TÂ-HÂ Suresi - Kuran - 020Taha - 13. Sayfa
|
Surenin İsmi: |
|
Önceki Sure ile İlişkisi: |
|
Surenin Muhtevası: |
|
Kur'ân-I Kerim Mutluluk Kaynağıdır |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Açıklaması |
|
Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hz. Musa'nın Rabbi İle Konuşması Mukaddes Vadide Ona Vahyin Gelmeye Başlaması |
|
İ'râb: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve ibareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hz. Musa'nın Asasının Yılana Dönüşmesi (Birinci Mucize) |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Beyaz El (İkinci Mucize) |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
-4- Yüce Allah'ın Peygamberlikten Önce Hz. Musa'ya İhsan Ettiği Sekiz Nimeti |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Firavun'u İmana Davet İle İlgili Olarak Musa Ve Harun (A.S.)'a Verilen Direktifler |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Firavun İle Hz. Musa Arasında Ulûhiyete Dair Konuşma |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
-7- Hz. Musa'nın Büyücülük İle İtham Edilmesi |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Firavun'un Sihirbazları Toplaması Ve Hz. Musa'nın Onları Uyarması |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hz. Musa İle Sihirbazların Karşılaşmaları Ve Sihirbazların Allah'a İman Ettiklerini Açıklamaları |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
-10- Firavun Ve Askerlerinin Suda Boğulmaları Ve Yüce Allah'ın İsrailoğullarına Nimetleri |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Sözleşilen Vakitte Yüce Allah'ın Hz. Musa İle Konuşması Ve Buzağıyı İlâh Yapmak Suretiyle Samirî'nin Fitne Çıkarması |
|
İ'râb: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Buzağının İlâh Edinilmesi Dolayısıyla Hz. Musa'nın Hz. Harun'a Çıkışması, Buzağının Denize Atılması Ve Gerçek İlâhın Tevhidi |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kuran Kıssalarından İbret Almak Ve Kur'an'dan Yüz Çevirenlerin Cezası |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kıyamet Gününde Yeryüzünün, Dağların Ve İnsanların Halleri |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kur'an-ı Kerimin Arapça Oluşu, Tehditleri, Vahyin Tamamlanışından Önce Kur'an Okumakta Acele Etmemek |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hz. Adem'in Cennetteki Kıssası, Oradan Çıkartılması Ve Rabbani Hidayete Bağlı Olmakla Yükümlü Kılınması |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Geçmiş Ümmetlerin Helakinden İbret Almak, Müşriklerin Eziyetlerine Sabredip Onların Dünyadan Faydalanmalarına Aldırış Etmemek Ve Aile Halkına Namazı Emretmek |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Müşriklerin Bir Mucize Talebi Ve Gelecek İle Tehdit Edilmeleri |
|
Belagat: |
|
Kelime ve ibareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
Rahman ve Rahim Olan Allah 'm Adıyla
TÂ-HÂ SURESİ
Surenin İsmi:
Buna Tâ-Hâ suresi adının verilmesi, surenin bu şekilde bir nida ile başlamasından dolayıdır: "Tâ-Hâ. Biz sana Kur'ânı zahmet çekesin diye indirmedik." Bu aynı zamanda Rasulullah (s.a.)'ın isimlerinden birisidir. Böyle bir hitap onun için bir ikramdır. Ayrıca kavminin yüz çevirmesinden dolayı çektiği sıkıntılara bir tesellidir. [1]
Önceki Sure ile İlişkisi:
Bu surenin kendisinden önceki sure ile ilişkisi şöyledir:
1- Tâ-Hâ suresi, İbni Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, Meryem suresinden sonra nazil olmuştur.
2- Meryem suresinde Zekeriyya, Yahya, İsa, İbrahim ve oldukça özlü bir şekilde kıssası söz konusu edilen Musa gibi (hepsine selâm olsun) on peygamber ve rasulün kıssası anlatılmıştı. Bu surede ise bu peygamberlerin kıssaları etraflı açıklamalarıyla zikredilmektedir. Ayrıca Meryem suresinde yalnızca ismi anılan Hz. Adem'in kıssası da burada açıklanmıştır.
3- Meryem suresinin sonlarında Kur'an-ı Kerim'in Muhammed (s.a.)'in dili olan Arapça ile, müjdeleyip korkutmak için indirildiğinden bahsedilmişti. Bu surede ise bu husus pekiştirilerek zikredilmektedir. [2]
Surenin Muhtevası:
Bu surenin ayetleriyle de diğer Mekkî surelerde olduğu gibi tevhid, nübüvvet ve öldükten sonra diriliş gibi dinin esasları ispatlanmaktadır. Surenin baş taraflarında Yüce Allah'ın egemenlik, azamet, kudret ve ilminin geniş bir şekilde dile getirilmesi oldukça etkileyici ve anlamlıdır. Ömer b. el-Hattab (r.a.), İslâm'a giriş olayından da bilindiği gibi, İslama girişinde bu sureyi duymuş ve bundan etkilenmişti.
Sure aşağıdaki hususları ihtiva etmektedir:
1- Kur'an-ı Kerim, arzın ve yüce semaların Rabbinden korkanlar için bir öğüttür. Davet ve tebliğ, korkutma ve müjdeleme görevini yerine getirip müşriklerin tuzaklarına iltifat etmemesi gerektiğini vurgulamak suretiyle Peygamber (s.a.)'in şahsına sebat vermektedir (1-8. ayetler).
2- Hz. Musa kıssasında Yüce Allah'ın onunla konuşması, küçükken bir sanduka içerisinde suya bırakılması, kardeşi Harun ile birlikte azgın ve zorba Firavun'a peygamber olarak gönderilmesi, bir ve tek Allah'ın ubudiyyetini ispat etmek üzere en güzel şekilde tartışması, sihirbazlarla teke tek mücadele etmesi, Allah'ın onu destekleyip mutlak şekilde ona yardımcı olması, sihirbazların Hz. Musa'nın çağrısına uyup iman etmeleri, denizin yarılması ve İsrailo-ğullarmın oradan geçmesi, Firavun ve askerlerinin helak edilmesi, İsrailoğul-larının Allah'ın pek çok nimetlerine karşı nankörlük etmeleri, Sâmirî'nin sözleri, onun buzağıyı ilâh olarak ortaya koymakla İsrailoğullarmı saptırması, Hz. Musa'nın bundan dolayı kardeşine kızması (9-98. ayetler).
3- Kur'an-ı Kerim kıssalarının faydalarına işaret edilmesi, Kur'an-ı Ke-rim'den yüz çevirenlerin cezalarının açıklanması (99-101. ayetler).
4- Mahşerin dehşet verici hali, dağların yok edilmesi, kıyamet gününde günahkârların nitelikleri ve adaletli bir şekilde hesabın görülmesi (102-112. ayetler).
5- Kur'ân-ı Kerim'in Arapça oluşu, Kur'ân-ı Kerim'in tehditleri ve Rasulul-lah (s.a.)'m unutmaktan yana korunmuş olması (113-114. ayetler).
6- Hz. Adem'in cennette İblis ile birlikte başından geçenlere dair kıssanın zikredilmesi (115-122. ayet-i kerimeler).
7- Kur'ân-ı Kerim'den yüz çeviren kimselere dünya ve ahiretteki cezanın açıklanmasının pekiştirilmesi. Bu ceza dünyada sıkıntılı bir geçim, ahirette ise azaptan kurtarabilecek delil getirebilmekten yana körlüktür (124-127. ayetler).
8- Önceki ümmetlerin helak edilmesinden ve müşriklerin azabının kıyamete kadar ertelenmesinden gereken öğüt ve ibretlerin alınması (128-129. ayetler).
9- Peygamber (s.a.) ve onun ümmetlerine, gördükleri eziyetlere karşı sabır hususunda Rabbani direktifler ve Yüce Allah'ın gece ve gündüz tenzih edilmesi, başkalarının sahip olduğu göz kamaştırıcı dünya zenginliği fitnesine kapılmamak, aile halkına namaz kılmayı emredip bunun uygulanıp uygulanmadığının takip edilmesinin istenmesi (130-132. ayetler).
10- Müşriklerin Yüce Allah'tan maddî mucizeler indirilmesini istemesi ve Rasulullah (s.a.)'ın gönderilip Kur'ân-ı Kerim'in indirilişinden sonra artık onların ileri sürecek mazeretlerinin kalmadığı belirtilerek daha sonra kıyamet gününde geleceği özetlenen azap ile tehdit edilmeleri (133-135. ayetler). [3]
Kur'ân-I Kerim Mutluluk Kaynağıdır
1- Tâ-Hâ
2- Biz sana Kur'ân'ı sıkıntı çekesin diye indirmedik.
3- Ancak korku duyan kimseye öğüt olmak üzere (indirdik).
4- O, yeri ve yüksek gökleri yaratandan indirilmedir.
5- O Rahman, Arş'a istiva etti.
6- Göklerde, yerde, onların arasında ve nemli toprağın altında olanların hepsi O'nundur.
7- Sen sözünü açığa vursan da, muhakkak O saklı olanı da ondan gizli olanı da bilir.
8- Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur, en güzel isimler yalnız O'nundur.
Belagat:
"O yeri ve yüksek gökleri yaratandan indirilmedir." buyruğunda mütekel-lim zamirinden gaib zamirine bir iltifat vardır. Bu bir taraftan bir ifade tekniği olup diğer taraftan da iki bakımdan indirilenin şanını yüceltmek anlamını ihtiva eder: Evvelâ Onun indirilişi şanı yüce olana (c.c.) tekil bir zamirle isnat edilmekte, diğer taraftan da O'na iman etmenin vacip olduğuna dikkat çekilmektedir. [4]
Kelime ve İbareler:
"Tâ-Hâ": Bu mukatta harfler dikkat çekmek ve Kur'ân-ı Kerim'in beyanındaki icaz ile meydan okumak için indirilmiştir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bizzat Arapçanm oluştuğu harflerden terkip edilmiştir. Ya da bu, peygamber (s.a.) isimlerinden bir isim olabilir; yahut bu, İbni Abbas ve tabiinin ileri gelenlerinden rivayet edildiğine göre "ey insan" anlamındadır.
"Biz sana" Ey Muhammed "Kur'ân'ı sıkıntı çekesin diye indirmedik." Kur'ân-ı Kerim'in nüzulünden sonra yaptığın şekilde geceleyin uzun uzadıya namaz kılmak suretiyle kendini yorasm diye indirmedik. Bu konuda kendi yükünü bir parça hafiflet. "Ancak korku duyan kimseye" yani Allah'tan korkana "öğüt olmak üzere (gönderdik)." Biz Kur'an-ı Kerim'i öğüt vermek ve hatırlatmak üzere indirdik.
"Arş", sözlükte "taht" demektir. Burada ise hakimiyet ve egemenlikten kinayedir. Arş, Allah'ın mahiyetini daha iyi bildiği, Allah'ın bir mahlûku da olabilir. Daha sahih kabul edilen görüş de budur. "İstiva etti" Arşı istilâ etti. Buna delil de şairin şu sözleridir:
"Bişr Irak'ı istiva (istilâ) etti
Kılıç kullanmaksızın ve de kan akıtmaksızın."
Daha sahih görülen görüş ise istivanın Arap dilinde ne manaya geldiği malûm olmakla birlikte, keyfiyetinin bilinemeyeceği, bunun nasıl olduğuna dair soru sormanın bid'at olduğu, fakat istivaya iman etmenin de vacip olduğudur. Nitekim İmam Malik böyle demiştir. O halde bu Yüce Allah'ın celâl ve azametine yakışan bir "istiva"dan ibarettir.
"Onların arasında" bulunan yaratıklar "ve nemli toprağın altında olanların hepsi O'nundur." Burada "nemli toprak" ifadesi kullanılmakla birlikte, maksat mutlak olarak topraktır, yani yedi arz O'nundur. Çünkü bunların hepsi toprağın altındadır.
"Sen" zikir veya dua esnasında "sözünü açığa vursan da" Allah onu açığa vurmaya muhtaç olmayandır; "muhakkak O saklı olanı da, ondan gizli olanı da bilir." Saklı olandan daha gizli olanı da bilir. Bu ise kişinin içinden geçirdikleri, yani zihninden geçen, dil ile söylenmeyen şeylerdir. Bu bakımdan sözünü açığa vurmak için kendini yormana gerek yoktur.
"En güzel isimler yalnız O'nundur." Hadis-i şerifte vârid olan 99 sıfat ve isim. "En güzel isimler" Diğer isimlere göre güzellik itibariyle daha üstün olan onun isimleri. Bu üstünlükleri ise -Zemahşerî'nin de dediği gibi- takdis, temcîd (Allah'ın şanını yüceltme) ta'zim, rubûbiyet ve son derece güzel olan fiillerin manalarına delâlet ettiklerinden dolayıdır. [5]
Nüzul Sebebi
Mukâtil şöyle der: Ebu Cehil, Velîd b. el-Muğire, ed-Nadr el-Hâris ve Mut'im b. Adiyy, Rasulullah (s.a.)'a şöyle dediler: "Sen atalarının dinini terk ettiğin için sıkıntı çekeceksin." Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Aksine ben âlemlere rahmet olmak üzere gönderildim." Onlar ise: "Hayır, sen sıkıntı içerisine düşüyorsun" dediler. Yüce Allah onların bu iddialarını reddetmek, Muhammed (s.a.)'e de İslâm dininin her türlü mutluluğun sebebi olduğunu, müşriklerin içinde bulundukları halin ise sıkıntı ve bedbahtlığın ta kendisi olduğunu anlatmak üzere bu ayet-i kerimeyi indirdi.
İbni Merdüveyh'in de İbni Abbas'tan rivayetine göre Rasulullah (s.a.)'a vahiy ilk olarak nazil olduğunda namaz kıldığında ayakta okurdu. Bunun üzerine Yüce Allah: "Tâ-Hâ. Biz sana Kur'an-ı sıkıntı çekesin diye indirmedik." buyruğunu indirdi. [6]
Açıklaması
"Tâ-Hâ" : Bunlar muhatabın daha sonra bildirilecek hususlara dikkatini çekmek ve konuşup yazdıkları dilin harflerinden oluştuğuna göre Kur'an-ı Kerim'in benzerini meydana getirmek için Araplara meydan okumak üzere surenin başında yer alan mukatta harfleridir. Bir diğer görüşe göre bu Rasulullah (s.a.)'m adı olup, "Ey Muhammedi Arzı çiğne (yeryüzünde yürü)!" anlamındadır. İbnü'l-Enbarî şöyle der: Çünkü Rasulullah (s.a.) namazda o derece sıkıntılara katlanıyordu ki, ayakları şişecek noktaya kadar ulaşıyor, bunun için dinlenme gereğini duyuyordu. Ona: "Yerde yürü," denildi. Yani namazda kendini çok fazla yorma ki, ayaklarından biri üstüne durup öbürünü dinlendirme ihtiyacını hissetmeyesin.
"Biz sana Kur'ânı sıkıntı çekesin diye indirmedik. Ancak korku duyan kimseye öğüt olmak üzere gönderdik," Kur'ân'ı sana onlar için üzülerek, küfürde ısrar etmelerine esef ederek, iman etmedikleri için aşırı derecede kederlenerek kendini yorasm diye indirmedik. Çünkü onların iman etmeleri senin işin değildir. Aksine biz, Kur'ân'ı tebliğ edip hatırlatasın diye indirdik. O bakımdan tebliğ ve hatırlatma senin için yeterlidir. Bundan sonra inatçıların yüz çevirmelerine iltifat etme! Davetini kabul etmeleri için onları zorlama suretiyle kendini yorma ve uğraşma.
Şu buyruklar da bu ayet-i kerimeyi andırmaktadır: "Belki bu söze iman etmiyorlar diye arkalarından üzülerek kendini nerdeyse helak edeceksin." (Kehf, 18/6).
Cuveybir, -beraberinde Mukâtil de bulunuyorken- ed-Dahhâk'm şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'ini Rasulü'ne inzal buyu-runca kendisi ve ashabı namaz kılmaya başladılar. Kureyşli müşrikler: "Bu Kur'an-ı Kerim Muhammed'e ancak yorulsun, sıkıntı çeksin diye indirilmiştir." dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: "Tâ-Hâ. Biz sana Kur'ân'ı sıkıntı çekesin diye indirmedik. Ancak korku duyan kimseye öğüt olmak üzere (gönderdik)." buyruğunu indirdi. Yani durum onların zannettikleri gibi değildir. Aksine Allah kime böyle bir ilmi vermişse o kişi hakkında hayır dilemiş olur. Nitekim Buharî ile Müslim'de Muaviye'den gelen haberde sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah kimin hakkında hayır dilerse onu dinde fa-kîh (bilgili) kılar."
Biz o Kur'an-ı Kerim'i ancak onun vasıtasıyla Allah'ın azabından korkanları rahmet, nur ve cennete götüren bir kılavuz kılmış olduğumuz Kitap'tan işittikleriyle amel eden kimselere öğüt vermen için, bir öğüt olarak indirdik. Onları iman etmeye mecbur etmek gibi bir görevin yoktur. "Senin görevin ancak tebliğden ibarettir." (Şura, 42/8); "Sen onlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin." (Gâşiye, 88/22).
Bu buyruklarla kavminin davetinden yüz çevirmesi ve onların küfür üzere kalmakta direnmeleri dolayısıyla duyduğu sıkıntılara karşı Rasulullah (s.a.) teselli edilmektedir.
Hafız Ebu'l-Kasım et-Taberânî, Sa'lebe b. el-Hakem'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Yüce Allah Kıyamet gününde kulları arasında hüküm vermek üzere Kürsîsi üzerine kurulacağı vakit alimlere şöyle buyuracaktır: Ben her ne yaparsanız size mağfiret edeyim ve bunu hiç önemsemeyeyim diye murad ettiğim içindir ki, ancak size ilim ve hikmetimi öğrettim. "
Ayet-i kerimede yer alan "ancak" ya "lâkin" anlamında munkatı' istisnadır yahut da muttasıl bir istisna olup takdiri şöyledir: "Kur'an-ı Kerim'i biz sana tebliğin sıkıntılarına katlanasın diye değil de ancak bir öğüt olsun diye indirdik."
Kur'ân-ı Kerim her ne kadar herkese bir öğüt ise de "korku duyanların öğüt almalarından özellikle söz konusu edilmesi, öğütten yararlanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. Yüce Allah'ın: "O, takva sahipleri için bir hidayettir. " (Bakara, 2/2) buyruğunu andırmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'in genel olarak herkese öğüt olmak üzere indirildiğinin delili ise Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Furkân'ı bütün âlemlere korkutucu olsun diye kuluna indirenin şanı ne yücedir!" (el-Furkân, 25/1).
Kur'ân-ı Kerim ile öğüt vermenin mahiyeti de Rasulullah (s.a.)'ın Kur'ân-ı Kerim'i okuyarak, onu beyan ederek onlara öğüt vermesi şeklinde idi.
"O, yeri ve yüksek gökleri yaratandan indirilmedir." Ey Muhammedi Sana gelen bu Kur'ân-ı Kerim, yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından indirilmiştir. Bu iki cihetten kasıt ise, alttaki ve üstteki cihetlerdir. Yeryüzü aşağıda olup kesif oluşuyla, gökler ise yükseklerde bulunup letafeti ile Allah tarafından yaratılmıştır.
Ayet-i kerimeden kasıt da Kur'ân-ı Kerim'i gereğince takdir edebilmeleri için Kur'ân'ı indirenin azametinin mükemmelliğini kullara haber vermektir.
"O Rahman, Arş'a istiva etti." Kur'an-ı Kerim'i indiren, aynı zamanda büyüğü ile küçüğü ile bütün nimetleri ihsan eden Rahman olan Allah'tır. Allah, Arş'in üzerine yükselmiştir. Bunun nasıl olduğunu insanlar bilemezler. Aksine bizler tahrif, te'vil, teşbih, temsil ve ta'til söz konusu olmaksızın sıfatlara iman eden selef-i salihînin izlediği yola uygun olarak buna iman ederiz. O halde bu mekân söz konusu olmaksızın, Allah'ın celâl ve azametine yakışan bir istivadır; tıpkı Yüce Allah'ın: "Allah'ın eli onların eli üzerindedir." (Feth, 48/10) buyruğunda olduğu gibi. Çünkü şanı Yüce Allah cisim olmadığı gibi, sonradan yaratılmış hiç bir şeye de benzememektedir. Arş ise yaratılmış bir şeydir, onun gerçek mahiyetinin ne olduğunu bilemeyiz.
Ancak sonradan gelenler (halef), sıfatların tevil edilmesi görüşündedir. Bunlara göre istiva ile anlatılmak istenen eksiksiz bir istilâ, hakimiyeti ve tasarrufu altına almaktır. "Arş" ise mülk demektir, "el" de kudret anlamındadır.
"Göklerde, yerde, onların arasında ve nemli toprağın altında olanların hepsi O'nundur." Şüphesiz Kur'an-ı Kerim'i indiren Allah aynı zamanda göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan bütün mahlûkatın mutlak malikidir. Her şeyin sahibi ve idare edicisidir, her şeyde mutlak tasarruf sahibi olandır. Toprağın altında bulunan her şeyin de mutlak malikidir. Mülkiyetiyle, yönetim ve tasarrufu itibariyle kâinatın bütünü yalnızca O'nundur.
"Sen sözünü açığa vursan da muhakkak O, saklı olanı da, ondan gizli olanı da bilir." Eğer sen Allah'ı açıktan zikreder ve ona açıkça dua edersen, şüphesiz Yüce Allah gizli olanı da açığa vurulanı da çok iyi bilendir. Bunlardan daha gizli olan, hatırdan geçen ve insanın kendi kendisine kararlaştırdığı şeyleri de O bilir. Bütün bunları bilmek şanı Yüce Allah için zor değildir. Sen Allah'ı anarken ve O'na dua ederken, istersen açıktan, yüksek sesle zikredip dua et. Şunu bil ki, O'nun buna ihtiyacı yoktur. Çünkü O, gizli olanı da bilir, gizliden daha gizli ve saklı olanı da
Dua ve zikirlerin dil ile söylenmesine gelince: Bu uygulama, bu hususta kalbe ve anlamın canlandırılmasına yardımcı olmasından, duyu organlarını da istenen şeylerle meşgul edip başka şeyleri düşünceden uzaklaştırmasından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabbini içinden yaluararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an ve gafillerden olma!" (A'râf, 7/205).
"Allah O'dur ki O'ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O'nun-dur." Şüphesiz az önce geçen kemal sıfatları, kendisinden başka ilâh bulunmayan, hak ile kendisine ibadet olunan Allah'ındır. Her türlü kemal, takdis ve temcide delâlet eden en güzel isim ve sıfatlar da yalnız O'nundur. En güzel isimler (Esmâu'l-Hüsnâ) sahih hadiste varid olan 99 isim olup daha önce A'raf suresinde sözü geçen isimlerdir. Aynı şekilde hikmetinin kemali ve eksiksiz doğru olarak kendisinden sadır olan fiiller de O'nun tarafından var edilirler.
Böylelikle bu ayet-i kerimelerin Kur'ân-ı Kerim'i Allah'ın Rasulü'ne indiren yüce zatı gökleri ve yeri yaratmakla, nimetlerin sahibi Rahman olmakla, Arş'a istiva edip kâinatta tasarrufta bulunan olmakla, mülkiyeti, idaresi ve tasarrufu itibariyle kâinatın tümü yalnız kendisinin olmakla, -gizli ve açık farkı olmaksızın- her şeyi bilen O olmakla, güzel isimlere, üstün sıfatlara ve dosdoğru fiillere sahip olup kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah olmakla nitelendirdiği ortaya çıkmaktadır.
Bu sıfatların söz konusu edilişinden sonra, acaba Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan başkası tarafından indirildiğini iddia edebilecek kimse çıkar mı ve acaba taştan, ağaçtan yahut da madenden yapılmış bir putu Allah'a ortak edinmek doğru olur mu?
İşte bütün bunlar dolayısıyla henüz cahiliye içerisinde bulunan Ömer b. el-Hattâb da bu ayet-i kerimeleri kız kardeşi okuduğunda, uyanık bir akıl ile çabucak İslâm'a ve imana yönelmiştir.
Tâ-Hâ suresi Ömer (r.a.)'in İslâm'a girişinden önce nazil olmuştur. [7]
Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu:
İbni İshâk'ın Stresinde rivayetine göre Hz. Ömer İslâm'a girmeden önce ileri derecede bir İslâm düşmanıydı. Bir gün Rasulullah (s.a.)'ı öldürmek kas-dıyla kılıcını kuşanarak yola koyuldu. Yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. "Nereye gidersin, ey Ömer?" diye soran Nuaym'a: "Şu dininden dönen, Ku-reyş'in arasına tefrika sokan, onları beyinsizlikle suçlayan, Kureyş'in dinini ayıplayan ve onlann dinine söven Muhammed'i öldürmek istiyorum." Nuaym ona: "Allah'a yemin olsun ki ey Ömer, sen kendini kaybetmiş birisisin. Böyle bir şey yaptığın takdirde Abdu Menâf oğullarının Muhammed'i öldürdükten sonra yeryüzünde sağ salim yürümene fırsat vereceklerini mi zannediyorsun, niye kendi ailene dönüp de onları düzeltmiyorsun?" dedi.
Ömer: "Ailem diye kimleri kastediyorsun?" diye sordu. Nuaym: "Enişten ve amcan oğlu Said b. Zeyd ile kız kardeşin Hattab kızı Fatıma'yı kastediyorum. Allah'a yemin olsun onlar da İslâm'a girdiler ve Muhammed'in dinine uydular, sen git onlarla uğraş" dedi.
Bu sefer Hz. Ömer kız kardeşinin ve eniştesinin evinin yolunu tuttu. Bunların yanında Habbab b. el-Eret vardı. Beraberlerinde kendilerine okutup öğretmek üzere getirdiği Tâ-Hâ suresinin baş taraflarının yazılı olduğu bir sahife vardı. Hz. Ömer'in geldiğini fark edince Habbâb iç taraftaki bir odada saklandı. Hattab'm kızı Fatıma da sahifeyi alıp sakladı. Ömer ise Habbâb'm okuyuşunu duymuştu. İçeri girince: "Şu işittiğim fısıltılar neydi?" dedi.
Fatıma ve kocası: "Bir şey işitmiş değilsin" dediler. Hz. Ömer "Allah'a yemin ederim ki işittim. Ben sizlerin Muhammed'in dinine tabi olduğunuzu haber aldım" diyerek eniştesi Said b. Zeyd'i tokatladı. Kızkardeşi kocasının üzerinden çekmek üzere Ömer'in yanına doğru kalkınca, ona da bir darbe indirdi kafasını yaraladı.
Ömer bunu yapınca kız kardeşi ve eniştesi ona şöyle dediler: "Evet, İslâm'a girdik. Allah'a ve Rasulü'ne iman ettik, haydi istediğini yap!"
Ömer yaptığını görünce pişman oldu, aklı başına geldi. Kızkardeşine: "Şu az önce okuduğunuzu işittiğim sahifeyi bana ver. Şu Muhammed'in getirdiğine bir bakayım" dedi.
Kızkardeşi ona: "Senin ona bir zarar vereceğinden korkuyoruz" deyince Ömer: "Korkma!" dedi. Bu sahifeyi okuduktan sonra olduğu gibi kendisine iade edeceğine dair tanrılarına yemin etti. Bu sözleri söyleyince kız kardeşi İslâm'a girmesi ümidiyle şöyle dedi: "Kardeşim! Sen müşrik olarak pissin. Halbuki böyle bir sahifeye temiz olandan başkası el süremez."
Bu sefer Ömer kalkıp gusletti, kız kardeşi de ona sahifeyi verdi. Sahifede Tâ-Hâ suresi yazılıydı. Hz. Ömer Tâ-Hâ'nın baş taraflarını okuyunca şöyle dedi: Bu söz ne kadar güzel ve ne kadar üstündür! Habbâb bu sözleri işitince dışarı çıktı ve ona dedi ki: "Ey Ömer! Allah'a yemin ederim ki, peygamberinin yaptığı duayı Yüce Allah'ın senin hakkında kabul etmiş olacağını ümid ederim. Ben dün dua ederken onun şöyle buyurduğunu işittim: "Allah'ım ya el-Hakem b. Hişam ile veya Ömer b. el-Hattab ile İslâm 'ı güçlendir." Allah'tan kork ey Ömer, Allah'tan!" Bu sefer Ömer: "Ey Habbâb! Bana Muhammed'in nerde olduğunu bildir yanına gideyim" diyerek İslâm'a girdi. Allah ondan razı olsun.
İbni İshak'ın uzunca naklettiği rivayet böyle. Bu hikâyeyi özetle Dârakut-ni de Sünen'inde Enes (r.a.)'ten şöylece rivayet etmektedir: Bir gün Ömer bir kılıç kuşanarak yola çıktı. Ona senin enişten ve kız kardeşin dinlerinden döndüler, denildi. Ömer yanlarında Habbâb diye anılan daha sonra hicret etmiş bir kişi olduğu sırada evlerine varıp girdi. Bu sırada Tâ-Hâ suresini okuyorlardı. "Bana yanınızdaki bu yazıyı veriniz, ben de onu okuyayım" dedi. Ömer (r.a.) okuma yazma biliyordu. Kızkardeşi ona: "Sen pissin, Kur'ân-ı Kerim'e ancak temiz olanlar el sürer, haydi kalk guslet ve abdest al" dedi. Hz. Ömer kalktı, abdest aldı ve o yazılı belgeyi alıp "Tâ-Hâ..." diye okudu. [8]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Kur'an-ı azimü'ş-şan'm indirilmesi, nefisleri sıkıntıya sokmak, bedenleri bitkin düşürmek için değildir. O Rablerinden korkanların kendisinden faydalanacağı bir öğüt kitabıdır. Bununla -nüzul sebebinde az önce geçtiği gibi- "Allah bu Kur'an-ı Kerim'i Muhammed'e ancak sıkıntı çeksin diye indirmiştir!" diyen Kureyş kâfirlerinin sözleri reddedilmektedir. Onların bu sözleri üzerine Yüce Allah: "Tâ-Hâ" diye başlayan bu buyrukları indirmiştir.
el-Kelbî'nin şu sözleri bunu açıklamaktadır: Rasulullah (s.a.)'a Mekke'de vahiy nazil olunca Rasulullah (s.a.) ileri derecede ibadete koyuldu, ibadeti daha da sıkılaştı. Bu ayet-i kerime nazil oluncaya kadar belli bir süre bütün gece namaz kılmaya koyuldu. Bu ayetle Yüce Allah kendi yükünü hafifletmesini, bir miktar namaz kılıp bir miktar uyumasını emretti. Böylelikle bu ayet-i kerime, gecenin tümünün kıyam ile (namaz ile) geçirilmesi fiilini neshetti. Hz. Peygamber bu ayet-i kerimeden sonra namaz kılar ve uyurdu.
Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim, kişinin nefsini ibadet ile yorması, ileri derecede kendini sıkıntılara sokması için de değildir. Kur'ân-ı Kerim bir kolaylık kitabıdır. Rasulullah (s.a.) da ancak müsamahakâr Hanif din ile gönderilmiştir.
2- Bu Kur'ân-ı Kerim'i indiren Yüce Allah aynı zamanda yeri ve gökleri de yaratandır. O Arş'ı yüce olan, küçük büyük bütün nimetleri ihsan eden Rah-man'dır. Bütün mahlûkat ve kâinatta mutlak tasarruf sahibidir. Göklerde ve yerde bulunanlar ile her ikisi arasındaki bütün varlıklar, yerin altında bulunan madenler, zenginlik kaynakları, servet ve diğer şeyler ve yedi kat arz ile aynı şekilde yedi kat gök sema tümüyle yalnızca Onundur. O her şeyi bilendir. Açık gizli, gizliden de daha gizli olanı bilmek O'nun için aynıdır. İbni Abbas şöyle der: Gizli (sır) insanın gizlilikte başkasına söyledikleridir. Ondan da gizli olan (ahfâ) ise başkasına anlatmayıp da içinde sakladıklarıdır.
Her türlü eksiklikten münezzeh olan Rabbimiz bu kâinattaki biricik ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur, tek Rab O'dur. En güzel isim ve en yüce sıfatlar ile son derece övülmeye değer hikmetli ve dosdoğru olan fiiller O'nunkilerdir.
Şanı Yüce Allah kendisinin birliğini ortaya koymuş, ifade etmiştir. Şöyle ki: Rasulullah (s.a.) müşrikleri hiç bir ortak söz konusu olmaksızın bir ve tek olan Allah'a ibadete davet etmiş, ancak bu iş onlara ağır gelmişti. Ebu Cehil onun Rahman'dan söz ettiğini görünce el-Velid b. Muğire'ye şöyle dedi: "Muhammed bizlere Allah ile birlikte başka bir ilâha dua edip ibadeti yasaklarken, kendisi hem Allah'a, hem de Rahman'a dua etmektedir. Bunun üzerine Yüce Allah: "Rahman o Arş'a istiva etti." ayeti ile şu buyruğu indirdi: "De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin, hangisiyle dua ederseniz edin, en güzel isimler yalnız O'nundur." (İsrâ, 17/110). O isimleri pek çok olmakla birlikte bir ve tektir. Daha sonra Yüce Allah: "Allah O'dur ki O'ndan başka ilâh yoktur, en güzel isimler yalnız O'nundur." buyurmaktadır. [9]
Hz. Musa'nın Rabbi İle Konuşması Mukaddes Vadide Ona Vahyin Gelmeye Başlaması
9- Sana Musa'nın haberi geldi mi?
10- Hani o bir ateş görmüştü de ehline: "Durun, çünkü ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir parça kor getiririm veya ateşin yanında bir yolgöste-ren bulurum" dedi.
11- Yanına vardığında kendisine: "Ey Musa!" diye seslenildi.
12- "Gerçek ben senin Rabbinim. Pabuçlarını çıkar. Muhakkak sen Tuva adında mukaddes bir vadidesin.
13- "Ben seni seçtim, sana vahyolunanı dinle!
14- "Ben, muhakkak ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet et, beni anmak için namaza kalk.
15- "Muhakkak kıyamet gelicidir. O'nun vaktini gizli tutarım. Herkese yaptığının karşılığı verilsin diye.
16- "O'na iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse seni O'ndan sakın döndürmesin. Sonra helak olursun."
İ'râb:
"Beni anmak için namaza kalk" buyruğundaki "Beni anmak" mefule de muzaf olabilir, o takdirde Beni anmak için, anlamındadır; faile muzaf edildiği takdirde ise: Ben seni anayım, anlamına gelir. [10]
Belagat:
"Sana Musa'nın haberi geldi mi?" ifadesi anlatılanı dinlemeye teşvik içindir. Bu takriri bir istifhamdır.
"Sıkıntı çekesin" (2. ayet), "korku duyan" (3. ayet), "yaptığının" (15. ayet), kelimelerinde ise güzel bir seci vardır. [11]
Kelime ve ibareler:
"Sana Musa'nın haberi geldi mi?" Bu ona uymak kasdıyla Hz. Musa'nın kıssasını dinleyip kulak vermeye bir teşviktir. Ayet-i kerimede hadis (haber), kişiye ulaşan sözler demektir. İster söyleneni işitmek, ister vahiy yoluyla olsun. Soru da takrir içindir.
"Hani... ehline" hanımına, "durun" burada kaim demişti. O Medyen'den Mısır'a doğru gittiği sırada bu sözü söylemişti. "Çünkü ben bir ateş gördüm, belki size ondan bir parça kor", bir değneğin ucunda yahut bir fitil ucunda oradan alınmış bir alevli ateş "getiririm." Burada "belki" demesi verdiği sözü yerine getirmeyi kesin olarak vaad etmemek içindir.
"Bir yol gösteren bulurum." Bana yolu gösterecek bir kimse bulurum. Gece karanlık olduğu için Hz. Musa yolunu kaybetmişti.
'Yanına" ateşin yanma "vardığında" yeşil bir ağaçta alev alev yanan beyaz bir ateşle karşılaştı. Tevazu ve edep için "papuçlarını çıkar... mukaddes bir vadidesin" yani temiz ve arıtılmış yahut mübarek kılınmış bir vadide. Bu ise bölgeye saygı duyma emrinin gerekçesidir. "Ben seni seçtim." Kavmin arasında peygamberlik için seni seçtim. "Sana vahyolunanı dinle!" benden sana vahyo-lunacakları yahut da vahyi işit, ona kulak ver. "ben muhakkak, Ben Allah'ım, Benden başka ilâh yoktur, öyleyse Bana ibadet et." Bu, verilen bu emrin ilmin nihaî derecesi olan tevhidi, amelin kemali olan da ibadeti emretmeye münhasır olduğunu göstermektedir.
"Beni anmak için namaza kalk." Bu anış özelliğinin namaza veriliş sebebi, mabudun namazda hatırlanması, kalbin de dilin de namazda mabudu zikretmekle uğraşması dolayısıyladır. Bunun, bana namaz kılmayı hatırladığın vakit namaz kıl, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü Ahmed, Buharî, Müslim, Tirmizî ve Nesaî'nin Enes'ten rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Her kim namaz kılmadan uyur yahut da onu unutursa onu hatırladığı takdirde kılıversin." Çünkü şüphesiz Yüce Allah: "Beni anmak için namaza kalk" buyurmaktadır.
"Muhakkak kıyamet gelicidir." Kesin olarak gelecektir. "Onun vaktini gizli tutarım." Onu oldukça gizlerim ve o gelecektir, demek suretiyle onu açığa çıkartmıyorum yahut da kopacağı vakti insanlardan saklı tutmak istiyorum, bununla birlikte kıyametin alâmetleri ortaya çıkıp onun yaklaşmakta olduğu da insanlar tarafından görülecektir.
"Herkese yaptığının karşılığı verilsin diye." Hayır veya şer türünden olsun, her bir nefis yaptığının karşılığını görsün diye. "O'na iman etmeyen ve he-vâsına uyan kimse seni O'ndan sakın döndürmesin." O'nu inkâr etmek hususunda nefsinin, hevasınm peşine takılan kimse ona iman etmekten sakın seni çevirmesin. "Sonra helak olursun." Eğer O'na iman etmekten alıkonulursan helak oldun, demektir. [12]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'in ve Rasulü'nün onu mükellef tuttuğu tebliğ ile durumunun azametini söz konusu ettikten sonra, Rasulü'nün kalbini tebliğ görevini yerine getirirken güçlendirecek şekilde geçmiş peygamberlerin bir takım hallerinden bahsetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz ?ana bütün bunları peygamberlerin haberlerinden onlarla kalbine sebat vereceğimiz şeyleri anlatıyoruz." (Hûd, 11/120). Yüce Allah burada peygamberliğin ve nsaleti tebliğin ağır yüklerini taşımak, sıkıntılarla karşılaştığında sabredip direnmek hususunda kendisine uysun diye Hz. Musa'nın kıssasını zikrederek :aşladı. Çünkü bu sure ilk nazil olan buyruklardandır. Hz. Musa da kavminin sıkıntılarına insanlar arasında en çok katlanan kimselerdendir. Bu kıssanın anlatımı Peygamber (s.a.)'e peygamber olarak karşılaştığı sıkıntılara karşı bir tesellidir. [13]
Açıklaması
"Sana Musa'nın haberi geldi mi?" Hz. Musa'nın Firavun, Firavun'un ileri gelenleri ile birlikte başından geçenlerin kıssası, Hz. Musa'ya ilk olarak vahyin "asıl geldiği, Allah'ın onunla konuşmasına dair bilgiler sana ulaştı mı? Soru ile : aşlanması haberin (insan kalbinde) iyice yer etmesini sağlamak ve muhatabın ruhunda etkileyiciliğini gerçekleştirmektir. Arap dilinde bu, etkileyici bir üslûptur.
Müfessirler şöyle der: Musa (a.s.) annesinin yanına dönmek üzere Şu-iyb'dan izin alarak yola çıktı. Yoldayken karlı ve soğuk bir kış gecesinde bir oğlu dünyaya geldi. Bir cuma gecesiydi. Yolunu kaybetmişti. Musa (a.s.) ateş yakmak istediği halde çakmağı bir türlü ateş almadı. O bu şekilde uğraşırken uzaktan yolun sol tarafında bir ateşin olduğunu gördü. O da bunu sağ tarafına iuşen Tur dağının yan tarafında çobanların yaktığı bir ateş zannetti.[14] Nite-idm Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Hani o bir ateş görmüştü de ehline: Durun, çünkü ben bir ateş gördüm, belki :n.dan size bir parça kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum, zedi." Hz. Musa bu ateşi Medyen'den Mısır'a doğru gittiği sırada karanlık bir ge-:ede görmüştü. Sahih olan görüş, Râzî'nin belirttiği gibi, gerçekten bir ateş gör-iüğü şeklindedir. Bu ateş ona hayalen görünmüş değildi. Böylelikle verdiği ha-rerde Hz. Musa doğru idi. Çünkü peygamberlerin yalan söylemesi caiz değildir.
Hz. Musa eşine, çocuğuna ve hizmetçisine müjde vererek şöyle dedi: Olduğunuz yerde kalınız. Çünkü ben uzakta bir ateş gördüm. Belki ben size o ateşten bir alev yahut alevli ateş veya -bir diğer ayeti kerimede belirtildiği gibi- kor tır ateş getiririm. Böylelikle belki siz bununla ısınırsınız -ki bu, havanın soğuk :lduğunu da göstermektedir- yahut da ateşin yanında bana yol gösterecek bir cinse bulabilirim. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Belki o ateşten sizi bir haber veya ısınasınız diye ateşten bir parça getiririm" (Kasas, 18/29). "Hu-z'â," kendisiyle yol bulunan şey demektir, masdar isimdir. Şöyle demiş gibidir: Belki ateşin yanında kendisiyle yol bulabileceğim bir kılavuz veya bir alâmet ardır. Ateşin üst taraflarında bulunmanın anlamı da şudur: Ateş sahipleri ateşe yakın yüksek bir yerde dururlar. Ateşin alevinden ve ışığından yararlanırlar, ateşin etrafını çevirdikleri takdirde ateşin üst tarafında yer almış olurlar.
"Yanına vardığında ona: Ey Musa, diye seslenildi. Gerçek ben senin Rabbi-nim, pabuçlarını çıkar. Muhakkak sen Tuvâ adında mukaddes bir vadidesin." Musa gördüğü ateşin yanına gelip yaklaşınca, şanı Yüce Allah tarafından ona seslenildi. Şu ayet-i kerimede Duyurulduğu gibi: "Sağ tarafındaki vadiden bereketli arz bölgesindeki ağaçtan: Ey Musa şüphesiz ben âlemlerin Rabbı olan Al-lahım, diye ona seslenildi." (Kasas, 28/30). Burada ise: "Gerçekten ben senin Rabbinim" buyuruldu. Ey Musa! diye seslenildi. Seninle konuşan, sana hitap eden senin Rabbindir. Ayakkabılarım çıkart. Çünkü bu daha ileri derecede bir tevazu gösterisi, şerefe daha bir riayet ve edebe uygun bir davranıştır. Sen, Sina'da Tuvâ adındaki tertemiz, korunmuş bir vadidesin.
"Ben seni seçtim, sana vahyolunanı dinle!" Ben seni risalet ve peygamberlik için seçen Allah'ım. O bakımdan sana indirilecek olan şu vahiylere, onları kabul etmeye ve yerine getirmeye hazır, idrâk edici bir dikkatle kulak ver. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ben seni ri-saletlerimle ve kelâmımla seçip insanlara üstün kıldım." (A'raf, 7/144). Akranın ve çağdaşın olan bütün insanlara üstün kıldım.
Daha sonra Yüce Allah Hz. Musa'ya vahyolunanı şöylece bildirmektedir:
"Ben, muhakkak ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet et ve beni anmak için namaza kalk." Seninle konuşan, sana seslenen Allah'tır. Bu daha önceki ifadeleri pekiştirmektedir. Mükelleflerin birinci görevi Allah'tan başka ilâh olmadığını, onun hiç bir ortağının bulunmadığını bilmektir. Sen beni tevhid et ve bana ortak koşmaksızm bana ibadet et. Çünkü şanı Yüce Allah'ın tek başına ulûhiyyeti, ibadetin de yalnızca O'na yapılmasını gerektirir. Buyruğun anlamı da şudur: Ben bir ve tek olan ve ibadete müstehak olan biricik gerçek ilâhım.
Sana emrettiğim şekilde farz namazını eda et. Rükün ve şartlarını eksiksiz yap. Namazı kılarken beni an ve yalnızca bana ihlâsla yönelerek dua et. Burada özellikle namazın söz konusu edilmesinin sebebi itaatlerin en şereflisi, ibadetlerin de en faziletlisi olmasındandır. Manası şöyle de olabilir: Sen görevini hatırlayıp beni andığın sırada namazı kıl. Çünkü İmam Ahmed, Enes'ten Rasulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Sizden herhangi biriniz namaz kılmadan uyur veya ondan gaflete düşerse hatırladığı takdirde o namazı kılsın. Çünkü şüphesiz Yüce Allah: "Beni anmak için (burdaki hadisin ifadesine göre: Beni hatırladığın zaman) namaza kalk" buyurmaktadır." Buha-rî ile Müslim'de de yine Enes'ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Her kim namaz kılmadan uyur veya unutursa, onun kefareti o namazı hatırladığı vakit kılmasıdır; bundan başka da bir kefareti olmaz."
Tirmizî ve İbni Mâce, Ebu Hureyre'nin şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Her kim bir namazı unutacak olursa onu hatırladığında kılsın. Çünkü Yüce Allah: "Beni hatırladığında namaza kalk." buyurmuştur."
Hadis-i şerifte yalnızca uyku veya unutma hali söz konusu edilmiştir. Çünkü mümin bir kimsenin namazı eda görevini herhangi bir şekilde aksatmaması gerekir. Kasten terkedilecek olursa, namazın kaza edilmesi ise daha kuvvetli bir farzdır. Çünkü namazın keffareti (emrin yerine getirilmesi) ancak onu eda etmek veya kaza etmekle mümkündür.
Daha sonra Yüce Allah, -Allah'ı tevhid edip O'na ibadet edilmesinden sonra- kıyametten veya kıyamet gününün dehşetinden ve yaratıkların akibetinden söz etmektedir. Çünkü amellerden dolayı hesaba çekilme zamanı o vakittir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak kıyamet gelicidir. Onun vaktini gizli tutarım. Herkese yaptığının karşılığı verilsin diye." Kıyamet kaçınılmaz olarak kopacaktır. Onun vaktini benden başkası nasıl bilir? O bakımdan Allah'a ibadet ve namaz kılmak gibi, o gün için hayırlı işler yap. Diğer taraftan Kıyametin kopması, her insana amelinin karşılığının verilmesi için kesin ve kaçınılmazdır. Her bir nefsin o günde yaptıklarının karşılığını bilmesi için, zorunludur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sizlere ancak yapmış olduklarınızın karşılığı verilir." (Tur, 52/16). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görecektir. Her kim zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onu görecektir." (Zelzele, 99/7-8).
Yüce Allah kıyametin kopuşunu ve insanın ecelini saklı tuttu ki, insan gayret ile üşenmeksizin çalışıp çabalasın, tevbeyi erteleyip durmasın ve her an ölümü gözetlesin diye. Ayet-i kerimedeki "hemen hemen, neredeyse" anlamına gelen (ekâde) kelimesi fazladan gelmiştir. Yani Kıyamet mutlaka gelecektir ve ben onu saklı tutuyorum, demektir.
"O'na iman etmeyen ve hevasına uyan kimse seni O'ndan sakın döndürmesin. Sonra helak olursun." Ey Musa! Kâfirlerden kıyameti tasdik etmeyen ve gelip geçici haram zevklerine dalmak suretiyle nevasının ve yanlış düşünüşlerinin peşinden giden kimseler, kıyamete iman etmek ve onu tasdik etmekten seni alıkoymasınlar.
Elbette ki, hitap Allah'ın peygamberi olan Hz. Musa'ya münhasır değildir. Ona hitap ile başlanılması başkasına da bu hususu öğretmek içindir. O bakımdan bu hitap akıllı ve bulûğa ermiş bütün insanları muhatap alır. [15]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerimelerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır.
1- İbret ve öğüt almak için peygamberlerin kıssalarını öğrenmek, onlardan haberdar olmak zorunludur. Kur'ân-ı Kerim Musa (a.s.)'nm kıssasını haber vermeye başlarken ispat ve icap (olumluluk anlamına gelen bir soru şekli) ile buna teşvik etmektedir. Buradaki "geldi mi?" sorusu her ne kadar Yüce Allah hakkında böyle bir şeyin gelip gelmediğini bilmemek açısından düşünülemeyen bir durum ise de -çünkü Allah'ın böyle bir soru ile cevaba ihtiyacı yoktur- bundan maksat, önceden de geçtiği gibi, Rasulullah (s.a.)'m kalbinde cevabın iyice yerleştirilmesidir. Böyle bir ifade tarzı ise bu hususta daha etkileyici bir anlatımdır. Nitekim kişi arkadaşını teşvik etmek, onun dikkatini çekip uyarmak kastıyla: "Filan şeye dair haber sana ulaştı mı?" diye sorar ve böylelikle bu soruya muhatap olan dinleyici haberi öğrenmek üzere dikkatini toplar.
