Tefsir Kulliyati - 14. Sayfa - 019Meryem
Kesik Harfler
Rahmeti Anma Ve Dua
Dua Kabul Ediliyor
Yaşlı Erkek Ve Kısır Kadın Çocuk Yapıyor
Yahya Peygamberin Özellikleri
Hz. Meryem'in Olgusu
Hz. Meryem'in Hamileliği Ve Doğurması
Hz. Meryem'e Izdırap Veren Saldırılar
Beşikteki Çocuk Konuşuyor
Şüphe Nelere Götürdü?
Hz. İbrahim'in Olgusu
Hz. Musa'nın Anılışı
Hz. İsmail'in Anılması
Hz. İdrıs'ın Anılması
Kimdir Bunlar?
Neslin Bozulması
Tevhid İnancı
Öldükten Sonra Dirilme
Cehennemden Kimler Korunacak Ve Oraya Kimler Girecek
Tarih Tekerrür Edebilir
Kalıcı Ameller
Kafirler İçin Acele Etmeye Değmez
Mahşer Günündeki Durum
Şirkin Başka Bîr Çeşidi
Mahşerde Allah'ın Huzuruna Tek Başına Çıkılacaktır
Sevgiyi Yaratan Allah'tır
Kur'an Ve Hz. Peygamber'in Görevleri
Meryem Sûresinden Çıkarılan İlkeler
1. Şirkle Mücâdele Ve Tevhîd İnancıyla İlgili Ayetler:
2. Âhiret İnancının Dinin Temel İnançlarından Olduğunu Vurgulayan Ayetler:
3. Peygamberlerle İlgili Konular:
19/ MERYEM SURESİ
Alimler, Meryem Sûresinin Mekke'de indiği konusunda ittifak halindedirler. Ancak Mekke döneminde ne zaman indiği konusunda a-ralannda küçük bir ihtilaf etmiş olmalarına rağmen, Müminlerden bir grubun Habeşistan'a hicret ettiklerinde Habeş Kralı Necâşî'ye bu sûreden âyetler okumaları bize gösteriyor ki, sûre Mekke döneminin başlarında inmiştir. Çünkü Ca'fer b. Ebî Tâlib, yani Hz. Peygamber'in amcasının oğlu, Habeş Kralı'na Hz. Meryem ve oğlu îsâ hakkında âyetler okumuştu.
Bu olgu bize sûrenin hicretten yedi ya da sekiz yıl önce Mekke'de indiğini göstermektedir. Sûrede bazı peygamberlerin olgularına yer verilmekte ve Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahya, Hz. îsâ, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. Hârûn, Hz. İsmail ve Hz. İdrîs gündeme getirilmektedir. Sûrede Yüce Allah, Hz. Zekeriyyâ'yı Hz. Yahya ile; Hz. îsâ'yı annesi Meryem ile; Hz. İbrahim'i babası Âzer; Hz. Musa'yı kardeşi Hz. Hârûn ile beraber ele almış, Hz. İsmail ile Hz. İdrîs'i de bağımsız olarak gündeme getirmiştir.
Bu açıdan bakınca, sûrenin merkezi konusunu Hz. Meryem ve oğlu Hz. isa'nın teşkil ettiğini, bu nedenle de Meryem sûresi olarak i-simlendirildiğini söylememiz mümkündür. Sûre, içerdiği olgular bakımından Bakara, Âl-i Tmrân, Mâide, A'râf, Yûnus, Hûd, İbrahim, İsrâ ve Kehf sûrelerinin devamı durumundadır ve bu sûrelerle dantel gibi örülüdür. Meryem sûresi söz konusu bu sûrelerden beslendiği gibi, onlara gıda da vermekte, sanki o sûreler de Meryem sûresinden beslenmektedir.
Meryem sûresi sadece bu sûrelere ışık vermemektedir; kendisinden sonra gelen pek çok sûreyi de aydınlatmakta, onlara kaynaklık etmektedir. Tâhâ, Enbiyâ, Hacc, Mü'minûn, Şu'arâ, Nemi, Kasas, Ahzâb ve Mü'min sûrelerinin bunlardan olduğunu söyleyebiliriz.
98 âyetten oluşan Meryem sûresi olgulardan hareketle insanlığa önemli ve evrensel mesajlar vermektedir. Biz bu mesajları bulmaya çalışacağız. [1]
Rahman Ve Rahîm Olan Allah'ın Adıyla
Kesik Harfler
Hurûf-u Mukatta'a hakkındaki açıklamamızı Bakara sûresinin başında yaptığımızdan burada tekrar etmeyeceğiz. Ancak bu harflerin, Meryem sûresinin açılımı olduğu dosyanın adı olduğunu söyleyebiliriz. Bilgisayardaki dosyayı düşünürsek, tıkladığımız zaman dosya açılmaktadır. Bu harfler diğer sûrelerde olduğu gibi Meryem sûresinin de dosyası niteliğindedir.
Ancak Râzî, bazı âlimlerin bu harflere yüklediği anlamları nakletmektedir. Meselâ İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre özellikle bu sûrenin başındaki harflerle Yüce Allah'ın, kendisine övgüde bulunduğu bilgisine yer vererek; kâf "kâfin=yeterli"; hâ "hâdin=hidâyet eden"; 'ayn '"âlim=bilen"; sâd "sâdık=doğru" anlamında olduğu bilgisini aktarmış, ancak bu tür bilgilerin güçlü dayanaklarının bulunmadığını da söylemiştir[2]
Rahmeti Anma Ve Dua
2. Bu, Rabb 'inin, kulu Zekeriyyâ 'ya olan rahmetini hatırlatmadır.
3 Hani o, gizli bir sesle Rabb'ine yalvarmıştı:
4. Rabbim! dedi, vücudumda kemiklerim zayıfladı, saçım-başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua -sayesinde hiç bedbaht olmadım.
5. Doğrusu ben, arkamdan iş başına gelecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî ver.
6. Ki bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun. Rabbim, onu beğendiğin bir insan yap!
Bu âyetler Hz. Zekeriyyâ'nın yaptığı dua neticesinde Yüce Allah'ın ona olan rahmetini Hz. Peygamber'e ve bizlere bildirmektedir.
1. "Bu, Rabb'inin, kulu Zekeriyyâ'yaolan rahmetini hatırlatmadır."
Bu âyet, bir hatırlatmanın yapılacağını bildirmekte, bu kapsamda da Yüce Allah'ın Hz. Zekeriyyâ'ya rahmetini ifade etmektedir. "Kulu" dedikten sonra Zekeriyyâ isminin anılmasında, Zekeriyyâ'ya bir kutsallığın verilmemesi amaçlanmaktadır. Yani burada onun "kul" olma özelliği gündeme getirilmekte, bizim Kelime-i Şehâdet'imizdeki Hz. Mu-hammed için kullanılan "kul" kelimesine işaret edilmektedir. "Kul" kelimesi tanrılık vasfını ortadan kaldırmaktadır.
Âyetin başındaki zikr kelimesinin farklı kıraatlerinin bulunduğunu kaydeden Râzî, kelimenin emir sigasında Jri zekkir şeklinde okunmasının da mümkün olduğunu, bu itibarla âyetin anlamının: "Rabb'inin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini hatırlat" şekline dönüşebileceğini ifade etmektedir [3] ki bizce bu kıraat, diğerine göre Kur'ân'da kıssaların anlatılmasının gayesine daha uygundur.
Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah'ın bize hatırlattığı "kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmeti" ne idi?
Sorunun cevabını daha sonraki âyetlerde bulacağız. Kısaca burada şunu söyleyebiliriz: Karısının ve kendisinin ihtiyarlık halinde Yüce Allah'ın onlara çocuk vermesi ve bu konudaki duasını kabul etmesi ona o-lan rahmetini teşkil etmektedir.
2. "Hani o, gizli bir sesle Rabb'ine yalvarmıştı."
Zekeriyyâ peygamberin duasını ne şekilde yaptığını anlatmakla Yüce Allah bize duanın metodunu öğretmekte, duanın gösterişe dönüşmemesi İçin gizli bir sesle yapılmasını önermiş olmaktadır. Bazen de şartlar, duanın içeriği gereği gizli yapılmasını zorunlu kılabilir. Çünkü, daha sonra görüleceği gibi Hz. Zekeriyyâ' nm duası yakınları konusunda idi. İhtiyarlığında Yüce Allah'tan çocuk istiyordu. Çocuk yapamayacak kadar yaşlı olan bir kimsenin bu konudaki isteğini açıktan dua ederek bildirmesi yakışmazdı. Ama bize de duanın gizli yapılmasının önemi öğretilmektedir.
"Rabbim! dedi, vücudumda kemiklerim zayıfladı, saçım-başım ağardı. Ben, yaptığım dua sayesinde hiç bedbaht olmadım."
Duanın bu kısmından şunlar anlaşılıyor:
a) Hz. Zekeriyyâ, vücudunun ihtiyarladığını, kemiklerinin zayıfladığını söyleyerek durumunu ifade etmektedir. Ayette geçen vehene kelimesi, "birini zayıflatmak, gece yarısından sonraya girmek, işinde, bedeninde zayıf ve gevşek olmak"; tevehhene kalıbı "kuş" ile kullanılınca "kuş uçmamak" manasına gelmektedir. Bu kelime Âl-i İmrân 139'da açıklandı.
b) Hz. Zekeriyyâ, saçlarının ağardığını ifadeyle ihtiyarladığını pekiştirerek söylemektedir. Bunun anlamı, yani bu iki işareti hatırlatmakla erkeklikten düştüğünü/andropoz olduğunu ifade etmiş olmaktadır.
c) Ayrıca Hz. Zekeriyyâ, yaptığı duaların tamamının Allah tarafından kabul edildiğine de işaret etmektedir. Yani o, Allah tarafından dualarında cevapsız bırakılmamıştır. Ayetteki ilp, şakiyyâ kelimesine bu anlam verilmektedir. Nitekim Araplar bir şey istediklerinde ve isteklerine kavuştuklarında derler; kavuşamadıklarında veya kaybettiklerinde ise derlermiş [4] Dolayısıyla bu âyetin sonundaki şakiyyâ kelimesine söz konusu anlam verilmektedir.
Duadan anlaşılıyor ki, Hz. Zekeriyyâ, tabiat kanunlarının, doğanın ve fıtratın ötesinde bir şey istediğinin farkında idi. Erkeklikten düşmüş bir erkek ile doğurması mümkün olmayan hanımın çocuk yapması tabiatın dışında bir olgu olacaktı.
4. "Doğrusu ben, arkamdan iş başına1 gelecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî ver."
a) Zekeriyyâ peygamber, duasının gerekçesini söylüyor, sonra da o gerekçeye göre ne istediğini bildiriyor. Gerekçe, kendisinden sonra iş başına gelecek olan yakınlarının (mevâlî) şahsiyetinden, gücünden, iş yapabilirliğinden ve kendisini temsil edememesinden korkmasıdır.
Bu kısım bize şunu öğretiyor: Ana-babalar, devleti idare edenler, eğitimciler kendilerinden sonra gelecek olan neslin sağlam oiması konusunda tedbirli olmalı, eğitimlerini ona göre yapmalıdırlar; kendi kültürlerini, bağımsızlıklarını, siyasi etkinliklerini yaşatıp sürdürebilecek nesil yetiştirmeli ve bu konuda daima endişe içinde olmalıdırlar. Geriye köle ruhlu insanlar, nesiller ve çocuklar bırakmaktan daima korku içinde olarak tedbirlerini ona göre almalıdırlar.
Bu endişenin herkes tarafından yaşanması gerekiyor: "Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde (halleri nice olur) diye korkanlar (yetimlerin hakkına dokunmaktan) çekinsinler. Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler" (Nisa 4/9). Sağlam nesil yetiştirmenin yollarım da işte bu âyet göstermektedir: Helal lokma, doğru bilgi ve Allah'ın yardımını dilemek. Bunlar eğitimin olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
b) Hz. Zekeriyyâ, hanımının kısır olduğunu da gündeme getirmektedir. O da istenecek çocuğun tabiat üstü bir olgu olacağının farkındadır.
c) "Tarafından bana bir velî ver." Hz. Zekeriyyâ, yerini alacak, sağlam şahsiyetli, ahlaken temiz ve kendine sahip bir çocuk, bir yardım-ci istedi. Ayetin bu kısmında istediği çocuğun sıfatını "velî" koyarken, Âl-i İmrân 38'de "temiz nesil" ifadesini kullanmıştır. Ayrıca Hz. Zekeriyyâ bir sonraki âyette, yani Meryem 6'da "velî" denen çocuğun özelliğini veya özelliklerini sıralamaktadır.
5. "Ki bana ve Ya'kûb oğullarına mirasçı olsun. Ey Rabb'im, onu beğendiğin bir insan yap."
Hz. Zekeriyyâ'mn kasdettiği mirasçılık ne anlama gelmektedir? Bu çocuk hangi konularda mirası yüklenecekti? Demek ki, "veli" ya da "temiz nesil" denen çocuk, geçmişten gelen manevi mirası taşıyabilecek, onu geleceğe aktarabilecek şahsiyette ve kapasitede biri olacak demektir.
Kur'ân'da hangi konularda vâris olunacağına bakarsak, Hz. Zekeriyyâ'mn istediği çocuğun hangi mirasın vârisi olabileceğini daha açıkça öğrenebîleceğiz:
a) "Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter" (Ahzâb 33/27). Mirasçı-lık bu âyetin muhtevasına göre bir toplumun çökmesi ile yerini, hükümranlık sürdükleri topraklan yerine geçen yeni topluma bırakması ve yeni toplumun oralara mirasçı olması anlamına gelmektedir. Yani burada fiziksel ya da maddî mirasçılık söz konusudur.
b) "Andolsun ki Biz Musa'ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına Kitabı miras bıraktık" (Mü'min 40/53). Buradaki miras, ilâhî vahyin bulunduğu Kitap, yani ilmin miras bırakılması anlamına gelmektedir. Bu âyetten bakınca Hz. Zekeriyyâ'nın oğlunun nasıl bir vâris olacağı konusunu görebiliriz. Demek ki o, doğacak çocuğun hem kendisinin hem de Ya'kûb hanedanının manevî mirasını yürütecek şahsiyette olmasını istemektedir.
c) "Süleyman Davud'a vâris oldu" (Nemi 27/16). Buradaki miras, peygamberlik ve devlet adamlığı sahasında gerçekleşmiştir. Hz. Zekeriyyâ'nın duasında bunu da görmek mümkündür.
d) "Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: 'Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık" (Enbiyâ 21/105). Buradaki miras, hem mülkiyet hem de siyasi erk alanı ile ilgilidir. Hz. Zekeriyyâ'nın duasının kısmen bu âyetle de ilgisi vardır.
yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları Önderler yapmak ve onları vâris kılmak istiyorduk" (Kasas 28/5). Buradaki miras, Firavun'un hükümran olduğu toprakların mirasını İsrâiloğullarına vermek anlamına gelmektedir; yani, hem mülkiyetin hem de siyasi erkin onlara geçmesini ifade etmektedir.
f) "işte, asıl bunlar vâris o-lacaklardır. Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada çok uzun süreli kalıcıdırlar" (Mü'minûn 23/10-11). Cennete vâris olmayı anlatan bu âyet, kimlerin cennete vâris olacağını belirlemekte ve böyle bir miras olduğuna işaret etmektedir. Hz. Zekeriyyâ'nın duasının bununla alakası yoktur.
İşte hem Hz. Zekeriyyâ'ya hem de Ya'kûb hanedanına vâris olması, peygamberliği, manevi kültürü ve ilâhî vahyi elde etmesi, onlara sahip olması ve onları sürdürmesi anlamına gelmektedir. Zaten Âl-i İmrân 39'da buna işaret edilmektedir "Allah sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdik e-dici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler." Bu âyet, Hz. Zekeriyyâ'nın kendisine ve Ya'kûb hanedanına vâris olmanın ne anlama geldiğine cevap vermekte ve konuya bir açılım getirmektedir. "Ey Rabbim, onu beğendiğin insan yap" şeklinde dua ederken Hz. Zekeriyyâ, ilâhî beğeniyi, rızayı Ölçü olarak koymakta, çocuğunun eğitiminde ilâhî yardımı istemekte, Yüce Allah'ın hoşnut olacağı, beğeneceği, razı olacağı bir ahlâk ile donatmasını istemektedir. Demek ki, manevi donanımını Allah'tan istemektedir. Âl-i İmrân 39'da Yüce Allah da ona bu ahlâkî donanımda bir çocuğu vereceğini müjdelemektedir.
Âyetten çıkaracağımız netice şu olacaktır: Ana-babalar kendi manevi miraslarını yüklenecek ve taşıyacak nitelikte güçlü çocuklar yetişti-rebilmeleri için Allah'tan dua ile yardım istemelidirler.
Ayrıca kendilerinin belirlediği vasıftan ziyade Allah'ın beğeneceği nitelikte çocuğu Allah'tan istemelidirler. Yüce Allah'ın müdahalesi, yardımı, terbiyesi ve lütfü olmadan bu çocuklara sahip olmak, onları yetiştirmek imkansızdır. Biz buna eğitimde, "terbiyede dua metodu" diyoruz. Duasiz çocuk terbiyesi, susuz çelik imal etmeye benzer. [5]
Dua Kabul Ediliyor
7. Ey Zekeriyyâ! Biz sana öyle bir oğul müjdeliyoruz ki, onun adı Yahya'dır. Daha önce ona kimseyi adaş yap- madik.
Yüce Allah bu hitabını, müjdesini nerede ve ne zaman yağmıştır? Sorunun cevabını Âl-i İmrân 39'da buluyoruz: "Zekeriyyâ mabedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeliyor."
Demek ki Hz. Zekeriyyâ, bu müjdeyi mabedde mihrabda namaz kılarken almıştır.
Peki erkeklikten düşmüş ve karısı kısır olanlara bu çocuk nasıl ve-rilmiştir? Bu sorunun cevabı hem Al-i Imrân'da hem Meryem suresinin 8. âyetinden itibaren devam eden âyetlerinde hem de Enbiyâ 90'da bulunmaktadır. Şimdi o âyetlere geçmeden önce yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 7'ye devam edebiliriz.
Zekeriyyâ peygambere müjdelenen çocuğun adı "Yahya" idi. Yahya ne anlama gelmektedir? Yahya'nın anlamı, "yaşayacak" demektir. Râzî, "Yahya" isminin anlamına önemli açılımlar getirmiştir. Bunların bazıları mübalağa dolu ve asılsız olmasına rağmen, bazısı da önemli yorumlar ihtiva etmektedir.
a) Yüce Allah, onun kalbini iman ve itaat ile ihya ettiği için bu ismi ona vermiştir.
Râzî, "ölü iken kendisine hayat verdiğimiz kişi" (En'âm 6/122); "sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman" (Enfâl 8/24) âyetlerini buna delil getirmektedir. Ama, unutulmamalıdır ki, Yahya ismi ona doğmadan önce verilmiştir. İman ve itaat onun için söz konusu değildi.
b) Yahya peygamber şehîd edilmiştir. Bakara 154 ve Âl-i îmrân 169. âyetlere göre, şehîd edilenlere ölü denmez; onlar bizim farkında o-lamayacağımız bir şekilde yaşıyorlar. Yahya peygamber de yaşamaktadır. Ama unutulmamalıdır ki, Yahya peygamberin dışında öldürülen başka peygamberler de olmuştur. Kaldı ki âyetler, peygamber olmayıp da Allah yolunda öldürülenlere de şehîd olduklarından ölü denemeyeceğini bildirmektedir. (Bu âyetler için bkz: Bakara 2/154; Âl-i İmrân 3/169.) c) Din, Yahya ile hayat bulmuştur. Çünkü Hz. Zekeriyyâ onu, dini ihya etmesi için Allah'tan istemiştir. Bize göre bu madde doğruya en yakın olanıdır. Çünkü Ya'kûb hanedanının bıraktığı manevi mirası Yahya peygamber ihya etti, ona hayat verdi.
"Daha önce, ona kimseyi adaş yapmadık" ifadesi, Yahya isminin ona insanlık tarihinde ilk defa verildiğini göstermektedir. Diğer taraftan başka bir yaklaşımla şu yorumu da getirebiliriz: Ayette kullanılan semiyyâ kelimesinin ismiyle alakalı değil de şahsıyla alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Bu taktirde âyetin anlamı: "Daha önce onun gibi birini yaratmadık" şeklinde olur.
Netice olarak diyebiliriz ki, Yahya peygamberin ismini Yüce Allah koymuştur. Tıpkı Hz. Peygamber'in ismini Tevrat'ta Muhammed, İncil'de Ahmet koyması gibi. Tıpkı Hz. Meryem'in adını vermesi gibi. [6]
Yaşlı Erkek Ve Kısır Kadın Çocuk Yapıyor
8. Zekeriyyâ: "Ey Rabbim, benim nasıl bir çocuğum olur? Oysa benim hanımım kısır, ben de son derece yaşlandım" dedi.
9. (Melek): "Doğrusun, ama Rabbin şöyle buyurdu: O çocuğu yaratmak benim için kolaydır. Nitekim bundan Önce de seni yaratmıştım. Oysa sen hiç yoktun."
10. Zekeriyyâ: "Ey Rabbim, bana bir işaret ver" dedi.
Allah: "işaretin sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır" buyurdu.
11. Bunun üzerine Zekeriyyâ, Mabed 'den kavminin karşısına çıkarak onlara: "Sabah-akşam teşbihte bulu- nun" diye işaret verdi.
Bu âyetlerin analizinden varacağımız bazı neticeler olacaktır:
1. "Zekeriyyâ: 'Ey Rabbim, benim nasıl bir çocuğum Oysa benim hanımım kısır, ben de son derece yaşlandım' dedi."
Âyette geçen 'âkır kelimesi "kısır", yani "hiç çocuk yapmamış evli kadın" demektir. "Ot bitmemiş toprak" için de bu kelime kullanılır. Kısaca bu kelime "kısır" anlamına gelmektedir. Ayette geçen diğer kelime kelimesidir. Bu kelimenin fiil kalıbı "kibirlenip haddi aşmak, ihtiyar çok yaşlanıp kocamak"; "gece" ile kullanılınca "çok karanlık" manalarına gelmektedir. Âyette "yaşlılık" anlamındaki kelime ile beraber kullanıldığından "iyice" anlamındadır ve "iyice kocadım, ihtiyarladım" demektir.
Bundan anlıyoruz ki, Zekeriyyâ gençliğinde kısır değildi, ama hanımı gençliğinde de kısırdı. Hanımı yaşlandığından dolayı aybaşından kesildiği için kısırlaşmadı, zaten kısırdı. Ama Zekeriyyâ iki farkı belirtmek için kendisine kısır dememiş, hanımı için demiş; kendisinin çok yaşlandığından dolayı çocuğunun olamayacağına işaret etmiştir. Zekeriyyâ'mn bu durumundan şu örneği de çıkarıyoruz: Gençliğinde çocuk yapar olduğu, karısı da kısır olduğu halde üzerine evlenmemesi günümüz eşleri için bir örnektir.
Kısır kadın ve çok yaşlı erkekten çocuk doğması konusu Kur'ân'ın bu anlatımı ile tıp ilmine Ödev olarak verilmektedir. Yüce Allah'ın bir sonraki âyette, yani Meryem 9'da Zekeriyyâ peygamberin "nasıl çocuğum olur?" sorusuna cevabından bu Ödevi çıkarmamız gerekiyor.
2. "(Melek): Doğrusun, ama Rabbin şöyle buyurdu: O çocuğu yaratmak benim için kolaydır. Nitekim bundan önce de seni yaratmıştım. Oysa sen hiç yoktun."
Âl-i İmrân 40'da Zekeriyyâ peygamber önce kendi ihtiyarlığını sonra da hanımının kısırlığını gündeme getirdiği halde, Meryem 8'de önce hanımının kısırlığını sonra da kendi ihtiyarlığını anmıştır. ^
Hz. Zekeriyyâ'mn bu açıklamasına Âl-i İmrân 40'da Yüce Allah şöyle cevap vermiştir: "İşte böyledir; Allah dilediğini yapar." Ama yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 9'da da: "Doğrusun, ama Rabbin şöyle buyurdu: O çocuğu yaratmak benim için kolaydır. Nitekim bundan önce de seni yaratmıştım. Oysa sen hiç yoktun." Her iki âyet birbirini tamamlamaktadır. Âl-i îmrân 40'da Yüce Allah "dilemesi" ile "yapmasını" bir araya getirirken Meryem 9'da "ya-
"dilemesi" ile "yapmasını" bir araya getirirken Meryem 9'da "yaratma" ile "kolaylık" kavramlarını birleştirmiştir. Demek ki, "dilemek, kolaylık, yapmak ve yaratmak" her iki âyetin örgüsünü teşkil etmektedir.
Hz. Zekeriyyâ'nın iki türlü konuşmasına Yüce Allah birinde kısa, diğerinde de uzun âyetiyle cevap vermiştir.
Meryem 9'da o çocuğu yaratmanın Kendisi için kolay olduğunu söyledikten sonra bunu bir örnekle anlatmakta, Zekeriyyâ'yi hiç yokken yarattığına dikkat çekmektedir. Ona kendini örnek göstererek Hz. Yahya'yı yaratmasının ne kadar kolay olduğunu öğretmekte, gerçekleşmiş olgulardan hareket ederek Allah'ın sonsuz kudretinin neleri gerçekleştirebileceğini anlamanın yolunu göstermekte, yapacaklarını ve yaratacaklarını, yaptıklarından ve yarattıklarından çıkarmayı öğretmektedir. Allah Teala dilediğini yapar; istediğini güçlük çekmeden yaratır. Bunları anlamak için insanın kendi yaratılışına bakması yeterlidir.
3. "Zekeriyyâ: Ey Rabbim, bana bir işaret ver, dedi."
Burada geçen âyet, "işaret, delil" anlamına gelmektedir. Zekeriyyâ'nın hanımı çocuğa gebe kalmadan önce onun olacağına dair, kendisinin erkekliğinin yerine geleceğine dair bir işaret istedi. Bu durum bize şunu gösteriyor: Bir peygamber Yüce Allah'tan bir işin gerçekleşeceğine dair bir delil, işaret istediğine göre, öğrenciler öğreticilerinden konular için, delil ve ispat isteyebilirler ve istemelidirler. Öğrencilere delile dayanarak ders vermek Yüce Allah'ın sünnetine uymaktır.
4. "Allah: 'İşaretin sapasağlam olduğun Halde, üç gece insanlarla konuşamamandır1, dedi."
Ayetin bu kısmı çok az bir farkla Al-i İmrân 41 'de yer almaktadır. Orada insanlarla nasıl konuşacağı belirtilirken Meryem 10'da bu kada-rıyla yetinilmiştir. "işaretleşmenin dışında" ifadesi Al-i imrân 41'de vardır.
Demek ki konuşamayacak ama işaretlerle derdini anlatacaktır. Hz. Zekeriyyâ, konuşma engelli insanın iletişim kurması gibi, insanlarla iletişim kuracaktı. .
Her iki âyette tükellime kelimesi yer almıştır ve bu fiilin öznesi Hz. Zekeriyyâ'dır. O zaman konuşmasına engel konulmuş olacaktı. Engeli Allah koymuştur. Zaten Meryem 10'da seviyyâ kelimesi ''sapasağlam olduğun halde" anlamına gelmektedir. Kendisi konuşma engelli olmadığı halde konuşamayacaktı. Çünkü bir mucize, bir delil istiyor. Delil isteyene "sen şöyle yap" demek mi daha doğrudur? Yoksa "sen artık şu kadar süre şöyle yapamayacaksın" demek mi? Burada delil istenmesinden hareketle "konuşamayacak olması" daha doğrudur. Seviyyâ kelimesinin, insanın sıfatı olduğu genel kabul görmüştür ama gecenin sıfatı olması da ihtimaller arasındadır. Râzî buna işaret etmiş ancak benimsememiş[7]; Ebû Hayyân ise İbn Abbâs'tan gelen bir rivayet gereği bunun "gecenin sıfatı olduğunu"; "tam, peşpeşe" anlamına geldiğini, burada "üç gece", Âl-i İmran'da "üç gün" zikrinin de ancak bu şekilde "peşpeşe üç gün üç gece" anlamını tamamlayacağını nakletmektedir. [8] Esed'in meail de bu görüşü doğrular mahiyettedir.
Diğer taraftan Âl-i İmrân 41'de "üç gün" ifadesi geçtiği halde Meryem 10'da "üç gece"'ifadesi geçmektedir. Her ikisini bir araya getirince üç gün üç gece konuşmayacağı ortaya çıkmaktadır. Her iki âyeti birbirinin devamı olarak görmek zorundayız.
Hz. Zekeriyyâ'nın istediği işaret bununla tamamlanmış oluyor mu?
Enbiyâ 90'da "Eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık" ifadesi yer almaktadır. Demek ki hanımı da yumurta üretir, yani aybaşı olur hale getirilmişti; kısaca kısırlığı giderilmişti. Kendisinin insanlarla üç gün-üç gece konuşmaması ile hanımının kısırlığının giderilmesi onun için bir işaret, bir delil olmuştu.
Hz. Zekeriyyâ, insanlarla sadece işaretlerle anlaşacaktı ama "Rabbini çok zikret ve sabah akşam onu tesbîh et" emrini de yerine getirecekti.
Rabbini çok anacak, sabah akşam da tesbîh edecek olmasının anlamı, uyku hariç her an bu ibadetlerle meşgul olacaktı. Bir bakıma duasının kabul olunup, çocuğun ona verilişine bu ibadetlerle şükretmiş ola-
çaktı. Zikir ve tesbîh, Yahya peygamberin ona verilişinin şükrü durumundadır.
5. "Bunun üzerine Zekeriyyâ, Mabed'den kavminin karşısına çıkarak, onlara: 'Sabah akşam teşbihte bulunun' diye işaret verdi."
Âl-i İmrân 41'de kendisine Rabbini zikretmek ve akşam sabah tesbîh etmek emri verildiği halde, Meryem 11'de halka sabah akşam teşbihte bulunmalarını işaretle buyurmuştur. Böylece halk da Hz. Zekeriyyâ'nın teşbihine katılmış olacaktı. Meryem 11'de geçen fe evhâ kelimesi, "işaretle bildirdi" demektir. Çünkü kendisi halk ile iletişimini üç gece ancak işaretlerle yapmak mecburiyetinde idi.
Âyette geçen mihrâb, günümüzde camide imamın cemaate namaz kıldırırken durduğu yere denmektedir. Ayette ise, Zekeriyyâ peygamberin, özel anlamda ibadetini yapmakta olduğu yere, yani mabede denmektedir. Aslında müşterek ibadetin yapıldığı yere de mabed anlamında mihrâb denir. Lügat anlamı ile mihrâb, "yukarıda, yüksekte bulunan yer, oda" demektir. Bu kelimenin açıklaması Âl-i İmrân 37'de yapılmıştır.
Meryem sûresinin ilk on bir âyetinde Zekeriyyâ peygamberin durumu ve duası ele alınmıştır. Konu iki bölümden oluşmuştur:
a) İlk bölümde peygamber olan bir babanın, kendisinden sonra kültür mirasını bırakabileceği ve mirası yüklenecek birinin bulunması konusundaki tedirginliği, endişesi ve korkusu dile getirilmektedir. Bu durum bütün milletleri ilgilendirmeli, manevi kültürlerini yaşatabilecek ve geliştirebilecek sağlam şahsiyetli nesiller yetiştirmekte hem endişe etmeli hem de gayret göstermelidirler. Hz. Zekeriyyâ onlara bir örnek teşkil etmelidir.
b) Kısır ve çocuk yapmaktan düşecek kadar ihtiyar olan kadın ve erkeğin çocuk yapar hale getirilmesinde insanlık için bir mesaj vardır. Bu mesajın bir boyutu Allah dilerse, isterse her şeyi yapacağına dair sonsuz bir kudrete sahip olduğunun dersini veriyor. Diğer boyutu da, tıp ilmine kısırlıkla mücâdele verebilmek için gerekli araştırmaların yapılmasını önermektedir. Demek ki bir taraftan ilahiyat, diğer taraftan da bilimsel araştırmaya teşvik dersi verilmektedir. Böylece ilahiyat bilimleri ile tıp biliminin birleştirilerek veya bunlara aynı değer verilerek programa konması Ön görülmektedir. [9]
Yahya Peygamberin Özellikleri
12. Allah: 'Ey Yahya, Kitaba kuvvetle sarıl', dedi. Biz ona, henüz çocuk iken kitabı anlama kabiliyetini verdik.
13. Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik verdik. O, çok sakınan birisi idi.
14. Ana babasına çok iyi davranırdı, o, isyankar bir zorba değildi.
15. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kalkacağı gün ona selâm olsun.
Yüce Allah peygamber olarak seçtiği Hz. Yahya'nın bazı özelli: lerini bu âyetlerde sıralamakta ve bu özelliklerin doğuştan gelenleriı dikkat çekmektedir.
1. "Ey Yahya, Kitaba kuvvetle sarıl."
Buradan şu özelliği çıkartıyoruz: Yüce Allah, özellikle doğrudan doğruya Hz. Yahya'yı muhatap alıp onunla konuşmuştur. Bu konuşmasında ona "kitaba sarılmasını, onu almasını" emretmiştir. Bu kitap hangi kitaptı? Bazı âlimler onun Tevrat olduğunu söylemiş, bazıları da ona ait ayrı bir kitap olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bize göre bu kitap Tevrat olmaktan ziyade, Hz. Yahya'nın kendisine ait bir kitaptı. Bu kitabın Tevrat olduğunu kabul etsek bile, önemli olan onun o kitaba sımsıkı sa-rılmasıdır.
Ayetin bu kısmında geçen 0i oiîfiı li "kitaba sımsıkı sarıl" emri, Âl-i İmrân 103'teki "hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın" emri ile örtüşmektedir.
"Kitab"a, "Allah'ın ipi"ne, yani "Kur'ân"a sımsıkı sarılma emri bize "kitabı eline alıp onu maddî anlamda sımsıkı tutmayı" değil, "kitabın emirlerini doğru öğrenip doğru anlatmayı ve doğru olarak hayata ge-çirme"yi ifade etmektedir.
Bu emir, peygamberlerin bile kitaba sarılmakla yükümlü olduklarını hatırlatarak ümmetlerin bu konuda çok daha fazla özen göstermeleri gereğini öğretmektedir.
