Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hacc Suresi - Kuran - 022Hac - 14. Sayfa

HACC SURESİ 2

Kıyamet Ve Sahneleri 2

Bilgisiz İnsanın Mücadelesi Şeytana Uymaktır 4

Öldükten Sonra Dirilme Konusunda Şüphe Edenlerin Şüphesini Gidermek. 4

Sınırda Olan Tapınma. 10

İman Ve İyi Amelin Neticesi 12

İnanç Gruplarının Durumu. 13

Bütün Varlıklar Allah'a Boyun Eğer 15

İnkarla İmanın Farkı Ve Eğitimin Gücü. 15

İbadet Özgürlüğüne Engel Olmanın Cezası 17

Ka'be'nîn İnşası 18

Allah'ın Yasaklarına Saygı Duymak. 21

Kurbanın Farziyetı Ve Faydaları 23

Kurbanların Kesimi, Etlerinin Dağıtımı Ve Manevi Oluşum.. 25

Zulüm Hem Savaşa Hem De Siyasi Erkin Değişimine Nedendir 27

Geçmişten Örnekler Üzerinde Düşünmek. 31

Allah'ın Vaadi Ve Peygamberin Uyarısı 34

İnanan Ve Kafirin Farkı 35

Şeytanın Vesvese İle Parazit Yapması 36

Kafirlerin Şüphesi Devam Edecektir 38

Hakimiyet Allah'ındır 39

Hicretin Getirdikleri 40

Tabiat Olayları İle İlahiyatı Anlatmak. 41

İnsanın Nankörlüğü. 43

Peygamber'in Görevi Ve Mücâdele Taktiği 43

Müşrikin Yardımcısı Yoktur 45

Allah'ın Ayetlerine Olumsuz Tepkinin Karşılığı Cehennemdir 46

Şirkin Sebepleri 47

Kurtuluşa Giden Yol 49

Hacc Sûresinden Çıkarılan İlkeler 52

1. Tevhid İnancı İle İlgili İlkeler: 52

2. Âhiretle İlgili İlkeler: 52

3. Hacla İlgili İlkeler: 53

4. Kurbanla İlgili İlkeler: 53

5. Zulüm ve Savaşla İlgili İlkeler: 53

6. Peygamberlikle İlgili İlkeler: 53

7. Sosyal Konularla İlgili İlkeler: 53


HACC SURESİ

 

Hacc sûresinin ne zaman indiği konusunda ihtilaf vardır. Biz bu ihtilafları ele almadan kısaca şunu söyleyebiliriz: Sûrenin büyük çoğunluğu Medine, çok az bir kısmı da Mekke döneminde inmiştir. İsmini 25. âyet ve devamında, özellikle 27. âyette geçen "Bütün insanları hacca çağır" ifadesinden almaktadır.

Hacc ile ilgili konulan gündeme getirmesi bakımından bu sûre, Bakara sûresinin 125-127, 158, 196-200, 203. âyetlerine, ayrıca Al-i İmrân sûresinin de 96-97. âyetlerine bağlıdır.

Kıyamet ile ilgili konulan gündeme getirmesi bakımından, Enbiyâ sûresinin açılımı niteliğini taşımakta olan bu sûre, kurban ibadetini ele alması bakımından Mâide 27-30, Bakara 196, En'âm 162, Sâffât 102-107 ve Kevser 2. âyetleri gereği adı geçen sûrelerin daha geniş bir açılımı durumundadır.

Hacc sûresinde vatanın önemi, ibadet özgürlüğü öne çıka­rılmakta ve zulme uğrayanlara savaş izni verildiğine dikkat çe­kilmektedir. İçerisinde geçmiş toplumlara kısa da olsa yer veril­mesi onu hem Enbiyâ hem de ondan önceki sûrelere bağlamakta­dır.

Yaratılış kanununu ele alarak Allah ile kâinat ilişkisinin an­latıldığı bu sûrede bütün hak dinlerin bir süreç olduğu, değişme­yen temel esaslarının bulunduğu gündeme getirilmektedir.

Dinin pek çok temel konularını ele alan ve bilgiyi öne çıka­ran bu sûre 78 âyetten meydana gelmiştir.[1]

 

Rahman Ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

Kıyamet Ve Sahneleri

 

1.  Ey insanlar! Rabbinize saygı gösterin. Çünkü son saatin sarsıntısı gerçekten büyük olacaktır.

2.   O sarsıntıyı gördüğünüzde her emzikli emzirdiğini unutur; her gebe, çocuğunu düşürür; insanları da sar­hoş bir halde görürsün; oysa onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir.

Bu âyetlerden çıkaracağımız neticeler olacaktır:

1. "Ey insanlar! Rabbinize saygı gösterin."

Yüce Allah, anlatacağı konu bütün insanlığı ilgilendirdiği için, tüm insanları muhatap almakta, onlara hitap etmektedir. Böylece Kur'ân'm ve onun tesis ettiği İslam dininin evrensel bir din olduğu da ortaya çık­maktadır.

Yüce Allah, insanlara hitap ederken şu emri vermektedir: "Rabbi­nize saygı gösterin" veya "Rabbinizden sakının." Buradaki ı^aj ittekû kelimesi takvadan gelmektedir. Takva kelimesinin açıklaması Bakara 21'de yapılmıştır. Takva, iyiyi yakalayıp elde etmektir (Bakara 2/177); takva, ruhun gıdasıdır (Bakara 2/197); takva, iffet elbisesidir (A'râf 7/26); takva, manevî bağışıklık sistemidir (Şems 91/8). Lügat manası ile takva, "sakınmak, saygı duymak; Allah'a karşı sorumluluğunun bilin­cinde olmak"tır.

Diğer taraftan takva, Allah'a dost olmanın şartlarından biridir (Yûnus 10/62-63). Tabii olarak takvanın ilk şartı da iman etmektir (Ba­kara 2/177).

Şimdi âyete dönersek, buradaki takva emrinin inanmak anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü tüm insanlara emretmektedir. Ardından gelen kıyamet olduğuna göre, bu âyetteki takva, kıyamete imanı da i-çermektedir.

Diğer taraftan Rabbini bilen, ona inanan insanlar, O'na saygı du­yup çekinirler. O zaman "Rabbiniz" kelimesinin içinde imanın olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki ittekû emri "işte o inandığınız, Rabb olarak tanıdığınız Allah'a saygı duyun" anlamına gelmiş olur. Bu emir, insanlı­ğı "saygı" denen değerle bir araya getirmekte ve onlara bu değeri tanıt­makta ve insanın Allah'ı ile olan ilişkisinde saygının ve onun sonucu olan sakınmanın yerini öğretmektedir. İnsanın Allah'ı ile olan ilişkisinde birinci basamağı iman, ikinci basamağı da haramlardan uzak durma, farzları yerine getirme gibi önemli tatbikatın meydana getirdiği takva denen "saygı" oluşturmaktadır. Allah'a saygıdan, ana-babaya, devlete, hukuka ve kendi kendine saygıya uzanan alanlar vardır.

Din eğitimi, takva denen "saygıyı" topluma hem örgün eğitim hem de yaygın eğitim vasıtasıyla işlemeli ve bir dantel gibi örmelidir.

2. "Çünkü son saatin sarsıntısı gerçekten büyük olacaktır."

Yüce Allah, âyetin bu kısmı ile âyetin birinci bölümünde verdiği emrin sebebini, niçinini açıklamaktadır. Neden Rabbimize saygı duya­cağız, O'ndan sakınacağız? sorusunun cevabını bu kısım vermektedir. Bir gün kıyamet kopacak ve ardından ameller değerlendirilecek, ceza ve ödül gerçekleşecektir.

Ayette geçen zelzele, "sarsıntı, deprem" anlamına gelmektedir. Kıyamet sarsıntısının ne kadar büyük olacağını anlamamız için günümüzdekilere bakmamız gerekir ki burada gerçekleşen depremler, ona nispetle çok küçüktür. Bu sarsıntıda kâinatın dengesi bozulacak, tabiat kanunları yok olacak ve her şey toz haline gelecektir.

Şimdi âyetin bu kısmını birinci kısmına bağlayarak bir netice çı­kartabiliriz: Kıyameti daima hatırlayarak kendini disipline etmek takva­nın parçalarından biridir.

Yüce Allah, kendisine saygıyı emrettikten sonra, kıyametin sarsın­tısı hakkında derse girmekte ve onun durumunu açıklamaktadır. Bunun anlamı, insanı geleceği hakkında bilgilendirip şuurlandırmaktır. Her şe­yin sonu olacağı gibi, kâinatın da sonu olacaktır ve büyük değişim mey­dana gelecektir.

İşte felsefe ile dini birbirinden ayıran farklardan biri de budur. Fel­sefe, insanın bu anlamda sonunu belirleyemez, ama din ya da ilâhî vahiy insanın geleceğini bu şeklide açıklamaktadır.

Bunun bir anlamı da, insanın geleceğe bakması, geleceğe yönelik olarak hayatını düzenlemesi, geleceğe yönelik düşünmesi ve amel yap­masıdır. Büyük sarsıntı kâinatın yapısında olacaktır ama, insanın gele­cekteki hayatında olmamalı, maddi yapıda kalıp, manevi alana sıçrama-malıdir. Manevi alana sıçramaması için, insan daima güzellikler üretme­lidir.

İşte bu güzelliklerden biri iman ve takvadır. İman edip takvanın gereklerini yerine getiren insanların manevi hayatlarında sarsıntı olma­yacaktır. Çünkü kıyamet, onlar için kâinatın maddi düzeninin bozulma­sında kalacaktır. Yüce Allah'ın, kıyamet olgusuna âyette  şey' "şey" demesinden anlıyoruz ki, onun zamanı ve ölçüsü belli değildir. Bilgisi Allah katında olduğu için (A'râf 7/187) biz ne zamanını ne de şeklini bilebiliriz. Onun için âyette kıyamet "şey" olarak yer almıştır. Büyük olacak bu sarsıntının şekli takip eden diğer âyetlerde anlatılmıştır.

3. "O sarsıntıyı gördüğünüzde her emzikli emzir­diğini unutup geçer; her gebe, çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş halde görürsün; oysa onlar sarhoş değillerdir."

a) "O sarsıntıyı gördüğünüzde" buyurulurken o zamana ulaşma kastedilmektedir. Demek ki âyetin bu kısmı, kıyametin kopacağı anda yaşayan insanlara hitap etmektedir.

Bize de, kıyametin kopmasının kesin olması nedeniyle, o dönemde yaşayan insanlar olarak hitap etmektedir. Aynı şekilde bu âyet bize, Kur'ân'ın getirdiği mesajların kıyamete kadar devam edeceğini de öğ­retmektedir.

Ayrıca âyetteki "görme" olayı, kıyametin gözlenebileceğine, in­sanların onun dehşetini yaşayacağına da işaret etmektedir. Bilindiği gibi, görme, yani gözlemde kesinlik vardır.

b) "Her emzikli emzirdiğini unutur."

tezhelü, kelimesi "çevresinde gerçekleşen, dehşet ve korku saçan olaydan dolayı bir şeyi görmemek"tir.

Bu olgu niçin misâl verilmektedir? Çünkü insanlar arasında en ya­kın mesafeyi, en sıcak ilişkiyi annenin çocuğu ile olan ilişkisi temsil etmektedir. Anne bile emzirdiği çocuğunu unutacağına göre, kıyametin dehşetini kolayca anlamak mümkündür. Yüce Allah kıyamet sarsıntısı­nın ne denli büyük olduğunu bu şekilde anlatmaktadır.

Zemahşerî ile Râzî, tezhelü kelimesine "geçmek" anlamını ver­mektedirler ki bu taktirde âyetin anlamı, "her emzikli, emzirdiğinden geçer" yani "emzirmeyi bırakır, onu kucağından atar" şeklinde olur.[2] Kıyametin ne kadar deh­şetli bir olay olduğu bu anlam sayesinde daha net ortaya konulabilir.

c) "Her gebe, çocuğunu düşürür."

Değil emziren kadının emzirdiği çocuğunu unutması veya kuca­ğından atması, gebe olan da çocuğunu düşürecektir. Can candan, beden bedenden ayrılacaktır. Burada da yine anne ile çocuğunun ilişkisi örnek verilmektedir.

d) "İnsanları da sarhoş bir halde görür­sün; oysa onlar sarhoş değillerdir."

terâ "görürsün" kelimesine dikkat edersek âyetin, sanki kıya­met koptuğu anda yaşayan insanlara hitap ettiğini anlamış oluyoruz. Oy­sa bu hitap, Kur'ân'ın bu âyetinin indiği andan itibaren tüm insanlığa yöneliktir. Görmeyenlere de, kesin olması nedeniyle olay bu şekilde ifa­de edilmektedir. Kıyametin kopması anındaki sarsıntının dehşeti nede­niyle insanlar, alkol almış insanların bilincinin gitmesi gibi hareket ede­ceklerdir. Burada alkol almanın ve sarhoş olmanın kötü bir iş olduğu da ayrıca hatırlatılmış olmaktadır. Aslında kıyametin kopmasına ve öldük­ten sonra dirilmeye inanmayanların ne kadar bilinçsiz oldukları da âyette ifade edilmektedir.

Bu âyetteki sarhoş olmuş bir insanın hareket durumunu Kâri'a 4'ten öğreniyoruz: "O gün, insanlar, saçılmış kelebekler gibi olurlar." Kelebeklerin öteye beriye uçuşması, saçılması, sarhoşluklarından dolayı o insanların kıyametin kopması anındaki hare­ketlerini ifade etmektedir.

4. "Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir."

Kıyametin kopmasının ardından insanlar hemen diriltilecekler ve mahşere gelip amelleri değerlendirilecektir. Bu değerlendirmenin ardın­dan günahkâr olup da, âhiretteki aftan istifade edemeyeceklerin göreceği azap şiddetli olacaktır. Âyette yer alan bu ifade caydırıcı bir nitelik taşı­maktadır. Ayetteki bu ifade, yaşayan insanlara bir uyarı olması itibariyle, bu dünyada hayatlarını düzenli bir şekilde yaşamalarını temin etmek amacını gütmektedir.

Hacc sûresinin bu âyetlerini Enbiyâ sûresinin ilk âyetlerine bağlar­sak şunu söyleyebiliriz: Her yeni uyarısına karşı kalpleri oyun ve eğlen­cede olarak dinleyip sonra da yüz çevirenlere Yüce Allah şiddetli azap edecektir. Peygamberin getirdiği mesaja saçma-sapan rüyalar diyenlerin göreceği azabın tanımını Hacc sûresinin bu âyeti vermektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, din eğitimi Enbiyâ sûresinin ilk beş âyeti ile Hacc sûresinin ilk iki âyetini bir araya getirip anlatmalı ve öğ­retmeli, Yüce Allah'ın öğütlerine, uyarılarına gönülden alaycı bir tavır takınıp yüz çevirmenin, onlara saçma rüyalar demenin nelere mal olaca­ğını beyinlere kazımah ve imanın ne denli önemli olduğunu ruhlara iş­lemelidir. Âyetlerin de caydırıcı niteliğine dikkat çekerek, azabın bu dünyadan âhirete taşındığı vurgulanmalıdır. Allah'ın insana azap etme­yeceği, insanın amellerinin azaba dönüşeceği kendilerine açıkça ve de­vamlı olarak söylenmelidir. [3]

 

Bilgisiz İnsanın Mücadelesi Şeytana Uymaktır

 

3.  İnsanlardan, Allah hakkında bilgisizce tartışan ve her inatçı şeytana uyanlar vardır.

4.  Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Kim şeytanı dost edinirse şeytan onu yoldan çıkarır ve onu alevli cehen­nem azabına sürükler.

Bu âyetlerin açıklamasından çıkaracağımız neticeler olacaktır:

1. "insanlardan Allah hakkında bilgisizce tartışan ve her inatçı şeytana uyanlar vardır."

Âyette geçen "Allah hakkında mücâdele etmek, tartışmak" eyle­mini, "Allah hakkında olumsuz manada mücâdele etmek, münakaşa et­mek, Allah'ın vahyine, peygamberine ve öğütlerine karşı tartışma yap­mak, karşı koymak" şeklinde anlamamız gerekiyor.

Buradaki merkezî nokta bu mücâdelenin "bilgisizce" yapılmasıdır. Allah'ın aleyhinde mücâdele veren kişi, bir bilgiye dayanarak bunu yapmamaktadır.

Bu şekilde, yani tartışmaya bilgisizce girenlerin sonucu çok kötü olacaktır. Çünkü onlar inatçı şeytana uyacaklardır, merîd ve mârid, "dümdüz, pürüzsüz yüksek şey" demektir. Burada merîd, "inat­çı, bozguncu, azgın" anlamına gelmektedir. Bu âyette merîd; Sâd 7'de de. mârid kalıbında gelmiştir. Nemi 44'te ise "döşenmiş" anla­mına gelen mümerred kalıbı geçmektedir. Tevbe 101'de de meradû şeklinde fiil kalıbında "küstahlığa vardırmak, maharet kazan­mak" anlamını ifade etmektedir.

Bu kelimenin geniş açıklaması Tevbe 101'de yapılmıştır.

Demek ki bilgisizce Allah hakkında mücadele verenler, inatçı şey­tana tabi olmaktan kurtulamazlar. Bunun anlamı bilginin olmadığı yerde şeytan yer almaktadır. "Tabiat boşluk kabul etmez" esasından hareket edersek, bilginin olmadığı yeri şeytan doldurmaktadır diyebiliriz.

Hem mücadele, hem de tâbi olmak insanın hayatında önemli yer işgal etmektedirler. Kim için, nasıl mücadele verdiğinin bilincinde ol­mak, kimin peşine takılıp gittiğinin farkına varmak çok önemli bir er­demdir. Kur'ân'ın bu âyeti, Müslümanları bu konuda bilgilendirmekte, bilgisiz, câhil insanın şeytanın peşine takılıp gideceğini hatırlatarak bil­ginin ne denli önemli bir değer olduğunu vurgulamaktadır. Mücadele bilgi ister, çünkü bilgisiz mücadele kavgaya dönüşür.

2. "Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Kim şeytanı dost edinirse onu yoldan çıkarır ve onu alevli cehennem azabına sürükler."

Yüce Allah, insanların Allah hakkında bilgisizce mücadele verip inatçı şeytana uymamaları için bu âyeti caydırıcı manada göndermiştir.

a) Yüce Allah, şeytanın üzerine damga vururcasına şunu yazmıştır: Şeytanı dost olarak kabul edenleri o, kötü manada etkileyip yoldan çıka­racak ve neticede alevli cehenneme sürükleyecektir.

b) Ayette geçen men tevellâhü ifadesi, Nisa 119'da men yettehizi'ş-şeytane veliyyen olarak yer almaktadır. İkin­cisi birincisini manalandırmaktadır. Her ikisi de şeytanı dost edinme konusunu ele almaktadır. Nisa 119'a göre şeytanı dost edinenin apaçık bir ziyana düşeceği ifade edilirken, yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 4'te de şeytanın onu sapıttıracağına ve cehenneme götüreceğine işaret edilmektedir.

Din eğitimi açısından ele alırsak bu âyet, Müslümanlara, genel manada insanlara yaptıkları davranışlarının nereye varacağını, hangi sonuca ulaşacağını anlatmaktadır. Bir yasağı koyarken, o yasağın niçin konduğunu, ona uymayanların sonlarının ne olacağını belirlemek, açık­lamak gerekiyor. Bilgisizce Allah hakkında mücadele eden kişi şeytana tâbi olur; şeytana tâbi olan onu dost edinmiştir; onu dost edinen de yol­dan çıkıp alevli cehenneme gidecektir. Yani bu kişi, şeytanın etkisinde kalıp yoldan çıkacak ve onu cehenneme götürecektir.

Ayetteki "şeytan" sadece cinlerden meydana gelen "şeytan" değil, aynı zamanda insanların kötülerinden meydana gelen şeytandır da. Baş­ka bir deyişle bu ifade, tüm şeytanî güçleri ifade etmektedir. Allah'ın, onun vahyinin ve peygamberinin düşmanı olanlara da şeytan denmekte­dir. En'âm 112'de insanlardan da şeytan olduğunu Nâs 6 ile beraber açıklamıştık. [4]

 

Öldükten Sonra Dirilme Konusunda Şüphe Edenlerin Şüphesini Gidermek

 

5.  Ey insanlar! Öldükten sonra dirilmekten kuşkuda i-seniz, doğrusu, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, son­ra yapışkandan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir çiğdem etten yaratmış olduğumuzu size açıklıyoruz: Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi çocuk olarak çıkarırız, böylece yetişip ergen­lik çağına varırsınız. Kiminiz ölür, kiminiz de ömrünün en verimsiz çağına kadar götürülür de bilirken bir şey bilmez olur. Yeryüzünü görürsün ki, kupkurudur; fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman yeryüzü kıpırdanır, ka-barır, her çeşitten iç açıcı bitkiler verir.

6.  Bunlar, Allah'ın gerçek olduğunu gösterir. O, ölüleri diriltir. O'nun her şeye gücü yeter.

7.  Kendinde şüphe olmayan kıyamet vakti gelecek ve Allah, kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır.

8-9. İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve ay­dınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek Allah hakkında tar­tışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.

10. İşte bu, önceden yapıp ettikleri yüzündendir. Elbette Allah, kullarına haksızlık edici değildir.

Bu âyetlerden çıkaracağımız pek çok netice olacaktır:

1. "Ey İnsanlar! Öldükten sonra dirilmekten kuşkucfa iseniz."

Yüce Allah, öldükten sonra dirilme konusunda şüphe edenlere ses­lenmektedir, "şüphe" anlamına gelmektedir. Ayetin bu kısmından ve Kur'ân'ın diğer âyetlerinden anlıyoruz ki, insanların inanmakta çok zorluk çektikleri konu öldükten sonra dirilmedir.

İnanmayı zorlaştıran da bu âyette belirtildiği gibi, şüphedir. Bir şe­yin doğrusunu bilmek için yapılan sorgulamanın yanındaki şüphe hariç, diğer şüpheler insanı inkâra götürür. Metodik şüphe olmaz ise, sapık

inançtaki kimse inancını reddedip doğru inancı bulamaz. Onun için bâ­tıldan, yanlıştan, çirkinden, kötüden şüphe etmek olmasaydı, doğruya, hakka, iyiye ve güzele gidilemezdi.

Şimdi, öldükten sonra dirilmeden şüphe etmek sapıklıktır. Peki sa­pıklık olan bu şüpheyi nasıl gidereceğiz? Âyetin devamı bu şüpheyi gi­dermek için bilimsel bilgiden hareket etmektedir. Embriyoloji, yaratılış kanunu, gelişim kanunları ve evreleri, biyoloji bilimi ile Yüce Allah Öl­dükten sonra dirilmeyi ispat edip şüpheyi gidermektedir.

2. "Doğrusu, Biz sizi topraktan yarattık."

Yüce Allah, ilk insanın topraktan yaratıldığına dikkat çekmektedir. Ama bütün insanların da yaratılışında geriye doğru gittiğimizde yine toprağa ineceğimiz bilinmelidir.

İlk insanın topraktan nasıl yaratıldığı konusunu Âl-i İmrân 59'da geniş bir şekilde açıkladık. Toprak safhası (Âl-i İmrân 3/59); çamur saf­hası (Secde 32/7); yapışkan çamur safhası (Hicr 15/28); özlü kara balçık safhası (Hicr 15/26); pişmiş çamur safhası (Rahman 55/14); Yüce Al­lah'ın kendi ruhundan üfürmesiyle canlanma safhası (Sâd 38/72). Her safhanın insana kazandırdığı psikolojik özelliklerin neler olduğu da yine Âl-i İmrân 59'da anlatılmıştır.

Yüce Allah, topraktan yaratılmamızı niçin burada gündeme getir­mektedir? Bu sorunun cevabını Rûm 20 ile verebiliriz: "Sizi topraktan yaratması O'nun delîllerindendir." Demek ki topraktan yaratılmanın gündeme getirilmesi, öldükten sonra dirilmeye delil olmasının amaçlanmasındandir. Aynı zamanda burada yaratmanın Allah'ın kudretine delil olması da vardır. Tabii ki toprağın tek başına, su olmadan bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir. Toprak denen ham maddeye Yüce Allah "su" katmıştır: "Her canlıyı sudan yarattık?" (Enbiyâ 21/30). Zaten, Hz. Âdem'in toprağının çamura dönüşmesinde de suyun olduğu bir gerçektir.

İnsanın topraktan yaratılıp yaratılmadığı konusu üzerinde pek çok şüpheler toplanmış ve yürütülmüştür. Bu şüphelerin hiçbiri bilimsel bir delile dayanmamaktadır. Ama insanın topraktan yaratıldığına dair eli­mizde iki önemli delil vardır: Birisi insanın kendi bedeni, ikincisi de bilimsel araştırmalardır. Hiçbir biyolojik nazariyenin etkisi altında kal­madan, yapılacak olan objektif yani tarafsız, mutlak manada bilimsel verilere dayanan araştırmalar, Yüce Allah'ın bu beyanını ispat edecektir.

Aslında elimizdeki ilâhî vahyin metni bunun en büyük delilini teş­kil etmektedir ama bu metne inanmayanların delil olarak böyle bir araş­tırmaya ihtiyaçları vardır. Müslümanlar için Kur'ân yeterli bir delil olsa bile, Yüce Allah'ın "topraktan yarattım" demesinin bir ödev olarak ka­bul edilip bilimsel olarak araştırılması gerekmektedir.

Yapılan araştırmalar, insan bedenini meydana getiren elementler ile topraktaki elementlerin benzerliğini ortaya koymuştur. Alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hid­rojen, kor, iyot, manganez, kurşun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azot insanın biyolojik yapısını oluşturan maddelerdir. Yapılan araştırmalara göre insan vücudunun %65'i oksijen; %18'i karbon; %10'u hidrojen; %3'ü azot; %1,5'u kalsiyum; %1'i fosfor; geri kalanı da diğer elementlerdir.

Yüce Allah önce toprakta bu elementleri yarattı, sonra onlardan belirlediği oranda alıp insanın ilk yapısını oluşturdu. Yüce Allah, insan vücudu gibi bir sanat eserini yaratırken, elementlerin yüzdesini belirledi, bu elementler arasında belli oranda birleşen bir denge kurdu. Onun için bazı biyologların belirttiği gibi bu oranlama, bu denge tesadüfi olamaz. Sadece insan vücudunun yaratılmasında tesadüf yoktur diyemeyiz, Yüce Allah, tüm tabiatı ve tüm kâinatı yaratırken denge ilkesini kader olarak belirlemiştir. însan vücudunda ilâhî kader gereği belli oranlarda yer alan elementlerde eksiklik olunca hastalık meydana gelmektedir. Onun için­dir ki Allah'ın hem kâinat hem de onun içinde yaratılan en değerli varlık olan insanın yaratılışında asla değişme yapılamaz (Rûm 30/30). Bu ele­mentlerden biri çıkartılamaz, eksiltilemez, yerine başka element konamaz, oranlar değiştirilemez.

Aslında topraktan yaratılma olgusu devam etmektedir. Meninin, onun içindeki spermin, yumurtanın meydana gelişini arkaya doğru takip ettiğimizde bunu bulmamız mümkündür. Meni ve yumurta kandan olu­şuyor, kan da yediğimiz besinlerden meydana geliyor; besinler ise bitkisel ve hayvansal da olsa tamamı topraktan geliyor. Bunun anlamı toprak­tan yaratılmakta olduğumuzdur.

Şimdi Yüce Allah'ın bizi topraktan yarattığına dair bu âyette yer alan kanunun tersini söyleyip insanın maymundan evrimleşerek geldiği­ni iddia etmek, hem din ve ilâhî vahiy hem de bilim adına çok abes, bâtıl ve geçersiz bir davranıştır. İnsan maymundan evrimleşerek bu şeklini almamış, tam tersine bağımsız bir yaratık olarak varlıklar âleminde yeri­ni almıştır.

3. "Sonra meniden yarattık."

Doğrudan doğruya topraktan yaratılma safhası bitti; ondan sonra meniden yaratılma safhası başlamıştır. Bu başlangıç noktası Hz. Âdem'in hanımı ile çiftleşmesidir. Yüce Allah insanın meniden yaratılış safhasını da araştırması için ödev vermektedir, "İnsan nereden yaratıldığına bir baksın" (Târik 86/5). "Bakmak" emrini bir bi­lim adamı "araştırmak, incelemek" manasına almalıdır. Câhil bir adam da, sadece meni denen sudan yaratıldığına bakıp kaynağının ne olduğunu anlar ve böylece kibirden vazgeçer. Ama bilim adamı bu suyu inceleye­rek pek çok bilimsel kanuna, neticeye ulaşır ve sonuçta Allah'ın kudreti­ne varır.

kelimesi, "suyun azar azar akması" anlamına gelen netafe kelimesinden türemiştir ve "meni, katra, damla" manasını ifade etmektedir. Nutfe kelimesine Târik sûresinin 6-7. âyetleri ile tanım geti­rebiliriz: "İnsan spermalı bir sıvıdan yaratılmıştır. Beİ ile leğen kemiği arasından çıkmaktadır." Tâcü'l Arûs'taki bilgiye göre et-terâib, "kaburga kemiği, kaval kemiği" anlamlarına da gelmekte ve bu kelimenin, kadın anatomisi ile ilgili bir kelime olduğunu söylemektedir. Muhammed Esed bunu "leğen kemiği" olarak manalandırmaktadır. Demek ki spermalı bir su olan nutfe, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkmaktadır. "İnsanı katışık bir sperm damlasından yarattık" (İnşân 76/2). Öyle anlaşılıyor ki Târik 6'daki mâin dâfik ifadesi, İnşân 2'de nutfetin emşâc olmaktadır. Ama aralarındaki fark nutfenin kadın Yumurtası ile katışmasını, dölleyici özelliğini açıklamaktadır. Târik 6 ise, atılan özelliğine dikkat çekmektedir.

Teknolojinin bilimsel araştırmalara girmesi, geliştirilmiş mikros­kop aletinin bulunması ile meninin meydana gelişi ile yapısı ince detayı­na varıncaya kadar araştırılmıştır, araştırılmaktadır ve araştırılmaya da devam edecektir. Çünkü teknolojik gelişmeler ve imkanlar daha hassas ve daha ince bilgilere ulaşılması için uygun ortamlara aracı olmaktadır.

Yüce Allah, İnsan sûresinin 2. âyetinde geçen sperm karışımlı sı­vının araştırılmasını, bu karışımın nelerden meydana geldiğinin tespit edilmesini ödev olarak bize vermiştir. Ayrıca onun çıkış merkezlerini de göstermiştir. İşte bu araştırmayı inanan bir insanın yerine getirmesi iba­det olmaktadır. Çünkü Yüce Allah, Târik 5'te insanın nereden yaratıldı­ğının araştırılmasını emretmektedir. Bu emri yerine getirmek de ibadet olmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki, nutfe, meninin içinde yer alan spermleri ifa­de etmektedir. Kıyamet 37 buna işaret etmektedir: "İnsan, döl yatağına akıtılan meninin içinden bir nutfe değil miydi?" İşte bu âyet, nutfenin sperm olduğunu ifade etmektedir. Döl yatağına akıtılan meninin içinde 100 milyon ile 200 milyon arasında sperm olduğu yapı­lan araştırmalarla tespit edilmiştir. İşte bunlardan sadece bir tanesi yu­murtayı döllemektedir.

Kâinatın yaratılışını geriye doğru takip edersek hidrojene varırız. Bu da tevhîd inancının yaratma olgusuna yansımasıdır. Tek olan Allah, önce her şeyin kökeni olan hidrojeni , bütün elementleri ondan meydana getirmiş ve kâinatı da bu elementlerden var etmiştir. Aynı şekilde insa­nın yaratılışını geriye doğru takip edersek insanın da tek bir spermden geldiğini görürüz. Bu da tevhîd inancının insanın yaratılışına yansıması­dır. Bir sperm yumurtayı dölleme faaliyetini elde edip yarışı kazanınca, yumurta diğer spermlere kendini kapatmakta, onları dışlamaktadır. İşte insan gönlüne giren tek Allah inancı artık O'ndan başka tanrılara kapa­nıp onları dışlamalıdır. İşte tevhîd inancının fıtrat temellerini oluşturan kanunlardan bazıları bunlardır.

Şimdi şu iki konuya dikkat çekmemiz gerekiyor: Yüce Allah, Mü'minûn 12 ve Secde 8'de sülâle kelimesine yer vermektedir. Sülâle kelimesi   "öz"   anlamına   gelmektedir.   İnsanın   yaratılış   sürecinde Mü'minûn 12'de "balçığın özü"nden, Secde 8'de de "dayanıksız bir su­yun özünden yaratıldığına işaret edilmektedir. Balçığın özü ile meninin özü yani sperm, yaratılışın kaynağını teşkil etmektedir.

Bunu Yüce Allah niçin anlatıp araştırılması için ödev olarak ver­mektedir? Sorunun cevabım yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 5 ile verebiliriz. Yüce Allah, öldükten sonra dirilmeyi ispat etmektedir. İnsa­nın yaratılış kaynağına inerek, yoktan nasıl yaratıldığına dikkat çekerek, tekrar yaratılacağını anlatmaktadır.

Ayrıca amaç, insanın akıttığı meniyi gözlemleyerek, onun analizini yaparak yaratıcı kudret olan Allah'a varmaktır. "Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi? Söyleyin öyleyse döktüğünüz meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsu­nuz yoksa yaratan Biz miyiz?" (Vâki'a 56/57-59).

Diğer taraftan bu anlatışın bir diğer amacı da insanın başıboş kal­mayacağını ifade etme bilincini vermektir: "insanı kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, döl yata­ğına akıtılan meninin içinden bir sperm değil miydi?" (Kıyamet 75/36-37).

Burada yani Hacc 5'te anlatılan yaratılış olgusunun amacı insanı imtihan etmektir. "Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir spermden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık" (İnşân 76/2).

4. "Sonra yapışkandan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir çiğdem etten yaratmış olduğumuzu size açıklıyoruz."

a) Âyette geçen 'alaka kelimesini bazı âlimler "kan pıhtısı" olarak manalandırmışlardır. Genelde bu mana embriyoloji biliminin ge­lişmemiş olduğu zamanlarda verilen manadır. Aslında 'alaka, insan ya­ratılışının "rahim duvarında asılıp duran" safhasını ifade etmektedir. "Ve sonra onu döl suyu damlası halinde rahimde özel bir koruma altında tutuyoruz. Sonra o damlacığı asılıp tu­tunan bir şeye dönüştürdük" (Mü'minûn 23/13-14).

"Kan, yapışkan madde, yapışkan çamur, düşmanlık, sevgi, sülük, yolun işlek kısmı, asılan, takılan her şey, takılmaktan meydana gelen yırtık" manasına gelen 'alak kelimesi, "çocuğun ana rahmine yapış­tığı, takıldığı safha"yı ifade etmektedir.

Bu kelime Kur'ân'in, indirilen ilk âyetlerinde de geçmektedir. Bundan ne çıkarabiliriz? Çıkartacağımız ilk netice şudur: Hz. Peygam­ber döneminde embriyoloji bilimi olmadığına göre Hz. Peygamber bu kavramı nasıl bildi? Eğer Kur'ân'ı kendisi yazmış olsaydı, böyle bir kav­ramı kitabına koyması mümkün değildi. Demek ki, Kur'ân'ı o yazmadı ve Kur'ân, insanı yaratan bir varlık tarafından ona bildirilmiş, ona vahyedilmiştir. O dönemde, döllenme ve ardından dölün geçirdiği safha­ları bir insanın söylemesi mümkün değildi. Embriyoloji bilimi tökezle­yip yol alırken, önceki bilim adamlarının buldukları sonrakiler tarafın­dan kaldırılırken, Kur'ân'ın söyledikleri asla değişmemiş, doğruluğunu bu zamana kadar devam ettirmiştir.

Sperm ile döllenen yumurta fallop tüpünden rahme doğru ilerler. Embriyo bu yolculuğunda fallop tüpünde tutunmaya kalkmaz. Rahme doğru yol alır, rahme ulaştığında da kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeye asılıp tutunur. Artık Kur'ân'ın bahsettiği 'alaka yani "asılıp tutunma" safhası başlamıştır.

Şimdi burada soracağımız soru şudur: Bu yolculuğu embriyoya yaptıran kimdir? Bir yüce kudret, bir yüce bilinç ve sonsuz bilgiye sahip bir üstün güç yaptırmaktadır. Buna da Allah diyoruz. Embriyoya, "bu karanlık yerde, bulunduğun yerde beslenmen mümkün değildir; hicret edip kendini besleyecek yeri bulmalısın" komutunu veren gücü bilsek, fark etsek tevhîd inancına varmamamız mümkün değildir. Daha sonra gelişmiş teknoloji ile bu embriyoya bakanlar Allah'ı bulamazlarsa, ken­dilerine yazık ederler. İşte bu embriyo nasıl hareket edeceğini, nereler­den geçip nereye gideceğinin emrini ve bilincini o yüce kudret sahibi Allah'tan almaktadır.

Aldığımız besinlerden kan oluşuyor, ondan meni ve yumurta mey­dana geliyor. Meninin içindeki spermlerden biri yumurtayı döllüyor, döllenen ve adını embriyo diye alan bu ufacık canlı hareket edip kendini gıdalanacağı rahimde buluyor. Buna tesadüf demek mümkün müdür?

b) Ayette geçen "yaratılışı belli belirsiz bir çiğ­nem et" döllenmeden 28 gün sonraki safhayı ifade etmektedir. mudğa denen safha, "gözle görülecek kadar belli, bütün öğeleri ile ta­mamlanmamış bir safha"dır. Üzerinde tespih tanelerinin dizilmiş hali, bir bakıma morula safhası olmaktadır.

İşte bu çiğnemlik et, zamanla göze, kulağa, kalbe, beyne, sinir sis­temine, kemiklere, kaslara, iç organlara dönüşecektir.

Bunları kimin yaptığına Al-i İmrân 6 ile cevap verebiliriz: "Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir."

İşte bu âyet, tevhîd inancına ulaşmak için Yüce Allah'ın bize anne karnında şekil verdiğini anlamakta olduğuna işaret etmekte ve O'nun sonsuz güç ve hikmet sahibi olduğuna varmakla, öldükten sonra dirilme­nin rahatlıkla olabileceğine inanmaya götürmektedir.

"Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?" (İnfıtâr 82/6-8). İnsan, kendi yaratılışını inceleyerek, kendi bedeninin kitabını okuyarak, nereden süzülüp geldiğini, ana rahminde geçirdiği safhaları inceleyerek Rabbine karşı aldanmasını önleyebilir ve bütün benliği ile O'na teslim olup, isyanını ortadan kaldırabilir.

c) "Size açıklıyoruz." işte buraya kadar anlatılan ve bugün bizim embriyoloji bilimi dediğimiz, insanın ana karnında yaratılışı ve geçirdiği safhalar, bir ilâhî ders olmaktadır. Bilim bu ilâhî dersin ardı sıra gitmekte, akmakta ve onun ışığını takip etmektedir. Şimdi böyle bir açıklamayı vahy olmadan Hz. Peygamber açıklayabilir mi? Böyle bir dersi verebilir mi? Artık bu ders bağnaz kâfirlerin beynindeki zinciri kırmalı, gönüllerini özgürlüğe kavuşturmalıdır.

Yüce Allah, günümüzün ifadesiyle embriyoloji bilimi ile Öldükten sonra dirilmeyi ispat edip o konudaki şüpheleri gidermektedir.

 5. "Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi çocuk olarak çıkarı­rız; böylece yetişip ergenlik çağına varırsınız. Kiminiz ölür, kiminiz de ömrünün en verimsiz çağına kadar götürülür de bilirken bir şey bilmez olur."

a) Ayetin bu kısmının birinci bölümü, anne karnında insan yavru­sunun geçirdiği safhaların belli bir süre aldığı ve bu sürenin geçmesi için Yüce Allah'ın onu rahimlerde tuttuğunu ifade etmektedir. Âyetin bu kısmında "Allah'ın dilemesi" ve belirlenmiş ecel denen "ecel-i müsem-mâ" kavramları yer almaktadır. Demek ki insan yavrusu, anne karnında büyüme safhalarını bitirmeden de düşmüş olabilir, olgunlaşmadan doğ­muş olabilir.

O zaman En'âm 2'de anlatıldığı gibi "ecel-i müsemmâ", "sabit, oynamayan ecel, yani normal vaktinde olan doğum"u ifade etmektedir. Vaktinden evvel doğan veya düşük olan ise "ecel-i kadâ" denen "oynak ecel" kısmına girmektedir. Dünyadaki ecel gibi, anne karnında da bir ecel vardır. Anne karnında yaratılan insan yavrusu, nasıl canlı ise ve bu dünyaya nasıl geliyorsa, aynı şekilde bu dünyadan öteki âleme de dirilip geçecektir.

b) "Sonra sizi çocuk olarak çıkarırız."

Doğum olayım Yüce Allah gerçekleştirdiği için, "çıkarırız" fiiline yer vermektedir. Bu ifade, insanın, dünyadaki çocukluk safhasını gün­deme getirmektedir.

c) "Böylece yetişip ergenlik çağına varırsınız."

Bu ifade ise, hem büyümeye, hem de gelişime işaret etmektedir. Büyüme biyolojik bir kavram olduğu halde, gelişim psikolojik bir kav­ramdır. Büyüme ile gelişim insan hayatında birbirine paralel olarak ger­çekleşmektedir.

d) "Kiminiz ölür; kiminiz de ömrünün en verimsiz çağına kadar götürülür de bilirken bir şey bilmez olur."

Âyetin bu kısmında yer alan erzel-i ömür teriminin anlamını âyet­te Yüce Allah vermektedir. Bu safha, insanların, gençliğinde pek çok bilgiye sahip olmasına rağmen bunama safhasına girerek onların beyin­den silinmesidir. Zaten erzel, "en rezil, en fena" demektir. Bu da buna-mışlığı ifade etmektedir. Bunama insandan insana değişebilir.

Bazı insanlar genç yaşta ölürken bazıları ömrünün en verimsiz ça­ğına kadar yaşayabilir. Böylece Yüce Allah doğduktan sonra insanın geçirdiği safhaları işaret etmekte ve onları bebeklik, gençlik ve ağır ihti­yarlık safhası diye düzenlemektedir. Sonuçta Yüce Allah, maddi anlam­da büyüme ile manevi anlamdaki gelişmeyi iç içe almakta ve bir çeşit gelişim psikolojisi yapmaktadır.

