Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hac Sûresi - Kuran - 022Hac - 20. Sayfa

HAC SÛRESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Mecusiler. 6

Sabiiler. 7

Hac Geleneğinin Yeni İnanç Sisteminde De Korunması 10

Yalan Sözden Kaçınma Üzerine. 13

Müslümanlar Mekke'nin Fethinden Önce Hacca Gittiler Mi?. 13

Allah'ın Belirlediği Haramlara Ve Şiarlara Saygı 14

Kurban Kesmenin Hikmeti 15

İslam Öncesi Kanunların Önemi Ve Bunların Korunmasının Hikmeti: 16

Allah'ın Mü'minleri Savunması 17

Ayetlerin Kapsadığı Etkili Ve Evrensel Mesajlar. 18

Zulüm Kavramı Ve Boyutları 18

Garanik Olayı 21

Misliyle Karşılık Verme (Misilleme) 22

İslam Kolaylık Dinidir. 27

Hayır İşlemek. 28


HAC SÛRESİ

 

Kurandaki Sırası        : 22

Nüzul Sırası                : 88

Ayet Sayısı                  : 78

indiği Dönem               : Mekke       

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Tefsirini sunduğumuz bu sürede insanlar kıyametle ve onun dehşet verici sahneleriyle uyarılıyodar. Bu bağlamda yüce Allah'ın insanları ölümden sonra tekrar diriltip hesaba çe­kecek güce sahip olduğuna ilişkin kanıtlar sunuluyor. Küfür toplumunun çeşitli gruplarına ve kalplerinde hastalık bulunanlara seri eleştiriler yöneltilirken, mü'minlere övgüler yağdı­rılıyor. İlk iki grup yürek hoplatan uyanlara muhatap olurken, mü'minler topluluğu müjdey­le karşılanıyor. İnsanların Mesdd-i Haram'a girmelerine engel olan kafirler azapla tehdit ediliyorlar. Hz. ibrahim (a), Kabe ve Hac ilişkisi açıklanıyor. Bu bağlamda hac mevsimine özgü ibadet şekillerine (menasikl özellikle şirk öğelerinden ayıklandıktan sonra yeni şeri­atın kapsamına alınan kurban ibadetine değiniliyor. Muhacirlerin bu uğurda ölmeleri ya da hayatta kalmaları durumunda Allah'ın gözetimine, ilgisine ve yardımına mazhar ola­cakları müjdesi veriliyor. Müşriklerin saldırılarına ve çeşitli baskılarına maruz kalan müslü-manların mazlum oldukları vurgulanıyor. Bu durumda kendilerini savunma hakkına sahip oldukları İfade ediliyor. Müslümanların yeryüzüne egemen olmaları durumunda yönetim biçimlerini, namaz, zekat, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama gibi, sosyal mutluluğu sağlayıcı güçlü temellere dayandıracakları belirtiliyor. Kafirlerin inatçı tutumları karşısında peygamberimize Is) moral destek sağlanıyor, ona güven duygusu aşılanıyor. Evrenin dört bir yanına serpiştirilmiş ilahi azametin akıllara durgunluk veren kanıtlarına dikkat çekiliyor. Allah'ın uluhiyetini İnkar ettikleri ve O'nun elçilerini yalanladıkları için geçmiş toplulukların uğradıkları azap, bu azabın dehşet verici sahneleri hatırlatılıyor. Elçilerle kafirler arasında gerçekleşen tartışmalardan kesitler sunuluyor. Ve ardından müslümanlara yönelik derin etkili bir hitapla son buluyor sûre. işgal ettikleri konumun ve üstlendikleri misyonun önemine dikkat çekiliyor. Bu bağlamda Hz. İbrahim'in Arapların atası olduğu vurgulanıyor, in­sanlara örnek olsunlar diye.yüce Allah'ın özelde Araplara genelde bütün müslümanlara bahşettiği meziyetler gündeme getiriliyor. -.

Beğavi, Nisaburi, Zamahşeri, Tabresi, Hazin ve Nesefi gibi tefsir bilginleri Hac sûresinin Mekke inişli olduğunu belirtmişlerdir. Kimi tefsir bilginleri de sürenin bazı ayetlerinin Medi­ne döneminde indiğini İfade etmişlerdir.