2- Hanımına yiyecek, giyecek, mesken, soğuk zamanlarında ısınma imkânı sağlamak koca için bir görevdir. İşte bundan dolayı Hz. Musa karanlık bir kış gecesinde ısınmak için ve buna duyulan -özellikle de lohusalık halinde- ileri derecedeki ihtiyaç dolayısıyla bir ateş koru ya da alev getirmek için elini çabuk tutmuştur.
3- Hz. Musa'nın ateş getirmek üzere gidişi Yüce Allah'ın onunla konuşmasına, ona vahyin gelmeye başlayıp peygamberlik ve risaletin verilmesine sebep teşkil etmiştir.
4- İlâhî hitabın edebi ona ayakkabılarını çıkarmayı emretmeyi gerektirdi. O da derhal bu emri yerine getirdi. Nakledildiğine göre Hz. Musa ayakkabılarını çıkartıp vadinin arka tarafına fırlattı.
İşte bundan dolayı eğer necaset ya da pislik bulunuyor ise mescide girerken veya namaz esnasında ayakkabıların çıkartılması icap eder. Şayet ayakkabılar temiz ise onlarla namaz kılmak caizdir. O kadar ki, kimi ilim adamı şöyle demiştir: Ayakkabılarla kılınan namaz daha faziletlidir. Yüce Allah'ın: "Her mescidin yanında süsünüzü takınınız." (A'râf, 7/31) buyruğunun ifade ettiği anlam da budur, derler.
Ayakkabıları pislikten temizleme keyfiyeti aşağıdaki şekildedir. Eğer ayakkabılarda necis olduğu icma ile kabul edilen kan, insan sidiği gibi bir pisliğin olduğu muhakkak ise Mâlik, Şafiî ve ilim adamlarının çoğunluğuna göre ancak su ile yıkamakla temizlenir. Şayet necaset hayvan sidiği ve yaş kaba pislikler gibi necaseti ihtilaflı türden ise Evzaî ve Ebu Sevr'e göre ayakkabıları toprağa silmekle temizlenirler. Ebu Hanife ise şöyle der: Kuru necaset, sürtmek ve ovalamakla zail olur. Yaş olan necaset ise ancak yıkamakla çıkar. Sidiği ise yıkamaktan başka bir yol temizlemez. Malikîlerin ise bu konuda iki görüşü vardır. Tercihe değer görüş meshin temizleyici olacağıdır. Şafiî bütün bu tür necasetlerin su ile yıkamaktan başka bir yol ile temizlenemeyeceğini söylemiştir.
5- Önemli işlerde güzelce dinlemek, yerine getirilmesi istenen bir farizadır. Bu işlerin en önemlisi ise Allah'tan indirilen vahiydir. Yüce Allah, Allah'ın kelâmını güzelce dinleyenleri överek şöyle buyurmaktadır: "Sözü işitip de en güzeline uyan kullarıma müjde ver. İşte bunlar Allah'ın kendilerini hidayet ettiği kimselerdir." (Zümer, 39/18). Diğer taraftan dinlemekten yüz çevirenleri de şu buyruklarıyla yermektedir: "Onlar seni dinleyecekleri zaman aslında neyi dinlediklerini... pek iyi biliriz." (İsrâ, 17/47). Aklını, dikkatini toplayarak Allah'ın kelâmını dinlemek üzere kulak verenleri Yüce Allah övmekte ve bu konuda onları edeplendirmek üzere şöylece buyurmaktadır: "Kur'ân okunduğunda ona kulak verin ve sessizce dinleyin ki, rahmet olunasınız." (A'râf, 7/204). Burada da: "Sana vahyolunanı dinle!" buyurmaktadır. Çünkü böylelikle insan Yüce Allah'tan gelen buyrukları kavramak, idrak etmek imkânını elde eder.
Vehb b. Münebbih şöyle der: Azaların hareketsiz olması, gözüyle önüne bakmak, sessizce kulak verip dinlemek, aklını, dikkatini toplamak, söylenen gereğince amel etmeye karar vermek dikkatle dinlemenin adabındandır. İşte Yüce Allah'ın sevdiği dikkatle dinleme budur. Yani kul, azalarını başka işlerle meşgul etmeyecek, kalbi işittiklerinden başkasıyla uğraşmayacak, gözünü önüne eğecek, kalbi gördükleriyle oyalanmayacak, aklını, dikkatini toplayacak, işittiğinden başka bir şeyi içinden geçirmeyecek, kavramaya azmedip, kavradığı şeylerle de amel edecektir.
6- Hz. Musa'ya ilk vahiy, akidede iki önemli esas olan Allah'ın tevhidini kabul etmek, kıyamete iman etmek ile imandan sonra en önemli farz olan namazı ifa etmeyi kapsamaktadır. Kıyamet vaktinin saklı tutulması insanların ondan gereği gibi korkmaları, tevbe ve salih amele yönelmek hususunda işi sonraya erteleyerek savsaklamayı terk etmeleri içindir. Çünkü insan kıyametin ne zaman kopacağını bilmezse kıyametten korkar ve çekinir. Aynı zamanda bu, Yüce Allah'ın ölüm zamanını gizli tutmasının da sebebidir.
Namazı ikame etmek, namaz için tespit edilmiş özel vakitte vaciptir. Daha önce uyku ve unutma hallerine dair geçen nebevi hadisler gereğince, kaza edilmesi de farzdır. Kasten namazı terk edenin de, namazı vaktinden sonraya bırakmak dolayısıyla asi ve günahkâr olmakla birlikte, kaza etmesi farzdır. Unutan ve uyuyan kimse ise günahkâr değildir. Cumhurun delili Yüce Allah'ın: "Namazı dosdoğru kılınız" (Bakara, 2/43) buyruğudur. Yüce Allah burada namazın vaktinde kılınması ile sonra kılınması arasında bir fark gözetmemektedir. Bu ise vücubu gerektiren bir emirdir. Aynı şekilde, (namazı vaktinden sonraya bıraktıkları için) günahkâr olmamakla birlikte uyuyan ve unutanın kaza etmesine dair emir de sabit olduğuna göre, kasten sonraya bırakanın kaza etmesi öncelikle söz konusudur. Diğer taraftan unutmak terketmekle aynı şeydir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onları unuttu." (Tevbe, 9/67); "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da kendilerine bizzat kendilerini unutturdu." (Haşr, 59/19). Bu, ister yanılarak olsun, ister olmasın. Çünkü Yüce Allah asla unutmaz. Dolayısıyla bunun anlamı onları terk etmek şeklindedir. Aynı şekilde hatırlamak da, unuttuktan sonra da başka bir şeyden sonra da olabilir. Yüce Allah Buhârî ile Müslim tarafından ittifakla rivayet edilen kudsi hadiste Ebu Hu-reyre'den gelen rivayete göre şöyle buyurmuştur: "Kulum beni kendi içinde zikredecek olursa, ben de onu kendi nefsimde zikrederim." Yüce Allah'ın unutması söz konusu olmadığından onun bu zikretmesi unutmaktan sonra değildir. Bunun anlamı onun zikrini ben bilirim, demektir. İşte Hz. Peygamberin: "O namazı hatırladığında..." sözünün anlamı, onu kılmadığını bildiği takdirde demektir.
Buna göre insanlara olan borçlar eğer belli bir vakte taalluk edip de o vakit gelip çatacak olursa, bu borçların ödenme gereği, vücuptan sonra kaza edilmesi (yani vakitten sonra ödenmesi) sakıt olmaz. Bu gibi borçları ancak ibra kaldırır. O bakımdan herhangi bir zimmete bir borç taalluk ederse, zimmetin ondan ibra edilmesi icap eder; ister eda yoluyla, ister kaza yoluyla. Allah'ın borçlarının ödenmesi ise daha bir gereklidir.
Diğer taraftan özürsüz olarak kasten bir gün Ramazan orucunu terk etmek, orucun kaza edilmesini gerektirir. Namaz da aynı şekildedir.[16]
Mâliki mezhebine göre başka bir namazın vakti girmişken önceki namazı kılmadığını hatırlayan bir kimse, eğer beş vakit ve daha aşağısı ise unuttuğu namazdan başlar. İsterse vakti gelmiş olan namazın vakti geçsin. Şayet bundan daha fazla ise vakti girmiş olan namazdan başlar.
Hanefllerin mezhebinde de böyle olmakla birlikte onlar şunu ilâve ederler: Eğer geçen namazlar ile vakit namazı için zaman yeteri kadar geniş ise, bir gün ve bir gecelik namazlarda tertip vaciptir. Şayet içinde bulunduğu vakit namazının geçeceğinden korkuyorsa, o takdirde o vakit namazını kılar. Eğer kaza namazlarının sayısı bir gün bir gecelik namazdan fazla olursa Hanefîlere göre tertibe riayet vacip değildir.
Şafiî şöyle der: Tercih edilen görüş, vakti girmiş namazın vaktinin geçeceğinden korkmadığı sürece geçen namazı kılmakla başlamasıdır. Şayet böyle yapmayıp da vakit namazını kılmakla işe başlarsa bu dahi yeterlidir.
İmam Ahmed'in el-Esrem'in naklettiği görüşüne göre de tertip altmış yıl ve daha fazlasında bile vaciptir. Ayrıca bir kimse daha önceki namazını kılmadığını bilip dururken vakit namazı kılamayacağını, eğer kılarsa sonraki vakte ait kıldığı namazın da fasit olacağını söylemiştir.
Vakti geçmiş namazın, vakti girmiş namazdan önce kılınacağının delili de Câbir b. Abdullah'tan gelen sahih rivayettir. Buna göre Rasulullah (s.a.) Hendek gazası gününde güneş batmcaya kadar ikindi namazını geçirdi. Güneşin batıp ikindiyi kıldıktan sonra, arkasından akşam namazını kıldı. Tirmizî de İb-ni Mes'ûd'dan şunu rivayet etmektedir: Müşrikler Rasulullah (s.a.)'ı meşgul ederek, Hendek gününde gecenin Allah'ın dilediği kadar bir bölümü geçinceye kadar dört vakit namazı kılmasına engel oldular. Daha sonra Hz. Bilâl'e ezan okumasını emretti, Bilâl kalkıp ezan okudu. Sonra kamet getirerek önce öğleyi, sonra bir daha kamet getirip ikindiyi, sonra bir daha kamet getirip akşamı kıldı; sonra da kamet getirip yatsı namazını kıldı.
Vakti girmiş, fakat daralmış bir zamanda hatırladığı geçirdiği namazı kılmasında, ilim adamlarının üç farklı görüşü vardır.
Mâlik, Leys ve ez-Zührî'nin görüşüne göre vakti girmiş namazın vakti çıkacak olsa dahi geçirmiş olduğu namazla başlar.
Hasan-ı Basrî, Şafiî, muhaddis fakihler ve Mâlikîlerden İbni Vehb ise vakti girmiş namazı kılmakla başlar, derler.
Eşheb ise muhayyer olduğunu, dilediğini önce kılabileceğini söylemiştir.
Namaz kılmakta iken bir başka namazı kılmadığını hatırlayan kişi şayet imamın arkasında ise, tertibin vücubunu kabul edene de etmeyene göre de namazını tamamlayıncaya kadar imam ile birlikte namazını sürdürür. Bundan sonrasında farklı görüşler belirterek, Ebu Hanife ve Ahmed şöyle demiştir: Önce kılmadığını hatırladığı namazı kılar, sonra da imam ile birlikte kıldığı namazı kılar. Ancak ikisi arasında beş vakit namazdan fazla kazaya kalmış namazı varsa (imamla kıldığını) kılmaz.
Mâlik ise şöyle der: Bir kimse iki rekatini kılmış olduğu bir namazda kılmadığı bir namazı hatırlarsa, iki rekât sonunda selâm verir. Eğer imam ise, hem kendisinin hem de ona uyanların bu namazları batıl olur. Şayet üç rekâtını kılmış olduğu bir namazda bunu hatırlayacak olursa buna dördüncü bir rekât daha ilâve eder, selâm verir ve bu nafile bir namaz olup fasit olmaz.
Uyuduğu için namazı geçmiş ise uyanmanın akabinde önce o vakti kılmakla başlar. Çünkü Müslim ve Dârakutnî'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri şu hadis bunu gerektirmektedir. "Uyumakta bir kusur söz konusu değildir. Asıl kusur bir diğer namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayan kimsenin yaptığıdır. Her kim böyle bir şey yaparsa farkına varır varmaz o namazı hemen kılsın. Eğer ertesi güne kalırsa o namazı vaktinde kılsın." Sahih olan ise son cümlede namazı iade etmek şeklindeki görüş ile ameli terk etmektir. Çünkü Dârakutnî, İmrân b. Husayn'dan şöyle dediğini nakletmektedir: "Allah size faizi nehyettiği halde onu sizden nasıl kabul eder?" [17]
Hz. Musa'nın Asasının Yılana Dönüşmesi (Birinci Mucize)
17- "O senin sağ elindeki nedir, ey Musa?"
18- "O asanıdır. Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve ondan başka işlerimde de yararlanırım." dedi.
19- "Onu bırak ey Musa" diye buyurdu.
20- Onu bıraktığı gibi yürüyen bir yılan oluverdi.
21- "Onu al ve korkma. Biz onu önceki halinde iade edeceğiz." buyurdu.
Belagat:
"O asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve ondan başka işlerimde de yararlanırım, dedi." buyruğunda itnâb vardır. Aslında cevabın "O asamdır" şeklinde olması yeterliydi. Fakat bu hitaptan zevk aldığından dolayı cevap uzun tutulmuştur. [18]
Kelime ve İbareler:
"O... nedir?" Bu soru tarzı onda kendisine göstereceği hayret verici şeylere dikkat çekmeyi de ihtiva eden bir sorudur. "Ey Musa" Hz. Musa'ya daha bir ün-siyet vermek ve dikkatini daha çok çekmek için tekrarlanan bir hitaptır. "Ona dayanırım" Yürürken yorulduğumda yahut da koyunların başında durduğum vakitlerde ve buna benzer hallerde ona dayanırım. "Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim." Düşüp de koyunlarım yesin diye ağaç yapraklarının onun vasıtasıyla koyunlarımın tepesine düşmesini sağlarım, "ve ondan başka işlerimde de yararlanırım." Başka ihtiyaçlarımı görüp başka faydalar sağlamakta da ondan yararlanırım. Meselâ, azık taşımak, su taşımak, haşereleri kovalamak gibi.
"Yürüyen" karnı üzere hızlıca yürüyen "bir yılan," bir mucize olmak üzere büyükçe bir yılan "oldu". "Yılan (hayye)" aslında küçük büyük, erkek dişi hakkında kullanılır. Su 'ban, büyük yılan, can ise küçük yılan demektir.
"Onu al." Elinle yakala, tekrar asaya dönüşecektir; "ve korkma!" Hz. Musa onun hızlıca hareket eden, taş, ağaç demeyip her şeyi yutan bir yılan olduğunu görünce korktu ve ondan kaçtı. "Onu önceki şekline iade edeceğiz." İlk haline döndüreceğiz ki, o da asadır. [19]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Hz. Musa ile konuştuktan sonra risaletini tasdik için peygamberliğinin delillerini söz konusu etmeye başladı. Bunların ilki asanın yılana dönmesidir. Yani cansız bir varlığın canlıya dönüşmesi ve bunun aksinin gerçekleşmesidir. İşte bunlar Yüce Allah'ın bu asada Hz. Musa'nın peygamberliğini delillendirmek üzere yarattığı ve hiç bir zaman asanın özelliklerinden olmayan göz kamaştırıcı ve ister istemez kabul edilmek zorunda kalman mucizelerdir. [20]
Açıklaması
Hz. Musa'nın asa mucizesi böyle bir şeye aziz ve celil olan Allah'tan başkasının güç yetiremeyeceğine delâlet eden ve böyle bir mucizeyi ancak Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberin gösterebileceğini ortaya koyan, olağanüstü birinci delildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O senin sağ elindeki nedir ey Musa?" Asaya dair bu soru takrir içindir; yani Yüce Allah bunu çok iyi bildiği halde Hz. Musa'ya böyle bir soru sorması, Allah'ın kudretinin kemaline dikkat çekmek ve meydana getireceği olağanüstü olaylar üzerinde düşünmesini, bunun tanıyıp bildiği gerçek asası olduğundan, koşan yılana dönüşecek olanın o olduğundan emin olması içindir. Yoksa yüce Allah bunun ne olduğunu elbette ki biliyordu. Yani şu tanıyıp bildiğin ve sağ elinle tuttuğun asa ile şimdi neler yapacağımızı göreceksin, demektir.
Hz. Musa Yüce Allah'ın bu sorsuna istenenden fazlasıyla cevap verdi. Çünkü o Yüce Allah'ın hitabından hoşlanmıştı: "O asanıdır." Musa dedi ki: O benim asamdır. Aslında bu kadar cevapla maksat hasıl olmuştur. Fakat Hz. Musa asasının iki ayrı faydasını daha söz konusu etmekte ve üçüncü bir cümle ile bu faydaları topluca ifade etmektedir ki Rabbi ona: Peki, bu ihtiyaçların nelerdir, diye sorması için.
"Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve ondan başka işlerimde de yararlanırım, dedi." Yürürken ona dayanırım. Onunla ağaçların yapraklarını silkeler ve sallarım ki, koyunlar yesin. Ayrıca bunun dışında bu asa benim başka işlerime de yaramakta, ondan başka faydalar da sağlamaktayım; değişik ihtiyaçlarımı onunla gideririm. Azığımı ve suyumu taşımak, yırtıcı hayvanların saldırısına karşı korunmak ve buna benzer başka şeyler. Asanın faydaları çoktur ve bilinmektedir.
Bunun için Yüce Allah mucizenin ortaya çıkması için asasını yere atmasını emretti: "Onu bırak ey Musa, diye buyurdu." Yüce Allah Hz. Musa'ya: Ey Musa elinde bulunan bu asayı bırak, dedi.
"Onu bıraktığı gibi yürüyen bir yılan oluverdi." Hz. Musa asasını yere bıraktı. Asa, ansızın uzun, büyükçe bir yılan oluverdi. Hızlıca hareket eden bir yılan. Bir diğer ayet-i kerimede ise küçük bir yılan gibi hareket edip kıpırdadığı ifade edilmektedir ki, bu şekilde el-cânn diye adlandırılan yılan, hareket itibariyle en hızlı fakat küçük olan bir türdür. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onu ince bir yılan gibi hareket eder görünce, yüz çevirip arkasına bakmaksızın gitti." (Nemi, 27/10). Böyle denilmesinin sebebi küçüklüğünden dolayı değil de güçlü ve hızlı bir şekilde hareket ettiğinin görülmesiydi. Böylelikle onun oldukça büyük olduğu gibi, oldukça da çabuk hareket eden bir yılan olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah'ın "Yürüyen" kelimesi yürüyüp hareket eden, demektir.
Daha sonra Yüce Allah Hz. Musa'ya yerine dönmesini emretti. Hz. Musa oldukça korkuya kapılmış vaziyette geri döndü. Yüce Allah buyurdu ki:
"Onu al ve korkma! Biz onu önceki haline iade edeceğiz diye buyurdu." Rabbi ona buyurdu ki: Sağ elinle onu al ve ondan korkma! Sen onu yakaladıktan sonra biz onu bundan önce tanıdığın ilk haline geri çevireceğiz. [21]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yüce Allah'ın: "O senin sağ elindeki nedir ey Musa?" buyruğu Yüce Allah tarafından Hz. Musa'ya vahiy olarak bir hitaptır. Çünkü Yüce Allah: "Sana vahyolanı dinle!" buyurmuştu. Peygamber (s.a.) için bizzat kendisinin peygamberliğinin doğruluğunu bileceği ve kendi nefsinde bu mucizesinin bulunması kaçınılmazdır. O bakımdan Yüce Allah hem asada hem de kendi nefsindeki durumları göstererek ona mucize göstermiş oldu.
2- Bu ayet-i kerimede Hz. Musa'nın verdiği cevapta sorulan soruya cevabın sorulandan fazla olmasının caiz olduğuna bir delil vardır. Dört Sünen sahibi ile İbni Ebi Şeybe'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte belirtildiğine göre Ebu Hu-reyre'den şöyle rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a.)'a kendisiyle abdest almak üzere deniz suyu hakkında soru soruldu, o da şöyle dedi: "O, suyu temiz, meytesi de helâl olandır." Bir kadının da huzuruna getirdiği küçük bir çocuğu hakkında: Bunun için hac var mıdır diye sorması üzerine: "Evet, senin için de bir ecir vardır" dediğini Müslim İbni Abbas'tan rivayet etmiştir.
3- Yüce Allah'ın: "O senin sağ elindeki nedir?..." buyruğu Yüce Allah'ın Hz. Musa'ya vasıtasız olarak bir hitabıdır. Ancak bu Hz. Musa'nın peygamberimiz Hz. Muhammed'den daha faziletli olmasını gerektirmez. Çünkü Yüce Allah Hz. Muhammed'e miraç gecesinde şu buyruğunda hitap ettiğini belirtmektedir: "Ve o kuluna vahyettiklerini vahyetti." (Necm, 53/10). Şu kadar var ki, aralarında şöyle bir fark vardır: Hz. Musa ile Yüce Allah'ın konuştuklarını Allah insanlara da açıklamıştır. Fakat Hz. Muhammed ile konuştukları bir sırdır, insanlardan hiç bir kimse buna muttali olmamıştır.
4- İbni Abbas şöyle der: Asa tutmak, peygamberler için bir sünnet, müminler için bir alâmettir. Hasan-ı Basrî asanın altı tane meziyeti olduğunu, peygamberler için sünnet, salihler için ziynet, düşmanlara karşı bir silah, zayıflara yardımcı, münafıklara keder, itaatleri artırmaya vesile olduğunu söyler.
Asanın faydaları pek çoktur. Bunlardan birisi de düzlük ve açık bir arazide sütre edinilebilmesidir. Peygamber (s.a.)'in kendisine doğru (bu gibi yerlerde) namaz kılmak için önünde yere saplanılan bir harbesi vardı. Aynı şekilde bayram günü namaza çıktığı vakit harbenin alınıp önüne konulmasını emreder ve ona doğru namaz kılardı (sütre edinirdi). Bu da sahih hadisle sabittir. Buhâ-rî ile Müslim'de belirtildiğine göre Rasulullah (s.a.)'ın üzerine dayandığı bir bastonu vardı.
Hutbe okuyan kimsenin, bir kılıç yahut da bir asaya dayanarak hutbesini irad edeceği icma ile kabul edilmiştir. Peygamber (s.a.)'in asa ve harbesini korumakla görevli olan İbni Mes'ud'du. İbni Mes'ud elinde bir sopa tutarak hutbe okurdu. Halifeler ve ileri gelen hatipler de bu yolu izlemişlerdir. Arapların dilleri fasih ve beliğ olanlarının âdeti de konuşma esnasında, mahfillerde hutbe irad ettikleri vakit bir baston veya bir asayı ellerine alıp ona dayanmalarıdır.
5- Hz. Musa'nın elinden bıraktığı asa, tabiat kanunlarını aşmaya kadir Aziz ve Celil Allah'ın fiiliyle oldukça büyük ve çabuk hareket eden bir yılana dönüşmüştü. Allah o asanın niteliklerini olduğu gibi değiştirmişti. Aynı şekilde yılan da Yüce Allah'ın fiili ile ilk hali olan asaya dönmüştü. Bütün bunlar ise Hz. Musa için bir mucize, onun peygamberliğine dair bir delildi.
Yüce Allah Hz. Musa'nın bu mucizesini Firavun'un huzurunda yere bıraktığı takdirde ondan korkmasın diye (orada) izhar etmişti.
Hz. Musa Allah tarafından insanlara peygamber olarak gönderildiğini öğrenmiş olduktan sonra, asasının ilk defa yılana dönüşmesi halindeki korkusu, zehirli oluşu ve tehlikeli olduğundan dolayı yılanlardan korkan insan tabiatının bir gereği idi. Çünkü Hz. Musa o ana kadar bunun bir benzerini asla görmemişti. Oldukça korkuya kapılma halinde insan bir takım özelliklerinin farkına varamayabilir. Şeyh Ebu Kasım el-Ensârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-şöyle der: Bu korku onun peygamberliğinin delillerinden en güçlüsünden biridir. Çünkü sihirbaz yaptığı işin bir göz boyama olduğunu bilir ve hiç bir şekilde ondan korkmaz. [22]
Beyaz El (İkinci Mucize)
22- "Başka bir alâmet olmak üzere elini koltuğunun altına götür. Herhangi bir hastalık olmaksızın aydınlık ve berrak çıkacaktır.
23- "Sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye.
24- "Firavun'a git, çünkü o haddi aşmıştır."
25- Dedi ki: "Rabbim göğsüme genişlik ver,
26- "Ve işimi kolaylaştır.
27- "Bir de dilimden bağı çöz ki,
28- "Sözümü anlasınlar.
29- "Ve bana ehlimden bir yardımcı ver.
30- "Kardeşim Harun'u.
31- "Onunla sırtımı pekiştir,
32- 'Ve onu işimde ortak yap.
33- 'Ta ki seni çok teşbih edelim,
34- "Seni çok analım
35- "Çünkü sen bizi hakkıyla bilensin."
Belagat:
"Başka bir alâmet olmak üzere elini koltuğunun altına götür." buyruğunda (koltuk altını ifade etmek üzere kanat anlamına gelen) "cenah" kelimesi istiaredir. Kuşun cenahı (kanadı) insanın yanı, böğrü için istiare olmak üzere kullanılmıştır.
"Herhangi bir illet olmaksızın aydın ve berrak çıkacaktır." buyruğunda ihtiras vardır. İhtiras, maksat olarak gözetilmeyen bir vehmi ortadan kaldıracak ifadeyi kullanmaktır. Şayet yalnızca (aydın ve berrak diye anlamlandırılan) "beyaz" denilmiş olsaydı, bunun alaca yahut benzeri bir hastalıktan dolayı olduğu vehmi olabilirdi. O bakımdan "herhangi bir illet olmaksızın" ifadesi ile böyle bir vehmin önüne geçilmiştir. [23]
Kelime ve İbareler:
"Başka bir alâmet olmak üzere" asadan ayrı ikinci bir mucize olarak, "elini" sağ elini, "koltuğunun" sol böğründe pazunun "altına götür." Burada (koltuk altı diye meallendirilen ve aslında kanat anlamına gelen) cenah, kuşlara ait bir organdır. Daha sonra bu kelime pazu ve böğür hakkında da kullanılır olmuştur. Burada da kasıt budur. "Herhangi bir hastalık olmaksızın" Herhangi bir musibet yahut insan tabiatı itibariyle kendisinden hoşlanılmayan alaca gibi bir çirkin görünüm olmaksızın "aydınlık ve berrak çıkacaktır," güneş ışığı gibi gözleri kamaştıracaktır.
"Sana en büyük ayetlerimizden" senin risaletine delâlet eden en büyük alâmetlerimizden "gösterelim diye." Biz bunu sana böyle bir alâmetimizi gösterelim diye yaptık. Elinin önceki haline dönmesini istediği takdirde asada olduğu gibi tekrar onu koltuğunun altına sokar ve bir daha çıkartırdı.
"Firavun a" ve onunla birlikte olanlara, bu iki ayet (alâmet ve mucize) ile bir Rasul olarak "git" ve onu ibadete davet et. "Çünkü o, haddi aşmıştır." Küfürde, azgınlık ve zorbalık edişinde sınırı o kadar aştı ki, sonunda ilâhlık iddiasında bulunmuştur.
"Rabbim göğsüme genişlik ver." Risaletin ağırlıklarını taşıyabilecek, onun zorluklarına katlanabilecek şekilde göğsüme genişlik ver, tahammül ver. "Ve işimi" bana emretmiş olduğun risaleti tebliğ işimi "kolaylaştır. Bir de dilimden bağı çöz." Dilimdeki şu bağı ortadan kaldır. Söz konusu bu bağ, küçükken ağzına koymuş olduğu bir ateş parçasından dolayı ağzının yanmış olmasından kaynaklanan bir konuşma zorluğuydu. İşte bu bağı çöz ki, insanlar benimle alay etmesin ve ta "ki sözümü anlasınlar" risaleti tebliğim sırasında söyleyeceklerimi kavrayabilsinler.
"Ve bana ehlimden bir yardımcı ver." Yardımcı anlamına gelen "vezîr" kelimesinin kökü güç veya yardımcı demektir. "el-ezr"den gelmektedir. Bir başkasını güçlendirmek ve yardımcı olmak halinde kullanılır.
"Ve onu işimde ortak yap." Nübüvvet ve risalette onu benimle ortak kıl. "Ta ki seni çok teşbih edelim" Her türlü eksiklikten seni tenzih edelim. "Seni çok analım" Alabildiğine seni zikredelim. "Çünkü sen bizi hakkıyla bilensin." Durumlarımızı çok iyi bilensin. O bakımdan bize risalet nimetini ihsan buyur ve biz sana itaat etmekle senin rızandan başka bir şeyi istemiyoruz. [24]
Ayetler Arası İlişki
Şanı Yüce Allah, Musa (a.s.)'nın risaletinin doğruluğuna delâlet eden ve ilk mucize olan asa mucizesini söz konusu ettikten sonra, gözleri kamaştıracak şekilde güneş ışığını andıran bir hale gelen "Beyaz el mucizesi" diye adlandırılan ikinci mucizeyi söz konusu etmektedir.
İşte bu iki mucizeden sonra Yüce Allah ona Rabbinin elçisi olduğunu bildirmek ve Allah'a ibadete davet etmek üzere Firavun'a gitmesini emretti. Musa da Rabbinden dört hususu dua ederek istedi: Göğsüne genişlik verilmesi, işinin kolaylaştırılması, dilindeki bağın çözülmesi ve kardeşi Harun'un kendisine bir yardımcı olmak üzere peygamber kılınması. Böylelikle kardeşi onu güçlendirecek ve tebliğ görevini eda etmekte ona yardımcı olacak; Allah'ı zikretmekte, ibadet etmekte ona yardım edecektir. Buna göre Hz. Musa sekiz hususu istemiş olmaktadır ki, bunların dördü amaç, diğer dördü de araç mesabesindedir. [25]
Açıklaması
İşte Hz. Musa'nın peygamberliğini ortaya koyan ikinci belge de şudur: Şanı Yüce Allah Hz. Musa'ya elini koltuğunun altına sokmasını emrederek şöyle buyurmaktadır: "Başka bir alâmet olmak üzere elini koltuğunun altına götür. Herhangi bir hastalık olmaksızın aydın ve berrak çıkacaktır." Ey Musa! Sağ elini yahut avucunu yan tarafına götür ve sol koltuğunun altına sok. Bu el gece olsun gündüz olsun güneş ve ay ışığı gibi parlayan bir ışık saçarak bembeyaz görülecektir. Onun bu hali herhangi bir alaca hastalığı yahut bir rahatsızlık veya bir kusur dolayısıyla olmayacaktır. Şunu da belirtelim ki, Hz. Musa siyah tenli idi. İşte bu, asanın dışında Hz. Musa'nın bir başka mucizesi olmak üzere ona verilmişti. Sonra elini tekrar koltuğunun altına sokunca asıl rengini alırdı. Sihirbazlar asa mucizesini çürütmek için çalışmış olsalar dahi herhangi bir kimse beyaz el mucizesini çürütmek için çalışmış değildir.
Çünkü Hz. Musa elini sol koltuğunun altına sokup çıkardı mı bir ay parçası imiş gibi ışık saçar halde çıkardı. Hasan-ı Basrî şöyle der: Allah'a yemin olsun ki o elini bir kandilmiş gibi koltuğunun altından çıkardı. Böylelikle Aziz ve Celil olan Rabbi ile karşılaşmış olduğunu kesinlikle bilmiş oldu.
Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte bu ikisi (asa ve beyaz el) Firavuna ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki belgedir." (Kasas, 28/32). Yüce Allah aynı şekilde koltuk altını (cenah) ceyb (yaka) ile de ifade buyurmuştur: "Elini de yakana sok. Hastalık söz konusu olmaksızın parlak ve bembeyaz çıkıverecektir." (Nemi, 27/12); "Elini yakana sok, hastalık söz konusu olmaksızın bembeyaz çıkıverecektir." (Kasas, 28/32).
"Sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye!" Biz bu iki mucize ile göklerde ve yerde var olan bütün yaratıklarda, her şeye kadir olduğumuzun bazı belgelerini sana göstermek istedik.
Şanı Yüce Allah ona bu mucizeyi de gösterdikten sonra, Firavun'a gitmesini emretti, bunun gerekçesini açıkladı. Zira Firavun isyanda haddi aşmıştı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Firavun'a git. Çünkü o haddi aşmıştır." Görmüş olduğun bu mucizelerimizden ikisiyle birlikte kendisinden kaçmak üzere Mısır'dan çıkmış olduğun Mısır kralı Firavun'un yanına bir rasul olarak git. Git ve onu Allah'ın birliğine inanmaya ve o'na ibadete çağır. İsraüoğullarına güzel davranmasını emret. Çünkü o kâfir olmuş, haddi aşarak en yüce Rab olduğu iddiasında bulunmuştur. Yüce Allah Hz. Musa'ya Firavun'a gitmesini emredince -ki bu oldukça ağır bir görevdi- Rabbinden sekiz husus diledi. Ondan sonra da bu dileklerini yapmasının gerekçesini belirterek sona erdirdi. Yüce Allah bunu bize şöylece aktarmaktadır:
1- "Rabbim göğsümü genişlet." Musa, "Rabbim göğsüme bir genişlik ver, bana verdiğin bu görev dolayısıyla ondaki darlığı gider," dedi. Çünkü bu görev oldukça büyük bir iştir ve muazzam bir görevdir. Hz. Musa'nın bu istekte bulunmasının sebebi, Yüce Allah'ın şu buyruğunda da ondan naklen şöylece dile getirilmektedir: "Göğsüm daralır ve dilim de çözülmez... (o zaman görevimi yapamam)" (Şuarâ, 16/13). O bakımdan insanların vereceği sıkıntılara, risaletin ağır yüklerine katlanabilmek için darlık yerine genişliğin verilmesini Allah'tan istedi.
2- "Ve işimi kolaylaştır." Bana vermiş olduğun tebliğ ve risalet yükümlülüklerini yerine getirmemi kolaylaştır, bu görevimi ifa edebilmek için güç ver. Eğer sen bana yardımcı olmaz, bana destek vermezsen elbette ki, ben bu görevi yerine getiremem.
3- "Bir de dilimden bağı çöz ki, sözümü anlasınlar." Konuşurken dilimde bana bir rahatlık ver. Ondaki düğümü ve zorlukla konuşmayı ortadan kaldır ki, risaleti tebliğ ederken söyleyeceğim sözleri iyice anlasınlar. Hz. Musa'nın dilinde bir tutukluk veya bir kekemelik vardı. Küçükken onun önüne hurma ve kor ateş sürülünce, o kor ateşi alıp dilinin üzerine almış, bu yüzden dilinde böyle bir tutukluk meydana gelmişti. Bu durum ise henüz küçükken Firavun'un sakalından bir kılı çekip yolduğu zaman olmuştu. Buna kızan ve bunu kötüye yorumlayan Firavun'a ise hanımı şöyle demişti: "Bu bir şeyden anlamaz bir çocuktur." Çocuğun yetişkin aklına sahip olup olmadığını öğrenmek için hemen bir parça kor ateş ile bir hurma tanesi getirmiş, Hz. Musa da ateş parçasını dilinin üzerine koyuvermişti.
Rivayete göre Hz. Hüseyin'in de dilinde hafif bir tutukluk vardı. Peygamber (s.a.): "O bu tutukluğu amcası Musa'dan miras almıştır" buyurmuştu.
4- "Ve bana ehlimden bir yardımcı ver. Kardeşim Harun'u." Bazı işlerimde bana yardımcı ve destek olmak üzere aile halkımdan olan kardeşim Harun'u yardımcı kıl. Onu da bir rasul olarak görevlendir ki, benimle birlikte risaletin yüklerini taşısın. Dinin yayılmasına olan ihtiyaç peygamberlerin başkalarıyla desteklenmesini gerektirir. Bundan dolayı Hz. Musa şöyle demiştir: "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimler olacaktır? Havariler: Allah'ın yardımcıları bizleriz..." demişti." (Al-i İmran, 3/52).
5, 6- "Onunla sırtımı pekiştir ve onu işimde ortak yap." Rabbim onunla beni daha bir güçlendir, risalet hususunda bana ortak yap ki, bizden istenen görevi en mükemmel şekliyle yerine getirelim ve en üstün gayeyi gerçekleştirelim. Kısacası Hz. Musa kendisine yardımcı olsun, gücüne güç katsın ve ona destek versin diye Hz. Harun'un da kendisi gibi bir peygamber olması için şefaatte bulunmuştur. Çünkü bu konuda yalnızca akrabalığa güven olmaz.
7, 8- "Ta ki seni çok teşbih edelim, seni çok analım." Sana yakışmayan sıfat ve fiillerden seni çokça tenzih edelim. Sana başkasını ortak koşmaksızın yalnızca seni çokça analım. Mücâhid şöyle der: "Ayaktayken, otururken ve yatarken Allah'ı anmadığı sürece herhangi bir kul Allah'ı çokça zikredenlerden olamaz."
"Çünkü sen bizi hakkıyla bilensin." Ey Rab! Senin bizi bu iş için seçerken, bize peygamberliği verirken, bizi ulûhiyyet iddiasında bulunan azgın ve zorba bir tağuta, Firavun'a gönderirken, bizim de başkalarının da hallerini çok iyi bilensin. Biz senin emrine uyup itaat ediyoruz ve bundan dolayı da sana hamdede-riz. [26]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerimeler bize aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Hz. Musa, elini koltuğunun altına sokup güneş ve ay gibi oldukça parlak bir ışık halinde bembeyaz bir halde çıkartması, asa mucizesinden sonra O'nun ikinci mucizesidir.
2- Yüce Allah Hz. Musa'yı ulûhiyyet iddiasında bulunan azgın tağut Firavun'a bir rasul olarak göndermiştir. Bu iddiasında Firavun'u haddi aşmış bir kesim de desteklemişti. Buna karşılık Yüce Allah da Hz. Musa'yı asa ve beyaz el mucizesi ile desteklemiş, ona, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir rasul olduğuna delil olacak şeyleri göstermiştir.
3- Dua da ibadetin bir türü olduğundan dolayı Hz. Musa Rabbine görevini yerine getirmesini kolaylaştırıp en güzel amaçları gerçekleştirmek için dua etti. Rabbi de Hz. Musa'nın her türlü isteğini yerine getirdi. Çünkü Yüce Allah (36. ayette de buyurduğu gibi) "istediğin sana verildi ey Musa" buyurmaktadır. Yüce Allah Hz. Musa'nın kalbine genişlik verdi, darlık ve kederini giderdi, işini kolaylaştırdı, gücüne güç kattı. Dilindeki bağları -çok az bir kısmı kalmış olsa bile büyük bir kısmı- çözdü. Az bir bölümünün kaldığını ise Yüce Allah'ın bize Fira-vun'un söylediğini naklettiği şu sözlerden anlıyoruz: "Ben şu hakir olandan ve hemen hemen (meramını) açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim1?" (Zuh-ruf, 43/52). Yüce Allah risaleti edada ona yardımcı olsun diye kardeşi Hz. Harun'a da peygamberlik vermişti. Maksadın gerçekleştirilmesi için ise yakınlaşma bir zorunluluktur. Hz. Musa'yı Harun'a peygamberlik vererek desteklemiş, gücünü sağlamlaştırmış, bu görevinde Harun'u ona ortak kılmıştı. Her ikisi de ortak koşmaksızm Musa (a.s.)nın duası ile amel etmek üzere ve O'na şirk koşmaksızın yalnızca Yüce Allah'ı ansınlar diye ona yakışmayan her türlü eksiklikten -ona evlat ve ortak koşmak gibi- tenzih ediyor, teşbih ediyordu.
4- Şüphesiz Yüce Allah bütün işlerin gizli yanlarını bildiği gibi, Hz. Musa'nın kardeşinin durumunu, Firavun'un hallerini ve başka hususları da bilendir. Hz. Musa'nın küçükken maruz kaldığı şeyleri de bilendir. O bakımdan ona iyilikte bulundu, Firavun ve onun adamlarına karşı ona yardımcı oldu. [27]
-4- Yüce Allah'ın Peygamberlikten Önce Hz. Musa'ya İhsan Ettiği Sekiz Nimeti
36- Buyurdu ki: "İstediğin sana verildi ey Musa!
37- "Andolsun ki başka bir zamanda da sana minnet etmiş idik.
38- "Hani annene vahyolan şeyleri şöylece vahyetmiş idik:
39- Onu sandığın içine koy ve denize bırak. Deniz onu kıyıya çıkarsın. Benim de düşmanım onun da düşmanı olan onu alır. Ve benim tarafımdan sana bir muhabbet bıraktım, ta ki benim nezaretimde yetiştirilesin.
40- Hatırla ki, kız kardeşin gelip: "Buna süt verecek birini göstereyim mi size" demişti. Böylece seni tekrar anana döndürdük ki, gözleri aydın olup üzülmesin. Ve sen bir kişiyi öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve seni türlü türlü mihnete uğrattık. Sonra Medyenliler arasında senelerce kaldın; sonra bir takdir üzere geldin ey Musa!
41- 'Ve kendim için seni seçtim."
Belagat:
"Ve kendim için seni seçtim" buyruğunda tebaî bir istiare vardır. Hz. Musa'nın Allah tarafından sevilmeye mazhar olmak, risalet, ikram ve onunla konuşması, bir hükümdarın önemli ve üstün işler için seçtiği kimsenin durumuna benzetilmektedir. Böyle bir seçim ise, o kişinin önemli özellikleri ve övülmeye değer nitelikleri dolayısıyla olur ve bu seçim sonucunda herhangi bir kimse makam ve mevki itibariyle o hükümdara ondan daha yakın olmaz. İşte Hz. Musa'nın da seçimi buna benzetildiği için tebaî bir istiare söz konusudur. [28]
Kelime ve İbareler:
"Minnet etmiştik." Sana nimet ihsan etmiştik.
"Hani" edatı verilen nimetleri açıklamak içindir. Senin hakkında "annene vahyolunan şeyleri şöylece vahyetmiş idik..." Annen seni doğurunca diğer doğan çocukları öldürdüğü gibi Firavun'un seni öldüreceğinden korkunca ilham verdik yahut rüyasında ona vahyettik (bildirdik). Bu, Meryem'e ve Havarilere vahyettiği türden bir vahiydir, yoksa peygamberlik vermek üzere yapılmış bir vahiy değildir. "Onu sandığın içine koy." Küçük bebek Musa'yı sandığa koy "ve onu" yani sandukayı "denize" yani Nü nehrine, "bırak. Deniz onu kıyıya çıkarsın. " Burada emir haber anlamındadır (kıyıya çıkaracaktır, demektir). "Benim de düşmanını onun da düşmanı onu alır." Bu ise Firavun'dur. "Ve benim tarafımdan sana bir muhabbet bıraktım." İnsanlar arasında sevilen bir kimse olman için nezdimden sana bir sevimlilik verdim. O bakımdan seni gören herkes gibi Firavun da seni sevdi. "Ta ki benim nezaretimde yetiştirilesin." Benim koruyup gözetmem altında büyüyesin.
"Hatırla ki": Bu da ona ihsan edilen bir başka nimettir, "kızkardeşin" Meryem, sana dair haber almak için "gelip..." O sırada sana süt vermek için süt anneler getirtilmiş, ancak sen ise onların hiç birisinin memesini almıyordun. "Buna süt verecek birini göstereyim mi size, demişti." Onu himayesine alacak, onu koruyacak birisini göstereyim mi demişti. Onun bu isteği kabul edilince Hz. Musa'nın annesini getirmiş ve hemen onun memesini almıştı. "Gözleri aydın olup sana kavuştuğu için üzülmesin." Senden ayrı kaldığından dolayı, sen de ondan ayrılıp annenin şefkatinden mahrum kaldığın için üzülmeyesiniz.
"Ve sen bir kişiyi öldürmüştün." Bu ise İsrailoğullarmdan birisinin Hz. Musa'dan yardım istemesi üzerine vaktiyle Mısır'da öldürdüğü Kıptîdir. Onu öldürdüğün için sen Firavun'dan korkarak kederlenmiştin. "Sent gamdan kurtarmıştık. " Yüce Allah'ın cezasından korkarak onu öldürmenin kederinden kurtarmıştık. Bir şeyden korkmaktan yahut maksadı elde edememekten dolayı ortaya çıkan kedere "gam" denir.
"Ve seni türlü türlü mihnete uğrattık." Çeşitli sınavlardan geçirdik ve ardı arkasına seni kurtardık. Burada sözü geçen mihnete uğratmak (el-fütun) çeşitli mihnetlerle sınayıp denemek demektir. Sonra da bunlardan kurtarılmıştı. Bu ise Hz. Musa'nın vatanından hicret, arkadaşlarını terk etmek üzere yola koyulup korka korka yaya olarak azıksız şekilde yürümesi, ücretle çalışmayı kabul etmesi ve buna benzer Mısır'dan Medyen'e doğru yolculuğu esnasında karşı karşıya kaldığı sıkıntıları özetle ifade etmektedir. Medyen ise Filistin'in güney taraflarında Mısır'dan 8 merhale uzaklıkta bir yerdir.[29]
"...senelerce kaldın." Yani Medyenliler arasında Mısır'dan oraya geldiğinden itibaren peygamber Şuayb'm yanında on yıl süreyle kaldın ve onun kızıyla da evlendin. "Sonra bir takdir üzere geldin ey Musa!" Benim ezelden beri ilmimde tayin ettiğim bir takdir üzere geldin; seninle konuşayım ve sana risalet görevini vereyim diye. Bu takdir edilen süre ise Hz. Musa'nın kırk yaşı idi. "ve kendim için seni seçtim." Risaletimle ve muhabbetle seni seçtim. Bir önceki ayette "ey Musa" ifadesinin tekrarlanması, Hz. Musa ile konuşma kıssasının sona erdiğine dikkat çekmek içindir. [30]
Ayetler Arası İlişki
Hz. Musa Rabbinden sekiz hususu istedikten ve Yüce Allah da burada onun bu isteklerini risaleti tebliğ etme imkânını bulsun diye kabul ettiğini söz konusu ettikten sonra, peygamberlikten önce ona vermiş olduğu nimetlerini hatırlattı ve bu büyük nimetlerden sekiz tanesini zikretti. Bunlar ise şu nimetlerdi: Annesine bir sanduka yapıp onu henüz süt emen bir bebekken Nil'e bırakmasını ilham etmesi: "Hani anana vahyolan şeyleri şöylece vahyetmiş idik: Onu sandığın içine koy..." Diğer bir nimet ise onu gören herkesin onu seveceği şekilde Allah'ın kendi nezdinden ona bir sevgi bırakması: "Ve benim tarafımdan sana bir muhabbet bıraktım." Allah'ın onu koruyup gözetmesi: "Ta ki benim nezaretimde yetiştirilesin." Süt emsin ve annesi tarafından ona bakılsın diye annesine döndürmesi: "Böylece seni yine anana döndürdük ki gözleri aydın olup üzülmesin." Kıptî'yi öldürdüğü için kısas edilmekten kurtarılması: "Seni gamdan kurtarmıştık." Türlü mihnete uğratılması: "Ve seni türlü türlü mihnete uğrattık." Medyenlilerle birlikte fakirlik ve gurbetin sıkıntılarına katlanması: "Sonra Medyenliler arasında senelerce kaldın." Allah'ın onunla konuşması peygamberlik ve risalet için onu seçip ona hidayet vermesi: "Sonra bir takdir üzere geldin ey Musa! Ve kendim için seni seçtim." [31]
Açıklaması
Şanı Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde Hz. Musa'nın duasını kabul buyurduğunu bildirmekte ve ona bundan önce ihsan etmiş olduğu nimetlerini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:
"Buyurdu ki: İstediğin sana verildi ey Musa." Yüce Allah Hz. Musa'ya şöyle demektedir: Ben sana istemiş olduğun şu sekiz hususu verdim: Göğsüne genişlik verilmesi, işinin kolaylaştırılması, dilindeki düğümün çözülmesi, kardeşin Harun'a peygamberlik verilmesi, onunla gücünün artırılması, risalet işinde onu ortak kılması, çokça teşbih etmek ve Aziz ve Celil olan Allah'ı pek çok zikretme imkânı.
