasına: «Selâm sana, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz ki O benim hakkımda (sizden çok) lütuf ve kerem sahibidir.
48— Sizi Allah'tan başka taptıklarınızla bırakıp çekilir, Rabbime duâ ederim; umulur ki Rabbima yapacağım duâ ile bedbaht olmam» dedi.
49— İbrahim onları Allah'tan başka taptıkları şeyle başbaşa bırakıp çekilince, biz ona İshâk iie Yâkub'u bağışladık ve onların herbirini peygamber kıldık.
50— Onlara rahmetimizden sunduk ve onlar için çok yüce bir doğruluk dili verdik.
İlgili Hadîsler
«Peygamber (A.S.) Efendimiz'e soruldu:
— İnsanların hayırlısı kimdir? Cevap verdi :
— Allah'ın dostu İbrahim, onun oğlu peygamber İshak, onun oğlu peygamber Yakub, onun oğlu peygamber Yusuf..»[55]
«Doğrusu kerim oğlu kerim oğlu kerim : İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuf'tur.» [56]
Açıklama :
Her peygamber mutlaka kendi çağının en üstün insanı ve en hayırlı olanıdır. Ne var ki, İbrahim Peygamber ve oğlu İshak, onun oğlu Yakub ve onun oğlu Yusuf kendi çağlarında insanlara en hayırlı hizmetlerde bulunanların başında gelirler. Yeryüzünde Tevhîd İnancı'nı yeniden ihya edip insanların önemli bir kısmını putperestlikten kurtardıkları kesindir. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onları saygı ile övmekte ve en hayırlı insanlar olarak vasıflandırmaktadır.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e gelince: O âlemlere rahmet olarak gön-derilen Allah'ın en son peygamberidir, aynı zamanda insanların en hayırlısı kabul edilen İbrahim Peygamber'in soyundandır. Soru soran sahabiye cevap verirken tevazu gösterip kendinden söz etmemiştir. Zira Cenâb-ı Hak Onu Kur'ân'da övmekte ve âlemlere rahmet olarak gönderildiğini açıklamaktadır. Onun için başka şahit ve belge aramaya gerek kalmıyor ki..[57]
Canlı Ve Cansız İlâhlar
Kur'ân-ı Kerîm, Tevhîd'in ruhiarı serinletici mânasını gönüllere işlerken iki değişik (canlı ve cansız) putperestlikle mücadele eder. Aynı zamanda bu konuda geniş çapta malzeme verip insan aklını harekete geçirir.
Bundan önceki âyetlerle, Allah'ın bir «kelimesi», Hakk'ın «kün» emrinden tecelli edip gelen bir sözü ve O'nun kudretinden kaynaklanan bir ruhu olarak tanıtılan İsa Peygamberi (A.S.) ilâhlaştıranlar, onu «Allah'ın biricik oğlu» diye tarif edenler yerildi. Doğup büyüyen, yiyip içen, gezip dolaşan, yaşlanıp ölen bir canlının tanrı olduğunu iddia etmek, Allah'ın da sonradan bir başka tanrı tarafından yaratıldığına yol açar ve bu bir zincirin halkaları gibi, illet-mâlûl doğrultusunda sürüp gider. Bilimsel olarak bu sonu gelmeyen illet-mâlûl zincirlemesi mümkün kabul edilemez. Yaratanla yaratılanı aynı ölçüde kabul etmek ise, muhaldir.
O halde İsa Peygamber bedeniyle insan, ruhuyla melektir. Zaten bu iki sıfat her insanda mevcuttur; ancak İsa Peygamber'de daha çok belirgindir..Çünkü ara yerde Melek Cebrail'in nefhası söz konusudur. Hem ruhlar daha çok Melekût Âlemine yakındırlar. İsa Peygamber'in ruhu ise Me-lekût Âlem'inin başı Melek Cebrail'in nefesiyle birleşip öylece cismanî âleme intikal sağlamıştır. Diğer ruhlar ise, Melek Cebrail'in nefesiyle birles-memiştir. Bu, İsa (A.S.)ın ruhunu çok güçlü kılmış, taşıdığı kudreti mutad ölçülerin dışına çıkarmıştır. Onun için İsa Peygamber'e «Allah'tan bir ruh», «Allah'ın kelimesi», «Hakk'ın kün emrinden kaynaklanan sözü» denilmiştir.
Unutmamak gerekir ki, ruhların hepsi de Allah'tandır, yani O'nun yüce kudretinin fizikötesinde tecelli eden tezahürleridir; ne var ki, İsa (A.S.)ın ruhu, Allah'ın yarattığı en büyük ruh olan Melek Cebrail'in, mahiyeti ve keyfiyeti bizce meçhul üflemesiyle birleşip ana rahmine intikal sağlamıştır. Biyolojik kanunlarla spermanın yumurtalığa geçmesiyle oluşan cenin, bu defa Allah'ın «ol emrbyle Cibril'in nefhasının tezahürüyle oluşuyor. O sebeple İsa {A.S.) «Hakk'ın sözü» oluyor.
Sonuç olarak İsa (A.S.), değişik bir sünnetle yaratılıyor ve Allah'ın kullarından bir kuldur, aynı zamanda insandır. Aşırı derecede maddeye eğilimi olan İsrail oğulları'nı dünya ile âhiret arasında bir sınıra getirip dengede tutmak için ilâhî kudretin yüceliğini daha ayrı ve daha belirgin anlamda kendinde taşıyan bir peygambere ihtiyaç vardı, İsa Peygamber hem o kudreti, hem o ihtiyacı yansıtır.
Yukarıdaki âyetlerle ikinci kademede ilâhlaştırılan putlara ve putperestlere dikkatler çekiliyor; Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler tarafından sevilen İbrahim Peygamber'in (A.S.) putlarla ve putperestlerle, aynı zamanda putperest olan babasıyla seviyeli mücadelesi konu ediliyor. Böylece canlı ve cansız tanrılar inancı kökünden çürütülüp yıkılıyor ve insan ruhunun tek devası ve gıdası olan «Tevhîd İnancı» getiriliyor.[58]
İbrahim Peygamber'in İrşat Metodu
«Kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz ki o doğruluk timsalidir; o peygamberdir.»
Doğruluğun timsali ve Allah dostluğunun önde gelen bahtiyar insanı, risâlet bağının sevilen ve sayılan gülü İbrahim Peygamber (A.S.), putperestlerle seviyeli ve örnek alınacak bir mücadele sürdürebilmek için önce putperest olan babasını Allah'ın varlığına ve birliğine inandırması gerekiyordu. Burada dört basamaklı bir irşat metodu uygulamıştır.
1— Önce ilâhlık vasfıyla bağdaşamayan sıfatları getirdi ve «Hiç bir şeyi işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yarar sağlamayan bu cisimlere neden taparsın?» sorusunu yöneltti.
Sıradan bir hayvan kadar olsun işitmeyen, görmeyen ve hiçbir yarar vermeyen, insan eliyle şekillendirilen taşlara ilâh deyip tapmanın hiçbir makul ve mantıklı yanı yoktur. Heie iyice bir düşün, böyle bir inanç ve bağlanış sana ve başkalarına ne kazandıracak veya ne kazandırmıştır?
2— Bir olan, dengi ve benzeri bulunmayan Allah hakkında sana gelmeyen, ama bana gelen sağlam bir bilgi vardır. Onunla ben hakkı bâtıldan ayırt ediyor, en doğru yolu görüp gösterebiliyorum. Bu hususta benim maddî olarak hiçbir çıkarım yoktur, belki çok kaybım vardır. Ama gerçeği bulmak, hakkı anlayıp inanmak her insanın değişmeyen gıdası ve ilk-son amacıdır.
3— İnsanı bu gibi yanlış yollara iten ve durmadan verdiği sinyallerle, fısıltılarla kafa ve kalplerimizi bulandıran gizli bir kuvvet vardır ki o, şeytandır. Onun işi, hep hakkı unutturmaya, bâtılı çekici kılmaya yöneliktir, yani hep bunu gerçekleştirmekle uğraşır. Çünkü o, ilâhî plândaki yeri gereği, insanların ebedî düşmanıdır. O halde ona uymak bir bakıma ona tapınmak demektir. Aklı ve idrâki olan hiç kimse, kendisine ebedî düşman olan İblîs'e tapmaz.
Rahman olan Allah'a baş kaldıran, isyan eden bu sinsi ve gizli güçten merhamet ve yardım beklemek çok gülünç olur.
4— Aklın kabul ettiği doğru yola girilmediği takdirde, bu varlık âlemini sonsuz ve sınırsız kudretiyle düzenleyip tedbiriyle idare eden Allah'ın âdet ve sünnetine ters düşülmüş olur ki, bu kanun kendisine ters düşenleri affetmez; çünkü şaşmaz.
Böylece İbrahim Peygamber (A.S.) önoe söze : «Babacığım,» diyerek sevgi ve saygısını, aynı zamanda bağlılığını dile getiriyor. Sonra onu, sonu hüsran olan bir yoldan uzaklaştırmak istediğini söylüyor. Sonra da insana yakışanın Allah'a imân etmesi olduğunu hatırlatıyor. Bu açıdan hareketle onu şeytanın tuzağından kurtarmaya çalışıyor. Olumlu sonuç alamayınca da ilâhî sünnetin vuracağı elim tokatı hatırlatıyor.[59]
Babasının Tepkisi, İbrahim'in (A.S.) Hilmi
(Babası ona:«Ey İbrahim! sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? And olsun ki bundan vazgeçmezsen elbette seni taşlarım. Uzun bir süre beni terkedip uzaklaş» dedi.»
İbrahim, babasına: «Selâm sana, senin için Rabbımdan bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz ki O benim hakkımda (sizden çok) lütuf ve kerem sahibidir» diyerek hilm sıfatından kaynaklanan irşadının devam edeceğine işaret etti.
İrşat ve tebiîğ olumlu sonuç vermeyince, İbrahim Peygamber daha fazla ısrar etmenin yararlı olmayacağını düşünüp babasının son olarak ne diyeceğini bekliyor. O da aşırı tepki gösterip bir süre kendisinden uzak kalmasını söylüyor ve bir bakıma onu buna mecbur tutuyordu.
Her şeye rağmen İbrahim Peygamber büyük bir terbiye ve nezaketle babasının kalbine girmeğe çalışıyor ve bu arada uzaklaşacağını, ama yine de onun için Allah'tan bağışlanma dileyeceğini -sevgi ve saygının güzel bir örneği olarak- söylüyor. Sonra da selâm dileğinde bulunarak ayrılıyor. Çünkü İbrahim Peygamber kendine düşeni yapmış, imân kıvılcımını kalp ve kafalara attıktan sonra onları putlarıyla başbaşa bırakmayı uygun görmüştür.
Neden? Çünkü İbrahim Peygamber gereken irşadı yapmış, hakkın sesini duyurmuş, bir olan Allah'a imân etmenin tohumunu atmıştı. Gerisini Allah'a bırakıp uzaklaşmıştır. Çünkü taşlanarak öldürülme tehdidiyle burun buruna gelmiş bir ortam söz konusuydu.[60]
Peygamber İle Allah Arasındaki Çizgi
Peygamberlik görevi, doğru yola irşat, Allah'ın emirlerini kusursuz tebiîğ etmektir. Öyle ki, peygamberin yetki alanı bu çizgiye kadar uzanır ve son bulur. Ondan sonrası Allah'a aittir; irşat edilenleri dilerse doğru yola iletir, dilerse sapıklıkları içinde bırakır. Şöyle ki: İrşat edilen kimse içindeki cevheri, yani Allah ve din duygusuyla ilgili mayayı doğru yola döndürmek isterse, Cenâb-ı Hak onu buna lâyık gördüğü takdirde doğru yolun kapısını açar ve kuluna yardımcı olur. Ehil ve lâyık görmediği takdirde kendi haline bırakır ve lâyık olma düzeyine gelmesini bekler. Bu da sünnetul-lah gereğidir. Ona «hidâyet sünneti» de denilebilir.
İşte İbrahim Peygamber de irşat görevini belirli çizgiye getirdikten sonra -babasına olan sevgi ve saygısı sebebiyle- senin için Rabbımdan bağışlanma dileyeceğim, diyerek hidâyeti Allah'a bırakıp aradan çekilmiştir.
Tebiîğ ve irşat görevini yerine getirirken öfkelenmek, kabalık göstermek, kızmak, incitmek yoktur. İncelik, nezaket, edep, terbiye ve ağır başlılık önde gelir. İbrahim Peygamber de bunu en güzel şekilde sergilemiş ve bizlere güzel örnekler bırakmıştır.[61]
Babasını Terketmek Zorunda Kalan İbrahim Peygamber (A.S.)
«Sızi Allah'tan başka taptıklarınızla bırakıp çekilir, Rabbime dua ederim. Umulur ki Rabbıma yapacağım duâ ile bedbaht olmam..»
İnsan için hiçbir nîmet, dîn ve Allah'a dosdoğru imân kadar aziz ve lüzumlu değildir. Ana-babaya, bizi Allah'a karşı isyana ve günaha çağırmadıkları sürece itaat edilir. Ana-babaya itaat ile Allah'a imân ve O'na kulluk arasında bir tercihte bulunma durumuyla karşılaşılınca, elbetteki Allah'a iman tercîh edilir. Çünkü Allah'ın hatırı daha yüksek, bize olan lûtfu ve keremi çok daha büyüktür.
İbrahim Peygamber (A.S.)ın hayatının bir bölümü bu tercihin misalini oluşturur. Allah için, O'nun rızası doğrultusunda kararını vererek babasını terketîi, aile bağları bir bakıma koptu. Allah da İbrahim'e (A.S.) daha hayırlısını verdi; ona İshak'ı ve ardından da Yakub'u bağışladı. Küfür üzere kalan babasının yerine peygamberlik payelerine yükselen bir oğul, bir de torun lütuf ve ihsan etti.
Böylece o, şerri atıp uzaklaşınca, Cenâb-ı Hak hayrın kapısını açtı. Bu da Allah'ın sünnetlerinden biridir. O halde kişi saplandığı şerri atmadıkça hayra erişemez. Hızır (A.S.)ın ileride tam şer ve fitne olacak çocuğu öldürmesi, bunun gaybe dayalı açık misallerinden biridir. İbrahim Peygam-ber'in (A.S.) şer olan babasını terketmesi bize bu güzel sünneti ve ilâhî hikmeti hatırlatmaktadır. Artık o ailede doğruluğu ifade eden dil birbirini izledi de, İshak'tan Yakub'a; Yakub'dan Yusuf'a miras kaldı..[62]
İbrahim (A.S.) Kıssası Neyi Tasvir Ediyor?
