Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Enbiyâ Sûresi - Kuran - 021Enbiya - 23. Sayfa

ENBİYÂ SÛRESİ 3

Sözlük. 3

Açıklama. 3

Sonuç. 4

Sözlük. 4

Açıklama. 4

Sonuç. 5

Açıklama. 5

Sonuç. 6

Sözlük. 6

Açıklama. 6

Sonuç. 7

Sözlük. 7

Açıklama. 8

Sonuç. 8

Sözlük. 9

Açıklama. 9

Sonuç. 9

Sozluk. 10

Açıklama. 10

Sonuç. 11

Sözlük. 11

Açıklama. 11

Sonuç. 12

Sözlük. 12

Açıklama. 12

Sonuç. 13

Sözlük. 13

Açıklama. 14

Sonuç. 14

Sözlük. 14

Açıklama. 15

Sonuç. 15

Açıklama. 15

Sözlük. 16

Açıklama. 17

Sonuç. 17

Sözlük. 18

Açıklama. 18

Sonuç. 19

Sozluk. 19

Açıklama. 19

Sonuç. 20

Sözlük. 20

Açıklama. 21

Sonuç. 22

Açıklama. 22

Sonuç. 23

Sozluk. 23

Açıklama. 23

Sonuç. 24

Sözlük. 25

Açıklama. 25

Sonuç. 26

Sözlük. 26

Açıklama. 26

Sonuç. 27

Sözlük. 28

Açıklama. 28

Sonuç. 29


ENBİYÂ SÛRESİ

 

1-  İnsanların  hesapları yaklaştı, fakat onlar  hâlâ gaflet  için­de  yüz  çevirmektedirler.

2-  Kendilerine  Rab'lerinden  gelen  her yeni  ikazı  mutlaka  eğ­lenerek  dinlerler.

3-  Kalpleri   eğlencededir.   O   zulmedenler,   aralarında   şu   ko­nuşmayı  gizlediler:   "Bu  (Mııhammed)   de   sizin  gibi  bir  insan  de­ğil mi? Şimdi siz göre göre  büyüye  mi kapılacaksınız?"

4- Dedi ki:   "Rabb'im  gökte  ve yerde  konuşulan  her  sözü  bi­lir.   (O'ndan  gizli  kalan   hiçbir  şey yoktur).   O,   işitendir,   bilendir."

5- "Hayır,   dediler,   (bu),   karmakarışık  hayallerdir;   hayır  onu

uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer gerçekten peygamberse) önce­kilerin (mu'cizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mu'cize getirsin."

6- Bunlardan   önce  helak  ettiğimiz  hiçbir  şehir  (halkı)   inan­mamıştı,  şimdi bunlar mı inanacaklar.

 

Sözlük

 

İnsanlara hesapları yaklaştı. İnsanları sorgulama zamanı, ya­ni kıyamet günü yaklaştı.

Ve onlar gaflet içindedirler. Hızla yaklaştıkları akıbetin farkın­da değildirler.

Yüz çeviricidirler. Yüz çeviriyorlar. Şirk ve günahları terket-tikten sonra, salih ameller işleyerek, kendilerini bekleyen aki-beti, sorgulama gününü önemsemiyorlar. Rabb'lerinden kendilerine gelen yeni hatırlatmadan. Yeni inen Kur'an-ı Kerim.Ve onlar oynuyorlar. Oyun konusu yapıyorlar. Alaya alıyorlar, küçümsüyorlar.

Kalpleri eğlence halindedir. Kalpleri batıl, şer ve kötülük gibi saçma sapan şeylerle dolu olduğu için uyarıyı algılayacak du­rumda değildir.Gizlice fısıldaştılar. Aralarındaki konuşmayı gizlediler. Karmakarışık düşler.

Bilakis onu uydurdu. Kendisi uydurdu. Onu yalan olarak düz­dü. Kendisine vahiy olarak inmedi diye iftirada bulundular.Onlar mı inanacaklar? Yani, inanmazlar. İfadenin başındaki is­tifham edatı, olumsuzluk bildirir. [1]

 

Açıklama

 

Yüce Allah bildiriyor ve gerçeğin ta kendisi olarak buyuruyor ki: "İnsanları sorgulama zamanı yaklaştı."

İyi ve kötü amellerinden dolayı sorgulanmalarının zamanı geldi, iyice yaklaştı.

"Ama onlar gaflet içindedirler."Kendilerini bekleyen sorgunun ve cezanın farkında değildirler. Bu yüz­den "yüz çeviriyorlar." Sorgulama gününe hazırlık amacı ile, kendilerine yö­neltilen imana, yani, şirk ve günah esaslı hayat biçimini terkedip iman esası­na dayalı ve salih amelle biçimlenen bir hayat tarzına geçiş yapmaya İlişkin çağrıya olumlu karşılık vermiyorlar."Kendilerine Rablerinden gelen her yeni ikazı mutlaka eğlenerek, din­lerler."

Kendilerine yönelik öğütler içeren ve âyetleri ile kendilerini uyaran Kur'an âyetleri indirildiği zaman, "bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinli­yorlar." Eğlenerek, alay ederek, üzerinde düşünme gereğini duymadan laubali bir tavır içinde Kur'an'ı dinlerler."Onların kalpleri eğlencededir."

Onların kalpleri meşguldür, yeni inmekte olan hidayet ve aydınlık nite­likli ayetlere ilgi duymazlar.

"Zulmedenler gizlice fısıldaştılar."Müşrikler aralarında gerçekleştirdikleri gizli toplantılarda dediler ki:

"Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi?"Muhammed de tıpkı sizin gibi bir insan değil mi? öyleyse nasıl O'na inanır ve getirdiği mesaja uyarsınız? O'nun getirdiği şey, sadece bir büyü ürünüdür.

"öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz."„  Ne oluyor size? Aklınızı mı yitirdiniz?.. Bunları aktardıktan sonra yüce Allah elçisine şöyle hitabediyor:"De ki: "Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işiten­dir."Kullarının sözlerini bilendir, kullarının yapip-ettiklerini hakkıyla gören­dir. Dolayısıyle sizin düzdüğünüz yalan sözleri de ve benim hak nitelikli çağrımı da işitir ve bilir.

"Hayır, dediler."Gizli toplantılar düzenleyen bu zalimler dediler ki:

"Bunlar karmakarışık düşlerdir."Rableri tarafından yeni bir yol gösterici olarak indirilen Kur'an hakkında

bunlar onun gördüğü düşlerdir dediler. Vahiy yoluyla indirilen Allah kelamı değildir dediler.

"Hayır, onu kendisi uydurmuştur."Dağınık düşünceleri yüzünden ne diyeceklerini, Kur'an'ı nasıl tanımlaya­caklarını bilemiyorlar. Bu yüzden ikide bir görüş değiştiriyorlar. Bu şaşkınlar dediler ki;

"Hayır, O bir şairdir."Resûlûllah efendimizi bir şair olarak nitelendiriyorlar. Halbuki Peygam­berimizin sözlerinin herhangi bir gerçekliği bulunmayan asılsız sözler olan şiirle bir ilgisi yoktur."Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir mucize getirsin."Eğe'r iddia edildiği gibi Allah'ın elçisi ise, bir şair ve büyücü değilse, o zaman bunu pekiştiren bir mucize gösterse ya. Önceki peygamberlerden Sa-lİh, Musa ve İsa'ya İndirilen mucizelere benzer mucizeler göstermesi gerek­mez mi?"Kendilerinden evvel helak ettiğimiz hiç bir ülke halkı iman etmemişti."Söz konusu halklara mucizeler gösterilmiş ama onlar iman etmemişler­di, bu yüzden Yüce Allah onları korkunç bir azapla helak etti. "Şimdi bunlar mı iman edecek?"Hayır bunlar inanmazlar. Çünkü geçmişte helak edilen milletlerle ortak özelliklere sahiptirler. Bu yüzden iman etmeleri için mucize göstermenin bir anlamı olmaz. Çünkü biz onların inanmayacağını biliriz.[2]

 

Sonuç

 

1- Kıyamet yakındır.

2-  Müşrikler hızla yaklaşmakta olan akıbetlerinin farkında değildirler. Kalpleri dünya tutkusuyla oyalanmakta, bu yüzden tevhid davetinden, kıya­met ve sorgulamaya ilişkin uyanlardan yüz çevirmektedirler. Günümüz insan­ları bu bakımdan, o günkü müşriklerden daha kötü bir durumdadırlar.

3-  Müşrikler ilahi vahiy ve peygamber karşısında açıkça bir panik halini yaşarlar. Nasıl davranacaklarını, daveti mesajı nasıl tanımlayacaklarım bi­lemezler.

4-  inatla inkâr eden insanlar için bir zaman mucizeler hidayetlerine ebep

olmamıştır. Tam tersine böyle kafir insanların helak olmalarına neden ol­muştur. Bu, inatçı kafir insanın karakteristik özelliğidir; inanmak ve hidayete ermek istemediği zaman, her türlü mucize gösterilse de inanmak istemez.[3]

 

7-   Biz,    senden   önce   yalnız   kendilerine   vahyedilen   erkek­lerden   başkasını   elçi  göndermedik.   Eğer   bilmiyorsanız   zikir   eh­line  (yani  meseleyi  bilen,   eski  Kitab  sahiplerine)   sorun.

8-   Biz   onları  yemek  yemeyen   ceset(ler)   yapmadık.   (Onlar), ölümsüz  de  değillerdi.

9-   Sonra   onlara   verdiğimiz   sözü  yerine   getirdik,   onları   ve dilediklerimizi  kurtardık,   aşırı  gidenleri  helak  ettik.

10-   Andolsun,   size,   içinde   şanınız   (şerefiniz)   bulunan   bir Kitab  indirdik.   Aklınızı  kullanmıyor  musunuz?

 

Sözlük

 

Senden önce. Ey Muhammed senden önce.

Zikir ehli. Daha önce inen kitapların bağlıları. Ehl-i kitap.

Ceset. İnsan cesetleri.

Vaad. Peygamberlere verdiğimiz söz.

İsraf edenler. Zulüm, şirk ve günah işlemek suretiyle ilahi öl­çüleri çiğneyenler. Aşın gidenler.

Bir kitap. Yüce Kur'an.

İçinde zikriniz var. Size Rabbinizi hatırlatan uyarılar var. İn­sanlar arasında şanla, şerefle anılmanızı sağlayan ilkeler içer­mektedir.[4]

 

Açıklama

 

Kur'an'a ve peygamber efendimize (s.a.v.) yönelik Kureyş müşriklerinin itirazları şöyle idi: "Elçi neden insanlardan seçilmiştir? Bu elçi niye yemek yiyor? Neden bir hazinesi veya ürünlerinden yiyeceği olağanüstü bir bahçesi yoktur? Neden Önceki peygamberlerin kavimlerine sundukları türden bir mu­cize ile çıkmıyor karşımıza?"

Katade bildiriyor ki:

Mekkeliler peygamber efendimize (s.a.v.) şöyle bir öneride bulundular: Madem ki, bize sunduğun mesaj haktır ve madem ki, inanmamız seni mutlu edecektir. Safa tepesini bizim için altına dönüştürsene.

Bunun üzerine Cebrail indi ve ona şöyle dedi: Eğer dilersen, kavminin isteği yerine getirilir. Fakat buna rağmen inanmayacak olurlarsa, bir an bile bekletilmezler. Yani hemen, oracıkta tepelerine dehşet verici azap indirilir. Şayet dilersen, kavmin hakkında acele edilmez, onlara mühlet verilir.

Peygamberimiz: "Kavmime zaman tanınmasını İstiyorum" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: "Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke halkı iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?" âyetini indirdi."

Ey Resulüm, "Senden önce de..." Kullarımıza iletilmesini dilediğimiz emir ve yasaklan vahyettiğimiz insanlar dışında elçi göndermedik."

"Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun." Senin kavmin bu işin asimi, eğer bilmiyorsa, kendilerine daha önce kitap indirilen yahudi ve hris-tiyanların din bilginlerinden öğrenebilir. Onlar bugüne kadar gönderilen tüm peygamberlerin insan olduklarını bilirler.

"Biz onları, elçileri yemek yemez cesetler kılmadık."

Melek suretinde veya yemek yemez insanlar olarak göndermedik. Tam

tersine, onları yaşamak için yemek ve su içmek zorunda olan insanlar kıldık. Şu müşrikler neden peygamberlerin yemek yiyen, çarşılarda gezen insanlar olmalarına itiraz ediyorlar ki?

"Sonra onlara..." söz konusu Resullere "verdiğimiz söze sadık kaldık."

Şöyle ki: Kavimlerinin istedikleri mucizeleri gerçekleştirsek ve onlar da inanmayacak olsalar, kavimlerini helak edeceğiz.

"Böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık."

Elçilerimizi ve onlara inanıp tabi olan mü'mİnleri kurtardıktan sonra, ay­etlerimizi yalanlayan, küfür, inat, şirk, şer ve batıla dayalı bir hayat sürdüre­rek aşırı giden toplumlarını helak ettik, yurtlarını yerle bir ettik.

"Andolsun, size zikrinizin içinde bulunduğu bir kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?"

Burada Yüce Allah, helak olmalarına, köklerinin kurumasına sebep ola­bilecek mucizeler talep eden müşriklere hitab ediyor:

"Doğru yolu bulmanız, hal ve gidişinizi düzeltmemiz, dolayısıyle de mutlu olmanız için size bir kitap indirdik."

Bu kitabın şanı yücedir, "içinde zikriniz bulunur."

Sizi uyaran, size öğüt veren emirler bulunmaktadır. Milletler ve halklar arasında sizden söz edilmesini sağlamaktadır, daha önce milletler arasında adınız duyulmazdı. Çünkü bu Kur'an, tüm insanlığa sizin lisanınızla hitap et­mektedir. Sizin özelliklerinizi gösteriyor. Başka insanlar bu hususta sizin iz­leyicileriniz durumundadır. Bu ise büyük bir onurdur. Böyle olmasına rağ-rnen, siz, şeytanca tuzakların, sinsi tuzakların peşinde mı koşuyorsunuz? İnanma­mak için ayak mı diretiyorsunuz? Sizin için neyin iyi ve neyin kötü olduğunu akledemiyor musunuz?[5]

 

Sonuç

 

1-  Peygamberler ancak insanlardan seçilirler.

2-  İlim adamlarına sorulmadan öğren ilemeyecek olan dünya ve ahiretle ilgili meseleleri onlardan sorarak öğrenmek gerekir.

3-  Her konuda israfa kaçmak, aşırı gitmek tıpkı şirk ve zulüm gibi kötü­dür.

4- Kur'an bir hatırlatmadır. İçerdiği tevhide ilişkin delillerle ve geçmiş ümmetlerin kıssaları ile Allah'ı hatırlatır. Kapsadığı şeriat, hukuk, davranış ve ahlak sistemi ile de bağlılarına şeref kazandırır.[6]

 

11-   Halkı   zulmeden   nice   şehri   kırıp   geçirdik   ve   onlardan sonra  başka  bir topluluk getirdik.

12-   Azabımızı   hissettikleri  zaman   onlar,   derhal  oradan   kaç­mak  için  hayvanlarını  mahmuzluyorlardı.

13-   Boşuna   kaçmayın,   bol   bol   verilip   içinde   şımartıldığınız nimetlere   ve  yurtlarınıza   dönün,   çünkü   sorguya   çekileceksiniz!

14-   "Eyvah   bize,   dediler,   gerçekten   biz   nefislerimize   zulme­denler/nişiz!

15-   Bu   mırıldanmaları   sürüp   giderken   biz   onları,   biçilmiş ekin  gibi yaptık,  sönüp gittiler.

 

Sözlük

 

Ve nicelerini kırıp geçirdik. Nice ülke halkını helak etmek su­retiyle kırıp geçirdik.

Onlar zalimlerdi. Helak ettiğimiz bu ülkelerin halkları, zalim

idi.Kaçıyorlar. Uzaklaşıp kaçıyorlardı.

Şımarıp azdığınız; lüks yiyecekler, içecekler, köşkler ve binit­lerle göz kamaştırıcı bir refah yaşadığınız yere dönün.

Sorulacaksınız. Sizin öteden beri yaptığınız gibi, dünyanızla il­gili bazı hususlarda sorguya çekileceksiniz.

Şu çağırışları. Şu yakarışı sürekli tekrarlayıp durdular: "Ya­zıklar bize. Gerçekten biz, zalimmişiz."

Kırılıp geçirilmiş. Tek bir fert ayakta kalmayacak şekilde ilahi azap onları kırıp geçirdi. Biçilmiş ekin, sönmüş ocak gibi yer­yüzünden silindiler.[7]

 

Açıklama

 

Yüce Allah, âyetlerini yalanlamakta ısrar eden ve elçilere uymama hu­susunda ayak direten geçmiş toplumların akibetine uğramamaları için Ku~ reyşlilere uyanda bulunuyor:

"Ülkelerden nicesini," nice Ülke halkını, "Zulmedenler oldukları için," "Kırıp geçirdik."

Helak ettik, taş üstünde taş bırakmamacasına yurtlarını yerle bir ettik. Bu ülkelerin halkları zalimler idi. Şirk ve günaha dayalı bir hayat sürdürüyor­lardı, büyüklük kompleksine kapılıp Allah'ın ayetleri karşısında burun kıvı­rıyorlardı.

"Bunun ardından bir başka kavmi yarattık." Bunlar, helak edilenlerden daha iyiydiler...

"Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzak­laşıp kaçıyorlardı."

Adı geçen zalimler, "bizim zorlu azabımızı" hissettikleri; gözleri ile, ku­lakları ile ve bilinçleriyle algıladıkları zaman, yaşadıkları beldelerinden "Büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı."

Ölümden kaçmaya çalışıyorlardı. Melekler de onları azarlayarak ve ite kaka sürükleyerek kaçmayın, "içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün." Yeme, içme, giyim-kuşam, barınma ve binek hususunda büyük ve ge-

niş imkanlara sahip kılındığı müreffeh ülkenize dönün.

"Çünkü sorguya çekileceksiniz?"

Adalet ilkesi uyarınca dünyevi meselelerinizden dolayı sorguya çekile­ceksiniz. Bu ortamda verdikleri cevap şu oldu:

"Yazıklar bize. Gerçekten biz, zalimmişiz."

Helak edilene kadar bu sözü tekrarlayıp durdular.

"Nihayet biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirdik."

Köklerinden koparılmış ekinler gibi yere serildiler. Alevi sönmüş, geriye savrulup giden küllerinden başka bir şeyi kalmayan sönük bir ocağa döndüler.[8]

 

Sonuç

 

1- Zulüm büyük bir suçtur. Kınanmayı gerektiren bu suçun en büyük ör­neği de Allah'a ortak koşmaktır.

2-  Azarlamak ve burnunu sürtmek amacı ile, azaba uğramış zalim bir müşrikle alay etmek caizdir.

3-  Azaba uğrayanlar, bu ortamda tevbe etseler de bunun kendilerine bir yararı olmaz.