Bir rivayette 19-22. ayetlerin, diğer bir rivayette 19-24. ayetlerin, bir başka rivayette de 38-41, 52-55 ve 58-60. ayetlerin Medine'de indikleri anlatılır.

Sûrenin 19. ve 24. ayetlerinin içeriği üzerinde düşünüldüğünde, bu iki ayetin üslup ve içeriklerinin onların Medine inişli olmalarından çok Mekke inişli olduklarını ortaya koyduk­ları görülecekir. 52. ye 55. ayetler de öyle......38-41, 58-60. ayetlerin üslup ve içerikleri ise,

bunların Medine İnişli olduklarını göstermektedir. Ancak Mekke'de inmiş olmaları ihtimali de vardır. Özellikler 38-41. ayetlerin üslup ve içerikleri bu ihtimali güçlendirmektedir.

Sûrenin indiği dönemle ilgili rivayetlerde hakkında herhangi bir açıklama yapılmayan ayetler de vardır ki, biz bunların içeriklerine bakarak Medine inişli olduklarını tercih ediyo­ruz. İleride de açıklayacağımız gibi bunlar 25 ve 27. ayetlerdir.

Her halükârda sürenin büyük kısmının ifade tarzı ve ayetlerinin içeriği sürenin Mekke inişli olduğuna ilişkin rivayetlerin sahihiiğini destekleyici niteliktedir. Bununla beraber süre­nin bazı ayetlerinin Medine inişli olması ihtimali de vardır. Allah doğrusunu herkesten da­ha iyi bilir.[1]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla

1- Ey insanlar, Rabbİnizden korkup sakının, çünkü Kıyamet saatinin sarsıntısı''[2] büyük bir şeydir.

2- Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş de­ğillerdir. Ancak Allah'ın azabı pek şiddetlidir.

 

Bu iki ayette, insanlar Allah'tan korkup sakınmaya (takvaya) O'nıın koyduğu sınır­ları gözetmeye teşvik ediliyorlar; Kıyamet gününün dehşetinden sakındırılıyorlar. O gün insanlar dünya hayatında yapıp ediklerinden hesaba çekileceklerdir. Bir de kıyame­tin dehşeti korkunç bir yer sarsıntısına benzetiliyor. Sarsıntının şiddetinden analar yav­rularını unutacak, gebeler yüklerini düşüreceklerdir. Şarap içmemiş olmakla birlikte in­sanlar sarhoşlar gibi davranacaklardır. Bu içinde bulundukları korkunç sahnenin bir so­nucudur.

Birden çok tefsir bilgini[3] bu iki ayetin yahudi kökenli Muslaîik oğullarına yönelik harekatın sürdüğü gecelerin birinde indiğini rivayet etmişlerdir. Buna göre Rasulullah (s) inen ayetleri müslümanlara okumuş ve birçok müslüman ağlamaya başlamıştır. Bu rivayet söz konusu iki ayetin Medine inişli olmasını gerektirir. Tefsir bilgini Tabresi de, diğer tefsircilerin yer verdiği bu rivayeti aktarmış; ancak onun tarafından aktarılan riva­yetin metninden sözkonusu iki ayetin adı geçen gecede indiğine İlişkin bir sonuç çıkmı­yor. Burada anlatıldığına göre Rasuluîlah halkı çağırmış, toplandıklarında onlara bu iki ayeti okumuştur. Bunun üzerine insanlar çok üzülmüş derin bir karamsarlığa düşmüş­lerdir. Onların bu durumunu gören Rasuiuliah: "Salih ameller işleyin ve Allah'ın seva­bıyla sevinin...;" buyurmuştur. İki ayetin ifade tarzı, Mekke döneminde inen ayetlerin karakteristik ifade tarzını çağrıştırmaktadır. Sonraki ayetlerle güçlü bir bağlantıları var­dır. Bu yüzden bu iki ayelin, sonraki ayetler için bir bakıma giriş işlevini gördüğü söy­lenebilir. Bundan dolayı ayetlerin Medine döneminde indiğine ilişkin rivayetin sahihli-ğinİ şüpheli buluyor ve bir karışıklık ihtimali vardır diyoruz. Yani, Rasulullah sözkonu­su harekâtın bir aşamasında bu ayetleri okumuş olabilir ve bazı kimseler de bu ayetlerin o anda inmiş olduklarını sanmış olabilir.

