Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 021Enbiya
Enbiyâ Sûresi
21
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
73
Âyet Sayısı :
112
Nüzulü
Mushaf'taki sıralamada yirmi birinci, iniş sırasına göre yetmiş üçüncü sûredir. İbrahim sûresinden sonra, Mü'minûn sûresinden önce Mekke döneminde inmiştir. Abdullah b. Mes'üd, "Benî İsrail (İsrâ), Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sûreleri, benim Mekke'de ilk öğrendiğim güzel sûrelerdir" demiştir.[1] Bazı miifessirler 44. âyetinin Medine döneminde nazil olduğu kanaatindedir.[2]
Adı
Sûrede başka konuların yanında on yedi peygamberden söz edildiği ve onların kavimleriyle olan münasebetlerine dair bilgilere yer verildiği için sûreye "peygamberler" anlamına gelen Enbiyâ adı verilmiştir. [3]
Konusu
Sûrede Allah'ın birliğinin yanı sıra O'nun eş, ortak ve çocuk edinmekten münezzeh olduğu; vahiy, peygamberlik ve insanların vahiy karşısındaki tutumu, kıyamet alâmetleri, kıyamet halleri, öldükten sonra dirilme ve hesap verme gibi İslâm'ın temel inançları ele alınmakta; insanlarda ve kâinatta Allah'ın kudretini gösteren delillere, Allah'ın büyüklüğüne kâinatın bütünlüğü ve düzeni ile Allah'ın birliği arasında bir irtibat bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu arada hayat ve ölüm konularına yer verilmekte, hiçbir insanın ebedî olarak yaşayamayacağı hatırlatılarak insanların bu gerçek ışığında davranmaları istenmektedir. Peygamberleri yalanlayan önceki kavimlerin helak oldukları, sonrakilerin onların yurtlarını ve kalıntılarım gördükleri halde ibret almadıkları için cezaya çarptırıldıkları bildirilmekte; Hz. İbrahim'in putperest kavmiyle olan mücadelesine, bazı peygamberlerin kıssalarından kesitlere yer verilmekte, son olarak da Hz. Muhammed aleyhis selâmın âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber olduğu ifade edilmekte ve davetinin esasları açıklanmaktadır. [4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Gaflet içinde haktan yüz çe-viredursunlar, insanların hesaba çekilecekleri gün gelip çatmıştır. 2-3. Ne zaman rablerinden kendilerine yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, kalpleri gaflet içinde, alay ve eğlence konusu edinerek dinlemişlerdir. O zalimler, "Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?" diye gizlice fisıldaşmaktalar. 4, Peygamber dedi ki: "Benim rabbim yerde ve gökte konuşulan her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, bilendir." 5. "Hayır, dediler, bunlar saçma sapan düşlerdir; bilâkis onu kendisi uydurmuştur. O peygamber değil, şairdir. Böyle değilse bize öncekilere gönderilenin benzeri bir mucize getirsin." 6. Bunlardan önce helak ettiğimiz toplumların da hiçbiri iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler? 7. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik; eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorun. 8. Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, ölümsüz de değillerdir. 9. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Böylece, hem onları hem de dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdir- dik; haddi aşanları da helak ettik. 10. Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? [5]
Tefsiri
1. Yüce Allah dünyayı, hayatı ve ölümü imtihan için yani kimin daha güzel işler yapacağını ortaya çıkarmak için yaratmış, dünyada insana sayılamayacak kadar çok nimet vermiştir. Bu nimetlerin karşılığında ondan kendisine şükretmesini, emirlerine itaat edip yasaklarından sakınmasını istemektedir. Âyet-i kerîmede verilen bu nimetlerden insanların bir gün hesaba çekileceği ve o günün yaklaştığı haber verilerek uyarılmakta, o gün için hazırlıklı olmaları istenmektedir. Ancak bir imtihan varlığı olarak yaratılan İnsanoğlu, bu uyanlara rağmen hürriyetini yanlış yönde kullanarak nefsinin isteklerine uyup gerçeklere sırt çevirebilmekte ve kendine verilmiş olan bu sınırlı ömrü gaflet içinde geçirebilmektedir. Müminin gauet-te bulunması, âhiret gününe iman ettiği halde orası için gereken hazırlığı yapmadığı, günahlardan sakınmadığı, tövbe edip Allah'a kulluk görevlerinde gereken hassasiyeti göstermediği ve iyi işler yapmadığı anlamına gelir. İnkarcının gaflette bulunması ise kendini yaratan bir aşkın kudretin bulunduğunu, başı boş bir varlık olarak yaratılmış olmadığını, dünyada yaptığı iyiliklerden de kötülüklerden de sorumlu olduğunu düşünmemesi, peygamber ve ilâhî vahiy tarafından uyarıldığında da bunlara sırt çevirmesi ve kuiak tıkamasıdır. Oysa hesap günü kesinkes geleceği için âyette geçmiş zaman şekli kullanılmıştır. [6]
4-6. Hasan-ı Basrî, peygamberden mucize isteyen kavimlere mucize gösterildiği takdirde iman etmezlerse kökleri kesilecek şekilde cezalandırılacaklarına dair Allah'ın hükmü olduğunu söylemiş; soylarından dindar nesiller geleceği, dolayısıyla onların eliyle İslâmiyet kıyamete kadar yaşayacağı için Hz. Peygamber'in ümmetinden bu hükmün kaldırıldığını, bu sebeple bu ümmet içinden inkarcıların, sırf inkâr ve alay maksatlı mucize isteklerine cevap verilmediğini ifade etmiştir. [7]
7. "Bilenler" diye tercüme ettiğimiz "ehlü'z-zikr" tamlamasını müfessirler, "Tevrat veya İncil'i okuyup bilgi sahibi olan Ehl-i kitap (yahudi ve hıristiyanlar)" anlamında yorumlamışlardır. Kur'an'ın bir isminin de "zİkr" oluşunu dikkate alan bazı tefsirciler "Bilenlerden maksat, Kur'an ehli olanlar yani müslümanlardır" demişlerse de bu görüş tenkit edilmiştir. Zira Kur'an'ı kabul etmeyenlere Kur'an ehlini şahit göstermenin bir anlamı yoktur. [8]Âyet dolaylı olarak, bir konuda bilgi sahibi olmayanların, o konunun ehlinden, uzmanlarından sorup öğre- nerek doğru bilgi edinmeleri gerektiğini belirtmekte, dolayısıyla Kur'an hakkında bilgisi olmayanların da peşin bir yargıda bulunmayıp Kur'an hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olanların bu birikiminden yararlanmaları gerektiğine işaret etmektedir. Sonuçta âyetin bu bölümü, Kur'ân-ı Kerîm'in genel olarak bilgi ve uzmanlığa verdiği önemi ortaya koymaktadır. [9]
8. Müşrikler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul edebilmeleri için onun insan üstü varlıklardan olması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Oysa gönderilen peygamberlerin tamamı insandı. Onlar da diğer İnsanlar gibi yer, içei, uyur, evlenir, çocuk sahibi olur, kısaca diğer insanların özelliklerini taşırlardı. [10]
10. "Öğüt" anlamında çevirdiğimiz zikir kelimesi, "şan, şeref, uyan, vaad ve din konusunda gerekli olan şeylerin açıklaması. [11] "kişinin elde ettiği bilgiyi zihinde koruma kabiliyeti, bir şeyin zihinde tutulması, hatır-latıcı, hatırlama, hâtıra, akılda tutulması gereken her şey" anlamlarına da gelmektedir. [12] İnsanlara indirilen kitaptan maksat da Kur'an'dır. Allah Teâlâ insanların şeref ve şanını koruyup yücelten, onları uyaran, öğüt veren ve dinleri konusunda gerekli açıklamaları yapan bir kitap indirdiğini belirtmiş ve insanların kitabı okuyup akıllarını da kullandıkları takdirde bu nimetlere kavuşacaklarına işaret etmiştir. Âyet aynı zamanda Hz. Peygamber'den mucize isteyen müşriklere de cevap teşkil etmektedir; yani şöyle denmiş olmaktadır: Peygamber size bu özellikleri taşıyan bir kitap getirmiştir, bu sizin için yeterli değil mi ki başka mucize istiyorsunuz? Bu uyan başka bir âyette de ifade edilmiştir. [13]
Meali
11. Biz, halkı zulme sapmış nice ülkeyi yerle bir ettik; arkasından da başka topluluklar vücuda getirdik. 12. Azabımızı hissettiklerinde hemen oralardan kaçmaya başlarlardı! 13. Onlara, "Kaçmayın! Sorguya çekilmeyi beklemek üzere içinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün!" (denmiştir). 14. "Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zalim insanlarmışız!" derler. 15. Biz kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu yakınmaları sürüp gider. 16. Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakiler! oyun olsun diye yaratmadık. 17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapmayız. 18. Bilâkis biz, hakkı bâtüın oaşuıa çarparız da onun işini bitirir; bîr de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size! 19. Göklerde ve yerde olanlar hep O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne kibirlenirler ne de yorulurlar, 20. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı teşbih ederler. [14]
Tefsiri
11-15. Allah Teâlâ, sahip oldukları maddî imkânlara aldanarak şınıaran, azgınlaşan ve günahlara boğulan toplumların başlarına gelen felâketleri hatırlatarak Hz. Peygamber'! yalancılık ve sihirbazlıkla itham eden müşrikleri uyarmaya devam etmektedir. Bu âyetlerin muhatabı Mekke müşrikleri olmakla birlikte, yaşa-yışlarıyla topyekun yok olmayı hak eden her millet için bir tehdit ve uyarı anlamı taşımaktadır. Yüce Allah, geçmişteki insanların haksızlık ve azgınlıktan sebebiyle helak edildiklerini, böylece tarih sahnesinden silinip gittiklerini anlatmak suretiyle yeni nesillerin bundan ders almalarım istemektedir. Öncekiler sahip oldukları imkânları kullanarak başlarına gelen felâketlerden kaçıp kurtulmak istedikleri halde nasıl kurtulamamışlar; haksızlıklarını itiraf etmekten, kendilerini kınamaktan başka çare bulamamışlarsa sonrakilerin de haksızlık ve azgınlık göstermeleri halinde aynı sonuçla karşılaşacaklarına işaret edilmektedir. [15]