2. "Biz ona, henüz çocuk iken Kitabı anlama kabiliyetini verdik,"
Bizim "anlama kabiliyeti" olarak tercüme ettiğimiz ıisI-1 el-hükm kelimesine Râzî, "hikmet"; Ma'mer, "akıl", "peygamberlik" anlamını vermiştir. [10] Muhammed Esed ise "kuşatıcı düşünme yeteneği" anlamını tercih etmiştir. Şimdi Yahya peygambere çocukken verilen ayrıcalıklı şeyin ne olduğuna bakarsak, âyette "hükm" kelimesine daha rahat mana verebiliriz. Yahya peygamber çocuk yaşta peygamber olmuştur.
Hüküm kelimesine "nübüvvet, yani peygamberlik" anlamını veren kişinin doğruya en yakın manayı verdiğini söyleyebiliriz.
Yüce Allah, Hz. Yahya'ya "Kitaba sımsıkı sarıl" demekle onun peygamber olduğunu ifade etmiştir. Kitaba sarılmak için anlayış, derin düşünce kabiliyeti gereklidir. Kitap anlayışla, düşünceyle bir araya ge-
ünce gerçek sımsıkı sarılma meydana gelecektir. Anlama yeteneği olmayan insana "kitaba sımsıkı sarıl" demek mümkün değildir. Anlama, düşünme yeteneği alt yapıyı, kitap da üst yapıyı oluşturmaktadır. Demek ki Hz. Yahya'nın ikinci vasfı onun derin bir anlayış ve düşünme kabiliyetine sahip olması idi.
3. "Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı verdik."
Ayetteki hanân kelimesinin aslı hanindir. Kelimenin kök fiili "arzu ve iştiyaktan dolayı çok ağlamak, üzüntü veya sevinçten dolayı çok ağlamak, inlemek, ses çıkarmak, özlemek" anlamına gelen hannedir. tehannâ kalıbı "merhamet, şefkat etmek"; hannân kalıbı da, "merhamet, şefkat, kalb inceliği, bereket, vakar, heybet, rızk" manalarına gelmektedir.
İşte âyette geçen hanân, "kalp yumuşaklığı, merhamet, günahlardan temiz olmak" demektir.
Ayetteki manaya dönersek, Yüce Allah Hz. Yahya'ya bir lütuf olarak kalp yumuşaklığı, merhamet, ruh inceliği vermiştir; yani onu bunlarla donatmıştır.
Bu sıfat hemen hemen bütün peygamberlerin ortak özelliğidir. Yüce Allah rahmeti gereği Hz. Peygamber'e de yumuşak davranma özelliğini vermiştir: "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın" (Al-i îmrân 3/159) "O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir" (Tevbe 9/128).
Demek ki, Hz, Yahya ledünnî kalp yumuşaklığına sahipti.
4. "Temizlik (verdik)."
Buradaki zekât kelimesi, "arınmışlığı, temizliği" ifade etmektedir. Hz. Yahya, ahlâkî bakımdan günahlardan uzak olmaya, ruh temizliğine sahipti. Bu da ona ledünnî kaynaktan yani Allah tarafından verilmişti. Zekât kelimesine Hz. îsâ ile ilgili Meryem 31 'e bakarsak, "bereket" anlamını vermemiz de mümkündür.
5. "O çok sakınan birisi idi."
Buradaki tekiyyâ kelimesine, Muhammed Esed'in verdiği anlamı verirsek, Hz. Yahya'nın, Allah'a karşı her zaman bilinç ve duyarlılık içinde olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir mana verirsek, Hz. Yahya'nın manevi bağışıklık sistemi çok yüksekti, diyebiliriz. Çünkü "takva", manevi bağışıklık sistemini ifade etmektedir. Bunun anlamı haramdan uzak durmak ve tüm iyi amelleri yerine getirmektir.
6. "Ana-babasına çok iyi davranırdı." Âyette geçen Ç berran kelimesinin kök fiili, "yemininde sâdık olmak, doğru olmak, itaat etmek" anlamına gelen berra fiilidir. Ana-baba ile beraber kullanılınca, "itaat edip ihsan eylemek" demektir. Demek ki bu kelime başka âyetlerde ihsan olarak yer almakta, meselâ: "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babaya da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti" (İsrâ 17/23) âyetinde ihsan olarak geçmektedir.
7. "O, zorba değildi." Âyette geçen cebbar, "kırık kemiği düzeltmek, fakirin ihtiyacını gidermek, yetime ihsan etmek, iyileştirmek, zorlamak, ikrah" anlamına gelen cebera'den türemiştir. Cebbar, "kendi üzerinde başkasına ait bir hak tanımayan kimse"dir. "Büyüklenen, başkasına hak tanımayan" anlamına da gelmektedir.[11] Demek ki insan hak ve özgürlüklerini çiğneyen zorbaya ve zâlime cebbar denmektedir.
8. "O, isyankâr (değildi)." O, Allah'a karşı âsi olmadığı gibi, ana-babasına ve topluma karşı isyan eden biri de değildi. Âsi insan, kafa kaldıran, serkeş, isyan eden demektir. Hz. Yahya, bu tür davranıştan da uzaktı.
9. "Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kalkacağı gün ona selâm olsun." Yüce Allah selâm vermekle ona emanet vermiş, ona rahmet eylemiştir. Hz. Nuh'a selâm vermiştir (Sâffât 37/79);İbrâhim peygambere de selâm vermiştir (Sâffât 37/109), İlyâs'a da selâm vermiştir (Sâffât 37/130); ama Yahya peygambere doğduğunda, öldüğünde ve âhirette dirileceği günlerde üç kere selâm etmiştir. Tıpkı îsâ peygambere üç kere selâm ettiği gibi (Meryem 19/33). Yüce Allah Yahya peygamberin dokuz vasfım burada
sıralamıştır. Kitaba sımsıkı sarılmak, çocukken anlayış sahibi kılınmak, kalb yumuşaklığına sahip olmak, arınmış olmak, takva sahibi olmak, ana-babaya iyilik etmek, zorba olmamak, âsi olmamak, doğduğu, öleceği ve diriltileceği gün esenlik içinde olmak. İşte bunlar doğuştan verilen özellikler olduğu gibi, aynı zamanda peygamber ahlâkının temellerinin de önemli bir bölümünü teşkil etmektedirler. Diğer vasıfların bir bölümü, Âl-i İmrân 39'da sayılmaktadır: Allah'tan gelen kelimeyi tasdik e-den, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber. Böylece bu özellikleri de Meryem sûresinde geçenlere ilave etmemiz gerekiyor. Yüce Allah böylece peygamber ahlâkım bütünüyle ortaya koymuş olmaktadır. Kısaca Zekeriyyâ peygamberin Meryem 6'da "bana vâris olsun, Ya'kûb hanedanına da vâris olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl" şeklinde dua edip istediği vasıftaki çocuk bu çocuktur.
Peygamberlerin ve babasının manevi mirasını taşıyacak ve Allah'ın razı olacağı vasıflara sahip şahsiyetin bu şekilde olması gerekiyordu. Yüce Allah bunu Kur'ân'da anlatırken günümüze ve geleceğe şu ışığı tutmaktadır: Çocuk yetiştirirken hangi manevi değerleri öne çıkartacağız, onları hangi Özelliklerle donatacağız? îşte Yahya peygamberin bu özellikleri, bu soruyu cevaplandırmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Allah Hz. Yahya'ya "Kitab'a sımsıkı sarıl" derken eğitim faaliyetinin merkezinde kitap olduğunu, kitap okulunu benimsediğini, kitapsız Öğretim ve eğitim faaliyetinin yapılamayacağını vurgulamaktadır. Eğitim faaliyeti keyfî yapılamaz, mutlaka kitaba dayanmalıdır. Kitap, eğitimin programını, resmiliğini ve hukukî boyutunu temsil etmektedir.
Ana-babaya iyi davranmak, onları itip kakmamak, onların gönlünü hoş tutmak ve onların duasını almak, hem Allah'ın emri hem de peygamber ahlâkının temel değerlerden bir bölümünü teşkil etmektedir. Demek ki, ana-babasma iyi davranan, onların gönüllerini alan kişiler hem Allah'ın emrini yerine getirmiş hem de peygamber ahlâkına bürünmüş olacaktır.
Netice olarak diyebiliriz ki, bir peygamber, getirdiği dinde yer alan ilkelere kendisi de uyacak, onları yerine getirecektir. İşte bunlardan biri, ana-babaya karşı iyi davranmak ve onlara merhamet etmektir. Eğer ana-babası hayatta ise bir peygamber, onlara bu şekilde davranmak zorundadır. Peygamber olması, onu bundan muaf tutmaz. [12]
Hz. Meryem'in Olgusu
16. Kitapta Meryem'i de an! O, ailesinden ayrılmış ve doğu yönünde bir yere çekilmişti.
17. İnsanlarla arasına bir perde germişti Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik de, ona düzgün bir insan şeklinde göründü.
18. (Meryem) dedi ki: "Eğer saygılı biri isen, senden Rahman'a sığınırını."
19. (Rûh/melek): "Ben, ancak Rabb'inin sana gönderdiği bir elçiyim, sana temiz bir oğlan bağışlamak için (geldim)" dedi.
20. (Meryem): "Bana bir insan dokunmamışken, ben kötü bir kadın da değilim, nasıl oğlum olabilir?" dedi.
21. (Rûh/melek): "Öyledir" dedi; Rabb'in buyurdu ki: "Bu, bana kolaydır. Çünkü Biz, onu insanlara bir delil
ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, karara bağlanmış bir hükümdür."
Hz. Meryem genel anlamda insanlık tarihi, öze] anlamda peygamberler tarihi için önemli bir yere sahiptir ve olgunun sonunda söyleyeceğimiz gibi, kadın hakları meselesinde devrim diyebileceğimiz bir olgunun merkezinde yer almaktadır. Bu bakımdan Yüce Allah, onun olgusuna hem Âl-i îmrân'da hem de kendi ismini taşıyan Meryem sûresinde yer verdi. Ancak Hz. isa'nın annesi olarak pek çok âyette de geçmektedir. Onun içindir ki Yüce Allah Meryem sûresinde, onun olgusunu anlatırken Kitapta anılmasını emretmektedir.
1. "Kitapta Meryem'i de an!"
Meryem sûresinin ikinci âyetinde Yüce Allah Hz. Zekeriyyâ kuluna olan rahmetini andığı gibi, Hz. Meryem'in de anılmasını istemiştir. Bu anma işi Âl-i İmrân sûresinde daha önceden, yani annesinin Hz. Meryem'e gebe kalmasından başladığı için Meryem sûresinde anılan kısım Âl-i İmrân' in bir devamı durumundadır.
Hz. Meryem'in annesi, yani İmran'ın hanımı Hane, gebe kaldığında Yüce Allah'tan erkek çocuk istedi (Âl-i İmrân 3/35). Yüce Allah ona kız çocuk verdi ve onun adını ibadet eden, "âbid kadın" anlamına gelen "Meryem" koydu (Âl-i İmrân 3/36). Yüce Allah Hz. Meryem'e güzel kabul gösterdi ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Hz. Zekeriyyâ'yi da onun bakımı ile görevlendirdi.
Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem'in yanına, mabede her girişinde orada bir nzik bulurdu ve ona bunun nereden geldiğini sorardı. Hz. Meryem de onu Allah'ın gönderdiğini söylerdi (Âl-i İmrân 3/37).
Daha sonra melekler, Hz. Meryem'e Allah'ın onu seçtiğini, tertemiz yarattığını ve bütün dünya kadınlarına tercih ettiğini müjdelediler (Âl-i İmrân 3/42). Demek ki melekler Hz. Meryem ile konuşuyorlardı, o da onların konuşmasını dinliyor ve anlıyordu. Burada, meleklerin insan suretine girebileceğine ve peygamber olmayan insanların onları görüp konuşabileceklerine işaret edildiğini görmekteyiz.
Ayrıca Hz. Meryem'e Allah'a ibadet etmesi, secde etmesi ve rüku yapması emrediliyordu (Âl-i İmrân 3/43).
İşte bu anlatımlardan sonra hem Âl-i îmrân sûresinde hem de yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem sûresinde benzer âyetler gündeme gelmektedir.
2. "O, ailesinden ayrılmış ve doğu yönünde bir yere çekilmişti."
Ayetin bu kısmında intebeze fiili yer almaktadır. "Elinden çıkarıp atmak, bir işi ihmal edip terk etmek, ahdi bozmak, nebîz denen ü-züm şırası yapmak, damarı atmak" anlamına gelen âj nebeze kökünden türeyen intebeze kalıbı, "köşeye çekilmek, toplumdan uzaklaşmak" demektir. tenâbeze kalıbı da, "bozuşup ayrılmak" anlamına gelmektedir.
Râzî bu kelimenin manalarını şöyle açıklamaktadır: Bir kimse birine attığı şey, o şahsa ulaşacak mesafede ise atma fiili bu kelime ile ifade edilir. Hurma suyu kaba dökülüp durduğu için, bu suya nebîz denir. Menbûz, "dökülen, atılan şey" demektir. Sokağa bırakılan çocuğa da menbûz denir. Çünkü sokağa atılmıştır.[13]
Burada ailesinden ne şekilde ayrıldığını ne kadar bir mesafeye gittiğini anlamamız için bir sonraki âyette geçen "perde" anlamına gelen hıcâb kelimesine bakmamız gerekiyor. Aralarına perde çektiğine göre çok uzağa gitmemiştir. Hz. Meryem, çocukken mihrâb, yani mabedde bulunuyordu. Mihrâb, Hz. Zekeriyyâ'nm evinde Hz. Meryem'e
tahsis edilen mahfil anlamına da gelebilir. Mihrâb'ı mabed anlamına a-lırsak, "Hz. Meryem buluğ çağına ulaşınca, aybaşı halinde mabetten ayrılıp bir kenara çekildi; temizlenmesi için de ailesi ile arasına perde gerdi" yorumunu yapabiliriz. Yani âyet, "ailesinin bulunduğu yerin doğu köşesine çekildi" demektir. Bu çekilişte bir gizlilik, bir mahremiyet, bir özel durumun olduğu kesindir.
3. "İnsanlarla arasında bir perde germişti."
17. âyetin bu kısmı, 16. âyetin devamı durumundadır. Demek ki Hz. Meryem, perde ile ayrılıp görülemeyecek bir mesafeye çekilmişti. Buradan hareketle Hz. Meryem'in ayrıldığı veya çekildiği yerin "yaşadıkları evin içinde" olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü dışarıda olsalardı, perde ile ayırmak imkansız olacaktı.
4. "Derken biz ona ruhumuzu gönderdik de, ona düzgün bir insan şeklinde göründü." Ayette geçen ruhun kim olduğunu anlayabilmemiz için Şu'arâ 193. âyete gitmemiz gerekiyor: "Kur'ân'ı er-Rûhu'1-Emîn indirdi." Buradaki Emin Rûh "Cebrail" demektir. "Kur'ân'ı indiren rûh" ile "Hz. Meryem'e gelen rûh" aynıdır. "Kalbine (onu indirdi)" anlamına gelen Şu'arâ 194. âyeti dikkate alıp Bakara 97 ile birleştirirsek Hz. Peygamber'in kalbine Kur'ân'ı indirenin Cebrail olduğu da anlaşılmış olacaktır: "De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki, Allah'ın izniyle Kur'ân'ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, Önce ge-len(kitap)ları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir" (Bakara 2/97).
"Kur'ân'ı, uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine er-Rûhu'1-Emîn indirmiştir" (Şu'arâ 26/193-195).
Hz. Meryem, ailesinden ayrılıp onlarla arasına bir perde çekince Cebrail ona geldi. Ama Hz. Meryem'e düzgün bir insan şeklinde göründü.
Dikkat edilirse Meryem 17'de hem rûh hem de beşer kelimeleri yer almaktadır. Yüce Allah Cebrail'in, aslında rûh olduğunu, ama bedene büründüğünü, çünkü Hz. Meryem'in onu ancak bu şekilde algılayabileceğini gündeme getirmiştir. Böylece meleklerin bedene bürünebildiği ve bu şekilde değişime uğrayabildikleri öğretilmektedir. Ruhanî varlıklardan olan meleklerin eli, ayağı düzgün normal bir insan şekline dönüşebil diklerinden şunu anlıyoruz: Enerji maddeye dönüşebilecektir.
Yüce Allah'ın, Cebrail'i kastederek gönderdiği ve adına rûh dediği varlık, Hz. Meryem'e görünürken tam bir insan şeklini almıştı.
5. "Meryem dedi ki: Eğer saygılı biri isen, senden Rahman'a sığınırım!"
Bu sözden anlaşılıyor ki, Hz. Meryem buluğ çağını aşmış, bir erkeğin yanına gelmesinin ne anlama geldiğini, orada cinsel ahlâk bakımından bir problem yaşanacağını fark etmişti. Bu durumda ne yapması gerektiğini, hatta karşısındaki beşere ne söyleneceğini de biliyordu.
a) "Eğer saygılı biri isen." Bizim "saygılı" diye tercüme ettiğimiz kelime, aslında "sakınmak" anlamına gelen "takva" kelimesi ile aynı köktendir. Dolayısıyla âyet: "Allah'tan sakınan biri isen" demektir. Hz. Meryem kendi ana dilinde takva kelimesini/kavramını biliyordu ve kullanıyordu. Bu nedenle karşısındaki insanın sakınma duygusuna hitap ediyordu.
b) "Senden Rahmân'a sığınırım"
Hz. Meryem, Allah Teala'nin Rahman ismini de biliyordu ve kötülüklerden O'na sığınılacağının kültürünü de almıştı. Yani kötülüklerden Allah'a sığınılacağını ifade edecek kadar din eğitimi almıştı.
Bu âyet, yani Meryem 18 bize neyi öğretiyor? Bu âyette özellikle kadınlara ve kızlara kimsenin bulunmadığı bir yerde bir erkekle baş başa kalınca, cinsellik bakımından bir tehlike sezince, erkeğe ne demesi gerektiği öğretilmektedir. Hz. Meryem, karşısındaki erkeğin sakınma duygusuna, takvasına hitap ederek, kendisinin de Allah'a sığınmasını örnek ile anlatmakta, onların beyinlerine bunu kazımaktadır.
"Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana Kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Mesîh isa'dır." Demek ki liehebe kelimesine "müjdelemek" manasını verebiliriz.
Fakat bize göre Cebrail'in hibe etmesi ile Meleklerin müjdelemesi arasında bir zaman farkı vardır. Cebrail tek olduğu halde, Al-i İmrân 45'de melekler çoğul olarak müjdelemeyi yapmaktadırlar. Cebrail'in hibe etmesinin anlamı içinde, bu fiili yani hibeyi Allah'ın yapmakta olduğu manası vardır.
Cebrail "temiz bir oğlan" hibe etmek için geldiğini ifade etmişti. Hz. Isâ dünyaya gelmediği halde, ona temiz anlamında "zeki" demesinden eğitim psikolojisi adına şu ilkeyi çıkartıyoruz: İnsan, yaratanın iradesinden ve takdirinden dolayı temiz olarak dünyaya gelmektedir; kirlenme, bozulma doğuştan değildir. İnsan, doğuştan temizdir. Eğitimde haram lokmanın nesle etkisi konusunu Nisa 9-10; A'râf 58'de detaylı bir şekilde açıkladık.
Ayette geçen "zeki" yani temiz kelimesinin geniş manasını Âl-i İmrân 45'te bulmamız mümkündür. Ama bu âyet Hz. îsâ'nin diğer vasıflarını vermektedir. Allah'ın kelimesi olması, dünya ve âhirette itibarlı olması, Allah'ın onu Kendisine yakın kılması onun temiz olduğunu ifade etmektedir. Çünkü temiz olmayan kişi, dünya ve âhirette itibarlı ve Allah'a yakın olamaz.
7. "Meryem: Bana bir insan dokunmamışken, ben kötü bir kadın da değilken nasıl oğlum olabilir? dedi."
a) "Bana bir insan dokunmam işken" derken Hz. Meryem, "dokunma" kelimesini cinsel ilişki anlamında kullanmıştır. Tıpkı boşanma hukukunu anlatırken Yüce Allah'ın Bakara 237'de bu kelimeyi ve ifadeyi kullanması gibi. Yüce Allah, Bakara 237'de "mehri verilen ve nikahı kıyılıp temas etmeden", yani "cinsel ilişkide bulunmadan" boşanmayı anlatırken bu kelimeye yer vermektedir. Hz. Meryem de "dokunma" anlamında olan messe/yemsesnî kelimesini "cinsel temas" manasında kullanmıştır.
Hz. Meryem, cinsel temas olmadan çocuk sahibi olunamayacağının farkında idi. Bu söylev onun hangi yaşta ya da gelişim basamağında olduğunu ifade etmektedir. Böylece Hz. Meryem normal doğa kanununu söylemektedir.
b) "Ben kötü bir kadın da değilim" derken de Hz. Meryem, kendisinin iffetli olduğunu, zinâkâr biri olmadığını ifade etmektedir. Bu ifadesi ile konuştuğu insan şeklindeki erkeği reddettiğini göstermektedir. Evli olmadığını, evli olmayan kadının çocuk doğurmasının kötü kadın olmak anlamına geleceğini kısa bir cümle ile ifade etmiştir. Böylece "nikah" kavramını, meşru ve meşru olmayan cinsel teması; meşru çocuk ve meşru olmayan çocuk anlayışına sahip olduğunu da ifade etmiş olmaktadır.
"(Rûh): Öyledir, dedi; (ama) Rabb'in buyurdu ki: Bu, bana kolaydır. Çünkü Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, karara bağlanmış bir hükümdür."
a) Âyette rûh diye geçen ve Hz. Meryem'e beşer şeklinde gözüken Cebrail, cinsel ilişkiye girmiş bir kıza çocuk doğurtmanın Allah için kolay bir iş olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde, Meryem 9'da Zekeriyyâ peygambere de ihtiyar koca ve kısır bir kadına çocuk vermenin kolay olduğu söylenmişti.
Aslında Allah için kolaylık ve zorluk diye bir şeyin düşünülmesi mümkün değildir. Ancak, Yüce Allah insanın beynine göre ona konuşmaktadır. Çünkü insan için kolay veya zor işler vardır.
b) Yüce Allah, yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 21'e göre Hz. îsâ'nın bir âyet olduğunu ya da onu bir âyet kıldığını söylemektedir. Âyet, "işaret, delil, sembol" demektir. Hz. isa'nın yaratılış olgusu, insanlığın bilimsel araştırmalarında, özellikle tıp ilminde bir ödev niteliği taşımaktadır. O, çözülmesi, yorumlanması, anlaşılması gereken bir âyet, yani bir kanundur.
Aynı zamanda Hz. Isâ, Allah'tan insanlara bir rahmet olmuştur. Yani Allah, onu kendi merhameti gereği yaratıp insanlara peygamber o-larak göndermiştir.
Demek ki Hz. îsâ bir taraftan âyet, diğer taraftan da Allah'ın merhametinin tecellisidir.
c) Cebrail, bunun, hüküm ve karara bağlanmış bir iş olduğunu buyururken, geri dönülmesi mümkün olmayan bir durumla karşı karşıya olduklarını ifade etmektedir.
Yüce Allah'ın bir işe karar vermesi, o işin mutlaka olması demektir. İnsan karar verdiği işten dönebilir ama, Allah'ın dönmesi söz konusu değildir. Böylece Hz. Meryem'e ilâhî karar ve iş konusunda bir ders verilmekte ve bu ders bize kadar uzanmaktadır. İlahiyatın en önemli konularından biri Allah'ın eylemlerindeki kesinliğin bilinmesidir.
Yüce Allah'ın verdiği kararı ne tenkit edebiliriz ne de geri çevirebiliriz. İnsanın duası bu kararla çatışırsa, duasından vazgeçmesi gerekiyor. Bunun en güzel örneğini Hz. İbrahim'de buluyoruz:
Hz. İbrahim, yeğeni Hz. Lût'un toplumunun batmasını istemiyor ve bunun için Allah'a dua ediyordu. Buna karşı Yüce Allah'ın şu uyarısı ile karşı karşıya kaldı: "Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü Rabb'inin emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir" (Hûd 11/76). Hz. İbrahim de bu uyarı gereği önceki ısrarından vazgeçmiştir. [14]
Hz. Meryem'in Hamileliği Ve Doğurması
22. Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla uzak bir yere çekildi.
23. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. "Âh, keşke " dedi; "bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim."
24. Aşağısından ona şöyle seslendi: "Tasalanma! Rabb 'in senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir.
25. Hurma ağacını/gövdesini kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.
26. Ye, iç; gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini '" görürsen de ki: "Ben çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."
Hz. Meryem'in olgusunun birinci kısmı, Cebrail ile olan konuşmalarına, ikinci kısmı da Hz. Meryem'in gebeliği ve çocuğu doğurmasına tahsis edilmiştir. İkinci kısımdan da çıkaracağımız neticeler olacaktır.
1. "Meryem ona hamile kaldı."
Bu noktada şu soruya cevap vermemiz gerekiyor: Hz. Meryem nasıl hamile kaldı? Gerçekten kendisine hiçbir beşer dokunmadığı, yani cinsel ilişkide bulunmadığı halde nasıl gebe kaldı?
Bu sorulara cevap verebilmemiz için şu âyetlere gitmemiz gerekiyor:
a) "Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an). Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık" (Enbiyâ 21/91). Âyette geçen ı$j fîhâ ifadesindeki hâ zamiri Hz. Meryem'e gitmekte ve Hz. Meryem'in dişi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Arapça'da bu tip zamirler dişi için kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle Yüce Allah üfürme işini Hz. Meryem'e yapmıştır.
"İffetini korumuş, 'İmrân Kızı Meryem'i de (Allah örnek olarak gösterdi). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabb'inin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O, gönülden iman edenlerdendi" (Tanrım 66/12).
Bu âyette geçen fîhi ifadesindeki zamir ise "erkekler için kullanılan zamir"dir. Enbiyâ 91'de dişiye giden hâ zamiri yer alırken; Tahrîm 12'de erkeği ifade eden hi/hü zamiri geçmektedir. Bu ne anlama gelmektedir? Sorunun cevabı şudur: Enbiyâ 91'de Hz. Meryem "dişi"; Tahrîm 12'de ise "erkek" olarak geçmektedir. Demek ki Hz. Meryem bir âyette "dişi", diğerinde ise "erkek" olarak sunulmaktadır.
Müfessirlerin çoğu Enbiyâ 91 ile Tahrîm 12'deki bu durumu çözülmesi imkansız ya da zor anlamına gelen müşkil âyetler gurubuna koymuşlardır.
Bize göre bu âyet müşkil değildir. Zira âyetin günümüzün bilimsel bulgularıyla açıklanması mümkündür. Bazı âlimler de Enbiyâ 91'deki üfürme işinin Hz. Meryem'e; Tanrım 12'dekini de Hz. Meryem'in gebe kaldığı Hz. îsâ'ya olduğunu söyleyerek bu ikili zamirin çatışmasını önlemeye çalışmışlardır.
Bu yorumlama şekli de doğru değildir. Çünkü her iki âyette anlatılan sadece Hz. Meryem'dir; ona yönelik olan üfürme eylemidir ve Hz. îsâ'ya gebe kalmadan önceki üfürme işlemi kastedilmektedir. Bu üfürme ile Hz. Meryem, oğlu îsâ'ya gebe kalmıştır. Öyle ise bu dişilere ait zamir ile erkeklere ait zamir nasıl açıklanabilir?
Bize göre, Hz. Meryem'in iç organlarında hem sperm üreten hem de yumurta üreten bir sistem ya da iki sistem vardı.
Enbiyâ 91'deki üfürme eylemi yumurtayı harekete geçirmiş, Tanrım 12'deki üfürme de spermi harekete geçirmişti. Neticede sperm ile yumurta buluşup döllendi ve böylece Hz. îsâ yaratılmış oldu. Bu izahımız doğaya ya da bilime uygun mudur? Biyolojinin konulan arasında yer alan botanik ve zooloji konularına bakınca bu iddiamıza delil bulmamız mümkündür. Çünkü ceviz ve fındık gibi meyveler kendi kendilerini döllerler. Solucan gibi hayvanların da erkekleri olmadığından kendilerini döllemektedirler. Aynı şekilde, Hz. Meryem'in içinde yer alan sperm ve yumurta üreten sistemler, bu ilâhî üfürme ile harekete geçip kendi kendini döllemiştir. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 22'deki hamilelik bu şekilde gerçekleşmiştir.
Yüce Allah, Al-i Imrân 59'da Hz. isa'nın yaratılışı ile Hz. A-dem'in yaratılışı arasında bir benzerlik kurmakta ve onların yaratılışında "ol" deyip "olmalan"mn yer aldığını söylemektedir. Hicr 29'da gördüğümüz gibi Hz. Âdem yaratılırken de ona da üfürülmüştür.
Bu açıdan bakınca, kısır ve yaşlı olan Hz. Yahya'nın anne ve babasının çocuk yapar hale gelmesi de ilginç bir durum arz etmektedir. Bu iki olguda düşünülmesi gereken şey, Yüce Allah'ın bir şeyi yaratmayı istediğinde onu yaratmasının şeklinde hiçbir şeyin fark etmeyeceğidir. Sonsuz ilim ve sonsuz kudrete sahip olan Allah çeşitli şekillerde yaratabilir. Alışılagelen yaratma şeklinden farklı bir yaratma şekli görünce,
hemen farklı neticelere varmanın, şüphelenmenin anlamı yoktur. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hz. İsa'nın doğumundaki mucizenin asıl noktası, annesinin vücûdunun iki sisteme sahip kılınmasıyla ilgilidir.
İşte Hz. Meryem'in gebe kalma olgusu bu şekilde açıklanabilir.
2. "Bunun üzerine onunla uzak bir yere çekik di."
Hz. Meryem, gebeliği ilerleyince ailesinden ve toplumdan utanması nedeniyle uzaklaşmak zorunda kaldı. Onun bu uzaklaşma eylemi bize, toplumun kınama, baskı yapma özelliğinin olduğunu göstermektedir. Hz. Meryem, kız olarak gebe kalmasının, toplum tarafından normal karşılanamayacağını bildiği için onlardan ayrılmak zorunda kaldı. Demek ki, kişinin davranışları, toplumun değerleri ile çatışır hale gelmemelidir. Çatışma halinde kaybedecek olan fert olacaktır. Bazı durumlarda toplumun değer anlayışı yanlış, ferdinki doğru olabilir. Buna rağmen toplum ferdi dışlar. Aynı durumu Hz. Meryem yaşamıştır.
"Doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaca sevk etti. Âh keşke dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim."
a) Ayette geçen el-mehâd, "bir şeyi şiddetle sallamak, sütün yağını çıkarmak, kovayı kuyuda su doldurmak için çalkalamak, iyiden iyiye düşünmek" anlamına gelen mehada fiilinden türeyen bu kelime "doğum sancısı" anlamına gelmektedir. İşte Hz. Meryem'i, doğum sancısı hurma ağacına dayanmaya sevk etmiştir. Bunun anlamı, Hz. Meryem'in doğumunu tek başına gerçekleştirmiş olduğudur.
b) Toplumun kınaması, ayıplaması ve ona göre de olağandışı bir doğum yapmış olması, Hz. Meryem'e şu sözleri söyletmiştir: "Ah keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim." Âyetteki yâ edatı, pişmanlığı pekiştirmek için konmuştur. Sadece "keşke" anlamını zaten leyte edatı vermektedir. Dolayısıyla yâ edatına, "âh" anlamını vererek âyeti yorumlamak gerekmektedir. İşte sosyal baskılar, insanın ağzından bu şekilde bir cümlenin çıkmasına neden olmakta, ölümünü isteyecek ve unutulup gitmesini dileyecek kadar bir yaptırıma sahip olmakta ve toplumun değerleri ile çatışmanın ne kadar ağır bir yük getirdiğini de öğretmektedir. Bazen insanlar sosyal baskıyı, Tann'nın yaptırımının önüne bile geçirirler. Nisa sûresinin 108. âyeti buna işaret etmektedir "fe "İnsanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler." Toplumun baskısı bir işi yapmaktan insanı alıkoyabilmektedir: "Çünkü bu hareketiniz, Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır" (Ahzâb 33/53). Sosyal baskı bazen yapacağımız veya söyleyeceğimiz şeyleri içimize gömmemize de sebep olur "Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmaya layık olan Allah'tır" (Ahzâb 33/37).
Bu âyetler gösteriyor ki, toplumun baskısı peygamberleri bile etki altına almaktadır. Bu baskı, kişinin eyleminin hangi toplumsal değerle ne derece çatıştığına bağlı olarak şiddetini artırır. İşte görünürde meşru olmayan bir ilişki ile gebe kaldığı sanılan Hz. Meryem'i, sosyal baskı, toplumdan ayrılmaya sevk etmiş ve bu sözü söylemesine neden olmuştur. Aslında bu söz, Hz. Meryem'in sosyal baskıdan dolayı sahip olduğu psikolojik durumu ifade etmektedir.
Bu sözler, ağır, çözülemeyen, aksi ispati anam ayan bir oluşumun doğurduğu sosyal baskının katlanılamayan psikolojisinin ağızdan çıkardığı sözlerdir. Aslında bu sözler, Hz. Meryem'in ne kadar iffetli olduğuna da delil teşkil etmektedir. Çünkü yanlış hareketi sürekli bir şekilde yapan kişi, onu kanıksayacağından pişmanlık duymamaya da başlar.
4. "Aşağısından ona şöyle seslendi: Tasalanma! Rabb'in senin alt yanında bir su arkı vücuda getirdi."
a) Âlimler Hz. Meryem'in aşağısından kimin seslendiği konusunu detaylı bir şekilde tartıştılar. Kimi melek dedi, kimi Hz. Isâ dedi, kimi de bu ikisini tartışarak, hangisinin doğru olabileceğini araştırdı. Zemahşerî'nin kaydettiğine göre Katâde, sesin Hz. Meryem'in altından değil de hurma ağacının altından geldiğini iddia etmiştir. Bize göre Zemahşerî'nin Katâde'den naklettiği bu görüş daha doğrudur. Çünkü bir önceki âyette, Hz. Meryem'in doğum sancısından dolayı dayanmak zo-
runda kaldığı ağaç hurma ağacı idi. Sesin de oradan geldiği görüşü en doğrusu olacaktır.