4-  Azabın belirtileri baş gösterdiğinde, bu azabm dehşetinden kişi den­gesini kaybeder, doğru düşünme ve doğru hareket etme yeteneğini yitirir. Ne dediğini bilmez hale gelir, saçmalar.[9]

 

16-   Biz  göğü,   yeri   ve   bunlar  arasında   bulunanları,   eğlence için yaratmadık.

17-    Eğer   bir   eğlence   edinme   isteseydik,   kendi   katımızdan (bir  eğlence)   edinirdik.   Yapacak   olsaydık,   böyle  yapardık.

18-   Hayır  biz hakkı  batılın  üstüne  atarız  da  o  onun  beynini parçalar,   derhal  (batılın)   canı   çıkar.  Allah'a  yakıştırdığınız   nite­liklerden   ötürü  de  vay  siz(in   haliniz)e!

19-   Göklerde   ve  yerde   kim   varsa  hep   O'nundur.   O'nun  ya­nında   bulunanlar,   O'na   kulluk   etmekten   büyüklenmez   ve  yorul­mazlar.

20-   Gece  gündüz  teşbih   ederler,   hiç   ara   vermezler  asla   bı­rakmazlar.   Onlar için  ibadet tabii  ve  aralıksızdır.

 

Sözlük

 

Eğlence olarak. İyi ve olumlu bir maksadımız olmaksızın sırf oyun ve eğlence olsun diye.

Oyun ve oyalanma. Eş ve çocuk. Katımızdan. Hurilerden veya meleklerden.. Bilakis hakkı atarız. Hakkı batılın üstüne fırlatırız.

Ve başını parçalar. Giderek batılın beynini dağıtır ve helak eder.

Ve o zaman yok olup gidicidir. Ortalıktan kaybolur gider. Ve vasfettiklerinizden dolayı sizler için yazıklar olsun. Allah için eş ve çocukları vardır; elçisi için de iftiracı bir büyücüdür demenizden dolayı, bu tür asılsız yakıştırmalarınızdan ötürü

eyvahlar size.

Göklerde ve yerdekiler O'nundur. Göklerde ve yerde bulunan­lar yaratılış, hükümranlık ve yönetim olarak O'nundurlar. Bu hususta ortağı yoktur O'nun.

Büyüklenmezler. Yorgunluk duymazlar, bıkıp tesbihatı terket-mezler.

Ara vermezler. Hiç durmadan teşbih ederler. Çünkü onlar bi­zim gibi yorulmazlar. Herhangi bir şeyden dolayı bu yükümlü­lüklerini savsaklamazlar.[10]

 

Açıklama

 

Yüce Allah'ın şirk ve günah dolu bir hayat sürdüren zalim toplumları he­lak etmesi gösteriyor ki, O, insanı ve hayatı oyun ve eğlence olsun diye ya­ratmamıştır. Bilakis insanı ve hayatı yaratmasının gerekçesi Allah'ı anıp şük-retmeleridir. Allah'ın kitabı Kur'an'dan yüz çeviren, O'na şükretme görevini yerine getirmeyen, dünya ve ahirette O'nun zorlu azabına maruz kalır. Önceki âyetin işaret ettiği gerçek budur. Âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor.

"Biz, bir oyun ve oyalanma konusu olsun diye göğü, yeri ve ikisi ara-sındakileri yaratmadık."

bunları, uygun bir amacı olmaksızın, boşu boşuna yaratmış değiliz. Bila­kis yeri, göğü hak esasına dayalı olarak yarattık. Yaratılışın esası, insanların bize kulluk etmeleri, bize karşı şükür görevini yerine getirmeleridir. "Eğer bir oyun ve oyalanma edinmek isteseydik."

Eğer eş ve çocuk edinseydik... Müşrik Araplara göre Allah (haşa) cin­lerle evlenmiş ve ondan melekler türemişlerdi. Sapık hristiyanlara göre de Al­lah Meryem'i eş edinmiş ve ondan oğul (İsa) dünyaya gelmiştir. Allah müşrik kafirlerin bu tür yakıştırmalarından münezzehtir, yücedir. Yüce Allah bu tür asılsız iddiaları reddederek şöyle buyuruyor:

Şayet bir oyun ve oyalanma konusu olarak eş ve çocuk edinseydik, bunu kendi katımızdaki huri ve meleklerden edinirdik. Ama biz böyle bir şey edin­medik, böyle bir şey bize yakışmaz da. Göklerde ve yerde bulunan her şeyin ve herkesin sahibi. Her canlı kul konumundadır. Kulumuzu evlat ve eş edin­memiz akla uyar mı? Bir insan bile kölesini oğul ve cariyesini eş edinmezken?

"Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder."

Kur'an'ın hak delilleri, ortalıkta dolaşan bu saçma sapan fikirlerin, asıl­sız kuruntuların üzerine indikleri zaman o saçma fikirleri ve boş kuruntuları darmadağın eder. Geride bir kalıntı bırakmadan silinip giderler.

"Eyvahlar size"

Ey Allah'a çocuk, eş ve ortak yakıştıran, peygamberi sihirbazlık, şairlik, kahinlikle ve yalancılıkla suçlayan yalancılar, Rabbinize ve peygamberinize yönelik bu iftiralarınızdan dolayı azaba uğramanız kaçınılmazdır.

"Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur."

Allah'ın eş ve çocuk edindiği şeklindeki iddianın asılsızlığı bir kez daha ortaya konuyor. Göklerde ve yerde bulunan herkesin sahibi olan Allah, de­mek ki, çocuk ve evlattan münezzehtir. Çünkü herk varlığın üzerindeki mül­kiyet ve tasarruf yetkisi O'nun tekelindedir.

"O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar."

Bu da müşriklerin iddialarım çürüten bir başka delildir. "Gece ve gündüz hiç durmaksızın teşbih ederler."

Peki, Allah'ın eş ve evlada ihtiyaç duyduğunu nasıl düşünebiliyorsunuz? O'nun katında bulunup da sayılamayacak kadar çok olan melekler O'na ibadet etmede büyüklenmezler. İbadete ara vermeyi düşünmezler, yorgun düşmez­ler. Gece, gündüz, tüm zamanlar boyunca O'nu teşbih ederler.

"Hiç durmaksızın"

Bİr süre için dinlenmek üzere teşbihe ara vermeleri dahi söz konusu değildir. Onların sürekli teşbih etmeleri ve bu yükümlülüklerini durmaksızın sürdürmeleri, insanoğlunun soluk alış verişine ve göz açıp kapamasına ben­zer. İnsanoğlu herhangi bir meşguliyetinden dolayı soluk alış-verişine veya gözünü açıp-kapamasına ara verir mi? Cevap "hayır"dır. İşte melekler de ge­ce gündüz durmaksızın Allah'ı teşbih ederler.[11]

 

Sonuç

 

1- Yüce Allah oyun ve oyalanmadan, eş ve çocuk edinmekten münez­zehtir, yücedir.

2- Kur'an'daki deliller haktır. Batıl fikirlerle karşılaşınca, onları çürüterek siler süpürür.

3-  Batıl iddiaların asılsızlığını ortaya koymak için aklî kanıtlar ortaya koymak Övgüye değer bir yöntemdir. Bazen de bu yöntem kaçınılmaz olur.

4-  Yüce Allah tüm yaratıklardan mutlak olarak münezzehtir.

5-  Melekler sürekli Allah'a kulluk eder O'nu noksan sıfatlardan ve asılsız yakıştırmalardan tenzih ederler.[12]

 

21-   Yoksa  o  müşrikler,  yerden  bir  takım  ilahlar  edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek?

22-   Eğer  yerde,   gökte  Allah'tan   başka   ilahlar  olsaydı,   ikisi de   (yerde,   gök  de)   bozulup  gitmişti.  Arş'ın   sahibi Allah,   onların

nitelendirmelerinden   (ortaklara   ve   aracılara   muhtaç   olmaktan)

yüce   (münezzeh) dir.

23-   O,  yaptığından  sorulmaz,   ama  onlar,   (yani  o  ilahlar  ve­ya kullar)  sorulurlar.

24-   Yoksa O'ndan  başka ilahlar mı edindiler? De ki:   "Bu hu­susta   kesin   delilinizi   getirin.   İşte   benimle   beraber   olanların   da öğütü  ve  benden  öncekilerin  de  öğütü  budur." Ama  çokları  hakkı bilmezler,  bundan  dolayı  onlar,  haktan yüz  çevirirler.

25-    Senden   önce   hiçbir   peygamber   göndermedik   ki   ona: "Benden   başka   ilahı  yoktur,   bana   kulluk   edin!"   diye   vahyetmiş olmayalım.

 

Sözlük

 

Yoksa yerden bir takım ilahlar mı edindiler? Yani, altın, gümüş, bakır ve taş gibi yeryüzünün madenlerinden kendi elleriyle bir takım heykeller yapıp bunları İlah mı edindiler.

Onlar. Ölüleri diriltiyorlar. Yani o ilah dedikleri mi diriltme işini yapıyor? Çünkü ölüyü diriltemeyen gerçek ilah olamaz.

Eğer o ikisinde. Yerde ve gökte.

Göklerin ve yeryüzünün düzeni bozulurdu. Çok ilah, zorunlu olarak beraberinde ilahlararası çatışmayı getirir. Bu da evren­sel düzenin bozulmasını kaçınılmaz kılar.

Allah ululuğuna ve kusursuz kemalina yakışmayan noksanlık­lardan münezzehtir.

Arşın Rabbi, yaratıcısı, sahibi, tek ve ortaksız egemeni. Vasfettiklerinden. Yüce Allah eş, çocuk ve ortak edinmek gibi noksan sıfatlardan münezzehtir.

Yaptıklarından sorulmaz. Çünkü O, sınırsız tasarruf yetkisine sahip ortaksız hükümrandır. O'nun dışındakiler yaptıklarından sorulurlar. Çünkü aciz, cahil ve yönetilendirler.

i De ki: Kesin delilinizi getirin. Allah'tan başka ilahlar edinme­nizi haklı kılacak kesin deliller gösterin. Ama bu hususta bir delil gösteremezler. Çünkü yalancıdırlar. İşte benimle birlikte olanların zikri. Benimle birlikte olanların

kitabı Kur'an.

3Ve benden Öncekilerin zikri. Tevrat, İncil ve Allah tarafından indirilen diğer kitaplar. Bu kitapların tümü "Allah'tan başka ilah olmadığına" şahitlik ederler.

Hakkı bilmiyorlar. Onların çoğu hakkı bilmiyorlar. Yani, Al­lah'ın tek ve ortaksız ilah olduğunu, sırf O'na kulluk edilmesi gerektiğini bilmiyorlar, bu yüzden gerçeğe sırt çeviriyorlar.

Bana ibadet edin. Sırf bana kulluk eden. Kulluk sunulacak tek ilah olarak bana yönelin. Benimle birlikte bir başkasına ibadet etmeyin. Çünkü benden başkası ibadete layık değildir.[13]

 

Açıklama

 

Bu âyetler grubunda, Yüce Allah, şirke dayalı bir hayat ve inanç siste­mine tabi oldukları için müşrikleri kınayarak ve ayıplayarak söze başlıyor:

"Yoksa onlar yerden bir takım ilahlar mı edindiler?"

Yeryüzünün taşlarından ve madenlerinden ilahlar mı ürettiler ve bu ilah­lar, "Ölüleri mi diriltecekler?"

Bu sorunun cevabı kaçınılmaz olarak "Kesinlikle hayır! "dır. Onlar ölüleri diriltemezler. Ölüleri diriltemeyen de hiç bir şekilde ilahlık makamına layık değildir. Bunu "Yoksa onlar yerden bir takım ilahlar edindiler de, onlar mı ölü­leri diriltecekler?" âyetinden anlıyoruz. Bundan sonraki âyette ise Yüce Al­lah, onların Allah'tan başka ilahlar edinmelerini kâinattaki şu gerçeğe işaret ederek reddediyor:

"Eğer ikisinde..." Göklerde ve yerde, "Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette ikisi de bozulup gitmişti."

Çünkü ilah çokluğu, ilahlar arası çatışmayı ve karşılıklı çatışmayı getirir. Şu ilah şunu yaratmak ister, şu ilah istemez. Beriki şuna vermek ister, öteki buna karşı çıkar. İlahların kaprisleri yüzünden hayat düzeni alt üst olur... Diğer taraftan yeryüzündeki hayatın asırlardır, belli bir düzen ve ahenk içinde sürüp gelmesi, yaratıcının tekliğine, O'nun vacibul vücuda (varlığı zorunlu) olduğuna, sırf O'na kulluk yapmanın bir görev olduğuna delalet etmektedir. Bu yüzden Yüce Allah kendini ortaklardan ve müşriklerin eş ve evlat türü yakış­tırmalarından tenzih ediyor:                                                                          ,

"Arşın Rabbi olan Allah, onların nitelendirdikleri şeylerden yücedir."

Ardından sınırsız ilahhğını ve ortaksız Rabliğini apaçık bir örnek gös­tererek vurguluyor:

"O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler."

Birşey yapan ve İlminden, gücünden ve hükümranlığından dolayı yaptı­ğından sorulmayan, gerçek ilahtır. Yaptığı bir şeyle ilgili olarak "niçin yap­tın?" "niye terkettin?" diye sorguya çekilen, hesap vermek durumunda bırakı­lan, yaptığının karşılığını alan bir kimse ancak kul olabilir. Bir Rabb tarafından yönetilen olabilir. Müşrikleri azarlama ve kınama amaçlı bir diğer ifade de şudur:

"Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler?"

Allah'ı bir yana bırakarak başka ilahlara mı kulluk sunuyorlar? Ey Rasû-lûm onlara "De ki: "Kesin delilinizi getirin."

Onların ilah olduklarına ilişkin iddianızı ispatlayan kesin belgeler sürün ortaya. Batılı hak diye gösterecek belgeyi nereden bulacaklar?

"İşte benimle birlikte olanların zikri" Yani, mü'minlerin kitabı olan Kur'an. Onlar bu Kur'an ile Allah'ı anıyorlar, onun yol göstericiliği ile Allah'a kulluk ediyorlar. Onun ibret dolu tebliğinden öğüt alıyorlar.

"Ve benden öncekilerin de zikri."

İşte Tevrat ve İncil de orta yerde bulunuyor. Bunlardan birinde, Al­lah'tan başka bir ilahın varlığından söz ediliyor mu? "Hayır!"... Öyleyse, şu müşriklerin iddialarını dayandırdıkları delil nedir? Doğrusu müşrikler mantık ve delil nedir bilmeyen cahiller topluluğudur. Bu yüzden haktan yüz çevirme­leri son derece normaldir. Şu ifade buna dikkat çekmektedir:

"Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar."

Düşünme yeteneklerini kaybetmiş cahiller oldukları için, delilleri ve an­lamları mümkün değildir. Tevhid gerçeğini kabule yanaşmamaları, tevhide ilişkin delilleri ve belgeleri onaylamamaları bu yüzdendir.

"Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olma­yalım: Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin."

Eğer müşrikler bu gerçeği bilselerdi, Allah'a ortak koşmazlar ve şirki savunmazlardı. Ne yazık ki, onlar aldatılmış cahiller güruhudurlar.[14]

 

Sonuç

 

1- îlahlığın en belirgin özellikleri, yaratma, nzık verme, öldürme ve di­riltmedir. Eğer bir kimse bunları yapamıyorsa o, ilah değildir.

2- Kainattaki düzenin birliği, yaratıcının tekliğini gösterir. Varlığın birliği de var edenin birliğine tanıklık eder. Bu, mantık birliğini olarak Allah'ın varlı­ğını, kulluğun sadece O'na yöneltilmesi gerektiğini pekiştiren kesin bir belge­dir.

3-  Şirki doğrulayacak bir delil hiç bir zaman bulunamaz. Allah'tan baş­kasına kulluk yapmanın olumluluğuna ilişkin bir delilin olabileceğini akıldan geçirmek de doğru değildir.

4- Kur'an, Tevrat ve Allah'ın indirdiği diğer tüm kitaplar, Allah'ın birliğini vurgulama hususunda birbirlerini pekiştirirler.

5-  Allah tek ve ortaksızdır. Müşriklerin O'na eş ve ortaklar koşmaları asılsız bir iddiadır.[15]

 

26-    "Rahman   çocuk   edindi."   dediler.   O,   (böyle   şeylerden) yüce   münezzehdir.   Hayır  Rahman'ın   çocukları   sandıklan   melek­ler,  O'nun değerli kullarıdır.

27-   O'ndan  önce  söz  söylemezler  ve  onlar,  O'nun  buyruğunu

yaparlar.

28-   Allah,   onların   önlerinde   ve   arkalarında   olanı   bilir.   Al­lah'ın   razı    olduğundan   başkasına   şefaat   edemezler   ve   onlar, O'nun  korkusundan  titrerler.

29-  Onlardan her kim:   "ben O'ndan başka bir ilahım!" derse onu    cehennemle    cezalandırırız.    Biz    zalimleri    böyle    cezalan­dırırız.

 

Sözlük

 

Çocuk. Meleklerden çocuk edindi. Müşrikler, meleklerin Al­lah'ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. Allah bu tür asılsız yakıştırmalardan münezzehtir.

Allah çocuk edinmekten münezzehtir, yücedir.

Bilakis onlar yani, melekler ikrama layık görülmüş kullardır. Birinin kulu olan, onun oğlu veya kızı olamaz.

Sözle O'nun önüne geçemezler. O, söz söylemedikçe kendileri söz söylemez. Kula yanaşan da budur. Bir köle hiç bir konuda efendisinin önüne geçmemelidir.

Ve onlar O'nun emriyle yapip-etmektedirler. İtaatkardırlar. O'nun izni olmadıkça bir şey yapmayacak şekilde terbiye edil­mişlerdir.

Ve şefaat etmezler.

Sadece kendisinden razı olduğu kişi için.

İçleri titremekte, korkmaktadırlar.

O'nun dışında. Yani, Allah'ın dışında. Örneğin İblis böyle bir iddiada bulunacak olursa...

Zalimleri böyle cezalandırırız. Şirk ve günah işleyerek nefsine zulmedenleri böyle cezalandırırız.[16]

 

Açıklama

 

Bundan Önceki âyetler de şirkin asilsızlği ve müşriklerin düşüncesizliği anlatılmıştı. Bu âyetlerde ise, müşriklerin bir diğer batıl inançları çürütülüyor: Allah'a evlat nisbet etmeleri şiddetle reddediliyor.

"Rahman olan Allah çocuk edindi, dediler."

Melekler Allah'ın kızlarıdır şeklinde bir iddia ileri sürüyorlardı. Yüce Al­lah bu âyet-i kerimede kendini bu tür noksanlıklardan tenzih ediyor.

"O, yücedir."

Müşriklerin asılsız iddialarını geçersiz kılarak kesin bir nokta koyuyor:

"Hayır, onlar ikrama layık görülmüş kullardır."