16-17. Yüce Allah'ın bu evreni oyun ve eğlence olsun diye,yanİ anlamsız ve boş yere yaratmadığı bildirilmekte; aksine evren ve ondaki her şeyin yaratılışında hikmetli bir planın var olduğuna ve dolaylı olarak insanların bu hikmeti keşfetmeye çalışması gerektiğine işaret edilmekte; ardından da Allah'ı insanlara benzer bir varlık olarak düşünen putperestlere karşı, O'nun, beşerî özelliklerden olan oyun ve eğlenceyle uğraşma, boş ve anlamsız işler yapma gibi zaaflardan münezzeh olduğu vurgulanmaktadır. O'nun yaratması da anlamlı ve hikmetlidir. Bu âlemin hik-ındsiz, gayesiz, hoş ve bâtıl olarak yaratılmış olduğunu ancak inkarcılar düşünür. [16] Onlara göre hayat sadece dünya hayatıdır, âhiret hayatı diye bir şey yoktur. [17]
18-20. Allah Teâlâ, hakkın bulunduğu yerde bâtılın bannamayacağını, yok olup gideceğini mecazi bir anlatımla ifade edip, kendisi hakkında yakışıksız sözler söyleyenlerin, Kur'an'a sihir, saçma sapan rüya vb. nitelemeler yakıştıranların, Peygamber'! yalancılıkla itham edenlerin, evrenin sadece dünya hayatı için yaratılmış olduğuna inananların kendilerine yazık ettiklerini haber vermiştir. Halbuki Allah evrende ne varsa her birini bir hikmete bağlı olarak yaratmıştır, hepsi O'nun mülkü ve kullandır. O, hiçbir şekilde yarattıklarına muhtaç olmadığı gibi yarattıkları da O'na ortak değildir. Hepsi iradeli veya iradesiz olarak O'na kulluk eder; evrende Allah'ı teşbih etmeyen hiçbir varlık yoktur, fakat insanlar bunu anlamazlar. [18]
Müfessirler 19. âyette, Allah'ın huzurunda bulunduğu bildirilen varlıkların melekler olduğunu ifade etmişlerdir. Melekler Allah'a ibadet etme hususunda ne kibirlenirler ne de yorulurlar; bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı teşbih ederler; Allah'a kulluktan kaçınmazlar. [19] O'na isyan etmez, kendilerine emredileni yerine getirirler. [20] "O'nun huzurunda bulunanlar" ifadesini, "yalnızca melekleri değil, aynı zamanda Allah'a karşı sorumluluk duyan ve bütün varlığı ile O'na boyun eğen İnsanları da İçine alacak şekilde geniş anlamıyla ele almak mümkündür. [21]
Meali
21. Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de ölüleri bunlar mı diriltecek? 22. Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin de göğün de düzeni bozulurdu. Demek ki arşın rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. 23. Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir. 24. Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: "Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı!" Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bunun için de inatla yüz çevirirler. 25. Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, "Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım. 26. Böyle iken "Rahman evlât edindi" dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilakis o evlât dedikleri lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır. 27. O'ndan önce konuşmazlar; onlar sadece O'nun emri ile hareket ederler. 28. Allah onların önlerindekini de arkala-rındakini de bilir. Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat etmezler. Onlar Allah korkusundan titrerler! 29. Onlardan her kim, "Tanrı O değil, benim!" derse biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimlere böyle ceza veririz! [22]
Tefsiri
21. Surenin başından buraya kadar daha çok peygamberlikle ilgili konulara yer verildi. Burada ise (21-29) ise Allah'ın birliğinin ispatı, eşinin, benzerinin ve zıddının bulunmayışı gibi konulaT ele alınmaktadır. Müşrikler Allah'ın varlığına ve evrenin yaratıcısı olduğuna inandıkları halde elleriyle yaptıkları putları O'na ortak koşup onlara tapıyorlar; böylece putların kendilerini Allah'a yaklaştıracağına ve kendilerini O'nun vereceği cezadan koruyacağına inanıyorlardı. Ancak öldükten sonra dirilmeye inanmadıkları için putların ölüleri dirilteceğini iddia etmiyorlar, aksine böyle bir şeyin olamayacağını savunuyorlardı. [23] Ama onlar, kendisine tanrı diye tapılan bîr varlığın öldürme ve diriltme gücüne sahip olması gerektiğini, oysa taş ve ağaçlardan yontarak yaptıkları cansız putların ölüleri diriltmesinin söz konusu olamayacağını düşünemiyorlardı. [24]
22-23. Müşrikler, Allah Teâlâ'nm evreni yarattıktan sonra yönetimde kendisine ortaklar edindiğini iddia ediyorlar, özellikle hac ibadeti esnasında telbiye yaparken bunu dile getiriyorlardı. [25] Âyet-i kerîme bunun imkânsızlığını vurgulamaktadır. Burada şu kanıt ortaya konmaktadır: Bir ülkede birden Tuzla başkan olmadığı gibi evrende de birden fazla ilâhın buLunması mümkün delildir. Eğer varlık âleminde Allah'tan başka ilâh olsaydı İlâhlar arasında yaratriıa, yönetme ve üstünlük konularında anlaşmazlık meydana gelir, bu da varlığın yaratılma imkanının ortadan kalkmasına veya evrenin nizamının bozulmasına sebep olurdu. Birden fazla ilâhın anlaşarak evreni ortaklaşa yönettikleri farzedilirse bu durumda da ilâhların her biri tam değil, noksan etken olmuş olur. Noksan olan ise ilâh olamayacağından hiçbirinin ilâh olmaması gerekir. Kısacası ister bağımsız olarak isterse ortaklık şeklinde Allah'tan başka ilâhın bulunması aklen mümkün görülmemektedir; vahiy ise zaten Allah'tan başka ilâhın varlığını reddetmektedir. Şu halde Allah'tan başka tanrı yoktur. [26]
âyette Allah'ın sorguya çekilemeyeceği ifade buyunılmaktadır; çünkü sorgulayanın daha üstün, bilgili ve yetkili olması gerekir. Halbuki Allah'tan üstün, bilgili ve yetkili bir varlık yoktur. Ayrıca sorumluluk kavramı, dürüstlük ve adaletinden şüphe edilen varlıklar için söz konusu olup Allah için böyle bir durum muhal olduğundan O'nun hakkında sorumluluktan bahsetmek de anlamsızdır. [27]
24.Önceki âyet kümesinde evrende Allah'tan başka ilâh olmadığının aklî delilleri verilmişti; burada ise Allah Teâlâ kendisine ortak koşanlardan, gerek Hz. Muhammed'e indirilen kitaptan gerekse önceki peygamberlere indirilmiş olan Tevrat, İncil vb. ilâhî kitaplardan, iddialarım İspatlayacak naklî delil getirmelerini istemektedir. Bu kitaplar yerde ve gökte Allah'tan başka tanrı olmadığını haber vermiştir. Ancak âyette ifade buyurulduğu gibi çokları bu gerçeği bilmezler, öğrenmek istemedikleri için de ona sut çevirirler, [28]
25.Allah Teâlâ' nm, insanlar arasından bazılarını peygamber olarak görevlendirip bunlara kitaplar göndermesindeki maksadı, insanların Allah'ın varlığına, birliğine inanmalarını ve sadece O'na kulluk etmelerini sağlamak, onları sapık inançlardan ve kötü davranışlardan korumaktır. Bu bakımdan ilâhî dinler amaç ve öz itibariyle birdir. [29]
26-29. İnsanlar çoğu zaman bâtıl inançlara saplanmış, Allah'a ulûhiyyeti ile bağdaşmayan sıfatlar yakıştırıp O'na ortaklar koşmuşlardır. Hıristiyanlar Hz. îsâ'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia ederken, bazı putperestler de meleklerin Allah'ın kızları olduğunu ileri sürmüşlerdir. [30] Çocuk sahibi olmak veya evlât edinmek bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Oysa Allah bundan münezzehtir, O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Onların evlât diye Al-îah'a yakıştırdıkları, Allah katında yüksek mevkide ve yüce makamda bulunan, Allah'a teslim olmuş kullarıdır; Hz. îsâ da melekler de Allah'ın ilmini, kudretini ve yüceliğini bildikleri için O'nun emrine aykırı hareket etmekten sakınırlar. [31]
Melekleri Allah'ın kızları kabul edip onlara tapan müşrikler, meleklerin Allah katında kendilerine şefaat edeceğine inanıyorlardı. Oysa Allah kimin için şefaat edilmesine izin verirse ona şefaat edilecektir. Bunlar da dünya hayatında Allah'ın dinine nzâ göstermiş, günahları olsa bile İman yönünden O'nun rızâsını kazanmış kimselerdir. [32] 29. âyetin son cümlesi tanrılık iddiasında bulunan yaratılmışların veya O'ndan başka varlıklara tanrılık yakıştıranların zalim olduğuna, bu sebeple de cehenneme atılmak suretiyle cezalandırılacağına işaret etmektedir. Buradaki zulüm kavramı, adaletin zıddı olup "birine layık olduğu hakkı, yetkiyi, üstünlüğü tanımamak" anlamına gelmekte ve bu bağlamda yalnızca Cenâbı-Hakk'a ait olan ilâhhk sıfatını ve yetkisini başka bir varlığa nispet etmek suretiyle hakkın ve adaletin dışına sapmayı ifade etmektedir. [33]
Meali
30. İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmazlar mı? 31. Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik; hedeflerine ulaşsınlar diye de orada vadiler, yollar açtık. 32. Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün işaretlerine sırt çevirmektedirler. 33.0, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. [34]
Tefsiri
30-33, Allah'ın birliğini, ortağı ve benzerinin bulunmadığını, bu evren ve içindeki varlıklar yok olduktan sonra onları yeniden yaratabilecek sonsuz güce sahip bulunduğunu gösteren delillere yer verilmektedir. Kur'an âyetlerini bilimsel buluş veya teorilerle açıklamak her zaman ve her âyet için isabetli bir yöntem olmamakla birlikte, evrenin yaratılışı konusundaki teoriler ve tabiat bilimlerindeki gelişmelerin bu âyetlerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olduğunu söylemek mümkündür. 30. âyetteki "göklerin ve yerin bitişik olup ayrılması ve her canlının sudan yaratılması" ifadesini müfessirler farklı şekillerde yorumlamışlardır:
1. Eski müfessirlerin görüşleri şöyledir:
Göklerle yer birbirine bitişikti, Allah onları ayırdı ve aralarına havayı yerleştirdi.
Gökler birbirine bitişikti, Allah onu yedi kat gök haline getirdi; yer de bitişikti; onu da aynı şekilde yedi kat yer haline getirdi.
Allah Önce geceyi yarattığı için her şey karanlıktı, sonra gündüzü yaratarak karanlığı yardı.
Gökler birbirine yapışıktı, yağmur yağdırmıyordu; yer de yapışıktı, bitki bitilmiyordu, Allah gökleri yağmurla, yeri de bitki ile yanp ayırdı.