Zemahşerî, Katâde'nin bu görüşünü ispat eden bir delil getirmemiştir. Biz ise bu görüşün delilini Kasas sûresinin 30. âyetinden getiriyoruz: "(Mûsâ) oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ! Bil ki Ben, bütün âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım'." İşte Yüce Allah nasıl ağaç tarafından Hz. Musa'ya seslendi ise, Hz. Meryem'e de hurma ağacının altından nida etti, yani seslendi. Ağacın alt tarafından Yüce Allah Hz. Meryem'e seslenmiştir. Âl-i İmrân 35 ve 36. âyetlerde Hz. Meryem'in annesi nasıl doğrudan Allah ile konuştu ise, kızı Hz. Meryem de doğrudan konuşmuştur.
b) Başka bir açıdan bakarsak seslenenin melek olduğunu da söyleyebiliriz: Kasas 30'da seslenen Allah'tır; ancak siyak ve sibaka burada seslenenin melek olma ihtimali de vardır.
c) Aslında seslenenin Hz. îsâ olması da muhtemeldir. Çünkü Hz. îsâ, bu hitaptan önce doğmuştu. Meryem 29. âyette Hz. Meryem, halka beşikteki çocuğa işaret ederek "ona sorun" demişti. Burada aklımıza şu soru geliyor? Hz. Meryem, çocuğun konuşabileceğini nerden biliyordu? İşte daha önce annesine 25. âyette konuştuğu için burada da konuşacağını söyleyerek oğluna işaret etmiştir.
Hz. Meryem neyi tasa ediyordu? Meryem 26'ya bakarsak bunun susuzluk olduğunu anlıyoruz. Ayrıca yorumunu yapmakta olduğumuz 24. âyetin son kısmı da buna işaret etmektedir. Hurma ağacının altında doğum yaparken orada suyun olmamasından endişe ettiğini anlıyoruz. Tıpkı Beyt-i Muharrem'in yanında Hz. İbrahim'in bıraktığı Hacer'in su bulamamasından dolayı çocuğu için tedirginliğe kapılıp Safa ve Merve tepeleri arasında koşması gibi.
Hz. Meryem'in tasasını gidermek için Yüce Allah, onun yanında bir su arkı, yani su pınarı fışkırttığım söylemiştir.
seriyyâ kelimesi, "ark, kanal, nehir, pınar" manalarına geldiği gibi "çay", yani "ufak bir dere" anlamını da ifade etmektedir. Burada Önemli olan konu, su olmayan yerden Yüce Allah'ın Hz. Meryem ve o-nun doğurduğu çocuğu için suyu fışkırtmış olmasıdır.
5. "Hurma ağacını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün."
Meryem 24 ile 25. âyetlere bakınca şu neticeyi çıkartıyoruz: Önce su, sonra yemek geliyor. Bunun sebebi, suyun yemekten daha önemli olmasıdır. Demek ki, Hz. Meryem yemek konusunda da tasa ediyordu.
Âyette geçen kelimesi, "hurma ağacının alt kısmı"nı ifade etmektedir. Aslında bu cümle, "hurma ağacının gövdesini çekip silkelemek" demektir. Öyle anlaşılıyor ki, bu hurma ağacı bir insanın çekip sallayacağı kadar genç bir ağaç idi.
rutab "hurma" ceniyy de "taze" demektir; yani silkeleyince taze hurma döküleceği söylenmiş olmaktadır. Böylece Hz. Meryem, her şeyi rızıklandıran Allah tarafından su ve hurma ile rızıklandırıldı. Böyle bir rızıklandırma, zaten Hz. Meryem'e çocukluğunda da yapılmıştır: "Zekeriyyâ, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve: 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' der, o da: 'Bu Allah tarafından dır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir' derdi" (Âl-i İmrân 3/37).
6. "Ye, iç; gözün aydın olsun!"
Yüce Allah, hem Meryem'in hem de çocuğun gıdasını temin ettikten sonra, ona yiyip içmesini söyledi. Bu hitapta da Yüce Allah'ın Hz. Meryem'e doğrudan konuştuğunu görüyoruz. Ayrıca Hz. Meryem'e doğurduğu çocuktan dolayı tebrik etme anlamında göz aydınlığı dilemiştir.
"Eğer insanlardan birini görürsen, de ki: Ben çok merhametli Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."
Yüce Allah, Hz. Meryem'in doğurduğu çocuktan dolayı ağır bir şekilde tepki göreceğini, ayıplanacağını, hakarete uğrayacağını bildiği için nasıl davranacağını da ona öğretmektedir.
Yüce Allah'ın buradaki hitabından anlıyoruz ki, Hz. Meryem'e "susma orucu/savm-ı samt" tutması emredilmişti. İnsanların saldırısına karşı koymanın en önemli metotlarından biri de "susma orucu" olmuştu. İşte Hz. Meryem'e öğretilen bu metot bizim Ramazan orucumuz için de geçerli olmalıdır. Bizler oruçlu iken, ağzımızdan yanlış bir söz çıkmaması için bir tür susma orucu tutmalıyız. Bunun anlamı, konuşurken ağzımızdan daima iyi söz çıkmasını sağlamak gerekliliğidir. Gıybet, dedikodu, zan, iftira gibi kötü sözlere karşı oruç tutmalıyız.
Demek ki susma orucu Allah'a adanabilmektedir. Hz. Meryem, Yüce Allah'ın "Rahman" ismini anarak susma orucunu O'na adamıştır. Ama bu susma orucu bir günlüktü.
Âyette geçen savm kelimesi, Bakara 183'de sıyâm kalıbında yer almaktadır. Kelimenin geniş açıklaması orada yapılmıştır. Bu kelime, "alıkoymak, susmak, güneşin tam tepede olması" manalarına gelmektedir. Ancak Hz. Meryem, savm kelimesinin ne anlama geldiğini de âyetin sonunda açıklamıştı. Buradaki savm "başkası ile konuşmaktan kedini alıkoymak" anlamına gelmektedir.
Hz. Meryem'e burada yapması emredilen "susma orucu" daha önce Zekeriyyâ peygambere de bir âyet, işaret, delil olarak teklif edilmişti. Ona da üç gün üç gece kimse ile konuşamayacağı söylenmişti (Âl-i İmrân 3/41; Meryem 19/10).
Demek ki, Hz. Yahya'nın yaratılması ile Hz. îsâ'nm yaratılmasında tabiat üstü bir özellik olması nedeniyle Hz. Yahya'nın babasına; Hz. îsâ'nın da annesine saldırılara karşı sabredebilmek için "susma orucu" adamaları en uygun metod olarak görülmüştür. Böylece sabırla oruç arasındaki ilişkiye işaret edilmiştir.
Ayetin geneline bakınca şunu görüyoruz: Yüce Allah Hz. Meryem'e Rahmân'a "susma orucu" adadığını söyleyerek bu sözü başkasına nakletmesini isterken Hz. Meryem konuşmuş olmayacak mıydı? Sadece
"ibadet ettiğini", yani "susma orucu" tuttuğunu söyleyecek, ama bunun dışında kelime etmeyecek, bu sözün dışında sadece aşağıdaki âyetlerde görüleceği gibi işaretle konuşacaktı.
İşte bu âyetten anlıyoruz ki, din eğitiminin önemli konularından biri ağzı, yani dili disipline etmektir. Bu, insanlara öğretilirken neler yapacakları, hangi metotla erdemlerin zirvesinde olan sabra ulaşacakları da kendilerine gösterilmektedir. [15]
Hz. Meryem'e Izdırap Veren Saldırılar
27. Nihayet onu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki:
"Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!
28. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir san değildi; annen de iffetsiz değildi."
29. Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. "Biz" dediler, "beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?"
Bu âyetler, değerler sistemini, ailenin ve milletin asaletini gündeme getirmektedir.
1. "Nihayet onu taşıyarak kavmine getirdi."
" - Hz. Meryem çocuğunu doğurmak için toplumdan, özellikle ailesinden ayrılmıştı. Gebe olarak görünmesinin, toplumun meşru görmediği çocuğu onların arasında doğurmasının sakıncası vardı.
Ama çocuk doğunca, artık insan denen büyük bir değer hayat bulmuştu ve bu değerle beraber toplumun huzuruna çıkabilirdi.
2. "Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın."
Ayetin bu kısmında geçen feriyyâ kelimesinin, olumsuz manada "büyük bir iş" anlamına geldiğini Mücâhid ifade etmiştir. Sa'îd b. Mes'ade bu kelimeyi "asla görülmedik, olmadık bir şey" diye manalandırmıştır. Zinadan olmuş bir çocuk da, iftira olunmuş, görülmedik bir şeydir. Ebu Ubeyde bu kelimenin "hayret edilecek, çok az rastlanılan" anlamına geldiğini belirtmiştir. Bu kelimenin mastarı "kesmek" demektir. Öylesine bir iş meydana geliyor ki söylenecek söz bırakmıyor. Buna Iji feryen denmektedir (Kurtubî, age, XI, 191-192).
Şimdi bu âyetten şunu çıkartıyoruz: Hz. Meryem'in yaşadığı zamandaki toplum, cinsel ahlâk bakımından iyi ile kötüyü biliyordu; meşru olmayan bir çocuğu doğurmanın çok kötü bir şey olduğunu söyleyecek kadar değerlerden haberleri vardı.
3. "Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi."
Hz. Meryem'e "Harun'un kız kardeşi" demeleri, Hz. Hârûn zamanında yaşadığı anlamına gelmemektedir. Hz. Meryem'in soy ağacının tepesinde Hz. Hârûn, yani peygamber olan Hz. Musa'nın kardeşi Hârûn bulunduğu için kendisine böyle hitap etmişlerdir. Hz. Hârûn ile Hz. Meryem arasında uzun bir zaman geçmesine rağmen iyi şahsiyet olma açısından neslin başındaki kişi ile sonrakini manevi kız kardeş olarak görmüşlerdi. Böylece Hz. Meryem'in Hz. Harun'un soyundan geldiğini de anlamış oluyoruz. Hz. Meryem'in sosyal çevresi, Hz. Meryem'in babasını ve annesini değerlendirerek, kendisini tenkit ediyorlardı.
a) "Senin baban kötü bir insan değildi."
Sosyal çevresi, Hz. Meryem'in babası hakkında değerlendirme yaparken "kötü" anlamına gelen sev'in kelimesini kullandılar. Kelimenin kök fiili sâedir ve "birinin hoşlanmadığı işi yapmak, kötülük yapmak" anlamına gelmektedir. Bu kelime, yapılan işin kötü olduğu değerlendirmesi için de kullanılmaktadır. "Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür!" (Tevbe 9/9); "Yaptıkları ne kadar kötüdür!" (Mâide 5/62).
b) "Annen de iffetsiz değildi."
beğiyyâ kelimesi, bu âyetteki yeri itibariyle "zina eden kadm"a denmektedir. Cümle olumsuz olduğundan "iffetsiz değildi" anlamına gelmektedir. Hz. Meryem'in sosyal çevresi, onun babasının ve annesinin iyi insan olduklarını, ahlâkî bir defolarının olmadığını itiraf etmiş ve değerlendirmelerini yapmışlardı.
Bundan hangi neticeyi çıkartabiliriz? Bize göre, eğitim psikolojisi bakımından, Hz. Meryem'in veraseti iyi idi. Dolayısıyla çevresi, ana-babasmdan aldığı hem biyolojik hem de manevî mirasın iyi olduğuna i-şaret etmişler, Hz. Meryem'in kötü bir ailede yetişmediğini, tam tersine iyi bir aile çevresinde büyüdüğünü itiraf etmişlerdi. Zaten Âl-i İmrân 35 ve 36. âyetlerinde, annesinin Allah'a nasıl yalvardığını ve Yüce Allah'ın onunla nasıl konuştuğunu görmüştük. Böylesine yüksek manevi şahsiyete sahip olan bir kadının, iffetsiz bir çocuk dünyaya getiremeyeceği yargısında bulundular.
Demek ki, Hz. Meryem, ana-babasından güzel bir biyolojik ve manevî miras almıştı. Bu manevî mirası halk, Hz. Harun'a kadar uzatmıştı. Böylece, ailenin asaletine dikkat çekilmiş ve aile terbiyesinin önemi vurgulanmıştı.
4. "Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. 'Biz', dediler, 'beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz'." Hz. Meryem, Yüce Allah'a susma orucu adadığından, onların bu şekildeki ithamlarına, saldırılarına sözle cevap veremedi, sadece beşikteki çocuğu işaret ederek, ona sormalarını istedi. Diğer taraftan Hz.
Meryem'in göstereceği başka bir delil de yoktu. İşte bu delilin, oğlu Isâ olması nedeniyle ona sormaları için işaret etti.
Ayette geçen el-mehd kelimesi, "beşik" anlamına gelmektedir. Hz. Isâ, beşikte konuştuğu için "mehdi" sıfatını almıştır. Bize göre, Hz. Meryem'in, çocuğu koyacağı bir beşiği yoktu. Onu bir beze sararak kucağına alıp halkın huzuruna çıktı. O zaman Hz. İsa'nın mehdi yani beşiği, Hz. Meryem'in yani annesinin kucağı olmuştu. Böylece mehd kelimesindeki "beşik" anlamından hareket ederek, bu âyetteki mehd kelimesine "kucak" anlamında bir yorum getirilebilir. Onlar beşikte olan çocukla nasıl konuşacaklarını belirterek, Hz. Meryem'in onlarla alay edip etmediklerini sormuş oldular.
Adamış olduğu susma orucunu bozmamak için, beşikteki çocuğa işaret etmesinin neticesinde Yüce Allah, lütfunu göndererek, çocuğun konuşmasını temin etmiş; böylece Hz. Meryem'e olan yardımını yapmıştır. [16]
Beşikteki Çocuk Konuşuyor
30. (İsa) şöyle dedi: "Ben Allah 'in kuluyum. O, bana
Kitâb'ı verdi ve beni peygamber yaptı. -.
31. Nerede olursam olayım O, beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.
32. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.
Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabir gün selâm banadır."
34. işte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Isâ, hak söz olarak budur.
Hz. Meryem, sosyal çevresinden çektiği çile, tuttuğu susma orucunu bozmamak uğruna yeni doğmuş çocuğa işaret edince, onların hayretine rağmen, çocuk annesinin kucağında, yani beşikte konuşmaya başladı. Konuşmasında değindiği ilk konu daha sonraki nesiller için çok önemli bir mesajı, bir ilkeyi taşımaktadır.
1. "(Isâ) şöyle dedi: Ben Allah'ın kuluyum."
Hz. îsâ, "Ben Allah'ın kuluyum" demekle, sanki gelecekte kendisini tannlaştıracak, Allah'm oğlu diyecek olan çarpık, inkâr ve şirk dolu sapık inançlara bir ders vermekte, kendisinin "Allah'ın kulu" olarak bilinmesini, öyle kabul edilip inanılmasını istemekte ve öğretmektedir., Peygamberler de kuldur; onlar da getirdikleri dinin esaslarını tatbik etmek mecburiyetindedirler; onlar da Allah'a ibadet etmek zorundadırlar. Onun için biz onlara tâbi oluruz, ama asla onlara tapınmayız. Çünkü kul olana kulluk olmaz.
2. "O, bana Kitâb'ı verdi ve beni peygamber yaptı." ' '
Hz. Isâ kendisine kitap verildiğini, yani öğretildiğini ifade etmektedir. Doğuştan peygamber olmasından anlıyoruz ki, onun beyni kitabı alacak şekilde programlanmıştı. ,
Hz. Isâ, kendisine istikbalde verilecek olan kitabı da burada kastetmiş olabilir. Nitekim Taberî de, İkrime ve Dahhâk'in bu ifadeleri "
lah bana kitap vermeyi hükme bağlamıştır" anlamında "kadâ" kelimesiyle jlişkilendirdiklerini nakletmiştir.
Hz. îsâ, peygamberliği için gerekli olan kitabı, yani ilâhî mesajı önce zikretmekte, daha sonra da peygamber tayin edildiğini, seçildiğini gündeme getirmektedir.Hz. îsâ'nın bu dersinden anlıyoruz ki, "kitabı olan peygambere rasûl; kitabı olmayana nebî denir" şeklindeki bilgi yanlıştır. Çünkü Hz. îsâ kendisinin nebî olarak tayin edildiğini söylerken, aynı zamanda kendisine kitap verildiğine de dikkat çekmektedir.
Hz. isa'nın bu dersinden çıkaracağımız diğer bir netice de şudur: Kitabı kendinin yazmadığını ifade etmek için: "Bana Allah kitabı verdi"; aynı zamanda kendisinin peygamberlik iddiasında bulunmadığını, risâletin ona verildiğini ifade için de "(Allah) beni peygamber tayin etti" demiş, bu değerlerin kendisine verildiğini söyleyerek, şüpheleri ortadan kaldırmak istemiştir. .
3. "Nerede olursam olayım, O, beni mübarek kıldı."
"Mübarek kıldı" ifadesinin anlamı, "kutlu ve erdemli kıldı, dini öğretmek ve ilâhî mesajı tebliğ etmek konusunda beni bereketlerle, faydalı olmakla donattı, manen zor durumda olanları doğru yola çağırmak ve onlara kucak açmak özellikleri ile teçhiz etti" demektir.
Ama "mübarek" sözü aynı zamanda kendisinin meşru bir çocuk olduğunu da ifade etmektedir. Ayrıca "nerede olursam olayım" ifadesi de, "ister annemin karnında, ister beşikte, isterse dünyanın bir yerinde" anlamına gelmektedir.
Ayrıca "nerede olursa olsun insanlara doğruyu, güzeli, hakkı, iyiyi öğreteceğini, daima insanlara faydalı olacağını, ilâhî mesajı onlara duyuracağını" ifade etmiş olmakta, her yere fayda ve bereket taşıyacağına işaret etmektedir.
4. "Yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti.
Hz. Isâ kul olduğunu ifade edince, kulluğunu ne ile yerine getireceğini de söylemiştir. Hayatı boyuncu namaz kılacağım ve zekâtını vereceğini ifade etmiştir. "Yaşadığım sürece" demekle, ölümlü olduğunu ve bu nedenle tanrı olamayacağına da işaret etmiştir. Kendisi Ölümlü olan varlığa tapınılamaz ve o varlık Allah'ın oğlu olamaz. Kendisi namaz kılmak ve zekâtı vermekle yükümlü kılınana, tapınılamaz.
5. "Beni anneme saygılı kıldı."
Meryem 14'te Hz. Yahya'nın, ana-babasına iyi davranan biri olduğuna dikkat çekilmişti. Hz. îsâ da annesine saygılı kılınmıştı. Bu bize neyi ifade etmektedir? İsrail oğullarında kadının hiç değeri yoktu. Hz. Yahya ve Hz. isa'nın dininde, kitaplarında anneye saygı gösterme bir peygamber ahlâkı haline getirilmişti. Böylece hiç olmazsa annelerin değeri artıyor, bu yolla da kadının kıymeti daha da fazlalaşmış oluyordu.
Anneye saygı, bütün peygamberlerin getirdiği ilâhî mesajda yer almış ve peygamber ahlâkının bir parçası olmuştur. Peygamber ahlâkı ile ahlâklanmak isteyen kişi, ana-babasına saygılı, merhametli ve hizmetkâr olmalıdır.
6. "Beni bedbaht bir zorba yapmadı."
Cebbar kelimesinin karşıtı, "merhamet sahibi, yufka yürekli, yumuşak kalpli" demektir. Dolayısıyla bu kelime insanlar için kullanıldığında "bedbahtlık, zorbalık" özelliklerini ifade etmektedir. Burada özel anlamda Hz. isa'nın, annesine karşı kaba davranmayıp, ona merhamet dolu bir gönülle nazik ve kibar davrandığı ifade edilmektedir. Ama genelde kendisi ile ilişkili olan insanlara da böyle davrandığı anlaşılmalıdır.
Bize göre Yüce Allah, onun bedbaht ve zorba şeklinde hiç davranmayacağını ifade etmek için cümleyi böyle kurmakta, anaya iyilik yapmanın ve saygı duymanın ne anlama geldiğini, karşıt manadan hareket ederek anlatmaktadır.
7. "Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâm banadır."
Hz. îsâ, Hz. Yahya için söyleneni kendisi için söylemiştir. Hz. Yahya'nın bu özellikleri Meryem 14-15'te üçüncü tekil şahıs olarak anlatılırken, Hz. îsâ'nın kendisi, kendi adına bunları sıralamaktadır.
Selâm kelimesini "esenlik" anlamına alabiliriz. Selâm'ın, yani e-senliğin ona olması, onun doğru yolda, yani hidâyette olmasını ifade etmektedir. Çünkü Tâhâ 47'de: "Selâm doğru yola (hidâyete) tâbi olanlardır" ifadesi yer almaktadır. Bu âyette vurgulanan konu esasen öldükten sonra dirilme meselesidir. Doğum ve ölüm olayları tüm insanlarca bilinmektedir. Ama inanılması gereken konu ise, öldükten sora dirileceğimiz meselesidir. İlk i-kisi, yani doğum ve ölüm biliniyor, ama öldükten sonra dirilme meselesine inanılıyor. Böylece bilgi alanı ile iman alanı ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca Hz. isa'nın buradaki ifadesinden şu gerçeği de çıkarıyoruz: Kendisi insanüstü biri değildir; tanrı sıfatlarına da bürünmemiştir; kendisine Yüce Allah sadece esenlik vermektedir. Doğduğu, öldüğü ve tekrar dirileceği için kendisine tanrılık yakıştı olamaz. Doğan ve ölen varlık tanrı olamaz. Böylece daha sonraları kendisine "Allah'ın oğlu" olma ö-zelliğinin verilmesinin çok yanlış olacağına da burada işaret edilmektedir.
8. "İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu îsâ, hak söz olarak budur."
Yüce Allah, Hıristiyanların Hz. îsâ hakkında yanlış iddialarda bulunmalarını, bu iddialarını iman esasına çevirmelerini, böylece konuyu çıkmaza götürmelerini bu âyetlerle cevaplandırmaktadır. Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 34'te Yüce Allah onların "şüphe ettiklerini" söylemektedir. Bunun anlamı, doğumu konusundaki şüpheleri giderdiğidir. Hz. isa'nın meşru bir çocuk olup olmadığı konusundaki şüphelerini giderme konusunda bu ifade bir derstir.
Yüce Allah Hz. îsâ'nın konusunu gerçek olarak anlatarak onların şüphelerini gidermek amacını gütmektedir.
Annesinin karnında yaratılışı, doğumu, halkın anasına saldırması, beşikte konuşarak Allah'ın kulu olduğunu söylemesi, Allah'ın, kitabı
kendisine verdiğini ve onu peygamber tayin ettiğini, her yerde onu mübarek kıldığını, yaşadığı müddetçe namazını kılmayı ve zekât vermeyi, anasına iyi davranmasını emrettiğini ve kendisini bedbaht bir zorba yapmadığını, doğduğu, Öldüğü ve tekrar diriltileceği anlarda ona esenlik verdiğini açıklayarak Hz. İsâ, kendisinin meşru bir çocuk olduğunda kavminin şüphe etmemesini temin etmek istemektedir.
Din eğitimi konusunda bundan çıkaracağımız esas şudur: İnsanların şüphelerini, konunun doğrusunu, hak boyutunu ve gerçek olan şeklini anlatarak gidermek gerekiyor. Şüphe ortada durmamalı, şüphe beyinde taçlanırsa, insanı küfre götürür.
Bundan çıkaracağımız diğer genel netice şudur: Toplumun değerlerinin baskısını, onlarla çatışmadıkça, onlara ters düşmedikçe anlayamayız. Aslında toplumsal değerlerin bizim üzerimizde ağır bir baskısı vardır. Bunların içinde yaşadığımızdan onları kanıksamış oluruz ve böylece ağırlıklarını duymayız. Ne zaman onlara ters düşer, onlarla çatışır hale gelirsek, o zaman ağırlıklarını hissettirirler.
İşte Hz. Meryem, toplumun anlayışı olan, "çocuk, bir erkek ile bir kadının evliliği neticesinde dünyaya gelir" esasına ters düşmüş gibi görünen bir bakire kızın çocuk doğurması eylemi, toplumsal baskıya, ayıplamaya ve iftiraya neden olmuştur. Bu âyetler, bu toplumsal baskının kaldırılması ile ilgili olarak gelmiştir.
Bu baskı ilâhî müdahale olmadan kaldı alamamaktadır. Kur'ân'ın getirdiği tevhîd inancı, câhiliye Arap toplumunda var olan şirk anlayışı ile çatışınca, Hz. Peygamber yurdunu terk etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu da gösteriyor ki toplumda hakim olan değer anlayışı ile çatışma, ağır tepki ile sonuçlanır. Buna sosyal realite, yani sosyal gerçeklik denmektedir. [17]
Şüphe Nelere Götürdü?
35. Çocuk edinmek Allah'a yaraşmaz. O, yücedir. Bir işe hükmederse, ona "ol" der, o da oluşur.
36. Doğrusu Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. O'na tapın. Bu, doğru yoldur.
37. Sonra gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük günü görecek olduğu zamanda vay o kâfirlerin haline!
38. Bize gelecekleri gün, ne güzel işitecekler! Ve ne güzel görecekler! Fakat, haksızlık yapanlar o gün apaçık bir şaşkınlık içindedirler.
39. Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup bitmiştir.
40. Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz ve onlar ancak bize döndürülürler. Yüce Allah, Hz. Meryem ve oğlu isa'nın olgusunu anlattıktan hemen sonra özel ve genel değerlendirmeler yapmaktadır.
1. "Çocuk edinmek Allah'a yaraşmaz. O, yücedir." -
Yahudilerin Üzeyir'e Allah'ın oğlu demeleri, Hıristiyanları da etkilemiş, onların da Mesih'e yani Hz. isa'ya Allah'ın oğlu demelerine sebep olmuştur (Tevbe 9/30). Yahudiler dünya insanlığına, "Allah'ın oğul edinmesi inancı"nı, düşüncesini, anlayışını bırakmışlar, bul aş tırmı şiardır. Bu inanış, bulaşıcı hastalıklar gibi, Hıristiyanlara da bulaşmıştır.
Allah'ın çocuk edindiğini söyleyenler, inançlarına şirki karıştırmışlardır. Yüce Allah, yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 35 ile bu insanlara inanç konusunda bir ders vermektedir. Çocuk edinmenin kendisine yaraşmadığını, çünkü böyle bir durumun noksanlık olacağını, oysa ki Allah, kendisinin noksan sıfatlardan uzak olduğunu öğretmektedir.
"Allah çocuk edindi" demek, Allah'ın sübhân olduğu inancını ve özelliğini ortadan kaldırmaktadır. Sübhân olmak, "sınırsız yüceliğe sahip olmak ve noksan sıfatlardan uzak olmak" demektir. "Allah çocuk e-dindi" demekle, O'nun yüceliğini sınırlandırmış ve O'na noksanlık getirmiş oldular.
2. "Bir işe hükmederse, ona, "ol", der; o da oluşur."
Ayetin bu kısmı, Hıristiyanların "Allah çocuk edindi" demelerinin sebebini de açıklamaktadır. Bir işin oluşumu ile ilgili Yüce Allah'ın etkinliğini bilememeleri bu çirkin söyleve sebep olmuştur. Her şeyi yoktan yaratırken, Allah ona "ol" demiş o şey de oluşmuştur. Bunu bilselerdi,
Hz. îsâ'nın yaratılışı konusunda şüpheye düşmeyecek ve onu Allah'ın oğlu olarak görmeyeceklerdi.
Bu durum, Yâsîn 82'de şöyle ifade edilmektedir: "Allah bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı "ol" demekten ibarettir. Hemen oluşur." Demek ki oluşumda üç şey bir araya gelmektedir: Allah'ın istemesi, "ol" demesi ve varlığın oluşması. Bunu bilmek, Allah'ın sonsuz kudrete sahip olduğuna inanmak, tüm bu şüphe ve şirki ortadan kaldıracaktır.
3. "Doğrusu Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. O'na tapın. Bu, doğru yoldur."
Hıristiyanların ve daha önce Yahudilerin "Allah çocuk edindi" demelerinin sebebini ve değerlendirmesini yaptıktan sonra Yüce Allah, Hz. Peygamber'e onlara nasıl bir ders vereceğini söylemektedir. Aslında bunu Hz. îsâ da söylemiş olabilir. Ama daha sonraki âyetlere bakınca, bunun Hz. Muhammed'in söylediği görülecektir.
Yüce Allah "doğru yolun" ne olduğuna açıklık getirmektedir. Yalnız Allah'a kulluk etmek, tevhîd inancının gereğini yerine getirmede doğru yoldur. Kur'ân'da Yüce Allah, doğru yolun ne olduğunu çeşitli şekillerde anlatmaktadır. En'âm 151-153. âyetlerde de doğru yolun hangi değerlerden, esaslardan, amellerden ve inançlarda meydana geldiği i-zah edilmektedir.
Yüce Allah, herkesin Rabb'i olduğu için sadece O'na tapınmak gerekiyor, îşte bu şekilde inanmak ve kulluk etmek doğru yolun tâ kendisi olmaktadır. Böylece Yüce Allah, Hz. Peygamber'e tevhîd, tapınma ve doğru yol konusunda ders vermesini istemektedir. Bu durum, bize din eğitiminin tevhîd inancı bakımından nasıl öğretim yapacağı konusunda da ışık tutmaktadır.
4. "Sonra gruplar kendi'aralarında ayrılığa düştüler. Büyük günü görecek olduğu zamanda vay o kâfirlerin haline."
İsrâiloğulları içinde kendisinin Yahudi olduğunu söyleyenler, Hz. îsâ'nın peygamberliğini reddettiler. Kimi ona "Allah'ın oğlu" dediler ki
bunlar Hıristiyanlardi. Kimi de onu peygamber olarak tanımıştı. Son grup doğru inanca sahipti ama diğerleri sapıtmıştı. Diğer taraftan teslis akidesinden oluşan inançlarmdaki üç unsurdan biri olarak Hz. isa'yı görmüşlerdir. Hatta bazıları da Hz. îsâ'yi Allah olarak kabul etmiştir. Bazıları asıldığını, bazıları ise aşılmadığını iddia etmişlerdir.
Mezhepleşmeleri ve gruplaşmaları şirke ulaşınca, Yüce Allah onların bu durumuna Kur'ân'da açıklık getirmiştir,
Zuhruf sûresinin 57-58. âyetlerine bakınca Arapların Hz. Meryem ve oğlu îsâ'nın olgusu hakkında bazı bilgileri olduğunu görüyoruz: "Meryem oğlu bir örnek olarak anlatılınca, hemen senin kavmin, ondan dolayı bağrışmaya başladılar: Bizim tanrılarımız mı daha üstün, yoksa O mu? dediler." Demek ki, müşrik Araplar, Kur'ân'm bu anlatımından rahatsız olup mukayese yapmaya başladılar.
Bu tartışmaların getirdiği gruplaşmalar, giderek mezheplere dönüştü; mezhepler arasındaki ayrılıklar da hem keskinleşti hem de derinleşti. Kur'ân onların bu tartışmalarında öne sürdükleri iddiaları nakletmektedir:
a) "Rahman çocuk edindi dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız, Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir. Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz" (Meryem 19/88-92).
Yüce Allah, bazılarının hangi iddialarda bulunup inandıklarını söyleyerek onların inançlarını çürütmektedir.
b) "Bir de inkâr etmelerinden, Meryem'in üzerine iftira büyük bir iftira atmalarından ve Allah'ın elçisi Meryem oğlu îsâ'yj öldürdük demeleri yüzünden (onları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler ne de astılar. Fakat onlara öyle zannettirildi.
Onun hakkında ihtilafa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur; kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi katına yükseltmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir" (Nisa 4/156-158).
Bu grup Hz. îsâ'yı Allah'ın peygamberi olarak kabul ediyordu ama tamamen zanna uyarak onu öldürdüklerini iddia ediyorlardı. Allah da onların iddialarının yersiz olduğunu anlatıp ona ne olduğunu açıklamıştır.
c) "Allah: 'Ey Meryem oğlu Isâ! İnsanlara: Beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilâh edinin mi?' dedin, buyurduğu zaman O: 'Haşa! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz; hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin'dedi" (Mâide 5/116).
Demek ki Hıristiyanların bir kısmı da Allah ile beraber, Hz. îsâ ve annesini tanrı edinmişlerdi. Bir grup da bu iddiayı savunuyordu.
d) "Andolsun ki: 'Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih'tir' diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesîh: 'Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki, kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar, artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur' demişti" (Mâide 5/72).
Demek ki bir grup da Hz. îsâ'nm tanrı olduğunu iddia ediyordu. Onların bu hareketi de Hz. îsâ tarafından şirk olarak değerlendirilmişti. Bu grup, Hz. Meryem'i değil de Hz. isa'yı tanrı olarak görüyordu.
e) "Andolsun; 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer demekte olduklarından vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isabet edecektir" (Mâide 5/73).
Yüce Allah teslîs inancını öne süren grubun görüşünü nakledip iddialarını çürütmektedir.
Hıristiyanlar, peygamberleri ve inançları konusunda ayrılığa düşme geleneğini İslam kültürüne de bulaştırdılar. İslam kültüründe mez-hepleşmeler, inanç ve amel mezheplerinin doğması ve bu mezheplerin hak ve bâtıl diye önce iki kısma, sonra da alt gruplara ayrılması, daha önceden gelen Yahudi ve Hıristiyan mezheplerinin bir uzantısı durumundadır.
Dinin aslı olan Kur'ân'dan, yani ilâhî vahyden uzaklaşınca ayrılıklar başlamış ve bu ayrılıklara başka renkte ve tondaki ayrılıklar da eklenince işin içinden çıkılamaz olmuştur. Bu noktada "Kur'ân'da Hıristiyanların bölünmesi neden anlatılıyor?" sorusunu sorarsak Yüce Allah'ın neden Hıristiyanların konusunu anlattığı ortaya çıkmış olacaktır.