"Andolsun ki başka bir zamanda da sana minnet etmiş idik." Andolsun biz, peygamberlikten önce de sana pek çok nimet ve ihsanlarda bulunmuş, lütfetmiştik. Bunlar şöylece sayılmaktadır:
1- "Hani annene vahyolan şeyleri şöylece vahyetmiş idik: Onu sandığın içine koy ve denize bırak. Deniz onu kıyıya çıkarsın, benim de onun da düşmanı olan onu alır." Seni Firavun'dan kurtarmak için annene ilham ettiğimizde biz sana minnet ve lütufta bulunmuştuk. Ona seni tabuta (tahta veya başka bir şeyden sandukaya) koymasını sonra bu sandukayı denize salmasını emretmiştik. Buradaki denizden kasıt yukarda geçtiği gibi Nil nehridir. Nil'e de seni Firavun'un sarayının karşısındaki kıyıya bırakmasını emrettik. Allah'ın düşmanı Firavun'un seni almasını buyurmuştuk. Gelecekte o sana düşman olacaktı. Firavun sahilde suyun başında oturuyorken ansızın o sandukayı gördü.
Getirilmesini emretti. Sanduka sudan çıkartılıp açıldı. Apaydınlık yüzlü, oldukça güzel bir bebek ile karşı karşıya kaldılar. O da eşi de onu çok sevdiler. Nitekim Yüce Allah bunu şöylece ifade buyurmaktadır:
2- "Ve benim tarafımdan sana bir muhabbet bıraktım." Kulların kalbinde yer eden, sana ihsan ettiğim bir muhabbet bıraktım. Seni gören herkes mutlaka seni severdi. Firavun ve şu sözleri söyleyen zevcesi de seni sevmişti. "Bu benim için de senin için de bir gözbebeğidir, onu öldürmeyin. Belki bize faydalı olur yahut onu evlât ediniriz." (Kasas, 28/9).
3- "Ta ki benim nezaretimde yetiştirilesin." Benim himayemde, gözümün önünde terbiye edilip büyütülesin.
4- "Hatırla ki, kız kardeşin gelip: Buna süt verecek birini göstereyim mi size? demişti. Böylece tekrar seni anana döndürdük ki gözleri aydın olup üzülmesin." Kız kardeşin çıkıp kıyı boyunca yürümeye koyuldu. Sanduka ile birlikte kıyıda yol alıyordu. Nerede duracağını görsün diye de gözleriyle onu takip ediyordu. Firavun'un ve hanımının sandukadaki bebek için süt verecek bir süt anne aradıklarını gördü ve: "Onu terbiye edecek, onu koruyacak birisini göstereyim mi size?" diyerek, annesini getirdi. Hz. Musa annesinin memesini aldı. Ondan başka hiç bir süt annenin sütünü kabul etmemişti. Böylelikle biz seni lütuf ve ihsanlarımızla annene geri döndürdük ki, annen yavrusunu kendi eliyle suya atıp, sonra ayrılık ona pek ağır gelince yavrusuna tekrar kavuştuğu için sevinsin diye.
5- "Ve sen bir kişiyi ödürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık." İsrailoğul-larından olan kişi senden yardım istediğinde sen bir yumruk ile Kıptî'yi öldürmüştün. Bu hata yoluyla bir öldürme idi. Bunun sonucunda da cezalandırılmaktan korkarak düştüğün kederden Medyen'e kaçmakla seni kurtardık; böylelikle hapse atılmaktan, öldürülmekten ve işkenceden kurtulmuş oldun.
6- "Ve seni türlü türlü mihnete uğrattık." Seni risalet görevi için seçmeden önce Firavun'a ve İsrailoğullarma rasul olarak gönderilme görevini yerine getirebilecek hale gelinceye kadar, biz sözü geçen mihnetlere ardı arkasına düşürerek deneyip durduk.
7- "Sonra Medyenliler arasında senelerce kaldın." Medyen halkı ile birlikte Mısır'dan sekiz merhale uzaklıkta Arap topraklarında senelerce kaldın, onlarla birlikte ikamet ettin. Fakirlik ve gurbetin bir çok sıkıntısını çektin. O kadar ki, hanımının mehri olmak üzere on yıllık bir süre koyunlarını otlatmak üzere Şuayb'ın yanında ücretle çalıştın.
"Sonra bir takdir üzere geldin ey Musa!" Benim önceden takdir buyurmuş olduğum seninle konuşmak ve seni peygamber kılmak üzere tespit ettiğim vakitte geldin.
8- "Ve kendim için seni seçtim." Delilimi ortaya koymak üzere risaletim ve konuşmak için seni seçtim, seni kendim ile kullarım arasına dini tebliğ etmek, tevhide ve dosdoğru şeriate iletmek üzere elçi olarak görevlendirip risalet verdim. [32]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Musa (a.s.) Rabbinden sekiz hususu istediğinde Allah onun isteğini yerine getirmiş, arzu ve dileğini Allah nezdinden bir lütuf, bir nimet ve bir rahmet olmak üzere gerçekleştirmişti.
2- Yüce Allah onun duasını kabul buyurduktan sonra bu isteğinden önce kendisine ihsan etmiş olduğu sekiz ayrı nimeti hatırlatmaktadır. Bunlar şanı Yüce Allah'ın onu düşmanların kötülüğünden, hayatının daha başlangıcında ve gençlik döneminde öldürülmekten koruması şeklinde özetlenir.
3- Yüce Allah'ın Hz. Musa'yı bir sandık içinde denize bırakması şeklindeki annesine vahyi ya bir ilham yahut da bir rüya idi. Çoğunluğun ittifakla belirttiğine göre Hz. Musa'nın annesi peygamber ya da rasul değildi. O bakımdan buradaki vahiyden peygamberlere gelen vahiy olduğunun kastedilmesi uygun değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Senden önce rasul olarak gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekler idi." (Enbiyâ, 21/7).
Kur'an-ı Kerim'de vahiy peygamberlik dışında bir anlamı ifade etmek üzere de varid olmuştur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve Rabbin arıya vahyetti..." (Nahl, 16/68); "Hani Havarilere şöyle vahyetmiştim..." (Mâide, 5/114).
4- Yüce Allah'ın fiil, tenbih ve sanatının hayret verici misallerinden birisi de süt emen bir bebek olan Musa'yı Firavun tarafından öldürülmekten kurtarması, onun Firavun'un evinde, Firavun'un sofrasında yetiştirilmesi ve Firavun'un helak edilip ileri gelen adamları ve kavmi ile birlikte denizde boğulmasına sebep olması gibi işlerdir.
5- Allah tarafından Hz. Musa'ya bir muhabbetin bırakılmasının anlamı, Allahü Teâlâ'nm Hz. Musa'yı küçüklüğünden beri risalete hazırlayıp bunun da ömrünün sonuna kadar devam etmesi suretiyle onun vasıtasıyla Allah'ın kullarına faydalı şeylerin ulaştırılmasıdır.
6- Şunlar da Yüce Allah'ın gizli tedbirleri cümlesindendir: Süt emen Musa, hiç bir süt annenin memesini, durumunu bilmezlikten gelen kızkardeşi gelinceye kadar, almıyor. Kız kardeşi onu alıp kucağına koyuyor, memesini ağzına verince sevinçle onun memesini ağzına alıyor. Ona: "Yanımızda kalır mısın?" demeleri üzerine kız kardeşi: "Benim sütüm yok, fakat ben size ona bakacak kimseleri gösterebilirim" diyor. Bu kim olabilir deyince; benim annem diye cevap verir. Peki onun sütü var mı? deyince evet kardeşim Harun'un sütü var, diye cevap vermişti. Harun, Musa'dan bir yaş daha büyüktü. Üç ve dört yaş daha büyük olduğu da söylenmiştir. Çünkü Firavun o sırada dört yaşın üzerindeki çocukların öldürülmesi cezasını kaldırmıştı. İbni Abbas'ın dediğine göre de işte Hz. Harun bu süre içerisinde doğmuştu. Kız kardeşinin bu teklifi üzerine Hz. Musa'nın annesi geldi ve Musa onun memesini emdi.
7- Dünyada peygamberin ümmetine olan şefkat ve merhametinden sonra annenin yavrusuna olan şefkat ve merhametinden daha ileri derecede bir şefkat ve merhamet yoktur. Annenin yavrusuna olan bu şefkat ve merhameti ise Allah'ın yaratması ve takdir etmesi iledir. İşte bundan dolayı Hz. Musa'nın annesi onu denize bıraktıktan sonra üzülmüş ve pişman olmuştu. Fakat kullarına merhametli olan Yüce Allah oğlunu ona geri getirmiş, gözünün aydın olmasını sağlamış üzüntü ve kederini gidermiştir.
8- Hz. Musa'nın kâfir bir Kıptî'yi öldürmesi kasten değil de kazaen olmuş ve bu peygamberlikten önce küçük yaşta cereyan etmişti. Müslim'in Sahîh'in-deki rivayete göre Ka'b Hz. Musa'nın o sırada 12 yaşında olduğunu söylemiştir.
9- Allah Hz. Musa'yı korku, öldürülme ve hapsedilme gibi belâlardan yana emniyete kavuşturmuş ve gençliği sırasında risalet görevini yüklenebilecek hale gelinceye kadar hayatının değişik merhalelerinde oldukça zorlu ve ağır imtihanlardan geçirmiş, sınamıştı.
10- Hz. Musa hanımına mehir olmak üzere, salih bir insan olan Hz. Şuayb'ın koyunlarını otlatma süresi olarak 10 yılı tamamladı ki, bu tamamlanması istenen (8 ya da 10 yıllık) iki vadeden birisiydi. Vehb şöyle der: Hz. Musa Şuayb'ın yanında 18 yıl kaldı. Bunun on yılı Hz. Musa'nın hanımı Şuayb'ın kızı Safura'nm mehri idi; 8 yıl ise yanında çocuğu oluncaya kadar ikamet suretiyle kaldığı süredir.
11- Hz. Musa bir çok mihnetlerden geçtikten sonra peygamberliğinin zamanı geldi. Daha önce Allah'ın ilim ve kazasında takdir edilmiş bir zamanda nübüvvet ve risaleti kabul edebilecek halde geldi. Çünkü peygamberlik kırk yaşında verilir.
Allah onu vahiy ve risaleti için seçti, Firavun ve onun çevresindekilere peygamber olarak gönderdi. Kıssanın geri kalanı ise bundan sonraki ayetlerde gelecektir.
Buharı ve Müslim Hz. Musa'nın seçilmesini açıklamak sadedinde Ebu Hureyre'den Rasulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: "Adem ile Musa birbirleriyle (âlem-i ervah'ta) karşılaştılar. Musa şöyle seslendi: "İnsanları bedbaht eden sendin, onları cennetten çıkarttın." Adem dedi ki: "Sen ki Allah 'm risaletiyle seçtiği ve kendisi için beğenip seçtiği kimsesin ve o sana Tevrat'ı indirmiştir." Musa: "Evet, öyledir." deyince; Adem dedi ki: "Ben bu işin Allah tarafından beni yaratmadan önce yazılmış olduğunu görüyordum." Musa: "Evet!" deyince, Adem Musa'ya karşı susturucu delilini getirmiş oldu." [33]
Firavun'u İmana Davet İle İlgili Olarak Musa Ve Harun (A.S.)'a Verilen Direktifler
42- "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin. Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.
43- 'İkiniz de Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır.
44- "Ona yumuşak söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar."
45- "Rabbinıiz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığını artırmasından korkarız." dediler.
46- "Korkmayın. Çünkü Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm" buyurdu.
47- "İmdi ona varıp deyiniz ki: Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş rasulleriz. Artık İsrailoğul-larını bizimle gönder ve onlara azap etme. Biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik. Selâm hidayete tabi olanlara.
48- Gerçekten bize vahyolundu ki: Muhakkak azap yalanlayan ve yüz çevirenler üzerinedir."
Kelime ve İbareler:
"Ayetlerimle" yani asa'm, beyaz el gibi dokuz mucizem ile "gidin". Firavun, Hz. Musa'ya: "Hadi bir ayet (mucize) getir" deyince asasını yere bırakmış ve elini de koltuğunun altından çekip çıkarmıştı. Yüce Allah bunlar hakkında: "İşte bu ikisi Firavun'a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kat'î delil (mucize)dir." (Kasas, 28/32) buyurmaktadır.
"Beni anmakta gevşeklik göstermeyin." Aralıksız olarak beni anın, beni anmaktan geri durmayın. Nereye giderseniz gidiniz, beni unutmayın, teşbih ve başka zikirlerle beni anın. Beni anmayı benim size bir desteğim, yardımım ve sizi güçlendirmem olarak belleyin. Zemahşerî şöyle der: Burada anmak (zikr) ile risaletin tebliğini kastetmiş olması da mümkündür. Çünkü zikir sair ibadetler hakkında da kullanılır. Risaletlerin tebliğ edilmesi ise ibadetlerin en büyüğü ve en üstünüdür.
Hz. Harun'un peygamberlik zamanına gelince: Rivayet edildiğine göre Yüce Allah daha kendisi Mısır'da iken Musa'yı karşılamasını vahiy yoluyla bildirmişti. Onun geldiğini işittiği ya da bu hususu ona ilham ettiği de söylenmiştir. Ayrıca kardeşi Musa ile birlikte ona hitap edilmiştir. Çünkü Hz. Harun Hz. Musa'ya tabi idi.
"Çünkü o azmıştır." Rububiyet iddiasında bulunmak suretiyle haddi aşmıştır. "O'na yumuşak söz söyleyin." Kaba olmayan, sert olmayan ifadeler kullanın. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Senin temizlenmeye meylin var mıdır? Seni Rabbine yönelteyim ki, ondan korkasın!" (Naziat, 79/18-19).
"Belki öğüt alır" üzerinde düşünür, ibret alır da iman eder " yahut korkar." Yani sizler iyi sonuç verir umudu ile bu emri yerine getirin. Yüce Allah'ın, Firavun'un iman etmeyeceğini bilmekle birlikte onları göndermesinin faydası, bağlayıcı delilin ortaya konulması ve ileri sürülecek bir mazeretinin bırakılmamasıdır. "Yahut korkar." Allah'ın intikam ve azabından çekinir. Korkmadan önce öğüt almanın söz konusu edilmesinin sebebi de şudur: Öğüt alma işin gerçeğini bilen kimse için, korkma da öyle bir şeyi umup bekleyen kimse için söz konusudur. Yani o sizin doğru söylediğinizden emin olmazsa ve öğüt almazsa en azından böyle bir şeyin doğru olduğunu sanabilir ve korkabilir.
"Bize karşı aşırı gitmesinden," cezalandırılmakta elini çabuk tutup acele etmesinden "veya azgınlığını artırmasından," yani bize karşı büyüklük taslayıp tuğyanının azgınlığının çoğalmasından "korkarız."
"Korkmayın! Çünkü" Yardım etmek, korumak ve desteklemek suretiyle. "ben sizinle beraberim." Onun söylediğini "işitir ve" yaptıklarını "görürüm". Aranızda cereyan edecek olan söz ve fiilleri işitir ve görürüm; o bakımdan size yapacağı kötülükleri önlerim.
"İmdi ona varıp" yüz yüze konuşup "deyiniz ki... bizimle Israiloğulları'nı gönder." Esirlikten onları kurtar ve bizimle birlikte Şam'a gitmelerine müsaade et. "Ve onlara azap etme." Senin yanında oldukça ağır yükümlülüklerle, oldukça ağır işleri yerine getirmek suretiyle -kazıcılık, inşaatçılık, ağır yükleri taşımak, çocuklarını öldürmek gibi- yanında azap ve işkence altında bırakma. İşte bu, müminleri kâfirlerden kurtarmanın, kâfirleri imana davet etmekten daha önemli olduğunun delilidir.
"Biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik." Biz risalet iddiamızda doğruluğumuzu kesin olarak ortaya koyan mucize ve belge ile geldik. Bu takriri bir cümledir. Çünkü bundan önceki sözler risalet iddiasını ihtiva etmektedir. Hz. Musa'nın iki mucizesi olmakla birlikte ayetin (mucizenin) tekil olarak söz konusu edilmesi, maksadın delil ile birlikte iddiayı ispatlamak oluşundandır. Buna göre bundan kasıt tür olarak ayettir, yoksa bundan kasıt ayetin, delilin bir veya birden çok olduğuna işaret değildir.
"Selâm hidayete tabi olanlaradır." Dünyada da ahirette de azaptan kurtuluş, hakkı gösteren Allah'ın ayetlerini tasdik edenleredir.
"Muhakkak azab yalanlayan" Bizim getirdiklerimizi yalan sayan "ve yüz çevirenler üzerinedir." Yani getirdiklerimizi kabul etmeyenleredir. Dikkat edilecek olursa öncelikle selâm müjdesi verilmiştir. Bundan kasıt ise teşvik ve em-rolundukları yumuşak davranma politikasının gereğini yerine getirmektir. Daha sonra da açıktan açığa azabı ve tehdidi söz konusu etmektedir, çünkü yalanlamanın cezası kesin olarak verilecektir ve bunu belirterek tehditte bulunmak da önemli bir husustur. [34]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Hz. Musa'nın sekiz isteği karşısında O'nun üzerindeki sekiz nimetini söz konusu ettikten sonra, burada da bu emir ve yasakları yahut da kardeşi Harun ile birlikte yerine getireceği direktifleri açıklmaktadır ki, bu direktifler bir başka devlete herhangi bir görevi yerine getirmek için görevin başarıya ulaşması ve en mükemmel şekilde elçiliğin yerine getirilebilmesi için yola koyulmaları esnasında elçilere ve konsoloslara verilen talimatları andırmaktadır. Özetle Yüce Allah: "Ve kendim için seni seçtim" buyurduktan sonra, Hz. Musa'yı ne için seçtiğini söz konusu etmektedir ki, bu da risaleti tebliğ ve bu görevi yerine getirmektir. [35]
Açıklaması
İşte bunlar Allah'tan Musa ve kardeşine verilmiş emir ve yasaklardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin, beni anmakta gevşeklik göstermeyin." Ey Musa! Kardeşinle beraber Firavun'a ve kavmine peygamberliğine alâmet ve belge olarak kıldığım delil ve mucizelerimle gidiniz. Bunlar ise sana indirmiş olduğum 9 ayet (mucize)tir. Risaleti onlara tebliğ etmekte zaaf ve gevşeklik göstermeyiniz. Allah'ın anılması bir güçtür, yardımdır ve bir kudrettir. Nitekim Tirmizî'nin Umâre b. Deskere'den rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Her şeyiyle ve tam anlamıyla benim kulum olan kişi dengi ile birlikte çekişirken beni anandır." Yani savaşta, kahramanlıkta, kendisine denk olan bir kişiyle karşı karşıya kaldığında, beni anan kişidir. Zikir bütün ibadetler hakkında kullanılır. Risaletin tebliğ edilmesi ise bu ibadetlerin en büyüklerindendir. Risaletin tebliği de Firavun ve kavmine Allah'ın kendilerini müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdiğini, onların küfürde kalmalarından Allah'ın razı olmayacağını hatırlatmaları, sevap, ceza, teşvik ve korkutmayı ihtiva eden emirleri onlara hatırlatmaları suretiyle risaletlerini tebliğ ederek Allah'ı "zikirde" usanmamaları emredilmiştir.
"İkiniz de Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır." Firavun'a gidin, onun ulûhiyyet iddiasını delil ve belgelerle çürütün. Çünkü o "Ben sizin en yüce Rab-binizim." (Nâziât, 79/24) demekle, Allah'a karşı isyan etmiş ve alabildiğine büyüklük taslamıştır.
İşe Firavun ile başlanmasının sebebi, onun hakim ve yönetici olmasıdır. Firavun iman etseydi çevresindekiler ve halkı da arkasından iman ederlerdi. Daha sonra Yüce Allah davet üslûplarını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar." Onunla kabalıktan uzak, ince ve latif ifadelerle konuşun. Ona yumuşak sözle hitap edin. Böyle bir hitap şekli sizin yapacağınız tebliğ üzerinde düşünmesini, kafa yormasını, sizin vasıtanızla tehdit olunduğu Allah'ın azabından korkmasını daha çok sağlayacaktır. Bundan kasıt onların azarlayıcı bir üslup kullanmamalarıdır. Meselâ şu sözleri bu kabildendir: "Senin arınmaya bir eğilimin var mıdır, seni Rabbine doğru ileteyim ki ondan korkasın..." (Nâziât, 79/18-19) Buna sebep yöneticilerin kendisini üstün gören, katı bir nefsinin olması, katı ve sert davranmayı kabul etmesi, övülmek ve yumuşak hareket dolayısıyla da yumuşamasıdır. "Belki" ifadesi de burada bundan sonra gelen buyrukların gerçekleşmesini ummak ve ortaya çıkması ihtimalini beklemek içindir. Buradaki umup bekleme, insanlar tarafından söz konusudur. Yani sizler onun öğüt alıp korkmasını umarak bunu söyleyiniz. Hitap her ne kadar Musa'ya yönelik ise de, Hz. Harun da ona tabi idi. O bakımdan Hz. Musa'ya hitap aynı zamanda Harun'a da hitaptır.
Bu ayet-i kerimede bir öğüt vardır ki, o da şudur: Firavun alabildiğine zorba ve müstekbirdi. Musa ise o dönemdeki insanlar arasında Allah'ın seçkin bir kulu idi. Bununla birlikte Firavun'a ancak yumuşaklıkla hitapta bulunmasını emrettiğini görüyoruz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et! En güzel yol ile onlarla mücadeleni yap." (Nahl, 16/125).
Hz. Musa ve Hz. Harun, şu sözleriyle karşılık verdiler:
"Rabbimiz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığını artırmasından korkarız, dediler." Musa ve Harun şöyle dedi: Rabbimiz, bizler Firavun'u tevhide ve sana ibadete davet edecek olursak, -azgınlığı, zorbalığı ve katılığı dolayısıyla- Onun elini çabuk tutup bizi hemen cezalandırmaya kalkacağından, bize eziyet verip saldırmakta aşırı gitmesinden korkarız.
"Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm, buyurdu." Yüce Allah Hz. Musa ve Hz. Harun'a Firavun'dan korkmamalarını buyurdu. Çünkü ben, yardım ve desteklemek suretiyle sizi korumak ve ona karşı yardımcı olmakla sizinle birlikteyim. Şüphesiz ben sizinle onun arasında cereyan edecek olanları çok iyi işitenim. Ben sizden yana gafil değilim, meydana gelen her şeyi bilirim. Size vereceği kötülükleri önleyeceğim. Bununla anlatılmak istenen şudur: Yüce Allah cesaret ve hikmet ile tebliğde bulunmaya onları teşvik etti ve Firavun'un yapacağı kötülükten ve onun kızgınlığına karşı kendilerini koruyup yardım edeceğine, destekleyeceğine, himaye edeceğine teminat verdi. Bu ayet-i kerime Yüce Allah'ın ilim sıfatından ayrı olarak "Semî" ve "Basîr" olmak sıfatlarına sahip olduğunun delilidir. Çünkü Yüce Allah'ın: "Çünkü ben sizinle beraberim" buyruğu Allah'ın ilmine, "işitir ve görürüm" buyruğu da "semi"' ve "basar"a delildir.
"İmdi ona varıp deyiniz ki: Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş rasulleriz." Meclisinde onun yanına gidin, karşısına dikilip şöyle deyin: Allah bizi sana peygamber olarak gönderdi. "Senin Rabbin" buyruğu gerçek Rabbin Allah olduğuna ve Firavun'un kendi adına rububiyet iddiasında bulunmasının anlamsızlığına işarettir.
"Artık bizimle İsrailoğullarını gönder ve onlara azap etme." İsrailoğul-larının esirliğine bir son ver, onları serbest bırak. Oğullarını boğazlamak, kız çocuklarını diri bırakmak, inşaat, kazı, ağır taşları taşımak gibi angarya işlerde, güçlerinin yetmeyeceği şeylerle onları mükellef tutmak suretiyle onlara işkence etme. Hz. Musa ile Hz. Harun'un böyle bir talepte bulunmakla davetlerine başlamalarının sebebi, bu yolun doğrudan Yüce Allah'a imana davetten (Firavun için) daha hafif ve daha kolay olmasındandır.
"Biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik ve selâm hidayete tabi olanlaradır." Biz sana peygamber olarak gönderilmiş olduğumuza dair Rabbinden bir mucize, bir delâlet ve bir alâmet ile gelmiş bulunuyoruz. Allah'ın gazabından ve azabından yana esenlik ve güvenlik içerisinde olmak ise peygamberlerine iman eden, hakka, hayra ve zulüm ile sapıklığı terk etmeye çağıran ayetleriyle yol bulan kimseleredir. Hz. Musa'nın bu ifadeleri bir selâmlama değildir.
Son ifade ise (yani: "Selâm hidayete tabi olanlaradır" ayeti) Peygamber (s.a.)'in kral ve hükümdarları İslâm'a davet ettiği yazışmalarında da kullanılmıştır. Meselâ, Rasulullah (s.a.) Bizanslıların büyüğü Heraklios'a gönderdiği mektubunda şöyle buyuruyordu:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'den Rumların büyüğü Heraklios'a! Selâm hidayete tabi olanlaradır.
İmdi, ben seni İslâm'ın daveti ile davet ediyorum. İslâm'a gir, kurtulursun. Allah sana ecrini iki defa verecektir."
Yalancı Müseylime de Rasulullah (s.a.)'a şu şekilde bir mektup yazmıştı: "Allah'ın Rasulü Müseylime'den Allah'ın Rasulü Muhammed'e. Selâm olsun sana. İmdi: Ben seni bu işte ortak etmiş bulunuyorum. Şehirler senin, göçebe ler benim olsun. Fakat Kureyş haddi aşan bir topluluktur."
Buna karşılık Rasulullah (s.a.) ona şöyle yazmıştı:
"Allah'ın Rasulü Muhammed'den yalancı Müseylime'ye. Selâm hidayete tabi olanlaradır. İmdi: Yeryüzü Allah'ındır, Allah onu kullarından dilediklerine miras verir. Güzel akıbet ise takva sahiplerinindir."
"Gerçekten bize vahyolundu ki: Muhakkak azap yalanlayan ve yüz çevirenler üzerinedir." Bizler sana öğüt verdik, sana irşadda bulunduk. Çünkü Allah bize hatadan uzak olarak gönderdiği vahiylerde şunu da haber vermiştir: Azap, bununla ilgili ayetleri ve bizim kendisine davet ettiğimiz Allah'ın birliğini yalanlayıp Allah'a isyan eden kimseler içindir, sadece onlar içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Haddi aşıp dünya hayatını tercih edene gelince; şüphesiz cehennem varılacak yerin ta kendisidir." (Nâziât, 79/37-39). Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte ben sizi oldukça alevli bir ateş ile korkuttum. Ona yalanlayan ve yüz çeviren bedbahtlardan başkası girmez." (Leyi, 92/11-16). Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: "İşte o ne tasdik etmiş ne de namaz kılmıştı. Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti." (Kıyâme, 75/31-32). [36]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yüce Allah, Hz. Musa'yı kendisi için seçmesi yani vahiy ve risaleti için seçmesi ile seçilmesine sebep olan husus arasında, yani risaletin tebliğ edilip vahyin insanlara iletilmesi- arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koymaktadır.
2- Yüce Allah Hz. Musa ile kardeşi Harun'u Musa'ya indirilen dokuz mucize ile desteklemiştir, ta ki bunlar peygamberliklerine bir delil ve belge, doğru söylediklerini ispatlayan bir mucize, Firavun ve kavmine Allah'ın Hz. Musa'yı ve onun kardeşi Hz. Harun'u peygamber olarak gönderdiğine bir delil olsun.
3- Yüce Allah Hz. Musa ile Hz. Harun'a, Allah'a ibadete, Allah'ın ulûhiy-yetini ona ortak koşmaksızın bir ve tek olarak kabul etmeye davet etmek üzere Firavun'a gitmelerini emretmiştir. Yüce Allah şerefini yükseltmek için öncelikle Hz. Musa'ya hitapta bulundu; daha sonra da bu hitabı tekit için kardeşi ile birlikte tekrarladı.
3- Yüce Allah'ın: "Ona yumuşak söyleyin" buyruğunda iyiliği emredip münkerden sakındırmanın, güç yetirmekle birlikte yumuşak sözlerle yapılmasına bir delil vardır. Hz. Musa'ya Allah tarafından korunacağına dair teminat verilmiş olmasına rağmen yumuşak davranma emrinin verilmiş olması, bizim bu şekilde davranmamızın öncelikle söz konusu olduğunu göstermektedir. İşte o vakit emreden veya yasaklayan arzusuna kavuşur, isteğini elde eder. Yumuşak söz ise sert olmayan ifadelerdir.
5- Firavun gibi azgın ve zorba zalimlerin haksızlıklarından, saldırganlıklarından korkmak, insan tabiatının bir gereğidir. O bakımdan Hz. Musa ile Hz. Harun'un: "Rabbimiz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığnı artırmasından korkarız." demelerinde garip kaşılanacak bir taraf yoktur.
6- İlim adamları şöyle der: Musa ile Harun, Firavun'un diğer insanlar gibi kendilerine de zarar vereceğinden korkunca, Yüce Allah, Firavun'un buna gücünün yetmeyeceğini bildirdi. Bu ayet-i kerime ise, kendisinin korkmayan bir kimse olduğunu söyleyenin görüşünü reddetmektir. Düşmanlardan korkmak, Allah'ı yakından tanımalarına, ona güvenmelerine rağmen Allah'ın peygamberlerinin ve dostlarının bir sünnetidir.
Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim bize Hz. Musa hakkında şunları nakletmektedir: "Hemen korkuyla (etrafını)gözeterek oradan çıktı." (Kasas, 28/21); "Şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti." (Kasas, 28/18). Sihirbazların iplerini ve sopalarını bıraktıkları zamanki durumu hakkında da şöyle buyurmaktadır: "Musa içinde gizli bir korku hissetti. Biz: "Korkma, çünkü üstün gelecek olan muhakkak sensin!" dedik." (Tâ-Hâ, 20/67-68). Bu surede daha önce geçen ayet-i kerimelerde de şöyle buyurulmuştu: "Onu al ve korkma! Biz onu önceki haline iade edeceğiz". (Tâ-Hâ, 20/21).
Peygamber efendimizin (s.a.) de hiç bir kimsenin ulaşamayacağı bir derecede bir tevekküle ve Rabbine güvene sahip olmakla birlikte, Müslümanları ve mallarını korumak için Medine'nin çevresinde Hendek kazması bundan dolayıdır. Bunlardan başka ashab-ı kiramın da kimi Habeşistan'a, kimi Medine'ye, Mekke müşriklerinden kendilerine gelecek zarardan korktukları ve işkence ile dinlerinden çevirirler korkusuyla dinlerini korumak için kaçıp evlerinden başka yerlere gittikleri herkesin bildiği bir husustur.
İlim adamları şöyle der: Yüce Allah'ın Ademoğullarının ruhlarına bir karakter olarak yerleştirdiği duygunun kendisinde bulunmadığını söyleyen bir kimse yalancıdır. Allah ise Ademoğullarını, nefislerine zarar ve acı verecek yahut telef edecek şeylerden korkup kaçma özelliğine sahip olarak yaratmıştır.
7- Peygamberlerin korunması yalnızca Allah tarafından ihsan edilen bir şeydir. Bu bakımdan Hz. Musa ve Hz. Harun'a şöyle buyurmuştur: "Çünkü ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm." Yardım, destek ve Firavun'a güç yetiril-mesiyle O, onlarla birliktedir. Semi ve Basar (görmek ve işitmek) ise hiç bir şeyin gizli kalmasının söz konusu olmayacağı şekilde her şeyi idrak etmektir.
Ayet-i kerime önceden de geçtiği üzere ilâhî ilme ve Yüce Allah'ın Semî'i ve Basîr oluşuna da delildir.
8- Hz. Musa ile Hz. Harun'un Firavun'dan ilk istedikleri şey, İsrailoğul-larının esirliklerine son verilmesi ve onların angarya işlerinden kurtarılması olmuştur. Çünkü İsrailoğulları Firavun'un esareti altında oldukça acıklı bir azap ile karşı karşıyaydılar. Oğulları boğazlanıyor, kadınları hizmetçi olarak kullanılıyor, çamur, tuğla yapımı ve inşaat işlerinde altından kalkamayacakları yüklerle mükellef tutuluyorlardı.
9- Hz. Musa ile Hz. Harun'un hitabı son derece yumuşak ve mantıklı idi. Ona şöyle dediler: Bizler peygamberliğimize ve sana rasul olarak gönderildiğimize delâlet eden bir mucize ile geldik. Her kim hidayete tabi olursa, Yüce Allah'ın gazabından ve azabından emin olur, kurtulur. Onların bu şekilde söylemeleri bir selâm değildir. Buna delil ise karşılaşır karşılaşmaz söylenen bir söz ve bir hitap olmayışıdır.
Yine sözlerine şunu da eklemişlerdi: Bizlere azabın, yani dünyada helak olup yok olmanın, ahirette de cehennemde ebediyyen kalmanın Allah'ın peygamberlerini yalanlayıp yüz çeviren, yani imanı kabul etmeyen kimseler için olduğu vahyolundu. İbni Abbas şöyle der: Bu muvahhidler adına çok ümid verici bir buyruktur. Çünkü onlar yalanlamadılar ve yüz de çevirmediler. [37]
Firavun İle Hz. Musa Arasında Ulûhiyete Dair Konuşma
49- "Rabbiniz kimdir ey Musa?" dedi.
50- "Rabbimiz o her şeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir" dedi.
51- "Önce geçen toplumların halleri nicedir?" dedi.
52- Dedi ki: "Onların ilmi Rabbinin nez-dinde bir Kitaptadır. Rabbin yanılmaz ve unutmaz.
53- "Yeryüzünü size bir döşek yapan, orada size yollar açan ve gökten yağmur indirendir." Biz onunla çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık.
54- Siz de yiyiniz, davarlarınıza da -şcAvcyıül. ŞvrçAifc ^«k kv, taualasda. akıl sahiplerine ayetler vardır.
55- Biz sizi ondan yarattık, oraya iade ederiz; bir kere daha yine oradan çıkarırız.
Belagat:
"Sizi iade ederiz;" ile "sizi çıkarırız." buyrukları arasında tıbâk sanatı vardır.
"Çıkardık." buyruğunda gaipten mütekellime bir iltifat vardır.
"^>\z svzv orukm yaratlvV,, om^a svzâ, Vade ed,m,z." \^x\ugoxA"&. xax&kaîû&e, vardır. Yani "ondan" ile "orada" buyrukları ile yaratmak ve tekrar iade etmek arasında bir mukabele (mukabil olanı zikretme) söz konusudur. [38]
Kelime ve İbareler:
Firavun: "Rabbiniz kimdir, ey Musa, dedi." Firavun'un ikisine hitap etmekle birlikte özellikle Hz. Musa'ya nida harfi ile hitap edişinin sebebi Hz. Musa'nın asıl görevli, Hz. Harun'un ise onun yardımcısı oluşundandır.
"Rabbimiz her şeye hilkatini verip," yaratıklardan her bir türe onun mükemmelliğine, özellik ve faydalarına, kendisini başkalarından ayıran özelliklerine uygun düşecek suret ve şeklini bağışlayan, "sonra da doğru yolu gösterendir. " Sonra her bir yaratığa kendisine verilenler ile ne şekilde uyum sağlayacağını bildirendir "dedi."
Firavun: "Önce geçen toplumların halleri nicedir dedi." Öldükten sonraki halleri ne oldu? Mutlu mudurlar, bedbaht mıdırlar. Nûh, Hûd, Lût ve Salih kavimleri gibileri putlara ibadet ettikleri için ne haldedirler?
Hz. Musa "dedi ki: Onların ilmi Rabbinin nezdinde bir Kitaptadır." Onların durumlarına dair bilgi Rabbinin nezdinde Levh-i Mahfuz'da koruma altındadır. Kıyamet gününde onlara amellerinin karşılığını verecektir. Bundan kasıt onların durumlarının Allah'tan başkasının bilmediği bir hal olduğunu anlatmaktır. Bu ifadeler ile Yüce Allah'ın kâmil ilminden hiç bir şeyin kaybolmayacağını da anlatmaktadır. "Rabbin yanılmaz." Herhangi bir şeyin yerinin ne olduğu hususunda hata etmez. Yanılmak, bir şeyin nerede olduğunu bilememek ve dolayısıyla onu bulamamaktır. 'Ye unutmaz." Rabbin hiç bir şeyi unutmaz. Bunlar ise zatı ile Alim olan Yüce Allah hakkında düşünülmesi imkânsız olan şeylerdir.
"Yeryüzünü size bir döşek yapan," yeryüzünü üstünde rahatlayacağınız bir döşek halinde yaratandır. Bütün yaratıklar arasında bu yeryüzü nimetlerinden en çok faydalanan insanoğludur. "Orada da size yollar açandır." Yeryüzünde sizlere dağlar, vadiler ve kara parçaları arasında yollar açandır. Siz oradaki menfaatleri elde edebilmek için bir yerden bir yere gitmek üzere o yolları izlersiniz, "ve gökten bir su" yağmur "indirendir. Biz onunla çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık." Biz orada türlü türlü bitkiler çıkardık. Burada gaib lafzından mütekellim kipine bir geçiş vardır. "Biz onunla çeşitli bitkilerden" türlü niteliklere sahip bitkilerden "çifter çifter çıkardık." Renkleri, tatları birbirinden farklı bitkiler yeşerttik, demektir.
"Siz de" o bitkilerden "yiyiniz." Orada o bitkilerden, "davarlarınıza da yediriniz". Davarlar (neam'ın çoğulu olarak el-en'am) deve, inek ve koyun türüdür. Buradaki emir mübahlık ifade eder ve nimeti hatırlatmak içindir. Şüphe yok ki bunlarda," burada sözü geçenlerde "akü sahiplerine ayetler" delil olacak belgeler "vardır." Burada "akıllar" anlamında kullanılan "en-nuhâ" kelimesi nuhye'nin çoğuludur. (Alıkoymak, yasaklamak anlamına gelen bir kökten gelen) bu kelimenin akıl anlamına kullanılmasının sebebi, aklın kişiyi çirkinlikleri işlemekten alıkoymasıdır.
"Biz sizi ondan" yani yerden "yarattık." Toprak sizin ilk atanızın hilkatinin esası olduğu gibi, bedenlerinizi teşkil eden maddelerin de başında gelir. "Oraya sizi iade ederiz." Ölüm ile ve parçalarınızın çözülüp dağılmasıyla toprak olursunuz. Öldükten sonra da "bir kere daha yine oradan sizi çıkarırız." İlk yaratışımızda sizi oradan çıkarttığımız gibi. [39]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah'ın emrini yerine getirmek amacıyla Hz. Musa ile Hz. Harun'un Firavun'un huzuruna gitmelerinden ve sarayına varıp uzun süre bekledikten sonra içeriye girmelerine izin verilmesinden sonra Yüce Allah Firavun ile iki peygamber arasındaki konuşmayı bize nakletmektedir. Firavun inkâr eden bir üslûpla büyüklenerek ve azgmlaşarak Yüce Allah'a dair soru sordu onlara. Halbuki kendisi şu sözleriyle Rab olduğunu ifade etmişti: "Sen aramızda bir çocuk iken seni beslemedik mi? Ömründen nice seneler içimizde kalmadın mı?" (Şuarâ, 26/18). Hz. Musa ise Yüce yaratıcının varlığını ispat için yaratıkların durumlarını delil gösterdi. [40]
Açıklaması
"Rabbiniz kimdir ey Musa? dedi." Eğer sizler Rabbinizin bana gönderdiği iki peygamberi iseniz, bana sizi gönderen Rabbinizin kim olduğunu bildiriniz. Dikkat edilecek olursa o Rabbi ikisine izafe etmekle birlikte, onları tasdik etmediğinden ve gerçek rububiyeti inkârından dolayı Allah'ın ilâhlığını kendisine izafe etmemiştir. Diğer taraftan her ikisine hitaptan sonra ayetlerin sonlarına riayet olmak üzere yalnızca Hz. Musa'ya nida ile seslendiğini görüyoruz. Bunun bir diğer sebebi ise, Hz. Musa'nın asıl tabi olunan Hz. Harun'un ise yardımcısı ve kardeşi olduğunun ortaya çıkmasıdır. O şunu söylemek istemişti: Seni gönderip sana risalet görevini veren bu Rab kimdir? Ben onu tanımıyorum. Ben sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu da bilmiyorum.
Hz. Musa ona şöyle cevap verdi: "Rabbimiz, O her şeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir, dedi." Rabbimiz, her şeye kendisine yakışan ve ondan istenen menfaate uygun suret ve şeklini verendir. Tutmak için el, yürümek için ayak, konuşmak için dil, görmek için göz, işitmek için kulağı yaratmış olması gibi.
Daha sonra Yüce Allah yaratıklarına vermiş olduğu nimetlerden yararlanma yollarını gösterdi. Onlar da her şeyden yaratılış maksadına uygun olarak, insan ve hayvanda olduğu gibi isteyerek ya da bitki ve cansız varlıklarda olduğu gibi tabiatları gereği yararlandılar. Bu Yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: "O takdir edip yol gösterendir." (A'lâ, 87/3). O, belli bir kader ile her şeyi tayin edip yaratıkları da ona iletmiştir. Bir diğer ifade ile o amelleri, ecelleri ve nzıkları yazıp takdir ettikten sonra, yaratıklar da buna göre yol takip etmişlerdir, o yolun dışına çıkmazlar; hiç kimse de bu yolun dışına çıkacak gücü kendinde bulmaz. Ayet-i kerime yaratıkların hallerini delil göstererek yaratıcıyı ispat etmek sadedindedir.
"Önce geçen toplumların halleri nicedir, dedi." Hz. Musa Firavun'a kendisini peygamber olarak gönderen Rabbinin aynı zamanda her şeyi yaratan, her şeyin kaderini tespit edip onu uygun yola ileten olduğunu haber verdikten sonra, bu sefer Firavun bu sözleriyle önceki nesilleri delil olarak ileri sürmeye koyuldu: Eğer durum bu şekilde ise geçmiş ümmetlerin ve toplumların halleri nice oldu? Onlar Rabbine ibadet etmediler, aksine onun dışında bir takım putlara ve türlü yaratıklara ibadet ettiler.
Hz. Musa şu cevabı verdi: "Dedi ki: Onların ilmi Rabbimin nezdinde bir Kitaptadır. Rabbin yanılmaz ve unutmaz." Hz. Musa dedi ki: Onların yaptıkları bütün işler Allah'ın nezdinde koruma altındadır. Levh-i Mahfuz'da tespit edilmiştir. Onların karşılığını verecektir. Allah herhangi bir şeye dair bilgisinde yanılmaz ve onlara dair bildiği şeylerden hiç bir şey unutmaz. Allah'ın bilgisi her şeyi kuşatıcıdır. Yaratıkların bilgisi ise bir şeyi kuşatamamak ile öğrendikten sonra unutmak gibi iki kusur ile karşı karşıya kalır; Allah bundan münezzehtir.
Firavun geçmiş ümmetlere dair soru sormakla Hz. Musa'yı güçlü deliller ileri sürmekten uzaklaştırmak ve böylelikle insanlar tarafından doğruluğunun açıkça görülüp anlaşılmasının önüne geçmek, Hz. Musa'yı da tarih ve hikâyelerle uğraştırmak istemişti. Fakat Hz. Musa bu işin farkına vardığından dolayı en özlü bir ifade ve en anlamlı açıklamalarla Allah'ın varlığını ispat edip geçmişin durumunu ise gaybı çok iyi bilen Allah'a havale etti.
Hz. Musa insan, diğer canlılar, çeşitli bitkiler ve cansızlardan oluşan bütün yaratıkları kapsayan genel ve ilk delili söz konusu ettikten sonra, özel bir takım delilleri zikretti ki, bunlar üç tanedir:
1- Yüce Allah: "Yeryüzünü size bir döşek yapandır." Benim Rabbim, yeryüzünü döşek gibi hazırlamış ve faydalanmak için yaymış olandır. Siz orada gayet kolaylıkla yaşarsınız. Orada karar bulmaktasınız. Yatar, kalkar, uyursunuz ve yeryüzünde yolculuklar yaparsınız.
2- "Orada size yollar açandır." Sizin için orada izleyeceğiniz yollar yarattı ve bu yolları size kolaylaştırdı. Nitekim yüce Allah başka yerlerde şöyle buyurmaktadır: "Ve orada geniş yollar kıldık ki, yol bulabilsinler." (Enbiya, 21/31); "O yeri size beşik kılan ve doğru yolda gidebilmeniz için orada size yollar açandır." (Zuhruf, 43/10); "Allah yeri sizin faydanıza bir sergi kılmıştır. Onun geniş yollarında gidesiniz diye." (Nuh, 71/19-20).
3- "Ve gökten bir su indirendir. Biz onunla çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık." Bulutlardan yağmur indirip o yağmur ile çeşitli, türlü bitkiler çıkardık. Ekinler, türlü meyveler yetiştirdik. Bunların renkleri, kokuları ve şekilleri çeşit çeşittir. Kimisi insanlara kimisi hayvanlara yararlıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Siz de yiyiniz, davarlarınıza da yediriniz. Şüphe yok ki, bunlarda akıl sahiplerine ayetler vardır." Biz çeşitli, türlü bitkiler yarattık. Bunların bir kısmı insanın faydasınadır, bir kısmı hayvanlara yem olmak içindir. Siz, size uygun olanlardan yiyiniz ve meyve olarak yararlanınız. Davarlarınızı (deve, inek ve koyunlarınızı) taze otlaklarda otlatınız, kurutup yem olarak da veriniz. Şüphesiz size söz ettiğim bu hususlarda, dosdoğru çalışan bir akıla sahip olanlar için yaratıcıdan başka ilâh olmadığına, ondan başka Rab bulunmadığına apaçık alâmetler, deliller ve belgeler vardır.
Yüce Allah yerin ve göğün bir takım menfaatlerini söz konusu ettikten sonra, bizatihi bunların istenen şeyler olmadığını, aksine bunların ahiretin menfaatlerine götüren araçlar olduğunu şöylece beyan etmektedir:
"Biz sizi ondan yarattık. Oraya sizi iade ederiz. Bir kere daha oradan sizi çıkarırız." Sizin yaratılışınızın başlangıcı yerden olmuştur. İlk babanız Adem topraktan yaratılmıştır. Gıdalardan oluşan nutfe de nihayet yerden oluşur. Çünkü hayvani gıdalar bitkilerden, bitki de su ve toprağın karışımındandır.
Öldükten sonra siz tekrar yeryüzüne döneceksiniz, toprağa gömüleceksiniz. Vücut parçalarınız toprak olup dağılacaktır.
Sizleri, yeniden diriltmek ve amel defterlerinizi vermek suretiyle kabirlerinizden çıkartacağız. Biz sizleri ilk olarak yeryüzünden çıkarttığımız gibi ölümden sonra da ikinci bir defa daha yine yerden çıkartacağız. Burada ayet- i kerimeden kasıt, Yüce Allah'ın kendi zatını tenzih etmesi ve Firavun'a aslını hatırlatarak onun topraktan yaratılmış olup tekrar toprağa döneceğinin hatır-latılmasıdır. O bakımdan dünyasına ve krallığına sakın aldanmasın. Şunu da bilsin ki, ilerde oldukça dehşetli bir gün ile karşılaşacaktır. O günde her şeyden sorgulanacak, amellerinden dolayı hesaba çekilecektir.
Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkartılacaksınız." (A'raf, 7/25); "Sizi çağıracağı o günde ona hamd ile çağrısına cevap verecek ve ancak çok az bir süre eğlenmiş olduğunuzu sanacaksınız." (İsrâ, 17/52).
Sünen sahiplerince rivayet edilen hadiste belirtildiğine göre Rasulullah (s.a.) bir cenazede hazır bulunmuştu. Ölü gömüldükten sonra bir avuç toprak alıp kabre attı ve şöyle buyurdu: "Biz sizi ondan yarattık." Sonra bir avuç daha atıp: "Oraya sizi iade ederiz" buyurdu, sonra bir avuç daha atıp: "Bir kere daha yine oradan sizi çıkarırız." buyurdu. [41]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Firavun Hz. Musa ile Hz. Harun'un davetine iman etmeyip küfrü üzere devam etti. Yüce Allah'ı bildiği halde, büyüklük taslayarak, zorbalık yolunu seçerek, yalan ve iftiraya saparak: "Rabbiniz kimdir ey Musa?" diye sordu.