Bu âyetler indiği günlerde, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Mekke'de çok sıkıntılı anlar ve dakikalar geçirmekteydi. Yakın hısımları ona sırt çevirmiş, akrabalık bağlarını koparmışlardı. Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Muhammed'-in (A.S.) vücudunu ortadan kaldırmanın yollarını ve çarelerini aramakla meşgul bulunuyorlardı. Ortada tam bir zulüm ve terör havası hakim idi. Yapılacak fazla bir şey kalmamıştı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz teblîğ ve irşat görevini kusursuz sürdürmüş, belli bir çizgiye gelip dayanmıştı. Gerisi Allah'ın yüksek takdirine bağlıydı. O bakımdan İbrahim Peygamber'in (A.S.} Allah ve din uğrunda babasını ve ülkesini terketmek zorunda kaldığı gibi, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in de bir gün Mekke'yi terketmesi gerekiyor ve bunun için ilâhî emri bekliyordu. İşte böylesine netameli ve sıkıntılı bir dönemde İbrahim (A.S.) kıssasıyla ilgili âyetler indirilerek mü'min-lere hem teselli verildi, hem de hicretin pek yakın olduğuna işarette bulunuldu.
Sonuç olarak bu âyetler mü'minlere şu gerçeği ilham etmektedir; Din ve vicdan hürriyetine kilit vurulan bir ülkede başka çare kalmayınca mü1-minlerin başka bir ülkeye hicret etmesi caizdir, hattâ bazı hallerde vaciptir.[63]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Mekke'de büyük sıkıntılar içinde kıvranan mü'minleri teselli etmek için İbrahim (A.S.) kısasının öğüt ve ibret alınacak safhaları anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, yine mü'minlerin moralini yükseltmek ve her sıkıntıdan sonra mutlaka bir genişliğin ve ferahlığın başlayacağını müjdelemek için Musa (A.S.) kıssasından beş önemli madde zikrediliyor.[64]
Meali:
51— Kitapta Musa'yı da an. Şüphesiz ki o, (Tevhîd Dininde) samimi ve katıksız idi ve o bir resul, bir nebî idi.
52— Ona Tûr dağının sağ tarafından seslenmiş, konuşmak için onu yaklaştırmıştık.
53— Ve rahmetimizden kardeşi Harun'u peygamber olarak ona (bir rahmet bağışı olarak) verdik.
Tevhid Dinini Yaşatan Peygamberler
«Kitapta Musa'yı da an.
Şüphesiz ki o, (Tevhîd Dininde) samîmi ve katıksız idi ve o bir resul, bir nebî idi.»
Bilindiği gibi, her peygamber Tevhîd esaslarına bağlı olmakla ve onu insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmiştir. Kimine kitap ve şeriat, kimine yalnız bazı öğütleri ve ahlâkî kuralları içeren sahifeler; kimine önceki ki-taplan tebliğ edip uygulama verilmiştir. Bunlardan beş tanesi «Ulu'l-azm» yani büyük azim ve irâde sahibidir: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muham-med (Salât-ü selâm hepsine olsun). Meryem Sûresinde bunlardan dördünün kıssası çeşitli yönleriyle misal ve öğüt mahiyetinde anlatılıyor. Hepsi de kendilerine verilen ilâhî bilgilerle, Allah'ın varlığını, birliğini, ilim ve kudretinin sınırsızlığını, gönderildiği kavim ve milletlere tebliğ etmeğe çalışmış ve bu uğurda çetin mücadeleler vermişlerdir. Şüphesiz ki, hepsi de aynı kaynaktan beslenmiş, aynı ışığı yansıtmışlardır.
Allah'ın peygamberlere olan lûtf-u ihsanı hem kademeli, hem de farklı özellikte olmuştur. Peygamberlik ilâhî mevhibe olduğuna göre, her uyarıcı nebinin, bulunduğu şartlara, ortama ve gönderildiği kavim veya milletinin ekonomik, kültürel ortamına ve inancına göre, birtakım bilgilerle donatıl-, dığı kesindir. O bakımdan peygamberler «tevhîd esasında» birleşmekle beraber, şer'î esas ve kurallar bakımından farklı derecededirler.[65]
Resul Ve Nebî
Musa (A.S.) hakkında bu iki sıfat birden kullanılmıştır. Bu iki sıfatla donatılan peygamberlerin 313 tane olduğu, onlardan 5 tanesinin de yukarıda belirttiğimiz gibi «Ulû'l-azm» sayıldığı söylenir.
Resul : Kendisine şeriat verilen ve onu tebliğ ile görevlendirilen peygamberdir,
Nebî: Kendisine şeriat verilmeyen, ancak önceki şeriatı uygulayıp yaymakla görevlendirilen peygamberdir, Bu tarife göre, her resul aynı zamanda nebidir de; ama her nebî resul olmayabilir.[66]
Allah Kelâmının Surette Tecelli Etmesi
«Ona Tûr dağının sağ tarafından seslenmiş, konuşmak için onu yaklaştırmıştık,.»
Soğuk bir mevsimde Musa (A.S,) ailesiyle birlikte Medyen'den çıkıp Mısır'a giderken, ailesini ısıtmak için ateş aramaya başlamıştı. Derken Cenâb-ı Hakk'ın kelâm sıfatı, nur veya ateş görünümünde bir ağaçta tecelli etti. Musa, ateş sandığı o nuru görünce, ona doğru ilerliyor. Bu arada o nurdan ses geldi: «Ey Musa! şüphesiz ki ben senin Rabbınım...» [67] Arkasından edeb makamında olduğu, kutsal Tûvâ vadisinde bulunduğu hatırlatılarak ayakkaplarını çıkarması emredildi. Böylece ilâhî vahiy surette tecelli edip öylece Musa'nın (A.S.) kulağına, oradan da kalbine intikal sağladı.
Ne \/ar ki, Musa Peygamber, arada Melek Cebrail olmadığı halde ağaçta tecelli eden ve öylece suretten intikal eden vahyi alırken bayılmıyor ve kendinden geçmiyordu. Oysa Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, inen vahyi alınca kendinden geçiyor, bedeni bir bakıma ruhlaşıyordu.
Bu iki peygamber ve tecelli bakımından iki farklı vahiy arasındaki nüans nedir? Bunun cevabını en güzel şekilde Şeyh Muhyiddin Arabî (K.S.) Fütuhat-i-Mekkiyye adlı eserinde, özetle şöyle vermiştir:
«Musa Peygambere gelen vahiy ağaçta tecelli eden suretten geliyor ve o da bu sesi kulağıyla işitiyordu. Bu bakımdan ne bedeniyle ruhlaşmaya İhtiyacı vardı, ne de fazla bir ağırlık hissediyordu. Çünkü suretten surete gelen vahiy söz konusu idi.
Hz. Muhammed'e (A.S.) gelen vahiy, surette tecelli etmeden Melek Cebrail vasıtasıyla doğrudan kalbe ilka ediliyordu. Öyle ki, o, suret sınırını aşıyor, ruha inerek gerçekleşiyordu ki bu, kaldırılması çok zor manevî bir ağırlık arzediyordu. 0 kadar ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimizi terletip bedenî yapısını bir bakıma muattal duruma getiriyordu.»
Bundan anlaşılan odur ki : Kalbe ilka edilmeden surette tecelli eden vahiy hafifliyor ve suretten surete geçişte fazla bir ağırlık hissettirmiyordu. Ama doğrudan büyük ruh Melek Cebrail vasıtasıyla indirilen vahiy kalbe ilka edilince, tahammülü zor bir durum meydana geliyor, beden bir bakıma hareketsiz kalıp ruh bütünüyle faal duruma geçiyordu.[68]
İrşad İçin Konuşmasını İyi Beceren Yardımcıya İhtiyaç Vardır
«Ve rahmetimizden kardeşi Harun'u peygamber olarak ona {bir rahmet bağışı olarak) verdik.»
Harun Peygamberin Musa'ya (A.S.) yardımcı verildiğinin anlatılması, sadece tarihî bir olayı anmak değil, bu olaydan bizden yana olumlu bir sonuç çıkarmamızı ilham etmektir. Kur'ân'ın öğüt metodlarından biri de budur. Tarihî bir olayın önemli safhalarından bir kaçını nakleder; her safhayı bir amaca ve hikmete yönelik biçimde âyetler arasına serpiştirir; gerisini mü'minlerin anlayış ve irfanına bırakır.
Harun Peygamber'in burada Musa Peygamber'e yardımcı verilmesi bu ölçü ve hikmet çerçevesindedir. Bize, Allah'ın dinini yaymaya ve insanları irşada çalışırken yanımıza bilgili, fakat konuşma tekniğini iyi bilen ve beceren kişileri yardımcı almamızı öğütler. Nitekim Kur'ân'ın bir diğer yerinde, Harun Peygamber'in Musa Peygamber'den daha fasih konuştuğu, yani söz söyleme sanatında ileri olduğu, ses tonunun ve ağız yapısının buna daha elverişli bulunduğu açıklanmaktadır. [69]
Musa Peygamber'in (A.S.) Üc Önemli Vasfı
Kur'ân-ı Kerîm ilgili âyetlerle, Mekke'de zor günler geçirmekte olan mü'minleri teselli ederken ve kurtuluş günlerinin çok yakın olduğuna işarette bulunurken iki önemli hususa dikkatleri çekmektedir. Birincisi, hicretin yakın olduğu; ikincisi hicret esnasında Hz. Muhammed'e, irâdesi yerinde bir arkadaşının yardımcı olacağıdır. Zira böyle bir dönemde Harun Peygamber'in Musa Peygamber'e yardımcı verilmesinden söz edilmesi çok anlamlıdır.
Diğer önemli bir husus da şudur: Musa Peygamber küfür diyarında risâlet göreviyle ortaya çıkarken üç önemli vasfı kendinde taşıyordu: İhlâs, resûllük ve nebîlik.. Bu ücü de önüne geçilmesi zor bir azim ve irâde doğurmakta, engelleri aşacak bir kudret meydana getirmektedir. Nitekim Musa Peygamber bu kudretle Fir'avn ve yandaşlarının karşısına çıkmış, bununla Mısır'ı terkedip Kızıldeniz'i geçmiş ve yine bununla çölü aşmıştır.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'de bu üç sıfat, bütün insanlara kıyamete kadar yol açacak, ışık tutacak bir genişlikteydi. O bakımdan Mekkeli müşriklerin bütün plânlarını, hile ve düzenlerini neticesiz bırakacak ve salimen Medine'ye hicret edecekti. Nitekim öyle oldu.[70]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de zor günler geçiren Ashab-ı Kirâm'ı teselli etmek ve kurtuluş günlerinin yakın olduğunu ilhamda bulunmak için Musa Peygamber'in kıssasından önemli bir parça anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İsmail Peygamber'in (A.S.) altı kadar özelliği belirtilerek yakında ilâhî emirleri tebliğ edip u/gulama imkânlarına erişileceğine işaret ediliyor. Sonra da bütün mü'minlere, din bilgisini önce kendi aile fertlerine ve yakınlarına öğretmeleri isteniliyor.[71]
Meali:
54— Kitapta İsmail'i de an. Doğrusu o sözünde sâdık bir kimse; (aynı zamanda) bir resul ve nebî idi.
55— Ailesine ve yakınlarına namaz ve zekât ile emrederdi ve o, Rab-binin yanında beğenilmiş, hoşnutluğa erişmişti.
İlgili Hadîsler
«Münafığın alâmeti üçtür:
1— Konuştuğu zaman yalan söyler,
2— Söz verdiği zaman onu yerine getirmez,
3— Kendisine bir şey emanet edildiğinde, hıyanet eder.» [72]
«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, İbrahim'in evlâdından İsmail'i seçip beğenmiştir......» [73]
«Gece kalkıp namaz kılan ve eşini de uyandıran; eşi uyanıp kalkmak istemediğinde onun yüzüne su serpen adama Allah rahmetini ihsan buyursun. Ve gece kalkıp namaz kılan, bu arada kocasını uyandıran, uyanmadığında onun yüzüne su serpen kadına da Allah rahmetini ihsan eylesin.» [74]
«Adam gece uyanır, karısını da uyandırarak namaz kılarlarsa, Allah'ı çokça ananlardan yazılırlar.» [75]
Arapların Atası İsmail (A.S.)
Kur'ân-ı Kerîm'de, Arapların atası kabul edilen ve Peygamberimizin (A.S.) soyunun ulaştığı İsmail Peygamber'e özel bir yer verilmiştir. O, annesiyle beraber ilk Mekke vadisine getirilip yerleştirilen bir peygamberdir. Arkalarından Cürhüm kabilesi gelip Mekke'ye yerleşmiş ve İsmail Peygamber hem onları Allah'ın birliğine dâveî ile görevlendirilmiş, hem de o kabileden bir kız ile evlenmiştir.
İsmail Peygamber'in (A.S.) bazı özellikleri:
1— Sözünde duran, va'dini yerine getiren sadık bir kimseydi.
2— Babası İbrahim Peygamber'e (A.S.) indirilen 10 sahifeyi teblîğ ile görevliydi; o bakımdan hem nebî, hem de resul idi.
3— Ailesine ve kabilesine namaz ve zekât gibi iki önemli ibâdeti emretmiştir.
4— Bu bakımdan Allah katında seçkin bir yeri, rıza mertebesine yükselen bir makamı vardır.[76]
Toplumun Manevî Ve Sosyal Dengesini Sağlayan İlkeler
İsmail Peygamber'in (A.S.) dört önemli vasfı, toplumun manevî ve sosyal dengesini sağlayan faktörlerdir. Şöyle ki : Toplum eğitimiyle yakından ilgili bulunan kişilerin önce söz ve davranışlarıyla güven telkin etmeleri ve örnek hareketlerde bulunmaları şarttır. Şüphesiz ki bu, kendini ve düşüncelerini topluma kabul ettirmenin ilk basamağıdır. İkinci basamak ise, her olayın, her bilginin en doğrusunu vermeye çalışmaktır. Bu, güveni ve istikrarı daha da artırır. Toplumu saptırmak isteyen kötü niyetlilere fırsat bırakmaz ve alanı onlara terketmez.
Namaz ve zekât ibâdetini, ciddi bir müfredat ve yöntemli bir programla kalplere işlemek üçüncü basamağı teşkil eder. Namaz, inanan toplumda cemaatleştirmeyi, kaynaştırıp bütünleştirmeyi sağlar. Zekât, sosyal dengeyi ayakta tutar.