Yüce Allah, Müslümanların arasında böylesine ayrılıkların, gruplaşmaların olmaması için Hıristi yani ardaki gruplaşmaları ve bunun nedenlerini açıklamakta, geçmişte olanları anlatarak geleceğe ışık tutma ve geleceğin insanını eğitme metodunu uygulamaktadır. Hıristiyanların i-nanç konusundaki bölünmeleri, gruplaşmaları, tefrikaları bir bulaşıcı hastalık gibi Müslümanların arasında yayılıp bulaşmaması için koruyucu bir tedbir olsun diye bu konular açıklanmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Allah, inanç konusundaki gruplaşmaların inkâra götüreceğine dikkat çekmekte ve kıyametin kopması ve mahşere gelmenin dehşeti anında çok kötü durumda olacaklarını vurgulamaktadır. "O büyük günü görmeleri durumunda onların vay haline" derken Yüce Allah, onları bu bölünmelerinden caydırmak istemekte ve Müslümanları da uyarmaktadır.
5. "Bize gelecekleri gıin, ne güzel işitecekler! Ve ne güzel görecekler! Fakat, haksızlık yapanlar o gün apaçık bir şaşkınlık içindedirler."
Yüce Allah, bu âyetinde mahşer gününün olacağını, öncesinde kıyametin kopacağını, hemen ardından hesap günü kurulacağını burada "bize gelecekleri gün" ve "o gün" ifadeleri ile öğretmektedir.
Âyette "gün" kelimesi iki defa geçmektedir. Âyetin vurgusu, âhiret yani mahşer günü üzerinde olmaktadır. Bu günün özelliklerinden bir kısmım Yüce Allah bu âyette şu şekilde sıralamaktadır: -.
a) O gün Allah'a gelinecektir.
Bu dünyada insanların inkâr ettikleri konulardan biri "Allah'a kavuşulacağı" meselesidir. Onun için Yüce Allah, kendi huzuruna gelineceğini burada gündeme getirmekte, âhirete imanı pekiştirmekte ve insanlara amellerini ona göre disipline etmeleri için uyarıda bulunmaktadır.
b) O gün daha güzel işitilecek ve görülecektir.
Bu dünyada hakikati dinlemeyen ve gerçeği görmeyenlerin dinlemesi ve görmesi o gün çok keskin olacaktır. Bu âlemde tıkanan kulaklar, perdelenen gözler orada çok güzel işitecek ve göreceklerdir. esmi' bitlim ve ebsir ifadesinde yer alan kelimeler, hayreti ifade etmekte ve "neler işitecekler, neîer görecekler neler!" anlamına gelmektedir.
Dünyada kullanmadıkları duyu organları orada çok iyi kullanılır hale gelecektir.
c) Müşriklerin o günkü sıfatı zalimlik olacaktır.
Âyette geçen "zâlimler" kelimesine "haksızlık yapanlar" manasını verdik.
Buradaki "zâlimler" den kasıt, Allah'a şirk koşanlar, Hz. îsâ'yi Allah'ın oğlu olarak gören ya da ona tanrı payesi verenlerdir. Müşrikler Allah'ın hakkı olan tek olma özelliğini çiğnediklerinden, insan ruhunun, beyin ve gönlünün doğasına uygun olan tevhîd inancını ortadan kaldırdıklarından dolayı zâlimlerdir. Bir önceki âyette bunlar aynı zamanda kâfir olarak görülmektedirler.
d) Apaçık bir şaşkınlık içinde olunacaktır.
Orada duyup görecekleri ile şaşkınlık içinde kalacaklardır. Buradaki "şaşkınlığın" şiddeti, keskinliği bu dünyadayken âhirete inanmamış olmaktan kaynaklanacaktır. Dünyadaki imansızlıkla âhiretteki gerçek a-rasındaki fark bu şaşkınlığın derecesini belirleyecektir.
Bazı müfessirler âyette geçen dalâl kelimesine "sapıklık" manasını vermişler ve bu manaya uygun tefsir yapmak için kendilerini zorlamışlardır. Halbuki Duhâ sûresinde bu kelime Hz. Peygamber için de kullanılmaktadır. Hz. Peygamber'in sapıklığı söz konusu olabilir mi? Mesela Duhâ 7'ye "seni sapık bulup da yol göstermedi mi?" denebilir mi?
Ayete: "Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?" şeklinde tercüme etmek gerekmiyor mu? İşte Duhâ 7'deki dâllen kelimesine nasıl "şaşkınlık" manası veriyorsak, yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 38'deki dalâl kelimesine de "şaşkınlık" manası verebiliriz.
Buradan çıkaracağımız netice şudur: Ayette geçen "işitmek" ile "görmek", aslında beyni ifade etmektedir. Bu dünyada beynini kullanmamak Öteki dünyada şaşkınlığa sebep olacaktır. O zaman din eğitiminin ana amaçlarından birinin, insana beynini kullanmayı öğreterek, öteki âlemde şaşkınlığım önlemek olmalıdır. Bunu gerçekleştirebilmesi için de şirk ile mücâdele verip insan gönlüne tevhîd inancının ağacını dikmesi gerekiyor.
Şirkin karanlığı ve katı duvarları içinde insanlar ne görebiliyor ne de işitebiliyorlar. İşte din eğitimi, bu karanlığı tevhîd inancının güneşi ile giderip katı duvarları yıkabilirse insanların kulaklarını ve gözlerini açacaktır. Kulaklardan ağırlıkları, gözlerden perdeleri kaldırmak din eğitiminin başarısını ve kalitesini belirleyecektir. Bu dünyada dinleyen kulağa ve gören göze sahip olanlar Öteki dünyada şaşkın olmayacaklardır.
6. "Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup bitmiştir."
Yüce Allah, Hz. Peygamber'e, Hz. Isâ konusunda ihtilafa düşüp sapık inançlara düşen Hıristiyan lan uyarmasını emretmektedir. Aslında "onları uyar" emrindeki "onlar" anlamındaki zamir, ilk bakışta Hı-ristiyanlan, ama genelde bütün insanları kapsamaktadır. Ayet, uyarının hangi konularda yapılacağını da açıklamaktadır.
Yüce Allah, Hz. Peygamber'den pişmanlık, yani üzüntü günü hakkında uyarıda bulunmasını istemektedir. Yüce Allah kıyameti, haşr gününü, âhireti pişmanlık günü olarak nitelendirmektedir.
Bu insanlar niçin uyarılacaklardı?
Gaflet içinde olmaları ve iman etmemiş olmaları durumunda, Allah'ın emrinin yerini bulacağı konusunda uyarılmaları istenmektedir. Gaflet ve iman etmemiş durumda işin olup bitmesi, geri dönüşün olmayacağı anlamına gelmektedir. Çünkü gaflet içinde ve iman etmemiş olarak ölüp âhirete gitmek, orada büyük bir pişmanlığa neden olacaktır.
Yüce Allah, onların gaflet içinde ve iman etmemiş oldukları halde ölmelerini istememektedir.
Dikkat edilirse gaflet önce, inanmamak da sonra gelmektedir. Bir bakıma gaflet imansızlığı doğurmaktadır. Gaflete "umursamamak" manasını da verebiliriz. Umursamazlık imansızlığa götürmektedir. Onlar hasret gününün geleceğine inanmamaktadırlar.
Ayetlerin evrensel olduğundan hareket edersek şu neticeye varabiliriz: Yüce Allah aynı zama
7. "Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz ve onlar ancak bize döndürülürler."
Bu âyette geçen "vâris olmak" ifadesi aşağıdaki âyetlerle açıklanabilir:
a) "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" (Âl-İİmrân 3/180).'
b) "Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" (Hadîd 57/10).
c) "Şüphesiz sizi biz diriltir ve biz öldürürüz! Ve her şeye biz varis oluruz" (Hicr 15/23).
Kâinatı Allah yarattığına göre vârisi de odur. Ama vâris, "ölen kimsenin gerideki neslinden kendi mal ve mülküne sahip olan, onun yerine geçen kişi" anlamına gelmektedir. Allah'tan önce bir Allah yoktur ki, o ölsün de Allah ona vâris olsun. Öyleyse bu kelimeyi mecazî anlamda almak ve değerlendirmek gerekiyor. Konuya yaratılmışlar açısından bakmak gerekiyor. Bu açıdan bakınca şu neticeye varabiliriz. Bütün varlıklar öldükten ve kıyamet koptuktan sonra kalacak olan tek varlık Allah'tır. Bu izah, bir bakıma Hadîd 3'te geçen "Allah sondur" ifadesinin açıklaması olmaktadır.
Yukarıda verdiğimiz âyetlerden anlıyoruz ki, Yüce Allah cimrilere hitap ederek, cömert davranmalarını temin için, mallarına olan hakimiyetlerinin geçici olduğunu, her şeyin mirasının Allah'a kalacağını söylemektedir.
"Hem yerin kendisine hem de üzerindekilere vâris olmak" ifadesi, hepsinin ölümlü olduğunu, bakî kalacak olanın Allah olduğunu belirtmektedir.
Zaten âyetin sonunda yer alan "onlar ancak bize döndürülürler" ifadesinden de bu anlaşılmaktadır. İnsanlar kâinatın ve içindeki varlıkların ölümlü olduklarını, Öldükten sonra kendilerinin Allah'ın huzuruna çıkacaklarını, O'na döndürüleceklerini bilselerdi, inkâr etmeleri imkansız hale gelecekti. Onun için Yüce Allah bu âyetle konulan gündeme getirmekte, uyarıda bulunup bilgilendirmesini yapmaktadır.
Demek ki din eğitiminin ana konuları arasında pişmanlık günü, kâinatın vârisi ve dönüşün kime olacağı meseleleri yer almalı, Yüce Allah'ın vâris olduğu da işlenerek, insanlar cömertliğe teşvik edilmelidir. [18]
Hz. İbrahim'in Olgusu
41. Kitapta bir de İbrahim'i an. Gerçek şu ki o, özü, sözü doğru bir nebi idi.
42. Hani o babasına şöyle dedi: "Ey babacığım! Ne işiten ne gören ne de sana bir fayda sağlayabilen şeylere niçin tapınıyorsun?
43. Ey babacığım! Bana, senin hiç haberdar olmadığın bir bilgi ulaştı. Öyleyse buna uy ki seni dosdoğru bir yola götilreyim.
44. Ey babacığım! Şeytana kulluk etme, çünkü şeytan Rahman olan Allah'a isyan etmiştir.
45. Ey babacığım! Ben senin başına Rahman olan Allah katından bir azabın çökmesinden korkuyorum. (O azap başına geldiği zaman), şeytanın dostu olursun."
46. (Babası): "Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun?" dedi. "Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!"
47. (ibrahim): "Selâm sana, dedi. Rabb'imden senin i-çin af dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkâr-dır.
48. Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabb'ime yalvarıyorum. Umulur ki, Rabb 'ime dua etmemle bedbaht olmam."
49. Nihayet İbrahim, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiğinde biz ona İshak ve Ya'kûb'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.
Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk, kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasib ettik.
Yüce Allah, Meryem sûresinde, önce Zekeriyyâ, sonra onun oğlu Yahya, sonra Hz. Meryem ile oğlu Hz. Isâ, şimdi de Hz. İbrahim'i an-
mayı emretmektedir. Bu anma olayında "yakından uzağa, sonra da uzaktan yakma metodu"nun kullanıldığına şahit oluyoruz. Çünkü Zekeriyyâ peygamber Hz. İbrahim'den bize zaman itibariyle daha yakın düşmektedir. Ama Hz. İbrahim'den sonra da Hz. İshâk, Ya'kub, Mûsâ, İsmail ve İdrîs ele alındığından tekrar yakına gelinmektedir. Günümüz genel eğitim veya öğretim metotlarında yer alan "yakından uzağa, uzaktan yakma metodu"nun asırlar önce ilâhî öğretim metodunda yer aldığına şahit oluyoruz.
Peygamberler tarihinde önemli bir yeri olan ve Peygamberimizin dedesi olan Hz. İbrahim'in olgusuna burada başka bir açıdan bakılmaktadır.
Bakara, Âl-i İmrân, Hûd, İbrahim, Hicr gibi sûrelerde Hz. İbrahim farklı yönleri ile ele alınmıştı. Şimdi ise babası ile olan ilişkilerine dikkat çekilmektedir. Meryem sûresinde açıklanan Hz. İbrahim'in olgusundan aile ilişkilerine ve peygamber olan kişinin özelliklerine giden ve oradan neticeler alan bir yorum yapmaya çalışacağız.
1. "Kitapta bir de İbrahim'i an. Gerçek şu ki o, özü sözü doğru Sir nebî idi."
Yüce Allah, Hz. İbrahim'in anılmasını isterken, âyetin devamında sanki onun niçin anılması gerektiğini de, anılmaya neden layık olduğunu ve anılmaya layık olan taraflarını da açıklamaktadır.
a) Yüce Allah, Hz. İbrahim'in sıddîk olduğuna işaret etmektedir. Sıddîk olmak, "özü sözü doğru olmak, gönlü ile dili aynı şeyi söylemek" demektir.
Sıddîk "bir şeyi tasdik eden, tasdikinde tamamen samimi olup hiç şüphe etmeyen kişi" anlamına gelmektedir. Yüce Allah sıddîklann kim olduğunu Hadîd 19'da açıklamaktadır: "Allah'a ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar sıddîklardır ve Rabb'lerinin katında şahitlik mertebesine erenlerdir. Onların ödülleri ve nurları vardır."
Demek ki sıddîk sıfatına normal insanlar da ulaşabilmektedir. "Allah'a ve peygamberine iman, şahitlik mertebesine ermek, ödüle lâyık
olmak ve ışık sahibi olmak" gibi vasıflar sıddîk sıfatının içinde yer almaktadır. Sıddîklık sıfatını Hz. İbrahim için düşünürsek o, özü-sözü doğru ve katıksız bir imana sahipti diyebiliriz. Yüce Allah, onun bu ö-zelliğini, peygamber ahlâkının temel özelliklerini öğreterek Müslümanlara nasıl bir ahlâka sahip olmaları gerektiğini öğretmek için anlatmaktadır.
b) Hz. İbrahim, aynı zamanda bir nebî, yani peygamber idi. Demek ki o hem nebî hem de rasûl idi. Hz. İbrahim, büyük ve tam bir sıdka sahip bir peygamber olduğu için anılmaya lâyık görülmüştür.
2. "Hani o babasına şöyle decli: Ey babacığım! Ne işiten ne gören ne de sana bir fayda sağlayabilen şeylere niçin tapıyorsun?"
Âyette geçen yâ ebeti "ey babacığım" ifadesinde nezaket, kibarlık ve edep vardır. Âyetin bu kısmından babaya nasıl hitap edileceğini öğreniyoruz. "Babacığım" ifadesi, aynı zamanda yapılacak olan tebliğdeki, öğretideki tenkite bir hazırlık niteliği de taşımaktadır. Çünkü Hz. İbrahim önce babasının inancını ve tapınmasını kibarca tenkit etmektedir.
Hz. İbrahim, tenkidine lime "niçin" sorusu ile başlamakta ve bu niçinin cevabını aramaktadır. Bu demektir ki, bir insan inancına ve tapınmasına yönelik olarak "niçin" sorusunu sorarak sorgulama yoluna gitmelidir. İşte bir evlat, babasının inancını sorgulamaktadır. Bu sorgulama bize şunu göstermektedir: Doğru inancı bulabilmek için sorgulamak şarttır. Eğer insanlar inançlarını sorgulayabilselerdi, sapık inançlı insanlar kalmayacaktı. Hz. İbrahim'in okulunda inançlar bile sorgulanmaktaydı. Ama Hz. İbrahim sorgulamaya en yakınından başladı.
Bilimde "niçin", "neden" ve "nasıl" sorulan sorulmak zorundadır. Tapınma gibi insanın en hayatî davranışının sağlam temelini bulabilmek
için "niçin" sorusu mutlaka sorulmalıdır.
Hz. İbrahim babasının taptığı şeylerde üç özellik aramaktadır:
a) İşitmek.
Tanrı olacak olan bir varlık mutlaka "işitme" sıfatına sahip olmalıdır; yani her şeyi duymalıdır. Bunu söylerken, babasının taptığı cansız putların tanrı olamayacağına işaret etmekte ve gerçek Allah'ın semî' sıfatını gündeme getirmektedir.
b) Görmek
Tanrı olma özeliğine sahip olan varlık, her şeyi görebilmeli, varlıkların neler yaptığını görebilen ve bunda hiç noksanlığı olmayan bir varlık olmalıdır. Böylece Yüce Allah'ın basîr sıfatını gündeme getirmektedir.
c) Fayda temin etmek
Tanrı, kullarının ihtiyaç duyduğu her şeyi temin etmeli, onlara lü-tufta bulunmalı, düştükleri belalardan onları kurtarmalıdır. Belalardan kurtarmak da bir faydadır. Hz. İbrahim babasının tapınmasını ya da tanrılarını sorgularken "fayda" kavramından hareket etmektedir.
Hz. İbrahim'in sorgulamasında yer alan işitmek, görmek ve fayda temin etmek gibi özellikler insana putlardan daha üstün olma özelliğini getirmekte, insanın, kendisinden daha üstün olmayan bir varlığa tapınmasının doğru olmayacağını vurgulamaktadır. Çünkü tapınmakta önemli olan üstün olmaktır. Putlar insandan daha aşağı durumda olduklarından, onlara tapınmak çok yanlış olacaktır. Mesela; ölü olan bir insandan yardım dilemek de o nispette yanlış olmaktadır. 1
3. "Ey babacığım! Bana, senin hiç haberdar olmadığın bîr bilgi ulaştı. Öyleyse bana uy ki seni dosdoğru bir yola götüreyim." . . . .
Bu âyette, babasına gelmeyip de Hz. İbrahim'e gelen bilgi hangi bilgi idi? Soruya âyetin son kısmı ile cevap vermemiz mümkündür: "Seni doğru yola götüreyim" derken Hz. İbrahim, kendisine gelen bilginin, "doğru yolun ne olduğu ile ilgili bilgi" yani "Allah'ın ona vahyettiği bilgi" olduğunu ifade etmiş oluyordu. Çünkü bir insan peygamber olarak tayin edilmeden, doğru yolun bilgisine sahip olamaz, kendi düşüncesi ile onu belirleyemez.
Diğer taraftan Hz. İbrahim, babasına fettebi'nî "bana uy" demişti. Din adına Allah'a kulluk edilir, peygambere uyulur. O bilgi vahy olmasaydı, "bana uy" diyemezdi.
Bir insanın başka birine "bana tâbi ol" diyebilmesi için peygamber olması gerekiyor. Tabii ki bu tâbi olma işi din alanında olmalıdır.
Bununla beraber buradaki bilgiye İbn Abbâs "beyân"; Zemahşerî "doğru yolun marifeti", Neseiî "vahy"; Hâzin "ma'rifet"; Kurtubî "Allah'a kesin inanç, O'nu bilmek, ölümden sonra neler olacağı, Allah'tan başkasına tapınanlara azap olacağına dair bilgi"; Muhammed Esed ise "zihinsel sezgi ve çıkarsama" manalarını vermişlerdir. Bize göre Nesefi en doğru olanı söylemiş, Kurtubî de doğru bir açıklama getirmiştir.
Bu âyetten çıkaracağımız netice şudur: Bir baba peygamber değil ise, peygamber olan oğluna uymak zorundadır. Bunu günümüze ve evrensel boyuta getirirsek şöyle diyebiliriz: Bilgi kimde ise ona uyulacaktır. Câhil toplumlar, bilgiye sahip olan toplum veya toplumlara tâbi olacak ve onlara boyun eğmek zorunda kalacaklardır.
Âyette geçen i!p seviyyâ kelimesi başka âyetlerde müstakim olarak geçmektedir. Bu yol tevhidin, Allah'ın, hak dinin yoludur. Bu âyeti Meryem 36. âyete göre manalandırırsak "sadece Allah'a kulluk etmek doğru yol olmaktadır" diyebiliriz.
Doğru yola, Hz. İbrahim'in babası açısından bakarsak şu neticeye ulaşabiliriz: Hz. İbrahim'in babasının neye ihtiyacı vardı? Hastalığı ne idi? Onun hastalığı şirk idi, yani gönülden hasta idi. İhtiyacı da tevhîd inancı idi. Öyle ise, Hz. İbrahim'in götüreceği doğru yol, tevhîdin yolu idi, diyebiliriz.
Meryem 43'ten çıkaracağımız diğer netice de şudur: "Öyleyse bana uy" derken, babasının kendi irâdesi, kendi isteği ve kendi seçeneği ile uyma eylemini gerçekleştirmesini istemekte, uyma konusunda zorlama olamayacağını, özgürce davranmasını ön görmektedir.
Hz. îbrâhim özgürce uyma eyleminden sonra kendisinin doğru yola götürebileceğini ifade ederken, günümüz din eğitimine önemli bir ilke bırakmaktadır: İnsanları kendi özgür seçeneklerini gerçekleştirdikten
sonra doğru yola iletme eylemine geçilmelidir. Özgürce seçeneklerinden sadece bilgilendirme yapılmalıdır.
4. Ey babacığım! Şeytana kulluk etme, çünkü şeytan, Rahman olan Allah'a isyan etmiştir."
h Demek ki, Hz. İbrahim'in babası şeytana tapman bir "satanist" idi. Şeytana tapınma o zaman bile vardı. Babasının manevî hastalığı şeytana tapınıp şirk batağına düşmesi olmuştu. Babasının, şeytanın, Allah'a âsî olduğu bilgisine sahip olmadığını bundan anlıyoruz.
Hz. İbrahim, babasına şeytânı eylemleri tanıtmaktadır. Günümüzde şeytana tapanların bulunması, onların tevhîd eğitimine ne denli ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Aslında bu durum, din eğitiminin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. İnsanlar şeytana tapınmaya başlamadan, onlara tevhîd inancı eğitimi verilseydi, bu durumla karşı karşıya kalınmayacaktı.
Yüce Allah Hz. İbrahim'in bu olgusunu bize anlatırken, aslında ne yapmamız gerektiğine ışık tutmaktadır. İnsanlara kötü etkilerin nereden geleceğini, bu etkilere karşı nasıl tepki gösterileceğini öğretmek din eğitiminin görevleri arasında yer almaktadır. Hz. İbrahim de babasına, etkisi altında kaldığı şeytanı tanıtmaktadır. Bilgilendirme yapıldıktan sonra, onun tesirine göre insanı bir yere ulaştırmak mümkün olacaktır.
aç
5. "Ey babacığım! Ben senin başına, Rahman olan Allah katından tir azabın çökmesinden korkuyorum. (O azap başına geldiği zaman), şeytanın dostu olursun."
Hz. İbrahim hem verdiği öğüdün amacını anlatıyor hem de ciddi bir uyarıda bulunuyor.
a) Hz. İbrahim, babasının şirk koşması nedeniyle başına azabın çökeceğini hatırlatmak amacı ile babasına, sahte tanrılara, şeytana tapınmamasını öğütlediğini belirtmekte, Ğfû ehâfu "korkuyorum" demekle de, babasını ne kadar düşündüğünü ifade etmektedir. Aynı zamanda azabın Allah katından geleceğine dikkat çekerek, inanması
azabın Allah katından geleceğine dikkat çekerek, inanması gereken gerçek Allah'ın gazabının olduğuna da işaret etmiş olmaktadır.
b) Allah'ın azabı kime gelirse, o kişi hata yaptığını ve aldanıp o-nun dostu olmadığını anlar hale gelecektir.
Tecrübe, insana hem bilgi kaynağıdır hem de geçmişteki davranışlarının doğru ve yanlışlığını gösteren bir ölçüt olmaktadır. Azabın başa çökmesi bir tecrübedir, bu tecrübe insana dünyada yaptığı yanlış davranışların ve inandığı sahte tanrıların yanlış olduğunu anlatır; kimin peşine düştüğünü ve kimin dostu olduğunu öğretir. Hz. İbrahim, babasına azabın başına gelmesinden önce, yani bu tecrübeyi yaşamadan önce şeytanın etkisinde kaldığını ve bu nedenle tevhîd inancından uzaklaştığını anlamasını istemektedir.
" Hz. İbrahim, Allah'ı bırakıp şeytana dost olmanın ne denli tehlikeli ve zararlı olduğunu babasına hatırlatmakta ve bu konuda bir uyanda bulunmaktadır. Aynı uyarıyı Yüce Allah bize de yapmaktadır:
a) "Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür" (Nisa 4/119).
"Şeytan nasıl dost edinilir?" diye bir soru sorulursa bu âyetin ön kısmına bakmak gerekiyor. Önceki kısmı kısaca şöyledir: Şeytanın emrettiklerini yapmak, şeytanı dost edinmektir, yani bir çeşit ona tapınmaktır.
Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinmek nasıl bir ziyan getirecektir? Bu sorunun cevabını şu âyetlerde bulabiliriz:
b) "(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir. İşte onların yeri cehennemdir. Kaçıp kurtulacakları bir yer de bulamayacaklardır" (Nisa 4/120-121). İşte boş ümide kapılmak, aldanmak ve azaba uğramak bu ziyanı anlatmaktadır.
c) "O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında dost olanlar birbirine düşman kesilirler" (Zuhruf 43/67).
İşte bu dünyada sahte dostluklar kuranlar, öteki dünyada birbirine düşman olacaklardır. Bu da apaçık bir ziyandan başka bir şey değildir. Hz. İbrahim de babasına, âhiretteki azaba uğrayınca, dünyada şeytana dost olduğunu anlayacağım, ama işin işten geçmiş olacağını hatırlatmaktadır.
"(İbrâhim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına özgü sevgi uğruna Allah'ı bırakıp bir takım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur" ('Ankebût 29/25).
Şeytan da dahil olmak üzere bu dünyadaki dostluklar, âhirette düşmanlığa ve lanet okumaya dönüşecektir. İşte âhiretteki kaybın bir boyutu da budur.
e) "(Şevtan diyecek ki): Kuşkusuz daha önce ben, beni Allah'a ortak koşmanızı reddetmiştim" (İbrahim 14/22).
İşte şeytan, kendisine bu dünyada tapınan, yani onu dost edinene âhirette bu şekilde konuşacaktır. Bu dünyadaki dostundan âhirette böylesine olumsuz bir tavır görmesi ziyanın en büyüğü değil midir?
Âhirette Allah'ın azabını yaşadıktan sonra, bu dünyada şeytanı dost edindiğini anlamak, o azaba bir kat daha azap katacaktır. Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 45'teki velî kelimesi, "şeytanın izinden gitmek, onun dediklerini yerine getirmek, sırf dünya hayatı uğruna onunla muhabbet kurmak, ona sevgi beslemek" demektir. Hz. İbrahim âhirette böylesine bir olayla karşılaşmaması için babasına uyarıda bulunmakta ve öğüt vermektedir.
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim, babasına dört konuda uyarıda bulunmuş ve öğüt vermiştir: İşitmeyen, görmeyen ve hiçbir fayda temin etmeyen putlara tapmamasını istiyor. Babasına gelmeyen ilim kendisine ve-
rildiği için kendisine uyduğu taktirde onu doğru yola getireceğine dair uyanda bulunuyor. Şeytanın Allah'a âsi olması nedeniyle ona tapınmamasını, Allah'tan kendisine bir azap gelince onu yani şeytanı dost edindiğini anlayacağını söylemektedir. Bütün bu uyarıların şirkin yanlışlığını, tevhîd inancının doğru yol olduğunu anlatmakta olduğunu anlıyoruz.
Hastalığı şirk olan insana başka bir konuda öğüt vermenin doğru olmayacağı da bu âyetlerden çıkmaktadır. Dinde uyarı, öğüt ve tebliğ öncelikle hastalığa göre başlayıp yapılmalıdır. Bunu da Kur'ân'daki ilâhî metoddan çıkartıyoruz.
Yüce Allah önce şirkin alanını daraltmak, tevhîd inancını yerleştirmek için imanla ilgili âyetleri göndermiştir; demek ki, daha önce Hz. İbrahim'e aynı metodu uygulatmıştır.
6. "Babası: 'Ey İbrahim!'Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!' dedi."
Hz. İbrahim, babasına verdiği öğütte ve yaptığı uyarıda nazik davranarak, kibar söz söyleyerek Allah'tan başka tanrılara tapmanın yanlışlığını delilleri ile anlattıktan sonra, onu tevhîd inancına çağırmıştı. Hz. İbrahim'in babası, oğlunun ne demek istediğini tam manası ile anlamıştı. Kendi inancım ve tapınmasını değerlendirmek yerine, Hz. İbrahim'in onun tanrılarına karşı olan tutumunu değiştirmesini oğlundan istemeyi tercih etmişti.
Aslında Hz. İbrahim, babasının şirkten ibaret olan inancını tenkit etmesine rağmen, babası, oğlunun, bu tanrılardan hoşnut olmadığı neticesine ulaştı ve oğluna bunu, yani hoşnutsuzluğunu soru olarak yöneltti.
Hz. İbrahim'in babası, oğlunun tanrılarını yermesi ve kendi inancını tenkit etmesinden vazgeçmesini istemiştir. Bu durumda, tenkit dolu öğüdünden vazgeçmediği takdirde neler yapacağını tehdit edercesine söylemektedir: li&jV "adolsun seni taşlarım." Âyetin bu kısmında yer alan ercümenne kelimesi "taşlamak" anlamına gelmektedir. Taşlayarak birini cezalandırma adetinin, Hz. İbrahim'den önce var olan bir uygulama tarzı olduğu buradan ortaya çıkmaktadır. uygulama tarzı olduğu buradan ortaya çıkmaktadır. Günümüzde evli olarak zina edenlerin bazı ülkelerde taşlanma adetinin kaynağı o tarihlere kadar inmektedir.
Yahudilerin taşlamayı çok ağır bir hareket olarak görmelerinin kaynağında eskiden gelen bu adet vardır. racm kelimesinden çıkan er-ricâm kalıbının da "ipin ucuna bağlanan taş ile taşlamak" anlamına geldiğini Ebû Müslim söylemektedir. Ebû Müslim'in görüşünü nakleden Râzî, aynı zamanda bazı âlimlerin recm kelimesinin "sövüp saymak ve kınamak" anlamına geldiğini söylediklerini de nakletmektedir.
Şimdi Hz. İbrahim'in babası bunlardan hangisini kastetmiştir? Gerçekten taşlamayı mı, yoksa hakaret etmeyi mi? Ne kadar farklı düşüncede, inançta olsalar bile, bir baba oğlunu gerçek taşla taşlar mı? Babayı bu kadar olumsuz bir tavır içinde düşünmemiz mümkün müdür? O zaman baba ile oğlun farklı inançta olması, yani inanç farkı onları azılı düşman haline getiriyor diyebilir miyiz?
Kendisine lanet edilen ve kovulan kimseye racîm denildiğine göre, âyetteki racm kelimesini "kovmak" anlamına almamız mümkündür. Dolayısıyla bu kelimeye "defol git" manası verilebilir. Çünkü racîm kelimesi şeytan için kullanılmaktadır. "Kovulmuş şeytana karşı onu ve onun soyunu senin korumanı diliyorum, dedi" (Al-i Imrân 3/36). Şeytanla ilgili olan racîm kelimesi bu âyette "kovulmuş, lanetlenmiş" anlamına gelmektedir.
Başka bir açıdan bakınca recm kelimesini "taşlama" anlamına da alabiliriz. Çünkü âyetin sonundaki illi jj^ilj vehcurnî meliyyâ "uzun bir zaman benden uzak dur" demesi "kovulma"yı ifade etmektedir. Buna göre âyet: "Buradan çık git, yanıma yanaşma, yoksa taşlarım seni" demektir.
Âyetin son kelimesi olan meliyyâ kelimesi, "uzun bir zaman" anlamına gelmektedir. Hz. İbrahim'in babası, "seni taşlamadan önce benden uzun bir zaman ayrı kal, seni gözüm görmesin"; "ya uzak durursun ya da taşlarım seni" anlamına gelen sözleri söylemiş olmaktadır.
7. "(İbrahim): 'Selâm sana. Rabb'imden senin için af dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lü-tufkardir' dedi."
a) Hz. İbrahim, babasına: "Selâm sana" derken neyi kastetti? Bir mü'min bir kâfire selâm verebilir mi? Yoksa kâfire selâm vermek sadece Hz. İbrahim'e mi mahsustur? Başka bir ifade ile baba, kâfir olsa bile ona selâm verilir de başka kâfirlere verilmez mi? Bu sorulara cevap verebilmemiz için Furkân 63'e gitmemiz gerekiyor: "Rahrnân'ın kulları onlardır ki yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında: "Selâm" derler."
Buradaki selâm, "rahmet" anlamı ile değil de, "barış" anlamı ile anlaşılmalıdır. Demek ki, mümin kişi, bir kâfire selâm verebilir ama bu selâmı hangi ortamda, hangi anlamda kullandığı önemlidir. Normal şartlar altında selâm ile alay edecek olan kâfire selâm vermek doğru değildir.
b) Diğer taraftan Hz. İbrahim, babası için Allah'tan af dileyeceğini de söylemiştir. Bu da karşımıza, bir mü'minin müşrik için af dileyip dilemeyeceği sorusunu çıkarmaktadır. Önce nasıl af dilediğine bir bakalım: "Babamı da bağışla. Çünkü o sapıklardandır" (Şu'arâ 26/86). Tabii ki buradaki bağışlama, tövbe edip iman etmesini temin etmek anlamına gelmektedir.
Demek ki Hz. İbrahim, babasının sapıklardan olduğunu söyleyerek Allah'tan bağışlamasını isteyerek af dilemiş, yani duasını yapmıştır.
Yüce Allah, Hz. İbrahim'in bu şekildeki duasını gündeme getirerek İslam'da bu konuda bir hüküm vermektedir.
i ) "Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, Allah'a ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara. İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki onun Allah'ın düşmanıolduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi" (Tevbe 9/113-114).
"İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanmcaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir. Şu kadar var ki, İbrahim babasına: Andolsun senin için af dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez, demişti" (Mümtehme 60/4).
ii ) Bu âyetlerden anlıyoruz ki, Allah'a ortak koşanlar için Allah'tan af dilenemez. Hz. İbrahim'in müşrik babası için neden af dilediği de âyetlerde açıklanmaktadır. Neden olarak, "ona söz vermiş olması" gösterilmektedir. Zaten Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaşmıştır.
Demek ki müşrik ve kâfir için istiğfar edip af dilemek doğru değildir; ama, mü'min için Allah'tan af dilemek doğru olmaktadır. Zaten bunun olabileceğine dair bir çok âyette işaretler yer almaktadır.