Buradan bir netice çıkartmak istiyoruz: Fertler nasıl bebeklik, gençlik dönemlerini yaşayıp bunama safhası denen bildiğini bilemez hale geliyorlarsa, toplumlar da öyledir. Devletlerin, milletlerin, çocuk­luk, gençlik ve bunaklık dönemleri vardır. Toplumlar da bildiklerini bilmez hale gelirler, yani bunama safhası denen erzel-i ömürü yaşarlar. Geçmiş nesillerin meydana getirdiği kültürü, manevi değerleri unutan gençlik, biyolojik olarak genç olsalar bile aslında toplumsal manada bil­diklerini bilmez hale gelmiş yani bunamışlar demektir. Kendi kültürün­den, geçmişinden kopan nesiller bunama bakımından ferde benzemekte­dirler. Değişirken, gelişirken, geçmişin manevi değerlerini kaybetmemek genç toplum olarak kalmanın ilkesi ve sırrıdır. Onun içindir ki Yüce Al­lah ağır ihtiyarlığın, bunamışlığın ölçüsü olarak bilmeyi, bilgiyi esas olarak belirlemiştir. Her şey beynin faaliyetiyle belirleniyor, ölçüler o-nun üzerine konuyor.

Bir bakıma toplumun hafızası, onun geçmişten aldığı manevi kül­türüdür. O hafızayı kaybeden bunamış demektir.

6. "Yeryüzünü görürsün ki, kupkurudur; fakat biz ona su indirdiğimiz zaman yeryüzü kıpırdanır, kabarır, her çeşitten iç açıcı bitkiler verir."

Âyetin bundan önceki bölümünde Yüce Allah, insanın yaratılışı konusunda ders verirken, embriyoloji yani spermin yumurtayı dölleme­sinden başlayarak çocuğun anne karnında geçirdiği safhaları, doğduktan sonra da büyüyüp gelişmenin üç temel safhasını açıklamıştı. Demek ki yüce Allah, üç dersten konular anlattı: Embriyoloji, biyoloji ve gelişim psikolojisi.

Bu kısmında ise Yüce Allah, biyolojinin botanik kısmına, biraz da kimya konusuna geçmektedir. Su ile toprağın buluşması neticesinde kupkuru toprağın nasıl canlanıp her çeşitten iç açıcı bitkiler bitirdiğine dikkatleri çekmektedir.

Hacc 5. âyete baktığımızda metot olarak yakından uzağa metodu­nun kullanıldığını görüyoruz. Yüce Allah, önce insanın yaratılışını ele alıyor, sonra tabiattaki bitkilerin yaratılışını gündeme getiriyor. Bir de özelden genele giden bir metodu kullanıyor. İnsanın yaratılışı ile tabiat­taki bitkilerin oluşumu gibi tek tek olayları alıyor, oradan öldükten sonra dirilme kanununa varıyor. Ayrıca genelden özele giden metodu da kulla­nıyor. Önce öldükten sonra dirilme kanununu koyuyor. Sonra onu ispat için analizler yaparak senteze ulaşıyor. Böylece bütüncül bir metot uygu­lamasına şahit oluyoruz.

Neticede Yüce Allah, bilimsel metotları kullanarak, bilimsel ka­nunlardan hareket ederek, bir dinî inancı ispat ediyor. Din eğitimi veya eğitimcileri için hiç değişmeyecek bir ders veriyor: Bazı dinî konuları anlatırken bilimsel konulardan hareket etmek gerekiyor. Onun için din âlimleri tabiat bilimlerinin temel kanunlarını bilmek zorundadırlar.

7. "Bunlar, Al­lah'ın gerçek olduğunu gösterir, ölüleri diriltir. Onun gücü her şeye yeter."

Beşinci âyette anlatılan konular Allah'ın varlığına, nihâî gerçek olduğuna işaret etmektedir. Özelden genele giden metot ile, insanın top­raktan yaratılışı, spermden yaratılışı, anne karnında geçirdiği safhalar, doğduktan sonra geçirdiği safhalar, tabiattaki canlılık ile suyun ilişkisi gibi tek tek olaylardan yola çıkılarak anlatılmakta ve Allah'ın mutlak ve nihâî gerçek olduğuna varılmaktadır.

Hakk, Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında, "yarattığı geçici ve değişken âlemin ötekisinde, mutlak ve katıksız anlamda, ezelî ve ebedî olan ve değişmeksizin var olan nihâî gerçek" anlamını ifade eder.[5]

İşte 5. âyettekileri yapan nihâî gerçek olan Allah, ölüleri de diriltir. Çünkü O'nun gücü her şeye yeter.

Allah'ı her şeye gücü yeten bir varlık olarak tanıyan kimse, O'nun ölüleri dirilteceğine de iman eder. Demek ki Allah'ın varlığını, sonsuz kudretini, Ölüleri dirilteceğini bilimsel bilgilerden hareket ederek ispat edebiliriz.

8. "Kendinde şüphe olmayan kıyamet vakti gelecek ve Allah, kabirlerde olanları diriltip kal­dıracaktır."

Yüce Allah, kıyamet ve yeniden yaratılma konusunda şüphe eden­lere, delilleri ile bunu ispat ettikten sonra genel kanunu açıklamaktadır. Öldükten sonra dirilme konusunda şüphe edenlerin, aslında kıyametin kopacağından şüphe ettikleri ortaya çıkmaktadır. Hacc 7'de kıyametten şüphe edilemeyeceği gündeme getirilerek, yeniden dirilmeye iman temin edilmeye çalışılmaktadır.

Kıyametin kopmayacağını iddia etmek veya bunda şüphe etmek, kâinatın ebedî olduğunu öne sürmek demektir. Oysa, ebedîlik sadece Allah'a mahsustur, en son Allah kalacaktır.

"Kıyamet gelecektir" ifadesinde gelme işini sanki kıyamet yapmaktadır. Yüce Allah, kıyametin kopma anını önceden, bir kader olarak belirlemiştir. Kıyametin kopması çok kısa bir anda gerçek­leşecek olan bir dönüşümdür. O anda yerküre başka bir yerküreye, gök­ler de başka göklere dönüşecektir (İbrahim 14/48).

Yüce Allah, işte bu dönüşümün hemen ardından, insanları bulun­dukları yerden diriltip çıkaracaktır. Bu olgu, bir çeşit, insanın annesinden doğması, su inince bitkinin yerden bitmesi gibidir. Hacc 5'te anlatılan kanunlar buna işaret etmektedir. Onları yapan Allah, yeniden diriltmeyi de gerçekleştirecektir.

"İnsanlardan bazısı,bir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolunda saptırmak için yanını eğip bükerek Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için bu dünyada rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız."

a) Daha önce Hacc 3'te sadece bilgisi olmayan kimsenin Allah hakkında mücâdele edeceği ele alındığı halde, bu âyetlerde, yani Hacc 8-9. âyetlerde buna iki ilâve daha yapılmaktadır ve böylece herhangi bir konuda tartışma yapabilmek için sahip olunması gereken şeyler üçe çı­karılmaktadır: Bilgi, yol gösterici öğreti ve aydınlatıcı kitap.

Ebû Müslim, Hacc 3 ile Hacc 8-9 arasındaki farkı ince bir bakışla belirlemiştir: Hacc 3, tâbi olan mukallit, bilgisiz insanın mücadelesini anlatırken, 8-9. âyetteki ise bilgisiz, rehbersiz ve aydınlatıcı kitabı olma­yan ama kendisine uyulan, kendisi taklit olunan grubu ifade etmektedir. Onun için birincisinde bu tartışmacı kişiden şeytana tâbi olan, ikincisin­de başkalarını yoldan çıkaran kişi olarak bahsedilmektedir.[6]

Şimdi Yüce Allah'ın, olmamasını kınadığı bu üç şeyin açıklaması­nı kısaca yapabiliriz.

i. 'ilim, yani "bilimsel bilgi" demektir; ya da Râzî'nin dediği gibi insanın zorunlu olarak bilmesi gereken bilgidir. Bize göre bu bilgi, Allah hakkında taklîdî anlamda mücadele vermeyi engelleyecek ve kişi­nin şeytana tâbi olmasına mâni olacak olan bilimsel bilgi anlamına gel­mektedir. Bu bilgi, akıl, düşünce ve tabiat bilimlerinin mayaladığı ve oluşturduğu bilgidir.

ii. nüden, "rehber". Âyette hüden olarak geçen bu kelimeyi, "yol gösterici öğreti" manasına alabileceğimiz gibi, "peygamber" anlamına da alabiliriz. Hatta biz buna "öğretim, eğitim düzeyi" de diyebiliriz. Çünkü aldığımız öğretim, eğitim bize yol gösterici ve rehber olmalıdır. Allah, Kendisi hakkında mücadele verebilmek için, bir eğitim düzeyini, bir öğretinin rehberliğini şart koşmaktadır. Bu durum, Allah'ı savunan insanlar için de söz konusudur.

iii. kitabin münîr, "aydınlatıcı bir kitap". Bunun anlamı da "ilâhî vahyin bulunduğu kitap"tir. Işık saçan, nurlandıran kitap Allah'ın kitabıdır (Nisa 4/174; Enbiyâ 21/48; Şûra 42/52).

Demek ki bilimsel bilgi, rehber öğreti ve aydınlatıcı kitap, hem Al-îah hakkında olumsuz mücadeleyi ortadan kaldıracak hem de başkalarını yoldan çıkarmayı önleyecektir. Başka bir açıdan bakacak olursak, Yüce Allah sebep sonuç ilişkisi içinde insanların neden Allah hakkında olum­suz manada mücadele verdiklerini de göstermiş olmaktadır. Bu üç değe­rin olmadığı yeri yanlışlar, inkar ve sapıklık doldurmaktadır. Maddi â-lemde yani fizikî nesneler dünyasında boşluk bulunmadığı gibi manevî âlemde de boşluk yoktur. Boşalan yeri mutlaka bir şey dolduracaktır. İyinin, güzelin, doğrunun, hakkın bulunmadığı boşluğu da kötü, çirkin, yanlış ve bâtıl dolduracaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, olumlu manada Allah uğrunda müca­dele edenler de, bu üç değere sahip olmalıdırlar.

Demek ki, din âlimleri ve görevlileri, bilimsel bilgiye, yol gösterici öğretiye ve ilâhî vahye sahip olmalı ve bu üç değerin sunduğu bilgiye hâkim olmalıdırlar. Yüce Allah, Müslümanlara menfiyi anlatarak, nasıl olmaları gerektiğini öğretmektedir.

b) "Sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek."

saniye *ıtfîh, "yanını eğip bükmek" ifadesi pek çok duygu, tutum ve davranıştan meydana gelmiş bir tavırdır, davranış biçimidir. Bu ifade, "boyun bükmek, yanağını çevirmek, kibir etmek ve kendini be­ğenmek" gibi olumsuz durumları ifade etmekte ve onlardan meydana gelmektedir. Aslında bu ifade, hakikate, doğruya, güzele, iyiye ve Al­lah'ın yoluna sırt çevirmek anlamına gelmektedir. Tabii buradaki sırt çevirme maddî anlamdan ziyade "beynin ve gönlün sırt çevirmesi" de­mektir. Aslında 'ıtf, "yan, boyun eğmek"tir. Saniye de, "öteye döndür-mek"tir.

Bu tutum, bu davranış ve bu tavır kendi olduğu yerde kalmıyor. Onun bir amaca yönelik gerçekleştiğini görüyoruz. Bu tutum, Allah'ın yolundan insanları çıkarmayı hedef almaktadır. Bir bakıma bu davranış,

bulaşıcı bir hastalık gibi başkalarına bulaşıp onları da etki altına almak­tadır.

Günümüzde sırtını, yani beynini ve gönlünü Allah'ın yolundan çe­virenlerin etkisi çeşitli şekillerde insanlara ulaşmakta ve onları o yoldan çıkarmaktadır. İnançsız insanlar, kitap, makale, televizyon, gazete, siya­set ve kurulan çeşitli müesseseler vasıtasıyla sırt çevirdiklerini ifade et­mekte, kitleleri etki altına alıp onları yoldan çıkarmaktadırlar. Artık be­yinler, gönüller yılan gibi kıvrıla kıvrıla hareket etmekte, gönülleri ısırıp zehrini akıtmaktadırlar. Tabiattaki yılandan kendimizi koruyabiliyoruz ama, insanları sapıtmak için Hakk'a sırtını dönenlerin zehrinden yeterin­ce kurtaramıyoruz.

c) "Onun için dünyada bir rezil­lik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız."

Âyette geçen hızy kelimesi, "manevî yani ahlâkî anlamda gözden düşmeyi, küçülmeyi, alçalmayı" ifade etmektedir. Böylesine insanları Allah'ın yolundan çıkarmak için her şeyi ile mücadele edenle­rin zamanla dünya hayatında ilâhî ceza gereği küçülme, aşağılanma, re­zil olma gibi durumlarla karşılaşacakları bu âyette ifade edilmektedir. Bunun anlamı şudur: Bilginin, rehberin ve aydınlatıcı kitabın olmadığı yerde rezillik vardır.

İlâhî ceza sadece bu dünyayla sınırlı değil, öteki âlemde de yakıcı azapla devam edecektir. Çünkü bu insanlar, kendi erdemlerini yakıp kül ettikleri gibi başkalarının erdemini de yakmaktadırlar. Onlara verilecek âdil ceza, hem bu dünyada hem de âhirette olacaktır. Hakka karşı rezilce davrananlar bu dünyada rezil olur; erdem yakan da âhirette yakıcı azabı bulur.

Netice olarak diyebiliriz ki, din âlimi ve görevlileri, toplumdaki fertlerin, bu tip insanların etkisi altında kalıp yoldan çıkmalarını, onları bilgilendirerek önlemelidirler. Din eğitiminin ana amaçlarından birini bu görev teşkil etmektedir.

10. "İşte bu, önceden yapıp ettiklerin yüzündendir. Şüphe yok ki Allah, kullarına haksızlık edici de­ğildir."

Yüce Allah, dünya hayatındaki rüsvaylık azabı ile âhiretteki yan­gın azabının sebebini kısaca bu âyeti ile belirlemektedir. "önceden yapıp ettiklerin yüzündendir" yani "iki elinin öne sürdüğü şeylerdendir. "iki elin öne sürdüğü" ifadesinin anlamı "yapıp ettiklerin"dir. Yaptığı şeyler ne idi? 8 ve 9. âyetlerde anlatılan, bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında mücadele vererek, sırtını hakikate dönüp insanları yoldan çıkarmaktır.

Demek ki, insanın başına gelen dünyevî ve uhrevî cezaların sebebi kendisi, kendi amelleridir. Ameller hangi cezayı çağırıyorsa, onlara han­gi ceza denk düşüyorsa Allah onu veriyor. Çünkü bunun tersini düşün­mek Allah'ın zâlim olduğunu söylemek olacaktır.

Değil kullarına zulmetmesi, onların amellerinin gereği ceza gör­melerini bile istemediği için Yüce Allah, vahy ile insanları uyarmakta, peygamberi ile eğitime tâbi tutmaktadır. Bu da onun merhametinin gere­ğidir. Sonsuz merhamete sahip olan Allah'ın, kullarına zulmetmesi mümkün müdür? Onun için hukuk gereği, insanların yaptıklarına devle­tin takdir ettiği cezaya zulüm denemez. Hukukun takdir ettiğinin ötesin­de ceza verilirse, o zulüm olur. [7]

 

Sınırda Olan Tapınma

 

11.  Allah'a iman ile küfür sınırında kulluk eden insan­lar da vardır. Kendisine bir iyilik dokunursa, buna çok memnun olur. Eğer kendisine bir musibet dokunursa, yüz üstü döner. O, dünyasını da, âhiretini de kaybetmiş­tir. İşte kıyas kabul etmeyecek kayıp budur.

12.  O, Allah'ı bırakıp, kendisine faydası da, zararı da dokunamayacak olan şeylere yalvarır. Bu, büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.

13.  O, zararı faydasından daha yakın olan bir varlığa yalvarır. O, ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir dosttur!

Yüce Allah, bu âyetlerde tam iman alanına girememiş, tam da kâ­fir olmayan, küfür ile iman alanlarının sınırında duran insanın dönek olan psikolojisini ve bu psikolojiden kaynaklanan davranışlarını anlat­maktadır.

1. "Allah'a iman ile küfür sınırında kulluk eden insanlar da vardır."

Âyette geçen  harf   kavramını, âlimler  şu  şekilde açıklamışlardır:

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: Kişinin din konusunda dayandığı iki şey vardır: Kalp ve dil. Bu iki organın uyumlu olması, onun mükemmel bir Müslüman olduğuna delildir. Kalbi farklı, dili farklı olursa, onun için "Allah'a bir harf üzerine tapıyor" denir.

Bu ifadenin başka bir yorumu da şöyle yapılmıştır: Allah'a bir harf üzerine tapan kişi, dinin ortasında, merkezinde değil de kıyısındadır. Bu benzetme münafıkların din bakımından doyum üzere değil de bir karga­şa psikolojisinde olduklarını ifade eden bir benzetmedir. Böyleleri, sava­şan bir ordunun kenarında olan, ganimet fırsatı olduğunda orada duran ama aksi durumda kaçan kimse gibidir[8].

Her iki açıklamanın ortak noktası çifte standartlı olan ve oynayan münafık psikolojisi ve davranışıdır ve bu ifade, kalbi ile dili, niyetleri ile davranışları farklı olan kişiyi anlatmaktadır.

Aslında Allah'a iman ile küfür sınırında kulluk etmenin ne anlama geldiğini âyetin devamı açıklamaktadır.

2. "Kendisine bir iyilik dokunursa, buna çok memnun olur. Eğer kendisine bir musibet dokunursa, yüz üstü döner."

İşte âyetin bu bölümü birinci kısmın açıklamasını yapmaktadır. Kendisine gelen etkilere karşı, ya da içinde bulunduğu şartlarda davranış şekli onun nasıl bir imana veya inkara sahip olduğunu ifade edecektir. Öylesine bir ruh haletine, psikolojik yapıya sahiptir ki bu kişi, iman ile küfür arasında gidip gelmektedir.

Din alanında bir fayda bulduğunda dine sarılır, dini benimsemiş gibi görünür; o alanda bir zarar gördüğünde ise hemen yüzünü dönüve­rir. Mesela: Ekonomik menfaat temin ettiği durumlarda dinine bağlı, ekonomik menfaat temin edemediğinde, fakir düştüğünde kendisine baş­ka bir yerden menfaat temin edildiğinde o tarafa döner.

Savaş olmadığı dönemlerde dinine bağlı, ama dini müdafaa için savaş olunca hemen yüzünü dönüverir. İşte meslek veya para karşılığı İslam'dan çıkıp diğer dinlere girenlerin durumu, bu konuyu iyi açıkla­maktadır.

Münafıkların özelliğini anlatan Nisa 143. âyet buna net bir açıkla­ma getirmektedir: "Bunların arasında bocalayıp durmaktalar. Ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın." İşte bu âyet de iman ile inkâr arasında bocalayan kimselerin ruhsal durumu­nu anlatmaktadır.

 "Sizi gözetleyip durunlar, eğer size Al­lah'tan bir zafer olursa: 'Sizinle beraber değil miydik?' derler. Kâfirlerin zaferden bir nasipleri olursa: 'Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde Öldürmeyip) müminlerden korumadık mı?' derler" (Nisa 4/141). Bu insan­larda istikrarlı bir psikoloji ve istikrarlı bir davranış şeklini bulmak im­kansızdır.

"Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulundu­ğunda ve bol nimet verdiğinde: 'Rabbim bana ikram etti' der. Onu imti­han edip rızkını daralttığında ise: 'Rabbim beni önemsemedi' der" (Fecr 89/15-16).

Tefsirini yaptığımız âyetin bu kısmında yer alan çilî inkalebe 'alâ vechih ifadesi, "yüz üstü döner" demektir. Vech, aslında "insanın bütün benliği"ni ifade etmektedir. Demek ki dininden dolayı kişiye bir sıkıntı, bir bela dokunduğunda bütün benliği ile dininden dö­ner, anlamına gelmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Allah'ın yolu bazen çileli bir yol olabi­lir. Bazı toplumlarda Müslümanlar ezilebilir, farklı dine mensup olanlar tarafından zulme uğratılabilirler; dinsizler tarafından baskı görebilirler. Bu baskı ve çilelere katlanarak o yolda yürümenin de bir ibadet olduğu­nu bilen biri hemen inancına sırtını dönüvermez. Bütün benliğini Allah'a teslim eden kişi, iyi şartlarda ne yapıyorsa zor şartlarda da aynı davranışı sergiler, sergilemelidir. Zaten sağlam imanın kimde bulunduğu böyle zamanlarda belli olur.

Yüce Allah'ın, bu şekilde ikili oynayan, manevi istikrarı olmayan, dönek insanları anlatırken amacı hem onları tanıtmak, hem de müminleri

eğitmektir. Bir bakıma gerçek mümin ile sahtesinin farkını fark ettirecek mümine bilinç kazandırmaktır.

3. "O, dünyasını da, âhiretini de kaybetmiştir. İşte kıyas kabul etmeyecek kayıp budur."

Böylesine dönek, istikrarsız, ikili oynayan kişinin cezası dünya ve âhiretini kaybedip, manen iflas etmektir. Bunlar, Allah katında olan tüm değerini yitirmiştir. Âyetin son kısmına göre de apaçık, kesin, net, yani kıyas kabul etmeyecek kayıp da bu olmaktadır. Bundan şunu çıkartıyo­ruz: İnsan, manevi iflasını kendisi hazırlamaktadır. Allah'a karşı kullu-ğundaki tutarsızlığı, onun iflasına sebep olmaktadır. Kulluk bir yoldur, çile ister, sabır ister, fedâkârlık ister, istikrar ister, sağlam duruş ister ve manevî delikanlılık ister. Bunu göstermeyen kaybeder.

4. "O, Allah'ı bırakıp, kendisine faydası da, zararı da dokunamayacak olan şeylere yalvarır."

Yüce Allah, bir önceki âyette anlattığı kişinin başka bir özelliğini de 12. âyette anlatmaktadır. Tevhîd inancı gereği sadece Allah'a yalva­rıp ondan istemesi, O'na tapması gerekirken, Allah'ı bir kenara itip ken­disine fayda ve zarar vermeyecek olan sahte tanrılara yalvarması onu apaçık sapıklığa düşürmektedir.

Demek ki, bu kişi, fayda ve zararın nereden geleceğini bilmiyor. Kendi gücünde olmayan varlıkları bile tanrı ediniyor. Mesela: Bir mü­minin, nerede olursa olsun, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun Al­lah'a dua edip ondan yardım istemesi, ihtiyacını ona sunması gerekirken, bir türbeye gidip onu aracı kılarak, onun hürmeti uğruna dua etmesi net olarak çok büyük bir hatadır, hatta Allah korusun şirktir. Böylesi kişiler, ölüyü tanrı edindiğinin farkında değillerdir. Ölü kim olursa olsun, insana ne fayda ne de zarar verebilir.

Mezara gidip, demirlerine, taşlarına, toprağına ellerini, yüzünü sü­rerek bir fayda umanlar, şirk batağına saplanmışlardır. Hem "Allah'a inanıyorum" derler, hem de "ölüden yardım, çare, çözüm beklerler". "Biz Allah'a dua ediyoruz ama türbedekini aracı kılıyoruz" demekten de kendilerini alamazlar. Bunun değerlendirmesini Yüce Allah âyetin so­nunda yapmaktadır.

5. "İşte bu, büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir."

Bu ifade, böylesi kişi veya kişilerin şirklerinin çok ileri derecede, dönüşü zor olan bir ayrılık noktasında olduğunu dile getirmektedir. Bun­lar Allah'ın tevhîd inancından, doğru yolundan, hidâyetinden çok uzak düşmüşlerdir. Çünkü "en uzak sapıklık" derken Yüce Allah, dönüşü, değişimi, geçişi zor olan bir ayrılığı, ayrı düşüşü ifade etmekte­dir. Din âlimi ve görevlileri insanların neden doğru yola gelmediklerini anlatırken bu âyetlerden ışık almalıdırlar.

6. "O. zararı fay­dasından daha yakın olan bir varlığa yalvarır. O, ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir dosttur."

Bu âyetten anlıyoruz ki, onların taptıkları veya yalvardıkları var­lıklar canlı varlıklardır; hatta insandırlar. Yalvarıp sığındıkları liderleri­nin zararları, faydalarından daha yakındır. Putların fayda ve zararı yok­tur ama, insandan edinilen sahte tanrıların zararı olabilir. Aslında canlı olsun, cansız olsun Allah'tan başka sahte tanrılara tapmanın zararı var­dır, bu varlıklar zarara sebep olmaktadır. Hz. İbrahim'in şu yalvarışı bunu net bir şekilde açıklamaktadır: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Çünkü onlar, insanlardan bir çoğunun sapmasına sebep oldu" (İbrahim 14/35-36). Putların kendisi zarar vermez; ama onlara tapınmanın zararı olacağından Hz. İbrahim, durumu böyle ifade etmiştir.

"Ne kötü yardımcı, ne kötü dost" ifadesinden anlıyoruz ki, tapınılan sahte tanrı insan cinsinden biri veya birileridir.

Bundan şunu çıkartıyoruz: Yüce Allah insana şunu öğretmektedir: İnsan, tapındığı veya yalvardığı varlığın faydasını görmeli, zararını gör­memelidir. "Yapılan bir işten dolayı zarar görüyorsam, o işi yapmamalı­yım." Fayda ve zararını, özellikle din alanında bilerek hareket etme bi­linci insana kazandırılmaya çalışılmaktadır. Dost kimdir, yardımcı kim­dir bilmeden hareket etmek, karanlıkta yürümekten başka bir şey değildir. Yüce Allah "ne kötü yardımcı, ne kötü dost" değerlendirmesini ya­parken insanları tevhîd inancı ve şirk konusunda eğitmektedir.

Aynı metodu izleyerek iman ile küfür arasında kulluk etmenin ne anlama geldiği, davranışlara nasıl yansıdığı, tevhîd inancından ayrılıp şirke düşmenin şekilleri ve belirtileri, din âlimi ve görevlileri tarafından iyi anlatılmalıdır. [9]

 

İman Ve İyi Amelin Neticesi

 

14. Şüphesiz ki Allah, inanıp iyi amelde bulunanları, altlarından/içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kuşkusuz, Allah dilediğini yapar.

15. Her kim Allah 'in, peygamberine dünya ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe ulaşacak bir çare arasın, sonra eğer mümkünse o yardımı kessin. Baksın bu hilesi, kızdığı yardımı engelleyecek mi?

16.  İşte böyle Biz, Kur'ân'ı apaçık âyetler halinde in­dirdik. Allah dileyeni doğru yola iletir.

Yüce Allah, apaçık kayıpta olan ve uzak bir sapıklığa düşen müş­riklerin yorumunu anlattıktan sonra ritim psikolojisi gereği, her zamanki gibi gerçek müminlere dönmüştür.

1. "Şüphesiz ki Allah, inanıp iyi  amellerde bulunanları, içlerinden/altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kuşkusuz, Allah dilediğini yapar."

Pek çok âyette cennet ödülü bu şekildeki anlatılmıştır. Burada söy­lememiz gereken şey şudur: Bu dünyadaki tevhîd inancına olan gerçek iman ile iyi ameller, âhirette cennete dönüşecektir. Cehennemi kendi günahlarımız oluşturduğu gibi, cenneti de kendi iman ve amellerimiz oluşturmaktadır. Bu ırmakların neler olduğu da Muhammed 15'te açık­lanmaktadır. Bu ırmaklar, bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içene lezzet veren meşrubattan ve süzme baldan ibarettir.

Bu ödülü vermeye Allah'ın gücü yeter; çünkü Allah dilediğini ya­par. Yanlış yapana da cezasını vermeyi murat ederse, mutlaka onu yerine getirir.

2. "Her kim Allah'ın, pey­gamberine dünya ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa."

Âyette "peygamber" kelimesi geçmemekte, o hû "o, ona" zamiri yer almaktadır. Râzî'nin ifadesine göre, âlimler bu zamirin Hz. Peygam-ber'e gittiği görüşündedir. O zaman şu sorunun cevabını bulmak zorun­dayız: Yüce Allah neden "peygamberim" demedi de "ona" dedi? Buna tek cevap şu olabilir: Âyet kıyamete kadar devam edeceğine, Hz. Pey­gamber de öleceğine göre, âyetin hükmü bizleri de kapsamına almakta­dır. Yüce Allah, Kendi dinine yardım eden herkese dünya ve âhirette yardım edecektir, "Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz" (Muhammed 47/7). Demek ki âyete, Hz. Pey­gamber dönemini düşünerek mana verirsek "ona" zamiri Hz. Peygamber'e; Hz. Peygamber'den sonraki nesilleri düşünürsek Allah'ın dinine yardım eden herkese gitmektedir, diyebiliriz.

Yardımın kesintisiz yapılacağına işaret etmek için dünya ve âhiret denmektedir. Yüce Allah, makamını yükseltecek, onu, âhiretin dehşetin­den, korkusundan emin kılacaktır. Bu durum, ona bu dünyada düşman olanlara pişmanlık verecek, ızdıraplarını artıracaktır. Diğer taraftan da, bu dünyada Allah'ın dinine yardım edenlere de ödüller verilecek, onların hali de kâfirleri çok üzecektir.

3. "Göğe Ulaşacak bir çare arasın, sonra eğer mümkünse o yarchmı kessin. Baksın bu hilesi kızdığı yardımı engelleyecek mi?"

Bazı âlimler âyetin bu kısmında geçen es-sebeb kelimesine "ip", liyemdüd emrine de "uzatsın"' manasını vermişlerdir. "Böylece cümlenin anlamı "göğe bir ip uzatsın" şeklinde olmuştur. Bu cümleden sonra gelmekte olan liyekta' emrine "kendini yerden kessin" manasını vermişlerdir.

Âyette geçen kavramların manasını bu şekilde verip yorum yap­mayı uygun bulmuyoruz. Çünkü âyette "hile" anlamına gelen el-keyd kelimesi geçmektedir. Bu hile de Hz. Peygamber'e Allah'ın yar­dımını kesmek için aranılan çare olmaktadır. Onun için konuyu, verdi­ğimiz meale göre işleyeceğiz. Bu konudaki farklı açıklamalar için Râzî'nin bu âyete yaptığı tefsire bakılabilir.

Demek ki, Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e ve O'nun dinine yar­dım edecek olan sonraki nesillere yardım etmeyeceğini sanan, iddia eden veya bilenlere, bu yardımın kesin olacağı bu şeklide anlatılmaktadır. Yüce Allah, bu şekilde zanda bulunanlara yardımı durdurmak, kesmek için göğe ulaşacak bir çare aramalarını teklif etmektedir. es-semâ' "gök" kelimesinin âyette yer almasının amacı, yardımı durdurmaları için çare bulmalarının imkansızlığını belirtmektir.

Bu iddiada bulunanlar ne göğe ulaşabilir ne de gökteki bir oluşu­mu engelleyebilirler. Allah'tan gelecek olan yardımı engellemek imkan­sızdır. Gökten, yerküreye gelecek olan bir şeyi engellemek imkansız olduğu kadar hayalî bir iştir ve böyle bir zan, hayal peşinde koşmaktır. Hz. Peygamber'e yardım edilmeyeceğini, daha sonraki nesillerde Allah'm dinine yardım edenlere yardım edilmeyeceğini sanmak da çok derin bir kıskançlığın ve hasedin meydana getirdiği derin bir hayaldir.

Ayetin sonunda yer alan yeğîz kelimesi, "kin ve sıkıntı duy­mak" anlamına gelmekte ve âyette "onu öfkelendiren, kızdıran, sıkıntı duyurtan" demektir. Âyetin birinci bölümüyle bağlantı kurulursa, zanne­derek değil, gereken faaliyeti yaparak bizzat bakması, gözlem yapması, denemesi ondan istenmektedir. Aslında Yüce Allah, yardımım kesin olarak yapacağını ve buna kimsenin engel olamayacağı konusunda mey­dan okumaktadır.

Aynı zamanda Yüce Allah, biz mü'minlere, zannın, hayalin peşin­de koşmayıp meseleleri gerçekçi bir alana çekip analiz yaparak neticele­re ulaşmamızı öğütlemekte, aşırı idealist olup hayal peşinde koşmama­mızı, ideal ile gerçek arasında dengeyi kurmamızı önermekte ve bunun eğitimini yapmaktadır.

4. "İşte böyle, Biz Kur'ân'ı apaçık âyetler halinde indirdik. Allah, dileyeni doğru yola ile­tir."

Bu âyetten çıkaracağımız neticeler olacaktır:

a) "Biz, Kur'ân'ı apaçık âyetler halinde indir­dik."

Ayetin bu kısmı, Kur'ân'ın apaçık olduğunu, mesajlarının anlaşıl­masının kolay olduğunu, onda anlaşılmayacak kadar zor ve kapalı bir durum olmadığını söylemektedir. Böylece Kur'ân'ın anlaşılamayacağını, zor olduğunu ve çözülemeyecek müşkil âyetlerinin bulunduğunu söyle­yenlere, müşkilin ve zorluğun aslında kendi kafalarında olduğunu hay­kırmaktadır.

"Kur'ân zordur ve anlaşılamaz" diyenler aslında kendi bilgilerinin yetersizliğini, kabiliyetlerinin noksanlığını, taklide kapıldıklarını ve be­yinlerinin kapalı olduğunu ifşa etmektedirler. Dolayısıyla bu kişiler, Kur'ân âyetleri ve dolayısıyla mesajları hakkında apaçık diyen Allah'a ters düşmektedirler; böylece kendi beyin noksanlıklarını, kapalılıklarını ve yetersizliklerini Kur'ân'a mal etmektedirler.

b) "Allah dileyeni doğru yola iletir."

Bazıları âyetin bu kısmına: "Allah dilediğini doğru yola iletir" ma­nasını vermişlerdir. Biz birinci manayı tercih ediyor ve yorumumuzu onun üzerine kuruyoruz. Peki ikinci manayı değil de birinci manayı ter­cih etmemizi nasıl delillendirir, açıklar ve ortaya koyarız? Sorunun ce­vabını verip delillendirmeyi yapabilmemiz için Bakara 26-27. âyetlere gitmemiz gerekiyor. "Allah, bir sivri sineği hatta ondan daha küçük ve önemsiz bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İnananlar bu örneğin Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise: 'Allah bu örnekle ne demek istedi?' derler. Allah bu örnekle bir çoğunu saptırır, bir çoğunu da doğru yola yöneltir; Allah, bu örnekle fâsıklardan başkasını saptırmaz. O fâsıklar ki, Allah'a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler; Allah'ın emrettiği ilişkileri keser ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. Onlar manen iflas etmiş kimselerdir."

Bu âyetlerden şu neticeyi çıkartıyor ve bizim verdiğimiz manayı da buna bağlıyoruz: "Allah, sadece fâsıkları saptırır". Fâsık kişi, daha önceden yaptığı amelleri ile Allah'ın saptırmasını iste­miş olur. Onun eylemleri, inançları bunu gerekli kılar. Yoksa durup-dururken Allah hiçbir kulunu saptırmaz. Allah'ın saptırması kulun sap­masını tescil etmekten ibarettir. Fâsığın kim olduğunu da Yüce Allah, 27. âyette açıklamaktadır. Allah, Kendisine karşı taahhütlerini bozan kimseden başkasını saptırmaz.

Şimdi sapmanın ardından saptırmayı anlattıktan sonra konumuza dönebiliriz.

Yüce Allah, imana ve hidâyete eğilimli olan, onu isteyen kimseleri doğru yola yöneltir, hidâyete erdirir. Böylece hidâyeti, hak eden kişiye, başarı ve destek sağlaması anlamına almak gerekiyor. Bu şekildeki yo­rum için Zemahşerî'nin İbrahim 4 ve Nahl 93. âyete yaptığı yoruma ba­kılabilir.

Demek ki insan kendi özgür seçeneğini kullanacak, iyiden, doğru­dan, imandan yana tavrını koyacak ve istekte bulunacak, ardından Yüce Allah onun bu isteğine göre hidâyetini verecektir. "Buharlaşmanın ol­madığı yerde yağmur yağmaz" esasından hareket edersek, imandan yana seçenek ve istek olmadıkça Yüce Allah, hidâyetini nasip edip başarıya ulaştırmaz.

Ayrıca âyetin birinci bölümüne bakarsak, "isteyeni doğru yola ile­tir" anlamının doğru olacağını anlarız. Yüce Allah, Kur'ân'ı apaçık me­sajlar olarak indirdi. İşte bu âyetleri anlayan kişinin gönlünde bir istek uyanacak, bu isteğin neticesi de Allah'ın hidâyeti olacaktır.

Başka bir açıdan ele alırsak, Yüce Allah isteyen kişiyi apaçık âyet­leri ve mesajları ile doğru yola ileteceğini söylemektedir, diyebiliriz. [10]

 

İnanç Gruplarının Durumu

 

17. Gerçek şu ki, inananlar, Yahudi inancını benimse­yenler ve Sabitler, Hıristiyanlar ve Mecûsîler, bir de Allah'a şirk koşanlar arasında Allah kıyamet günü hükmünü verecektir. Allah her şeye şahittir.

Yüce Allah, bu âyeti buradaki âyetlerin arasına niçin koydu? diye bir soru sorabiliriz. Belki bundan sonraki âyetlerle ilişkisi var zannedebi­lir, ama Önceki âyetlerle alakası nedir? Bize göre bu âyetin Hacc ll'de      

anlatılan inançtaki insan grubu ile alakası vardır ve bu âyet ona bir açık­lama getirmektedir.

"Ve insanlardan kimi de vardır ki Allah'a iman ile küfrün sınırlarında kulluk eder." Yüce Allah bu şekildeki kul­luğu kabul etmemektedir. Ya ondansın, ya da bundansın. Ya inanansın ya da kâfirsin. İkisinin arasında kalıp bir imana, bir inkara sapıp, durma­dan inanç değiştirmeye müsaade eden bir din yoktur. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz 17. âyette de Yüce Allah, hangi inanç gruplarının olduğunu açıklamakta ve onları da 6 grupta toplamaktadır. Kısaca bu âyetin, önceki âyetlerle olan bağlantısını bu şekilde açıklayabiliriz. Şim­di âyetin analizine geçebiliriz.

1. "Gerçek şu ki, inananlar."

Burada kastedilenler, "tevhîd inancına sahip olan, Hz. Muham-med'i peygamber olarak kabul edenler, İslam dinini benimseyenler"dir. Tevhîd inancı ilâhî kaynaklı dinlerin değişmeyen esasıdır. Bu dinleri birbirinden ayıran ilke ise peygamber inancıdır. "Allah birdir, O'ndan başka tanrı yoktur" diyen kişi peygamber olarak Hz. Musa'yı kabul edi­yorsa Yahudi; Hz. îsâ'yı kabul ediyorsa Hıristiyan; Hz. Muhammed'i kabul ediyorsa Müslüman, ya da İslam dinine mensup olmaktadır. Bir Müslüman, önceki peygamberleri kabul etmek zorundadır. Ama Mesela; Hz. Musa'yı peygamber kabul etmekle Yahudi; Hz. îsâ'yı peygamber kabul etmekle Hıristiyan olmamaktadır.

Ayette "iman edenler" ifadesinden kasıt, tevhîd inancını, Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul edip, İslam dinini oluşturan Kur'ân'ın tüm esaslarını benimseyenlerdir.

2. "Yahudi inancını benimseyenler."

Tevhîd inancını kabul etmeleri, peygambere inanmaları ve kutsal kitaba sahip olmaları bakımından Yüce Allah onların bir inanca ve dine sahip olduklarını söylemiş, sınıflamada onlara yer vermiştir.

3. "Sâbiîler."

Bunlar da Hz. Davud'a gelen Zebur kitabını kabul edip, tevhîd i-nancını ve peygamberlik müessesesini kabul edenlerdir.

4. "Hıristiyanlar."

Bunlar da Hz. îsâ'yı peygamber olarak kabul edenlerdir. Tevhîd inancını, peygamberlik müessesesini ve İncil'i kutsal kitap olarak kabul etmeleri onlara bu sıfatı aldırmaktadır. Hıristiyan diye tercüme ettiğimiz Kur'ânî kelime nesârâdır.

Ancak, Meryem oğlu Mesîh'i Allah diyen, üçlü Allah anlayışını benimseyen Hıristiyanlan Yüce Allah kâfir olarak kabul etmektedir (Mâide 5/72-73). Aynı şekilde Hz. Üzeyir'i Allah'ın oğlu sayan Yahûdîler de kâfir sayılmaktadır (Tevbe 9/30).

5. "Mecûsîler."

Mecûsîler, M.Ö. son bin yılın ortalarında yaşayan ve öğretileri Zend-Avesta adlı kitapta toplanan İranlı din kurucusu Zerdüşt'ün izleyi­cileridir. Bu din bugün İran'ın Gabr'leri ve daha belirgin biçimde Hin­distan ve Pakistan Persleri tarafından devam ettirilmektedir. Bunların dini, dualist (ikili) bir felsefe ortaya koysa da, temelde, evrenin yaratıcısı olarak, mutlak güce sahip bir tanrının var olduğu inancına dayanmakta­dır (Muhammed Esed, age, 19. dipnot).

6. "Bir de Allah'a şirk koşanlar. Allah, kıyamet günü onların aralarında hükmü­nü verecektir. Allah her şeye şahittir."

Bu insanlar, Allah inancına sahip olmalarına rağmen, O'nun dışın­daki varlıklara tanrılık vasfı vererek tapanlardır. Bunlar peygamberlik müessesini kabul etmezler. Allah inancına sahip olmaları nedeniyle âyet­teki sınıflamada yerlerini almışlardır.

Şimdi âyetin Kur'ân'da yer almasının esas sebebini açıklamalıyız: Hz. Musa'dan sonra gelen Hz. Dâvûd, diğer peygamberler, Hz. îsâ ve Hz. Muhammed gönderilmiş; peygamberlerin öğretilerini benimseyenler arasında şiddetli bir kıskançlık, kıskançlığın doğurduğu düşmanlık ve bunların ortaya çıkardığı şiddetli tartışmalar yaşanmış, bu sıkıntılardan kurtulmanın çaresi bulunamaz hale gelmişti. Ayetin burada bulunması­nın nedeni işte bu durumun, insanlara hatırlatılması olabilir.

Herkes kendi dinini ve inanç sistemini, ibadet anlayışını, fanatik bir eda ile savunmakta, diğerlerini reddetmekte ve onlara düşmanca bak­maktadır. Öyle anlaşılıyor ki bu dinler arasında ferdî manada geçişler olacaktır ama, hepsinin bütünüyle son din olan İslam'a geçmeleri imkan­sızdır. Yüce Allah'ın hidâyeti konusunu istisna yaparak, durumun kıya­mete kadar devam edeceği gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Zaten böyle olmasa, Kur'ân'daki Ehl-i Kitap kavramının bir anlamı kalmayacaktır.