Onların Allah'ın kızları olduklarını iddia ettikleri melekler, Allah'ın ik­ramına layık görülmüş kullarıdır. Ardından yüce Allah onları şu şekilde anlatı­yor:

"Onlar sözle O'nun önüne geçmezler."

Kulluk görevlerini kusursuz olarak yerine getirdikleri için, Allah söz söylemedikçe onlar söylemezler. O'nun emri doğrultusunda amel ederler. O, izin vermedikçe söz söylemezler, hareket etmezler. Yüce Allah onların geri­lerini ve ilerilerini bildiğini haber veriyor... O'nun sınırsız ilmi onları kuşatmış bulunuyor, Allah'ın, hakkında şefaat edilmesinden hoşnut olduğu kimselerin dışında, herhangi bir şahıs için şefaatte bulunamazlar. Yüce Allah buyuruyor ki1

"Onlar şefaat etmezler, kendisinden hoşnut olunandan başka."

Bunun yamsıra onlar:

"O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır."

Allah'ın korkusundan yürekleri titrer. Varsayalım ki, onlardan biri "ben ilahım" diyecek olsa, Yüce Allah derhal bu sözünden dolayı onu cehennem ile cezalandırır.

"Zalimleri biz böyle cezalandırırız?"

Şirk ve günaha dayalı bir hayat benimseyenleri işte böyle cezalandırırız. Böylece, müşriklerin "Melekler Allah'ın kızlarıdır. Bize Allah katında şefaatçi olsunlar diye onlara ibadet ediyoruz," şeklindeki iddialarının asılsız bir iftira olduğu ortaya çıkıyor.[17]

 

Sonuç

 

1-  Müşriklerin, yahudi ve hristiyanlarm Allah'a çocuk nisbet edişleri batıl ve asılsız bir iftiradır.

2-  Melekler Allah'a kullukta kusur etmezler. Allah'a karşı takındıkları edep ve itaatkarlık kemal düzeyindedir.

3-  Müşriklerin; "melekler bizim için şefaatte bulunacaklar" şeklindeki inançları, asılsız bir hurafedir. Çünkü melekler ancak, Yüce Allah'ın, hakkında şefaat edilmesinden hoşnut olduğu kimseler için şefaatte bulunabilirler.

4-  Kıyamet günü şefaat olacaktır. Ama bunun şartları vardır: Şefaatçinin şefaat etme hususunda izin almış olması, hakkında şefaat edilen kişinin de tevhid ehli olması gibi. Şefaatçıların şefaati müşriklere bir yarar sağlamaz.[18]

 

30- O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyor­lar.[19]

31-   Yer,   onları  sarsmasın   diye  onun   üstünde  yüksek  dağlar yarattık.   Ve   istedikleri yere  gidebilmeleri  için   orada  geniş  yollar açtık.

32-   Göğü,   düşmekten   korunmuş   bir   tavan   yaptık;   onlarsa hâlâ   göğün,   Allah'ın   kudretini   gösteren   ayetlerinden   yüz   çevir­mektedirler.

33-   Geceyi,   gündüzü,   güneşi,   ayı   yaratan   O'dur.   Bunların her biri  bir yörüngede yüzmektedir.[20]

 

Sozluk

 

Birbirleriyle bitişik idiler. İçinde açıklık bulunmayan, içice gir­miş bir kütle halindeydiler.

Onları ayırdık. Göğü, yedi kat ve yeri de yedi kat şeklinde bir­birinden ayırdık.

Sabit dağlar.

Hareket edip onları sarsmasın.

Geniş yollar. Bu yollar vasıtasıyla diledikleri yere kolaylıkla varabilirler.

Umulur ki, doğru giderler. Gitmek istedikleri yere varabilirler.

 Ve onlar onun ayetlerinden. Onun güneş, ay, gece ve gündüz gibi mucizevi delillerinden yüz çeviriyorlar.

Her biri bir bunda yüzüp gidiyor.

Ay, güneş, dünya ve yıldızlardan her biri belli bir yörüngede hareket eder.[21]

 

Açıklama

 

Surenin akışı içinde, tevhid inancının işlenmesine, Yüce Allah'ın noksan

sıfatlardan ve yetersizlikten münezzeh olduğunun vurgulanmasına devam ed­iliyor:

"O inkar edenler görmüyorlar mı?"

Allah'ın birliğini, gücünü, ilmini ve sırf O'na ibadet edilmesi gereğini in­kar edenler, mahrukatın içinde, yüceler âleminde, aşağı âlemde yer alan son­suz İlminin, kudretinin ve hikmetinin göstergelerini görmüyorlar mı? Bundan önce göklerle yeryüzü bir duman kütlesi halindeydi. Yüce Allah bu kütleden göklerle yeryüzünü yarattı. Gökyüzü Allah'ın izniyle yağmur yağdırır. Yeryü­zünde de değişik renkleri, kokuları, tatlan ve yararları olan muhtelif bitkileri yeşertir. Yeryüzünde yaşayan insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların hayat kaynağı su'dur. Allah'ın varlığı, birliği ve sırf O'na ibadet edilmesi gerçeğine yönelik delil olarak bunlar yetmez mi?

İnsanlar neden inanmazlar ki? 30. âyet-i kerime, bir anlamda bu soruyu yöneltmiş oluyor:

"O inkar edenler görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi su'dan yarattık. Yİne de onlar inanmayacaklar mı?"

"Yeryüzünde sabit dağlar yarattık."

Yeryüzü sarsılmasın, dolayısıyle üzerindeki varlıklar savrulmasın diye sabit dağlar var ettik.

"Onda yeryüzünde geniş yollar açtık."

Ulaşım kolaylığını sağlayan geniş ve rahat yollar yarattık ki doğru gide-bilsinler? Amaçladıkları yerlere rahatlıkla varabilsinler.

"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık."

Şeytanların kulak kabartmalarına ve yıkılmaya karşı koruduk.

"Onlar ise bunun âyetlerinden."

Güneş, ay, gece ve gündüz gibi kainattaki Allah'ın kanunlarından yüz çeviriyor-lar."

Onlar üzerinde düşünmüyorlar, kendilerini hakka ulaştırarak bu işaret­lerden yararlanmıyorlar. Sırf Allah'a kulluk edilmesi gerektiğini, bu olağan­üstü kanun ve dengelerin aydınlatıcı ışığında yine de kavrayamıyorlar.

"Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; herbiri bir yörüngede yüzüp gidiyor."

Güneş ve ayın herbirinin kendine has bir yörüngesi vardır. Tüm zaman­larda bu yörüngesinde yüzüp giderler. Felek, yuvarlak daire demektir. Güneş, ay ve yıldızlar bu küresel yörüngelerinin dışına çıkamazlar. Yörüngelerinden çıkacak olurlarsa kainattaki dengelerde bir yıkım meydana gelir. Sonsuz ilme sahip, her yaptığı yerinde olan Yüce Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. Bunların tümü ilahi gücün, bilginin ve hikmetin göstergeleridir. Tevhid gerçe­ğini anlatan apaçık delillerdir. Ne var ki, müşrikler bunlardan yüz çeviriyorlar; üzerlerinde düşünüp doğru yola girmiyorlar.[22]

 

Sonuç

 

1-  Kâinat, Allah'ın gücünün, ilminin ve hikmetinin somut açık delillerle sergilendiği bir vitrindir. Bunlar Allah'ın birliğini, O'na inanmanın, O'na boyun eğmenin ve itaat etmenin zorunluluğunu dile getirirler.

2- Sabit dağların yaratılışı bir hikmete dayalıdır.

3-  Kainattaki kanunlara hakim olan ilahi yasalar sistemi, olağanüstü bir dikkatin ve özenin eseridir. Yüce Allah'ın akıllara durgunluk veren ilminin ve hikmetinin göstergesidir.

4-  Bir çok insan Kur'an'daki ayetlerden yüz çevirdikleri gibi kâinattaki delil ve hikmetlerden de yüz çevirirler. Cahillikleri, müşriklikleri, kötülüklerin ve bozgunculuklarının sebebi bu anlamazlıklarıdır.[23]

 

34-    Senden    önce    hiçbir   insana    ebedi   yaşama    vermedik. Şimdi sen  ölürsen  onlar ebedi mi kalacaklar?

35-   Her  nefis,   ölümü  tadacaktır.  Biz  sizi  sınamak  için,   şerre de   hayra   da   müptela   kılıyoruz.   Ve   (sonunda)   bize   döndürülece­ksiniz.

36-   Kafirler  seni gördükleri  zaman,  seni  ancak  alaya  alırlar: "sizin   ilahlarınızı   diline   dolayan   bu   mu?"   diye.   Oysa   kendileri Rahman'ın zikrini (O'nun  uyarısını)  kabul etmiyorlar.

37-    'İnsanın   tabiatınde   acelecilik   vardır.   Öyle   acelecidir  ki, sanki)    insan    aceleden    yaratılmıştır.    (Durun),    size    ayetlerimi göstereceğim,   benden   acele   istemeyin.

38-    "Doğru   söyleyenler   iseniz   bu    (bizi)    tehdid   (ettiğiniz azab)  ne zaman?" diyorlar.

 

Sözlük

 

Ölümsüzlük. Dünyada kalıcı olma.

Ölümü tadıcıdır. Ruhun cesetten ayrılış acısını tadacaktır. Ve sizi deniyoruz.

Şer ve hayırla. Şerle denenmek; yoksulluk ve hastalık şeklin­de, hayırla denenmekse zenginlik ve sağlık şeklinde belirir. İmtihan için. Bakalım sabredip, şükrediyor musunuz? Yoksa zaaf gösterip inkara mı sapıyorsunuz? Seni yalnızca alay konusu ediyorlar. İlahlarınızı diline dolamış, onları ayıplıyor.

Rahman olan Allah'ın sözünü inkar ediyorlar. Ayrıca Allah'ın "Rahman" ismini de inkar ederek "Rahman nedir?" diyorlardı.

İnsan aceleden yaratıldı. Allah Adem'i, Cuma gününün son saatinde acele ile yarattı. AdemoğuHarının aceleciliği de ya-

ratıhş olarak onun karakterinden geliyor.

 ayetlerimi yakında göstereceğim. Ayetlerimin kapsadığı dünya ve ahiret azabına ilişkin tehditleri yakında göreceksi­niz.[24]

 

Açıklama

 

Müşrikler "Nasıl olsa Muhammed bir süre sonra ölecek" diye, ellerini ovuşturup seviniyorlardı. "Başına bir felaket gelinceye kadar bekleyelim, o zaman ondan kurtuluruz," diyorlardı. İşte burada Yüce Allah, peygamberin­den önce de ondan sonra da herhangi bir insana ölümsüzlük vermediğini ha­ber veriyor. Her nefis kesinlikle ölümün acısını tadacaktır. Şimdi eğer Rasûlû ölecek olsa, müşrikler ölümsüz mü olacaklar? Hayır!.. Şu halde "Muhammed ölecek," diye sevinip el ovuşturmanın anlamı nedir?.. Kendilerinin de ölecek­lerini düşünemiyorlar mı?

"Senden önce hiç bir insana ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen, onlar ölümsüz mü kalacaklar?"

Hayır!..

"Her nefis ölümü tadacaktır." Her nefis, ruhun bedenden ayrılma za­manında ölümü tadacaktır. Bunun hikmeti, kulun Ölümden sonra, hayır ve şer nitelikii amellerinin karşılığım görmesidir:

"Biz sizi, şerle de, hayırla da deniyoruz."

Zenginlik, fakirlik, hastalık, sağlık, zorluk ve rahatlıkla deneyip imtihan ediyoruz. Sizi sınamak amacı ile çeşitli deneylerden geçiyoruz, ki, sabreden­ler, şükredenler, zayıf karekterliler ve kafirler belli olsun.

"Bize döndürüleceksiniz.

Ölümden sonra sorgulanmak, hayır ve şer nitelikli amellerin karşılığını almak üzere bize döndürüleceksiniz.

"İnkar edenler seni gördüklerinde, seni yalnızca alay konusu ediyorlar"

Yüce Allah Rasûlûne, müşriklerin kendisini gördüklerinde sadece alay konusu yaptıklarını bildiriyor. Müşriklerin bu tavırları, Rasûlûllah'ın saygın makamını bilmemelerinden, üstün vasıflarının farkında olmayışlarından kay­naklanıyor. O'nun kendileri için bir doğru yol kılavuzu, bir yol gösterici oldu­ğunu bilmedikleri için o seçkin insanı alay konusu ediyorlardı.

"Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?"

Bu mu, ilahlarınızı ayıplıyor, onları diline doluyor?.. Burada Yüce Allah araya giriyor ve şu gerçeğe dikkat çekiyor:

"Oysa Rahman olan Allah'ın sözünü inkar edenler kendileridir."

Bu müşriklere şaşmamak mümkün değildir. Fiilen kötülüğün en alçakca-sma üzülüyorlar, ama, gerçek Rableri Rahman olan Allah'ı inkar edişlerinden dolayı en ufak bir acı duymuyorlar. Hatta "Rahman'm Allah'ın bir ismi ol­masını dahi inkar ediyor ve "Yemame'nin Rahman'ın"[25]dan başka "Rahman" yoktur; diyorlardı.

"insan aceleden yaratıldı."

Yüce Allah'ın bu gerçeği ifade buyurmasının sebebi, müşriklerin bir an önce başlarına azabın gelmesini istemeleridir. Müşrikler, Rasûlûllah ve mü'minlere: "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu azab ne zamandır." demeleri­dir. Burada Yüce Allah, aceleciliğin insanın karekteristik özelliği olduğunu belirtiyor. Bunun yanısıra, üzerlerine azab indirmek suretiyle müşriklere var­lığının ve birliğinin delili olan ayetleri pek yakında göstereceğini bildiriyor. Nitekim büyük Bedir Savaşı'nda bunun bir kısmını gözleriyle görmelerini sağladı.

"Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin." Aceleye gerek yoktur.

"Eğer doğruyu söylüyor iseniz, Allah'ın tehdit ettiği azabı ne zamandır, derler."

Azabın bir an önce tepelerine inmesini isterlerken, bir yandan da: "Bu azab ne zaman gelecek, eğer doğru söylüyor iseniz?" diyorlardı. Onların bu tavırları bir açıdan, insanın doğuştan sahip olduğu aceleci karakterden, bir açıdan da müşrik kafirlerin cehaletinden kaynaklanıyordu. Yoksa aklı başında olan bir insan azab istemez. Tam tersine rahmet ve hayır ister. Azabtan ve kötülükten kaçar.[26]

 

Sonuç

 

1-  Yüce Allah bu âyetlerde hiç bir insanın ölümsüz kılmmadığını haber veriyor.

2-  Dünya hayatının hayır ve şerle donatılmış olmasının sebebi, insanları

denemedir.

3-  Müşrikler, Rasûlûllah (s.a.v.)'ı ciddiye almayıp O'nunla alay ediyor­lardı.

4- İnsanın karekteristik bir özelliği de "aceleciliktir. Başarılı ve sistem­li bir eğitimle bu karakteri değişime uğrayan bir insan, ılımlı, ağırbaşlı ve il­miyle hareket eden biri olur. İnsanların şereflilerinden, mükemmellerinden olur.[27]

 

39-   İnkar  edenler,   ne  yüzlerinden,   ne   de   sırtlarından   ateşi sav anlayacakları   ve   yardımda   olunmayacakları   zamanı   bir   bilse­lerdi   (onu   böyle   acele   istemezlerdi)!

40-   Doğrusu  o,   onlara  ansızın  gelecek,   onları  şaşırtacak,   ne onu  reddedebilecekler,   ne  de  kendilerine   mühlet  verilecek.

41-   Andolsun,   senden   önceki  peygamberlerle   de   alay   edildi, ama  onlarla  alay  edenleri,  o  alay  ettikleri  şey  kuşatıverdi.

42-   De  ki: "Gece  gündüz,   sizi Rahmandan  kim  koruyacak?" (Çünkü   O'nun   azabı  gece   veya  gündüz   ansızın   bastırır.)   Hayır, onlar,  Rabb'lerinin  Zikr'inden yüz  çeviriyorlar.

43-   Yoksa   onları,   bize   karşı  koruyacak  ilahları  mı   var?  Ne kendilerine   yardım   edebilirler,   ne   de   bizim   tarafımızdan   onlara sahip çıkılır.

 

Sözlük

 

Savamazlar. Ateşi engelleyemezler. Yüzlerinden püskürte-mezler.

Bilakis onlara ansızın gelir. Kıyamet onlara apansız gelecek. Ve onları şaşkına çevirecek.

5 Ve onlara süre verilmez. Tevbe etmeleri için hiç ummadıkları bir anda süre tanınmaz.

Ve onları kapladı. Alaya aldıkları azap kendilerini sarıp kuşa­tıverdi.Sizi kim koruyacak? Sizi kim savunacak?Rahmandan. Rahman olan Allah, azabını tepenize indirmekisterse sızı kim koruyacak.Bilakis onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar. Hayır, on­lar Kur'an'dan yüz çeviriyorlar. Onu dinlemiyor, üzerinde dü­şünmüyorlar.Bizden bir yakınlık göremezler. Bizim azabımızdan kendilerini uzak tutacak birini bulamazlar.[28]

 

Açıklama

 

"O inkar edenler bir bilselerdi."

Azabın bir an önce başlarına gelmesi için acele edenler, onunla karşılaş­tıkları anı bir bilselerdi. Ateşin yüzlerini ve sırtlarını yaladığı zaman hallerinin ne olacağını bir bilselerdi. Ateşe karşı kendilerini koruyamayacak ve ateşi önleyecek birini bulamayacaklar. Eğer bunu bilselerdi ve kesinlikle inansa-

lardı, onun geleceği günün, yani kıyamet gününün bir an önce gelmesini talep etmezlerdi:

"O inkar edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi püskürteni ey ecekleri ve hiç bir yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi."

"Hayır, onlara ansızın gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak?"

Kıyamet günü onların vaktini bildikleri ve hazırlıklı oldukları bir zaman da gelmeyecek ki, tevbe edebilsinler. Tam tersine "onlara ansızın gelecek," farkında olmadıkları bir sırada onunla burun buruna kalacaklardır.

"Böylece onları şaşkına çevirecek."

Şaşırıp kalacaklardır.

"Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanına­cak?"

Şirkten ve günahtan tevbe ederek, cehennem azabından kurtulmaları için kendilerine mühlet verilmeyecektir.

"Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları azap sarıp kuşatıverdi."

Bu ifade, Rasûlûllah efendimize (s.a.v.) moral destek vermeye, O'nu teselli etmeye yöneliktir. Ki, Kureyşlilerin alaya almaları ve azabın bir an önce gerçekleşmesini istemeleri karşısında sabredebilsin. Çünkü O'ndan önce de peygamberler bu tür tepkilerle karşılaşmış, ama alaycıların başına o korkunç azap gelene kadar sabretmişlerdi.

"De ki: "Gece ve gündüz sizi Rahman olan Allah'tan kim koruyabilir?" Yüce Allah, Rasûlûne, azabın bir an önce tepelerine inmesini isteyen­lere şu soruyu yöneltmesini emrediyor:

"Gece ve gündüz sizi kim koruyacak?"