Ayetin sonunda, yani Meryem 47. âyette Hz. İbrahim Allah'ın kendisine lütufkâr olduğunu, o nedenle duasını kabul edeceğini ifade etmektedir. Ayette yer alan £ki- hafîyyâ kelimesi "şefkatli ve yumuşak" anlamına gelmektedir. Lütufkârlık, aslında "bir işe önem vermek" demektir. Hz. İbrahim, Yüce Allah'ın, onun babası için af dilemesine önem vereceğine, kabul edip duasını yerine getireceğine ümit beslemişti.
Şimdi buraya kadar olan Hz. İbrahim ile ilgili olgunun âyetlerinden şunları çıkartıyoruz:
a) Baba yanlış düşüncede, inançta ve yolda olunca oğul onu tenkit edebilir, ona öğüt verebilir, ona uyarıda bulunabilir. Yetişkin çocuklar, babalan yanlış yolda ise onları taklit etmek zorunda değillerdir. Baba bi-
le olsa sorgulama yapılabilir ve yapılmalıdır. Babalar, yetişmekte olan nesillere, gerekirse kendilerini de sorgulamayı Öğretmektedir.
Baba neslini sorgulayıp tenkit etmeyen nesiller, doğruyu bulamazlar; "babamızı bu yolda bulduk" ifadesi ile kendi sorumluluklarını yok edemezler.
b) İnanç farklılığı ailede çatışma meydana getirmektedir. Aile içi çatışmaların bir nedeni de, farklı din, inanç ve dünya görüşünden kaynaklanacağına işaret eden bu âyetler, günümüze ve geleceğe ışık tutmaktadırlar.
Yeni bilgilerle tanışan ve değişime açık olan gençler, eğer manevî eğitim almazlarsa, câhil toplumların ailelerine bomba gibi düşmektedir. İşte manevî eğitim alan Hz. İbrahim, babasına barış ve esenlik dileyerek onunla çatışmadan çekilmektedir. Bu manevî eğitimi almayan genç nesil, ailenin huzurunu kaçırmakta, baba neslini tanımaz hale gelmekte, aile değerlerini kökünden yıkmaktadır.
c) "Babalarımızı bir din üzere bulduk, biz de onların izlerine uyarız" (Zuhruf 43/23) şeklindeki söylevlerin doğru olmadığı Hz. İbrahim örneği ile anlatılmaktadır. İşte Kur'ân bu anlatımı ile gelecek nesillere hangi adımı attığını, hangi ize bastığını, hangi yolu takip ettiğini bilmenin önemini ve taklidin çirkinliğini bu örnekle öğretmektedir.
d) Hz. İbrahim, babasının inancını sorgularken, ne diyeceğini, nereyi sorgulayacağını biliyordu ve açıklıyordu; ayrıca bu yanlış inanç ve tapınmanın sonucunun nereye varacağını da gündeme getiriyordu. Böylece bize, bir inanç ve davranışı tenkit edip sorgularken neticenin bildirilmesine dikkat çekmek de öğretilmiş olmaktadır.
"(İbrahim dedi ki): Sizden de, Allalı'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmemle bedbaht olmam."
Burada Hz. İbrahim'in iki eylemi ile karşılaşıyoruz.
a) Babası gibi aynı inancı paylaşanlardan ayrılacağını, yani uzaklaşacağını ilan ediyor. Şirk ile tevhîd inancının ayrılığı, onlar arasında da gerçekleşiyordu.
Bu inanç farklılığı Hz. İbrahim'i sahte tanrılarından da uzaklaştırdı. Böylece hem kendilerinden, yani müşriklerden hem de onların sahte tanrılarından uzaklaşmış oldu. Bu ayrılık, maddî anlamda ilişkiyi kesmek anlamına alınmamalıdır. Bu ayrılık, manevî anlamda bir tavır koyma, bir reddiye ve bir tepki manasına alınmalıdır.
Dikkat edilirse Hz. İbrahim'in, i'tizâl kelimesini kullandığı görülecektir. İslam kültüründe yer alan "mu'tezile okulu"nun ismi bu kelimeden türemiştir ve "ayrılık" anlamını ifade etmektedir.
b) "Rabbime dua ediyorum"
Buradaki "dua ediyorum" ifadesi, "ibadet ediyorum, Rabb'ime i-badete yöneliyorum" demektir. Ama kelime "dua etmek" anlamına geldiğinden, Hz. İbrahim: "Siz, Allah'tan başka tanrılara taptığınızdan bedbaht oluyorsunuz, ben inşallah bedbaht olmayacağım" demek istemiştir. "Umulur ki Rabb'ime dua etmemde bedbaht olmam" cümlesinin anlamını: "Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur" (Şu'arâ 26/82) âyeti ile verebiliriz. Hz. İbrahim, Allah'tan kendisini affetmesini dilerken, bedbaht olmayıp hatalarını bağışlayacağı ümidini beslemektedir. Başka bir açıdan bakarsak, müşriklerin sahte tanrılara tapmakta düştükleri bedbahtlığa kendisinin düşmeyeceğini vurgulamaktadır.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 48'den şu neticeyi, metodu veya ilkeyi çıkartıyoruz: Tevhîd inancını tebliğ ederken veya dînî bir konuyu anlatırken, inanmayanlar o konuyu alaya alıyorsa ya da bu görevi yapanı tehdit ediyorsa oradan çekip giderek onlardan ayrılma en güzel metod olacaktır. Bu metodun tatbikatını Hz. İbrahim başlatmış, Hz. Muhammed'e de uygulaması için emir verilmiştir.
"Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma"
(En'âm 6/68). İşte bu âyetin içeriği ile Hz. İbrahim'in yaptığı örtüşmek-tedir. Aynı zamanda bu metodun tüm mü'minleri kıyamete kadar kapsamına aldığı Nisa sûresinin 140. âyetinde görülmektedir:
"Allah'ın âyetlerinin inkâr edilip, onlarla alay edildiğini duyduğunuzda bunu yapanlar başka bir konuya geçinceye kadar onlarla birlikte oturmamanızı Allah, Kitab'ta size indirmiştir. Aksi taktirde siz de onlar gibi olursunuz. Kuşkusuz Allah, bütün münafık ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir."
Bir mü'minin veya din eğitimcisinin, bulunduğu bir sosyal ortamda dine hakaret ediliyorsa ve buna engel olamıyorsa, oradan kalkıp gitmesi en doğru yol olacaktır. Çünkü söz konusu durum, Allah'ın âyetlerine hakaret ettirmeyi amaçlamaktadır.
"Nihayet İbrahim onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiğinde biz ona İshâk ve Ya'kûb'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık."
Bu âyetten Râzî'nin açıklamasından da hareketle şunu anlıyoruz: Tevhîd inancına hakaret etmeleri için, onlardan ayrılıp hicret etmesinin ödülü olarak Yüce Allah ona İshâk ile Ya'kûb'u ihsan etmiş, lütfetmiş, yani bağışlamıştır. Sadece ihsan etmemiş, onları da peygamber tayin etmiş ve böylece Bakara 129'daki duasını da kabul edip yerine getirmiştir. Buradan şu neticeyi de çıkartıyoruz: Bir kişi Allah için yaptığı bir amelin ödülünü o-nun neslinin mükemmel olması şeklinde takdir edebilir. Hz. İbrahim'in bu olgusundan bunu çıkartıp insanlara, ana-babalara anlatmak gerekiyor. Neslin düzelmesi için Allah'ın rızasına uygun amellerde bulunmak gerekiyor. Çünkü insan öylesine iyi amel üretir ki Allah onun neslini düzeltebilir, iyi yetişmesini takdir edebilir ve onu bu şekilde ödüllendirebilir. A'râf 58'de belirtildiği gibi temiz arazinin çıkardığı ekin, Yüce Allah'ın izni ile büyür, temiz insanın çocuğu da Allah'ın yardımı ile büyüyecektir. Bunun geniş açıklaması A'râf 58'de yapılmıştır.
İyi amellerin nesle yansımasının örneği bu âyette görülmekte ve eğitimin çok önemli bir metodu da ortaya çıkmaktadır. İyi nesil isteyen ana-babalar önce kendileri iyi olmalıdırlar. Bataklıkta, çorak arazide iyi ekin yetişmediği gibi, günah işlenen ailelerde de iyi nesil yetiştirmek hemen hemen imkansızdır. Bu küçük ihtimalin en belirgin Örneği Hz. İbrahim ve ailesidir.
10. "Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk, kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasib ettik."
a) Ayette geçen rahmet bahşetmek, "mal, makam, temiz soy vermek" manasına alınabilir.
b) "Yüksek bir şöhret" diye tercüme ettiğimiz lisâne sidk ifadesi bir "sadâkat dili" anlamına gelmektedir.
Yüce Allah onlara doğru olanın, gerçekliğin dilini vermişti, illi 'aliyyâ da "üstün, yüce" anlamına gelmektedir. Kendisine böyle bir ö-zelliğin verilmesi için Hz. İbrahim de Allah'a dua etmişti: "Bana sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasib et" (Şu'arâ 26/84). Bundan anlıyoruz ki lisân-ı sıdk, "iyilikle anılma şöhreti" anlamına gelmektedir.
Hz. İbrahim'in bu duası kendi adına kabul edildiği gibi, oğlu ve torunu için de kabul edilmiş, onlara da bu özellik verilmişti. Böylece Hz. îshâk ve Ya'kûb'a da nebî olma, rahmet ve iyi bir şöhret verilmişti. Bu üç özellik, İbrahim ailesinin ne denli üstün bir yapıya sahip olduğunu anlatmaktadır.
İşte Yüce Allah, Kur'ân'da Hz. İbrahim'in olgusunun bu yönü ile anılmasını istemiş ve Kendisi neyin anılacağını da belirlemiştir. [19]
Hz. Musa'nın Anılışı
51. Kitapta Musa'yı da an. Gerçekten o ihlâs sahibi idi ve hem rasûl hem de nebî idi.
52. Hani ona Tür dağının sağ tarafından seslendik ve onu fısıldaşan kimse kadar yaklaştırdık.
53. Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Hârûn'u da bir peygamber olarak bahşettik.
Bu âyetlerde Yüce Allah, Hz. Musa'nın özelliklerini sıralamaktadır. Onun için bu üç âyeti bir arada yorumlamayı uygun buluyoruz. Hz. Zekeriyyâ ve Hz. Yahya, Hz. Meryem ve Hz. îsâ; Hz. İbrahim'den sonra ise Hz. Mûsâ gündeme getirilmektedir.
1. Hz. Mûsâ ihlâs sahibi idi.
İhlâs sahibi olmanın bir anlamı dini sadece Allah'a tahsis etmektir. "De ki: Bana, dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk etmem emroluridu" (Zümer 39/11). İhlâs*in başka bir anlamı da şeytanın etki alanından kurtulmak, şeytanın etkisi altında kalmamaktır. "(İMis): 'Senin mutlak kudretine yemin ederim ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım' dedi" (Sâd 38/82-83). İhlâs kelimesi Hicr 40'da geniş bir şekilde açıklanmıştır. Günümüzde ihlâs sahibi insan, "kâmil insan" anlamına gelmektedir. "Muttaki ve muhsin" olma özelliklerini kendinde toplamış insana "ihlâs sahibi kişi" denmektedir. İşte Hz. Mûsâ bu özelliğe sahip olan bir şahsiyete sahipti.
2. Hz. Mûsâ rasûl idi.
Rasûl "elçi" demektir. Rasûl, Yüce Allah'ın mesajını onun vasıtası ile insanlara ulaştırmaktadır ve ilâhî vahye muhatap olan ve onu insanlara ulaştırmakla görevlendirilen peygamberdir.
3. Hz. Mûsâ aynı zamanda nebî idi.
Her rasûl, aynı zamanda nebîdir. Nebî "haberci" anlamına gelmektedir. Nebî vasfı ile hata yapabilir, ama râsûl sıfatı ile asla hata yapamaz. Bir peygamber nebîlik vasfı ile rasüllük vasfına uymak mecburiyetindedir. A'râf 157'ye göre Peygamberimiz de hem rasûl hem de nebî idi.
4. Allah onunla konuşmuştur.
"Ve Allah, Mûsâ ile gerçekten konuştu" (Nisa 4/164). Nasıl ve nerede konuştuğu da yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 52'de açıklanmaktadır.
Tûr dağının sağ tarafından ona seslendi ve onu gizemsel bir konuşma için yaklaştırdı. Peki ona ne söyledi? Bunun cevabını verebilmek için Kasas 30-35. âyetlere gitmemiz gerekiyor.
"Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: Ey Mûsâ! Bil ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım. Ve asanı at. Mûsâ asayı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın, buyurdu. Elini koynuna sok; Şüphesiz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabb'in tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır. Mûsâ dedi ki: Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm. Beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum. Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz."
İşte o dağda Yüce Allah ile Hz. Mûsâ arasında bu ve buna benzer konuşmalar geçmişti.
5. Duasına Yüce Allah icabet ediyor.
Kasas 54'te Hz. Mûsâ, kardeşi Harun'u, hatip olması, yani daha iyi konuşması nedeniyle kendisini desteklemesi için yardımcı olarak iste-misti. Bu istek: "Bana ailemden bir de yardımcı ver. Kardeşim Harun'u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir" (Tâhâ 20/29-31) âyetlerinde de gündeme getirilmiştir.
Yüce Allah, Hz. Musa'nın bu duasını kabul etti ve rahmetinin bir sonucu olarak kardeşi Harun'u ona bir peygamber, bir nebî olarak bahşetti.
Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Meryem sûresinde, yani Kur'ân'da Hz. Mûsâ'nm bu şekilde anılmasının getirişi nedir? Sadece Hz. Mû-sâ'nın bu özelliklerini anmak için mi bütün bunlar dile getiriliyor? Bu sûrede ve bundan başka diğer sûrelerde Hz. Musa'nın ele alınıp anlatılmasının sebeplerinden biri, Yahudileri İslâm'a davet etmek, onlara Kur'ân'ın hak kitap olduğunu göstermektir. Çünkü Hz. Peygamber'in, Hz. Mûsâ ile ilgili konuları bu kadar detaylı bir şekilde bilmesi mümkün değildi.
Demek ki bu anlatım Yahudileri bir şekilde İslâm'a davet niteliğini taşımaktadır. Ama Hz. Mûsâ ile ilgili diğer anlatımlar bizim hayatımız için çok önemli açılımlara sahiptir. [20]
Hz. İsmail'in Anılması
54. Kitapta İsmail'i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı.
Rasâl ve nebi idi.
55. Ailesine/halkına namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da hoşnutluk kazanmış bir kimse idi.
Hz. İsmail, Hz. İbrahim'in oğlu, Arapların atası ve dolayısıyla Hz. Peygamber'in de Hz. İbrahim'e ulaşan dedelerinden biri olmaktadır. Hz. İbrahim'in Hacer isimli hanımından doğmuş, ayaklarının dibinden zemzem suyunun çıktığı peygamber idi. Bu sefer de Yüce Allah, Hz. İsmail'in özelliklerini gündeme getirmektedir.
1. "Sözüne sadıktı."
Sözünde sâdık olmasının iki boyutlu bir açıklaması olabilir: Allah'a verdiği sözü yerine getirme konusunda, yani Allah'a kulluk ve itaat etmekte çok ilerde idi.
Ayrıca insanlara verdiği sözde durması, ahde vefa göstermesi bakımından Öne çıkan bir şahsiyete sahipti. Bunun en güzel delili Sâffât sûresinin 102. âyetini gösterebiliriz: "Babası ile beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): 'Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?' dedi. O da cevaben: 'Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulursun' dedi." Daha sonra da "Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca" (Sâffât 37/103) âyeti gereği babasına verdiği sözü yerine getirdi, kendisini babasına teslim etti.
Bu durum, yani Hz. İsmail'in bu özelliği bize, peygamber ahlâkının temellerinden birini vermektedir. Sözünde durmak evrensel erdemlerin önde gelenlerinden biridir.
2. "Rasûl ve nebî idi." Demek ki hem elçi hem de haberci idi.
Bu özellikleri az önce Hz. Mûsâ ile ilgili olarak açıklamıştık.
3. Namazı ve zekâtı ehline, yani ailesine veya halka emrediyordu. Bundan anlıyoruz ki, Hz. İbrahim'in dininde olduğu gibi, Hz. İsmail'in dininde de namaz ve zekât ibadetleri yer alıyordu. Bu ibadetleri başkalarına emredebilmesi için kendisi de onları yerine getirmelidir. Bir peygambere kendisinin tatbik etmediğini başkasına teklif etmesi asla yakışmaz.
4. Allah katında razı olunmuş bir makama sahipti. Bu hoşnutluğu kazanmış durumda idi.
Hz. İsmail'in buradaki özelliklerinden önemli neticeler çıkartabiliriz: Bir baba olarak Hz. İsmail çocuklarına namazı ve zekâtı emrediyordu; kılmaları için gerekeni yapıyordu.
Bizler de aynı eğitim tarzını, metodunu kullanmalıyız. Diğer taraftan âyette geçen "ehl" kelimesini halk anlamına alırsak, din eğitimcileri, görevli ve âlimleri halka namaz kılmayı ve zekât vermeyi öğretmeli, ö-nemini anlatmalı ve dindeki yerlerini iyice tesbit etmelidirler.
Bu âyet, dinî ibadetlerin ve uygulamaların Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle yapılması ve onun amaç olarak alınmasını öğretmektedir. Allah katında hoşnutluğu elde etmek, en yüce amacı teşkil etmektedir. Sözünde durmak ve ahde vefa erdemi, dinin kaynaklık ettiği ahlâkın temelinde yer almaktadır. [21]
Hz. İdrıs'ın Anılması
56. Kitapta îdrîs'i de an. Gerçekten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi.
57. Onu yüce bir makama yüceltmiştik.
Hz. İdrîs'in de bazı özellikleri gündeme getirilmektedir: Hz. İdrîs'in kim olduğu konusunda klasik müfessirlerle günümüzün müfes-sirleri arasındaki farklı açıklamaları nakletmeyi uygun bulmuyoruz. Râzî'ye göre Hz. İdrîs, Hz. Nuh'un babasının dedesi idi. Dersle ilgisi çok olduğundan dirâset kelimesinden İdrîs ismini almıştır. Hz. İdrîs, özü sözü doğru olan biri idi. Hz. İsmail sâdık, Hz. İdrîs de sıddîk idi. Hz. Mûsâ ihlâs sahibi, Hz. İsmail sözünde duran, Hz. îdrîs de özü sözü doğru olan biri idi. Aslında bu özellikler, birbirine çok yakın düşmekte, hemen hemen aynı anlama gelmektedirler. Hz. İdrîs bir nebî, yani bir peygamber idi. Bunun açıklamasını Hz. Mûsâ ile ilgili bölümde yapmıştık. Yüce Allah Hz. îdrîs'i Yüce makama yükseltmişti. Allah katında hoşnutluk kazanan Hz. İsmail'in durumu ile Hz. İdrîs'in durumu arasında bir ben-zerlijc vardır. Onların bu özelliği daha sonra Hz. Peygamber'e verilmiştir. "Senin şanını ve ününü yükseltmedik mi?" (İnşirah 94/4); "Rabbinin seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin" (İsrâ 17/79).
Hz. İsmail'in Rabbinin nezdinde hoşnutluk kazanması, Hz. İdrîs'in Yüce Makama yükseltilmesi, Hz. Peygamber'in Makâm-i Mahmûd'a ulaştırılması, şanının yüceltilmesi hep aynı şeyi ifade etmektedir. Hatta Yüce Allah'ın, Hz. îsâ'yı nezdine yükseltmesi de bu özelliklerden biridir, yani benzeridir. Daha önce Meryem 52'de Hz. Mûsâ için geçen "onu fısıldaşan kimse kadar yaklaştırdık" şeklindeki ifade de bunlara benzemektedir.
Hz. Musa'nın, Hz. isa'nın, Hz. İsmail'in ve Hz. tdrîs'in yücelip Allah katında yüksek bir makama ulaşmalarının bizim için ne faydası vardır? Soruya şu şekilde cevap verebiliriz: Onların insanlığa getirdikleri mesajı hayatımıza uyarladığımız takdirde bizim de yücelmemiz mümkün olacaktır. Peygamberlerin ahlâkını takip etmek bu yüceliği bize temin edecektir. Bunun böyle olacağını şu âyet belirlemektedir: "Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yüceltirdik" (A'râf 7/176). Bu âyetten hareket edersek Yüce Allah'ın, mesajını göndermekteki amacının insanı yüceltmek olduğunu söyleyebiliriz. Ancak insan bu yücelişe ters düşen davranışları üretince bu gayeye erişemiyor. [22]
Kimdir Bunlar?
58. İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Adem'in soyundan, Nûh ile birlikte taşıdıklarımızdan, ibrahim ve İsrail'in soyundan doğruya ulaştırdığımız ve (peygamber olarak) seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.
Yüce Allah, Meryem sûresinde anlattığı peygamberlerin ve Meryem'in soy ağacını bu âyette vermektedir.
1. "Allah, kendilerine nimetler verdi."
Bundan Önceki âyetlerde Yüce Allah, peygamberlerin özelliklerini ve onlarla olan ilişkisini teker teker anlatmasına rağmen bu âyette hepsini nimetlendirdiğini söylerken bir arada anmıştır. Yüce Allah'ın nimetlendirmesi onların ortak özelliği olmaktadır.
mm! Yüce Allah, peygamberlerini nimetlendirdiğini, onlara lütufta bulunduğunu bize niçin anlatmaktadır? Sorunun cevabını Nisa 69. âyetle vermemiz mümkündür: "Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın, kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır." İşte Yüce Allah bizleri, lütufta bulunduğu peygamberlerle arkadaş olmak, onlarla beraber olmak için kendisine ve peygamberlerine itaate teşvik etmekte, bizlere beraberlik kurup arkadaş olacağımız şahısları belirlemekte, öğretmekte ve bunda dikkatli olmamız için uyanda bulunmaktadır.
Ama onlarla bu dünyada arkadaş olmamız, beraberlik kurmamız mümkün müdür? İlk bakışta bu sorunun cevabı olumsuz olarak görülmektedir, ama unutulmamalıdır ki, bu insanların arkadaşlığı zamanla sınırlı değildir. Onlar bu dünyada olmasalar bile, onların getirdiği ilâhî vahye inanıp Allah'a ve onlara itaat eden, yani o vahyin gereğini yerine getiren insanlar onların beraberliğini ve arkadaşlığını kazanmaktadırlar. Ayrıca âhirette de onlarla beraber olacak ve onlarla arkadaşlık yapacaklardır. İşte Meryem 58'deki anlatımın amacını Nisa 69. âyet vermektedir. Ayrıca Meryem 58'in açıklaması bir sonraki âyette yapılmaktadır.
2. Yüce Allah onların soy ağacını tesbit etmekte, hepsinin Â-dem'den geldiğini söyleyerek insanlığın kaynağını açıklamaktadır. Hz. Âdem, Hz. Nûh ve Hz. İbrahim'in neslinden geldiklerini insanlara hatırlatarak köken itibariyle dedelerinin aynı olduğunu, ırkçılık yapmanın yanlış olacağını, peygamberler arasında ayrılık gözetmenin doğru olmayacağını vurgulamaktadır. Genelde müfessirler, âyette geçen İsrâili "Hz. Ya'kûb" olarak manalandırmışiardır.
3. Allah onları doğruya ulaştırdı. Yüce Allah âyette fcii hedeynâ "doğruya ulaştırdığımız" ifadesine yer vermektedir. Bunun anlamı, "on-
lar kendileri doğruyu bulmamış, Allah onları doğruya ulaştırmıştır" şeklindedir. Onların da Allah'ın hidâyetine ihtiyaçları vardı.
4. Allah, onları seçkin kılmıştır, yani onları seçmiştir. Onları hidâyete, doğruya ulaştırdıktan sonra ve onlar da o yola girdikten sonra, onları peygamber olarak seçmiştir. Bundan anlıyoruz ki, o peygamberler elçi olarak kendi kendilerini tayin etmemişler, bizzat Allah tarafından seçilip atanmışlardır, yani görevlendirilmişlerdir.
5. "Rahmân'm âyetleri kendilerine okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı."
Onların diğer müşterek özelliklerinden biri de âyetlere karşı olan tavırlarıdır; Allah'ın âyetleri onlara okunduğunda ağlayarak secdeye kapanmış olmalarıdır. Yüce Allah, peygamberlerin Allah'ın âyetleri okunduğunda ne denli manevî coşkuya kapılıp secdede ağladıklarını bize anlatarak bizlere bir duygu eğitimini örneklerle vermektedir.
O peygamberlerdeki takva ve İhlasın derecesini ve onların davranışlarım, biyolojik yapılarını etkilemesine dikkat çekilmektedir. İçten duyulan coşku, biyolojik yapıyı etkileyerek, onu harekete geçirerek gözlerden yaş akıtmakta, ayrıca secdeye vardırtarak da davranışa dönüşmektedir. Böylece psikolojik, yani içsel bir coşkunun görünür bir neticeye nasıl dönüştüğü gündeme getirilmektedir; psikolojik yapının biyolojik yapıya olan etkisi vurgulanmaktadır.
Daha önce bu durum Mâide 83'te de görülmüştü: "Peygambere indirileni duydukları zama'n tanış çıktıkları haktan dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün." İşte bunların da 82. âyette kimler olduğu açıklanmaktadır: Bunlar, keşiş ve rahip denen Hıristiyan din adamlarıdır. Demek ki, Allah'ın âyetlerinin okunması ile ağlayan sadece peygamberler değildir; normal insanlar da ağlayabilir. Aynı şekilde İsrâ 107-109. âyetler de bu peygamberi ahlakın diğer inananlara da yansıyacağına işaret etmektedir: "Kur'ân, kendilerine daha önce ilim verilmiş olanlara okunduğunda, onlar, çeneleri üstü secdeye kapanıyorlar... Ağlayarak çeneleri üstü (secdeye) kapanıyorlar, o Kur'ân onların huşu'unu artırıyor."
Burada önemli olan Allah'ın âyetlerini anlamaktır. Mâide 83'te bu "anlama" işlemi "tanışmak" olarak ifade edilmiştir. Hem toplumların batışını hem de cennet ve cehennemi anlatan ve onlara sebep olan davranışları duyup anlayınca insanın gönlü kabarmakta ve ağlayıp secdeye kapanmasını sağlamaktadır. Böylesine coşkuyu anlatmak, duygu eğitiminin bir parçası olmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki Yüce Allah, insanlara gönderdiği peygamberlerin okulunu, öğretimini ve eğitimini bize anlatmakta ve bu eğitimin kesintisiz devam eden bir süreç olduğuna dikkat çekmektedir. Bu okulun nurlu ırmağı Hz. Adem'den çıkmış, akarak Hz. Muhammed'de son bulmuştur. Artık bu okulun devamı, normal insanların içinden yetişecek olan güçlü akıl ve bilgi sahipleri ile sağlanacaktır. [23]
Neslin Bozulması
Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki, namazı yitirdiler, şehvetlere uydular. Bunlar, azgınlıklarının ce--ıiJ: zasını bulacaklardır.60. Ancak tövbe edip, inanıp yararlı iş yapanlar hariç. Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.
61. Rahman'in kullarına vaadettiği, görmedikleri 'adn t> cennetlerine (gireceklerdir). Kuşkusuz Allah'ın sözü
kesindir.
62. Orada boş söz değil, hoş söz/selâm duyarlar. Ve orada, sabah akşam kendilerine ait rızıklan vardır.
63. Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur.
Yüce Allah 58. âyette bahsettiği peygamberlerden sonra gelen nesillerin bozulduğunu, ma'nen ve ahlâk bakımından kötüden yana değişime uğradıklarını 59. âyette anlatmakta, bozulmaya uğramayan istisna nesillerin olduğuna da dikkat çekmektedir.
"Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki, namazı yitirdiler, şehvetlere uydular. Bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır."
Ayette geçen ılüİ- halefe kelimesinin açıklaması Bakara 30'da yapılmıştır. Bu âyette fiil kalıbında geldiği için "birinin ardından gelmek" anlamını ifade etmektedir. Bir idarecinin ardından iktidara gelen kimseye bundan dolayı halîfe denmektedir. Bir neslin ardından onun yerini alan nesil içinde half kelimesi kullanılmaktadır.
Ayette kastedilen "bir nesil" kavramı, peygamberlerin kendi sulbünden gelen nesil olacağı gibi, kendi ümmetinin genelinin nesli de olabilir. Buradaki "nesil" iyiden kötüye doğru değişim gösteren kötü nesil anlamına gelmektedir. Peki bu nesil nasıl değişti? Sorunun cevabını âyetin devamı vermektedir:
a) "Namazı yitirdiler."
Namaz, yani âyette geçen salât kelimesi, bir ibadet şeklini ifade etmektedir ama aslında bu ibadet, ahlâkın temeli olan değerleri ve bu değerlerin koruyuculuğunu temin etmektedir. Onun için "namazı yitirmek", "ahlâkî bakımdan süflîleşmek" demektir.
'Ankebut 45'e bakarsak namazın görevinin ne olduğunu görebiliriz: "Elbette namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." Demek ki namazı yitiren, bu koruyucu, engelleyici ve ahkoyucu zırhını kaybetmiş olmaktadır.
b) "Şehvetlere uydular."
Namaz denen "ahlâkî değerleri" yitiren insanlar, şehvetlerine yani nefsin arzularına uymakta, onları takip etmekte, onların peşine takılmaktadırlar. Çünkü nefsin şehvetleri ile karşı karşıya kalındığında, oradaki ahlâkî değerlerin duvarı erimektedir. Duvar eriyince, şehvetlere çıplak olarak dokununca kişi ceryan çarpmışa dönmektedir.
İşte o peygamberlerin ardından gelen nesiller, namazı yani ahlâkî değerlerin koruyuculuğunu yitirdiler. Bu, onlar için büyük ve köklü bir değişim olmuştur. İşte bu değişimin her nesilde olma ihtimalinin bulunması sebebiyle, Yüce Allah bize ve bizden sonraki nesillere bu konuda uyanda bulunmak için bu âyete Kur'ân'da yer vermektedir.
Bu uyarısı ile Yüce Allah, şu dînî ve sosyal kuralı koymaktadır: Namaz denen ahlâkî değerler sistemini yitiren nesiller şehevî arzularının peşine takılmaktan kurtulamazlar. Böylece hem sosyal hayatı kirletecek hem de dînî görevlerini ihmal etmiş olacaklardır. Dinin ve sosyal hayatın kirletilmesi ve sonuçta nesillerin zayıflamasının sebeplerinden biri işte bu şekilde gündeme getirilmiş olmaktadır.
c) "Bunlar, azgınlıklarının cezasını bulacaklardır."
Ahlakî değerleri kaybedip şehevî arzularına tâbi olan insanlar, elbette cezalarını çekeceklerdir.
Ayette geçen Çp ğayy kelimesine Ibn Zeyd "kötülük", yahut "sapıklık" veya "hüsran" anlamını vermiştir. Abdullah b. Mes'ûd bunun "cehennemde bir vadi" olduğunu söylemiştir. Burası, "cehennemin dibi,
en alt tabakası, sıcaklığı, harareti en fazla olan yeridir" diyenler de olmuştur" (Kurtubî, age, XI, 230).
Bize göre ahlâkî değerlerini, yani namazını kaybedip şehvetlere tâbi olanlar sadece cehennemin gayya kuyusuna gitmeyecek, aynı zamanda bu dünyada da milletler arenasında en aşağı seviyeye ineceklerdir. Siyasette, ekonomide ve bilimsel araştırmalarda medeniyetin en aşağı seviyesinde olmak, gayya kuyusunda olmak anlamına gelmektedir.
Bundan anlıyoruz ki, iyi insanların nesilleri hep iyi gidecek anlamına gelmemelidir. Zaten Yüce Allah Bakara 124'te Hz. İbrahim'in neslinden zâlim insanların ve nesillerin geleceğine işaret etmektedir: "Bir zamanlar Rabb'i İbrahim'i bir takım kelimelerle denemişti ve onları tam olarak yerine getirince: 'Ben seni insanlara önder yapacağım' demişti. (Bunun üzerine İbrahim de): 'Soyumdan da önderler yap' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez' buyurdu."
Demek ki Hz. İbrahim'in soyunun tamamı önder çıkarmaya layık olmayacaktı. Kötüden iyiye geçiş olacağı gibi, iyiden kötüye de geçişler olacaktır. Onun için eğitim faaliyeti hiçbir zaman kötümser bir çizgiye, yani ümitsizliğe gelmemelidir. Kötü nesillerden iyi nesil çıkartılabileceğine inanılmalı ve bu uğurda gayret gösterilmelidir.
Ancak tövbe edip, inanıp yararlı iş yapanlar hariç; Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır."
İşte bu âyet, 59. âyetin devamı olmakta ve kötü yönde değişimin istisnası olacağını, hatta kötülerin iyiye doğru değişime uğrayacağını gündeme getirmektedir.
a) Ancak tövbe eden (hariç)"
Buradaki tövbe, Allah'a yönelmeyi ifade eden değişimdir. ,.
Tövbe, "inkârı, şirki, namazı terk sonucu şehvetlere uymayı bırakıp Allah'ın yoluna yönelmek" anlamına gelmektedir. Demek ki, Yüce Allah bu konuda değişimin olabileceğini bize öğretmektedir.
b) "İnanan"
Dikkat edilirse iman, tövbeden sonra gelmektedir. Önce değişim, yani yönelme gerçekleşecek, ardından iman edilecektir.
c) "Yararlı iş yapanlar (hariç)"
İç âleminde köklü bir değişim ile iman eden ve ardından imanım hayata geçirip yararlı iş üreten nesiller gayya kuyusuna gitmeyeceklerdir. Yüce Allah onları istisna etmektedir. Tövbe denen değişim, iman ve yararlı iş, insan nesillerini kurtarmakta ve bunu ifade ederken de gelecek nesilleri teşvik etmektedir. Âyetteki bu sıralanıştan imansız amelin bir fayda sağlamayacağı sonucunu da çıkartabilmekteyiz.
d) "Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır."
Bunlar cehennemden kurtulacaklar ama, nereye gidecekleri de bu âyette açıklanmaktadır. Onlar cennete gidecek ve asla bir haksızlık görmeyeceklerdir. "Haksızlık görmezler" ifadesinden ne anlıyoruz? Bu sorunun cevabını Nisa 40 ile verebiliriz: "Şüphesiz Allah, zerre kadar haksızlık etmez. İyilik olursa onu katlar, kendinden de büyük mükâfat verir." İnsanın yaptığı iş kötülük veya günah ise ona denk bir ceza verilir; ama yaptığı iş iyilik ise ona kat kat sevap verilir, kendiliğinden de fazlası verilir.