Bu iki ayetin Medine inişli olduğuna ilişkin haberler rivayet edenlerin bir kısmı, bunları izleyen ayetlerin Mekke müşriklerinin bazı liderleri hakkında indiklerini söyle­mişlerdir[4]. (Adı geçen ayetleri incelerken bu hususa açıklık getireceğiz). Bu da bizim dile getirdiğimiz ihtimali güçlendirmekledir.[5]

 

3-  İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tar­tışır durur ve azgın şeytanın[6] peşine düşer.

4-  Ona yazılmıştır: Kim onu veli edinirse, şüphesiz şeytan onu şaşırtıp saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.

 

Bu iki ayette; kesin bir bilgiye ve apaçık bir kanıta dayanmaksızın Allah'ın varlığı, evrensel mbubiyeti (rablığı, ortaksız egemenliği), tek başına ibadete layık oluşu hakkın­da tartışmaya girenlere yönelik eleştiri nitelikli bir işaret yer alıyor. Bu tür insanların kendisine tâbi olanı hak yoldan saptırıp, çılgın alevli ateşe yönelten azgın şeytanların vesvese ve telkinlerine tabi oldukları vurgulanıyor.

Tefsir bilgineleri bu iki ayetin, Kureyş kafirlerinin azılı elebaşılarından biri olan Nadr b. Haris hakkında indiğini belirtmişlerdir[7]. Bu adamın ismi, Mekke inişli ayetlerin dile getirdiği tartışmalarla ilgili rivayetlerde sıkça geçiyor.

Ayetlerin ifade tarzı genel bir eleştiri içermektedir. Perde gerisindeki elebaşıların teşvikleri ile ansızın bir inkar ve tartışma kampanyasını başlatan bir grup kafirin kaste­dildiğine ilişkin bir ipucu da algılanabilir. Ayrıca sürenin girişi üzerine yapılmış açıkla­yıcı bir değerlendirme olarak da üzerlerinde durulabilir. Nitekim sürenin giriş kısmı, Al­lah'tan korkup sakınmaları ve büyük bir güne karşı hazırlıklı olmaları şeklinde lüm in­sanlara yönelik bir çağrıyla başlamıştı. Bu iki ayette ise, bazı sapık insanların tavırları sergileniyor, Allah'ın tek ve ortaksız ilahlığı hakkında tartışmaya girdikleri, şeytanların saptırıcı vesveselerine kandıkları dile getiriliyor. Her halükârda bu ayetlerde, umutsuz bir çırpınışın ifadesi olan saçma bir tartışma sahnesi canlandırılıyor. Mantığa, hakka ve kanıta sığmayan bir tartışmadır gidiyor. Peygamberlik misyonunun temsil ettiği hak içe­rikli davete karşı duran kafirler, sapık liderlerin de teşvikiyle, İslam çağrısını engelleme­ye çalışıyorlar. "Azgın şeytan" ifadesiyle perde gerisindeki bu elebaşılar kastedilmiş olabilir.

Bütün bunlar burada sürenin inişinden önce amansız bir tartışmaya giren, yıpratıcı bir propagandayı sürdüren belli bir şahsın bir münasebetle anılmış olmasına engel oluş­turmaz.