Bir tarafta tevhîd inancını benimseyen dinler, diğer tarafta şirk ko­şan bir inanca sahip olanlar, öte tarafta ise sahte peygambere tâbi olan Mecûsîler yer almaktadır. Bunların arasındaki ayrı ayrı hükmü Yüce Allah, kıyamette verecektir.

Dünyada kendi iradeleri, kendi düşünceleri ve kendi gayretleri ile aklın alanına gelerek bir dini benimsemeyenlerin hükmü âhirete kalmış­tır. İnsanlık, dünyevi hayat bakımından bu kadar ilerlemesine rağmen, inanç ve dini bağnazlıktan, gerilikten, objektiflikten, fanatizmden kurtu­lamamış, bir arpa boyu dahi ilerleyememiştir. İnsanlık, inanç alanını öylesine kirletmiştir ki, böylelerinin işi kıyamete kalmıştır. Yüce Allah, hükmü ile aramızı orada ayırıp bulacaktır; kimin haklı olduğunu belirle­yecektir. Çünkü biz, her şeye tanık değiliz; her şeye tanık olan varlık, doğru hüküm verecektir. Âyette geçen yefsılü fiili, aslında "ayır­ma" anlamına gelmektedir. Allah, bu inançlara mensup grupların arasım ayıracak ve hükmünü verecektir. Yüce Allah, her şeye şahit, tanık oldu­ğu ve her şeyi bildiği için hükmünde haksızlık olmayacaktır.

Şimdi bu âyetten çıkaracağımız neticeler olacaktır:

a) Dinler arası tartışmalarda, düşmanlığa varan hareketlerde Müs­lümanlara özellikle Müslüman din âlimi ve görevlilerine dinî bir metodu Öğretmektedir. "Hakkımızdaki hükmü Yüce Allah âhirette verecektir" diyerek tartışmayı çok ileriye götürmemek gerekmektedir. Çünkü insan­lık bu tartışmayı sona erdirecek, bir çıkış yolu bulacak erdeme ve beyin gücüne sahip olamamıştır.

b) Yüce Allah'ın insanlara tanıdığı inanç özgürlüğüne şahit olmak­tayız. O, razı olduğu din İslam olmasına rağmen, onun dışında kalanlara dayatma yapmamakta ve kendi inançlarında kalmalarına müsaade etmekte, Kendi mülkünde kendine farklı şekilde inanan ve ibadet eden, yoldan çıkanlara inanç ve ibadet Özgürlüklerini vermektedir.

Bu da bize şunu söylüyor: Devleti idare edenler, farkh inançlara mensup olan gruplara zorlama yapmayıp özgürlüklerini tanımalıdırlar. İnançlar baskı ile değil, eğitimle değiştirilme mecrasına girmelidir. Her­kesi hidâyete getirme gücüne sahip olan Allah, Hz. Muhammed'i gönde­rerek şirki, inkârı ve farkh inançları değiştirme yoluna gitmiştir. Diğer peygamberler de aynı metodun uygulayıcıları olmuşlardır. Eğitimle ve insanın kendi isteği ile inancını değiştirmesi en doğru yol olmaktadır. Devlet, inanç ve ibadet özgürlüğünü tanıyacak, ancak farklı inanca men­sup olan grupların kavgasına müdahale edip sosyal dengelerin bozulma­sını önleyecektir. Geri kalan, kimin haklı haksız olduğu hükmü Allah'a ait olacaktır. [11]

 

Bütün Varlıklar Allah'a Boyun Eğer

 

18. Göklerde ve yerde olanların; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğunun Allah'a boyun eğdiklerini görmüyor musun? İnsanlar­dan bir çoğu da azabı hak etmiştir. Allah 'in hor kıldığı kimseyi saadete kavuşturacak yoktur. Doğrusu, Allah ne dilerse yapar.

Âyetin analizinden çıkaracağımız neticeler vardır:

1. Yüce Allah, "kâinatın tüm zerrelerinin, gezegenlerinin, yeryü­zündeki tüm varlıkların ve insanların bir kısmının kendisine boyun eğdi­ğini görmedin mi" diye sorusunu sormaktadır. Buradaki "secde" etmek tabiri "boyun eğme, Allah'ın verdiği görevi yerine getirmek" anlamını ifade etmektedir. Varlıkların tamamı, kendilerine verilen görevi yerine getirirken, insanların bir kısmı ise bu görevi kendi iradeleriyle yerine getirmemektedirler.

2. "İnsanlardan bir çoğu da azabı hak etmiştir."

Azabı hak etmek, "önceden verilen görevi yapmamak, boyun eğ­memek" demektir. İnsanlar sahip oldukları seçenek ve özgürlüğü kötü manada kullandıkları için, azabı hak etmektedirler. Bunu da bütün insan­lar değil, bazı insanlar yapmaktadır. "Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün me­lekler, hiç yüksünmeden Allah'a secde ederler" (Nahl 16/49). İşte insan­lardan bazısı bu kuralın dışına çıkmaktadır. Kuralın dışına çıkan da ce­zayı hak etmektedir.

3. "Allah'ın hor kıldığı kimseyi, saadete kavuşturacak yoktur. Doğrusu, Allah ne dilerse yapar."

"Hor kılmak", alçaltmak, hakir kılmak, mutsuz kılmak demektir. Yüce Allah'ın mutsuz kıldığına, mutluluk verecek hiçbir varlık veya hiç kimse yoktur. Âyetteki "mutsuz kılmak, horlamak", bir önceki bölümde olan azabı açıklamaktadır. Allah'a boyun eğmeyen insanlar azabı hak etmişti.

Bu azap nasıl bir azap olmaktadır? İşte bu sorunun cevabını bu kı­sım "horlanmak ve saadetini kaybetmek" şeklinde bir cezalandırma ol­duğunu söyleyerek cevaplandırmaktadır. "Allah, ne dilerse yapar" ifade­sini de Yüce Allah, dilediğini yapıp Allah'a boyun eğmeyen insanlar için kullanmaktadır. Yüce Allah sanki, "sen ne dilediysen yaptın, ben de cezalandırma konusunda ne dilersem yaparım" demek istemektedir. Bir farkla ki, Allah'ın yaptığını geri çevirecek hiçbir güç yoktur.

Netice olarak diyebiliriz ki, bu âyette tapınma, boyun eğme, veri­len emri yerine getirip getirmeme konusunda insanın özgür bırakıldığını görüyoruz. Bu özgürlük olmasaydı insan da cezayı hak etmeyecekti. Bir yerde ceza varsa, Özgürce inanma ve davranma var demektir.

Gerek Ra'd 15; gerek NahI 49, gerekse İsrâ 44. âyetleri bu âyetle bir araya getirirsek cezayı gerektiren suç veya azabı gerektiren günahın, "tabiat kanunlarının dışına çıkmak, onlarla çatışma durumunda ol­maktan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Çünkü kâinatın ve onun içinde­ki varlıkların tâbi olduğu temel kanunlardan birinin verilen görevi yerine getirme denen secde, yani boyun eğmektir. Bu kanuna bazı insanlar ters düştükleri için günah işlemektedirler.

Aslında insanın biyolojik yapısındaki organların, hücrelerin işleme sistemi ve ahengi onun ruhunda, manevi yapısında da olmalıdır. Akıl, sevgi, korku, sadakat, iffet, içgüdüler, istekler, kabiliyet ve yetenekler arasında da bir ahenk olmalı ve bu ahenge, iman da katılmalıdır. Kâinat­taki bütüncül işleyiş ve denge, insanın psikolojik yapısında da olmalıdır. Bunun yokluğu, dengenin bozulması bir suç ve bir günahtır. Cezası da azaptır. [12]

 

İnkarla İmanın Farkı Ve Eğitimin Gücü

 

19. Şu iki grup, Rabbleri hakkında çekişen iki hasımdır. İnkar edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir.

20.  Bununla karınlarının içindeki organlar ve derileri eritilecektir.

21. Bir de onlar için demir kamçılar vardır.

22. hdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve onlara: "Tadın yakıcı aza­bı " denir.

23.  Şüphesiz Allah, inanıp iyi amel yapanları, içlerin­den ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada altın bile­zikler ve inciler takınırlar. Oradaki elbiseleri de ipektir.

24.  Onlar, sözün en temizine/güzeline, bütün övgülere layık Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.

Bu âyetlerden çıkaracağımız önemli ilkeler olacaktır:

1. "Şu iki grup, Rabbleri hakkında çe-kişen iki hasımdır."

Ayetin bu kısmı daha önce bahsi geçen Hacc 3 ile 8. âyetteki içeri­ğe işaret etmektedir. Allah hakkında bilgisiz, rehbersiz ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan tartışan, çekişen ve mücadele eden kimseler bir taraf, iman edenler de diğer taraf olmaktadır. Âyet, şeytana tâbi olanla (Hacc 22/3) Allah'a tâbi olanın (Hacc 22/24) arasında geçen çekişmeyi ele al­maktadır; daha genel manada ele alırsak inkar edenle iman eden arasında geçen dini tartışmaya işaret etmektedir. Ama bu tartışma gruplar arasın­da geçmektedir. Bir bakıma burada din alanında gruplar arasındaki çe­kişme, çatışma gündeme getirilmektedir.

Dikkat edilirse bunların temel özelliği hasım olmalarıdır. Bu hasım kelimesinden, her iki gurubun kâfir olduğu sonucuna da varabiliriz. "Rabbleri" kelimesinden anlıyoruz ki, Yüce Allah onların da Rabbi ol­duğunu ilan etmektedir. Kâfirler Allah'ı kabul etmeseler bile, Allah on­ların Rabbi olduğunu söylemektedir.

Ayette geçen iki grubu, çoğul grup olarak alabilir ve 17. âyette ge­çen 6. grup inanç ve dine mensup olanlar kastedilmiştir diyebiliriz. Tar­tışmayı bir anda iki grup yapacağı için, iki grup denebilir. Ancak, 17. âyette bahsedilen 6 grupta Allah inancı vardır. Bu âyette de kâfir grubu gündeme getirilmiş olabilir.

2. "İnkar edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir. Bununla karınlarının içindeki organlar ve derileri eritilecektir. Bir de onlar için demir kamçılar vardır."

Kâfir olarak olumsuz manada Allah hakkında çekişmeye giren in­sanların bu durumu, kendilerine elbise olarak giydirilecektir. Allah'ın olmadığına inanan ve bunu da ileri götürüp insanlararası mücadeleye dönüştürenler, aslında kendilerine ateşten elbise biçmektedirler.

Ayrıca bu işleri, mücadeleleri beyinlerindeki bâtıl fikirlerle yaptık­larından dolayı, başlarına kaynar su dökülecektir. Kâfirlere, "ne çekerse­niz beyniniz nedeniyle çekeceksiniz" denmektedir. Ateşten elbise gönül­deki inkardan, başa dökülen kaynar su da beyindeki sahte fikirlerden oluşacaktır. Ateşten elbise inkar psikolojisinin, kaynar su da yanlışı, in­karı savunmaktan kaynaklanmaktadır.

Ayrıca bu su ve ateş ile karınlardaki organları ve derileri eritilecektir. Ayette geçen yusheru fiili, "eritilir" anlamına gelmektedir. Suyun bedenin dışındaki tahribatı, iç organlarda da olacaktır.

Muhammed 15'te bağırsaklarını paramparça eden sudan içirilecek-lerine dikkat çekilmektedir. Böylece inkar psikolojisi ve onu savunmak için mücadele vermek, âhirette suya dönüşüp içildiğinde iç organlarını eritecektir.

Diğer bir ceza şekli de, mekarni' denen, sopa ve kamçı ile dövülmeleridir. Bu dünyada, inkarı ile tevhîd inancını dövenlerin, mü­minlerin gönlüne lafları ile sopa atmaya kalkanların bu yaptıkları, sopa­ya ve kamçıya dönüşüp kendilerine uygulanacaktır. "Döversen dövülür­sün" ilkesinden hareketle tevhîd inancını dövmeye kalkanlar elbette dö-vüleceklerdir, diyebiliriz.

3. "Izdiraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürü­lürler ve onlara: 'Tadın yakıcı azabı' denir."

Kâfirler, bu dünyada gönüllerinden çıkmak isteyen inkar psikoloji­sini durmadan oraya ittiler, gerçek iman için oraya gidecek bir yer bı­rakmadılar.

Doğasındaki inanç duygusunun gönüllerinde ortaya çıkmak istedi­ği her anda onu oraya tıkadılar, doğalarını hapsettiler. Onlar da cehen­nem azabından her çıkmak istediklerinde, gerisin geri oraya döndürüle­ceklerdir.   Doğasını hapseden, hapsolur.Bu dünyada doğalarının ızdırabını, çığlığını hiç duymadılar, inkarlarının hapishanesine tıkandı­lar. Âhirette de onların ızdırabına hiç dikkat edilmeyecek, "cehennemin yakıcı azabını tadın" sözler ile karşılaşacaklardır. Bu âyet Fâtır 37'ye işaret etmektedir: Onlar orada: 'Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızın yerine iyi işler yapalım!' diye feryat ederler. 'Size düşünecek kimsenin düşünebilecek kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Şimdi tadın azabı, zâlimlerin yardımcısı yoktur' (diyeceğiz)."

Bu dünyada gönlünün kapılarını tevhîd inancına; aklının kapılarını da düşünceye kapatanlara âhirette cehennemden çıkış kapıları kapana­caktır. Bu dünyada beyninin ve gönlünün kapılarını Allah'a kapatanlar, aslında çıkmamak üzere cehennemin kapılarını üzerlerine kapatmakta­dırlar.

Yüce Allah'ın buradaki anlatımından şunu çıkartıyoruz: Yüce Al­lah, insanları kendisi hakkında anlamsız tartışmalardan, gruplar kurarak ayrılıklar oluşturmaktan caydırmaktadır; onlara cehennemlerini, cehen­nemde çekecekleri cezaları ve cezaların şekillerini bu dünyada taşıya­caklarını anlatmaktadır.

4. "Şüphesiz ki Allah, inanıp iyi amel yapanları, İçlerinden/altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada altın bilezikler ve inciler takınırlar. Oradaki elbiseleri de ipektir."

Bu âyetin bir benzeri Hacc 14'tür. Orada da iman edip iyi ameller işleyenlerin cennete sokulacağı söylenmişti. Bu ırmakların neler olduğu daMuhammed 15'ten esinlenerek anlatılmıştı.

Bu âyette ilave olarak, cennettekilerin takınacakları süsler ve giye­cekleri elbiseler anlatılmaktadır. Altından bilezik ve inciler takınmak, ipekten elbise giymek, bizim idrakimize göre anlatılmaktadır.

Bu anlatışın amacı, cehennemliklerle cennetliklerin arasındaki far­kı ortaya koymaktır. Kâfirler ve küfrünü tartışma haline getirenler, orada ateşten elbise giyerken, tevhîd inancına inananlar ve iyi amel yapanlar da ipekten elbise giyecektir. Birinin inancı ateşten elbiseye, diğerininki  de ipeğe dönüşecektir. Kâfirler, başlarından kaynar su dökülürken, için­ce bağırsakları doğranırken, demir kamçılarla dövülürken iman edenler, altın bilezik ve incilerle süslenecektir. İşte Hacc sûresinin 19-23. âyetleri arasında farkları fark ettiren bir eğitim yapılmaktadır.

Dünyadaki farklı inanış ve farklı amellerle oluşan farklı hayat tarzı âhirete yansıyacak ve orada farklı hayatlara sahip olmaya götürecektir. Farkları fark ettiren, daha iyiyi daha kötüden ayıran insan aklına farklar konusunda bilgi sunulmaktadır. Amaç, insan aklını harekete geçirerek, düşünme faaliyetini ve bu konuda kendisine sunulan fırsatını kullanma­sını sağlamaktır. Zaten bir sonraki âyet eğitimin bu konudaki gücünü gündeme getirmektedir.

5. "Onlar, sözün en te­mizine/en güzeline, bütün övgülere layık olan Allah'ın yoluna iletilmiş­lerdir."

Ayetten çıkaracağımız neticeler şunlardır:

a) "Onlar, sözün en temizine/en güzeline iletilmişlerdir." Sözün en temizi, en iyisi, en güzeli, en faydalısı en bereketlisi demektir. Bu söz de Allah'ın sözüdür; yani O'nun vahyi, yani Kur'ân'ıdır. Kur'ân'ın en temel ilkesi de tevhîd inancını ifade eden "kelime-i tevhîd"dir; Allah'tan başka tanrı olmadığını ifade etmektir. İşte hüdû "iletilmişlerdir" meçhul fiilinden anlıyoruz ki, onlara bu söz, öğreti, ilke, görüş öğretilmiştir. Âyette geçen ve söz anlamına gelen el-kavl, "görüş, öğreti, ilke" manalarına da gelir. Sanki bu söz yerinde durmakta, insanlar oraya götürülmektedirler. Sözün en güzeli, en iyisi ve en faydalısı, aslında Kur'ân okuludur. Onlar Kur'ân okuluna götürüldü­ler, kaydedildiler ve orada bu öğretiyi öğrendiler.

Onlar bu söz ile gönüllerini ve beyinlerini süslediler. İman onlara sevdirildi ve gönüllerine süslendi (Hucürât 49/7). Ama bu öğretim faali­yetini yine Hucürât 7'ye göre Allah yapmıştır. Bu dünyada Allah tara­fından imanın sevdirildiği ve gönlüne süslendiği müminler de âhirette altın bilezik, inci ve ipeklerle süsleneceklerdir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta, Al­lah'ın imanı sevdirdiği bu insanların, Hacc 23. âyete göre daha önce iman etmiş ve sâlih amel işlemiş kişiler olduğudur. İşte en güzel söze götürecek olan güç eğitim faaliyetidir. Bu anlamda eğitim, beyin ve gö­nülleri cennete çevirecek kadar güçlü olmaktadır.

b) "Bütün övgülere layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir."

Bu insanlar eğitim vasıtasıyla Allah'ın yoluna götürülmüşlerdir. Kim götürdü onları? Bu sorunun cevabını şu âyetlerle verebiliriz:

i. "Fakat Allah, dileyeni doğru yola iletir" (Ba­kara 2/272). Demek ki Allah Teala dileyeni, kendi yoluna, kendisi ilet­mektedir.

"İşte böylece sana da emrimizden bir ruh variyettik. Sen, kitap nedir; iman nedir bilmezdin. Fakat biz Kur'ân'ı kullarımızdan dilediğimizi kendisi ile doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolu göstermektesin. (Yani) göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi Allah'ın yolunu. İyi bilin ki bütün işler sonunda Allah'a varır" (Şûra 42/52-53).

Bu âyetten anlıyoruz ki, Yüce Allah, peygamberini nur olan Kur'ân ile doğru yola götürmekle görevlendirmiştir. Allah'ın yolu, Kur'ân yolu (Şûra 42/52); akim yolu (En'âm 6/151); düşüncenin yolu (En'âm 6/152); takvanın yolu (En'âm 6/153)'dur. Bütün bunları birleşti­rirsek Yüce Allah'ın, kullarından takip etmelerini istediği yol, tevhîd inancının yoludur diyebiliriz (Hacc 22/24). [13]

 

İbadet Özgürlüğüne Engel Olmanın Cezası

 

25. Şüphesiz inkar edenlere, insanları Allah'ın yolun­dan, yerli ve yabancı bütün insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara ve orada haktan ay­rılarak zulmetmek isteyenlere, acıklı bir azabı tattıra­cağız.

Âlimler, bu âyetin iniş nedeni olarak şu olguyu anlatmaktadırlar: İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayetinde şöyle demiştir: "Orada zulüm ile ilhâda yeltenenlere elim bir azaptan tattırırız" âyeti Abdullah İbn Üneys hakkında inmiştir. Hz. Peygamber, birisi ensardan, diğeri muhacirlerden olmak üzere iki kişiye birlikte Ab­dullah İbn Üneys'i bir yere göndermişti. Yolda nesepleri hakkında bir­birlerine karşı övünmeye başladılar. Abdullah İbn Üneys kızıp, ensardan olan yol arkadaşını öldürdü; sonra dinden çıkıp Mekke'ye gitti.

İşte bu olay üzerine onun hakkında: "Orada zulüm ile dinden dönenlere elim bir azap tattıracağız" âyeti indi­rilmiştir[14].

İbn Abbâs'tan gelen bir bilgiye göre, bu âyet Ebu Süfyan İbn Harb ve arkadaşları hakkında inmiştir. Çünkü onlar, Allah'ın peygamberini, Hûdeybiye yılında Mescid-i Haram'dan umre yapmaktan ve kurban kesmekten men etmişlerdi. Hz. Peygamber umre için ihrama girmiş ol­duğundan, onlarla savaşmak istememişti. Onlar, ertesi yıl hac yapmak suretiyle Hz. Peygamberle anlaşmışlardı[15].

Eğer iniş sebebini anlatan bu haberler doğru ise, birincisi âyetin son kısmına, ikincisi de birinci kısmına ait olmalıdır. O zaman her ikisini de doğru kabul etmemiz mümkün görünebilir. Bizim burada söyleyece­ğimiz şudur: Kur'ân'in bu âyetini, iniş sebebinin sınırlarına hapsetmek doğru değildir.

İniş sebepleri doğru olabilir ve biz onları başlangıç noktası olarak kabul edebiliriz, ama kıyamete kadar bu şeklide insanların ibadet özgür­lüğüne engel olacak, onlara baskı yapacak nice insanlar, gruplar çıkacak­tır. İniş sebepleriyle ilgili bilgileri de kabul ederek, âyeti evrensel boyut­ta açıklamayı uygun buluyoruz.

1. "Şüphesiz ki inkar edenler."

Daha önce Hacc 17'de 6 grup inanç biçimine sahip olanlar ele alınmıştı. Kâfirler bu gurupların arasında sayılmamıştı. Şimdi 25. âyette bu grup ele alınmaktadır. İnkar psikolojisine sahip insanların meydana getirdiği bu grubun neler yaptığına, nelere engel olduğuna ve daha neler yapacağına dikkat çekilmektedir.

2. "insanları Allah'ın yolundan alıkoyanlar."

Allah'ın yolundan alıkoymak, inkar inancının eyleme dönüşmesi demektir. İnkar, olduğu gibi insanın gönlünde kalmayıp harekete geçip başkalarını etkiler hale gelmektedir.

Allah'ın yolundan alıkoymak, din özgürlüğünü, dinini yaşama öz­gürlüğünü ortadan kaldırmak demektir. Allah'ın yolu Kur'ân'ın, aklın, düşüncenin, insan haklarının, özgürlüklerin, doğrunun, hakkın, iyinin ve güzelin yoludur. Bu yolu tıkamak ise, ona engel koymak, orada yürüme­ye çalışanları alıkoymak gibi erdem, akıl ve insanlık dışı harekette bu­lunmak demektir. Bu işi yapanların inkar psikolojisine sahip olduklarını da Allah bu âyetiyle ilan etmektedir.

Geçmişte Allah'ın yolundan alıkoymalar teşkilatlı, planlı, kurallı değildi. Günümüzde Allah'a giden yolda yol almaya mâni olmalar, şey­tanın bile hayrete düşeceği kadar ince hesaplar, planlar, projeler ve ku­rallarla doludur.

Nedense insanlar dinden ürkmektedirler. Birbirlerinin etkisi ile, hiç incelemeden dine karşı çok derin olumsuz tepki gösterenler vardır. Hatta bu tiplerin arasında tepkisini bilinçli bir engele dönüştürenler de vardır.

Kur'ân'ın, aklın, doğru düşüncenin ve özgürlüklerin Önüne engel koyanların psikolojisini anlatırken Yüce Allah, bu âyette onların inkar psikolojisine sahip olduklarını söylemektedir.

3. "Yerli ve ya­bancı bütün insanlar için eşit kıldığımız Mescîd-i Harâm'dan (alıkoyan­lar)."

Mescid-i Haram, sadece Hac ve Umre ibadetinin yapıldığı, namaz kılınan bir mabed değil, aynı zamanda bir öğretim müessesesidir. Böyle bakınca, Mescid-i Harâm'ı engelleyenler hem ibadet hem de öğrenim özgürlüğüne mani oluyorlar, demektir.

Âyette geçen el-'âkif kelimesi "orada ikamet eden yerli halk"ı ifade etmektedir, aüı el-bâd ise, "dışarıdan gelen yabancılar" an­lamına gelmektedir. Bunun anlamı şudur: Mescid-i Haram kimsenin malı değildir; orası bütün insanlığa ait bir mabed ve üniversite niteliğini taşımaktadır.

"Şüphesiz, âlemlere be­reket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev Mekke'deki Ka'be'dir" (Âl-i İmrân 3/96). Bereket ve hidâyet kaynağı olması onun bir mabed ve bir de üniversite olduğunu ifade etmektedir.

Aslında "mescid" kavramı İsrâ 7'de bağımsızlığı, hürriyeti, namu­su ifade etmektedir. Allah'ın yolunu engellemek, Mescid-i Harâm'da ibadet ve öğrenim yapmaktan alıkoymak bir çeşit savaş nedenidir (Baka­ra 2/217).

4. "Ve orada haktan ayrılarak zulmetmek isteyenlere"

Ayetin bu kısmında geçen el-ilhâd kelimesi, "meyletmek, dîni ilkelerden yana ortaya konan her türlü sapmak" anlamlarına gelmektedir.

"Eğip bükmek" (A'râf 7/180); "anlamını saptırmak" (Fussılet 41/40); "sapıkça eylemler yapmak" (Hacc 22/25); "nispet etmek (Nahl 16/103); "sığınılacak yer" (Kehf 18/27) şeklinde de anlamları bulunan bu kavramın daha geniş açıklaması Nahl 103'te yapılmıştır. Zulmü ile meyletmek isteyenlere Yüce Allah ne yapacağını âyetin sonunda açık­lamaktadır.

5. "Ona acıklı bir azap tattıracağız."

Bunların yaptıklarının karşılığı acıklı azaptır. Bu insan veya insan gruplarına hem dünyada, hem de âhirette azap edilecektir. Allah'ın yo­lunu engellerken, insanların dini hürriyetlerine ve ibadet özgürlüklerine mâni olurken, ilhâd ile zulüm yapmaya kalkarken mağlup olup bu işleri yapamaması ve bu tür bir insanın onun uğrunda canını vermesi onun için bir azaptır. Aynı zamanda böylesi insanlar âhirette de elim bir azaba uğratılacaklardır.

Aslında bu âyet zamanımızda ve gelecekte, insanların dinî ibadet ve öğrenim özgürlüklerine engel olanlara haykırmakta ve onları bu uy­gulamalarından vazgeçirme amacını gütmekte, dünya insanlığına bu özgürlüklere saygı duymalarını, özellikle siyasi erki elinde bulunduran­lara hak ve özgürlüklerin önünü açmalarını önermektedir. Dünyanın din âlimi ve görevlilerinin bunu her zaman tebliğ etmeleri gerekiyor. [16]

 

Ka'be'nîn İnşası

 

26. İbrahim'e Ka'be'nin yerini gösterip şöyle dediğimiz anı hatırla: "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf eden­ler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için Evimi temizle.

27.  İnsanlar için haccı ilan et; yaya olarak veya uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinden sana gelsin­ler.

28.  Kendileri için orada bulunan faydaları görsünler; belli günlerde kendilerine verdiğimiz hayvanlardan Al­lah'ın adını anarak kurban kessinler. Bu kurbanlardan yiyiniz, yoksul fakirlere de yediriniz.

29.  Sonra beden temizliği yapsınlar. Adaklarını yerine

getirsinler. Eski evi tavaf etsinler."

Bu âyetlerde Ka'be, onu ziyaret etmek anlamına gelen hac ibadeti ve Kurban konuları ele alınmaktadır. Ayrıca hac ibadetinin bazı esasları gündeme getirilmektedir. Âyetlerin açıklamasından çıkaracağımız neti­celer olacaktır:

1. "İbrahim'e Ka'be'nin yerini gösterip şöyle dediğimiz anı hatırla."

Âyetin bu kısmında yer alan; bevve'nâ fiili, bâe veyaty. bevee kökünden türemiştir ve bu kelime âyette "göstermek, tayin etmek, belirlemek" anlamlarına gelmektedir. Kelimenin geniş açıklaması Nahl 41'de yapılmıştır. Özetle bu kelime "düzene sokmak" (Âl-i İmrân 3/121); "hışmına uğramak" (Âl-i İmrân 3/162); "yüklenmek" (Mâide 5/29); "yerleştirmek" (A'râf 7/74; Yûnus 10/93); "sığınak edinmek" (Yûnus 10/87); "konaklamak" (Yûsuf 12/56); "göstermek" (Hacc 22/26) ve "yurt edinmek" (Haşr 59/9) manalarına gelmektedir.

Râzî ve Kurtubî'nin ifade ettiğine göre Beytullah, Nûh tufanında yıkılıp gitmişti. Onu ilk önce Hz. Âdem yapmıştı. Yeri silinmiş olan bu mabedin yerini Yüce Allah Hz. İbrahim'e gösterdi ve temeller üzerine yeniden inşa etmesini ona emretti. el-Beyt, "ibadet evi, Ka'be" anlamına gelmektedir. Başka âyetlerde bu kelime Eski Ma'bed olarak geçmektedir (Hacc 22/29); "dokunulmazlığı olan, kutsal mabed" anlamına gelen el-Mescidü'l-Harâm olarak da geçmektedir (Bakara 2/217; Hacc 22/25). Âl-i İmrân 96'da tek Allah'a ibadete adanan ilk mabed olarak da anıl­maktadır. Allah tarafından bütün Müslümanlar için kıble olarak tayin edilmesinin sebeplerinden biri onun ilk mabed oluşudur, diyebiliriz.

İlk ailenin Mekke'de yaşaması, ilk kültürün temellerinin orada a-tılması ve ilk mabedin orada yapılması bize göre hac ibadetinin orada yapılmasının önemli sebeplerindendir.

2. "Bana hiç­bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için evimi temizle."

Bu âyetten Hz. İbrahim'e iki emir verildiğini anlıyoruz:

a) Allah'a şirk koşmamak,

b) Allah'ın Evini temizlemek,

Aslında Allah'a şirk koşmamak da, Allah'ın "gönül" denen diğer Evini sahte tanrılardan temizlemektir. Yüce Allah, "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" derken, gönül denen Allah'ın evini temiz tutmayı, yani şirk kirinden uzak tutmayı emretmektedir. Bu açıklamayı yapmazsak, "Ka'be'nin yerini göstermekle, şirk koşmanın ve Ka'be'yi temizlemenin ne alakası vardır?" sorusu ile karşılaşırız.

Önce gönül şirk kirinden temizlenecek, sonra da Allah'ın Beyt'i temizlenecektir. Önce tevhîd inancı, sonra da hac ibadeti gelecektir. Hz. İbrahim'in, kimler için Beyt'i temizleyeceği de belirtilmektedir: "Tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için". Tavaf etmek başlı başına bir ibadet olmaktadır. Tavaf, yani Ka'be'nin etrafında dolaşmak teşbih ibadetidir. Çünkü teşbih ibadeti gökteki geze­genlerin, yerdeki canlıların ve atomun çekirdeğinin etrafında dolaşan elektronların ibadetidir. Ka'be'yi tavaf eden, bütün kâinattaki cisim ve varlıklarla beraber teşbih ibadeti yapmaktadır. Tavafın çok Önemli bir ibadet oluşu bundan kaynaklanmaktadır. Kıyama duran, rükû' eden ve secdeye varanlardan kasıt namaz kılanlardır. Allah, burada namazın rü­künlerinden üçünü saymakta, parçadan tümü kastetmektedir. Kısaca ta­vaf edip namaz kılanlar için Beyt'in temizlenmesi emredilmektedir.

tahhir "temizle" emri Hz. İbrahim gibi bir peygambere verilmektedir. Öyle ise bizim camilerimizi temizleme görevini imam ve müezzinlerin yerine getirmesi hem zorunlu hem de kutsal bir görev olmaktadır. Mabedi temizleme hem Allah'ın emri, hem de Hz. İbrahim'in sünnetidir. Öyle ise bu görev küçümsenemez. Bu görevi caminin cemaati de yerine getirmek için yarışabilirler. İşte hac mevsiminde Ka'be'nin temizlenme emri bu ve Bakara 125. âyetten gelmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, din eğitimcileri, gönül mabedi ile kıb­lemiz olan Ka'be ve onun şubeleri olan camilerimizin temiz tutulmasının önemini beyinlere kazımalıdırlar. Önce gönül, şirk kirinden temizlene­cek, sonra da namaz kıldığımız mabedlerimiz temizlenecektir. Ayakkabı ile girilmeyen Müslüman evlerinin bu adeti, gerçekten manidardır. Müs­lüman'ın evi bir mabed gibi temiz tutulmalıdır. Yeryüzü, Müslümanlara mescit kılındığına göre, tüm dünyayı temiz tutmak Müslümanların göre­vidir. Hem şirkten temiz tutacağız, hem de maddî kirden temiz tutacağız.

3. "İn­sanlar içinde hâ’cci ilan et; yaya olarak veya uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler."

"Haccı ilan et" şeklindeki emrin kime verildiği konusunda âlimle­rin bir kısmının Hz. İbrahim'e, diğer kısmının da Hz. Muhammed'e ve­rildiği noktasında kanaatleri söz konusudur. Bize göre bu emir her iki peygamberi de ilgilendirmektedir. Hatta şimdi bizi de ilgilendirmektedir. Bu emir evrensel boyutta ve manada alınmalıdır. Artık haccın yapılması emri Kur'ân ve bu konuda yazılmış olan tüm kitaplarla dünyaya ilan edilmiş ve edilmektedir. Artık dünyanın hemen hemen büyük bir kısmı haccın Allah'a yapılan zorunlu bir ibadet olduğunu bilmektedir.

Yakında olanlar yaya gelecek, ama uzaktan gelenler de o zaman bineklerle, şimdi de taşıtlarla geleceklerdir. Ayette geçen rical kelimesi "yaya"; dâmir de "zayıf deve" anlamına gelmektedir. el-fecc, "geniş yol" demektir. el-'amîk de, "uzak" anlamına gelmektedir. Bize göre bu "uzak yol" ifadesine asırlar sonra başka bir anlam yüklenecektir. İnsanlar yerkürenin dışındaki gezegenlerde hayatın olduğunu keşfedecek, oralara yerleşecek ve oralardan gelip haclarını yapacaklardır. O zaman feccin 'amîk "uzak yol" terimi farklı bir anlam kazanacaktır; muhtemelen "uzak gezegen" anlamını yüklenmiş olacaktır. Bizim bu yorumumuz, günümüz insanı için çok mübalağalı gözükebilir, ama Kur'ân'ın bu ufuklara taşınması gerekiyor. Bir "ön deyiş" olarak biz açıklamayı getirmekte sakınca görmüyoruz.

4. "Kendileri için orada bulunan faydalan görsünler diye."

Buradaki menâfi' "faydalar"ın ne olduğunu Bakara 198 ile açıklayabiliriz: "Hac aylarında Rabbinizde bir lütuf istemenizde size bir günah yoktur." Demek ki, "fayda" ticaret yapmak anlamına gelmektedir. Hac anında insanlara ticaret yapmaları günah değildir, bunun başka bir sakıncası da yoktur.

menâfi "faydalar" kelimesi çoğul olarak âyette yer almıştır. Faydalardan kasıt sadece ticaret değildir. Bakara 125'teki blîi mesabe ve fol emn kelimeleri de bu kavramın kapsamına alınabilir. Mesabe "toplanılacak, iyinin, sevabın, güzelin, bilginin üretileceği yer" anlamına mlacak, iyinin, sevabın, güzelin, bilginin üretileceği yer" anlamına gel­mektedir. Her ülkeden insanların bir araya gelmesi, siyasî, ekonomik, askerî ve bilimsel toplantıların yapılması da, temin edilecek faydalar arasında yer almaktadır. Ayrıca emn denen "güvenlik" meselelerinin ele alınması, bilgi ile güven arasında bağlantı kurulmasının faydası da görü­lecektir.

Bütün bu faydaların dışında haccı yapanlar Bakara 197de beyan edildiği gibi takva denen ruhî gıda ile gıdalanacaklardır. Takva denizine akan ibadet ırmaklarından biri de hac ibadetidir. Hacca gidenler manevî yükseklik, manevi gıdalanma ve ruhun olgulaşması gibi manevi faydala­rı da müşahede edeceklerdir. Bu açıdan bakınca hac ibadetinin eğitici faydası ortaya çıkmaktadır.

5. "Belli gün­lerde, kendilerine verdiğimiz hayvanlardaki Allah'ın adını anarak kurban kessinler (diye)."

İşte Bakara 196'da geçen el-hedy kavramı, "hacda kesilecek şükür kurbanı"nı ifade etmektedir. Bu kurbanların kesilmesi, Allah için bir zikir ibadeti, ama ora halkı için de infak olmaktadır. Belli günlerden kasıt da, kurban bayramı, yani haccın yapıldığı günlerdir.

el-en’âm kelimesi, "çifte tırnaklı, otobur, geviş getiren, dört ayaklı' hayvanlar" demektir. Dört ayaklı deyince, iki ayaklılar, sürüngen­ler, balıklar kurban olamaz demektir. Geviş getiren deyince, deve, inek, manda, koyun, keçi gibi hayvanlar ifade edilmektedir. Otobur da etobur gibi vahşi hayvanları dışarıda bırakmaktadır. Çifte tırnaklı da bu özellik­lere göre düşünülmelidir.

6. "Bu kurbanlardan yiyiniz, sıkıntı içindeki fakirlere de yediriniz."

Kurbanı kesen kişi, kurbanına verdiği değeri ondan yemekle göste­recektir. Ayrıca kurban ibadetinin üçüncü derecedeki amacı olan, fakir­lere verip onları doyurmakla yerine gelecektir. Demek ki, Kurbanın bi­rinci amacı, sahip olduğu nimetin şükrünü Allah'ı zikrederek yerine ge­tirmek, ikinci amacı insanın kendi ruhunu inceltmesi, üçüncü amacı da fakirlere infak etmektir. Bu âyette sözü edilen kurbanın hac mevsiminde ve orada kesilen kurban olduğunu unutmamakta yarar vardır. Çünkü daha sonraki bölümde kurban etinin dağıtımından söz edilen âyette daha farklı bir içerik ve uygulama bahis konusudur.

7. "Sonra beden te­mizliği yapsınlar. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evi tavaf etsinler."

Yüce Allah burada üç şeyin yerine getirilmesini emretmektedir:

a) "Sonra beden temizliği yapsınlar."

et-tefes kelimesinin anlamı konusunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan Razî kendisinden önceki âlimlerin manala­rını nakletmektedir. Müberred, tefesin kökünün, insana bulaşan ve te­mizlenmesi gereken her tür pislik olduğunu ifade etmektedir. Bununla, insanın bıyıklarını, tırnaklarını kesmesi, koltuk altı ve kasıktaki kıllarını tıraş etmesi kastedilmiştir. Âyetteki liyakdû emriyle de bu pisliğin giderilmesi istenmiştir. Kâffal da Niftaveyh'den şu manayı nakletmekte­dir: Bir kimseye "ne kadar pissin" derken tefes kelimesinin kullanılışının fasih konuşan bir bedevîye ait olduğunu söylemiştir.

Muhammed Esed, bu âyetin tefsirinde Taberî'nin şu görüşünü nak­letmektedir:"hac dolayısıyla yapmaları zorunlu olan ibadetleri (menâsik) yerine getirsinler" anlamına gelmektedir. Diğer mü-fessirler de bu ifadeyi, haccın ifası sırasında gözetilmesi zorunlu, saç kesmemek, tıraş olmamak, cinsi münasebette bulunmamak, dikişsiz hacı ihramından başka bir giysi giymemek vb. belirli bir takım kısıtlamalara ilişkin Bakara 197'ye bir atıf olarak almışlar ve sonuç olarak yukarıdaki emri, bu kısıtlamalara son verme şeklinde yorumlamışlardır.

Netice olarak diyebiliriz ki Kur'ân, tırnak, koltuk altı ve kasık kıl­larını kir olarak kabul etmektedir. Hac ibadetinde zorunlu olarak onların giderilmesini istemesi de, bir temizlik eğitimi yapmakta olduğu anlamı­na gelir. Yoksa memleketine dönünce bunlar kir olmaktan çıkmıyor; aksine her zaman vaktinde o kirleri giderecektir. Hac esnasında bedenle olan ilgiyi kesmek, kendini haccın manevi havasına yoğunlaştırmak için bunlarla uğraşılması yasaklanmıştır.

Haccın yerine getirilmesinin ardından bu kirlerin giderilmesi, be­denle ilgilenilmeye başlanmasının müsaadesinin verildiği anlamına gelmektedir. Bakara 197'de olduğu gibi bazı kısıtlamaların emredilmesi, takva denen elbisenin giyilmesi olan ruh olgunluğunu ve bilincini yaka­lama hedefine yöneliktir.

Konuyu maddi kirlerden, manevi kirlere götürürsek farklı bir an­lam çıkacaktır. Bakara 197'de: "Hac esnasında cinsel ilişki kurmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur." Burada yasaklanan üç davranış şekli, insan için o anda manevi kir olarak kabul edilmektedir. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki kirlerin giderilmesi emri, bu kirleri gidermek manasına da alınabilir. Aslında bunlar da, insanın hacdaki takva denen ruh gıdasını ortadan kaldıracağı için yasaklanmaktadır. Bu manevi kirlerin bulunduğu bir elbiseye bürünmek, ruhun gıdası olan takvayı elde etmek için büyük bir engeldir.

b) "Adaklarını yerine getirsinler."

Hac esnasında veya ondan Önce kurban adamış ise, onu kirlerini giderdikten sonra yerine getirmesi gerekiyor.

Âyetlerdeki sıraya bakılırsa "hedy" denen şükür kurbanından sonra adak kurbanı kesilebilir. Halbuki hazarda, kestiğimiz kurbandan Önce adak kurbanı kesilmelidir.

Âyetin bu kısmında geçen nüzûr kelimesi kurban olmayabilir. Başka bir şey adamış ise onu yerine getirmek farzdır. Çünkü kirini gi­derme emri farz olurken, adağını yerine getirmek vacip olamaz. Sonra âyet konusunda böyle bir sınıflamaya gidilemez.

c) "Eski evi tavaf etsinler."