İşte Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğuna erişmenin basamakları, imândan sonra özet olarak belirttiğimiz bu faktörlerdir.[77]
Kıssanın Teselli Ve Tebşir Özelliği
İsmail (A.S.) kıssası, iki önemli husus daha yansıtmaktadır. Birincisi: Mekke'de ekonomik abluka altında bulunup rahat ibâdet edemiyen mü'min-lere, yakında ortaya koydukları doğruluk, güvenilirlik havasının Arap Ya-rımadası'na yayılacağı ve haklara tecavüze son verileceği teselli mahiyetinde anlatılıyor. İkincisi: Yine yakın bir zamanda İslâm ahkâmının rahatlıkla tebliğ edilebileceği bir ülkeye hicret edileceği kapalı şekilde müjdeleniyor. Sonra da İbrahim (A.S.)ın soyundan gelen Resûlüllah (A.S.) Efen-dimiz'in sıradan bir kimse olmadığı, en soylu ailelerden seçilip bu düzeye getirildiği hatırlatılıyor. [78]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İsmail Peygamber'in bazı önemli özellikleri anlatılarak toplumu yönlendirme ölçü ve kıstasları veriliyor. Sonra da çok sıkıntılı günler geçirmekte olan mü'minlerin yakında Mekke'deki küfür çemberini aşıp selâmete erişecekleri ve ilâhî ahkâmı rahat tebliğ edebilecekleri bir ülkeye göç edecekleri kapalı şekilde haber veriliyor.
Aşağıdaki âyetlerle, doğruluğun timsali olan İdris Peygamber'e.dikkatler çekiliyor ve doğruların eninde sonunda kurtulup selâmete erişecekleri müjdeleniyor.[79]
Meali:
56— Kitapta İdris'i de an. Doğrusu o, doğruluğun timsali bir peygamberdi.
57— Biz onu yüce bir yere yükselttik.
İlgili Hadîs
Sahîh hadîslerde, Mi'rae gecesi Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in İdris Peygamberle dördüncü semada buluşup görüştüğü belirtilmektedir,[80]
İdris Peygamber Kimdir?
Müfessirlerin tesbitine göre, asıl adı Ahnuh'tur. Nitekim Tevrat'ta da buna az yakın bir isimle anılmıştır. Nuh Peygamber'in (A.S.) babasının dedesi olarak bilinir. Müfessirlerden bir kısmına göre, asıl adı Hanok'tur. Onlar bu hususta Tevrat'ın şu kayıtlarını dikkate almışlardır:
«Ve Hanok altmış beş yaşında, Metuşelah'ın babası oldu ve Metuşe-lah'ın babası olduktan sonra, Hanok üç yüz yıl Allah ile yürüdü ve oğullar ve kızlar babası oldu ve Hanok'un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu ve Hanok Allah ile yürüdü ve gözden kayboldu; çünkü onu Allah aldı.» [81]
Tevrat'ın aynı bölümüne göre, Hanok beşinci babada Adem'e ulaşmaktadır. Böylece Nuh Peygamber'den çok önce geldiği anlaşılıyor, [82]
Yine aynı kayıtlarda, Nuh Peygamber'in üçüncü batında İdris'e, yani Hanok'a ulaştığı zikredilmektedir.
İdris'in asıl adının Ahnuh olduğunu söyleyenlerden biri de Lübabu't-te'vîl sahibi Alâeddin Ali'dir. Oysa Tevrat'ta böyle bir isme rastlayamadık. İhtimal, onlar Hanok'u Ahnuh şeklinde telâffuz etmişlerdir.
Kesin olmayan rivayetlere göre, kalemle ilk yazı yazan, ilk elbise diken, ilk dikili elbise giyen, ilk silâh yapıp kullanan ve ilk hesap ilmiyle meşgul olan peygamber, İdris (A.S.)dır. [83]
Kendisine 30 sahife indirildiği rivayet edilir.
İdris Peygamber hakkında senedi olmayan birtakım gayr-i sahîh rivayetler, kıssalar anlatılmıştır. Müfessir Kurtubî bile, bunların sahîh olmadığını bildiği halde tefsirinde bu kabil rivayetlere çeşni olsun diye yer vermiştir. [84]
Yapılan ciddi tesbitlere göre, hadîs bölümünde belirttiğimiz gibi, İdris Peygamber'in dördüncü semada olduğu ve Mi'rac gecesinde Resûlüllah'ın (A.S.) onunla görüştüğü anlaşılmıştır. Müslim ve Ahmed b. Hanbel bu rivayeti sahîh görüp nakletmişlerdir. [85]
Kur'ân-ı Kerîm'de İdris Peygamber'den iki yerde bahsedilmektedir. Birincisi, konumuzu oluşturan 56. âyette, ikincisi Enbiya sûresi 85. âyette.. Meryem sûresinde İdris (A.S.)ın hem sıddîk, hem nebî olduğuna temas edilerek, her iki mertebeye lâyık görüldüğü açıklanır. Sonra da bu iki özelliğiyle yüksek bir mekâna yükseltildiğine dikkatler çekilir. Enbiyâ sûresinde ise, onun Allah yolunda, Hakk'ın emirlerini tebliğde, inkarcı sapıklarla mücadelede ve ibâdeti kâmil anlamda yerine getirmede sabreden bir peygamber olduğu belirtilir. Arkasından her peygamber gibi, onun da iyi, yararlı bir kişi olduğu eklenerek iki ayrı özelliği yansıtılır.[86]
İdris Peygamber'in (A.S.) Yüce Bir Yere Yükseltilmesi
Ashab, Tabiîn ve diğer ilim adamlarının bu yükseltilmeyle ilgili görüş ve yorumları farklıdır. Onları özetleyip şöyle sıralayabiliriz:
1— Ashabtan Enes b. Mâlik (R.A.) ile Ebû Saîd el-Hudrî'ye (R.A.) göre, dördüncü semaya yükseltilmesidir.
2— İbn Abbas ve Tabiîn'den Dahhak'a göre, altıncı semaya yükseltilmesidir. [87]
Sahîh-i Müslim'in Sabit el-Bünanî'den,onuri da Enes b. Mâlik (R.A.)den yaptığı rivayet birincilerin yorumunun daha sıhhatli olduğunu göstermektedir.
3— el-Hasen ve arkadaşlarına göre, bundan maksat, Cennet'e yükseltilmesidir, [88]
Bu yükseliş ruhen mi, yoksa hem ruhen, hem de bedenen mi gerçekleşmiştir? Bu konuda elimizde kesin delil yoktur. Bir takım sahih olmayan ve çoğu İsrâiliyat kapsamına giren rivayetler vardır ki, ilim adamlan onları hiçbir zaman delil seçmemişlerdir.
Bize göre, iki yorum söz konusudur:
1— Peygamberlerin ruhî yapıları çok daha gelişmiş kabul edilir. O bakımdan Cenab-ı Hak, İdris Peygamber'i bir süre mâna âlemine yükselterek kudretini izhar etmeyi dilemişse, o takdirde, onun bedeni ruhuna dönüşmüş ve öylece maddî kayıtlardan sıyrılıp beşerî ihtiyaçlardan arınarak yükselmiştir. Tıpkı İsâ Peygamber'in göğe yükseltilme olayında olduğu gibi..
2— İdris Peygamber birçok ilâhî inayetlere mazhar kılındığı ve Tevrat'ın beyânı veçhile üç yüz yıldan fazla yaşadığı için, Cenâb-ı-Hak onun ruhunu yüce bir makama yükselterek ayrı bir iltifatta bulunmuş demektir. Öyle ki, onun ruhuna bir özellik tanımış, ruhlar ve mefekûî âlemlerinde ona özel bir yer ayırmıştır.
Şeyh Muhyiddin Arabî (K.S.), Füsûsü'l-Hikem adlı kıymetli eserinde İdris bahsinde keşif yoluyla mekân ve mekânet kavramları üzerinde durarak hayli geniş açıklamalarda bulunmuş ve meraklıları doyuracak ölçüde bilgi vermiştir. Biz burada konunun detayına girmek istemediğimizden, İbn Arabi'nin açıklamasını nakletmeye gerek görmedik.[89]
Kıssadan Mesajlar Ve Öğütler
1— İmân temeli üzerinde filizlenen doğruluk ağacı, elbetteki hem dünyada, hem de âhirette çok yukarılara doğru dal budak salıp yükselir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, doğruluğu kendine virt ve rehber edinen İdris Peygamber'i hem dünyada, hem de âhirette yüce makamlara yükseltmiştir. Dünyada yükseltilmesi, isminin hem Tevrat, hem de Kur'ân'da baki kılınmasıdır. Ayrıca kendi çağında da saygıdeğer manevî bir makamda bulunuyordu.
O halde hayat çarkını doğruluktan yana çalıştıran ve hayatı boyunca doğruluktan ayrılmayan mü'minlerin hem dünyada iyi bir isim ve unutulmaz bir çığır bırakacakları, hem de âhirette yüce makamlara yükseltilecekleri müjdelenmektedir.
2— Salih amel, imânın en güzel ürünüdür. Böylece imânla sâlih ameli birleştirip bütünleştiren İdris Peygamber, ilâhî iltifata lâyık görülmüştür. Onun gibi, bu ikisini birleştirip birlikte yürüten mü'minlerin de hem dünyada, hem de âhirette ilâhî iltifata lâyık görüleceklerinden şüphe etmemek gerekir.
3— İdris Peygamber sıdk-u selâmetle görevini yerine getirdiğinden Cenâb-ı Hak onu lâyık olduğu güven makamına yükseltmiştir. Mekke'de teblîğ ve irşat hizmetini sürdüren Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'i fazlasıyla üzen müşriklerin saldırıları artık son kertesine gelip dayanmıştı. O bakımdan Cenâb-ı Hak İdris (A.S.) kıssasını anarak pek yakında kendi Resulünü güvenli bir yere ulaştıracağını ilham ediyor ve bunun için kâfirlerin sonlarının yaklaştığına işarette bulunuyor. Nitekim çok geçmeden o üzüntülü günler gerilerde kaldı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz lâyık olan bir toplumu irşada me'mur edildi ve böylece Medine'ye hicret emri indi.[90]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıda geçen âyetlerle, Mekke'de iyiee bunalan mü'minlere tesellide bulunmak ve kurtulup yükselmenin pek yakın olduğunu haber vermek için İdris Peygamber'in kıssasından iki önemli safha anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, isimleri anılan peygamberlere dikkatler çekiliyor. Onlardan sonra gelen kavim ve milletlerin çoğunun namazı bırakıp şehvetlerine uymak suretiyle peygamberlerin yolundan ayrıldıkları açıklanıyor. O bakımdan azgınlıklarının cezasız kalmayacağına dikkatler çekilerek yaşamakta olanlar uyarılıyor. Sonra da Ashab-ı Kiram gibi iyi-yararlı amellerde bulunanlara hazırlanan sonsuz mükâfatlar konu ediliyor.[91]
Meali:
58— İşte bunlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler; Âdem'in soyundan, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan; İbrahim ile İsrail'in (Yakub) neslinden; doğru yola erdirdiğimizden ve seçtiklerîmizdendirler. Rahmân'ın âyetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
59— Bunların ardından (bozuk) bir nesil geldi, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. Onlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.
60— Ancak tevbe edip imân eden ve iyi-yararlı işlerde bulunanlar müstesna.. Bunlar Cennet'e girecekler ve hiçbir haksızlığa uğramıyacak-lar,
61— Rahmân'ın kullarına gıyaben va'dettiği ÂDN Cennetlerine girecekler. Şüphesiz ki O'nun va'di yerine gelecektir.
62— Orada boş-anlamsiz bir söz değil, sadece «selâm» işitecekler. Onların orada sabah akşam rızıkları hazırdır.
63— İşte bu Cennetlere kullarımızdan (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanları vâris kılacağız.
İlgili Hadîsler
«Bizimle müşrikler arasındaki koruyucu fasıla, namazdır. Kim onu ter-kederse, inkâra sapmış olur.» [92]
«Günahtan tevbe eden, günahı olmayan kimse gibidir.» [93]
Allah'ın Kendilerine Nimetler Verdiği Peygamberler
İşte bunlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerdir...»
İdris Peygamber (A.S.), Âdem'in (A.S.) yakın soyundandır. İbrahim Peygamber (A.S.), Nuh (A.S.) ile birlikte gemiye binen oğlu Sam'm soyundandır. İsmail, İshak ve Yakub (sa!ât-u selâm hepsine olsun), İbrahim Pey-gamber'in (A.S.) soyundandırlar. Musa, Harun, Zekeriya, Yahya ve İsa (salât-u selâm hepsine olsun), İsrail Peygamber'in (Yakub) soyundandtrlar.
Şüphesiz ki bunlar peygamberlik payesiyle yüce mertebelere eriştiril-dikleri gibi, soy cihetiyle de asil ailelerdendirler.
Kur'ân-ı Kerim böylece ilâhî risâleti hâmil olan peygamberlerin yine çoğunun peygamber soyundan geldiğine dikkatleri çekerek, hepsinin de mayasında asalet, şeref, iyilik, hakseverlik, doğruluk ve adalet bulunduğuna işaret etmekte; aynı zamanda «gen» denilen harika mikron (milimetrenin binde biri) modelle, irsî meziyetlerin peygamberden peygambere aktarıldığını haber vermektedir.
Ayrıca ilgili âyetle bir diğer önemli hususa parmak basılarak araştırıcılara ön bilgi veriliyor. Şöyle ki : Her peygamber anasından bu ruh ve meziyetle doğar. Sonra belli bir yaşa gelince, peygamberlik payesi mânadan zahire çıkar. O bakımdan her peygamber doğuştan Allah'ın bu üstün nimetine mazhar kılınmıştır. Çünkü peygamberlik sonradan elde edilebilecek bir meslek değildir.[94]
Allah'ın Ayetlerini İşitince Secdeye Kapananlar
«Rahmân'ın âyetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.»
Allah'ı en çok bilen, O'nun kudretinin sınırsızlığını en iyi idrâk eden kimseler, O'ndan daha çok korkarlar ve O'na karşı daha çok sevgi ve saygı duyarlar. Şöyle ki: Allah'a olan sevgi ve saygı O'nu bilmek ve idrâk etmekle orantılıdır. Buna işaretle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Şüphesiz sizin Allah'tan en çok korkanınız ve O'nu en çok bileniniz benim.» [95] buyurmuştur.
Peygamberlerin hemen hepsi de bu özelliktedirler. İlgili âyet onların takvasını, imân Ve irfanlarını yansıtırken «Rahmân'ın âyetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar.» ifadesiyle, Allah'a olan üstün saygılarını özetliyor.