Ayetlerde belli bir dönemde sergilenen olumsuz bir tavra değinildiği bir realitedir. Ancak verilmek istenen mssaj, son derece güçlü ve evrenseldir. Sözkonusu niteliklere sahip herkese yönelik kalıcı bir eleştiridir. Benzer münasebetlerle sık sık yinelendiği gi­bi bu tür tavırlardan sakınılması amaçlanıyor.[8]

 

5-  Ey İnsanlar eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık sonra bir damla su­dan, sonra bir embriyo, sonra yaratılış biçimi beîlİ belir­sizi1'[9] bir çiğnem et parçasından[10]'; size kudretimizi açıkça göstermek için. Dilediğimizi adı konuİmuş bir süreye ka­dar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarı­yoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için sizi büyütü­yoruz. Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna geri çevirilmektedir. Yeryüzü­nü kupkuru Ölü gibi görürsün. Fakat biz onun üzerine su­yu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarı[11]' ve her güzel çift­ten ürünler bitirir.

6-  İşte böyle; şüphesiz Allah, hakkın kendisidir ve şüphe­siz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir.

7- Gerçek şu ki, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir, on­da şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diril-tecektir.

 

Bu ayetlerde Ölümden sonra dirilişi kanıtlama bağlamında hitap lüm insanlara yönel­tiliyor: Eğer bundan kuşku duyuyorlarsa, şunları yapmak durumundadırlar:

1) Kendi oluşumları ve oluşumun evreleri üzerinde düşünmelidirler...Yüce Allah, ilk insanı topraktan yaratmıştır. Sonra insan neslinin döl suyu ile üremesini sağlayıcı bir sistem koymuştur. Bu üreme sisteminde meni, kan pıhtısına (embriyo) yönelik bir evrim geçirir. Embriyo da bir çiğnem ete dönüşür. Bu aşamada bazısı biçimlenmeden rahim tarafından dışarı atılır. Bazısı da ana rahminde sağlam bir karargâh edinir. Böylece insan olarak biçimlenmeye başlar. Belli bir süre için bu sağlam karargâhta kalır. Sonra bebek olarak doğar ve bu bebek yavaş yavaş güçlenir ve ayırdetme (temyiz) becerisini kazanır. Erginlik çağına ulaşır. Bazı insanlar uzun bir ömür sürdürmeden Ölüp giderler. Bazısının da ömrü uzatılır. Böylece güçlüyken zayıf düşmüş olurlar. Ayırdetme becerisine sahip olmuş bu insan bilincini yitirir. Öyle ki daha Önce bildiği bir çok şeyi bilemez olur. Do­layısıyla bu şekilde dünyaya gelmiş olmaları, bir mesaj niteliğindedir, ulu Allah'ın kud­retini yansıtmaktadır.

2) Bir de, yeryüzüne bakıp düşünmelidirler. Toprak kupkuru ve ölü görünür. Yüce Allah yağmur yağdırdığı zaman, ölü toprak titreşir, kabanr, göz alıcı türlü ürünler yeşertir.

Bu iki örneğe bakıp kesinlikle inanmalıdırlar ki; yüce Allah hakkın kendisidir. Yara­tılanlar ancak hakka dayalı olarak yaratılabilirler. Allah her şeye güç yetirir. Dolayısıyla ölüleri bir kez daha diriltecek güce de sahiptir. Allah'ın elçisinin haber verdiği gibi kı­yamet saati gelecek ve kabirlerde olanlar diriltileceklerdir. Bu haber gerçeğin ifadesidir. Bunda en ufak bir kuşku yoktur.

Bu ayetler, önceki ayetlerden kopuk değildirler; çünkü burada da hitap insanlara yö­neliktir. Hacc sûresi, insanları kıyametin dehşet verici sarsıntısına karşı uyarma, onlan Allah'tan korkup sakınmaya teşvik eden bir ifadeyle başlamıştı.' Ardından bir grup insa­nın tavrı yansıtılmıştı. Bunlar hiç bir bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışmaya giriyorlardı. İncelemekte olduğumuz bu ayetler ise, bunlar üzerine yapılmış bir değer­lendirme işlevini görüyor; kıyametin kopacağım kesin bir dille vurgulayarak Allah hak­kında tartışmaya girenlerin beyinsizliklerini, sapıklıklarını, gerek kendi nefislerinde ve gerekse yeryüzünde mevcut bulunan kanıtlan algılamayı şlan gözler Önüne seriliyor.