Tavafın haccın farzlarından biri olması bu emirle belirlenmektedir. el-'atık kelimesinin ne anlama geldiğini âlimler şu şekilde açıkla­maktadırlar: Müslim, Mesâcid, 1-2'de yer alan "O yeryüzünde kurulmuş ilk mescittir" ifadesinden hareketle bazı âlimler bu kelimeye "eski" ma­nasını vermişlerdir. Başka bir hadisinde Hz. Peygamber şöyle demekte­dir: Beyt'e el-'atik adının verilmesi, herhangi bir zorbanın onun üzerin­de üstünlük sağlamasından dolayıdır[17]. Bu anlamlardan hareket edersek, Beyt-i Atik, "kötü saldırılardan korunmuş, hürriyet abidesi olan ilk mescid"dir diyebiliriz. el-'ıtk, aslında "kölenin zilletten kurtulup hürriyetine kavuşması" manasına da gelmektedir. Bu kelimeye ayrıca "hürriyet abidesi" manası da verilebilir. 'Atîk, aynı zamanda "iyi, güzel, şerefli" anlamına da gelmektedir. "Kıymetli Ev, şerefli, güzel ev" manası da bu kelimenin anlamları arasında sayılabil-mektedir.

Bu âyetin sonuna kadar hacda yapılacak ameller anlatılmaktadır. Önemli olan bunların yapılması ile Bakara 197'de belirtilen takva gıda­sının elde edilmesidir. [18]

 

Allah'ın Yasaklarına Saygı Duymak

 

30.  İşte böyle. Kim Allah'ın koyduğu yasaklara saygı gösterirse, bu durum onun için Rabbinin katında daha iyidir. Haram olduğu okunanlar dışında evcil havyan­lar size helal kılındı. Artık putların pisliğinden uzak du­run. Yalan söylemekten de kaçının.

31. Hiçbir şeyi ortak koşmayarak samimi bir şekilde Al­lah'a yönelerek sakınınız- Kim Allah'a ortak koşarsa, onun durumu sanki gökten düşen ve kuşlar tarafından kapılıp kaçırılan ya da rüzgarın uzak bir yere savurdu­ğu eşya gibidir.

32.  İşte böyledir. Her kim Allah 'in hükümlerine saygı gösterirse şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.

33.  Bunlarda sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra varacakları yer Beyt-i Atik'tir.

Ayetlerin açıklanması ile varacağımız neticeler olacaktır:

1. "İşte bu böyle. Kim Allah'ın koyduğu yasaklara saygı gösterirse."

Nedir o yasaklar? Bize göre bu âyette yer alan hurumâtillâh tamlaması, özel anlamda hac ile ilgili sûrenin 26-29. âyet­lerinde bahsedilen konular hakkındaki emir ve yasaklardır. Böylece hac­la ilgili yasak ve farzları yani emirleri ifade etmektedir. Nedir bu emir ve yasaklar? Allah'a şirk koşmamak, Ka'be'yi ibadet yapanlar için temiz­lemek, haccı ilan etmek, Allah'ı zikretmek, verdiği rızka şükretmek için kurban kesmek, ondan yiyip fakirlere dağıtmak, kiri gidermek, adakları­nı yerine getirmek, Eski Beyt'i tavaf etmek, eti helal kılınan hayvanlar­dan kurban kesip etini yemek, putların kirinden uzak durmak ve yalan­dan kaçınmaktır. İşte özel manada emir ve yasaklar bunlardan ibarettir. Genel manada ise bu ifade, Allah'ın tüm emir ve yasaklarını kapsamına almaktadır.

îşte Yüce Allah, kendi buyruklarını gözetip saygı duyan, yani on­ları ihmal etmeden hayata geçiren, onları hafife almayan kimseleri de­ğerlendirmeye tâbi tutmaktadır.

2. "Bu durum, onun için Rabbinin katında daha iyidir."

Yüce Allah, âyetin bu kısmında Kendisinin koyduğu yasaklara uymanın insan için daha iyi olacağına, Allah'ın buyruklarına saygı duya­rak onları hayata geçirene faydası dokunacağına ve Allah katında değer­lendirmeye tâbi tutulacağına işaret etmektedir. Böylece Yüce Allah "da­ha iyi" kavramına burada bir tanım getirmektedir. "Daha iyi" Allah'ın buyruklarına saygı duymaktır. Çünkü iyi kavramı göreceli/izâfî bir kav­ramdır; konudan konuya, kültürden kültüre değişkenlik arz etmektedir. Onun içindir ki Yüce Allah Kur'ân'da konuya göre ona bir tanım yük­lemektedir.

3. "Haram olduğu okunanlar dışında evcil hayvanlar size helal kılındı."

Yenmesi ya da eti haram olan hayvanlar hangileridir? Yüce Allah cevabı burada vermiyor. Cevap verebilmemiz için Mâide 1-3 ve En'âm 121'e gitmemiz gerekiyor. Ancak daha önce yaptığımız gibi En'âm ke­limesine vereceğimiz mana önemli olmaktadır. "Çifte tırnaklı, geviş ge­tiren, dört ayaklı, otobur hayvanlar"a En'âm denmektedir. Bununla be­raber "evcil" diye tercüme etmemizden de anlaşılabileceği üzere "tavuk, deve kuşu" da bu kavramın kapsamına girmektedir.

Buradan çıkaracağımız çok önemli Kur'ânî bir metot vardır: Ya­saklanmamış olan şeyler helaldir. Yüce Allah yasak olan şeylerin dökü­münü verir, biz ondan geri kalanların helal olduğunu çıkarmalıyız. İşte onun için "size haram olduğu okunanların dışında" ifadesine yer verilmiştir.

4. "Artık putların pisliğinden uzak durun."

Ayetin bu kısmında bahsedilen "pislik", puta tapınmanın, yani şir­kin pisliğidir. Âyette geçen el-evsân kelimesi, "tahta, demir, altın, gümüş ve buna benzer şeylerden yapılan heykel" anlamına gelen el-vesen kelimesinin çoğuludur. Araplar bu heykelleri yapıp diker ve ar­dından onlara taparlardı. Hıristiyanların haçı da bu anlamın kapsamına girmektedir. Adiyy b. Hatim dedi ki: "Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Hz. Peygamber'in huzuruna girdim. O: 'Üzerindeki şu putu at' dedi".[19]

Putlara neden er-rics, yani "pislik" denmektedir? Putlara tapan insanlara rics denen azabı getirdiğinden dolayı putlara da bu isim verilmektedir. Ayrıca puta tapmak, Mâide 90'a göre "şeytan işi pis­liktir. Demek ki şirk koşmak, puta tapmak hem şeytan işi pislik oluyor, hem pis olana tapmak oluyor, hem de sonucu pislik, murdarlık azabını getiriyor. Böylesine zararlı olan pislikten uzak durmamız emredilmektedir.

Yüce Allah, buradaki pisliği özel manada ele almıştır. Mâide 90'da şeytan işi pislik ifadesi, alanı daha genelleştirmiştir. Alkol, fal okları, dikili taşlar ve kumar da buna dahil edilmiştir.

Aslında Yüce Allah burada putlar için kurban kesme geleneğini or­tadan kaldırmak için bu emri vermektedir. Diğer taraftan eti helal olma­yan hayvanların etini yemenin pislik yemek kadar çirkin olduğu da vur­gulanmaktadır.[20]

5. "Yalan söylemekten kaçının."

Neden puta tapmanın ardından yalan söylemekten kaçınma geti­rilmiştir? Bu sorunun cevabını Hz. Peygamber'in hadisi ile vermek zo­rundayız. "Yalan şahitlik, Allah'a şirk koşmayla birlikte anılmıştır". Bunun anlamı, şirk koşmanın da yalan olduğunu ifade etmesidir. Şirkin içinde yalan vardır. Doğru olan, tek Allah'ın olmasıdır. Allah'tan başka tanrı olduğunu söylemek bir yalandır; hatta yalanların en büyüğü ve en tehlikeli olanıdır.

6. "Hiçbir şeyi ortak koşmayarak samimi bir şeklide Allah'a yönelerek sakınınız."

Âyette geçen hunefa' kelimesi hanfden gelmektedir. Hanîf kelimesinde "katıksız inanç" anlamı vardır. Aslında "doğru istikamet" demektir. Burada "yönelenler olarak" anlamına gelmekte ve katıksız bir iman ile Allah'a yönelmeyi ifade etmektedir.

Âyet, bir önceki âyetin devamı niteliğindedir. Putların kirinden uzak durmanın yolu, katıksız, gerçek bir imanla Allah'a yönelmekten geçmektedir. Demek ki bu âyet şu soruyu cevaplandırmaktadır: Putların pisliğinden uzak durmayı nasıl gerçekleştireceğiz? Yüce Allah sorunun cevabını 31. âyetle vermektedir. Sizler, bütün benliğiniz ile, gerçek ima­nınızla Allah'a yönelirseniz, putların pisliğinden korunmuş olursunuz. Burada şu metodu buluyoruz: Yasaklanan bir şeyin yerini iyi bir şeyle doldurmak gerekiyor. Çünkü gönül, boşluk kabul etmez. Şirk inancının çıktığı gönlü, tevhîd inancı ile doldurmak gerekiyor.

7. "Kim Allahva ortak koşarsa onun durumu sanki gökten düşen ve tuşlar tarafından kapılıp kaçırılan ya da rüzgarın uzak bir yere savurdu­ğu eşya gibidir."

Yüce Allah, Kendisine ortak koşmayı, yani şirki örnekle anlatmak­tadır. Gökten düşen insan her tarafı kırıldığı, ölü hale geldiği için kendi­ni savunamaz hale gelmiştir. Artık her şeyden korktuğu için kaçan kuşlar bile onu pençeleri ile parçalayıp yerler, doyduklarında da alıp götürürler. Bir bakıma bu insan leş haline gelmiştir. Şirk koşan insan yaşayan bir ölüdür. Onun bütün erdemleri, Allah katındaki değeri yok olup gitmiştir. Onun gönlü leş haline gelmiştir, leşi de kuşlar, akbabalar, şahinler, do­ğanlar yiyip götürürler. Geriye iskeleti kalır. Müşrik, bir iskeletten iba­rettir.

Başka bir benzetme de rüzgarın uzak yere savurduğu bir eşya ben-zetmesidir. Rüzgarın savurduğu şey, ağırlığı olmayan, toz haline gelmiş, iradesine sahip olmayan insana benzetilmektedir. Şeytanın etkisinde kalan insan, iradesi olmayan insan demektir. Demek ki tevhîd inancı manevi ağırlıktır, kimliktir, kendine sahip olmaktır, iradedir, sağlamlık­tır, şeytana karşı koymaktır, öteye-beriye savrulmamaktır. Tevhîd inan­cını yitirip şirk koşanlar ise bunları kaybettiğinden, rüzgarın sürükleyip uzaklara götürdüğü bir eşyayı andırmaktadır.

Âyette geçen ve "uzak" anlamına gelen es-sehîk kelimesi, müşriğin çok derin bir helake düştüğünü ifade etmektedir. Bu kelime Mülk ll'de geçmektedir: "Artık uzak olsun o alevli cehennemin mahkûmları". İnkar eden, uyarıcı peygamberleri yalanlayan,"Allah vahiy indirmedi" diyen, dinlemeyen ve aklını kullanmayan insan­lar için âhirette söylenecek söz işte bu sözdür (Mülk 67/6-11).

Bu kelimeyi Hz. Peygamber de hadisinde kullanmaktadır: Hz. Peygamber kevserin (havzın) başında bulunurken, oraya gelmek isteyen, fakat meleklerin engellediği insanları görecek ve: "Bunlar benim ümme-timdendir, onları niçin uzaklaştırıyorsunuz?" diye soracak. Melekler de: "Bunlar senden sonra dininde değişiklik yaptılar" diyecekler. Peygam­ber, bunun üzerine: "Benden sonra dinimde değişiklik yapanlar benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar" diyecektir[21].

Dinde yanlış fetva verenler âhirette Hz. Peygamber'den uzak ola­caklardır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, şirk koşan insanın duru­munu Zemahşerî'nin dediği gibi teşbih-i mürekkep, mürekkep benzetme ile anlatarak, bu tür kişilerin ne denli iradesiz, güçsüz ve sakat oldukları­na dikkat çekmektedir. Böylesi inanç sorunu yaşayan insanlar, yüksek bir yerden düşen, ya da rüzgarın uzaklara savurduğu eşya durumundadır­lar. Din eğitimcileri bu benzetmeyi kullanarak, şirkin ne kadar kötü ol­duğunu anlatmalıdırlar.

8. "İşte böyledir. Her kim Allah'ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır."

Âyette geçen şe'âir kelimesi, "hükümler" anlamına gelmek­tedir. Hacc 30'da geçen hurumâtillâh da "Allah'ın emir ve ya­saklan" demektir. Şe'âir ile hurumât kelimeleri birbirlerini manalandırmaktadır. Şe'âir kelimesi için geniş açıklama Bakara 158'de yapılmıştır. Kelimenin kök anlamında, "kıl, tepe, şiir, yıldız ve hüküm" gibi manalar vardır. Bunların ortak yönü, farkına varılan, bilinen ve kendilerini gösteren şeyler olmalarıdır.

Bazı âlimler şe'âir kelimesine "haccm menasiki" demişlerdir. Ba­zıları da "kurbanlık hayvan" olduğunu iddia etmişlerdir. Hacc 36. âyete baktığımızda ikincilerin iddiası doğru gözükmektedir. Orada büyük baş hayvanlar Allah'ın işaretleri olarak takdim edilmektedir. Ama bu kelimeyi 30. âyete bağlı olarak manalandırırsak, "Allah'ın hükümleri" an­lamını verenler haklılık kazanır.

Genel manada alınırsa "Allah'ın hükümleri, emir ve yasakları"; ama özel manada alınırsa "hac ibadeti" ile "kurbanın esasları" olduğunu söyleyebiliriz. Kurban da hac da Allah'ın hükmüdür. Ama âyetin sonun­da yer alan takva kelimesi dikkate alındığında, "Allah'ın hükümleri" manasını vermek daha doğru olacaktır. Çünkü takva ehli olmak veya muttaki olabilmek, Allah'ın bütün emirlerini yerine getirmek ve onlara saygı duymakla elde edilecektir.

Ayette geçen yu'azzım kelimesi, "saygı göstermek, saygı duymak, saygıyı gözetmek" demektir; Allah'ın hükümlerine saygı gös­termek, onlara inanıp hayata geçirmek demektir. Bu da kalplerin takvâ-sındandır.

"kalplerin takvası" ifadesinden, takvanın kalple, yani gönülle alakalı olduğunu anlıyoruz. Takva, "gönül eylemi"dir. Bakara 197'de takvanın akıl ile ilişkili olduğuna işaret edilmektedir. En'âm 151-153'te de akıl ve düşüncenin takvayı oluşturduğuna dikkat çekilmekte­dir. Hacc 32'de ise Yüce Allah'ın bütün hükümlerini yerine getirmekle alakalı olduğu söylenmektedir.

Takvanın kalpte olduğunu Hz. Peygamber de şöyle söylemiştir: "Takva buradadır" deyip göğsüne işaret etmiştir[22].

Bir sonraki, yani Hacc 33. âyete bakarsak 32. âyette geçen şe'âir kelimesinden maksadın, "kurbanlık hayvanlar" olduğu ortaya çıkacaktır. Böylece Allah'ın kurban hükmüne saygı duymanın, yani kurban kesme­nin takva ile alakasının varlığı anlaşılmış olacaktır. Aslında kurban kes­mekle müminler, iç âlemlerindeki sahte tanrıları kesmektedirler.

Yüce Allah, buzağıya tapan İsrâiloğullarına hayvan kestirmekle ineğe tapınılamayacağını, sahte tanrılarını keserek kalplerinin dirileceği­ni vurgulamıştır. İçinde şirk olan gönüller ölüdür. Ölüyü canlandırmak için sahte tanrılar kurban edilmelidir. Takva, gıdaların en üstünü oldu­ğuna göre (Bakara 2/197), Allah'ın hükümlerine saygı duymak ve onları hayata geçirmek de ruhun gıdası olmaktadır.

Takvayı, "korunma ve saygı duyma" manasına aldığımızda yu'azzım kelimesini de manalandırmış olmaktayız. İkisi de "saygı duy­mak" anlamında buluşmaktadır.

9. "Bunlarda sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır."

Belli bir süreden ne kastedilmektedir? Sorunun cevabını âlimler şu şekilde cevaplandırmıştır:

a) Beydâvî, "hayatınızın sonuna kadar" demiştir.

b)  Kurtubî, Ebû Hüreyre'den bir hadisi alarak konuya açıklık ge­tirmektedir: Hz. Peygamber, bir deveyi önünde süren bir adam görmüş ve ona: "Deveye bin" diye emretmiş. Adam: "Ama bu bir kurbanlıktır" diye cevap vermiş. Hz. Peygamber, binmesini tekrar emretmiş, adam yine: "Ama kurbanlıktır" cevabını verince Hz. Peygamber: "Yazıklar olsun sana, ona binsene" demiş[23].

Bu hadisten şu noktaya varılıyor: Kurban olarak ayrılan hayvan­dan, kurban olana kadar çeşitli yönleri ile istifade edilebilir. Sırtlarına binmek, sütlerini içmek, sütleri ile yavrularını beslemek, bunlar arasında sayılabilir. Kurtubî ve Râzî bu görüşün İbn Abbâs, Mücâhid, Atâ, Katâde ve Dahhâk'ın görüşü olduğunu söylemektedirler.

10. "Sonra varacakları yer Beyt-i Atîk'tir."

Beyt-i Atîk ifadesi Mâide 95'te Ka'be olarak yer almaktadır, işli "Kabe'ye varacak bir hedy (kurban) olmak üzere." Bunun anlamı o hayvanların kesilmelerinin farz oluş vakti Beyt-i Atîk'a, yani Ka'be'ye dayanır. Ayette geçen tyi. mehıllühâ kelimesinin açıklamasını Râzî şöyle yapmaktadır: Bu kelime, o kurbanlık hayvanlarının kesim zamanlarının geldiği yer, manasınadır. Beyt-i Atîk ile, harem bölgesinin tamamı kastedilmiştir. Bu görüşe göre, kurbanlıkların kesim yeri Mek­ke'nin tamamıdır.

Râzî, bu konuda şu hadise dayandığını ifade etmektedir: "Mek­ke'nin her geniş yeri, caddesi, sokağı kurban kesim yeridir. Yine Mina'nın her geniş yeri de, kesim yeridir"[24].

Öyle anlaşılıyor ki, Hacc sûresinin 28. âyetinden 33. âyeti arasında geçen kurban kesimi, Hac ibadeti anında kesilen kurbanı anlatmaktadır. Bundan sonra anlatılacak olan kurban meselesi ise, haccin dışında maddi imkanı elveren, hazardaki yani hacca gitmemiş insanların keseceği kur­ban olacaktır. 34-37. âyetler olmasaydı, kurban kesme sadece hacca gi­denlere farz olacaktı hükmü çıkarılacaktı. Şimdi o âyetlere geçebiliriz: [25]

 

Kurbanın Farziyetı Ve Faydaları

 

34.  Kendilerini rızıklandırdığı küçükbaş ve büyük baş hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar diye Biz her ümmet için kurban kesmeyi farz kıldık. İşte sizin tanrı­nız tek bir Tanrıdır. O halde O'na teslim olun. O'na samimiyetle boyun eğenleri müjdele.

35.  Onlar, Allah anıldığında kalpleri ürperenler, başla­rına gelene sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve verdiğimiz rızklardan Allah rızası için harcayanlardır.

Bu âyetlerin açıklamasında çıkacak olan neticeler olacaktır:

1. "Biz her ümmet için kurban kesmeyi farz kıldık."                   

"her ümmet için" ifadesinden anlıyoruz ki, oruç gibi, namaz gibi kurban da bütün peygamberlerin ümmetine farz kılınmıştı; sadece Müslümanlara, yani Hz. Muhammed'in ümmetine değil.

Günümüzde kurban ibadetinin ne olduğu konusunda derin tartış­malar vardır. Bu tartışmaları geleceğe taşımak istemiyoruz ama, gelecek kuşakların bunlardan haberdar olması gerekiyor. Haberdar olurlarsa ön­lerini daha rahat görebilirler.

Bazıları kurbanın sünnet olduğunu, bazıları da vacip olduğunu söylemektedir. Onların hareket noktası Kevser sûresinin 2. âyetidir. Şimdi o âyette yer alan yil inhar emri hakkında "subutu kat'î, delaleti zannîdir, yani Kur'ân'da yer alması bakımından delil olarak kesindir ama ifade ettiği mana kesin değildir" denmektedir. Nahrın "Mina'da kesilen kurban" manası vardır. Hz. Ali'ye göre nahr, "namazda sağ eli sol elin bileği üzerine koyup, iki eli göğüs üzerine koymaktır"[26]. Bir başka manaya göre, nahr, "göğsün üst kısmı, gerdanlık yeri olan boyun çuku­ru" demektir.[27] Bu manadan hareket edenler nahr i, "elleri boğaz düzeyine kal­dırmak", inhar emrini de "elleri bağla, ellerini boğazının düzeyinde kal­dır" anlamına almışlardır[28]. Bu kelimeden türeyen et-tenahür kelimesinin Râzî, "boğaz boğaza gelmek, yani göğüs göğse dövüşmek, boğazlaşmak" anlamına geldiğini söylemiştir. "Kendini kesmek, Öldürmek" anlamına gelen intiharın da bu kelimeden türediğini söylemektedirler.

İşte bu şekilde farklı manalara gelmesi nedeniyle Kevser sûresinde

yer alan inhar emrinin farz değil de vacip veya sünnet olduğunu öne sürmüşlerdir. Sünnet diyenler şu iddiayı öne sürüyorlar: yîl inhar "kur­ban kes" emri Hz. Peygamber'e aittir; yani emir sadece ona yöneliktir, bizi bağlamamaktadır. Ancak Hz. Peygamber bu emri yerine getirdiği için bize sünnet olmaktadır. Kurbanla ilgili bir ilâhî emir, Hz. Peygam-ber'e farz, bize sünnet nasıl olmaktadır? Böyle bir iddia bâtıl olmaz mı?

"Vacip" diyenler de, kelimenin işaret ettiği mananın yani emir ifa­desinin kesin olmamasından kaynaklandığına dikkat çekmektedirler. Şimdi bunlara soruyoruz: Kevser sûresinin 2. âyetindeki birinci emir J^ salli emridir. Acaba bu emrin de, "dua etmek, namaz kılmak, korumak" manaları yok mudur? O zaman neden bu emri farz olarak alıyorlar da, vacip olarak almıyorlar? Bir âyette yer alan iki emirden biri farz, diğeri vacip veya sünnet olabilir mi? Salli "namaz kıl" emri nasıl farz ise, inhar "kurban kes" emri de farzdır. Bu iddialardan sünnet olanı îmam Safi ye; vacip olanı da İmam-ı A'zam'a mal edilmektedir. Bize göre bu âlimlere nispet edilen bu ve benzeri görüşler ispata muhtaç görüşlerdir.

Birileri bu fetvaları vermiş, onların otoritesinin arkasına sığınarak, onlara mal etmiştir. Hz. Peygamber'e hadis uydurdukları gibi, onlara da fetva uydurmuşlardır.

Şimdi yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc sûresinin 34. âyetine dönebiliriz: Öncelikle "Her ümmete kurban kesmeyi farz kıldık" ifadesinde yer alan ce'alnâ kelimesinin anlamına bakmamız gerekiyor. Bu kelimenin anlamını Bakara 30'da geniş olarak açıkladık. "Bir halden diğerine intikal etmek, yaratmak, yoktan var et­mek, bir şeyi bir şeyden çıkarıp icat etmek, bir şeyle bir şey hakkında hüküm vermek, tayin etmek, göndermek" manalarına gelen bu kelime, bu âyette "hükmetmek" demektir. Allah'ın hükmettiği şey ne olur? El­bette ki farz olur.

Âyetin bu kısmında geçen mensek kelimesi nüsüktan gelmektedir. Bu kelimenin de anlamı En'âm 162'de açıklanmıştır. Âlim­lerin verdiği manada "kurban" ortak noktada bulunmaktadır.

Şimdi mensekin "kurban" olduğunu söyledikten sonra ce'ale kelimesiyle beraber cümleyi manalandırahm. Zemahşerî bu âyetin tefsirinde ce'ale kelimesine, şere'a, "kanun olarak koydu, hükmetti" manasını vermiştir. O zaman Yüce Allah, kurbanı farz kıldı dememizde hiçbir sakınca yoktur. Kurban sadece bize değil, bütün ümmetlere farz kılınmıştır.

Şimdi kurbanın neden farz kılındığını açıklayabiliriz. Yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 34. âyete dönersek kurban kesmenin amacını

tespit edebiliriz.

a) "Kendilerini rızıklandırdiğı küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar üzerine Allah'ın adım ansınlar diye."

Demek ki kurbanın amacı Allah'ı anmak, verdiği rızk için O'na şükretmektir. Daha önce açıkladığımız gibi behîmetü'I-en'âm, "çifte tırnaklı, geviş getiren, otobur ve dört bacaklı hayvanlar" anlamına gel­mektedir.

b) "İşte sizin tanrınız tek bir Tann'dır. O halde O'na teslim olun."

Demek ki, kurbanın ikinci amacı inanan kişinin tevhîd inancını pekiştirmek, Allah'a olan teslimiyetini ameliyle ifade etmektir; Allah'ın tek olduğunu ve O'na teslim olmanın zorunluluğunun bilincini, samimi­yetini, ihlasını ve takvasını göstermektir.

Câsiye 23'te belirtildiğine göre insanın nefsini tanrı edinmekten kurtulması, sahte tanrıları kurban etmesi ve böylece Allah'a teslim olma­sı, tevhîd inancını tazelemesi demektir. Onun içindir ki Yüce Allah En'âm 162'de Hz. Peygamber'e şöyle demesini emretmektedir: "De ki: Şüphesiz benim namazım, kur­banım, hayatım ve Ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir." Kurban, namaz gibi Allah emrettiği için Allah adına, O'nun uğruna yapı­lan bir ibadettir. Artık bu ibadet için, "vaciptir, sünnettir" sınıflaması veya değerlendirmesi yapılmamalıdır.

Demek ki kurban, Allah için, Allah'ı anmak, verdiği nimetlere şükretmek, tevhîd inancını tazeleyip O'na olan teslimiyeti göstermek için yapılmaktadır.

c) "O'na samimiyetle boyun eğenleri müjdele."

Buradaki amaç da mümin olanlar içindir. İnsanın daha doğrusu müminin muhbitlik seviyesine ulaşması, bu manevi özelliği alması için kurban konmuştur.

Günümüz psikolojisine göre bu kelimeye mana verirsek şöyle açıklama yapabiliriz: İnsanda doğuştan saldırganlık içgüdüsü vardır. Sal­dırganlık içgüdüsünü tatmin edip, insanın insana saldırmasını önlemek için kurban bir ibadet olarak konmuştur. İşte muhbitlik tabiri, "saldır­ganlık içgüdüsünü terbiye etmiş, mütevazı bir hal almış insar ait bir nitelik olmaktadır ve "alçak gönüllülük" ahlâkım oluşturmak amacım gütmektedir.

Bu psikolojik açıklamaya delilimiz ne olabilir? Hz. Âdemoğulları-nın olgusunu anlatan Mâide 27-30. âyetlerine bakarsak şu gerçeği görür ve onu bu açıklamamıza delil olarak getirebiliriz.

Kabil'in kurbanı kabul edilmeyince, kurbanı kabul edilen kardeşini kıskanır ve ona kendisini öldüreceğini söyler. Hâbil'in kurbanı kabul edildiğinden kendisinde bövle saldırganlık alametleri görülmez. Kardeşi Kabil'e: "Sen beni öldürmek için elini uzatırsan eğer, bilesin ki ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korktuğum için elimi uzatmam" dedi. Ardından Kabil, kardeşini öldürdü ve kaybedenlerden oldu. İşte bu olgu bize, kurbanın saldırganlık içgüdüsünün tahribatını eyleme dönüşmesini önlemek için konduğunu öğretmektedir. Kabil ile Hâbil'in isimlerinin âyetlerde geçmemesinin anlamı da, olgunun her çağda olabileceğini, saldırganlık iç­güdüsünün her insanda bulunduğunu ve bu içgüdünün mutlaka eğitilme­si gerektiğini göstermektedir.

Diğer taraftan Sâffât 102-107. âyetlere gidersek orada Hz. İbra­him'in olgusu ile karşılaşırız. Rüyasında Yüce Allah oğlunu kesmesini kendisine emredince, gerekeni yapmaya kalkar. Bunun üzerine Yüce Allah: "Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik" (Sâffât 37/107) buyurmuştur. Demek ki kurban, insanın insanı boğazla­maması, yani öldürmemesi için konmuş bir ibadettir. İnsan kanı akıtma­nın yerine, ona bedel olarak hayvan kanı akıtmak konmuştur. Bir bakıma kurban bir "fidye"dir.

İnsanı, insanın elinden, onun saldırganlığından kurtarmanın fidyesi olmaktadır.   Sâffât   107'deki   kelime   de   fidyeden   kuruludur.   İşte muhbitliğin bir boyutu da bu anlama gelmektedir, yani saldırganlık iç­güdüsünü disipline etmektir.

2. Yüce Allah "muhbit" sıfatını kendisi Hacc 35'te açıklamaktadır:

"Onlar, Allah anıldığında kalpleri ürperenler, başlarına gelen sı­kıntılara sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve verdiğimiz rızklardan Allah rızası için harcayanlardır."

"Muhbit insan"ın, Allah anıldığında kalbi ürperip yayık gibi vurur. Böyle bir gönüle sahip olan kişinin, Allah'ın kulu insanı öldürmesi mümkün müdür? Bu durum aynen Hâbil'in sözünü gündeme getirmek­tedir: "Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" (Mâide 5/28). Demek ki kurban, kalp eğitimi için, insanlara karşı şefkatli olabilmek için gerekli olan bir ibadettir.

Kurbanın oluşturmak istediği "muhbit"in diğer özelliğinden biri de "başına gelene sabreder" olmaktır. Sabır da bir gönül eğitimi mesele­sidir ve kâmil insan olmanın şartlanndandır. Sabır, belalara, sorunlara, dertlere karşı dayanıklı olma psikolojisini canlı tutmaktadır.

Muhbitlerin diğer bir özelliği de namazı kılmalarıdır. Kurban iba­deti namaz ile buluşunca eğitimdeki etkinlikleri artmaktadır. "Alçak gö­nüllülük" manası verdiğimiz muhbitlik, tek başına kurbanla elde edile­mez, sabrın yanında namaza da ihtiyacı vardır.

Allah'ın verdiği nimetlerden infak ederek, toplumun yetimleriyle, fakirleriyle de ilgilenirler. İnfak ibadetini de namazla beraber kurban ibadetine ekleyince, takva denen ruh olgunluğu, kemal ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci meydana gelmektedir. "Muhbit" denen alçak gönüllü­lük, Allah'a bütün benliği ile teslim olup boyun eğmek gibi manevi mer­tebeye ulaşanların önemli vasıfları 35. âyette sıralanmış ve onlara müjde vermesini Yüce Allah, Hz. Peygamber'e emretmiştir. Hacc 37'de biraz sonra göreceğimiz takva denen Allah'a ulaşan manevi oluşum, 34. âyette muhbit olarak yer almaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah ibadetleri insanları eğit­mek, topluma ahlakı yaymak ve bir bütün olarak onları terbiye etmek için koymuştur, işte bütün bunlar, insanı terbiye etmek için Yüce Allah'ın kullandığı metotlardır. Böylece ibadetlerin görevleri ortaya çık­maktadır. [29]

 

Kurbanların Kesimi, Etlerinin Dağıtımı Ve Manevi Oluşum

 

36. Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah 'm işa­retlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerinde dururken üzerlerine Al­lah'ın ismini anınız- Yan üstü yere düştüklerinde ise, canı çıktığında onlardan hem kendiniz yiyin, kanaatkar olup dilenmeyene de, dilenene de verin. İşte bu hayvan­ları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize sunduk.

37.  Bu kurbanların ne etleri ne de kanları Allah'a asla ulaşacak değildir. Fakat Allah'a ulaşacak olan sizin takvânızdır. Sizi doğru yola erdirdiğinden dolayı Al­lah'ı büyük tanıyasınız diye, bu hayvanları sizin istifa­denize sundu. Güzel davrananları müjdele.

Bu âyetler, kurban konusunun kapsamına giren diğer konulan gündeme getirmektedir.

1. "Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık."

Âyetin bu kısmında yer alan el-büdn kelimesi, el-beden kelimesinin çoğuludur. Kurbanlık devlere bu isim verilirdi. Allah rızası için kesilen develere büdün denirdi. Aslında, hayvanların kurban edil­mesi, Allah'ın şe'âirindendir, yani işaretlerindendir anlamına gelmekte­dir. Demek ki büdün kelimesi, büyük baş hayvanlardan olan develerin kurban edilmesini anlatmaktadır. Şe’âir kelimesini, "yerine getirilmesi gereken yükümlülükler" anlamına almak gerekiyor. Zemahşerî bu ma­nayı vermiştir. Yüce Allah, kurban kesmenin, kendinin insanlara yükle­diği bir görev olduğuna dikkat çekmektedir.

 2. "Onlarda sizin için hayır vardır."

Kesilen kurbanda insan için olan hayır birkaç boyutludur. Ekono­mik açıdan bakarsak, kurban ibadetinde, hayvancılığın gelişmesi ve hay­vanlardan elde edilen gelire katkının bulunmakta olduğu görülecektir. Hayvanları sadece et için kesme yerine hem ibadet hem de beslenme için kesmenin faydası ortadadır.

Allah için fedâkârlıkta bulunup kurban kesmenin, Allah'ın bu ko­nudaki hükmüne saygı duyup yerine getirmenin Hacc 32'de belirtildiği gibi takva denen ruh olgunluğu ve gönül eğitimi için manevi faydası vardır. Daha sonra belirtileceği gibi, fakirlere et infak etmenin de sosyal kaynaşma bakımından faydası vardır. Ayrıca bu infakın Allah katında da büyük değeri vardır.

Diğer taraftan, kurban ibadetinin kişinin saldırganlık içgüdüsünü disipline etmesi bakımından da eğitici faydası vardır. Kurban kesimi esnasında zikir ve şükür ibadetlerinin olması ve tevhîd inancını pekiş­tirme yönüyle de fayda sağlanmaktadır.

Büyük baş hayvanların birden fazla yedi kişi ile kurban edilebil­mesi de bir faydadır. Bu kurban hayvanlarının en çok yedi kişi ile ortak­laşa kesilebilmesi hükmünü Kur'ân'da bulamıyoruz. Bunun tespiti Hz. Peygamber tarafından yapılmaktadır: Nitekim o, devenin de sığırların da

yedi kişi ile kesilip kurban edilebileceğini buyurmuştur[30].

3. "Şu halde onlar ayaklan üzerinde du­rurken üzerlerine Allah'ın ismini anınız."

İşte kurbanı, müşriklerin putlara kestiği kurbandan ayıran temel iş­lem budur. Allah'ın ismini anarak kurban kesince, yapılan iş ibadet olu­yor. "Bismillah" demek, kendisi ile şirk koşulan kurban ile Allah'a iba­det olan kurbanın farkını belirlemektedir. İlk inen âyetlerde "Allah'ın ismi ile oku" dendiği gibi, burada da "Allah'ın ismi ile kurban kes" denmektedir. Zaten Allah'ın ismi anılmadan et için kesilen hayvanın eti de yenmez, "Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu, büyük günahtır" (En'âm 6/121). Demek ki hayvanı "bismillah" ile yani "Allah'ın adıyla" kesince eti yenir hale geliyor, diğer taraftan aynı işlem kurbanı kurban yapıyor.

4. "Yan üstü yere düş­tüklerinde ise (canları çıktığında), onlardan hem kendiniz yiyin, kanaat­kar olup dilenmeyene de, dilene de yedirin."

Kurbanın örf-adet anlamında veya peygamber! manada sünnet di­yenlerin âyetin bütününe ve bu kısmına dikkat etmeleri gerekiyor. "Ge­lenek veya peygamber bir ibadeti koyuyor, etinin dağıtılmasını da Al­lah'a 'sen yap' mı diyorlar? Böylesine saçma bir iddia, bir görüş, bir fetva olur mu? Üstelik bunu İmam Şâfî'î gibi bir dehaya yapmaları da affedilir bir davranış değildir. Gelenek olarak bir ibadet konacak, nasıl kesileceği, etlerinin nasıl dağıtılacağı konusu Allah'ın belirlemesine bı­rakılacak, böylesine garip ve dayanaktan yoksun düşünce olur mu?

Şimdi âyetin bu kısmı ile Hacc 28. âyeti karşılaştıralım: Hac 28'de Hacda kesilen kurbanın etlerinin nasıl dağıtılacağı açıklanırken, yoru­munu yapmakta olduğumuz 36. âyette de hazar da, yani hacca gitmeyen­lerin kestiği kurbanın etlerinin taksimi gündeme getirilmektedir. 28. â-yette hac kurbanının etleri ikiye, 36. âyetteki normal kurbanın etleri de üçe taksim edilmektedir.

Yüce Allah kurban ibadetini en ince detayına kadar işlemekte, a-çıklamakta ve üzerinde durmaktadır. Böyle bir ibadetin farz olmadığını söylemek anlaşılır bir şey değildir. Müşrikler putlarına kestikleri kur­bandan kendileri yemezdi. Bunu ortadan kaldırmak için Yüce Allah, müminin kurbanına verdiği değeri ortaya koyması için ondan yemesini emretmektedir.

Kendisi yedikten sonra el-kâni' "kanaatkar olup dilenme­yen'^ de kurban etinden vermek gerekiyor. Râzî'nin naklettiğine göre bu manayı Ferrâ vermiştir. el-mu'terr de "dilenerek et almak isteyen kişi" demektir. Bu kelime, "isteyerek sataşıp alma" manasına da gelmek­tedir. Dikkat edilirse el-kâni' ile el-mu'terr kelimeleri ayrı ayrı guruplar olarak sıralanmaktadır. İşte kurbanın faydalarından biri de burada ortaya çıkmaktadır. Fakirlerin et ihtiyacı kurban vesilesiyle gide­rilmektedir. Günümüzde kurban etleri buzluklarda saklanarak öğrencile­re yıl boyu verilmekte, hacda kesilen kurban etlerinin uçaklarla Afrika ülkelerine gönderilmektedir. Demek ki, kurban etlerinin faydası, ülkeler arasına taşmakta, alanı genişlemektedir. Hem saklanmasında, hem ta­şınmasında gelişen teknolojiden istifade edilmekte ve böylece insanlığa yararlı hale getirilmektedir.

5. 'İşte bu hayvanları biz, şükrede-siniz diye sizin istifadenize sunduk."

Ayetin bu kısmında yer alan "şükretmek" kelimesinden anlıyoruz ki, kurban kesme ibadeti aynı zamanda bir şükür ibadetidir. sehhara fiili, "istifadesine sundu" demektir. İnsanlar, hayvanlardan çeşitli şekil­lerde faydalanmaktadırlar. Bu yararlanma yollarından biri de beslenme­de etin gıda olmasıdır.

Dünyada bir sene içinde gıda niyetiyle kesilen milyonlarca hayvan vardır. Kurban bayramında ibadet niyetiyle kesilen kurbanların sayısı çok düşüktür. Eti yenebilecek olan hayvanların kesilip etlerinin yenmesi, ekonomik bir değer kaybına neden olmak iddiası bir tarafa tam aksine ekonomik bir değer ve canlanma getirecektir. Önemli olan onlara eziyet etmeden kesilmeleridir. Onun için 36. âyette büdün denen develerin, gerektiğinde ayakta kesilip yatırılması gündeme getirilmektedir.

6. "Bu kurbanların ne etleri ne de kanları Allah'a asla ulaşacak değildir. Fakat Allah'a ulaşacak olan sizin takvânızdır."

Yüce Allah, kurban konusunda son değerlendirmesini bu âyetle yapmaktadır. Kurban kesilmesinin anlamı yaklaşmaktır. Kurbanı Allah için, O'nu zikretmek, O'nu yüceltmek, O'nu birlemek için kesince kur­ban ibadeti, kulu Allah'a yaklaştırmaktadır. Allah'a ulaşacak olan da kanlar ve etler değildir. Çünkü müşrikler kurbanları putları için kesiyor, kanlarını putlara ve Ka'be'nin duvarlarına sürüyorlardı. Onun içindir ki mümin kişi, kestiği kurbanın ne etinin ve ne de kanının Allah'a ulaşa­mayacağını bilmelidir; önemli olan kalpteki takva denen İhlasın, Allah'a karşı sorumluluk bilincinin oluşmasıdır. Takva meydana gelince, muttaki insan, Allah'a doğru yol olacak ve O'na ulaşacaktır. Bu bakım­dan kurban ibadeti yerine getirilirken kalpteki oluşum ve kalbin konumu çok önemlidir.

7. "Sizi doğru yola erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyülc tanıyasınız diye bu hayvanları sizin istifadenize sundu. Güzel davrananları müjdele."

Kurban keserken bismillah dedikten sonra Allahu ekber dememi­zin sebebi bu âyettir, tükebbirullâh ifadesi, "Allah'ı büyük tanıyasınız diye" anlamına gelmektedir. Kurban ibadetinde hem zikir, hem şükür, hem Allah'ı birlemek, hem takva, hem de büyüklemek var­dır. Kurban kesenin ve toplumun elde ettiği faydalar bunun dışındadır. Saldırganlık içgüdüsünü disipline etmesi, insana alçak gönüllüğü getir­mesi, insanı şirkten arındırması, fakire infak edilmesi de diğer faydalar arasında yer almaktadır. Yüce Allah, müminleri hidâyete erdirmesinin karşılığında mümin de O'nun adına kurban keserek, onu büyüklemekte-dir. Doğru yola, yani tevhîd inancına ulaşmanın şükrünü kurban keserek Allah'ı büyüklemekle yerine getirmektedir.

Diğer taraftan bu ibadeti yerine getireni ve ondan manen gerektiği şekilde istifade edeni Yüce Allah muhsin, yani "güzel ameller işleyen kişi" olarak değerlendirmektedir. Hacc 34'te "alçak gönüllü olanları müjdele"mek emredilirken, 37. âyette de muhsinin müjdelenmesi emredilmektedir. Muhsin, kâmil insanın sıfatlarından biridir. Bütün ilişkile­rinde kaliteyi, güzellikleri yakalayan, Allah ve insanlarla olan ilişkilerin­de mükemmeli yakalayan, kendi manevi yapısını geliştiren kişinin müj-delenmesi emredilmektedir.