Zira nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için, dünya bile bir yana çekilir. Allah'a giden kimseye birçok canlı cansız saygı gösterir. Allah'ın celâl makamını bilenler, O'na karşı teslimiyetin en anlamlısını gösterirler. İşte Peygamberlerin üstün saygı, takva ve teslimiyetleri bu bilgiden kaynaklanmaktadır.[96]
Secde Âyeti
Meryem süresindeki secde âyeti, uyulması en çok önemli olanıdır. Çünkü peygamberlerin hepsinin Rahman olan Allah'a ağlayarak secde ettikleri tasvîr edilmektedir. O sebeple ilim adamları bu konuda şunu tavsiye etmişlerdir: «Secde âyetini okuyan, ya da işiten kimse secde eder ve secdede o âyetin mânasına uygun gelen bir duada bulunur.»
Meselâ, İsrâ süresindeki secde âyetini okuyan veya işiten kimse, secdesinde, «Allahım! beni, kendilerine nimetlerini bolca verdiğin, ağlayarak sana secde eden kullarından eyle..» diye duâ eder.
Elif-Lâm-Mim- Secde sûresinde secde âyetini okuyan veya işiten kimse şöyle duâ eder: «Allahım! beni, senin hoşnutluğunu dileyerek sana secde edenlerden, senin hamdin ile sana tesbîhte bulunanlardan eyle,. Senin emirlerine karşı büyüklük taslayanlardan biri olmaktan sana sığınırım,.»[97]
Namaz Ve Şehvet -
«Bunların ardından (boziık) bir nesil geldi, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular.,»
Namaz, imânla küfür arasında bir sınırdır. Aynı zamanda imânın açık belirtisidir. Dinin direği, ruhun gıdası, Allah'a yakın olmanın yolu ve rahmetin kapısıdır.
Namaz, günlük hayatı Allah korkusuyla disipline eden benzersiz bir ibâdettir. Nefsin aşırılıklarını frenler, şehvet ve azgınlığın önüne set çeker. İhtirası meşru sınırlar içine aiır. Hayasızlık ve fenalıklardan da alıkoyan
Namaz, ruha neşe, bedene tazelik, zihine açıklık, kalbe rahatlık, vicdana serinlik verir. Kısacası hikmet ve amacı bilinerek kılınan namaz hayatımızı en güzel şekilde düzenleyip programa bağlayan bir ibâdettir.
Şüphesiz ki, belirtilen anlam ve düzeyde kılınan namaz insanı şehvet bataklığından kurtarıp, fazilet ve rahmet; kulluk ve teslimiyet mertebesine yükseltir. O bakımdan Âdem'den son peygambere kadar gelip geçen bütün peygamberlere namaz emredilmiştir. Yani namazsız bir din yoktur. Peygamberlerden sonra gelenler bu ibâdeti terkedince, şehvetlerinin uydusu haline gelmişler. O yüzden ortada ne ahlâk, ne gerçek din, ne de fa-zîlet kalmıştır.
Günümüzde de gerek Hıristiyan âleminde, gerekse İslâm âleminde birçok kesimlerde ve ailelerde namaz terkedildiği, hattâ unutulduğu için, büyük bir ahlâkî çöküntü başlamış; babayla oğlu, anneyle kızı arasında ciddi bir bağ kalmamıştır. Tekniğin ve refahın getirdiği sayısız imkânlar içinde kapatılması zor gayr-i ahlâkî bataklıklar meydana gelmiş; uyuşturucu mübtefâlarından tutun da, homoseksüellere kadar sapıklığın en şeni ve en kötüsünü mubah sayan kuşaklar bu bataklıklarda her şeylerini kaybetmişlerdir. Kur'ân, «Onlar bu azgınlıklarının cezasını bulacaklardır» buyurarak uyarısını yapıyor. O bakımdan, çağın bu amansız hastalıkları ancak Kur'ân'ın manevî eczanesinden alınacak ilâçlarla tedavi edilebilir.[98]
Cennet'te Boş, Anlamsız Söz Yoktur
«Orada boş-anlamsız bir söz değil, sadece «selâm» işitecekler..»
İlgili âyetle, Cennet'teki beşerî münasebetlere küçük bir kapı açılıyor ve bu konuda bizlere bir ölçü ve ipucu veriliyor. Cennet hayatı sonsuz olmasına, ölümsüz, elemsiz ve kedersiz olmasına rağmen, orada boş ve anlamsız söz olmayacak; kırıcı, üzücü, küçük düşürücü hiçbir söz ve davranış ortaya konmayacak. Oranın güzelliğine göre, hep güzel sözler söylenecek, ilâhî tecellilerin sonsuz tezahürlerine göre, yeni yeni konular birbirini izleyecek; Allah'ın cemal sıfatıyla tecelli etmesi karşısında tatlı, çekici, okşayıcı ve doyurucu sohbetler tertiplenecek; Hz. Muhammed'in (A.S.) zaman zaman Cennet ehline görünüp iltifatta bulunması sebebiyle çok tatlı kaynaşmalar ve iltifatlar birbirini izleyecek. Her görüşme, karşılama ve sohbete başlamada karşılıklı selâmlar birbirini takip edecek; melekler de cennetliklerin hizmetine koşarken her defasında selâm vererek hazır olacaklar.
Cennet'te boş ve anlamsız söz ve davranış söz konusu olmadığına göre, ona nisbetle göz açıp kapayacak kadar kısa olan dünya hayatını boş ve anlamsız şeylerle oyalamanın, kavga, sürtüşme, vuruşma, gürültü ve haklara tecavüzle geçirmenin makul bir yanı var mıdır? Bir hiç uğruna ömrünü tüketenler, kendilerine nasıl yazık ettiklerinin farkında mıdırlar? Oysa bu kısa hayat, âhirete gereği gibi hazırlanmak, o büyük günde imânın çok renkli ve yararlı ürünleriyle bulunabilmek dönemidir. Onu berbat etmeye hakkımız yoktur.
Selâm, çok yönlü ve geniş manalar taşıyan bir kavramdır. Selâmet, mutluluk, hoşgörü, güven, rahmet gibi anlamlan içerir. Onun için dünyada birbirimize selâm vermekle emrolunduk. Cennet'te de bunu devam ettireceğiz..[99]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, peygamberlerden sonra gelen kuşakların şehvetlerine uyup namazı terkettikleri konu edildi. Bunun çok elim sonuçlar doğuracağına dikkatler çekilerek, ümmet-i Muhammed (A.S.) uyarıldı. Arkasından iyi-yararlı amellerde buiunan mü'minler için hazırlanan ebedî nimetler belirtilerek inananlar teşvîk edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, görevli meleklerin ancak Allah'ın emriyle yeryüzüne inecekleri ve ona göre hizmetlerini yerine getirecekleri bilgi mahiyetinde verilerek, söz ve davranışlarımızı ona göre ayarlamamız isteniliyor. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın bizi her tarafımızdan kuşattığına dikkatler çekiliyor. O bakımdan Allah'a ibâdetin önemi üzerinde durularak küfür ve şirkten kaçınmamız emrediliyor,[100]
Meali:
64— Biz görevli melekler ancak Rabbın buyruğuyla ineriz. Önünüzde, arkanızda ve bunun arasındaki her şey O'nuhdur. Senin Rabbin unutkan değildir.
65— O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidır. Artık O'na ibâdet et ve O'na ibâdetinde sabırlı olmaya çalış. O'na denk ve benzer olacak hiçbir şey bilir misin?
İniş Sebebi
Ibn Abbas (R.A.)dan yapılan sahîh rivayete göre : Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Melek Cebrail'e : Bizi daha çok ziyaret etmenize engel olan nedir?» diye soruyor. O da cevap olarak yukarıdaki âyeti okuyor. [101]
Diğer bir rivayete göre : Melek Cebrail bir süre gecikip gelmedi. O sebeple Peygamber (A.S.) üzüldü. Sonra Cebrail gelince. Peygamberimiz (A.S.) onun gecikmesinin sebebini sordu. O da yukarıdaki âyeti okudu. [102]
Başka bir rivayette ise, şöyle belirtilmektedir: Cebrail'in gelmesi hayli gecikti. Sonra gelince, Peygamber (A.S.) bunun sebebini sordu. O da şu cevabı verdi: «Nasıl geleyim ki, aranızda tırnaklarını kesmeyenler, koltuk ve etek traşı yapmayanlar, bıyıklarını (dudakları görünecek şekilde düzelt-meyenler ve dişlerini misvak (fırça) ile temizlemiyenler var.,»
Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [103]
İlgili Hadîs
«Allah kendi kitabında neyi helâl kılmışsa, o helâldir; neyi de haram kıtmışsa, o haramdır. Neden sözetmemiş (peygamberlerinin diliyle açıkla-mamış)sa, o da afiyettir. O halde Allah'ın afiyetini kabul edin. Çünkü Allah hiçbir şeyi unutmaz.» [104]
Kâinat Belli Bir Plâna Göre Yönetilmektedir
<<BÎZ görevli melekler ancak Rabbın buyruğuyla ineriz..»
Gelişigüzel, başıboş hiçbir şey yaratılmadığı gibi; amaçsız, hikmetsiz de bir varlık yoktur. Her şey değişmeyen bir plânda yerini almış ve kendi türünün özelliğine, bağîı bulunduğu sünnetullaha göre hizmetini sürdürmektedir.
Gökler meleklerle doludur. İki parmaklık boş bir yer yoktur ki, orada Allah'ın buyruğuna hazır', O'na ibâdet eden bir melek bulunmasın. Yeryüzüne inmekle görevli olan melekler de ancak ilâhî programa göre inmektedirler. Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve kudreti her zerreye nüfuz etmiş, bütün kâinatı kapsayıp kuşatmıştır. Varlıkta O'nun kurduğu nizamın dışında başka bir şey düşünülemez. Her şey O'na aittir. O, hiçbir şeyi unutmaz ve ihmal de etmez.
Her canlı kendi hilkatinin gayesi doğrultusunda hizmetini sürdürmektedir. Bu içgüdü doğuştan onlarda mevcuttur. Her biri için çizilen bir hayat düzeni söz konusudur. İçgüdüleri bütünüyle o düzene bağlı ve bir saat gibi çalışmaktadır.
İlmî araştırmalar bunlardan bir kısmının yarar ve mevcut olma hikmetini tesbit edebilmiştir.[105]
Allah Göklerin Ve Yerin Rabbıdır
<<O' göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbıdır..»
Allah her şeyin yaratıp terbiye edeni, eğitip olgunlaştıranı, plânlayıp amacına yönlendirenidir. O bakımdan her şey Rab sıfatının tezgâhında şekillenmekte ve hedefine döndürülmektedir. Çünkü Rab: Her şeyi türünün özelliğine bağlamakta, mayasındaki ana cevherin sınır ve ölçüsünde tutmaktadır.
O halde her şey, Rab sıfatının düzenlediği plâna ister istemez uymakta, bu mânayla O'na ibâdet ve tesbîh etmektedir, İnsan ise var kılınan şeylerin en mükerremi ve ilâhî sanatın en müstesna eseridir. Rab sıfatına iki yönden bağlıdır: Biri, isteyerek, diğeri elinde olmayarak. Örneğin, spermanın teşekkülü, ana rahmine intikali, yumurtalıkta belli vasatta oluşması ve tedricen şekillenmesi, elinde olmayarak Rab sıfatının tezgâhında insanlaşma basamaklarında yükselmesidir. Doğup büyüdükten sonra mevcut yeteneklerini kullanarak fıtratındaki boyun eğmeye paralel Rabb'a ibâdet etmesi ise, irâdesine bırakılmıştır.
Kur'ân, Rabb'ın ibâdete lâyık olduğunu belirtirken insandan iradî bir inkıyat ve ibâdet istemektedir. Asıl mükâfat gören ibâdet budur. Çünkü kulun irâdesine bırakılmıştır, ıztırarî değildir.
Bu manayla Rahman ve Rabb'a bir adaş, bir benzer bulmak ve bilmek mümkün değildir. Çünkü bu sıfatlar hem noksanlıktan münezzeh, hem de kemal mertebesindedir. O bakımdan yaratılan değil, yaratıcı; eğitilen değil eğiticidir. Buyruğu geçerli, plânı kusursuz, yönetmesi benzersizdir.[106]
İbadette Sabır
Bir çok konularda olduğu gibi, Allah'a ibâdette de sabra ve dayanma güoünü kullanmaya; iradeli ve azimli olmaya mutlaka ihtiyaç vardır. Günlük hayatın akışı, ister istemez insanı kendi doğrultusuna çekmektedir. Namaz vakti girince, kendini o akıntıdan kurtarıp ibâdete çevirmek sağlam imâna bağlı olmakla beraber bir sabır konusudur da.. Yılda bir ay oruç tutmaya azmetmek, hayatın günlük akışını bir bakıma tersine çevirip nefsin aşırılıklarını durdurmak da büyük bir sabır istemektedir. Malın kırkta birinin zekâtını çıkarıp vermek de sabırla içice bir meseledir. Kısacası her ibâdet sabırla gerçekleşmekte ve yine sabırla kendi hedefine ulaşmaktadır. O bakımdan Cenâb-ı Hak kâinatı sabırla yaratmış ve eşyada tekâmül kanununu hâkim kılmıştır. Bunun sebeplerinden biri, insana sabırlı çalışmayı, olaylar karşısında sabırlı olmayı ve taat-ü ibâdeti sabırla yürütmeyi öğretmektir.[107]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kâinatta yer alan eşyanın çok mükemmel ve kusursuz bir plân ve programa göre yaratılıp hizmete sevkedildiği; görevli meleklerin de ancak ilâhî emir çerçevesinde belli bir statüye göre yeryüzüne indikleri belirtildi. Hiçbir şeyin boş ve gayesiz yaratılmadığına işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta hâkim olan mutlak plân ve onun gereği olan mükemmel düzeni görmeyenlerin öldükten sorcra dirilmeye bir türlü inanmamakta ısrar edip durdukları konu ediliyor. Hiç yok iken yaratıldıklarına göre, öldükten sonra yaratılmalarının çok daha mümkün ve kolay olacağı belirtilerek akıllarına ışık tutuluyor. Sonra âhiret âleminde meydana gelecek önemli olaylardan bir kısmına dikkatler çekilerek, daldıkları gafletten uyanmaları isteniliyor.[108]
Meâli :
66— İnsan der ki:«Ben öldüğümde mi bir süre sonra diri olarak (kabrimden) çıkarılacağım?!»
67— 6u insan daha önce hiçbir şey değilken kendisini yarattığımızı düşünüp hatırlamaz mı?
68— Rabbına and olsun ki, onları şeytanlarla beraber mutlaka diriltip kaldıracağız ve biraraya getirip toplayacağız. Sonra da onları Cehennemin etrafında d iz üstü hazır bulunduracağız.
69— Sonra da her topluluktan Rahmân'a karşı en çok küstahlık yapıp başkaldıranlara çekip (Cehennem'e atacağız).
70— Sonra, şüphesiz biz o Cehennem'e girip yaslanmaya en lâyık olanları da daha iyi biliriz.
