Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

TÂ HÂ Suresi - Kuran - 020Taha - 19. Sayfa

T H  SURESİ 2

Kur'an-ı Kerim... Onu Kim İndirdi?. 2

Bazı Kelimeler: 2

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 2

Açıklama: 3

Musa'nın Firavun Ve İsrail Oğullarıyla Kıssası 3

Musa Kutsal Vadide. 4

Bazı Kelimeler: 4

Açıklama: 4

Musa (A.S.)'In Peygamber Olarak Gönderilişi 5

Bazı Kelimeler: 5

Açıklama: 6

Musa'ya Yapılan Bazı Lutuflar. 6

Bazı Kelimeler: 7

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 7

Açıklama: 7

Musa'nın Firavun'u Hakka Davet Etmesi Ve Onunla Tartışması 8

Bazı Kelimeler: 8

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

Musa Ve Firavun'un Topladığı Büyücüler. 9

Bazı Kelimeler: 10

Açıklama: 10

İsrailoğullarının Mısır'dan Çıkmaları, Onları Yakalamak İçin Firavun'un Yola Çıkması 12

Bazı Kelimeler: 12

Açıklama: 12

İsrailoğullarının Buzağıya Taparak Onu Tanrı Edinmeleri 12

Bazı Kelimeler: 13

Açıklama: 13

Kur'an'dan Yüz Çevirenlerin Kıyamet Günündeki Durumları 15

Bazı Kelimeler: 15

Açıklama: 15

Adem'e Secde Kıssası 16

Bazı Kelimeler: 17

Açıklama: 17

İbret Ve Nasihatlar. 18

Bazı Kelimeler: 18

Açıklama: 18


TÂ HÂ  SURESİ

 

Mekkidir. Yüz otuz beş ayettir. Bu sûre, Peygamber (s.a.v.) efendimizin ne gibi tavırlar takınması gerektiğini, O'nun sadece bir elçi olduğunu, görevinin tebliğden ibaret olduğunu, ve Allah'ın ö'nu asla terketmeyeceğini belirtiyor. Allah'ın peygamberlere ve mü'minlere uyguladığı yasası budur. İşte Musa ve beraberindeki mü'minler!

Bu surede ayrıca kıyamet günü hatırlatılıyor, Adem (A.S.)'ın kıssasına temas ediliyor ki Ademoğullan Öğüt alsınlar ve babalarının şeytan karşısındaki durumunu anlasınlar.[1]

 

Kur'an-ı Kerim... Onu Kim İndirdi?

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.....

1- Tâ, Hâ.

2-4- Ey Muhammedi Kur'an'ı sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitab olarak indirdik.

5- Rahman arşa istivâ etmiştir.

6- Göklerde ve yerde, her ikisi arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nundur.

7- Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.'

8- Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Peygamber efendimizin adıdır. Bu kelimenin, yüce Allah'ın isimlerinden biri olduğunu ve Allah'ın bu ad ile yemin etmiş olduğunu söyleyenler de vardır.

Bu kelimenin aslında, yere bas anlamına geldiğini, burada kî (ha) harfinin, yere raci olan bir zamir olduğunu, (yere bas) emrinin karşılığı,olan (Tâ') kelimesindeki hemzenin de, kelimeyi hafifletmek için hazfedildiğini söyleyenler de vardır. Diğer bazılarını da elifin emir için hazfedilmiş olduğunu, (hâ) nın da sekte, yani durak (hâ) sı olduğunu söylemişlerdir. Mushafın yazı şekline ve mananın akışına daha uygun olduğu için birinci görüş tercihe şayandır. Öğüt.

"Ulya" kelimesinin çoğuludur. Ulya ise, a'lâ kelimesinin müennesidir.[3]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

İbn İshak, Siret kitabında şöyle bir rivayette bulunur. Müslüman olmazdan önce Ömer, islâma karşı şiddetli bir düşmandı, bir gün Peygamber (s.a.v.)'i öldürmek kastıyla kılıcım kuşanarak evden çıktı. Yolda Nuaym bin Abdullah kendisine rastladı. Nereye ve ne yapmaya gidiyorsun, ey Ömer? dedi. Ku-reyşlilerin düzenini alt üstü eden, düşlerini bozan, dinlerini kötüleyen, tanrılarına söven ş'u dinden çıkmış Muhammed'i Öldürmeye gidiyorum, dedi. Nuaym, nefsin seni aldatmış. Muhammed'i Öldürürsen Abdi Menaf oğullan yeryüzünde (rahatça) yürümen için seni bırakırlar mı, sanıyorsun? Sen kendi ailene dönüp te onların İşini düzene soksana! dedi. Ömer, ailemden kimi kastediyorsun? dedi. Nuaym: "Enişten ve amcan oğlu Said bin Zeyd ile bacın Hattap kızı Fatma.,. Vallahi her ikisi de müslüman oldular. Muhammed'in dinine tabi oldular. Sen onlara bak" dedi. Bunun üzerine Ömer, bacısı ile eniştesine gitmek üzere oradan ayrılıp evlerinin yolunu tuttu. Kapılarına vardı. Yanlarında Habbab bin Eret vardı. Habbab'da, Tâ-hâ suresinin ilk sahifesi vardı. Bu sahifeyi onlara okuyordu. Kapıya gelen Ömer'in sesini duyduklarında, Habbab, gizli bir bölmeye saklandı. Hattap kızı Fatma, Kur'an sa-, hifesinî alıp bacaklarının arasına sakladı. Fakat Ömer, Habbab'm onlara Kur'an okuduğunu işİtmişti. İçeriye girince; işittiğim, fakat ne olduğu anlaşılmayan o gizli ses neydi? dedi. Ona, Sen bir şey işitmiş değilsin, sana öyle geliyor, dediler. Ömer: Hayır, hayır... Allah'a and olsun ki ben, sizin Muham-med'in dinine girdiğinizi duymuşum, dedi. Eniştesi S-aid bin Zeydi yakaladı. Bacısı, onu kocasından uzaklaştırmak için ayağa kalktı. Ama Ömer onu tokatladı ve yaraladı. Böyle olunca da bacısı ve eniştesi ona: Evet, biz müslü-man olduk; Allah'a ve Resulüne iman ettik. Ne yaparsan yap! dediler. Ömer, yaptıklarına pişman oldu ve sertlikten vazgeçti. Bacısına: Az önce okuduğunuzu duyduğum sahifeyi bana ver ki, Muhammed'e gelen şeyin ne olduğunu göreyim, dedi. Bacısı: O sahifeyi parçalamandan korkuyorum, dedi. Ömer, korkma dedi ve sahifeyi okuduktan sonra tekrar kendisine geri vereceğine dair, tanrıları adına yemin etti. Böyle deyince bacısı, onun müslüman olacağını. umdu ve ona: Kardeşim, müşrik olduğun için sen necissin, murdarsın. Oysa ki Kur'an'a ancak temiz olanlar dokunabilirler, dedi. Bunun üzerine Ömer kalkıp gusletti. Bacısı Fatıma da sahîfeyî ona verdi. Sahifede Tâ hâ sûresi vardı. Ömer ilk olarak Tâ hâ'yı okuyunca, "Bu ne güzel, ne değerli bir söz!" dedi. Bunu duyan Habbab, gizlendiği yerden çskıp O'na şöyle dedi: Ey Ömer! Allah'a andolsun ki, ben Allah'ın, özel olarak seni peygamberin duasına mahsus kılacağını umuyorum. Çünkü ben, dün, O'nun şöyle dediğini işittim: ''Allah'ım İslamiyeti Ebu hakem bin Hişam (Ebu Cehil) veya Hattab oğlu Ömer ile güçlendir". Allah Alİah ey Ömer! Ömer ona Ey Habbab! Muhammed'e gitmek istiyorum, beni ona götür, dedi. Gitti ve müslüman oldu.[4]

 

Açıklama:

 

Kutlu ve yüce Allah buyuruyor: Ey Tâ hâ! yomlasın ve sıkıntı çekesîn diye bu Kur'an'ı sana indirmedik.

Cenab-ı Allah'ın böyle buyurmasının sebebi şuydu: Peygamber-i Zişan efendimiz, Kureyşlilerin iman etmelerini tutku derecesine varan bir istekle istiyor, bu yolda şiddetli acı ve zahmetlerle karşılaşıyordu. Öyle ki bazı kafirler, ona: Bu Kur'an, sadece zorluk çekesin diye sana indirildi, dediler. Nadr bin Haris ile Ebu Cehil ona: Ey Muhammedi Sen bahtsızsın. Çünkü baba ve dedelerinin dinini terkettin, dediler. Peygamber efendimiz, geceleri, ayakları şişinceye kadar namaz kılar, İbadet ederdi. Kendisine denildi ki: Ey Tâ hâ! Müşriklerden ve onların küfürlerinden dolayı fazlaca üzülerek zahmet çekesin ve iman etmeyişleri nedeniyle hasret çekesin diye bu Kur'an sana indirilmedi. "Demek onlar inanmazlarsa, onların peşinden (üzüteüzüle) kendini helak edeceksin (ha)!"[5]. Ya da fazlaca ibadet ederek yomlasın diye bu Kur'an sana indirilmedi. Sana düşen, onlara sadece duyurup hatırlatmaktır. Onları imana sürükleyip zorlamak, üstüne vazife değil. Kur'an sadece Allah'tan korkanlara öğüt verip uyanda bulunmak için dirilmiştir. Bazı kalplerin bozulup, Kur'an'dan Öğüt almayışlarının sırrını buradan öğreniyoruz: Onlarda korku öğesi yok veya ortadan kalkmıştır. Allah'tan, Allah'ın hesabından, vicdandan, vicdanın kınamasından, veya cemiyetten ve cemiyetin ki-namasmdan korkmazlar. Kur'an-ı Kerim.AIIah'tan korkan ve kalblerinde azıcık korku bulunan insanlar için öğüttür, şifadır, hidayettir, nurdur. Ölü nefislere ve kalbiere gelince, onlar taş gibidirler veya daha katıdırlar. Bu nefislerin ve kalblerin sahihleri sağırdır, dilsizdir, kördür. Onlar, hiç bir şeye akıl erdiremezler!

Kur'an-ı Kerim işte budur. Kur'an'ın sahibine ve onu indirene gelince. İşte O'nun haberi: O'nu yeryüzünü ve yüce gökleri Yaratan'dan sana yavaş yavaş indirdik. O'nun gücü her şeye yeter. Hikmet sahibidir. Her şeyi yerli yerince yapar. Her şeyden haberdardır. Herşeyi bilen ve her şeyi görendir. Büyük ve incelikli nimetleri veren Rahman'dır. O. Arş üzerinde istiva etmiş (oturmuş) tur. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah cisim değildir. Sonradan meydana gelen şeylerden hiç birine benzemez. Arş üzerinde istiva edişine, kemiyet ve keyfiyetsiz olarak inanırız. Bu, selefin görüşüdür. Bu, kitap ve sünnette gelen, varid olan şeyleri kabul etmektir. "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir"[6]' ayet-İ kerimesi gibi. Keyfiyetsiz, tahrifsiz, teşbihsiz, temsilsiz olarak biz bu ayetin ifade ettiği manaya ve lafza iman ederiz.

Halef ulemasına gelince onlar, bu ve benzeri ayetlerin, hakiki manaları üzerinde olmadıklarım, bilakis tevillİ olduklarını söylemişlerdir. "Rahman, Arş'm üzerinde İstiva emiş (oturmuş) tur" ayetindeki istiva kelimesinin; istilâ, kahr ve tam tasarruf manasına geldiğini söylemişlerdir. Arş'm da;, göklerde, yerde, göklerle yer arasında, toprak altında — göze görünmeyen — bulunan Allah'a ait mülk olduğunu söylemişlerdir. Bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün varlıklar O'nun mülküdür. Onları .0 yaratmıştır. Onların üzerinde tasarrufta bulunmaktadır. Yücedir, noksanlıklardan münezzehtir. Görülen ve görülmeyen alemleri bilir. Her şeyi ilim ve kudreti ile kuşatmıştır. Gizli de söylense, açıkça da söylense sözleri işitir. O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Nefsinin sana dahi söylemediği gizlilikleri bilir. "Allah'ki, O'ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur. Güzel isimleri, O'nun kudsiyyetinin kemaline ve münezzeh ligin in tamamhğına işaret ederler.

Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim'in sahibi; onu, kulu ve elçisi Muhammed (s.a.v.)'e indiren yüce Allah, kendini; yüksek gökleri, yeri yaratmış olmak, nimetler sahibi Rahman olmak, Arş üzerinde istiva etmek (oturmak), kâinatta tasarruf sahibi oimak, göklerde yerde, ikisi arasında ve toprak altında bulunan şeylere malik olmak, her şeyi bilmekle niteliyor. O'nun yanında gizli ve aşikâr birdir. O, Allah'dır. O'ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur. Kutludur, yücedir.

Bütün bunlardan sonra zayıf bir mahluk olan Muhammed'in, o kemal sıfatlarla muttasif olan Allah'a isnad ederek bu Kur'an'ı kendi yanından uydurmuş olmasını akıl kabul eder mi? Yine bütün bunlardan sonra Allah'ın, resulüne yardım etmemesini, O'nu desteklememesini ve insanların şerrinden korumamasını akıl kabul eder mi? Ve bütün bunlardan sonra insanın, yüksek niteliklere sahip bu yaratıcıya, taştan veya tahtadan yapılmış putlara ortak koşmasını akıl kabul eder mi?!!