Taberî âyetin devamını dikkate alarak son görüşü tercih etmektedir. [35]
2. Modern zamanlarda yazılmış bazı tefsirlerde ise âyet şöyle açıklanmaktadır:
Âyette evrenin başlangıçta bir bütün yani tek bir kütle olduğu, bu kütlenin sonradan bölünüp parçalara ayrıldığı açık bir şekilde ifade edilmektedir. Kur'an'm bu ifadesi günümüzde genellikle astrofizikçilerin evrenin oluşumu hakkında kabul ettikleri teoriye uygun düşmektedir. Bu bilim adamlarına göre uzaydaki cisimler vaktiyle bir gaz ve toz kütlesi (nebula, bulutsu) halinde idi. Merkezî çekim sebebiyle büzüşüp muhtelif noktalarda yoğunlaşan bu gaz kütlesinden zamanla küreler halinde parçalar koparak uzay boşluğuna fırlamış; merkezî çekim kuvvetinin etkisiyle dönmeye, uzayın soğukluğu sebebiyle de soğumaya başlamıştır. Bu dönüş esnasında yoğunlaşan ana kütlelerden de bazı parçalar kopmuş ve ana kütlelerin etrafında dönmeye devam etmiştir. Böylece tek bir kütle, galaksi ve güneş sistemlerine, bunlardan da giderek yıldızlara, gezegenlere ve bunların uydularına dönüşmüş, nihayet güneşin uydusu olan dünyamızın da içinde yer aldığı gezegenler iyice soğuyarak bugünkü şekillerini almıştır.
''Gökler ve yer ayrı ayrı birer bütündü, Allah gök kütlesini ayırarak bugünkü sistemi meydana getirdi; yeri de dağları, dereleri, ovaları, bitkileri, denizleri ve adaları bulunan kıtalara ayırdı." Nitekim Fussılet sûresinin 9-12. âyetlerinde bu anlayışa işaret edilmektedir.
"Gökten yağmur yağmıyordu, yerde bitki bitmiyordu. Allah Teâlâ yağmuru yağdırdı, bitkiyi bitirdi." Fâtır sûresinin 9. âyetinde de buna işaret vardır. [36]
Âyette hayatın temelinin suya dayandığına işaret edilmek üzere canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı bildirilmektedir. Mevcut bilgilerimize göre de dünyamızdan yükselen gaz ve buharlar, yoğunlaşarak yağmur şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş, böylece denizler ve okyanuslar meydana gelmiştir. Suda yosunlaşma ile başlayan canlılar âlemi, ilâhî kanunlara göre gelişerek bugünkü halini almıştır. Bilimin verilerine göre canlıların birleşiminin yandan fazlasını su oluşturmaktadır. Başka bir âyette Allah Teâlâ'nın her canlıyı sudan yarattığı açık bir şekilde ifade edildikten sonra canlıların özelliklerine göre türlerine ayrıldığı belirtilir. [37] Allah en gelişmiş canlı türü olarak da yine içinde suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı yaratmıştır. [38]
Muhanımed Esed'e göre "Her canlıyı" sudan yarattık" ifadesi üç boyutlu bir anlam taşımaktadır:
1. Su bütün canlı türlerinin ilk örneğinin (prototype) ortaya çıktığı ortamdır..
2. Var olan veya tasarlanabilen bütün sıvılar içinde yalnızca su, hayatın ortaya çıkıp tekamül etmesi için uygun ve gerekli özelliklere sahiptir.
3. Hayvansal veya bitkisel, canlı her hücrenin fiziksel temelini oluşturan ve içinde hayat olgusunun belirebileceğî yegâne madde ortamı olan protoplazma büyük ölçüde sudan ibarettir ve bütünüyle suya dayanmaktadır.
Evrenin başlangıçtaki fiziksel birliğine işaret eden önceki ifadeyle canlı âlemin elementer birliğine işaret eden bu ifadenin birlikte ele alınması, bütün yaratılış olgusunun dayandığı tek bîr planın, tek ve tutarlı bir yaratma eyleminin ve buna bağlı olarak da tek bir yaratıcının varlığına götürmektedir. [39]
Eski müfessirler 31. âyetteki "Onları sarsmasın diye yeryüzüne sağlam dağlar yerleştirdik" ifadesini açıklarken, önce dümdüz ve üstünde ikamet edilemeyecek kadar hareketli olan yerkürenin üzerine dağların yerleştirilmesi sayesinde onun istikrarlı ve üzerinde yaşanılabilir bir hale getirildiğini söylemişlerdir. Dağların birer kazık veya destek yapıldığını ifade eden bu vb. âyetlerde yer kabuğunun sertleşme sürecine işaret edildiği tahmin edilmektedir. Dağların inişli çıkışlı, irili ufaklı yaratılmış olması, aralarında bir bölgeden diğerine geçişi sağlayan geçit ve vadilerin bulunması, uzay boşluğunda dönmekte olan yer yuvarlağının hareketini bir balans unsuru gibi dengelemekte, İnsanların yeryüzündeki yaşayışlarını ve bölgeler arasındaki ulaşım faaliyetlerini de kolaylaştırmaktadır. [40]
32. âyette geçen "korunmuş tavan" benzetmesinin dünyayı saran atmosferi ve 30. âyette söz konusu edilen nebulanm bölünüp parçalanmasıyla meydana gelen galaksilerin, güneş sistemleri ve yıldızların oluşturduğu kozmik uzayı ifade et-lijüi anlaşılmaktadır. Allah'ın kurduğu bir düzen ve denge içinde yaratılmış olan kozmik uzay, merkezkaç kuvvetlere ve karşılıklı kütlesel çekimlere dayanarak hareket etmekte ve bu sistem sayesinde parçalanıp yok olmaktan korunmaktadır. [41]
Kur'an'da "gökyüzünün âyetleri" diye ifade edilen ve her biri Allah'ın varlığını ve sonsuz kudretini gösteren bu delillerden inkarcıların İbret almaları gerekirken, onlar yüz çevirerek geçip gitmektedirler. 33. âyette, canlı varlıkların hayatını doğrudan ilgilendiren bu kozmik delillerden bazıları özel olarak zikredilmektedir. Bunlar canlıların sükûnet içerisinde dinlenmelerini sağlayan gece, çalışıp geçimlerini sağlamalarına vesile olan gündüz, ısı ve ışınlarıyla dünyayı aydınlatan ve ısıtan güneş, gece karanlığında canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar güneşten aldığı ışını yansıtan aydır. [42]
Meali
34. Senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? 35. Her can ölümü tadacaktır. Denemek için Sİ2İ hayırla da şerle de imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz. 36. İnkâr edenler seni gördükleri zaman, onlar, Rahmân'ın kitabını inkâr edenlerin ta kendileri olarak "İlâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diye mutlaka seninle alay ederler, 37. İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin. 38, "Eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?" diye soruyorlar. 39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi! 40. Bilâkis onlara kıyamet ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecek. Artık ne onu geri çevirebilecekler ne de kendilerine süre verilecektir! 41, Kuşkusuz, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti; ama o alay konusu ettikleri şey müminlerle alay edenlerin tepelerine biniverdi. [43]
Tefsiri
34-35. Sûrenin baş kısmında (3-5. âyetler) belirtildiği üzere müşrikler Hz. Peygamber'in yeme, içme, evlenme vb. özelliklerine bakarak onun peygamber olamayacağını, ancak bir sihirbaz veya bir şair olduğunu iddia ediyor; zamanla bir felâkete uğrayarak yok olacağına veya eceliyle öleceğine, böylece peygamberlik iddiasının da sona ereceğine inanıyorlardı[44] Yüce Allah onların yersiz temennilerine cevap olmak üzere bu âyetleri indirerek peygamber dahî olsa hiçbir insana ölümsüzlük vermediğini, Peygamber'in ölümünü bekleyenler dahil olmak üzere her canlının ölümü tadacağını bildirmektedir. Nitekim başka bir âyette Hz, Peygambere hitaben, "Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek"[45] buyurarak bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmiş, ölüm ve ölüm ötesi hakkında umursamaz davrananlara bu tutumlarının kendilerini hiçbir şekilde bu gerçeklerden kurtaramayacağını haber vermiştir. 35. âyet, insana ölümlülüğü, hayatın İyi ve kötü yönleriyle bir sınav alanı olduğu, sonunda herkesin Hakk'm huzuruna varıp hesap vereceği gerçeğinin yalın fakat etkili bir ifadesidir. [46]
36-41. Hz. Peygamber putların tanrı olamayacağını, dolayısıyla kimseye fayda veya zarar veremeyeceğini söylediği ve puta tapanları kınadığı için müşrikler onunla karşılaştıklarında "İlâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek onu küçümseyip kendisiyle alay ederlerdi; hatta Allah'ın birlik vasfı ve rahman ismiyle anılmasına, O'nun gönderdiği kitabın zikredilmesine tahammül edemezlerdi. Bu âyetlerde onların bu küstahça tutumu kınayıcı bir üslûpla dile getirilmekte; daha sonra âhiret inancı ve sorgulamalıyla ilgili aynı alaycı ve inkarcı yaklaşımları özetlenerek beklemedikleri o günün, hak ettikleri o cezanın mutlaka gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir.