71— Hem sizden hiçbir kimse yoktur ki Cehennem'e uğramış olmasın. Bu, Rabbin yanında kesin hükme bağlanmıştır.
72— Sonra da Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanları kurtaracağız. Zâlimleri ise dizleri üstü Cehennem'de bırakacağız.
İlgili Hadîsler
Kutsî Hadîs :
«Âdemoğlu beni yalanladı. Oysa beni yalanlamaya hakkı yoktur. Ademoğlu bana eziyet etti. Oysa bana eziyet etmeğe de hakkı yoktur. Onun beni yalanlaması, «Allah beni ilk yaratıp var kıldığı gibi, (öldüğümden sonra) geri çeviremiyecektir» demesidir. Oysa ilk yaratmak, sonra tekrar yaratmaktan daha kolay değildir. Onun bana eziyet etmesi ise, benim evlât edindiğimi iddia etmesidir. Oysa ben birim, hiçbir şeye muhtaç değilim, her şey bana muhtaçtır. Doğurmadım, doğurulmadım ve hiçbir şey dengini ve benzerim değildir.» [109]
«İnsanların hepsi Cehennem'e uğrar. Sonra da amelleriyle ondan çıkarlar.» [110]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir gün ashabına şöyle buyurdu :
«Şüphesiz ki ben, Bedir savaşına ve Hudeybiye an d laş m a sına hazır olan hiçbir mü'minin -inşaallah- Cehennem'e | girmiyeceğini ümit etmekteyim.»
Bunun üzerine Hz. Hafsa (R.A.) dedi ki:
— Ya Resûleliah! Allah Kur'ân'da : «Sizden hiçbir kimse yoktur ki Cehennem'e uğramış olmasın» buyurmadı mı?
Resûlüllah (A.S.) ona şu âyeti okudu: «Sonra da Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanları kurtaracağız.» [111]
«La ilahe illallah deyip de kalbinde arpa ağırlığınca hayır bulunan kimse Cehennem'den çıkacaktır. Lâ ilahe illallah deyip de kalbinde buğday ağırlığınca hayır bulunan kimse de Cehnnem'den çıkarılacaktır. Lâ ilahe illallah deyip de kalbinde zerre ağırlığınca hayır bulunan kimse de Cehennem'den çıkarılacaktır.» [112]
Öldükten Sonra Dirilmeyi Ret Ve İnkâr Edenler
«İnsan der ki: Ben öldüğümde mi bir süre sonra diri olarak (kabrimden) çıkarılacağım?!»
Öldükten sonra dirilip kalkma konusu her insanın kafasını meşgul etmektedir. Aslında bu herkesin özlemidir. Ne var ki, örneği olmayan ve hangi kanunla gerçekleştirileceği, insanların çoğu tarafından bilinmeyen bu olay, insanların çoğuna göre bir muamma olmaktan kurtulamamıştır.
İlim bize pek az şeylerin sırrını çözebilmiştir. Daha doğrusu gözlem ve deney kapsamına giren konularla uğraşıp bazı sonuçlar elde edebilmiş ve edebilmektedir. Ama «öldükten sonra dirilme» olayı, şüphesiz ki gözlem ve deneyin dışında kalan konulardan biridir. Daha çok sağlam imâna ve geniş dinî kültüre dayanmaktadır. Nitekim bu konuyu en güzel ve en doyurucu şekilde anlatıp açıklayan da hak dindir.
İlim, insanın veya bir canlının nasıl oluşup meydana geldiğini biliyor; ama onun canlılık vasfını bilemiyor. Belli elementlerin belli oranda, belli soylar ve türlerden bir araya gelmesiyle canlılık vasfına veya cevherine ortam hazırlanıyor.'Eğer ilim bu ortamla canlılık vasfı arasındaki ilgiyi ve bu vasfın oluş ve intikalini çözebilseydi; öldükten sonra dirilmenin mümkün olabileceğine az da olsa bir kapı açmış olurdu. Ne yazık ki ilim, canlılık vasfı hakkında henüz kayda değer bir şey bilmemektedir.
Kur'ân-ı Kerîm ilgili âyetle bu hususta bir ipucu veriyor; «İnsan daha önce hiçbir şey değilken kendisini yarattığımızı düşünüp hatırlamaz mı?»
Eğer var olan eşya (canlı, cansız) tesadüflerin oluşturduğu bir dizi veya yığın ise, tesadüfler neden bu diziye, ya da yığına yeni yeni şeyler ilâve edememektedir? Yeryüzünde türü, adı, sanı bulunmayan çok değişik bir canlı neden oluşturmamaktadır?
Görülüyor ki, varlık âlemi kör ve şuursuz tesadüflerin peşpeşe sıraladığı, maksatsız, amaçsız rastgele şeyler değil, her biri bir kanuna göre, bir amaca yönelik olarak yaratılmış ve kâinat plânında lâyık olduğu yeri almıştır. Hazırlanan ezelî plân şaşmadan son noktasına doğru uzanıp gitmektedir.
Canlılar âleminde nasıl yepyeni bir türü akletmek mümkün değilse, kâinat düzenine yeni bir düzen getirmek de öylece mümkün değildir. Bu, yüce kudretin uyguladığı sünnetin değişme kabul etmez bir özellik taşıdığını kanıtlar. Kurulan düzen böylece hedefine doğru ilerlemekte ve mevcut plâna göre, hükmünü yerine getirmektedir. Şüphesiz bu plân ve sünnetin ucunda kıyamet vardır. Bütün canlıların yok olması, mevcut sistemlerin bozulması ve sonra yeniden dirilip kalkması ve ikinci bir düzenin mükemmel bir plânla yeniden kurulması, «kıyamet» ve «âhiret» olarak isimlendirilmektedir.
Birinci düzene inanıyorsak, ikinci düzene niçin inanmayalım? Birinci düzende belli oranda, belli türlerde canlı yaratıldığına inanıyorsak, ikinci düzen ve plânda canlıların yeniden aynı oranda, sayıda ve ilk aldığı bi-Cimde yaratılacağını neden kabul etmiyelim?
O halde hiçbir şey değil iken insanı, belli kanunlarla ve belli şartlara göre yaratan kudret, örnek ve modeli mevcut olan bizleri öldüğümüzden sonra yaratmaya kadir değil midir? Birinei yaratmaya kudretinin yettiğine inanıyorsak, ikinci yaratmaya niçin inanmayalım? Bu ikinci yaratma yoksa O'na daha mı ağır gelecek? Canlılık vasfını, bizim bilmediğimiz bir sünnetle gerçekleştirip maddeye sokan Yüce Yaratan'ın bu sünneti hep faal durumda değil midir? Öldükten sonra aynı sünnet belli elementleri biraraya getirip canlılık vasfını neden vermesin? Oysa verdiklerinin milyonlarca, milyarlarca misallerini her gün görmekteyiz.
Bütün bunları bir türlü idrâk etmeyen inkarcı müşrikler, kıyamet günü dirilip kalkınca, gerçeği bütün açıklığıyla görecek, ama neden sonra. Hakk'ın varlığı karşısında baş eğip O.'nu tesbîh eden bütün eşyanın hakkına tecavüz eden maddecilere verilecek ceza da o nisbette büyük olacaktır. Kur'ân'da bu cezanın çizilen tablosunun bir ucu bize uzatılarak iyi düşünmemiz isteniliyor. Aynı zamanda inkarcılar uyarılarak ölüm olayı meydana gelmeden hakikati anlayıp idrâk etmelerinin yol ve yöntemi gösteriliyor: «Sonra onları Cehennemin etrafında dizüstü hazır bulunduracağız. Sonra da her topluluktan Rahmân'a karşı en çok küstahlık yapıp baş kal-ranları çekip (Cehennem'e atacağız).»[113]
Her İnsan Cehennem'e Uğrar
“Hem Sİ2den hiçbir kimse yoktur ki, Cehennem'e uğramış olmasın. Bu, Rabbın yanında kesin hükme bağlanmıştır.»
Âyetin ve ilgili hadîslerin açık anlatım ve delâletinden anlaşılıyor ki, kıyamet gününde, -cennetlik olsun, cehennemlik olsun- her insan önce Cehennem'e uğrar. Sonra ameline ve niyetine göre yerini ve makamını alır.
Ancak bu uğramanın nasiliığı ve niceliği hakkında farklı yorumlar ve rivayetler yapılmıştır:
a) İbn Abbas'a göre, Cehennem'in içine girerler. İyiler ve kötüler önce o felâket yurduna uğrayıp ilâhî adaletin anlamını ve tecellisini gördükten sonra, iyiler Cennet'e gider, kötüler Cehenem'de kalır.
b) Mü'minlerin önce Cehennem'e girmesi, elemsiz ve acısızdır. Ateş onları yakmaz. İbrahim Peygamberi yakmadığı gibi..
c) Cehenem'e girip oradaki azabın dehşet ve şiddetini gören mü'minlerin, Cennet'teki yüksek nimetlerin kıymetini daha çok anlayıp takdir etmelerini sağlar. Böylece Cennet'in ne kadar büyük bir mutluluk yurdu olduğu daha iyi anlaşılmış olur.
d) İnkarcı sapıklar, mü'minlerin oradan çıkarılıp Cennet'e sevkedil-diklerini görünce, üzüntüleri büsbütün artar ve hayıflanıp kalırlar. Dünya1-da kaçırdıkları fırsatları düşündükçe kahrolurlar.
e) Bu uğrama, Cehennem'e uğrama şeklinde değil, onun kenarına gelip içindeki manzarayı görmek şeklinde tezahür edecektir.
Birinci yorum ve tesbit daha sahîh kabul edilmiştir. Çünkü sahîh hadisler o yorumu daha çok kuvvetlendirmektedir.
f) Sırat denilen köprü, Cennet ile Cehennem arasında kuruludur. Her insan mutlaka bu köprüye uğramak zorundadır. O halde Cennet'e gidecek olanlar da bu köprüden, yani Cehennem üzerinden geçmek zorundadırlar. Cennetlikler böylece Cehennem'i ve içindeki azabı gözleriyle görüp geçerler; Cehennemlikler ise, geçme imkânı bulamayıp aşağı düşerler.
Şüphesiz ki bu, -Kur'ân'ın beyanıyla- Allah yanında belirlenmiş kesin bir hükümdür ki olup bitmiştir. Günü gelince aynen gerçekleşecektir.[114]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, öldükten sonra dirilip kalkmaya inanmayanların düşünce ve akıllarına seslenilerek temel bilgiler verildi. Kurulan düzenin mutlaka vakti saati gelince bozulacağına ve hemen arkasından yeni bir düzenin kurulacağına ve ölülerin diriltilip kaldırılacağına dikkatler çekildi. Sonra da her insanın mutlaka Cehennem'e uğrayacağı hatırlatılarak, oradan kurtulmanın ancak imân ve sâlih amelle mümkün olabileceğine işaret edildi.
Aşağıdaki ayetlerle, her türlü saadeti ve mutlu sonucu dünyaya ve ondaki mal ve makama bağlayanlar konu ediliyor. Sonra da mal ve makamca ne kadar üst düzeyde olanlar gelip geçti ki, hiç birini mal ve makamının kurtaramadığı, ilâhî hükmün inmesiyle hepsinin yok edildiği haber verilerek, inkarcı sapıkların, bugün yeryüzünde boynu bükük duran kâfir kavimlerin kalıntılarına bakıp ibret ve öğüt almaları dolaylı şekilde hatırlatılıyor. Küfür ve ahlâksızlıkta ısrar edenlerin iplerinin salıverileceği ve fakat bunun sonunun çok elim bir azapla noktalanacağı haber veriliyor. Arkasından doğru yolda olanların Allah yanındaki makam ve dereceleri övülerek mü'minler daha çok teşvik ediliyor.[115]
Meali:
73— Âyetlerimiz kendilerine açık-seçik okunduğu zaman o inkâr edenler, imân edenlere derler ki, «bu iki topluluktan hangisinin makamı daha iyi, meclis ve mahfilce daha güzeldir?»
74— Oysa onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki malca da, gösterişçe de daha (güçlü ve) güzel idiler.
75— De ki: kim sapıklıkta bulunursa, Rahman (olan Allah) onun ipini uzattıkça uzatsın (ama) sonunda onlar kendilerine va'dolunan azabı ya da Kıyâmet'i görünce, kimin makamca daha fena, askere© daha zayıf olduğunu bileceklerdir.
76— Allah ise doğru yolu bulanların doğruyu bulma yeteneğini artırır. Bakî kalacak iyi-yararlı ameller ise Rabbın katında hem sevapça daha hayırlıdır, hem sonuçça daha hayırlıdır.
İniş Sebebi
Mekkeli putperest müşriklerin ileri gelenleri, Kur'ân âyetleri okununca, Allah" ve Peygamberine dosdoğru inanıp yırtık, yamalı elbise giyinen mü'minlere: «Bir bizim topluluğumuza, bir de kendi topluluğunuza bakın; hangisi mevki, makam ve imkân bakımından daha hayırlıdır?» diyerek onları durmadan küçümsemeye çalışırlardı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [116]
Diğer bir rivayete göre : Ashab-ı Kirâm'dan Habbab b. Eret (R.A.) şöyle anlatmıştır: «Müşriklerden Âs b. Vâil'e bir kılıç yaptım. Sonra İslâm'a girdim. Bir süre sonra üoretimi almak için kendisine uğradığımda küstahlık etti: «Muhammed'i inkâr etmedikçe ücretini vermem» dedi. Ben de: «İnkâr benim yolum değildir. Bu hakkı, öldükten sonra Allah seni dirilteceği güne bırakıyorum» dedim. O da : «O halde bırak da ben ölüp dirildikten, tekrar mal ve evlât sahibi olduktan sonra senin bu hakkını öderim» diyerek benimle alay etti. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.» [117]
İlgili Hadîs
Selmân b. Abdurrahmân (R.A.) anlatıyor:
«Bir gün Resûlüllah (A.S.) Efendimiz oturuyordu. Dalından yeni kopmuş bir çubuğu alıp eliyle onun yapraklarını sıyırdıktan sonra şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki, Lâ ilahe illâllahu vallahü ekber ve Sübhanellahi ve'l-ham-du lillahi, sözü, rüzgar bu ağacın yapraklarını nasıl düşürüyorsa, o da öylece hatâları döküp düşürür.» Sonra da : «Ya Ebâ Derdâ! Bunları, aranıza bir engel girmeden al ki, bunlar baki kalan iyi, yararlı amellerdir ve bunlar Cennet hazinelerindendir,.» diye ekledi. [118]
İnkârla İmânı Maddî Değerlerle Ölçme Gafleti
<<Bu îki topluluktan hanesinin makamı daha iyi, meclis ve mahfilce daha güzeldir?»