Bütün bunlardan ötürü, Cenab-i Allah kendisi için hayır (İslama girme) dilediği anda Hz. Ömer, müslüman olur olmaz müslümanlığını yüksek sesle haykırmış; daveti açıklayan, daveti anlayan, daveti savunmak için kendini feda eden güçlü bir yardımcı olmuştur. Allah ondan ve Hz. Peygamberin bütün sahabilerinden razı olsun.[7]

 

Musa'nın Firavun Ve İsrail Oğullarıyla Kıssası

 

Bu; Kur'an-i Kerim'in birkaç sûresinde ve birkaç yerinde anlatılan önemli kıssalardan biridir. Bir noktaya kadar, Musa'nın sîreti de birçok yanlarıyla Peygamber efendimizin sîretine benzer. Bu nedenle Kur'an-i Kerim bu kıssaya önem vermiştir. Musa (A.S.)'nın kıssasıyla ilgili olarak burada anlatılanlar, önceden anlatılanlarla uyum içindedirler. Çünkü önceki ayetler, tevhide dair ifadelerle son bulmuştu: "Allah ki, O'ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur." İlk aşamada bu kıssada kamil bir tevhid açıklanıyor ve Musa Peygambere şöyle hitab ediliyor: "Muhakkak ben, (evet) ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur. (Yalnız) bana kulluk et". Bu da tevhidin bütün peygamberler arasında sürekli devam eden bir inanç olduğunu, Onu, birbirlerinden devraldıklarını ifade ediyor. Görüyorsunuz ki, Musa'nın peygamberliği de tevhid ile başlamış, tevhid ile son bulmuştur. "Tanrınız, ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır"[8]

Böylece aynı kıssanın Kur'an-ı Kerim'de bir çok yerde anlatılmış olmasının sırrını her halde anlamış olduk. Çünkü bu kıssalar, her yerde münasebet düştükçe başlangıç veya sonuç olarak zikredilir.

Bu surede Musa (A.S.)'nm kısası, bazı konu ve unsurları ele almaktadır ki, bunların en önemlileri şunlardır: Musa, kutsal vadide. Medyendeki çalışma süresini doldurmasından sonra. Peygamber olarak gönderilmesi ve Rab-binden bazı isteklerde bulunması. Musa'ya tesadüf eden bazı lutuflar. Musa'nın Firavun'u hakka davet etmesi ve delillere dayanarak onunla tartışması. Musa ve Firavun'un topladığı büyücüler. İsrailoğullarınm Mısır'dan çıkışı ve Firavun'un onları takibe çıkması. îsrailoğullânnın buzağıyı tanrı edinmeleri.[9]

 

Musa Kutsal Vadide

 

9- Musa'nın başından geçen olay sana geldi mi?

10- O, bir ateş görmüştü de, ailesine: "Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum " demişti.

11- Musa ateşin yanma gelince: "Ey Musa!" diye seslenildi: .

12- "Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva'dasm."

13- "Ben seni seçtim; artık vahyolunanlan dinle."

14- "Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl."

15- Herkes işlediğinin karşılığını görsün dîye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir.

16- "Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan ahkomasm, yoksa helak olursun."[10]

 

Bazı Kelimeler:

 

Yerinizde durun. Bİr ateş gördüm. İnas, apaçık gör-'mek demektir. Kor.Temizlenmiş. Bir vadi adı.birbirine zıt iki anlama gelebilen kelimelerdendir. "Neredeyse açıklayacağım" veya "Neredeyse gizleyeceğim"Helak olursun.[11]

 

Açıklama:

 

Musa, kaympederiyle yaptığı iş sözleşmesinin süresini doldurunca... Bazıları kayınpederinin Şuayb peygamber olduğunu, bazıları Şuayb peygamberden başkası olduğunu söylemişlerdir. Kayınpederinin kim olduğunu en iyi Allah bilir. Evet, Musa süreyi doldurunca, karısı ve davanyla birlikte Mısır'a gitmek için izin istedi. Yola koyuldular. Tur dağının batı tarafındaki bir vadi olan Tuvâ'ya vardıklarında, hanımı doğum yaptı. Çocuğu dünyaya geldi. Karanlık ve de çok soğuk bir geceydi. Yoiu kaybetmişti. Doğum yapmış olan hanımını ısıtmak için ateş istedi. Çakmağını çaktı. Çakmağından ateş çıkmadı. Ateşe şiddetli bîr ihtiyaç duymaktayken, Tür tarafındaki yolun sol yanında bir ateş gördü. Hanımına, yerinizde durun, bir tarafa ayrılmayın. Çünkü ben bir ateş gördüm. Sıcaklığıyla bize arkadaşlık edecek olan bir ateş gördüm.

Bunu söylerken kesin bir ifade kullanan Musa, ateşten bir kor alıp getirmek veya yol gösterecek birini bulmak hususunda şüpheli bir tavırla ile konuştu: Belki size o ateşten bir kor getiririm veya dilediğimiz hedefe bizi ulaştıracak olan bir yol rehberi bulurum.

Musa, ateşin yanma varınca beyaz, saf bir ateş gördü. Bu ateş, olgun ve yeşil bir ağaçtan alevier halinde çıkıyordu. Bunun benzerini daha önce görmediği için yüreğine bir korku düştü. Bu şekilde ateşin yanma vardığında, yüce Allah tarafından kendisine şöyle seslenildi: "Ben (evet) ben, senin Rab-binim!".

Ateşin yanında/ailesinden ve malından uzaktayken, insanların alışık oldukları yolu kaybetmişken Allah'ın Musa'ya seslenmesi; beikî dünyadan, ve insanİardan soyutlanmak, insanlarca alışılan yollardan uzaklaşmak gibi, peygamberlerin ve Hakka davetçîlerin, üzerinde bulunmaları gereken çizgiye işaret içindir.

Allah tarafından Musa'ya seslenildi. Bu ses karşısında korkup heyecanlandı, sesin nereden geldiğini bilemedi, Cenab-ı Ailah, tekid yoluyla ona şöyle buyurdu: "Ben, evet ben, seni yaratan, bedenini düzgün bir biçimde meydana getiren ve seni düzenli bir vücuda sahip kılan, seni düşmanın (Firavun'un) evinde besleyip büyüten, bu zamana kadar seni yardım ve riayeti ile gözeten Rabbi-nim! Saygı, kutsama ve ululama amacıyla ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, Tuvâ denen temiz kutsal bir vadidesin. Ey Musa! Ben elçiliklerimle (verdiğim Tevrat sifirleriyle) ve konuşmamla seni insanların basma seçtim. Sana vah-yolunanları dinle. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol. Muhakkak ben, (evet) ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur. Benden başka gerçek bir raa-bud yoktur. ,Sırf benim hoşnutluğumu kazanmak için, ihlash bir şekilde bana ibadet et. Beni onunla anasın, ya da ben seni onunla yüce mertebelerde anayım diye namaz kıl. Hem bil ki kıyamet saati mutlaka gelecektir. Neredeyse kıyametin geliş saatini gizleyecektim. Onu gizli tutmayı fazlasıyla istediğim için, "Kıyamet gelecektir" demeyecektim. Zaman beliriemeksizin sadece geleceğini haber vermekte fayda görmeseydim, geleceğini haber vermezdim.

Bu, Zamahşeri, Kurtubi ve diğerlerinin anlattığı güzel bîr manadır. Ayet-i kerimedeki her lafzın, konuldukları asli manayı ifade etmiş olmaları da bu hususu teyid etmektedir.

Lügatçİler dediler ki, sözü, araplar nezdinde "İş yapmak üzereydim ama yapmadım" mantım ifade eder geciktirdikten sonra o işi yaptım" manasını İfade eder. Buna göre ayet-i kerimenin manası şöyle olur: Kıyametin kopma saati mutlaka gelecektir. Onda hiç şüpne yoktur. Neredeyse onu gizleyecektim. Ama daha önce, "gelecektir" dediğim için gizlemedim.

Şu halde kıyamet, Allah'ın bildiği bir vakitte kopacaktır. Cenab-ı Al-İah, kıyametin ne zaman kopacağını, insanın ne zaman öleceğini gizli tutmuş ki, insanoğlu gayretle çalışsın, Tevbeyi bir an bile ertelemesin, Ölümü her an gözetlesin. İnsanoğlu kıyametin ne zaman kopacağını bilse, hayat durur ve dünya darmadağın olur.

Bazıları, ayet-i kerimenin şu manaya geldiğini söylemişlerdir: Kıyametin kopma saati gelecektir. Neredeyse o saati açıklamayacağım. "Her nefis, yapağının karşılığını görsün diye..." sözünü gelince bu, "Kıyametin kopma saati gelecektir" cümlesine mütealliktir."Onu gizleyeceğim" kıraati de bunu teyid etmekte ve lügat buna mani olmamaktadır. Ayetin şu şekilde okun- -ması gerektiği görüşünde olanlar da vardır: "Kıyametin kopma saati gelecektir". Ayetteki iif ı fiilinin manası şudur: 'Kıyamet saati gelecektir. Neredeyse onu getireceğim' Bunun ardısıra yeni bir söz başı yapılıyor: 'Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye kıyamet saatini gizleyeceğim. Kıyametin ne zaman kopacağını söylemiyeceğim." Bu manada güzeldir. Burada sadece fiilinin haberi ortadan kaldırılmıştır. Arap edebiyatında da buna benzer sözler vardır. Dabi'ü'I-Bercemî demiş ki:

"Yapmak istedim, yapmadım.

Ama neredeyse (yapacaktım).

Keşke Osman'ın kanlarım bıraksaydım da

Osman'ın üzerine ağlasalardi".

Burada şair, ikinci mısrada parantez içinde yer alan yapacaktım fiilini, şiirin arapça aslında hazfetmiştir. Bu fiil, "kidtü" fiilinin haberidir. Şiirde adı geçen Osman, üçüncü haiife Hz. Osman (R.A.)'dir.

Ona inanmayanlar, heveslerine uyanlar seni O'nun yolundan geri çevirmesin, O'na İnanmaktan ve O'nu doğrulamaktan" alıkoymasınlar. Şayet onların dediklerini yaparsan helak otursun. Bununla da, hayır ve iyiliğe çağıran her davetçiyi, yolundan alıkoyacak, onu ve getirdiği mesajı İnkar edecek, yaymak istediği nuru gizlemeye çalışan engelcîlerin mutlaka var olacaklarına işaret ediliyor. Ama bu engelciler, davetçiyi yine de alıkoyamayacak, yaymak istediği nuru söndüremeyeceklerdir. İslam nurunu söndürüp boşa çıkarmak peşinde olanlar istemeseler de, Allah, nurunu tamamlayıcıdır.[12]

 

Musa (A.S.)'In Peygamber Olarak Gönderilişi

 

17- "Ey Musa! Sağ dindeki nedir?"

18- Musa: O benim değneğİmdir, ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkcrim, ondan daha birçok işlerde faydalanırım" dedi.

19- Allah: "Ey Musa! Bırak onu" dedi.

20- Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan, oluverdi.

21-23- Allah: "Onu al, korkma: biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi. .

24- "Firavun'a git, doğrusu o azmıştır."

25-35- Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştir, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok teşbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.[13]

 

Bazı Kelimeler:

 

Ona dayanıyorum.Silkeliyorum. Asâ'mla yaprakları koyunlarımın üzerine silkeliyorum ki, koyunlarım yesinler. "Me'rebe" kelimesinin çoğulu olup ihtiyaç demektir,Yanın Haddi aşn. Dilimdeki düğüm ve tutukluk.Vezir. Gücümü.[14]

 

Açıklama:

 

Musa'nın haberi sana mutlaka gelmiştir. Hani kutsal vadi Tuvâ'dayken Rabbi kendisine seslenerek; Benim, evet benim senin Rabbin. Sağ elindeki nedir ey Musa demişti. Musa'nın sağ elinde bulunan şeyin ne olduğunu sormuştu. Her şeyi biien Allah; Musa'nın bakışlarını asâ'ya ve asâ'nm hakikatine çevirmesi, Allah kuvvet ve azametini idrak etmesi için ona bu soruyu sormuştu. O zaman, asayı hareket etmekte olan bir yılana çevirmişti. Böylece Musa'ya, Allah'ın kudreti karşısında imkansız bir şeyin bulunmadığı hususunu öğretmek istemişti. Musa da sözü uzatarak Rabbine cevap vermişti. Zira bulunduğu makam, yüce Rabbin hitabından lezzet alsın diye sözü uzatmasını gerekli kılıyordu.

O benim asâ'mdır. (Böyle dedikten sonra, asâ'nın bazı yararlarını sıralamaya başladı. Ve dedi ki:) Yürürken ona dayanırım. Yesinler diye onunia akaçlara vurarak koyunların üzerine yaprak silkelerim. Onunİa bir çok ihtiyaçlarımı gideririm. Asâ'nın faydalarına dair arap edebiyatında doyurucu bazı bölümler yazılmıştır. Örneğin Cahiz'in el-Beyan ve't Tebyin adlı eserinde ve diğer bazı edebî kitaplarda asâ'nın yararlarını anlatan bağımsız bölümler vardır.

Allah, ona: Ey MusaîAsâ'nı at, dedi. Atınca bir de bakti ki O asası, ha-rekci eden bir yılan oluvermiş, önüne gelen taşları ve herşeyi yutan bir ejdere dönüşmüş. Süratle hareket edip yürüdüğü için de, koskocaman olduğu halde küçücük bir yılan gibi kıvrak hareketler yapıyordu.

Musa bu acaip ve korkulu manzarayı görünce dehşete kapıldı. İnsanı hükmüne alan korku ve ürküntünün İstilasına uğradı. Rabbi O'na dedi ki: "Ey Musa! Asâ'na yönel, korkma. Biz onu eski haline döndüreceğiz." Musa, yılanı tuttu, elini iki çenesinin arasına koydu. Yılan, yine eski haline döndü, asâ oldu. Allah, herseye muktedirdir.