Müfessirlerin bu 39. âyetle ilgili yorumlarım iki şekilde özetlemek mümkündür: a) Âyet müşriklerin Bedir Savaşı'nda karşılaşacakları ceza ve hezimete işaret etmekte ve onları uyarmaktadır. Çünkü o gün melekler ateşten kamçılarla onların yüzlerine ve sırtlarına vuracaklardır. Buna göre inkâr edenlerin, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamamasından maksat, meleklerin kendilerine vurmalarını ön-leyememeleri veya meleklerin onlara vurmaktan geri durmamalarıdır, b) Âhirette İnkarcıları önlerinden ve arkalarından ateş kuşattığında kendilerini onun şiddetinden koruma imkânı bulamayacaklardır. [47]
Meali
42. De ki: "Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân'a karşı sizi kim koruyabilir?" Yine de onlar Rablerini hatırlamaya yanaşmıyorlar. 43. Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? Onlar ne kendilerini koruyabilirler ne de tarafımızdan destek görürler. 44. Oysa biz onları da atalarını da nimetlerimizden faydalandırdık. Hatta bu ömürleri boyunca sürüp gitti. Şimdi bizim yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde üstün gelen onlar mı? 45. De ki: "Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum." Fakat sağır olanlar, uyarılsalar da bu çağrıyı duymazlar. 46. Andolsun, onlara rabbinin azabından azıcık bir miktar dahi dokunsa muhakkak ki, "Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!" derler. 47. Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız; artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan, bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu getirir ortaya koruz. Hesap görücü olarak biz yeteriz. [48]
Tefsiri
42-43. "'Sizi gece gündüz Rahman'a karşı kim koruyabilir?" diye çevrilen cümle "Sizi gece gündüz Rahmân'dan başka kim koruyabilir?" şeklinde de tercüme edilebilir. [49] Her iki anlamda da yaratılmışlara karşı Allah'ın şefkat ve merhametini tecelli ettiren rahman ismine atıfta bulunulması, yaratılmışları Allah'tan başka koruyacak kimsenin bulunmadığına, tek ve biricik koruyucunun Allah olduğuna işaret eder. Ancak kalpleri kararmış olan inkarcılar bunun farkında olamadıktan için Rahman'in anılmasına dahi tahammül edemezler. Oysa korumasına sığındıkları tanrılar Allah'ın azabına karşı kendilerini dahi koruyacak güce sahip değillerdir. [50]
44. Kur'an'm ilk muhataplan olan Mekke putperestlerine, içinde bulundukları geçici nimet ve güvenliğe aklanmamaları, Allah Resûlü'ne ve İslâm'a karşı düşmanca tavırlarım sürdürdükleri takdirde bütün bu nimetleri, güvenliklerini ve hakimiyet alanlarım adım adım kaybedecekleri uyarısında bulunulmaktadır. [51]
47. İnsanlar umumiyetle bu dünyada adaletin her zaman kusursuz işlemediğini; sık sık zalimlerin haklı, mazlumların haksız yerine konulduğunu görmekte ve yaşamaktadırlar. Âyette bu adaletsizliğin âhirette mutlaka telafi edileceği veciz bir dille ifade edilerek, özelde Mekke putperestlerine, genelde de benzer zihniyet ve yaşayışa sahip olan bütün insanlara asla dikkatten uzak tutulmaması gereken bir uyanda bulunulmaktadır. [52]
Meali
48-49. Andolsun ki, Mûsâ re Harun'a, günahtan sakınan, görmedikleri halde rablerinden korkan ve kıyametin kaygısını taşıyanlar için bir ayırma ölçütü, bir ışık, bir hatırlatıcı bilgi kaynağı verdik. 50. İşte bu Kur'an da bizim indirdiğimiz bereketli bir hatırlatıcı bilgi kaynağıdır. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz? [53]
Tefsiri
48-50. Metindeki furkan "hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden, hayrı serden ayıran, buna dair ölçüler getiren" demektir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre Hz. Mûsâ ve Harun'a verilenlerden maksat Tevrat'tır. Çünkü onda hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, helâli haramdan ayırt eden, insanlara ışık tutup yol gösteren, öğüt verip onları kötülüklerden koruyan âyetler vardır. Bir kısım müfessirlere göre ise L'ışık"tan maksat Tevrat, furkandan maksat da Allah'ın Hz. Musa'ya nasip ettiği zaferdir. [54]
Sûrenin başından buraya kadarki âyetlerde Allah'ın birliği, peygamberlik ve âhiret gibi temel dînî konular hakkında bilgi verildikten sonra, buradan itibaren 93. âyete kadar da Hz. Peygamber'in teselli bulup maneviyatını güçlendirmesine, ayrıca muhatapların da ders ve ibret almasına uygun yönleriyle geçmiş peygamberlerin kıssalarından kesitler verilmektedir. [55]
Meali
51. Biz daha önce de İbrahim'e doğru düşünme yeteneği vermiştik. Biz onu biliyorduk. 52. O, babasına ve kavmine, "Şu kendilerine tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?" diye sormuştu. 53. Onlar da "Atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap vermişlerdi. 54. İbrahim, "Doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz" dedi. 55. Onlar da "Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyuncunun biri misin?" diye sordular. 56. İbrahim şöyle cevap verdi: "Hayır, sizin rabbiniz, göklerin ve yerin rabbidir; onları O yaratmıştır; ben de buna şahitlik edenlerdenim." 57. Sonra (içinden ekledi:) "Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım!" 58. Sonunda İbrahim putları paramparça etti, belki ona başvururlar diye büyük putu bıraktı. 59. Putperestler, "Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir" dediler. 60-61. Bazıları, "İbrahim denen bir gencin bunlan diline doladığını işitmiştik" deyince "O halde, onu hemen insanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler" dediler. 62. İbrahim getirilince "Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?" dediler. 63. İbrahim, "Hayır, onu şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!" diye cevap verdi. 64. Bunun üzerine, birbirine dönüp "Siz yok mu siz, asıl zalimler sizlersiniz!" dediler. 65. Sonra çok geçmeden eski düşüncelerine döndüler; "Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun" dediler. 66-67, İbrahim, "Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz? Size de Allah'ı bırakıp taptığınız şeylere de yazıklar olsun! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?" dedi. 68. Putperestler, "Eğer bir şey yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!" dediler. 69. Biz de "Ey ateş, dedik, İbrahim için serin ve zararsız ol!" 70. Ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları daha çok zarar eden taraf yaptık. 71. Onu Lût ile birlikte kurtarıp bütün âlemler için bereket verdiğimiz diyara ulaştırdık. 72. İbrahim'e İshak'ı ve fazladan bir armağan olarak Ya'kub'u lütfettik; her birinin sâlih insan olmasını sağladık. 73. Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, bize hep kulluk ettiler. 74. Lût'a da doğru hüküm yeteneği ve ilim verdik; onu çirkin işler işleyen kasaba halkından kurtardık. Gerçekten onlar yoldan çıkmış kötü bir topluluktu. 75. Lût'u rahmetimize kabul ettik; çünkü o iyilerdendi. [56]
Tefsiri
51. Metindeki riişd kelimesi sözlükte, "düşüncede ve davranışta tutulan doğ-ru yol, isabetli görüş" anlamlarına gelir. Hz. İbrahim'e verilen rüşdden maksat ya peygamberliktir veya peygamber olmazdan Önce de sahip olduğu erginlik, sağduyu ve fıtrî akıldır. Hz. İbrahim kendisine verilen bu yetenek sayesinde Allah'ın birliğini, kudretini, eşsiz ve benzersiz oluşunu kavramıştır. Âyet, Hz. İbrahim'e Allah tarafından Özel olarak verilmiş olan bu kişisel ve zihinsel niteliğin üstünlüğüne işaret etmektedir.
Sûrede Hz. Mûsâ ve Harun'un kıssasına değinildikten sonra Hz. İbrahim kıssasına geniş bir şekilde yer verilmektedir. Zira Hz. İbrahim'in Mekkeli müşrikler üzerindeki etkisi büyüktü; onu ataları olarak tanıyor, kurduğu Kabe'yi kutsal değerleri olarak kabul ediyorlardı. Bu sebeple onun doğup büyüdüğü Mezopotamya'nın Ur şehrinde en yakın akrabalarından başlamak üzere hayatı boyunca putperestliğe karşı verdiği mücadelenin anlatılmasının müşrikler üzerinde etkili olacağı umuhnuştur. [57]
52-54. Hz. İbrahim'in hikmetli, düşündürücü sorusuna putperest kavmi, "Atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap vermek suretiyle düşünceye değil taklide dayandıklarını itiraf etmişlerdir. Şevkânî onların bu cevabını âcizlerin dayanağı olan bastona veya suda boğulmakta olanların tutunmak istedikleri başı boş ipe benzetmektedir. [58]
55-57. İbrahim'in kavmi putperestliği sapkınlık saymadıkları, Hz. İbrahim'in de kendileri gibi geleneksel putperestliği kutsadığını sandıkları için onun kendilerini ayıplamasını hakaret telakki ettiler. İbrahim ise verdiği cevaplarla söylediklerinde ciddi olduğunu, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın ibadete lâyık tek mâbud olduğunu, kendisinin de buna şahitlik edenlerden bulunduğunu ifade etti. [59]
58-61. Tefsirlerde anlatıldığına göre Hz. İbrahim'in kavminin dinî bir bayramı vardı; her sene kırda toplanarak bu bayramı kutlarlardı. Bir gün yine bayram şenliğine giderken İbrahim'i de götürmek istediler. İbrahim hasta olduğunu ileri sürerek bayrama katılmadı ve halk kıra çıktıktan sonra puthaneye giderek büyük put hariç hepsini kırdı. 58. âyette bu açıkça ifade edilmektedir. Rivayete göre baltayı büyük putun boynuna astı ki[60] kavmi ona başvurup putları kimin kırdığını sorsun da böylece putun acizliği ortaya çıksın. Halk bayram yerinden döndüklerinde tanrılarının başına gelenleri görünce bu işi kimin yaptığını araştırdılar. Daha önce Hz. İbrahim'in putların aleyhindeki konuşmalarını işitmiş olanlar durumdan halkı haberdar ettiler. Halk, İbrahim'in sorgulanmasını ve ona verilecek cezanın başkalarına da ibret olmasını İstedi. [61]
66-70, Putperestlerin İbrahim'e, "Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun" demeleri, açıkça kendilerinin de tanrılarının acizliğini itiraf etmelerinden başka bir şey değildi. Dolayısıyla bu cevap İbrahim'e, onların inançlarının ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu yüzlerine vurma fırsatı verdi. 66-67. âyetlerde onun bu konudaki eleştirisi nakledilmektedir. Ancak taassupları sebebiyle bu eleştiriye tahammül edemeyen putperestler İbrahim' i yakmaya karar verdiler ve böylece tanrılarının onları koruması gerekirken, onlar tanrılarını korumak istediler. Rivayete göre İbrahim'i yakmak için kavmi büyük bir ateş yakıp onu mancınıkla ateşe fırlattılar; ancak Allah'ın bir mucizesi olarak ateş onu yakmadı. Çünkü 69. âyete göre Allah ateşten onu yakmamasını istemişti. [62]
71-73. Yüce Allah Hz. İbrahim'i, kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâm ile birlikte kavminin zulmünden kurtardı ve onlara bereketli ülkeye hicret etmelerini emretti. [63]Tefsirlerde, bereketli kılınan yerin Filistin veya Beytülmakdis yahut Suriye ya da Mekke olduğuna dair farklı bilgiler olmakla birlikte Filistin olduğu kanaati ağır basmaktadır, Hz. İbrahim'le ilgili tarihî veriler de bu görüşü destekler mahiyettedir. Bu yerin kutlu ve bereketli oluşu ise yöreye çok sayıda peygamberin gönderilmiş olması, akar sularının bol, ziraî imkânlarının elverişli olmasını ifade etmek içindir. [64] Hz. İbrahim, yeğeni Lût ile birlikte ülkesini ve kavmini (Keldânîler) terkederek Filistin'e göç etti. Her ikisi de bu yörede inkarcılığa karşı mücadele ederek tevhid inancını yerleştirmeye çalıştılar.