Birkaç günlük sonu belli olmayan refahı görünce şımaran ve bununla kendilerini üstün sayan Mekkeli putperestler, inkâr ile imân arasında çok yanlış bir kıyas yaptılar: İnkârın refah ve bolluğa, imânın açlık ve sıkıntıya sebep olduğunu belirterek şuursuzca yanlış bir değer ölçüsü ortaya koydular, bunun ilerisini görmediler. Çok geçmeden fakir, aç ve çıplak diye küçümsedikleri o insanlar ilmin, medeniyetin, ahlâk ve faziletin kurucusu ve koruyucusu oldular. İddialı müşrikler ise, hakkın karşısında baş aşağı gelip zillete uğradılar.
Günümüzde de batı ülkelerinin göz kamaştıran teknik ve refahını, demir perde gerisi Rusya'nın kaba vurucu gücünü gören bazı aydınlar, bunlarla İslâm ülkeleri arasında fasit bir kıyaslamaya yöneldiler. Bir an düşünmüyorlar ki, düne kadar dünyanın efendisi Müslümanlardı. Üç kıta üzerinde ilim ve medeniyetin temelini atarak yabancıların kıskançlık ve gıptalarını (kin ve düşmanlık havası içinde) kendi üzerlerine çekmişlerdi. Ama her yükselişin mutlaka bir düşüşü vardır. Sonra batı ülkelerinin ekonomik ve teknik yönden kalkınmaları, Hıristiyan oldukları için, keza İslâm ülkelerinin çoğunun geri kalmışlığı da Müslüman oldukları için değildir. Aksine, İslâm âlemi Kur'ân kültüründen uzaklaştığı, insana çalışma azmini ve gayretini veren ilâhî beyânlara kulaklarını tıkadıkları için geri kaldılar.
Bugün batı âlemi, Amerika ve Rusya ekonomik bir üstünlük sağlamışlarsa, bu yükselmelerinin bir süre sonra mutlaka alçalma dönemi başlayacaktır. Hattâ bazı batı ülkelerinde bunun belirtileri yer yer kendini hissettirmeye başlamıştır. Her şeyden önce, gençlik dejenere olmuş, uyuştu-rueu madde kurbanları milyonları aşmış, homoseksüeler çoğalmış, ailetemelinden sarsıntı geçirme felâketine uğramıştır. Bunun önüne geçemedikleri takdirde, gelecekleri son derece karanlıktır. Dünya tarihinde hiçbir milleti, ahlâktan, faziletten, hakseverlikten yoksun, dinsiz, imansız, zalimler ayakta tutamamışlardır. Bunların oluştuğu bir ülkenin zevali pek yakın olmuştur.
Yirminci asrın son yarısında geri kalmış İslâm ülkeleri bir silkinme içinde toparlanma dönemine girmiş bulunuyorlar. Kendi öz değerlerine dönme, maddî ve manevî güçleri birarada yürütme gayreti içindeler. Daha da şuurlu davrandıkları, birlik sağlayıp, büyük bir ekonomik güç de oluşturdukları takdirde kendi meselelerini kendi aralarında çözmüş olacaklar, Sanırım ki, o günler pek uzak değildir. O bakımdan bir keramet olarak değil, sünnetullah'ı bilerek, tarihin seyrinden misaller alarak diyoruz ki: Yakın gelecekte dünya nizamı değişecek, İslâm âlemi yukarıya doğru tırmanırken, diğer ülkeler aşağıya doğru inmeye yüz tutacaklar..
O halde gerçek hayır ve iyilik yalnız maddî refahta değil, iman, irfan, güzel ahlâk, fazilet ve hakseverlikle birleşen sağlam ekonomik yapıdadır. Kur'ân bu iki değerin birarada yürütülmesini emrediyor.
Görülüyor ki, yalnız mal, evlât ve makamı hayatın tek amacı ve güçlü bir millet olmanın tek yolu sayan, ya da kabul eden kavim ve milletlerin ömrü pek uzun olmamıştır. Yıkılıp silinen birçok imparatorlukların hayatını incelediğimizde, karşımıza hep bu yanlış tutum ve anlayış çıkmakta; maddeyle mana, dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurmayanların âkibeti hüsranla noktalanmaktadır.
Ünlü Şâir Salih b. Şerif bu gerçeği ne güzel dile getirmiştir:
Nerede, de bana, o taçlı hükümdarların Yemen'i?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçlan ne oldu?
Şeddad'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi, Sasamlerin ebedî sanılan devleti ne oldu?
Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Karun.
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?
Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.
Bir masal onlar. Bir varmış bir yokmuş. Bir toz toprak bulutu.
O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar, bir rüya artık. Her biri hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.
Gün oldu, zaman denen er, sağa döndü Darâ'yı uçurdu bir vuruşta, Sola döndü Kisra'yı, Kisra'yı ne takı, ne sarayı kurtarabildi korudu. [119]
Rahman Olan Allah Bazı İnkarcı Milletlerin İpini Uzatır Da Uzatır
«De ki: Kim sapıklıkta bulunursa, Rahman (olan Allah) onun ipini uzattıkça uzatsın, (ama) sonunda onlar kendilerine va'dolunan azabı, ya da kıyameti görünce, kimin makamca daha fena, askerce daha zayıf olduğunu bileceklerdir.»
Bunun iki önemli hikmeti vardır. Birincisi, Müslümanların kendilerine gelip toparlanmasını sağlamak; ikincisi, inkarcı sapıkların azgınlık ve küfürlerini artırmak içindir. Günümüzde de bunun bazı örnekleri vardır. Ama uzatHan bu ip bir gün mutlaka kopacaktır. Çünkü inkâr, azgınlık ve zulüm bir noktaya kadar devam edebilir, ama başarılı olması ve hep ayakta kalması mümkün, değildir.
O halde-bugün Allah'ı inkâr hastalığıyla mübtelâ olup dünyayı fitne ve fesada boğmak isteyen komünist ülkelerin ve ateistlerin hâlâ ayakta durmaları hiç kimseye umut vermesin ve biz Allah'a imân edenleri de ümitsizliğe düşürmesin. Onlardan yana uzatılan ip kopmak üzeredir. Dönüş yapmadıkları takdirde ilâhî hükmün tecellisinden kendilerini kurtarmaları söz konusu değildir. Zira bu ilâhî bir kanundur ki sırası gelince hükmünü mutlaka yürütür.
Şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk'ın âdet-i nahiyesinden biri de, doğru yolu seçip yürüyenlerin doğruluğunu artırmaktır. Baki kalacak olan ne taç, ne de saltanattır; imân temeli üzerinde yükselen salih amellerdir.[120]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, her türlü saadeti dünyada ve dünyadaki mal ve makamda arayanlar konu edildi. Dinden, imândan ve güzel ahlâktan uzak bir maddî refahın kurtarıcı olamıyacağına dikkatler çekildi. Küfür ve ahlâksızlıkta ısrar eden milletlerden yana uzatılan ipin bir gün kopmasının mukadder olduğu belirtilerek, yaşamakta olan milletler uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, kafa ve kalplerini yalnız dünyalıkla doldurup bunların ötesinde başka bir kıymet ve kurtuluş düşünemiyen şaşkınların tutarsız sözleri üzerinde duruluyor. Sonra da dönüş yapmadıkları takdirde kendilerine hazırlanan uhrevî cezaların bazı safhaları anlatılarak düşünce ve duyguları yönlendirilmek isteniyor.[121]
Meali:
77— Âyetlerimizi inkâr edip, «bana herhalde mal ve çocuk verilecektir» diyeni gördün mü?
78— Gaybı mı biliyor, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü almıştır?
79— Hayır, onun söylediğini yazacağız ve azabı ondan yana uzattıkça uzatacağız.
80— Onun söyledikleri şeye biz mîrasçı olacağız ve o yalnız başına biz© gelecektir,
81— Kendilerine azizlik ve şeref (vesilesi) olsunlar diye Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler,
82— Hayır, o ilâhlar, onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara karşı düşman olacaklar.
83— Kâfirlerin üzerine onları sürükleyip canlarını sıkan şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?
84— O halde aleyhlerine acele etme; biz onların (günlerini) sayıyoruz.
85— O gün Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanları Rahmân'a gönderilen konuk heyet olarak toplarız.
86— Suçlu günahkârları ise susuz bir vaziyette Cehennem'e sürüp götüreceğiz.
87— Rahmân'ın yanında bir söz almış olandan başkası şefaate yetkili olmayacak.
İniş Sebebi
Ashab-ı Kirâm'dan birkaç zatın, putperest olan Âs b. Vâil'de alacakları vardı. Onu istemeye gittiler. O da onlara: «Siz Cennet'te altın, gümüş, ipek ve her çeşit nadide ürün bulunduğunu söylemiyor musunuz?» diye sordu. Onlar da : «Evet, öyle diyoruz.» diye cevap verdiler. Âs b. Vâil, «O halde buluşmamız ve ödeşmemiz âhirete kalsın. Vallahi eğer öyle bir ikinci hayat gerçekleşirse, bana yine mal ye evlât verilecek ve size indirilen kitabın da bir benzeri bana indirilecek..»
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [122]
İlgili Hadîsler
«Kıyamet gününde insanlar umutlu olarak, korkarak ve endişe duyarak üc yol üzerinde toplanırlar. İki kişi bir deve üstünde, üç kişi de bir başka deve üstünde, dört kişi de bir diğer deve üstünde, on kişi de bir başka deve üstünde bulunur. Onlarla beraber ateş de haşrolunur Onlar nerede sıcaktan bunalıp dinlenmek isteseler, ateş beraberlerinde olur. Nerede akşamlarlarsa, ateş de onlarla beraber aynı yerde akşamlar. Nerede sabahlarlarsa, ateş de onlarla beraber o yerde sabahlar ve nerede gecelerlerse, ateş de onlarla beraber orada geceler.» [123]
Açıklama : Âhiret'te gece-gündüz olmadığına, sadece aydınlığın devam edeceğine göre, hadîste anılan gece-gündüz, sabah-akşam sözleri, ateşin onlardan hiç ayrılmayacağına işarettir.
«Kıyamet gününde insanlar üc sınıf halinde haşrolunurlar: Yaya, süvari ve yüzükoyun..
Bunun üzerine soruldu:
— Ey Allah'ın Resulü! Onlar yüzükoyun nasıl yürüyebilirler? 1 Cevap verdi:
— Onları iki ayak üzerine yürüten Yüce Kudret, yüzükoyun da yürütmeğe kadirdir.» [124]
Putperestler Ve Putlar
Putperestler, ya kendileri gibi insanlara, ya kendilerinden bir derece aşağı olan diğer bir canlıya, ya kendilerinden çok aşağı olan Güneş, Ay gibi parlak cisimlere, ya da kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri mermer ve taş parçalarına taparlar; onları en büyük şefaatçi ve kurtarıcı kabul ederler. Böylece Yaratan ile yaratılanı birbirine karıştırıp tam bir şuursuzluk içinde, kendilerini içinden çıkılmaz bir muammaya sokarlar. Ne Güneş, ne Ay, ne hayvan, ne de taş onlardan kulluk ve ibâdet bekler. Hepsi de hilkat kanununa bağlı kalıp Hakk'ın buyruğuna râm olarak tesbîh ederler.
İnsanın insana tapması ise, bütün bu sahte ilâhlardan da ötede bir sahtelik; şuursuzluktan da ileri bir bönlük ve adiliktir. Tapanla tapılan, iiâhlaştırania ilâhlaştırılanlar arasında fark yoktur.
Kıyamet gününde adaletini bütün incelik ve hikmetiyle sergilemek için her şeyi konuşturacak olan Yüce Kudret, sahte ve bâtıl ilâhları da konuşturacak; hepsi de böyle bir sahtelikten irkilip kendilerine ibâdet edenlere kin ve nefretle bakacak.
İşte putperestin bütün ömrü bu kin ve nefreti, sonra da ilâhî gazabı kazanma yolunda harcanmış, bir hiç uğruna gelecek olan ebedî hayatı berbat etmiştir.[125]
Şefaat Yetkisi
«Kendilerine azizlik ve şeref (vesilesi) olsunlar diye Allah'tan başka birtakım ilâhlar edinirler.»
Şefaat: Birine yardımcı olmak için angaje olmak; biri adına bağışlanma dilemek; aşağı mertebede olan kimse için yukarı mertebede olandan yardım, af ve benzeri bir istekte bulunmak gibi mânalara delâlet eden bir kavramdır.
Dinî terim olarak : Kıyamet gününde günahkâr suçlu mü'minler için -yine Allah'ın müsaadesiyle- bağışlanma dilemektir.
İlgili âyetle, bir kimsenin şefaat edebilmesi için Allah yanında bir söz almış olmasının şart olduğu belirtilmektedir. Öyle ki, O, kime izin verirse şefaat edebilir. Çünkü bu şerefli görev ancak lâyık olanlara verilecektir. Putların azizlik ve şerefi olmadığı gibi, şefaat yetkileri de yoktur.
Kur'ân bu açıklama ile, dosdoğru inanan bir mü'minin kime, hangi kudrete güvenmesi gerektiğini hatırlatarak bilgi veriyor. Dünyadaki makam, servet, saltanat ve şatafatın Allah yanında bir değeri olmadığına işaret edilerek, bunları amaç değil, birer araç olarak salîh ameller düzeyinde değerlendirmemiz isteniliyor. O kadar ki, bu nîmetler Hakk'ın hoşnutluğuna yöneltilirlerse bir değer taşırlar. O halde mü'minin değer ölçüsü, sadece Hakk'ın rızasıdır. Sevdiğini de, saydığını da, yardım ettiğini de, yardımını umduğunu da ancak bu rıza için sever, sayar, yardım eder, yardım bekler..[126]
Şeytanların Kâfirler Üzerine Gönderilmesi
<Kâfirierin üzeHne °nlan sürükleyip canlarını sıkan şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?»
Küfrü mıknatısa benzetecek olursak, şeytanlar ona nisbetle demir özelliğini taşırlar. O bakımdan küfür durmadan şeytanları kendine doğru çeker. Küfür mıknatısının iki kutbu var: Biri nefsi, diğeri şeytanı gösterir.