2- Sözü geçen bu ayet-i kerime batıl yolda olanın sözünün aktarılmasının caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah mutlak ilâhı inkâra dair Firavun'un sözünü bize naklettiği gibi, peygamberliği inkâr edenlerin, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlerin şüphelerini de nakletmiştir. Fakat ortada herhangi bir şüphenin kalmaması için bu gibi soruların akabinde cevabın da anılması gerekmektedir.
3- Ayet-i kerime aynı şekilde şunu göstermektedir: Haklı olan bir kimse haksız olanın sözünü de dinlemelidir. Ona cevap verirken onu rahatsız etmemeli ve onu ürkütmemelidir. Tıpkı Hz. Musa'nın Firavun'a -burada- yaptığı gibi ve tıpkı Yüce Allah'ın rasulüne şu buyruğunda emrettiği gibi: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et." (Nahl, 16/155). Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer müşriklerden biri gelip senden eman dilerse ona eman ver. Ta ki Allah'ın kelâmını dinlesin." (Tevbe, 9/6).
Hz. Musa'nın Firavun'a cevabı şu olmuştur: Yüce Allah sıfatlarıyla bilinir. O kâinatı yaratandır. Her bir yaratığa belli bir şekil ve sureti verendir. Müc-ahid şöyle der: Allah her bir şeye ayrı bir suret vermiştir. İnsanların yaratıldıkları suret ile hayvanların yaratıldıkları suret ayrı ayrıdır. Hayvanların sureti de insanların sureti gibi değildir. Fakat o her bir şeyi yaratmış ve her bir yaratığa ayrı bir takdir ve ölçüler ihsan etmiştir.
İşte Allah böyledir, ne dilerse onu yapar.
5- Geçmişte, şimdi ve gelecekte gayb bilgisi Allah'a mahsustur. Firavun gelip geçmiş ümmetlerin durumu hakkında soru sorunca Hz. Musa ona, onlara dair bilginin Yüce Allah'ın nezdinde olduğunu bildirerek cevap vermiştir. Yani bu senin hakkında soru sorduğun gayb bilgisinin kapsamına girer. Bu ise Yüce Allah'ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı alandır. Onu ondan başkası bilmez. Ben de senin gibi bir kulum. Gayba dair bilgim, gaybi çok iyi bilen Allah'ın bana haber verdiği kadardır. Geçmiş nesillerin hallerine dair bilgi ise, Yüce Allah nezdinde Levh-i Mahfûz'da yazılı bulunmaktadır.
6- Yüce Allah'ın: "Onların ilmi Rabbimin nezdinde bir Kitaptadır..." ayeti ve benzerleri, unutulmasın diye ilimlerin tebliğ edilip yazılmasının delilidir. Çünkü kopya bazen karıştırma ve unutma gibi kusurlarla karşı karşıya kalabilir. Diğer taraftan insan işittiği her şeyi ezberleyemez. O bakımdan işittiklerini unutmasın diye kaydetmelidir. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre (r.a.)'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Allah mahlûkatı yaratmayı hükmettiği zaman yanında alıkonulmuş bir kitapta kendi zatı hakkında şunu yazdı: "Şüphesiz benim rahmetim gazabımı geçer." Yine Müslim'in Sahih'inde rivayete göre Rasulullah (s.a.) hacda irad ettiği hutbesini -Yemenli bir kişi olan- Ebu Şâh'a, yazılıp kendisine verilmesini isteyince, okuduğu hutbenin yazılmasını emretmiştir. Amr b. Şuayb babasından, o dedesinden o da Rasulullah (s.a.)'tan şöyle buyurduğunu nakleder: "Yazı yazmak suretiyle ilmi kaydediniz." Hatib ise senedini kaydederek Ebu Hurey-re'den rivayetle Rasulullah (s.a.)'ın hadisi ezberlemekte güçlük çeken En-sâr'dan birisine: "Sağ elinden yardım al!" dediğini rivayet etmektedir.
Hadis-i şeriflerin yazılmasının yasaklanması ise ilk dönemlerde olmuştu. Daha sonra Rasulullah (s.a.)'m hadislerin yazılmasını emretmesi, Ebu Şah'a ve başkalarına bunu mubah kılması ile bu yasak neshedilmiştir.
Ebu Bekr el-Hatib şöyle der: Hadis-i şerifin siyah şeylerle, sonra da soluk renkli mürekkeple değil de özellikle koyurenkli mürekkeple yazılması gerekir. Çünkü siyah, renklerin en koyu olanıdır. Mürekkep de zamanla solup gitmeyen bir maddedir.
7- "Onların ilmi Rabbinin nezdinde bir kitaptadır" buyruğu Yüce Allah'ın bütün malûmatı bildiğini göstermektedir. Ayet-i kerimenin birinci bölümü bunu ifade ederken, ikinci bölümü olan: "Rabbim yanılmaz ve unutmaz" bölümü de O'nun ilminin ebedî ve kalıcı olduğunu göstermekte, herhangi bir değişikliğin söz konusu olmadığına işaret etmektedir.
8- Yeryüzünü üzerinde yaşamaya elverişli olarak yaratmış olması, Yüce Allah'ın nimetlerindendir.
9- "Ve gökten bir su indirendir. Biz onunla çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık." ayetinin zahiri şanı Yüce Allah'ın suyu indirmek suretiyle yeryüzünün bitki çıkarttığını ve suyun bunda bir etkisinin bulunduğunu göstermektedir. Böyle bir etki ise suya bu özelliği ve bu karakteri verenin Yüce Allah olduğunu kabul etmek şartına bağlıdır. Buna göre Allah tarafından indirilen su, zahiren bitkinin çıkmasına sebeptir.
10- Değişik renk ve türlerde çeşit çeşit bitkilerin yeryüzünden çıkartılması, Yüce Allah'ın kudretine ve yaratıcının varlığına açık bir delildir. Bazı bitkilerin insan için diğer bir bölümünün de hayvanlar için elverişli olması "yiyiniz, davarlarınızı da yediriniz." buyruğundaki vakıanın söz konusu olması, insan üzerindeki en değerli nimetlerden birisi olduğu gibi, sağlıklı akıl sahiplerinin de bu konuda iyice düşünmelerini, dikkatle konuyu ele almalarını gerektiren hususlardandır.
11- Yeryüzünün zenginlik kaynakları ne kadar çoktur ve insanın bunlara ihtiyacı ne kadar da büyüktür! Allah bizi topraktan yarattığı gibi, ölümden sonra bizi tekrar toprağa iade edecektir. Öldükten sonra dirilmek ve hesaba çekilmek için bizi oradan çıkartacaktır. Yeryüzünden çıkartılma keyfiyetine gelince: Şanı Yüce Allah aslımız olan Hz. Adem'i topraktan yaratmıştır. Biz ona tabiyiz. İnsan bilindiği gibi bir nutfe ile bir yumurtacıktan yaratılmıştır. Bunlar da gıdalardan oluşurlar. Gıda ise ya hayvani ya da nebatîdir. Hayvani gıda nihayette bitkiye gider, bitki de elbette su ve toprağın uygun şekildeki birleşmesiyle ortaya çıkar. [42]
-7- Hz. Musa'nın Büyücülük İle İtham Edilmesi
56- Andolsun biz ona ayetlerimizin hepsini gösterdik de o yalanladı ve yüz çevirdi.
57- "Sen sihrinle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin ey Musa?" dedi.
58- "Andolsun biz de senin sihrin gibi bir sihir getiririz sana. Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti belirle ki, sen de biz de caymayalım. Düz ve geniş bir yer olsun."
59- "Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü ve insanların toplanma vakti olan kuşluk vaktidir" dedi.
Belagat:
"Düz ve geniş" ile "kuşluk vakti" kelimeleri arasında güzel bir seci vardır. [43]
Kelime ve İbareler:
"Ona ayetlerimizin hepsini gösterdik." Firavun'a bilinen ayetleri, mucizeleri gösterdik ki, bunlar Musa (a.s.)'ya has dokuz ayet ya da mucizedir/1' "o" onları "yalanladı" ve büyü olduklarını iddia etti. "ve yüz çevirdi." Yüce Allah'ın birliğini kabule yanaşmadı ya da iman ve itaatten -tekebbürü dolayısıyla- yüz çevirdi.
"Bizi topraklarımızdan" Mısır'dan "çıkarmaya" ve böylelikle orada hakimiyet senin olsun diye "mi geldin1?"
"Senin sihrin gibi" sihrine karşı duracak "bir sihir getiririz sana. Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti belirle." Bu iş için belirli ve muayyen bir söz ver. "Sen de biz de caymayalım." Eğer burada "mev'id" kelimesi sözleşi-len zaman anlamında kabul olunacak olursa, bir araya gelip toplanacağımız ve caymayacağımız bir vakit olsun, anlamına gelir. Şayet masdar olarak kabul edilir ise, verilen bu söze biz de sen de bağlı kalalım, sözde durmazlık etmeyelim, demek olur. "Düz ve geniş (ya da, taraflar için âdil) bir yer olsun." Her iki taraftan oraya gelecek olanlar için eşit uzaklıkta ortada bir yer olsun.
1- Bu dokuz mucize asa, beyaz el, denizin yarılması, taştan su kaynaması, çekirge, haşerat, kurbağa, kan ve dağın İsrailoğullan'nın tepesine yükseltilmesi idi.
Hz. Musa "Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü." Bu onların süslenip bir araya toplanıp geldikleri bir bayram günleri idi. Yani sizinle buluşmagünümüz tören günü olsun. Soru aslında buluşulacak yer hakkında sorulmakla birlikte buluşma yeri söz konusu edildiğinden verilen cevap anlam itibariyle soruya -lafzan uygun düşmese bile- mana itibariyle uygundur. Çünkü o tören gününde insanların toplanmaları suretiyle herkes tarafından görülüp bilinen muayyen bir yerde toplanmaları kaçınılmaz bir şeydir. Böylelikle buluşma zamanı söz konusu edilmekle buluşma yeri de bilinmiş olmaktadır, "ve insanların toplanma vakti olan kuşluk vaktidir dedi." Yani güneşin yükseleceği vakit bir araya gelsinler. [44]
Ayetler Arası İlişki
Firavun'un Hz. Musa'ya Rabbine dair soru sormasından sonra, Yüce Allah: "Rabbimiz o her şeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir." (50. ayet) buyruğu ile "yeryüzünü size bir döşek yapandır..." (51. ayet) gibi buyruklarda Allah'ın birliğini ispatlayan ayetler ile asa ve beyaz el gibi Hz. Musa'nın peygamberliğini gösteren ayetleri Firavun'a gösterdiğini söz konusu etmektedir. Ancak Firavun bütün bunları yalanladı, Hz. Musa'yı sihirbazlıkla itham etti. Sihirbazlarla karşılaşmasını ve karşılaşma yeri ile bir araya gelinecek zamanı da belirlemesini istedi. [45]
Açıklaması
"Andolsun biz ona ayetlerimizin hepsini gösterdik de, o yalanladı ve yüz çevirdi." Allah'a yemin olsun ki, biz kudretimize, vahdaniyetimize ve Musa'nın peygamberliğine delâlet eden ayetlerimizi gösterdik. Dokuz ayet (mucize) ^ ile bunların dışında kalan çeşitli delil ve belgeler bunlara örnektir. O bütün bunları gördü, kavradı, fakat hepsini yalanladı. Küfür, inat ve azgınlıkla iman ve hakka yapılan çağrıyı kabul etmeyip yüz çevirdi. Nitekim Yüce Allah bu durumu başka yerlerde şöylece ifade etmektedir: "Kalpleri onlara inandığı halde sadece zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler." (Nemi, 27/14); "Andolsun ki, bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir. Ey Firavun, ben de seni gerçekten helak edilmiş sanıyorum., dedi." (İsra, 17/102). Daha sonra Yüce Allah, Firavun'un şüphesini ve yalanlama niteliğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Sen sihrinle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin, ey Musa dedi." Firavun Hz. Musa'nın asa ve beyaz el mucizelerini görmezlikten gelip inkâra saparak şöyle demişti: Ey Musa! Sen Medyen topraklarında ortaya koyduğun sihir ile -ki bu da asayı yılana çevirmektir- bizi topraklarımız olan Mısır'dan çıkartmak için mi geldin? Sen bu işi yaparak insanlara sana uymaları icap eden bir peygamber olduğun vehmini vermeye çalışıyor ve bu yolla bizim topraklarımızda üstünlük sağlayıp bizi buradan çıkartmak istiyorsun. Firavun'un topraklarından çıkarılmalarını söz konusu etmesi, kavminin Hz. Musa'nın çağrısını kabul etmekten uzaklaşmalarını ve Hz. Musa'ya öfkelenip ona kızmalarını, Mısır'dan onu kovup çıkartmaya çalışmalarını sağlamak içindi.
"Andolsun biz de senin sihrin gibi bir sihir getiririz sana." Senin yaptığın büyünün bir benzerini sana karşı getireceğiz. Çünkü biz de senin büyünün benzerini biliyoruz. Sakın senin bu durumun seni aldanışa sürüklemesin.
"Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti belirle ki, sen de biz de caymayalım. Düz ve geniş bir yer olsun." Bize belli bir gün ve belli bir yer belirle. Orada bir araya gelelim. Bizdeki büyü yapma imkânlarıyla senin getirdiklerine karşı koyalım. Hiç birimiz verilen bu söze aykırı hareket etmesin. Firavun gücünün mükemmelliğini göstermek gayesiyle yer ve zamanı tayin etme işini Hz. Musa'ya bırakmıştı.
Buluşma yerimiz açık, görünür, tümseği ve çukuru olmayan düz bir yer olsun ki, orada hakikat ortaya çıksın veya orası her iki kesimin ortasında bir yer olsun ki, gecikme halinde kimsenin ileri süreceği bir mazereti kalmasın.
"Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü ve insanların toplanma vakti olan kuşluk vaktidir." Toplanma günümüz insanların süslendiği gün olan tören günü (Nevruz bayramı günü) ve kuşluk vakti olsun ki, bu insanların iş yapmadığı bir günde ve hep birlikte bir araya gelecekleri umumi bir toplantı olsun. Sonunda da bu karşılaşmanın sonucu üzerinde konuşsunlar. Böylelikle davetin üstünlüğü ortaya çıksın, hak söz yücelsin, batıl can çekişerek yok olsun. O günde aydınlığın daha baskın olması ve günün ilk saatlerinde olması uygundur. Böylelikle mucize hususunda şüpheye düşmesinler, Yüce Allah'ın her şeye kadir olduğunu, peygamberlerin mucizelerini buna karşılık da peygamberi olağanüstü haller karşısında büyünün, karşı çıkışının batıl olduğunu görüp buna tanık olsunlar.
İşte böyle bir sözleşmeyi tercih etmek, zaferden emin oluşa açık bir delil, delilin açıklanma yoluna güvenildiğine açık bir belgedir. [46]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimelerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:
1- Hz. Musa ile Hz. Harun'un kendisine birer peygamber olarak gönderilip Hz. Musa'nın peygamberliğine delâlet eden mucizelerle desteklenmelerinden ve Allah'ın birliğine ve kudretine delil teşkil eden kesin delilleri ve belgeleri açıkça ortaya koymalarından sonra, küfründe ısrar hususunda Firavun'un herhangi bir mazereti kalmamıştı. Bu ise Firavun'un küfrünün inadî bir küfür olduğunu göstermektedir. Çünkü o ayetleri (belge ve mucizeleri) başkasının bildirmesi yoluyla değil gözüyle görmüş, içten içe bunların doğruluklarına kanaat getirmişti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kalpleri onlara inandığı halde sadece gurur ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler." (Nemi, 27/14).
2- Yönetici mantığıyla düşünen Firavun Hz. Musa'yı insanları Mısır'dan çıkartmak ve yönetimi eline geçirmek istemekle itham ederek kavmini Hz. Musa'ya düşmanlığa ve onu kovmaya tahrik etmeye çalışmıştı.
3- Aynı şekilde Firavun, büyülerle peygamberlik mucizelerini çürütmeye kalkışmıştı. O, Hz. Musa'nın getirmiş olduğu mucizelerin bir sihir olduğunu sanıyor ve insanların kendisine tabi olup iman etmeleri için peygamber olduğu vehmini verdiğini iddia ediyordu. Sihir zannettiği mucizelere benzeri bir sihir ile karşı konulacak olursa insanların da Hz. Musa'nın gösterdiklerinin Allah'tan gelmiş şeyler olmadıklarını açıkça anlayacaklarını düşünüyordu.
4- Firavun, Hz. Musa'dan taraflardan herhangi birisinin caymayacağı belli bir gün ve belli bir yeri tayin etmesini istemişti. Bununla insanlara kendisine, kudretinin mükemmelliğine ne kadar güvendiğini ve herkes tarafından tanık olunacak bir günde Hz. Musa'nın iddialarını sona erdireceğinden ne kadar emin olduğunu hissettirmek istemişti.
Firavun'un teklifi buluşma yerinin her iki taraf için ortalama uzaklıkta ve dümdüz bir yer olması şeklindeydi; ta ki geç kalmakta kimsenin ileri sürebileceği bir mazereti olmasın.
5- Hz. Musa halka açık bir toplantıda, bütün insanların önünde Allah'ın sözünün yücelmesi, dininin üstün gelmesi, küfrü silip batılın yok olması için bayram (tören) gününü tercih etti. Böylece bu karşılaşmanın haberi yayılıp bütün şehir, kasaba ve köylerin halkı, göçebeler bu hayret verici durumun, bu büyük mucizenin haberini kulaktan kulağa yayacaklardı. Sonra Hz. Musa buluşma gününün zamanını da: "Karşılaşma zamanımız, insanların toplanma vakti olan kuşluk vaktidir" diyerek tayin etti. Yani güneşin doğuşundan sonra görüntünün açık ve net olacağı, kişilerin ruhen hazır ve henüz gayrete sahip olduğu kuşluk vaktinde olsun. Çünkü bu vakit günün ilk saatleridir. Eğer karşılaşma uzayıp gidecek olursa akşama kadar yeterli bir vakit olacaktır. Bu da tesadüfen sihirbazlar için de uygun bir vakit olmuştu. Çünkü onların içerisi cıva doldurulmuş iplerinin ve araçlarının ısıtılmasına elverişli bir vakitti. [47]
Firavun'un Sihirbazları Toplaması Ve Hz. Musa'nın Onları Uyarması
60- Firavun dönüp hilesini topladı, sonra geldi.
61- Musa onlara: "Vay size! Allah'a iftira etmeyin, yoksa sizi azap ile helak eder. İftira eden zaten zarar eder." dedi.
62- İşlerini aralarında karşılıklı konuştular. Gizlice danıştılar.
63- Dediler ki: "Bunlar gerçekten sihirbazdır. Sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve güzel yolunuzu yok etmek istiyorlar.
64- "İmdi, hilenizi sağlamca yapıp saf saf gelin ki, bugün kim üstün gelirse felah bulur."
Kelime ve İbareler:
"Firavun dönüp" meclisten ayrılıp geri döndü ve "hilesini topladı," yani sihirbazlardan oluşan ve istediği hileyi yapacak olan kimseleri topladı. Hile (el-keyd ), sihirbazların yapacakları işler ve bu işlerinde kullanacakları araçlar demektir, "sonra geldi." sihirbazlarıyla birlikte sözleşildiği gibi geldi.
"Musa onlara... dedi." Bu sihirbazlar 72 kişi olup her birinin bir ipi bir de asası vardı. "Vay size!" Helak olursunuz. Ayetlerinin (mucizelerinin) büyü olduğunu iddia ederek Allah ile birlikte herhangi bir kimseyi ona ortak koşarak "Allah'a iftira etmeyin." İftira bir şeyi uydurup yalan söylemektir. "Yoksa sizi" katından oldukça ağır "bir azap ile helak eder. İftira eden zaten zarar eder, dedi. " Yalan uydurup Allah'a iftira eden kimse Firavun'un ziyan edip yok olduğu gibi ziyan edip yok olur. Çünkü Firavun egemenlik elinde kalsın diye iftirada bulundu. Hilelere saptı. Fakat bunların ona bir faydası olmadı.
"İşlerini aralarında karşılıklı konuştular." Sihirbazlar Hz. Musa'nın bu sözlerini işitince kendi aralarında durum hakkında konuşup "gizlice danıştılar." Aralarındaki konuşmayı gizlemeye çalıştılar. Kendi kendilerine "dediler ki: Bunlar... en güzel olan bu yolunuzu yok etmek istiyorlar." Hz. Musa ve Hz. Harun, kendi görüş ve dinlerim üstün kılıp galip getirmek suretiyle gidilen yolların en güzeli olan sizin bu yolunuzu ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu sözü söylemelerinin sebebi ise Yüce Allah'ın bize naklettiği Firavun'un şu sözleridir:
"Ben onun dininizi değiştirmesinden korkuyorum." (Mü'min, 40/26).
"İmdi hilenizi sağlamca yapıp" kendisi ile hile yapılacak şeylerinizi iyice sağlamlaştırınız, bir araya getiriniz. Görenlere daha çok heybet vermesi için "saf saf dizilerek "gelin ki, bugün kim üstün gelirse felah bulur." Galip gelen bugün umduğunu elde eder. [48]
Ayetler Arası İlişki
Hz. Musa ile Firavun'un tören ve bayram günleri olan karşılaşma gününü belirlemek suretiyle ittifak etmelerinden sonra Yüce Allah Firavun'un sihirbazları ile yaptığı onların toplantıyı ve hazırlıklarını söz konusu etmekte ve Hz. Musa'nın büyücüleri, eğer Allah'ın ayetlerini iptal etmeye kalkışacak olurlarsa şiddetli bir azapla karşılaşacaklarını hatırlatarak sakındırdığını zikretmektedir. Hz. Musa'nın bu hatırlatması aralarında anlaşmazlık çıkmasına sebep oldu ve izleyecekleri yol ile ilgili olarak danışma toplantıları yaptılar. Sonunda kendi kanaatlerine göre dinlerin en üstünü olan kendi dinlerine üstünlük sağlayıp galip gelmek isteyen Musa ile Harun'un karşısında saflarının birliğini bozmamak üzere ittifak ettiler, anlaştılar. [49]
Açıklaması
"Firavun dönüp hilesini topladı, sonra döndü." Firavun meclisten ayrılıp ülkesindeki sihirbazları toplamaya başladı. Bunun için kendileriyle tuzak ve hilelerini kuracağı, büyü araç ve gereçleri hazırlamaya koyuldu. Aralarında sihirbazlık yaygın bir işti. Daha sonra da belirlenen, sözleşilen şekilde geldi, ileri gelen yardımcılarıyla birlikte- bu gün devlet başkanları için özel olarak hazırlanan askeri geçit trübünlerinde olduğu gibi- kendisine ait özel yerine oturdu. Hz. Musa da kardeşi Harun ile birlikte geldi, sihirbazlar da gelip saf saf yerlerini aldılar. Firavun onları teşvik etmeye, gayrete getirmeye, onlara vaadlerde bulunmaya başladı. Bunun üzerine Yüce Allah'ın şu buyruğunda ifade ettiği gibi ondan ücret istemek cesaretini buldular: "Şayet galip gelirsek elbette bize bir ücret vardır, değil mi? Evet, o takdirde siz gerçekten yakınlaştırılmışlardan olacaksınız, dedi." (-Şuarâ, 26641-42). Firavun, bütün varlıklarıyla güçleriyle, işlerini en güzel şekliyle yapabilmeleri ve Musa'ya üstünlük sağlamaları uğrunda her şeylerini ortaya koysunlar diye sihirbazlara maddî ve manevî mükâfat vaadinde bulundu.
Sonra Hz. Musa risaletini ilân ederek şöyle dedi: "Musa onlara: Vay size! Allah 'a yalan yere iftira etmeyin. Yoksa sizi azap ile helak eder. İftira eden zaten zarar eder, dedi." Musa, Firavun ve sihirbazlara şunları söyledi: Eğer sizler benim şu getirdiklerimin hak olmadığını, bir sihir olduğunu ileri sürmek suretiyle Allah'a yalan ve gerçek dışı iftiralarda bulunacak olursanız, helak olmak ve azaba uğramak sizin için. Allah o takdirde sizi kendi katından oldukça çetin bir azap ile toptan yok eder. Zaten hangi türden olursa olsun, Allah'a iftira eden zarar eder ve helak olur.
Bu sefer, onun bu sözleri karşısında: "İşlerini aralarında karşılıklı konuştular, gizlice danıştılar." Sihirbazlar Hz. Musa'nın bu sözlerini işitince bu hususta kendi aralarında tartıştılar, danıştılar, görüş alışverişinde bulundular. Aralarındaki bu görüş alışverişini de Hz. Musa ve kardeşinden gizlice yaptılar ve aşağıdaki kararı aldılar:
"Bunlar gerçekten sihirbazdır. Sizi sihiHeriyle yurdunuzdan çıkarmak ve en güzel bu yolunuzu yok etmek istiyorlar." Sihirbazlar dediler ki: Ey Mısırlılar! Şüphesiz ki, Musa ile Harun sizleri büyü sanatıyla yurdunuz olan Mısır'dan çıkartmak istiyorlar. Bütün makam ve mevkileri ellerine geçirip üstünlük sağlamak istedikleri gibi ayrıca bunlar her hususta iktidarın kendilerinin olmasını isterler. Sonuçta sizin düzeniniz yıkılacak hürriyet, üstünlük ve şerefiniz yok o-lacak; mal ve mülkünüz, zenginlik kaynaklarınız elinizden alınacaktır.
Sihirbazlar bu ifadeleri Firavun'un sözlerinden etkilenerek, onun propagandalarını tekrarlayarak ve Hz. Musa ile Hz. Harun'dan insanları uzaklaştırmak için onun ortaya koyduğu yöntemle söylediler. Bu üç yöntem ise, peygamberliklerini yalanlayıp onları sihirbazlıkla nitelendirmek ve onların nihaî niyetlerini -kendilerince- açığa çıkarmak yöntemiydi. Bu nihaî gaye ise Mısır'ın asıl yerlilerini oradan kovup bütün makam ve mevkileri ele geçirmekti.
O halde bizim böyle bir tehlike karşısında tek bir saf halinde durmamız gerekiyor. Bunun için dediler ki: "İmdi, hilenizi sağlamca yapıp saf saf gelin ki, bugün kim üstün gelirse felah bulur." Haydi bütün bilgi ve becerinizi bir araya getirip kararlılıkla ortaya koyunuz, yapabildiğiniz her türlü hile ve çareye başvurunuz; hiç birisini ihmal etmeyiniz, tek bir saf halinde durunuz. Ellerinizde bulunanları bir defada bırakınız ki, gözleri kamaştırabilesiniz, heybetiniz ve azametiniz büyüsün, bu iki kişiye galip gelesiniz. Çünkü bu gün biz veya onlar kim galip gelirse artık o kurtulur ve umduğuna kavuşmuş olur.
İşte bütün bunlar, arzulananı elde etmek için bütün gayretlerini ortaya koymak üzere teşvikte bulunup kararlılıklarını pekiştirmek kasdı ile sihirbazların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. [50]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Firavun, hazırlıklarına sihirbazları toplayıp bütün hile ve oyunları hazırlamakla başladı. İbni Abbas, sihirbazların yetmiş kişi olup her birisinde bir takım ipler ve asaların olduğunu söyler.
2- Firavun ve sihirbazları kararlaştırılan zaman ve yerde bir araya gelince, Musa (a.s.) bunlara şöyle dedi: Allah'a yalan iftirada bulunup ona şirk koşan, mucizeleri sihir diye nitelendiren kimseler helak ve azaba mahkûm olacaklardır. Bu durumda Allah sizi kendi katından oldukça ağır bir azap ile toptan yok edecektir. Zaten Allah'ın izin vermediği şeyleri Allah hakkında iddia eden kimse, Allah'ın rahmet ve sevabını kaybeder. İşte bu, peygamberlerin şiarıdır. O da davetlerde doğru olmak ve davetlerini ilan edip açıklamak için uygun fırsatları değerlendirmektir.
3- Sihirbazlar kendi aralarında gizlice danıştılar ve şöyle dediler: Eğer onun yaptığı bir sihir ise biz onu yeneriz. Eğer Allah tarafından gelmiş ise, o zaman bu başlı başına bir iştir ve onun yaptığı haktır, doğrudur, en ufak bir şüphe söz konusu olamaz.
4- Daha sonra kararlarını şöylece açıkladılar: Musa ve Harun iki büyük sihirbazdır. Bunlar halkı sihirleriyle Mısır'dan çıkarmak, dinlerini bozmak ve onların güzel yollarını ortadan kaldırmak isterler. Nitekim Firavun da Hz. Musa hakkında şunları söylemişti: "Ben onun dininizi değiştirmesinden yahut da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkarım." (-Mü'min, 40/26). İşte bütün bunlar Firavun'un propaganda ve teşvikleri sonucu söyledikleri sözlerdi.
5- Daha sonra şu sözleriyle birbirlerini teşvik ettiler: "Her türlü hile, tuzak ve çarelerinizi, sihrin en ileri tekniklerini bütün gayretlerinizle bir araya getirin. İşinizi sağlam tutun. Tek bir saf olarak gelin ki, bu size daha bir heybet versin. Ellerinizde bulunan araçlarınızı birlikte bir defada atın ki, gözleri ka-maştırasınız, Musa ve kardeşine karşı koyabilesiniz. Zaten galip gelen umduğunu elde eder. Bu, her iki kesimin de durumunu ifade eder. Onların her birisi galip gelmeye, umduğu sonucu elde etmeye gayret eder. Her iki kesim de halkın desteğini almaktan, seyircilerin tezahüratından etkilenirler; hatta bizzat oyuncuların kendileri bile -bilindiği gibi- bunlardan etkilenirler. [51]
Hz. Musa İle Sihirbazların Karşılaşmaları Ve Sihirbazların Allah'a İman Ettiklerini Açıklamaları
65- "Ey Musa! Sen mi bırakırsın, yoksa ilk bırakan biz mi olalım?' dediler.
66- "Hayır, siz bırakın" dedi. Bir de baktı ki onların ipleri ve değnekleri sihirlerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi.
67- Musa içinde gizli bir korku duydu.
68- "Korkma, çünkü en üstün olan muhakkak sensin" dedik.
69- "Sağ elindekini bırak. Onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olursa olsun iflah olmaz."
70- Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar. "Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.
71- Dedi ki: "Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki, o size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Elbette sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz."
72- Dediler ki: "Seni bize gelen beyyinata ve bizi yaratana asla tercih etmeyiz. Ne hüküm vereceksen ver; sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.
73- "Gerçekten biz Rabbimize iman ettik ki, günahlarımızı ve işlemeye zorladığın sihiri bağışlayarak bizi affetsin. Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır."
74- Gerçek şu ki: Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse muhakkak onun için cehennem vardır. O orada ölmez de, dirilmez de.
75- Kim de ona iman etmiş olarak salih amelde bulunmuş halde gelir ise, onlara en yüksek dereceler vardır.
76- Adn cennetleri ki, altından nehirler akar, onlar orada ebedîdirler. Bunlar temizlenen kimselerin mükâfatıdır.
Belagat:
"Hayır, siz bırakın. Bir de baktı ki onların ipleri..." buyruğunda hazf ile îcâz vardır. Derken iplerini bıraktılar: Bir de baktı ki, onların ipleri... demektir. "Sağ elindekini bırak" buyruğundan sonra "sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar" buyruğunda da hazf ile îcâz vardır ki, hazifsiz olarak ifade şöyle gelir: Derken Musa asasını bıraktı, asa yaptıkları büyüleri yutuverdi, ardından sihirbazlar secdeye kapandı. Her iki yerde de hazf gerçekten güzel ve uygun düşmüştür. Çünkü mana buna delâlet etmektedir.
"Ölmez de dirilmez de" buyruklarında tıbâk sanatı vardır.
"Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse," buyruğu ile "kim de ona mümin olarak salih amelde bulunmuş halde gelirse," buyrukları arasında bir mukabele vardır. O da iki veya daha fazla anlam ihtiva eden bir ifadeden sonra buna karşılık olabilecek ifadelerin yer alması demektir.
"Çünkü en üstün olan muhakkak sensin." buyruğunda te'kid edici edatlarla birlikte "en üstün" anlamına gelen "el-a'lâ" lafzı haber olup harf-i tarifli gelmiştir; ayrıca üstünlük de onun galip geleceğinin delilidir. Diğer taraftan "en üstün" kelimesi de üstünlük kipi ile ifade edilmiştir. [52]
Kelime ve İbareler:
"Sen mi bırakırsın, yoksa ilk bırakan biz mi olalım?" Sihirbazlar edebe riayet ederek bu sözleri söylediler ve onu önce başlamakla sonra başlamak arasında muhayyer bıraktılar. Yani bu iki halden birisini sen tercih et, anlamındadır. "Hayır, siz bırakın, dedi." Bu da edebe yine edeple karşılık vermektir. Aynı zamanda onların büyülerine aldırış etmediğini göstermektedir. Böylelikle onların bütün güçlerini ortaya koymalarını istemiş oldu. Sonra da Yüce Allah'ın hükmü galip gelecek ve hakkı batılın üzerine bırakarak galibiyete ulaştıracak.
"Bir de baktı ki, onların ipleri ve değnekleri..." Bunun üzerine iplerini ve değneklerini bıraktılar. Buyruğun anlamı şudur: Onlar ellerindekini bırakınca Musa aniden onların büyülerinden dolayı değnek ve iplerinin yürümekte olduğu hayalini gördü. Çünkü onlar, bunları cıva ile sıvamışlardı; güneş bunlara vurunca harekete başladılar. Hz. Musa onları hareket eder gibi gördü. Ona karınları üstüne sürünen yılanlarmış gibi geldi.
"İçinde gizli bir korku duydu." Onların büyülerinin kendi mucizesi türünden olması hasebiyle insanlar durumu fark edemeyip kendisine iman etmezler diye bir parça korku duydu.
"Korkma. Çünkü en üstün olan muhakkak sensin, dedik." Biz ona dedik ki: Şu içinden geçirdiğin duygudan dolayı korkuya kapılma! Onlara karşı üstün gelecek olan sensin. Bu son ifade korkmamanın bir gerekçesi ve onun galip geleceğinin de vurgulanışıdır. (Arap dilindeki anlatıma göre) tahkik edatı, zamirin tekrarlanması, haberin tarifli gelmesi ve üstün ve galip gelişe delâlet eden "en üstün" lafzı ile bunun tafdil sigasıyla gelmesi gibi yollarla ifade, te'-kidli olarak gelmiştir.
"Sağ elindekini bırak." Sağ elindeki asasıydı. "Asanı bırak" denilmeyişi onu küçümsemek içindir. Yani onların iplerinin, asalarının çokluğuna aldırış etme! Asayı tazim etmek için de böyle denilmiş olabilir ki, anlamı şöyle olur: Bu eşyanın çokluğu ve büyüklüğüne önem verme. Çünkü senin sağ elinde bulunan etki itibariyle bunlardan daha büyüktür; haydi onu bırak. "Onların yaptıklarını yutacak." Büyük bir güç ve hızla, Yüce Allah'ın kudretiyle onları yutacak; "onların yaptıkları," yapar gibi görünüp uydurdukları şeyler "ancak bir sihirbaz hilesidir." Bu bir sihirbaz hilesi olup hakikati olmayan bir şeydir. "Sihirbaz" kelimesi tekil olarak gelmekle birlikte, mutlak cins olarak sihirbazların tümü kastedilmiştir. "Sihirbaz ise nerede olursa olsun iflah olmaz." Sihriyle nereye gitse, nereye varsa umduğuna nail olamaz.
"Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar." Yüce Allah'a secde ediverdiler. Yani Musa (a.s.) asasını bıraktı. Asa sihirbazların yaptıklarını yuttu. Böylelikle sihirbazlar Hz. Musa'nın bu işinin bir sihir olmadığını, aksine Allah'ın ayetlerinden bir ayet, mucizelerinden bir mucize olduğunu kesinlikle anladılar. Bu durum sebebiyle yüzleri üstü yaptıklarından tevbe etmek ve gördüklerini tazim etmek üzere secdeye kapanıverdiler. "Harun ve Musa 'nın Rabbine iman ettik, dediler." Önce Harun'un zikredilmesi yaşının büyüklüğü yahut da ayetin sonlarına riayet içindir. Rivayet edildiğine göre secde ettikleri vakit, cenneti ve oradaki mevkilerini gördüler.
"Dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz?" Firavun şöyle dedi: Size izin verdim mi de Musa'ya inandınız? "Muhakkak ki o size büyüyü öğreten ■büyüğünüzdür." Muhakkak Musa size büyüyü öğreten öğretmeniniz ve üstadı-nızdır. Bu yaptığınız iş için de önceden anlaşmış bulunuyorsunuz.
"Elbette el ve ayaklarınızı çaprazlama" yani ben ellerinizi ve kollarınızı sağ el ve sol ayak olmak üzere değişik taraflarından "keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım." Rivayete göre ilk defa bir insanı asıp haça geren Firavun olmuştur. "Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz." Burada Firavun'un kasdı kendisinin mi yoksa Musa'nın Rabbi-nin mi azabının daha kalıcı olduğunu bilecekleridir. Acaba Firavun yaptığı tehditlerini gerçekleştirmiş midir?
Ayet-i kerimeler bunu söz konusu etmemektedir; fakat müfessirlerin açıklamalarına göre tehdidinin gereğini yerine getirmiş, el ve ayaklarını kesmiş, onları asmıştır. Sihirbazlar da mümin olarak vefat etmişlerdir. İbni Abbas, günün başında sihirbaz iken akşam olunca hayırlı şehitler olduklarını söyler.
"Dediler ki: Seni bize gelen beyyinâta" Musa'nın bize getirmiş olduğu ve doğruluğuna delil olan apaçık mucizelere "ve bizi yaratana" yokluktan bizi var edene "asla tercih etmeyiz." diye cevap verdi, sihirbazlar.
"Ne hüküm vereceksen ver." İstediğini yap. Yani ne yapmak istersen yap veya söylediklerini yerine getir ya da istediğin hükmü ver. "Sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin." Sen ancak bu dünyada canının çektiğini yapar yahut uygun gördüğün şekilde hüküm verebilirsin. Sonra da ahirette bunun cezasini göreceksin. Ahiret ise (inananlar için) daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Bu bir bakıma kendisinden önceki buyruklar için gerekçe ve sebep, kendisinden sonraki buyruklar için bir çeşit giriş mahiyetindedir.
"Günahlarımızı" küfür ve masiyetlerimizi "ve bizi işlemeye zorladığın sihiri" Hz. Musa'ya ve mucizeye karşı çıkmak suretiyle amelen ve onu öğrenmek suretiyle bizi zorladığın sihiri bağışlayarak "bizi affetsin. Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır." Yani kendisine itaat olunduğu takdirde Allah'ın sevabı senden "daha hayırlı", kendisine karşı gelinip isyan edildiği takdirde de azabı senden daha "kalıcıdır."
"Gerçek şu ki, kim Rabbine günahkâr olarak gelirse muhakkak onun için cehennem vardır." Durum şu ki, her kim küfür ve isyan üzere ölmek suretiyle Rabbinin huzuruna kâfir olarak varırsa "muhakkak onun için cehennem vardır. O orada ölmez de" rahata kavuşsun "dirilmez" de; yani kendisine fayda verecek şekilde rahat ve huzurlu bir hayat süremez.
"Kim de O'na iman etmiş olarak salih amelde bulunmuş" farz ve nafileleri işlemiş "halde gelir ise onlara en yüksek dereceler" en üstün makam ve mevkiler "vardır."
"Adn cennetleri" orada ikamet üzere hazırlanmış cennetler "ki" onların köşklerinin "altından nehirler akar. Onlar orada ebedidirler. Bunlar temizlenen kimselerin" günah ve küfürden arınmışların "mükâfatıdır."
Kadı Beydâvi şöyle der: Bu son üç ayet-i kerime (yani 74, 75. ve 76. ayet-i kerime)nin sihirbazların söylediği sözlerden olma ihtimali de, Yüce Allah'ın söylediği sözler olma ihtimali de vardır. [53]
Ayetler Arası İlişki
Tören günü olan buluşma günü sihirbazların saf halinde gelişlerinin söz konusu edilmesinden sonra sihirbazlarla Hz. Musa arasında karşılaşma başladı. Sihirbazlar Hz. Musa'yı önce veya ikinci olarak başlama arasında muhayyer bıraktılar. Böylelikle onlar yarışma edebine riayet etmiş ve bir alçakgönüllülük göstermiş oluyorlardı. Bunun bereketiyle kendilerine iman ihsan edildi. Hz. Musa da edebe edeple karşılık verdi ve ellerindekileri bırakmakta onlara öncelik tanıdı. Çünkü şüpheyi ortadan kaldırmanın yolu buydu. Sihirbazlar ise Hz. Musa'nın yaptığı bu işin sihir olmayıp mucize olduğunu bildikleri için iman etmekten başka bir şey yapmadılar. Firavun'un, el ve ayaklarını kesip kendilerini asmak tehdidine gülerek karşılık verdiler ve imanlarında sebat gösterdiler. [54]
Açıklaması
Karşılaşma başlayıp da her iki kesim bir araya gelince sihirbazlar Hz. Musa'ya: "Ey Musa, sen mi bırakırsın yoksa ilk bırakan biz mi olalım? dediler."
Hz. Musa'ya öncelik tanımakla birlikte bu şekilde bir seçenekle karşı karşıya bırakmak, güzel bir edep ve bir alçakgönüllülük idi. Allah bunun sayesinde onlara ilham verdi ve bunun bereketiyle iman ihsan etti. Hz. Musa da onların edebine aynı şekilde bir edeple karşılık vererek "Hayır siz bırakın dedi." Yani Hz. Musa onlara dedi ki: Hayır, önce siz bırakın ki, sizin büyünüzü görelim ve işinizin gerçek mahiyeti ortaya çıksın. Böylelikle onlar sihirlerini yaptıklarında onun mucizesi daha açık bir şekilde görülecekti. Daha sonra kendisi asasını yere bıraktı ve onların bütün attıklarını yutuverdi. Böylelikle de Hz. Musa'nın onların büyülerine aldırmadığı ortaya çıkmış oldu.
"Bir de baktı ki onların ipleri ve değnekleri sihirlerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi." Onlar beraberlerinde bulunan ip ve değnekleri yere bıraktılar. Musa ve onları gören insanlar, bunların yılan gibi süratle hareket ettiklerini sandılar. Sözün başlangıç bölümünde bir hazf vardır. Yani onlar da ellerindekini bıraktılar. Yüce Allah'ın: "(fe-izâ)" buyruğu Zemahşerî'nin görüşüne göre mufâcee içindir (ansızın bir şeyle karşı karşıya kalmayı ifade eder. Meal bu şekilde yapılmıştır.) Ancak Râzî, onun bu kanaatini reddederek şöyle der: Fakat araştırıldığı takdirde bunun zaman bildiren bir anlam taşıdığı görülür. O takdirde bu buyruğun manası şöyle olur: "O vakit onların ipleri..."
Bir başka ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi onlar ellerindekilerini bırakıp: "Firavunun izzeti hakkı için şüphesiz biz galip gelenleriz." (Şuara, 26/44) demişlerdir. Buradaki ayetin benzeri de şu ayet-i kerimedir: "(Büyü âletlerini) bıraktıklarında, insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Pek büyük bir sihir meydana getirmiş oldular." (A'râf, 7/116).
Bu işi, aletlerini güneş ışığından etkilenen civa ile veya ısıdan etkilenen bir başka madde ile doldurmak suretiyle yapmışlardı. Böylelikle bakan kişiye bunlar kendi istekleriyle yürüyor intibaını veriyordu. Adeta vadi birbiri üstüne binen yılanlarla dolmuş gibi oldu.
"Musa içinde gizli bir korku duydu." Musa beşer tabiatının etkisi ile yenilecek diye bir korku hissetti içinde. Firavun ve kavminin ise gözleri güldü, başarı elde ettiklerini, sihirbazların Hz. Musa ve Harun'u yenik düşürdüklerini sandılar.
"Korkma, çünkü en üstün olan muhakkak sensin, dedik." Yüce Allah Hz. Musa'ya: Korkma! Çünkü galibiyeti elde etmek suretiyle onlara üstün gelecek olan sensin, dedi.
"Sağ elindekini bırak, onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olursa iflah olmaz." Sağ elinde olan asayı bırak ey Musa! O da bir yılana dönüştükten sonra yılanlara dönmüş gibi gösterdikleri ve kendileri vasıtasıyla insanları kandırdıkları ipleri ve sopalarının tümünü yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları ancak bir sihir ve hayaldir, gerçeği ve kalıcılığı yoktur. Büyücü yeryüzünde nereye giderse gitsin yahut nasıl bir hile yaparsa yapsın, asla başarılı olamaz. Hiç bir zaman büyü ile maksadını elde edemez. Hayır ya da şer ile olsun fark etmez. Hz. Musa'nın asasının müphem bırakılması (yani asa olarak zikredilmeyip "elindekini" denilmesi) onun durumunun dehşet verici olduğunu ve bilinen asa türlerinden bulunmadığını anlatmak içindir.
Hz. Musa'nın mucizesi gerçekleşti; delil ve belge açıklık kazandı. Seyreden insanlar dehşete kapıldı, sihirbazlar da sihir ile ebediyyen böyle bir işin yapılamayacağını ve bunun insan gücünün dışında olduğunu bildiklerinden bunun kainatı yaratan Yüce Allah'ın fiili ile gerçekleştiğini anladılar. O bakımdan Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi imana geldiler: "Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar. Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik, dediler." Hz. Musa asasını bırakıp onların asalarını ve iplerini yutunca sihirbazlar Hz. Musa'nın bu işinin sihir ve hile kabilinden olmayıp aksine her şeye gücü yeten Allah'ın emri ile olduğunu anlayınca, Yüce Allah'a secdeye kapıldılar, Hz. Musa'nın ri-saletine şöyle diyerek iman ettiler: "Biz âlemlerin Rabbine, Harun ve Musa'nın rabbine" ahire ti dünyaya üstün, hakkı da batıla üstün tutarak "iman ettik." İbni Abbas ile Ubeyy şöyle demiştir: Sihirbazlar günün ilk saatlerinde sihirbaz idiler, günün son saatlerinde de hayırlı şehitler oldular. İkrime yine İbni Ab-bas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Sihirbazlar yetmiş kişi idiler. Sabah sihirbazdılar, akşam şehit oldular. el-Evzaî sihirbazların secdeye kapandıkları sırada gözleriyle görünceye kadar cennetin önlerine getirildiğini söyler.
Allahu Ekber! Gerçekten Allah'ın işi dehşet verici, hayret vericidir. Basit bir iman dahi büyük bir şerefe, en büyük bir fazilete, Allah'ın cennetlerinde ebedî nimetlere nail olmaya bir sebeptir. Yüce Allah'ın: "Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar." buyruğundan kasıt, secde etmek için zorlandıkları, mecbur edildikleri değildir. Aksi taktirde secde etmekle övülmezlerdi. Aksine onlar çabucak secdeye kapandıkları için adeta secdeye bırakılmış gibi oldular. Ze-mahşerî şöyle der: İşleri ne kadar da hayret edilecek bir iştir! Küfür ve inkâr uğruna iplerini ve değneklerini attıktan kısa bir süre sonra bakıyoruz ki, alınları şükür için, secde için yerlere kapanıvermiş. Bu iki bırakma arasındaki fark ne kadar da büyüktür!
Sihirbazlar: "Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik." diyerek, yalnızca âlemlerin Rabbi demeyişlerinin sebebi Firavun'un "en yüce Rabbiniz benim" (Nâziat,79/24) ve "benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum" (Kasas, 28/38) sözlerinde de ulûhiyyeti iddia etmiş olmasındandır. Şayet onlar yalnızca "alemlerin Rabbine iman ettik" demiş olsalardı Firavun: Onlar bana iman ettiler, benden başkasına değil diyecekti. O bakımdan Firavun'un iddiasını çürütmek üzere bu ifadeyi tercih ettiler. Buna delil ise şudur: Onlar önce Harun'u sonra Hz. Musa'yı zikrettiler. Çünkü Firavun Hz. Musa'nın da rabbi olduğu iddiasında idi. Çünkü Yüce Allah'ın Firavun'un söylediğini naklettiği üzere Hz. Musa'yı küçükken terbiye etmişti: "Biz seni aramızda küçük bir çocuk iken terbiye etmedik mi?" (Şuara, 26/18).