Ey Musa! Elini sol yanma sok, alacalık hastalığı olmadan, elin, güneş gibi bembeyaz çıkacaktır. Musa (A.S.) uzun boylu.ve kıvırcık saçlıydı. Musa, elini cebine soktu, çıkarırken kar gibi bembeyazdı. Sonra yine cebine koydu ve eü, eski rengini aldı.

Asâ ile el, Rabbinden taraf gerçekleştirilen iki burhan ve mucizedir ki, bunlaria, Allah'ın kudreti ve her işi dilediği gibi çevirdiği anlaşılsın, istenmiştir.

Ey Musa! Bunları yaptık ki, sana en büyük mucizeyi gösterelim. En büyük mucize, asâ mıdır, yoksa Musa'nın beyazîaşan eli midir? Bu hususta iki görüş vardır. Doğrusunu Allah bilir ya, kuvvetli görüşe göre en büyük mucize, onun bcyazlaşan elidir. Zira asâ'nm yıîana dönüşmesi sihre benzemektedir. Sihirbazlar, onu. iptal etmeye çalışmışlardır. Elin beyazlaşmasına gelince, hiç kimse onu geçersiz kılmaya ve ona sataşmaya çabalamamıştır.

Bundan sonra Firavun'a git, çünkü o, haddi aşmıştır. Allah'a ortak koşarak, İsrailoğuliarma eziyet ederek sınırı aşmıştır. Musa, emri açıkladı ve dedi ki: Ey Rabbim! Göğsümü aç. Kalbimi genişlet ki; yumuşak huylu, sabırlı, tahammülü}, karşılaşabileceği zorluklara geniş ve sebatlı bir kaible göğüs gcrebücn bir insan olayım. Yapmak istediğim işi bana müyesser eyle ki, kolaylaşsın. Beni yolumdan alıkoyacak zorluklar ve omuzumıı çökertecek zorluklar, içinde kalmasın. Dilimdeki tutukluğu aç.

Musa'nın dilinde tutukluk vardı. Rivayete göre, bebek iken Firavun'un sakalından bir tutam yolmuş. Öfkelenen Firavun, ileride onun kendisine bir kötülük dokunduracağından korkmuş. Karısı onu sakinleştirmek için: Ne kızıyorsun? O henüz küçücük bir yavrudur. Hiçbir şeyi bilmez, demiş ve dediğini doğruluğunu ispatlamak için de Musa'nın önüne hurma ve ateş koru getirmiş. Musa, ateş korunu alıp dilinin üzerine koymuş. Dili yanınca da konuşmasında bir tutukluk meydana gelmiş.

Abdülvehhab en-Neccar, Kısas'ül-Enbiya adlı eserinde şöyle der: Musa'nın dilindeki tutukluğun, çocukluk çağında, dilini etkileyecek kadar bir süre süt emmemiş olmasından kaynaklanmış oluduğu muhtemeldir. Bu, çocuklarda bilinen bir durumdur. Ya da Musa, Medyen şehrinde on sene kaldığı İçin dili değişmiş ve Mısır'lıların lehçesini unutmuştu. Söylediklerini halka tercüme etmesi ve insanlarla anlaşmada kendisine yardıma olması için, kardeşi Harun'un kendisiyle beraber olmasını istemişti. Misır'lılarla bir arada yaşadığı için, Harun'un lisanı Misır'lılarınkinden farksızdı. İsrailoğulla-nndan olduğu için İbraniceyi de bilirdi. Hem Musa hem de Mısır'lılarla ra-hatlıkîa anlaşabiliyordu.

Ey Rabbim! Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap. Bu emaneti benimle beraber yüklensin diye onu, işime ortak et ki. "Seni çok teşbih edelim ve seni çok analım. Şüphesiz sen bizi görmektesin"[15]

 

Musa'ya Yapılan Bazı Lutuflar

 

36-39- Allah: "Ey Musa! İstediğin sana verildi" dedi. "Zaten sana başka bir defa da İyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyet-mtştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım!'

40- Kızkardeşin Firavun'un sarayına giderek "Ona bakacak birini size göstereyim mi? diyordu. Böylece annen üzülmesin, sevinsin diye, seni ona iade etmiştik. Sen bir cana kıymıştm, seni üzüntüden kurtarmış ve seni birçok musibetlerle denemiştik. Bunun için, Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra, ey Musa! peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince dönüp geldin.   .

41- Seni kendim İçin ayırdım.[16]

 

Bazı Kelimeler:

 

İstediğin şey. "Menn" kelimesi ihsan ve lutufta bulunmak anlamına gelir. Tahtadan sandık. Onu at.Deniz. Ayette yemm kelimesiyle, Nil nehri kastedilmiştir.Gözümün önünde terbiye edilip büyüyesin diye. Seni, Peygamberliğe elverişli hale gelesin diye imtihandan geçirdik.Takdir edilen bir vakit. Kesinleşen bir İş.Seni vahiy ve peygamberliğim için seçtim.[17]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

İsrailoğulları, Mısır'da Firavun'un hakimeyeti altında çok zor bir dönem yaşıyorlardı. Erkek çocuklarını öldürmeye, kızlarım hayatta bırakmaya ve çilenin her türlüsünü onlara taddırmaya başladı. Bu şiddetli zulüm kasırgası esnasında, İsrailoğullarından İmran adında bir adamın karısı oian Yukâbİd, bir oğlan doğurdu. Doğurunca da, oiıu öldürmek isteyen Firavunun adamlarının ve askerlerinin gözlerinden sakladı. Üç ay böyle geçti. Ama işin açığa çıkmasından korktu. Cenab-ı Allah (vahiy; melek veya peygamber) ilham aracılığıyla ona, sandığa benzer bir tabut yapmasını, tabutu zift ve katran ile sıvamasını, sonra da Musa'yı içine yerleştirdiği tabutu Nil nehrine bırakmasını öğretti. Kadıncağız, kendisine emredelim yaptı. Musa'nın bacısı Meryem'i de, tabutu İzlemek ve sonucu kendisine bildirmekle görevlendirdi.

Cenab-ı Allah, Musa'yı ona geri döndüreceğini, onu peygamberlerinden biri yapacağını kendisine bildirdi. Musa'nın bacısı tabutu izledi. Nihayet nehirden alınarak Firavun'un evine sokulduğunu öğrendi. Firavun'un eşinin gözü, sandıktaki Musa'ya takıldı. Allah, Musa'nın sevgisini onun kalbine yerleştirdi. Kadın; hem kendisinin, hem de kocası Firavun'un göz aydınlığı olsun ve ileride kendilerine yararlı olur veya belki de onu evlat edinirler diye sevdi.

Bu, Allah'ın Musa İle anası için almış olduğu bir tedbir idi. Çür^kü onu emzirmesi ve rahat, huzur içinde emzirme ücreti alması için Musa tekrar geri gelecekti. Ey Allah'ım sen ne yücesin! Musa, hem kenisinin, hem de Rabbinin düşmanı olan Firavun'un evinde yetişip büyüyor!... Allah'ın inayeti onu gözetiyordu. Anasınmkİnden başka hiç bir kadının memesini tutmuyordu.[18]

 

Açıklama:

 

Musa, Rabbinden göğsünü genişletmesini ve işini kolaylaştırmasını isteyince Cenab-ı Allah dileğini yerine getirdi. İstediğini verdi. Musa'ya bahşetmiş olduğu nimetleri de sıralamaya başladı: Bir defasında daha, sana iyilik ve ihsanda bulunmuştuk. Hanı anana bir işi vahyedip üham etmiştik. O işin yolu da ancak vahiyle açılabilirdi. Çünkü onda, kendisine itina edilmesini gerektiren dini bir maslahat vardı. O, çok büyük ve önemli bir İşti. Allah tarafından vahyediimeye layık bir işti.

Sağlam bir sandık yapması, Musa'yı içine koyması ve o sandığı Nil nehrine atması-için o kadına (senin anana) vahyettik. Aİlah'İn iradesi, mutlaka yerine gelmesi gereken bir hal olunca, Nü nehri sanki akıllı bir mahluk oldu da Cenab-ı Allah, ona Musa'nın içinde bulunduğu sandığı Firavun ve karısının bulunduğu kıyıya atmasını emretti. Bir ara Firavun kıyıda oturmaktayken, nehirde bir sandığın sular üstünde yüzmekte olduğunu gördü. Adamlarına, sandığı nehirden çıkarmalarını emretti. Çıkardılar. Kapağını açtı. Bir de ne görsün! İnsanların en parlak yüziüsü! Allah'ın düşmanı onu çok sevdi. Kendisi ve karısı artık onsuz duramıyorlardi. "Senin üzerine benden bir sevgi koydum" ayetinin anlamı işte budur. Yani Allah onu sevdi, halka da.özel-iikle Firavun ve karısı Asiye'ye sevdirdi ki, ona iyi bakılsın ve güzelce eğitilsin. Onu koruyup gözeten, Allah'tı,

Ey Musa! Kız kardeşin seni izledi. Emzirici kadınların memelerini tutmadığını gördü. Öğütçü kılığında onlara: Onu emzirecek bir kadının yerini sise göstereyim mi? dedi. Onlar da ona: Hadi, getir bakalım dediler. Kadıncağızı getirdi. Ve o da'emzirdİ. "Böylece seni annene geri verdik ki gözü aydın olsun ve üzülmesin" ayetinin manası işte budur.

Musa on iki yaşında bir genç iken ve de Mısırlıların İsraillilere uygula-' dikian fena muameleden ötürü kalbi kin ve nefretle dolu iken, Mısırlı bir adamın İsrailli biriyle kavga etmekte olduğunu gördü. Kendi milletinden olan kişi, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, Mısırlıya bir yumruk indirdi ve işini bitirdi. Adam öldü. Olaydan haberdar olan Firavun, Musa'nın öldürülmesini istedi. Firavun ailesinden inanmış bir adam, durumu Musa'ya bildirdi. Musa ardına dönüp bakmadan kaçtı. Nihayet Medyen şehrine vardı. Orada on sene kaldı. "Bîr adam öldürmüştün yine seni tasadan kurtarmıştır" ayetinin manası işte budur. Ey Musa, sen bir adam öldürmüştün. Tevbe edip pişman olduğun için ahtrette Allah seni tasadan kurtardı. Firar edip Medyen şehrine kaçtığın için de dünyada seni hapis, işkence ve ölümden kurtardı. Peygamberlik vazifesini ifâ edecek mertebeye ulaşıncaya dek, seni türlü sınavlardan geçirdik. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Sen bu iş için yaratılmışsın. İsraiioğuİIarına ilahi mesajı ulaştırmak için yetiştirilmişsin.

On yıl ve daha fazla süreyle Medyen halkı arasında kaldın. Sonra Allah'ın takdir edip belirlediği bir zamanda geldin. Gelişin belirlenen vakitten ne bir an önce, ne de sonraydı. "Her şey O'nun yanında bir ölçü iledir". Ey Musa, seni kendim-için seçtim. Vahyim ve risaletim için seni seçtim. Şu halde sen ve kardeşin, Firavun'a ayetlerimle gidin. Beni anmakta zaaf göstermeyin. Ben sizinle beraber işitir ve görürüm.[19]

 

Musa'nın Firavun'u Hakka Davet Etmesi Ve Onunla Tartışması

 

42- Sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevşek davranmayın.

43- Fifavun'a gidin, doğrusu o azmıştır.

44- Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.

45- Musa ve kardeşi; "Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız" dediler.

46-48- Allah: Korkmayın, Ben sîzinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabbinİn elçileriyiz, İsraİloğuIlarım bizimle beraber gönder, onlara azabetme; "Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azab edileceği vahyolundu."

49- Firavun: "Musa! Rabbiniz kimdir?" dedi.

50- Musa: ' 'Rabbimiz, herşeye ayrı bir Özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir" dedi.

51- Firavun: "Öyleyse nesillerin durumu ne oluyor1?" dedi.

52-53- Musa: "Onların bilgisi Rabbimin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz. Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur." Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik.

54- İster yiyin, ister hayvanlarınızı otlatın, onlarda akıl sahipleri için şüphesiz dersler vardır.

55- Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.

56- And olsun ki Firavun 'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi.[20]

 

Bazı Kelimeler:

 

Yumuşak. Bizi çabucak cezalandırır. Taşkınlık eder. Şekil ve sureti. İlk nesillerin hali nice olur?Şaşmaz, sapmaz. Şekil ve manada döşek gibi. Akıl sahipleri için.[21]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Musa île Harun (A.S.) kavimleri olan îsrailoğullarına doğrudan, Firavun ve adamlarına da dolaylı olarak peygamberlikle gönderildiler. Amaç, İsrailoğullarım Firavun'un hakimiyetinden ve zulmünden kurtarıp yüce Allah'ın dinine sokmaktı .[22]

 

Açıklama:

 

Ey Musa! Sen ve kardeşin, Firavun ve adamlarına gidin. Allah'a ortak koştuğu, İsrailoğuilarına işkence ettiği için o azmış ve makul haddi aşmıştır! Ona, sert ifadeler içermeyen yumuşak sözler söyleyin. En güzel bir uslubla onunla mücadele edin, tartışın. Belki öğüt alır veya Allah'tan korkar. Çünkü o kafir, mağrur ve-inatçı biridir. Musa ile Harun dediler kî: Ey Rabbimİz! Onun bize karşı taşkınlık etmesinden korkuyoruz. Zalim ve zorba kimseden korkmak, tek ve kahhar olan Allah'a tevekkül etmeye, amaca ulaştırıcı sebep ve yollara sarılmaya aykırı değildir. Kaldı ki korkmak, insanın tabiatındandır.