Kurban ibadeti ile çok yönlü bir ilişkiler ağı kurup, takvasını, bi­lincini ve güzelliklerini geliştiren insan, bu ibadetin öneminin farkında olmalıdır. Böylece kurban ibadeti, eğitim için çok ciddi, etkili ve önemli bir araç olmaktadır. [31]

 

Zulüm Hem Savaşa Hem De Siyasi Erkin Değişimine Nedendir

 

38.  Şüphesiz, Allah inananları korur, çünkü hainleri ve nankörleri hiç sevmez-

39. Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimsele­rin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.

40.  Onlar haksız yere ve: "Rabbimiz Allah'tır" dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah insanların bir kesimini diğerleriyle savmasaydı, içinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescit­ler yıkılıp giderdi. Andolsun ki, Allah'a yardım edenle­re O da yardım eder. Allah kuvvetlidir, güçlüdür.

41.  Eğer onlara yeryüzünde iktidar verirsek namazı kı­lar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındı­rırlar. İşlerin sonu Allah'a varır.

Yüce Allah, Hacc sûresinin 37. âyetinden sonra konuyu 38. âyet­ten itibaren sanki çok farklı bir konuya çevirmiştir gibi bir durumla karşı karşıyayız. Kurban ibadetinin ardından savaş, ülkesinden çıkarılma, Al­lah'ın müdafaa ve yardımı, siyasi erkin el değişimi gibi konulara giril­miştir.

Dikkatle bakıldığında, kurbanın saldırganlık içgüdüsünü terbiye etmesi sebebiyle bu konularla bağlantısı olduğu görülecektir. Müslüman taraf saldırmak suretiyle savaşmaz; nefsini, vatanını, dinini, namusunu savunmak için savaşır. Çünkü kurban ibadeti onun saldırganlık içgüdü­sünü disipline etmiştir. Onun içindir ki iki konu arasındaki ilişki burada yatmaktadır.

Şimdi 38 ve sonrası âyetlerin iniş sebep veya sebeplerini ele alabi­liriz. Çünkü bu âyetlerin tarihsel boyutu, gelecekteki uygulamalara ışık tutacaktır. Hacc sûresinin 25. âyetine dönersek, kâfirlerin, hac mevsi­minde müminleri hac ibadetlerini yerine getirmekten alıkoyduklarını hatırlamış oluruz.

Medine'deki Müslümanlar, yani muhacir ve ensâr, hac ibadetleri­nin engellenmesinden, o ibadetten mahrum bırakılmaları sebebiyle son derece üzgün ve kırgın idiler. Daha önce Mekke'deyken kendilerine ya­pılmış olan zulmü de unutmuş değillerdi. Topraklarından çıkarılmaları ile aldıkları manevi yara hâlâ kanıyordu. Medine'ye hicret etmelerine rağmen hâlâ Mekke kâfirleri tarafından rahatsız ediliyor ve bundan do­layı da öfke duyuyorlardı. Bu sıralarda, Ka'be'nin inşası, hac ibadeti, kurban ve kurbanlıklar konusunda geniş açıklamalar yapan âyetler geldi (Hacc 22/25-37). Böylece, Müslümanların nefret, kin ve intikam hisle­riyle değil, ıslah ve terbiye niyetiyle, hareket etmelerinin gerektiği hatır­latıldı. O yıl belki hac etmelerine engel olunmuştu ama, bulundukları yerde yani Medine'de kurban kesme ibadetinin mutluluğunu ve manevi huzurunu duyma imkanını buldular. Allah'ı zikretme, O'na şükretme ve O'nu büyükleme ibadeti olan kurban kesme ibadetini yerine getirmeye başladılar. Bu durum, hacdan ayrı olarak kurban kesmenin başlamasını temin etmiş oldu.

Bundan sonraki âyetlerde, zulme uğrayan Müslümanlara savaşma izni veriliyor[32]. Mevdûdî'nin anlattığı bu durumun bir kısmını Âlûsî'nin Rûhu'l-Me'ânî fî Tefsiri'l-Kur'âni'I-'Azîm ve's-Seb'i'l-MesânVden Bedrettin Çetiner, Kur'ân Âyetlerinin İniş Sebepleri adlı eserinde nakletmektedir.

İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Hz. Peygamber Mekke'den müşrikler tarafından çıkarılınca Hz. Ebû Bekr: "Peygamberlerini çıkardı­lar, innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn (Biz Allah'a aitiz ve elbette O'na döneceğiz) mutlaka helak olacaklar" dedi ve bu âyet nazil oldu. Bu âyetin, yani Hacc 39. âyetin inmesi üzerine Hz. Ebû Bekr: "Anladım ki savaş olacak" demiştir. İbn Abbâs, savaş hakkında ilk inen âyetin bu olduğunu söylemiştir.[33]

Ayetlere döndüğümüzde görürüz ki, âyetler kısaca kendi içerikle­rinde iniş sebeplerini açıklamaktadırlar. Ayetlerin iniş sebebi 38. âyete göre ihanet, nankörlük; 39. âyete göre zulüm; 41. âyete göre ise ülkesin­den çıkarılmadır. İhanetin ve zulmün nasıl olduğunu Yüce Allah'ın, detaylı bir şekilde açıklamasının sebebi, bu âyetlerin evrensel olmasını yaralamamaktır.

Bu açıklamalardan sonra âyetlerin analizine geçebiliriz:

1. "Şüphesiz ki Allah, inananları korur."

Bize göre bu âyet, zulme uğrayan, ihanet edilen müminleri manen çökmemeleri için destekleyen bir âyettir. Onlara bir çıkış kapısı sunmak­tadır. Bu âyeti şu âyetlere benzetebiliriz:

i. "îki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamla­rı: 'İşte yakalandık!' dediler. Mûsâ: 'Asla!' dedi. 'Rabbim şüphesiz be-nimledir, bana yol gösterecektir'. Bunun üzerine Musa'ya: 'Asan ile denize vur!' diye variyettik" (Şu'arâ 26/61-63).

Hz. Mûsâ, nasıl Allah'ın kendisi ile beraber olduğunu, kendisine bir çıkış kapısı bulacağını söyledi ise, Hacc 38'de de Yüce Allah bizzat kendisi inananlara yardım edeceğini, kâfirlerin ihanetine karşı onları koruyacağını söylemiştir.

ii. "Hani onlar mağaradaydı; O, arkadaşına: 'Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir' dedi" (Tevbe 9/40).

İşte Hacc 39'da, kâfirlerin ihanetine, baskısına ve zulmüne karşı ümitsizliğe kapılıp üzülmemeleri için, Yüce Allah, onlarla beraber oldu­ğunu, onlara yardım edip koruyacağını beyan etmektedir. İşte peygam­berlerin yaşadıkları çok dar, sıkıntılı, ümit kırıcı an ve şartlarda onlara nasıl muamele yapıldıysa, müminlere de aynı şekilde davranılacağı bu âyette ilan edilmiştir. Bundan şu neticeyi çıkarıyoruz: Yüce Allah, pey­gamberlerine çıkış kapısı ve çözüm için yardım etmiştir. Ama onlardan sonraki nesillerde gelen müminlere ve onlara yapılan zulme kayıtsız mı kalacaktı?

İşte Hacc 39 ve Kur'ân'ın diğer âyetleri de Yüce Allah'ın her za­man gerçek imana sahip olanlara yardım edeceğini hükme bağlamakta­dır. Yüce Allah, Kur'ân'ın diğer âyetlerinde de yardım yapacağını söy­lemektedir.

a) "Onlar (kitapehli) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez" (Âl-iîmrân3/lll).

Yüce Allah, kâfirlerin veya müminlere düşman olan diğer insan guruplarının müminleri incitmenin ötesinde onlara bir zarar veremeye­ceğini belirterek, Müslümanlara destek vermektedir:

b) "Şüphesiz peygam­berlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şa­hitlik edecekleri günde yardım ederiz" (Gâfır 40/51).

Demek ki Yüce Allah, peygamberlerine yardım ettiği gibi, inanan­lara da yardım etmiş, ediyor ve edecektir. Bu yardım sadece bu dünyada değil, âhirete de uzanmaktadır.

c)  "Andolsun ki, peygamber   kullarımıza   söz    vermişizdir!    Onlar   mutlaka   zafere ulaşacaklardır" (Sâffât

37/171-172).

Peygamberlere verilen bu söz, onların getirdiği mesaja tam mana­sıyla inanıp, onu hayata geçirenlere de verilmiş demektir. Aksi takdirde bu âyetlerin evrenselliği ortadan kalkmış olacaktır.

d) "Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri müjdele" (Saff 61/13).

e) "Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz" (Âl-iîmrân 3/139).

f) "Allah: 'Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir" (Mü­câdele 58/21).

Yüce Allah, gerçek imana sahip olanlara sahip çıkacağından, onlar üstün gelecektir. Onun için üzüntüye kapılıp gevşeklik göstermenin an­lamı yoktur. Bu âyetleri Hacc 38'e getirirsek, Yüce Allah inanan insan­ları yardım edip koruyacağını bir ilke olarak koyduğu neticesine ulaşırız.

Bu demektir ki, gerçek iman, ilâhî yardımı alıp getirmekte ve zafere u1aştırmaktadır.

2. "Çünkü Allah, hainleri ve nankörleri hiç sevmez."

Âyetin bu kısmından çıkaracağımız neticeler vardır:

a) İlâhî cezalandırma şekillerinden biri, sevgiyi esirgemektir. Sev­giden mahrum ve yoksun bırakmak çok etkili bir ceza şeklidir. Bu beşeri eğitimde, terbiye de yer alması gereken bir ceza şekli olmalıdır. Çocuğu dövme yerine, onu sevgiden mahrum bırakma daha verimli netice alma­ya müsait bir metot olacaktır.

b) "İnanmayan, nankör, hain insanlar Allah sevgisinden anlamaz­lar ki bu sevgisizlik onlara etkili olsun" diyenler çıkabilir. Yüce Allah sevgisini esirgediğini eylemi ile onlara anlatır. İman edenlere onlara kar­şı yardım etmesi sevgisizliğini onlara bir çeşit açıklamasıdır. Hain ve nankörlerin düşman ilan ettikleri müminlere yardım edip onları davala­rında başarısız kılması, onları sevmemesi demektir.

Âyetin son kısmında geçen nankörün kim olduğunu biliyoruz ama acaba ihanet eden hâinler kimlerdir? Soruya cevap verebilmemiz için Enfâl 27 ve 58. âyetlerine gitmemiz gerekiyor.

a) "Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine hainlik etmeyin. Bile bile ema­netlerinize de hainlik etmeyin" (Enfâl 8/27).

Demek ki ihanet, Allah'a, peygambere ve emanetlere karşı olmak­tadır. Allah'a ve peygambere itaat etmemek ihanet anlamına gelmekte­dir. Hz. Peygamberin, Allah'ın dini için verdiği mücadeleye samimiyetle katılmamak, o yolda verilen mücadelede karşılaşılan tehlike ve zorlukla­ra göğüs germemek ihanet kavramının anlamı içine girmektedir. Allah'a gerçek bir imanla inanan ve ona bütün benliği ile güvenen insan ihanet etmez. Mücadele meydanından kaçmak, düşmana karşı gevşek davran­mak, yapabileceğini yapmamak, düşmana sır vermek de Allah'a, pey­gamberine ve emanete ihanettir.

"Hıyanef'in lügat anlamında "gadr etmek, bir şeyi saklayıp gizle­mek" de vardır. Şeffaf olması gereken yerde şeffaf olmamak, çok önemli bir meseleyi gizleyip gerekli olan yere vermemek ihanetin kapsamına girmektedir. İhanetin bu manasını Ğâfır 19'da buluyoruz: "Allah, gözlerin ihanetini ve kalplerin gizlediğini bilir." Sine­lerde gizlenip söylenmeyenlerin sahibinin gözlerinden ihanet akar. Yüce Allah, sinedeki gizlilik ile gözlerin bakışındaki ihanet arasında bir bağ­lantı kurmaktadır.

Hz. Peygamber ihanet hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Açlıktan sana sığınırım. Çünkü o, kişi ile beraber oturup kalkanların en kötüsüdür. Hainlikten de sana sığınırım. Çünkü o, en kötü bir sırdaştır"[34].

b) "Eğer bir topluluğun ihanetinden endişeye düşersen, aynı şekilde kendilerine antlaşmalarını bozduğunu bildir. Çünkü Allah, ihanet edenleri sevmez" (Enfâl 8/58).

Bu âyete baktığımızda yapılan ihanet, "antlaşmayı tek taraflı boz­mak" anlamına gelmektedir.

Karşı tarafa haber vermeden, kendi kararı ile antlaşmayı bozup is­tediği gibi davranmak ihanettir. Hacc 39'da olduğu gibi, EnfâJ 58'de de ihanet edenlerin Allah tarafından sevilmeyeceği hükme bağlanmaktadır. Ters taraftan bakacak olursak ihanetin tanımını şöyle yapabiliriz: İhanet, Allah'ın sevgisini kaybettiren davranışlardan biridir.

Antlaşmayı bozmak meselesi toplumlararası olduğu için, genelde devletlerarası hukukun temelinde yer almaktadır. Uluslararası antlaşma­lara riâyet etmemek, tek taraflı olarak bozup karşı tarafı bilgilendirme­mek uluslar arası hukuka ihanettir. Aynı zamanda bu antlaşma gruplar ve fertler arasında da yapılabilir.

Mesela: Bir insanın doğduğu, büyüdüğü, eğitildiği ve geçimini sağladığı toplumun aleyhine başka toplumlarla işbirliği yapması da bir ihanettir. Vatanına, milletine ve bütün manevi değerlerine ihanet buna denmektedir.

Kâfirlerin antlaşmayı bozarak ihanet etmelerinin arkasında onların çokluğu, güçleri vardır: "Bir toplum diğer bir toplumdan daha çok ol­duğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlam­ca büktükten sonra, çözüp bozan gibi olmayın" (NahI 16/92). Çok ve güçlü olan gruplar veya toplumlar, yaptıkları antlaşmayı bozup ihanet etmekten çekinmezler. Onun içindir ki Yüce Allah, azınlıkta oldukları için ihanete uğrayan müminleri koruyacağını, yorumunu yapmakta oldu­ğumuz Hacc 38'de ilan etmektedir.

3. "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir."

Yüce Allah, önce müminlere kendilerini müdafaa edip koruyaca­ğını söylüyor, ardından da zulme uğrayanlara savaş izni veriyor. Yüce Allah müminlere yardım edeceğine dair söz veriyor, ardından savaşabi­lecekleri iznini çıkarıyor.

Bu âyet, Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinden hemen sonra, birinci yılın başlarında vahyedilmiştir.

Bu âyet, savaşla ilgili âyetlerin ilkidir ve Müslümanların savunma, nefsî müdafaa amaçlı savaş yapabileceklerine de işaret etmektedir. De­mek ki Müslümanlar saldırma amaçlı savaş yapamazlar. Mutlak manada savunma amaçlı savaş yapabilirler. Bu âyetten çıkaracağımız neticeler şunlardır:

a) Zulüm savaşa bir nedendir. İnsanın insana saldırması, daha doğ­rusu bir inanç veya sosyal grubun, milletin başka bir millete haksız yere saldırması, o toplum için savunma amaçlı karşı koymayı meşru hale ge­tirir.

b)  Kendilerine savaş açılan Müslümanlara da kendilerini savun­mak için savaşa girebileceklerine dair izin çıkmıştır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Müslümanlar gelişigüzel, keyfî anlam­da ve yeterli bir sebebe dayanmadan savaşamazlar. Yüce Allah'ın Kur'ân'da belirlediği nedenlerin oluşması gerekiyor.

Bakara sûresinin 190-193. âyetlerinde, ayrıca 244. âyetlerinde sa­vaş konusunda emir verilmektedir. Ama bu emir de sebeplere bağlı ola­rak gerçekleştirilecektir. Verilen âyetlerin tefsiri yapıldığı için burada açıklamaya girmiyoruz.

4. "Allah, onlara yardım etmeye elbette kadirdir." '

Aslında bu âyet, bir önceki âyetin devamı durumundadır. O âyette "Allah, iman edenleri korur" ifadesine yer verilmekte, bu âyette de yar­dım ederek koruma işini yerine getireceğine gücünün yeteceğini söyle­mektedir. Yüce Allah sonsuz kudreti ile çeşitli şekillerde yardımını mü­minlere ulaştırabilir. Bu konuda O'nun zorluk çekmesi, güç yetirememe-si diye bir sorunu olamaz.

5. "Onlar haksız yere ve: 'Rabbimiz Allah'tır' dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır."

Yorumunu yapacağımız Hacc 40. âyetin bu kısmına başlık atacak olursak, inanç özgürlüğünü engellemek, zorunlu tehcir, yani vatanından haksız yere çıkarma diyebiliriz. İnsanları bir suç işlemeden, haksız yere ülkelerinden çıkarmak zulümdür. Tersini düşünürsek, hukukta vatanın­dan çıkarılacak kadar ağır suç işleyene verilecek ceza yer almalıdır. Böy­lece vatanından zorla çıkarılma cezası hukuka girmiştir. Aynı zamanda böyle bir cezaya denk düşecek suç da belirlenmelidir.

Bakara 84'te bu şekilde yapılan zulmü Yüce Allah'ın Tevrat'ta da yasakladığını görmüş ve açıklamasını yapmıştık. Yüce Allah'ın İsrâiloğulları ile yaptığı antlaşmada ikinci maddenin bir şıkkı bununla ilgilidir. "Birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" buyururken emrin tersini yapmanın dünya ve âhirette cezaya sebep ola­cağı da 85. âyette belirtilmişti.

Bakara 84'e bir kere daha bakarsak insanları haksız yere yurtların­dan çıkarmanın, insanı öldürmeye denk bir suç ve günah olduğunu görü­rüz.

Özel manada aldığımızda Hacc sûresinin 40. âyetinin iniş nedenini daha iyi kavrayabiliriz. Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke'de çok zor, insanlık dışı baskılara maruz bırakılmış, ticaret yapamaz, alış-verişte

bulunamaz, pazara çıkamaz hale gelmişlerdi. Bütün baskılar hicret et­meye zorluyordu. Müslümanlar hicret etmeselerdi, Ölümle burun buruna geleceklerdi. İşte Yüce Allah, buna "haksız yere ülkelerinden çıkarılan­lar" demiştir. Ayetin başında j»Û ellezîne olması, konunun evrenselliğini ifade etmektedir. Hz. Peygamberden sonra nice insanlar ve toplumlar ülkelerinden çıkarıldı ve bundan sonra da çıkarılacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, "Rabbim Allah'tır" dediği için baskıya maruz kalan insanlar, inanç özgürlüğü tanınmayan tevhîd inancına sahip olanlar Allah'tan yardım göreceklerdir.

6. "Allah insanların bir kesimini diğerleriyle savmasaydı, içinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."

Daha Önce Bakara 251 'de aynı ifade yer almıştı: "Eğer Allah insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi." İşte bu ifade aynı şekilde yorumunu yapmakta oldu­ğumuz Hacc 40'da yer almaktadır. Farklı olan bundan sonraki netice kısmıdır. Bakara 251'de: "Yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı" buyurulurken, Hacc 40'ta ibadet yerlerinin, mabetlerin yıkılıp gidileceğine dikkat çekmektedir. Genel manada yeryüzünün fesa­da gideceği Bakara 251'de söylendiği halde, Hacc 40'da özel anlamda mabetlerin yıkılacağı söylenmektedir.

Hacc 40'dan çıkaracağımız neticeler şunlardır:

a)  Yüce Allah, mescidlerin dışında kiliseleri, havraları ve manas­tırları mabet olarak kabul etmekte ve onların yıkılmasını istememektedir.

Bunların dışında oluşturulacak olan yerlere mabed denemez, onlar bir kültür yeri olabilirler. Neyin mabed olduğunu insanlar değil Allah belirler.

b) Daha Önce İsrâ 7'de belirttiğimiz gibi mescid, bağımsızlığı ifa­de etmektedir. Bir milletin, toplumun, devletin mabedine düşman elinin dokunması demek bağımsızlığını kaybetmesi demektir. Mabede namah­rem eli dokunmamahdır. Onun için insanlar, o toplumun halkı mabedle-rini müdafaa etmelidir; çünkü bu, Allah'ın koyduğu bir ilkedir. Halk kendi mescidini müdafaa edecek, Allah da ona yardım edecektir. İnsanın müdafaa gayreti olmadan, Allah'ın yardımı gelmez.

Düşmanın mabede el sürmesi savaş iznini Allah'tan çıkartmakta­dır. Hacc 39'a dönersek, zulmün burada mana kazandırdığını görürüz.

Mabedini savunacak insan kalmayınca, Allah bizzat Kendisi çeşitli yollarla, mabedini korumaktadır: Fîl sûresinde Ebrehe'nin ordusunu Yü­ce Allah Müzdelife'de kuşlarını göndererek yukarıdan aşağıya bıraktık­ları taşlarla mahvetmiştir. Bu da Ka'be'yi koruma şeklidir. Allah istediği şekilde korur, ama önemli olan insanların kendi emekleriyle mabedlerini korumalarıdır.

c) Mescid, manevi değeri ifade etmektedir ve maddi değer olan taş ve betonlarla manevi değerlerin bir araya gelmesidir. Mescidi, ya da genel anlamda mabedi müdafaa etmek manevi değerleri müdafaa etmek­tir. Bu değerlerin başında, özgürlük, bağımsızlık, namus, tapınma gel­mektedir. Mabedine düşman eli değdirtenler ibadet özgürlüğünü kay­betmiş demektir. Mescid ve diğer mabedlerin var oluşu, ibadet özgürlü­ğünün varlığının delilidir.

d)  Mescid veya genel manada mabed kavramı, toplumların kültü­rünü temsil etmektedir. Bazı toplumların saldırısı, kültüre olabilir. Ma­nevi kültürün tahribi, neslin tahribi anlamına gelir (Bakara 2/205).

Netice olarak diyebiliriz ki, toplumlara savaş izni, zulme uğradık­larında verilmektedir. Nedir zulüm? İnanç özgürlüklerinin ellerinden alınması için ağır baskıya maruz kalmaları, haksız yere, hatta inançların­dan dolayı ülkelerinden çıkarılmaları, namus, mabed gibi manevi değer­lerine saldırılması zulüm kavramının içini doldurmaktadır. İşte din eği­timi, genel anlamda eğitim, manevi değerlerini müdafaa etmek için, önce onları gençliğin beynine, gönlüne kazımalı, gönülleri ve beyinleri bu değerlerle süslemelidir. Aksi taktirde beyninde ve gönlünde değerlerine yer olmayan gençlik manevi değerlerine sahip çıkamaz. Onun içindir ki Hucürât 7'de Allah size imanı sevdirdi ve onu kalbinize nakşetti, süsledi, sindirdi demektedir.

Esas mücadele, esas savaş gençliğin gönlüne manevi değerleri ka­zımak, onlarla gençliği süslemektir. Savaş orada başlar, orada biter. Yoksa şeytanî vesveseleri müdafaa edenlerle savaş çok kolaydır.

7. "Andolsun ki, Allah'a yardım edenlere, O da elbette yardım edecektir. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güç­lüdür."

Allah'a yardım etmenin anlamı, O'nun yerine yardım etmek, onun dininin yayılmasına uğraşmak, onu müdafaa etmektir; o dinin beslediği manevi değerlerin yaşaması için gayret göstermek, canlı kalmaları için elinden geleni yapmak, onlara namahrem eli dokundurmamaktır. Böyle davranan kişilerin savaşını Yüce Allah Kendisine yardım olarak değer­lendirmektedir. O zaman yardım edene, yardım edeceğini burada ilan etmektedir. Daha önce Hacc 38'de buna işaret etmiş; Muhammed 7'de de aynı durumu ilan etmiştir.

Bu yardımı yapmaya, manevi değerlerini müdafaa edene sahip çıkmaya Allah'ın gücü, kuvveti yetecektir.

8. "Eğer onlara yeryüzünde iktidar verirsek, namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin so­nu Allah'a varır."

Bu âyetin içeriğini analize tâbi tutmadan Önce genel ilkeleri çıkar­tabiliriz:

a) Yüce Allah, zulme uğrayan, haksız yere vatanlarından çıkarılan insanlara bir gün gelip siyasi erki vereceğini, onları iktidara getireceğini söylemektedir. Geçmişte bunu yapmış, Kur'ân'da da gelecekte de böyle yapacağına işaret etmektedir. Mekke'den çıkarılan Hz. Peygamber ve arkadaşları daha sonra hem Medine'de hem de Mekke'de iktidara geldi­ler. Daha önce İsrâiloğullarına da aynı uygulama yapılmıştır: "Biz ise, o yerde güçsüz düşü­rülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vâris kıl­mak istiyorduk" (Kasas 28/5).

Demek ki Allah'ın yardımının bir kısmı, mazlumları iktidara geti­rip çıkarıldıkları topraklara vâris kılma şeklinde tecelli etmektedir.

b)  Mazlum iken, yaptıkları ibadetleri iktidara geldiklerinde de de­vam ettirirler. İktidar onları şımartmaz, onları ibadetten alıkoymaz, ma­nevi hayatlarında hiçbir değişim meydana getirmez. Geçmişinde ne idi ise, ne yapıyorduysa, yönetici olduklarında da aynı şeye devam ederler, makam onları asla değiştirmez. Onlar elde ettikleri makamı önlerine almazlar, arkalarına alırlar. Makamlarım kendileri binip istedikleri yere götürürler; makamlarını kendilerine hükmettirmezler. Çünkü bilirler ki, makamları kendilerini idare ederse yanlış yerlere götürüleceklerdir.

Günümüzün yöneticilerinde bu değişiklik görülürse, analiz şu ola­caktır: Bulunduğu makamı hazmedememiştir. Malda sonradan görme olduğu gibi, makamda da sonradan görme vardır. Yüce Allah'ın bu ifa­desinden anlıyoruz ki, Yüce Allah siyasi erki eline geçirenlerin olumsuz manada değişmelerine razı değildir.

c)  İktidarı ele alan mazlumlar, "namazlarını kılarlar" derken, "ki­birlenip secdeye gitmezlik etmezler" anlamına işaret etmektedir. Yöneti­ciler, ilerleyip doruk noktasına ulaşanlar, kendilerini müstağni hissetme­ye baslar, Allah'ın huzurunda eğilmeyi kendilerine zulüm kabul etmeye başlarlar. Geldiği makamı hazmedemeyenler, ilk yarayı namazı terk et­mekle alırlar.

"Zekatı verirler" ifadesi, fakirleri gözetirler demektir. Kendileri fakirken, mazlum iken, bir lokma ekmeğe muhtaç iken neleri hissettikle­rini, neleri yaşadıklarını asla hatırlarından çıkarmazlar, demektir. Çünkü siyasi erk insana geçmişini unutturabilir; o çileleri yaşamamış gibi dav­ranmaya sevk edebilir. İşte eriştiği makamı hazmeden insanların, geç­mişlerini unutmadıklarına dair ekonomik anlamdaki işaretleri, zekatı vermeleridir. "İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar." Toplumu kendi başına bırakmayıp, sosyal kontrollerini yapıp nemelazımcılığa yer ver­mezler. Mazlumken toplumdaki kötülükleri görür, onların neden ıslah edilmediğini söylerken, kendisi iktidara geçtiğinde kötülüklere karşı kayıtsız kalmaz. Kötülüklere hukuki müdahale olmadan, eğitimin müda­halesini yaparak düzelmesi için çalışır. İktidar sahibi mümin bilir ki, hapishanelerin dolup taşmasının ana sebeplerinden biri ve en önde geleni eğitimsizliktir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, eğitimi ifade etmektedir.

Namaz ahlâkı; zekat fakirliğin çözümünü, iyiliği emredip kötülük­ten sakındırmak da çevreye alaka göstermeyi yani eğitimi simgelemek­tedir. Namaz Allah'a karşı; zekat fakirlere karşı; iyiliği emredip kötülük­ten sakındırmak da topluma karşı olan görevleri temsil etmektedir. Bu görevleri yerine getirenler, zâlim olamazlar. Kendilerine yapılan zulmü, onlar adalete, şefkate, merhamete dönüştürürler. Bilirler ki, bütün işlerin sonu Allah'a varacaktır. Zâlimin zulmü de adilin merhameti de orada bir araya gelecektir. [35]

 

Geçmişten Örnekler Üzerinde Düşünmek

 

42. Eğer seni yalanlarlarsa, onlardan önce Nuh, 'Âd ve Semûd kavimleri de peygamberlerini yalanlamışlardı.

43. İbrahim'in kavmi ve Lût'un kavmi de.

44.  Medyen halkı da (yalanlamıştı). Musa da yalan-lanmıştı. Ben o kâfirlere süre tanıdım. Sonra onları ya-kalayıverdim. Bak ki Benim cezalandırmam nasıl ol­muştu.

45. Nice ülkelerin halkını zulmederlerken yok ettik. Ar­tık  duvarları çatıları  üzerine çökmüş, kuyuları kullanılmaz olmuş, yüce sarayları terkedilmiştir.

46.  Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Dikkat edin gözler kör ol­maz, fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.

Hz. Peygamber'in yalanlanmasından dolayı duyduğu üzüntüyü ha­fifletmek için Yüce Allah ona geçmişten örnekler vermektedir. Âyetlerin bir bütün olarak analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır.

1. Yüce Allah, Araplara geçmişteki olgulardan bir ders vermekte, Nûh, 'Âd, Semûd uluslarının peygamberlerini yalanladığım, hatta Hz. İbrahim ve Lût'un da halkı tarafından yalanlandığını, buna Medyen hal­kının, Firavun ve halkının Hz. Musa'yı yalanlaması da ilave ederek mu­hatapları bilgilendirmektedir.

Burada getirilen her yeni mesaja karşı insanlığın tepki göstermesi ele alınmaktadır. "Yalanlamayı" insanlığın kendi kendinin kaderi, ahlâkı haline getirdiğine dikkat çekilmektedir. Onun içindir ki, nerede bir yeni­lik, iyi bir değişim ve gelişim görülürse, dar kafalılar tarafından olumsuz tepki ile karşılanmış, karşılanmakta ve gelecekte de karşılanacaktır.

Geçmişteki uluslar, toplumu değiştirecek, ıslah edecek, güzellikleri getirecek olan ilâhî vahyi ve onu getiren peygamberi olumsuz bir tepki olarak yalanlamışlar, bunun sonucu olarak da onların bu yalanı gelişme­yi, ufuktan ufka koşmayı durdurmuş, hatta durdurmakla kalmamış, onu katletmiştir. Günümüzde de hareketi, değişimi, gelişimi ve onların getir­diği güzellikleri katleden insanların ellerindeki hançerlerden kan akmaktadır. Ufaktan ufağa uçmak isteyen insan beynine zincir vuranların vah­şiliği bütün haşmetiyle ortada cirit atmaktadır. Aklın ve ilâhî vahyin nur­lu ufuklarında nice "beyin güneşleri" batıp gitmekte ve sönmektedir. Gericiliğin, yobazlığın, hurafenin ejderhaları bu nurlu beyinleri boğmak­ta, zehrini akıtıp ışığını söndürmektedir.

İşte aynı olumsuz tepkinin bir benzeri de Hz. Peygamber'e göste­rilmişti. Kur'ân ve Hz. Peygamber'e olan tepkinin boyutu, ülkesini terk edecek kadar ileri gitmişti.

Daha önce En'ânı sûresinin 33-34. âyetlerinde benzer konu ele a-lınmış ve şöyle Duyurulmuştu:

"Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Elbet­te peygamberlerin haberlerinden bazısı sana geldi."

Demek ki, peygamberlere gösterilen olumsuz tepki, kendilerine değil de getirdikler ilâhî mesaja idi. Ancak direkt olmasa da bu tepkiyi dolaylı olarak peygamberlere göstermiş oldular. Hz. Peygambere, önceki peygamberlerin olumsuz tepkilere karşı gösterdikleri tavır öğretilmekte ve o tavrın "sabır" olduğuna dair çok net tavır belirlemesi gereğine dik­kat çekilmektedir.

2. "Ben o kâfirlere süre tanı­dım. Sonra onları y akalayı verdim. Bak ki Benim cezalandırmam nasıl olmuştu."

Yüce Allah sabûr sıfatı gereği, insanların yanlışlarını, günahlarını ve suçlarını, hemen cezalandırmaya gitmediğini burada ifade etmektedir. Yanlıştan dönmeleri ihtimalini gözeterek onlara süre tanımaktadır. Eğer Yüce Allah insanların işledikleri hataları hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada insan bulunmazdı, tövbenin, dönmenin, farkına varmanın, kendini tenkit edip doğruyu bulmanın ve değişimin hiçbir anlamı kalmazdı. Yüce Allah, bu konuyla ilgili aşağıdaki âyetleri gündeme getirmektedir:

a) "Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı; ancak onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor" (Nahl 16/61).

b) "Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yer­yüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı; ancak Allah, onları takdir edi­len bir müddete kadar erteliyor" (Fâtır 35/45).

Yüce Allah'ın süre tanımasını ve beklenti içinde olmasını biz siya­sete, hukuka ve en çok eğitime bir metot olarak uygulayabiliriz. Hata yapan öğrencilere, çocuklarımıza hemen ceza verme yerine öğüt vererek, uyarı yaparak, ve doğruyu anlatarak beklenti içinde olabiliriz ve olma­mız gerekiyor. Onlar hakkında karar vermeden, değerlendirme yapma­dan önce sabredip süre tanımak, beklentide bulunmak pedagojinin gere­ğidir, însan olmanın niteliklerinden biri de insanın değişime açık olma­sıdır. Değişim, beklemeye değer bir oluşumdur. Hele bu değişim inkâr­dan imana, şirkten tevhîd inancına ise, sabır en büyük ilaçtır ve bu ilacın da mutlaka kullanılması gereklidir.

Yüce Allah, âyetin bu kısmında, beklenti ve süre tanımak işe ya­ramadığı taktirde cezalandırmaya gittiğine dikkat çekmektedir. Eğitimin yeterli olmadığı, değişim için beklentinin sonuç vermediği dorumlarda Yüce Allah, bu tür insanları yakalayıp cezalandırdığını açıkça söylemek­tedir.

Ama Yüce Allah, Hz. Peygamber'den ve dolayısıyla bizden, ceza­landırmasının "nasıl" olduğunu tespit etmemizi istemektedir. Geçmişte peygamberlerin yalanlanmasının toplumların çöküşünü nasıl etkilediğini tespit etmek, anlamak, netice çıkarmak tarih felsefesinin işi olmalıdır. Geçmiş olguların "nasırını tespit edemeyenler, yaşadıkları hayata ve geleceğe ışık tutamazlar. Geçmişin olgularının nasılını tespit etmek, top­lumların çöküşünü hazırlayan sebeplerin belirlenmesi ve işleyiş tarzının ortaya konmasıdır.

3. "Nice ülkelerin halkını, zulmederlerken yok ettik."

Demek ki, geçmişte toplumların çökmesini hazırlayan sebeplerin ikisi bu âyetlerde verilmektedir.

a) Yalanlamak: Yalanlama konusunda Yüce Allah cezalandırma­dan önce değişim uğruna süre tanımaktadır. Ama yalanlama ya da inkar dönüşüme müsaade etmeyecek bir seviyeye ulaştığında Yüce Allah he­lake götürmektedir.

i. "Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık asla inanmayacak. Öyleyse onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme" (Hûd 11/36).

Yüce Allah, inananların dışındakilerden ümidin kesildiğini, inan­malarının imkansızlığını gündeme getirmektedir.

ii. "Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin ya­lana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve diledi­ğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Fakat suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez" (Yûsuf 12/110).

Kâfirler öylesine inkarda ısrar ederler veya etmişlerdir ki, pey­gamberler bile ümitlerini kesecek hale gelmişlerdir. İşte ümidin kesildiği anda Yüce Allah kâfirleri helak etmiş, peygamberlerine de böylece yar­dım etmiştir.

iii. "Nûh: 'Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!' dedi. Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör doğururlar" (Nûh 71/26-27).

Nûh peygamberin davetine tepki gösteren halkının, kendilerinin ve çocuklarının bile yola gelmeyeceği işte bu âyetlerle muhataplara hatırla­tılmaktadır.

iv. "Pek azı müstesna artık iman etmezler" (Nisa 4/155).

Demek ki dönüşü olmayan bir duruma gelen inkâr, helak olmanın sebeplerinden biri olmaktadır.

b) Hacc 45'te belirtildiği gibi sebeplerden bir diğeri de zulümdür. Enbiyâ 11 'de aynı sebebe işaret edilmektedir: "Zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik."

Zulüm çeşitli şekillerde gerçekleşmektedir. Bunlardan biri siyasi zulümdür. Toplumu idare edenler, toplumu gruplara ayırarak onlardan birini tutar, diğerini veya diğerlerini ezerler (Kasas 28/4). Diğeri biraz önce açıkladığımız Hac 40-41. âyetlerde geçen inanç özgürlüğünü engel­leme şeklinde ortaya çıkan zulümdür. Bir diğeri de, fakirlerin elinden tutmaya dair Allah'ın çağrısını duymayan, sömürü zulmüdür. Biz buna ekonomik zulüm diyebiliriz (Muhammed 47/38). Hatta o kadar ki, fakir­leri gözetmemenin bir çeşit intihar olduğu Bakara 195'te söylenmekte­dir. Yetimlerin malını yemek de Nisa 10'da zulüm olarak vasıflandırılmaktadır. Diğer taraftan hukuku çifte standarda kurban edip, kişi veya guruplara göre hüküm vermek de hukukî zulümdür (Sâd 38/26). Zulüm, bir kanser gibi toplumu sarınca, toplumun çöküşü artık kaçınılmaz ol­maktadır.

4. "Artık duvarları çatılan üzerine çökmüş, kuyuları kullanılmaz olmuş, yüce sarayları terkedilmiş­tir."

Yüce Allah, burada onları nasıl helak ettiğini açıklamakta ve bu­nun bir deprem olduğu anlaşılmaktadır.

İnsanın barındığı, gölgelendiği ve oturduğu her şeye el-arş denmektedir. hâviye "bomboş kalan şey" anlamına da gelmektedir. Bu anlamdan hareket edilirse, söz konusu toplumların evlerinin bomboş kaldığı şeklinde bir görünüm ifade edilebilir[36].

Âyette geçen  meşîd kelimesi de sarayların yapımında harcına kireç katılarak sarayların sağlamlaştırılmış olması demektir. Bu harçla yapılan saraylara şeyd denmektedir. Meşîdin diğer anlamı da, "yüksek, uzun"dur[37].

O depremde ölenler ölmüş, kalanlar da suların kesilmesi, su kay­naklarının kuruması nedeniyle muhtemelen orasını terk etmişlerdir.

5. "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Dikkat edin, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur."

Yüce Allah, gezip görerek, sorarak geçmiş toplumların yaşadıkları ve kalıntılarını bıraktıkları toprakların gezilmesini emretmektedir. Ya­şanmış tarihi bizzat yerinde görerek araştırmanın önemi vurgulanmakta­dır. Bu tip bilimsel araştırmalar için gezilerin yapılması için zaman ay­rılması, ilmî araştırmaların programına alınması istenmektedir. "İz sür­mek" anlamına gelen el-kissa da Kur'ân'da bunun için yer almak­tadır. Tarihi olguların izini sürerek geriye doğru takip etmek, sonra ileri­ye doğru sebep sonuç ilişkilerini kurmak zorunludur. Üniversitelerin programında buna yer vermek gerekiyor. Yüce Allah üniversite olan Kur'ân'ında buna yer vermektedir.

Geçmişin tarihsel olgularını araştırmanın eğitim açısından faydası nedir? Ayetin devamı soruyu cevaplandırmaktadır.

"Düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun." Neden görecek gözleri olsun denmedi? Bu sorunun cevabı da âyetin birinci bölümünde yer almaktadır: "Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı?" Bu sorunun içinde görme, gözlem yapma, gören gözün olması zaten vardır. Gezmek, dolaşmak bizatihi gözlem yapmaktır. Kör bir insanın, araştırmasını gezi ile yapması mümkün de­ğildir. Gezinin, dolaşmanın kendisi zaten gözlem yapmaktır. Zaten göz­lem, yani göz organı olmadan âyetin istediği "düşünecek kalbin ve işite­cek kulağın olması" mümkün değildir.

Şimdi ilk soruya gelebiliriz. Yeryüzünde dolaşımın, yani araştırma yapmak için gezi tertiplemenin amacı düşünecek, akledecek gönlün ve işitecek kulakların oluşmasıdır. Âyette geçen fetekûne, "olsun, olurdu, meydana gelsin, oluşsun" fiilinden anlıyoruz ki akledecek, düşü­necek gönül sonradan meydana gelecek, aynı şekilde işitecek kulak da.

Demek ki, bir doğuştan getirdiğimiz gönül ve kulak vardır, bir de sonra­dan kazanılan yeni işlevlerle istenilen yapıdaki gönül ve kulak vardır.

"Oluşsun" ifadesinde sonradan, eğitimle kazanılanlara işaret edil­mektedir. Arapça ifadesiyle eski âlimler bir ğârizî, yani doğuştan gelen akıl, bir de mükteseb, yani sonradan kazanılan akıldan bahsederlerdi. Onların bu ayrımının doğruluğunu Hacc 46 ile ispat etmiş oluyoruz. Bir doğuştan gelen gönül, bir de sonradan kazanılan gönül vardır. İşte fetekûne "oluşsun, meydana gelsin" kelimesinden, sonradan meydana gelecek gönlü anlıyoruz. Böylece eğitimin ve araştırmanın gücü ortaya çıkmış oluyor. "Eğitim, araştırma yapan gönüle gönül katan bir faaliyet­tir" diye tanımlarsak yerinde bir iş yapmış oluruz. Demek ki, eğitim gö­ze göz, kulağa kulak, gönle gönül katan faaliyettir. Yüce Allah, tarihsel araştırmaları, tarih eğitimini bunları oluşturmak için emrettiğini bu âyet­ten çıkarıyoruz.