Tövbe edip iman eden ve iyi işler yapanlar bunların karşılığını fazlası ile göreceklerinden dolayı haksızlığa uğramayacaklardı.
3."Rahmân'in kullarına vaadettiği, görmedikleri 'adn cennetlerine (gireceklerdir). Kuşkusuz Allah'ın sözü kesindir."
Bu âyette ödülün 'adn cennetleri olacağı belirtilmektedir. Cennât kelimesi çoğul olduğuna göre 'adn cennetinin birden fazla olduğu anlaşılmaktadır.
Âyette geçen bi'1-ğayb kelimesine klasik müfessirler farklı mana yüklemişler, ama biz Muhammed Esed'in manasını uygun buluyoruz. O, bu kelimeye "her türlü beşerî algı ve tasavvurun ötesinde" anlamını vermiştir. Çünkü ğayb, "insanın dünyevi tecrübeleriyle, algı ve müşahedeleri yoluyla kavrayamadığı, duyu üstü bir gerçeği" ifade etmektedir. Demek ki, Yüce Allah'ın bu insanlara ödül vereceği 'adn cennetleri, her türlü beşerî algı ve tasavvurun ötesinde nitelikler taşımaktadır.
'Adn cennetlerine gidecek olan kişiler, tövbe edip iman eden ve i-yi, yararlı iş üretenlerdir. Peki nedir bu yararlı işler? Bu sorunun cevabını Ra'd sûresinin 19-23. âyetleri ile verebiliriz. Özetle bu ameller şun-İardır: Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e indirdiğinin hak olduğunu bilen, aklını kullanıp düşünen, Allah'a verdiği sözü yerine getiren, yaptığı antlaşmayı bozmayan, Allah'ın bitişmesini emrettiği şeyleri bitiştiren, Allah'a saygı duyan, kötü hesaptan korkan, Allah'ın rızasını kazanmak için sabreden, namazı dosdoğru kılan, gizIİ-âşikâr fakirlere yardım eden, kötülüğü iyilikle savan insanlar 'adn cennetlerine götürecek olan amelleri işlemiş oluyorlar.
H(, Aslında bu ameller hayatın en İnce noktalarını da kapsamına almaktadır. Bu amellerin içine başka ameller de girmektedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bu amelleri üretenler bu dünyadan 'adn cennetlerinin kuruluşuna, yapılışına başlamaktadırlar.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 61'in sonundaki "kuşkusuz Allah'ın sözü kesindir" ifadesi, ödülün kesin olarak verileceğine işaret etmektedir. me'tiyyâ kelimesi, ityândan türemiş mef'ul bir i-simdir. "Sana ulaşan her şeye sen de ulaşmışsın" demektir. "Kesindir" derken, "gerçekleşecek, yani gelecektir" anlamı kastedilmektedir. Çünkü Allah'ın verdiği söz, kesinlikle gerçekleşecek, yerine gelecektir. Onda bir aksamanın olması mümkün değildir.
4. "Orada boş söz değil, hoş söz/selâm duyarlar. Ve orada sabah-akşam kendilerine ait azıkları vardır." -
Yüce Allah bu âyette, 'adn cennetlerinin iki özelliğini gündeme getirmektedir.
a) "Orada boş söz değil, hoş söz duyarlar."
Âyette geçen yJ lağv kelimesi, "işe yaramayan, faydasız, manasız söz" demektir. Bu dünyada lağv sözler vardır. Yanlış felsefeler, düşün-
çeler, insanın beynini çelen görüşler, insanı Allah'ın yolundan ayıran vesveseler bu kavramın kapsamına girmektedir.
"Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler" (Mü'minûn 23/3) buyuran âyetin gereğini yerine getirenler, 'adn cennetlerinde, bu tür boş ve anlamsız sözlerden uzak kalacaklardır. Bu dünyada boş sözlerden yüz çevirenler, öteki dünyada boş söz duymayacaklardır.
Boş sözün karşıtı selâm olmaktadır. Selâm kelimesini "hoş söz" olarak manalandırdık. Aslında selâm "esenlik" anlamına da gelmektedir. Ruhanî huzuru temin eden, her türlü hatadan, defodan, kötülüklerden çatışmalardan uzak olan sözleri duyacaklardır. Daha doğrusu, onlar orada barış, güven, esenlik, rahmet içinde bir hayat yaşayacaklardır.
Bu insanlar Yûnus 25'teki ilâhî çağrıya uymuş ve çağrının gereğini yerine getirmişlerdir: "Allah, kullarım esenlik yurduna çağırıyor." "Selâm yurdu", derken "esenlik, yani barış, güvenlik yurdu" kastedilmektedir. İşte bu çağrıya uyan insanlar, 'adn cennetlerinde de aynı eylemler ile karşılaşacaklardır.
Âyetin bu kısmından öyle anlıyoruz ki, âhirette kulaklara gelen sesler de önemlidir. Kulak yoluyla gelen rahatsız eden sesleri duymamak bir ödül niteliğini taşımaktadır.
Ayetin bu kısmından şu çıkarımı yapabiliriz: Bu dünyada eğitim öğretim faaliyetlerinde öğrencilere, hatta aile eğitiminde çocuklara, işe yaramayan, faydasız boş sözleri değil, onları geliştiren, zenginleştiren ve fayda veren bilgileri Öğretmek gerekiyor. Onların oyunları bile öğretici olmalıdır. Âhirette hoş söz duymaları için, bu dünyada onlara hoş sözler duyurmamız kaçınılmazdır. Bu dünyada neye kulak veriyorsak, âhirette de onu duyacağız. Onun için İsrâ 36. âyetin gereğini yerine getirmeyi insanlara öğretmesi hem genel eğitime hem de din eğitimine düşmektedir: "Hakkında bil-gın bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur." Bu sorumluluğun bilincini insanlara kazandırdığımızda ve onlar o doğrultuda hareket ettiklerinde 'adn cennetinde esenlik dolu kelimeler, sözler duyacaklardır.
b) "Ve orada, sabah akşam kendilerine ait nzıklan vardır."
Dünyevî manada nzık, hayatı sürdürebilmek için gerekli olan "geçimliği" ifade etmektedir. Ama bunun uhrevî hayatı sürdürmek için gerekli olan bir özelliği var mıdır? Orada gıdayı alıp, bu gıdanın boşalacağı yerler olacak mıdır? Orada gıdaları alıp, posasını çıkaracak tuvaletler o-lacak mıdır? Bize göre cennetteki rızık, süreli ve manevî bir haz niteliğinde olacaktır. Gelip geçici zevklerin orada yeri yoktur. Bu rızıklar, o-radaki hayatın her boyutunu ilgilendiren ve sonuçları itibariyle manevî huzuru temin eden oluşumlardan ibarettir.
Şimdi yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 62. âyetin genelinden çıkartacağımız netice şudur: 'Adn cennetlerinde önce esenlik, sonra ekonomik manada geçimlikler olacaktır.
Demek ki insan hayatında önde gelen, esenlik denen barış ve güvenlik, ardından da ekonomik menfaatlerdir. Böylece manevî iç huzuru meydana getiren değerler ilk sırayı almaktadır. Onun için eğitimde önce öğrencilerin ve çocukların beyin ve gönülleri Öne alınmalı, ardından da geçimlikleri yerine getirilmelidir.
5. "Kullarımızdan takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur."
Boş sözün değil de hoş sözün duyulacağı ve her çeşit geçimliğin tedârik edileceği bu cennete takva sahipleri vâris olacaktır. Yüce Allah'ın yasaklarından sakınan ve emrettiklerini yerine getiren, aklını kullanan, düşünen ve manevî takva gıdası ile ruhunu gıdalandıran, yukarıda belirttiğimiz amelleri gerçekleştirenler, takva elbisesini giyinen insanlar oraya girecektir. [24]
Tevhid İnancı
64. Biz ancak Rabb'inin emri ile ineriz. Önümüzde, arhamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir,
Senin Rabb 'in unutkan değildir.
65. Allah, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin Rabb'idir. Şu halde O'na kulluk et; O'na kulluk etmek sabırlı ol. O'nun bir benzeri olduğunu biliyor mu sun?
Bu âyetlerden ilki Meryem sûresinde anlatılan peygamberlerle bağlantılı bir mesaj taşımaktadır. Ayetin analizini yaparken bunu açıklayacağız. Ama her iki âyet, tek olan Allah'ı ya da Allah'ın tekliğini anlatmaktadır.
1. "Biz ancak Rabb'inin emri ile ineriz."
Bu sözü melekler söylemektedir. Ayetin inişini açıklayan bir hadis nakledilmektedir: Hz. Peygamber Cebrail'e: "Bizi daha sık ziyaret etmenizi engelleyen nedir?" diye sordu. Bu soruya Cebrail: "Biz ancak Rabb'inin emri ile ineriz" âyetini sonuna kadar okudu (Tirmizî, Tefsir 19, Sûre 4; Buhârî, Bed'ü'1-Halk, 6; Tefsir 19, Sûre 2). ' Mücâhid, Katâde, İkrime, Dahhâk, Mukâtil ve Kelbî bu konuda şu haberi ya da hadisi nakletmektedirler: Mekke halkından bazıları Hz.
Peygamber'e geldiler, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve Hz. Nûh hakkında soru sordular. Hz. Peygamber, anında onlara cevap veremedi ve Cebrail'in bir cevap getireceğini ümit etti. Cebrail'in gelişi gecikti. Gecikmenin üç gün ile on üç gün arasında olduğu söylenmektedir.
Hz. Peygamber ile Cebrail birbirlerini özlediklerini söyledikten sonra, Cebrail "Biz ancak Rabb'inin emri ile ineriz" âyetini okudu. Aynı anda Duhâ sûresinin şu üç âyetini de okudu: "Kuşluk vaktine ve sükuna erdiğinde geceye yemin ederim ki Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı" (Kurtubî, age, XI, 234-235).
Âyetin bu kısmından şu neticeyi çıkartıyoruz: Melekler kendi başlarına hareket edemezler. Onların yeryüzüne inişi, peygamberlere vahy, getirmeleri Allah'ın izni ile olmaktadır. Özellikle vahy konusunda onların müdahalesi asla olamaz. Yüce Allah'ın verdiği mesajı olduğu gibi nakletmektedirler. Aslında görevlerinde azaltma, çoğaltma ve değiştirme yapma yetkisinde değillerdir.
2. "Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir."
Melekler, geçmişte yaptıkları ile gelecekte yapacakları ve bu ikisinin arasında yapmakta oldukları her şeyin sahibinin Allah olduğunu, onların Allah'ın izni ile gerçekleştiklerini ifade etmektedirler. Arkamızdan kastettikleri dünya, önümüzden kastettikleri de âhiret, ikisi arasından da bu ikisi arasında gerçekleşen olgular olabilir. Dünya ve âhiret, onların arasında yer alan maddî ve manevî oluşumların sahibi, gerçekleştiricisi, yaratanı ve idare edeni Allah'tır.
İşte bütün bilgisi ile bu kâinatı ve âhireti çevreleyen, kapsayan ve ihata eden Allah, emirleri verir ve meleklerin kime ineceğini ve ne zaman ineceğini belirler.
3. "Senin Rabb'in unutkan değildir."
Âyetin bu kısmı, âyetin nüzul sebebine bir açıklık getirmektedir. Vahyin gelmesinde bir kesiklik olmasında Allah'ın unutkanlığı sebep olmamıştır. Çünkü Allah unutkan değildir, unutkan olan varlık tanrı olamaz. "Allah unutmadı" ifadesi yani Duhâ sûresinin 3. âyetindeki "seni terk etmedi" anlamına gelmektedir.
Bu ifadeden şunu anlıyoruz: Yüce Allah yaratırken, kâinatı idare ederken, yaratıklarının her durumu ve ihtiyaçları ile ilgilenirken asla unutmaz. Unutkanlık insana mahsus bir özelliktir; Allah'ın böyle bir ö-zelliği olamaz. Allah unutmaz, çünkü "O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir" (Bakara 2/255).
Yüce Allah, meleklerin, ardında, önünde ve arasındakilerin sahibi olduğu gibi, insanların ardında ve önlerinde olanın da sahibidir, bilenidir ve ilgilenenidir. Bakara 255'teki bu ifade ile Meryem 64'teki ifade bir araya getirilmeli ve ona göre düşünülmelidir. Sadece meleklerin her hareketi değil, insanın her davranışının boyutları da Allah'ın bilgisi dahilindedir ve O'na aittir. İşte din eğitimi gençliğe ve tüm insanlara Allah ile varlıklar arasındaki bu ilişkiyi iyi ve net anlatmalıdır. Yüce Allah, Hz. Peygamber'e vahy göndermeyi unutmadığı, onu terk etmediği gibi, bizim ihtiyaçlarımızı, dertlerimizi ve problemlerimizi de unutmamaktadır. Biz O'nu terk etmedikçe O'nun da bizi terk etmemekte olduğunu beyin ve gönüllere kazımamız gerekiyor.
4. "Allah göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin Rabb'idir."
Aslında bu âyet, bir önceki âyetin devamı ve açıklaması durumundadır. Meleklerin arkamızda dedikleri gökler; önümüzde dedikleri dünya, arasında dedikleri de yer ile gök arasında olanlar olabilir. O zaman 65. âyetin bu kısmı 64. âyetin o kısmını tefsir eder niteliktedir. "Rabb'idir" kelimesi, "yaratanı, sahibi" anlamına ve "ihtiyaçlarını gideren, besleyip büyüten" manasına gelmektedir. Böylece Yüce Allah, "Rabb" olma sıfatı ile kâinatın ilişkisini gündeme getirmekte; Rabb'in ne anlama geldiğini de açıklamaktadır.
5. "Şu halde O'na kulluk et. O'na kulluk etmek için sabırlı ol."
Madem ki gökleri, yerin ve arasındakilerin Rabbi, yani yaratanı, sahibi, ihtiyaçlarını gidereni ve ilgileneni Allah'tır; öyleyse tapınmaya, kulluk edilmeye layık olan da O'dur. Böylece bu âyet, kime kulluk edileceğinin bilgisini, bilincini vermektedir. Kâinatın Rabbi olmayana tapınılamaz, kulluk edilemez. Kulluk, layık olana yapılır ve yapılmalıdır. Böylece Yüce Allah, şirk koşanların ne kadar büyük hata yaptığım anlatmış olmakta, yaratamayan, ihtiyaçlarını gideremeyen, fayda temin e-demeyen varlıklara tapınmanın yanlışlığını öğretmekte ve şirkin kirliliğine dair bir bilinç kazandırmaktadır.
Yüce Allah'a kulluk etmekte kesintinin olmaması ve bu konuda yapılan baskılara karşı koymak için sabırlı olmanın gerekliliği de burada vurgulanmaktadır. "Ona kulluk et" emrini, "tevhîd inancını savun, benimse" anlamına alabiliriz. Müşrikler tevhîd inancına karşı çıkacaklar, seni ondan vazgeçmen için zorlayacaklar, onun için sabredip dayanmalısın. Tek olan Allah'a kulluğa devam etmek ve tevhîd inancını savunmak, bir sabır işidir.
6. "O'nun bir benzeri olduğunu biliyor musun?"
Tevhîd inancının ve yalnız Allah'a tapınmanın gereklerinden biri de Allah isminin kimse ile, hiçbir varlıkla paylaşıl amam asıdır. Sahte tanrılara "ilâh" denmiştir ama asla "Allah" denmemiştir, denemez ve den-meyecektir.
Genelde müşrikler Allah'ı bilirler, ama ondan başka varlıkları da Allah değil de ilâh edinirler, "Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka: 'Allah' derler. De ki: Övgü de yalnız Allah'a mahsustur, ama onların çoğu bilmez" (Lokman 31/25).
Aslında yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 65'in bu son bölümüne Muhammed Esed'in manasını verirsek anlaşılması daha kolay olacaktır: "Hiç, ismi O'nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?" .,.,,,, Yüce Allah'ı yaptıkları ile tanımaya çalışınca, onun isminin verileceği kimsenin olamayacağı anlaşılacaktır. Yüce Allah'ın kâinat, onun i-
cindeki varlıklar, göksel cisimler, gezegenler ve yeryüzündeki canlılarla olan ilişkisi bakımından ismini almaya layık biri olamaz. O zaman şirk koşmanın, temeli olmayan bir inanç biçimi olduğu ortaya çıkmaktadır.
uiu Bütün bu açıklamalarımıza rağmen âyette geçen semiyyâ kelimesinin, Kadı Beydâvî, Hâzin, Nesefî, Zemahşerî gibi müfessirlerin de ifade ettiği üzere "benzer, eş" anlamına geldiğini düşünüyoruz. Çünkü â-yette izah edilen konu Yüce Allah'ın kudretiyle ilgilidir; yoksa adıyla ilgili herhangi bir tartışma yoktur. Bu yorumumuz, Şûra sûresinin 11. âye-tindeki "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" ifadesiyle de örtüşmektedir. [25]
66. İnsan der ki: Öldüğüm zaman sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?
67. İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?
68. Öyle ise, Rabb'ine andolsun ki, elbette onları şey tanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları
diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır
bulunduracağız.
69. Sonra her milletten Rahman olan Allah'a en çok âsi olanlar hangileri ise çekip ayıracağız.
70. Sonra, orayı boylamaya daha çok layık olanları elbette biz daha iyi biliriz.
71. İçinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabb'in için kesinleşmiş bir hükümdür.
Bu âyetlerden önce yorumladığımız iki âyette tevhîd inancı gündeme getirilmişti. Yorumlayacağımız bu âyetlerde ise, öldükten sonrasına, yani âhiret hayatına olan inanç veya inançsızlık ele alınacaktır. İnşa-, nin en zor inandığı, inanmakta güçlük çektiği, İslam'ın temel inançlarından biri âhiret, yani Öldükten sonra dirilme konusudur. O'nun içindir ki, Kur'ân'ın eğitim anlayışında bu inanç geniş bir yer tutmaktadır.
1. "İnsan der ki: Öldüğüm zaman, sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?"
Ayetteki insan kelimesi genel anlamda insanları ifade ediyor mu? Aslında öldükten sonra dirilme konusu bütün insanları derinden meşgul etmiş, onlara bu soruyu sordurmuştur. Bu soruyu sormayanların sadece peygamberler olabileceğini söyleyebiliriz, ama bununla beraber Hz. İbrahim ölünün nasıl diriltildiğini görmek istemiş ve bunu göstermesi için Allah'a yalvarmıştır: "İbrahim Rabbine: 'Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. Rabbi ona: 'Yoksa inanmadın mı?' dedi. İbrahim: 'Elbette, inandım, fakat kalbimin doyuma ulaşması/mutmain olması/rahatlaması için' dedi" (Bakara 2/260). Demek ki Hz. İbrahim öldükten sonra dirilmeye inanmasına rağmen, imanın doyum noktasına ulaşması için gözlem yapmak istemiş ve bunun için Allah'a dua etmiştir. Hz.
İbrahim'in isteğinde bir masumiyet vardır. Ancak bazılarının bu konudaki soruları inkâr doludur:"Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkıştı ve: 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diye sordu" (Yâsîn 36/78).
Bu soru, tevhîd inancına sahip olmayan insanın öldükten sonra di-rilmeyi inkâr ettiğini ifade eden bir soru şeklidir. "Ölümden sonra mutlaka diriltileceksiniz desen, kâfir olanlar, derhal: 'Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir' derler" (Hûd 11/7). Böylece kâfirler, öldükten sonra dirilmeyi de inkâr etmektedir.
"Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir yaratılışla dirileceğiz, öyle mi?" (İsrâ 17/49). Bu soruyu da kâfirler ve müşrikler sormaktadır. Kur'ân'a ve Hz. Peygamber'e inanmayanlar veya inanmak istemeyenler, tepkilerini öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederek ortaya koymaktadırlar: "Onlar, hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir. Biz, bir daha da diriltilecek değiliz, demişlerdi" (En'âm 6/29).
Netice olarak diyebiliriz ki, çok az kişi hariç, Öldükten sonra dirilme konusunda insanlar soru sormuşlardır. Bu soruların bir kısmı inkârı değil ama, bir kısmı inkârı nitelikte olmuştur. Kimi de bu konudaki şüpheyi ifade etmiştir. Hacc 5'te böyle bir şüphenin olduğu gündeme getirilmektedir.
İşte din eğitimcilerinin, din görevlilerinin ve din âlimlerinin önünde duran dağ gibi mesele, insanları öldükten sonraya inandırmak ve bu inancın onların hayatına yansımasını temin etmektir. Çünkü öldükten sonra dirileceğini, mahşerde sorguya çekilip âhiret hayatının başlayacağına inanan kişi elbette davranışlarını disipline edecektir. İşte bu disiplin, ahlâkın temelini oluşturacaktır. Böylece âhiret inancından ahlâka u-zanan kanal işler hale gelecektir.
2. "insan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratını sızdır?"
a) Yüce Allah, "öldükten sonra dirilme" konusunu ispat ederken insanın ilk yaratılışını gündeme getirmekte, aynı durumu Hacc 5'te de dile getirmektedir. Hacc 5'te öldükten sonra dirilme konusunda şüphede olan insanın şüphesini gidermek için insanın eşeysiz yani topraktan yaratılışı ile eşeyli yani anne karnında sperm ve yumurtanın döllenmesi ile gerçekleşen yaratılmasını ele almakta, anne karnında geçirdiği safhaları, doğduktan sonra geçirdiği çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık safhalarını a-çıklamaktadır. Ayrıca suyun toprak ile buluşup bitkinin ortaya çıkmasına da bu açıdan dikkat çekmektedir.
b) Yüce Allah, insandan ilk yaratılışı konusunda düşünmesini, onu aklına getirmesini, ona dikkat etmesini ve onu bilmesini istemektedir. Bunun anlamı, kendisinin yokken, hiçbir şey değilken yaratılışını araştırmasını ona ödev olarak vermektir. Demek ki günümüzde embriyoloji bilimindeki araştırmalar bu Ödevi yerine getirmekte ve elde edilen bilgi öldükten sonra dirilmeye iman etmek için çok yardımcı olmaktadır.
İnsanın ilk yaratılışını aklına getirip hatırlaması, onun üzerinde a-raştırma yapması, düşünmesi, sonsuz kudrete sahip olan Allah'ın ikinci yaratışı gerçekleştireceğine iman etmesini temin etmelidir. İşte burada bir bakıma düşünceden, bilmekten imana geçişe dikkat çekilmektedir.
c) Ayetteki jsrjş yezküru kelimesine "hatırlamak, aklına getirmek" manasını vermek daha doğru olacaktır. Bunu ne ile ispat edebiliriz? So-rüya Yâsîn sûresinin 78. âyetiyle cevap verebiliriz: "Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkıştı ve: Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? dedi." İşte Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenin önemli Özelliği "kendi yaratılışını unutması"dır. Sebep "unutmak" olduğuna göre, yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 67'deki yezküru kelimesinin manası da "hatırlamak, aklına getirmek" olmalıdır.
Yüce Allah, bilimsel manada açıklamasını yaptıktan sonra, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere şöyle cevap vermektedir:
i. "İlkin yaratıkları yaratıp sonra bunu tekrarlayan O'dur. Bu O'nun için pek kolaydır" (Rûm 30/27).
ii. "De ki: Onları ilk defa yaratmış olan yeniden diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir" (Yâsîn 36/79).
Diğer cevap da Meryem 68'de yani yorumunu yapacağımız âyetle verilmektedir. Öyle ise, Rabb'ine andolsun ki, elbette onları şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız."
a) Yüce Allah, kendi kendine yemin etmektedir. Bu yemin Kur'ân'da başka âyetlerde de geçmektedir. Konunun önemine, ciddiyetine ve kesinliğine işaret etmek için Yüce Allah'ın, bu şekilde yemin ettiğini söyleyebiliriz.
b) Yüce Allah, öldükten sonra dirilmeye inanmayıp inkâr edenleri, kendilerini etkileyen şeytânı güçlerle bir araya getireceğini söylemektedir.
Meryem 44-45. âyetlerde yer alan şeytana tapınma ve şeytanın dostu olmanın şartlarından biri de öldükten sonra dirilmenin inkâr edilmesidir. Şeytana tapan, onu dost edinen insanları Yüce Allah mahşerde bir araya getirecektir. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler, şeytanî güçlerin etkisindedirler. Allah da onları inkâr ettikleri âlemde bir araya getirecektir.
c) Diz üstü çökmüş bir halde cehennemin etrafında hazır bulunmaları gündeme getirilerek, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin de sorularına cevap verilmektedir.
Bu dünyada Allah'a itaat etmeyen, O'nun huzurunda diz çöküp secdeye kapanmayanlar mahşerde cehennemin etrafında diz üstü çökerek toplanacaklardır.
4. "Sonra her milletten, Rahmân'a en çok âsi olanlar hangileri ise onları çekip ayıracağız."
Âyette geçen şi'a kelimesi, "fırka, kesim, grup, taraftar" manalarına gelmektedir.
Mahşerde, Allah'a, bu dünyada en çok âsi o/an kişiler ayrılacak ve onlara özel azap yapılacaktır. Çünkü bu insanlar hem sapmış hem de başkasını etkileyip saptırmışlardır; sapmakla kalmayıp bunu başkalarına da bulaştırmalardır. İnkârlarını Allah'ın yolunu engellemekle eyleme dönüştüren bu insanlar, inanç ve ibadet özgürlüklerine zorla mâni olmuşlardır. Yüce Allah insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine mâni olanları en büyük zâlim olarak ilân etmektedir.
a) "Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kimdir?" (Bakara 2/114).
"İnkâr edenler, Allah'ın yolundan ve yerli, taşralı olan bütün insanlara eşit kıldığımız Mescid-i Haram'dan alıkoymaya kalkanlar şunu iyi bilsinler ki kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız" (Hacc 22/25).
Allah'ın isminin mescidlerde anılmasına mâni olmak, mescidleri tahrip etmek, insanları Allah'ın yolundan alıkoymak, ma'bedde ibadeti engellemek, insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine mâni olmaktır. Bu da, Allah'a en çok âsi olanın eyleminden başka bir şey değildir. Bunlar da âhirette diğer cehennemliklerden ayrılıp özel muameleye tâbi tutulacaklardır.
5. "Sonra, orayı boylamaya daha çok layık olanları elbette biz daha iyi biliriz."
Âyetin son kelimesi olan Cl* sıliyyâ, "boylamak, atılmak, girmek" anlamına gelmektedir. Kelime înşikâk 12'de fiil kalıbında kullanılmaktadır: \juum J-İjj "Alevli ateşe girecek."
Yüce Allah, cehenneme girecek olanları bilerek ayıracaktır. Bir bilgiye dayanarak bu ayrım yapılacak ve kimse haksız yere oraya atıl-mayacaktır.
6. "içinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabb'in için kesinleşmiş bir hükümdür."
Âlimler, âyette geçen vâridühâ ifadesinin, "oraya uğramak" anlamına gelmesine rağmen, "oraya girmek" demek olmadığını belirtmişler ve bu konuda ihtilafa düşmüşlerdir; ancak biz bu ihtilafları dikkate alıp burada yazmayı uygun bulmuyoruz. Çünkü bu konuda bizim delilimiz: "Tarafımızdan kendilerine en güzel sonuç takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden u-zak tutulurlar" (Enbiyâ 21/101) âyetidir.
İşte inananlar ve iyi amel işleyenler cehennemden uzak tutulacaklardır. Bu âyet acaba yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 71'e ters mi düşmektedir? Bize göre ters düşmemektedir. Çünkü Meryem 71'deki küm zamiri 66. âyetten itibaren anlatılan "öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirlerin tümünü" ifade etmektedir. Yoksa içinde inananların da bulunduğu tüm insanları değildir. Bir sonraki âyette kullanılan nüneccî kelimesi de, mü'minlerin azaba uğratılmamalanm ifade etmekte, yukarıda açıkladığımız âyetin yorumuna delil olmaktadır.
Bütün insanların cehennemi göreceği meselesi kesinleşmiş bir hükümdür, al men kelimesi, "gerekli görülüp zorunlu kılınmak" anlamına gelmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, Meryem 66-71. âyetler arasında Yüce Allah öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere, bunun gerçekleşeceğini ve orada bunu tecrübe ederek yaşayacakları cevabını verirken nelerle karşılaşacaklarını da açıklamakta, inanmamalarının cezasını nasıl çekeceklerine de dikkat çekmektedir.
Bu açıklamaları Yüce Allah, dünyada insanların sapıtmalarının nedeninin öğretmek için yapmakta, öldükten sonra dirilmeye ve böylece âhiretteki sorgulamaya inanmayanları ahlâkî anlamda disipline edecek içsel gücün ortadan kalkacağına işaret etmekte, âhiret inancının ahlâk ile olan ilişkisini belirlemektedir. [26]
Cehennemden Kimler Korunacak Ve Oraya Kimler Girecek
72. Sonra biz, (Allah'tan) sakınanları kurtarırız, zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.
73. Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, inkâr
edenler inananlara: Hangi grubun makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir? dediler.
Bu âyetlerin analizinden şu neticeleri çıkartıyoruz:
1. "Sonra biz, (Allah'tan) sakınanları kurtarırız."
"Allah'tan sakınanlar" diye tercüme ettiğimiz kişiler "takva" denen rûh olgunluğuna ulaşan, iman edip iyi amel yapanlardır.
Bütün insanlar mahşerde cehennemi görecek, ama dünyadayken haramlardan sakınan, farzları yerine getiren insanlar oradan uzaklaştırılıp kurtarılacaklardır.
Demek ki, bu dünyadaki iman ve iyi ameller, öteki dünyada kurtuluşa, cehennemden uzaklaşmaya dönüşecektir. 2. "Zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız."
Âyette geçen "zâlimler"den kasıt, şirk koşanlar, kâfirler, insan hak ve özgürlüklerine engel olanlar, Allah hakkında yanlış fikir beyan edip iftira edenler ve kul hakkı yiyenlerdir. Başka bir ifadeyle, âhiretteki genel aftan istifade edemeyen imansız kişilerdir.
Bu dünyada inananlarla inanmayanların farkı âhirette net olarak ortaya çıkacaktır.
Bu dünyada şeytan ve nefsin etkisinden sıyrılanlar, öteki dünyada kurtuluşa ereceklerdir. Ayetin bu şekildeki açıklaması, gelecek nesillere bir eğitim verme amacını gütmekte, âhiretteki bu durum meydana gelmeden önce tedbir alınmasını öğütlemektedir.
Onlara ayetlerimiz apaçık okunduğu zaman, inkâr edenler inananlara: Hangi grubun makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir? dediler."
Yüce Allah, cehenneme bırakılacak olan zâlimlerin kimler olduğuna bu âyetle açıklık getirmektedir.
Meryem 72'de geçen ve cehennemde bırakılan zâlimlerin iki özelliği 73. âyette gündeme getirilmektedir:
a) Allah'ın âyetleri onlara apaçık okunduğu halde, âyetlere olumsuz tavır takınarak inkâr etmeleri.
Bunun anlamı sadece Kur'ân'ın âyetleri değildir. Yüce Allah'ın ilk vahyinden itibaren Hz. Muhammed'e kadar gelen tüm vahyin âyetleri kastedilmekte ve sadece peygamberlerin döneminde yaşayan kâfirler değil, her neslin kâfirleri kastedilmektedir.
b) Allah Te'âlâ'mn apaçık okunan âyetlerine olumsuz tavır takındıktan sonra, iman edenlerle alay etmeleri. İman edenlere karşı gururlanarak statü farkından dolayı tepeden bakarak konuşmaları onların özellikleri arasında yer almaktadır.
i. "Hangi grubun makamı daha iyidir?" sorusunu sormalarından anlıyoruz ki, her peygambere inanan insanların sosyal statüleri yüksek değildi. Ayetteki makam kelimesi, "sosyal statü"yü ifade etmektedir.
Bu kâfirler, zâlimler, cehennemde kalacak olanlar, sosyal statü ile iman arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadırlar. Sosyal statü onların iman etmesine engel olmuştur. Bundan da anlıyoruz ki, peygamberlere,
Allah'ın âyetlerine genelde toplumun ileri gelenleri olumsuz tepki göstermiş ve bu hususta kibirlenmişlerdir.
ii. "Yeri daha güzeldir."
73. âyetin son kelimesi olan nediyyâ, "meclis, âyin, yer" anlamına gelmekte, 'Ankebût 29'da "toplantı yeri" 'Alak 17'de ise "meclis" anlamını ifade etmektedir. Demek ki kâfirlerin teşkil ettiği grubun ve o grubun toplumdaki seviyesinin daha üstün olduğunu söylemektedirler. Onlar demek istiyorlar ki, eğer dininiz, Allah'ın âyetleri sizi yüceltseydi yüceltirdi. Sizin gibi düşük statüde olanlar o âyetlere inanmaktadır. [27]
Tarih Tekerrür Edebilir
74. Oysa, Biz onlardan önce gelip geçen, onlardan daha güçlü ve dış görünüş olarak onlardan daha üstün olan nice nesilleri helak ettik.
75. De ki: "Kim sapıklık içinde ise, Rahman ona uzun bir süre tanısın. Sonunda onlar uyarıldıkları azabı veya kıyamet saatini görünce, o zaman kimlerin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha zayıf olduğunu öğreneceklerdir."
" Allah'ın âyetlerine karşı gelenlerin inananlarla alay etmelerini, statü ve topluluk bakımından kendilerini onlardan üstün görmelerini Yüce Allah bu âyetlerde değerlendirip cevaplandırmaktadır.
1. "Oysa, Biz onlardan önce gelip geçen, onlardan daha güçlü ve dış görünüş olarak onlardan daha üstün olan nice nesilleri helak ettik."
Müminlere, sahip oldukları dünyevi nimet ve sosyal statü bakımından üstünlük iddiasında bulunanlara, geçmişten örnekler verilerek tarihin tekerrür edebileceği söylenmektedir. Allah'ın âyetlerini inkâr eden, mal ve sosyal statülerini halk yığınlarına baskı unsuru olarak kullanan ve onlara zulüm edenleri helak ettiği gibi Yüce Allah'ın onları da helak e-debileceği uyarısında bulunulmaktadır.