Allah onlara dedi ki: Hiç bir şeyden korkmayın. Ben sizinle beraberim. Duyulacak her şeyi duyarım Görülecek her şeyi görürüm.

Allah onları, Firavun'dan korkmaktan men'etti. Zira kendisi, yardım ve desteğiyle onların yanındaydı, onların karşılaşacakları her şeyi biliyordu. Onların durumlarından habersiz değildi. Bundan sonra onlara, Firavun'un yanına varmalarını emretti. Daha önce Firavun'a gidin, diye emretmişti. Bu ayette de O'nun yanma varın diye emretti. "Gidin" sözü İle "varın" ayrı manalar taşıdıkları için, burada bir tekrar söz konusu değildir.

Firavun'a deyin ki: "Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Sana gönderildik". Ona gittiler ve bu sözleri kendisine söylediler. Cenab-ı Allah, ona şöyle demelerini de emir buyurdu: "Ey Firavun! İsraüoğullanni bizimle beraber gönder, bizimle gelmelerine engel olma, onları serbest bırak. Onlara işkence etme. (Gerçekten de İsrailoğulları Firavun'dan acı bir azap ve şiddetli bir zahmet çekiyorlardı). Ey Firavun! Doğruluğumuzu kanıtlayıcı, mucizelerle sana geldik...". Anlatıldığına göre Firavun, "Mucizeniz nedir?" diye sormuş. Musa'da elini cebine sokmuş, sonra da bembeyaz olarak çıkarmış. Eli güneş gibi parıldı-yormuş. Firavun bu manzara karşısında şaşkına dönmüş. Musa, asâ'sım da ancak bayram gününde ona göstermişti. Allah'ın azabından ve gazabından esen kalmak, hidayete tabi olanlar içindir. Bu söz, selam verme sözü değildir. Çünkü burası selam yeri değildir

Musa sözlerini tamamlayıp ta Firavun'a, tsrailoğullarının çölde Rable-rine ibadet etmeleri için serbest bırakılmalarını isteyince... Firavun ki, Mısırlıların kendisine taptıkları, kutsallığına İnandıkları zorba bir kraldı. Hoşlanmadığı ve benimsemediği şeyleri Musa'da görmüştü. ,Çünkü Musa ona:

'Biz senin Rabbinin elçileriyiz. îsrailoğullarım bizimle beraber gönder' demişti. Oysa ki kendisi, insanlara: "Ben sizim en büyük Rabbİnizim" diyor, İsrailoğullarım horluyor, kendi amaçlan doğrultusunda köle gibi kollanıyordu,

Evet, Musa sözlerini ta'mamlayınca Firavun onunla tartışmaya ve ona karşı deliller ileri sürmeye başladı. Musa ile Harun onun iman etmeyeceğini, batılda devam edeceğini anlayınca ona şöyle dediler: Doğrusu Rabbimizden bize vâhyolundu ki, dünya ve ahirette azap ve işkence, mahv olup harab olmak; Allah'ın birliğini yalanlayan, haktan yüz çeviren, Resululiah'a arkasını dönüp O'nu doğrulayaman kimselerin üzerine İnecektir!..

Firavun, onlarla tartışırken "Rabbiniz kimdir- ey Musa" diyor. Musa ise ona şu cevabı veriyordu: Rabbimiz O dur ki; her şeye şekil ve görüntüsünü vermiştir. Eşyaya, kendisinden amaçlanan yarara uygun seki! ye biçim vermiştir. Örneğin tutmak için eü, yürümek için ayağı, bakmak için gözü, emzirmek için memeyi, muhtelif şekil ve sayıda yaratmıştır. Sonra herkes, kendisinden istenilen ve başarabileceği işlerin yolunu göstermiştir.

Firavun dedi ki: Peki ya sizden önce geçip gitmiş ve Allah'ın birliğini doğrulamamış nesillerin hali nice olacaktır? Musa, cevaben şunları söyledi: Bunlara dair bilgi gayıptadır. Sadece Allah bilir. İşİedikleri fiiller ve bu fiillerin cezası, hep Îevh-İ mahfuzdadır. Allah'tan başkası onu bilemez. Allah İse asla şaşmaz, hata yapmaz. Hiç unutmaz. Noksanlıklardan münezzeh ve yücedir. Yeryüzünü size döşek gibi sermiş, onda yollar açmıştır. Aslında küre biçiminde oiduğu halde, sergi gibi onu yaymıştır. Gökten su indirmiş, pnün-la çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkarmıştır. HenVsiz yeyin, hem hayvanlarınızı otlatın. İyiiikİerİmizden yararlanın. Doğrusu bunda, akıl sahipleri için Allah'ın kudretine ve birliğine işaretler vardır. Sizi topraktan yarattık. Sizi tekrar oraya döndüreceğiz. Sevap ve azab için bir kez daha sizi oradan çıkaracağız.

Görülüyor ki Cenab-ı Allah, Firavun'm delilini boşa çıkaracak, tuzağını boynuna geçirecek, gayb aleminden, gelen bir korkuyla kalbini dolduracak tasvirlerde bulunuyor. Bu tasvirlerde ona aslı hatırlatıyor. Topraktan yaratılmış olduğu, tekrar toprağa döndürüleceği anlatılıyor. Dolayısıyla dünyasına vs hükümdarlığına aîdanmaması gerektiği bildiriliyor. Ve kendisine, ileride bir günün geleceği, o günde mal ve oğulların fayda vermeyeceği hatırlatılıyor.

Bunlar, akıl sahipleri için apaçık ayetlerdir. Ancak Allah'tan korkan kimseler öğüt alırlar. Firavun'a ayetlerimizin hepsini gösterdik. Fakat O, yalanlayıp diretti. Büyüklük tasladı.

"Vicdanları, onlan(n doğruluğuna) kanaat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkar etüler"[23]. "(Musa) dedi ki: "(Ey Firavun) bunları, ançak.göklerin ve yerin Rabbinin delilleri olarak insanlara indirdiğini pek alâ bildin. Ey Firavun! Ben de seni mahvolmuş görüyorum"[24]

 

Musa Ve Firavun'un Topladığı Büyücüler

 

57-58- Ve: "Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi bizde seninkinin benzen bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.

59- Musa: "Buluşma zamanımız sizin bayram gününüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir" dedi.

60- Firavun döndü, tuzaklarını toplayıp o gün geldi.

61- Musa onlara: "Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azabla yok eder. Allaha iftira eden hüsrana uğrar" dedi.

62- Sihirbazlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarım gizli tuttular.

63-64- Musa ile Harun'u göstererek: "Bu iki sihirbaz, sihiriyte sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırayla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir" dediler.

65- "Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy, ya da önce biz koyalım" dediler.

66- Musa "Siz koyun" dedi. Hemen, değnekleri ve ipleri, sihirleri yüzünden, Musa'ya sanki yürüyorlarmış gibi geldi.

67- Bu yüzden Musa, içinde bir korku hissetti.

68- "Korkma, sen muhakkak daha üstünsün" dedik.

69- "Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun, yaptıkları sadece sihirbaz düzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz."

70- Sonunda sihirbazlar: "Biz Musa İle Harun'un Rabbine inandık" deyip secdeye kapandılar.

71- Firavun "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu sîze sihri öğreten, büyüğünüz odur. and olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu bileceksiniz" dedi.

72-73- İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.

74- Rabbine suçlu olarak gelen bilsin ki, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.

75-76- Rabbine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükafatıdır.[25]

 

Bazı Kelimeler:

 

Dümdüz yer. Orta, mutedil. İnsanların en iyi ve en güzel elbiselerini giyerek süslendikleri ve bayrammışcasına bir araya gelip-toplandıkları gün. Bunun, Niî bayramı olduğu anlaşılıyor.

Keyd; Kendisiyle hile yapılan şey. Helak olun. Sizi azabla helak eder. tşlerinî müşavere yaptılar.Gizlice konuşulan şey. Yolunuzla, mezhebinizle, ya da eşrafınız ve beylerinizle. İşinizi sağlam yapın.Saf halinde. Galib oldu. Gizledi.Çabucak yeyip yutuyor. Üstadınız ve öğretmeniniz.Hurma dalı. Seni tercih etmeyiz. Şirk ve günah pisliklerinden temizlendi.[26]

 

Açıklama:

 

Firavun'a, Musa'nın peygamberliğinin gerçekliğine işaret eden mucizeler göstermiştik. Allah'ın birliğine, ortaksız olduğuna delâlet eden ilahi delilleri ona göstermiştik. Ama o yalanladı ve asi oldu. Hakkı kabul etmekten yüz çevirdi. İnadında direterek dedi ki: Ey Musa, sihir ve hilen ile bizi memleketimizden çıkarmak için mi Rabbİnin peygamberi olduğunu iddia ederek bize geldin? Ey Musa! Doğru birisi olduğunu insanlara vehmettirecek bir mucizeyi gösteriyorsun ki bize galip, gelesin ve bizi memleketimizden çıkarasm. Mülkümüzü elimizden alıp kendine mal edesin.. Öyle mi?

Firavun'un şu sözlerine bak hele! İnsanları, Musa'ya İsyan ve karşı çıkmaya yöneltiyor. Sözlerinden öyle anlaşılıyor ki, o, Musa'nın hak yolda olduğuna, eninde sonunda mutlaka muzaffer olacağına inanıyordu. "Sihrin ile..." sözü, durumu örtbas etmek için konulmuş olan geçersiz bir gerekçedir.

Madem burada geçerli olan sihirdir. Öyleyse biz de sana onun gibi bir sihir getireceğiz. Yer ve zaman bildirerek aramızda bir randevu kararlaştm O randevuya, ne biz, ne de sen gelmemezlik edelim. Yer alarak da seninle bizim aramızda orta yerde düz bir yer belirle ki, oraya gelmekte geciken, herhangi bir mazeretleri süremesin.

Musa dedi ki; Randevunuz; süslenme günüdür. Bayram günüdür. O günde ülkenin her tarafından insanlar, usta sihirbazlarla birlikte gelip bayram yerinde toplanırlardı. Bayram gününün kuşluk vakti toplanma zamanı olarak kararlaştırılmıştı.

Çünkü o vakitte İnsanlar münakaşa ve tartışma için geniş zaman bulabilirler. Böyle olunca da Allah'ın kelimesi ve dini, büyük bir insan topluluğu önünde ortaya çıkartılıp yücelttirilebilirdİ. Musa'nın getirdiği dinin yüce bir din olduğu da şahitler Önünde tescil edilmiş olurdu. Artık inkar edilmesi için açık bir kapı kalmazdı. Bunu, büyüklü küçüklü herkes birbirine anlatsın. Nitekim de böyle oldu. Firavun oradan ayrılıp gitti ki, ihtiyaç duyduğu şeyleri temin etsin, o önemli karşılaşma günü için yapılan hazırlıkları bizzat kontrol etsin.

Evet, Firavun oradan ayrılıp gitti. Bütün hile ve tuzaklarını hazırladı. Usta sihirbazlar topladı. Sihirbazlar kendilerini takdim ettiler. Yapacakları, büyülerden emin vaziyetteydiler. Ve sihir gösterilerinin ücretini peşin istiyorlardı. "Eğer üstün gelenler biz olarsak, bize mutlaka bir ücret var değil mi?" dediler. (Firavun): "Evet, dedi, hem o takdirde Siz, (bana) yakınlardan olacaksınız"[27]

Firavun o büyücülere maddi ve manevi mükafatlar vaddetti ki, sihir gösterisi yapmak ve Musa'yı yenmek için olanca güçlerini göstersinler.

Randevu 1 aştı klan yere geldiklerinde Musa onlara dedi ki: "Yazık size,Allah'a yalan uydurmayın" O'na karşı yalan uydurup iftirada bulunursanız, Sizi yok eder. Evet, bu kötülükleri yaparsanız, sizi kendi katından göndereceği bir azap ile mahveder, kökünüzü kazır, ardınızı keser. Allah'a ya da Resulüne iftira edip yalan uyduranlar ziyana uğrayıp helak oldular" Büyücüler Musa'nın bu sözlerini işitince kendi aralarında toplanıp gizlice fısüdaşarak birbirleriyle danışmaya başladılar. Ve şu karara vardılar: "Eğer Musa bizi ye-nerse ona tabi oluruz". Bİr rivayete göre onlar, Musa'nın; "Yazık size, Allah'a yalan uydurmayın" dediğini işittiklerinde, kendi aralarında gizlice konuşarak: "Bu kesinlikle büyücü değildir" dediler. Bir başka rivayete göre büyücülerin kendi aralarındaki fısıldaşmaları şu mealdeydi: "Musa ve Harun. kesinlikle iki sihirbazdırlar. Sihirleri ile sizleri yurdunuzdan çıkarmak ve örnek yolunuzu, güzel dininizi baltalamak ya da eşraf ve beylerinizi yok ederek sîzi ortadan kaldırmak istiyorlar.

Şu halde yarın bütün hilelerinizi taplayın, işinizi sağlama bağlayın ve saf halinde gelin. Çünkü saf halinde gelmeniz, seyirciye karşı sizi daha heybetli gösterir. Bu gün hasmına üstün gelip onu yenen kurtuluşa.erer, ebediyete kadar yüksek mertebe sahibi olur.