Allah bu gerçeği hatırlatarak ilâhî sünnet gereği, «Kâfirlerin üzerine onları sürükleyip canlarını sıkan şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?» buyuruyor. Öyle. ki, insan inkârı benimser, ahlâksızlığı huy edinirse, kalbini ve dimağını istilâ eden inkâr kutuplarını nefis ve şeytana çevirmiş olur. Böylece şeytanlar da kendilerine yönelik bulunan kutba doğru koşarak giderler.[127]
İçini Küfürle Dolduranlar Hakkında Tecelli Safhalarından Yedisi
1— İnkarcı sapıkların ağızlarından çıkan her hezeyan ve inkâr yazılır ve o sebeple her geçen gün azap biraz daha onlara doğru uzatılır. Böyleee inkarcı nankör aldığı her nefesle, attığı her adımla cehenneme biraz daha yaklaşmış olur. Dönüş yapmadığı takdirde, ölmesiyle birlikte kendini cehennem kenarında bulur.
2— Güvendikleri ve gurur duyup böbürlendikleri dünyalıktan ne varsa, bir gün hepsi çekilip alınır. Hakiki vâris Allah olur. Onlar da eli boş, yüzü kara olarak Allah'a dönmek zorunda kalırlar.
3— Kalpleri imân ve irfandan boş, her türlü nîmet ve azizlikten uzak bir halde Allah'a döndürülürler.
4— Taptıkları putlar ne dünyada, ne de âhirette onlara azizlik ve şeref verir; bilâkis zillet ve rüsvaylık getirir.
5— Kendilerine yardımcı ve şefaatçi saydıkları putlar, âhirette onlara kin ve nefret duyarlar; Allah'ı bırakıp başkasına tapmanın insana yakışmadığını söyleyerek uzaklaşırlar.
6— Küfürle işbirliği halinde olan şeytanlar, durmadan kâfirleri ebedî meskenet ve zillete sürükleyip aşkla, şevkle götürürler.
7— Şatafat içinde yaşayıp mü'minlere tepeden bakıp alay eden kâfirlerin günleri sayılıdır. Ömür çok kısa, yapılacak işler de o kadar çoktur. Zaman durmadan ömrü törpülemektedir. Bir de bakarsın ki, lüks ve şatafatın, böbürlenme ve gururun yerinde yeller esiyor.
Kur'ân-ı Kerîm ilgili âyetlerle bu hakikatleri beşer düşüncesinin önüne serip daha etraflı düşünmelerine imkân veriyor. Sonra da âhiretten bir diğer düşündürücü safhayı açıklayarak kâfirleri şöyle uyarıyor: «Suçlu günahkârları ise, susuz bir vaziyette Cehennem'e sürüp götüreceğiz. Rah-mön'ın yanında bir söz almış olandan başkası şefaate yetkili olmayacak..»[128]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, kafa ve kalplerini dünyalıktan yana çevirip Allah'ı ve âhireti inkâr eden sapıklar hakkında ilâhî hükümden tecelli edecek yedi kadar önemli safhaya dikkatler çekildi ve böylece inkarcıların daldıkları gafletten uyanmalarına fırsat verilerek tevbe kapısının açık bulunduğuna işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, küfrün bir başka ölçüsüzlüğü konu ediliyor: Allah'a evlât isnat edenlerin çok çirkin bir yakıştırmada bulundukları üzerinde duruluyor. Canlı-cansız ne varsa hepsinin de Allah'ın yarattığı nesneler olduğu belirtilerek, Allah'a ortak koşanlar uyarılıyor.[129]
Meâli :
88— Rahman çocuk edindi, dediler.
89— And olsun ki, çok çirkin ve de büyük bir söz ortaya getirip attınız.
90-91— Neredeyse Rahmân'a çocuk isnat etmelerinden dolayı gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecek.
92— Oysa Rahmân'a çocuk edinmek yakışmaz, (O'nun ilâhlık vasfına uygun düşmez).
93— Göklerde ve yerde her kim ve ne varsa mutlaka Rahmân'a kul olarak gelirler,
94— And olsun ki, O, onları birer birer sayıp hesaplamıştır.
95— ve hepsi de Kıyamet günü O'na yalnız başına gelecektir.
İlgili Hadîsler
«Duyduğu eziyete karşı Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur. O'na ortak koşuluyor, evlât isnat ediliyor. Oysa O, o iftira ve isnatçıların hem rl-zıklarını verir, hem de onlara afiyet bahşeder.» [130]
«Ölülerinize Lâ ilahe illallah şehadetini telkin ediniz. Kim ölüm vaktinde bunu söylerse, Cennet ona vacip olur.»
Bunun üzerine Ashab-ı Kiram sordu:
— Ya bunu sağlıklı zamanında söyleyen kimse?.. Cevap verdi:
— Ona da (Cennet) vacip olur. Canımı elinde tutan zata yemin ederim ki: Gökleri, yeri ve bunlarda, aralarında olan bütün şeyleri getirip terazinin bir kefesine, Lâ ilahe illâllah'ı da diğer kefesine koysalar, elbette bu kelime ağır gelir.» [131]
Rahmân'ın Eşi, Oğlu, Dengi Ve Benzeri Yoktur
«Rahman çocuk edindi, dediler. And olsun ki, çok çirkin ve de büyük bir söz ortaya getirip attınız..»
Kâinat düzeninde yer alan her şey, düzenin bir parçası olduğunu, belli bir plâna bağlı bulunduğunu, çok yüce bir kudretin tezgâhında şekillendiğini ve mutlak bir hikmete göre var kılındığını yansıtmaktadır.
Çocuk neslin devamı, ailenin tamamlayıcı parçasıdır. Allah'ın oğlu varsa, o halde neslini devam ettirmeğe muhtaçtır. İhtiyacı varsa, sonradan yaratılmadır. Sonradan yaratılmış ise, bir yaratıcının varlığı zorunludur. O takdirde de Allah yaratıcı olamaz, yaratılmış olabilir. Bu da her yönüyle ulûhiyete ve onunla içice olan Tevhîd İnancı'na ters düşmekte ve temelinden yıkıp bir fasit daire meydana getirmektedir.
Rahmân'a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecek, mealindeki âyeti dört ayrı yorumla açıklamak mümkündür:
1— Böylesine çirkin, ölçüsüz bir iddiayı göklerin ve yerin yaratılışı, kuruluşu, plânı ve mükemmel düzeni reddeder. Çünkü bunları böyle yaratanın mutlaka her şeyden müstağni olması gerekir. Aynı zamanda öncesi'z ve~sonrasızlığının zarureti ortaya çıkar. Zira başlangıcı ve sonu olan bir şey, mutlaka sonradan yaratılmadır. Sonradan yaratılan ise, ilâh olamaz.
2— Allah'ın insanlara karşı rahmet ve hilmi olmasaydı, bu sözün dehşetinden gökler parçalanır, yer yarılır ve dağlar yerinden kayardı. Öyle ki, düzeni sağlayan ilâhî kanun kaldırılır ve öylece her şey altüst olurdu,
3— Bu gibi deyimler daha cok sözün ölçüsüzlüğünü, ilimden uzaklığını, ölçülüp tartılmadan şuursuzca söylendiğini belirtmek içindir.
4— Gökler, yer ve dağlar, eğer akledebilselerdi, böylesine Tevhîd İnanci'na ters düşen çirkin bir iddiadan dolayı parçalanırlardı.[132]
Varlıkta Ne Varsa, Hepsi De Kul Olarak Allah'a Gelirler
«Göklerde ve yerde her kim ve ne varsa mutlaka Rahmân'a kul olarak gelir.»
İnsanlar isteseler de, istemeseler de ilâhî plâna uymak, O'nun koyduğu esasa göre bir sonuca erişmek zorundadırlar. İnsanlar Hakk'ı tasdik de etseler, inkâra do sapsalar, kâinatta her şey O'nu anlamakta ve O'nun hilkat damgasını taşımaktadır. Kimi hal, kimi de kal diliyle teşbihini sürdürmekte, varlığını O'na bağlayıp baş eğmektedir. Allah'a baş eğmeyen insanlara gelince: Ölüm olayı ile ilk baş eğme devresine girerler ve tam bir inkıyat ve kulluk doğrultusunda Allah'a döndürülürler.
Gerçek bu olunca, baş eğmeler sürüp gider ve sonunda insan aczini anlayıp gerçeği öğrenir ama neden sonra..[133]
Rahman İsminin Tekrarlanması
Meryem sûresinin son bölümlerinde Rahman ismi ondan fazla yerde anılmaktadır. Önce bu ismin delâlet ettiği manayı özetleyip sunalım; sonra da sebep ve hikmetini açıklamaya çalışalım.
Rahman : Rahmet kökünden gelen bir sıfattır. Kök mana olarak, rahmet ve iyiliği gerektiren kalp yufkalığı demektir. Ancak bu kavram bazan sadece kalp yufkalığı, bazan da sadece iyilikte bulunma mânalarında kullanılır. O halde Allah'a nisbet edilip kullanılınca, ikinci manaya; insanlara nisbet edilince -ki edilmesi doğru değildir- birinci manaya delâlet eder.
Rahman sıfatı, Allah'a has bir isim olarak tevkifi isimler arasında yer alır. Başkası hakkında kullanılması caiz değildir. Çünkü bu sıfat, varlık âlemini kapsayıp kuşatan bir rahmettir ki her şey kendi özelliğine ve yeteneğine göre bu rahmetten payını alır. Bu manayla dünyada mü'mini de, kâfiri de, putperesti de Rahmet sıfatının ihsanından ve tecellilerinden yararlanırlar. Yani bu sıfat hepsini kapsayıp kuşatmıştır. Su, hava, güneş, toprak, ürünler ve yeryüzündeki canlılar bütünüyle Rahman sıfatının insanlığa takdim ettiği nimetlerdir. Herkes bu nimetlerden yararlanmaktadır. Aynı zamanda aslan ve kaplan gibi yırtıcı vahşi hayvanlar bile, bu rahmetin birer tezahürü olarak kendi yavrularını yememekte, bir yerden başka bir yere taşırken incitmeden itina ile onları taşımaktadırlar. Âhiret'te ise, bu rahmet, Rahîm sıfatının tecellileriyle sadece mü'minlerden yana yönelir. Her mü'min imân ve irfanı, sahih amel ve hizmeti oranında ondan nasibini alır.[134]
Rahman Sıfatının Tekrarlanmasının Hikmeti
1— İbrahim Peygamber'in (A.S.) putperest olan babasına Rahmân'dan dokunacak azap, âhirette ilâhî rahmetten mahrum kalacağına işarettir.
2— Şeytan'ın Rahmân'a başkaldırması, kendisine bu sıfattan yansıyan rahmetin nasıl büyük bir nîmet olduğunu idrâk etmemesinden kaynaklanmıştır. Oysa Cenâb-ı Hak ona da hep bu sıfatla nazar kılmıştı.
3— Rahman sıfatının aralıksız tecellilerine mazhar olan ve bu sıfatın varlık âlemine nasıl yöneldiğini cok iyi bilen peygamberler, Rahmân'ın âyetleri okununca ağlayarak secdeye kapanmışlardır.
4— Gıyaplarında mü'min kullarına va'dedilen Adn Cennet'i, Rahmân'ın sonsuz rahmetinin âhirette Rahîm sıfatıyla tecelli etmesinin eseridir.
5— Rahmân'a en cok başkaldıranların, topluluk arasından çıkarılıp ayrılmaları sağlanacak. Kendilerini bu rahmete lâyık düzeye getirmeyen nankörlerin kıyamette bu rahmetten mahrum kalmaları, bu tutum ve anlayışlarının cezası olacaktır.
6— Rahman olan Allah, rahmeti gereği, sapıklık içinde kalmak isteyenleri de bir süre erteler, onlara hemen azap etmez, bunu daha cok âhi-rete bırakır. Aynı zamanda ölmeden önce dönüş yapıp Rahmân'a dosdoğru kul olurlar diye onlara mühlet verir.
7— Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlar, dünyada Rahman sıfatından nasiplerini, alacakları gibi, âhirette de bu sıfatın tecellisiyle kalkıp O'nun rahmetiyle ebediyen mutlu olacaklardır.
8— Rahmân'ın rahmetine lâyık olup canlılara karşı kalpleri yufkala-şanlar, kıyamette bu sıfatın havasına kavuşup şefaat etmeye lâyık görülecekler.
9— Rahmân'ın rahmeti, iyilik ve ihsanıdır. İnsanların rahmeti, kalp inceliğinden doğan sıcak ilgi ve yardımdır. Bunun için Rahmân'a evlât edinmek yaraşmaz. İnsana ise, hem hayatın mey vasi, hem neslin devamı bakımından lüzumludur.
10— Göklerde ve yerde kim ve ne varsa, hepsi de Rahmân'ın rahmetinin eseridir; O'nun kudretinden gelmişlerdir ve yine kul olarak O'na döneceklerdir. O rahmete göre salih amellerde bulunup düzenli bir hayat sürenler, kıyamette yine ona ehil olacaklardır.[135]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'a evlât isnat edenlerin çok çirkin ve aynı zamanda büyük bir söz ortaya attıkları, Tevhîd İnaneı'nı temelindn yıkmaya yöneldikleri belirtildi. Oysa varlıkta ne varsa hepsinin Rahmân'a kul olarak geleceklerinde hiç şüphe olmadığına dikkatler çekilerek Allah'ın evlât edinmekten pak ve münezzeh olduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, imân temeli üzerinde salih amellerde bulunanların Rahman olan Allah ile dostluk kurma mertebesine eriştirilecekleri müjdeleniyor. Kur'ân'ın indirilmesinin birçok sebeplerinden iki önemli kısmı üzerinde duruluyor. Sonra da Hakk'a başkaldırıp inkârlarında ısrar edenlerin silinip belirsiz hale getirildikleri bildirilerek yaşamakta olan sapık in-kârçıların bu hususu iyi düşünmeleri ihtar ediliyor.[136]
Meali:
96— İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları elbette Rahman (olan Allah) sevgili kılar.
97— Biz bu Kur'ân'ı Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanları müjdelemen ve inatçı bir topluluğu onunla uyarman için senin dilinle kolaylaştırdık.
98— Ve onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Onlardan birini olsun hissediyor musun veya onların bir fısıltısını duyuyor musun?
İlgili Hadîs
«Allah bir kulunu sevince, Cibril'i çağırıp şöyle buyurur; «Şüphesiz ki (ben) Allah, falan kimseyi seviyorum. Sen de onu sev.» Bunun üzerine Cebrail (A.S.) da onu sever ve gök ehline şöyle seslenir: «Doğrusu Allah falan kimseyi seviyor, siz de onu seviniz.» Gök ehli de onu sevmeye başlar. Sonra da o kimse için yeryüzüne (sevilip) hüsn-ü-kabul görme (duyguları geliştirilip) konulur.» [137]
Diğer bir rivayet:
«Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'i çağırıp, «Ben falan kulumu seviyorum, sen de onu sev» buyurur. Cebrail de o kulu sever, sonra da gökte şöyle seslenir: «Şüphesiz ki Allah falan kulunu seviyor, siz de onu sevin.» Böylece gök ehli de o kulu sevmeye başlar. Sonra da o kul için yeryüzüne (sevilip) hüsn-ü kabul görme (duygusu) bırakılır.