Size azab etmeyi dilerse eğer, Rahman olan Allah'tan sizi kim kurtara­cak? Hiç kimse bu güce sahip değildir. Öyleyse niye tevbe etmiyorsunuz; O'na inanmıyor, birliğini onaylamıyor, O'na ve Rasûlûne itaat etmiyorsunuz?

"Hayır, onlar Rabb'lerinîn zikrinden yüz çeviriyorlar."

Gerçeği kabul etmemelerinin sebebi Kur'an'dan, ayetlerinin üzerinde

kafa yormaktan, anlamlarını irdelemekten kaçınmalarıdır.

"Yoksa bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı

vardır?"

Yüce Allah, bu ifadeyle müşrikleri Allah'ın azabına karşı koruyacak, azaba engel olacak ilahlarının olmadığım reddeder bir soru biçiminde dile geti­riyor. Onların edindikleri düzmece ilahlar, başkasına yardım edecek güçten yoksundurlar.

"Ve onlar bizden yakınlık bulamazlar."

Ne, edindikleri düzmece ilahlar ve ne de bir başkası onları Allah'ın aza­bına karşı koruyamaz. Allah'ın azabı geldiği gün, kimsenin onun önüne geç­meye gücü yetmez.[29]

 

Sonuç

 

1-  Kıyamet ansızın kopacaktır.

2- Ölümden sonra diriliş ve hesaplaşma haktır.

3- Önceki Rasûllerin mücadeleleri ve ümmetlerinden gördükleri tepkiler, peygamberimiz (s.a.v.) için moral, destek ve ibret kaynağı olmuştur.

4- Müşrikler ilahi azaba uğratıldıkları gün, onların kulluk sundukları düzmece ilahlar, azabı savma konusunda kendilerine yardımcı olamazlar.

5- Müşriklerin şirk ve küfre dayalı bir hayat biçiminde ısrarlı olmalarının sebebi, Kur'an-i Kerim'i incelemeyi, âyetlerinini, kapsadığı hidayet ve nuru anlamaya çalışmayı kabul etmemeleridir.[30]

 

44- Biz    onları    ve    atalarını   yaşattık,    nihayet   kendilerine ömür  uzun  geldi,   ebedi yaşayacaklarını  sandılar.  Bizim,  yere  gel­ip,   onu   uçlarından   eksilttiğimizi  görmüyorlar  mı?   Üstün  gelenler onlar mı  (yoksa  biz  miyiz)[31]

45-  De  ki:   "ben  ancak sizi  vahiyle  uyarıyorum.  Ama sağırlar uyarıldıkları   zaman   çağrıyı   işitmez(ler)."

46-  Andolsun,   onlara  Rabb'inin   azabından   bir  esinti  dokun-sa,   "Eyvah   bize,   biz  gerçekten  zalimler misiz,"  derler.

47-  Kıyamet günü  için  adalet  terazileri  kurarız.   Hiç  kimseye bir    haksızlık    edilmez.    İnsanın   yaptığı    iş,    bir   hardal   tanesi ağırlığınca   da   olsa   onu   getiririz.   Hesab  gören   olarak   biz   yeterfz.[32]

 

Sözlük

 

Onları ve atalarını faydalandırdık. Bahşettiğimiz çeşitli hayır­larla onları ve atalarını yararlandırdık.

Hayat hiç bitmeyecekmiş gibi geldi onlara. Bahşedilen nimet­lere aldamp gurura kapıldılar.

Etrafından eksiltiyoruz. Peygamber ve mü'minlerin fetihleri sonucu egemenliklerinin alanını kısıyoruz.

Ben ancak onları vahiyle uyarıyorum. Allah'ın bana vahiy yo­luyla bildirdiği haberlerle onları ve sizleri uyarıyorum. Benim kendime ait bir etkinliğim söz konusu değil.

Ufak bir şey. Azaptan hafif ve ufak bir esinti.

Bize yazıklar olsun, biz zalimleriz. Eyvahlar bize, biz zulme sapanlarmişız. Bu yüzden helak olduk.

Muhakkak ki biz zalimleriz. Şirke dayalı bir hayat sürdürmek ve Allah'ın elçisini yalanlamak suretiyle zulme saptık.

Duyarlı adalet terazileri.

 Hiç kimse haksızlığa uğramaz. İyiliklerinde kısmaya, kötülük­lerinde arttırmaya gidilmez.

Bir hardal tanesinin ağırlığı kadar.

 Hesap görücüler olarak biz yeteriz. Herşeyi sayıp belirleyicil­er olarak biz yeteriz.[33]

 

Açıklama

 

Surenin akışı içinde müşriklerin iddiaları birer birer çürütülüyor. "Evet biz onları ve atalarını yararlandırdık."

Kendilerine çeşitli nimetler sunduk. Ama onlar, kulluk ettikleri düzmece ilahların kendilerini koruyacaklarını sandılar. Oysa koruyucu Allah'tır. Ömür­leri hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Dünya hayatının baş döndürücü büyüsüne kapılarak herşeyin bir sonunun olduğunu unuttular.

"Fakat şimdi, bizim muhakkak o dünyaya gelip onu etrafından eksilt­mekte olduğumuzu görmüyorlar mı?"

Tüm belde halklarını teker teker İslâm'ın hakimiyetine soktuğumuzu far-ketmiyorlar mı?

"Şu halde, üstün gelenler onlar mı."

Üstün olan Yüce Allah'tır. Rasûlûnün ve mü'minlerin hakimiyetini sağ­lamlaştırdı. Bölgeyi ve çevresini onların hükümranlığına açtı... Sonra, Yüce Allah Rasûlûne; müşriklere "Ey Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar, ben sadece sizi vahiy yoluyla, şirkin akıbetine karşı uyarıyorum. Söz ve hareketlerim va-

hiy ile belirleniyor. Ben kendiğilimden konuşmuyorum," demesini emrediyor. "Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler." Onlar, batıla dayalı bir hayat biçimini sevgiyle benimsedikleri için kör­dürler. Şirke ve düzmece ilahlara yönelik sevgileri, onları hakka karşı sağır-laştırmıştır. Onları uyarmakla, uyarmamak birdir, kesinlikle hak olan mesajı işitemezler.

"Andolsun, onlara Rabbinin azabından 'bir ufak esinti' dokunacak olsa." Azaptan ufak bir parça onlara dokunacak olsa, hemen feryadı basacak ve kendilerine eyvahlar okuyacaklardır.

"Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız." Ya, kıyamet günü duyarlı adalet terazileri konulduğu zaman halleri ne olacak? Ki, o gün hiç kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz! Az olsun, çok ol­sun, bir hardal tanesi ağırlığında dahi olsa, her yaptıklarını getirir bu duyarlı terazilerde tartarız.

"Hesap görücüler olarak biz yeteriz?"

Kuşatıcı ilmimizden ve karşı konulmaz gücümüzden dolayı kulların işledikleri tüm amelleri sayıp dökeriz ve karşılığını da adalet ilkesine göre veririz. Şu halde, ey akıl sahipleri Allah'tan korkup sakınalım![34]

 

Sonuç

 

1-  Uzun ömür ve geniş rızık çoğu zaman sahibini aldatır, sapmasına yol açar.

2-  Bir şeye yönelik sevgi, kişiyi ona karşı kör eder. Öyle ki, artık sev­diği şeyden başka bir şey göremez olur. Sadece sevdiği şeyi duyacak şekilde sağırlaşır.

3- İnsanoğlu zayıf bir varlıktır. Başına gelen en ufak bir azap karşısında dayanma gücünü yitirir ve "mahvoldum" diye feryad eder.

4-  Ölümden sonra diriliş, hesaplaşma ve dünyada işlenenlerin karşılık görmesi haktır.[35]

 

48-  Andolsun   biz,   Musa'ya   ve  Harun'a  hak  ve   batılı  ayırde-den  ve korunanlar için bir ışık ve öğüt olan Kitab'ı  verdik.

49-    Korunanlar    görmeden    Rabb'lerinden    korkarlar    ve (kıyamet)   saat(in)den   de   titrerler.

50-  Bu  (Kur'an)  da ona  (yani Muhammed'e)  indirdiğimiz mü­barek  (çok faydalı)   bir öğüttür.   Şimdi siz  onu  inkar mı  ediyorsu­nuz?   (Ne   kadar gaafilsiniz  siz)!

 

Sözlük

 

Furkan. Hak ile batılı ayıran demek olan bu kelime, 'Tevrat' anlamında kullanılmıştır. Çünkü Tevrat da Kur'an gibi hak ile batılı birbirinden ayırır.

Aydınlık. İnanç ve yasalar sistemine ilişkin gerçekler gösterir. Zİkir. Öğüt.

Gayıpda Rablerinden korkarlar. Dünyada Rabb'lerini görme­dikleri halde ondan korkarlar. Farzı terk ve haramı işlemek suretiyle O'na isyan etmezler.

Ve onlar saatten korkarlar. Kıyamet gününün dehşet verici manzaralarından ve yürek hoplatıcı azabından korkarlar.

Ve bu, mübarek bir zikirdir. Bu Kur'an mübarek bir öğüttür. O'nu okuyan ve onunla amel eden kimse bu bereketi elde eder

Siz mi onu inkar edicilersiniz.[36]

 

Açıklama

 

Bu âyetler de Yüce Allah Hz. Musa ile Hz. Harun'a (selam üzerlerine olsun) Furkan'ı, yani Musa ile Harun'un temsil ettikleri hak ile Firavun'un temsil ettiği batılı birbirinden ayıran Tevrat'ı verdiğini belirtiyor. Nitekim Fur­kan günü, hak ile batılın birbirinden kesin olarak ayrıldıkları gibi, Bedir günü

de şirk ile tevhidi birbirinden ayırmıştı... Hz. Musa ile Harun'a verdiği Tevrat bir aydınlıktı. Helali, haramı, yasaları ve hükümleri bilme hususunda yollarını aydınlatıyordu. Muttakiler, yanı Allah'ın emirlerini hakkıyla yerine getirenler için öğüt idi. Burada muttakilerin iki vasfından söz ediliyor. Önce, onların gör­meden yani gayb ile Allah'tan korktukları belirtiliyor. Ardından, onların kıya­met saatinden korktukları, o sırada meydana gelecek dehşet verici olaylardan ve korkunç azabından çekindikleri vurgulanıyor...

"Bu, mübarek bir zikirdir."

Burada Yüce Allah kur'an-ı Kerim'e işaret ediyor ve O'nu mübarek, be­reketli olarak nitelendiriyor. Kur'an'ın bereketi tükenmez. O'nu okuyan ve O'nunla amel eden herkes onun bereketine nail olur. Kur'an'ın bir harfini oku­ma insana, on iyilik kazandırır. Kur'an'ın harikulade üstünlükleri bitmez. Sırla­rı tükenmez, içerdiği hakikatlerin sonu gelmez. Hidayete ermek isteyenler için yol göstericidir, şifa arayanlar için şifa kaynağıdır. "

Şu halde onu inkar edecek olanlar siz misiniz?"

Burada Yüce Allah, yahudilerin kitabına inandıkları, içeriği hakkında on­lara çeşitli sorular yönelttikleri halde Kur'an-ı Kerim'i inkar eden Arapları kınıyor. Halbuki bu Kur'an onlar için şereftir, şan ve şöhrettir.[37]

 

Sonuç

 

1-  Yüce Allah'ın Hz. Musa (a.s.)'ya ve kavmine Tevrat'ı indirmesi, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e de Kur'an'i indirmesi, O'na ve ümmetine yönelik büyük bir lütuftur.

2-  Görmeden Allah'tan korkmak, farzı terk ve haram işlemek suretiyle ona isyan etmekten kaçınmak, muttakilerin niteliğidir. Onlar daima kıyamet saatine karşı bir korku içindedirler.

3- Yüce Allah Kur'an'ı bereket kaynağı olarak indirmiştir.

4- Kur'an'ı inkar etmek, ondaki hidayet ve nuru tanımamak; kınanmayı, ayıplanmayı gerektiren kötü bir tavırdır.[38]

 

52- Andolsun biz,daha öncede İbrahim'e de doğru yolu bul­ma yeteneğini vermiştik, zaten biz onu(n olgun insan olduğunu) biliyorduk.

52-   Babasına   ve   kavmine   demişti   ki:    "Sizin   şu   karşısında durup  taptığınız  heykeller  nedir?"

53-   "Babalarımızı  onlara  tapar  bulduk  (da  onun  için  biz  de onlara   tapıyoruz.)"  dediler.

54-   "Doğrusu   siz  de,   babalarınız  da  açık  bir  sapıklık  içine düşmüşsünüz!"  dedi.

55-   Dediler  ki:   "Sen   bize  gerçeği  mi  getirdin.   Yoksa   şaka yapanlardan   mısın?"

56-   "Hayır,   dedi  Rabb'iniz,   göklerin   ve  yerin   Rabb'idir  ki, onları  yaratmıştır.   Ben  de  buna  şahitlik  edenlerdenim."

57-    "Allah'a   and   olsun   ki   siz   dönüp   gittikten   sonra  put­larınıza bir plan kuracağım."

58-   Nihayet  İbrahim   onları  parça  parça   etti,  yalnız   onların

büyüğünü  bıraktı;   belki  ona  müracaat ederler diye.

 

Sözlük

 

Hidayetini Rabbinİ tanımasını, O'na inanmasını, itaat ve

yakınlaşma eğilimi ile sadece O'na yönelmesi gerektiğini Öğretmiştik.

Putlar. Heykeller. İnsanların kendi yaptıkları ve Allah'a şirk koştukları putlar.

Kulluk niyetiyle onlara yöneliyor, karşılarında saygı duruşun­da bulunuyorsunuz.

Yoksa oyun oynayanlardan mısın? Sözünde ve davranışında ciddiyetten eser bulunmayan biri misin?

Rabbinİz göklerin Rabbidir. Kulluk edilmeye layık Rab, gökle­rin ve yerin tek ve ortaksız yaratıcısı olan Allah'tır.

Onları yaratan. Onları, bir örneği ve modeli olmaksızın yoktan vareden O'dur.

Putlarınızı kırıp parçalamak için bir plan hazırlayacağım.

Paramparça etti. Kırıp dağıttı.

En büyükleri hariç. En büyük putları hariç. Onu kırmadı.

Umulur ki ona dönerler diye. Ona baş vururlar diye. Düzmece ilahlarının çaresizliğini açık biçimde görür de Allah'a inanıp Onun birliğini, ortak sizliğini kabul ederler diye.[39]

 

Açıklama

 

Allah-Û Teâlâ, Hz. Musa ve Harun'a Tevrat'ın, Hz. Muhammed'e de Kur'an'ın verilmesini büyük bir lütuf olarak açıkladıktan sonra, bundan Önce Hz. İbrahim'e de lütufta bulunduğunu dile getiriyor. Daha küçük yaşta iken ona doğruyu göstermiş, celalim ve kemalini anlatmış, kendisine inanıp sadece O'na ibadet etmenin gerektiğini anlatmıştı. Hz. İbrahim çocuk denecek bir yaşta, Allah'tan başkasına ibadet etmenin batıl ve geçersiz olduğunu bu sa­yede öğrenmişti.

"Andolsun, bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik." "Ve biz onu bi­lenlerdik."

Davet hareketini yürütebileceğini, bu görevin üstesinden gelebileceğini biliyorduk. O'na bunu öğretmiştik.

"Hani bir zaman babası Azer'e ve kavmine, yaptıklarını onaylamaz bir tavırla demişti ki: "Sİzin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu tem­sili heykeller nedir?"

Karşılarında ibadet kastıyla duruyor, saygı duruşunda bulunuyorsunuz. Hz, İbrahim'in bu sözlerine babasının ve kavminin tepkisi şöyle oldu:

"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk, dediler."

Bunu demek suretiyle cehaletlerini itiraf ettiler. Çünkü yaptıklarının doğruluğu, bu heykellere ibadet etmenin yararlı oluşuna ilişkin bir kanıt ileri süremediler. Tam tersine körükörüne taklidin kıskacında olduklarını göster­diler. Aslında Allah'tan başkasına kulluk eden tüm insanların durumu bundan ibarettir. Allah'tan başkasına kulluk edenlerin ellerindeki tek belge, geçmiş atalarım bilinçsizce yaptıklarını, körükörüne taklit etmektir.

Hz. İbrahim onlara şu cevabı verdi:

"Dedi ki; "And olsun, siz ve atalarınız." Putatapıcıhkta kendinize örnek aldığınız atalarınız, "apaçık bir sapıklık içindesiniz."

Doğru yoldan uzaksınız. Bunun için sizi doğrulayan bir deliliniz de yok­tu. Hz. İbrahim (a.s)'ın bu sözlerine şu cevabı verdiler: "Sen bize gerçeği mi getirdin?" "Siz ve atalarınız apaçık bir sapıklıktasınız," derken gerçeği mi söylüyorsun, yoksa bizimle oyun oynayanlardan mısın?"

Bize söylediğin bu sözlerle yoksa bizimle alay mı etmek istiyorsun? Hz. İbrahim (a.s)'inonlara cevabı şu oldu:

"Hayır, dedi. Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. Onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim."

Sizin Rabbiniz bu heykeller değildir. Bilakis, ibadeti hakkeden gerçek Rabbiniz, gökleri ve yeri yaratandır. O, bunları olağanüstü bir şekilde ve geçmişte bir örneği olmaksızın yaratmıştır. Sizin Rabbinizin, göklerin ve yerin Rabbi olduğuna şahitlik ederim. Sizin O'ndan başka Rabbiniz yoktur. Tek ve ortaksız İlahınız O'dur.

"Andolsun Allah'a" "Sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım."

Onlara bir tuzak kurup hepsini paramparça edeceğim.

"Sizler arkanızı dönüp gittikten sonra."

Tapınma işlemlerinizi tamamlayıp günlük işlerinize döndükten sonra bunu yapacağım.

Hz. İbrahim (a.s.)'in kavmi kendi bayramlarından dolayı her yıl, bir gün­lerini şehir dışında geçirirlerdi. İşte böyle bir günde Hz. İbrahim putları kırdı, paramparça edip etrafa saçtı. Ama en büyüklerine dokunmadı.

"Olur ki ona baş vururlar diye." Belki Hz. İbrahim (a.s.)'e döner, onunla birlikte Allah'a ibadet ederler diye. Çünkü böyle bir durumda puta tapıcılığın saçmalığı anlaşılacaktı. Bu putlar kendilerini koruyamadıktan sonra, başkala­rını nasıl koruyacaklardı?[40]

 

Sonuç

 

1-  Yüce Allah peygamberlik görevi için seçtiği kullarına çeşitli nimetler bahşeder, onlara ikramda bulunur.

2- Peygamberlik görevi ve tevhid hareketi insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu gerçek vurgulandıktan sonra şirk ve müşrikler ağır bir eleşti­riye tabi tutuluyorlar.

3- Körükörüne taklit son derece kötüdür. Böyle bir taklit, aklitçinin inanç ve amellerine delil olamaz.