İki saf karşılaşıp, İki taraf bir araya geldiğinde:' Ey Musa sen mi (Önce) sihrini atacaksın, yoksa ilk atanlar bizler mi olalım?" dediler. Musr Hayır siz atın, dedi. Böylece ilk olarak onların güçlerini göstermelerini ve enerjilerini tüketmelerini, bütün silahlarını bırakmalarım istedi. Attılar. Musa, bir de ne görsün: Yaptıkları büyü sonucunda yere attıkları sopalarla ipler, kendisine doğru koşan birer yılan gibi göründüler. Çünkü onlar, sopalarıyla iplerinin içine cıva koymuşlardı. İplerle sopalar, güneş ısısında etkilenince hareket edip titremeye başladılar. Bunu gören Firavun askerleri ve halkın ileri gelenleri sevindiler, işi başardıklarına; büyücülerin, hasımları olan Musa ile Harun'u yenerek mağlubiyet tehlikesini atlattıklarını; Musa'nın, onlarınkin-den daha büyük bir sihir yapamıyacağına kesin olarak inandılar. Zira Musa'nın elinde sadece bir asâ vardı. O, yılana dönüşse bile sadece bir yılan olacaktı. Büyücülerin binlerce yılanına karşı ne yapabilecekti? O her şeyin açık seçik göründüğü fasıla anında Musa, gördüğü manzaradan ürktü. Büyücülerin yaptıkları numaralardan, içine bir korku düştü. Allah'ın kendisine gökten zafer göndçrmemesi halinde, ne gibi durumlarla karşılaşabileceğini zihninden geçirdi.

Ama her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan, güçlü yüce ve münezzeh Allah, ihlash kullarını kendi hallerine terketmeyen, bilakis onlarla beraber olan ve onlara: "Ben sizinle beraber işitir ve götürürüm" diyen Allah, işte o anda Musa'ya, sağ elindeki asâ'sım yere atmasını emretti. Musa, asâ'yı yere attı. Bir de ne görsün: Attığı asâ, bir yılan oluvermiş, koşuyor. Ama büyücülerin yılanları gibi değil! Dahası, onları bütün yılanlarını yutuyor ve süratle yiyordu. Allahü Ekber, Hak açığa çıkmış, sihİrse boşa çıkmıştı. Hak geldi, batıl zail oldu. Firavun ailesi ve kavminin ileri gelenleri, hatta oradaki bütün insanlar, gördükleri bu manzara karşısında dehşete kapıldılar. Sihirbazlarda —ki onlar, diğer insanlara nispetle sihri ve sihrin gücünü çok daha iyi biliyorlardı— bu işin sihirle asla yapılamayacağını, bu mucizeyi ancak ilahi kuvvetin yaptığını anladılar. Allah'ın huzurunda secdeye kapandılar. Alemlerin Rabbine Musa ve Harun'un Rabbine iman ettiler. İmam, dünyevi ücrete yeğlediler. Hakkı batıla, baki olanı da fani olana tercih ettiler.

Peki ya Firavun ne yaptı? Gerçekten kritik bir durumdaydı. Halkın hepsini toplamış, ülkenin her tarafından sihirbazları getirip oraya yığmış. Kendisine takdis eden halka da, Nilin vefa gününde'[28]. Musa ile Harun'un sonlarının kuşluk vaktinde geleceğini bildirmişti.

Musa ile Harun artık yalnız değildiler. Sihirbazlar ve Firavun kavminin bilginleri de'onların tarafına geçmişlerdi. Budurumda Firavun'un, bunların tümüyle mücadele etmesi, hasım olarak hepsini karşısına alması suçlaması gerekiyordu. Kendi durumunu korumak ve ört-bas etmek için sihirbazlara şöyle dedi: Musa, size büyücülüğü öğreten büyüğünüz ve üstadınızdır. O sizden daha güçlüdür. Büyüsü, büyüsünü alt etti.

Böyle demekle Firavun, olayı ilahi mucizelik çerçevesinden çıkarıp sihir çemberine sokmak istiyordu. Musa'nun küçük yaşta Medyen şehrine göçtüğü, kısa bir zaman önce oradan Mısır'a geri döndüğü, üstadları olmak bir yana, büyücülerle ilişkisinin hiç olmadığını bildiği halde yine de böyle bir —her ne kadar bir yarar sağlamıyorsa da— mazeret arıyordu. Sonra, "Ben size izin vermediğim halde ona iman ettiniz, Öyle mi?" diyerek büyücüleri suçlayıp azarladı. Onlar suç İşlemişlerdi. Çünkü Musa'ya iman ederken ondan izin istememişlerdi. Bu nedenle Firavun, onların ellerini ve ayaklarını çaprazlama kaseceğine, onları hurma dallarına asacağına yemin ederek: "Ey se-hirbazlar, ben ve Musa,hangimizin daha güçlü ve daha şiddetli azab sahibi olduğumuzu mutlaka Öğrenceksiniz, dedi. Kendini bir kefeye, Musa'yı da diğer bir kefeye koyuyordu. Tabii ki sadece onunla alay etmek ve böbürlenmek için böyle konuşuyordu.

Bu konuşan Mısır'ın Firavunuydu. Şiddetli gücü ve çük tehdidi olan bir hükümdardı. İnce anlayışa dayanan engin imana gelince, Musa'ya iman eden sihirbazlar dediler ki: Ey Firavun! Bize gelen hidayet ve apaçık mucizeler karşısında artık seni tercih edemeyiz. Senin bize verdiğin nimetleri ve sağladığın refahı; bizleri yoktan var eden, yaratan Allah'ın bize bahşetmiş olduğu iman ve hidayet aydınlığından üstün tutamayız. Ne yaparsan yap! Ve ne hüküm verirsen ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin. Sadece bu naçiz ve fani olan bedenimize hükmedebilir, keser veya öldürürsün. İmamıniza ve kalbi inancımıza etki edemezsin. Biz, işlediğimiz günahların ve zorlayarak bize yaptırdığın sihirlerin affedilmesi umuduyla Rabbimize iman ettik, peygamberimiz Musa'nın elçiliğini doğruladık. Eksikliklerden arınmış yüce Allah daha iyi, daha hayırlı ve daha kalıcıdır, bakidir. Ahiret yurdu ASlahL tan sakınan takva sahipleri için daha hayırlıdır. Nasıl böyle olmasın ki? Her kim suçlu ve günahkar olarak Rabbine gelirse, onun için, içinde ebedi kalmak üzere Cehennem vardır. Ne ölür, ne de yaşar. Her kim de dünya haya-tındayken iyi işler yapmış ve inanmış olarak Rabbine gelirse, onlar için yüksek dereceler vardır. İçinde temelli kalacakları ve altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Günah ve masiyetlerin kirinden, pisliğinden arman kim-seierinin mükafatı işte budur.[29]

 

İsrailoğullarının Mısır'dan Çıkmaları, Onları Yakalamak İçin Firavun'un Yola Çıkması

 

77- And olsun ki Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yürüt, denizde onlara kuru bir yol aç, batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endişe etme" diye vahyettik.

78- Firavun, ordusuyla onları takib etti, deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış!

79- Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.

80- Ey îsrailoğuilan! Sizleri düşmanlarınızdan kurtardık. Tûr'un sağ yanını size va'd ettik ve üzerinize kudret heivasıyla bıldırcın indirdik.

81- Size verdiğimiz azıkların temizlerinden yiyin, bunda aşın gitmeyin ki gazabımı haketmeyesiniz. Gazabımı hakeden kimse muhakkak mahvolur.

82- Doğrusu Ben, tevbe edeni, İnanıp yaradı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.[30]

 

Bazı Kelimeler:

 

Kuru, çamursuz, susuz. Ulaşmak ve yetişmek.Onları takibe çıktı. Vacib oiur. Çukara düştü.[31]

 

Açıklama:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce AlIah,Musa'ya Firavunun hakimiyeti altından çıkması .ve İsrailoğullarını Mısırlıların işkencelerinden kurtarması için izin verdi. Ona: "Firavun ve askerleri seni görmesinler diye kullarımı geceleyin yürüt" diye vahyetti. Geceleyin yola koyuldular. Nihayet Kızıldenizin Süveyş tarafındaki batı kiyi^na vardılar. Onab-ı Allah ona: "Asa'nla denize vur!" diye emretti. O da vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı. Her parçası yüce dağ gibiydi. Boylan sayısınca —İsrail oğul lan on iki boydu— denizde kendilerine yollar açıldı. Kuru, susuz ve çamursuz yollar açıldı.

Onlar için denizde kuru yollar aç. Firavun'ım onlara yetişmesinden korkmasınlar. Ey Musa sen de korkma!

Firavun, Mısır'ın doğu bölgesinde yaşamakta olan îsrailoğullarının Mısır'dan çıktıklarını öğrenince "Doğrusu bunlar bizi Öfkelendiren döküntü azınlıklardır" diyerek, onları yakalamak üzere şehirlerden asker toplanması İçin etrafa haberciler saldı. Askerler toplandıktan sonra Firavun, İsrailoğullarını takibe çıktı. Onlara yetiştiğinde, denizi geçmekteydiler. Cenab-ı Allah, denizde onlara yol açmıştı.

Firavun, İsrailoğullarma açılmış olan bu yolları görünce, bu yolların herkese açık yollar olduğunu sanarak içine girdi. Deniz yoluna girince, Musa ve beraberindeki İsrailoğullan kurtuldular. Ancak deniz, Firavun ve beraberindekileri İçine aidi, yuttu, hem ne yutuş? Korku, ürküntü ve boğulmayla karşılaştılar. Deniz, onları bir örtü gibi kapladı. Boğulmak üzere olduğunu gören Firavun: îsrailoğullarının inandığı Allah'a iman ettim ve ben müslü-manlardan oldum, dedi. Ama artık iş işten geçti. Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi. Aksine onları bütün kötülüklere çağırdı. İmanında ihlaslı değildi. İsrailoğullan kurtulduklarında, Firavun ve askerleri onların gözleri Önünde boğuldular. Bu, Cenab-ı Allah'ın rılara lütfettiği ninıctlcriydi. Bunun üzerine Allah, onlara bahşetmiş olduğu nimetleri sıralamaya başlayarak şöyle buyurdu: Ey tsrailoğulları, sizi düşmanizdan kurtardık. Tûr'un sağ yanını size va'dettik. Kendisiyle beraber Mısır'dan çıkmanızı emretmesini Musa'ya buyurduk ki, siz hazır iken onunla konuşalım ve söylenenleri sîzler de işitesiniz.

Tûr'un sağ yanının randevu yeri olarak kararlaştırılması, Musa ile Rab-bi arasında olmuştu. Bu hitabın İsrai'oğullarına yapılması, belirtilen randevulaşmanın onlar için yapılmış olmasından ötürüdür. Ayet-i kerimede geçen "eymen" kelimesi, "canib"(yan)ın sıfatıdır. Burada kastedilen, Tûr'un değil de şahsın sağ yanıdır.

Ey İsrailoğullan size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Bu, insanların zahmet çekmeden, yorulmadan, elem duymadan elde ettikleri, Allah yapısı ve iştah çekici bir yiyecekti. Size dedik ki: Size rızık olarak verdiğimiz hoş ve temiz şeylerden yeyin. İsraf ederek veya kısarak, yahut şükretmeyerek haddi aşmayın. Günah işlemekten sakının. Çünkü o, azgınlığın sebebidir. Azarsanız, size gazabı vacib olur ve üzerize azabım iner. Kötü davranışından ötürü bir kimseye azabım vacib olursa O, Cehennemin dibine düşer. Hem bilin ki ben, tevbe edip-bana yönelen, inanan ve iyi işler yapan, sonra da doğru yolda yürüyen kimseler için çok bağışlayıcı ve esirgeyiciyim.[32]

 

İsrailoğullarının Buzağıya Taparak Onu Tanrı Edinmeleri

 

83- "Musa! Seni milletinden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir?" dedik.

84- Musa: "Onlar ardimdadır, Rabbiml Hoşnud olman için Sana acele geldim" dedi.

85- Allah: "Doğrusu Diz, senden sonra milletini sınadık; Samirî onları saptırdı" dedi.

86- Musa, milletine kızgın ve üzgün olarak döndü. "Ey milletim! Rab-biniz size güzel bîr va'ddc bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbİnizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?" dedi.

87- Onlar: "Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O milletin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık, aynı şekilde Samirî de attı" dediler.

88- Bunun üzerine Samirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya koydu. O ve adanılan: "Bu sizin de Musa'nın da tanrısıdır, ama o unuttu" dediler.

89- Görmüyorlar mıydı kî, o heykel onlara ne söz söyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilirdi?

90- And olsun ki, Harun da onlara önceden "Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbİniz Rahman'dir. Bana uyun, emrime itaat edin" demişti.

91- "Musa bize dönene kadar buna sarılmaktan vazgeçmeyeceğiz" demişlerdi.

92-93- Musa gelince "Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?" dedi.

94- Harun: Ey Annemoğlu! Saçımdan sakalımdan tutma; doğrusu 'İs-nüloğullan arasında ayrılık koydun, sözüme bakmadın' demenden korktum" dedi.

95- Musa: "Ey Samirî! Ya senin yaptığın nedir?" dedi.

96- Samirî: "Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana gelen ilahi elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı" dedi.

97- Musa: "Defol! Doğrusu artık hayatta, "Bana dokunmayın!" demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak, onu yakacağız, sonra da denize dökeceğiz" dedi.