Daha sonra Firavun sihirbazların secdeye kapandıklarını, Yüce Allah'ı ikrar edip ona iman ettiklerini görünce Allah'a ve rasulüne iman hususunda diğer insanların da onlara uyup arkalarından gideceğinden korktuğu için, peygamber ve peygamberliği hakkında bir başka şüphe ortaya atarak şöyle dedi:
"Dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o size büyüyü öğreten büyüğünüzdür." Küfür, inat ve azgınlık ile batılı ileri sürerek hakka karşı mücadele veren Firavun, bu göz kamaştırıcı mucizeyi ve yardımlarını istediği sihirbazların ezici bir şekilde hezimete uğrayıp iman ettiklerini görünce şöyle dedi: Bu hususta ben size izin vermediğim halde, siz onu doğruladı-nız yahut sözünü doğru kabul edip dinine tabi mi oldunuz? Sizler bu konuda basiretinizi kullanarak gereği gibi düşünerek iman etmediniz? Sizler büyüyü Musa'dan öğrenmiş olmalısınız. Sizin öğretmeniniz, üstadınız odur, siz de onun öğrencilerisiniz. Siz ve o bana, benim uyduklarıma karşı Musa'yı yüceltmek ve onun davetinin propagandasını yapmak için ittifak etmiş ve bana bir komplo hazırlamış bulunuyorsunuz. Nitekim Yüce Allah bu hususu bir başka yerde şöylece ifade etmektedir:"Şüphe yok ki bu, halkını oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz gizli bir hilekârlıktır. Yakında bileceksiniz." (A'râf, 7/123).
Firavun bu sözleriyle iman etmesinler diye insanları şüpheye düşürmek istemişti. Yoksa kendisiyle Hz. Musa'dan büyüyü öğrenmediklerini Hz. Musa'nın onların başkanı olmadığını, onunla sihirbazlar arasında herhangi bir ilişki ya da bağlantı olmadığını çok iyi biliyordu.
Daha sonra Firavun şu sözleriyle tehdide ve imandan uzaklaştırmaya çalıştı: "Elbette sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz."
İbni Abbas bu işi ilk yapanın Firavun olduğunu söylemiştir. Gaye, bu organları kullanmaktan mahrum bırakmaktır. Devamla şöyle dedi: Aynı şekilde ben sizi hurma dallarına -acınızı daha da artırmak ve teşhir için- asacağım. Böyle bir yolu seçişinin sebebi oldukça sert ve eziyet verici bir yol oluşundan-dır. Daha sonra şöyle dedi: Siz elbette size daha ağır azap veren ben miyim yoksa Musa'nın Rabbi midir, çok iyi bileceksiniz.
Bu sözlerle Allah'ın kudretine karşı koymakta, Hz. Musa'yı küçümsemekte ve kendi sahip olduğu otorite, kahredici güç ve iktidara işaret etmektedir.
Firavun bu şekilde tehdit edince, sihirbazlar Allah uğrunda kendilerini feda etmekten çekinmeyerek şöyle dediler: "Dediler ki: Seni bize gelen bir yılandan ve bizi yaratana asla tercih etmeyiz." Musa'nın bize Allah'tan getirmiş olduğu apaçık belgeler ile beyaz el ve asa gibi gayet açık ve üstün mucizelere, diğer taraftan elde ettiğimiz hidayet ve yakine asla seni tercih etmeyiz. Aynı zamanda, yokken bizi var eden yaratıcımız, var edicimize de seni tercih edemeyiz. Çünkü ibadete, itaate lâyık olan O'dur, sen değilsin.
"Ne hüküm vereceksen ver, sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin." Ne istersen yap, aklına geleni yap. Sen ancak bu geçici dünyada bize tahakküm edebilir, zulmünü bize uygulayabilirsin. Fakat bundan sonra bize bir şey yapamazsın. İşte biz de ebedilik yurdunu seçip tercih ediyoruz.
"Gerçekten biz, Rabbimize iman ettik ki, günahlarımızı ve bizi işlemeye zorladığın sihri bağışlayarak bizi affetsin. Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır." Bizler, bize iyiliklerde bulunan Rabbimiz Allah'ı tasdik ettik. Böylelikle büyük, küçük günahlarımızı örtüp affetsin. Özellikle de Allah'ın ayeti ve peygamberinin mucizesine karşı çıkalım diye bizi mecbur tuttuğun sihrimizi affetsin. Allah'ın bize vereceği mükâfat senin bize vaad ettiklerine göre bizim için seninkinden daha hayırlı, sevabı daha süreklidir, O'nun cezası ise seninkinden daha kalıcıdır.
Nakledildiğine göre sihirbazların ileri gelenleri 72 kişi idi. Bunların ikisi Kıptî diğerleri ise İsrailoğulları'ndandı. Firavun'a: "Musa'yı uyurken bize göster," dediler. Asasının kendisini koruduğunu gördüler ve onun sihirbaz olmadığını, çünkü sihirbazın uyuyunca sihrinin etkisi kalmayacağını söylediler. Ancak Firavun onların bu sözlerini kabul etmedi. Mutlaka ona karşı çıkmaları için diretti.
Ayet-i kerimeler Firavun'un sihirbazları tehdit ettiği cezayı uygulayıp uygulamadığını belirtmemektedir. Fakat zahiren görülen o ki, bu tehdidini yerine getirmiştir. Çünkü daha önce geçen İbni Abbas'ın: "Sabahleyin sihirbaz idiler, akşam ise hayırlı şehitler oldular" sözü bunu açıklamaktadır.
Sihirbazlar Firavun'a öğüt vermeye devam ederek Allah'ın ebedi intikam ve azabından sakındırıp kesintisiz ve ebedi sevap ve mükâfatına teşvike şu sözleriyle devam ettiler:
"Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse muhakkak onun için cehennem vardır. O orada ölmez de, dirilmez de." Kıyamet gününde günahkâr olarak Allah'ın huzuruna çıkanlar cehennemde azap görecektir. Orada rahatlatacak bir ölümü tatmayacağı gibi, huzurlu bir hayat da yaşayamayacaktır. Bu, iman ettikleri sırada sihirbazların söyledikleri sözlerdendir. Bunun sihirbazların sözünün bitiminden sonra Yüce Allah'ın sözlerinin başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Onlara hükmo-lunmaz ki, ölsünler ve üzerlerindeki cehennem azabı da hafifletilmez. İşte biz küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız." (Fâtır, 35/36); "Oldukça bahtsız olan kimse de ondan (o öğütten) kaçınacaktır ki, o en büyük ateşe girecek, sonra orada hem ölmeyecek, hem dirilmeyecektir." (A'lâ, 87/11-13); "Ey Malik! Rabbin bize (ölümle) hükmetsin diye seslenecekler. Diyecek ki: Şüphesiz sizler (bu azapta) kalıcılarsınız." (Zuhruf, 43/77).
Ahmed ve Müslim'in de Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayetlerine göre Rasulul-lah (s.a.) bir hutbe irad etti ve bu ayet-i kerimeyi okudu. Sonra şöyle buyurdu: "Oranın ehli olanlara gelince, onlar orada ne ölürler, ne diriltilirler. Oranın ehli olmayanlara gelince: Ateş onları bir çeşit öldürecek sonra şefaatçiler kalkıp onlara şefaat edecektir. Bunlar topluluklar halinde bir nehrin kıyısına getirileceklerdir. Bu nehrin adı Hayat Nehridir. Selin sürüklediği şeyler arasında otun yeşermesi gibi yeşereceklerdir."
Sahih hadiste de şöyle denilmiştir: "Kalbinde zerre ağırlığı kadar imandan eser bulunan ateşten çıkacaktır."
"Kim de ona mümin olarak salih amelde bulunmuş halde gelirse, onlara en yüksek dereceler vardır." Her kim öldükten sonra diriliş gününde Rabbinin huzuruna sözüyle, ameliyle kalpten tasdik etmiş ve itaatleri yerine getirmiş olarak kavuşursa, işte imanları ve salih amelleri sebebiyle onlar oldukça yüksek mevki ve dereceleri köşkleri ve hoş meskenleri olan cennete gireceklerdir.
İmam Ahmed ve Tirmizî'nin Ubâde b. es-Samid'den rivayetlerine göre Ra-sulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe yer ile gök arası kadardır. Firdevs ise en yüksek derecedir. Dört nehir oradan kaynar. Arş da onun üstündedir. O bakımdan Yüce Allah'tan (cenneti) dilediğiniz vakit ondan Firdevs'i dileyiniz."
Buharî ile Müslim'de de şu hadis-i şerif yer almaktadır: "îlliyyîn (en yüksek) olanlar, kendilerinden daha üstte olanları sizin semânın ufkundan batmak üzere olan yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Buna sebep ise aralarındaki fazilet farkıdır." "Ey Allah'ın rasulü! Bunlar peygamberlerin yerleri midir?" diye sordular. "Hayır!" buyurdu. "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, Allah'a iman edip rasulleri tasdik eden kimselerindir." Sünen'deki rivayette de: "Ve şüphesiz Ebu Bekir ve Ömer onlardandırlar; onlara nimet ihsan olunmuştur." buyurulmuştur.
"Adn cennetleri ki, altından ırmaklar akar, onlar orada ebedidirler; bunlar temizlenen kimselerin mükâfatıdır." Bu yüksek dereceler ebedî ikamet cennetleri olan Adn cennetlerindendir. O cennetlerin köşkleri altından nehirler akar, onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. İşte onların umduklarına nail olup, korktuklarından yana güvenlik içerisinde emin olmaları, cehenneme girmeyi gerektiren küfür ve masiyet pisliklerinden nefislerini arındırıp, gücü her şeye yeten Yüce Allah'tan getirdikleri şeylerde rasullere tabi olmalarının bir karşılığıdır. [55]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimelerden aşağıdaki hususlar çıkartılabilir:
1- Edep, dünyada da ahirette de faydalıdır. Sihirbazların Hz. Musa'yı asasını önce bırakmakla kendilerinin ellerindekilerini önce bırakmaları arasında muhayyer bırakmaları, iman edebilme başarısını göstermekte kendilerine fayda sağladı. Hz. Musa büyük bir kalabalık oldukları halde, onları öne geçirince Rabbi ona yardım etti. Yılana dönüşen asası, yere bıraktıkları bütün iplerini ve sopalarını yutuverdi. Mucizenin ortaya çıkması, son derece etkili, eksiksiz ve açıktı.
Hz. Musa'nın sihirbazların ellerindekileri bırakmalarını istemesi, onun sihir ve küfür olan bir şeye razı olması demek değildir. Çünkü böyle bir işte emrin zahirinden anlaşılanın maksat olarak gözetilmesine imkân yoktur. Buna göre bizzat bırakmanın kendisi küfür ve masiyet olmayacağı gibi, bu kendisinden sonra olacak şeylerin bir vesilesidir; ta ki sihirbazların bıraktıkları ile Allah'ın rasulü Musa'nın mucizesi arasındaki fark ortaya çıksın. Diğer taraftan Hz. Musa'nın "bırakın!" şeklindeki emrinde hazfedilmiş şöyle bir takdirî ifade vardır: Eğer siz gerçekten haklı iseniz, bırakacağınızı bırakınız. Daha sonra şüphenin delilden önce söz konusu edilmesi caiz olmamakla birlikte, Hz. Musa'nın iplerini ve sopalarını atmakta onlara öncelik tanıması, mucizenin izharının şüphenin ortadan kaldırılmasına sebep teşkil etmesi içindir.
2- Hz. Musa insan tabiatında arız olduğu üzere yılanlardan korktu. Nitekim Yüce Allah kendisine ilk olarak asasını bırakmasını emredip asası büyükçe bir yılana dönüşünce de korkmuştu. Hz. Musa'nın bu korkusunun asasını bırakmadan önce insanların fitneye düşeceğinden korkması anlamında olduğu da söylenmiştir.
3- Yüce Allah Hz. Musa'ya şöyle buyurmakla kalbindeki korkuyu da gidermişti: "Korkma! Çünkü en üstün olan muhakkak sensin." Dünyada onları yenik düşürecek olan sen olduğun gibi, cennette de en üstün derecelere sen sahip olacaksın. Çünkü sen peygambersin, Allah'ın seçkin bir kulusun ve bu seçkinliğin sebebiyle sana bütün bunları vermiştir. Yine Yüce Allah: "Sağ elindekini bırak, onların yaptıklarını yutacaktır." buyruğu ile de kalbindeki korkuyu gidermiştir. Onların iplerinin, sopalarının çokluğuna aldırma, sağ elinde bulunan asanı bırak; çünkü Allah'ın kudretiyle yere bıraktıkları her şeyi yutuverecektir ve o, hepsinden daha büyüktür. Bunlar ise çokluklarına rağmen pek az bir şey sayılırlar. Senin yılana dönüşecek olan asan beraberlerinde ne varsa hepsini yok edecek ve yutacaktır.
4- Konu ile ilgili rivayetlerde bulunanlar, sihirbazların sayısı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Daha üstün kabul edilen görüş ise İbni Abbas'tan ve el-Kelbî gibi başkalarından nakledildiğine göre 72 kişi olduklarıdır. Bunların ikisi Kıpti olup 70 tanesi ise İsrailoğullarmdandı. Bu işe onları Firavun zorlamıştı. Bununla birlikte şunu da bilelim ki, Kur'an-ı Kerim'in zahirî ifadeleri herhangi bir sayıyı göstermemektedir. Önemli olan bir sihirbazın yeryüzünün neresine giderse gitsin yahut ne kadar hile yaparsa yapsın asla kurtulamayacağı, umduğuna kavuşmayacağıdır. Hayır ya da şer ile olsun, sihir yoluyla kimse maksadını elde edemez. Bu ise sihrin tamamıyle reddedilmesini gerektirir.
5- Sihirbazlar işin büyüklüğünü görüp asadaki olağanüstü hali anlayınca Allah'a secdeye kapandılar. Çünkü asa hile yoluyla koydukları sopalarının hepsini yuttu. Daha sonra tekrar asa olarak eski haline döndü. Bu ip ve sopaların nereye gittiğini Yüce Allah'tan başka kimse bilmez.[56]
Yüce Allah'ın: "Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar." buyruğu onun asasını yere bıraktığına, yılana dönüştüğüne, yaptıklarını yuttuğuna delâlet etmektedir. Asasının yutmasını ifade eden buyruk da bıraktıkları her şeyi yuttuğunu göstermektedir. Böyle bir iş ise ancak yılanın büyüklüğü ve güçlü olması halinde söz konusu olabilir. Sihirbazlardan nakledildiğine göre, yılan bunları yutmaya koyulunca Musa (a.s.)mn yaptığı bu işin çeşitli açılardan insan gücünün dahilinde olmadığına kesinlikle inandılar:
Evvelâ asanın hareketi hile ile mümkün olmayacak bir şekilde ortaya çıktı.
İkinci olarak, hile ile gerçekleştirilemeyecek bir şekilde alabildiğine büyük ve iri idi.
Üçüncüsü, asada göz, burun delikleri, ağız ve buna benzer bütün azalar
belirgin bir şekilde görülmüştü. Bu ise hile ile gerçekleştirilebilecek bir şey değildir.
Dördüncüsü, çokluğuna rağmen yere bıraktıkları her şeyi yuttu. Bu ise hile ile yapılamazdı.
Beşincisi de, önce olduğu şekilde küçük bir tahta parçasına dönüşmesiydi. Bu da aynı şekilde herhangi bir hile yoluyla yapılamaz [57]
6- Yüce Allah'ın: "Onların yaptıkları ancak bir sihirbaz hilesidir" buyruğu, Hz. Musa'nın yaptığının ilâhî bir mucize olduğunu, onların yaptıklarının ise asılsız bazı göz boyamalar olduğunu göstermektedir.
7- Sihirbazlar gördükleri mucizeyle Hz. Musa ile Hz. Harun'un Rabbinin ibadete lâyık hakiki Rab olduğunu anladıkları için iman ettiler. İmanları dağlardan da daha sağlamdı. O bakımdan dünyadaki azabı önemsemediler, Fira-vun'un tehditlerine aldırış etmediler.
8- Firavun Hz. Musa'nın sihirbazların büyüğü ve büyüyü öğretmekte onların başkanı olduğunu ve ancak kendilerinden daha usta olduğundan dolayı onları yenik düşürdüğünü ilân etmekten başka bir şey yapamadı. Gayesi insanları kuşkuya düşürmekti; ta ki insanlar sihirbazların arkasına giderek onlar gibi iman etmesin. Yoksa Firavun onların Hz. Musa'dan bir şey öğrenmediklerini, aksine, sihri Hz. Musa'nın gelişinden ve doğumundan önce de bildiklerini biliyordu.
9- Sonunda Firavun iş görme imkânlarını ortadan kaldırmak için çaprazlama el ve ayaklarını kesmekle tehdide yöneldi. Buna ayrıca daha hakir düşürüp zelil kılmak için asmayı da ekledi. Azgınlık, küfür ve inadını ise azabının Musa'nın Rabbinin azabından daha ağır ve daha kalıcı bir etkisi olduğunu söylemekle artırdı; bu ise oldukça büyük bir iftiradır.
10- Yapılan bu tehdide rağmen sihirbazlar imanlarından geri dönmediler; Firavun'a şöyle dediler: Bize gelen bu kesin bilgi ve yakine, bizi yoktan var edene seni asla tercih etmeyiz. Haydi istediğini yap! Çünkü senin emrin ancak bu dünya hayatında geçerli olabilir.
Bizler hiç bir ortağı olmaksızın yalnızca Allah'a iman ettik. Musa'nın bize getirdiklerine inandık ki, Allah günahlarımızı bağışlasın. Daha önceki şirklerimizi ve senin bizi yapmaya zorladığın büyünün günahını affetsin. Allah'ın sevabı ise hem daha hayırlı, hem daha kalıcıdır.
İkrime ve başkaları şöyle der: Onlar secdeye kapandıklarında Allah secdelerinde cennetteki yerlerini gösterdi. İşte bundan dolayı: "Seni... asla tercih etmeyiz. " demişlerdi.
Firavun'un hanımı: "Kim galip geldi?" diye sorup duruyordu. Ona: Musa ve Harun galip geldi, denilince o da "Musa ve Harun'un Rabbine iman ettim," demişti. Firavun ona haber göndererek dedi ki: "En büyük kayayı bulunuz, eğer yine bu sözünde devam ederse, o kayayı onun üzerine bırakınız." Öyle bir kayaya alıp onu götürdüklerinde gözünü semaya kaldırdı, cennetteki mevkiini gördü. Sözünde ısrar etti ve ruhu kabzedildi. Kaya parçası onun ruhsuz cesedi üzerine bırakıldı.
11- Sihirbazlar, Firavun'a ve başkalarına öğüt vermeye, cennete götürecek amellerde bulunmaya teşvik ettiler ve dediler ki: Günahkâr cehenneme girer, mümin ise cennete girer. Buradaki günahkârdan kasıt ise, kâfir olandır. Buna delil de bir sonraki ayet-i kerimede bunun karşılığında müminin söz konusu edilerek: "Kim de O'na mümin olarak... gelir ise." buyurulmasıdır. Yalanlayıcı ve inkarcı kâfir ise cehennemde olacaktır; o orada ne ölecek ne dirilecektir. Eğer bu sihirbazların söylediği sözlerden ise, belki onlar bu sözleri Hz. Musa'dan yahut da İsrailoğullarından işitmiş olabilirler. Çünkü bazı sihirbazlar Mısır'da bulunuyorlardı ve yine Firavun hanedanından mümin kimseler de aralarında idi. Bu gerçekleri, iman etmeleri üzerine Allah'ın onlara ilham etmiş olması ve bu sözleri söyletmiş olması da ihtimal dahilindedir.
Mutezile bu ayet-i kerimeyi büyük günah işleyenlerin tehdit altında olduklarına delil gösterir ve şöyle derler: Büyük günah sahibi mücrimdir (güna-kârdır), her mücrimin cezası ise Yüce Allah'ın: "Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse..." buyruğu gereği cehennemdir. Şart edatı olan (kim anlamına gelen:) "Ben" de genellik ifade eder. Bu iddiaya cevap ise şöyledir: Açıkladığımız gibi buradaki günahkâr (mücrim) ile kastedilen kâfirdir. Buna delil ise bir sonraki ayet-i kerimede mücrim kelimesinin yer almış olmasıdır.
İman üzere ölüp Rabbini, rasullerini ve öldükten sonra dirilişi tasdik edip salih ameller işleyenler, yani itaat edip emrolunduğu işleri yerine getiren ve yasaklarından kaçınmış olarak Rabbinin huzuruna çıkanlara öyle yüce dereceler vardır ki, bunların idrak edilmelerine, gereği gibi kavranılmalarına imkân yoktur. Sözü geçen yüksek dereceler köşklerinin ve tahtlarının altından şarap, bal, süt ve su nehirlerinin aktığı ebedî kalınacak cennetlerdir. Orada daimî olarak kalacaklardır. İşte küfür ve masiyetlerden temizlenenin mükâfatı budur. [58]
-10- Firavun Ve Askerlerinin Suda Boğulmaları Ve Yüce Allah'ın İsrailoğullarına Nimetleri
77- Andolsun ki, biz Musa'ya: "Kullarımla geceleyin git ve yetişmeden korkun, endişen olmaksızın onlara denizde kuru bir yol aç" diye vahyettik.
78- Firavun askerleriyle onların ardınca gelince kendilerini denizden ne kapla-dıysa kapladı.
79- Firavun kavmini saptırdı, hidayet yolunu göstermedi.
80- Ey İsrailoğulları! Gerçekten biz sizi düşmanınızdan kurtardık. Sizinle Tûr'un sağ yanında (belirli bir süre için) sözleştik. Üzerinize kudret helvası ve bıldırcın da indirdik.
81- Size verdiğimiz hoş rızıktan yiyin ve o hususta haddi aşmayın. O vakit gazabının size gelmesi gerekir. Her kime gazabının gelmesi lâzım olursa, artık o helak olur.
82- Şüphesiz ben tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana pek çok mağfiret ediciyim.
Belagat:
"Saptırdı" ile "hidayet yolunu göstermedi" buyrukları arasında tıbâk sanatı vardır.
"Artık o helak olur" buyruğunda bir istiare vardır. Burada yüksekten aşağıya doğru düşmek anlamını ifade eden "hevâ" kelimesi, helak olup yok olmak yerine istiare olarak kullanılmıştır.
"Çok mağfiret ediciyim" kalıbı mübalağa ifade eder; günahları pek çok mağfiret edip bağışlayanım demektir. [59]
Kelime ve İbareler:
"Kullarımla geceleyin git." Geceleyin Mısır'dan çıkıp yola koyul. "Onlara denizde kuru bir yol aç." Asa'n ile suyu bulunmayan kupkuru bir yol aç. Hz. Musa emrolunduğu şeyi yerine getirdi, Allah da denizin ortasında yeri kuruttu, onlar da üzerinden geçtiler. "Yetişmeden" size kavuşulup yetişilmesinden "korkun, endişen olmaksızın" yani Firavun'un yetişmesinden veya boğulmaktan korkmaksızm.
"Firavun askerleriyle onların ardınca gelince" Firavun'un kendisi beraberinde askerleriyle arkalarından gidince "kendilerini denizden ne kapladıysa kapladı." Deniz suyu onları kapladı ve boğdu. Zamir hem Firavun'a hem askerlerine aittir. Böyle bir ifadede mübalağa, dehşeti anlatma ve icaz vardır. Yani Allah'tan başka iç yüzünü kimsenin bilmediği, senin de kıssasını işitmiş bulunduğun şey kendilerini kapladı. "Firavun kavmini saptırdı, hidayet yolunu göstermedi." Din hususunda Firavun onları saptırdı. Kendisine ibadete davet etmekle onları hidayete iletmedi, helake düşürdü. "Ben sizi doğru yoldan başkasına iletmiyorum." (Mü'min, 40/29) iddiasının tam aksini yaptı. "Onları saptırdı" ifadesi din ve dünyalarında onları hüsrana götürecek bir yola şevketti, demektir. Çünkü dünyada suda boğuldular, ardından da ateşe koyuldular. "Hidayet yolunu göstermedi" buyruğu onları mutluluğa götürecek bir yol göstermedi demektir.
"Gerçekten biz sizi düşmanınızdan," yani düşmanınız olan Firavun'dan, onu ve askerlerini suda boğmak suretiyle "kurtardık. Sizinle Tûr'un sağında" yani Şam'dan Mısır'a doğru gelenin sağ tarafında "sözleştik." Bu da gereğince amel etmek üzere Tevrat'ın indirilmesi içindi. "Kudret helvası=menn" bir çeşit tatlıdır. "Selva" ise bıldırcın diye bilinen bir kuşun adıdır. Her iki nimet de onlara Tih'de verilmişti. "Size vermiş olduğumuz hoş rızıktan" yani size ihsan etmiş bulunduğumuz nimetlerin lezzetlilerinden yahut helâl olanlarından "yiyin ve o hususta haddi aşmayın." Nimeti inkâr etmekle Yüce Allah'a şükrü terk e-dip Allah'ın bu hususta sizin için çizmiş olduğu sınırları israf, azgınlık, hak sahiplerine hakkını vermemek gibi işlerle aşmakla nimetlere nankörlük etmeyin, ona şükürden uzak durmayın. "O vakit gazabımın size gelmesi gerekir." Azabımın size gelmesi, tepenize inmesi icap eder. "Her kime gazabımın gelmesi lâzım olursa artık o helak olur." Cehenneme düşer ve helak olur.
"Muhakkak ben" Allah'ı tevhid etmekle birlikte şirkten "tevbe eden, iman eden" Allah'ı tevhid etmekle birlikte iman edilmesi gereken şeylere inanan "ve salih amel işleyip" farz ve nafileleri yerine getirip "hidayet üzre olana" yani sözü geçen hidayetten, ölünceye kadar sapmayıp bu yolda dosdoğru yürüyene "pek çok mağfiret ediciyim." Çokça bağışlayıcıyım, günahları örterim. [60]
Ayetler Arası İlişki
Hz. Musa'nın sihirbazlara karşı ezici galibiyetinin açıklanmasından sonra Yüce Allah azgın Firavun ve onun kavminden İsrailoğulları'nın kurtuluşunu açıklamaktadır. Yüce Allah Hz. Musa ve onun kavmi Mısır'dan Tûr'a doğru çıkıp gittiğinde onları takip eden Firavun ve askerlerini denizde boğdu. Bu ise Hz. Musa'nın denize asasını vurması mucizesi ile gerçekleşmişti. Allah'ın kudreti ile denizde kupkuru bir yol ortaya çıktı. A'râf suresinde belirtildiği üzere yirmi yıl boyunca Hz. Musa'nın gösterdiği geniş ve açıklanmış ayetler (mucizeler)^ rağmen, Firavun iman etmemiş ve arkalarından gitmişti.
Allah kendilerine dinî ve dünyevî birçok nimetler ihsan ettiği İsrailoğulları'nı kurtardı. Bunların en önemlisi onlara gelebilecek zararın önlenmesi olduğundan özellikle onlara bu nimetin hatırlatılması gerekti. O bakımdan Yüce Allah onlara sağlamış olduğu dünyevî menfaati: "Biz sizi düşmanınızdan kurtardık" buyruğu ile hatırlatmaya başladı ki, bu da onlara gelebilecek zararı izale etmeye işarettir. Daha sonra şu buyruğuyla da dini menfaati söz konusu etti: "Sizinle Tûr'un sağında (belirli süre için) sözleştik." Bu ise dinlerinin kitabı ve şeriatlerini ihtiva eden Tevrat'ın indirilmesi nimeti idi. Daha sonra Yüce Allah şu buyruğu ile de üçüncü olarak bir başka dünyevî nimeti söz konusu etmektedir: "Üzerinize kudret helvası ve bıldırcın da indirdik. Size verdiğimiz hoş rızıktan yiyin." Ardından ise şu buyruğu ile isyan etmekten onları sakındırdı: "Ve bu hususta haddi aşmayın. O vakit gazabımın size gelmesi gerekir. " Ardından da şu buyruğu ile isyan edenin tevbesini kabul edeceğini açıklamaktadır: "Şüphesiz ben tevbe eden kimseye çok mağfiret edeceğim." [61]
Açıklaması
Firavun İsrailoğulları'nm Hz. Musa ile Mısır'dan çıkıp gitmelerine müsaade etmeyince Yüce Allah ona geceleyin İsrailoğulları'nı alıp yola koyulmasını ve böylelikle onları Firavun'un tasallutundan kurtarmasını emrederek şöyle buyurdu:
"Andolsun ki, biz Musa'ya: Kullarımla geceleyin git. Yetişmesinden korkun ve endişen olmaksızın onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyettik." Andolsun biz, Peygamber Musa'ya İsrailoğulları'nı alarak Mısır'dan geceleyin kimse onları fark etmeksizin yola koyulmasını vahiy ile bildirdik ve denizin (Kızıldeni-zin) ortasında onlara kupkuru bir yol açmasını da emrettik. Bu ise Yüce Allah'ın ortada su ve çamur olmayacak şekilde onlar için yolu kurutması şeklinde gerçekleşti.
Biz ona güvenlik altında olduklarını ve kurtulacaklarını bildirerek dedik ki: Senin ve kavminin Firavun ve askerlerinin yetişeceğinden yana korkunuz olmasın. Kavminin suda boğulmasır lan endişilenme! Firavun size yetişemeye-cek ve siz suda boğulmayacaksınız.
İsrailoğulları'ndan "kullarımla" diye söz edilmesi, onlara inayet gösterildiğinin ve o dönemde salih bir kavim olduklarının bir delili olduğu gibi, Firavun'un köleleştirmek ve işkence gibi onlara yaptığı zulümlere işarettir.
"Firavun askerleriyle onların ardınca gelince kendilerini denizden ne kap-ladıysa kapladı." Firavun, askerleri ile birlikte onların ardından gitti. Bilinen ve tanınan şekli ile denizden onları kaplayan kapladı ve hep birlikte suda boğuldular. "Kaplayan" kelimesinin tekrar edilmesi ise olayın büyüklüğünü ve dehşetini vurgulamak içindir.
Dahi ve zeki bir insan olan Firavun'un Hz. Musa'nın arkasına takılmak gibi bir yanlışlığa düşmesi ise, onun öncü askerlerine girmelerini emredip de, girdikleri halde boğulmamaları üzerine büyük bir ihtimalle kurtulacağını zannettiğindendi. Ancak hepsi denizin ortasındaki yola girince, Yüce Allah onları suda boğdu.
"Firavun, kavmini saptırdı. Hidayet yolunu göstermedi." Firavun İsraüoğulları'nın denizin ortasından izledikleri yolu askerleri ile birlikte izlemeye koyulunca toplumunu saptırıp helak olmalarına yol açtığı gibi bu sefer de doğru yolu göstermedi ve yok olmalarına yol açtı.
Daha sonra Yüce Allah İsrailoğulları'na olan nimetlerini saymaya geçti. Bu sayım esnasında zararın kaldırılmasını menfaatin sağlanmasından önce zikretti ki, bu da güzel ve akla uygun bir sıralamadır. Çünkü "kötülüklerin bertaraf edilmesi menfaatlerin sağlanmasından önce gelir." İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
1- "Ey İsrailoğulları! Gerçekten biz sizi düşmanınızdan kurtardık." Onları kurtardıktan sonra şöyle dedik: "Ey İsrailoğulları! Biz sizleri erkek çocuklarınızı boğazlayan, kız çocuklarınızı diri bırakan düşmanınız Firavun'dan kurtardık ve gözlerinizin önünde onları suda boğarken, gözlerinizin aydınlanmasını sağladık. Bir sabah vaktinde hepsi suda boğuldular, onlardan hiçbir kimse kurtulamadı. Nitekim bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun hanedanını ise gözlerinizin önünde, bakıp dururken boğmuştuk." (Bakara, 2/50). İşte bu, zararın izale edilmesine işarettir.
2- "Sizinle Tûr'un sağında belli süre için sözleştik." Biz size bir vakit belirlemiştik. O da sizin önünüzde Musa ile konuşacağımız ve etraflı şer'î hükümleri ihtiva eden Tevrat'ı indireceğimiz vakitti. Aziz ve Yüce Rabbiniz ona hitap ederken siz de sözlerini işitirken bunlar olacaktı. Buluşma yeri Tûr dağının sağ tarafı idi. Tûr, Sînâ'daki bir dağdır. Müfessirler, dağın sağı solu olmaz; bundan kasıt Tûr dağının Medyenden Mısır'a doğru gidenin sağ tarafında kalmasıdır, derler.
3- "Üzerinize kudret helvası ve bıldırcın da indirdik." Sizler Tîh'te bulunurken üzerinize menn ve selva'yı indirdik. Menn: Sabah tan yeri ağardığından güneşin doğduğu vakte kadar taşlar ve ağaç yaprakları üzerine semadan düşen nemli yumuşak bir tatlı idi. Selva ise güney rüzgârlarının sürüklediği bıldırcın kuşudur. İsraüoğulları'ndan her bir kişi bunlardan yetecek kadarını alırdı.
"Size verdiğimiz hoş rızıktan yiyin." Onlara dedik ki: Bu helâl ve hoş yiyeceklerden yiyerek bu nimetlerden istifade edin.
"Ve o hususta haddi aşmayın. O vakit gazabımın size gelmesi gerekir." Caiz olanı aşarak caiz olmayanlara yönelmeyin. Allah'ın nimetlerini inkâr ederek azanlardan olmayın. İhtiyacınızdan fazla rızık almaya kalkışmayın. İsraftan, azgınlıktan, masiyetleri işlemekten, haklara tecavüz etmekten uzak durun. Size vermiş olduğum emirlere muhalefet etmeyin, ederseniz gazabım üzerinize iner, cezam sizi bulur.
"Her kime gazabımın gelmesi lâzım olursa artık o helak olur." Benim gazabım her kime inerse o bedbaht olur, helak olur.
"Şüphesiz ben teube eden, iman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana pek çok mağfiret edeceğim." Günahlardan tevbe edip Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman eden, Şeriatın teşvik edip güzel gördüğü salih ameller işleyen, ayrıca ölünceye kadar dosdoğru yolda giden kimselere kapsamlı bir şekilde mağfiret ediciyim, kötülüklerini örtücüyüm. "Hidayet üzere olan" tabirinde bu yolu sürdürmenin gereğine delâlet vardır. Çünkü halihazırda hidayet üzere bulunmak gelecekte de bunu sürdürüp bu hal üzere ölmedikçe kurtuluş için yeterli değildir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu pekiştirmektedir: "Şüphesiz rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru yol üzere gidenler..." (Fusulet, 41/30). Burada "...salih amel işleyip hidayet üzere olan" ifadesi salih amel ile hidayet üzere olma mertebeleri arasında farklılık olduğunu ifade etmiyor; bunların zaman itibariyle farklı olduklarını gösteriyor. Burada Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Zaman zaman işlenebilecek günahlardan tevbe ederek iman edip salih amel işlemekte bir zorluk yoktur. Asıl zorluk bu istenen şeyleri devamlı ve sürekli yapmaktadır. [62]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yüce Allah İsrailoğulları'nı Firavun ve kavminin zulmünden kurtarmakla onlara lütufta bulunmuştur. Allah, Hz. Musa'ya asası ile denize vurmasını vahyetti. Deniz yarıldı. Yüce Allah'ın, rüzgâr gibi bu iş için hazırladığı sebeplerle kuruyuverdi. Böylelikle Firavun ve askerlerinin yetişmesinden ve denizde boğulmaktan çekinmeksizin karşıya geçtiler.
2- Askerlerinden bir kısmını İsrailoğulları'nm ardından denizin ortasındaki yoldan takibe gönderdikten sonra onların da suda boğulmadıklarını görmesi, Firavun'u aldattı. O bakımdan kendi komutası altındaki askerleriyle birlikte İsrailoğulları'na yetişmek üzere arkalarından gitti. Deniz onların üzerine ka-panıverdi, onlardan kimse kurtulmadı.
3- Firavun'un uğursuzluğu hem kendisini hem de kavmini kuşatmıştı. Firavun doğru yoldan kavmini saptırmış, hayra ve kurtuluşa iletmemişti. Çünkü o önlerinde deniz bulunduğundan dolayı Hz. Musa ile beraberindekilerin ellerinden kurtulamayacağını zannetmişti.
Hz. Musa asası ile denize vurunca, ondan oniki tane yol açıldı. Su ise yollar arasında dağlar gibi duruyordu. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Ardından deniz ayrılıp her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu." (Şûra, 26/63). Böylelikle İsrailoğulları'nm her bir kolu bir yoldan gitti.
Yüce Allah dağı andıran büyük su kütlelerine pencere şeklinde aralıklar açmayı vahyetti. Böylelikle bunlar arasında açık pencereler oluştu. Birbirlerini görmeye, birbirlerinin seslerini işitmeye başladılar. İşte bu da en büyük mucizelerden, en büyük ayetlerden (belgelerden) birisi idi. Firavun gelip de denizde yol açılmış olduğunu, suyun ise yukarı doğru yükseldiğini görünce kavmine denizin, bu işi kendi heybetinden dolayı yaptığı vehmini vermek istedi. Arkadaşları ile birlikte denize girince deniz üzerlerine kapandı. İşte bütün bunlar Allah'ın kuvvetine iman etmeyi gerektirir.
4- Yüce Allah İsrailoğulları'na pek çok nimet ihsan etmiştir. Burada onlardan üç tanesini söz konusu etmiştir ki, Firavun hanedanından onları kurtarmak, Tur'un sağ tarafına gelmek üzere sözleşmek ve Tîh'te üzerlerine menn ve selvayı indirmek.
5- Nimetler onları gereği gibi korumayı ve Yüce Allah'a şükretmeyi gerektirir. Yüce Allah onlara helâlliğinde şüphe bulunmayan lezzetli, tertemiz yiyecekler ihsan etti. Onların yapacakları tek iş, bu nimeti gereği gibi korumak, ihtiyaçtan fazlasını almayarak bunlara karşı şükretmekti. Ayrıca bu nimetlerin israf, azgınlık, şımarıklık ve masiyete götürmemesi gerekirdi.
Şüphesiz nimetlerin inkârı Allah'ın gazabının gelip çatmasını gerektirir. Her kime Allah'ın gazap ve cezası, intikamı ve azabı gelip çatarsa, artık o bedbaht olur, helak olur gider. Yani cehennemin dibini ifade eden Hâviye'ye ulaşır.
7- Şirkten, küfür ve masiyetten tevbe ederek Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman edip farzları ve itaat olan işleri eda etmek, masiyetlerden kaçınmak suretiyle salih amellerde bulunan, sonra da iman üzere ölünceye kadar imanını sürdüren kimselere Allah, pek çok mağfiret edicidir. [63]
Sözleşilen Vakitte Yüce Allah'ın Hz. Musa İle Konuşması Ve Buzağıyı İlâh Yapmak Suretiyle Samirî'nin Fitne Çıkarması
83- "Kavminden erken gelmek için seni aceleye getiren nedir ey Musa?"
84- Dedi ki: "Onlar benim arkamdan geliyorlar. Rabbim razı olasın diye huzuruna gelmek için acele ettim."
85- Buyurdu ki: "Gerçekten biz senden sonra da kavmini fitneye düşürdük. Sâ-mirî de onları saptırdı."
86- Musa kızgın ve üzgün kavmine döndü, dedi ki: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa size vaad olunan süre uzun mu geldi? Yahut üzerinize Rabbinizin gazabının gelmesini mi istediniz de bana vaadinizde durmadınız?"
87- Dediler ki: "Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik. Fakat o kavmin süs eşyasından ağırlıklar yüklenmiştik de onları attık. Sâmiri de böyle attı."
88- Onlara böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: "Bu sizin de ilâhı-nızdır, Musa'nın da ilâhıdır. Fakat o unuttu."
89- Peki görmezler mi ki, o onlara cevap veremez, zarar da veremez, fayda da sağlayamaz.
İ'râb:
"O ise unuttu" buyruğunda fail Sâmirî olabilir. Yani Sâmirî bize itaati unuttu ve terk etti. Burada unutmak, terk etmek anlamına olur. Nitekim Yüce Allah: "Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu." (Tevbe, 9/67) buyurmaktadır ki: onlar Allah'a itaati terkettiler, Allah da onları cehennemde bıraktı, demektir. Fai] Hz. Musa da olabilir. Yani Hz. Musa bunu terk etti ve ondan yüz çevirdi, demek olur. Ancak birinci şekil daha uygundur. [64]
Kelime ve İbareler:
"Kavminden erken gelmek için seni aceleye getiren nedir1?" Tevrat'ı almak üzere sözleşilen yere daha erken gelmeye seni ne itti? Bu Hz. Musa'nın yol alırken, onlardan daha ileride olduğunu göstermektedir. Bu buyruk, böyle bir şeyi red manasını da ihtiva eder şekilde acele etmesinin sebebine dair bir sorudur. Çünkü acelecilik bizatihi bir kusurdur. Buna beraberindekileri yalnız bırakıp kendini onlardan daha büyük görmek gibi bir vehim de eklenmiştir. İşte Hz. Musa bu iki hususa da cevap vererek, önce tepkinin (inkârın) cevabını vermek daha uygun olduğundan tepkinin (inkâr'm) cevabını vererek şöyle dedi: "Dedi ki: Onlar benim arkamdan geliyorlar". Ben onların önüne âdeten önemsenmeyecek kadar birkaç adımdan fazla geçmedim. Onlar da arkamdan geliyorlar. Benimle onlar arasındaki mesafe oldukça kısadır. Yol arkadaşları bu kadarcık bir mesafe öne geçebilirler. Daha sonra da: "Rabbim! Razı olasın diye huzuruna gelmek için acele ettim" dedi. Bana olan rızan daha bir artsın diye. Çünkü senin emrini yerine getirmekte ve ahdine vefa etmekte acele etmek, senin rızanı gerektiren bir husustur. Cevaptan önce Hz. Musa kendi kanaatine göre özür beyan etti.
"Buyurdu ki: Gerçekten biz senden sonra kavmini fitneye düşürdük. Sâmirî de onları saptırdı." Kavminden ayrılışından sonra buzağıya tapma hususunda onları denedik. es-Sâmirî ise onları saptırdı. Yani buzağıya tapma ve ona ibadete davet suretiyle sapıklık ve hüsrana düşürdü. Bunlar, Hz. Musa'nın Hz. Harun ile birlikte bıraktığı kimseler olup, 600 bin kişi idiler. Aralarından 12 bin kişi dışında buzağıya tapmaktan kurtulan olmadı. Burada "Sâmirî de onları saptırdı" anlamına gelen (edallehüm) buyruğu "Sâmirî aralarında en ileri derecede sapık olandır" anlamına gelecek şekilde: (edallühüm) diye de okunmuştur. Çünkü Sâmirî saptırıcı olduğu gibi, kendisi de sapkındı. Bu kişi es-Sâ-mira adı ile anılan İsrailoğulları'ndan bir kabileye mensup bir kimsedir.
"Musa kızgın ve üzgün kavmine döndü." Kırk geceyi tamamlayıp Tevrat'ı aldıktan sonra onlara alabildiğine kızgın, yaptıklarından dolayı da oldukça üzülmüş bir halde döndü.
"Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı?" O size içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat'ı vereceğine dair gerçek vaadde bulunmadı mı? "Yoksa size vaadolunan süre uzun mu geldi?" Hz. Musa'nın onlardan ayrı kaldığı süre olan vaadi yerine getirme zamanı uzun mu geldi? "Üzerinize Rabbinizin gazabının gelmesini mi istediniz." Buzağıya tapmak suretiyle gazabının gelip sizi bulmasını mı istediniz "de bana vaadinizde durmadınız?" Allah'a iman, size verdiğim emirleri yerine getirmek üzere sebat göstereceğinize dair bana verdiğiniz sözde durmayıp arkamdan gelmeyi terk ettiniz?
"Kendi güç ve isteğimizle" kudret seçim ve irademizle "vaadine muhalefet etmedik." Çünkü bizler serbest bırakılıp bu konuda emir verilip de Sâmirî bize işi güzel göstermeseydi sana verdiğimiz sözden caymazdık. "Fakat o kavmin süs eşyasından ağırlıklar yüklenmiştik." Firavun kavminin süs eşyalarından ağırlıklarını taşımıştık. Yani bizler Mısır'dan çıkmayı kararlaştırdığımızda düğün adı altında Kıptîlerden almış olduğumuz bir takım süs eşyalarını beraberimizde getirmiştik "de onları attık." Sâmirî'nin emri ile ateşe attık. "Sâmirî de böylece attı." Biz attığımız gibi Sâmirî de bu süs eşyalarından beraberinde bulunanları ateşe attı.
"Onlara böğüren bir buzağı heykeli çıkardı." Sâmirî eritilen o süs eşyalarından cansız bir buzağı heykeli yaptı ve bu heykelden buzağı sesini andıran bir böğürtü, ses çıkıyordu.
Sâmirî ve ona uyanlar "Bu sizin de ilâhınızdır, Musa'nın da ilâhıdır. Fakat o unuttu, dediler." Sâmirî daha önce açığa vurduğu ve sahip olduğu imanı unutup terk etti. Şöyle de açıklanmıştır. Sâmirî:" Musa Rabbinin burada olduğunu unutup Tûr'da rabbini aramaya gitti" diye açıklamıştır.
"Onlara cevap da veremez." Buzağı sorduklarına karşılık veremez. "Zarar da veremez; fayda da sağlayamaz." Onlara gelebilecek bir zararı önleyemez, bir fayda gerçekleştiremez. Peki nasıl ilâh edinilir? [65]
Ayetler Arası İlişki
İsrailoğulları'na verilen nimetlerin ifadesinden sonra, Yüce Allah ile Hz. Musa arasında Rabbinin daha önce kendisi ile sözleşmesine binaen buluşma yerinde cereyan eden konuşma zikredilmektedir. Bunun ardından da, Sâmirî'nin altından bir buzağı heykeli yapıp onu ilâh olarak takdim etmek suretiyle İsrailoğulları'nı fitneye düşürmesi açıklanmaktadır. Belli yönden rüzgar esince ağzında bulunan toprak hareketleniyor ve ses çıkartıyordu. Yüce Allah bu buzağının soru sorana cevap veremediğini ve onlara zarar ya da fayda sağlayamadığını belirterek ona tapanları azarlamaktadır.
İsrailoğulları ise buzağıyı ilâh edinip ona tapınmak ile ilgili olarak Mısırlılarla birlikte bulundukları dönemlerden putperestliğe olan meyillerinden doğan bir cevap vermişlerdi. Putperestliğe meyillerinin oluşunun delili ise şudur: Yüce Allah onları Firavun baskısından kurtardıktan sonra, Hz. Musa'dan ibadet etmek üzere kendilerine bir heykel yapmasını istemişlerdi. Nitekim Yüce Allah bunu şu buyruğunda ifade etmektedir: "İsrailoğulları 'nı denizden geçirdik. Derken putlarına tapagelen bir topluluğa rastgeldiler. Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yapıversen dediler. O: Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz, dedi." (A'râf, 7/138). [66]
Açıklaması
"Kavminden erken gelmek için seni acele ettiren nedir, ey Musa?" Onlardan daha çabuk gelmeye seni iten nedir? Buradaki kavimden kasıt İsrailoğulları-dır. Ancak burada kastedilenler seçilen 70 nakiptir. Seni acele edip nakipleri geride bırakarak onlardan uzaklaşmaya iten ne oldu?
Olay şöyledir: Şanı Yüce Allah Hz. Musa'ya Firavun'un helak edilmesinden sonra Tûr dağında karşılaşmayı vaad etmişti. Ona içinde İsrailoğulları'na anayasal tavsiyelerin bulunduğu levhaları verecekti. Allah Firavun'u helak edince, Hz. Musa da Rabbinden kitabı istedi. Ona 30 gün oruç tutmasını emretti. Daha sonra bu kırk güne yükseltildi: "Musa ile otuz gece sözleştik. Buna ayrıca on gece daha katıp kırka tamamladık. Böylelikle Rabbinin tayin ettiği vakit kırk gece olarak tamamlandı. Musa da kardeşi Harun'a: Kavmim arasında benim yerime geç ve İslah et. Fesatçıların yoluna da uyma, dedi." (A'râf, 7/142).
Sözleşme, Hz. Musa'nın kavminin ileri gelenlerinden bir topluluk ile gelmesi şeklinde idi. O da aralarından yetmiş kişi seçti: "Musa tayin ettiğimiz vakitte (gelmek) için kavminden yetmiş adam seçti." (Araf, 7/155). Bunlar ise Hz. Musa'nın seçtiği yetmiş nakip idi. Hz. Musa onlarla yola koyuldu. Daha sonra Rabbine duyduğu özlemle aceleyle ileriye geçti. Yani Tûr dağına yaklaşınca Yüce Allah'ın kelâmını işitmeye duyduğu özlem dolayısıyla onları arkada bıraktı. Yüce Allah da kendisine: "Ne diye acele ettin?" diye sordu. Kavmini terk edip aralarından ayrılacak kadar seni aceleye iten ne idi?
Bu ikaz, bizatihi aceleyi reddir. Çünkü böyle birşey arkadaşlarına gereken itinayı göstermemek anlamındadır. Diğer taraftan arkadaşlığın şartlarından birisi de uyum sağlamaktır. Böyle bir soru ise arkadaşlık halinde oldukça güzel ve üstün bir edebi öğretmek sadedindedir.