Ayette geçen iesâs kelimesi, "ev eşyası"nı, "varlıkça sahip olunan her şey"i ifade etmektedir. £*j ri'y de "görüntüce, şekilce bir araya getirilmiş güzellikler" demektir; "bir toplumun dışarıdan görünen güzellikleri" anlamındadır.
Netice olarak diyebiliriz ki, günümüzde İslam ülkeleri ile batı ülkeleri arasındaki bilgi ve teknoloji farkının yarattığı ekonomik ve medeniyet farkından dolayı değerlendirmeler de aynı şekilde yapılmaktadır. İnsanlar, geçmişin olgularından ders alıp kendi şımarıklıklarını disiplin altına almalıdır. Mal ve dünya hayatındaki üstünlük kimsenin kimseye tepeden bakmasına neden olmamalıdır. Bu tepeden bakmaya inkâr ve zulüm de katılınca helakin gelmesi gerekli olmaktadır.
"De ki: Kim sapıklık içinde ise, Rahman ona uzun bir süre tanısın. Sonunda onlar uyarıldıkları azabı veya kıyamet saatini görünce, o zaman kimlerin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha zayıf olduğunu öğreneceklerdir."
Ekonomik ve sosyal statü bakımından üstün olan kişi sapıklık i-çinde ise Yüce Allah onun ömrünü uzatır. Buradaki sapıklık içinde olan sadece fert değil, toplum da olabilir. Ayetin bu kısmındaki zamir tekil olmasına rağmen bizim onu toplum olarak anlamamız gerekiyor. Çünkü daha sonraki Ijlj raev ifadesindeki kullanım çoğuldur. Ayetin son kısmındaki "bilecekler" fiili de çoğul kalıbında gelmiştir. O zaman ferdin ömrünün uzaması değil, toplumun ömrünün uzaması sağlanmış olmaktadır. Demek ki Yüce Allah sapıklık içinde olan güçlü toplumlara, yani ekonomide ve sosyal yapıda kendini üstün gören toplumlara mühlet tanımaktadır. Burada şu soruyu sorabiliriz: Bu tip sapık toplumlara Yüce Allah neden mühlet tanımaktadır?
Sorunun cevabını başka âyetlerle verebiliriz:
"Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar,
yaptıklarımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşüneceği kadar bir Ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Şimdi tadın azabı. Zâlimlerin yardımcısı yoktur" (Fâtır 35/37).
Bu âyetten anlıyoruz ki, sapık toplumlara Yüce Allah'ın mühlet verip ömürlerini uzatmasının sebebi düşünmelerini temin etmek, düşünme konusundaki iradelerinin gerçekleşmesini beklemektir. Allah isterse onları iman ettirip hidâyete getirir (Yûnus 10/99); ama kendi irâdeleri ile bunu yapmalarını istemektedir (Kehf 18/29; İnşân 76/3).
Demek ki Yüce Allah sapık toplumların kendi irâdeleri ile değişime uğrayıp akıllarım başlarına alma fırsatını onlara tanımaktadır.
"İnkar edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha iyidir. Onlara ancak günahlarını artırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır" (Al-i İmrân 3/178).
Bu âyet Fâtır 37'nin tam tersi gibi gözükmektedir. Aslında birbirine ters düşmemektedirler. Düşünmek için, aklını başına alıp gerekli değişim adına fırsat tanınan toplumlar, bunu vaktinde yapamayınca, bu sefer onlardan ümit kesilir ve onlara daldıkları günaha tamamen dalıp cezalandırılmaları için fırsat verilir. Çünkü onların iyiden yana değişmemeleri bunu gerekli kılmaktadır. Yüce Allah kullan ne istiyorsa, davranişları neyi gerekli kılıyorsa onu vermekte, ama fırsat tanımayı da ihmal etmemektedir.
Yine O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız" (En'âm 6/110).
Eğitilmesi mümkün olmayan insanları, eğitimin bütün metotlarını denedikten sonra azgınlıkları içinde bırakmaktan başka çare yoktur.
Sorunun cevabım bu âyetlerle verdikten sonra, aynı soruya yorumunu yapmakta olduğumuz 73 ve 74. âyetleri dikkate alarak başka bir cevap vermeyi uygun buluyoruz: Allah'ın âyetleri kendilerine açıkça okunduktan sonra inkâr edenler, inananlara karşı büyüklük taslayarak mal ve mevki bakımından üstün olduklarını hatırlatarak onları hor görüyorlar, mal ve sosyal statülerini kullanarak inananları ezmeye çalışıyorlardı. İşte Yüce Allah, bu şekilde sapıklığa dalanlara mühlet tanıdı ki, onlara karşı inananlar da gelişsin, güçlensin, çoğalsın, kendilerini savunacak hale gelsin de onları yenerek dünyevî azabı tattırsınlar. Yüce Allah, inananlara yardım edip, kendilerine dünyayı dar edenlere karşı zafer kazanmalarını temin edip onları cezalandırmaktadır.
Yüce umun güçlenip zâlime karşı zafer kazanması için zâlimlere mühlet vermiş, vermekte ve verecektir. Allah'ın bu âyetlerdeki açıklaması zulme uğrayan inanırların kötümserliğe kapılmalarını, beklenti içinde yorucu çalışmalarını temin etmeyi amaçlamaktadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin devamın-dan da sonuncu yorumumuza destek vardır: "Sonunda onlar uyarıldıkları azabı veya kıyamet saatini görünce kimlerin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha zayıf olduğunu öğreneceklerdir."
Allah'ın âyetlerini inkâr edip, inananlara karşı sosyal statülerini ve taraftarlarını baskı aracı olarak kullananların yanlış yolda oldukları hem geçmiş peygamberlerin döneminde hem de Kur'ân'da söylenmiş ve bu
konuda uyanlarda bulunulmuştur. Bu davranışlarının sonu ceza, yani a-zap olacağı konusunda uyarılmışlardı.
İnananlara zulmedenler bu dünyada cezalandırılacaklardır. Yüce Allah'ın, kimi zaman onlara tabiat olayları ile ceza verdiğine, kimi zaman da zulmettikleri inanırlar vasıtasıyla hezimete uğratarak cezalandırdığına şahit oluyoruz.
Kıyamet gününde değerlendirmenin farklı olması nedeniyle Allah katında statü bakımından kimin daha yücelerde olduğunu anlayacaklardır. Bu dünyada baskı unsuru olarak kullandıkları mal ve sosyal statülerinin orada hiçbir şeye yaramayacağı bugünden haber verilmektedir. Dünyevî ölçülerle seviye üstünlüğünün ve kuru kalabalıkların gücünün Allah katında hiçbir şey ifade etmeyeceğini bilecekler, anlayacaklar ve idrak edeceklerdir.
Öteki dünyanın seviyesini belirleyen bu dünyadan götürülecek o-lan gönüldür, takvadır, iyi amellerdir.
i. "O gun ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a selîm kalp ile gelenler fayda bulur" (Şu'arâ 26/88-89). Selîm kalp, Allah ile, insanlarla barışık olan, şirkten temizlenmiş, tevhîd inancı ile dolu olan gönüldür ve fayda verecek olan da budur.
ii. "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle kaynaşmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Elbette Allah katında en değerli olanınız, O'ndan en çok sakınanızdır"
(Hucurât 49/13).
Demek ki, Allah katında insanın değerini belirleyen, aklı kullanmayı, düşünmeyi, haramlardan sakınmayı, farzları yerine getirmeyi şart koşan takvadır.
iii. "Andolsun, içinde şerefiniz olan bir kitabı size indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?" (Enbiyâ 21/10); "Doğrusu Kur'ân, sana ve kavmine bir şereftir" (Zuhruf 43/44). Allah katındaki statünün seviyesini, değerini belirleyen,
O'nun istediği şekilde hayatını düzenlemektir. Şeref ondadır. Ondaki şerefi alabilmek için insan hak ve özgürlüklerine saygı duymak, tevhîd i-nancına sahip olmak, iyiyi hayata geçirmek gerekiyor.
rri îşte dünya ve âhiretteki azabı görmeden önce tedbirini alıp ilâhî yolun gerekli kıldığı aklın yolunu tutmak gerekiyor. Toplumda sınıf o-luşturmanın, sınıf farkını baskı için kullanmanın, aşağı sınıftakileri hor görüp onların inançlarını aşağılamanın ne denli insanlık dışı, din dişi bir davranış olduğunun eğitimi verilmektedir. İnsanları inançlarından dolayı aşağılamanın sonucu ilâhî cezaya varmaktadır.
Din âlimleri ve görevlileri, toplumlardaki bu bölünmelere, sosyal statü ve ekonomik durumlarım baskı unsuru olarak kullananlara gerekli olan bilgilendirmeyi, bilinci ve inancı aşılamak, insan ilişkilerinden kibri, belli bir oranda temizlemelidirler. [28]
Kalıcı Ameller
76. Allah, doğru yolda gidenlerin hidâyetini artırır. Kahcı olan iyi işler, Rabb'inin nezdinde hem ödül bakımından daha iyi hem de sonuç olarak daha hayırlıdır.
Bu âyetten çıkaracağımız neticeler olacaktır:
"Allah, doğru yolda gidenlerin hidâyetini artırır."
Ayetin bu kısmında geçen "hidâyetin" ne olduğunu çözümlemek gerekiyor. Hidâyet "iman" anlamına gelmektedir. [29] Râzî imanın hidâyet olduğunu söylemektedir. "Doğru yolda giden", o zaman iman eden insan demektir. İman eden adam, doğru yolu bulmuş demektir.
O zaman "hidâyetini artırmak", imanını artırmak anlamını ifade etmektedir. Bu durumda imanın artıp artmadığı sorusu ile karşı karşıya kalırız. Bazı âlimler imanın artmadığını iddia etseler bile, imanın artacağını biliyor ve onların tartışmalarına girmiyoruz.
Acaba iman ne ile ve nasıl artacak? sorusunu sormamız gerekiyor. "Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rabb'lerine dayanıp güvenen kimselerdir" (Enfâl 8/2).
Demek ki imanı artıran manevî güçlerden biri "Allah'ın âyetlerini anlamak" ve "bu anlayışın doğurduğu bilinç ve iç huzur"dur.
b) İmanlarından dolayı uğradıkları baskı sonucu:
2) "Bir kısım insanlar, mü'minlere: Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar, aman sakının onlardan! dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha artırdı ve Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, dediler" (Âl-i İmrân 3/173).
c) ilâhî sükûnetle: "İmanlarını bir kat daha artırsınlar diye mü'minlerin kalplerine güven indiren Allah'tır" (Fetih 48/4). Yüce Allah'ın mü'minlerin kalbine indirdiği güven duygusu, imanlarını artırmıştır. Bu durum her zaman olmaktadır.
d) Kur'ân "Herhangi bir sûre indirildiğinde, onlardan bir kısmı der ki: Bu sizin hanginizin imanını artırdı? îman edenlere gelince, işte onların imanlarını artırır ve onları sevinirler" (Tevbe 9/124).
Kur'ân veya indirilen bir sûre "kalplerinde hastalık olanların hastalığını artırdığı gibi" (Tevbe 9/125) iman edenlerin de imanını artırmaktadır.
e) İyi amellerle: "İman, yetmiş küsur bölümdür. Bunun en üstünü "la ilahe illellah" sözü, en aşağı ise "yoldan rahatsızlık veren şeyleri kaldırmak"tır" (Tirmizî, İman, 7); "Haya da imandan bir bölümdür" (Tirmizî, İman, 58; Ebû Dâvûd, Sünne, 14; Nesâî, İman, 16; îbn Mâce, Mukaddime, 9). Kötü ameller gönlü kirlettiği gibi, iyi ameller de oradaki parlaklığı, ışığı, temizliği artırır. "Hayır! Bilakis oların işlemekte oldukları kalplerini kirletmiştir" (Mutaffifîn 83/14). Demek ki iyi ameller imanın artışında yakıt görevi yapmaktadır. İmanın, yani hidâyetin teşekkül edebilmesi ve Allah'ın yoluna girebilmesi için akıl şart olmaktadır.
Diğer taraftan doğru yola girmenin anlamı, iyiliği hayata geçir-jnek, Allah'ın emrettiklerini yerine getirmek de olabilir: "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır" (Yûnus 10/26). Bu âyetteki "daha güzeli ve fazlası vardır" ifadesi, "hidâyeti artırmak" manasına alınabilir. Çünkü hidâyeti artırmak da bu dünyada bir ödüldür.
2. "Kalıcı olan iyi işler, Rabb'inin nezdinde hem ödül bakımından daha iyi hem de sonuç olarak daha hayırlıdır.
a) Yüce Allah, âyetin bu kısmında mukayese yapmaktadır. "Daha iyi" ifadesi iki şeyin mukayesesi için kullanılan sıfat derecelenmesidir.
O zaman bir tarafta "iyi ameller" varsa, mukayesenin diğer tarafında ne vardır? Sorunun cevabını Meryem 73 ile verebiliriz: Orada kâfirler "Hangimizin mevki ve makamı daha güzeldir? (dediler)." İşte bu sorunun cevabını Yüce Allah 75 ve 76. âyetlerde vermektedir. Dünyevî farklılıkların değil de, iyi amellerin Allah katındaki farklılıkları önemlidir ilkesi öğretilmektedir.
b) Din âlimi ve görevlileri Kur'ân'ın bu Metodunu İzleyerek, İnsanlara Daha Kalıcı Olanın, Daha İyinin Nerede Olduğunu Ve Onu Nasıl Elde Edeceklerini Öğretmeli ve kafalarına kazımalıdır. İyi amel üreten ve doğru yola girenlere verilecek ödülün dahası vardır. Bu dahayı elde etmenin yolu aklı kullanmaktan, imandan ve iyi amellerden geçmektedir. [30]
Kafirler İçin Acele Etmeye Değmez
77. Âyetlerimizi inkâr eden ve: "Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek" diyen adamı gördün mü?
78. O gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?
79. Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.
80. Onun dediğine biz vâris oluruz, kendisi de bize yapayalnız gelir.
81. Onlar kendilerine bir itibar ve kuvvet olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler.
82. Hayır, hayır! Onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar.
83. Görmedin mi? Biz, kâfirlerin üzerine kendilerini isyankarlığa sevk eden şeytanları gönderdik.
84. Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için teker teker sayıyoruz.
Bu âyetlerden kâfirlerin psikolojisini, ruh haletlerini, amellerini ve onlara yapılan ve yapılacak muameleleri öğreneceğiz.
1. "Ayetlerimizi inkâr eden ve: 'Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek' diyen adamı gördün mü?"
Bu âyetin indiriliş (nüzul) sebebi anlatıldıktan sonra açıklamasının yapılması daha doğru olacaktır.
Habbâb b. el-Eret isimli sahâbînin 'As b. Vâil'den alacağı vardı. Habbâb borcunu isteyince, Âs b. Vâil, 'Habbâb, Hz. Muhammed'i inkâr etmedikçe borcunu ödemeyeceğini' söyledi. Habbâb, bunu asla yapmayacağını ifade edince 'As b. Vâil şöyle dedi: "Ben öldüğümde yeniden mi diriltileceğim?" Habbâb: "Evet" deyince, 'Âs b. Vâil: "Öldükten sonra yeniden diriltildiğimde ve sen bana geldiğinde, orada benim malım ve çocuklarım da olur. İşte borcumu o zaman veririm" dedi (Râzî, age, XV, 401).
Naklettiğimiz nüzul sebebinden hareket ederek âyeti ele alırsak, görürüz ki, bahsedilen kişinin üç özelliği gündeme getirilmektedir:
a) Bu adam, Allah'ın âyetlerini, yani mesajlarını inkâr etmektedir. İnkarcı bir psikolojiye sahiptir.
b) Âhireti de inkâr etmektedir söz konusu kişi. Kur'ân'ın getirdiği yeniden dirilme ve âhiret hayatını reddetmekte ve bu inançla alay etmektedir.
c) Bu kişi dünya hayatına ve maddî çıkarlarına tutku ile bağlıdır ve tüm başarısı da, dünya hayatının maddî menfaatlerini elde etme ile elde edilmiş olacaktır. Meryem 73'te bahsedilen makam ve mevki onlar için her şeyin, üstünlüğün ölçüleri olmaktadır. Bu açıdan bakınca âyet Kehf 35-36. âyetlere işaret etmektedir: "Kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: 'Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabb'imin huzuruna götürü-lürsem, hiç şüphem yok ki, bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum."
Dikkat edilirse hep düşünceleri mal ile mülk olmaktadır. Kıyamete, öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlar ama böyle bir şey olursa, yine kendilerine mal ve çocuk verileceğini iddia ediyorlar.
Gerek Kehf 35-36'daki kişi, gerekse Meryem 77'deki şahıs için kullanılan zamir, üçüncü tekil şahıs olması nedeniyle âyetin evrensel bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz. Ayetler belli bir kişiyi değil de, aynı zihniyeti paylaşan tüm insanları kapsamına almaktadır. Her nesilde kıyamete kadar böyle düşünen insanlar olacaktır.
2. "O, gaybı mı bildi; yoksa Allah'ın katından bir s'öz mü aldı?"'
Yüce Allah 77. âyetteki kişinin durumunu 78. âyette değerlendirmektedir. O kişinin konuşmasının doğru olabilmesi, yani ona mal ve evlat verileceğini söyleyebilmesi için şu iki şeyden birine sahip olması gerekiyor:
a) Gaybı bilmesi lazım.
Yüce Allah'ın kime ne vereceği, ne zaman ve nerede vereceğinin bilgisi gaybî bir bilgidir. Gaybın ne olduğunu Bakara 3'te açıkladık. Sadece Allah'ın bildiği ama bizim inandığımız bilgi alanına "gayb alanı" denmektedir. Ayetin bu konudaki sorusu, reddeden bir soru niteliğindedir. Gaybı bilmediğine göre, "bu kişinin 77. âyetteki sözleri yanlıştır, hakikatle alakası yoktur" anlamına gelmektedir.
b) Allah katından bir söz alması gerekiyor.
Bu sözleri söyleyen kişi gaybı bilmiyor ise, o takdirde Allah'tan aldığı bir söz gereği böyle konuşması gerekiyor. Bu konuşmanın altında böyle bir söz alma olmadığına göre, söz de yalandır. Yalan söyleyen insana nasıl bir muamele yapılacağı da bir sonraki âyette açıklamaktadır.
3. "Kesinlikle hayır! Biz, onun söylediğini yazacağız ve cezasını uzattıkça uzatacağız."
Âyette geçen senektübü "yazacağız" ifadesinden anlıyoruz ki, âyetlerin içeriği evrensel niteliktedir. Eğer "yazıyoruz" denseydi belli kişiye ait olacaktı; "yazacağız" denmekle, istikbalde bu şekilde düşünen ve inanlara da işaret edilmiş olmaktadır.
Âyette geçen -is kellâ "hayır" ifadesi de, o kişinin gaybı bilmediğine, Allah'tan da bir söz olmadığına işaret etmektedir.
Söylenen sözün tespit edilip yazıldığını gündeme getiren âyet, sadece amellerin değil, sözlerin de kayıt altına alındığını vurgulamaktadır. Tespit edilen sözlere göre de kişi cezalandırılacaktır. Bu şekilde konuşanların cezasında davranışlarına ilaveten sözleri nedeniyle de bir artırma olacaktır. İnanmayan insanların Allah'a iftira edercesine konuşmalarının cezalandırılmasında uzatma olacağını Yüce Allah bildirmekte ve onun öğretimini de bu dünyada yapmaktadır. Ahirette cezanın uzamasının, orada verilen bir karar neticesi olmayacağı, sapık kişinin buradaki davranış ve sözlerinin fazlalığı nedeniyle azabın da artmış olacağı ifade edilmektedir.
4. "Onun dediğine biz vâris oluruz, kendisi de bize yapayalnız gelir."
Bu kişinin dediği ne idi? 77. âyete dönersek sorunun cevabını bu-labiliriz: "Muhakkak surette bana mal ve evlat verilecek." Dediği bu olduğuna göre, sahip olduğu malı ve evlatları kendisinden ayrılacak, bunun neticesinde de ölen kimseye, miras bıraktıklarının dönmemesi gibi ona da dönmeyeceklerdir. Onun vârisi kendisine dönmeyeceğinden, söylediğine Allah vâris olacaktır.
Tüm kazanımları ondan ayrılıp bu dünyada kalacağından Allah'ın huzuruna yapayalnız varacaktır. İnkâr ettiği âhiret hayatında yapayalnız kalacaktır. Allah'ın huzuruna ilk yaratılıştaki gibi tek tek varılacağı konusunu En'âm 94'te açıkladık.
Âyetten şu ilkeyi çıkartıyoruz: İnsanlar tutku derecesinde, tanrı e-dinircesine dünyaya ve onun menfaatlerine sarılmamalıdırlar. Dünyanın menfaatleri bir aracı olarak gereklidir, ama asla amaç olmamalıdırlar. İnkar psikolojisi içinde dünya ile ilişki kuran kişi, ahirette tek basma ka-
lacak ve tek başına dünya menfaatlerinden sıyrılmış olarak Allah'ın huzuruna çıkacaktır. İnkâr psikolojisinin en büyük tahribatı, dünya ile âhiretin dengelerini bozmasıdır. Dünyanın, âhiretin vasıtası olması gerçeğini ters-yüz çevirerek amaç haline getirmek, âhireti kaybetmesine sebep olmaktadır.
5. "Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler."
Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 81. âyetin sonunda yer alan 'izzen kelimesi, "aziz, yardımcı, koruyucu, bol yağmur, güç, kuvvet" anlamına gelmektedir. Mealde de verdiğimiz gibi bu tür insanlar itibar ve kuvvet kazanacaklar diye Allah'tan başka tanrılar edinmişlerdir.
Bu âyetten günümüze şu çıkarımda bulunabiliriz: İnsanların Allah'a şirk koşmalarının sebeplerinden biri "itibar" elde etmektir. Aslında bir sosyal statü sorunu olmasaydı, şirk koşmayacak insanlar vardır. Birileri, bir yerde veya bir ortamda itibar elde etmek için birilerini tanrı edinir. Bu geçmişte yaşandığı gibi günümüzde de yaşanmaktadır.
İtibar elde etme tutkusu insanı sahte tanrılar peşine koşturduğu için Hz. Ali'nin babası da bu itibarı kaybetmemek uğruna tevhîd inancına yanaşmamıştı. Demek ki, çok tanrılı inanca sahip olan insanların arasında itibar elde etmek isteyen kişi, sahte tanrılara inanmaya boyun eğmektedir. İtibarı verecek olan sosyal çevrenin inancı insanı etkilemektedir. Böyle bir kültür ve inanç çevresinde kişinin irâdesi kalmamakta, akan bir nehre kapılan kişinin durumu gibi o kültür çevresinin akışına kapılarak şirk koşmaktadır. Sahte itibar, sahte tanrıların peşine koşarak elde edilmektedir. Yüce Allah, sebep sonuç ilişkisi içinde şirki anlatmaktadır.
6. "Hayır, hayır! Onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar."
a) Kim, kimin ibadetlerini tanımayacak? Bu soruyu âlimler iki gruba ayrılarak yorum getirip cevaplandırmışlardır:
i. Melekler, meleklere tapanların tapınmasını reddedecektir.
"O gün Allah, onların hepsini toplayacak, sonra meleklere: 'Size tapanlar bunlar mıydı?' diyecek. Melekler de: 'Sen yücesin, bizim dostumuz onlar değil, sensin. Belki onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanıyordu' diyecekler" (Sebe' 34/40-41).
ii. Yüce Allah, mahşerde, bu dünyada müşriklerin tapındıkları nesnelere, cansız putlara can verecek ve onlar, müşriklerin tapınmasını reddedecektir.[31]
Bize göre "inkâr edecek olanlar" Sebe' 41'de meleklerin söyledikleri cinler ojacaktır. Buna delil olarak İbrahim sûresinin 22. âyetini gösterebiliriz: "Şüphesiz daha önce ben, beni Allah'a ortak koşmanızı reddettim." Şeytana tapanlara şeytan mahşerde bunu söyleyecek ve onların onu tanrı edinmesini, ona tapmasını, değil âhirette, bu dünyada da kabul etmediğini belirtmektedir.
Yukarıda kim, kimin ibadetini reddedecektir? sorusuna En'âm 23'üncü âyet açısından bakarsak farklı bir cevap verebiliriz: "Sonra: 'Rabbimiz Allah'a and olsun, biz ortak
koşan değildik' demekten başka çareleri kalmaz." Müşrikler, putlara taptıklarını inkâr edeceklerdir. Bu âyetin, yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 82'ye daha uygun düştüğünü söyleyebiliriz.
b) Kim, kime hasım olacak?
En'âm 23 ile meseleye yaklaşırsak, müşrikler, taptıkları sahte tanrılara mahşerde hasım olacaklardır, diyebiliriz. Ayetin, yani Meryem 82'nin sonunda geçen iju* dıddâ kelimesi, "tek kişi veya topluluğa karşı olmak" demektir.
Eğer bu dünyada Allah'tan başka taptıkları Hz. Üzeyir, Hz. îsâ, melekler ve cinler kastediliyorsa, onlar mahşerde onların tapınmalarını reddedecek ve onların tapınmalarına karşı zıt bir davranış sergileyeceklerdir.
Demek ki, müşrikler mahşerde sadece cezalarım çekmeyecekler, aynı zamanda, tapındıkları sahte tanrılarının inkârı ve düşmanlığı ile karşılaşacaklardır. İşte tanrı edindiğin varlığın inkârı ve düşmanlığı ile karşılaşmaları da onlar için büyük bir azap olacaktır.
Bu dünyadaki sahte tanrıların dostluğu, orada düşmanlığa dönüşecektir. Yüce Allah bunları hem tüm insanlığa hem de müminlere anlatarak öğüt vermekte, uyarıda bulunmakta ve insanlara davranışlarının sonucunu düşünerek hareket etmelerini önermektedir. Aslında din eğitiminin kalitesi ve başarısı, insanlara sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kendi davranışlarını tenkit etme kapasitesini kazandırıp kazandırmamasıyla ilgilidir, denebilir.
Tevhîd inancı eğitimi verilirken, şirkin kirliliğine ve doğuracağı pişmanlığa dikkat çekilmelidir. Şirk koşanın, tapındığı tanrıların inkârı ve düşmanlığı ile karşılaşmasının doğuracağı pişmanlık mutlaka işlenmelidir.
7- "Görmedin mi? Biz kâfirlerin üzerine kendilerini isyankarlığa sevk eden şeytanları gönderdik."
Kendilerini isyankarlığa sevk etmelerinin anlamı, kötü anlamda "kışkırtmaktır. Burada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah'ın, şeytanları kâfirlerin üzerine göndermesi doğru olur mu? Dikkat edilirse Yüce Allah, şeytanları tüm insanların üzerine göndermiyor, kâfirlerin üzerine gönderiyor. Demek ki kâfirin inkârı sebebiyle Allah şeytanları onların üzerine göndermektedir. Sebep onların inkârı, sonuç da göndermek olmaktadır.
Aslında Yüce Allah, şeytanları etki altına alamayacakları kullarına da göndermektedir. Ama şeytanlar sağlam kullarını etki altına alamamakta, kâfirleri ise etkilemektedirler.
"Allah buyurdu: Defol, git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız cehennem olacaktır. Ne de mükemmel ceza! Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlatlarına ortak ol; kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. Şurası muhakkak ki, benim kullarım üzerinde senin hiçbir etkin olmayacaktır. Vekîl olarak Rabbin yeter" (İsrâ 17/63-65).
Demek ki şeytanlar, Allah'ın iyi, muhlis kullarına etki edememelerine karşın, kâfirleri kışkırtarak daha da yanlış iş yaptırırlar. Başka bir i-fadeyle onları alabildiğine azdırırlar. Âyette geçen jj; teüzzü fiili, "kışkırtmak, teşvik etmek, tencere kaynarken fokurdaması, karışmak, birbirine girmek" anlamına gelir. Bu kelime, tencerenin kaynarken fokurdaması anlamı ile bir hadiste de yer almaktadır.[32]
Demek ki şeytanlar kâfirleri öylesine kışkırtıyorlar ki, içleri isyandan fokurduyor.
Netice olarak diyebiliriz ki, inkâr psikolojisi şeytanların etkisine açık bir alan oluşturmaktadır. İnkarcılar kötü olmasına rağmen, şeytanlar onları daha da kötüye götürmektedirler. İnkâr, aslında, insanın manevî yapısında kötü huylu bir tümör olarak meydana gelmektedir; kışkırtmak ise o tümörü son safhasına götürmektedir.
8. "Öyleyse onlar hakkında acele etme. Biz onlar için teker teker sayıyoruz."
Yüce Allah, Hz. Peygamber'e, tevhîd inancına karşı mücâdele veren, mü'minlere inanç özgürlüğü tanımayan kâfirlerin cezalandırılmasında acele ettiği için ona "acele etmemesi" emrini vermiştir.
Kıyamete imanı ve âhiretteki cezayı alaya alan ve neticede onlara ceza gelmesinde acele eden Hz. Peygamber'e Yüce Allah iyi bir sabırla sabretmesini de emretmektedir (Me'âric 70/1-5).
Yüce Allah, mü'minlere inanç özgürlüğü tanımayan, onlarla alay eden kâfirlerin durumu ile yakînen ilgilendiğini, onların amellerini teker teker kaydedip saydığını söylemektedir. Meryem 75'te belirtildiği gibi Yüce Allah onlara "mühlet vermekte"dir. Onun için Kur'ân'in cezalandırma konusunda temel kaidesi şudur: "O halde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar vaadedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar.
Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helak edilir mi hiç?" (Ahkâf 46/35).
Netice olarak diyebiliriz ki peygamberler ve onların ahlâkı ile ahlâklanan mü'minler, kâfirlerden gelen alay ve saldırılara karşı sabırlı olmalı, onların helaki için beddua etmek yerine beklenti içinde olmalı ve Allah'ın, onların durumu ile ilgilendiğini bilerek davranmalıdırlar. Yüce Allah'ın cezalandıracağını ve bu cezalandırmanın belli bir zamanı olduğunu, onların yaptıklarının asla göz ardı edilmeyeceğinin bilincini taşımak gerekiyor.
İnsanlığın başlangıcından bu yana iyi ile kötü mücâdele etmekte, kimi zaman iyiyi savunanlar kötüyü savunanların saldırısı ile karşı karşıya kalmaktadır. Böyle anlarda iyilerin en güçlü silahı sabır olmuştur; Yüce Allah'ın bu baskılarla ilgilendiği bilincinin mayaladığı bir sabır olmuştur.
Din eğitimi bu bilinci mü'minlere kazandırmalı, iyilerin kötülere bakışının nasıl olması gerektiğini bu âyetlerin ışığında öğretmeli, iyilerin güçsüz oldukları dönemlerde, zulmedenleri Allah'ın cezalandıracağını asla akıllarından çıkarmamalarını ısrarla öğretmelidir. [33]
Mahşer Günündeki Durum
55. Takva sahiplerini, Rahman'm huzurunda, O'na gelmiş konuklar olarak topladığımız gün.
86. Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz.
87. Rahman 'in katında bir söz almamış olandan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır.
Yüce Allah, kâfirlerin ve müşriklerin durumunu anlattıktan sonra Allah'a saygı duyan, yani muttakîlerin mahşerdeki durumlarını ele almaktadır.
1. "Takva sahiplerini, Rahmân'ın huzurunda, O'na gelmiş konuklar olarak topladığımız gün."
Takvanın açıklamasını Bakara 22'de geniş bir şekilde yaptık. Bilindiği gibi takva "manevî gıdaların en iyisidir" (Bakara 2/197); manevî elbiselerin en kalitelisidir (A'râf 7/26). Ruhunu takva gıdası ile besleyen ve takva elbisesi ile giydiren kişiler konuk olarak Allah'ın huzurunda bir araya gelip toplanacaklardır. Bundan anlıyoruz ki, mahşer gününün dehşeti kâfir ve müşrikler için korkunç olacak, takvaya erenler için korkulacak bir gün olmayacak, tam tersine onlar esenlik içinde olacaklardır.
Âyette yer alan "Rahmân'ın huzuru" ifadesinden, Allah'a mekân verildiği anlamı çıkarılmamalıdır. Sanki "Allah bir mekânda olacak, takva sahipleri de O'nun huzuruna çıkarılacaktır" gibi düşünülebilir; ancak bu huzurda toplanmayı maddî anlamda değil de manevî anlamda almak gerekiyor. Buradaki sahneyi şunlara benzetebiliriz: "Ben, Rabb'ime gidiyorum. Pek yakında beni doğru yola iletecektir" (Sâffât 37/99) diyen Hz. İbrahim, Allah'a mekân vermemektedir. Bundan maksat, manevî anlamda Allah'a gitmektedir; çünkü Allah kişiye, kedisinden daha yakındır (Kâf 50/16). Aynı şekilde: "Ben, hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim" (En'âm 6/79) diyen Hz. İbrahim'in benliğini Allah'a yöneltmesi de buna benzemektedir.
2. "Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz."
Âyette geçen vird kelimesi, "susamışlar olarak" anlamına gelmektedir. Ahfeş, Ferrâ, ibnü'l-'Arabî bu kelimeye, "çıplak ayaklı, piyade" manasını vermişlerdir (Kurtubi, agey XI, 272). el-mücrimin kelimesi de, "günaha dalmış kimse" anlamına gelmektedir. Öyle anlıyoruz ki dünyada günaha dalıp gitmiş olanlar, susuz kalmış sürülerin suya koşması gibi, cehenneme koşacaklardır.
Takva sahipleri Allah'ın huzurunda konuk olarak toplanırken, suçlular cehenneme susuzluktan suya koşanlar gibi sevk edileceklerdir. Bu âyetler, yani Meryem 85. âyet Zümer 73'ü; Meryem 86 da Zümer 71. âyeti temsil etmektedir.
Meryem 85 ile Zümer 73'ün teşvik edici; Meryem 86 ile Zümer 71'in caydırıcı nitelikte olduklarını söylemekte yarar vardır.
3. "Rahmân'ın katında bir söz almamış olandan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır."