Hz. İbrahim'in çocuğu yoktu, yaşlılık döneminde Allah'a dua ederek kendisine iyi bîr evlât vermesini istedi [65]Allah ona İsmail'i, ardından da İshak'ı ve torunu Ya'kub'u verdi. Hz. İbrahim'e "fazladan bir armağan olarak" verilen çocuk, İshak'ın oğlu Ya'kub'dur. Nitekim Hz. İbrahim'in duasını içeren İbrahim sûresinin 39. âyetinde torununun adı geçmemektedir. Bazı müfessirlere göre ise İbrahim'in duası neticesinde kendisine İsmail verilmiş, yıllar sonra da İs-hak ile Ya'kub fazladan bir armağan olarak verilmiştir. [66] Allah Teâlâ peygamberlik görevi vererek onları vahyin kılavuzluğunda hidayet önderleri kılmıştır. 73. âyet peygamberlerin kendi bilgi, zekâ ve kabiliyetleriyle değil, Allah'tan aldıkları vahiy ile hidayet önderliği yaptıklarını ifade etmektedir, [67]
74-75. Müfessirler Allah Teâlâ'mn Lût'a verdiği hükmü peygamberlik veya hâkimlik, ilmi de din ilimleri olarak yorumlamışlardır. Lût'un kurtarıldığı bildirilen şehir ise Filistin'deki Ölüdeniz'in kıyısında bulunan Sodom şehridir. Buranın putperest halkı, başta eşcinsellik olmak üzere ahlâksızlık batağına saplanmıştı. Daha önce belirtildiği üzere Lût aleyhisselâm Mezopotemya'da iken Hz. İbrahim'e iman etmiş, onunla birlikte hicret ederek Filistin'e gelmişti. Yüce Allah burada ona da peygamberlik görevi verdi ve Sodom halkını irşad etmek üzere oraya yerleşmesini emretti. [68] Halk Hz. Lût'un tebliğlerine kulak vermedi, sadece eşi dışındaki aile fertleri ona iman etti. [69] Lût gecenin birinde ailesini alıp şehirden çıktı; güneş doğarken müşrikleri korkunç bir gürültü yakaladı, ardından şiddetli bir depremle şehir altüst oldu, üzerlerine taş yağdı. Böylece Lût kurtuluşa ererken Sodom halkı yok olup gitti. [70]
Meali
76. Nuh'u da hatırla; daha Önce o dua etmişti, biz de duasını kabul edip kendisini ve yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. 77, Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden korumuştuk. Gerçekten onlar, kötü insanlardı; bu yüzden hepsini suda boğduk. 78. Davud'u ve Süleyman'ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir topluluğun koyun sürüsü, geceleyin başı boş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmüne tanıktık. 79. Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık. Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik. Kuşları ve teşbih eden dağlan da Davud'un emrine verdik. Bunları yapan bizdik. 80. Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaş darbelerinden sizi korusun. Artık şükredecek misiniz? 81. Süleyman'ın emrine de onun isteğine göre, içinde bereketler yarattığımız yere doğru esmek üzere güçlü rüzgârı verdik. Biz her şeyi biliriz. 82. Şeytanlar arasından da onun için dalgıçlık ve daha başka işler yapanlar vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk. 83. Eyyûb'u da an. Hani rabbine, '^Başıma bu dert geldi. Ama sen merhametlilerin en üstünüsün" diye niyaz etmişti. 84. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik; ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik. 85. İsmail'i, İdrîs'i ve ZülkhTi de yâdet. Hepsi de sabreden kimselerdendi. 86. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdi. 87. Zünnûn'u da (Yûnus) zikret. Hani Öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!" diyerek yalvardı. 88, Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız, 89- Zekeriyyâ'yı da an. Hani o, rabbine şöyle niyaz etmişti: "Rabbim! Geride kalanların en hayırlısı sensin, yine de sen beni yalnız (çocuksuz) bırakma!" 90. Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de bunun için elverişli kıldık. Onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler. 91. İffetini korumuş olan kadını da an. Ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir işaret kıldık. 92. "Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin rabbinizim. Şu halde bana kulluk edin" (dedik). 93. Ama insanlar kendi aralarında birliği paramparça ettiler. Oysa hepsi bize dönecektir. 94. Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlarda bulunursa çabası asla inkâr edilmez, biz onu yazmaktayız. 95, Helak ettiğimiz bir belde için artık dönüş imkânsızdır; onlar geri dönemeyeceklerdir. 96. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman; 97. Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır; bir de bakarsın ki inkarcıların gözleri yerinden fırlamış! "Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız" diye yakınmaktadırlar! [71]
Tefsiri
76-77. Hz. Nuh'un kurtarıldığı ifade edilen "büyük sıkıntı"dan maksat Nuh tufanı, onunla birlikte kurtarıldığı belirtilen "yakınlarından maksat da kendisine inananlardır. [72]
78-79. Rivayete göre, bir koyun sürüsü geceleyin komşunun tarlasına girerek oradaki ekini tahrip eder; ekin sahibi zararın telâfisi için mahkemeye başvurur. Bu davaya bakan Dâvûd ile oğlu Süleyman, farklı hükümler verirler. Dâvûd, tahrip edilen ekinin kıymetinin, koy unların kıy metine denk olduğu kanaatine vararak koyunların tazminat olarak ekin sahibine verilmesine hükmeder. Süleyman ise bu cezayı ağır bularak, hükmün değiştirilmesini teklif eder. Ona göre tarladaki zarar koyunlardan elde edilecek gelirle ödenebilir; bu sebeple hükmün şöyle olması gere- kir: Tarla koyun sahiplerine verilmeli, onlar, ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli, o da tarlası ziyandan önceki haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlanmalıdır. Nihayet tarla sahibinin zaran karşılanınca tarla ve koyunlar sahiplerine iade edilmelidir. Hz. Dâvûd, oğlunun bu çözümünü beğenir, kendi görüşünden vazgeçer. [73]
Âyette olayın aynntısız anlatılması, Araplar arasında bu hadisenin yaygın olarak bilindiğini, dolayısıyla sadece göndermede bulunulduğunu göstermektedir.
Müfessirler olayı bu şekilde anlatmışlardır; hatta Râzî, aynı konuda sahabe ve tabiînin ittifakı bulunduğunu söylemiştir. [74]Ancak Kur'an ve güvenilir hadis kaynaklarında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.
"Süleyman'ın dava konusunu iyice anlamasını biz sağladık" ifadesi Râgıb el-İsfahânî tarafından üç türlü açıklanmıştır:
a) Allah'ın Süleyman'a anlama kabiliyeti vermesi.
b) Allah'ın Süleyman'ın kalbine bu hükmü ilham etmesi.
c) Allah'ın bu hükmü Süleyman'a vahyetmesi [75] "Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik" ifadesi de farklı hüküm vermiş olsalar bile ikisinin de tam bir hak ve adalet duygusuna, sorumluluğuna sahip olduklarına işaret eder.
Müfessirler dağların ve kuşların teşbihinin hakikat mî mecaz mı olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir grup müfessir bunun hakikat olduğunu, dağların ve kuşların bizim anlamadığımız bir dil ile Allah'ı zikrettiğini, Hz. Dâvûd güzel sesiyle Zebur'u okuyup terennüm ederken kuşların havada durarak onunla birlikte teşbih ettiklerini, dağların da bu teşbihi tekrarladıklarını söylemişlerdir. [76] Bazı müfessirlere göre ise bu, mecazi anlamda bir teşbihtir; dağlar ve kuşlar Allah'ın varlığına, kudretine ve büyüklüğüne delâlet ettiği için lisân-ı hâl İle Allah'ı teşbih etmektedirler. [77]Onların teşbihi bütün tabii varlıklar gibi en ufak bir sapma göstermeksizin ilâhî kanuna boyun eğmeleridir. [78]
80. "Zırh" diye çevirdiğimiz lebûs kelimesi sözlükte "zırh, kılıç, mızrak gibi silâhlar, giysi veya giysiler" anlamlarına gelmektedir. Burada zırh mânasında kullanılmıştır. Müfessİrler bu bağlamda âyetteki "be's" kelimesine bizim de tercih ettiğimiz "savaş" anlamını vermişlerdir. [79] Rivayete göre Dâvûd aleyhisselâmdan önce zırhlar rahat kullanışlı olmayan levhalar halinde idi. Dâvûd İlk defa demiri yumuşatarak halkalar yapmış ve bu halkalardan kullanışlı zırh üretmiştir. [80] Be's kelimesinin "darlık, sıkımı, bedbahtlık" anlamlarını, buna bağlı oiarak lebûs kelimesinin de "giysi" anlamını tercih ederek âyete mecazi anlamda "takva giysisi" mânasını verenler de vardır. Bu mânayı tercih eden Muhammed Esed şöyle der: "Bu anlamda yorumlandığı zaman yukarıdaki âyet, Allah'ın Hz. Davud'a, yandaşlarını, hem birbirlerine karşı duydukları korkuya hem de bilinmeyene karşı duyduk! an bilinçaltı korkulara karşı koruyacak derin bir takva ile (Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile) eğitme sanatını öğrettiğini ifade etmektedir. [81]
Allah Teâlâ peygamberlik ve krallık konularında Süleyman'ı babası Dâvûd'a vâris kıldı, ayrıca mucize olarak rüzgârı ve şeytanları Süleyman'ın emrine verdi. Âyette bereketli kılındığı bildirilen yer Filistin'dir. Hz. Süleyman rüzgâr yardımıyla ordularını, ticaret kervanı ve filolarını istediği yere götürüyor, yine rüzgâr vasıtasıyla bereketli yurduna yani Kudüs'e dönüyordu. Bağlamdan anlaşıldığı için âyette sadece dönüş anlatılmıştır. Böylece kendi döneminde Hz. Süleyman, peygamberliğinin yanında bölgenin en güçlü kralı, devleti de en zengin devlet haline gelmiştir. [82] Şeytanlar, cin türünden bir gruptur. [83] Allah Teâlâ mucize olarak bazı şeytanları ve cinleri Hz. Süleyman'ın emrine verdiği gibi, onları nerede ve nasıl istihdam edeceği bilgisini de ona vermişti. Süleyman aleyhissetâm onları dalgıçlık, inşaatçılık, heykeltıraşlık, bakırcılık vb. alanlarda istihdam etmiştir. [84]
83-84. Eyyûb aleyhisselâm Kur'an'da adı geçen ve Allah'ın kendilerine ilim ve hikmet verdiği bildirilen peygamberlerdendir. Kitâb-ı Mukaddes'e göre[85] Eyyûb Filistin'de Ölüdeniz'in güneydoğusunda yer alan Uts diyarında yaşamıştır. Allah'tan korkan, kötülükten sakınan kâmil bir insandı. Yedi oğlu, üç kızı vardı; daha ziyade hayvancılıkla meşgul olurdu; deve, sığır ve koyun sürülerine sahip, zengin bir kimse idi. Daha sonra gerek tabiî afetler, gerekse düşman kavimler tarafından çocukları ile bütün matı mülkü telef edildi; kendisi de ağır bir hastalığa yakalandı. Ancak o, bu felaketleri büyük bir sabır ve tevekkülle karşılayarak Allah'a secde eder ve "Anamın bağrından çıplak çıktım ve toprağın bağrına çıplak döneceğim; rab verdi ve rab aldı. Rabbin ismi mübarek olsun" der, hastalıktan şifa bulmak için Allah'a dua ederdi. Allah Teâlâ da onu sağlığına kavuşturdu, kendisine önceki çocuklarının sayısı kadar çocuk ve önceki malından daha çok mal verdi.