Âyete dönersek şu soruyu sorabiliriz: Eğitimle sonradan elde edi­lecek olan gönül ne yapacaktır? Âyet buna tek kelime ile cevap vermek­tedir: Akledecek, düşünecek, kavrayacak. Yüce Allah "gönül" ile "aklı" bu âyette bir araya getirdi. Gönül özne, akıl da yüklem konumundadır. Akleden, gönül olmaktadır. İşte eğitim, bilgi doğuştan ayrı ayrı olan akıl ile gönülü bir araya getirip tevhidi oluşturmaktadır. Diğer taraftan da nefsi geliştirip "doyuma ulaşan" nefis haline getirecek, yüklem akıl, gö­nül ve nefis bir olacak ve böylece insanın iç âleminde tevhîd oluşacaktır. Yüce Allah, eğitimin amaçlarından birini de belirlemiş olmaktadır. Gö­nül ile akıl bir araya gelecek, gönül özne, akıl da yüklem olup insanın içini ve eylemlerini yöneteceklerdir.

Bu konuda eğitimin ikinci amacı doğuştan getirilen kulağa, kulak eklemektir. Dinlemek, söylenenlere kulak vermek ve konulan bizzat mahallinde dinlemek bir kültür işidir. Eğitim, insanlara dinlemesini Öğ­retmelidir. Diğer taraftan da, doğuştan getirilen göze göz eklenmesi, gözlem yapmasını ve bizzat yerinde görme kültürünü, alışkanlığını ka­zandırmalıdır. Böylece biyolojik olan duyu organlarını, kültürel organa çevirme işi eğitimin görevidir.

Yüce Allah şu esasın bilinmesini de istemektedir: "Dikkat edin gözler kör olmaz fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur." Burada Yüce Allah "gözü" iki kısma

lerdeki kalpler kör olur." Burada Yüce Allah "gözü" iki kısma ayırmak­tadır. Biyolojik göz denen, kafa gözü; diğeri de gönül gözü olur. Eski âlimlerin "basiret" dediği gönül gözü budur.

Sinelerdeki gözlerin kör olması, insanı Allah'tan, hakikatten uzak­laştırmakta, göremez hale getirmektedir. Allah'a inanmayanların zoru akledecek gönüllerinin olmaması, işitecek kulaklardan yoksun olmaları ve görecek gönül gözünden mahrum olmalarıdır. İşte esas mesele akıl ve sinelerdeki gönüldür. Kur'ân aklı, gönlü ve nefsi geliştirip yükselterek birleşmelerini, ayrılığa son vermelerini, beraberce görüp işitmelerini, düşünmelerini, anlamalarını, kavramalarını hedef alan bir eğitim öner­mekte ve kendisi de bunu yapmaktadır. Akıl ile gönül ve nefis bir araya gelince hakikat bilgisi doğacaktır. [38]

 

Allah'ın Vaadi Ve Peygamberin Uyarısı

 

47.  Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Al­lah vaadinden asla dönmez. Rabbin katında bir gün, si­zin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.

48.  Zulmedip dururlarken kendilerine süre tanıdığım nice ülkeler vardır. Sonunda onları yakaladım. Dönüş yalnız banadır.

49. De ki: Ey insanlar! Ben, ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Hz. Peygamber'in getirdiği mesajı inkar edenlerin inkar konuları ele alındığında bunlardan bir tanesinin azap meselesi olduğu görülecek­tir. Zaten âyetlerin analizinden bu anlaşılacaktır.

1. "Onlar senden azabın çabuk gelmesini isti­yorlar."

Azabın çabuk gelmesini istemelerinden kasıt, böyle bir azabın ola­cağını inkar etmeleridir.

Her dönemde peygamberlerden bu şekilde azabın acele getirilmesi istenmiş ve bu istekle Allah'ın, inanmayanlara ve zâlimlere azap edece­ğini inkar ettikleri ifade edilmiştir. Bu konu Ra'd 6'da geniş bir şekilde açıklandığı için burada kısa geçmeyi uygun buluyoruz.

2. "Allah, vaadinden asla dönmez."

va'deh "vaadinden" kelimesi "sözünden" anlamına gelmektedir. Yüce Allah inanmayanlara, müşriklere, zâlimlere ve âhirette genel aftan istifade edemeyen günahkârlara azap edeceğini söylüyorsa bunu mutlaka yerine getirecektir. Hatta bazılarına hem bu dünyada hem de Öteki âlemde azap edeceğine dair sözünde elbette

duracaktır.

Bu ifadenin âyette yer almasının sebebi, azap konusunda Hz. Pey­gamber'in cevap veremeyeceğini belirtmektir. Yüce Allah azabın geliş anını belirlemekle, sadece sözünde duracağını söyleyerek geleceğinin kesin olduğuna dikkat çekmektedir.

Geçmişte Hûd peygambere de şöyle demişlerdi: "Sen bize tek Allah'a kulak etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bize tehdit ettiğini (azabı) bize getir" (A'râf 7/71).

 Üzerinize Kabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, elbette ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" (A'râf 7/71). Görüldüğü gibi Hz. Hûd, azabın ne zaman geleceği konusunda fikir be­yan etmeyip, beklemelerini söylemektedir. Azabın kesin olarak gelece­ğini ve Allah'ın vaadinde duracağını söylemekten başka cevap yoktur.

Hz. Peygamber'in dönemindeki kâfirler de bu şekilde bir istekte bulunmuşlardı: "Ey Allahım, eğer bu kitap senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir! demişlerdi" (Enfâl 8/32). Onlar Mekke'de bu azabı istemişlerdi; Yüce Allah da dünya azabını onlara Bedir'de tattırmıştı.

Netice olarak şunu söylüyoruz: Din âlimi ve görevlileri şunu söy­lemelidirler: Allah'ın azabının kesin olarak geleceğine dair verdiği sözü yerine gelecektir. Fakat kimse o azabın ne zaman geleceğini bilemez, gelmesi için de etkide bulunamaz. Azabın belirsizliği, caydırıcı olması ile alakalı olduğu kadar gayb âlemine ait bir bilgi olmasıyla da ilgili gö­rülmelidir.

3. "Rabbin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir."

Bu ifade, azabın zamanının neden bilinemeyeceğine bir açıklık ge­tirmektedir. Allah katındaki zaman kavramı ile beşerî anlamda zaman kavramı arasıda bin yıllık bir fark vardır. Bu bakımdan, hesabı yapmak mümkün değildir. Bir gün bin yıla eşit olduğuna göre, Yüce Allah bin sene sonra azabı göndereceğini söylese aradan yirmi nesil geçmiş ola­caktır. Bu nesillerden günah işleyenler ceza görmemiş olacaklardı. İşte bu nedenle mukayese bu şekilde yapılmaktadır.

4. "Zulmedip dururlarken kendilerine süre tanıdığımız nice ülkeler vardır."

Yüce Allah'ın, suçun, günahın işlendiği anda cezayı vermemesi, cezanın zamanını belirlememesinin bir nedeni bu âyette, "mühlet tanı­ma" şeklinde açıklanmıştır. Hac 44'te belirtildiği gibi yüce Allah, kâfir­lere mühlet tanımaktadır. Ne kadar mühlet tanıyacağını bilemeyeceğimiz için azabın geleceği hakkında fikir beyan etmemiz de mümkün görün­memektedir.

5. "Sonunda onları yakaladım. Dönüş yalnız banadır."

Yüce Allah, âyetin bir Önceki bölümünde zulmeden toplumlardan bahsetmişti; onlara dönmeleri, değişmeleri için süre tanıdığını ifade et­mişti. Tanınan bu süreye rağmen değişim göstermeyenleri azapla yaka­ladığını, yakalayacağım bu kısımda vurgulamaktadır.

İnsanlar helak olsalar da, normal ecelleriyle ölseler de varışları Al­lah'adır: "Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir" (Necm 53/42).

6. "De ki: Ey insanlar! Ben ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım."

Hz. Peygamberin uyarıcılığınm kendi dönemi ile sınırlı olup olma­dığına bakınca, onun, evrensel manada bir uyarıcı olduğunu söyleyebili­riz. Çünkü getirdiği ilâhî vahiy evrensellik özeliğini taşımaktadır. Onun için "ey insanlar!" ifadesi, kendi döneminde yaşayan insanları kapsamı­na aldığı kadar, kıyamete kadar gelecek olan nesilleri de kapsamına al­maktadır.

Burada Hz. Peygamber'in "uyarıcı" özelliği gündeme getirilmekte ve çıplak/açık uyarıcı olduğu ifade edilmektedir. Hz. Peygamber'in, ör­nek olma, müjdeleme, aydınlatma, Allah'a Allah'ın izni ile çağırma ö-zellikleri veya görevleri burada gündeme getirilmemektedir. İnkara, zulme ve şirke gelecek olan azapla insanları uyarması söz konusu edil­mektedir. Günah ile azap arasında uyarıcılık görevini yerine getirdiği için sadece bu görevi ile anılmaktadır.

Allah'ın emri, Hz. Peygamber'in de sünneti olan uyarıyı din âlim­leri ve görevlileri yapmalı, insan var oldukça bu görev sürdürülmelidir. [39]

 

İnanan Ve Kafirin Farkı

 

50.  İman edip iyi amel işleyen kimseler için af ve güzel rızk vardır.

51,  Karşı çıkarak âyetlerimizi etkisiz kılmaya gayret edenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir.

Yüce Allah, Allah'a, O'nun âyetlerine inanıp erdemli, faydalı ve iyi davranışlarda bulunanlarla, Allah'ın âyetlerine inanmayıp onları aciz duruma düşürmeyi amaçlayanları bu iki âyette ele almaktadır.

1. İman ve iyi amelin iki getirişi olmaktadır:

a) Af

İman ve iyi amel, insanın işlediği günahların affına sebep olmak­tadır. "Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir" (Hûd 11/114). Bu Özelliklere sahip olan insanlar hem bu dünyada hem de âhirette genel aftan yararlanacaklardır. Affı getiren iyi ameller neler ola­bilir? Soruya cevap verebilmek için Âl-i İmrân 133-134. âyetlere git­memiz gerekiyor.

Âl-i İmrân 133. âyette Allah'ın affına koşulması emredilmektedir. 134. âyette de bu amellerin, bollukta ve darlıkta infak, kinini yutmak ve insanları affetmek olduğu belirtilmektedir. Demek ki "affeden affedilir" ilkesi bu âyetlerde yer almaktadır.

b) Güzel rızık

İman ve iyi ameller, hem bu dünyada güzel ve bol rızk getirmekte, hem de âhirette. Bu dünyada iman ile iyi amelin bol rızk getirdiğini nasıl ispatlarız? Soruya cevap verebilmemiz için A'râf 96. âyete gitmemiz

gerekiyor: "O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakal ayı verdik."

Demek ki iman ile iyi amel gökten ve yerden gelecek olan bereke­tin, rızkın kapılarını açmaktadır. Böylece hem bu dünyada, hem de cen­nette güzel rızkları getiren gücün iman ve iyi ameller olduğu anlaşılmak­tadır. Ayet, maneviyatın maddeye nasıl dönüşüp etkilediğini açıklamak­tadır. Gönül, göğü ve yeri harekete geçirmektedir; yeter ki orada gerçek iman teşekkül etsin.

2. Allah'ın âyetlerini inkar edip onların etkisini azaltmak için ko­şanlar, gayret gösterenler cehenneme gideceklerdir. İnkar da cennetin kapılarını kapatıp cehennemin kapılarını açmaktadır.

Günümüzde Allah'ın âyetlerini azaltmak, Allah'ın âyetlerini aciz bırakmak için koşanların metotları değişmiş ve çeşitlilik kazanmıştır. Kitle haberleşme vasıtaları geliştikçe metotlar da değişmektedir. Mües­seseler kuruluyor, kitaplar yazılıyor, makaleler yayımlanıyor, siyâsî bas­kı yapılıyor, hukuk düzenlemeleri yapılıyor. Aslında bu işleri yapanlar, kendi cehennemlerini hazırlıyorlar. Yüce Allah, Kur'ân'da bu âyete yer vermekle onları uyarmaktadır; yaptıkları yanlışların farkına varıp gittik­leri yoldan dönmelerini önermektedir. İşte eğitimde davranışın sonunun nereye varacağını açıklamak zorunludur. Bu açıklama Allah'ın sünneti­dir.

Din âlimleri ve eğitimcileri, iman ile inkarın; iyi amelle kötü ame­lin farkım iyi anlatmalı, sonuçlarının ne olacağını ilâhî vahyin doğrultu­sunda insanlara kavratmahdırlar. Farkların net olarak belirlenmesi, in­sanların kötüyü terk edip iyiye yönelmelerini kolaylaştıracaktır. Eğitimin rehberlik boyutu görevini yerine getirecektir. İnsanların seçeneklerini hem kolaylaştıracak hem doğru yapılmasına rehberlik edecek, hem de faydalı hale getirecek olan asıl etken insanların eğitilmesidir. [40]

 

Şeytanın Vesvese İle Parazit Yapması

 

52.  Biz, senden önce hiçbir rasûl ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileği­ne ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah, bilen­dir, hikmet sahibidir.

53.  (Böyle yapar ki) şeytanın attığını, kalplerinde has­talık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın. Zâlimler uzak bir ayrılık içindedirler.

54.  Kendilerine ilim verilmiş olanlar da Kur'ân'in, se­nin Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler de ona i-nansınlar; böylece kalpleri ona saygı duysun. Şüphesiz Allah, inananları doğru yola iletir.

Bu âyetler, şeytan ile peygamberlerin mücadelesi, şeytanların pey­gamberleri etkilemeye çalışmaları, bilenle bilmeyenlerin, kalpleri hakikate kapalı olanlarla açık olanların farkını açıklamaktadır. Âyetlerin ana­lizi bizi bazı neticelere götürecektir:

1. "biz, senden önce hiçbir rasûl ve nebi göndermedik ki o, bir temennide bulun­duğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışma­sın."

Rasûl "elçi", nebî de "haberci" anlamına gelmektedir. Kur'ân'm geneline baktığımızda bu iki kelimenin birbirinin yerine kullanıldığını görürüz. Her rasûl mutlaka nebîlik görevini yerine getirmektedir. Çünkü getirdiği ilâhî mesajı insanlara duyurmakla yükümlüdür.

Yüce Allah, bütün peygamberlerle şeytanın düşman olduğunu ve bu düşmanlığını özellikle vesvese vermek suretiyle etkilemekle göster­miş olduğunu ifade etmektedir.

Bu düşmanlık nedeniyle şeytanın vesvese vermesi başka âyetlerde de anlatılmaktadır:

a) "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak" (En'âm 6/112). Bu âyetten şunu anlıyoruz: Şeytan hem cinlerden hem de insanlardan oluşmaktadır, in­sanların da şeytanı vardır. Bu şeytanlar başkalarını aldatmak için birbir­lerine yaldızlı sözleri öğretirler.

b) "Derken şeytan Adem'e vesvese verdi ve: 'Ey Adem!' dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?" (Tâhâ 20/120).

Hz. Âdem ve ondan sonraki peygamberlere şeytan vesvese verme­ye çalışmıştır. Bu, onun düşmanlığı gereği yaptığı bir faaliyettir.

Ayette geçen temenna fiili, "bir şeyi arzu etmek"; ümniyye de "gönlün çok istediği şey"dir. Demek ki,

peygamberler, özel manada Hz. Muhammed, bir şey yapmayı çok istediği zaman şeytan onun isteği­ne vesvese katmak istemiştir. Bu işi yapmaya kalkan cinlerden meydana gelen şeytan olduğu gibi, insanların şeytanları da olabilir. Mesela: "İnkar edenler: 'Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız' dediler" (Fussılet 41/26). İnsanî şeytanlar da gürültü çıkararak Kur'ân'ı bastır­maya çalışmışlar; çalışıyorlar ve çalışacaklardır.

temenna kelimesine ve ümniyye kelimesine Ibn Abbâs'ın "okumak" manasını verdiğini Kurtubî nakletmektedir[41]. O zaman mana şöyle olur: "O, bir şey okumak istediği zaman şey­tan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir." O zaman Fussılet, 26'da insanî şeytanların bu işi yaptıkları rahatlıkla anlaşılmış olacaktır.

İşte bu beşerî, yani insanlardan meydana gelen şeytanların Hz. Peygamber'i nasıl etkilemeye kalktıkları İsrâ 73-74. âyetlerde anlatılmış­tır. "Müşrikler, az kalsın baskı yapıp seni, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize iftira etmen için kandı­racaklardı. İşte o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz, seni sağlam-laştırmamış olsaydık neredeyse onlara az da olsa meyledecektin."

Bu âyetlerde Yüce Allah, müşrik denen insanî şeytanların insanları Allah'ın vahyinden uzaklaştırıp kendi isteklerini kabul ettirmelerine kar­şı Hz. Peygamber'i sağlam tutarak yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 52'de de o şeytanların ilâhî vahye katmak istediklerini silip atarak korumuştur.

Biz bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah bu konuyu bize niçin anlatmaktadır? Peygamberlerle alakalı olduğuna göre bu âyetin bizim için geçerliliği nedir? Her iki soruya toplu halde cevap vermemiz mümkündür. Günümüzde Kur'ân okunduğunda, anlatıldığında ona karşı ses çıkaranlar, onun yayılmaması için engel koyanlar, onun hükümlerin­den insanları uzaklaştırıp, beyinlerine yanlış dini hurafeler sokanlar, ma­kale, kitap ve teşkilatlan ile onun etrafında örümcek ağı örmeye çalışan­lar, modernlik adı altında onun hükümlerini yanlış yollara çekenler yok mudur? İşte bunlar birer şeytandır. Kimi zaman Allah yetiştirdiği âlim­lerini sağlam tutarak onları engelliyor, kimi zaman da onların yaptıklarını silip atıyor. Dini beşerileştirmeye kalkanlar da bu konuda şeytanlara yardım ediyorlar. Bunu anlamamız ve tedbirini almamız için Yüce Allah bunları bize anlatmaktadır. Çünkü günümüzün beşerî şeytanları, o zama­nın şeytanlarından daha etkili, dini beşerileştirmekte daha metotlu çalış­maktadırlar. Gelecekte bu daha da etkili bir şekilde devam edecektir. Şimdiki beşerî şeytanlarla geleceğin beşerî şeytanları şu ilâhî fermanı bilmelidirler: "Kur'ân'ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız" (Hicr 15/9).

Günümüzün beşerî şeytanları, zannetmesinler ki, şeytanlar Hz. Muhammed'e gelen vahye bir vesvese katmışlardır. Kendileri şimdi na­sıl katamıyorlarsa, onlar da o zaman katamamışlardır. Katmaya çalışma her peygamber döneminde olmuştur, ama bu teşebbüs her defasında ne­ticesiz kalmıştır.

2. "Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah bilendir, hikmet sahibidir."

Cin şeytanları ile insanî şeytanların katacağı beşerî arzulan, sahte düşünceleri, bâtıl hurafeleri Yüce Allah bizzat Kendisi temizlemiş, te­mizlemekte ve temizleyecektir. O dönemde ve günümüzde ilâhî vahyin, yani Kur'ân'm etrafında dolaşan bu şeytanların atacağı beşerî arzuların Kur'ân'a ulaşması mümkün değildir. Makale, kitap, medyadaki saldırıla­rın, beşerî arzu ve cehalet dolu okları Kur'ân'a ulaşmamakta, Allah'ın koruyucu duvarına çarpıp geri dönmektedir.

Yüce Allah bir taraftan onların atmak/katmak istediklerini silip atmakta, diğer taraftan da kendi âyetlerini kuvvetlendirmektedir. Hz. Peygamber döneminde ona gönderdiği vahyi hem bu şeytanî vesveseler­den uzak tutmuş, hem de ilâhî vahyin âyetleri dünya insanlığının bey­ninde sağlam bir yer edinmişti. Şeytanî vesveselerden arınmış olan vahy sağlamlaşmiş demektir. Bir de o vahyin insanlıkta sağlam bir yer edin­mesi de vardır.

Müslümanlar ve özellikle din âlimleri şunu iyi bilmelidirler: Yüce Allah, Kur'ân'ı şeytanî vesveselerden korumuş, koruyor ve koruyacaktır. Onun insanlıkta sağlam bir yer edinmesini de temin etmiş, ediyor ve edecektir. Bize düşen onun bu durumuna gölge etmemek, engel olma­mak, katkıda bulunmaktır. Örgün eğitimin mutfağında ilahiyat bilimi yapan akademisyenlerin, Kur'ân'ı iyi anlayıp iyi anlatmaları gerekiyor. Dini beşerî boyutla değil, Kur'ânî boyutla anlatmanın zaruretini duymalı ve ona göre araştırmalarını yürütmelidirler.

Bilgimizle, sağlıklı düşüncemizle, hurafelerden uzak malumatı­mızla, ileriye doğru akan sevdamızla Kur'ân'ın insanlıkta sağlam yerini devam ettirmek için omuz vermeliyiz. Vahy Hz. Peygamber'e gelirken beşerî ve cinnî şeytanların attıklarını Yüce Allah temizliyor, âyetlerini kuvvetlendiriyordu. Şimdi biz bu şeytanların attıklarını insanların beyin­lerine ulaşmadan engellemeliyiz; Kur'ân âyetlerinin sağlamlaşması için gerekli ortamı hazırlamalıyız.

Yüce Allah, şeytanların attığı vesveseleri silip süpürürken, âyetle­rini kuvvetlendirirken bilgi ve hikmet sahibi olmasına dayanmıştır. Yüce Allah demek istiyor ki, "bu işi bilgimle ve işimi yerli yerinde yapmamla gerçekleştirdim." Siz de dininizi korurken bilgi ve hikmete sahip olmalı­sınız.

"(Böyle yapar ki) şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın. Zâlimler uzak bir ayrılık içindedirler."

Şeytanın attığı vesveselere inananların psikolojik yapısını Yüce Allah vermektedir.

a) Kalplerinde hastalık olanlar

Bu insanlar maddi kalp hastaları gibi, manen kalp hastası duru­mundadır. Manevi kalp hastası olanların gönül gözü kör olmuştur; ta­mamen kötü niyetle dolmuştur. Kendisine söylenenleri anlayıp doğrusu­nu yanlışından, iyisini kötüsünden, güzelini çirkininden ayıracak durum­da değildir.

Kalplerinde şüphe olanlar ve çifte standart oynamayı ahlâk edinen münafıkların kalbi hastadır (Bakara 2/10).

b) Kalpleri katılaşanlar

Kalbin katılaşması, hakikatin oraya girememesi, ilâhî ışığa kapalı olması, anlayış kanallarının tıkalı olması, Kur'ân'ı anlamaya, onun üze­rinde düşünmeye karşı kilitli olmasıdır (Muhammed 47/24).

Yüce Allah'ın şeytanların vesvesesi konusunda imtihan ettiği kişi­lerin gönüllerinde, hem hastalık hem de katılık vardır.

Bu psikolojiye sahip olanlar için bu durum bir imtihandır. Bir ba­kıma Yüce Allah'ın şeytanın vesveselerini silmesi ve âyetlerini sağlam­laştırması, kalp hastası olanların sapıklığını artırmaktadır. Fitne imtihan anlamına geldiği gibi, sapıklık manası da vardır. Şeytanın ilâhî vahye attığı vesveselerin bu gibi insanları bir deneme niteliği vardır. Kimin kalp hastası, kimin katı kalpli, kimin hakikati anlayacak durumda olduğu bu imtihanla anlaşılmaktadır.

Her rasûl ve nebînin bir temennide bulunması, ya da okumasına şeytanın vesvese katma çabasına Yüce Allah'ın müsaade etmesinde in­sanların hasta olanları ile kaliteli olanlarını deneme amacı vardır. Yüce Allah deneme olmadan insanın bozuk olanı ile kaliteli olanının anlaşılamayacağım burada ilke haline getirmektedir. Allah, her şeyi bilmesine rağmen, denemeden kararını vermemekte ve değerlendirmesini yapma­maktadır.

İşte bu imtihanı kazanamayanlar zâlim ilan edilmektedir. Şeytanın ilâhî vahye, ya da peygamberin temenni ettiğine vesvese kattığına ina­nanlar, zâlimdirler. İmtihan kimin zâlim olup olmadığını ortaya çıkar­maktadır.

Yüce Allah, zâlimlerin uzak bir ayrılık içinde olduklarını, hakikate yaklaşamadıklarını, Allah'a uzak düştüklerini söylemektedir. Demek ki ayrılığın temelinde, ya da sebepleri arasında şeytanın vesveselerine inanmak vardır. Ayrılık önce insanların iç âleminde başlamakta, sonra sosyal hayata sıçramaktadır.

"Kendilerine ilim verilmiş olanlar da Kur'ân'ın, senin Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler de ona inansınlar; böylece kalpleri ona saygı duysun. Şüphesiz ki Allah, inananları doğru yola iletir."

a) "Kendilerine ilim verilenler" ifadesinden şunu çı­kartıyoruz: İlmin verilmesi, insanların öğretime tabi tutulması, eğitilmesi demektir. Bilgi bir taraftan verilir, öğretilir, diğer taraftan da alınır, öğ­renilir. Öğrenilmesi kesin olduğu için Yüce Allah verilmesini Öne çı­karmaktadır.

b) "Bilsinler diye."  Kendilerine  bilgi  verilenler,  bizzat kendileri bileceklerdir. Bilmekten daha ilerisini bilmeye geçiş vardır. Bilen kişi başka bir bilgiye geçebilmektedir. Geçebileceğini bu âyette Yüce Allah söylemektedir. Yüce Allah'ın 52. âyette gerçekleştirdiği uygulamanın   bir   amacı   da   bilgi   sahiplerinin   Kur'ân'ın   Allah'ın gönderdiği   hak  bir  kitap   olduğu  bilgisine   geçmeleri,   o   neticeyi çıkarmaları, hakkı tanımalarıdır,

bilmeleridir. Bilgiden bilgiye geçmesini becerenler, hakikati tanırlar.

c) "Ona inansınlar." Dikkat edilirse iman, bilme ve anlamadan sonra gelmektedir. Kur'ân'a inanmak, onun hak olduğuna dair bilgiye dayanmaktadır. İşte bu iman, tahkîkî iman denen gerçek iman olmaktadır.

d) "Böylece kalpleri ona saygı duysun." Bunun diğer anlamı, kalplerinin rahat ve huzur bulmasıdır.

Kur'ân'a karşı saygı duymanın, onunla rahat ve huzura ulaşmanın formülünü Yüce Allah burada vermektedir: Bilgi sahibi olmak, oradan başka bir bilgiye geçmek, iman etmek ve saygı duymak.

Demek ki saygının, huzurun temelinde bilgi ve iman vardır. Hele bu saygı Kur' ân' a gösterilecekse bilgi ve iman şart olmaktadır. Kur'ân'ın hak olduğunu bilmek, ona inanmak ve ona saygı duymak Yü­ce Allah'ın 52. âyetteki uygulamasının amacıdır. Hakikati bilenle bilme­yen, ona inananla inanmayan, ona saygı duyanla duymayan ortaya çık­maktadır.

e) "Şüphesiz ki Allah, inananları doğru yola iletir."

İman ettirmekle Yüce Allah o insanı doğru yola iletmedi mi? Bu­radaki iman edeni doğru yola iletmenin anlamı, imanını sağlam tutması, şüpheden arındırması, imanını davranışlarına yansıtması, aklın ve dü­şüncenin yoluna sokup takvaya ulaştırması demektir. Kur'ân'a inananla­rı, Yüce Allah'ın Kur'ân'ın çizdiği yola götürmesi, iletmesi manasına gelmektedir.

İşte bilgi, iman ve saygı Allah'ın hidâyetini getirmektedir. Din eği­timinin amacı bu bilgiyi vermek, bu imanı oluşturmak, saygı değerini ahlâka sokmak suretiyle ilâhî hidâyetin alt yapısını hazırlamaktır.

54. âyetin sonunda yer alan "doğru yol" ifadesine 53. âyetin so­nundaki "uzak bir ayrılık" ile mana verebiliriz. Zâlimler Allah'tan çok uzak bir ayrılığa düştüler; inananlar da Allah'a yakın düşmektedirler. Demek ki "doğru yol" Allah'a yaklaştıran yoldur. İşte Kur'ân, yakın düşmekle uzak düşmenin farkını gösteriyor ve yakın düşmenin şartlarını belirliyor. [42]

 

Kafirlerin Şüphesi Devam Edecektir

 

55. İnkar edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut da kısır bir günün azabı gelinceye kadar Kur'ân hakkında hep şüphe içinde olacaklardır.

Yüce Allah, Müslümanları Kur'ân'ın etrafındaki şüpheler konu­sunda uyarmaktadır. Eski peygamberlere gelen vahiyden o devrin insan­ları şüphe etmişlerdi. Aynı şüphe Kur'ân'a da başlamış, üstelik bu şüphe kıyamete kadar akıp gidecektir.

Kur'ân'in etrafındaki şüpheler akan kirli bir nehir gibi nesilden nesile intikal edecek, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılacaktır. Manevi ha­yatın en canı çıkmaz, tedavisi bulunmaz, çare alınamaz mikrobu şüphe­dir. Şüphe bir kere nefisten kalbe intikal etmeye dursun, manevi hayatın bütün dengelerini alt-üst etmektedir. Şüphe mikrobu, bir taraftan şirke, diğer taraftan inkâra götürmektedir. Şüphe mikrobunun manevi yapıya girip girmediğinin belirtilerinin en büyüklerinden biri inkârdır. Hacc 5'te şüphe, öldükten sonra dirilme konusunda ele alınırken, Hacc 55'te de Kur'ân konusunda şüphenin sürüp gittiğine işaret edilmektedir.

Şüphe öyle güçlü bir mikroptur ki, kıyamete kadar, ya da bütün ümitlerin boşa çıkacağı kısır güne kadar devam edecektir. 'akım kelimesi, aslında "çocuğu olmayan kişi" için kullanılır (Şûra 42/50). Ana-babalar çocuk doğurduğu, nesiller birbirini takip ettiği gibi günler de birbirini takip ettiğinden güne bu sıfat verilmiştir.

O günün ardından başka bir gün gelmeyeceğinden o gün 'akîm o-larak nitelendirilmiştir.[43] Râzî'ye göre yağmura sebep olmayan, ağaçlan açılamayan, hayırsız rüzgâra da "akim rüzgâr" denmektedir.

Kıyamet günü o anda yaşayan insanlar için; ama '"akîm günü" her neslin helak olması anına kadar demektir. İmansız giden fert veya grup­ların ölüm günü onlar için "'akîm günü" dür. Râzî, saat yani kıyamet ile 'akîm gününün aynı manaya gelebileceğini savunmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, şüphe vardır ki insanı hakikate götü­rür. Şüphe, kâfir, müşrik, sapık yolda olan insanın bu tür inançlarından, yolundan şüphe edip tevhîd inancına dönmesini temin ediyorsa buna "metodik şüphe" denmektedir. Bu tür şüphe, sahip olduğu inançları, fi­kirleri gözden geçirip tenkit etmeye götüren şüphedir. Ama şüphe vardır, başka fikir doğurmayı engeller, inanç ve fikirlerin doğrudan yana do­ğurmasını önler; Kıyamete kadar sürüp gider. İşte bu da insanın tüm ömrünü kapsayan, kısır gün şüphesidir.

Bilim ve din eğitimi insanın beynini ve gönlünü kısırlaştıran bu şüphe ile mücadele vermeli ve bu mücadele, eğitimin amaçları arasında yerini almalıdır. Yüce Allah, Kur'ân'da şüphe ile mücadelesini vermekte ve Hacc 5'te bunun bir örneğini bize göstermektedir.

Her düşüncenin, her tartışmanın bir çıkış noktası vardır. Ama şüp­henin çıkış noktası yoktur. Olmadığı için de insanı karanlığa bırakmak­tadır. Daha doğrusu şüphenin kendisi bir çıkış noktası olamaz; aynı za­manda kendisinden herhangi bir netice de çıkmaz, doğmaz. Onun için doğurmayan 'akîm gününe kadar sürüp gider.

Şüphe içinde olan kâfirlerin beyni ve gönlü kısırdır. Bu kısır be­yinlere hakikati sokmak eğitimin en büyük başarısı olmaktadır. Şüphe, yokluktan, inkârdan başka bir şey doğurmaz, yani canlı çocuk getiremez, hep düşük yapar. [44]

 

Hakimiyet Allah'ındır

 

56.  O gün hükümranlık Allah'ındır. Allah, onların ara­sında hükmeder. İnanıp iyi amel yapanlar nimet cennet-lerindedirler.

57.  İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara da aşağıla­tan bir azap vardır.

Âyetlerin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır:

1. "O gün hükümranlık Allah'ındır."

Ayetin bu kısmında yer alan el-mülk kelimesini âyetin de­vamı manalandırmaktadır. Mülk, "hüküm verme yetkisi" demektir.

Mahşerde insanlar arasında hüküm verme yetkisi sadece Allah'a aittir. Bu dünyada hüküm verme yetkisini bazıları paylaşmak istemiş ve öyle davranmış olabilirler ama mahşerde bu böyle olmayacaktır.

Başka bir açıdan bakarsak, Yüce Allah, insanlar arasında hükmet­me yetkisinin bir kısmını, tıpkı irade gibi bu dünyada insana vermiştir. Mesela; "Ey Dâvûd! O halde insanlar arasında adaletle hükmet" (Sâd 38/26) buyurarak Yüce Allah, hükmetme yetkisinin bir parçasını insana verdiğini ifade etmiştir.

Mülk kelimesine "egemenlik" manası da verilebilir. Bu anlamıyla mülk, "bütün işleri çekip çeviren" demektir. "O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Al­lah'a kalmıştır" (İnfitâr 82/19). İnsanlar bu dünyada belki az da olsa bir­birlerine faydalı olabilmekteler ama, orada kimse kimseye faydalı ola­mayacak, hatır edemeyecek, torpil geçemeyecek, çünkü tüm işler Al­lah'a kalacaktır. Kimsenin bir iş yapmaya gücü yetmeyecektir.

Fâtihâ 4'te yer alan "Hesap gününün Hakimi" ifadedeki  mâlik de aynı şeyi İfade etmektedir. Ceza ve mükâfata hükmedilecek günün tek hakimi Allah'tır.

Mülk kelimesinin açıklaması Fâtihâ 4'te yapılmıştır. Mülk, "ka­nun, hüküm, saltanat, devir, en yüksek otorite, güç, krallık, hükümranlık, mal sahipliği, mülkiyet hakkı" manalarına gelmektedir. Kur'ân'da ise bu kelime, "kudret ve kanun" (Yûsuf 12/101; Tâhâ 20/87; En'âm 6/75); "siyâsî erk" (Nisa 4/53; En'âm 6/73; İsrâ 17/111); "kâinatın idaresi" (A'râf 7/185); "kral" (Yûsuf 12/50); "sahip olmak" (Âl-i İmrân 3/26); "melek adı" (Zuhruf 43/77); "idare edilen" (Nahl 16/75); "kendisine sahip olmak" (A’râf 7/188) anlamlarına gelmektedir.

Âyetin bu kısmında yer alan jiijş yevmeizin "o gün" ifadesi, bir öneki âyetin sonundaki yevmun 'akîm "kısır gün"ün ne anlama geldiğini açıklamaktadır.

2. "Onların aralarında hükmeder."

Âyetin bu kısmı, yukarıda belirttiğimiz gibi, "mülk" kelimesini manalandırmaktadır. Mahşerdeki  değerlendirmeyi sadece Allah yapacak, kimin sonucunun ne olacağına O karar verecektir. Hükümranlığın birinci

şartı hükmetmektir. Beşerî manada hükümranlık sınırlarınız, hükmede­bildiğiniz yerlerdedir, âhirette hükümranlığınız yok demektir.

3. "înanıp iyi amel yapanlar nimet cennetlerindedir. înkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara da aşağılatan bir azap vardır."

îşte Allah'ın insanlar arasında, bu şekilde hüküm vereceği bu âyet­lerde açıklanmaktadır. Yüce Allah'ın, hüküm verirken dikkat edeceği şeyler şunlardır: İman, iyi amel, inkâr ve Allah'ın âyetlerini yalanlamak. Genel manada orada hüküm bu dört şey üzerinde cereyan edecektir. Ta­bii ki her şey en ince detayına kadar değerlendirmede yer alacaktır, ama ana ayrım, değerlendirme ve karar bunlar üzerinde yapılacaktır.

Hükmün sonucu, yani karar da bu âyetlerde yer almaktadır.

a) İman edip iyi amel yapanlar nimet cennetlerinde olacaklardır. "Na'îm cenneti", Yüce Allah'ın bütün nimetlerinin sergilendiği cennet olmaktadır.

İman ve iyi amel yapanlar hakkında yapılacak değerlendirmenin sonucunda verilecek olan karar bu olacaktır. Kararı bu dünyada Allah bize söylemektedir. Teşvik olsun, kulları motive olsun diye şimdiden kararını söylemektedir. însanlar iman ve iyi amellerini bilinmeyen bir geleceğe doğru yapamadıklarının farkında olsun ve ona göre yaşamlarını hazırlasınlar diye böyle yapmaktadır. Bu karara göre insanlar kendi ken­dilerini değerlendirebilirler.

b)  înkâr edip Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar hakkındaki nihâî karar, aşağılatan bir azapla muamele edilmesidir. înkâr ve ilâhî mesajları yalanlamanın sonucu da bu şekilde olacaktır. Kararın böyle çıkacağının şimdiden bildirilmesinin amacı da caydırıcı olması, insanların inkâr ve yalanlamadan kaçmalarını temin etmek amacına yöneliktir.

İnkâr ve yalanlama âhirette alçaltıcı azabı getirecektir. Bundan anlıyoruz  ki, inkâr edip yalanlayanlar,  

kendilerini   bu   dünyada alçaltmaktadırlar.

Yüce Allah, orada vereceği kararlarını Kur'ân'da peş peşe sıralar­ken, insanlara bu kararlan mukayese etme imkanını da vermektedir. Ödül ile ceza yan yana yer alırken insanda bir ritim psikolojisi de meydana getirmektedir. Çok aşırı iyimserlik de, aşın kötümserlik de meydana gelmemesi için her iki karar, psikolojik bakımdan bir denge meydana getirmektedir.

İnkârdan ve Allah'ın mesajlarını yalanlamaktan dönenlerin, nereye döndüklerini hemen oracıkta görsün ve gönlünde gerekli olan değişimi gerçekleştirsin diye bu ifadelere yer verilmektedir. Böylece bu âyetler, iman edip iyi amel yapanların da durumlarına sımsıkı bir şekilde sarılıp devam etmelerini temin etmeyi hedef almaktadır. Caydırmak ile teşvik bir arada sunulmaktadır.

Bundan hareketle, dini öğütlerde sadece cehennemi anlatıp insan­ları kötümserliğe sevk etmenin yanlış bir metot olacağı neticesine vara­biliriz. Cennet ile cehennem beraber sunulmalıdır. [45]

 

Hicretin Getirdikleri

 

58.Allah, Kendisinin yolunda hicret edip sonra öldürü­len veya ölenleri kesinlikle, güzel rızklarla rızıklan-dıracaktır. Şüphesiz ki Allah, bizzat rızk verenlerin en hayırlısıdır.

59. Onları kesinlikle hoşlanacakları bir yerde konaklatacaktır. Kuşkusuz Allah, her şeyi bilir ve son derece yumuşaktır.

60. İşte böyle. Kim kendisine yapılana denk bir karşılık verir, sonra tekrar saldırıya uğrarsa Allah ona, elbette yardım eder. Çünkü Allah, çok affedici ve çok bağışla­yıcıdır,

Hicret, hicretin ödülü, yapılana denk bir karşılık vermek, Allah'ın yardımı gibi ana konulan ele alan bu âyetlerin analizinden bazı neticeler çıkaracağız.

1. "Allah yolunda hicret edenler."

"Başka bir memlekete yerleşmek niyetiyle vatanını terk etmek" anlamına gelen hâcera kelimesi, "birbirinden ayırmak, ayrı yaşa­mak, dünyadan ayrılmak, alakasını kesmek, ümidini kesmek, vazgeç­mek, sakınmak, hukukundan vazgeçmek, teşvik etmek, saçma laf ko­nuşmak, kaçmak, oruçlu iken cinsel ilişkiden uzak durmak, dostluğu kesmek" manasını ifade etmektedir. "Göç etmek manasına" gelen hic­ret, Allah yolunda yapılınca ibadet haline gelmektedir. Her göç bir iba­det değildir, ama Allah yolunda bir niyetle yapılınca ibadettir.

Hicret kelimesi Kur'ân'da, "terk etmek" (Bakara 2/218); "yalnız bırakmak" (Nisa 4/34); "uzak durmak" (Meryem 19/46); "saçma laf ko­nuşmak" (Mü'minûn 23/67); "dönmek" ('Ankebût 29/26); "gelmek" (Haşr 59/9); "ayrılmak" (Müzzemmil 73/10); "kötü şeyleri terk etmek" (Müddessir 74/5) manalarına gelmektedir.

Bir ülkeden başka bir ülkeye göç etmenin ibadet olabilmesi için inanç özgürlüğüne yapılan bir baskının olması gerekiyor. İnanç ve ibadet özgürlüğünün bulunmadığı ve bu nedenle hayat hakkının ortadan kalktı­ğı bir ortamdan bunların bulunduğu bir ortama Allah için göçmek bir ibadet anlamında hicrettir. Bütün benliğinden, maddî alakalarından sıyrı­lıp Allah'a yönelmek, O'na dönmek de bir hicrettir. Bekli biz şu anda inanç ve ibadet özgürlüğünden dolayı Hz. Peygamber ve ashabı gibi hic­ret etmiyoruz ama, Hz. İbrahim'in 'Ankebût 26'da söylediği gibi "Doğrusu ben, Rabbime hicret ediyorum" demesi gibi, bütün benliğimizle Allah'a dönebilir, yönelebiliriz, "Bütün pisliklerden kaçın" (Müddessir 74/5) şeklinde Hz. Peygamber'e emredildiği gibi biz de pisliklerden, günahlardan, bâtıldan, yanlıştan ve çirkinliklerden hicret edebiliriz; bunları terk edip, güzelliklere, doğruya ve sevap getirecek olan eylemlere hicret edebiliriz.

Hicreti her an yaşayabiliriz. Nefis ülkesinden gönül ülkesine, ceha­let ülkesinden bilginin ülkesi olan beyin ülkesine hicreti her an yaşama­lıyız. Enbiyâ sûresine dönersek, 55. âyette geçen etrafında kâfirlerin şüphe ettikleri Kur'ân, insanı düşüncesizliğin, inkârın cehaletinden, ka­ranlıklarından aydınlığa götüren, hicret ettiren değişimi meydana getir­miş, getiriyor ve getirecektir. Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretinin içeriğinde bunlar vardı. Onun için o hicreti, göç manasına al­mak doğru değildir. Hicret, "inançlara özgürlük tanınmadığı ülkeden özgürlükler ülkesine, cehaletin, şirkin, inkârın, ahlâksızlığın karanlığının çöktüğü yerden aydınlık ülkesine hicret etmek"tir. Dünyayı akıl, hukuk, adalet, bilgi, sevgi, merhamet yurdu yapmak isteyen Kur'ân'ın, bağnaz­lığın, cehaletin, zulmün, azgınlığın, sömürünün, hürriyetsizliğin, akılsız­lığın ortadan kalkması için verdiği mücadelede karşısına çıkan engelleri aşmak için ülke değiştirilmesine hicret diyoruz.