4-  Hakkın yerine gelmesi ve kuvvetlenmesi bakımından, yeri geldikçe şahitlikte bulunmak farzdır.

5-   Gücü yeten bir kimse için, kötülüğü el ile değiştirmek, dil ile değiştirmekten daha önceliklidir. Ama ikisini birlikte yapmak daha iyidir.[41]

 

59-   (döndükleri  zaman):   "bunu   ilahlarımıza  kim  yaptı?  Mu­hakkak o zalimlerden  biridir." dediler.

60-   "Onları  diline  dolayan  bir genç  işittik,  kendisine İbrahim deniliyormuş,"   dediler.

61-    "Onu   insanların   gözleri   önüne   getirin   de   nasıl   ceza­landırılacağına  şehid olsunlar"  dediler.

62-   (İbrahim'i  getirdiler),   dediler  ki:   "İbrahim,   ilahlarımıza sen mi yaptın bunu?"

63-   "Hayır  dedi,   (büyük  putu  göstererek)   işte   şu   büyükleri yapmış   onlara  sorun,   eğer  konuşurlarsa(l)"

64-  Kendi   vicdanlarına   başvurup   (içlerinden):    "Hakikaten sizler   haksızsınız!"   dediler.

65-   Sonra yine  eski  kafalarına  döndürüldüler:   "Sen  de  bilir­sin  ki bunlar konuşmazlar," dediler.

 

Sözlük

 

İlahlarımıza. İlah diye nitelendirdikleri putları kastediyorlar. Bunlara tapıyor ve ilah diye tanımlıyorlardı.

Bir genç onları söylüyordu. Onlardan bahsediyordu. Bir genç onları diline dolamıştı. Onların çeşitli kusur ve ayıplarının olduğunu sayıp döküyorlardı.

İnsanların gözü önünde. Onların görebilecekleri şekilde.

Şahit olurlar ki ona şahit olsunlar. İlahlarını onun parçaladı­ğına şahitlik etsinler ve uğrayacağı akıbeti seyretsinler. "Bunu sen mi yaptın? Muhatabı konuşturmaya ve ondan cevap

almaya yönelik bir ifade tarzı

Bilakis şu büyükleri yaptı ona. Hayır, bu yapmıştır, bu onların büyükleridir... Parmağı ile büyük putu gösterdi ki, baltayı boy­nuna asmıştı. Bunu derken de yalan söylememiş olmak için parmağını geri çevirdi.

Ve nefislerine döndüler. Düşünüp taşındıktan sonra, konuş­mayan şeylere taptıkları için kendilerinin zalim olduklarına hükmettiler.

Başaşağı oldular. Hakkı itiraf ettikten sonra, tekrar batılda karar kıldılar. Tepeleri üstüne ters döner gibi oldular.  Bunlar konuşmazlar. Onlardan sormamızı nasıl istersin?[42]

 

Açıklama

 

Sûrenin akışı içinde Allah'ın dostu Hz. İbrahim (a.s) ile arasındaki kar­şılıklı konuşması konu ediliyor. Kanuşmanm mahiyeti inanç sistemiyle ilgili­dir. Hz. İbrahim (a.s) bayram münasebetiyle şehir dışına çıkan halkın ardın­dan, bu durumu fırsat bilerek tapınağa girdi ve oradaki putları paramparça et­ti. Baltayı da düzmece ilahların en büyüğünün boynuna astı ve orayı terk etti. Akşam olup da halk kırlardan dönünce, yaptıkları ilk iş hazırladıkları çeşitli yiyeceleri alıp putların önüne koymak oldu. Asılsız inançlarına göre yiyecek­ler böylece bereketleniyordu. Fakat ilahlarının paramparça olmuş hallerini görünce çığlığı bastılar.

"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir, de­diler."

İçlerinden bazıları şöyle dediler:

"Bir gencin bunları diline doladığını işittik."

Bir gencin ilahlarımızı küçümsediğini, onlarla alay ettiğini duyduk, Adı İbrahim'di. Bunun üzerine şöyle dediler:

"Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin."

Onu görelim, tahkikatta bulunalım. Eğer onun yaptığı kesinleşirse, onu cezalandırırız. İnsanlar da onun cezasını seyretsinler ki, bu caydırıcı bir ibret tablosu olsun. Gidip Hz. İbrahim (a.s)'ı getirdiler ve halkın gözü önünde sor­guya çektiler.

"Bunu sen mi yaptın?" Putları kırıp parçalayan sen misin "Ey İbrahim?"

Onlara şu cevabı verdi:

"Hayır, dedi. Bu yapmıştır, bu, onların büyükleridir."

Parmağını da gizleyerek büyük puta işaret ediyordu.

"Eğer konuşabiliyorlarsa, siz onlara soruverin."

Bu ifadenin altında onlara yönelik bir kınama ve kabahatlerini yüzlerine vurma vardır. Bu sırada kendi vicdanları ile başbaşa kalıp tutumlarını kınayıcı bir şekilde, kendi içlerinde şöyle dediler:

"Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz."

Konuşamayan, cevap veremeyen ve kendini savunamayan şeyleri ilah edinmekle asıl zalimler sizlersiniz. Kendilerini koruyamayanlar, sizleri nasıl koruyacaklar?

"Sonra yine tepeleri üstünde ters döndüler.".

Allah onları başaşağı etti. Biraz önce gerçeği kabul edip kendilerini kınamışlardı, şimdi ise, batılı savunma amacı ile tartışmayı sürdürüyorlar. Dediler ki:

"Biliyorsun ki ey İbrahim bunlar konuşmazlar."

Onların konuşamayacaklarını bildiğin halde, niçin onlara sormamızı is­tiyorsun? Aslında, düzmece ilahların konuşamayacaklarını söylemeleri de, bir bakıma tepeüstü dikilmek gibiydi. Çünkü bununla düzmece ilahların asılsız­lığını itiraf ediyorlardı.[43]

 

Sonuç

 

1-  Aslında bütün insanlar zulmü bilir, ondan tiksinirler. Ama nefislerine zulmeden bazı kimseler onu insanlar arasında yaygınlaştınrlar.

2-  İddiaları isbatlamaya yönelik belgeler ortaya koymak, insanlar ara­sında Öteden beri başvurulan bir yöntemdir. Bundan önceki şeriatlarda bu hu­sus yer alır.

3-  Yargılama tarzı, öncelikle soru-cevap şeklinde başlar.

4-  Yalan söylemiş olmamak İçin ihtimalli söz söylemek meşrudur.[44]

 

66-    "Peki   dedi,   siz  Allah'ı   bırakıp   da   size   hiçbir fayda   ve zarar   vermeyen   şeylere   mi   tapıyorsunuz?"

67-    "Yuh   size   ve   Allah'tan   başka   taptıklarınıza.   Aklınızı kullanmıyor  musunuz  siz?"

68-  Dediler:   "Onu yakın,  ilahlarınıza yardım  edin,  eğer bir iş yapacaksanız. "

69-  Biz de:   "Ey ateş, İbrahim'e serin  ve esenlik ol!" dedik.

70-   Ona   bir  tuzak  kurmak  istediler.   Biz  de,   asıl  kendilerini hüsrana  uğrattık.

71-   Onu   ve  Lut'u   kurtarıp,   alemlere   bereketli  kıldığımız  bir yere   getirdik.

72-    Ona   İshak'ı   hediye   ettik,   üstelik   (torunu)   Yakub'u   da fazladan  verdik.  Hepsini  de  iyi  insanlar yaptık.

 

Sözlük

 

Size hiç bir yarar dokunduramayan. Düzmece ilahlar. Bunlar size zarar vermek isteseler onu da yapamazlar.

Sİze yazıklar olsun. Yuh olsun size ve Allah'ı bir yana bıraka­rak kulluk yaptığınız düzmece ilahlarınıza.

Dediler ki onu yakın. Kırıp parçaladığı ilahlarınıza yardım amacı ile, onu ateşe atıp yakın.

Soğuk ve esenlik. İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol. Böyle­ce ateş Hz. İbrahim (a.s.)'ı yakmadı, sadece ellerini bağladık­ları ipi yaktı.

Tuzak kurmak. Kesin olarak kendisinden kurtulmak için onu ateşle yakmaları için plan yaptılar.

Onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. Allah O'nu ateşten çıkarttı. Yarmasına izin vermedi, O'nu ellerinden kurtardı, hi­lelerini boşa çıkardı,düzenlerini başlarına geçirip sonuçsuz kıldı.

Onu ve Lut'u kurtardık. Yani İbrahim'i ve kardeşi Haran'ın oğ­lu Lut'u kurtardık.

Orada. Bereketli kıldığımız. Bereketli kıldığımız, Şam ülkesi­ne çıkardık.

 Ve Yakub'a nafile olarak. Yakub'u da fazladan verdik. O bir çocuk İstemişti, Allah da ona istediği evladı ve üstüne de Ya­kub'u verdi.

Her birini salihler kıldık. Allah'ın ve insanların haklarını kusur­suzca gözetiyorlardı.[45]

 

Açıklama

 

Bu âyetlerde Yüce Allah, Hz. İbrahim'im, kavminin puta tapmalarını ya-dırgayıcı bir ifadeyle onlara şöyle dediğini haber veriyor:

"Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"

Siz Allah'tan başka ilahlara mı tapıyorsunuz? Oysa onların size bir yar­ar veya zarar dokundurmadıklarını, konuşamadıklarını, bir soru yönelttiği­nizde cevap veremediklerini biliyorsunuz.

"Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza."

Yazıklar olsun size ve yaratan, rızık veren, zarar ve yarar dokundurma gücüne sahip bulunan Allah'ı bir yana bırakıp da kulluk ettiğiniz düzmece ilah­larınıza...

"Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"

Onlara kulluk yapmanın ne kadar iğrenç, onları ilahlaştırmanın ne kadar yanlış olduğunu anlamayacak mısınız? Bunlar duymaz, konuşmaz, fayda sağlamaz ve zarar vermez cansız varlıklardır. Hz. İbrahim'in bu sözlerine karşı şu tepkiyi gösterdiler:

"Onu yakın" İbrahim'i ateşe atın. İlahlarınıza yardımda bulunun."

Onun küçük düşürdüğü ve parçaladığı ilahlarınıza arka çıkın.

"Eğer bir şey yapacaksanız?"

Gerçekten ve samimi olarak onlara yardım etmeyi düşünüyorsanız. Ü-zerinde görüş birliği sağladıkları bu cezayı infaz etmek üzere harekete geçti­ler. Özel bir mahalde odun yığıp ateş tutuşturdular. Ateşin alevleri o kadar şiddetli azgındı ki, Hz. İbrahim'i ancak mancınıkla içine atabildiler. Yüce Al­lah ateşe söyle seslendi:

"Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."

Ateş, Yüce Allah'ın emrine uydu. Sadece ellerini ve ayaklarını bağlamak için kullandıkları ipi yaktı. Eğer Allah ateşe "esenlik ol" demeseydi, onun Hz. İbrahim'i helak edecek dondurucu bir buz dağına dönüşmesi de mümkün olabi­lirdi. Rivayete göre, Hz. İbrahim'in babası, ateşin oğlunu yakmadığını gördü­ğünde, yüzündeki terler akar halde: Ne güzel senin Rabbin ey İbrahim?" de­miştir.

"Ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık."

Hz. İbrahim'i ateşe atarak işini bitirmek istediler. Allah onların çabala­rını sonuçsuz kıldı, kulunu ve dostunu ateşten kurtardı. Tuzaklarını başlarına geçirdi. Böylece Hz. İbrahim'i yoketmeye yönelik tüm çabalarında hüsrana uğramalarını sağladı.

"Onu ve Lut'u kurtardık." Hz. İbrahim'i ve kardeşi Haran'ın oğlu Lut'u kurtardık.

"Alemler için bereketler kıldığımız yere çıkardık."

Şam ülkesine ulaştırdık. Hz. İbrahim Filistin'i, Lut da bugün yerinde bir ölü göl bulunan Lut kavminin yaşadığı topraklara yerleşti.

"Alemler içinde bereketli kıldığımız:"

O bölgeyi, ağaçları, nehirleri ve ürünleri bol, bereketli bir bölge kıldık. Oraya yerleşen kafir ve nıü'min tüm insanlar yararlanır. Çünkü Allah "alemler için" buyuruyor. Bu kavramın kapsamına da tüm insanlar girer.

"Ona armağan ettik."

Yani, Hz. İbrahim'e Hz. İshak'ı armağan ettik. Çünkü Allah'tan bir evlad istemişti. Allah üstüne bir de Yakub'u verdi.

"Herbirini salİhler kıldık."

Herbirini, Allah'ın şeriatında öngördüğü bizim de O'na kulluk eden, Rab-lerinin haklarını eksiksiz yerine getiren, insan haklarını gözeten salih kullar kıldık. İşte bu, salihliğin ve yapıcılığın son noktasıdır.[46]

 

Sonuç

 

1- Hz. İbrahim kafirlerle tartışırken güçlü bir delile sahipti. Davet üslubu son derece sağlamdı. Bütün bu delilleri Rabbi İbrahim'e öğretmişti.

2- Batıl ehlini azarlamak ve kınamak meşrudur.

3-  Yüce Allah'ın iradesi doğrultusunda ateşin Hz. İbrahim'i yakmayıp sadece, ellerini ve ayaklarını bağladıkları ipi yakması bir mucizedir.

4-  Allah'a tevekkül etmenin, güvenip dayanmanın gücüydü bu mucizenin sebebi. Çünkü Hz. İbrahim; "Allah bana yeter, O, ne güzel vekildir" demişti. Yüce Allah ateşe: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol," emrini ver­miş ve ateş de öyle olmuştu. Bu hususta, tevekkülünün sağlamlığını yetmişti. Rivayete göre, ateşe atılmasından az önce Cebrail (a.s) ona gelmiş ve: "Ey İbrahim bir ihtiyacın var mı?" demiş, o da: "sana ihtiyacım yok, bana Allah yeter, O, ne güzel vekildir," demiştir.

5-  Tevhid gerçeği bir kez daha pekiştiriliyor, şirk ve müşrikler eleştiri­liyorlar.

6-  Hz. İbrahim (a.s.)'in Irak topraklarından çıkıp Şam topraklarına yer­leşmesi, tarihte Allah yolunda gerçekleşen ilk hicrettir.[47]

 

73-   Onları,   emrimizle   doğru   yolu   gösteren   önderler   yaptık ve   onlara   hayırlı  işler yapmayı,   namaz  kılmayı   ve  zekat  vermeyi vahyettik.   Onlar  bize  kulluk  eden  (insan)lardı.

74-  Lut'a  da  hüküm  (hükümranlık, peygamberlik,  hikmet)  ve ilim  verdik  ve  onu  çirkin  işler yapan  bir şehirden  kurtardık.   Ger­çekten  onlar yoldan çıkan kötü bir kavim idiler.

75-  Ve  onu  rahmetimizin  içine  soktuk.  Çünkü  o,   salihlerden

idi.

76- Nuh'u da (an),  o da bunlardan  önce bize yalvarmıştı.  Biz de  onun  duasını  kabul edip  kendisini  ve  ailesini büyük  sıkıntıdan kurtarmıştık.

77-   Ve    ayetlerimizi    yalanlayan    kavimden    onun    öcünü almıştık.   Onlar,  kötü  bir kavim  olmuşlardı,  biz  de  onların  hepsini boğmuştuk.

 

Sözlük

 

Önderler. İnsanlar tarafından izlenen hayrın öncüleri.

Emrimizle hidayete yöneltirler. İnsanlara doğru yolu gösterir­ler. Allah'ın İzniyle onlara, erdemliliğe, kurtuluşa ve mutluluğa yol açan şeyler öğretirler. Çünkü Allah onları tebliğ misyonu­na sahip elçiler kılmıştır.

jBize ibadet edenlerdi. İçleri titreyerek bize itaat ederlerdi, emrimizi yerine getirirlerdi.

Ve Lut'a hüküm ve ilim verdik. Lut'a da hükmetme, hasımların arasını bulma yetkisini vermiştik. Onu dinde fakih kılmıştık. Bütün bunlar, Nebiliğin ve Rasûllûğun kapsamına giren yetki­lerdir, Çünkü Allah onu Nebi ve elçi olarak görevlendirmiştiÇirkinlikler yapıyorlar. Eşcinsellik ve benzeri iğrençlikler is­tiyorlardı.

Fasıklar. Şeriatın hükümlerini çiğneyen, onunla amel etmeyi

bir yana bırakan isyanlardı.Ve Nuh önceden nida ettiğinde. Nuh'u da hatırla. Bir zaman kafir soydaşlarına karşı Allah'a dua etmişti.Büyük yüceden. Tüm yeryüzünü kapsayan büyük tufanın yol açtığı boğulma hadisesinden.[48]

 

Açıklama

 

Sûrenin akışı içinde Yüce Allah'ın Hz. İbrahim ve evladına yönelik lütufları anlatılıyor. Yüce Allah buyuruyor ki:

"Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık." Hz. İbrahim'i, İshak'ı ..ve Yakub'u önderler kıldık. İnsanlar hidayette onları örnek alırlar. İnsanları Allah'ın dinine yöneltirler. Allah onları Nebi ve Rasûl kılmak sure­tiyle bu yetkiyi onlara vermiştir.

"Onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık."

"Onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyet­tik."

Tüm hayırları işlemelerini vahyettik. İçinde Allah'ın rızası gözetilen her yararlı şeyi emrettik. Namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik.

"Onlar bize ibadet edenlerdi."

Emrettiklerimizi eksiksiz yerine getirdiler: Bize itaat ile. Kulluk ederler­di, yürekleri titrerdi. Ulu Allah burada en güzel sıfatlarla ve en tatlı hallerle onları, övgüsüne layık kılıyor.

"Kulumuz Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavim­di."

Hz. İbrahim ve evladına bahşettiğimiz nimetler ve seçkin nitelikler gibi Lut'a da bahşettik. Amcası Hz. İbrahim'le birlikte hicret etmişti. Biz de ona hüküm ve ilim verdik. Onu bir Nebi kıldık. Tebliğ ettiği mesaj, hükmün en güzelini ve hakimiyetin en adilini kapsıyordu. Şeriatın sırlarım ona gösterdik, onu dinde fakih kıldık. Bir diğer lütfumuz da, onu iğrençlikler ve çirkin ameller işleyen şehirden kurtarmamızdı. Kötü bir kavim oldukları için onları helak et­tik. Çünkü her davranışları, yaratıklara kötülük veriyordu. Tutumları emrimi­zin dişındaydı. Ve bize itaat etmeleri söz konusu değildi.

"Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendİ."

Bu da büyük bir lütuftu. Allah'ın rahmetinin kapsamına girenler arasına sokulmuştu. Allah'ın salih kullarından olduğu için bu büyük lutfa mazhar olmuştu.

"Nuh da," Ey Muhammed, söz konusu salihler arasında, kulumuz ve elçimiz Nuh'un da adını an. Bir zaman o, İbrahim'den önce Rabbine seslen­mişti: "Ben yenildim, bana yardım et." diye yakarmiştı.

"Biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden

kurtardık."

O zaman Yüce Allah onu ve ailesini kurtarmıştı. Karısı ve oğlu Kenan hariç. Bu ikisi, onun ailesi sayılmazlardı. Çünkü küfre sapmış, böylece zalim­lerden olmuşlardı. Bundan dolayı da boğulmaları kaçınılmaz olmuştu.

"Ve âyetlerimizi yalanlayan kavimden ona yardım edip öcünü almıştık."

Azgın kavminin elinden kurtarmak suretiyle ona yardım ettik. Ona en ufak bir zarar veremediler. Yoldan çıkmış ve zalim bir topluluk oldukları için, Hz. Nuh'un tüm kavmini o korkunç tufan esnasında suda boğduk.[49]

 

Sonuç

 

1-  İnsanları Allah'a davet etmek büyük bir fazilettir. Bu görevi yerine getirenler büyük bir şerefe nail olurlar.

2- Namaz kılmak, zekat vermek ve hayır işlerde bulunmak üstün bir me­ziyettir.

3-  Yüce Allah dostlarını (velilerini) ve salih kullarını ibadet edişleri ve huşu içinde itaat edişleriyle övüyor.

4- Bir toplumda çirkin işler, iğrenç davranışlar yaygınlık kazanıp tüm top­lumu kapsarsa, o toplumun cezalandırılması kaçınılmaz olur.

5-  Fasıkhkta (yani şeriatın çerçevesinin dışına çıkmaktan) kaçınmak gerekir. Çünkü bu, fert ve toplum için yıkımdır. Allah'a sığınırız böyle bir yıkıma karşı...

6-  Bu tür kıssalar, gaybın kapsamına giren bu tür haberler ancak vahiy yoluyla öğrenilebileceği için, bir bakıma bunlar Hz. Muhammed'in peygamber­liğini isbatlama ve pekiştirme işlerini görüyorlar.[50]

 

78- Davud  ile  Süleyman'ı  da  an;   hani  onlar,   toplumun   da­varının  yayıldığı   bir   ekin   hakkında   hükmediyorlardı,   biz   de   on­ların  hükümlerine tanık idik.[51]

79-  O    hükmü    Süleyman'a    bellettik.    Onların    hepsine    de hükümdarlık   ve   bilgi   verdik.   Davud'a   dağları   ve   kuşları   boyun eğdirdik,   onunla  beraber  teşbih  ediyorlardı.  Biz  bunları yaparız.

80- Ona,   sizi,   savaşın   şiddetinden   korumak   için   zırh   yap­mayı   öğretmiştik.  Ama   siz  şükrediyor  musunuz   ki?

81- Süleyman'a   da  fırtınayı   boyun   eğdirmiştik.   Onun   em­riyle,   içinde   bereketler   yarattığımız   yere   akıp   giderdi.   Biz   her şeyi  biliriz.

82-   Kendisi   için   denize   dalan   ve   bundan   başka   işler yapan bazı  şeytanları  da  emrine  vermiştik.  Biz  onları  onun  emrinde  tu­tuyorduk.

 

Sözlük

 

Ekin tarlalarında. Hayvanların geceleyin yayılıp otladıkları üzüm bağları konusunda.

Orada otluyorlardı. İçinde geceleyin başı boş otluyorlardı.

Şahid. Şahİd idik. Meseleye ilişkin hüküm verirlerken biz ora­da hazır idik ve hiç bir şey bize gizli değildi.

Biz onu kavrattık. Hakkında hüküm verilecek meseleyi ona kavrattık.

Hepsine de hüküm ve ilim verdik. Davut ve Süleyman'ın her-birine hüküm, peygamberlik ve ilim, Allah'ın hükümlerini bilme ve derinden kavrama bahşettik.

Teşbih ederler. Onunla birlikte teşbih etsinler.

Yapanlar biz idik. Bunları yapanlar biz idik. Dağların ve kuşların teşbih etmesine şaşırmayın. Çünkü bunları yapan biz idik.

Sizin için zırh sanatını. Savaşlarda giyilen zırh yapımını sizin için ona öğrettik.

Sizi koruması için. Sİzi kılıç ve mızrak darbelerine karşı koru­sun diye.

 Siz şükredenler misiniz? Yani şükredin. Buradaki istifham, 'emir' anlamında kullanılmıştır.

Bereketlendirdiğimiz yere. İçinde bereketler kıldığımız yere. Şam diyarına.

Dalıyorlar. Cevherler çıkarmak için denizin dibine dalarlardı.

Bundan başka işler de yapıyorlar. Dalgıçlığın dışında, bina yapmasını ve diğer bazı işleri de görürlerdi.

 Biz onların koruyucuları idik. İşlerini koruma altına almıştık ki, bunları bozmaya kalkışmasınlar.[52]

 

Açıklama

 

Sûrenin akışı içinde, Yüce Allah'ın kullarından dilediği kimselere yönelik lütuf ve nimetlerinin açık örnekleri sunuluyor. Bunun bir amacı da Kureyşli müşriklerin yalanladıkları Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini kesin delillerle ispatlamaktır. İşte bu arada yüce Allah peygamber efendimize hita­ben şöyle buyuruyor:

"Davud ve Süleyman'ı da."

An, ey elçimiz.

"Hani ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı."

Onların bu alanda hüküm yürütmelerini hatırla. Bu tarlaların "İçine kav­min hayvanları girip yayılıyordu." Hayvanların başında çoban bulunmadığın­dan geceleyin tarlalara girip yayılıyorlardı, ekinleri mahvediyorlardı.

"Biz onların hükmüne şahid idik."

Herbirinin ne hüküm verdiği bizce gizli değildi. Hz. Davud (a.s) tarla sahibinin, telef olan ekinine karşılık sürüyü almasına hükmetmişti. Çünkü mahvolan ekinin zararı, sürünün değerine eşitti. Hz. Süleyman (a.s.) ise sürü sahibinin tarlayı alıp onu eski haline getirene kadar ilgilenmesine, tarla sahi­binin de sürüyü alıp yününden, sütünden ve kuzularından yararlanmasına hükmetti. Tarladaki üzümler eski haline gelince de, tarla sahibi sürüyü sahi­bine iade edip tarlasını alacaktı. Yüce Allah bu hükmü Hz. Süleyman'a kav­rattığını bildiriyor ki, bu, önceki hükümden daha âdildi.

"Bunu Süleyman'a kavrattık."

Hükmetmeyi veya meseleyi ya da fetva vermesini öğrettik. Ama Hz. Davud da verdiği hükümden dolayı kınanmıyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Her birine hüküm ve ilim öğrettik."

Bu ifade, Hz. Davud'un bilgi ve hikmet açısından oğlundan daha aşağı kaldığı şeklindeki bir düşünceyi bertaraf etmeye yöneliktir.

"Davud ile birlikte teşbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdir­dik"

Hz. Davud'a bahş edilen bazı nimetler hatırlatılıyor. Teşbih ettiği zaman Hz. Davud, dağlar ve kuşlar da onunla birlikte teşbih ederdi. Bu, ister Yüce Allah'ın emredip de onların İtaat etmesi şeklinde olsun, ister kendiliklerinden teşbihe katılmaları şeklinde olsun farketmez. Her ikisi de mümkündür.

"Bunları yapanlar biz idik."

Dağlar ve kuşların Hz. Davud ile birlikte teşbih etmeleri, hayretle kar­şılandığı için Yüce Allah, bu işi yapanın kendisi olduğunu hatırlatıyor. Çünkü Allah her şeye kadirdir. O'nun gücü herşeye yeter. Bunu kaderler ki-tabında yazmıştır. Günü gelince de yürürlüğe koymuştur.

"Ona (Davud'a) zırh yapma sanatını öğrettik."

Böylece savaş alanında bu zırh, kişiyi kılıç ve mızrak darbelerine karşı koruyacaktı. Bu yüzden yüce Allah "zorlu savaşınızda sizi korusun diye" buyuruyor.

"Buna rağmen siz şükredenler misiniz?"

Aslında bu ifadede Yüce Allah, kullarını nimetlerine karşı şükür görevini yerine getirmelerini emrediyor. Şükür de Allah'a hamdetmek, bahşettiği ni­metleri itiraf etmek, O'na itaat hususunda kusur etmemek, bu nimetleri, O'nun öngördüğü doğrultuda sarfetmek şeklinde belirginleşir.

"Süleyman için de."

Yani Süleyman'a da "fırtına biçiminde" büyük bir hızla "esen rüzgarı boyun eğdirdik."

"Kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi."

Hz. Süleyman sabahın erken saatlerinde sefere çıkar, akşam dönerdi. Rüzgar günümüzün büyük bir savaş gemisi gibi onu, Allah'ın içinde bereketler kıldığı Şam diyarına taşırdı.

"Biz her şeyi bilenleriz."

Burada Yüce Allah insanların gördüğü ve görmediği her şeyi bildiğini vurguluyor. Çünkü evrende meydana gelen her gelişme, O'nun bilgisi, izni, takdiri ve hikmeti çerçevesinde gerçekleşir. Bu yüzden O'na itaat etmek, O'nu tek ve ortaksız ilah bilmek, dolayısıyle kulluğu sırf O'na sunmak bir zo­runluluktur.

"O'nun için denizde dalgıçlık yapan cinlerden bazı kimseleri de emrine

verdik."

Bir takım şeytanları Hz. Süleyman'ın hizmetine soktuk. Bunlar, onun için mücevher çıkarmak üzere denizin derinliklerine dalarlardı.

"Bundan başka işler de görüyorlardı."

Bina, heykel, mihrab ve çanak çömlek yapmak gibi.

"Biz onların koruyucuları idik."

Biz bu cinlerin yaptıklarını koruma altına almıştık, onları biliyorduk. Ki, bu işleri yaptıktan sonra bir tuzak veya hile olarak bozmasınlar. Çünkü rivay­ete göre cinler bîrşeyler yapar, sonra İstifade edilmesin diye onları bozarlardı. Bunların tümü Yüce Allah'ın Hz. Davud ve Süleyman'a (selam üzerlerine ol­sun) bahşettiği nimetlerdir. Bunların dışında daha bir çok nimet bahsetmiştir.

Kullarına sayısız nimetler ve lütuflar bahşeden alemlerin Rabbi, tek ve or-taksız ilah olan Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir, O'nun şanı pek yücedir.[53]

 

Sonuç

 

1-  İnsanlar arasında hükmetmek üzere hakim tayin etmek farzdır.

2-  Bizden önceki şeriatlarda geçen hükümlerin bizim için de aynen geçerli olması için şu şartlar lazımdır.

A- Önceki şeriatları geçen hükümler Kur'an veya hadiste anlatılmalıdır

B- O hükümlerin önceki ümmetlere mahsus olduğuna dair her hangi bir kayıt olmamalıdır.

C- Kur'an o hükümleri anlatırken bizler için haram olduğunu gösteren bir üslup kullanmamalıdır.

3- Allah'ı teşbih etmek büyük bir fazilet ve övgüye değer bir davranıştır.

4-  Savaş gereçleri yapmak ve Allah yolunda cihad için gerekli donanımı haznlamak tarzdır.

5-  Kulun kavuştuğu her nimete karşılık yeniden Allah'a şükretmesi la­zımdır.

6-  Yüce Allah cinleri Hz. Süleyman'ın emrine vermişti ve onlar, onun için çalışırlardı.

7-  Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliği bir kez daha isbatlanıyor. Çünkü yukarıda adı geçen peygamberleri gönderip onlara bunca nimet bahşe­den Yüce Allah'ın O'nu da peygamber olarak göndermiş olması yadırganacak bir durum değildir. Çünkü O'ndan önce de bir çok peygamber gönderilmiştir.

8-  Kâinatta meydana gelen her olay, Yüce Allah'ın bilgisi dahilinde, tak­diri çerçevesinde ve öngördüğü bir hikmete dayalı olarak gerçekleşmektedir.[54]

 

83-  Eyyub'u da an.  O, Rabb'ine:   "Bu dert bana dokundu,  sen merhametlilerin   en  merhametlisisin!"  diye  dua  etmişti.

84-   Biz  de  onun  duasını  kabul etmiş,  kendisine  bulaşan  der­di   kaldırmıştık;   ona   tarafımızdan   bir   rahmet   ve   ibadet   edenler için bir öğüt olarak ailesini ve onlarla beraber bir delili daha ver­miştik.

85-   İsmail'i,   İdris'i,   Zu'l-kifVi  de   an;   hepsi  de   sabredenler­dendi.

86-   Onları  rahmetimize  soktuk,   çünkü  onlar  salihlerdendi.

 

Sözlük

 

Ve Eyyub (a.s.). Eyyüb'ü de an.Rabbine nida ettiğinde. Rabbine dua ederek seslendiğinde. Malını ve evladını yitirdiği, bedeninde bir hastalığa mübtela olduğu için Rabbine dua etti.Bana zarar dokundu. Dert beni sardı. Bedenindeki hastalık veya mal ve evlad kaybı bana zarar verdi.İbadet edenler için bir öğüttür. Sabredip kararlılık göstersinler diye.

Onları rahmetimize soktuk. Peygamberlik görevini verdik. Peygamberlerin izinde giden salihler kıldık.[55]

 

Açıklama

 

Yüce Allah'ın salih kullarından dilediği kimselere yönelik lütuf ve nimet­leri konu alan surenin akışı devam ediyor. Bu arada yüce Allah (83.) âyette şöyle buyuruyor:

"Eyyüp'ü de:"

Kulumuz Eyyüb'ün şükrünü, sabrını ve süratle Allah'a tevbe edişini ha­tırla. Allah ona sağlık, mal ve evlad vererek denemişti. O, bütün bunlara karşı şükretmişti. Sonra bunları elinden aldı, o, sabretti. Hani o, "Rabbine çağrıda bulunmuştu." Musibetler artık had safhaya ulaşınca yakararak Rabbine şöyle çağrıda bulunmuştu:

"Şüphesiz bu dert beni sarı verdi, sen merhametlilerin en merhametli olanısın."

"Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik;" "Ona ailesini eş ve çocuklarını onlarla birlikte bir katını daha verdik,"

Başına gelen musibete sabrettikten sonra kendisinden alınanın kat kat fazlası ona bahşedildi. Hz. Eyyub (a.s)'e ihsan edilen mala gelince, peygam­ber efendimiz şöyle buyuruyor:

"Eyyub'un üzerine altın çekirgeler yağdırıldı. O da bunları hemen topla­yıp elbisesine doldurmaya başladı. AUah-u Teâlâ bunun sebebini sorduğunda: "Kim senin bereketine muhtaç değil ki yarabbi?" dedi.

"Katımızdan bir rahmet olarak:"

Onun özel olarak rahmetimizin kapsamına aldık. Onun kıssasını, bize kulluk edenlere bir ibret dersi, bir öğüt kıldık. Ki, onları darlıkla ve bollukla denediğimiz zaman şükretsinler, sabretsinler. Kulumuz Eyyüb'ün tavrından ibret alsınlar.

"Gerçekten biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, daima Allah'a yönelip dönen biriydi." (Sad Suresi, 44)

"İsmail, İdris ve Zülkif [56]Sabır ve şükür ehli arasında Hz. ibrahim Ha-

lil'in oğlu İsmail'i, İdris'i (ki asıl adı Ahnuh'tur) ve Zülkifl'i de an. "Hepsi sabredenlerdendi."

Bize kulluk etme hususunda sabrettiler, nimetlerimize karşılık şükür görevini yerine getirdiler. Onları rahmetimizin kapsamına aldık. Kimini pey­gamber yaptık ve tümüne büyük nimetler bahşettik. Onları yakınımızdaki de­recelerle onurlandırdık. Onlar sal inlerdendi.[57]

 

Sonuç

 

1-  Sabır yüce bir makamdır. Kuşkusuz şükür de ona denktir. Birincisi yoklukta, ikincisi ise bollukta olması gereken bir niteliktir.

2- Dua büyük bir fazilettir. Kabulün kapısı ve yoludur.

3-  Salih insanların hayatları bizler için öğüt, geçmişlerin kıssaları da ibret tablolarıdır.

4-  Malı, ailesi veya evladı hususunda sınanan bir kimse sabrederse, hiç şüphesiz Yüce Allah ona yönelik mal, aile ve evlad bağışını yineleyecektir. Musibet anında şöyle demek lazımdır: "Biz Allah içiniz ve O'na dönücüleriz. Allah'ım, bu musibetten dolayı bana sevap ver ve o musibetten sonra benim için hayır bırak."[58]

 

87-  Zunnun'u  (balık karnına girmiş  olan yunus İbn Matta'yı) da   an;   zira   (o,   kavmine)   kızarak   gitmişti,   bizim   kendisine   güç yetiremeyeceğimizi,   (kavminin   arasından   çıkmakla   kendisini   kur­taracağını)   sanmıştı.   Nihayet  karanlıklar   içinde   (kalıp):   "Senden başka  ilah  yoktur.   Senin  şanın  yücedir,   ben  zalimlerden   oldum!" diye  yalvardı.

88-   Biz   de   onun   duasını   kabul   ettik   ve   onu   tasadan   kur­tardık.  İşte  biz,   inananları  böyle  kurtarırız.

89-   Zekeriyya'yı  da  (an).  Rabbi'ne:   "Rabb'im  beni  tek  bırak­ma  (bana  bir  çocuk  ver.  Ama   vermezsen  de  gam  yemem.   Çünkü) sen,   varislerin  en   iyisisin  (her  şeyim  sana  kalacaktır.)"  diye  dua etmişti.

90-   Onun  duasını  da  kabul buyurduk  ve  ona  Yahya'yı  arma­ğan   ettik.  Eşini  de   kendisi  için   ıslah   ettik  (çocuk  doğurmaya  el­verişli   bir  hale   getirdik).   Gerçekten   onlar   hayır   işlere   koşarlar, umarak   ve   korkarak   bize    dua   ederlerdi   ve   bize    derin    saygı gösterirlerdi.

91-  O  ırzını korumuş olan  (Meryem)i de an;  ona ruhumuzdan bir   çocuk   üflemiş,   kendisini   ve   oğlunu   alemlere   bir   ibret  yap­mıştık.

 

Sözlük

 

Ve balık sahibi. Yunus b. Metta (a.s) Kendisi büyük bir balık tarafından yutulduğu için bu isimte anılmıştır.

Kızmış vaziyette gittiğinde.

Ve kendisine takdir etmeyeceğimizi sanmıştı. Kendisini sıkın­tıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. Öfkelenip gitmesinden do­layı onu balığın karnında sıkıntıya sokacağımız aklına gelme­mişti.

Karanlıklar içinde. Balığın karnındaki karanlık, denizin dibinin karanlığı ve gecenin karanlığı...

Ve onu sıkıntıdan kurtardık. Balığın karnında olmaktan dolayı çektiği üzüntüden onu kurtardık.