Bu ifade tarzı daha doğrusu bu anlam ve örneklendirmeler ölümden sonra dirilişi ka­nıtlama, Allah'ın buna gücünün yettiğine ve böyle bir olayın altında yatan hikmeti ön plana çıkarmaya yönelik olarak Kur'anda sıkça tekrarlanır. Özellikle bir çok sûrede yer verilen tartışma sahneleriyle ilgili olarak... Zaten ölümden sonra diriliş meselesi, bu tür tartışma sahnelerinin değişmez figürüdür.[12]

 

8-  İnsanlardan kimi hiç bir bilgisi yol göstericisi ve aydın­latıcı kitabı olmaksızın Ailah hakkında tartışır.

9-  Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla gururla salınıp kasılarak, bunu yapar; dünyada onun İçin aşağılanma var­dır. Kıyamet günü de yakıcı azabı ona tattıracağız.

10-  Bu senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedic[13] değildir.

 

Bu ayetlerde;

1-İnsanlar içinde bir diğer grubun üzerine eleştiri okları yöneltiliyor. Bunlar Allah hakkında, O'nun ayetleri hakkında hiç bir bilgiye dayanmaksızın, bir kılavuz edinmek­sizin hak içerikli bir kitaba sahip olmaksızın tartışan, kompleksli kimselerdir. Son dere­ce kibirlidirler, gerçeğe karşı duyarsız ve inatçıdırlar. Böylece başkalarına ne kadar kararlı olduklarını anlatmak isterler. Bütün amaçları insanları Allah'ın yoluna girmekten, O'nun çağrısına olumlu karşılık vermekten alıkoymaktır.

2-Bu tür insanlara sert bir uyan yöneltiliyor. Dünya hayatında rezil ve aşağılık bir hayat yaşayacakları, ahirette ise yakıcı azaba çarptırılacakları dile getiriliyor. Bu onların hakkettiği bir cezadır. Kendi elleriyle işledikleri amellerin tam karşılığıdır. Kesinlikle haksızlığa uğratılmazlar. Çünkü Allah, hiç bir kuluna zulmetmez. O, herkese hakettiği karşılığı verir.

Tefsir bilginleri bu ayetlerin Nadr b. Haris hakkında indiğini söylemişlerdir. Bazısı "Ebu Cehil hakkında inmiştir" derken, bazısı da "her ikisi de kastedilmiştir" şeklinde görüş belirtmişlerdir.

İlk bakışta da farkedildiği gibi sürenin akışında süreklilik vardır. Ayetler bu bakım­dan başkasını Allah yolundan alıkoyan, içlerine yoldan çıkarıcı vesveseler telkin eden bir grup insanın tavrını tasvir etmektedir. Nitekim 3. ve 4. ayette de, başkasının sözüne uyan, onun yoldan çıkarıcı vesvesesinden etkilenen bir grup insanın durumu tasvir edil­mişti. Dolayısıyla incelemekte olduğumuz bu ayetler de tıpkı sürenin 3. ve 4. ayetlerin­de olduğu gibi durumları tasvir edilen insan grubunun eleştirilmesi amaçlanmıştır.

Doğal olarak ayetler arasındaki bu amaç benzerliği "sürenin inişinden önce yaşanan bir tartışma ortamında taraflardan birini temsil eden müşrik liderlerden birine işaret edil­miş olmasına engel oluşturmaz. Tam tersine, ayetlerde bu tür bir Özel konuma işaret edil­miş olması zorunluluğu da vardır. Çünkü ayetler pratik bir sahneyi canlandırmaktadır.

Evet ayetler konjonktürel telkinler içeriyor. Ancak mesaj evrenseldir, süreklidir, her zaman ve mekandaki hakka karşı burun kıvıran, hak davetçilerine tepeden bakan ve in­sanları hak içerikli mesaja uymaktan alıkoyan tüm kafirleri kuşatıcı niteliktedir. Onların karakteristik iğrençliklerini gözler önüne sermektedir.[14]

 

11- İnsanlardan kimi Allah'a bir ucundan'[15] ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O dünyayı kaybetmiştir, ahireti de; İşte bu apa­çık bir kayıptır.