"Dedi ki: Onlar da benim arkamdan geliyorlar. Rabbim razı olasın diye huzuruna gelmek için acele ettim." Musa Rabbine cevaben dedi: "Onlar bana yakındırlar. Benden sonra ulaşıverecekler, onlardan sadece birkaç adım ilerideyim. Rabbim senin emrine uymak, sana kavuşmaya özlemim dolayısıyla sözleşme yerine varmakta acele etmem, benden daha çok razı olasın diyedir" dedi. Hz. Musa böylelikle içtihatında hata ettiğini belirterek özür beyan etmiş oldu.
"Buyurdu ki: Gerçekten biz senden sonra kavmini fitneye düşürdük. Sâmirî de onları saptırdı." Yüce Allah buyurdu ki: Kendilerinden ayrıldıktan sonra biz kavmin İsrailoğulları'nı sınadık. Sınanan kimseler ise kardeşi Harun ile bıraktıkları idi. es-Sâmirî, onları altından buzağıya ibadet etmeye çağırarak haktan saptırdı.
Sâmirî, Sâmira kabilesine yahut ineğe tapan bir kavme mensuptur. Çoğunluk onun Sâmira kabilesinden ve İsrailoğulları'nın büyüklerinden biri olduğu görüşündedir. Beraberindeki İsrailoğulları'na dedi ki: Musa'nın size vermiş olduğu sözde durmayıp, on gün gecikmesi, sizin haram olan beraberinizdeki süs eşyaların-dandır, diyerek bunları ateşe atmalarını emretti. İşte bazen rüzgârın etkisi ile böğürtüyü andıran bir ses çıkartan buzağı heykeli bu eritilmiş süslerden yapılmıştır.
"Musa kızgın ve üzgün kavmine döndü." Musa kırk gecenin tamamlanmasından sonra kavmi İsrailoğulları'na alabildiğine kızgın, öfkeli, üzüntülü, kederli ve huzursuz olarak döndü.
"Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı?" Musa dedi ki: Ey kavm, Rabbiniz benim vasıtamla size dünyada her türlü hayrı gereğince işlemek için büyük şeriat kitabını indirmek, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılmak, zorbaların yer ve yurtlarını elinize geçirmek gibi güzel akibetleri ve ahi-rette de büyük bir ecri şu buyruğu ile vaad etmemiş miydi: "Şüphesiz ben tevbe eden ve iman eden, salih amel işleyip hidayet üzere olanlara pek çok mağfiret ediciyim." (âyet 82)
"Yoksa vaad olunan süre size uzun mu geldi?" Yahut üzerinize Rabbinizin gazabının gelmesini mi istediniz de bana vaadinizde durmadınız? Allah'ın size verdiği vaadi beklemek için geçirdiğiniz zaman size uzun mu geldi? Bu zaman süresinde önceden size ihsan ettiği nimetleri niye unuttunuz? Halbuki bu vaad edilen süreden ancak, bir ay ve birkaç gün geçmiştir. "Yoksa" burada bilakis anlamındadır. Yani aksine sizler bu işi yapmakla üzerinize Rabbinizden bir gazap, bir intikam ve bir cezanın inmesini istediniz. O bakımdan bana verdiğiniz sözden caydınız. Zira siz Tûr'dan yanınıza geri döneceğim vakte kadar Allah'a itaat üzere dosdoğru yürüyeceğinizi vaad etmiştiniz. Yani sözleşilen zaman üzerinden uzun bir süre mi geçti de unuttunuz, yoksa sizler masiyeti istediniz de onun için mi sözünüzde durmadınız?
"Dediler ki: Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik." Ona şöylece cevap verdiler: Kendi istek ve kudretimiz ile sana verdiğimiz sözden caymış değiliz. Aksine bizler böyle bir yanlışlığı işlemek zorunda kaldık. Bu, onların Sâmirî'nin kendilerine süslü göstermesi ve aklî bakımdan onları etkileyerek masiyet işlediklerini ve fitneye düştüklerini ikrar ve itiraf ettiklerini göstermektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat kavmin süs eşyasından ağırlıklar yüklenmiştik de onları attık. Sâmirî de böyle attı." Lâkin bizler seninle birlikte Mısır'dan çıktığımızda, Mısır yerlileri olan Kıptîlerden süs eşyasından bir takım ağırlıkları beraberimizde getirmiştik. Onlara bir bayramda yahut bir ziyafette toplanacağımız hissini vermiştik. Burada bunlara "Ağırlıklar (evzâr)" yani günahlar adının verilmesi, bu süsleri almalarının kendilerine helâl olmayışındandır. Sâmirî onlara dedi ki: Musa'nın geri dönüşünün gecikmesi ancak bunların haram oluşlarının uğursuzluğundandır. Sonra Sâmirî bize bir çukur kazmamızı, onu ateşle doldurmamızı, süs eşyalarını oraya atmamızı emretti; biz de oraya attık. Yani onların günahından kurtulmak arzusu ile o süs eşyalarını ateşe bıraktık. Sâmirî de aynı şekilde beraberinde bulunanları attı ve bu süs eşyalarından bir buzağı heykeli yaptı. Sonra da elçi Cebrail'in atının ayak izinden bir avuç toprağı o buzağının üzerine bıraktı.
"Onlara böğüren bir buzağı cesedi çıkardı." Sâmirî İsrailoğulları'na ateşe atılmış altın eşyalardan "ağırlıklardan" cansız, ruhsuz bir buzağı heykeli yaptı. Bu heykelin buzağılar gibi bir böğürtüsü vardı. Çünkü o bu buzağıyı hususi bir şekilde yapmıştı. Buzağıda yer yer delikler açmış ve Hz. Cebrail'in (atının) ayak izinden bir miktar kum bırakmıştı. Rüzgar içinde girdi mi böğürü-yordu.
"Dediler ki: Bu sizin ilâhınızdır, Musa'nın da ilâhıdır. O ise unuttu." Sâmirî ve onunla fitneye düşen diğerleri, işte sizin ilâhınız, Musa'nın da ilâhı budur. Hadi ona ibadet ediniz, fakat Musa bunun ilâhınız olduğunu söylemeyi unuttu.
Yüce Allah ise onları azarlayarak ve kıt akıllılıklarını yüzlerine vururak şöyle buyurdu:
"Peki görmezler mi ki o, onlara cevap veremez, zarar da veremez, fayda da sağlayamaz." Bunlar bu buzağı hakkında düşünüp de kendilerine cevap veremediğini, onunla konuştuklarında kendileri ile konuşamadığını, onlara gelebilecek bir zararı önleyemediğini yahut onlara menfaat sağlayamadığını görmüyor, düşünmüyor ve bundan ibret almıyorlar mı? Nasıl olur da onu ilâh zannedebilirler? [67]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususlara delildir:
1- Musa (a.s.) Rabbine kavuşmaya onun sözünü işitmeye duyduğu özlem dolayısıyla kendisi karar verip kavminden olan 70 nakibi (temsilciyi) acele ederek geçti, fakat o bu içtihadında (şahsî kanaatinde) yanılmıştı, o bakımdan ona sitemde bulunmak gerekti.
Diğer taraftan acele her ne kadar genel olarak yerilmiş bir iş ise de, dinî hususlarda övülmüş bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabbinizden bir mağfiret ve... Cennete birbirinizle koşu yarışı yapın." (Al-i İmran, 3/133).
Musa duyduğu özlemle samimi duygularından Allah'ın rızasını aramak üzere böyle yaptığını kinaye yoluyla şöylece ifade etti: "Rabbim razı olasın diye huzuruna gelmek için acele ettim." Gelmemi emrettiğin yere benden razı olasın diye acele edip geldim.
2- Yüce Allah Musa (a.s.)'nm aralarında bulunmadığı sıralarda İsrailoğulları'nı imtihan etti. Böylelikle Yüce Allah'ın emri üzerine de dosdoğru yürüyenler, O'nun vahdaniyetine inanıp dinine sıkı sıkıya bağlı kalanlar, fiilen açığa çıkıp görünsün. Çünkü Yüce Allah (bunlar olmadan önce de) hepsini biliyordu.
3- Sâmirî onları saptırdı, yani onları sapıklığa çağırdı ya da sapıklıklarının sebebi o oldu.
4- Kendisinden sonra ihdas ettikleri buzağıya tapınma sebebiyle Hz. Musa'nın kavmine oldukça kızgın, öfkeli ve üzüntülü dönmesi, yerinde idi.
5- Hz. Musa kavmine sitemde bulunurken, öncelikle onlara Allah'ın üzerlerindeki nimetlerini hatırlattı. Bunlardan birisi ise İsrailoğulları'nı Firavun ve askerlerinden kurtarması, itaati üzere devam ettikleri taktirde onlara cenneti vaad etmesi idi. Ayrıca onlara Musa (a.s.)'ın lisanı üzere Tevrat'taki kelâmını işittireceğini de -içindeki hükümler gereğince amel etmeleri için- vaad etmişti. Bu şekilde amel ettikleri taktirde amellerinin sevaplarını almayı hak edeceklerdi. Yüce Allah'ın: "Vaadde bulunmadı mı" buyruğu, onların mutlak ilâhı kabul ettiklerini göstermektedir. Fakat puta tapıcılarm sözünü ettikleri bir tevile istinaden buzağıya da ibadet ettiler.
6- Aradan çok zaman geçmeden sözlerini bozmalarının mazereti yoktur. Fakat onlar Allah'ın gazabının gelip kendilerini bulmasına sebep teşkil eden isyanı ve günah olan bir takım işleri işlediler. Hz. Musa'ya verdikleri Tûr'dan kendilerine döneceği vakte kadar Allah'ın itaatinden ayrılmayacaklarına dair sözlerinde de durmadılar.
7- Hz. Musa'ya sözlerinde durmamak ve ahdi bozmak zorunda kaldıklarını belirterek özür beyan etmeye çalıştılar. İleri sürdükleri bu mazeret ise, Hz. Musa ile birlikte Mısır'dan çıkmak istedikleri vakit, Mısırlı Kıptîlerden almış oldukları eşyalarının günahından kurtulmaktı. İsrailoğulları Kıptîlere kendi bayramları veya bir ziyafet dolayısıyla bir araya toplanacakları vehmini vermişler, böylece yanlarına süs eşyalarını alabilmişlerdi. Almış oldukları bu süs eşyalarını eritmek üzere ateşe atmışlardı.
8- Süs eşyaları ateşte eriyince Sâmirî bu erimiş madenden bir buzağı heykeli yaptı. Sonra bu buzağının üzerine Hz. Cebrail'in atının izinden aldığı bir avuç toprağı koydu.
9- Sâmirî gerçekleri değiştirdi. İsrailoğulları'na kötülüğü iyilik gibi gösterdi. Temsil ve Teşbih'e meyli olan ve: "Onların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilâh yap" (Araf, 7/138) diyen tabileri de diğerlerine şöyle demişti: İşte sizin de ilâhınız, kendisinin ilâhı olduğunu size hatırlatmayı unutan Musa'nın da ilâhı budur.
10- Şanı Yüce Allah akıllarının kıtlığını ortaya koydu. Yanlış düşündüklerini belirterek onlara şöyle dedi: Bu buzağının kendileriyle konuşamadığı, onlara gelebilecek bir zararı önlemeyip onlara bir fayda da sağlayamadığı üzerinde niye düşünüp ibret almazlar?
Musa'nın ibadet ettiği Rab ise zarar verir, fayda sağlar, ihsan eder veya etmez.
11- Yüce Allah'ın: "Peki görmezler mi ki..." buyruğu Yüce Allah'ı tanımak hususunda ibretle aklı kullanmanın vücubunu göstermektedir. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Görmezler mi ki o kendileri ile konuşmuyor. Onlara hiçbir yol gösteremiyor" (A'râf, 7/148). Bu da mana itibariyle Yüce Allah'ın puta tapanları yerme sadedindeki şu buyruğuna anlam itibariyle yakındır: "Onların kendileri ile yürüdükleri ayakları mı vardır..." (A'râf, 7/195). [68]
Buzağının İlâh Edinilmesi Dolayısıyla Hz. Musa'nın Hz. Harun'a Çıkışması, Buzağının Denize Atılması Ve Gerçek İlâhın Tevhidi
90- Andolsun daha önce Harun onlara şöyle demişti: "Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan olundunuz. Rabbiniz ise şüphesiz Rahman olandır. O halde bana uyun ve emrime itaat edin".
91- Onlar: "Musa bize dönünceye değin biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz" dediler.
92-93- Musa dedi ki: "Ey Harun! Onların sapıklığa düştüklerini gördüğünde seni bana uymaktan alıkoyan ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin"
94- "Ey anamın oğlu! Sakalımdan, başımdan, yakalama! Sen bana: İsrailo-ğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözümü gözetmedin, diyeceksin diye korktum" dedi.
95- 'Ya senin bu halin nedir ey Sâmirî" dedi.
96- Dedi ki: "Onların görmediklerini ben gördüm. Bunun için elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım da onu bıraktım. Nefsim de bana böylesini hoş gösterdi."
97- Dedi ki: "Haydi git, çünkü sen hayatta oldukça bana dokunmayın, diyeceksin. Senin için bir va'de vardır ki, onda elbette sana muhalefet edilmez. Bir de şu taptığın tanrına bak! Biz onu elbette yakacak, sonra denize savurup darmadağın edeceğiz."
98- Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. İlmi her şeyi kuşatmıştır.
Belagat:
93-94-96. ayet-i kerimelerin sonları ile 89-97-98. ayetlerin sonları arasında (sonlarındaki harf benzerliği dolayısıyla) zorakiliğe kaçmaksızm güzel bir seci' vardır. [69]
Kelime ve İbareler:
"Daha önce" Musa'nın dönüşünden önce "Harun onlara şöyle demişti: Ey kavmim! Bununla ancak imtihan olundunuz." Sizler buzağı ile fitneye ve sapıklığa düştünüz. "O halde" hak üzere sebat, Rahmana ibadet hususunda "bana uyun" ve bu hak ibadet yolunda "emrime itaat edin."
"Dönünceye değin biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz." Biz buzağıya bağlılığımızı ve ona ibadetimizi sürdüreceğiz. "Ey Harun!" Musa dönüşünden sonra böyle dedi: "Onların" buzağıya tapmak suretiyle "sapıklığa düştüklerini gördüğünde seni bana uymaktan alıkoyan ne oldu?" Allah için gazaba gelmek ve Allah'ı inkâr edenlerle çarpışmak hususunda bana uymanı engelleyen ne oldu? "Yoksa" dinde kararlılık onu korumak hususunda "benim emrime karşı mı geldin?" Yüce Allah'a ibadet etmeyen bir topluluk arasında ikamete devam etmek suretiyle bana isyan edip karşı mı geldin?
"Ey anamın oğlu!" Hz. Harun kalbine merhametin, şefkatin gelmesini sağlamak için özellikle anasını söz konusu etmektedir. "Sakalımdan başımdan yakalama!" Sakalımı ve saçımı çekme. Hz. Musa sol eli ile Harun'un sakalını sağ eli ile de saçlarını yakalayıp, Allah için gazaplandığından dolayı kendisine doğru çekiştirmeye koyuldu. Bilindiği gibi Hz. Musa her hususta oldukça sert ve tavizsiz idi. Onların buzağıya tapmış olduklarını görünce kendisini tutamayıp bunları yapıverdi.
Şayet senin arkandan gelmiş olsaydım "Benim sözümü gözetmedin diyeceksin diye korktum, dedi."
"Ya senin bu halin nedir ey Sâmirî, dedi" Sonra Sâmirî'ye yönelerek seni bu yaptığına iten nedir, böyle bir işe niçin kalkıştın? "Dedi ki: Onların göremediklerini ben gördüm." Bilmediklerini bildim. "Bunun için elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım." Hz. Cebrail'in atının bastığı yerin toprağından bir avuç almıştım. Burada elçi Hz. Cebrail'dir. Hz. Musa olduğu da söylenmiştir." Onu bıraktım", yani bu şekilde yapılan buzağı heykelinin arasına bırakıverdim. "Nefsim de bana böylesini hoş gösterdi." Nefsim bana böylesini güzel ve doğru gösterdi.
Hz. Musa ona: "Dedi ki: "Haydi" aramızdan "git! Çünkü sen hayatta oldukça" hayatın boyunca "bana dokunmayın, diyeceksin." Bana yaklaşmayınız; benimle birlikte olmayınız "diyeceksin". Yaptığının cezası olarak gördüğün herkese böyle söyleyeceksin. Kimse ona yaklaşmayacak. Kimse onunla birlikte olmayacağı gibi o da kimse ile birlikte olmayacaktır. Böylelikle tecrid edilmiş bir halde yaşadı. Herhangi bir kimseye dokunacak olsa hemen sıtmaya tutuluverdi.
"Ve senin için" Ahirette azabın için, "bir vade vardır." "Onda elbette sana muhalefet edilmez." Yani kesinlikle Allah bu azabı sana gösterecek ve sen bunun için diriltileceksin. "Sana muhalefet edilmez" anlamındaki (lentuhlifehü) kelimesinin lam harfi üstün yerine esreli okunacak olursa, sen bu azaptan kurtulamayacaksın anlamına gelir.
"Şu taptığın tanrına bak!" Tapıp durduğun şu tanrına dikkat et. "Biz onu elbette" ateş ile yakacak "sonra da denize savurup darmadağın edeceğiz." Ondan hiç bir eser kalmayacak. Gerçekten Hz. Musa fiilen buzağıyı denize attı.
"İlmi herşeyi kuşatmışın" O'nun ilmi herşeyi kuşatmıştır, hiçbir şey O'nun bilgisi dışında değildir. [70]
Ayetler Arası İlişki
Şanı Yüce Allah, buzağı heykeline tapmanın akıl prensiplerinin en basit olanı ile dahi çeliştiğini duyurmaktadır. Çünkü buzağı heykeli kendisine soru sorana cevap veremeyeceği gibi, zararı yahut faydası da dokunmaz. Bundan sonra Yüce Allah İsrailoğulları'nm, yaptıkları işin hatalı olduğuna dikkatlerini çeken peygamberlerine isyan ettiklerinden bahsetmiş ve Hz. Musa'nın kardeşi Harun'a buzağıya tapmak hususunda İsrailoğulları'na ses çıkarmadığından dolayı sitemini açıklamıştır. Bilahare Hz. Musa'nın Sâmirî ile tartışmasını, Sami-rî'nin dünya ve ahirette göreceği cezayı, Hz. Musa'nın buzağı heykelini denize attığı anlatılmaktadır. En sonunda Hz. Musa halkına şu mesajı vermektedir: Gerçek ilâh kimdir! Gerçek ilâh ilmi gökleri ve yerleri kuşatandır. Fayda ve zarar veremeyen cansız bir varlık, ilâh olamaz. [71]
Açıklaması
Yüce Allah Harun (a.s.)un kavmini buzağıya ibadetten alıkoymasını onların bu işten sakındırmasını, onlara, bunun bir fitne olduğunu haber vermesini bildirerek şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun daha önce Harun onlara şöyle demişti: Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan olundunuz. Rabbiniz ise şüphesiz Rahman olandır. O halde bana uyun ve emrime itaat edin". Harun (a.s.), buzağıya tapan kavmine Hz. Musa Tür dağından dönmeden önce şöyle demişti: Buzağı heykeline tapma fit-nesiyle sizlerin imanınızı dininizi korumakta sabrınız denendi ve siz doğru yoldan saptınız. Böylelikle imanı sağlam olanla olmayan birbirinden ayrılmış oldu. Sizi ve herşeyi yaratıp gereği gibi takdir eden Rabbiniz Allah'tır, buzağı değildir. O halde Allah'a ibadet hususunda bana tabi olunuz. Size buzağıya ibadet emrini veren Sâmirî'ye tabi olmayınız. Onun değil, benim emrime itaat ediniz. Size yasakladığım şeyleri terk ediniz.
Dikkat edilecek olursa Harun (a.s.) en güzel şekilde onlara öğüt vermiştir. Çünkü önce: "Siz bununla ancak imtihan olundunuz." sözleri ile onları batıldan alıkoymak istemiş, daha sonra da ikinci olarak: "Rabbiniz ise şüphesiz Rahman olandır." sözleri ile Allah'ı tanımaya davet etmiş, "O halde bana uyun" sözleri ile de onları peygamberliği kabul edip tanımaya çağırmış ve nihayet "ve emrime itaat edin" sözleri ile de şer'î hükümlere uymaya çağırmıştır.
Onun: "Rabbiniz ise o Rahman olandır." sözleri, Allah'ın rububiyetini, Firavun ve askerlerinden kendilerini kurtaran kudretini onlara bir hatırlatmadır. Tevbe ettikleri takdirde Allah'ın tevbelerini kabul edeceği bir defa daha tekrar edilmektedir, çünkü Allah Rahman ve Rahimdir. Firavun'un türlü afet ve musibetlerinden, azabından onları kurtarmış olması da Allah'ın rahmetindendir.
Fakat onlar verilen öğüt ve nasihatlere başkalarını taklit etmek ve inkâr ile karşılık vererek şöyle dediler:
"Onlar: Musa bize dönünceye değin biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz." Biz senin ileri sürdüğün delilleri kabul etmiyoruz, fakat biz Musa'nın sözünü kabul ederiz; o bakımdan Musa burada bulunmadığı sürece buzağıya ibadetten vazgeçmeyiz, dediler. Bu inatları yüzünden neredeyse Hz. Harun'u öldüreceklerdi. Onların maksatları işi sonraya ertelemekten ibaretti.
"Dedi ki: Ey Harun! Onların sapıklığa düştüklerini gördüğünde seni bana uymaktan alıkoyan ne oldu1? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?" Mîkatta Rabbi ile konuştuktan sonra kavminin yanma döndüğünde şöyle demişti: Tür dağına kadar arkamdan gelip geriye kalan müminlerle birlikte bana katılmana ve böylelikle bu iş ortaya ilk çıktığı anda bana haber vermene mani olan neydi? Çünkü Hz. Harun'un onlardan ayrılması onları azarlama manası taşır, yaptıkları işi reddettiğini gösterirdi.
"Yoksa sen benim emrime mi karşı geldin?" Allah için ayağa kalkma ve onun dinine muhalefet edenlerle ilişkiyi kesme emrime nasıl muhalefet ettin de şu buzağı heykelini ilâh edinenler arasında ikamete devam ettin? Ben sana: "Kavmimin arasında benim yerime geç, İslah et ve fesatçıların yoluna uyma." (A'raf, 7/142) diye tenbih etmemiş miydim?
Hz.Harun, bu hususta Hz. Musa'dan geri kalmak ve meydana gelen olayları ona haber verememekten özür beyan edip onun şefkat ve merhametini harekete geçirmek kastı ile dedi ki: "Ey anamın oğlu! Sakalımdan başımdan, yakalama!" Harun, Hz. Musa'ya: Ey anamın oğlu, diyerek şefkat ve merhametin sembolü olan annesini hatırlatıp onun kalbini yumuşatmak istedi. Beni cezalandırmak üzere saçımdan ve sakalımdan asılma! Çünkü bu konuda benim mazeretim vardır: "Sen bana: İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözümü gözetmedin, diyeceksin diye korktum, dedi". Ben aralarından çıkıp onları terk edecek olsaydım, beni öldürmelerinden ve ayrılığa düşmelerinden; senin de: Sen onların birliğini parçaladın, demenden korkmuştum. Hz. Harun aralarından ayrılmış olsaydı, onlardan bir topluluk onun arkasından giderek diğer bir topluluk ise Sâmirî ile buzağının yanında kalacaktı. Belki de bu aralarında bir çarpışmaya kadar giderdi. İşte o vakit sen: "Neden sana onlara dair yaptığım tavsiyeye uymadın ve gereği gibi buna dikkat etmedin" derdin. Bu ise az önce işaret ettiğimiz: "Kavmimin arasında yerime geç ve İslah et" sözüdür. Seni yerime vekil tayin ettiğim halde sana verdiğim emirlere riayet etmedin, diyeceğinden çekindim. Bir diğer ayet-i kerimede de belirtildiğine göre Hz. Harun şöyle bir özür beyan etmişti: "Bu kavim beni cidden zayıf buldular, neredeyse beni öldüreceklerdi bile." (A'râf, 7/150).
Daha sonra Musa fitnenin sebebi olan Sâmirî'ye şöyle hitap etti:
"Ya senin bu halin de nedir, ey Sâmirî?!" Musa Sâmirî'ye senin bu halin ne, seni bu yaptığına sevkeden ne? diye sordu. Bu soruyla onun cevabından ve itirafından yaptığı işinin ve söylediği sözlerin batıl olduğuna dair insanlara karşı bir delil edinmek istiyordu.
"Dedi ki, onların göremediklerini ben gördüm. Bunun için elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım ki, onu bıraktım." Bir görüşe göre: Firavun'u helak etmek üzere at sırtında geldiğinde ben Cebrail'i gördüm, onun atının izinden bir avuç aldım. -Bu iz bir cansıza isabet etti mi canlanıverirdi- İşte ben aldığım bu bir avuç toprağı buzağı suretinde dökülmüş altın heykelin ağzına koydum. Puta tapan Mısırlıların tanrıları gibi kendilerine de bir tanrı yapmamı istediklerini görünce, ben de onlara bir tanrı heykeli yaptım.
Mücâhid şöyle der: Sâmirî elinde bulunanı, İsrailoğulları'nm süs eşyaları üzerine bıraktı ve bu eşyalar böğürtüsü olan -bu da buzağının içinden geçen hafif rüzgâr sesi idi- bir buzağı heykeli halinde döküldü.
"Nefsim de bana böylesini güzel gösterdi." Nefsim bana kötülüğü hoş gösterdiği gibi, aynı şekilde sadece arzularımın etkisi ile bu fiilimi bana güzel gösterdi. Nefsim bu konuda bana telkinde bulundu. Yoksa ben bunu ilâhî bir ilham ya da naklî yahut aklî bir delile dayanarak yapmış değilim.
Hz. Musa ona dünya ve ahiretteki cezasını şu sözleriyle haber verdi: "Dedi ki: Haydi git. Çünkü sen hayatta oldukça: bana dokunmayın, diyeceksin. Senin için bir vade vardır ki, onda sana muhalefet edilmez". Musa, Sâmirî'ye dünyadaki cezasının aralarından çekip gitmesi, hayatta olduğu sürece: "Bana kimse dokunmasın." demesi ve kimsenin de ona dokunmaması olduğunu söyledi. Hz. Musa İsrailoğulları'na da onunla birlikte olmamalarını, ona yaklaşmamalarını ve onunla konuşmamalarını emretmişti. Bu toplumdan dışlama ve bir tür sürgün cezası idi.
Senin ahiretteki cezana gelince: Şüphesiz azap göreceğin belli bir süre tayin edilmiştir. Allah bu süreyi değiştirmez; aksine bunu kıyamet gününde gerçekleştirecektir. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Onda hiç bir şüphe yoktur. O günden kurtuluş mümkün değildir.
Senin ilâh diye kabul ettiğin şeyin akibeti ise Yüce Allah'ın şu buyruğunda belirttiği gibi olacaktır: "Bir de şu taptığın tanrına bak! Biz onu elbette yakacak, sonra denizde savurup darmadağın edeceğiz." Tapındığın şu tanrına, yani şu buzağıya bir bak! Andolsun biz onu ateşte iyice yakacak, sonra da rüzgar alıp götürsün diye denizde savuracağız. Katâde şöyle der: Hz. Musa buzağıyı ateşte yaktı, sonra da külünü denize bıraktı. İşte bu Ulu'1-azm peygamberlerden birisi olan Hz. Musa'nın oldukça kararlı bir tutumudur. Çünkü Sâmirî ile ona tabi olanların iddiasına göre mabud kabul edilen böyle bir varlığın her türlü izinin kökten yok edilmesi gerekir. Allah'ın tevhid edilmesini, yalnızca O'na ortak koşmaksızm ibadetin devamı için böyle yapmak gereklidir. Bundan dolayıdır ki, hemen arkasından şu sözlerin söylendiğini görüyoruz:
"Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. İlmi her şeyi kuşatmıştır." Hz. Musa şöyle dedi: Sâmirî'nin kendisi vasıtasıyla sizleri fitneye düşürdüğü bu buzağı hiç bir zaman tanrı olamaz. Sizin tanrınız kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. İbadete lâyık olan ancak Odur; Ondan başkasına ibadet etmemek gerekir. Her şeye Ona muhtaçtır, Onun kuludur. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır, her şeyi sayısı ile bilmektedir. Yerde olsun gökte olsun zerre kadar birşey Ona gizli kalmaz. Bir yaprak dahi onun bilgisi dışında düşmez. Yerin karanlıklarında tek bir tohum O'nun bilgisi dışında değildir. Yaş ve kuru ne varsa mutlaka apaçık bir Kitap'ta yazılıdır. Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı Allah'a aittir. Onun nerede karar kıldığını, nerede emanet olarak kaldığını bilir.
İşte bu şekilde Hz. Musa'nın kıssası: "Ben, muhakkak ben, Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana ibadet et..." (13. ayet) ile katıksız bir tevhid ile başladığı gibi yine aynı şekilde: "Sizin ilâhınız kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır." buyruklarıyla -her bir peygamberin mesajında olduğu gibi-yine katıksız bir tevhid ile sona ermektedir. [72]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimelerden aşağıdaki hükümler çıkartılmaktadır:
1- Harun (a.s.) -Hz. Musa'nın gelip yanlarına dönmelerinden önce- Sâmi-rî'ye ve ona uyanlara buzağıya taptıkları için oldukça şiddetli bir tepki göstermişti. Ancak onlar Hz. Harun'a karşı gelmiş olup az kalsın onu öldüreceklerdi. Diğer taraftan Musa (a.s.)'nm döneceği vakte kadar işi erteleyip savsaklamaya kalkıştılar. Böylelikle Hz. Musa'nın yaptıklarını kabul edip etmediğini görmek istemişlerdi.
2- Onlar Hz. Musa'nın buzağıya tapındığı vehmine kapılmışlardı. Hz. Harun ise buzağıya tapınmamış on iki bin kişi ile tapmanlardan uzak kalmıştı. Hz. Musa geri döndüğünde bağırıp çağırmaları ve birbirine karışan yüksek sesleri işitti. O sırada buzağının etrafında dönüp raks ediyorlardı. Beraberinde bulunanlara: "İşte bu, fitne sesidir," demişti.
3- "Ey Harun! Onların sapıklığa düştüklerini gördüğünde seni bana uymaktan alıkoyan ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?" ayeti münkere karşı sessiz kalmanın sapıklık olduğunun delilidir. Sen onların yolu kaybettiklerini, küfre saptıklarını gördüğün halde benim arkamdan gelmeni, onlara tepki göstermeni önleyen ne oldu? Senin, Allah'tan başkasına ibadet ettiklerini gördüğün halde aralarında kalmaya devam etmen bana karşı gelmendir.
Kurtubî şöyle der: İşte bütün bunlar iyiliği emredip kötülüğü engellemenin, onu değiştirmenin ve kötülük işleyenlerden ayrılmanın gereğine, münker işleyenler arasında ve özellikle de onların yaptıklarına rıza göstererek ikamet edilecek olursa, onlarla aynı hükümde olunacağına dair aslî delillerdir.
İmam Ebu Bekr et-Turturşî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle soruldu:
Bir araya toplanıp Yüce Allah'ı ve Hz. Muhammed (s.a.)'i çokça zikreden, daha sonra ellerindeki çubuklarla derilere vurup raks edip vecde gelen, sonunda baygın olarak yere düşen; daha sonra yiyecek bir şeyler getirip yiyen sufi-lerle birlikte bulunmak caiz midir, değil midir?
et-Tartuşî şu şekilde cevap verir: Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Bu gibilerin izlediği yol batıldır, bilgisizliktir, dalâlettir. İslâm ancak Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetidir. Raksedip vecde gelmeyi ilk icad edenler böğürtüsü olan cansız bir buzağıyı kendilerine put yapan Sâmirî ve ona uyanlardır. Bunlar o buzağının etrafında raksedip vecde gelirlerdi. O bakımdan böyle bir şey kâfirlerin ve buzağıya tapanların yoludur. Sopa ile vurmaya gelince: Bunu ilk kullananlar ise Müslümanları Yüce Allah'ın Kitabına uymaktan alıkoymak isteyen zındıklardır. Rasulullah (s.a.) ise ashab-ı kiramı ile birlikte oturduğunda vakarlarından dolayı başları üzerinde adeta (uçmaya hazır) bir kuş varmış gibi otururlardı. O bakımdan yöneticinin ve onun adına görev yapanların, böyleleri-nin mescitlerde ve başka yerlerde ayin yapmalarına engel olmaları gerekir. Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin onlarla birlikte olması ve batılları üzere kendilerine yardımcı olması helâl değildir. Mâlik'in, Ebu Hanife'nin, Şâfi'nin ve başka Müslüman önder ilim adamlarının görüşü budur. Başarı Allah'tandır.[73]
4- Hz. Harun içtihadı bakış açısını açıklayıp özür beyan etti. O, yanlarından ayrılıp onları terk edecek olursa -Hz. Musa ona onlarla birlikte kalmasını emretmişti- İsrailoğulları'nm ayrılığa düşeceklerinden korkmuştu. Hatta iş kan dökme noktasına kadar varabilir, onları bu işlerinden alıkoyacak olursa çarpışmalar ortaya çıkabilirdi. Hz. Musa'nın da bundan dolayı kendisini kınayacağını düşünmüştü. O bu durumundan dolayı burada şu sözleriyle açıklama yapmaktadır: "Sen bana îsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim, sözümü gözetmedin diyeceksin, diye korktum." A'râf suresinde ise şöylece açıklamaktadır: "Bu kavim gerçekten beni zayıf buldular. Nerdeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek harekette bulunma..." (A'râf, 7/150). Çünkü sen bana onlarla birlikte kalmayı emretmiştin.
5- Hz. Musa Hz. Harun'a sitem ettikten sonra Sâmirî'ye yönelerek: "Ya senin bu halin nedir ey Sâmirî? Bu yaptıklarına seni iten ne oldu?" Hz. Musa'nın ona böyle bir soru yönetmekten kastı bizzat Sâmirî'nin yaptığı işin batıl olduğunu itiraf etmesini sağlamaktı.
Katâde şöyle der: Sâmirî, Sâmira adı ile anılan İsrailoğulları'mn bir kabilesinden oldukça mühim bir şahsiyetti. Fakat Hz. Musa ile birlikte denizi geçtikten sonra münafıklık etti. İsrailoğulları Amalikalılarm yanından geçerken onların putlarına tapındıklarını görünce: "Ey Musa! Onların tanrıları olduğu gibi sen de bize böyle bir tanrı yapıversen, dediler." (A'râf, 7/138). Sâmirî bunu ganimet bilerek, onların puta tapınmaya meyledebileceklerini öğrendi. O bakımdan onlara bir buzağı heykeli yaptı.
Sâmirî Hz. Musa'ya cevaben: "Onların göremediklerini ben gördüm, dedi." Yani ben Hz. Cebrail'i atı üzerinde gördüm. İçimden onun ayak izinden bir avuç almak geçti. Ben bunu neyin üzerine bıraktıysam mutlaka onun canı, eti ve kanı olurdu. İsrailoğulları senden kendilerine bir tanrı yapmanı isteyince, benim nefsim de böyle bir iş yapmayı bana güzel gösterdi.
6- Hz. Musa içindeki bir arzuya uyarak buzağıyı yaptığını itiraf eden bu Sâmirî'yi cezalandırarak sürgüne gönderdi. İsrailoğulları'na onunla birlikte oturup kalkmamayı, ona yaklaşmamayı ve onunla konuşmamayı, kendisine bir ceza olmak üzere emretti. Hasan-ı Basrî şöyle der: Allah, Sâmirî'nin cezasını, onun insanlara dokunmaması, onun da insanlara dokunmaması şeklinde tespit etti. Bu hem onun hem de kıyamet gününe kadar onun türünden (veya soyundan) olanların cezasıdır. Adeta Yüce Allah kimseye dokunmaması, kimsenin de ona dokunmasına imkân tanımaması suretiyle sıkıntısını, cezasını ağırlaştır-mış ve bunu onun dünyadaki cezası olarak tespit etmiş gibidir.
Denildiğine göre Hz. Musa ona: Haydi git, sen hayatta kaldığın sürece "Bana dokunmayın, diyeceksin." deyince korkuya kapıldı ve kaçtı. Çöllerde vahşi hayvanlarla, yırtıcı hayvanlarla beraber oldu. İnsanlardan kendisine dokunacak kimse bulamadı. Böylelikle insanlardan uzaklığı, insanların da ondan uzak düşmesi dolayısıyla "Ne siz bana dokunun, ne ben size dokunayım" diyen bir kimsenin durumuna düştü.
7- Kurtubî şöyle der: Bu, bid'at ve masiyet ehlinin sürgüne gönderilip onlardan uzak durmak, onlarla birlikte olmamak hükümlerinin asıl delilidir. Peygamber (s.a.) de savaştan geri kalan Ka'b b. Mâlik ve iki arkadaşına böyle bir uygulama yapmıştır.
Öldürme fiilini işlemekle birlikte Harem-i Şerife sığınmış bir kimse bazı fukahaya göre öldürülmez. Fakat onunla herhangi bir muamele, alışveriş yapılmaz ki, Harem'in dışına çıkmak zorunda kalsın. Zina cezası için sürgün de bu kabildendir.
8- Diğer taraftan Sâmirî'nin Kıyamet gününde bunun dışında bir azabı da vardır. Azabı için de belirlenmiş bir süre vardır ki, bunun gelmesi bu azap ile karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Bu konuda ona verilen söz mutlaka gerçekleşecektir.
9- Hz. Musa Sâmirî'nin ilâh edindiği buzağıyı yaktı. Sonra da onun külünü denize savurdu. İşte münkerin kökünün kazınması ve bütün etkilerinin tasfiye edilmesi hususunda muayyen olarak yerine getirilmesi gereken farz görev budur.
10- Hz. Musa, İsrailoğulları'nm tarihinden böylelikle oldukça kısa süreli bir dönemde baş göstermiş buzağıya tapınma vakıasını sona erdirmiş oldu ve ebediyete kadar tevhid ilkesini vurgulayarak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, her şeyi bilen, bilgisi her şeyi kuşatmış olan, yaratıklarının gizli ve açık bütün hallerinden haberdar olan Allah'a ibadetin farz olduğunu ifade etmiş oldu. İşte tek başına ibadete lâyık olan gerçek ilâhın nitelikleri bunlardır.
11- Hz. Musa'nın, kardeşinin başından ve sakalından tutup çekiştirmesi bazı haddi aşmışların iddia ettikleri gibi peygamberlerin masumiyet sıfatını olumsuz olarak etkileyen bir masiyet değildir. Aksine onun bu tutumu gösterdiği tepkiyi ve kendi adına değil de Allah için gazaplanışmı çok güçlü bir şekilde ifade ediyordu. Rasulullah (s.a.) da bu şekildeydi. Kendi nefsi adına hiddet-lenmezdi. Aksine o Allah'ın yasakları çiğnendiği vakit gazaplanırdı. Böyle bir durumda gazaplanmak ise övülen, yerilmeyen bir şeydir. Kişiden gazap ve kızgınlık emarelerinin görülmesi, bunların açığa çıkması garipsenecek ve reddolu-nacak bir hal değildir. Hz. Musa kardeşini kendisi gibi değerlendirdi. Çünkü o hem kardeşi, hem de bu işte onun ortağı idi. O bakımdan fikir ve kızgınlık halinde kişinin kendisine yaptıklarını yaptı. Düşünceli ve kızgın bir kişi bazan dudaklarını ısırır, parmaklarını büker ve sakalını sıkı sıkıya avuçlar.[74]
Bunun delili de Hz. Harun'un yaptığı işten dolayı kardeşi Hz. Musa'yı mazur görmüş olmasıdır. Hz. Harun'un Hz. Musa'dan bütün istediği, bakış açısını ve içtihadını kendisine açıklayabilmesi için gerekli süreyi tanıması ve asabını teskin etmesinden ibaretti. [75]
Kuran Kıssalarından İbret Almak Ve Kur'an'dan Yüz Çevirenlerin Cezası
99- Geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik.
100- Kim ondan yüz çevirirse muhakkak o kıyamet gününde ağır bir yük yüklenecektir.
101- Onlar içinde ebedî kalıcıdırlar. Kıyamet gününde o onlar için ne kötü bir yük olacaktır!
102- Sûr'a üfürüldüğü günde biz günahkârları o gün, morarmış halde hasrederiz.
103- Aralarında: "Siz ancak on gün eğleştiniz." diye gizlice söyleşirler.
104- Onların ne söyleştiklerini en iyi biz biliriz. Onların daha iyi yolda olanları: "Siz ancak bir gün eğleştiniz." derler.
Belagat:
"Geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyoruz." buyruğunda mürsel ve mücmel bir benzetme vardır.
"Kıyamet gününde o, onlar için ne kötü bir yük olacaktır!" Açık bir istiaredir. Burada "vizr (günah yükü)" ağır yüke benzetilerek kendisine benzetilen açıkça ifade edilmiştir. [76]
Kelime ve İbareler:
"Geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyoruz." Ey Muhammedi Sana anlatmış olduğumuz şu Musa ve Sâmirî kıssası gibi geçmiş ümmetlerin haberlerini anlatıyoruz. "Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik." Biz sana katımızdan Kur'ân-ı Kerim'i verdik. Zikir, yüce Allah'ın bir başka buyruğunda da ifade ettiği gibi Kur'ân-ı Kerim demektir. "Ey üzerine zikir indirilen kişi." (Hicr, 15/6). Ona bu adın veriliş sebebi insanların dünya ve ahirette gerek duydukları her şeyin, kıssaların ve haberlerin zikredilmiş olmasıdır. Ayet-i kerimede "zikr" kelimesinin belirtisiz gelmiş olması onu yüceltmek içindir.
"Kim ondan yüz çevirirse," mutluluk ve kurtuluşun sebeplerini ihtiva eden Kur'an-ı Kerim'den yüz çevirip ona iman etmezse, "ağır bir yük" yani oldukça ağır bir günah yükü "yüklenecektir" yüklenmiş olur. Bundan kasıt kişiye oldukça ağır gelen çetin ceza ve azaptır.
"Onun içinde" yani o ağır günah yükünün azabında "ebedî kalıcıdırlar. Kıyamet gününde o, onlar için ne kötü bir yük olacaktır!"
"Sûr'a üfürüldüğü günde" yani boynuzu andıran ve Sûr diye bilinen alete ikinci defa üfürüleceği günde, "biz günahkârları" yani kâfirleri "o günde morarmış halde hasrederiz." Kâfirleri bedenleri ve gözleri morarmış, yüzleri de kararmış olarak hasredeceğiz. Buna sebep günün oldukça dehşetli sıkıntılarıdır.
"Aralarında: Siz ancak on gün eğleştiniz, diye gizlice söyleşirler." Aşırı dehşet ve korkudan dolayı seslerini kısarak birbirlerine gizlice "Siz dünya hayatında ancak on günlük bir süre kaldınız" diyerek geçiciliği, dolayısıyla oradaki kalış sürelerini oldukça kısa bulduklarını ifade edeceklerdir.
"Onların ne söyleştiklerini" bu hususta, yani onların kaldıkları süre hakkında ne söyleştiklerini, "en iyi biz biliriz. Onların daha iyi yolda olanları" yani görüş yahut amel itibariyle daha mutedil olanları, "siz ancak bir gün eğleştiniz, derler." Onlar dünya hayatındaki kalış sürelerini alabildiğine kısa bulacaklardır. Bunun sebebi ahirette görecekleri dehşetli hallerdir. Onların kalış sürelerine ait "on gün" yahut "bir gün" veya "kısa bir süre" diye görüş ayrılığına düşeceklerinin ifade edilmesi, gerçekteki kalış sürelerini yahut bu süreyi belirlemekte şüpheye düşeceklerini belirlemek için değildir. Aksine bundan maksat, dünya hayatının çabucak gelip geçtiğim vurgulamaktır. [77]
Ayetler Arası İlişki
Hz. Musa ile Sâmirî'nin kıssasının açıklanmasından sonra Yüce Allah, peygamberine teselli olmak üzere şunu açıklamaktadır: Ad, Semûd ve Lût kavimleri ile Ashâb-ı Eyke gibi geçmiş toplumlara dair haberlerin sana bildirilmesi sahip olduğun mucizeleri artırmak, dinen mükellef kimselerin ibret ve öğüt almalarını teşvik içindir.
Bunun akabinde Kur'ân-ı Kerim'in hükümlerinden yüz çevirenlerin cezasının anılması gelmektedir. Bu ise dehşetten çocukların bile saçlarının ağaracağı büyük bir gün olan Kıyamet gününde olacaktır. [78]
Açıklaması
"Geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyoruz." Ey Peygamber! Sana Musa'nın, Firavun ve askerleriyle İsrailoğulları arasında geçenlerin gerçek haberlerini anlattığımız gibi, başka geçmiş ümmetlerin başından geçen olaylara dair haberleri de bu şekilde fazlasız ve eksiksiz olarak vaki olduğu şekliyle anlatıyoruz; sıkıntılı anlarında bir teselli olsun, diğer yandan önceki peygamberlerin risaleti tebliğ ederken çektikleri sıkıntılarda izledikleri yolları açıklayalım ve bu da senin peygamberliğinin doğruluğuna bir delil olsun diye. Böylelikle kıssalar bir ibret, bir ders ve bir teselli unsuru haline gelir.
"Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik." Durum böyle olmakla birlikte, gerçekten biz sana nezdimizden bir zikir verdik. Zikir, Kur'ân-ı Kerim'dir. Onunla sürekli tezkir edesin (hatırlatasm) diye. Zira o Kur'an-ı Kerim önünden de ardından da batılın asla kendisine erişemediği bir kitaptır. Hakim ve Hamid olan tarafından indirilendir. Senden önce hiç bir peygambere onun benzeri bir kitap verilmiş değildir. Ondan daha mükemmel, geçmişlerin haberlerini ve geleceğin bilgisini ondan daha çok toplayan başka bir kitap yoktur. Orada insanların anlaşmazlıkları konusunda ayırdedici hüküm vardır. Din, dünya ve ahiret hususunda insanların salâhına olan her şey, en üstün bütün ahlâkî değerler ve oldukça erdemli bir hayatın temel prensipleri vardır.
"Kim ondan yüz çevirirse muhakkak o kıyamet gününde ağır bir yük yüklenecektir. " Her kim onu yalanlar, ona uymayı kabul etmez, ona iman etmez, içindeki hükümler gereğince amel etmez ve onun dışındaki kaynaklarda doğruyu arayacak olursa, bu yüz çevirişi sebebiyle Kıyamet gününde oldukça büyük bir günah ve son derece ağır bir ceza yüklenecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık güruhlardan kim onu inkâr ederse, elbette ona vaad edilen yer cehennemdir." (Hûd, 11/17). Bu ise Araplardan olsun Arap olmayanlardan olsun, Kitap Ehli olsun başka bir inançtan olsun, Kur'ân-ı Kerim'in kendisine ulaştığı herkes hakkında geçerlidir. Nitekim Yüce Allah, peygamberinin görevini açıklarken şöyle buyurmaktadır: "Onunla sizi ve kendisine ulaştığı herkesi uyarıp korkutayım diye." (En'âm, 6/19). Ulaştığı herkese Kur'ân bir uyarıcıdır. İmana davettir. Ona tabi olan doğru yolu bulur. Ona muhalefet edip ondan yüz çeviren, bedbaht olur. Böyle birinin kıyamet gününde varacağı vaad olunan yer, cehennemdir.
"Onlar içinde ebedî kalıcıdırlar. Kıyamet gününde o onlar için ne kötü bir yük olacaktır!" Onlar bu yüklerinin ceza ve vebali içerisinde cehennem ateşinde devamlı olarak kalacaklardır. Asla ondan kurtulamayacak, onun sonu gelmeyecektir. Yüz çevirmelerinin bir cezası olarak taşıdıkları bu yük, ne kadar kötü bir yüktür!
"Sûr'a üfürüldüğü günde biz günahkârları o gün morarmış halde hasrederiz. " Sûr'a insanların hesap için dirütileceği üfürüş olan ikinci defa üfürüleceği o Kıyamet gününde bizzat o günde günahkârlar da, yani müşrikler ve Allah'ın kendilerini bağışlamayacağı, günahları sebebiyle sorumlu tutulacak isyankârlar, bizzat o günde içinde bulundukları dehşetin büyüklüğünden, öfke ve pişmanlığın aşırılığından dolayı yüzleri ve gözleri morarmış halde haşredilecek-lerdir.