Kıır'ân-ı Kerîm'de Fyyûb'a vahyedildiği[86] ve onun hidayete er dirildiği[87] bildirilmektedir. Bu âyette ifade buyurulduğu üzere Hz. Eyyûb ağır bir hastalığa yakalanmış ve hastalıktan kurtulmak İçin Allah'ın merhametine sığınarak O'ndan şifa dilemiştir. Yüce Allah duasını kabul etmiş; ayağını yere vurmasını, çıkacak su ile yıkandığında iyileşeceğini bildirmiş, böylece onu sağlığına kavuşturmuştur. Ayrıca ona aile efradını, bunlarla birlikte bir mislini daha vermiştir. İslâmî literatürde Eyyûb, başına gelen bütün musibetlere rağmen şikâyet etmeyen sabır timsali olarak bilinen bir peygamberdir, [88]
85-86, 85. âyetin sonunda hepsinin sabırlılardan olduğu ifade buyurulmuştur. Ancak bu konuda Hz. Eyyûb ünlü olduğu için önce onun durumu anlatılmış, sonra diğerleri anılmışlardır. Hz. İsmail, babası İbrahim aleyhisselâmın gördüğü rüya üzerine onu kurban etmek istediği zaman babasına "Babacığım! Sana buyurulant yap; inşaattan benim dayanıklılardan olduğumu göreceksin" demişti[89] Kur'ân-ı Kerîm'de sözünde sadık, Allah'ın rızasını kazanmış bir peygamber (resul ve nebî) olduğu açıkça ifade buyurulmuştur. [90]
Hz. İdrîs'in nefsini arındırıp ilme ve hikmete kavuşmak için uzun süre egzersizler yaptığı bildirilmektedir. [91]
Kur'ân-ı Kerîm'de bu âyetlerin dışında bir de Sâd sûresinin 48. âyetinde adı anılan Zülkifl'in sabredenlerden, Allah'ın rahmetine mazhar olanlardan ve Allah adına iyilik yapanlardan olduğu bildirilmektedir. Bununla birlikte Zülkifl'in gerek şahsiyeti, gerekse hayatı ile ilgili farklı rivayetler vardır. Onun Elyesa', Zekeriy-yâ, İlyâs peygamber olduğu söylendiği gibi, Eyyûb peygamberin oğlu Bişr olduğuna ve doksan beş yaşlarında Suriye'de vefat ettiğine dair rivayet de vardır. Peygamber Elyesa'in halefi olduğu da söylenmiştir.
Zülkifl'in peygamber mi yoksa Allah katında yüksek mertebeye ermiş fakat peygamberlik görevi olmayan sâlih bir kul mu olduğu da ihtilaflıdır. İslâm bilginlerinin bir kısmı onun sâlih bir kul olduğunu söylerken birçoğu da peygamber olduğunu belirtmiştir. Kur'an onun peygamberliği konusunda bir şey söylememiş, ancak sâlihlerden olduğunu ifade buyurmuştur. [92] Râzî'nin bu konudaki görüşü İse şöyledir: Zülkifl'in yaptığı iyi işlere iki kat sevap verildiği için ona bu isim verilmiştir. Onun döneminde peygamberler vardı, Zülkifl peygamber olmasaydı onlardan üstün olamazdı. Diğer taraftan İsmail ve İdrîs gibi peygamberlerle bir arada zikredilmektedir. Ayrıca sûre, peygamberler (Enbiyâ) sûresi admı taşıdığından burada adı geçenlerin peygamber olması gerekir. [93] Bazı araştır- macılara göre de Zülkİfl ismiyle Buda'ya işaret edilmektedir. İslâmî kaynaklarda Ziilkifl'in yetmiş beş yaşında Şam'da vefat ettiği bildirilmiştir. [94]
87-88. Ziinnûn, Yûnus peygamberin lakabıdır. Balık tarafından yutulduğu için kendisine Ziinnûn lakabı verildiği söylenir. Putlara tapan Nînevâ halkını tev-hid dinine davet etmekle görevlendirilmiş olan Hz. Yûnus, halkı uzun süre dine davet etmesine rağmen kendisine çok az kimse iman etmişti. Bu durum karşısında ümidini yitiren Yûnus, kavmine kızmış, onların başına gelecek bir musibetten kendisini kurtarmak için gemiye binip şehirden uzaklaşmıştır. Bindiği gemi, yükünün fazla olması sebebiyle batmaya yüz tutunca geminin yükünü hafifletmek üzere çekilen kura neticesinde denize atılmış ve bir balık tarafından yutulmuştur. İşte Yû-nus'un karanlıklar içinde yaptığı duadan maksat bu balığın karnında iken yaptığı duadır, Yüce Allah Yûnus'un duasını kabul ederek onu bu sıkıntıdan kurtarmış, balık onu hasta bir halde açık bir yere bırakmıştır; Yûnus iyileştikten sonra tekrar kavmine dönmüştür. Kendilerinden ümit keserek terkettiği kavmi ise, sonunda gerçeği görerek putperestliği bırakmışlar, tövbe edip Allah'ın birliği inancına döndükleri için azaptan kurtulmuşlardır.
Başka bir rivayete göre Hz. Yûnus kavmine, inanmadıkları takdirde bir azaba uğrayacaklarını bildirmiş, ancak onlaT tövbe edip imana geldikleri için bu azap tahakkuk etmemiştir. Onların imana geldiklerinden habersiz olan Yûnus, belirttiği azabın vaktinde gerçekleşmediğini görünce kendisinin alay konusu olacağını düşünerek kızgın bir halde kavminden ayrılıp gitmiştir. [95]
89-90. Zekeriyyâ aleyhisselâm İsrâiloğulları'na gönderilmiş son peygamberlerden biri ve Hz. Yahya'nın babasıdır. Milâttan önce I. yüzyılda Kudüs'te yaşamış olan Zekeriyyâ peygamberle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'de verilen bilgiler, daha çok onun yaşlılık dönemine aittir. [96]
91. İffetini koruduğu bildirilen kadın Hz. Meryem, oğlu da Hz. isa'dır. Âyet-i kerîme Hz. Meryem'e atılan zina iftirasından onun uzak olduğunu; iffetini, namus ve şerefini korumuş bulunduğunu ifade eder. Allah Teâlâ ihtiyar bir erkek olan Zekeriyyâ İle yaşlı ve kısır olan eşinden mucize olarak Yahya peygamberin doğduğuna işaret ettikten sonra, onların durumuna benzeyen hatta onlardan daha da şaşırtıcı bir mucize olan Meryem ile oğlunu zikretmiştir. [97] îsâ'mn durumu Yahya'nın durumundan daha çok ibret verici ve daha büyük bir mucizedir. Bu sebeple Allah Teâlâ Meryem'in oğlunu âlemlere ibret kıldığını ifade buyurmuştur. Şüphe yok ki Yahya ve îsâ Allah'ın hem kulu hem de peygamberidir.
Muhammed Esed, bu âyetin tefsirinde deyimsel olarak, "yasak ve kınanmış olan şeyden kaçınma" anlamına gelen "İhsan" kelimesinden hareketle şöyle demektedir: "Burada yasak ve kınanmış olan şeyden kasıt, özellikle meşru olmayan cinsel ilişkidir ve hem kadm hem de erkek için söz konusudur; bu itibarla, söz ge-limi 'muhsan' ve 'muhsane' tabirleri Kur'an'ın başka yerlerinde, sırayla, 'iffetsizliğe karşı (evlilikle) korunan' erkek ve kadın anlamında kullanılmaktadır"[98]Ancak Hz. Meryem'in îsâ'yı dünyaya getirişinin meşru bir cinsel ilişkinin sonucu olmadığını da belirtmemiz gerekir. Zira Meryem'e çocuğunun olacağı müjdelendiğinde, "Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Ben iffetsiz de değilim"[99] diyerek meşru veya gayri meşru herhangi bir insan ile cinsel ilişkide bulunmadığını açıkça ifade etmiştir. [100]
92-93. Birçok müfessir ümmet kelimesinin burada "din" anlamında kullanıldığı kanaatindedir. [101] Bazı müfessirler ise İlâhî dinlerin tamamının İslâm olduğu inancından hareketle buradaki ümmet kelimesini "tek bir din topluluğu" olarak yorumlamışlardır. Allah Teâlâ Enbiyâ sûresinde farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde dinini tebliğ etmek üzere birçok peygamber gönderdiğini haber verdikten sonra bunların tebliğ ettiği dinin Allah'ın birliği, yüceliği ve eşsizliği ilkesine dayanan tek bir din, ibadete lâyık olan ilâhın da sadece kendisi olduğunu bildirmiştir. Ama İnsanlar dinleri konusunda ihtilâfa düşmüş, peygamberlere muhalefet etmiş ve Allah'a ortak koşarak tevhid ilkesinden uzaklaşmışlardır.