98- Sîzin Tanrınız, ancak, O'ndan başka tanrı olmayan Allah'tır. İlmi herşeyi içine almıştır.[33]

 

Bazı Kelimeler:

 

Seni acele etmeye iten nedir. Yakınında. Milletini fİtnelendirdik, sınadık. Esef, şiddetli kızgınlık anlamına gelir. Çağ, zaman. Kendi başımıza. Ağır yükler demektir. Böğürtü. Münafık ve hilekâr bir adamın adadır.Tutam. Avuç dolusu alman şey. Süsledi. "Messe" fiilinin mastarıdır. Dokunma ve temas etme anlamına gelir."Nesefe" fiilinin muzariidir. Savurmak manasındadir.[34]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah'ın, Firavun'u helak etmesinden sonra kendisine de bazı levhaları vereceğini, Musa peygamber İsrailoğullarına va'detti. O levhalarda İs-railoğullarının ve onlardan sonra gelecek olan soylarının uymaları gereken öğütler, yani hayat ilkeleri vardı.

Cenab-ı Allah Firavun'u helak edince Musa (A.S.), kendisine kitap vermesini Rabbinden istedi. Rabbide, otuz gün oruç tutmasını ermeni. Sonra. bu süreye on gün daha ekledi. "Musa ile otuz gece (bana İbadet etmesi için) sözleştik ve buna on gece daha ekledik. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: "Kavmim içinde benim yerime geç, İslah et, bozguncuların yoluna uyma"[35].

Putperest Mısırlılarla bir arada yaşamış olmaları, İsrailoğullarmın şahsiyetlerini büyük ölçüde etkilemişti. Mısır'dan çıktıktan sonra Musa'ya: "Ey Musa, dediler, onların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap!"[36]. Bundan dolayı, Samirî denen adam onları kolayca etkiledi. Tûr'daki mülakat için Musa'nın, yanlarından ayrılmasından sonra buzağıya taptılar. Musa, Rable-riyle mülakat için Tûr'a gidecek olan yetmiş kişinin başında bulunuyordu. Ancak Rabbini fazlaca özlediğinden ötürü, acele edip yanlarından ayrıldı ve Tûr'daki mülakat yerine daha önce vardı. Kendisine denildi ki: Acele edip kavminden önce buraya gelmeye seni yönelten nedir? Musa, cevaben dedi ki: Onlar ardımdan geliyorlar, yakınlardadırlar. Dönüşümü bekliyorlar. Kaldı ki seninle bir an önce buluşup emrini yerine getirerek seni hoşnud etmek için bu kadar tezcanhlık ettim.

Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah buyurdu: Biz, senden sonra milletini sınadık. Harun'la beraber bıraktığın milletini Samirî denen adam saptırdı; onları küfür ve delalete çağırdı. O zaman Musa da kavmi ile kararlaştırdığı buluşma yerine zamanında gelmemiş, on gece gecikmişti). Samirî'on-Uıra dedi ki: "Musa, aranızda kendisiyle kararlaştırdığınız zamanda gelmedi. Çünkü yanınızda, sîze haram olan mücevherler vardır". Böyle dedikten sonra, mücevherleri ateşe atmalarını emretti. Attılar ve ileride de anlatılacağı gibi bu mücevherlerden buzağı meydana geldi. Musa, şiddetli bir öfke ve üzüntü ile kavmine döndü. Çünkü milletinin bazısının buzağıya taptıklarını duymuştu. Önce de söylediğimiz gibi İsrailoğullarmın cahillikleri ve putperest Mısırlılarla bîr arada yaşamış olmaları, Samirî'nin hilesine aldanmalarını kolaylaştırmıştı.

Musa dedi ki: Ey kavmim! Rabbiniz size güzel vad'de bulunmadı mı? Çünkü O, "Tevbe edip iman eden ve iyi işler yapan kimseler için ben çok bağışlayıcıyım" demiştir.

Cenab-ı Allah, Tûr'daki mikata gittiğinde Musa'ya indireceği Tevrat'ta yer aîan hükümlerle amel ettikleri takdirde İsrailoğullarma bol bol mükafat vereceğini de va'detmişti.

Cenab-ı Allah size bunları va'detti de zamanınız mı uzadı ki,-aradan çok zaman geçmesindeadolayı sıkıldınız?!! Yoksa Rabbinizden size bir öfke ve azap inmesini mi istediniz? Rabbinizden üzerinize öfke ve azap inmesini gerektirecek bir iş mi yaptınız? Dolayısıyla, bana verdiğiniz sözden caydınız, bana verdiğiniz söze muhalefet ettiniz?

Dediler ki: Ey Musa, biz kendi başımıza, kendi doğru ve güzel görüşümüzle, sözümüzden dönmedik. Kendimize hakim olamadık, hata ettik. İster istemez, içine düştüğümüz bu hatayı işledik. Mısırlıların mücevherleri bize taşıtıldı. (İsrailoğullan, bayram veya ihtifalimiz var, bahanesiyle Mısırlılardan mücevherlerini İğreti olarak almışlardı. Bazı rivayetlere göre,Firavun boğulurken israiloğullan onun ve adamlarının mücevherlerini yüklenip götürmüşlerdi). Ey Musa, biz o mücevherleri —Samirî'nin tavsiyesine uyarak— ateşe attık. Samirî'de, elindeki mücevherleri ateşe attı. Altınları ateşte erittikten sonra onlara, canlı buzağı gibi böğürtüsü olan bir buzağı heykeli çıkardı. Gerçekten o buzağının böğürtüsü, bedeni ve canı var mıydı? Yoksa sadece heykeli vardı da yapılışında özel bir biçim mi vardı ki, içinden rüzgar geçince böğürtüyü andıran bir ses çıkarıyordu? Öyle de olması, böyle de olması mümkündür. Canlı veya cansız olduğunu Allah daha iyi bilir.

Tarihçi Abdülvehhab el-Neccar'a göre Samirî, hile yaparak, daha önce hiç görmedikleri gerçek bir buzağıyı onlara göstermiş olabilir. Ellerindeki altınları alıp ateşe atması da bir hiledir. O, deccallara yaraşır bir iş yapmıştır. Samirî, bedeni ve sesi olan bir buzağıyı ortaya çıkarıp onlara gösterince, kendisi ve beraberindekiler dediler ki: Ey İsrailoğullan, bu; sizin ve Musa'nın aramaya gittiği tanrınızdır. Aramaya gitmiş, ama tanrının yerini unutmuş, yolunu şaşırmıştır. Ya da bu sizin tanrınızdır, ama Musa bunu size haber vermeyi unutmuştur.

Cenab-ı Allah, onlar için şöyle buyuruyor: Onlar düşünüp de ibret almıyorlar mı ki; bu buzağı onlara ne bir söz yöneltiyor, ne bir cevap veriyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fayda dokundurabiliyor. Böyle bir şey nasıl tanrı olabilir? Harun, onları buzağıya tapmaktan sakındırarak şöyle demişti: Ey kavmim! Siz ancak bir sınavdan geçinldiniz. Doğrusu Rabbinİz, noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Rahman'dir. Bana uyun, şeytanın yollarına ve Samİrî'nin sözlerine uymayın, emrime itaat edin. Size öğüt veriyorum, size acıyorum, sonunuzun kötü olmasından korkuyorum. "Musa bize dönün-ceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz" dediler. Kardeşin Musa dönmedikçe, biz bu buzağıya tapmaktan vazgeçmeyeceğiz, dediler.

Musa döndüğünde son derece hasret ve elem duygulan içinde dedi ki: Ey Harun, muhalefet edeni şiddetli protesto etme, asilere karşı kaba davranma hususunda bana uymanı engelleyen ne oidu? Kendim aralarında bulunduğumda, yaptıklarını duyup da kendileriyle şiddetle savaşmış olduğum işleri yaptıklarını duyduğun zaman oniarla savaşsaydın ya!... Yoksa emrime karşı mı geldin?

Musa, ona şu emri vermişti: "Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et, bozguncuların yoluna uyma"[37]'.

Ayet, şu manaya da gelebilir: Allah için kıyam etmene ve O'nun dinine aykırı hareket edenlerle savaşmana ilişkin sana vermiş olduğum emrime karşı mı çıktın?! Ve buzağıyı tanrı edinen şu heriflerle birlikte mi kaldın?! Harun Özür beyan ederek şöyle dedi: Ey anamın oğiu! Basımdaki saçlarımı ve sakalımı tutup çekme. —Musa çok öfkelendiği için böyle yapmıştı.— Buzağıya taptıkları için onlarla savaşmış olsaydım, 'İsrailoğulları arasına tefrika soktun, söyleyeceklerimi beklemedin' demenden korktum.

Harun içtihadda bulunarak, barış yolunun savaşmaktan daha hayırlı olduğuna karar vermişti. Başka bir ayet-i kerimede anlatıldığına göre, Harun, şöyle diyerek mazeret beyanında bulunmuştu. "Bu insanlar beni hırpaladılar. Az daha beni öldürüyorlardı"[38]" Bundan sonra Musa, Samirî'ye dönerek hitapta bulunmuş: "Ey Samİrî, ya senin kasdın nedir?" Halin nicedir? Bu işi yapacak kadar seni belâya sokan nedir? demişti.

Sam iri de şu karşılığı vermişti. Onların görmediklerini gördüm. Bilmedikleri bana öğretildi. Cebrail'in ayak bastığı yerlerden bir avuç toprak aldım —Onun bastığı her yer canlanıyordu,— İsrailoğullarının senden istedikleri, şu kavmin (Mısırlıların) tapmakta oldukları tanrıları gibi tanrılar istediklerini gördüğümde nefsim, bana bunu hoş gösterdi. Onlara, Mısırlıların tapmakta oldukları, bedenli ve böğürtülü bir buzağı yaptım.

Abdiilvchhab cn-Ncccar şu görüştedir: "O elçinin ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım. Onu (eritilmiş mücevheratın içine) attım". Bu ayet, şu manaya gelir: O elçinin izinden, yani prensip ve getirdiği tevhid hükümlerinden bir avuç aldım. Onları bırakıp terkettim. İhmal ettim.

Böylece nefsim, buzağı yapma işini bana hoş gösterdi. Bu, içinde hiç haksızlık olmayan bir görüştür. Ehl-i kitab olan hıristiyan ve yahudiler, buzağıyı-yapan, Musa'nın kardeşi Harun'dur, dediler. Bu kendilerine en basit ve tahkir edici amellerinde nispet edildiği peygamberlere dayandırdıkları yalanlar zincirine katılan bir yalan ve İftiradır.

Musa, Samİrî'ye dedi ki: Defol git. Dünyadaki cezan, şu olacaktır: Öyle bir hale geleceksin ki, başkalarına "Dokunma yok" diyeceksin. İnsanlardan kaçıp tek başına yaşayacaksın. Toplumla münasebetin kesilmiş olacak. Zalimlerin cezası işte budur. Ahirette de sana va'dedüen bir ceza var ki, ondan asla şaşırtmayacaksın. Allah, va'dine muhalefet etmez. O'nun verdiği söz mutlaka yerine gelecektir. Sen de cezanı tam olarak alacaksın.

Şu asılsız ve batıl tanrı (buzağı) ya gelince onu yakıp külünü suya savurmak gerek. Sizin tanrınız, ancak kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah'tır. O'ndan başka hakkıyla tapınılacak bir mabud yoktur.

Görülüyor ki, bu kıssa, tevhide İlişkin sözlerle başlamış ve tevhide ilişkin sözlerle sona ermiştir. Bütün peygamberlerin risaleti işte böyledir.[39]

 

Kur'an'dan Yüz Çevirenlerin Kıyamet Günündeki Durumları

 

99-100- Ey Muhammedi Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitab verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir,

101- Devamlı bu günahın azabında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için ne kötüdür bu yük!

102- Sûr'a üflendiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğer-miş olarak toplarız.

103- "Siz dünyâda sâdece on gün eğleştiniz" diye, aralarında saklı saklı konuşurlar,

104- Aralarında konuştuklarını Biz daha iyi biliriz. En akıllıları: "Sâdece bir gün eğleştiniz" der.

105-108- Ey Muhammedi Sana dağlan sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak hâline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir dâvetçiye uyarlar. Sesler Rahman'm heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı İşitirsin."

109- O gün Rahman 'in izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.

110- Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.

111- İnsanlar, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah 'a boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.

112- İnanmış olarak, yararlı işler işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.

113- İşte Kur'ân 'ı, arabça okunmak üzere indirdik, onda tehditleri türlü türlü açıkladık ki belki sakınırlar yahut onlara ibret verir.

114- Gerçek Hükümdar olan Allah Yüce'dir. Ey Muhammedi Kur'ân sana vahyedİlirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, "Rabbim! İlmimi artır" de.[40]

 

Bazı Kelimeler:

 

Bununla Kur'an-i Kerim kastedilmiştir. Büyük günah, ağır yük.Borazan gibi bir şeydir. Ona ilk üfürülüşte herkes ölecek, İkinci kez üfürüldüğünde, ölmüş olan herkes dirilecektir.Burada gözleri göğerip, yüzleri karararak şekillerinin çirkinleşmesi kastedilmiştir."Hufyet" mastarından gelir. Gizlice konuşurlar, demektir.

"Nesf'den gelir. Rabbim onları kum tanesi gibi savurur. Acık ve dümdüz arazi.Eğrilik. Sakinleş-ti, saygı gösterdi. Hakkın eksİltilmesi.[41]

 

Açıklama:

 

Şu sana anlattığımız Musa ve Firavun kıssası gibi, senden önce gelip geçmiş ümmetlerin haberlerini de sana anlatırız. Kıssada öğüt ve ibret, ders ve teselli, insanların durum ve tarihlerini öğrenmek vardır. Zaman dediğimiz şey, tekrarlanan günlerdir. Zamanlar ve haller değişseler de insanlar hep aynı insanlardır.