Beni yalnız bırakma. Beni, peygamberliği, ilmi ve hikmeti ben­den miras alacak bir evlattan yoksun bırakma. Bunu kastet­tiğini ve "yerise mİn âli yakub "Yakub'un soyuna varis ola­cak" ifadesinden anlıyoruz.

Umarak ve korkarak ümrf&rnek.

iNanıasunu en güzel bir şekilde muhafaza eden. Irzını fuhuş­tan, hayasızlıktan koruyan Meryem.

Ruhumuzdan. Ona kendi ruhumuzdan üfledik. Yani Cebrail onun elbisesinin yakasına üfledi.

Alemlere delil olması için. İnsanlığa bir ayet kıldık. Allah'ın gücünün, O'nu zikretmek ve şükretmek suretiyle O'na kulluk sunmanın gerekliliğinin alâmeti kıldık.[59]

 

Açıklama

 

Sûrenin akışı, Yüce Allah'ın kullarından dilediği kimselere yönelik lütuf ve nimetlerinin açık örneklerini sunarak devam ediyor. Bu meyanda Yüce Al­lah "Balık sahibini de" Balık sahibi Yunus b. Metta'yı da an. "Hani o, kız-mış vaziyette gitmişti."

Allah'ın rızası için kavmine öfkelenmişti. Çünkü kavmi onun Allah katın­dan tebliğ etmiş olduğu emirleri kabul etmiyordu. Allah'ın birliğine davet etti­ği, sırf Allah'a kulluk etmeye, O'na ve Rasûlüne itaat etmeye çağırdığı kavmi bunu kabul etmeyince, Yunus (a.s.) kavmi için azab dilemişti. Fakat kavmi

tevbe ettiğinden, üzerlerindeki azab kaldırılmıştı.

"Kendisini sıkıntıya düşürmiyeceğimizi sanmıştı."

Hz. Yunus, Yüce Allah'ın kendisini balığın karnına atıp sıkıntıya sok­mayacağını sanmıştı. Bu, onun Rabbine yönelik hüsnü zannıydı. Fakat, üzer­lerindeki azap kaldırıldığı halde Rabbinin rızası için öfkelenip halkına dönme­mesi, böyle bir cezaya çarptırılmasını gerektirmişti. Üç karanlıktan geçiril­mesi, onun için muhalefet lekesinden arınma niteliğindeydi. Gece, balık ve de­niz karanlığı... Sonra Yüce Allah, kurtuluşuna vesile olacak duayı ona ilham etti. Üç karanlığın ortasında, Rabb'ini teşbih ediyordu:

"Senden başka İlah yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben, zalimler­den oldum."

Bunun üzerine Yüce Allah onun duasını kabul etti.

"Balık sahibi Yunus'u da: Hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki: Bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşüremeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar İçinde: "Senden başka ilah yoktur. Sen yücesin, gerçekten ben,zulmedenlerden oldum [60]diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık."

Çünkü karanlıklar içinde bulunuyordu. Arkadaşsız, yiyeceksiz, içeceksiz bir tutsak gibiydi. Yüce Allah'ın azabtan kurtardığı kavmin yanına döneme-menin neden olduğu vicdan azabı da üzüntüsünü bir kat daha arttırıyordu. Başına gelen musibetin sebebi buydu.

"İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız."

Başkalarına bir musibet gelince, sonuçta onları kurtuluşa erdiririz. •

"Zekerİya da."

Ey Rasûlüm, Rabbine yalvardığı zaman, Zekeriya'yı da an.

"Rabbim, beni yalnız başıma bırakma."

Beni çocuksuz, peygamberliğine, ilmine ve hikmetine varis olacak kim­sesiz bırakma. Yakuboğullarının peygamberlik görevine varis olacak bir evlad bağışla.

"Sen mirasçıların en hayırlısısın."

Hz. Zekeriya (a.s.)'nın bu son sözü, duada Allah'ın razı olduğu bir ameli aracı kılma amacına yöneliktir. Nitekim Yüce Allah onun duasını kabul etti, ona Yahya'yı bahşetti. Güzel huylu ve yaradılışlı eşini kısırken çocuk doğur­maya elverişli kıldı.

"Gerçek onlar," Zekerİya, Yahya ve annesi "hayırlarda yarışırlardı."

Allah'a İtaat etme, O'nun rızasına yönelik hayırlar işlemede birbirleriyle yarışırlardı.

"Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi."

Bu ifade de onlara yönelik bir övgü niteliğindedir. Allah'ın rahmetini umarak ve O'nun azabından korkarak dua etmek bir fazilettir, övgüye değer bir niteliktir.

"Bize derin saygı gösterirlerdi."

Boyun eğerek, alçak gönüllülükle ve derin bir saygı içinde, her vesileyle Allah'a kulluk sunarlardı.

"Irzını koruyan Meryem: Biz ona kendi ruhumuzdan üfledik."

Ey Rasûlüm, ırzını koruyan, Allah'ın haram kıldığı fiillerden kaçınan İm-ran kızı Meryem'i de an. O'nu da nimetler bahşettiğimiz, büyük lütuflara ma-zhar kıldığımız salih kullarımızla birlikte an. Ona kendi ruhumuzdan üflemiş-tik. Ruhul Kudüs Cibril (a.s.)'e elbisesinin yakasına üflemesini emrettik. Ce­brail'de Meryem'in elbisesinin yakasına üfledi. Böylece hamile kaldı ve aynı günün bir saatinde doğum yaptı.

"Onu ve çocuğunu."

Allah'ın kelimesi ve ruhu İsa'yı "bir delil kıldık."

Varlığımıza, kudretimize, hikmetimize ve nimetlerimize, ayrıca sırf bize kulluk edilmesi gerektiğine, başkalarına yönelik kulluktan vazgeçilmesinin la­zım geldiğine ilişkin olarak, tüm insanlığa yönelik büyük birer alamet kıldık.[61]

 

Sonuç

 

1- Hz. Yunus'un: "Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum," şeklindeki duası, bu ümmete yönelik büyük bir Iütuftur. Çünkü bu duayı yapan mü'minin isteğinin kabul edileceği rivayet edil­miştir. "İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız," ifadesi de bunu pekiştirmek­tedir.

2- Sırf süs ve eğlenmek için değil, fakat salih ve olumlu bir amaç için ev-lad istemek güzel bir şeydir.

3- Salih bir eş; dünyanın güzelliklerindendir.

4-  Hayırlarda yarışmak, umarak ve korkarak dua etmek, ibadetlerde, özellikle namaz ve dua esnasında huşu içinde olmak, saygılı bir iç ürpertisi hissetmek bir mü'minde olması gereken faziletli niteliklerdir.

5- İffet, ırzı korumak Allah katında büyük bir fazilettir.

6-  Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa (a.s.) insanlığa yönelik bir delil kılın­mışlardır. Çünkü Hz. Meryem evlenmeden (cinsel birleşme olmadan) çocu sahibi olmuştur. Hz. İsa da babasız dünyaya gelmiş, beşikteyken insanlarla konuşmuş ve Allah'ın izniyle ölüleri diriltmiştir.[62]

 

92-   İşte  bu  sizin  ümmetiniz  olan  tevhid  ve  İslâm  milleti,  bir tek  ümmettir.  Rabb'iniz de  benim.   Yalnız  bana kulluk edin.

93-   Ama  insanlar,   işlerini  aralarında  parçaladılar.   Rablerin-den  gelen   dini parça parça   ettiler,   ayrılığa   düştüler;   hepsi  sonun­da  bize  döneceklerdir.

94-   Şimdi   kim   inanmış   olarak   iyi   işlerden   yaparsa   onun çalışmasına   nankörlük  edilmez,   biz  onun   çalışmasını  yazanlarız.

95-   Helak   ettiğimiz   bir  ülkeye  artık yaşamak  haramdır,   on­lar bir daha geri dönemezler.

96-   Nihayet ye'cuc   ve   me'cuc'un   Önü   açıldığı   ve   onlar  her tepeden   akın   etmeye   başladıkları  zaman.

97-   Gerçek  vaad yani  kıyamet yaklaşmış  olur.  İnkar  edenle­rin   gözleri   birden   donup   kalır.    "Vah   bize,   biz   bundan   gaflet içinde  idik  bunun  doğru  olacağını  hiç  düşünmüyorduk.  Meğer biz zulmediyormuşuz! "

 

Sözlük

 

Sizin bu ümmetiniz. Yani, dininiz İslâm, Adem (a.s.) döne­minden Hz. Muhammed (s.a.v.) dönemine kadar sürüp gelen tek bir dindir. Çünkü bütün peygamberlerin dini birdir: Allah'ın belirlediği yasalar çerçevesinde sırf Allah'a kulluk etmek.

Ben sizin gerçek ilahmızım, sizi yarattım, sizi rızıklandirdim, sırf bana kulluk edin. Benden başkasına sakın ibadet etmeyi­niz.

İşlerini aralarında böldüler. Dinlerinde bölünmeler yaptılar. Her grubun kendine özgü bir dini oldu. Yahudilik, hristiyanlık, mecusilik ve puta tapıcılık adı altında ayrı ayrı dinler türedi.

Hepisi bize dönücüdürler. Peygamberlerin ortak dini olan İs­lâm'ı bölüp parçalayarak yeni dinler icad eden bu grupların her biri bize dönecektir. Biz de kazancının karşılığını vereceğiz.

Çalışması için nankörlük edilmez, emeği ve çabası inkar edil­mez. Bilakis karşılığını eksiksiz veririz.

Biz onu yazıcılarız. Kiramen katibun adlı melekler kulların

hayır ve şer nitelikli amellerini yazarlar.

Ve haramdır. Dünyaya yeniden dönmeleri yazaktır.

Yecuc ve Mecuc. Bir şeddin gerisinde tutulan iki kabile.

Kıyamete yakın bir zamanda bu sed açılacaktır.

Tepe. Her tepeden.

Akın ederler. Gerçek vaad. Kıyamet.

Bundan gaflette. Kıyamet gününden ve o gün meydana gele­cek hadiselerden habersizdirler.[63]

 

Açıklama

 

Yüce Allah'ın adı geçen peygamberlere yönelik lütuf ve nimetlerinin ya-nısıra, bu elçilerin sahip oldukları eşsiz olgunluğa dikkat çekildikten sonra, Yüce Allah tüm insanlığa bir hitap yöneltiyor:

"Gerçekten, sizin bu ümmetiniz" dininiz "tek bir ümmettir."

İlk peygamberden son peygambere kadar kesintisiz olarak sürüp gelen tek bir dindir. Bu din, kulluğu sırf Allah'a mahsus kılma, şirkin her çeşidinden kurtulma esasına dayanan İslâm'dır.

"Onlar işlerini aralarında parça parça dağıttılar."

İslâm esaslı dini değiştirip yahudilik, hristiyanlık gibi yeni dinler icad et­tiler. Bunun sonucu tek bir millet parçalanıp, değişik gruplar ortaya çıktı.

"Hepsi bize döneceklerdir."

Yüce Allah burada, insanların öldükten sonra kaçınılmaz olarak kendi­sine döneceklerini haber veriyor. İleride, kazandıklarından dolayı onları ceza­landıracağını, bu arada İslâm orijinlini değiştirip uydurma dinler icad etmeleri­nin, bir tek ümmeti parçalamalarının da karşılıksız kalmayacağını duyuruyor.

"Kim salih amellerde bulunursa."

Bir mü'min olarak salih amellerden maksat, Yüce Allah'ın şeriatının kapsamında yasalaştırdiğı sözlü, kalbi ve fiili ibadetlerdir.

"Onun çabası için karşılık olarak nankörlük yoktur."

Kişinin amelleri noksanlaştırılmaz. Aksine onların karşılıkları eksiksiz olarak verilir.

"Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız."

Melekler bizim buyruğumuz doğrultusunda onun amellerini kayda geçi­rirler. Biz de onların karşılığını en güzel şekilde veririz. Hiç kuşkusuz bu, Yü­ce Allah'ın salih ameller işleyen mü'min kullarına yönelik bir müjdesidir. Allah bizi onlardan kılsın ve onlarla birlikte hasretsin (âmin).

"Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye tekrar dünya hayatı haramdır."

Burada Yüce Allah, günahlarından dolayı yıkıma uğratılan bir toplumun yeniden dünya hayatına dönmesinin kesinikle olduğunu vurguluyor. Bu anlamı şu tahlile dayanarak verebiliyoruz. İfadedeki "la" anlamı pekiştirmeye yaray­an, fazlalık bir kelimedir. İfade için bir diğer anlam da muhtemeldir: Buna gö­re, Yüce Allah'ın dünya ve ahİrette azaba uğratılmasını öngördüğü bir memle­ket halkının gerçek ve içten bir tevbe ile iman ve itaate yönelmesi imkansız­dır. Hiç kuşkusuz bu yargı, onların Allah'ın ayetlerini yalanlamalarından, inat­çılık etmelerinden, zulme sapmalarından, doğru yoldan sapmalarından, do­layısıyla kalpleri mühürlenmesinden sonra karara bağlanmış olur. Böyle olun­ca da onların pişmanlık duyup tevbe etmeleri hiç bir şekilde mümkün olmaz. Ayet-i kerime İçin bir üçüncü anlam da söz konusudur. Şöyle ki: Yüce Allah'ın günahlarından dolayı helak ettiği bir topluluğun, kıyamet günü Allah'a dön­memeleri, mümkün değildir. Bilakis onlar Allah'ın huzuruna çıkarılır, hesap­laşma ve yargılanma alanına götürülür ve cezaları hiç bekletilmeksizin verilir. Bu anlamların tümü de doğrudur. Ancak, ifadedeki (la) sıla yerine "nafiye" ol­arak kabul edildiğinde, son anlam daha bir belirginlik kazanır.

"Ye'cuc ve Me'cuc'un şeddi açıldığında."

Burada onların kıyamet günü Allah'a dönüş yolları açıklanıyor. Başlan­gıcı da, büyük belirtilerin baş göstermesidir. Bunlardan biri de Ye'cuc ve Me'cuc'un şeddinin yıkılması, bunların her tepeden akın ederek yeryüzünü yakıp yıkmaları, taş üstüde taş bırakmamalarıdır.

"Onlar her bir tepeden akın ederler."

Akın akın gelirler.

"Gerçek olan vaad yaklaşmıştır."

Din günü, hesaplaşma ve yargılanma zamanı yaklaşmıştır.

"İşte o zaman inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak."

Kabirlerinden kalkıp mahşere doğru akın ettiklerinde büyük bir pişman­lık ve yürek sızısı içinde şöyle derler:

"Eyvahlar bize." Mahvolduk "biz bundan fani bir gaflet içindeydik." Dünya hayatında, bu kaçınılmaz gerçeğin farkında değildik. "Hayır, bizler zalim kimselerdik."

Böylece günahlarını itiraf ederler. Ne var ki böyle bir günde tevbe kabul edilmediği için itirafları yarar sağlamaz.[64]

 

Sonuç

 

1-  Din tektir, İslâm tüm insanlığın yegane dinidir. Çünkü İslâm, Allah'ın tek ve ortaksız ilahkğı, kulluğun O'nun şeriatında öngörüldüğü biçimde sırf O'na yöneltilmesi prensibine dayanır.

2-  Heva ve hevesleri, ihtiras ve arzulan, beşeri amaçları doğrultusunda İslâm orijinli dinini değiştirip parça kendi arzularını din edinen toplumları dünya ve ahirette korkunç bir azap beklemektedir.

3-  Yüce Allah, İman edip salih amel işleyenlere güzel bir ödül, yani cen­net vaadetmiştir.

4-  Şu kesin ve tartışılmaz bir gerçektir ki; bir milletin helakına hükme-düdiğinde, o milletin tevbe etmesi imkansız denecek kadar güçtür. Yüce Al­lah'ın yıkıma uğrattığı bir topluluk da artık dünya hayatına dönemez. İnsanlık sonunda Allah'a dönecektir. İnsanların sonuçta Allah'a dönmemeleri im­kansızdır. Sonunda Allah'a dönecek ve kıyamet günü sorguya çekilip ameller­inin karşılığını eksiksiz alacaklardır.[65]

 

98-   Siz   ve  Allah'tan   başka   taptıklarınız  cehennemin   odunu­sunuz.   Siz  oraya  gireceksiniz.

99-   Eğer  onlar  ilah  olsalardı  oraya  girmezlerdi.   Oysa  hepsi orada  sürekli  kalacaklardır.

100-   Onlar için  bir inleme  ve  soluma  vardır!  Ve  onlar orada azabın   dehşeti  içinde  hiç   bir  şey  işitmezler.

101-   Ama   bizden   kendilerine   ezelde  güzellik  geçmiş   mutlu­luk   takdir   edilmiş   olanlar,   işte   onlar   cehennemden   uzaklaştırıl­mışlardır.

102-   Onun   uğultusunu   duymazlar.   Ve   canlarının   çektiği  ni­metler  içinde   sürekli  kalırlar.

103-   O  en   büyük  korku,   onları  asla  tasalandırmaz.  Melekler onları  şöyle  karşılar:   "İşte  bu,  size  vaadedilen  gününüzdür!"

104-   O gün göğü yazı tomarlarını dürer gibi toplarız.  İlk ya­ratmaya    başladığımız    gibi    onu    yine    iade    ederiz.    Üzerimize sözdür;  biz  bunu  mutlaka yapacağız.

 

Sözlük

 

Allah'ın dışında taptığınız. Düzmece ilahlar, putlar, heykeller.

Cehennem odunu. >J Eğer onlar İlahlar olsalardı.

Oraya girmezlerdi. Güçlü ilahlar(!) oldukları için, kulları(!) ile ateşin arasına girer, onların yanmalarına engel olurlardı. Ama gerçek ilah değildirler. Bu yüzden kendilerine kulluk edilenle­rin cehenneme girmelerine engel olamazlar.

Ve hepisi orada kalıcıdırlar. Düzmece ilahlara kulluk eden in­sanlar, kulluk edilen şeytanlar ve putlar orada temelli kala­caklardır.

 Onlar için inleme vardır. Ateş ehli. Orada kemik çatırdatan, şiddetli iniltiler çıkarır, hırıltılı soluklar alıp verirler.

 Bizden onlar için güzellik geçti. Yüce Allah'ın ezelden cennet ehli olduklarına hükmettiği kimseler.

Uğultu. Cehennemin çıkardığı uğultulu ses.

Kıyametin şiddeti onları üzmez. Sura ikinci kez üfürüldüğü za­man, onlar kabirlerinden güven içinde ve hiç bir üzüntü duy­madan kalkarlar.

Tıpkı kitap yapraklarının katlanması gibi. Yüce Allah gökleri ve yeri, zarfa konulacak bir yaprak gibi katlar.

İlk yaratmayı yaptığımız gibi tekrar yaratırız. Yüce Allah varlıkları ilk kez yarattığı gibi yeniden yaratır. İnsanlar kabir­lerinden yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak dirilirler. Tıpkı doğdukları günkü gibi hiç bir organları noksan olmaz.[66]

 

Açıklama

 

Yüce Allah, bu ayetler grubunda hitabı müşriklere yöneltiyor. Nitekim sûrenin başında da söz onlardan açılmıştı. İşte Yüce Allah Kureyş kabilesine mensup müşrikleri şu şekilde tehdit ediyor:

"Siz de, Allah'ın dışında taptıklarınız" da düzmece ilahlarınız, putlarınız ve heykellerinizde "cehennem odunusunuz."