Enbiyâ sûresinde başta Hz. İbrahim olmak üzere birçok peygamberin kıssasına genişçe veya özet olarak yer verilmiş, özellikle ibret alınacak yönlerine değinilmiştir. Bu değinmelerin ortak yanı, söz konusu peygamberlerin her birinin Allah'ın dinini tebliğ etmek için birçok sıkıntıya katlanmış, sonunda Allah'ın lütfü-na mazhar olmuş bulunmalarıdır. Bu âyetlerde ayrıca, Mekke müşriklerinin verdiği sıkıntılardan bunalmış olan Hz. Peygamber ve ona iman eden müminler için bir teselli gayesi de vardır. [102]
94-96. İnanıp güzel ve yararlı işler yapanların çabalarının boşa çıkmayacağı, bunların kendi hesaplarına kaydedildiği veciz bir üslupla özetlendikten sonrıı ktf- tülükleri yüzünden helâle edilenlerin ise artık geri dönmelerinin imkansız olduğu, onlar için yanlışlarını telafi etme fırsatının artık ellerinden gittiği bildirilerek, Kur'an'a muhatap olan herkese karşı, son derece önemli bir uyanda bulunulmaktadır. Müfessirler 95. âyeti üç türlü yorumlamışlardır: a) İnkârlarında ısrar etmelerinden dolayı Allah'ın yok ettiği bir ülke halkının bir daha asla dünyaya dönmesi mümkün değildir. Bu sebeple onların dünyaya dönüp iyi işler yaparak âhirette mutlu olmak istemeleri boşunadır. [103] Bu ve benzeri âyetler reenkarnasyon iddiasının temelden yoksun olduğunu göstermektedir. [104] b) İnkârda ısrar edenler kıyamete kadar yaşasalar dahi tövbe edip imana gelmezler. Bu durum inkârda ısrarları sebebiyle kalplerinin katılaştığını, bu sebeple artık iman etmeyeceklerini ifade eder. c) Allah'ın yok ettiği bir ülke halkının Allah'a dönmemesi mümkün değildir; her toplum mutlaka Allah'a dönecek ve yaptığının karşılığım görecektir. [105]
Yaygın yoruma göre Ye'cûc ve Me'cûc'ün önünün açılması ve bunların her taraftan akın edip dünyada fesat çıkarmaları kıyamet alâmetlerindendir. Buna göre âyet Ye'cûc ve Me'cûc'ün soyunun veya onların karakterine sahip toplulukların kıyamete kadar devam edeceğini ifade eder. Bunlar zaman zaman fitne çıkarmakta ve dünyayı kana bulamaktadırlar. Son defasında bütün engelleri, dağlan ve tepeleri aşıp insanlığa saldıracaklardır. Ancak olayı mecazi anlamda yorumlayanlar da vardır; bunlara göre: a) 96. âyet, temsilî bir anlatım olup "bir bütün olarak, son saatin (kıyamet) gelip çatmasından önce insanlığı kuşatacak olan toplumsal ve kültüre] karışıklığı veya felâketin karşı durulmaz mahiyetini dile getirmektedir"[106] b) Ye'cûc ve Me'cûc daha önce Kehf sûresinde (83-101) anlatılmış olan Zülkarneyn kıssasında geçmektedir. O kıssada geçen Zülkarneyn, onun yaptırdığı set, iki dağ ile Ye'cûc ve Me'cûc hakkında temsilî bir yorum da yapılmıştır. [107]
97. Yaklaştığı bildirilen "şaşmaz sözün gerçeklesmesi"nden maksat kıyamet olayıdır. [108] Ye'cûc ve Me'cûc'ün çıkışı kıyametin yaklaştığını gösterdiğine göre bu cümle bir önceki âyetin anlamını pekiştirir mahiyettedir. "Bir de bakarsın ki inkarcıların gözleri yerinden fırlamış!" anlamındaki cümle de olayın şiddetini ve İnsanların kıyamet olayı karşısındaki şaşkınlığım, aczini ifade eder. Artık geriye dönüş imkânı olmadığı İçin inkarcılar dünyada yaptıklarına pişman olup kendi kendilerini kınayacaklardır. Çünkü bütün peygamberler kıyametin kopacağını ve hesap gününün geleceğini haber vermiş oldukları halde onlar hiçbir mazeretleri olmaksızın kıyameti, dolayısıyla peygamberleri yalanlamışlardır, zulüm ve haksızlık yaptıklarını da itiraf edeceklerdir. [109]
Meali
98. Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz. 99, Onlar tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi. Oysa hepsi (tapanlar da tanrıları da) orada ebedî kalacaklardır. 100. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Onlar orada başka bir şey işitmezler. 101. Daha önce bizden ebedî mutluluğu hak etmiş olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar. 102. Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler, gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar. 103. En büyük dehşet de onları tasalandırmaz. Melekler onları, "İşte bu size vaad edilmiş olan mutlu gününüzdür" diyerek karşılar. 104.0 dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yapacağız. 105. Andolsun zikirden sonra Zebur'da da "Yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır" diye yazmıştık. 106. İşte bunda, Allah'a kulluk eden topluluk için yeterli açıklama var-dır. 107. Seni de ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. 108. De ki: "Bana ancak sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor; siz hâlâ teslim olmayacak mısınız?" 109. Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben gerçeği hepinize aynı şekilde açıkladım. Artık size vaad olunan şey yakın mı uzak mı bilmiyorum. 110. Şüphesiz Allah sözün açıkça söylenenini de bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir. 111. Bilmiyorum, belki de azabın ertelenmesi sizi denemek ve bir zamana kadar sizi dünyadan nasiplendirmek içindir. 112. Ve Peygamber şöyle dua etti: "Rabbim! Adaletinle hükmünü ver. Bizim rabbimiz rahmandır, iddialarınıza karşı yardımına sığınılacak da O'dur." [110]
Tefsiri
98-100. Yüce Allah'ı bırakıp da kendilerine hiçbir fayda veya zarar veremeyen putlara tapanlar, taptıkları putlarla birlikte cehennemin yakıtı olacaklardır. 99. âyet, kendilerini dahi cehennem ateşinden koruyamadıkları halde tanrı diye tapılan putların ne derece âciz varlıklar olduğunu ifade eder; dolaylı olarak insanlara âciz varlıklara kul olmak yerine Allah'a teslim olmalarını telkin eder. Putperestler, tanrılarının da kendileriyle birlikte cehennemde yandığını görünce hatalarının büyüklüğünü daha iyi anlayacaklar; böylece hem vicdanen hem de bedenen azap çekecekler; ağır hasta ve yaralılar gibi inim inim inleyeceklerdir.
Görmek, işitmek, konuşmak insanlara verilen nimetlerin en büyüklerinden olduğu için Allah Teâlâ, dünyada bâtıl tanrılara tapanları kıyamet gününde bu nimetlerden mahrum edeceğini, onları kör, sağır ve dilsiz olarak hasredeceğini bildirmektedir. [111] Âyeti bu şekilde hakikat anlamında alırsak, olay ceza safhalarından bir safha, geçici bir hücre hapsi gibi bir tür ceza olarak değerlendirilebilir. Âyet mecaz olarak değerlendirildiğinde ise, bu dünyada gerçeğin sesine kulak vermeyenlerin, bunun cezası olarak Öteki dünyada manevî bir sağırlık içinde bulunacakları; burada gerçeği görmezlikten gelenlerin orada manevî bir körlük içinde acıklı akıbetleriyle bir kenara atılacakları anlamına gelir. [112]
101-103. "En büyük dehşeften maksat, öldükten sonra dirilme, hesap verme ve cezayı içeren kıyamet gerçeğidir. Bu dünyada Allah'a iman edip erdemli İşler yapanlar o günün dehşetinden etkilenmeyeceklerdir. Zira onları melekler karşılayacak ve "İşte bu size vaad edilmiş olan mutlu gününüzdür" diyerek müjdeler vereceklerdir. Nitekim başka bir âyete göre de dünyada Allah'a inanıp O'nun dosdoğru yolunda yürüyenleri kıyamet gününde melekler karşılayacak ve onlara korkmamalarını, tasalanmamalarını, kendilerine vaad edilen cennetlerle sevinmelerini söyleyeceklerdir. [113]
104. Allah'ın, uçsuz bucaksız gökleri kâğıt tomarlarını dürer gibi katlayıp dürmesİ O'nun kudretinin büyüklüğünü ifade eder. Bir başka âyet-i kertmede de kıyamet gününde bütün yeryüzünün yalnızca Allah'ın yönetiminde bulunacağı, göklerin de O'nun eliyle durulmuş olacağı ifade edilmiştir. [114] Yüce Allah kâinatı yoktan yaratmış ve sürekli olarak genişletip bugünkü haline getirmiştir. [115]Kıyamet gününde yine sonsuz kudretiyle onu dü-rerek önceki haline getirecek, yani mevcut haliyle yok edecek; sonra da âhiret hayatına, o âlem için planladığı şartlara uygun yeni bir âlem gerçekleştirecektir. [116]
Allah Teâlâ'nm mahlûkatı yaratmaya başlamadan önceki hale döndürmesinden maksat, ya her şeyi yok etmesidir yahut da yok ettikten sonra yeniden eski haline getirmesi ve diriltmesidir. Hadislerde mahşer sırasında insanların nasıl bir dehşet, çaresizlik ve panik halinde haşrolunacaklarına dair bilgi verilmiştir. [117]
105-106. Buradaki zikir, zebûr ve arz terimlerinin anlamları konusunda mü-fessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bizim de tercih ettiğimiz görüşe göre zikir kelimesi Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı, Zebûr Hz. Davud'a indirilen kitabı, arz da yeryüzünü ifade etmektedir. Buna göre Allah Teâlâ, adı geçen kitaplarda ve Kıır'an'da, dünyada kötülerin ve kötülüğün sürekli olarak payidar olamayacağını; iyiliğin asıl, kötülüğün ise arızî olduğunu, hâkimiyetin eninde sonunda iyilerin eline geçmesinin mukadder bulunduğunu haber vermiştir. 105. âyet, aynı zamanda İslâm dininin dünya hayatı konusundaki İyimserliğini ifade etmekte, yeryüzüne vâris ve hâkim olacağı bildirilenlerin sâlihler olduğunu haber vermektedir, Kur'ân-ı Kerîm'de sâlih kavramı, dinin hayırlı kabul ettiği faaliyetler yanında doğru inanca da sahip olan kişileri ifade eder[118] Bir âyet-i kerîmede sâlihlerin nitelikleri, Allah'a ve âhiret gününe İman, iyiliği emredip kötülüğe karşı çıkma ve hayırlarda yarışma şeklinde sıralanmıştır. [119] Kur'an'da belirtilen bu nitelikleri taşıyan kimseler aynı zamanda dünyayı imar edip insanlığı sosyal, siyasal ve ekonomik yönden idare edebilecek seviyeye gelmiş, Allah'ın insan için öngördüğü yüceliklere ancak iman, dürüstlük ve erdemlilikle erişilebileceğine İnanan ve bu şekilde davranan kimselerdir. Nitekim 106. âyette sâlihlerin Allah'a samimi olarak kulluk eden kimseler olduğuna işaret edilmektedir. Bu özellikleri taşıyanlar hem dünya hem de âhiret nimetlerine mirasçı olmaya hak kazanan kimselerdir.
Bazı müfessirler "zikir" kelimesinin levh-i mahfuzu veya Allah katında bulunan ana kitabı, Zebur'un da Allah tarafından peygamberlere indirilmiş olan bütün kitapları ifade edebileceğini, arz (yeryüzü) kelimesinin ise "cennetteki arz" an- lamına geldiğini belirtmişlerdir. Çünkü dünyadaki yeryüzüne iyiler de kötüler de vâris olmuşlardır. Nitekim Zümer sûresinin 74. âyeti de bu görüşü desteklemektedir. Buna göre Allah gökleri ve yeri yaratmadan önce, iyi kullarının cennetteki yeryüzüne vâris olacağına dair bilgisini peygamberlere gönderdiği kitaplarda yazmıştır. [120]
107. Hz. Muhammed bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber, dolayısıyla âlemlere rahmettir. Onun getirdiği Kur'an çağlar üstü, evrensel bir kitaptır; soy sop, ırk veya kültürel çevre farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hitap etmekte, herkese doğru yolu göstermektedir; akıl ve sağduyuya hitap edip insanları birlik, beraberlik, kardeşlik, adalet, eşitlik ve yardımlaşmaya çağırmaktadır. Âlemlere rahmet olmasının bir sonucu olarak insanlara birbirlerini, hayvanları, bitkileri sevmeyi; ekolojik çevreyi korumayı tavsiye etmiştir. İnsanlara kurtuluş ve mutluluğa erme yollarını öğreten yine odur. Onun vasıtasıyla insanlar dünya ve âhiret hayatları bakımından birçok iyilik elde etme imkanı bulmuşlardır. O geldiği zaman insanlık onuru çiğneniyor, insanlar tanrı diye elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Yüce Allah insanları bu bâtıl İnançların kıskacından kurtarmak, onları düşüncede, inançta ve toplumsal hayatta özgürlüğe kavuşturmak amacıyla Hz. Peygamber'i göndermiştir. O getirdiği dinî ve ahlâkî prensipler sebebiyle insanlık için bir rahmet olmuştur. Nitekim kendisi de bir hadisinde "Ben bir rahmet ve hidayet rehberiyim" buyurmuş. [121] müşriklere beddua etmesini teklif edenlere, "Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim" diye cevap vermiştir. [122]
108-111. Sûrenin ana konularından olan tevhid ve nübüvvet meseleleri, sûre sona ererken özet olarak tekrar ele alınmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber'in bilgilerinin tamamen vahye dayandığına dikkat çekilmekte ve konu hakkında getirilen delillerden sonra insanların artık iman etmelerinin gereğine işaret edilmektedir. Hz, Peygamber Allah'ın dinini ayırım gözetmeksizin ulaşabildiği herkese tebliğ ettiği gibi ümmetine de bu görevi sürdürmelerini emretmiştir. İnkarcılara yapılan uyanlar, yani kıyametin kopması veya gelecekte müslümanlann İnkarcılara galip gelmesi olayı gayb haberlerinden olduğu için yakın mı uzak mı olduğunu Allah bildirmedikçe peygamberin dahi bilemeyeceği ifade buyurulmuştur.