Ey Muhammedi Sana kendi katımızdan Kur'ân verdik1. O, sen ve kavmin için bir hatırlatmadır. Senin için de bir şereftir, hem ne şeref. Kur'an'da Rahman'ın zikri vardır. İnsan için de öğüt ve hatırlatma vardır.

Kur'an'dan, onun zikrinden ve içindeki hükümlerden yüz çeviren kimse, kıyamet gününde günahların ağır yükü altında ezilir. O ağırığın azabı altında temelli kalır. Kıyamet gününde onlar İçin ne kötü bir günah yükü vardır!

İkinci kez sûra üflendiği gün, Allah'a ortak koşmuş zalim ve günahkarları ak (kör) gözlü ve kara yüzlüler olarak hasrederiz. Yüzlerini toz ve karanlık kaplamıştır. İşte onlar, kâfirlerle günahkarlardır. Onları susamış vaziyette, korku ve ızdırap içinde hasrederiz. Kendi aralarında gizlice şöyie fısılda-şırlar: Ne kadar kaldınız? Fazla kalmadınız/Ancak on gece veya birkaç .saat kaldınız.

Gördükleri şeyin şiddetinden ve karşılaştıkları şeyin korkunçluğundan dolayı, dünyada yaşadıkları veya kabirde kaldıkları veya iki üfleme arasında geçen süreyi kısa görürler. Onların sözünü ettikleri süreyi en İyi biz biliriz. Onların en doğru görüşlüleri —onlara göre doğru görüşlü olan kimse, batıl yolda da olabilir— biz on değil, sâdece bir gün kaldık derler.

Ey Muhammed! Kıyamet günü dağların ne ha e geleceğini sana sorarlar. (Dağları yüce gördükleri için, durumlarının nice olacağını Peygamber'e soruyorlar. Cenab-ı Allah, onlara şu cevabı vermesini kendisine.emrediyor). Onlara de ki: "Rabbim onları (kül gibi) ufalayıp savuracak".

Bazıları dediler ki: Kıyamet koptuğunda dağlar köklerinden sökülecek, sonra ince kum haline, ondan sonra atılmış yün haline dönüştürülecek, en sonunda da saçılıp savrulacak, yerleri bitkisiz ve binasız, boş, dümdüz bir arazi haline gelecektir. Yerleri eğimsiz ve açık bir nale gelecektir. Ufacık tepeler bile kalmayacaktır. Yani dağlar gidecek, bulundukları yerler, düz ve boş bir tarlaya dönüşecektir.

O gün (mahşere) çağırana (sûra üfleyen İsrafil'e) uyarlar. Onun çağırdığı yere, başka tarafa sapmadan çabucak koşup giderler. Rahman'a olan saygılarından ötürü bütün sesler kısılır. Sadece çok kısık ve gizli sesler, fısıltılar duyulur.

Bir de ayak seslerinden başka bir şey duyulmaz olur. Herkes, kardeşiyle konuşmaktansa, kendi derdine düşer. O gün Rahman'ın izin verdiği ve konuşmasını beğendiği kimsenin şefaatından başka hiçbir şey, insanlara fayda vermez. Çünkü bütün yaratıklar üzerinde tasarrufta bulunan, onların önlerindeki kıyamet ahvalini, arkalarındaki dünya işlerini bilen, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'dır. İnsanlar ise, bilgice O"nu kavrayamazlar. İnsanlar diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah'a boyun eğmiştir. Bütün yaratıkların tedbirini yapan, hiçbir zaman zail olmayan, değişime uğramayan, yok olmayan Allah'a,her nefis teslim olmuştur. Yükü zulüm ve şirk olan kimse ise hüsrana uğramıştır.

Mü'min olarak, kalıcı ve iyi işler yapan kimse, kendisine haksızlık edilmesinden, mükâfatının eksiltilmesinden, hakkının noksanlaştırılmasından korkmaz. "Hiç bir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz:"[42].

İşte biz Kıır'an'ı bu şekilde, içinde hiç bir eğrilik bulunmayan arapça bir Iİsan ile indirdik. Kur'an, araplara indi. Onların anladıkları dilleriyle indi ki, anlasınlar. Şu da var ki onun mucize oluşu, arap edebiyatı, yönünden o kadar mükemmeldi ki, arap edebiyatında deha sahibi olanları dahi aciz bırakmıştı. Böyle olunca da Kur'an'a inanmayan hiçbir arabın ileri süreceği bir mazereti kalmamıştı. Çünkü Kur'an, onun diliyle inmişti. Ona hükmetmesi imkan dahiline girmişti. Arap olmayanlara gelince, onlar, arapiarın Kur'an'ın benzerini ortaya koymaktan aciz olduklarını görünce, Onun Allah katından inen bir kİtab olduğuna inandılar. Kaldı ki Kur'an'ın ekonomi, politika, sosyal bilim ve diğer ilimler alanında da mucize olduğuna delâlet eden tarafları vardır. Kur'an'm, ağaçtan ve bitkilerden söz eden ayetlerine bakan bir kimse, onun, altıncı miladi asırda yaşayan bir insan (Hz. Muhammed) tarafından uydurulmuş sözler olmadığına iman eder. Bir İngiliz denizcisinin, Kur'an'ın denizlerden ve gemilerden sözeden ayetlerine bakınca onun, Allah katından inen bir kitab olduğunda şüphe bulunmadığını söyleyerek İman etmiş olduğu anlatılır.

İşte böyle, biz Kur'an'i arapça bir dille indirdik. Ondaki tehditleri çeşitli kalıplara sokarak, tekrar tekrar anlattık ki, insanlar Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve azabından korksunlar. Azap ve ikaptan fazlaca söz etmenin, insanda bu korku ve takvayı meydana getireceği hususunda hiç şüphe yoktur. Günümüzdeki ilan ve reklâm tekniğinin, bir şeyi fazlaca arz etmeye ve çeşitli şekillerde ondan sözetmeye dayandığını görmüyor musunuz?

Böylece tehditleri tekrarladık ki insanlar Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar kendilerinde bir korku, İbret ve toparlanma hasıl olsun.

Bu Kur'an'ın sahibi Allah olduğuna göre O, noksanlıklardan münezzehdir, gerçek hükümdardır, yücedir, yüksek makamların sahibidir. Ey Muhammed, Kur'an'ı acele okumaya kalkma.Peygamber efendimiz Kur'an-ı Kerim'e fazlaca tutkun olduğundan dolayı, Cebrail kendisine vahiy getirirken, vahiyi henüz tamamlamadan onu tekrarlıyor ve Cebraille beraber okuyordu. Bu sebeple kendisine-denildi ki: Vahyedilişi tamamlanmadan Kur'an'ı acelece okuma: "Ey Muhammed! Cebrail sana Kur'an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bİze düşer"[43]. "Rabbİm, ilmimi arttır" de. Peygamber (s.a.v.) efendimizin hali bu olunca, bize ne olmuş ki Kur'an'a gereken titizliği göstermiyoruz?!![44]

 

Adem'e Secde Kıssası

 

115- And olsun ki daha Önce Âdem'e ahd vermiştik, fakat unuttu; onu azimli bulmadık.

116- Meleklere: "Âdem'e secde edin" demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.

117-119- "Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, nede çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.

120- Ama şeytan ona vesvese verip: "EyÂdeni! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? dedi.

121- Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvasmdan yedi, ayıp yerleri gö'rünüverdİ. Cennet yapraklanyla örtünmeye koyuldular. Âdem, Rabbine baş kaldırdı-ve yolunu şaşırdı,

122- Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.

123- Onlara şöyle dedi: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet sîze Benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan, ne sapar ve ne de bedbaht olur."

124- Benim Kitâb'ımdan yüz çeviren bilsin ki,onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak hasrederiz.

125- O zaman: "Rabbîm! Beni niçin kör olarak hasrettin, oysa ben gören bir kimseydim" der.

126- Allah: "Böyledir, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der.

127- İşte haddi aşanları, Rabbinİn âyetlerine inanmayanları böylece cezalandıracağız. Hem, âhiretin azabı bu dünyâ azabından daha şiddetli ve daha devamlıdır.[45]

 

Bazı Kelimeler:

 

Allah'ın insanlara ahdi, onlara verdiği emir ve yasaklardır. Allah'ın Adem'e ahdi, belirtilen ağaçtan yemesini haram kılan emridir. Nisyanm bazı manaları vardır. Bunlardan bîri, hazırlamanın tersi veya sehiv (dalgınlık) dır. Öyle görülüyor ki, ayette geçen nisyan kelimesinden kastedilen, bu'manâ değildir. Nisyan'ın bir şeyle ilgilenmemek ve onu kulak ardı etmek manasına geldiğini söyleyenler de vardır. Buna örnek olarak şu ayet-i kerime gösterilmiştir:

"Şu, Allah'ı unuttuklarından dolayı (Allah'ın da) onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın"[46]

Bir işi yapmaya kesin karar vermek.Gönlü o işe bağlamak.Yorulursun, bedbaht olursun.Çıplak   kalmazsın. Güneşli yere çıkmazsın ki, onun sıcaklığından etkilenesİn.

Vesvese: Gizli ve mükerrer ses. Hatıra gelen şey. Ebedilik ağacı.Sonu gelmez mülk.Kötü yerleri, avret mahalleri, üreme organları. Yapraklan üst üste koyarak örtünmeye başladılar. Dünyaya indiği için geçimi bozuldu. Zorlu ve yorucu, sıkıntılı.Şehvete uymakla aşırı gitti.[47]

 

Açıklama:

 

Allah'a andolsun ki, biz şu İnsanların var olmalarından önce Adem'e, şu ağaca yanaşmamasını öğütledik. Şu ağaçtan yememesini ona emretmiştik. Ama O, bu emre aldırış etmedi. Bu tavsiyemizi ve emrimizi, şuurunun ortasına yerleştirmedi. Çünkü İbiis, onu vesveseye saptırmıştı. Biz onda bir azim ve sebat görmedik. O mutlaka unutkan biri idi.

Bu ayetten şu hususu anlamamız mümkün olmaktadır. Kutlu ve yüce oian Cenab-ı Hak, unutkanlığın ve azimsizliğin, insanın isyan ve günahkârlık çukuruna düşmesinin sebebi olduğunu; hatırlamanın ve azimliliğin de hayır ve olgunluk derecesine yükselmenin sebebi olduğunu bize bildiriyor.

Ey Muhammed! Hatırla o vakti ki biz, Adem'e, ibadet ve tanrılaştırma secdesi değil de saygı ve tazim secdesi etmeleri için neleklere: "Adem'e secde edin" demiştik ki; Adem oğullan, Allah'ın kendilerine ne kadar ikramda bulunduğunu anlasınlar. Dolayısıyla şükür görevlerini yerine getirsinler ve Allah'ın ikramına güzelce karşılık versinler. Meleklerin hepsi secde ettiler. Ancak her ne kadar cinlerden idiyse de, secde emri verildiği zaman meleklerin yanında bulunan İblis, secde etmedi. Onun cinlerden olduğu, şu ayet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır: "O, cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı”[48].

Dedik ki: Ey Adem! iblis Rabbine isyan etti, kendini beğendiği ve seni çekemediği için sana secde etmedi. Öyleyse onun,sana ve eşine düşman olduğunu bil. Ona baş eğmekten kaçın. Onun vesvesesinden ve batılı hak suretinde göstermesinden sakın. O, ikinize de düşmandır. Sizi Cennetten çıkarmasın. Yoksa geçiminiz bozulur, yorulursunuz. Sen ey Adem! Cennette asla acıkmayacak, çıplak kalmayacak, susamayacak, güneşe çıkıp da sıcağından rahatsız olmayacaksın. Cennette, Allah'ın sayılamayacak nimetlerinden yararlanacaksın.

Adem'e yapılan bu kadar hatırlatmalara ve İblis'ten sakındırılmaya rağmen İblis, O'na vesvese verdi. Allah'a İsyanı ona süsleyip hoş gösterdi. O'na: Ey Adem! Yemin ederim ki Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, "sırf, ikiniz de birer melek ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men'etti." dedi. Ve onlara: "Elbette ben size öğüt verenlerdenim" diye de yemin etti.

Ey Adem! Sana bir ağaç göstereyim mi? Onu yediğin takdirde ebedi kalıcılardan olursun. Sonu gelmez bir mülk ve hükümranlık sahibi olursun.

Böyle diyerek Adem'e iki yönden geldi. Biri ebedi yaşamayı sevme duy-liusu. Diğeri de mülk ve hükamranhk sahibi olma isteği. Şeytan, ayaklarını kaydırdı. Yalan söyleyip aldatarak onlara güldü. Haram kılman ağaçtan yediler. İşte o anda çirkin yerleri göründü. Görünen yerlerini örtmeye başladılar. Ağaç yapraklarını üst üste koyarak edep mahallerini gizlemeye çalıştılar.

Adem, Rabbine isyan etmişti. Geçimi ve yaşantısı bozulmuş, Allah'ın bildiği bir hikmetten dolayı durumu değişmişti. "Kötü yerleri onlara göründü" ayetinde kastedilen mananın, cinsellik güdüsünün ortaya çıkması olduğunu söyleyenler de olmuştur.

Bundan sonra Rabbi ona seçti. Yaptıklarından ötürü pişman olduğu için tevbesini kabul buyurdu. Onu doğru yola iletti. "Adem, Rabbinden bir takını kelimeler aldı. (Onlarla amel edip Rabbine yalvardı. O da) bunun üzerine onun tevhesini kabul etti”[49].

Yasaklanan ağaçtan yedikleri İçin,Adem ile Havva Cennetten çıktılar. Yere inmekle emrolundular. Yüce Allah buyurdu: Siz ve sizi fesada sürükleyerek Cennetten çıkarıp yere indirten şeytan, birbirinize düşman olarak aşağıya inin.