2. "Sonra öldürülen veya ölenleri Allah, güzel rızklarla rızıklandıracaktır. Şüphesiz ki Allah, bizzat rızk verenlerin en hayırhsıdır."

Hicret ederken insan öldürülebilir veya kendisi Ölebilir. Öldürülen şehit olmuştur. Kendi eceli ile ölenin de, Allah'ın yolunda öldüğü için ödüllendirilmesi şehitle müşterek olmaktadır. Bu insanlar inanç özgürlü­ğü yolunda öldürülmüş veya Ölmüşlerdir. Onların ödülü Allah tarafından güzel rızkla nzıklandınlmaları olacaktır. Bakara 154'te açıklandığı gibi "Allah yolunda Öldürülene ölü denmez", çünkü onlar diridirler. Diri olanlar da manen besleneceklerinden dolayı, Allah onlara güzel rızk vere­cektir.

Yüce Allah, hem bu dünyada, hem de âhirette insanları rızıklandırmakta ve rızıklandıracaktır. Nimet cennetlerinde onları dile­dikleri ile besleyecektir. Çünkü Allah rızk vermekte en üstün olandır.

3. "Onları kesinlikle hoşla­nacakları bir yerde konaklatacaktır. Kuşkusuz, Allah, her şeyi bilir ve son derece yumuşaktır." Yüce Allah, ödülünü verirken, hicret anında öldürülen veya ölenin arzusunu, isteğini, rızasını dikkate alacağını söy­lemektedir ve yerdavneh "hoşlanacakları" ifadesine yer vermesi bunun delilidir. Onların ne istediklerini Allah'a ulaştırmaları mümkün değildir; ama Allah sonsuz ilmi ile onların nelerden ve nasıl razı olacak­larını bilir ve ödül takdirini, mekan belirlemesini ona göre yapar. Bu ödülün ve mekanın tespiti O'nun alîm ve halîm sıfatlarının tezahürü ola­rak gerçekleştirilecektir.

4. "İşte böyle. Kim kendisine yapılana denk bir karşılık verir, sonra tekrar saldırıya uğrarsa, Allah elbette ona yardım eder. Çünkü Allah çok affe­dici, bağışlayıcıdır."

Yüce Allah, bu âyette hukukun önemli konularından bir tanesini daha gündeme getirmektedir: "Yapılan kötülüğe karşı denk bir ceza ve­rilmelidir." Suça denk bir cezanın verilmesi, aslında hukukta bir devrim olmuştur. Ancak suça denk bir cezayı tespit etmek de kuşkusuz en zor işlerden biridir.

Devran dönebilir. Nasıl ki mazlum olan Müslümanlar, iktidarı ele alıp zulmedenleri cezalandırma durumuna geçebilirlerse, bu sefer de cezalandırılmakta olan kâfirler de zamanla saldırıya geçebilirler. Üstün­ken zulmetmeyen Müslüman, saldırıya uğradığında Allah'ın yardımını mutlaka alacaktır. Diğer taraftan Müslümanlara saldıran bir kişi veya grup, Müslümanlığa geçince saldırıya uğrayan durumuna gelebilir. İşte bu insanlara Allah yardım edecektir. Saldıran kişi Müslümanlığa geçince affedilmelidir. Onun içindir ki Yüce Allah âyetin sonunda affedici ve bağışlayıcı sıfatını koymuştur. Önemli olan tevhîdden yana olan deği­şimdir. Bu değişim gerçekleşince geçmişteki hatalar görülmez olur ve af kapsamına girer.

Bir insana veya gruba yapılan saldırıya karşı denk bir müdafaa ile cevap verilmesine sevap yoktur ama, eğer affederse sevap vardır: "Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun ödülü Allah'a aittir. Doğrusu Allah, zâlimleri sevmez" (Şûra 42/40). "Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur (Şûra 42/41). Görüldüğü gibi zulme uğrayan, hakkını alabilir; yapılana denk bir karşılık verebilir; ama yapı­lanı affetmenin üstünlüğü ve erdemi burada özellikle vurgulanmaktadır. Aynı şekilde affetmenin, takva ve muhsin olmanın önemli kısımlarından birini teşkil ettiği Âl-i İmrân 133-134'te de açıklanmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah insanlara hukuk ile affet­menin ne anlama geldiğini, hak alırken ileri gitmemenin gerekliliğini, ama affetmenin ödülü olacağını öğretmektedir. [46]

 

Tabiat Olayları İle İlahiyatı Anlatmak

 

61.  Bu, kolaydır. Zira Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Allah her şeyi duyar ve görür.

62.  Bu, böyledir. Çünkü gerçek tanrı Allah'tır. O'ndan başka taptıkları ise bâtıldır. Kuşkusuz en yüce ve en büyük olan Allah 'tır.

63.  Allah'ın gökten yağmur yağdırdığını ve bu sebeple yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmez misin? Şüphesiz Allah lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır.

64.  Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Allah'ın hiç­bir şeye ihtiyacı yoktur ve bütün övgüler O 'nadir.

65.  Allah'ın yerde olan her şeyi, emriyle denizlerde seyreden gemileri sizin emrinize verdiğini görmüyor musun? İzni olmadan yere düşmesinler diye gök (cisim­lerini) tutar. Çünkü Allah insanlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidir.

İman edip iyi amel işleyenlere nimet cennetlerini, inkâr edenlere de alçaltıcı azabı vermek, Allah yolunda hicret edip öldürülen veya ölen­leri güzel rızklarla gidalandırmak, razı olacakları yere yerleştirmek, ken­disine saldırana denk bir şekilde karşılık verdiği halde tekrar saldırıya uğrayana yardım etmek (Hacc 22/56-60) Allah için kolaydır. İşte 61. âyetin başında yer alan zâlike bu anlama gelmektedir.

1. "bu, kolaydır; zira Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Allah her şeyi duyar ve görür."

Yüce Allah, yukarıda sıralanan şeyleri Allah'ın yapabileceğini, ge­ce ile gündüz arasındaki ilişkiyi gündeme getirerek anlatmaktadır. Her şeyi duyan ve gören Allah olduğuna göre, her şeyi yapmaya da gücü yetmektedir.

Biz bundan başka bir çıkarım da yapabiliriz: Geceyi gündüze, gündüzü geceye çeviren Allah, karanlıkta olan bir beyni ve gönlü de aydınlığa çevirebilir.

Yüce Allah, cehaletin, inkârın karanlığından bilginin ve imanın aydınlığına hicret ettirebilir. Tabiatta, yani madde âleminde bunu yapan Allah, manevî alanda yapamaz mı? Yüce Allah, insanların beyninde ve gönlünde meydana gelen tüm oluşumları duyuyor ve görüyor; tabiatta gerçekleşmekte olan değişimi nasıl meydana getiriyorsa, oradaki deği­şimi de gerçekleştirebilir.

2. "Bu, böyledir. Çünkü gerçek tanrı Allah'tır. O'ndan başka taptıkları ise bâtıldır. Kuşkusuz en Yüce ve en büyük Allah'tır."

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren insanlar, tapacakları bir tanrı aramışlardır. Bu arayış, onların doğasında yaratılıştan var olan i-nanç duygusunun harekete geçirilmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Yüce Allah insanı yaratırken onun iç âleminde, psikolojik yapısında bir manevî hücre olarak inanç duygusunu koymuş ve bu duyguya aklı ekle­yip harekete geçirme gücünü de vermiştir. Ama bu duygu aklı harekete geçirmeden, geçirmeye zaman ve fırsatı kalmadan kendisi nefsin etki­sinde kaldığı zamanlar da olmuştur.

Aklı harekete geçirdiğinde hak olan Allah'a, gerçek tanrıya vara­bilmiş ve ona inanabilmiştir. Bu işte hata olmaması için Yüce Allah, vahyini göndermiştir. Ama kimi zaman nefsin etkisi ağır gelmiş, inanç duygusunu sahte, bâtıl tanrılara doğru akıtmıştır. İşte bu âyette Yüce Allah, insanların iç âleminde olan bu faaliyetlerin bir değerlendirmesini yapmaktadır; "gerçek tanrı, tabiat olaylarını gerçekleştirendir; ama onla­rın tapındıkları tanrılar sahtedir" diyerek bizleri eğitmektedir. O'nun yüceliği ve büyüklüğü de bunu gerekli kılmaktadır. Böylece Yüce Allah, iki âyette işitme, görme, yücelik ve büyüklük sıfatlarını açıklamış ve etkinliklerini göstermiş; hak ve bâtıl, ya da gerçek ile sahte kavramlarını örneklerle açıklamış oldu. Gerçeği Allah'ta, sahteyi de insanların uydur­duklarında aramak gerekiyor.

3. "Allah'ın gökten yağmur yağdırdığını ve bu sebeple yeryüzünün yemye­şil olduğunu görmez misin? Şüphesiz ki Allah lütuf sahibidir ve her şey­den haberdardır."

Bu âyetten çıkaracağımız neticeler olacaktır:

a) Yüce Allah, tabiatın dikkatlice gözlemlenmesini istemekte, ay­rıca elem tera "görmedin mi?" derken de, dış gözlemin insan haya­tında, bilimsel araştırmada ve tabiattaki sebep sonuç ilişkisini tespit et­mekteki önemini vurgulamaktadır. Eserden müessire, yani yaratılandan yaratana gitme metodunun "dış gözlem" metodu ile başlamasına işaret edilmektedir.

b) Neyi gözleyeceğimiz de belirlenmektedir. Konu, Allah'ın gök­ten suyu indirmesi ve bu sebeple yeryüzünün yemyeşil olmasıdır. Kısaca su ile yeşilliğin, canlılığın ilişkisini gözleyip bulmaktır. Su sebep, yeryü­zünün yeşile bürünmesi de sonuçtur.

Burada sonuçtan sebebe, sebepten de diğer sebebe gitme yolu da teklif edilmektedir. Yeryüzünün yeşile bürünmesinin sebebi gökten inen su, onun sebebi de Allah'tır. "Tümevarım" dediğimiz metot, yani tek tek olaylardan kanuna varma yolu burada çalıştırılmaktadır. Aynı zamanda "tümdengelim" metodu, yani kanundan tek tek olaylara inme yolu da burada yer almaktadır. Ayette kelimelerin dizilişine bakarsak tümdenge­lim metodu öncelik kazanmış gibi görünse de, esasen "tümevarım" işle­tilmektedir.

Yüce Allah "görmez misin?" sorusu ile insanlara bir ödev vermek­tedir. Ödevin konusu, yağmurun oluşması, yeryüzüne inmesi ve inen suyun tabiata canlılık vermesidir. İnsan zihni bu ödevi yapınca, hak olan Allah'a varacak ve iman edecektir.

O zaman Allah'ın ne kadar lütufkâr ve her şeyden haberdar olduğu anlaşılmış olacaktır. Suyu indirmesiyle, yeryüzünün yeşile bürünmesi O'nun lütfü, kâinatta olan bütün olaylardan da haberdar olması O'nun diğer bir sıfatı olmaktadır.

c) "Yeryüzü yeşeriyor" ifadesinde el-ard "yeryüzü" Özne konumundadır. Sanki yeryüzü kendisi yeşile bürünmek­tedir. Sanki yeryüzü canlı bir varlık gibi hareket etmekte, yeşile bürünme işini kendisi yapmaktadır. Âyet bu yönü ile Hacc 5. âyetin son kısmına bağlı, onun bir devamı durumunda olduğunu göstermektedir. Aslında yeryüzünün yeşile bürünmesi mecazî manadadır. Su ile onu yeşile bü-ründüren Allah'tır.

4. "Göklerde ve yerde ne varsa Ö'nundur. Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve bütün övgüler O'nadır."

Tabiattaki olayları, kanunları gözlemlediğimiz ve o konular üze­rinde ödevimizi yaptığımızda ulaşacağımız neticeyi de bu âyet bildir­mektedir. "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'a aittir." Kâinatın sahibi, hâkimi, yöneticisi O'dur. Biraz inceden bakıldı­ğında yorumunu yapmakta olduğumuz âyetlerin bulunduğu bu sayfanın yani Hacc 56 ilâ 64. âyetlerinin bir bağlantısı olduğunu görürüz. Âhirete hükümranlık Allah'a ait olmaktadır. 56. âyetten itibaren 64. âyetleri bir daire olarak düşünürsek, dairenin başlayan noktası 56. âyet, biten kısmı da 64. âyet olmakta ve bir araya gelmektedirler.

Bütün kâinatın sahibi olan Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve yaptıkları ile övgüye layıktır.

5. "Allah'ın yerde olan her şeyi emriyle, denizlerde seyreden gemileri sizin emrinize verdiğini görmüyor musun?"

Bu âyette de Yüce Allah, kâinat ile insanın ilişkisinde gözlem ya­pılmasını ve bunların incelenmesini emretmektedir; yeryüzünde olan her şeyi insanın hizmetine sunduğunun bilinmesini istemektedir. Çünkü Al­lah insanı yaratmadan önce, onun yaşayabileceği maddî bir çevre yarat­mıştır. Kimi âyetlerde "yeryüzünü insan için döşek" (Bakara 2/22), kimi âyetlerde de "beşik" (Tâhâ 20/53) yaptığı anlatılmıştır. Demek ki Yüce Allah, insanı yaratmadan önce onun beşiğini ve döşeğini hazırlamıştı. Bu beşik ve döşek de yeryüzünün kendisi olmaktadır. Bu konular Bakara 164, Nahl 5-15, Tâhâ, 53-55. âyetlerde açıklandığı için burada fazla iza­ha girmiyoruz.

"Denizlerde seyreden gemiler" konusunu gündeme getirmekle de Yüce Allah, cismin suda batmaması, suyun itme gücünün incelenmesini istemekte ve oradan Allah'a varılması ve bu işlerin O'nun emri ile ya­pıldığına inanılmasını istemektedir. Âyette geçendi "O'nun emri ile" ifadesinden, suya verdiği özelliği kastedilmektedir. Denizin nimetlerin­den istifade etmek, ulaşımı deniz yoluyla yapmak gibi oluşumları orada yaratan O'dur. Ayrıca gemi yapma teknolojisini de ilk defa öğreten Yü­ce Allah'tır (Hûd 11/37; Mü'minûn 23/27). Burada önemli olan gemi kavramını insanlara tanıtması, suda yüzebileceğini bildirmesi ve insanla­rın ondan çeşitli şekillerde istifade edebileceklerine dikkat çekmesidir.

Böylece Yüce Allah kara ve deniz bilimlerinin, öğretim program­larında yerini almasını istemiştir.

6. "İzni olmadan yere düşmesinler diye gök (cisimlerini) tutar. Çünkü Allah, insanlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidir."

Böylece Yüce Allah, gök cisimleri ile yerküre arasındaki ilişkinin gözlemlenmesi ve araştırılmasını istemektedir. Gezegenlerarası çekim kanunu ve onların birbirine aynı mesafede olmaları ve o şekilde kendi yörüngelerinde hareket etmeleri gibi konular, göksel bilime kalmış ve ödev olmuş konulardır.

Göksel cisimlerin durumu ile Allah arasında bir ilişkinin kurulması istenmektedir. Oradaki ilâhî takdiri, yani emri görmek ve o düzende, dengede ilâhî kudreti fark edip imana gelmek Bakara 164 ve Tâhâ 54'e göre akla düşmektedir.

Bütün bunlar niçindir? Sorunun cevabı Hacc 65'in sonundaki cüm­lede yatmaktadır. Allah'ın insanlara olan şefkati ve merhametidir. İnsan bütün kâinatı gözleyip incelerken Allah'ın kendisine olan şefkatini ve merhametini görmeli, anlamalı ve fark etmelidir. İnsana sunduğu tüm nimetler, O'nun şefkati ve merhameti gereğidir. Ayrıca bu âyetler, tabiat bilimleri ile dinin ayrı olmadığını, o bilimleri yapmayı Allah'ın emretti­ğini, o kanunları da Allah'ın yarattığını bildirmekte, öğretmektedir. Al­lah'ın yarattığı ve takdirinden çıkan her şey dinin kapsamına girer. Keş­ke inananlar ve inanmayanlar bunu anlasalardı. [47]

 

İnsanın Nankörlüğü

 

66. Size hayat veren, sorara öldüren, sonra yine dirilte­cek olan Allah'tır. Gerçekten insan çok nankördür.

Yüce Allah 61-65. âyetlerde insan için bu dünyayı bir beşik ve bir döşek olarak yaratıp hizmetine sunduğunu açıklamıştı. Tüm tabiat olay­larını insanın hizmetine sunduğunu, ona baş eğdirdiğini, onun önüne araştıracağı bir kitap olarak koyduğunu, onu araştırıp sahibini tanıma ödevini verdiğini belirtmişti.

Ardından 66. âyette Yüce Allah, beşiği ve döşeği hazır insan de­nen varlığa hayat verip yarattığını gündeme getirmektedir. Böylece insa­nın varolma, Ölme ve tekrar âhirette dirilme safhalarına bakarak şükret­mesini, inanmasını istemektedir.

Bize göre 61-66. âyetlere genel olarak bakarsak "uzaktan yakına" metodunu görebiliriz. Yani Yüce Allah, önce dış âlemdeki kanunları, sonra da insanın kendisi ile ilgili konulan ele almıştır ve dersini o şekil­de vermiştir.

İnsanın varolması, başlı başına ona bahşedilen bir nimettir. Varlı­ğın amacı, varlığı kendisine vereni bulup O'na inanmak, O'nu tanımak ve O'na tapınmaktır. Bunları yapınca sahip olduğu nimete de bir çeşit şükretmiş olmaktadır.

Yüce Allah, Bakara 28'de bu üçlü safhaya baştan "yokluğu" da ilâve etmektedir. "Orada yoktunuz, var ettik; sonra öldürüp sonra dirilte­ceğiz" denmekte ve ardından 29. âyette yeryüzünde olan her şeyin insan için yaratıldığına işaret edilmektedir. Mülk 2'de de insanlardan kimlerin amel bakımından daha iyi olduğunu denemek için yoklukla varlığın ya­ratıldığına dikkat çekilmektedir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 66. âyet aslında Hacc 5. âyetin bir devamı mahiyetindedir. Orada öldükten sonra dirilme konu­sunda şüphe edenlerin şüphesini gidermek için insanın yaratılışının safhalan anlatılmaktadır. Anne karnında ve dünyaya geldikten sonraki saf­haları, erken yaşlarda veya daha geç ölümü gündeme bir delil niteliğinde getirilmektedir.

Fakat insanoğlu kendi durumuna bakıp değerlendirip şükretme yo­lunu seçmediğinden dolayı derin bir nankörlüğe düşmektedir. Dünyaya gelmesi ve varolması kadar önemli olan olgu, öldükten sonra yok olma­ması yani tekrar diriltilmesi olgusudur. Yok olmak kadar kötü bir şey var mıdır? Tekrar diriltileceğinin kendisine müjdelenmesi, insanın varoluşu kadar kendisine önemli bir lütuf olduğunu fark etmesi için bu âyet gön­derilmiştir.

Kendisini kendisine bir lütuf olarak sunan Allah'a inanmayıp say­gısızlık eden insan "nankör" olarak damgalanmaktadır. Âyet bu damgayı yemememiz için bize Öğretide ve uyanda bulunmaktadır. [48]

 

Peygamber'in Görevi Ve Mücâdele Taktiği

 

67.  Biz, her ümmete, uygulayacakları bir ibadet şekli öğrettik. Öyle ise, onların bu konuda seninle çekişmele­rine müsaade etme. Sen, Rabbine davet et. Zira sen ger­çekten doğru bir yoldasın.

68.  Eğer seninle mücâdeleye girişirlerse, "Allah yaptı­ğınızı çok iyi bilmektedir" de.

69. Allah kıyamet gününde, aranızda ayrılığa düştüğü­nüz konularda hükmünü verecektir.

70.  Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini bilmez misin? Şüphesiz bunların tamamı bir kitaptadır. Bu iş, Allah'a kolaydır.

Âyetlerin açıklamasından çıkaracağımız neticeler olacaktır:

1. "Biz her ümmete uygulayacakları bir ibadet şekli öğrettik."

Âyetin bu kısmında geçen ce'alnâ fiiline "hükmettik, tayin ettik, belirledik ve öğrettik" manalarını vermemiz mümkündür. Bu fiil Hacc 34'te de geçmekte ve "farz kılmak, hükmetmek" anlamlarına gel­mektedir.

Her iki âyette pî ümmet ve mensek kelimeleri de geçmektedir. Demek ki her iki âyetin baş kısımlarının kurgusu aynı kelimelerden oluşmuştur.

Şimdi âyetin bu kısmında yer alan mensek kelimesinin geniş açıklaması En'âm 162'de yapılmıştır. "Allah'a kulluk etmek, güzel fiil­lerle Allah'a yaklaşmak, kurban kesmek, elbiseyi su ile yıkayıp temiz­lemek, yeri verimli kılmak için gübrelemek, güzel iş ve yollara devam etmek" manasına gelen neseke fiili, çeşitli kalıplarla çeşitli manalar kazanmaktadır.

Hacc 34'te bu kelimenin "kurban" anlamına geldiği âyetin deva­mına göre kesindir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette hangi mana­ya geldiği konusunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

İbn Abbâs, "kurban kestikleri bayram"; Mücâhid, "kurbanların kendisi"nin kastedildiği görüşündedir. Çünkü bu kelime, kurban için kullanılır. Bu kelime ile "ibadetleri yerine getirmek için alışmış oldukla­rı, belirli yer ve zaman kastedilmiştir" diyenler oldu. İbn Abbâs'tan ge­len ve Kaffâl’in tercih ettiği mana "hukuk ve yol"dur. Bu manayı da Mâide 48'den almaktadırlar: "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik." Bu kelime her türlü ibadeti kapsa­mına almaktadır. Bunun da delili şu hadistir: Peygamberimiz, "ibadetle­rinizi benden alınız, öğreniniz" buyururken, bu kelimeyi kullanmıştır.[49]

Kısaca diyebiliriz ki, Yüce Allah her ümmete Allah'a varmak için tutacakları bir yol ve ibadet şekilleri belirlemiştir.

2. "Öyle ise, onların bu konuda seninle çekişme­lerine müsaade etme."

Âyetin bu kısmında yer alan felâ yünâzi'unneke ifadesinin esas manası "seninle çekişmesinler"dir. Ama kâfirlerin bu ifadeyi okuma durumları olmadığından manayı "seninle çekişmelerine müsaade etme" şeklinde vermeyi uygun bulduk. Kurtubî de aynı manayı benimsemiştir.

Buradaki çekişme Hz. Peygamber'i etkileyip farklı hükümler ge­tirmesini sağlama yönünde olmuştur. Hz. Peygamber'in onların istediği tarzda ibadet şekilleri getirmesi mümkün değildi. Kur'ân'ın getirdiği ibadet şekli, dünya görüşü, âhiret anlayışı ne idiyse onu uygulamak zo­runda olduğundan, onların tekliflerine, isteklerine uyması akıl dışı, din dışı bir şey olacaktı.

Kur'ân'ın başka yerlerinde de onların bu etkileme durumuna dik­kat çekilmektedir:

a) "Onlara   âyetlerimiz   açık   açık   okunduğu   zaman   bize   kavuşmayı

beklemeyenler: 'Ya bundan başka bir Kur'ân getir ya da bunu değiştir!' dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem; bu, benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü eğer Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkarım" (Yûnus 10/15).

Onların isteği o kadar ileri gitti ki, Hz. Peygamber tarafından Kur'ân'dan başka bir kitap getirilmesi, ya da onun değiştirilmesi isteğine kadar vardı. Yüce Allah, onlara nasıl cevap vereceğini de Hz. Peygam-ber'e bildirmektedir. Allah'ın vahyettiğine uyacaksın. İlâhî vahyde de­ğiştirme yapamazsın, aksi takdirde Allah'a isyan etmiş olursun.

b) "Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin istekle­rine uyma" (Câsiye 45/18).

İşte Câsiye 18'de geçen şerî'a "şeriat" kelimesi, "hukuk, yol ve ibadet şekillerinin tümü"nü ifade etmektedir. Bundan Hacc 67'e gi­dersek orada geçen mensek kelimesine de bu manayı verebiliriz. Dola­yısıyla ilgili cümleye, "her ümmete, tutacakları bir yol, bir hukuk ve bir ibadet şekli öğrettik, tayin ettik" anlamını verebiliriz.

Bu münakaşadan, tartışmadan, mücadeleden şu neticeyi de çıkar­tabiliriz: Geçmişte alışılmış olanlardan vazgeçip yeni olana intibak et­mek toplumlara çok ağır ve zor gelmiş, gelmekte ve gelecektir. Hele bu değişim dinde oluyorsa, daha da büyük tepki ile karşılanmaktadır. Deği­şimi yapacak kişi olan peygamber, Allah'ın emri ile bunu yapsa bile tepki ile karşılanmakta ve reddedilmektedir. Onun içindir ki, Yahudiler, Hz. îsâ'yı, sonra da Yahudi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed'i ve ona gelen ilâhî vahyi kabul etmemişlerdir.

İnançlı olanlar kendi dinlerine uyan bir vahiy istemişler; inanma­yacaklar da kendi hayatlarına ters düşmeyecek olan hükümleri içeren bir din arzulamışlardır. Ya inançlarına, ya da hayatına uyacak vahyi getir­mesini Hz. Peygamber'den istemişlerdi.

İşte Yüce Allah, din konusunun, vahyin ve o vahyin teklif ettiği ibadet şekillerinin tartışma alanına girmeyeceğini Hz. Peygamberce bil­dirmektedir. Peki ne yapılmalıdır? Sorunun cevabı âyetin devamında yer almaktadır:

3. "Sen Rabbine davet et. Zira sen gerçekten doğru yoldasın."

Onlarla tartışmaya girişmelerine müsaade etme, ama Rabbine ça­ğırmaya devam et. Yaptığın işte doğru yolda olup olmadığın konusunda da tereddüdün olmasın, çünkü sen doğru yoldasın.

"Sen Rabbine davet et" emrinin birkaç açıdan ele alın­ması mümkündür.

"Kendine davet etme, Rabbine davet et. Çünkü dinin koyucusu Al­lah'tır." "De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz" (Yûsuf 12/108). İşte Hz. Peygamberin üzerinde olduğu doğru yol, Allah'ın yolu, tevhidin yolu, aydınlığın yoludur. Bu yol câhil­lerin arzularının yolu olamaz, onun için Câsiye 18'de "câhillerin istekle­rine uyma" denmiştir.

Bu âyetin bize hitap ettiğini düşünerek netice çıkarmamız gereki­yor. Çünkü Hz. Muhammed vefat etmiştir; âyetin hükmünü bizler icra etmeliyiz. Bunu da din âlimi ve görevlileri yoluyla yapacağız. Bizler Allah'a davet edeceğiz. Bulunduğumuz mezhebe veya cemaate değil; tevhidin, ilâhî vahyin, Kur'ân'm yoluna davet edeceğiz. Yûnus 15'te Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e emrettiğini yerine getirmek zorundayız. "Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam."

Çekişmeyi bırakacağız, Allah'a davet edeceğiz. Önemli olan yo­lumuzun doğru yol olmasıdır, yani tevhidin, ilâhî vahyin oluşturduğu yol olmasıdır.

4. "Eğer seninle mücadeleye girişir­lerse, 'Allah yaptığınızı çok iyi bilendir' de."

Bütün tedbirlerine rağmen, yine de onlar seninle tartışmaya, çe­kişmeye ve mücadeleye devam ederlerse, Allah'ın, onların yaptıklarını çok iyi bildiğini söylemekten öteye geçme. Onların yaptıklarını Allah'ın değerlendireceğini söyleyip kenara çekil. Dînî konulan tartışma alanı haline getirme ve kendi değerlendirmene baş vurma, işi sahibine yani Allah'a bırak.

Bunu böyle yaparsan, Allah'a çağırdığını ispat etmiş olursun. Aynı metodu bizim de kullanmamız gerekiyor. Bizimle inadına çekişmeye girenleri, neticesiz kalacağını hissettiğimizde hemen onları kendi halleri ile baş başa bırakmamız gerekiyor.

5. "Allah kıyamet günün­de, aranızda ayrılığa düştüğünüz konularda hükmünü verecektir."

Demek ki, Hz. Peygamber ile ona karşı çıkanların ihtilafı bu dün­yada çözülemeyeceğinden âhirete intikal edecek ve orada Allah tarafın­dan değerlendirilip hükme bağlanacaktır. Aslında burada peygambere ve onun vahyine olan karşı çıkmaların, kıyamete kadar devam edecek oldu­ğuna bir işaret görüyoruz. Tartışma, kıyamete kadar devam edecek, han­gisinin doğru olduğuna dair hüküm de Allah tarafından âhirette verile­cektir. Bitmeyen hikaye gibi, bitmeyen tartışma olacak ve sonucu âhirete uzanacaktır.

İşte âhiret hayatının varlığındaki önem burada ortaya çıkmaktadır. Bu dünyada bitmeyen davaların, tartışmaların değerlendirilmesi orada olacaktır. Âhiret olmasaydı onlar çözümsüz kalacak ve ilâhî adalet ger­çekleşmeyecekti.

6. "Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini bilmez misin?"

Biraz önce 68. âyette "Allah yaptığınızı çok iyi bilendir" buyurulmuş, bu âyette de göklerde ve yerde her şeyi Yüce Allah'ın bil­diği gündeme getirilerek, ihtilaflarını hükme bağlarken sonsuz bilgisine dayandığı ifade edilmektedir. Her şeyi bilen Allah, aranızda bu dünyada yaptığınız tartışmaya âhirette hüküm verecektir.

Bundan şu neticeyi çıkartıyoruz: Ne kadar bilginiz varsa o nispette değerlendirip hüküm verme hakkınız ve yetkiniz olur. Hüküm, karar ve değerlendirmeler bilgiye dayanmaktadır. Hükümler, değerlendirmeler bilgi ile örülü, iç içe olmalıdır. Bilmeyenlerin siyâsî, ekonomik, askerî ve eğitimle ilgili kararları memleketi uçuruma götürür. Onun için ehil olanı bulmak gerekiyor. Ehil olmanın olmazsa olmazı da bilgidir. İşte sonsuz bilgiye sahip olan Allah, insanların kararsız bıraktıkları konular üzerine hükmünü verecektir.

7. "Şüphesiz bunların tamamı bir kitaptadır. Bu iş, Allah'a kolaydır."

İnsanların yaptıkları, kendi aralarındaki ilişkileri, peygamberlere ve dine karşı takındıkları tavırları hep bir kitapta kaydedilmektedir; kü­çük büyük ne varsa kitapta yerini almaktadır (Kehf 18/49). Aslında Al­lah, onların tamamını bilmektedir. Dünyada yapılan tartışmaların bilin­mesi ve âhirette hükme bağlanması Allah için kolaydır. Allah için kolay­lık zorluk düşünülemez, ama insanın algılaması açısından olaya bakınca böyle bir açıklama yapmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki, dini felsefeden ayıran temel öğelerden biri belki de en önemlisi âhiret hayatının olmasıdır. Âhiretle ilgili konuları gündeme getirmekle bu âyetler ilahiyat eğitimi vermektedir. Din konu­sunda yapılan tartışmalar, dünya hayatı ile sınırlı kalmayacak, âhirete intikal edip hükmünü bulacaktır. [50]

 

Müşrikin Yardımcısı Yoktur

 

71. Onlar, Allah'ı bırakıp haklarında hiçbir delil in­dirmediği ve hiçbir bilgilerinin olmadığı şeylere tapı­yorlar. Bu zâlimlerin hiçbir yardımcıları olmayacaktır.

Bu âyette üç temel konu görülmektedir: Allah'tan başka tanrılara tapanların durumu, delil anlamına gelen "sultân" ve "bilgi". Âyetten çıkaracağımız neticeler şunlardır:

1. Allah'ı bırakıp başka tanrılara tapanların zoru beyinlerindendir. Taptığı varlık hakkında insanın bilgisi olması gerekiyor. İnsan neye tap­tığını bilmezse şirke düşebilir. Bunların başına da bu gelmiştir. Böylece "tapınma bilgiye dayanmalıdır" ilkesi konmaktadır. Bilgisizlik şirkin sebebi durumundadır.

Bilgisizlik sebep, şirk sonuç olmaktadır. Şirk gönülde meydana ge­lirken, sebebi beyinde olmaktadır. Böylece beyin ile gönül arasında o-lumsuz bir ilişkiye dikkat çekilmektedir.

2. Yüce Allah, taptıkları tanrılar hakkında bir delil indirmemiştir. Allah'ın delil indirmediği bir varlığa tapınılamaz. "Delil" olarak tercüme ettiğimiz sultân kelimesinin açıklaması Hicr 42'de yapılmıştır. Biz bu­rada sadece Kur'ân'da geçen manaları vereceğiz: "Belâ, musallat etmek" (Nisa 4/90); "üstün kılmak" (Haşr 59/6); "delil" (A'râf 7/71); "nüfuz, otorite, hükümranlık" (Hicr 15/42); "ferman, mesaj" (Mü'minûn 23/45); "güç" (Rahman 55/33); "yetki" (İsrâ 17/33); "saltanat" (Hakka 69/29).

Yüce Allah'ın delil, yetki, hükümranlık indirmediği, yani verme­diği ve böyle bir donanıma sahip kılmadığı varlıklara tapmak şirktir. Allah'ın indirdiği delil ile insandaki bilginin buluşmasının olmadığı bir yerde ne tanrı ne de tapınma olur.

Bilgi ve ilâhî delil insanı Allah'a yani tevhîd inancına, tek tannya götürecektir. Delil ve bilginin birleşmesi, şirkin ortadan kalkması ve yerine tevhîd inancının gelmesidir.

Demek ki şirkin sebeplerinden bir diğeri de, Allah'ın indirdiği bir delile sahip olmamalarıdır. Kısaca, tevhîd inancı hem delile, hem de bil­giye dayanmalıdır. Delil de, bilgi de tapınılan şey hakkında olmalıdır. Şirkle mücadele veren tevhîd inancı sahipleri, bu âyetin metodundan istifade etmelidirler. Delil ve bilgi sormalıdırlar; kendileri de bilgi ve delillere göre hareket etmelidirler.

3. Şirk zulümdür (Lokman 31/13).

Şirk denen büyük günah, âhirette af kapsamına alınmayacaktır (Nisa 4/48-116). Af kapsamına alınmayan şirke sahip olan zâlimlere yardımcı da olunmayacaktır. Demek ki, şirk hem affı, hem de yardımı önlemektedir. İşte bu dünyada gönülde başlayan şirk öteki âlemde insa­nın hayatını karanlığa götürmektedir. [51]

 

Allah'ın Ayetlerine Olumsuz Tepkinin Karşılığı Cehennemdir

 

72. Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, inkâr edenlerin yüzünden, inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Al­lah 'in inkâr edenlere vaat ettiği ateş! Gidilecek ne kötü yerdir.

Âyetin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır. Âyet, tarihsel olarak Hz. Peygamber dönemindeki kâfirleri anlatarak, evrensel manada kıyamete kadar Kur'ân'a gösterilecek olan olumsuz tepkinin durumunu açıklamaktadır.

1. "Onlara, âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman."

âyâtünâ "âyetlerimiz" ifadesinden kasıt Kur'ân'dır, ilâhî vahiy ve onun insanlığa sunduğu mesajlardır. Çoğul olduğu için Kur'ân'ı ifade etmektedir. ol£ beyyinât "apaçık" kelimesinden kasıt da iki şey olabi­lir:

a) Beyyinât, kapalılığı olmayan, kolay ve anlaşılır olan demektir. O zaman bu kelimenin manasını şu âyette buluruz: "Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı düşünüsün diye kolaylaştırdık, düşünen var mı?" (Kamer 54/17).

b) Beyyinât, insan aklına ters düşen hiçbir hükme sahip değildir. Bağımsız çalışan akıl, Kur'ân'da çelişik, insana fayda sağlamayan hiçbir hüküm, açıklama ve bilgi bulamaz. İnsanın doğası ile çatışan hiçbir açık­lamayı onda bulmak mümkün değildir. Kur'ân, ilâhî kaynaklı olduğu için, bütün hükümleri çıplaktır, üzerinde örtü yoktur ve insan aklını mu­hatap almaktadır.

Ayetlerin apaçık okunması, âyetlerin öğretilmesi demektir. Oku­nan bir bilgi, dinleyene öğretilmektedir anlamına gelmektedir. Kur'ân okulu ilâhî vahyi apaçık okuyup öğretmektedir. Bundan şu ilkeyi din eğitimi için çıkartıyoruz: Allah'ın âyetlerini halka apaçık bir şekilde an­latıp, açıklayıp öğretmeliyiz.

Dinin bilimini yapan, üreten, yani onun mutfağında bulunanlar ilâ-hîyatm konularını açık, net ve kapalılıktan uzak bir şekilde yazmalıdır­lar. Bu mutfakta üretilen bilgilerin servisini halka yapan yaygın eğitim­deki görevliler de konuları net ve Kur'ân kaynaklı, apaçık olarak anlat­malıdırlar. Şunu iyi bilmelidirler: Kur'ân'da halka anlatılmayacak, anla­tılmasında sakınca bulunan hiçbir âyet, bilgi, konu yoktur. "Bu konular âlimler arasında tartışmalı, halka anlatılmamak" denecek hiçbir konu yoktur. Konulan bu hale getirenler, ilâhîyatm mutfağında bulunan ve bir şeyler ürettiğini söyleyen, kafaları karışık, Kur'ân'ı anlamayan, ama anladığım sananlardır.

Bir taraftan sosyoloji, psikoloji ve eğitim bilmeyenler Kur'ân'da birbirinin hükmünü kaldıran âyetlerin olduğunu, yani "nâsih-mensûh" bulunduğunu söylemiş; diğer taraftan kendi bilgisinin yetersizliğini Kur'ân'a atarak onda çözülemeyen, çözülmesi zor olan "müşkil âyet ve konu"larm olduğunu söylemişlerdir. Hiçbir zaman kendi yetersizliklerini düşünmemiş, kabahati hep Allah'ta ve O'nun Kur'ân'ında aramaya ça­lışmışlardır.

2. "İnkâr edenlerin yüzünden, inkâr­larını anlarsın."

Ayetin bu kısmı, psikolojik analiz yapmaktadır. İnsanın iç alemin­deki durum, yani inkar, ya da iman insanın yüzüne yansımakta, yüze şekil vermektedir. Yüze yansımadan önce, kanın sirkülasyonunu, dolaşımını etkilemekte, bu etki de yüze yansımaktadır. Çünkü insanın duy­duğu her ne varsa kalbi harekete geçirmekte, onun atışını hızlandırmak­ta, hızlanan kalp atışları, kanın dolaşımını etkilemekte, sonuçta duyulan hissi yüze taşımaktadır. Kur'ân'da bu durumu bize anlatan başka âyetler de vardır.

a) "Gerçek Müminlerin, Allah a-nıldığı zaman yürekleri titrer" (Enfâl 8/2).

b) "Allah, sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bı­kılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerine saygı duyanların bu kitabın etkisinden tüyleri ürperir; derken hem bedenleri hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar" (Zümer 39/23).

c) "Onların nişanlan yüzlerindeki secde izidir" (Fetih 48/29). '

Demek ki, ister iyi manada, isterse kötü manada olsun, insanın iç âlemi yüzüne yansımaktadır. Yüzdeki oluşumlar, iç âlemdeki mutluluğu, sıkıntıyı, dertleri, fırtınaları, imanı, inkârı yansıtmaktadır. Yüze bakınca, içi tanımış oluruz.

Onun içindir ki, Yüce Allah yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 72'de, "kâfirlerin yüzünden içlerindeki inkârı tanıyabilirsin" demektir. Alimler âyetin bu kısmım şöyle açıklamışlardır: Âyetin bu cümlesine Kelbî, "Sen onların yüzlerinde, Kur'ân'dan hoşlanmadıklarının işaretle­rini görürsün"; İbn Abbâs, "Sen onların yüzlerinde zorbalık ve kibir işa­retleri görürsün"; Mukâtil, "Onların, Kur'ân'ın Allah'tan olduğunu inkâr ettiklerini tanırsın" manasını vermiştir[52].

Demek ki imanın nuru, inkârın da karanlığı yüzden okunur, bilinir, anlaşılır, fark edilir. Yüz, iç alemdekinin sembollerini taşıyan bir göster­ge niteliğindedir.

3. "Neredeyse, kendilerine âyet­lerimizi okuyanlara saldıracaklar."

Onların iç âlem, yani gönüllerindeki inkar, şişedeki alkol gibi içil­diğinde durmamakta, onları harekete geçirip kendilerini Kur'ân'ı okuyana saldirtacaktır. Bu ifade, inkârın eyleme dönüşümünün çizgisini ver­mektedir. es-satv kelimesi, "kıskıvrak yakalamak, üzerine çullan­mak" demektir. İnkâr, içlerinde düşmanlığa dönüşünce, pusuda avını bekleyen vahşi bir hayvan gibi avının üzerine çullanmak arzusunu uyan­dırmaktadır.

Yüce Allah, burada inanç farklılıklarının neler oluşturduğunu, kâ­firin ilâhî mesajlara nasıl karşı çıktığının ve düşmanca davrandığının analizini yapmaktadır. Bir davranış psikolojisi niteliğini taşıyan bu âyet, dini öğreten ve tebliğ edenler için bir ön uyarı, tedbir almaları İçin de bir çıkış noktası sunmaktadır.

4. "De ki: Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah'ın inkâr edenlere vaat ettiği ateş! Gidilecek ne kötü yerdir orası!"

Yüce Allah Hz. Peygamber'den, kendilerine Allah'ın mesajlarını okuyan, öğretenlere karşı sinelerinde duydukları nefreti, avının üzerine çullanmak üzere pusuya yatan bir vahşi hayvan gibi bir duruma gelen kâfirlere, bundan daha kötüsünün ateş olduğunu söylemesini istemekte­dir. Her şeyi yakıp kül eden, yaktığı şeyin tabiatım değiştiren ateş, bun­dan daha kötüdür.

Bunun anlamı, yüzden okunacak kadar, üzerine atılacak kadar şid­detli olan inkâr aslında cehennem ateşini yakmaktadır. Cehennem ateşi, onun gönlünde yanmakta ve bu ateş âhirete kadar devam etmektedir.