Gerek söylenen sözün gerekse yapılan başka şeylerin gizlisini de açığını da Allah bilir, hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Bir gün gelecek inananların da inanma- yanların da gizli açık söyledikleri veya yaptıkları ne varsa Allah hepsini değerlendirecek ve herkese hak ettiğini verecektir. Ceza veya mükâfatın hemen verilmeyip ertelenmesinde Peygamber'in dahi bilmediği hikmetler vardır; bu bir deneme olabileceği gibi, cezanın ağırlaşması için ömrü bir süre uzatma da olabilir veya Pey-gamber'in bilmediği daha başka hikmetler de vardır. [123]
112. Müşrikler, özellikle onların ileri gelenleri, sırf kendi bâtıl dinlerini ve onun sayesinde sahip oldukları toplumsal statülerini, ekonomik ayrıcalıklarını koruma güdüsüyle Kur'an'ı sihir, hayal mahsulü, şiir, efsane, uydurma gibi vasıflarla nitelemek suretiyle onun kitleler üzerindeki tesirini kırmaya çalışıyorlardı; Allah hakkında da bâtıl sözler söylüyor, O'na ortak koşuyor ve Allah'ın çocuk sahibi olduğunu iddia ediyorlardı. Hz. Muhammed hakkında ise sihirbaz, şair, mecnun, kâhin gibi onun sanma yakışmayacak çirkin nitelemelerde bulunuyorlardı. Bu haksız ve çirkin isnatlar karşısında Hz. Peygamber hâkimler hâkimi olan Allah'ın merhametine ve yardımına sığınarak kavmi ile kendisi arasında hak ile hükmetmesini istemiştir.
Başka bir anlayışa göre müşrikler, müslümanların ileride zillet ve mağlûbiyete uğrayacaklarını, kısa zamanda zayıflayacaklarını, sonra da İslâm'ın büsbütün ortadan kalkacağını umuyorlardı. Onların bu temennilerine karşı Hz. Peygamber de Allah'ın merhametine sığınıp yardımına güveniyordu, kimin galip kimin mağlûp olacağına dair hükmü Allah'ın vermesini diliyordu. Müfessirler Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'in cuanm kabul buyurduğunu ve müşriklere ilk genel cezayı Bedir Savaşı'nda verdiğim ifade etmişlerdir. [124]
[1] Buhârî, "Tef-sîr", 21/1
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/565.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/565.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/565-566.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/566-567.
[6] gaflet hakkında bilgi için bk. Süleyman Uludağ, "Gaflet", D/A, XIII, 283
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/567.
[7] Râzî, XXII, 143; 5, âyetin mealinde "saçma sapan düşler" diye tercüme ettiğimiz "adgâsu ahlâm" tamlaması hakkında bilgi için bk. Yûsuf 12/44
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/567.
[8] Râzî, XXII, 144
[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/567-568.
[10] Bu konuda ayrıca bk.En'âm 6/8-9
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/568.
[11] Râzî, XXII, 145
[12] bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "zltr" md.
[13] bk. Ankebût, 29/51
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/568.
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/569.
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/569.
[16] Sâd 38/27
[17] Câsiye 45/24
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/569-570.
[18] bk. İsrâ 17/44
[19] Nisa 4/172
[20] Tahrîm 66/6
[21] Esed, II, 649
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/570.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/571.
[23] bk. Yâsîn 36/78
[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/571.
[25] îbn Âşûr, VIII, 39
[26] bu konuda daha fazla bilgi için bk. Elmalı-lı, V, 3345-3347; İbn Âşûr, XVII, 38-44; ayrıca bk. Isrâ 17/42-43
[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/571-572.
[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/572.
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/572.
[30] Nahl 16/57: İsrâ 17/40; Zuhruf 43/15-20
[31] bk. en-Nisâ 4/172
[32] şefaat konusunda bilgi için bk. Bakara 2/48,255
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/572-573.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/573.
[35] bk. XVII, 14-15
[36] diğer yorunılnr hııkkınıia bilgi için bk. Râzî. XXII, 162-163; îbn Âşûr, VIII, 52-56
[37] bk. en-Nûr 24/45
[38] bilgi için bk. Esed, II, 650-651
[39] II, 651
[40] bu konuda ayrıca bk. Nahl 16/15; Nebc' 78/7
[41] ayrıca bk. Fâtır 35/41
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/573-576.
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/576-577.
[44] krş, Tûr 52/30-31
[45] Zümer 39/30
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/577.
[47] İbn Âşûr, XVII, 70
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/577.
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/578.
[49] bk. İbn Kesîr, V, 338
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/578.
[51] Yerin etrafının eksiltilmesi" konusunda daha ayrıntılı bilgi İçin bk. Ra'd 13/41
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/579.
[52] Âhiret mahkemesinde amellerin ölçülüp tartılması konusunda bk. A'rfif 7/8-9
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/579.
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/579.
[54] Taberî, XVII, 26; Şevkânî,III, 397; furkan hakkında bilgi için ayrıca bk. Âli İmrân 3/4; 49. âyette geçen gayb kavramı hakkında bk. Bakara 2/3;
[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/579-580.
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/581.
[57] Hz. İbrahim ve kavmi hakkında bilgi İçin bk. Bakara 2/124; Âl-i İm-rân 3/95
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/581-582.
[58] III, 398
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/582.
[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/582.
[60] Kurtubî, XI, 296-297
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/582.
[62] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/582-583.
[63] Lût hakkında bilgi için bk. Hûd 11/70
[64] Râzî, XXII, 190; Kurtubî, XI, 305; Şevkânî, III, 402; İbn Âşûr, XVII, 108
[65] Sâffât 37/100
[66] İbn Âşûr, XVII, 109; Esed, II, 657
[67] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/583.
[68] Taberî, XVII, 37; İbn Âşûr, XVII, 112
[69] bk. ez-Zâ-riyât, 51/31-37
[70] bilgi için bk, Hûd 11/77-83; Hicr 15/58-74
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/583-584.
[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/585-586.
[72] Bu konuda geniş bilgi ve değişik yorumlar için bk. Hûd 11/36-49; Sâffât 75-82
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/586.
[73] Şevkânî, IH, 404
[74] XXII, 195-196
[75] el-Müfredât, "fhm" md
[76] İbn Kesîr, V, 352
[77] Râzî, XXII, 199; Şevkânî, III, 405; ayrıca bk. Sebe' 34/10
[78] evrendeki her şeyin Allah'ı teşbih ettiğine dair bilgi İçin bk. İsrâ 17/44
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/586-587.
[79] Râzî, XXII, 200; Şevkânî, III, 405
[80] krş. Sebe' 34/10-11
[81] II, 659; Dâvûd hakkında bilgi için bk. Bakara 2/251; Nemi 27/15
[82] krş. Sebe' 34/12; Sâd 38/20; Kitâb-ı Mukaddes, I. Krallar, 3/111/43
[83] Kehf 18/50
[84] krş. Sebe' 34/12-13; Süleyman hakkında bilgi için bk. Bakara 2/102-103
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/587-588.
[85] bk. Eyyub, 1/1-42/17
[86] Nisa 4/163
[87] en-En'âm 6/84
[88] krş. Sâd 38/41-44; daha fazla bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, "Eyyûb", Dİ A, XII, 16
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/588-589.
[89] Sâffât 37/102
[90] bk. Meryem 19/54-55; İsmail hakkında bilgi için bk. Bakara 2/124 vd.
[91] İbn Âşur, XVII, 129; İdrîs hakkında bilgi için bk. Meryem 19/56-58; Abdülvehhâb en-Neccâr, Kısasü'l-enbiyâ, 38-44
[92] Sâd 38/48
[93] XXII, 211
[94] Zülkifl hakkında daha geniş bilgi İçin bk. Ömer Faruk Harman, "Ziilkifl (Hz.)", İFAV Ans., IV, 599
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/589-590.
[95] Yûnus ve kavmi hakkında daha fazla bilgi için bk. Yûnus 10/98; Sâffât 37/139-148; Kitâb-ı Mukaddes, Yûnus, 1/1; 4/11
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/590.
[96] Zekeriyyâ, eşi ve Yahya hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/37-41; Meryem 19/2-11
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/590.
[97] krş. Meryem 19/16-17
[98] II, 663
[99] Âl-i İmrân 3/47; Meryem 19/20
[100] Meryem ve îsâ hakkında bilgi için bk, Â]-i İmrân 3/37, 42-59; Meryem 19/16-36
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/590-591.
[101] Taberî, XVII, 67; Şevkânî, İÜ, 411 -412
[102] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/591.
[103] bk. es-Secde 32/12; Fâtır 35/37; İbn Kesîr, V, 366
[104] İbn Kesîr, V, 366; Şevkânî, El, 412
[105] Şevkânî, III, 412; Ateş, V, 523
[106] Esed, II, 663
[107] bk. Kehf 18/99
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/591-592.
[108] krş. Enbiyâ 21/104
[109] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/592.
[110] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/593-594.
[111] krş. İsrâ 17/97
[112] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/594.
[113] Fussılet 41/30-33
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/594.
[114] Zümer 39/67
[115] krş. Zâriyât 51/47
[116] evrenin değişimi hakkında bilgi için bk. İbrâhîm 14/48
[117] meselâ bk. Buhârî, "Tefsîr", 21/2; Müslim, "Cennet", 56-58
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/594-535
[118] ayrıca bk. Ankebût 29/9
[119] Âl-i İmrân 3/114
[120] farklı görüşler için bk. Taberî, XVII, 80-82; Kurtubî, XI, 349; Râzî, XXII, 228-230; İbn Kesîr, V, 379-380; Şevkânî, III, 416
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/595-596.
[121] Dârimî, Sünen, "Mukaddime", 3
[122] Müslim, "Bin", 87; Hz. Peygamber'in müminlere karşı şefkat ve merhameti hakkında bk. Âl-İ İmrân 3/159; et-Tevbe 9/128
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/596.
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/596-597.
[124] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:III/597.
İslami Okul Okulların En Önemlisi