12- Allah'tan başka kendisine ne zararı dokunan, ne yararı olan şeylere yakarır. İşte bu en uzak bîr sapıklıktır.

13- Zararı, yararından yakın oiana tapar; ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır'[16].

 

Bu ayetler grubunda da başka bir grup insana eleştiri oklan yöneltiliyor. Bunların karakteristik özellikleri yüce Allah'a tatmin bulmuş bir kalple gerçek bir inanca dayalı olarak ibadet etmemeleridir. İnanç sistemine pamuk ipliğiyle bağlıdırlar. Koptu kopa­cak gibi belirsiz, gel gitli bir haller vardır. Bir hayır gördüklerinde tatmin olurlar, sevin­ce boğulurlar. Ama başlarına bir kötülük geldiğinde tam tersi bir tutum sergilerler. Daha önceki tutumlarını inkar ederler ve Allah'tan başkasına dua etmeye, yalvarıp yakarmaya başlarlar. Oysa bunların kendilerine bir zarar ya da yarar dokundurma güç ve yetkileri yoktur. Hatta bu düzmece ilahlardan dolayı zarara uğramaları daha kuvvetli bir ihtimal­dir. Bu ise hiç kuşkusuz dünya ve ahirette hüsrana uğramanın koyu bir sapıklığa dalma­nın diğer bir ifadesidir. Bu tür insanların edindikleri dost, ne kötüdür! Ne kötüdür yol­daşları!...

Tefsir bilginleri[17] bu ayetlerin çöl bedevileri hakkında indiklerini söylemişlerdir. Bunlar heyetler halinde Medine'ye gelip peygamberimizin (s) huzurunda müslüman ol­duklarını söylüyorlardı. Eğer müslüman olduktan sonra ekonomik ve sosyal durumla­rında bir düzelme, refah düzeylerinde bir artış gözlemleselerdi ya da yılı yağmurlu, be­reketli ve bol ürünlü geçirselerdi, müslümanliklarını sürdürürlerdi ve "bu iyi bir dindir" derlerdi. Şayet başlarına bir musibet gelseydi ya da kurak bir yıl geçirselerdi, İslam di­nini reddederlerdi ve "bu dinden hayır gelmez" deyip eski şirk esaslı inanç sistemlerine dönerlerdi..." Konuya ilişkin bir diğer rivayette ise şöyle deniyor[18] "Bu ayetler, müslü­man olduğu halde daha sonra dinden dönen ve Rasulullah'dan İslam'a bağlılık adına yaptığı biati bozmasını isteyen bir yahudi hakkında inmiştir.

Yukarıda sunduğumuz bu rivayetler, ayetlerin Medine inişli olması gibi bir sonucu Çıkarıyor karşımıza. Ama tefsir bilginleri bu ihtimali açık bir ifadeyle dile getirmemiş­lerdir.

Görüldüğü kadarıyla ayetler, baştan beri süren akışın bir devamı niteliğindedir ve bir grup insanın tablosu sunuluyor. İfade tarzı da tıpkı öteki bölümler de olduğu gibi eleştiri niteliklidir. Ama bu demek değildir ki, sürenin inişinden önce bu tabloyu da içeren bir olay meydana gelmemiştir ve bu münasebetle söz konusu olaya işaret edilmemiştir. Ne var ki, biz bu olayın Mekke'de gerçekleşmiş olduğu ihtimalini daha güçlü buluyoruz. Ayrıca söz konusu rivayetler genel anlamda ayetlerin içerikleriyle örtüşebilirler. Öte yandan ayetlerde çizilen tablo, Medine'deki münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimselerin sergilediği tavırlarla da benzerlik oluşturabilir. Ama bunlar ayetlerin ya da sürenin Medine inişli olmasını kabul etmek için yeterli gerekçeler değildir. Dolayısıyla sürenin baş tarafında sunulan ilk iki tablonun Mekke dönemi insanının karakteristik çiz­gilerini taşıdığını kabul ettiğimiz gibi bu tablonun da aynı dönemi yansıttığına ilişkin değerlendirmeyi haklı buluyoruz. Ayetlerin uyumu, ahengi, akış ve içerik bütünlüğü için böylesi bir değerlendirme daha yerindedir. "Nahl" sûresinde Mekke döneminde is-lamı kabul ettikten sonra sırf dünya hayatına düşkün oldukları için dinden dönen bir grup insanın durumu anlatılır: "Kim imanından sonra Allah'ı inkara sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- küfre göğüs açarsa, işte onların Üstünde Allah'tan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır. Bu onların dünya hayatım ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir" (Nahl, 106-107). Başka sûrelerde de, Al­lah'ın varlığını kabul eden, kriz dönemlerinde O'na yalvaran, dua ve dini O'na özgü kı­lan, sonra durum normale dönünce Allah'a bir takım düzmece ilahları ortak koşan kimi insanların bu tutumlarını yeren ayetler yer alır. Buna şu ayetleri Örnek verebiliriz: "On­lar gemiye bindikleri zaman dini yalnızca O'na Özgü kılan gönülden bağlılar olarak Al­lah'a yalvarıp yakarırlar. Ama onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen şirk koşarlar" (Ankebut, 65)[19] ''İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksız bağlılar ola­rak Rablcrine dua ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet taddınnca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar" (Rum, 33).

"Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler; kendi ellerinin tak­dim ettiği dolayısıyla onlara bir kötülük isabet ettiğinde hemen umutsuzluğa kapılırlar" (Rum, 36)...İncelemekte olduğumuz ayetleri ve benzerlerini de bu kategoride değerlen­direbiliriz. Nitekim bunları izleyen (15.) ayette, buna ilişkin bir ipucunu algılamak mümkündür.

13. ayetin içerik olarak 12. ayetle çeliştiği gibi bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü il­kinde zarar olgusu Allah'a ortak koşulan düzmece ilahlara isnad ediliyor. Oysa ikinci ayette bu düzmece ilahların zarar ve yarar dokundurma gibi bir yetki ve güçlerinin ol­madığı dile getiriliyor. Tefsir bilginleri, çelişki gibi görünen bu durumu yorumlamak amacı ile değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüş içinde en dikkate değer olanı şu­dur: "Sûrenin 13. ayetinde, şirk koşmasından dolayı müşrikin uğrayacağı zarar kastedil­miştir[20].

Bu ayetler de bundan önceki ayetler gibi genel ve sürekli bir direktif içermektedir. Amaç münafıklığı, haktan sapmayı ve dosdoğru yol üzere olmaktan vazgeçmeyi eleştir­mektir. Sırf kişisel çıkar için bu tür nitelikler edinmeyi yermektir. Beraberinde de bu olumsuz niteliklerden kaçınma, hakka sıkıca sarılma ve her türlü koşulda Allah'ın dini­ne bağlı olma yönünde bir mesaj sunmaktır.[21]

 

14- Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları altlarından ırkrnaklar akan cennetlere sokar. Gerçekten Al­lah her istediğini yapar.

 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime, doğrudan önceki ayetler üzerine yapılmış bir de­ğerlendirme niteliğindedir. Çünkü önceki ayetlerin, Allah'a bir ucundan ibadet edenlere yönelttiği eleştiriye karşılık olarak bu ayette de inanan, inançlarında samimi olan, zoru görünce imandan vazgeçmeyen, salih ameller işleyen mü'minlerden övgüyle söz edili­yor. Bu, Kur'amn ifade tarzının bir özelliğidir. Ayetin inanç sisteminde kararlılığı, bu­nun bir sonucu olarak salih amellere yönelmeyi teşvik ettiği, bunun ödülünün Allah ka­tında garantili olduğunu açıkladığı ve önceki ayetlerde dikkat çekilen tutum ve davra­nışları kötülediği açıktır.[22]

 

15-Kim, Allah’ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, ğöğe bir sebep[23] uzatzın  sonra kesiversin de bir bakıversin, kurduğu düzen'[24], onun öfkesini giderebilecek mi?

 

Ayet-i kerime, yüce Allah'ın dünya ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanan kimseye, tavana bir ip asıp bunu boynuna geçirmesini emrediyor. Bakalım, bu iş onun kinini ve öfkesini gidermeye yetecek mi?