Diğer taraftan Yüce Allah, kâfirlere kötü ve daha kötüyü öğret­mektedir. Kötü, daha kötüyü getirmektedir. İnkâr ve düşmanlık kötü, ama daha kötüsü ise ateştir. Ayrıca cehennemin gidilecek en kötü yer olduğu değerlendirmesi de burada yapılmaktadır.

Bu bilgilendirmelerin amacı, kâfiri inkarından vazgeçirmek, eğer vazgeçmezse ileride cezalandırmanın haklılığı için bilgilendirmenin ya­pılmasıdır; mahşerde "biz bunları bilmiyorduk, kimse bize öğretmedi" şeklindeki mazereti ortadan kaldırmaktır.

Günümüzde tefrika çukuruna düşmüş, dini içtihat seviyesinde öğ­retip öğrenenler Kur'ân'a tahammül edememekte, nefretleri yüzlerinden okunmaktadır. Kimi zaman, kimileri: "Bırak o âyeti; sen eski âlimlerden

daha iyi mi anlıyorsun?" diyor ve Kur'ân'in kapağını bile açmaktan çe­kiniyorlar. Bunların yanlış düşünüp, yanlış yaptıklarını bu âyet sayesinde haber vermek zorundayız.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah bize ve bizden sonraki ne­sillere, Kendi âyetlerine nasıl olumsuz tepki gösterildiğini anlatmaktadır. Peygamberimizin döneminde öyle oldu, gelecekte de öyle olacaktır. Kö­tü daima iyiye düşman olacak, ama hiçbir zaman eyleminde başarıya ulaşamayacaktır. Kötülerin eylemleri kendi kendilerini yakıp kül eden ateş olacak, sönmeyen bir ateş gibi içlerinde yanmaya devam edip gide­cektir. Bu âyet, pusuya yatan kötülerin ağına düşmemek için müminleri de bilinçlendirmekte, pusuda yatmakta olan kâfirin avı olmamak için uyanda bulunmaktadır. [53]

 

Şirkin Sebepleri

 

73. Ey insanlar! Bir örnek verildi; onu dikkatle dinle­yin. Allah'tan başka taptıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği daha yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri alamazlar. İste­yen de âciz, kendinden istenen de.

74. Onlar Allah'ı gereği gibi takdir etmediler. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, çok üstündür.

75. Allah, meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

76. Onların önlerindekini de, arkalanndakini de bilir. Bütün işler Allah 'a döndürülür.

Öyle anlaşılıyor ki yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyetler as­lında, 71. âyetin devamı durumundadır. Çünkü 71. âyette Allah'ı bırakıp, Allah'ın kedisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin bile tanrıları hak­kında bilgisi olmadığı sahte tanrılara tapmalarının bir örnekle açıklaması yapılmakta ve bu şirkin sebeplerine gidilmektedir. Âyetlerin analizi ya­pılırken bu sebepler ortaya çıkacaktır.

1. "Ey insanlar! Bir örnek verildi; onu dikkatle dinleyin."

Ayetin bu kısmı eğitim bakımından çok önemli bir ilkeyi koymak­tadır:

a) Konuları insanların beynine iyi yerleştirebilmek için örneklerle anlatmak önemli bir yoldur. Örnekler, konuyu anlaşılır hale getirecektir. Yüce Allah, bazı konulan bilimsel manada örnek konularla anlatır. Me­sela, Hacc sûresinin 5. âyetinde, öldükten sonra dirilme konusunda şüp­he içinde olanlara insanın yaratılışı ile, kurumuş topraklara su inince canlanmayı örnek konular olarak anlatır ve onu ispat eder. Aynı şekilde Yüce Allah, Bakara 26'da sivrisineği ve onun ötesinde bir varlığı örnek vermekten çekinmeyeceğini beyan etmektedir. Maddî örnekleri zikrede­rek, manevî konuları açıklamak, anlatmak, maddî alandan manevî alana geçişi sağlar.

b) Ayet, verilen örneğin dikkatle dinlenmesi emrini vermektedir. Öğretene örnek verme düşerken, öğrenene de dinlemek düşer. Burada örneğin kulağa, yani kulak denen duyu organına hitap edildiğini görüyo­ruz. Öğrenim faaliyetinde kulak, dinlemenin önemini gündeme getirmektedir. Öğrenmek istiyorsan dinleyeceksin; aksi takdirde yanlış yap­man, câhil kalman kuvvetle muhtemeldir.

Dinlemek, dikkat etmek anlamını da taşımaktadır. Yüce Allah bu emri ile insanların, anlatılan örneğe alaka duyup dikkatle dinlemelerini istemektedir.

2. "Allah'tan başka taptıklannız bunun için bir araya gel­seler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu ondan geri alamazlar."

Yüce Allah, müşriklere verdiği örnekle, yaratma olgusuna dikkat çekmektedir. Tapınılan tanrı, yaratmayı gerçekleştirmeli, yaratmaya gü­cü yetmeli ve yarattığı bir şey olmalıdır. Tapınmaya layık olan varlık yoktan bir varlığı yaratıp ona hayat vermelidir. Yüce Allah, yarattıkları­nın en küçüklerinden biri olan sineği bile örnek olarak vermektedir.

Sahte tanrılara meydan okuyarak, tamamı bir araya gelse bile bir sineği, Allah'ın yarattığı bir maddeyi kullanmadan asla yaratamayacak­larını söylemektedir. Değil sineği yaratmak, sinek onların üzerine konup bir şey kapsa, onu geri almaya dahi güçleri yetmeyecektir. Sineği yara­tamayan, sineğin kaptığını geri alamayan sahte tanrılara tapmanın ne kadar akıl dışı bir şey olduğunu işte bu âyetlerinde Yüce Allah bize öğ­retmektedir.

3. "isteyen de âciz, kendinden istenen de."

Tapınılan, dua edilen, istenen varlıklar sahte tanrılar olmaktadır. İsteyen ise müşriklerdir. İsteyen insanlar âciz olduklarından istiyorlar; istenen de tanrı edinilendir. Tanrılar istenileni veremediği için âciz du­ruma düşmektedir.

Eğer tapınılan tanrılar cansız putlar ise, onlar için kuvvetlilik, za­yıflık düşünülemez. Canlı bir varlık için bu özellikler düşünülebilir. Demek ki toplanıp bir sinek yaratması istenen sahte tanrılara, cansız puta canlı varlığın özelliği verilebilir. Mesela: Râzî'nin dediği gibi, münazara anında karşısındakine: "Bu görüş ne kadar zayıf denir. Aslında görü­şün, delilin kendisi için zayıflık, kuvvetlilik söz konusu değildir. Ona bu özellikler mecazî anlamda verilmektedir. Onun için zayıflık ve güçlülük cansız putlar için mecazî anlamda söylenebilir.

Böylece Yüce Allah, müşriklerin inançlarında yanıldıklarını, ya­ratma olgusundaki "güç" meselesine vurgu yaparak hatırlatmakta ve böyle bir kabulün yanlışlığını ortaya koymaktadır.

4. "Onlar Allah'ı gereği gibi tak-dir edemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, çok üstündür."

Âciz olan sahte tanrılara tapmanın bir sebebi de bu âyette veril­mektedir. Allah'ı gereği gibi takdir edememe bu sebebi teşkil etmekte­dir. Allah'ın kuvvetini ve üstünlüğünü takdir edemedikleri, yani değer­lendiremediklerinden şirke sapmış oldular. Bunda şu ders verilmektedir: "Tapınılan tanrı en güçlü ve en üstün olmalıdır." Bu ders, kendini bir tanrıya doğru akıtma ihtiyacı olan inanç duygusunu yönlendirmekte, ona rehberlik etmektedir.

Allah'ı gereği gibi takdir edememe, inanç duygusunu sahte tanrıla­ra doğru yönlendirmekte ve böylece en büyük sapıklık dediğimiz şirke sebep olmaktadır.

Buradaki kadera fiili, "takdir etmek, değerlendirmek, kıymetini bilmek" anlamına gelmektedir. Hatalı değerlendirmenin doğru neticeye varması mümkün değildir. Değerlendirmedeki hatalar, hem insanların inançlarını derinden sarsmakta, hem de devletin işlerinin yürümesini engellemektedir. İşlerinde ehil olanı bulmak için, insanlar hakkında de­ğerlendirmeleri iyi yapmak gerekiyor. Devlet işlerinin, değerlendirme­deki hatalar neticesinde ehil olmayanlara verilmesi, toplumun hayatın­dan bir damarı kesip götürmektedir.

Eğitimdeki değerlendirme hataları, nice kabiliyetlerin sönüp git­mesine, toplumun değerlerinin kaybolmasına neden olmaktadır. Al­lah'ını yeteri kadar değerlendiremeyenler, peygamberlerini ve insanları­nı değerlendirebilirler mi? Şirk denen inanç kirliliğinin altında yatan sebeplerden biri de budur.

5. "Allah, melek­lerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah işitendir, gören­dir."

Bu âyetin iniş sebebini âlimler şöyle tesbit etmişlerdir: Velîd b. Muğîre: "Kur'ân, aramızdan gele gele ona mı indi?" deyince Yüce Allah bu âyeti indirdi[54].

Allah'ı hakkı ile takdir edememeleri, peygamberi de takdir etme­melerine yansımıştı. Hz. Muhammed'e peygamberliğin verilmesini ona yakıştıramadılar. Yüce Allah'ın buradaki seçme eylemini, takdirini be­ğenmediler. Hz. Muhammed'in peygamberliğine hâlâ inanmayan Yahu­di ve Hıristiyanlar da aynı yanılgı içindedirler. Onlar meleklerden pey­gamber gelmesini istiyorlardı ve böyle bir beklenti içindeydiler. Kendi­leri gibi bir beşerin peygamber olmasına akıl erdiremiyor ve onu hazme-demiyorlardı.

Yüce Allah, melekleri elçi olarak gönderirken, onları "insan pey­gamber" anlamında gelen elçi olarak göndermemektedir. Çünkü melek­ler, kötü ile iyi arasında tercih yapma seçeneğine sahip değillerdir. İn­sanların sorunlarını, bir insan gibi bilemezler. İnsanları ancak insan olan tanır ve anlar. İnsanlara, insan olmayan birini peygamber olarak gön­dermek, sorunların çözümsüz kalması demektir. Elçinin, getirdiği dinin ilkelerini, hükümlerini önce kendisinin uygulaması gerekiyor. Evlene­meyen, yemeyen, içmeyen, günah işleme imkanı olmayan bir varlığı, bunları yapana peygamber göndermek elbetteki doğru olmayacaktı. İşte Kur'ân'ı getiren Cebrâîl, Hakka 40'da "şerefli bir elçi" olarak nitelendi­rilmektedir. Demek ki peygamber anlamında elçi başka bir şey, melek anlamında elçi başka bir şeydir. Onların elçiliklerinin alanı ve niteliği farklıdır. Yüce Allah, kimin peygamber anlamında elçi olup olmayaca­ğını bilir ve onu seçer.

Bu elçi seçme eyleminde tek yetki sahibi Allah'tır. Bu konuda O'nu etkilemek hiç kimse için sözkonusu olamaz. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur. İnsanların ihtiyaçlarını hem duyan, hem de görendir. Bundan önceki iki âyette tanrılık esası ele alınmış, şirk ve tevhîd inancı­na dikkat çekilmişti. Bu âyette de peygamberlik müessesesi ele alınmak­tadır. Onların takdir edememelerindeki yetersizliğin peygamberlik mü­essesesine yansıdığını göstermektedir.

6. "Onlann önündekini de, arkalarındakini de bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür."

mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm ifadesine âlimler farklı manalar yüklemişlerdir. Bunun açıklamasını Bakara 255'te yaptık ve farklı görüşleri de anlattık.

Burada söyleyeceğimiz şudur: Yüce Allah olmuş, olmakta olanları ve olacak olanları da bilir. Sahte tanrılar bu şeklide bir bilgiye sahip de­ğillerdir. Aynı zamanda her şeyi bilen ve özel anlamda insanların ihti­yaçlarını, sorunlarını tam anlamı ile bilen Allah kimi peygamber seçece­ğine de karar verme yetkisine sahiptir. Bütün işler O'na döndürülür, döndürülecektir. Çünkü Hadîd 3'e göre en son kalacak O'dur. Necm 42'ye göre de en son varış O'na olacaktır. Biz nereye varacaksak, en son kalacak kim ise bütün işler de oraya dönecektir.

Böylece Yüce Allah, bu âyetinde bize ilahiyatın çok önemli konu­larını öğretmiştir. Şirk, tevhîd inancı, Allah'ı hakkı ile takdir etmek, peygamberlik seçimi gibi konular işlenmiştir. Burada Yüce Allah'ın konulan açıklama tarzı din âlim ve görevlilerine hem bilgi kaynağı hem de metot kaynağı olmalıdır.

 

Kurtuluşa Giden Yol

 

77. Ey iman edenler! Rükû' edin, secdeye kapanın. Rabbinize kulluk edin. İyi işler yapın ki kurtuluşa eresiniz.

78. Allah uğrunda, hakkını vererek cihâd edin. O, sizi seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde de böyleydi. Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, Allah  gerek daha  önce  gelmiş  kitaplarda,   gerekse Kur'ân'da size Müslümanlar adını verdi. Öyleyse na­mazı kılın, zekatı verin ve Allah 'a sımsıkı sarılın. O, si­zin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır; ne güzel yardımcı­dır.

Şimdi 71. âyete dönersek, oradan 77. âyete kadar geçen 6 âyette konular genelde şirk koşmak, Allah'ın âyetlerine ve onları öğretenlere gösterilen olumsuz tepki, kâfirlerin psikolojik durumlarının yüzlerine yansıması, onlara verilecek ceza, müşriklere yanlış yolda olduklarını bildirerek meydan okuma, Allah'ı hakkı ile takdir edememeleri nedeniy­le bu duruma düştükleri, delil ve bilgiye sahip olmamaları, Allah'ın sı­fatlarının bir kısmı, peygamberin seçimi gibi çok önemli konular ele alınmıştır.

Bu konuların gündeme getirilmesinin ardından şimdi de müminleri kurtuluşa, zafere, mutluluğa götürecek olan ameller ele alınmaktadır, Kısaca uluhiyet, yani Allah'ın varlığı ve sıfatları ile ilgili konular, nü­büvvet yani peygamberlik ve nihayet saadete giden konular gündeme getirilmiştir. Nedir müminleri mutluluğa götürecek olan eylemler? Âyet­lerin analizini yaparak cevabımızı bulabiliriz:

"Ey iman edenler! Rükû' edin, secdeye kapanın. Rabbinize kulluk edin. İyi işler yapın ki kurtuluşa eresiniz."

a) "Rükû' edin ve secdeye kapanın."

Bu emri âlimler, namaz kılmak anlamına almışlar ve bu iki emrin namazın olmazsa olmaz iki farzını teşkil ettiğini söylemişlerdir. Âlimle­rin bu yorumuna katıldığımızı belirterek, başka bir açılım yapmayı uygun buluyoruz. Çünkü Yüce Allah, bir sonraki, 78. âyette zaten namaz kılmayı emretmektedir. O zaman tekrar olmaz mı? Ayrıca eğer buradaki rükû' ve secde namaz ise, neden ardından Allah'a kulluk gelmiştir? Hal­buki önce kulluk edin emri gelip, sonra namaz kılmak gelmeli değil miydi?

Bizim açılımımız şudur: Yalnız Allah'a tapınmadan önce, rükû* ve secde, imana mani olan "kibrin" kırılışıdır, ortadan kaldırılmasıdır. Na­mazda hareketlerle gösterilen rükû' ve secdenin yerine, beynin, gönlün ve nefsin, kısaca ruhun Allah'ın huzurunda eğilmesi, O'nun büyüklüğü­nü kabullenmesi, kendi aczini hissetmesidir.

Bir bakıma buradaki boyun bükmek, 73. âyetin sonundaki: "îsteyen de aciz, kendinden istenen de" ifadesinde yer alan, acziyetini hissetmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle söyler­sek, bu ifade şirkin gönülden çıkarılmasıdır. Bu açıklamamız, tartışılır olabilmesine rağmen burada, âlimlerin yorumunu kabul ederek açıkla­mayı uygun gördük.

b) "Rabbinize kulluk edin."

Bu da sadece Allah'a tapınmayı emretmekte, yani tevhîd inancına sahip olmayı hükmetmektedir. Âyetin bu kısmı, "Allah'ı bırakıp, Allah'ın kendisine hiçbir delil in­dirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar" ifadesinin yer aldığı 71. âyete bağlı olarak çalışmaktadır. Ayrıca il "Allah'ı bırakıp da yalvardıklannız" şeklinde buyuran 73. âyetin de bir devamı durumundadır.

Kısaca şöyle diyebiliriz: Müşriklerin durumu anlatıldıktan sonra müminlere sadece Allah'a kulluk etmeleri emredilmektedir. Tevhîd inanci konusunda onların düştükleri hataya düşmemeleri özellikle vurgu­lanmaktadır.

c) "İyi şeyler yapın ki kurtuluşa eresiniz."

Bizim "iyi" diye manalandırdığımız kelime âyette el-hayr olarak yer almaktadır. Bilindiği gibi "iyi" kavramının ifade ettiği anlam çok geniş ve çok değişkendir. Onun için "iyi" kavramının içini doldurmamız ve anlaşılır bir manasını vermemiz gerekiyor. İnsanı Allah'a, insanı kendisine ve diğer insanlara yaklaştıran erdemlerin ne "iyiyi işlemek" diyebiliriz. Kısaca, vahyin onayladığı, insana ve in­sanlığa faydalı olan her şey iyidir.

"İyi"nin ne olduğunu pek çok âyetten öğreniyoruz; ama toplu hal­de manasını açıklayan âyetlerden biri, Bakara 177'dır: Buna göre iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman etmek, akrabaya, yetimlere, bîçarelere, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere, özgürlüklerini vermek üzere fedakârlıkta bulunmak; namazı kılıp zekatı vermek; verdiği sözü yerine getirmek; sıkıntı, hastalık ve savaşta sabretmektir.

İyi işler yapmak, iyiyi hayata geçirmek demektir. İyi, değerlerin toplamını ifade etmektedir. Olduğu yerde duran değerler hayata geçiril­dikçe, eyleme dönüştükçe iyi işlenmiş olacak ve o değerlere can verilmiş olacaktır.

Âl-i îmrân 92'de belirtildiği gibi bir de iyiye ulaştıran ameller var­dır. Bunlardan biri de sevdiği malı vermektir. "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iyiye asla ulaşamazsınız." Bu âyette iyiye ulaşma gündeme getirilirken, Hacc 77'de iyinin hayata geçi­rilmesi vurgulanmaktadır.

Burada şu soruyu sorabiliriz: Rükû* ve secde yapmanın, Allah'a kulluk etmenin ve iyiyi hayata geçirmenin getirişi ne olacaktır? Âyetin devamı bu soruyu cevaplandırmaktadır: "Kurtuluşa eresiniz." İşte bu kurtuluş, dünya ve âhirette mutluluğa ermek, zafere ulaşmak, dünyada şeytandan, âhirette de cehennemden kurtulmaktır.

İyinin ne olduğu konusuna da bir sonraki 78. âyet ışık tutmaktadır.

2. "Allah uğrunda, hakkını vererek cihâd edin."

a) Bu âyet Hacc sûresinin son âyeti olması sebebiyle, buradaki ci­hâdın ne olduğuna açıklık getirmemiz gerekiyor. Hacc sûresinin 71-76. âyetleri arasında bahsedilen ana konular dikkate alınırsa, cihâda "şirkle mücadele" etmek manasını verebiliriz. Bu da insanın kendi içinde olan bir cihâd şekli olacağından biz buna bir çeşit "psikolojik savaş" diyebili­riz. Başkalarına tevhîd inancını öğretip şirkle mücadele verebileceğinden

dolayı tevhîd inancı uğruna yapılan her türlü eğitim faaliyetine de cihâd denebilir.

b) Allah uğruna dininde gayret sarfetmek, onun dinini yaymak, öğ­retmek de en büyük cihâd olacaktır. Furkân sûresinin 52. âyeti bu büyük cihâda dikkat çekip onu aynı zamanda emretmektedir: "Kur'ân ile onlarla büyük bir cihâd yap." O zaman cihâd, insan öldür­mek değil, insanı kazanmak anlamına gelmektedir. Kur'ân ile yapılacak cihâd, bir eğitim faaliyeti olacağından, insanı elde etme gibi önemli bir amacı taşımış olacaktır. Demek ki cehaletle mücadele bir cihâddır, hem de en büyük cihâd olmaktadır. Biz bunu biraz daha genişleterek, "ilâhî bilgiyi insanlara öğretmek Allah uğruna yapılan hakiki cihâddır" diyebi­liriz.

Kur'ân'ın iman, ahlâk, değerler anlayışını, insan hak ve özgürlük­lerini, insanı yücelten amellerini başkalarına öğretmek suretiyle onları canavarlıktan kurtarmak en büyük cihâddır. Başka bir ifadeyle iyiyi, güzeli, doğruyu, hakkı öğretmek cihâddır.

c) Nefisle mücadele de büyük bir cihâddır. "Mücâhid, Allah için nefsine karşı cihâd eden kimsedir"[55]. Hz. Peygamber Tebük gazvesinden döndüğünde şöyle buyurmuştur: "En küçük cihâddan, en büyük cihâda döndük" [56] Hz. Peygamber bu ifadesiyle nefisle mücadeleyi kastetmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette geçen hakka cihâdih ifadesini Abdullah İbn Mübarek, böyle yorumlamıştır[57].

Peygamberimizin büyük cihâd dediği nefisle mücadeleyi her an yaşamaktayız. Bu bakımdan savaş ile cihâdın farkı ortaya çıkmaktadır. Aslında savaş, insanın nefsi ile cihâdını tam yapamamasından kaynak­lanmaktadır. Hem cehaletle, hem de nefisle yapılacak olan cihâd, tam anlamı ile yapılsaydı, insanların birbirlerini öldürmek için yaptıkları sa­vaşlar azalacaktı. Ayrıca nefis ve cehaletle yapılan cihâd, ahlâkı ayakta tutacak ve onları felaha götürecekti.

d) "Zulmeden yöneticinin karşısında hakkı  söylemek" de bir cihâddır[58]. Hz. Peygamber, yapılan zulme, haksız-

lığa karşı hakkı söyleyip savunmayı cihâd olarak tanımlamıştır. Bir çeşit siyasi alanda yapılan bu cihâd, "hakkın, adaletin bayrağını ayakta tut­ma" eylemini ifade etmektedir. Bu manada alırsak Hacc sûresinin 39-40. âyetlerinde geçen insanları haksız yere yurtlarından çıkarma zulmüne karşı koymanın da bir cihâd olabileceğini söyleyebiliriz.

Kısaca diyebiliriz ki, şirkle mücadele, cehaletle mücadele, zulme karşı adaleti haykırmak cihâd kavramını manalandırmaktadır. Cihâdın ana amacı insanı öldürmek değil, insanı kazanmaktır; onu Allah'a yara­şır bir kul haline getirmektir.

3. "O, sizi seçti."

Ayetin bu kısmını, bir Önceki kısmı ile bağlantılı olarak açıklamak gerekiyor. "O, sizi seçti" ki O'nun uğruna hakkıyla cihâd edesiniz. Allah uğrunda gerçek cihadı yapabilecek olan sizler olduğunuz için sizi seç­miştir.

Buradaki "seçme" işini, "yetiştirdi, tayin etti" manasına alabiliriz. O zaman şu âyetleri buraya getirip konuyu açıklayabiliriz;

a) "İşte böylece sizin insanlığa Örnek olmanız, peygamberin de size örnek olması için sizi mutedil bir millet kıldık" (Bakara 2/143). Bizim "örnek" mana­sını verdiğimiz kelime âyette "şâhid" olarak geçmektedir. Şâhid, hem örnek hem de problemleri çözen anlamına gelmektedir. "Kıldık" diye manalandırdığımız ilki- ce'alnâ kelimesi de, "tayin ettik, yetiştirdik" demektir.

b) "Siz, insanlık için yetiştirilmiş en hayırlı milletsiniz. İyiliği emreder, kötülük­ten alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız" (Âl-i İmrân 3/110). İşte bu âyet­ler, müminlerin neden seçildiğini açıklamaktadır. İnsanlara örnek olup onların problemlerini çözmek, orta yolu izlemek, iyiliği emredip kötü­lükten sakındırmak bu seçimin temel sebeplerinden bir bölümünü teşkil etmektedir.

4. "Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedik

Âyette geçen haraç kelimesini, Bakara 286'da ve A'râf 157'de geçen ısr "ağır yük" ile manalandırmamız mümkündür. Demek ki Yüce Allah, daha önceki ümmetlere dinde bazı zorluklar, ağır yükler yüklemişti, bunları müminlerin üzerinden kaldırmıştır.

Aslında yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 78. âyetin bu bölü­münde geçen "din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi" ifadesi Bakara 286'da yapılan duanın kabul edilmesi anlamına gelmektedir: "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme."

Bu duanın kabulü mahiyetinde olan âyet, Hacc 78'dir.

Ayrıca A'râf 157. âyette de Yüce Allah, insanlar üzerindeki ağır yükleri hafifletmesini Hz. Peygamber'e emretmektedir: "Ağır yüklerini ve üzerindeki zincirleri indirir."

Geçmiş ümmetlere yüklenen ağır yükler nelerdi? Âlimler bu yük­lerin ne olduğu konusuna açılımlar getirmişlerdir. Biz onları taştırma alanına sokmadan şu âyetle cevap vermek istiyoruz: "Allah sizden hafifletmek ister, çünkü insan zayıf yara­tılmıştır" (Nisa 4/28). Yüce Allah, insanın doğasını, yani tabiatını dikka­te alarak ona görevler, sorumluluklar yüklemektedir. İnsanın doğasına ağır gelen ne varsa, bir zorluk, bir ağır yük niteliği taşımaktadır. Ölçü insanın tabiatı, doğasıdır. Mesela: Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, hak ile bâtılın ayrıldığı yerde din bir zorlama niteliği taşımaz; ama onlar ay­rılmamış ise din bir zorlama olurdu (Bk. Bakara 2/256).

Yüce Allah Enfâl 65'te savaşa çıkan müminlere bir kişiye on kâfiri tepeleme yükümlülüğünü vermişti. 66. âyette onların zayıf olduğunu bilince bunu bire iki durumuna düşürüp yükü hafifletmiştir. Son din olan ve o dini meydana getiren Kur'ân'da insanın doğasını zorlayan sorumlu­luk, hüküm ve emirlerin olmadığına işaret eden Hacc 78. âyetin bir kıs­mı, aynı zamanda dinde anlaşılmayacak hiçbir âyetin ve açıklamanın olmadığına da dikkat çekmektedir.

Yüce Allah'ın, müminlere, hatta tüm insanlığa gönderdiği dinde zorlamanın, ağır yükün olmadığını bilen din âlimleri, toplumların geliş­mesini, ilerlemesini önleyen dar kafalı insanların yetişmesini engellemeli, gelişmeye ve ilerlemeye zincir vuran hurafelerden, dinde olmayan ibadetleri gündeme sokmaktan uzak tutmalıdırlar.

Cehalet, hurafe, yanlış, batıl, kötü, çirkin şeyler toplumların geli­şimini önleyen, onların ilerlemesine engel olan ve onları geri çeken, geri kalmasına sebep olan ağırlıklar, zincirlerdir. Din bunları temizlediği için ve onların yerine tevhîd inancını, hakikati, iyiyi ve güzellikleri getirdiği için insanın sırtındaki yükleri indirmiş, kemiklerini çatırdatan, cehaleti ortadan kaldıran bilgiyi koymuştur.

Şimdi "din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi" ifadesini yorumunu yapmakta olduğumuz 77-78. â-yetlere göre yorumlayabiliriz. Kibir ortadan kalkınca, tevhîd inancı ge­reği Allah'a kulluk edince, iyi işler yapınca ve nefis ile cihâdı gerçekleş-tirince artık dinde zorun ve yükün olmadığı anlaşılacak ve din nefse ağır gelmeyecektir. Dini ağır hale getiren insanın nefsidir, yanlış inançlarıdır, hurafeleridir.

5. "Babanız İbrahim'in dininde de böyleydi."

Hz. İbrahim, burada biyolojik manada Arapların atası olmaktadır. Ancak Hz. İbrahim'e burada yüklenen babalık niteliği biyolojik olmak­tan çok manevî mana taşımaktadır. Allah'a bütün benliği ile teslim olan herkesin tevhîd inancı bakımından atası Hz. İbrahim olmaktadır. Tevhîd inancının kaynağında olan peygamberlerin ilk halkasında o bulunduğu için bu vasfı almaktadır:

Zaten Hz. İbrahim, Yüce Allah'tan O'na teslim olacak bir zürriyet istemişti (Bakara 2/128). Hz. İbrahim'in dininde de bir zorlama yoktu. Siz de o dine uymuş olunuz. Çünkü bütün dinler, hak dinler İslam'dır. İslam dini Hz. Âdem'den başlayan bir süreç niteliğinde devam etmekte­dir. O dinlerin ilkelerini Kur'ân'da bulmak mümkündür. Kur'ân'a inanıp tâbi olanlar aynı zamanda bütün peygamberlere tâbi olmuş demektir.

6. "Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, Allah daha önce de, bunda da (Kur'ân'da da) size Müslü­manlar adını verdi."

Peygamberin şahit olması, örnek olması, davalarını çözmek anla­mına gelmektedir. Bu ifade, daha önce Bakara 143'te geçen haberin bir devamı durumundadır. Peygamberi şahit, yani Örnek alan toplum, bütün aşırılıklardan, yani ifrat ve tefritten uzak olan toplumdur; dengeli bir ruh yapısına ve davranış şekline sahip olandır. Hz. Peygamber'in örnek ol­duğu, onu örnek alan Müslümanlar, bütün insanlığa örnek olmaya layık olacaklardır.

Yüce Allah, hem geçmiş peygamberlerin kitaplarında hem de Kur'ân'da tevhîd inancını benimseyen, Hz. Peygamberle beraber olan ve onu örnek alanlara Müslüman adını vermiştir.

Aynı zamanda bu ismi Bakara 128'de Hz. İbrahim koymuştu. Ama ismi koyarken ilâhî vahiy ile koyduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Diğer taraftan Tevrat'ta da Hz. Muhammed'in ümmeti anılmıştır:

"Muhammed Allah'ın peygamberidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanlan yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır" (Fetih 48/29).

Ayrıca İncil'de de gündeme getirilmiştir: "İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış (başağını çıkarmış), gittikçe onu kuvvetlen­direrek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider" (Fetih 48/29).

Görüldüğü gibi Tevrat ve İncil'de Yüce Allah Hz. Muhammed'in ümmetini, onu örnek alanları, onun dinine girenleri anmıştı.

7. "Öyleyse namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır; ne güzel yardımcıdır."

"Namazı kılın" emri, aslında "ahlâkî bakımdan duyarlı olun" an­lamına da gelmektedir. Çünkü Kur'ân'da namaz ahlâkın temelini oluş­turmaktadır: "Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten'alikoyar" ('Ânkebût 29/45).

"Zekatı veriniz." Bu emir hem malından fakirin hakkını temizlemek, hem de insanın kendi ruhunu temizlemek anlamına gelmek­tedir. Demek ki Yüce Allah burada ahlâkî duyarlılıkla ruh temizliğini yerine getirecek olan iki temel ibadeti yerine getirmeyi emretmektedir.

"Allah'a sımsıkı sarılın" emri de, "Kur'ân'a sımsıkı sa­rılın" (Al-i İmrân 3/103) anlamına gelmektedir. Kur'ân'a inanıp, onu anlayıp hayata geçirmek Allah'a sımsıkı sarılmaktır. Diğer anlamı da "Allah'a bağlanın, bütün benliğinizle Allah'a yönelin, Allah'a teslim olun" demektir.

Yüce Allah, bizim Mevlâmız, yani efendimiz, dostumuz ve yar­dımcımız olduğundan dolayı bizim iyiliğimizi istemekte, bizi iyiye, gü­zele, doğruya, hakikate yönlendirmekte ve ne yapacağımızı bildirmekte­dir. Mevlâ ve yardımcı olan, daima iyiye yönlendirir, faydalı olanı em­reder.

Netice olarak diyebiliriz ki, din eğitimcileri, bütün peygamberlerin dinlerinin özde bir olduğunu, merkezî noktayı tevhîd inancının oluştur­duğunu, her peygamberin ümmetine Müslüman dendiğini öğretmelidir­ler; namaz ve zekat ibadetlerinin görevinin ne olduğunu net bir şekilde anlatmalıdırlar; her ibadetin ferde ve topluma getirdiği yararlı şeylerin olduğunu Kur'ân'a dayalı olarak anlatmalıdırlar ve sonuçta İnsanın ha­kiki mevlâsı ve yardımcısının Allah olduğu ilkesini beyinlere kazımalıdırlar. [59]

 

Hacc Sûresinden Çıkarılan İlkeler

 

1. Tevhid İnancı İle İlgili İlkeler:

 

a) Bu sûrede, tevhîd inancı gündeme getirilerek şirkin kötülüğü ve yanlışlığı anlatılır; Allah'ı bırakıp, fayda ve zararı olmayan varlıklara tapmanın sapıklık olduğu söylenir. Tevhîd inancına inananlara farklı ödül verileceği belirtilir (âyet: 12-15).

b)  Bu sûrede, Allah'a şirk koşanların, gökten düşüp parçalanan, kendisini kuşların kaptığı biri veya rüzgarın uzaklara savurduğu bir şey gibi olduğu anlatılarak, putlardan caydırılmaktadır (âyet: 30-31).

c)  Allah'ı bırakıp tapılanların tümü bir araya gelse bir sinek bile yaratamazlar, hatta sineğin onlardan kaptığı bir şeyi geri alamazlar. Şirk koşmanın ana sebeplerinden biri Allah'ı gereği gibi takdir edememektir. Onun için iman edenler yalnız Allah'a tapınıp kulluk etmelidirler (âyet: 73-74, 77). [60]

 

2. Âhiretle İlgili İlkeler:

 

a) Kıyametin kopuşunun büyük bir deprem olduğunu, onu görenle­rin arasında bulunan kadınların kucaklarındaki çocukları atacağı, gebe olduklarını da düşürecekleri bu sûrede anlatılmaktadır. Alkol almadıkları halde insanlar sarhoş olacaklardır. Kıyamet ansızın gelecektir (âyet: 1-2, 7).

b) Öldükten sonra dirilme konusunda şüphede olanların şüphesini, anne karnında çocuğun döllenip yaratılmasını, orada geçirdiği safhaları, dünyaya geldikten sonra ölümüne kadar geçirdiği safhaları; suyun inip toprakla buluşunca yeryüzünün bitki ile bürünmesini, yani embriyoloji ve biyoloji ile gidermeye çalışmaktadır. Bilimsel bilgi ile âhirette yeni­den dirilmeyi ispat etmektedir (âyet: 5).

c)  Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükenler için dünya­da rezillik, âhirette de yakıcı azap vardır (âyet: 9).

d)  Yüce Allah, bu dünyada çok farklı inançlara ve dinlere sahip olanların arasında kıyamet gününde hükmünü vereceğini ifade etmekte­dir (âyet: 17).

e) Bu dünyada Allah hakkındaki çekişen iki gruba verilecek ceza­lar açıklanmaktadır. Başlarının üstünden kaynar su dökülecek ve buna benzer cezalar onlara verilecektir (âyet: 19-22).

f)  Ahirette mülk Allah'ındır. İman edenlerle kâfirlerin arasında hükmü O verecektir; inananlara ve iyi amel işleyenlere Ödül, kâfirlere ve Allah'ın âyetlerini yalanlayanlara da alçaltıcı azabı vereceğini söylemek­tedir (âyet: 56-57, 69). [61]

 

3. Hacla İlgili İlkeler:

 

a)  Beytullâh'ın yerini Hz. İbrahim'e Yüce Allah gösterip yeniden yapmasını emretti (âyet: 26).

b) Yüce Allah, Hz. İbrahim'e haccı ilan etmesini emretmiş ve haccın amacının ne olduğunu kısmen bildirmiştir. Hacda kurban kesip ken­dilerinin yemesini ve fakirlere vermesini muhataplarına emretmiştir (âyet: 27-28).

c)  Kirlerini giderip adaklarını yerine getirmelerini ve Eski Evi ta­vaf etmelerini emretmiştir (âyet: 29). [62]

 

4. Kurbanla İlgili İlkeler:

 

a) Yüce Allah her ümmete kurbanı farz kılmıştır (âyet: 34).

b)  Kurban kesmenin amaçları: Allah'ı zikretmek, Allah'a teslim olduğunu ispat etmek, insanın saldırganlık iç güdüsünü nötrleştirerek alçakgönüllü olmasını temin etmek, fakirlere infak etmesini sağlamak, Allah'ı büyüklemek ve şükretmektir (âyet: 34-37). [63]

 

5. Zulüm ve Savaşla İlgili İlkeler:

 

a) ibadet ve inanç özgürlüğüne mâni olmak Allah'ın yolundan in­sanları alıkoymak, insanları ülkelerinden çıkarmak zulümdür (âyet: 25, 39-40).

b)  Yüce Allah, zulme uğrayanlara savaşma iznini vermiş ve zul­mü, savaş nedeni olarak saymıştır (âyet: 39).

c)  Yüce Allah, zulme uğrayanlara yardım edeceğini ilan etmiştir (âyet: 38-39).

d) Zâlimlerle savaşıp Özgürlüklerini ve mabedlerini koruma görev­lerini Yüce Allah, iyi insanlara yüklemiştir (âyet: 40).

e)  Zulüm, bir toplumun çöküşünü hazırlayan dinamiklerden, se­beplerden biridir. Aynı zamanda zulme uğrayanların siyâsî erki eline geçirmesinin dinamiklerinden biri olmaktadır. Yüce Allah geçmişten örneklerle bunu ispatlamaktadır (âyet: 41-45, 48).

f)  Geçmişte helak olan toplumların yaşadıkları topraklan gezip in­celemek, insan gönlünün akletmesine sebep olacaktır. İbret almayan insanların gönüllerindeki gözleri kör olmuş demektir (âyet: 46). [64]

 

6. Peygamberlikle İlgili İlkeler:

 

a) Kimi peygamber seçeceğine Allah karar verir (âyet: 75).

b) Hz. Peygamber apaçık bir uyarıcıdır (âyet: 49).

c) Bütün peygamberlere vahyedilene şeytan karışmak ister ama Allah onun vahye karıştırmak istediklerinin tamamını siler ve hükümle­rinin tamamını sağlamlaştırır (âyet: 52). [65]

 

7. Sosyal Konularla İlgili İlkeler:

 

a) Allah hakkında mücadele edenler mutlaka bir bilgiye, rehbere ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmalıdırlar. Aksi takdirde kendileri şeytana tâbi olacak, insanları da yoldan çıkaracaklardır (âyet: 3, 8-9).

b) Allah uğrunda hicret edenlere çeşitli ödüller vaatedilmektedir

(âyet: 58-59).

c) Hakikate ulaşmak için ilmî gerçekleri bilmek ve gözlem meto­dunu kullanarak araştırma yapmak gerekiyor (âyet: 61-65).

d) Yüce Allah, Kendisi hakkında hakkıyla cihâd etmeyi emretmek­tedir (âyet: 78). [66]

 



[1] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/13.

[2] Zemahşerî, age, III, 4; Râzî, age, XVI, 255

[3] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/15-20.

[4] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/20-22.

[5] Muhammed Esed, Tâhâ 114. âyetteki 99. dipnot

[6] Râzî, age, XIV, 271

[7] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/23-39.

[8] Râzî, age, XVI, 274

[9] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/40-45.

[10] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/45-50.

[11] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/50-54.

[12] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/54-56.

[13] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/57-62.

[14] Bedrettin Çetiner, Kur'ân Âyetlerinin İniş Sebepleri, II, 613-614; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-'Azîm, İstanbul, 1985, V, 408'den nakil

[15] Râzî, age, XVI, 292

[16] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/63-66.

[17] Tirmizî, Tefsir, 22. sûre, 3

[18] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/67-74.

[19] Tirmizi, Tefsir 9

[20] Ebû Dâvûd, Akdiye, 15; Tirmizî, Şehâdât, 3

[21] Buhârî, Rikâk, 53; Fiten, 1; Müslim, Tâhâre, 39

[22] Müslim, Birr, 32; Tirmizî, Birr, 18.

[23] Buhârî, Hacc, 102-103; Edeb, 95; Müs­lim, Hacc, 373; Ebû Dâvûd, Menâsik, 17

[24] İbn Mâce, Menâsik, 73; Ebû Dâvûd, Savm, 5

[25] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/74-82.

[26] Süley­man Ateş, age, 11, 12. Câmi'u'l-Beyân, 30/326'dan nakil.

[27] Süleyman Ateş, age, 11, 127. Lisânü'1-Arab, 2/594-595 nakil.

[28] Süleyman, Ateş, age, 11, 127. İrşâdü'l-Akli's-Selîm, 9/205'den nakil.

[29] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/82-88.

[30] Müslim, Hacc, 138; Tirrrjizî, Hacc, 66

[31] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/88-93.

[32] Ebü'1-A'lâ Mevdûdî, Tefhîmii'l-Kur'ân, III, 356.

[33] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'ân 22/4, hadis 3171;Nesâî, Cihâd, 1

[34] Ebû Dâvûd, Vitr, 32; Nesâî, İsti'âze, 19-20

[35] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/93-106.

[36] Râzî, age, XVI, 328; Zemahşerî'den nakil.

[37] Râzî, age, XVI, 328-329.

[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/106-114.

[39] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/114-117.

[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/118-119.

[41] Kurtubî, age, XII, 127.

[42] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/120-127.

[43] Kurtubi, age, XII, 138.

[44] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/127-129.

[45] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/129-132.

[46] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/132-136.

[47] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/137-141.

[48] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/142-143.

[49] Müslim, Hacc, 310.

[50] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/143-149.

[51] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/149-150.

[52] Râzî, age, XVI, 367

[53] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/151-155.

[54] Râzî, age, XVI, 371; Kurtubî, age, XVI, 154

[55] Tirmizi, Fedâilü'l-cihâd, 2

[56] Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1/424

[57] Râzî, age, XVI, 376

[58] Müsned, V/251, 256

[59] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/160-169.

[60] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/170.

[61] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/170-171.

[62] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/171.

[63] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/171.

[64] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/171-172..

[65] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/173.

[66] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 13/173.