Allah bir kuluna gazap ettiği zaman, Cebrail'i çağırır ve: «Ben falan kulumu sevmiyorum, sen de onu sevme» buyurur. Cebrail de o kula gazap eder. Sonra gök ehline seslenir ve: «Allah falan kulu sevmiyor, gazap ediyor, siz de onu sevmeyin» der. Sonra da onun için yeryüzüne sevilmeme (duygusu) konulur.» [138]
Allah Sevgisinin Sebebi
<İmân şdip iyi' varaHl ameller" de bulunanları elbette Rahman (olan Allah) sevgili kılar.»
Kur'ân-ı Kerîm ilgili âyetle, Allah sevgisinin iki ana sebebini açıklıyor: Dosdoğru imân ve onun gereği, tabii ürünü olan sâlih amel.
Buna şöyle misâl verebiliriz: Elektrik akımından yararlanmak için iki İletici kabloya ihtiyaç vardır: Biri pozitif, diğeri negatif ölçüdedir. Allah sevgisinin akımını gönüllerimize indirebilmek için imana ve amel-i saliha mutlaka ihtiyaç söz konusudur. Biri diğersiz arzulanan olumlu neticeyi vermez. Ancak ilâve edelim ki, yalnız başına imân da bir bakıma kurtarıcı olabilir. Ama bunun, en azından emirlerinin tutulmasından dolayı bir süre azap gördükten sonra tesiri görülebilir,[139]
Kur'ân'ın İki Ana Amacı
«Biz bu Kur'ân'ı Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanları müjdelemen ve inatçı bir topluluğu onunla uyarman için senin dilinle kolaylaştırdık.»
Kur'ân'ın bütün hükümleri, prensipleri, tavsiye ve kıssalan; va'd ve vaîdleri, öğüt, ibret ve hikmetleriyle iki ana amaca yönelik bulunuyor;
1— Allah'tan korkup fenalıklardan sakınan mü'minleri ilâhî rahmetin eseri olan sonsuz saadetle müjdelemek,
2— İnkâr ve sapıklıkta ısrar edip her şeye rağmen bu inadından vaz-geçmiyenleri -kendilerini bekleyen büyük ve elim bir azaba karşı- uyarmak..
Birincisi, imânı bütün şubeleriyle; ahlâkı bütün yanlarıyla; ilâhî ahkâma bağlılığı bütün kapsamıyla; sosyal ve aile hayatını bütün kademele-riyle içine almaktadır.
İkincisi, ilâhî adaleti bütün inceliğiyle, uhrevî mükâfat ve rnucazatı bütün dehşetiyle; bâtılı bütün çeşitleriyle; kulluk ve ilâhlık mertebesini bütün açıklığıyla kapsamaktadır.
Sonra da bu iki ana amacın gerçekleşmesi, kafa ve kalplerde yer edip" silinmez izler bırakabilmesi için, ciddi ve düzenli bir eğitim ve öğretimin şart olduğu dolaylı şekilde anlatılmakta ve böylece Kur'ân'ın insan hayatının her bölümüyle içice olduğu; her iki hayatı hikmetiyle ortaya koyduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.
O halde 97. âyet, öz anlatım olarak çok geniş ve kapsamlı bir özellik taşımakta, bir bakıma ilâhî kelâmın insanlıktan yana olan şümulünü özetlemektedir.[140]
Allah Sözünün Peygamber Diliyle Kolaylaştırılması
Allah kendi sözünü en tesirli ölçü ve anlamda kullarına ulaştırmak için Hz. Muhammed'i (A.S.) seçip beğendi. Onu küçük yaşlarında buna hazırlamak için gereken ortam ve şartları kolaylaştırdı. Çok fasîh Arapça konuşan bedeviler arasında bir süre kalmasını sağladı. Çölde Benî Sa'd kabilesinde vahanın tertemiz havası içinde geçirdiği beş yıl, Hz. Muham-med'in (A.S.) acık, pürüzsüz bir Arapcayı öğrenmesine yardımcı oldu. Zaten doğuştan da kendisi bu özellikte yaratılmıştı; ses tonu, ağız yapısı, üstün zekâ ve yetenekleri biraraya gelince Onu aynı zamanda güzel söz söylemenin doruğuna yükseltmiş bulunuyordu.
Nitekim O, bir hadîslerinde: «Ben (hem soy, hem dil bakımından) Arab'ın en ileri düzeyinde bulunuyorum. Kureyş kabilesinde doğdum; Benî Sa'd b. Bekir kabilesinde yetişip geliştim. Artık bu durumda hatalı ve kurala aykırı konuşma bana nereden gelip yaklaşabilir?» [141] buyurmuştur.
Diğer bir hadîslerinde buna yakın bir anlamda şöyle buyurduğu tesbit edilmiştir: «Ben (gerek soy, gerekse dil bakımından) siz Arapların en ileri düzeyinde bulunanızım. Ben Kureyş'tenim ve dilim de Benî Sa'd b. Bekir kabilesinin dilidir.» [142]
İşte Cenâb-ı Hak, Kur'ân için en uygun dil olarak Arapcayı seçerken, bu dili en pürüzsüz ve kuralına uygun şekilde konuşan Hz. Muhammed'in (A.S.) telaffuzunu ve Kureyş kabilesinin lehçesini benimsiyordu.
O bakımdan Arapların edebiyatta zirveye yükselen şâir ve edipleri.
Kur'ân'in fesahat ve belağati ve ilâhî ahengi karşısında çok sönük kaldılar.
Taşıdığı o yüksek ve ledünnî manasını da buna ekliyecek olursak Kur'ân'ın erişilmesi imkânsız bir anlatım özelliği getirdiği kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu ilâhî hakikat karşısında hâlâ inat edenlere Kur'ân şunu hatırlatıyor: «Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Onlardan birini olsun hissediyor musun veya onların bir fısıltısını duyuyor musun?» Onlar da sizler gibi şu dünyaya geldiler, yediler, içtiler, eğlendiler, zulmettiler, zulme uğradılar. Çoğu Hakk'a yönelmedi; küfür ve azgınlıkta ısrar edip hayatını amacından saptırarak kendilerine yazık ettiler. Sonunda sünnetullah gereği silinip yok oldular.
Meryem Sûresine ilâhî şifre ile başlandı. Zekeriya Peygambere sunulan nîmetler ve ilâhî inayetler anıldı. Allah'ın kudretinin yüceliği dile getirilerek erişilmez olduğuna dikkatler çekildi. Bu kudreti idrak etmiyen inkarcı milletlerin nasıl yok edildikleri çok duyarlı bir anlatımla açıklanarak sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak kılan Yüce Rabbımıza canlıların nefesleri sayısınca hamd-u senalar olsun. Her zaman bize güc ve gayretli çalışma hevesini bahşetmesini dileriz. Rahmet Peygamberi Hz. Muham-med'i {A.S.) salât-ü selâm ile anar; âl ve ashabını rahmet ve gufran ile yâd ederiz.[143]
[1] LÜbabu't-te'vîl : 3/214
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3692.
[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3692-3693.
[3] Müslim/fezâil: 169- İbn Mâce/ticarat: 5- Ahmed: 2/296, 405, 485
[4] Sahîh-i Müslim - Sahîh-i Buharî
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3695-3696.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3696.
[6] Geniş bilgi için bak : Tevrat/I. Tarihler: 23/1-6
[7] Lübabu't-te'vîl : 1/225 - Ayrıca bilgi için bak : Âl-i îmrân: 34-41. âyetlerin tefsîri
[8] Lübabu't-te'vil : 1/225
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3696-3697.
[9] Böyle bir duâ ve oruç İslâm'da sünnet kılınmamıştır; sadece Kur'ân'dan mülhem bir temennidir.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3697-3698.
[11] İncil/Matta: 11/1
[12] İncil/Matta: 14/3-12
[13] tncII/Markos : 6/21-28
[14] Luka/3/18-22
[15] Fütuhat-i Mekkiyye : 3/346
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3698-3700.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3700-3701.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3702.
[18] İbn Cerîr et-Taberî - Abdurrezzak : Katade'den
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3702-3703.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3703-3704.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3705.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3705-3706.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3707-3708.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3708.
[25] Bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 91
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3709.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3709-3710.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3710.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3711.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3711.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3712.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3712-3713.
[33] Matta İncil'i: 1/16
[34] Luka » : 1/26-29
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3713.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3714.
[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3714-3715.
[38] Taberânî: İbn Ömer (R.A.)dan (Hadîs gariptir).
[39] Müsned-i Ebû Ya'lâ - Feyzü'l-Kadîr : 2/94 - 1432 nolu hadîs. Süyûtî ve Münavî bu hadîsin zayıf olduğunu tesbit etmişlerdir.
[40] Buharî/enbiyâ: 48- Müslim/fezâil: 143, 144- Ebû Dâvud/sünnet: 13 Ah-med: 2/319, 427, 463, 482, 541
[41] Müslim - Nesâî - Tirmizî : Hadîs sahihtir.
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3717.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3717-3718.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3718-3719.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3719-3721.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/37213722.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3722-3723.
[47] Buhari/edeb: 71, tevhîd: 3- Müslim/münafıkîn: 49, 50- Ahmed: 4/395, 401, 405
[48] Buharî/tefsîr : 6/2, 2/14, imân: 17
[49] Tirmizî/zühd : 59
[50] Buharî/tefsîr: 19- Müslim/Cennet : 4- Tirnıizî/tef sîr: 19- Dâremî/rikak: 90- Ahmed: 2/377, 422, 513
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3724.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3725-3726.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3726.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3726-3727.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3727.
[55] Ahmed : 3/16
[56] Buharî/enbiyâ: 19, menakıb: 13, tefsir: 1/12- Tirmizî/tefsir: 12- Ahmed: 2/332, 416
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3729-3730.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3730-3731.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3731-3732.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3732-3733.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3733-3734.
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3734.
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3734-3735.
[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3735.
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3736-3737.
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3737.
[67] Bilgi için bak: Tâ-Hâ Sûresi: 11-12. âyetlerin tefsirine
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3737-3738.
[69] Bilgi için bak: Kasas Sûresi: 34
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3738.
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3739.
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3739.
[72] Buharî/şehadat : 28- Müslim/imân: 107, 109- Tirmizî/imân: 14
[73] Sahîh-i Müslim
[74] Buharî/büyû1: 16- Ebû Dâvud/vitir: 13- Tirmizî/kıyâmet: 2- îbn Mâce/ ikamet: 175- Ahmed: 1/463- 2/247, 250, 436
[75] Ebû Dâvud- Nesâî- İbn Mâce
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3740.
[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3741.
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3741.
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3742.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3742.
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3743.
[81] Tevrat/Tekvin : 5/21-24
[82] » / » ; 5/1-20
[83] Lübabu't-te'Vîl: 3/224
[84] Bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî: 11/118, 119
[85] » » » : Müslim/imân: 259, 263- Ahmed: 3/224
[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3743-3744.
[87] TeMr-i Kurtubî : 11/117, 118
[88] Tefsîr-i îbn Kesîr : 3/126
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3744-3745.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3745-3746.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3746.
[92] Tlrmizî/imân : 9- Nesâî/salât: 8- İbn Mâce/ikamet: 77- Ahmed: 5/346
[93] îtm Mâce/zühd : 30
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3748.
[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3748-3749.
[95] Buhari/imân : 13- Ahmed: 2/61, 122- Taberânî/siyam: 13
[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3749.
[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3749-3750.
[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3750.
[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3751.
[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3751-3752.
[101] Buharî-Tirmizî-Ahmed
[102] Tefsîr-i îbn Kesir : 3/130
[103] tbn Ebî Hatim - Kurtubî : 11/128
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3752-3753.
[104] » » s - Geniş bilgi için bak : Dâremî/mukaddeme: 39, Tirmi-zî/libas: 4, 6- Ahmed: 3/12- İbn Mâce/et'ime : 60
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3753.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3753-3754.
[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3754.
[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3754-3755.
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3755.
[109] Buhari/tefsîr : 8/2- 1, 2/112- Nesâi/cenâiz: 117- Ahmed: 2/317, 350
[110] Tirmizî/tefsîr: 19- Dâremî/rikaK : 89- Ahmed: 5/111- 6/395
[111] MÜsned-i Ahmed : Hz. Hafsa (R.A.)dan
[112] Sahîh-i Buharı ; Enes b. Mâlik (R.A.)den
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3757.
[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3758-3759.
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3759-3760.
[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3760-3761.
[116] Tefsîr-i İbn Kesîr : 3/134- Lübabu't-te'vîl : 3/230
[117] Lübabu't-te'vîl: 3/230 - Buharı-Müslim
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3762.
[118] Abdürrezzak : Seleme b. Abdurrahman'dan - Değişik elfazla İbn Mace..
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3762-3763.
[119] Salih b. Şerîf, milâdî 15. asırda yaşayan ve meşhur «Endülüs Mersiyesini dile getiren değerli bir şâirdir. Aslen Endülüslü olduğu söylenir.
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3763-3765.
[120] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3765.
[121] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3765-3766.
[122] Tefsîr-i Kurtubî : 11/145 - Tefsîr-i İbn Kesir : 3/135
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3767-3768.
[123] Buharî/rikak : 45- Müslim/cennet: 59- Nesâî/cenâiz : 118
[124] Müsned-i Ahmed: '4/446-5/3,5
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3768.
[125] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3768-3769.
[126] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3769.
[127] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3770.
[128] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3770-3771.
[129] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3771.
[130] Buharî/edeb: 71, tevhîd: 3- Müslim/münafikin: 49, 50- Ahmed; 4/395, 401, 405
[131] Müslim/cenâiz: 1, 2~ Ebû Dâvud/cenâiz : 16- Tirmİzî/cenâiz: 7- Nesâî/ cenâiz: 4- îbn Mâce/cenâiz: 3- Ahmed: 3/3
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3772-3773.
[132] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3773-3774.
[133] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3774.
[134] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3774-3775.
[135] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3775-3776.
[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3776.
[137] Euharî/edeb : 41, bed-i halk : 6
[138] Müslim/birr: 107^ Tirmizî/tefsîr; 7/19- Taberânî/şiir: 15- Ahmed: 5/263
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3777-3778.
[139] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3778.
[140] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3778-3779.
[141] Tâberânî ; Ebû Saîd (R.A.)dan (Süyûtî ve Münavî'ye göre hadîs zayıftır.)
[142] îbn Sa'd: 1/71- (Yine Süyûtî ve Münavî'ye göre, hadîs sahihtir,)
[143] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3779-3780.
İslami Okul Okulların En Önemlisi