Siz ve düzmece ilahlarınız, cehennemin yakıtı olacaksınız, oraya girme­niz kaçınılmazdır.

"Eğer onlar gerçek ilah olsalardı."

Müşriklerin taptıkları bu taştan yontulmuş heykeller, gerçekten ilah ol­salardı, onlara kulluk edenler ateşe girmezlerdi, buna engel olurlardı. Kuİ-larını(!) ateşten kurtarırlardı. Müşriklerin ateşe girecek olmaları gösteriyor ki, taptıkları putlar ve heykeller gerçek ilah değildirler. İbadeti hakketmemiş-

lerdir.

"Onların tümü içinde temelli kalacaklardır."

Düzmece ilahlar ve onlara kulluk eden müşrikler ebediyyen cehennemde kalacaklardır.

"Orada kendileri için kemikleri çatırdatan inlemeler vardır. Onlar orada İşitmezler de."

Yüce Allah, müşriklerin ateşte korkunç iniltiler çıkaracaklarını bildiriyor. Bu dehşet verici azabın şiddetindendir. Her taraftan yükselen iniltiler, kor­kunç sesler ve azabın yürek hoplatan her çeşidi yüzünden hiç bir ses işite-mezler.

"Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır. Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin ar­zuladığı sayısız nimet içinde ebedi kalıcılardır."

Bu âyet-i kerime İbn İzbire'ra"ya cevap olarak inmiştir. Rivayete göre o şöyle demişti: Eğer Muhammed'in bizim ve taptıklarımızın cehennemde ola­cakları şeklindeki sözleri doğru ise, melekler de bizimle yanacaklardır, çünkü biz onlara da tapıyoruz. Yine İsa ve Üzeyir de cehenneme gireceklerdir. Çün­kü hristiyanlar ve yahudiler onlara tapıyorlar. "Bunun üzerine Yüce Allah, kendi rızası dışında tapılan ve Allah'a kulluk ederek yakınlaşmak isteyen, ita­at eden salih kimselerin bu kapsamın dışında olduğunu haber vermiştir. Yüce Allah buyuruyor ki:

"Bizden onlar hakkında güzellik geçmiştir. Cennete girecekleri ve ateş­ten uzak tutulacakları öngörülmüştür.

"Onun uğultusunu bile duymazlar."

Cennette ve canlarının çektiği sayısız nimetler içinde oldukları için ce­hennemin uğultulu sesini işitmezler. Kabirlerinden kalktıkları zaman.

"Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz." Bilakis, güven içinde olur­lar. "Melekler onları karşılayacaklardır."

Kabirlerinden kalktıkları zaman melekler onları selam ve hüsnü muka­bele ile karşılayıp, onlara şöyle diyeceklerdir:

"İşte bu sizin gününüzdür, size vaadedilmişti." "O gün göğü katlarız."

Kabirlerinden kalkacakları bu günde, yüce yaratıcı göğü katlayıp bir yana koyacaktır.

"Kitabın sahifelerini katlar gibi."

"Burada kıyamet günündeki gelişmeden sözediliyor. O gün yeryüzü, bir başka yeryüzüyle, gökyüzü de bir başka gök yüzüyle değiştirilecektir.

"İlk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu eski durumuna iade edece­ğiz."

İnsanlar ilk kez olduğu gibi yeniden yaratılırlar. İnsanlar kabirlerinden yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak kalkarlar.

"Bu, bizim üzerimizde bir sözdür. Elbette, biz yapıcılarız."

İnsanları ölümden sonra yeniden yaratacağımızı vaadetmiş bulunuyo­ruz. Biz elbette vaadimizi yerine getireceğiz. Bunu gerçekleştirecek güce sa­hibiz.[67]

 

Sonuç

 

1- Bu âyetlerde Allah'ın tek ve ortaksız ilahlığı, peygamberlik görevi ölümden sonra diriliş ve yargılanma vurgulanıyor.

2-  İnsanları kendine taptıran, bunu emreden ve bundan hoşnut olan kim­se, tapıcıları ile birlikte cehenneme yakıt olacaktır. Böyle bir şey emretmediği ve bundan hoşnut olmadığıhalde ilah edinilen kimseye gelince, o, tapıcıları ile birlikte ateşe girmeyecektir. Sadece tapıcılar cehenneme gireceklerdir.

3- Yüce  Allah'ın kıyamet günü göğü katlayıp bir yana koyması, yeryüzünü de kabzasının içinde tutması, O'nun sonsuz gücünün ve azameti­nin göstergesidir.

4- İnsanların kıyamet günü yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz diriltilmeleri, cinsel organın ucundaki deri dahil, vücutlarından hiçbir şeyin eksik olmaması.

"ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine sizi eski durumunuza iade edece­ğiz."

Sözünün açığa çıkmasıdır. Tek ve caydırıcı güce sahip, üstün iradeli ve Cebbar olan Allah müşriklerin asılsız yakıştırmalarından münezzehtir.[68]

 

105-  An dolsun   Tevrat'tan  sonra  Zebur'da  da:   "Arza  mutlaka iyi   kullarım   varis   olacak   bu   yer   onların   eline   geçecek,"   diye yazmıştır.

106-  Şüphesiz   bunda   kulluk   eden   kimseler   için   yeterli   bir öğüt  vardır.

107-  Ey   Muhammed,   biz   seni   ancak   alemlere   rahmet   için gönderdik.

108- De  ki:   "Bana,  ilahınız,  ancak  bir ilahdır;  diye  vahyolu-nuyor,   O'na  teslim  olacak mısınız  bu  inancı  kabul  edip  taptığınız putları   bırakacak  mısınız?"

109- Eğer  yüz   çevirirlerse   de   ki:    "Ben   sizin   hepinize   eşit biçimde   açıkladım.   Artık  tehdid  edildiğiniz  şeyin  yakın   mı,  yoksa uzak mı olduğunu bitmem."

110- "Şüphesiz  O,   sözün   açığını  da   bilir,   gizlediklerinizi  de bilir."

111- "Bilmem  belki  de  o  azabın  ertelenmesi  sizi  denemek  ve bir  süreye  kadar yaşatmak  içindir."

112- Allah'ın   Rasûlü    dedi:    "Rabb'im    aramızda    hak   ile hükmet,    Rabb'imiz    çok    merhamet    edendir.    Sizin    nitelendir­diğinize   iftiralarınıza  karşı  O'nun  yardımına  sığınılır  O,   bizi  her tehlikeden   korur!"

 

Sözlük

 

Ve biz sayfalarda yazdık. İbrahim'in sayfalan, Tevrat, İncil ve

Kur'an gibi tarafımızdan indirilen kitaplarda yazdık ki...

Zikirden sonra. Bunu zikirde, yani Levh-i mahfuzda yazdıktan

sonra.

Arz. Cennetin arzı. t Salih kullarım. Her peygamberin tabilerinden iman edip salih

amel işleyen kimseler.

Muhakkak ki bunda tebliğ vardır. Kur'an'da bir mesaj vardır.

Cennete girmek için yeterli bir yol göstericilik ve açıklama

vardır. O'na inanan ve O'nun yol göstericiliği altında amel

eden herkes cennete girecektir.

İbadet eden kavim için. Allah'a ve Rasûlüne itaat eden bir

topluluk için. j Alemler için rahmet olarak. İnsanlar ve cinler için bir rahmet

olarak gönderdik seni. Çünkü günahlardan sakınan mü'minler

cennete girerler. Kâfirler de, Önceki toplulukların başlna gelen

kökten yok etme, yeryüzün-den silme azabından kurtulurlar.

Müslüman olacak mısınız? Yani, müslüman olun. İfadenin so­ru şeklinde olması, emir vazifesini görür.

Bilemem.

Sizin için bir imtihandır.

Sizin nitelendirmelerinize karşı. Yalan söylemeniz, peygam­ber bir büyücüdür, Allah çocuk edindi ve Kur'an şiirdir," de­menize karşı.[69]

 

Açıklama

 

Bu âyetlerde, Yüce Allah Rasûlüne ve mü'minlere, onur verici bir müjde­sinden sözediyor. Bu müjdeyi zikirde, yani Levh-i mahfuz denilen, kaderler kitabında, azdıktan sonra, vahiy yoluyla indirilen kitaplarda da yazmıştır. Bu­na göre, cennetin Allah'ın salih kulları cennetin mirasçısı olacaklardır. 105. ayetin ifade ettiği anlam budur.

"Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda açık bir mesaj vardır."

Bu Kur'an, Allah'a kulluk eden; farzları yerine getirip yasaklardan kaçı­nan kullar için olağanüstü bir öğüt konumundadır. İnsanları Allah'ın hoşnut­luğuna ve cennete ulaştıracak yeterliktedir.

"Biz seni yalnızca alemler için bir rahmet olarak gönderdik."

Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in insan, cin, mü'min, kâfir, tüm alemlere rahmet olarak gönderildiğini vurguluyor. Mü'minler O'na tabi ol-dmakla cennete girerler, yani Allah'ın rahmetine kavuşurlar. Kâfirler de,. geçmiş ümmetlerin uğradıkları 'kökleri kurutma, yeryüzünden silme' azabın­dan emin olurlar. Kuşkusuz bu da onlara yönelik bir rahmettir.

"De ki: Gerçekten bana; sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır, diye vah-yolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?"

Yüce Allah burada peygamberine, soydaşlarına ve tebliğini ulaştırdığı diğer topluluklara şöyle demesini emrediyor: Bana vahiy yoluyla bildirilen şudur: Sizin ilahınız, hak mabudunuz tek ve ortaksiz Allah'tır. Başkası değil.

"Artık siz müslüman olacak mısınız?"

Kalplerinizi ve yüzlerinizi O'na yöneltip teslim olun, sırf O'na ibadet edin, kulluk ve itaat özelliği taşıyan davranışlarınızı O'ndan başkasına yö­neltmeyin. Ey Rasûlüm bu mesajı bütün açıklığıyla onlara duyun

"Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa."

Senin bu isteğine karşı büyüklük kompleksine kapılıp burun kıvırırlarsa, kabule yanaşmazlarsa "de ki: Size eşitlik üzere açıklamada bulundum."

Mesajı, aranızda hiç bir ayırım gözetmeksizin duyurdum. Benimle sizin aranızda, bundan böyle bir anlaşma noktası olamaz. Aramızda savaş hali vardır.

"Tehdit edildiğiniz gün yakın mı, uzak mı, bilemem."

Onlara de ki, ey Rasûlüm: Sizin için öngörülen azab gününün, yakın ve­ya uzak olduğunu bilemem. Ne zaman olursa, bu günle karşılaşacaksınız, ama ben onun zamanını tayin edemem. Bu ayet-i kerimede şiddetli ve açık bir tehdit mesajı vardır. "Şüphesiz o, sözün açıkta söylenenini de bilmekte, sak­lamakta olduklarınızı da bilmektedir."

İslâm'a, Kur'an'a ve peygambere yönelik açıktan eleştirilerinizi, dil uzat­malarınızı bildiği gibi, bana yönelik olarak içinizde beslediğiniz düşmanlığı ve kini de bilmektedir. Bu, aynı zamanda onlara yönelik uyarı nitelikli bir tehdit­tir de. Tutumlarıyla böyle bir tehdidi hak etmişlerdi zaten.

"Bilemem; belki de" haketmenize rağmen, azabı sizden belli bir süre te­hir edilmesi, siz islâm'a ve Rasûlüne savaş açmış olduğunuz halde"sizin için bir denemedir." Belki tevbe edersiniz diye, sınamaya tabî tutulmaktasınız, ki, üzerinizden azab kaldırılsın, ya da eceliniz dolana kadar, hayattan yararlan­manız öngörülmektedir. Sonra ölümümüzün ardından azaba çarptırılacaksa-mz. Buna ilişkin bilgi yalnız Rabbimin bilgisi dahilindedir. O, böyle söylememi emretti.

"Dedi ki: Rabbim, hak ile hükmet."

Bir kıraatte "dedi" manasına gelen "gale" kelimesi, "de" manasına ge­len "gul" şeklinde okunmuştur. Allah'ın bu emrinden sonra, peygamber dedi ki: Ey Rabbim benimle, ayetlerini yalanlayan, senin davana ve mü'min kul­larına savaş açan kavmim arasında hak ile hükmet. Bana zafer bahşet, veya üzerlerine gazabını indir.

"Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman olan Allah'tır."

Rahman olan Rabbimiz, salihleri üstün kılmaya muktedirdir.[70]

 

Sonuç

 

1- Salihler, yani muttaki mü'minler kalıcı nimetler yurdu olan cennetin

mirasçılarıdır.

2- Kur'an-ı Kerim'de, inanıp salih amel işleyenleri ahiret mutluluğuna eriştirecek yeterlilikte açıklık ve doğru yol klavuzluğu vardır.

3- Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah katında üstün ve onur verici bir maka­ma sahibtir. Öyle ki, Yüce Allah onu tüm alemler için bir rahmet olarak gön­dermiştir.

4- Şirk ehli ile tevhid ehlinin birbirlerinden ayrılmaları bir zorunluluktur.

5-  Her türlü zorluk ve meşakkate karşı kulun Allah'tan yardım dilemesi gerekir.[71]

 



[1] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/378.

[2] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/378-380.

[3] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/380-381.

[4] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/381-382.

[5] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/382-383.

[6] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/383-384.

[7] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/384-385.

[8] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/385-386.

[9] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/386.

[10] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/387-388.

[11] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/38-389.

[12] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/389-390.

[13] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/391-392.

[14] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/392-393.

[15] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/394.

[16] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/395.

[17] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/395-396.

[18] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/396-397.

[19] Bu âyet de çağımız ilminin ulaştığı bir gerçeği açıklamaktadır. İlmin teshi­line göre bütün kainat, başlangıçta bir gaz bulutu halinde idi. Sonra bu mad­deden küreler şeklinde cisimler fırlamıştır. Dünyamız da bu cisimlerden bi­ridir. Güneşten ateş bulutu halinde kopan dünya, kendi ekseni etrafında döner­ken yavaş yavaş soğuyup kabuk bağlamıştır. Oluşum sırasında dünyada yükse­len gazlar ve buharlar, yağmur şeklinde tekrar dünya üzerine dökülmüş; de­nizler, okyanuslar meydana gelmiş; önce denizlerde yosun şeklinde bitkisel hayat başlamış ve nihayet gelişe gelişe şimdiki bu dünya şeklini almıştır. Ya­ni gök cisimlerinin birbirinden ayrılmasıyle dünya meydana gelmiş ve dün­yada teşekkül eden sudan hayat doğmuştur. İşte âyet öz bir ifade ile bu gerçeği açıklamaktadır.

[20] Bu âyet, bütün gök cisimlerinin bir felekte, yani belli bir yörüngede yüz­mekle olduklarını açıklıyor. Kur'an indiği sırada ilim çevrelerine hakim olan Batlamyus teorisine göre güneş ve ayı hareket ettiren, felektir. Halbuki âyet, bunların felekte yüzdüklerini söylemekle o teoriyi yıkmıştır. Nitekim bu­günün ispatlanmış bilgisine göre de bu varlıkların her biri , Kur'an'ın dediği gibi bir yörüngede yüzmektedirler. Yüce Kudret şu uzayda, birbirine çarpma­dan hareket eden pek çok gezegenler yaratmıştır.

[21] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/398.

[22] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/398-400.

[23] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/400.

[24] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/401-402.

[25] Yemame, bir bölge ismidir.

[26] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/402-403.

[27] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/403-404.

[28] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/405.

[29] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/405-407.

[30] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/407.

[31] Yerin uçlarından eksilmesi, klasik tefsir kitablanna göre puta tapanlara ait ülkelerin, özellikle Mekke'nin m üs 1 umanların eline geçeceğine işarettir. Fa­kat âyeti, mecazi değil de hakiki manasiyle anlarsak yerin uçlarından eksiltil-mesi, yağmurların, sellerin ve rüzgarların etkisiyle dağların aşınmasına işaret olduğu gibi kutup bölgelerinin basıklığına da işaret olabilir.

[32] Bazı tefsirlere göre terazilerin konması, doğru hesap görmenin ve amellere uygun ceza vermenin temsilidir, yani sembolik bir anlam ifade eder. İbni Abbas (r.a)'ın rivayetine göre, iyi ameller, güzel şekillerle, kötü ameller de çirkin kıyafetlerle gelip terazilere konacaktır.

[33] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/408-409.

[34] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/409-410.

[35] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/410.

[36] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/411.

[37] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/411-412.

[38] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/412.

[39] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/414.

[40] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/414-416.

[41] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/416.

[42] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/417-418.

[43] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/418-419.

[44] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/419.

[45] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/421.

[46] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/421-423.

[47] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/423.

[48] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/425.

[49] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/425-426.

[50] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/427.

[51] Bir adamın ekin tarlasına, toplumdan birinin davarı girmişti. Davud, tazminat olarak davarın, ekin sahibine verilmesine hükmetti. Davud (a.s.)'ın oğlu. Sü­leyman (a.s.) bu hükme iliraz ederek "daha doğru ve daha adil hüküm şu olur" dedi: Davar ekin sahibine verilir, ekin sahibi davarın sütünden, yününden isti­fade eder. Ekin de davar sahibine verilir, o da ekin, eski halini alıncaya kadar ekine bakar. Ekin eski halini alınca davar sahibi davarına, ekin sahibi de ekinine sabip olur." Süleyman'ın bu hükmünü, babası da uygun bulmuştu. İşte bu hük­mü Süleyman'a ilham eden, Allah idi.

[52] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/428-429.

[53] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/429-432.

[54] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/432.

[55] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/433.

[56] ZülkhTin kim olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. En kuv­vetli görüş, Ebu Musa'nın Rasûlûllah'tan rivayet ettiği şu hadistir: "Züikifl peygamber değildi. Fakat salih bir kul idi. Başka bir salih bir adam ölürken, onun işini yürütmeye kefil oldu. Günde yüz rekat namaz kılardı. Bu yüzden yüce Allah ondan Övgüyle söz etti."

[57] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/434-435.

[58] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/435.

[59] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/437.

[60] Ebu Davud hadis kitabında peygamberimiz (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet eder: Zunnun (balık sahibi) balığın karnında şöyle dua etti: La ilahe illa entesübhaneke inni kuntu minez-zaümin" (Senden başka ilah yoktur. Sen yücesin.Gerçekten ben zalimlerden oldum." Herhangi bir müsliiman bu şekilde dua

ederse duası kabul olur.

[61] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/437-439.

[62] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/439-440.

[63] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/441-442.

[64] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/442-444.

[65] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/444.

[66] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/446.

[67] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/446-448.

[68] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/448-449.

[69] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/450-451

[70] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/451-452.

[71] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 5/452-453.