"Aralarında: Siz ancak on gün eyleştiniz, diye söyleşirler." Aralarında gizlice konuşup birbirlerine gizli ve saklıca şöyle derler: Sizler dünya hayatında ancak on gün kadar yahut ona yakın bir süre veya on gün gibi az bir süre kaldınız. Bu ifadeleriyle dünya hayatında veya kabirlerde kaldıkları süreyi oldukça uzun gelen ahiret günlerine ve ahiretteki ömürlere kıyasla kısa bulacaklardır. Burada özellikle on gün ile bir günün söz konusu edilmesinin sebebi, bu gibi hallerde aza örnek olarak on ve birin örnek gösterilmesinden dolayıdır.
"Onların ne söyleştiklerini en iyi biz biliriz. Onların daha iyi yolda olanları: Siz ancak bir gün eğleştiniz, derler." Kendince sözü en dengeli, görüş ve aklı en olgun ve en bilgili olanlarının: "Siz ancak tek bir gün kaldınız," diye söyleyeceği vakit, kendi aralarında neler fısıldaşıp neler söylediklerini yine en iyi bilen biziz. Çünkü bütünüyle dünya yurdu, insanların gözlerinde uzun bir süre devam etse dahi, bir gün gibidir. Bundan kasıtları ise sürenin kısalığı dolayısıyla kendilerine karşı getirilecek delilleri bertaraf etmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kıyametin kopacağı günde günahkârlar bir saatten fazla eğlenmediklerine yemin edeceklerdir." (Rûm, 30/55).
Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Der ki: Siz yeryüzünde seneler boyunca ne kadar eğlendiniz? Onlar derler ki: Bir gün yahut günün kısa bir miktarı kadar eğlendik. (İstersen) Sayanlara sor!" (Mü'minun, 23/112-113). [79]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Geçmiş ümmetlerin haberlerine dair Kur'ân-ı Kerim'de bir ibret ve bir öğüt vardır ki, mükellef ve aklı başında olanlar bunlardan ibret alır, öğüt alır. Ayrıca bu kıssalar Peygamber Efendimiz için bir teselli, risaletinin doğruluğuna bir delil ve mucizelerine mucize katmaktır.
2- Kur'ân-ı Kerim bütünüyle bütün ümmetlere, fertlere, toplumlara bir hatırlatma, bir öğüttür. Genel olarak her bir insan için başlı başına bir nimettir.
3- Kur'ân-ı Kerim bir nimet olduğu gibi, aynı şekilde kendisinden yüz çevirip iman etmeyen ve içindeki buyruklar gereğince amel etmeyenlere de oldukça ağır tehditler vardır. Kur'ân-ı Kerim'den yüz çeviren Kıyamet gününde oldukça büyük bir günah ve ağır bir yük yüklenmiş olur. Çünkü bu günahının cezasını kalıcı olarak çekecektir. Bu ceza da cehennemdir. Kıyamet gününde böyleleri-nin taşıyacağı yük ne kötü bir yüktür!
Yük (vizr), ağır ceza demektir. Yük denilmesi, cezalandırılan kişiye ağırlığının, yük taşıyanın ağırlığına benzetilmesinden veya o yükün cezası oluşundan dolayıdır ki, bu cezalandırılan şey yani yük de günahtır.
Açıkça görüldüğü gibi böyle bir yükün iki niteliği vardır: Bu ceza ebedîdir ve bundan daha kötü bir yükde olmaz.
4- Şüphesiz Kıyamet günü, öldükten sonra diriliş, mahşerde toplanma ve hesapların görülmesi için Sûr'a ikinci defa üfürüleceği gündür. Sûr ise insanların kendisiyle mahşere çağrılacağı ve içine üflenilecek bir boynuzun adıdır.
5- Sûr'a üflemek, günahkârların, yani müşriklerin mahşerde aşırı susuzluk ve karşı karşıya kalacakları dehşetlerin ağırlığı dolayısıyla gözleri ve bedenleri morarmış olarak toplanmalarına sebep olacaktır.
6- Kıyamet gününde günahkârlar gizlice şöyle diyeceklerdir: Siz dünyada ancak on gün kaldınız. Bu sözleriyle Kıyamet gününde görecekleri ağır, dehşetli haller dolayısıyla dünyada kaldıkları süreyi kısa bulduklarını ifade edeceklerdir. Kendince sözleri en mutedil, en akıllı ve en bilgili olanları ise şöyle diyecektir: Aslında bizler dünyada yalnızca bir gün yahut bir gün gibi ya da ondan daha kısa bir süre kalmış oluyoruz. [80]
Kıyamet Gününde Yeryüzünün, Dağların Ve İnsanların Halleri
105- Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: "Rabbim onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak;
106- 'Yerlerini dümdüz edecektir.
107- "Sen onlarda ne bir alçaklık ne de bir yükseklik göreceksin."
108- O günde davetçiye uyarlar, hiç bir tarafa sapmayarak giderler. Rah-man'dan ötürü ses ve seda kesilecek; ancak ayak seslerini işitirsin.
109- O günde şefaat fayda vermez. Meğer Rahman, bir kimseye izin verip onun sözünden razı ola.
110- O önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise bunu bilgileriyle ku-şatamazlar.
111- Yüzler Hayy ve Kayyum'un huzuruna zillet ile varırlar. Zulüm yüklenmiş olanlar gerçekten zarara uğramış olacaklardır.
112- Kim mümin olduğu halde salih ameller işlerse zulmedilmekten de, eksik mükâfattan da korkmaz.
Belagat:
"Önlerindekini de arkalarındakini de bilir." Dünya ve ahiretin duruı kinaye ile ifade edilmektedir.
110, 111 ve 112. ayet-i kerimelerin sonunda yer alan ilmen, zulmen, men kelimelerinde zorlama söz konusu olmaksızın etkileyici bir seci vardır[81]
Kelime ve İbareler:
"Sana dağlar hakkında sorarlar." Kıyamet gününde dağların durum ne olacağını sorarlar. Bunu Sakiflilerden bir kişi sormuştu. Onlara "De ki: bim onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak, yerlerini dümdüz edece "O günde" ibaresinde "gün"ü eğer dağların dağıtılacağı güne izafe edecek olursak, dağların darmadağın edileceği günde demektir. Bunun kıyamet gününden ikinci bir bedel olması da mümkündür, "davetçiye uyarlar," Yüce Allah'ın, mahşere sesiyle çağıran davetçisine kabirlerinden kalktıktan sonra insanlar tabi olacaklardır. Bu davetçi İsrafil'dir. Onlara: "Rahman'in huzurunda arzolunup toplanmaya geliniz," diyecektir, "hiçbir tarafa sapmayıp giderler" Çağırılan herhangi bir kimse ondan sapmayacak, hiç bir yere gidemeyecektir. Veya o davetçi-nin çağrısının herhangi bir sapması yahut başka bir tarafa yönelmesi olmayacaktır. Bir kısım insanlara yönelip diğer bir kısmına yüzünü çevirmiş olmayacaktır.
"Rahman'dan ötürü ses seda kesilecek." Sükûnet hakim olacak "ancak ayak seslerini işitirsin." Ayak sesleri anlamına gelen el-hems kelimesi ya gizli ses yahut da mahşere gidiş esnasında ayakların çıkaracakları seslerdir.
"O günde şefaat fayda vermez. Meğer ki Rahman kendisine izin verip..." Buradaki istisna, şefaat ile alâkalıdır. Yani kendisine izin verilenin şefaati müstesnadır. Ancak Rahman'm kendisine izin vereceği kişinin şefaatinin faydası olacaktır. İlk anda hatıra gelen budur. Bir başka görüşe göre istisna, mef ullerin en genelindendir. Yani kendisine şefaat edileceğine dair izin verilen kimseden başkasına şefaat olunmayacaktır. İşte böyle birisine şefaatin faydası olur. er-Râzî bu ikinci ihtimali tercih etmiştir. Yani şefaat ancak kendisinden razı olunacak bir kişiye faydalı olacaktır, "onun sözünden razı ola" yani Allah nezdindeki konumu dolayısıyla şefaate dair söylediği sözünden razı olan yahut da şefaatçinin onun hakkında söyleyeceği söze kendisi dolayısıyla razı olan. Kısacası izin, ya tayin edilmeksizin şefaatçi hakkında söz konusudur ya da kendisine şefaat olunacak kimse dolayısıyla ve şefaat olunacak kişi sebebiyle şefaatçinin sözüne razı olunması halinde, şefaatçi hakkında söz konusudur; yani hakkında şefaat olunacak kişinin sözüne razı olunacaksa, şefaatçiye şefaat için izin verilir.
"O önlerindekini de arkalarındakini de bilir." Ahiret ve dünyaya ait her bir iş bilir yahut da dünya ve ahirette kullarının her türlü durumlarını bilir. Buna göre "Arkalarındakini" buyruğunda kastedilen bir görüşe göre dünya işleri, diğer bir görüşe göre ise ahiret ve karşı karşıya kalacakları durumlardır. Çoğunluk bu görüştedir.
"Onlar ise bunu bilgileriyle kuşatamazlar." Onların bilgileri Allah'ın bildiklerini kuşatamaz.
"Yüzler Hayy ve Kayyum" yani kullarının işlerini çekip çeviren, onlara amellerinin karşılığını verenin "huzuruna zillet ile" itaat ile "varırlar... zulüm yüklenmiş olanlar" yani şirk ile gelmiş olanlar "gerçekten zarara uğramış olacaktır. "
"Salih ameller" itaatler "işlerse zulmedilmekten" yani verilen vaad sebebiyle hak edilen sevabın kendisine verilmemesinden "de, eksik mükâfattan", yani hasenatının eksiltilmesinden "de korkmaz." [82]
Nüzul Sebebi
"Sana dağlar hakkında sorarlar...." mealindeki 105. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak İbnü'l-Münzir, İbni Cüreyc'in şöyle dediğini rivayet eder: "Kureyşliler: Ey Muhammed! dediler. Rabbin Kıyamet gününde bu dağlara ne yapacaktır? Bunun üzerine: "Sana dağlar hakkında sorarlar..." ayet-i kerimesi nazil oldu. [83]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Kıyamet gününün dehşetli hallerini açıkladıktan sonra öldükten sonra dirilişe iman etmeyenlerin dağların akibeti hakkındaki sorularını nakletmekte, sonra da buna o vakitte yeryüzünün halinin ne olacağını, insanların mahşere çağıran davetçinin çağrısına nasıl itaat edip zillet içerisinde süratle cevap vereceklerini, bu esnadaki durumlarını açıklamaktadır. Ayrıca kendilerine izin verilip sözlerinden razı olunan şefaatçiden yahut şefaat olunandan başkasına şefaatin faydası olmayacaktır. [84]
Açıklaması
"Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak." Ey Peygamber! Müşrikler sana Kıyamet gününde dağların durumu hakkında: Onlar yerlerinde mi kalacak, yoksa yok olup gidecekler mi? diye soru sorarlar. Onlara de ki: Allah onları yerlerinden koparacak, onları ufalttıkça ufaltacuk ve darmadağın edecektir.
"Yerlerini dümdüz edecektir; sen onlarda ne bir alçaklık ne de bir yükseklik göreceksin." Dağları saçıp savurduktan sonra onların yerlerini bitkisiz ve binasız olarak dümdüz bırakacaktır. Ne bir çukur olacak, ne de bir yükseklik. Sen orada çukur ya da tümsek bir yer görmeyeceksin. Bir vadi, bir tepe ve herhangi bir yükseklik ile karşılaşmayacaksın.
"O günde davetçiye uyarlar, hiç bir tarafa sapmayarak giderler." O günde insanlar Allah'ın mahşere çağıracak davetçisine uyarlar; davetçiye hızlıca giderler; emrolundukları yere koşarlar. Onun çağrısından başka bir yere yönelemezler, onu bırakıp başka bir tarafa meyledemezler yahut sapamazlar; aksine hızlıca ona doğru koşarlar. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Davetçiye koşarak geleceklerdir." (Kamer, 54/8).
"Rahman dan ötürü ses ve seda kesilecek. Ancak ayak seslerini işitirsin." Yüce Allah'ın sözüne kulak vermek için, dinlemek için, dehşet ve korkudan dolayı sesler kesilmiş olacaktır. Sen ancak çok yavaş ve fısıltı halinde bir ses duyabileceksin.
"O günde şefaat fayda vermez. Meğer ki Rahman kendisine izin verip onun sözünden razı ola." O günde şefaatin hiçbir kimseye faydası olmayacaktır; Rah-man'ın şefaat etmesine izin verdiği ve şefaat hususunda söyleyeceği sözüne razı olacağı kimselerin dışında. Çünkü dünyada ve ahirette bütün yaratıklar üzerinde mutlak tasarruf sahibi ve mutlak malik olan O'dur. "O'nun izniyle olmadıkça nezdinde şefaat edecek kimdir?" (Bakara, 2/255); "Göklerde nice melek vardır ki, Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye razı olmadan evvel şefatleri hiç bir şeye yaramaz." (Necm, 453/26); "Onlar allcak onun rızasına ermiş olanlara şefaat edebilirler. Onlar korkusundan titrerler." (el-Enbiyâ, 21/28) ile; "O gün ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar. Rahmanın izin vereceği kimseden başkaları konuşmayacaktır, (konuşan da) doğru söyleyecektir." (Nebe1, 78/38) ayetleri de bu buyruğu andırmaktadır.
Şefaatin izin ve rıza ile kayıtlanmasınm sebebi şudur: "O önlerindekini de arkalarındakini de bilir; onlar ise bunu bilgileriyle kuşatamazlar." Yüce Allah kullarının ileride karşı karşıya kalacakları Kıyamet ve kıyametin hallerini bildiği gibi, dünyada geride bıraktıklarını da bilir. Bunun aksi de söylenmiştir: Önlerinde dünyaya dair ve amelleri ile ilgili hususları bildiği gibi, arkalarında bulunan ahirete dair hususları, sevap ve cezayı da bilir. Maksat da şudur: Yüce Allah'ın bilgisi bütün mahlûkatı kuşatır. Buna karşılık yaratıkların bilgisi ise onun zatını, sıfatlarını ve bildiklerini asla kuşatamaz.
er-Râzî'nin tercih ettiği mana ise şöyledir: Kulların bilgisi önlerindekini ve arkasındakini kuşatamaz. Çünkü zamir sözü geçenden en yakma avdet eder ki, o da: "Önlerindekini de arkalarındakini de", ifadesidir. Çünkü Yüce Allah buyruğu bir çeşit azap manasında zikretmiştir; ta ki onların ileride yapacakları diğer işler ile hak ettikleri amellerin karşılıklarının da Yüce Allah tarafından bilindiği malûm olsun.[85]
"Yüzler Hayy ve Kayyum 'un huzuruna zillet ile varırlar. Zulüm yüklenmiş olanlar gerçekten zarara uğrayacaktır." Herkes ve bütün yaratıklar asla ölmeyen Hayy'e, asla uyumayan Kayyûm'a zilletle boyun eğmiş ve teslimiyetlerini arz etmiş olacaktır. O her şeyi görüp gözeten, yöneten, tedbir edendir. Yarattıklarının işlerini çekip çevirir ve yerli yerince düzene koyar. Zulüm ve şirk türünden günahları olanlar zarara uğramış olacaktır. Özellikle "yüzler"in söz konusu edilmesi zilletle boyun eğmenin orada açığa çıkıp görülmesinden dolayıdır. Sahih hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm Kıyamet günü zulümât (karanlıklar) olacaktır." Allah'a şirk koştuğu halde Allah'ın huzuruna çıkan kimsenin zararı ise tarif edilemez. Çünkü Yüce Allah: "Şüphesiz şirk çok büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyurmaktadır.
Şanı Yüce Allah zalimleri ve onlara vaad edilen azabı söz konusu ettikten sonra takva sahipleri ve onların durumlarını şöylece zikretmektedir:
"Kim mümin olduğu halde salih ameller işlerse, zulmedilmekten de korkmaz, eksik mükâfattan da korkmaz." Yani kim salih amelleri (farzları) işler, bununla birlikte de Rabbine, peygamberlerine, kitaplarına ve ahiret gününe iman ederse o kişiye haksızlık yapılmaz; ona hakkı eksik verilmez. Günahsız yere cezalandırılmak suretiyle seyyiatı artırılmayacağı gibi, hasenatın sevabı da ona eksik verilmez. [86]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimelerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:
1- Dağlar Kıyamet gününde Yüce Allah'ın emriyle darmadağın olacak, dipten söküleceklerdir. Sonra da rüzgârların sağa sola savurduğu atılmış yün gibi olacaklardır. Onların yerleri bitki ve bina olmaksızın dümdüz bir arazi haline dönüşecek ve o gün yerde herhangi bir vadi, bir tepe, alçak ya da yüksek bir yer görülmeyecektir. Buna göre Şanı Yüce Allah yeryüzünü şu vasfıyla zikretmektedir: Yeryüzü üzerinde bitki bulunmayan dümdüz bir arazi haline gelecektir.
2- Kıyamet gününde insanları mahşere götürecek önderin arkasından yürüyecekler ve Sûr'a üfüreceği vakit İsrafil (a.s.)'in arkasından giderek onun çağrısından başka bir yere sapmayacaklar, ayrılmayacaklar, başka bir yere gitmeyeceklerdir. Aksine ona doğru hızlıca koşacak, başka bir tarafa meyletmeye-ceklerdir.
Rahman olan Allah'tan ötürü sesler alçaltılacak ve dinecektir. Ancak gizli yahut oldukça saklanmaya çalışılan bir ses duyulacaktır.
3- Rahman olan Allah'ın kendisine izin verip şefaat hususunda söyleyeceği sözden razı olacağı kişilerin şefaati dışında, hiç bir kimseye şefaatin faydası olmayacaktır.
4- Allah bütün yaratıkların her bir halini, her bir işini bilir. Kıyamet gününde olsun, dünyada olsun maruz kalacakları her bir şeyi bilir. Yüce Allah'ın zatını, sıfatlarını ve bildiklerini hiç bir kimse bilgisiyle kuşatamaz.
Kısaca Yüce Allah Kıyamet gününü şu altı nitelik ile vasfetmektedir: Dağlar tamamıyla savurulacak, Yüce Allah'ın insanları mahşere davet eden davetçisi Sûr'a üfleyecek; İsrafil (a.s.)'e tabi olmaları, korku ve dehşetin ileri derecede olmasından dolayı sesler kısılıp alçalacak ve çok gizli bir ses dışında bir şey işitilmeyecek; Rahman olan Allah'ın kendisine izin verip şefaat hususunda sözüne razı olacağı kimseler dışında, Allah nezdinde meleklerden, peygamberden ve başkalarından olsun hiç bir kimsenin şefaati kabul olunmayacak; dünyada ve ahirette, mahlûkatın bütün işlerini ve hallerini bilgisiyle kuşatmış olduğundan dolayı Yüce Allah, kulların önlerindekini de arkalarında-kini de bilir, buna karşılık mahlûkat Allah'ın bilgisini kuşatamayacak. Ayrıca yüzleri yani her bir kişi zilletle boyun eğmekle birlikte mülk, hakimiyet ve otorite yalnızca Yüce Allah'a ait olacak. [87]
Kur'an-ı Kerimin Arapça Oluşu, Tehditleri, Vahyin Tamamlanışından Önce Kur'an Okumakta Acele Etmemek
113- Böylece onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda biz tehditlerimizi tekrar ettik. Olur ki, korkarlar yahut yeniden öğüt almalarını sağlar.
114- Melik ve Hak olan Allah yüce ve münezzehtir. Sana vahyi tamamen ulaş-tırmazdan önce o Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve: "Rabbim ilmimi artır!" de.
Kelime ve İbareler:
"Böylece" buyruğu daha önce geçen: "...böylece anlatıyoruz" (99. ayet) buyruğuna atfedilmiştir. Yani sözü geçenleri indirdiğimiz gibi yahut şu tehditlerimizi ihtiva eden ayetleri indirdiğimiz gibi, böylece "onu" yani bu Kur'ân-ı Ke-rim'i "Arapça bir Kuran olarak indirdik. Ve onda biz tehditlerimizi tekrar ettik. " Tehdit ayetlerini onda tekrarlayıp açıkladık. Bu, aynı zamanda farz ve haram olan şeylerin beyanını da kapsar.
"Olur ki korkarlar." Masiyetlerden ve onlardan birisi olan şirkten korkup çekinirler de takva onlar için bir meleke halini alır. Takva ise, haram şeylerden kaçınıp yapılması farz olanları da ifa etmektir. "Yahut", bu Kur'an'ı işittikleri vakit, ondan "yeniden öğüt" ve ibret "almalarını sağlar" da haram şeyleri işlemekten uzak dururlar. İşte bundan dolayı takva onlara, yeniden öğüt almalarını sağlamak da Kur'an-ı Kerim'e isnat edilmiştir.
"Melik" emir ve yasaklan yerini bulan, "ve hak olan" zat ve sıfatları ile sabit olan "Allah, yüce ve münezzehtir." Zatı ve sıfatlarıyla yaratıklara benzemekten büyüktür, yücedir, mukaddestir. Onun zatı yaratıkların zatına benzemediği gibi, sözü de yaratıklarınkine benzemez.
"Sana vahyi tamamen ulaştırılmazdan önce" yani Cebrail o Kur'ân-ı Ke-rim'i sana tebliğ etmeyi bitirmeden önce "o Kur'an'ı (okumakta) acele etme!" Vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı okumak için acelecilik etme! "Rabbim ilmimi artır, de!" Acele edecek yerde Allah'tan ilminin artmasını iste. Çünkü sana vahyolunan şeyler kesinlikle kalbinde sapasağlam bir şekilde yer edecektir. [88]
Nüzul Sebebi
"Sana vahyi tamamen ulaştırmazdan önce o Kur'ân da acele etme..." mealindeki 114. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbn Ebî Hatim, es-Süddî'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.), Hz. Cebrail Kur'ân-ı Ke-rim'i indirdiğinde onu ezberleyip bellemekte kendisini oldukça yorardı. Bu konuda kendisini sıkıntıya dahi sokardı. Çünkü Kur'an-ı Kerim'i bellemeden Cebrail'in yükselmesinden çekiniyordu. Bunun üzerine "Sana vahyi tamamen ulaştırmazdan önce o Kur'an da acele etme." ayeti nazil oldu. Sahih hadiste sabit olup İbni Abbas'm belirttiğine göre, Rasulullah (s.a.) vahyin etkisini bütün ağırlığı ile hissediyordu. Bu bakımdan vahiy esnasında dilini kıpırdatırdı. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi. Yani Cebrail bir ayet okudukça, Hz. Peygamber de Kur'ân'ı ezberlemeye olan aşırı tutkusundan dolayı, onunla birlikte okurdu. Yüce Allah burada kendisine ağırlık ve sıkıntı vermemesi için hakkında daha kolay ve daha hafif olanı göstermektedir. [89]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de Kıyamet gününün dehşetli halleri ile insanları tehdit eden ayet-i kerimeleri indirdiği gibi, Kur'ân-ı Kerim'i bütünüyle Araplar anlasınlar diye apaçık bir Arapça ile indirmiştir. Daha sonra Yüce Allah takva zırhına bürünüp önceki ümmetlerin helak edilmesinden ibret ve öğüt alan bütün insanların Kur'ân-ı Kerim'den yararlanacaklarını belirtmekte ve Yüce Allah'ın kemal sıfatlarına sahip ve eksiklik sıfatlarından da münezzeh olduğunu açıklamakta, Kur'ân-ı Kerim'i peygamberinin kalbine yerleştirip unutmak ve yanılmaktan yana onu koruyacağını, bu yönden onu teminat altına almış olduğunu bildirmektedir. [90]
Açıklaması
"Böylece onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik." Vaad, vaid (tehdit) ve Kıyametin ahvaline dair ayet-i kerimeleri indirdiğimiz gibi, biz sana anlasınlar diye Kur'ân-ı Kerim'i bütünüyle Arapça indirdik. O gayet fasih, açık-seçik, hiçbir karışıklığı ve zorluğu bulunmayan Arap diliyledir.
"Ve onda biz tehditlerimizi tekrar ettik. Olur ki, korkarlar yahut yeniden öğüt almalarını sağlar." Bizler korkutmak ve tehdit etmek için çeşitli cezaları ve azapları açıkladık, o kitapta. Allah'tan korkup ona isyandan uzak dursunlar, cezasından çekinsinler yahut da bu, kalplerinde bir ibret ve bir öğüdün meydana gelmesini, yeniden oluşmasını sağlar da onunla ibret alıp öğüt alırlar ve itaatleri işlemeye yönelirler diye.
Kur'ân-ı Kerim'in taziminden sonra Yüce Allah kendi zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır: "Melik ve Hak olan Allah yüce ve münezzehtir!" Emirler vermekte, yasaklar koymaktadır. Mutlak tasarruf sahibi, her şeyin mutlak maliki olan Yüce Allah münezzehtir, mukaddestir, inkarcıların inkârları ve müşriklerin söylediklerinden dolayı o asla zeval bulmaz; onda bir değişiklik söz konusu olmaz. Sevap ve cezanın elinde bulunduğu yegâne mutlak Malik'tir. O hak üzere olduğundan ve adaleti dolayısıyla uyarıdan önce ve peygamberleri gönderip de insanların ileri sürebilecekleri her türlü mazereti ortadan kaldırmadan önce, herhangi bir kimsenin ileri sürebileceği bir delil ya da kuşkusu kalmasın diye- kimseye azap etmez.
"Sana vahyi tamamen ulaştırmazdan önce o Kur'ân'da acele etme!" Cebrail sana getirdiği vahyi tamamlamadan önce Kur'ân-ı Kerim'i okumakta acele etme. Bundan önce Kur'ân-ı Kerim'i okumaya kalkışma. Hz. Peygamber vahye olan tutkusu dolayısıyla böyle yapıyordu. Ona böyle yapmayıp susup dinlemesi emrolunurdu. İşte melek, Kur'ân-ı Kerim'i okumayı bitirdikten sonra artık sen ondan sonra Kur'ân'ı oku. Şanı Yüce Allah'ın Kıyâme süresindeki şu buyrukları da bunu andırmaktadır: "Onu acele (ezber) etmek için onunla dilini kıpırdatma. Çünkü onu toplamak ve onu okutmak bize düşer. O halde biz onu okuduğumuz vakit, sen onun okumasına uy! Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize aittir." (Kıyâme, 75/16-19). Kur'ân-ı Kerim'i önce senin kalbinde toplayıp bir araya getirmek, sonra da ondan hiç bir şeyi unutmaksızm insanlara onu okumanı sağlamak bize aittir.
"Ve Rabbim ilmimi artır, de." Rabbinden ilminin artmasını dile. Tirmizî, İbni Mâce ve el-Bezzâr, Ebu Hureyre (r.a.)'nin şöyle dediğini rivayet ederler: Rasulullah (s.a.) şöyle buyururdu: "Allah'ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır, bana fayda verecek şeyleri bana öğret, benim ilmimi artır. Allah'a ham-dolsun; cehennem ehlinin halinden de Allah'a sığınırım." [91]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Kur'ân-ı Kerim Arap diliyle nazil olmuştur. O bakımdan Kur'ân-ı Kerim, ebediyyen onlar için bir övünç ve şeref kaynağıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki O (Kur'an-ı Kerim) senin için de kavmin için de bir zikr (yüce bir şan)dir." (Zuhruf, 43/44).
2- İyisiyle kötüsüyle bütün seviyedeki insanlara yeterli olmakla birlikte, Kur'ân-ı Kerim türlü korkutma ve tehditleri, sevap ve ceza vaadlerini, ibret ve öğütleri ihtiva etmiştir ki, insanlar Rablerinden korksunlar, masiyetlerden uzak durup Allah'ın cezalandırmasından sakınsınlar.
3- Yüce Allah hem Kur'ân-ı Kerim'in şanının büyüklüğünü, hem de zatının azametini ifade buyurmuştur. Yüce Allah kullarına nimetinin büyüklüğünü ve Kur'ân-ı Kerim'i indirmesinin azametini öğrettikten sonra, zatının çocuklardan ve eşlerden münezzeh olduğunu ifade etmiştir. O bütün kâinatta tasarruf sahibi olan mutlak meliktir. Hak olandır, hak işleyendir. O mukaddes olandır, çünkü O asla değişmeyen, hak olandır. Vaadi haktır, tehdidi haktır, peygamberleri haktır, cenneti haktır; O'ndan gelen her bir şey haktır.
4- Yüce Allah peygamberine Kur'ân-ı Kerim'i nasıl alıp öğreneceğini öğretmektedir. İbni Abbas şöyle der: "Rasulullah (s.a.) Cebrail'den vahiy alınca acele ederek -onu ezberlemeye olan tutkusu ve unuturum da Kur'ân .zayi olur diye endişe etmesi yüzünden- Cebrail vahyi bitirmeden önce okumaya koyulurdu. Yüce Allah ona bunu yasaklayarak: "Sana vahyi tamamen ulaştırmazdan önce o Kur'anda acele etme." buyruğunu indirdi. Bu Yüce Allah'ın: "Onu (bellemek için) acele etmek suretiyle onunla dilini kıpırdatma" (Kıyame, 75/14) buyruğunu andırmaktadır.
5- Yüce Allah peygamberine "Rabbim ilmimi", yani anlayışımı "artır de." buyruğu ile dua etmesini emretmektedir. Hasan-ı Basrî şöyle der: Bu ayet-i kerime hanımını tokatlayan bir adam hakkında nazil oldu. Bu kadın Rasulullah (s.a.)'a gelip kısas uygulanmasını istedi. Rasulullah (s.a.) da kadın lehine kısas hükmünü verince Yüce Allah: "Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler." (Nisa, 4/34) ayetini indirdi. İşte bundan dolayı: "De ki: Rabbim ilmimi" yani anlayış ve bilgimi "artır" diye buyurmuştur. Çünkü Hz. Peygamber kısas ile hükmettiği halde Allah bunu kabul etmedi. Fakat Râzî şöyle demektedir: Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Yüce Allah'ın: "Rabbim ilmimi artır de." buyruğundaki anlam şudur: Şanı Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'in tamamlanması ile ortaya çıkan yahut da ona nazil olan buyrukların beyanı ile gerçekleşen ilmin artırılması hususunda Allajı'a sığınmasını emretmektedir.
Ayet-i kerime aynı zamanda ilim tahsilini ve Allah'ın dilediği kadar ilimde ilerlemeyi teşvik etmektedir. Çünkü ilim en yüksek rütbedir. İlim denizi hiç bir insanın kuşatamayacağı kadar geniştir. [92]
Hz. Adem'in Cennetteki Kıssası, Oradan Çıkartılması Ve Rabbani Hidayete Bağlı Olmakla Yükümlü Kılınması
115- Andolsun ki, biz bundan önce Adem'e vahyetmiştik de o unuttu. Biz onu azimli bulmadık.
116- Hani meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik de onlar -İblis müstesna-secde etmişlerdi. O yüz çevirdi.
117- Biz de dedik ki: "Ey Adem! Şüphesiz ki bu sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya uğrarsınız.
118- "Çünkü orada sana acıkmamak ve çıplak kalmamak verilmiştir.
119- "Sen orada susamayacaksın, güneş sıcağını da çekmeyeceksin."
120- Şeytan ona vesvese verip dedi ki: "Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?"
121- İkisi de ondan yediler. Hemen kendilerine kötü yerleri görünüverdi ve cennetin yapraklarıyla üstlerini örtmeye başladılar. Adem Rabbinin emrine karşı geldi de yolunu şaşırdı.
122- Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğruya iletti.
123- Buyurdu ki: 'İkiniz de hep birlikte oradan inin. Kiminiz kiminize düşmandır. Benden size bir hidayet geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa o dalâlete de düşmez, bedbaht da olmaz.
124- Kim de zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır. Kıyamet gününde de onu kör hasrederiz.
125- "Rabbim, niçin beni kör hasrettin, halbuki ben görürdüm?" der.
126- Buyurur ki: "Böyledir. Fakat ayetlerimiz sana geldiğinde sen de onları unuttun. Bu gün de sen böylece unutulursun."
127- Haddi aşıp Rabbinin ayetlerine iman etmeyenleri de böylece cezalandırırız. Elbette ki, ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
Belagat:
"Kör" ile "görür" arasında tıbâk sanatı vardır.
117, 118 ve 119. ayet-i kerimelerin son kelimeleri olan "sıkıntıya uğrarsın, çıplak kalmazsın, güneş sıcağını çekmeyeceksin" anlamındaki kelimeler arasında güzel bir seci vardır.
"Orada sana acıkmamak ve çıplak kalmamak verilmiştir. Sen orada susa-mayacaksın, güneş sıcağını da çekmeyeceksin" buyruğunda benzer şeyleri birbirinden ayırmak (kat'a'n-nazîr ani'n-nazîr) diye adlandırılan sanat vardır. Yani susamak ve aç kalmak ile güneş sıcağını çekmek ile giyinmek (çıplak kalmak) bu nimetleri sayma maksadı ve ayet-i kerimelerin fasılalarına (son harflerine) riayet etmek üzere arka arkaya değil de, ayrı ayrı zikredilmiştir. [93]
Kelime ve İbareler:
"Andolsun ki biz Adem'e vahyetmiştik..." Ona şu ağaçtan yememesini tavsiye etmiş ve emretmiştik. Hz. Adem kıssasının Yüce Allah'ın: "Ve onda biz tehditlerimizi tekrar ettik." (113. ayet) ayetine atfedilmesi, Ademoğullarmm temel itibariyle isyankâr ve unutkan olduklarını ifade etmek içindir. "Bundan önce", yani bu zamandan önce onun ağaçtan yemesinden ve şu muhalefet edenlerin varlığından önce vahyetmiştik. "de o unuttu." Ahdi, emri, unutup terk etti; ona gereken önemi vermeyerek sonunda ondan gafil oldu. "Biz onu azimli bulmadık." Biz günahı işlemeyi kastedip planladığını bilmedik. Çünkü o hata etti ve bu işi kasten yapmadı.
"Hani meleklere... demiştik." Böyle bir durumda onun halini söz konusu et ki, onun unuttuğunu sen de açıkça göresin ve azimet ve sebat sahibi kimselerden olmadığını bilesin. "îblis" cinlerin babasıdır. Meleklerle birlikte olur, onlarla birlikte Allah'a ibadet ederdi. "O yüz çevirdi." Adem'e secde etmeyi kabul etmedi. "Ben ondan hayırlıyım," diyerek bu işten kaçındı. Bu yeni bir cümle olup onun secde etmesini önleyen sebebin açıklaması içindir ki, bu da onun büyüklük taslamasıdır.
"Sıkıntıya uğrarsın." Dünyadaki bir çok sıkıntı ile yorulursun. Burada sıkıntının yalnızca Hz. Adem'e nispet edilmekle yetinilmesinin sebebi hanımının ihtiyacını karşılamaktan sorumlu olanın ve çalışanın erkek oluşundan dolayıdır.
"Sen orada susamayacaksın. Güneş sıcağını da çekmeyeceksin." Güneş sana isabet etmeyecek, yani cennette güneş olmadığından dolayı kuşluk vakti güneşi seni rahatsız etmeyecek. "Acıkmayacaksın..." buyruğundan kasıt ise, cennette insanın ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli şeylerin bulunduğunu ve temel ihtiyaçların yeterli şekilde karşılandığını hatırlatmaktır. Bunlar da yemek, içmek, giyinmek ve meskendir
"Ebedilik ağacı" yani meyvesinden yiyenin asla ölmeyeceği ağaç. "Sonu gelmez bir mülk," asla fena bulmayan, zaafa uğramayan ve ebedî olan mülk.
"İkisi de ondan yediler." Adem ve Havva ondan yediler. "Hemen kendilerine kötü yerleri görünüverdi." Önden ve arkadan avretlerinin açıldığını gördüler. Her birisine "kötü yer" deniliş sebebi, o bölgenin açılışının kişinin hoşuna git-meyişindendir.
"Ve cennetin yapraklarıyla üstlerini örtmeye başladılar." Onunla örtünmek için incir yaprağını avretlerine yapıştırmaya başladılar. "Adem" ağaçtan yemek Suretiyle "Rabbinin emrine karşı geldi de yolunu şaşırdı." Düşmanının sözüne aldandığından dolayı doğru yoldan saptı.
"Sonra Rabbi onu seçti." Tevbeyi muvaffak kılmak suretiyle seçip kendisine yaklaştırdı; tevbe edince "tevbesini kabul etti ve doğruya iletti." Tevbe üzere sebat edip günahtan korunmanın sebeplerine yapışmak yoluna iletti.
"İkiniz de" yani Adem ve Havva cennetten, "hep birlikte oradan inin. Kiminiz kiminize düşmandır." Soyunuzdan geleceklerin bir bölümü diğer bir bölüme zulüm, savaş ve maişet uğrunda aşırı yarış sebebiyle düşman kesilecektir. "Bir hidâyet" Kitap ve peygamber. "Dalâlete de düşmez." Dünyada sapmaz, ahirette de "bedbaht da olmaz."
"Kim de zikrimden yüz çevirirse," beni hatırlatan, bana ibadete davet eden semavî kitaplarım ile gelen hidayetten yüz çevirip bu hidayete iman etmezse, "dar bir geçim" oldukça sıkıntılı bir geçim. "Onu" gözü veya kalbi görmez, o bakımdan ilâhî belgelere bakmaz bir şekilde "kör hasrederiz." Buradaki körlüğün göz körlüğü olduğunu Yüce Allah'ın şu buyruğu pekiştirmekte-dir:"Rabbim niçin beni kör hasrettin? Halbuki ben görürdüm?" Ben dünyada ve öldükten sonra diriliş sırasında görüyordum, der.
"Buyurur ki: Böyledir." Durum dediğin gibidir ve sen böyle yapmıştın. Daha sonra Yüce Allah şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir: "Fakat ayetlerimiz sana geldiğinde sen de onları unuttun." O ayetleri terk edip onlara iman etmedin. "Bu gün de sen böylece unutulursun." İşte senin o ayetleri terk ettiğin gibi, bu gün de sen körlük ve azap içerisinde terk edilirsin. Ayetlerden kasıt, ilâhî delil ve belgelerdir.
"Haddi aşıp Rabbinin ayetlerine iman etmeyenleri de böylece cezalandırırız." Şirk koşmakla, arzu ve isteklerini sonuna kadar getirmekle, ayetlerden yüz çevirmekle haddi aşan, Rabbinin ayetlerine iman edecek yerde onları yalanlayıp muhalefet eden kimseleri, zikirden yüz çevirenleri cezalandırdığımız gibi, cezalandırırız.
"Daha şiddetli" dünya azabından, kibir azabından, geçim darlığından ve körlükten daha şiddetli "ve daha kalıcıdır." Daha süreklidir. Bu da Yüce Allah'ın şu buyruklarını andırmaktadır: "Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha zorludur. Onları Allah'tan (azabından) kurtaracak hiç bir koruyucuları da yoktur." (Ra'd, 13/34). [94]
Ayetler Arası İlişki
Bakara, A'raf, Hicr, İsra ve Kehf surelerinden sonra Kur'an-ı Kerimde Hz. Adem'in kıssasının anıldığı altıncı yer burasıdır.
Bu ayet-i kerimelerin kendilerinden önceki buyruklarla ilişkisine gelince: Kur'ân-ı Kerim'in büyüklüğü söz konusu edilip takva, öğüt ve ibret alma eğilimlerinin terbiye edilmesi için, Kur'ân-ı Kerim'deki tehditlerin açıklanmasından sonra Hz. Adem'in kıssası zikredilmektedir ki, Ademoğullarının şeytana itaatinin eski bir hal olduğunu göstersin, onların eskiden beri ilâhî emirleri -ataları Adem'in unuttuğu gibi- unuttuklarını ifade etsin. Bundan sonra İblis'in Hz. Adem'e secde etmeyi kabul etmediği söz konusu edilmekte, böylelikle ves-veseleriyle Adem'i cennetten çıkartan bu düşmandan sakındırılmak istenmektedir. Arkasından ilâhî hidayete itaat edenlerin mükâfatı ile bu ilahî hidayetten yüz çevirenlerin cezası açıklanmakta, böyle bir kimsenin kendisini azaptan kurtaracak delili ileri sürmek imkânından mahrum bir kör gibi haşredileceği bildirilmektedir. Buna sebep ise dünya hayatında iken kendisini doğruluğa iletecek ayetlerden yüz çevirmiş olmasıdır. [95]
Açıklaması
"Andolsun ki biz Adem'e vahyetmiştik de o unuttu. Biz onu azimetti bulmadık." Biz Adem'e ağaçtan yememesini tavsiye etmiştik de o, Allah'ın kendisine olan tavsiyesini unuttu ve ahit gereğince ameli terk etti, ağaçtan yedi. Bundan önce ise onda buna dair herhangi bir kararlılık ve azimet yoktu. Çünkü o, önceden bu ağaçtan yememeyi kararlaştırmıştı. İblis kendisine yemesi doğrultusunda vesvese verince o karan gevşedi ve ağaçtan yememe kararını sürdüremedi.
İbni Ebî Hatim, İbni Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: İnsana bu adın veriliş sebebi ona tavsiyede bulunulmakla birlikte isyanıdır. Ahitten (tavsiyeden, mealde vahiyden) kasıt ise, Yüce Allah'tan gelen bir emir ya da nehiy-dir. Burada kasıt ise, ağaçtan yememesinin ve ona yaklaşmamasının tavsiye edilmesidir. Ayet-i kerime unutmanın ve azimetli olmayışın isyanın sebebi olduğunu, hatırlayıp kararlı olmanın ise hayrın ve doğruluğun sebebi olduğunu göstermektedir.
Daha sonra Yüce Allah Hz. Adem'in yaratılışını, şerefinin yüceltilişini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
"Hani meleklere: Adem'e secde edin, demiştik de onlar -iblis müstesna- secde etmişlerdi. O yüz çevirdi." Ey peygamber! Sen Adem'e onun şerefini yüceltmek, ona ikramda bulunup Allah'ın yarattıklarının bir çoğundan üstün kılma anlamını ifade eden secde ile secde etmelerini meleklere emretmiş olduğumuzu kavmine bir hatırlat. Onlann hepsi secde ettiler, İblis müstesna. O secde etmeyi kabul etmedi. Büyüklük tasladı ve secde edenlere katılmayı reddetti. Çünkü İblis kıskançtır. Yüce Allah'ın Hz. Adem üzerindeki nimetinin etkilerini görünce onu kıskandı ve Yüce Allah'ın şu buyruğunda ifade ettiği gibi ona düşman oldu:
"Biz de dedik ki: Ey Adem! Şüphesiz ki, bu sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin."
İblis'in secdeyi kabul etmeyişinin akabinde ona: Ey Adem! dedik. Şüphesiz İblis senin de eşinin de düşmanıdır. O, sana secde etmeyip bana isyan etti; sakın siz de ona itaat etmeyesiniz ve sakın İblis sizin cennetten çıkartılmanıza sebep olmasın. O vakit sen dünya hayatında geçim yollarını elde etmekte -çiftçilik ve ekin gibi şeylerle uğraşarak- yorulursun. Şüphesiz sen burada rahat ve darlığı olmayan bir geçim içerisindesin. Herhangi bir külfet ve meşakkat söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Çünkü orada sana acıkmamak ve çıplak kalmamak verilmiştir. Sen onda susamayacaksın, güneş sıcağını da çekmeyeceksin." Sen cennette çeşitli geçim türleriyle faydalanacağın gibi, hoş yiyecekler ve güzel giyecekler gibi türlü nimetlerden de yararlanacaksın. Acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksın. Cennette susuzluk çekmeyeceğin gibi, güneşin sıcağı da seni rahatsız etmeyecektir. Çünkü dünyada yorgunluk ve çabaların esası karnı doyurmak (açlığın zıddı), giyinmek (çıplaklığın zıddı), içmek (susuzluğun zıddı) ve barınmaktır (bu ise çıplak yaşamanın yahut da güneşin sıcağı altında yaşamanın zıddıdır).
Dikkat edilecek olursa cennet nimetleri ayet-i kerimede geçtiği gibi, ihtiyacın giderilmesi hususunda herhangi bir sıkıntının söz konusu olmayacağı bir şekildedir. Cennette açlık, çıplaklık ve susuzluk olmadığı gibi, güneş sıcağından etkilenmek de söz konusu değildir. Peki, akıl sahibi kimseler bunların hangisini üstün tutar? Sıkıntılı olanı mı, yoksa herhangi bir yorgunluğu bulunmayanı mı?
Yüce Allah Hz. Adem'in hangi boyutlarda üstün ve şerefli kılınıp tazim edildiğini, düşmanına karşı sakındırılıp uyandırıldığını açıkladıktan sonra, şeytanın vesvesesine kanışını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
"Şeytan ona vesvese verip dedi ki: Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?" Şeytan Hz. Adem'e gizli bir şekilde dedi ki: Ben sana ebedilik ağacını göstereyim mi? Bu ağaç, meyvesinden yiyenin asla ölmediği bir ağaçtır. Bunun yanında da ben sana zeval bulmayacak, sonu gelmeyecek, daimi bir mülkü de göstereyim mi? Halbuki bu İblis'in Adem ile Havva'yı Allah'a isyana götürmek için söylediği bir yalandan ibaretti: "Şüphesiz ben sizlere öğüt verenlerdenim, diye onlara yemin etti." (A'raf, 7/21); "Nihayet ikisini de aldattı." (A'râf, 7/22)
Hadis-i şerifte ebedîlik ağacı söz konusu edilmektedir. İmam Ahmed ve Ebu Dâvud et-Tayâlisi, Ebu Hureyre (r.a.)'den Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet ederler: "Cennette bir ağaç vardır ki, bir kişi binek sırtında onun gölgesinde yüz yıl yol aldığı halde onu bitiremez; işte o Ebedîlik Ağacıdır. "
"İkisi de ondan yediler. Hemen kendilerine kötü yerleri görünüverdi ve cennetin yapraklarıyla üstlerini örtmeye başladılar. Adem, Rabbinin emrine karşı geldi ve yolunu şaşırdı." Adem ile Havva kendilerine yemeleri yasak kılınan ağaçtan yediler. Bunun sonucunda avret yerleri açıldı, üzerlerindeki elbiseler düştü. Bu sefer incir yaprağını tutup üzerlerine yapıştırmaya ve bununla avret yerlerini örtmeye başladılar. Böylelikle de Adem yenilmesi yasak olan ağaçtan yemek suretiyle Rabbine karşı geldi yahut Rabbinin emrine muhalefet etti. Bunun sonucunda da doğrudan saptı ve geçimini temin etmek için bir çok yorgunluklara, sıkıntılara katlanmak zorunda kaldı.
Şüphesiz farz olan emre muhalefet etmek bir masiyet olup masiyet dolayısıyla ceza, hak ve adelettir. Fakat bu, Yüce Allah'ın tertip ve tedbir ile özel türden bir masiyetti. Adem'in Yüce Allah'ın kendisine ağaçtan yememesi tavsiyesini unutması ile ilgili olarak Buhârî ve Müslim, Ebu Hureyre, Peygamber (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ederler: "Musa, Adem'e karşı şöyle dedi: İnsanları işlediğin günah sebebiyle cennetten çıkartan ve onları bedbaht eden sen oldun. Adem dedi ki: Ey Musa! Sen ki, Allah'ın risaleti ve kelâmı ile üstün kılıp seçtiği kimsesin. Yüce Allah'ın beni yaratmadan önce hakkımda yazmış olduğu bir iş yahut beni yaratmadan önce hakkımda takdir etmiş olduğu bir iş dolayısıyla beni nasıl kınayabilirsin?" Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: 'Adem böylece Musa'ya karşı susturucu bir delil ortaya koymuş oldu. "
İşte bu sebepten dolayı Yüce Allah, Hz. Adem'in masiyetinden tevbe etmesini kabul buyurduğunu şöylece ifade etmektedir: "Sonra Rabbin onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğruya iletti." Adem masiyetinden tevbe edip ondan dolayı Rabbinden mağfiret dileyerek kendi nefsine zulmettiğini itiraf etti; bunun ardından da Rabbi onu seçti, kendisine yaklaştırdı. İşlediği günahtan tevbesini kabul etti, onu tevbe etme yoluna, dosdoğru yola iletti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Derken Adem Rabbinden bir takım kelimeleri belledi. O da tevbesini kabul etti. Çünkü o tevbeleri kabul edendir, rahmet edendir." (Bakara, 2/37). Hz. Adem ve zevcesi de şöyle dediler: "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret buyurmaz, merhamet etmezsen şüphesiz bizler zarara uğrayanlardan oluruz." (A'râf, 7/23).
"Buyurdu ki: İkiniz de birlikte oradan inin. Kiminiz kiminize düşmandır." Yani Yüce Allah Adem ile Havva'ya şöyle buyurdu: Hep birlikte cennetten yeryüzüne ininiz. Ey insanlar! Dünyada sizler geçim ve buna benzer hususlarda birbirinize düşman olacaksınız. Ve bu aranızda düşmanlığın, anlaşmazlığın ve çarpışmanın meydana gelmesine sebep teşkil edecek hususlardandır.