Ey Ademoğulları'Şu azılı düşmanınızdan sakının. Ona karşı tetik olun.

Peygamberler aracılığıyla benden size bir hidayet geldiğinde her kim hidayete tabi olur; doğru yola, hayır ve İyilik yoluna koyulur, nefsani heveslerinden uzaklaşır ise, onun yeri cennettir. Onun dünyada saptığını göremezsin. Onun bahtsız olduğunu da göremezsin! Bilakis o, ebedi saadet içindedir. Kendisine mal verilirse şükreder. Maldan mahrum bırakılırsa sabreder. O mutlu, halinden memnun, kanaatkar, yetinen ve inşaallah kurtuluşa erenlerdendir. Her kim beni anmaktan yüz çevirir, azgınlık ve şeytan yoluna girerse, onun için, yorucu, elem verici, dar bir geçim vardır. O, sürekli bir yorgunluk ve zahmet içindedir. Kendisine mal verilirse tek başına ondan'yararlanmak ister, kimseyi o maidan yararlandırmaz, helal-haram demeden daha fazlasına sahib olmak ister. Maidan mahrum kalırsa, Rabbinden hoşnud olmaz. Her iki durumda da o, keder ve sıkıntı içindedir. Kıyamet günündeyse kurtuluş ve mutluluk yollarını göremeyen kör bir kimse olarak haşredilecektir. Cehennemde kör bir kimse olarak haşredilecektir. Cehenneme yuvarlanıp düşecektir. Orası ne kötü bir yerleşim mekânıdır!

Ey Rabbim'Beni ne diye kör bir kimse olarak hasrediyorsun? Oysa ben dünyadayken gören birisi idim, diyecek. Cenab-ı Allah buyuracak ki: Şu anda sendeki körlük, göz körlüğü değildir. Dünyadayken kalbi gören bir kimse değildin. Bilakis, basiretsiz, kalbi görmeyen birisi idin. Peygamberlerimizin li.sanı ile ayetlerimiz sana geldi. Sen o ayetleri unuttun, ihmal ettin. Kalbinle o ayetlerdeki aydınlığı ve doğru yolu göremedin. Böylece bugün de sen unutulacak ve ateşin azabında bırakılıp ihmal edileceksin.

Nefsine karşı aşırı Şehvet uğruna kendini tüketen, Kur'an ayetlerinden uzaklaşan, onlara doğru dürüst iman etmeyen kimseleri işte böyle cezalandırırız. Andolsun ki, ahiret azabı ve korkunç halleri, dünya azabından daha şiddetli, kalıcı ve daha ezicidir. Çünkü ahiret azabı kesintisiz devam eder ve onlar, o azabın içinde ebedi kalırlar.[50]

 

İbret Ve Nasihatlar

 

128- Biz onlardan önce nicelerini helak ettik, bu, onları irşad etmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar. Doğrusu bunda, akü sahipleri için ibretler vardır.

129- Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü ve tâyin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.

130- Ey Muhammedi Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile teşbih et; gece saatlerinde ve gündüzleri de teşbih et ki Rabbinin rızâsına eresin.

131- Kendilerini sınamak İçin, dünyâ hayatının süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme. Rabbinin rızkı daha iyi ve daha devamlıdır.

132- Ehline, namaz kılmalarım emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden nzık istemiyoruz, sana rızık veren Biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır.

133- "Rabbînden bize bir mucize getirseydi ya" derler. Onlara, önceki Kitab'larda bulunan belgeler gelmedi mi?

134- Eğer onları Muhammed'den önce bir azaba uğratarak yok etseydik: ' 'Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?" diyeceklerdi.

135- De ki: "Herkes gözlemektedir siz de gözleyin. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz."[51]

 

Bazı Kelimeler:

 

Heda ve ihteda kelimeleri, meydana çıktı manasına gelir. "Karn'Mn çoğulu. Nesiller Enâ'nın çoğuludur. Vakitler demektir, "Medd"den gelir. Uzatmak manasını ifade eder: Gözlerinin bakışlarını onlara uzatma. Bakışlarını onlara dikme.

"Zevç" (çift)in çoğulu. Sınıflar.Hayatın süsü ve güzelliği.Önceki kitaplardakiierin açıklanması.

"Zillet" (aşağılık) tan gelir. Dünya azabıyla alçalma, ahiret azabıyla rezil olma.

"Terabbus" mastarından alınmadır. Sonucu gözetleyen manasına gelir.[52]

 

Açıklama:

 

Peygamberi yalanlayan, elçiliğini inkâr eden şu kâfirler gafil mi oldular? Bu gün tavanları üstüne çökmüş, hatta bazısının izi bile kalmamış olan meskenlerinde gezip gördüğünüz, sizden önceki Âd, Semûd, Eyke ashabı, Lût kavmi gibi helak ettiğimiz geçmiş milletlerin haberlerini almadılar mı "İşte şunlar, zulümleri yüzünden çökmüş (ıssız kalmış) evleridir'[53]

Bu anlatılanlarda akıl sahipleri için apaçık ayetler vardır. "Hiç yeryüzünde gezmediler mi ki (kendilerinden önce mahv olanların yerlerini görsünler de) düşünecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları olsun (akıllan başlarına gelsin, hak sözünü işitsinler). Zira gözler kör olmaz, (Çünkü gözlerin körlüğü, geçici bîr görme yetersizliğidir); Fakat (asıl) göğüslerdeki kaîbler kör olur. (Asıl felaket, kalb gözünün, basiretin kör olmasidır)"[54]

Azabın onlardan ertelenişine dair Râbbin tarafından geçmiş, söylenmiş bir söz ve belirtilmiş bir süre olmasaydı, seni yalanladıkları İçin, derhal mah-vedilmelcri gerekirdi. Bu nedenle onların dediklerine sabret, Rabbini överek teşbih et. Sabah namazında olduğu gibi, güneşin doğmasından önce, öğlen ve ikindi namazlarında olduğu gibi güneşin batmasından önce, akşam ve yatsı namazıyla teheccüd namazında olduğu gibi, gecenin bir kısmında Rabbine hamd edip O'ndan bağışlanma dileyerek namaz kıl. Ey Muhatap! Özellikle sen, gündüzün iki ucunda, güneş doğarken ve batarken namaz kıl. Böylece belki büyük mükâfata kavuşup hoşnud olursun. Yalanlayıcıların yalanlamasına, müşriklerin inadına ve kafirlerin, Peygamber (s.a.v.) ile ashabına eziyet edişlerine karşı ilaç olarak sabır ve teselli tavsiye edilmesine gelince; bunun anlam ve hikmeti açıktır. İlaç olarak teşbih, tekbir, istiğfar ve namazın tavsiye edilmesi ise, ruhun beden çerçevesinde etkili olduğunu göstermektedir. Çünkü namaz ve teşbih, ruh için kuvvetli bir gıdadır. Ruh kuvvetlenince bedensel acı ve yorgunluklar çok az hissedilir. Bu acı ve yorgunlukların hissedilişi, yok denecek kadar azalır. Peygamber (s.a.v.) efendimizin şu hadİs-i şerifini her halde okumuşsunuzdur. Hz. Fatıma, kendisinin ve çocuklarının yiyeceklerini el değirmeniyle öğütürken çektiği zahmeti babasına anlatarak şikayette bulunmuş, Peygamber (s.a.v.) de kızına şöyle demiş: "Yatağına girdiğinde otuz üçer kere Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü ekber de". Fatıma (R.A.) da: "Bundan sonra, daha Önce duyduğum yorgunluk ve eziyetleri artık duymaz oldum" demiş.

Bedenî yorgunluğun teşbih, îahmid ve tekbirle ilgisi nedir?!! Ama görülüyor ki bu, ruhun gıdasıdır. Ruh güçlenince beden yorgunluk hissetmez. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Onların dediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini överek teşbih et..." Bu da Peygamber efendimize yapılan bir başka irşad ve nasihattir ki buna, O'ndan Önce bizim uymamız gerekir.

Bazı kimseleri kendisiyle yararlandırdığımız nimetlere göz dikmeyin. Bunlar, dünya hayatının süsü ve güzelliğidir. Yani onlardaki nimetlerin mislini isteyerek, hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla o nimetlere bakma. Onları sınamak için bu nimetleri verdik. Rabbınin ahiretteki rahmeti, bütün bunlardan daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Bu ayet-i kerime, çalışmadan tembel tembel oturmamazı emretmiyor. Yalnız, kâfirlerin ellerindeki geçici ve fani dünya malının mislini istememizi yasaklıyor. Dünyayı en büyük amaç edinmemek, ahireti 'de temelli terketme-mek, başta gelen sorumluluklarımizdandır.

Aksine, Allah'ın hoşnutluk ve taatîni tercih ederek ahiret için çalışmalı, dünyadaki payımızı da unutmamalıyız. Dünyalığımızı kaybettik diye üzül-memeli, dünyanın bize yöneldiğini görünce de şevinmemelİyiz. "Ebedi yaşa-yacakmışsm gibi dünyan için çalış. Yarın ölecekmişsin gibi ahiretin için çalış!'

İşte bir başka öğüt: Ailene, yakınlarına, sahabilerine, dostlarına, namaz kılmalarını emret. Namazı onlara sevdir. Namazın zorluğuna dayanıp sabretmelerini onlara öğret. İhtiyaçlarınızın giderilmesi, sıkıntılarınızın ortadan kalkması için namaz İle Allah'tan yardım dileyin. Peygamber (S-AV.) efendimiz sıkıntılı bir duruma düşünce namaza yönelirdi.

Ey Muhammedi Yüce Allah, namaz ile senden bir nzık İstemiyor. "Ben onlardan nzık istemiyorum. Şüphesiz nzık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allahtır'[55].Ne kendini, ne de aileni nzıklandırmanı istemiyoruz. Beni beslemelerini de istemiyorum. Şüphesiz nzık veren, sağlam ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. Sen O'nu hoşnud etmeye bak ki, istediğin kadar vererek o da seni razı etsin. Bil ki iyî sonuç, takva sahiplerinindir.

Peygamber (s.a.v.)'in elindeki mucizelerle, Özellikle ebedi olan Kur'an mucizesiyle yetinmemişçesine daha başka mucizeler gösterilmesini öneriyorlardı. Küfür ve inadlarından dolayı dediler ki: Muhammedi Rabbinin yanından bize Musa'nın asâ'sı ve Salih'in devesi gibi bir mucize getirmeli değil miydi?

Onlar köreldüer mi? Önceki kitaplarda mevcud olan şeylerin açıklaması kendilerine gelmedi mi? Bütün bu istedikleri şeyler, kendinden Önceki kitapları doğrulayıcı, koruyup kollayıcı olan Kur'an'da onlara gelmiştir. Daha önce gelip geçmiş milletlerin bazı mucizeler istedikleri, istedikleri mucizeleri gösterîlince onlara inanmadıkları, bu nedenle de Rablerinin kendi kalından bir azab ile onları helak ettiği, Kur'an'da anlatılmaktadır.

Toparlayıcı, kapsayıcı, her şeyi detaylı olarak açıklayıcı, anlatmadık hiçbir şey birakmayıcı, önceki kitaplarda yer alan hususların hepsini ve daha fazlasını içerici olan bu Kur'an'dan sonra nasıl olur da başka bir mucize gösterilmesini isterler?

Şayet onları, Kur'an'm Hz. Muhammed'e nüzulünden önce bir azab ile mahvetseydİk: Rabbimiz bir elçi gönderseydin de dünyada alçaklık ve ahirette de azabla rezil olmadan Önce senin ayetlerine tabi olup inansaydık1 derlerdi.

"Peygamberler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalma-sin."[56]

Ey Muhammedi De ki: Gerek bizden, gerek sizden herkes gözetlemektedir. Eşin sonunun neye varacağını beklemektedir. Gözetleyin ve sonucu bekleyin bakalım. Düzgün ve dosdoğru yolun sahipleri, hidayete erişenler kimlerdir, sapaklığa düşenler kimlerdir bileceksiniz!

Evet, işlerinin sonucunu ve küfürlerinin sonunu öğrendiler.[57]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/15.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/15-16.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/16.

[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/16-17.

[5] Kehf: 6.

[6] Fetih: 10.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/17-19.

[8] Tâ-hâ: 98.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/19-20.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/20-21.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/21.

[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/21-23.

[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/23-24.

[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/24.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/24-26.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/26-27.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/27.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/27-28.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/28-29.

[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/29-30.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/30.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/31.

[23] Neml: 14.

[24] İsra: 102.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/31-33.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/33-35.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/35.

[27] Şuara: 41-42.

[28] Nil'in Vefa günü: Islâmdan önce Mısırlılar, Nil nehrinin kendilerine bol su vermesi için senede bir şenlikler düzenler, bu şenlikleri yaparken de Nil'e genç bir kız atıp kurban ederlerdi. Bu cahili geleneği Hz. Ömer kaldırdı. (Çeviren).

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/36-39.

[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/39-40.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/40.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/40-41.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/41-43.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/43-44.

[35] A'raf: 142.

[36] A'raf: 138.

[37] A’raf: 142.

[38] A’raf: 150.

[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/44-47.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/47-49.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/49.

[42] Enbiya: 47.

[43] Kıyamet: 16-17.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/49-51.

[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/51-53.

[46] Haşr: 19.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/53-54.

[48] Kehf: 50.

[49] Bakara: 37.

[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/54-56.

[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/56-57.

[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/57.

[53] Neml: 52.

[54] Hac: 46.

[55] Zâriyât: 57-58.

[56] Nisa: 165.

[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/57-60.