"Rahmanın katında bir söz almak" ifadesinin karşılığı Bakara 255'te "Onun izni olmaksızın nezdinde şefaat edecek olan kimdir?" ifadesidir. Allah'tan şefaat etme sözü almak, O'nun iznini almak demektir. Demek ki Bakara 255'te "i-zin", Meryem 87'de ahd, yani "söz" olarak yer almaktadır. Allah'tan i-zin, yani söz alandan başkası şefaat edemeyecektir. Bu ne anlama gelmektedir? Bunun anlamını verebilmek için şu âyetlere gitmemiz gerekiyor:
a) "Şefaatin tamamı Allah'a aittir" (Zümer 39/44).
b) "Yoksa onlar, Allah'tan başkasını şefaatçi mi edindiler?" (Zümer 39/43).
Müslümanlar, genelde bütün insanlar, şefaatin tamamının Allah'a ait olduğu bilgisine sahip olmalı ve bu bilince göre hareket etmelidir. Allah'tan başkasını şefaatçi edinmek şirktir. Çünkü bu dünyada insan, Allah'ın şefaat etmesi için kime izin vereceğini bilemez. Onun için biz şefaati Allah'tan bekleriz, mahşerde kime bu yetkiyi vereceğini bilemediğimiz için başkalarından şefaat dileyemeyiz. Şefaat konusunu Bakara 48'de geniş bir şekilde açıkladığımız için, burada bu izahla yetiniyoruz.
Din eğitimcileri, şefaat konusunu iyi işleyip insanları şirkten kurtarmalıdırlar. Hz. Peygamber'e, şefaat etmesi için yalvarmanın, türbelere gidip ölülerden, şeyhlerden şefaat umar hale geldiği iyi anlatılmalıdır. İslâm âleminin bu konuda ayakları şirk batağından kurtulmamakta, bu yapılan yanlış, bütün ibadetleri kara delik gibi yutmaktadır. [34]
Şirkin Başka Bîr Çeşidi
88. 'Rahman çocuk edindi' dediler
89. Gerçekten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.
90-91. Rahman'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir.
92. Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz. Bu âyetleri toplu halde tefsir etmeyi uygun buluyoruz:
1. Kimler Allah'ın çocuk edindiğini söylemiştir? Sorunun cevabı olarak Mâide 18, 73 ve Tevbe 30'a göre Yahudi ve Hıristiyanlar bu iddiada bulunmuşlardır, diyebiliriz. İsrâ 40'a göre de Araplar demişlerdir. Şimdi bu ve benzeri âyetlerin metnini vererek sorumuzu net bir şekilde cevaplandıralım:
a) "Yahudiler ve Hıristiyanlar: 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler" (Mâide 5/18).
b) "Andolsun, 'Allah, üçün üçüncüsüdür' diyenler de kâfir olmuşlardır" (Mâide 5/73).
c) "Yahudiler; 'Üzeyr Allah'ın oğludur' dediler. Hıristiyanlar da: 'Mesih (îsâ) Allah'ın oğludur' dediler" (Tevbe 9/30).
d) "Rabbiniz, erkek çocuklan sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocuklan mı edindi?" (İsrâ 17/40).
"Allah'a bir de cinleri ortak koştular. Oysaki, onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar isnat etme saçmalığını gösterdiler. Şanı yücedir O'nun. Onların nitelemelerinin ötesindedir" (En'âm 6/100).
f) "Allah'a hâşâ, kız çocuklar isnat ediyorlar, kendilerine ise istediklerini ayırıyorlar" (Nahl 16/57).
"Ama onlar Allah'ın kulları arasından bir kısmını O'nun bir parçası saydılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür. Demek O, yaratıkları arasından kızları kendisine alıp da oğullan size mi verdi?" (Zuhruf 43/15-16).
h) "Demek, erkekler sizin, dişiler Allah'ın mı?" (Necm 53/21).
Demek ki Allah'ın çocuk edindiğine dair mantar kültürünü üretenler, Hz. İsmail'in soyundan gelen Araplar ile Hz. İshâk'ın soyundan gelen İsrâiloğulları olmuştur. Daha sona İsrâiloğullarının bu iddiası, başka milletlere de yayıldı.
2. Bu söz nasıl bir sözdür?
Bu sözün değerlendirmesini biz yapamayacağımız için, Yüce Allah çeşitli âyetlerinde bunu yapmaktadır.
a) Bu söz, iddia veya inanç, azabı hak edecek bir sözdür (Mâide 5/18).
b) Bu söz, sahibini kâfir olarak ilan ettirecek bir sözdür (Mâide 5/73).
c) Bu söz, ağız ile gevelenen bir sözdür. Daha önce kâfir olanların sözlerine benzeyen bir sözdür. Allah'ın kahrına sebep olan bir sözdür. Şeytanın etkisinde kalarak ifade edilen bir iddiadır (Tevbe 9/30).
d) İnsanı şirke götüren haddi aşan bir sözdür (İsrâ 17/40).
e) Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 89'da da bu sözün pek çirkin bir iddia olduğu ifade edilmektedir. 89. âyette geçen ılı iddâ, "son derece çirkin durum, büyük musibet, görülmemiş büyük iddia" anlamına gelmektedir ve İsrâ 40'da geçen "büyük söz; içinde şirk, inkâr taşıyan büyük, çirkin söz" demektir. Demek ki bu söz, "inanç dünyasını kirleten, yozlaştıran, şirke ve inkâra kaydıran kirli, çirkin, haddini aşan ve Allah'a iftira dolu bir söz, iddia ve inanç"tır.
3. Bu sözün etkisi ne ölçüdedir?
Sorunun cevabını yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 90 ile vermemiz mümkündür "Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir."
yetefettarne, "yardı" anlamına gelen fetara kelimesinden "çatlayacak" manasını ifade eden bir kelimedir. tenşakku kelimesi de "yarılmak" anlamına gelen şakka kelimesinden türemiştir, tehırru, "parçalanıp, dağılarak yıkılmak" manasındadır. ili heddâ, "yerin dibine geçmek, şiddetli yıkım, sarsmak, parçalanmak, zayıf, güçsüz, cömert, eli açık" manalarına gelmektedir.
Kelimelerin manasını verdikten sonra esas neticeye gelebiliriz:
Müşriklerin, "Rahman çocuk edindi" demeleri ile kâinatın düzeni yok olup gidecekti. Bu söz o kadar ağır ve çirkin bir sözdü ki, yer, gök ve dağların yapısını ve nizamını bozacak nitelikte idi. Demek ki, insanların sözleri ve amelleri kaybolmamakta, şiddetine göre kâinatın nizamını bozacak duruma gelmektedir. Nûh, Semûd, 'Ad, Ahkâf ve diğer tabiat olayları ile cezalandırılıp helak edilen toplumların yapıp etmelerine bakılırsa eylemlerle kâinatın düzeninin nasıl değiştiği görülmüş olacaktır. Ağır, çirkin sözleri ve eylemleri tabiat bile kabul etmemekte, onlara da-yan amamaktadir. İşte âyette geçen "Rahman çocuk edindi" sözü de bunlardan biri olmuştur.
İşte insanların bazısı öylesine sözler söylüyor, öylesine amellerde bulunuyorlar ki, kâinatın maddî nizamını değiştirecek hale geliyorlar. Aslında bu insanların meydana getirdikleri deprem, âhiret hayatlarını da cehenneme çevirmektedir.
Yüce Allah Yahudi, Hıristiyan ve Arapların bu inanış şekillerini bize anlatırken, aslında Müslümanları eğitmekte, aynı hataya düşmelerini önlemekte, onları bu konuda bilinçlendirmekte, bu şekildeki şirkten insanlığı temizleme amacını gütmektedir. Yüce Allah'ın bu anlatımını din eğitimcileri konu ve metot edinip, insanlığı hangi inançların kirlettiğinin bilgisini ve ona paralel olarak bilincini vermelidirler.
4. "Rahman'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden"
Yorumunu yapmakta olduğumuz Meryem 91. âyet sebebi tespit etmektedir: Yüce Allah, 90. âyette sonucu; 91. âyette de sebebi belirlemiştir. Göklerin yarılması, yerin çatlaması ve dağların yıkılıp düşmesi sonuçtur. Bunun sebebi de "Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları"dır. Yüce Allah, bu âyetleri ile bizlere, yani insanlara fızîkî oluşumları bile sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklamanın metodunu öğretmekte, manevî sebeplerin maddî sonuçlar doğurabileceğini vurgulamaktadır. "Söz ola imar ede, söz ola tahrib ede." Kötü söz kainatı yıkar, iyi söz insanlığı imar eder, mutluluk getirir, esenlik oluşturur. Kötü söz cehenneme, iyi söz cennete götürür. Kötü söz gönül yarası açar; iyi söz gönül kazanır. Kötü söz Allah'ın kahrını, iyi söz Allah'ın rahmetini getirir.
5. "Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın sânına yakışmaz."
Yüce Allah, onların bu iddialarına ve inançlarına cevap vermektedir. Tanrı olan bir varlık, çocuk edinemez; aksi durum, O'nun yüceliğine
ters düşer ve çocuk edinen varlık tanrı olamaz. Çünkü çocuk doğuran varlık, ihtiyarlıyor demektir. Çocuk doğuran varlık ölümlüdür. İhtiyarlayan ve ölümlü olan varlık tanrı olmaya layık değildir. Onların bu iddiası ihlâs sûresinde de cevaplandırılmaktadır: "De ki: Allah tektir. Allah, samettir/varhğını sürdürmek için hiçbir şeye muhtaç değildir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O'nun hiçbir dengi yoktur" (İhlâs 112/1-4). Çocuk edinmiş olsaydı, doğmadığı, doğurmadığı ve dengi olmadığı şeklindeki özellikleri yok olacaktı.
Yüce Allah bir taraftan geçmişte Kendisi hakkında söylenen yanlışları anlatıyor, diğer taraftan da bize ve tüm insanlığa nasıl bir tanrıya inanmaları Gerektiğinin bilincini veriyor ve hataları anlatarak doğruyu öğretme metodunu kullanıyor; geçmişin hatalı inançlarını gündeme getirerek, şimdinin ve geleceğin doğru inancını yerleştiriyor. [35]
Mahşerde Allah'ın Huzuruna Tek Başına Çıkılacaktır
93. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman 'a gelecektir.
94. O, bunların hepsini kuşatmış ve Sayıları tesbiî etmiştir.
95. Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına gelecektir.
Bu âyetler, bir önceki âyetlerin devamı durumundadır. Yüce Allah kendisinin çocuk edinmediğini ve bu iddiada bulunanların yanlışlığını bu âyetlerle açıklayıp cevaplandırmaktadır.
"Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahmân'a gelecektir."
Bu âyetten şu sonuçları çıkartabiliriz:
a) Madem ki herkes Allah'ın huzuruna "kul" olarak gelecek, o zaman onlardan Allah'a eş olacak biri olamaz. Kulu olduğu varlığın eşi ve benzeri nasıl olunabilir ki?
b) Yeryüzündeki insanlar gibi gökyüzünde de canlılar vardır. O-nun için âyette yeryüzü ve gökyüzünde olan kimselerden bahsedilirken 'j» men edatı kullanılmaktadır.
c) Yüce Allah, kulluğun istisnası olmayacağını vurgulamaktadır.
2. "O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir."
Tanrı olmaya layık olan varlık, yaratıklarının, kullarının tümünün her şeyini, ihtiyaçlarını, içlerindeki oluşumlarını, Ömürlerini, ilişkilerini, düşüncelerini ve yapıp ettiklerini en ince detayına kadar bilmelidir. İşte Yüce Allah, kullarının yaptıklarının çok olmasına rağmen onları bilgisi ile ihata edip çepeçevre kuşatmış olduğunu ifade etmektedir. Hiçbir şey Allah'a gizli-saklı kalmamaktadır. "Yaratan bilmez mi hiç? O latiftir, her şeyden haberdardır" (Mülk 67/14) buyururken Yüce Allah, aynı özelliğine işaret etmektedir.
Âyette geçen ahsa kelimesi, Allah'ın el-muhsî isminin eyleme dönüşmesini ifade eden fiil kalıbıdır. Çünkü el-muhsî, Allah'ın isimlerinden biridir.[36]
Yüce Allah, yaratıklarının ve kullarının sayısını da tam manası ile bilmektedir. Kaderde yarattıklarının sayısını belirlemiştir ve onların hiçbiri dışarıda kalmayacak şekilde onlara hâkimdir.
3. "Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına gelecektir." Bu konuyu En'âm 94'te açıkla-
dik. Ancak buradaki bulunduğu yer itibari ile ele alırsak şunları söyleyebiliriz:
a) Allah'ın huzuruna kıyamet gününde, ilk yaratılıştaki gibi tek başına çıkmanın, hukuk açısından önemli bir ilkeyi gündeme getirdiğini söyleyebiliriz. Suçun ferdîliği gibi günahın da ferdîliğini bundan çıkarabiliriz. İlâhî hukukun karşısında kişi tek başına hesabını verecektir. İşte bu durum modern hukukun temel ilkesi; aşiret toplumundan modern topluma geçişin ölçüsü olmuştur. İnsan dünyaya tek başına gelir, sonra sosyal hayata karışır ve ölümünden sonra da Allah'ın huzurunda sorgulanırken tek başına olur.
b) Bunun anlamı, kişiye, dünyada Allah'a eş koştukları varlıkların âhirette ondan ayrılacağını bildirmektir. Tek olan Allah'ın huzurunda tek olarak bulunacaktır. Sahte tanrılarını yanında bulamayacaktır: "Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir" (En'âm 6/94). İşte bu âyet, kıyamette Allah'ın huzurunda tek başına çıkmanın anlamını, nedenini açıklamaktadır: "Sonra Allah'a ortak koşanlara: 'Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?' diyeceğiz" (En'âm 6/22). Sahte tanrılar, mahşerde kullarını terk edecek ve onlara hiçbir yardımları dokunamayacaktır. Buradaki sahte tanrılar, putlardan ziyade, dünyada tapılan şeytanî güçleri ve insanları ifade etmektedir.
Din âlimi ve görevlileri, insanlara, mahşerde Allah'ın huzuruna tek başına çıkacaklarını, şirk koştukları sahte tanrıların onları orada terk e-deceğini iyice anlatmalı ve onların beynine tevhîd inancını kazımalıdır-lar. İşte Yüce Allah, bunun eğitimini vermekte, insanları bu konuda bilinçlendirmekte, dünya hayatındaki dinî inanç ve uygulamaların, âhiretteki oluşumlara kaynaklık edeceğini, sebep olacağını öğretmekte ve âhiret-dünya ilişkisine dikkat çekmektedir. [37]
Sevgiyi Yaratan Allah'tır
86. İman edip iyi amellerde bulunanlara gelince; onlar için Rahman, bir sevgi yaratacaktır.
Bu âyetin analizinden şu neticeleri çıkartıyoruz:
1. Sevginin kaynağında Allah vardır. Yüce Allah, insanları yaratırken, gönüllerine sevgi denen duyguyu ham tohum halinde koymaktadır. Biz buna doğuştan var olan sevgi diyoruz.
Ama bir de sonradan kazanılan bir sevgi vardır. Sonradan kazanılan, elde edilen sevginin isteyeni, ortamının hazırlayıcısı insandır; vereni de Allah'tır. Genelde doğuştan getirilen sevgiye hubb, sonradan kazanılan sevgiye de vüdd dendiğini anlıyoruz.
2. Yüce Allah, sonradan kazanılacak ya da sonradan yaratacağı sevginin şartlarını ve alt yapısını açıklamaktadır: İman ve iyi amel bu şartlan teşkil etmektedir. İman gönlün eylemi, iyi davranışlar da sosyal ilişkilerinin, ahlâkın işi ve eylemi olmaktadır. İkisinin toplandığı insanlar için Yüce Allah bir sevgi yaratacaktır. Bu sevgiyi iki boyutlu olarak görebiliriz: Birisi Allah'ın onları sevmesi, diğeri de onların birbirlerini sevmeleridir.
3. O zaman şöyle diyebiliriz: İman ile iyi amel ilâhî âleme çıkıyor, oradan Allah'ın yarattığı sevgiyi alıp geliyor. İman ile iyi amel sevgiye dönüşüp insanla Allah'ı, insanlarla insanları kaynaştırıyor, yakınlaştırıyor, kin ve düşmanlıkları eritip yok ediyor.
4. İman ile iyi amel sebep, Allah'ın sevgiyi onlar için yaratması da sonuç olmaktadır. Geleceği bilemiyoruz ama, günümüzde Müslümanların arasında sevginin olmaması, onların birbirine cemaat, tarikat, mezhep
açısından bakmaları, ölçü olarak İslam dinini kullanmamaları bize gösteriyor ki iman ve amellerinde bir noksanlık, bir yara veya bir defo vardır. Eğer gerçek imana sahip olsalardı ve iyi amel üretselerdi elbette Allah onlar için birbirlerini sevdirecek olan sevgiyi yaratmış olacaktı. Günümüzde kardeşler bile birbirleri ile geçinemiyor, kavga ediyor, kin tutup düşmanlaşıyor. Müslüman devletlerin birbirine kinli ve düşmanca tutumları bize onların iman ve amellerindeki zaafı göstermektedir.
Hâlâ sevgiyi dar kalıplar içerisine sokarak, "benim grubumdan i-sen seni severim, değilsen bana yabancısın" diyen ve böyle davrananlar çok yaygın durumdadır. İslam'ın Allah sevgisinden, insan sevgisinden, kardeş sevgisinden habersiz bir Müslüman hayatı yaşamaya çalışıyoruz. İslâm'ın kapsayıcı ve kalıp tanımayan, sının olmayan sevgisini hayata geçirmedikçe tevhîd inancının ön gördüğü birlik ve beraberliği gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır.
Gerçek imana sahip olmayan ve iyi amel işlemeyenler, Allah'ın bizim için yaratacağı sevgiyi engellemektedirler. Yüce Allah'ın yaratacağı sevgiyi gönlümüzde ve sosyal hayatımızda misafir edecek olan gönlümüzdeki iman ve iyi amellerimizdir. Sevgi denen gemiyi barındıracak olan iman ve iyi amel limanıdır.
İmandaki zaafımız ve ameldeki derin yaralarımız sevginin limanını tarumar etmiş, misafir hanesini de viraneye çevirmiştir.
Din âlimleri, görevlileri ve öğretmenler, sevgiyi dantel gibi örerek, duygu eğitimi ile yetişmekte olan nesillerin gönlüne işlemeli, kazımalı ve süslemelidirler. Gelecek nesillere yönelik eğitimin akıl, sevgi ve iman üzerinde yoğunlaşması kurtarıcı olacaktır. Onun içindir ki Yüce Allah Meryem 96'da iman, iyi amel ve sevgi arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Nesillere, doğru imanı ve iyi davranışı kazandırmak, bunlar vasıtası ile ilâhî sevgiyi elde etmek ve insanları sevmeyi kazanmak eğitimin en can alıcı merkezi ve önemli amacını teşkil etmektedir. [38]
Kur'an Ve Hz. Peygamber'in Görevleri
97. Biz Kur'ân'ı, sadece Allah'tan sakınanları mü'jde-leyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin diline kolaylaştırdık.
98. Çünkü onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Şimdi sen, onlardan herhangi birinden bir varlık işareti hissedebiliyor veya onlara ait cılız bir ses işitebiliyor musun?
Meryem sûresinin bu son iki âyeti ilâhî mesaj ve ona karşı koyanların ne hâle geldiklerini anlatarak gelecek nesilleri eğitmeyi hedef almaktadır.
1. "Biz Kur'ân'ı senin diline kolaylaştırdık." "senin diline" ifadesinden ne anlıyoruz ve anlamalıyız? Bu soruya şu şekilde cevap vermemiz mümkündür:
a) Yüce Allah, Kur'ân'ı Hz. Peygamber'e kendi ana dili ile indirdi ki kolay anlatsın ve Kur'ân da kolay anlaşılsın. Çünkü Yüce Allah'ın i-lâhî eğitimde kullandığı temel kurallardan biri "ana dili" ile eğitim olmuştur: "Onlara iyice açıklansın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik" (İbrahim 14/4). Demek ki, Yüce Allah her peygamberi kendi ana dili ile eğitmiş, vahyini o dille göndermiştir. Bunun amacı öğretim faaliyetinin kolay olmasıdır. Peki Yüce Allah, Hz. Peygamber'in ana dili ile Kur'ân'ı önce nereye indirdi? sorusunun cevabını şu âyetler vermektedir:
"Onu Cebrail (er-Rûhü'1-Emîn), uya-rıcılardan olasın diye apaçık Arap dili ile kalbine indirmiştir" (Şu'arâ 26/193-195).
b) Yüce Allah, Kur'ân'ı kolaylaştırdığını ifade etmektedir. îşte bu bu âyet, günümüzde Kur'ân'm zor, kapalı ve müşkil olduğunu iddia e-denleri boşa çıkarmakta, onların düşüncelerini yerle bir etmektedir. Allah Te'âlâ "Kur'ân'i kolaylaştırdım" dediği halde, ona zor diyenlerin zoru kendi kafalarındadır. Bilgisi ve kültürü yeterli olmayanların bu iftirası cezaya dönüşecektir. "Andolsun ki Kur'ân'ı düşünmek için kolaylaştırdık. Düşünen var mı?" (Kamer 54/17).
c) Âyetin bu kısmından şu ilkeyi de çıkartabiliriz: Öğretmenler öğrencilerine anlattıkları konuları kolaylaştıracak ve anlaşılır bir dille anlatacaklardır. Bu ilke Allah'ın da sünneti ve öğretim metodu olmaktadır. Öğretmenler ezberletme yerine, anlaşılır bir yol izlemelidirler. Bunun i-çin de, kavramları açıklayarak yumuşatmahdırlar.
2. "Sadece Allah'tan sakınanları müi-deleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye."
Yüce Allah, âyetin bu kısmında Hz. Peygamber'in ve Kur'ân'ın iki görevini, gönderilişlerinin iki amacını açıklamaktadır:
a) İlki, muttakîleri, yani Allah'a saygı duyan insanları yani, müminleri müjdelemektir. Bu müjde dünya ve âhiret mutluluğudur. Kur'ân'ı doğru tatbik etmenin getireceği dünya ve âhiret mutluluğunu müjdelemek hem Kur'ân'ın hem de Hz. Peygamber'in görevlerindendir.
Allah'a saygı duyanları dünya ve âhiret mutluluğu ile müjdelemek, onları daha iyiye, daha güzele ve daha faydalı olana götürmek, onları elde etmek için itici bir güç olacaktır.
b) Diğer görev ise, şiddetle karşı çıkan, yani inkârında, Kur'ân'ı reddetme davranışında inat eden ve inadında ısrar eden bir toplumu da uyarma görevini yerine getirmektir. Ayette geçen IJJ lüddâ kelimesi Bakara 204'te İli eleddü kalıbında geçmektedir ve "ileri derecede düşmanlık eden ve bunda da ısrarlı olan, hakkı kabul etmeyen, hakka karşı bâtılı öne sürüp savunan ve savunmasında çetin olan" demektir.
Bu manadan hareket ederek diyebiliriz ki bu kelime, eğitilmesi mümkün olmayan bir grubu anlatmaktadır. Ayetteki "bir kavim" ifadesinden "bir grup" manasını çıkarmamız gerekiyor. Her nesilde, her çağın insanında eğitilmesi mümkün olmayan gruplar olacaktır. Buradaki eğitimden kastımız, din eğitimidir. Allah'ın vahyini benimseme, anlama ve ona inanma konusunda eğitilmesi imkansız olan grupları kastediyoruz. İşte bu grupları uyarmak ilk Önce Hz. Peygamber'in görevi idi; ama şimdi din âlimi ve görevlilerinin görevi olmaktadır. Bir taraftan Allah'a saygı duyanlara müjde verecekler; diğer taraftan da olumsuz tepkisinde çok ileri giden ve bunda ısrarlı olanlara da uyanda bulunacaklardır. onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Şimdi sen onlardan herhangi birinden bir varlık işareti hissedebiliyor veya onlara ait cılız bir ses işitebiliyor musun?"
İşte uyarının nasıl yapılacağını da bu âyet öğretmektedir. Kur'ân'a karşı çıkan ve bu konudaki hasımlığını ileri götürenler, kendilerinden önce böyle yapan nice nesillerin helak olduğuna bakıp tarihî olgulardan ders almalıdırlar.
Yüce Allah, bir toplumun, bir neslin helak olmasının, yok olmasının, tarihten silinmesinin sebeplerinden birini uyarı olarak burada gündeme getirmektedir. Allah'ın vahyine direterek, inat ederek hasım kesilmek, çöküşün dinamiği, yani nedeni olmuş, oluyor ve olacaktır.
a) Artık batan, çöken, yani helak olan o toplumlardan bir varlık i-şareti kalmamıştır.
b) Onlardan cılız bir ses de duyulmamaktadır. Tarihte onların adı-sani okunmamaktadır. Varlık işaretleri kalmadığı gibi, onlara dair bir bilgi de yoktur. Onların yaşadığına dair bir bilgiye sahip değiliz; medeniyetlerine de rastlamıyoruz. Yaşadıklarına dair bir belgeye sahip değiliz.
Ayette geçen Çsj rikzâ, "kısık, anlaşılmayan ses veya hareket" demektir.
Demek ki, dünyaya bazı kalıntılar ve tarihî belgeler bırakarak helak olan toplumlar olduğu gibi, hiçbir varlık işareti bırakmadan helak o-lan toplumlar da vardır. Yüce Allah, Hz. Peygamber'den bunları anlatarak, inatçı kâfirleri uyarmasını istemektedir. İşte tarih biliminin okutulmasının sebebi bu uyarı olmalı ve bu ders herkes tarafından alınmalıdır. [39]
Meryem Sûresinden Çıkarılan İlkeler
1. Şirkle Mücâdele Ve Tevhîd İnancıyla İlgili Ayetler:
a) Yüce Allah, Kendisinin çocuk edindiğini iddia edenlerin ve buna inananların şirke bulaştığını ve bu nedenle o şirkin temizlenmesi gerektiğini öne sürmektedir. Bu inanç şeklini temizlemek hem ilâhî eğitimin hem de beşerî din eğitiminin en Ön2fde gelen amacı olmalıdır. Şirki ortadan kaldırırken ve sahte tanrıların ne yapamadıklarına dikkat çekerken, Allah'ın nasıl yarattığına da işaret etmek gerekiyor (âyet: 35-37,42-44, 88-92).
b) Yüce Allah, şirk koşma ile mücâdele verilirken, bu inancın, sonuçta insana ne gibi şeyler getireceğini anlatarak insanları şirkten caydırmaktadır. Şirkin, özellikle "Allah çocuk edindi" diyenlerin sözlerinin kâinatı yıkacak nitelikte olduğu, sahte tanrılara tapmanın ceza getireceği vurgulanmaktadır (âyet: 38-39, 45, 94-95).
c) Allah'ın dışında başka varlıklardan şefaat beklemenin şirk olduğu gündeme getirilmektedir. Allah'ın huzurunda, sadece izin verdikleri şefaat edebilecektir (âyet: 87).
d) Şirkin ne denli kötü, kirletici ve insanın âhiret hayatını tahrip edici bir inanış biçimi olduğunu açıkladıktan sonra Yüce Allah, tevhîd inancının temel ilkelerini koymaktadır. Ayrıca Allah'ın, herkesin Rabb'i olduğu, sadece O'na kulluk edilmesi gerektiği, doğru yolun bu inanç olduğunun eğitimi verilmekte, çocuk edinmenin Allah'ın şanına yakışmayacağı öğretilmektedir.
Diğer taraftan göklerde ve yerde olan herkesin Allah'ın huzurunda toplanacağı söylenerek, başka tanrılara kulluk etmenin yanlışlığı anlatılmaktadır (âyet: 36, 92-93).
Bunlardan anlıyoruz ki, din eğitimi önce şirki ortadan kaldırmaya çalışacak, sonra tevhîd inancını gönüle dikme uğraşında olacaktır. Biz buna tevhîd inancının eğitimi diyebiliriz. Bütün semavî dinlerin amacı bu olmalıdır.
2. Âhiret İnancının Dinin Temel İnançlarından Olduğunu Vurgulayan Ayetler:
a) Bu sûrede öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceği öğretilmektedir. Varlıkları ve insanın bizzat kendisini yoktan yaratan Allah, öldükten sonra da yaratacaktır (âyet: 66-67).
b) Mahşerde Allah'ın huzurunda toplanılacaktır (âyet: 38, 68, 80, 95).
c) Cennetle ödüllendirileceklerle cehennemle cezalandırılacaklar ayrılacak ve çok uzun süreli âhiret hayatı başlayacaktır; ameller değerlendirilip bu uygulamaya geçilecektir (âyet: 60-63, 69-71, 72, 85-86).
Âhiret inancı ile ilgili âyetlerden anlıyoruz ki, insan bu dünyada iken hayatını geleceğe doğru planlamak; dünyadan ziyade âhiret için düzenlemeli; inanç, ibadet ve tapınmalarını ona göre ayarlamalıdır. Onun için daima uzun vadeli düşünmeli ve projeler üretmelidir.
3. Peygamberlerle İlgili Konular:
a) Hz. İbrahim'in, babası ile olan tevhîd inancı ile ilgili kibar tartışması ele alınarak, müşrik babanın peygamber bir oğlu olabileceği öğretilmektedir.
Yüce Allah bundan şunu ilke olarak koyuyor: Kötü insanın nesli her zaman kötü olmayacak; iyi insanın nesli de her zaman iyi olmayacaktır. Kötüden iyiye, iyiden kötüye dönüşüm olacaktır. Hz. İbrahim örneğinde kötüden iyiye geçiş vardır (âyet: 41-49).
b) Hz. İbrahim'in, Öncelikle babasına tevhîd inancım nasıl tebliğ ettiği, hangi mantık kurallarını kullandığı gösterilmektedir. Şirkin kötülüğü ile tevhidin iyiliğini anlamak için bilginin olması gerektiği vurgulanmakta; fayda ve zararın nereden geleceğine bakarak inanmanın ve tapınmanın gerektiği gündeme getirilmektedir (âyet: 41-49).
c) Bir peygamberin babası müşrik bile olsa, onunla nasıl konuşulacağı Öğretilmektedir (âyet: 42-45, 47).
d) Yüce Allah, Zekeriyyâ peygamberin, şahsiyeti sağlam bir çocuk istemesini, daha sonraki nesillere, güçlü nesil yetiştirmenin önemi için bir örnek olarak anlatmaktadır. Böylece güçlü nesillerin geçmişten gelen manevî kültür mirasını devam ettireceğini öğretmektedir. Babalar-anneler, kendilerinden sonra manevî kültür mirasını kimlere bıraktıkları konusunda her zaman tedirgin olmalıdırlar (âyet: 2-6).
e) Yüce Allah, Zekeriyyâ peygambere Yahya peygamberi nasıl evlat olarak verdiğini mu'cizevi bir anlatımla gündeme getirmektedir (âyet: 7-11).
Bize göre bu şekildeki çocuk edinme, tıp ilmine Ödev olarak verilmektedir. Gelecek nesillerce bunun bilimsel boyutu bulunacak ve insanlar bir devrimi gerçekleştirecektir.
f) Hz. Meryem olgusunun da iki boyutlu olduğunu anlıyoruz: Birisi dünyayı "erkek egemen" hale getirip kadını küçümsemenin, horlamanın, itmenin yanlışlığı öğretilmektedir. Erkeksiz dünya hayatı olmaz diyenlere, kadınsız da dünya hayatının olmayacağı ispat edilmektedir. Erkeksiz çocuğun yaratılması ile, kadının değerinin artışında bir devrim olmuş, kadın haklarının öne çıkmasına sebep olunmuştur (âyet: 16-40).
Diğer taraftan Hz. isa'nın yaratılış biçimi tıp ilmine bir ödev olarak verilmiştir.
g) Hz. İbrahim'in neslinden gelen Hz. İsmail, îdrîs ve Musa'nın özelliklerinden bazıları açıklanmıştır. Bu özelliklerin bize örnek olması ön görülmüştür (âyet: 49-57).
Böylece peygamberlerin hem öğretim metotları, hem iyi nesil yetiştirme endişeleri hem de onların ahlâkı ele alınmış olmaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed'den önceki peygamberlere yer verilerek, Kur'ân'm evrensel bir din olduğu da öğretilmektedir.
Bu konuların dışında ayrıca:
1. Gerçek iman ile iyi amelin Allah katında sevgiye dönüştüğü, o-radan insanların birbirini sevmesi için indiği gündeme getirilerek, iman, davranış ve duygu eğitimi yapılmaktadır (âyet: 96).
2. Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in diline kolaylaştırdığı ve takva sahiplerinin müjdelenmesi ve isyanda ısrar eden grubun da uyarılmasının Hz. Peygamber'in ve Kur'ân'ın görevleri arasında bulunduğu ifade e-dilmektedir. Bu uyarının, geçmiş nesillerin başına gelen olgularla yapılması da istenmektedir (âyet: 97-98).
Böylece Meryem Sûresi, tevhîd eğitiminden, âhiret inancına, ahlâka ve duygu eğitimine varan bir dizi ilkeyi bağrında barındırmaktadır. [40]
[1] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/75.
[2] Râzî, age, XXI, 179.
Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/77.
[3] Râzî, age, XXI, 17
[4] Râzî, age, XXI, 182.
[5] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/78-83.
[6] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/84-85.
[7] Razı, age, XXI, 190.
[8] Ebû Hayan, el-Bahru'1-Mühît, VII, 244.
[9] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/86-91..
[10] Râzî, age, XV, 298-299.
[11] Râzî, age, XV, 302.
[12] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/91-96.
[13] Râzî, age, XV, 306-307.
[14] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/96-104.
[15] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/105-113.
[16] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/113-116.
[17] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/116-121.
[18] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/122-131.
[19] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/132-148.
[20] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/149-151.
[21] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/152-153.
[22] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/154-155.
[23] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/155-158.
[24] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/158-166.
[25] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/166-170.
[26] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/170-176.
[27] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/177-179.
[28] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/179-184.
[29] bkz. Râzî, age, XV, 399.
[30] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/184-186.
[31] Râzî, age, XV, 403.
[32] Nesâî, Sehv, 18; Ebû Dâvûd, Salât, 157.
[33] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/187-195.
[34] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/195-198.
[35] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/198-202.
[36] Tirmizî, De'avât, 82; îbn Mâce, Dua, 10.
[37] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/202-204.
[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/205-206.
[39] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/207-210.
[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 12/211-214.
İslami Okul Okulların En Önemlisi