"Benden size bir hidayet geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa o dalâlete de düşmez, bedbaht da olmaz." Ey insanlar! Şayet peygamberler, rasuller aracılığıyla ve Kitapla benden size bir hidayet gelecek olursa ona uyun. Ona uyanlar dünyada doğrudan ayrılıp sapmayacağı gibi, ahirette de bedbaht olmayacaktır. İbni Abbas: "Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim okuyup da ondaki hükümler gereğince amel edene dünyada sapmamayı, ahirette de bedbaht olmamayı garantilemiştir." dedi ve bu ayet-i kerimeyi okudu. Yine İbni Abbas şöyle demiştir: "Kim Kur'ân-ı Kerim'i okur, ondaki hükümlere tabi olursa, Allah onu sapıklıktan doğruluğa iletir, kıyamet gününde de onu kötü hesaptan muhafaza buyurur." Sonra bu ayet-i kerimeyi okudu.
"Kim de zikrinden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır." Her kim benim Kitabımı okuyup içindeki hükümler gereğince amel etmekten yüz çevirecek olursa şüphesiz ki, onun için bu dünya hayatında dar bir geçim ve oldukça sıkıntılı bir hayat vardır. Bu ise ya ona maddî imkânlar vermemek suretiyle yahut da huzursuzluk, keder ve hastalıklarla gerçekleştirilir.
"Kıyamet gününde de onu kör hasrederiz." Böyle bir kimseyi biz ahirette basireti alıkonulmuş yahut da cennete ve kurtuluş yoluna giden yolu göremeyen bir kör yahut da basarı da, basireti de kör bir halde diriltir ve hasrederiz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun hasredeceğiz. Onların varacağı yer cehennemdir. " (İsra, 17/97).
"Rabbim, niçin beni kör hasrettin, halbuki ben görürdüm'? der." Allah'ın dininden yüz çeviren kişi şöyle diyecek: Rabbim ben dünya hayatında gören birisi olduğum halde beni ne diye kör hasrettin? Yüce Allah ona şöyle cevap verecektir: "Buyurur ki: Böyledir. Fakat ayetlerimiz sana geldiğinde sen de onları unuttun, bu günde de sen böylece unutulursun." Sen de böyle yaptın. Sen nasıl bizim ayetlerimizi terk edip onlardan yüz çevirdiysen, tıpkı öylece bu gün körlük içerisinde ve cehennemde azap içerisinde terk edilirsin. Sana karşı unutulmuş gibi davranırız. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar bu gün-leriyle karşılaşacaklarını unuttukları gibi, bugün de biz onları unuturuz." (A'râf, 7/51). Çünkü ceza (karşılık) amelin türündendir.
İbni Kesîr şöyle der:[96] Anlamını kavrayıp gereğince amel etmekle birlikte Kur'ân'ın sadece lafzını unutmak, bu özel tehdidin kapsamına girmez, her ne kadar bir başka açıdan böyle bir unutmaya tehdit varsa da. Çünkü sünnet-i se-niyyede bu hususta kesin yasak ve ağır bir tehdit varid olmuştur. İmam Ah-med Sa'd b. Ubâde'den (r.a.) rivayetine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse Kur'ân-ı Kerimi okur da onu unutursa, muhakkak Yüce Allah ile karşılaşacağı günde eli kesik (eczem) olacaktır."
"Haddi aşıp Rabbinin ayetlerine iman etmeyenleri de böylece cezalandırırız. Elbette ki, ahiret azabı ise daha şiddetli ve daha kalıcıdır." Allah, ayetlerini yalanlayan haddi aşmış taşkınları dünyada ve ahirette işte bu şekilde cezalandırır. Ahiretteki cehennem azabı ise dünya azabına göre daha can yakıcı, ızdı-rap vericidir, daha bir kalıcıdır. Çünkü onlar bu azap içerisinde ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Dünyada onlar için bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha zorludur. Allah'tan onları koruyacak kimseleri de yoktur." (Ra'd, 13/34). [97]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Adem (a.s.) kıssası aşağıdaki hususları açıklamaktadır:
1- İnsan unutma ve Allah'ın kendisine itaate dair emrini hatırlayamama halinde, Allah'ın emrine muhalefet ederek bir masiyet işleyebilir. Unutmak dolayısıyla bizden günah kaldırılmıştır. İbni Zeyd şöyle der: Adem o günde Allah'ın kendisine olan tavsiyesini unuttu. Eğer onun bir azmi olmuş olsaydı düşmanı İblis'e itaat etmezdi.
2- Yüce Allah meleklere, Adem'e, selâmlama şerefini'vurgulama ve ona ikramda bulunmak anlamında secde etmelerini emretmiştir. Bu secde ibadet kasdıyla yapılan bir secde değildir. İblis ise büyüklenerek, üstünlük taslayarak ve kıskanarak meleklerle birlikte secde etmeyi kabul etmedi.
3- Şüphesiz ki, cennetin nimetleri mutlaktır. Orada hoşa giden, lezzet alınıp arzulanan şeyleri elde etmek için yorulmak, sıkıntı çekmek söz konusu değildir. Bu şeylerin en önemlileri ise doymak, giyinmek, su ihtiyacını karşılamak, mesken veya barınaktır. Bu ise böyle temel ihtiyaçların ancak zorluk ve sıkıntılarla karşılanabildiği dünya hayatının tam zıddıdır.
4- Şüphesiz şeytanın Hz. Adem'e ağaçtan yemesine dair verdiği vesvese, verilen emre muhalefet etmesine ve cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilmesine sebep olmuştur.
5- Kur'ân-ı Kerim'de yahut sabit sünnet-i seniyyede söz edilen kadarından fazlasıyla peygamberlerin günahlarından söz etmek caiz değildir. Mâliki mezhebi âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: Yüce Allah bazılarının günah işlediklerini haber verip bu günahları onlara nispet etmiş, bunlardan dolayı da kendilerine sitem etmiştir. Kendileri de bu gibi günahları işlediklerini haber vermiş, bunlardan sıyrılıp uzaklaşmış, bu günahlar dolayısıyla Allah'tan mağfiret dileyip tevbe etmişlerdir. Bütün bu hususlar -tek tek te'vili mümkün olmakla birlikte- tümüyle te'vili kabil olmayacak şekilde bir çok yerde varid olmuştur. Ancak bütün bunlar onların makam ve mevkilerini alçaltacak türden değildir. Çünkü bu günahlar nadiren onlardan sadır olmuştur; genellikle hata yoluyla, unutarak ya da buna iten bir yol ile işlenmişlerdir. Bu günahlar başkalarına nispetle hasenattır. Onların mevkilerine, değerlerinin yüceliğine nispetle ise haklarında seyyiattır. Çünkü bazan vezir, seyisin mükafat görebildiği bir işten dolayı sorgulanabilir. Peygamberler güvenlik, emniyet ve esenlik içerisinde olacaklarını bilmekle birlikte, Kıyamet gününde bu hususlardan korkup çekinmişlerdir.
Cüneyd'in şu sözleri gerçekten güzeldir: "İyiler için hasenat olan şeyler, mukarrepler için seyyiattır." İşte her ne kadar naslar o peygamberlerin -Allah'ın salât ve selâmı peygamberimizin ve onların üzerine olsun- bir takım günahları işlediklerine tanıklık etmekte ise de, bu onların makam ve mevkilerini ihlâl etmez, rütbelerinde bir eleştiriye sebep teşkil etmez. Aksine Yüce Allah onlara bu günahlarını telâfi etme imkânını verdiği gibi, onları seçip hidayete erdirmiş, onları övmüş, barındırmış, üstün kılmıştır. Allah'ın salât ve selâmı peygamberimizin ve onların üzerine olsun.[98]
6- Günahlar işleyip durduğu halde mağfirete nail olmayan kimseye gelince: İlim adamları icma ile şunu belirtmişlerdir: Böyle bir kimsenin Hz. Adem'in ileri sürdüğü gibi bir delil ileri sürmesine ve şöyle demesine imkân yoktur: Allah bu işleri işlememi hakkımda takdir buyurmuş olduğundan, öldürdüm, zina ettim veya hırsızlık yaptım diye beni nasıl kınarsınız? Ümmet icma ile iyilik yapanın iyiliği dolayısıyla övülmesinin, kötülük yapanın da kötülüğü dolayısıyla yerilmesinin ve ona karşı günahlarının sayılıp dökülmesinin caiz olduğunu belirtmiştir.[99]
7- Yüce Allah isyandan sonra Hz. Adem'i seçmiş ve onu doğruya iletmiştir. Eğer onun bu isyanı peygamber oluşundan önce olmuşsa peygamberlik öncesi peygamberlerin günah işlemeleri caizdir. Çünkü peygamberlikten önce onları tasdik etmek gerektiğine dair hakkımızda kabul edilmesi gereken şer'î bir hüküm yoktur. Yüce Allah onları insanlara peygamber olarak gönderdiği takdirde ise, önceden işlemiş oldukları günahların bir zararı olmaz.
8- Yüce Allah, Hz. Adem ile eşi Havva'ya dünyaya inmelerini emretti. Dünya ise bir mükellefiyet, izdiham ve düşmanlık yurdudur. Doğrulup bu zorluklardan ayrılmanın yolu ise Allah'ın hidayetine bağlı kalmaktır. Her kim peygamberlerin ve ilâhî kitapların gösterdiği "olu izleyerek hidayet bulursa, o doğruyu bulmuş olur. Doğrudan asla sapmaz, ahirette de bedbaht olmaz.
Allah'ın dininden, Kitabını okumaktan, ondaki hükümler gereğince amel etmekten yüz çevirenin ruhî, bedenî ve aklî sıkıntılarla dolup taşan zor bir geçimi olur. Ayrıca o, Kıyamet gününde gözü ve basireti kör olarak hasredilir. Kurtuluş yolunu bulamayacağı gibi cehennem azabına da atılacaktır.
9- Yüce Allah'ın vahdaniyetini, kudretini, şeriati gereğince amel etmenin gereğini ispatlayan ayetlerin gelişinden sonra, Kıyamet gününde kâfirlerin ileri sürebileceği bir mazeret kalmaz. Onlar bu ayet ve belgeleri terk edip de onlar üzerinde dikkatle düşünmeyecek olursa cehennem azabına terk edilirler.
İşte Yüce Allah'ın yaratıklarına ibretle bakıp onlar hakkında düşünmeyen, işlediği masiyetlerle haddi aşıp Rabbinin ayetlerini tasdik etmeyen böylece cezalandırılır. Şunu da bilmek gerekir ki, ahiret azabı dünya hayatındaki yahut kabirdeki azaptan daha ağırdır, daha kalıcıdır. Çünkü ahiret azabının sonu gelmez, ardı arkası kesilmez. [100]
Geçmiş Ümmetlerin Helakinden İbret Almak, Müşriklerin Eziyetlerine Sabredip Onların Dünyadan Faydalanmalarına Aldırış Etmemek Ve Aile Halkına Namazı Emretmek
128- Meskenlerine uğrayıp geçtikleri, kendilerinden önce nice nesilleri helak edişimiz, onlar için bir hidayet vesilesi olmadı mı? Şüphesiz bunda üstün akıl sahiplerine ayetler vardır.
129- Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve belli bir vade olmasaydı (azap) nazil olurdu.
130- O halde dediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbine hamd ile teşbih et. Gecenin saatlerinde ve gündüzün etrafında da teşbih et. Umulur ki, razı olunursun.
131- Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan etmek için verdiğimiz dünya süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
132- Ehline namazı emret. Kendin de ona devam et. Senden rızık istemeyiz. Sana biz rızık veririz. Akibet ise takvanındır.
Belagat:
"Dünya hayatının süsüne" ifadesinde temsilî bir benzetme vardır. Dünya hayatının metaı ve nimetleri solan ve kuruyan güzel çiçeklere (çiçek, süs diye manalandırılmıştır) benzetilmiştir. [101]
Kelime ve İbareler:
"Meskenlerine uğrayıp geçtikleri" yani orada yoldan geçip de Şam'a (Suriye) ve diğer yerlere yolculuk yaptıkları sırada helak edilişlerinin etkilerini gördükleri "kendilerinden önce nice nesilleri helak edişimiz," yani pek çok geçmiş ümmeti peygamberleri yalanladıklarından dolayı helak edişimiz, onlar için" Mekke kâfirleri için "bir hidayet vesilesi olmadı mı?" Bunlardaki ibretler
Mekkeliler için bir açıklık kazanmadı mı? Ve böylelikle bundan ibret almazlar mı? "Şüphesiz bunda üstün akıl sahiplerine ayetler (ibretler) vardır."
"Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve belli bir vade olmasaydı" bu ümmetin azabını ahirete ertelemeye dair bir söz, bahis mevzusu olmasaydı, ve eğer azabın tehir edilmesi ile ömürleri ya da azapları için -ki bu da Kıyamet günü olacaktır- belirlenmiş bir vade yahut da Bedir günü dünyadaki bir savaşta öldürülme gününün vadesi belirlenmemiş olsaydı, "(azap) nazil olurdu". Şüphesiz dünyada onların helak edilmeleri kaçınılmaz bir şey olur ve bu sonraya bırakılmazdı. Burada "ve belli bir vadenin "olmasaydı" daki zamire atfedilmesi de mümkündür. Yani o takdirde onların acilen azap ile yakalanmaları ve tespit edilmiş olan belli vade onlar için kaçınılmaz olurdu demek olur.
"O halde güneşin doğmasından önce", yani sabah namazını "ve batmasından önce" öğle ile ikindi yahut da yalnızca ikindi namazını kılarak "Rabbine hamd ile teşbih et." Hamd ile birlikte Rabbini tenzih ve tazim ile meşgul ol yahut da sen hidayet ve tevfiki dolayısıyla Rabbini hamdeden olarak namaz kıl. "Gecenin saatlerinde de teşbih et." Akşam ve yatsı namazlarını kıl. "Ve gündüzün etrafında da" öğle namazını kıl. Çünkü öğle namazı güneşin zevali ile birlikte girer. O zaman gündüzün ilk yarısının ve ikinci yarısının tarafını (buluşma, kenar ve kıyısını) teşkil etmektedir. "Umulur ki razı olursun." Bu "teşbih et" emrine taalluk etmektedir. Sen bu vakitlerde, Allah nezdinde seni hoşnut edecek şeylere nail olmak ümidiyle teşbih et.
"Onlardan bir kısmına" çeşitli kimselere "kendilerini bunlarla imtihan etmek için" yani denemek için "verdiğimiz dünya hayatının süsüne" onun göz alıcılığına "gözlerini dikme." Başkalarının elinde bulunan türlü dünya nimetlerini güzel görerek ve arzulayarak, onlar gibilerini elde etmeyi temenni ederek, uzun boylu bakıp durma! "Rabbinin rızkı ise daha hayırlıdır." Rabbinin ahirette senin için sakladıkları veya sana ihsan etmiş olduğu hidayet ve peygamberlik dünya hayatında onlara bağışladıklarından daha hayırlıdır. "Ve daha kalıcıdır." Daha devamlıdır, kesintisizdir.
"Ehline namazı emret. Kendin de ona devam et!" Sabret ve namaz kılmayı sürdür. "Senden rızık istemeyiz." Kendini rızıklandırmakla da aile halkının rızkını temin etmekle de seni mükellef tutmadık. "Sana biz rızık veririz." Onlara da. O bakımdan kalbinde yalnızca ahiret yer etsin. "Akıbet" övünülecek güzel akibet olan cennet ise "takvanındır." Takva sahiplerinindir, takvalı kimselerindir. [102]
Ayetler Arası İlişki
Şanı Yüce Allah ahirette Allah'ın zikrinden yüz çevirenlerin halini açıkladıktan sonra burada, insanlar için ibret teşkil eden peygamberleri yalanlayanların dünya hayatındaki hallerini söz konusu etmektedir; Ad ve Semûd kavimleri gibi. Daha sonra Yüce Allah, kâfir ve isyankârların azabını ahirete kadar ertelemekteki hükmünü açıklamakta, sonra da peygamberine müşriklerin eziyet ve işkencelerine sabretmesini, namaza ve teşbihe gece gündüz devam etmesini emretmektedir. Kâfirlerin yanında bulunan dünya malını arzu etmesini yasaklamakta, ardından aile halkına yahut da ümmetinden kendisine tabi olanlara namaz kılmalarını emretmesini emir buyurmaktadır. Rivayete göre Rasulullah (s.a.) aile halkına bir sıkıntı isabet ettiğinde namaz kılmalarını emreder ve bu ayet-i kerimeyi okurdu. [103]
Açıklaması
"Meskenlerine uğrayıp geçtikleri kendilerinden önce nice nesilleri helak edişimiz, onlar için bir hidayet vesilesi olmadı mı? Muhakkak bunda üstün akıl sahiplerine ayetler vardır." Ey Muhammedi Şu getirdiklerini yalanlayan Mekke halkı, kendilerinden önce geçmiş ve peygamberleri yalanlamış ümmetlerin pek çoğunu helak edişimizi, onların yok olup herhangi bir izlerinin kalmadığını açıkça görmüyorlar mı? Âd, Semûd, Hicr Ashabı ve Lût kavmini kasabaları gibi. Mekkeliler bunların yurtlarından gidip geliyorlar yahut onların meskenleri arasında yolculuk ediyorlar. Onların harap olmuş eserlerini görüyorlar. Şüphesiz ki, bunda sahiplerini çirkin işlerden alıkoyan ve bunlara gelenlerin bir benzerinin kendilerinin de başlarına gelmesinin muhtemel olduğunu idrak eden akıl sahipleri için bir çok ibret ve öğüt vardır.
Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Düşünen kalplere, işiten kulaklara sahip olsunlar diye onlar yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı? Gerçi gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler olur." (Hacc, 22/46); "Onlardan önce nice nesilleri helak etmemiz -ki onların meskenlerinde dolaşırlar- bunların hidayete ulaşmalarına bir vesile olmadı mı? Şüphesiz bunlarda ayetler vardır, hâlâ dinlemeyecekler mi?" (Secde, 32/26).
Daha sonra Yüce Allah azaplarının erteleniş sebebini şu buyruklarıyla açıklamaktadır: "Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve belli bir vade olmasaydı (azap) nazil olurdu." Yani Yüce Allah tarafından ezelde gerçekleştirilecek bir söz geçmiş bulunmasaydı -ki bu da Yüce Allah'ın Muhammed (s.a.) ümmetinin azabını ahiret yurduna ertelemesine dair vaadidir- günahlarının cezası onlar için lâzım olur; herhangi bir şekilde onların yakasını bırakmaz, geri kalmazdı. Eğer o belli vade olmasaydı, daha dünyada iken acı bir azap ile yakalanırlardı.
Bundan dolayı Yüce Allah peygamberine hem onu teselli ederek hem de sabrı emrederek şöyle buyurmaktadır:
"O halde dediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbine hamd ve teşbih et! Gecenin saatlerinde ve gündüzün etrafında da teşbih et. Umulur ki razı olunursun." Ey Peygamber! Şu Allah'ın ayetlerini yalanlayanların söylediklerine sabret, onların senin için söyledikleri: "Yalancı bir sihirbazdır, delidir, şairdir" vb. batıl iddialarına ve dil uzatmalarına aldırış etme! Çünkü onların azapları için öne alınmayan belli bir süre vardır. Sen Rab-bini tenzih, Ona hamd ve şükret. Güneşin doğmasından önce yani sabah namazını, batışından önce yani ikindi ve öğle namazlarını, gece vakitlerinde yani yatsı ve akşam namazları ile gecenin sonlarında teheccüd namazını kıl.
İkindi namazı hakkında te'kid edici olmak üzere gündüzün etrafında "orta namazı"nm te'kid edildiği gibi namaz kıl! Günün iki tarafında yer alan bu iki namazın da te'kidli olarak zikredilmesi türünden sabah ve akşam namazlarını, yani bu şekilde farz kılınmış beş vakit namazı eda etmekle uğraş! Yüce Allah'ın nezdinde nefsinin razı olacağı sevaba nail olması ümidiyle onu teşbih et! Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve Rabbin sana bağışta bulunacak, sense razı olacaksın." (Duhâ, 93/5).
İmam Ahmed ve Müslim, Umâre b. Rueybe'nin şöyle dediğini rivayet ederler: Rasulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce namaz kılan bir kimse asla cehenneme girmez."
Buharî ile Müslim'de de Cerîr b. Abdullah'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Şüphesiz sizler şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz. Onu görmekte siz herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmayacaksınız. O bakımdan güneşin doğuşundan ve batışından önce bir vakit namazı kaçırmamak imkânınız olursa mutlaka bunu yapınız." dedi ve daha sonra bu ayet-i kerimeyi okudu.
Müslim'in Sahih 'inde de Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Yüce Allah: Ey cennet ehli, diye buyuracak. Onlar: Buyur Rabbimiz! Fermanına hazırız! diyecekler. O: Razı oldunuz mu? diye soracak. Cennetlikler: Rabbimiz nasıl olur da razı olmayız. Sen bize yarattıklarından kimseye vermediklerini vermiş bulunuyorsun, diyecekler. Yüce Allah şöyle buyuracak: Ben sizlere bundan daha faziletlisini de vereceğim. Onlar diyecekler ki: Bundan daha faziletli ne olabilir? Şöyle buyuracak: Sizi rızam ile kuşatıyorum ve artık bundan sonra ebediyyen size gazaplanmayacağım."
Ayet-i kerime inatçı, yalanlayıcı kâfirlerin yalanlamalarına üstünlük sağlamanın yolunu sabır, teşbih, tahmid, namaz ve tekbir getirmek olarak göstermektedir ki, bütün bunlar ruhu güçlendirir, Yüce Allah'a olan bağlılığa güç katar. Böylelikle ruh ve bedenden her türlü yorgunluk, acı ve kederin etkisi ortadan kalkar.
Ruhen düzelmek, dünya malından yüz çevirmeye bağlıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlardan bir kısmını kendilerini imtihan etmek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır." Sen şu nimetler üzerinde müreffeh bir şekilde yaşayan dünya hayatının süs, mal, mülk, eşya, binek gibi çeşitli metalarma sahip olan şu kimselerin yanlarındaki, ellerinin altındaki mal ve mülke uzun boylu göz dikme. Çünkü bunlar solup giden bir çiçek, belli bir engel teşkil eden birer nimettir. Bundan maksadınız onları bu gibi şeylerle imtihan etmek, nimete şükür görevini kimin yerine getirdiğini ortaya koymaktır. Sen bütün gayretinle Allah'ın nezdinde olanı elde etmeye çalış. Şüphesiz Rabbinin sana verdikleri, onların verdiklerinden daha hayırlıdır. O rızkını dünya hayatında senin için kolaylaştırmış, Allah'ın sevabı ve ahirette senin için sakladıkları ise her halükârda onların dünya hayatındaki rızıklarmdan daha hayırlıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun biz sana tekrarlanan yediyi ve şu Kur'an-ı Azim'i verdik. Sakın bazılarını faydalandırdığımız şeylere gözlerini uzun boylu dikme! Onlar için mahzun da olma! Müminlere de alçakgönüllü ol!" (Hicr, 15/87-88). Her iki ayet-i kerimenin de maksadı rızkı talep etmekte tembellik göstermek değildir. Aksine maksat kâfirlerin ve isyankârların elinde bulunan dünya hayatının çörçöpünü temenni etmeyi dünya ile meşgul olup ahiret için ameli terk etmeyi yasaklamaktır. Çünkü bizler, hem ahiret hem de dünya için bir arada çalışırız.
Daha sonra Yüce Allah ehline namazı emretmesini şu buyruklarıyla ona emretmektedir: "Ehline namazı emret! Kendin de ona devam et! Senden rızık istemeyiz, sana biz rızık veririz. Akıbet ise takvanındır." Ey Peygamber! Sen aile halkına namazı emret ve namaz kılmalarını emretmek suretiyle de onları Allah'ın azabından kurtarmaya çalış! Sen de namaz kılmakta sabır ve sebat göster, onu gereği gibi muhafaza et. Biz senden kendini ve aileni rızıklandır-mak üzere bir rızık istemediğimiz gibi, rızkını kazanmakla da seni mükellef tutmuyoruz. Aksine sen kendini ibadete ve takvaya ver. Seni de, onları da biz rızıklandırırız: "Şüphesiz Allah O çok çok rızık verendir, O pek çetin ve kuvvet sahibi olandır." (Zâriyât, 51/58). Övülmeye değer akibet ise -ki o da cennettir-takva ve itaat ehli olanlarındır.
Ehlinle birlikte namazı kılmaya devam edecek olursan rızkın sana ummadığın yerden gelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah 'tan korkarsa onun için bir çıkış yolu peyda eder ve ummadığı yerden onu rı ıklan-dırır." (Talâk, 65/2-3). Rasulullah (s.a.) da hem aile halkına, hem de bütün ümmetine namaza devam etmelerini emretmiştir.
Mâlik ve Beyhakî, Eslem'in şöyle dediğini rivayet ederler: Ömer b. el-Hat-tâb geceleyin Yüce Allah'ın dilediği kadar namaz kılardı. Nihayet gecenin sonu yaklaşınca namaz kılmak üzere aile halkını uyandırır ve: "Namaza kalkın, namaza kalkın!", der arkasından da bu ayet-i kerimeyi okurdu.
İbni Ebî Hatim, İbnü'l-Münzir, Taberânî, El-Hilye'de Ebu Nuaym, Abdullah b. Selam'ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) aile halkına bir sıkıntı ya da bir darlık isabet etti mi, onlara namaz kılmalarını emreder ve: "Ehline namazı emret..." ayet-i kerimesini okurdu.
Tirmizî ve İbni Mace, Ebu Hureyre (r.a.)den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Ey Adem oğlu! Sen kendini bana ibadete ver ki, ben de senin kalbini zenginlikle doldurayım, fakirliğini (ihtiyacını) karşılayayım. Eğer böyle yapmayacak olursan, ben senin kalbini türlü meşgalelerle doldurur ve senin fakirliğini (ihtiyacını) kapatmam."
İbni Mace de İbni Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ben Peygamberimizi şöyle buyururken dinledim: "Her kim bütün gayret ve çabalarını tek bir çaba haline getirip öldükten sonra diriliş çabası yaparsa, Allah onu dünyası için çaba göstermekten müstağni kılar. Dünya hallerine dair üzüntü ve düşünceleri darmadağın ve alabildiğine çoğalan kimseye gelince, Allah onu vadilerinden hangisinde helak ettiğine aldırmaz."
Yine İbni Mace Zeyd b. Sâbit'ten şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kimin çabası ve düşüncesi dünya olursa, All.ah onun aleyhine olmak üzere işlerini darmadağın eder. Fakirliğini gözlerinin önüne kor (fakirlikten başka bir şeyle karşılaşmaz) ve dünya ona Allah'ın o kimse için yazdığı taraftan başka yerden de gelmez. Her kimin de niyeti ahiret olursa, Allah onun işini bir araya getirir, toplar. Zenginliğini kalbine yerleştirir ve dünya ister istemez ona gelir." [104]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yüce Allah kâfirlere, peygamberlerini yalanladıkları için helak ettiği geçmiş ümmetlerin hallerinden ibret almalarını emrederek öğüt vermektedir. Belki kendilerinden önceki kâfirlere isabet eden azabın bir benzeri bunların da başına gelebilir.
2- Şayet Muhammed (s.a.)'in ümmetinin azabını kıyamet gününe kadar geciktirmek şeklinde ezelde Allah'ın geçmiş bir hükmü olmasaydı, kâfir olan ve Allah'ın ayetlerinden yüz çeviren kimseler için derhal azap gelir ve yakalarına yapışırdı.
3- Rasulullah (s.a.)'m davetine karşı çıkan kâfirlerin eziyetlerine karşı sabır, son derece kesin bir ilâçtır. O bakımdan Yüce Allah peygamberine kâfirlerin: "O bir sihirbazdır, bir kâhindir, bir yalancıdır" vb. sözlerine sabrederek mukabele etmesini emretmektedir. Çünkü bu kâfirlerin azapları için öne de alınmayan geri de bırakılmayan muayyen ve belirli bir vakit vardır.
4- Yüce Allah'ın: "Rabbine hamd ile teşbih et..." buyruğundan kasıt, çoğunluğun görüşüne göre farz olan beş vakit namazdır. Sabah namazı güneşin doğuşundan önce kılınır, ikindi namazı da batışından öncedir. Cem halinde onunla birlikte kılındığı için de öğle namazı da onunla birlikte zikredilmiş gibidir. Yatsı namazı ise gece saatlerinde kılınır. Akşam namazı da bu şekilde. Başkalarının görüşüne göre ise Yüce Allah'ın: "Ve gündüzün etrafında da" buyruğu akşam ile öğle namazlarına işarettir. Çünkü öğle namazı gündüzün birinci bölümünün son vaktinde ve ikinci bölümünün ilk vaktinde yer alır. O bakımdan öğle namazı günün iki tarafında bulunur. Üçüncü taraf ise güneşin batış vaktidir ki, bu da akşam namazının vaktidir.
5- Namazları vaktinde eda etmek, Yüce Allah'ın razı olduğu işlerdendir. Onun rızasına sebeptir. Çok büyük sevap kazanmaya vesiledir. Yüce Allah, namazların kılınmasına karşılık verilecek sevabı sınırsız ve oldukça geniş tutmuştur. Peygamberine hitaben -ki onun ümmeti de bu durumda onun gibidir-şöyle buyurmaktadır: "Umulur ki razı olunursun." Yani umulur ki bu amellere karşılık razı olacağın şekilde sana sevap verilir.
6- Müminin düşüncesi esas itibariyle ahiret için amel etmekten ibarettir. Dünya ise bu asıl maksada tabidir. Kâfirlerin durumu ise bunun tam aksinedir. Çünkü onların dünyadan başka bir düşünceleri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah peygamberine kâfirlerin elinde bulunan ve gelip geçici dünya hayatının süsü olan mal, bina, konfor, binek vb. şeyleri temenni etmesini yasaklamaktadır. Bu onlar için bir sınama, bir denemedir; ta ki onların Allah'ın nimetlerini inkâr etmeleri, ahirette görecekleri azaba bir sebep teşkil etsin.
Bu hükümlerde ve bunlara delâlet eden ayet-i kerimelerde belli bir mantıkî silsilenin varlığı da dikkati çekmektedir. Yüce Allah önceki ümmetlerin halinden ibret almayı terk ettikleri için, kâfirleri azarladıktan sonra, ahirete kadar ertelenmiş azap ile onları tehdit etmekte, daha sonra peygamberine onların hallerini küçümsememesini, sözlerine karşı sabretmesini, onların mallarından ve dünyalıktan ellerinde bulunanlardan yüz çevirmesini emretmektedir. Çünkü bunlar zeval bulacak ve sonunda onları horluk ve hakirliğe götürecektir.
Bunun sonunda da peygamberini şu buyruğu ile teselli etmektedir: "Rab-bin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır." Sabra ve dünyaya aldırış etmemeye karşılık, Allah'ın sevabı daha üstündür. Çünkü bu sevap kalıcıdır, dünya ise fanidir.
7- Yüce Allah peygamberine, aile halkına namaz kılmalarını ve namazı gereği gibi koruyup ona dikkatle devam etmelerini emretmesini emir buyurmaktadır. Peygamber (s.a.)'e hitabın genel kapsamı içerisine onun bütün ümmeti ve özel olarak da Ehl-i Beyti dahildir. Rasulullah (s.a.) bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra her sabah Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin evlerine gider ve: "Namaza kalkın", derdi. Urve b. ez-Zübeyr de sultanların olumsuz hallerinden herhangi bir şey görecek olur ise, hemen evine girer ve bu arada: "Onlardan bir kısmını kendilerini bunlarla imtihan etmek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne göz dikme..." ayetini okur, sonra da: "Allah'ın rahmeti üzerinize olsun, haydi namaza!" diye seslenirdi.
8- Yüce Allah rızık kazanmak sebebiyle peygamberine namazı ihmal etmesini yasak kılmaktadır. Aksine yüce Allah onun ve aile halkının rızkını üstüne almıştır. O bakımdan Hz. Peygamber eğer aile halkının bir darlığını görür ise onlara namaz kılmalarını emrederdi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum, bana yedirmelerini de istemiyorum. Şüphesiz ki Allah rızık verendir, pek çetin ve pek güçlü olandır." (Zâriyât, 51/59).
Güzel ve övülmeye değer olan akibet -ki o cennettir- takva sahibi olanlarındır. Başkalarının akibeti ise yerilen bir akibettir ve hiç yok gibidir. [105]
Müşriklerin Bir Mucize Talebi Ve Gelecek İle Tehdit Edilmeleri
133- Dediler ki: "Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil iniydin?" Önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller onlara gelmedi mi ki?
134- Biz onları bundan önce azap ile helak etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi: "Rabbimiz bize bir peygamber göndeseydin de zelil ve hakir olmadan önce ayetlerine uysaydık!"
135- De ki: "Her birimiz gözetleyiciyiz. Siz de gözetleyin. Dosdoğru yolun sahipleri kimdir ve hidayet bulan kimdir bileceksiniz."
Belagat:
"Bize bir peygamber gönderseydin" buyruğunda iştikak bakımından bir cinas vardır. Çünkü göndermek anlamına gelen irsal ile rasul kelimeleri aynı köktendir. [106]
Kelime ve ibareler:
Müşrikler "dediler ki:" Muhammed "Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydin1?" Onlar peygamberlik iddiasında doğruluğuna delâlet edecek bir mucize getirmesini teklif etmişlerdi. Hz. Salih'in dişi devesi, Hz. Musa'nın asası, Hz. İsa'nın anadan doğma kör ile alacalıyı iyileştirmesi gibi. Ancak mucizelerin anası, en büyüğü ve en sağlamı olan Kur'an-ı Kerim ile onların bu iddialarını cevpalandırmış ve susturmuştur. Çünkü mucizenin gerçek mahiyeti peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bir ilim yahut bir amelin yalnızca ona ve harikulade bir özellikte verilmesidir. Şüphesiz ki, ilim amelin aslıdır ve ondan daha üstündür, etkisi de daha kalıcıdır. Kur'ân-ı Kerim ise bunu gerçekleştirmiştir.
Hz. Peygamber yine Kur'ân-ı Kerim'in icaz yönlerinin en açık ortada olan bir yönüne dikkatleri çekmektedir: O da geçmiş ümmetlerden haber vermiş olmasıdır. İşte bu hususta şöyle buyurulmaktadır: "Önceki sahifelerde" Tevrat, İncil ve diğer semavî kitaplarda "bulunan apaçık deliller, kendilerine gelmedi mi ki?" Çünkü Kur'ân-ı Kerim onlarda bulunan akaid ve genel hükümlerini yazılı olarak ihtiva etmekle birlikte, bunları getiren ümmî bir peygamberdir. O bu önceki sahifeleri görmedi ve bunu bilen ilim adamlarından onları öğren-
>u onun
TTierîİ îste hll anacık hİC İGâsdlE ^KElCi Sima da işaret edilmektedir: meuı. ışıe uu apaçİR. bir ieazaır. Ayrıca şuna aa işaret edilmektedir:
peygamberliğine delâlet ettiği gibi, kendisinden önceki kitapların lehine de bir belgedir. Çünkü bu Kur'ân-ı Kerim başlı başına bir mucizedir, önceki Kitaplar ise böyle değildir. Aksine önceki kitaplar doğruluklarına tanıklık edecek ayrı bir mucizeye de muhtaçtır.
"Önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller" buyruğunun anlamı da şudur: Yani bu sahifelerin ihtiva ettiği buyrukların ve peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin haberleri Kur'ân-ı Kerim'de yer alıp açıklanmıştır.
"Bundan" yani peygamber Muhammed'den "önce... elbette şöyle diyeceklerdi:" Kıyamet gününde şöyle diyeceklerdi. "Rabbimiz bize bir peygamber gönder-seydi... zelil" yani dünya hayatında öldürülmek ve esir alınmak suretiyle yahut da Kıyamet gününde alçaltılmadan "ve hakir olmadan" Kıyamet günü cehenneme girmek suretiyle rüsvay edilmeden "önce" bize gönderdiğin "ayetlerine uy-saydık!"
"De ki: Her birimiz" biz ve siz ayrı ayrı "gözetleyiçidir." İşin sonunda nereye varacağını gözetlemektedir. Kıyamet gününde "dosdoğru yolun sahipleri kimdir" sapıklıktan kurtulup "hidayet bulan kimdir" Kıyamet gününde "göreceksiniz. " Biz mi, yoksa siz mi? [107]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah rasulüne müşriklerin söylediklerine karşılık sabretmesini ve teşbih ve hamdetmeye yönelmesini emrettikten sonra, gözlerini bu gibi kâfirlerin sahip oldukları dünya malına dikmesini de yasaklamakta, bunun akabinde burada, onların bir takım batıl sözlerini söz konusu etmektedir. Bunlardan birisi de Kur'ân-ı Kerim'in Muhammed (s.a.)'in peygamberliğine delâlet eden bir mucize, bir delil olmadığını iddia etmeleridir. Daha sonra Yüce Allah onların Kıyamet gününde Kur'ân-ı Kerim'in apaçık bir belge olduğunu itiraf edeceklerini ve eğer onları helak edecek olsaydık, bir peygamber gönderilmesini isteyeceklerini açıklamakta, arkasından da gelecekte işin varacağı aki-bet belirtilerek haklının haksızdan ayırdedileceği bildirilip onları tehdit etmektedir. [108]
Açıklaması
Müşrikler Rasulullah (s.a.)'ı âciz bırakmak, ona karşı inat etmek ve onu sıkıştırmak kasdıyla -iman etmediklerinden ve gördükleri mucizelerle yetinmediklerinden dolayı- çokça mucize göstermesini teklif edip duruyorlardı. Yüce Allah onların işi yokuşa sürmek istediklerini şöylece ifade etmektedir: "Dediler ki: Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil iniydi? Önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller kendilerine gelmedi mi ki?" Yani müşrik kâfirler şöyle dedi: Ondan önceki peygamberlerin gösterdikleri şekilde bu ümmet de Allah'tan gönderilmiş bir peygamber olduğu hususunda doğru söylediğine delâlet eden ve bizim kendisine göstermesini teklif ettiğimiz mucizelerden birisini bize göstermeli değil miydi? Salih'in devesi, Musa'nın asası, İsa'nın ölüleri diriltip kör ve alacalıyı tedavi etmesi gibi. Yüce Allah onlara şöylece cevap verdi: Ebedî ve kalıcı bir mucize olan Kur'ân-ı Kerim kendilerine gelmedi mi ki? O Kur'ân-ı Kerim ki Tevrat, İncil, Zebur gibi akide esaslarını ve teşriî hükümleri (hukuki yasaları) kapsayan Allah tarafından indirilmiş kitaplarda bulunanların doğruluğuna apaçık bir delil ve bir tanıktır. Ayrıca önceki kitaplarda Hz. Muham-med'in peygamberliği açıkça ifade edilmekte, onun geleceği müjdelenmektedir. Bu indirilmiş kitapların doğruluğunu, sıhhatini bunlar itiraf ederler. Bu kitaplarda onların Muhammed'in peygamberliğini inkârlarını reddeden, inatlaşmalarını, zorlamalarını çürüten belgeler vardır.
Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Dediler ki: Üzerine Rabbinden ayetler indirmeli değil miydi? De ki: Ayetler ancak Allah'ın yanındadır. Ben de apaçık bir korkutucuyum. Bizim sana indirdiğimiz kitap onlara yetmedi mi; ki bu kitap onlara okunuyor. Muhakkak bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve bir öğüt vardır." (Ankebût, 19/50-51).
Buharî ile Müslim'de Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Ne kadar peygamber geldiyse mutlaka ona benzerini gördükleri takdirde insanların iman ettiği bir takım ayetler (mucizeler) verilmiştir. Bana verilen ise Yüce Allah'ın bana vahiy yoluyla bildirdiği bir vahiydir. O bakımdan o peygamberlerin arasında Kıyamet gününde kendisine uyanları en çok olanın ben olacağımı ümid ederim."
Burada da peygamber (s.a.)'e verilen en büyük ayet (mucize) söz konusu edilmektedir ki, bu da Kur'ân-ı Kerim'dir. Aksi takdirde Hz. Peygamberin haddi hesabı olmayan bir çok mucizeleri vardır.
Kıyamet gününde müşrikler Kur'ân-ı Kerim'in Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi apaçık bir ayet (mucize) olduğunu beyan edeceklerdir:
"Biz onları bundan önce azap ile helak etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi: Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve hakir olmadan önce ayetlerine uysaydık?" Eğer bizler bu yalanlayanları Muhammed (s.a.)'i göndermeden ve şu büyük Kitabı ona indirmeden önce helak etmiş olsaydık Kıyamet gününde mutlaka şöyle diyeceklerdi: Rabbimiz dünyadayken neden bize bir peygamber göndermedin ki? Biz dünya hayatında azap ile ahirette de cehenneme girmek suretiyle zelil olmadan önce rasulün getireceği ayetlere uysaydık, olmaz mıydı?
Ayet-i kerime teklif ve cezanın dinin gelişinden önce söz konusu olmayacağının delilidir. Gerçekte ise bu yalanlayıcılar işi yokuşa sürmekte, inatlaşmaktadırlar. Şayet ayetler (mucizeler) ardı arkası kesilmeksizin onlara gelmiş olsaydı bile yine de iman etmeyeceklerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Var güçleriyle Allah'a yemin ederek dediler ki: Andolsun eğer kendilerine bir ayet (mucize) gelirse herhalde ona iman edecekler (diye). De ki: Ayetler ancak Allah 'm nezdindedir. Hem o ayetler geldiğinde yine de onların iman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilkinde ona inanmadıkları gibi, kendilerini azgınlık içerisinde şaşkın halde bırakırız." (Enam, 6/109-110).
"De ki: Her birimiz gözetleyiçidir; siz de gözetleyin. Dosdoğru yolun sahipleri kimdir ve hidayet bulan kimdir, bileceksiniz." Ey Muhammed! Seni yalanlayan, küfür ve inatlarını sürdüren şu kimselere de ki: "Bizler de sizler de işin sonunda nereye varacağını gözetleyip durmaktayız. Siz de gözetleyiniz. Pek yakında işin sonunu bileceksiniz. Kim gerçek ve dosdoğru yol üzerindedir; biz mi siz mi? Bunu bileceğiniz gibi, sapıklıktan alabildiğine uzak bir şekilde ve hak ve doğru yol üzerinde yürüyerek hidayet bulanın kim olduğunu da bileceksiniz.
Bu da Yüce Allah'ın şu buyruklarını andırmaktadır: "Yakında azabı gördüklerinde yolca kimin sapık olduğunu bileceklerdir." (Furkân, 25/42); "Yarın kimin mütekebbir bir yalancı olduğunu bileceklerdir." (Kamer, 54/26).
Surenin sonunda yer alan ayet-i kerime kâfirlere bir tehdit ve bir azarı ihtiva etmektedir. Peygamber (s.a.)'in kendisini risaletini tebliğ etmek hususunda oldukça yorduğunu ihtiva eden surenin başlangıcına da oldukça uygundur. Tebliğin kendilerine ulaştığı kimselere ise itaat etmekten başka bir şey düşmez. İtaat ederlerse kurtulurlar, yüz çevirirlerse helak olurlar. Onlar yakında hakkı batıldan açık seçik bir şekilde ayırdedilmiş olarak göreceklerdir. Nitekim tarih boyunca pek çok kâfir olduğunu, hatalarını, kötü hallerini ve küfürlerinin akibetini açıkça görmüşlerdir. [109]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Mekke kâfirleri gözle görülecek şekilde imana delâlet eden bir mucizeyi yahut da dişi deve ve asa gibi maddî ve görünür bir alâmeti veya onların teklif ettikleri şekilde kendisinden önceki peygamberlerin getirdiği gibi bir takım mucizeleri Muhammed (s.a.)'in kendilerine göstermesini çokça isteyip teklif etmişlerdir.
2- Kur'ân-ı Kerim'in bu konuda onlara kesin cevabı ise şu olmuştur: Ebedî bir mucize olarak bu muazzam Kur'an-ı Kerim onlar için yeterlidir. O kendisinden önceki semavî kitaplar için de bir delildir. Ayrıca önceki kitaplarda bulunan çeşitli itikadî esasları, hükümleri ve adabı da ihtiva etmektedir. Hatta bundan önceki kitaplar Rasulullah (s.a.)'ın peygamberliğine delâlet eden alâmetleri de ihtiva etmiştir ki, onlar bu alâmetleri önceki kitaplarda onun peygamberliğini müjdeleyen ifadeler halinde bulmuşlardır.
3- Eğer Allah Muhammed (s.a.)'i peygamber olarak gönderişinden ve Kur'ân-ı Kerim'in indirilişinden önce kâfirleri helak etmiş olsaydı, Kıyamet gününde şöyle diyeceklerdi: Rabbimiz bize bir peygamber göndermeli değil miydin? Ta ki biz dünya hayatında azap ile zelil olmadan ve ahirette de cehenneme girmek suretiyle rüsvay olmadan önce senin ayetlerine uyduk. Bu sözlerin kıyamet gününde söylenecek olması, helak edilme halinde herhangi bir kimsenin söz söyleyecek bir durumunun olmamasından dolayıdır. İşte bundan dolayı burada "zelil ve hakir olmadan" diye buyurulmaktadır. Böyle bir ifadenin ise ancak ahiret azabı halinde söylenmesi uygundur. Ayet-i kerime şeriatlerin tebliğinden önce ikabm (ilâhî cezanın) söz konusu olmayacağının delilidir.
4- Yüce Allah kâfirleri, kendilerini bekleyen azap ile tehdit etmektedir. Müminler de kâfirler de zamanın karşılarına çıkaracağı olayları, kimlerin ilâhî yardıma mazhar olacağını gözetlemektedirler. Kâfirler de ilâhî yardımın, hak dine bağlanarak hidayet bulanlara olacağını bileceklerdir. [110]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/409.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/409.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/409-410.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/411.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/411-412.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/412.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/412-415.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/415-417.
[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/417-418.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/419.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/419.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/420.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/420-421.
[14] Razî, XXI- 15.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/421-423.
[16] Kurtubî, XXI- 178.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/423-427.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/428.
[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/428.
[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/429.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/429-430.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/430-431.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/432.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/432-433.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/433-434.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/434-436.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/436.
[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/437.
[29] Hz. Mûsâ Mısır'da Kıptî'yi öldürmesinden sonra genç bir delikanlı iken Mısır'dan Medyen'e gitmek üzere yola çıktı. Bu yolculuğu esnasında Medyen'de ikamet etti, Hz. Şuayb'ın kızı ile evlendi. On yıl veya daha uzun bir süreyi orada geçirdikten sonra, yolda kendisine peygamberlik verilince İsrailoğulları'nı köleliğin zilletinden kurtarmak ve Firavun'u dine davet etmek üzere Mısır'a geri döndü.
[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/437-439.
[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/439.
[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/439-440.
[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/441-442.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/443-445.
[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/445.
[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/445-447.
[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/448-449.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/450.
[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/450-451.
[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/451-452.
[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/452-454.
[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/454-456.
[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/457.
[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/457-458
[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/458.
[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/458-459.
[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/459-460.
[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/461-462.
[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/462.
[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/462-463.
[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/463-464.
[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/466.
[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/466-468.
[54] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/468.
[55] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/468-473.
[56] Kurtubî, XI- 224.
[57] Razî, XXII- 85.
[58] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/473-476.
[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/477.
[60] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/477-478.
[61] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/478-479.
[62] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/479-481.
[63] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/481-482.
[64] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/483.
[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/484-485.
[66] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/485.
[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/485-488.
[68] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/488-489.
[69] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/491.
[70] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/491-492.
[71] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/492.
[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/492-495.
[73] Kurtubî, XI/ 237-238.
[74] Razî, XXII/108.
[75] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/495-498.
[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/499.
[77] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/499-500.
[78] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/500.
[79] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/500-502.
[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/502-503.
[81] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/504.
[82] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/504-505.
[83] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/506.
[84] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/506.
[85] Razî, XXII/119.
[86] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/506-507.
[87] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/508.
[88] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/509.
[89] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/510.
[90] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/510.
[91] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/510-511.
[92] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/511-512.
[93] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/514.
[94] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/514-515.
[95] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/516.
[96] İbni Kesir, 111/169.
[97] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/516-519.
[98] Kurtubî, XI - 255.
[99] Kurtubî, XI - 257.
[100] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/519-521.
[101] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/522.
[102] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/522-523.
[103] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/523-524.
[104] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/524-527.
[105] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/527-528.
[106] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/529.
[107] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/529-530.
[108] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/530.
[109] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/530-532.
[110] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/532-533.
İslami Okul Okulların En Önemlisi