İlk bakışta bu ayetin de, Allah'a bir ucundan ibadet eden, inanç planındaki samimi­yetini Allah'ın kendisine yönelik rahmet ve iyiliğine endeksleyen tiplere yönelik eleşti­riler içeren ayetler grubuna ilişkin bir değerlendirme işlevini gördüğü anlaşılıyor. Söz konusu ayetlerde zoraki imana sahip bulunanlar kınanmış; sadece iyiliğe uğradığında i-man etmek gerektiğine ilişkin bir eğilime işaret edilmiştir. Aynca Allah'a iman etme meselesinin bağımsız bir mesele olduğu, insandan insana farklılık gösteren dünyevi amaçlarla bir ilgisinin bulunmadığı vurgulanmıştı. Bir mü'mİnin yüce Allah'ın rahmeti­ni, dünya ve ahiret hayatındaki yardımım düşünmesi gerektiği ifade edilmişti. Bu, yüce Allah'ın ona yönelik bir va'didir. Şayet bu vaadde gecikme oluyorsa; paniğe, karamsar­lığa kapılmak Allah'a iman etmekle O'na güvenip dayanmakla bağdaşan bir durum de­ğildir. Bunu düşünemeyen, buna inanmayan da gidip kendini boğsun! Nasıl ki, insanın kendini boğması, öfkesini gideremiyorsa ve bu tavrıyla kendisinden başkasına zarar ve­remiyorsa, Allah'ın yardımı gecikti diye öfkelenen kininden köpüren ve dolayısıyla din­den dönen kimse de sadece kendine zarar verir. Çünkü sonuçta Allah'ın azabı ve gazabı ile karşılaşacaktır.

Hiç kuşkusuz bu ayet-i kerime parmak bastığı inanç soranları bağlamında son derece etkili bir psikolojik tedavi işlevini görmektedir.

Bu hususu belirledikten sonra ayetin ifade tarzı ve anlamsal boyutları üzerinde dü­şündüğümüz zaman, karşımıza derin, etkili bir direktif çıkıyor. Dolayısıyla daha önce de değindiğimiz gibi 11. ve 13. ayetlerin içerdiği tabloların Mekke dönemini yansıtıyor ol­maları ihtimali güçleniyor. Buradan hareketle diyebiliriz ki: Bu ayet, müslüman olduğu için dinden döndürme amaçlı baskılara ve sosyal boykota maruz kalan mü'minlere gü­ven aşılamaya, psikolojik yaralarını sarmaya bunun yanında dinden döndürme amaçlı baskılara dayanamıyor, İnancı sarsılan, yoldan çıkan, irtidat eden kimseleri de eleştir­meye yöneliktir.[25]

 

16- İşte biz onu '(Kur'anı) apaçık ayetler olarak indir­dik; şüphesiz Aüah dilediğini hidayete yöneltir.

 

Bu ayet-i kerime, ifade tarzı ve içerik olarak sürenin akışı ve konusu İle bütünlük ar-zetmektedir. Aradaki bağlantıyı kuran unsur ayetin değerlendirme ve dikkat çekme nite­liğinde olmasıdır. Buna göre Kur'amn ayetlerini açık ve anlaşılır olarak indiren Al­lah'tır. O bu ayetlerle, sadece mutluluğa ve doğru yola erişmesini dilediği kimselere yol göstericilik yapar.

Ayetin ifade tarzında güven aşılama ve moral destek sağlama Öğeleri belirgindir. Bu anlamda ifadeler Kur'amn bir çok yerinde benzeri münasebetlerle yinelenmiştir. Ra'd 27-29 ve Zümer, 18 ayetlerinde olduğu gibi Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde yüce Al­lah'ın ancak kendisine içtenlikle yöneleni, sözü dinleyip de en güzeline uyanı, yani iyi-niyetli, hidayete ermeyi içtenlikle arzulayanı doğru yola eriştirdiği vurgulanmıştır. Do­layısıyla incelemekte olduğumuz ayetin son cümlesindeki ifadenin mutlaklığından hare­ketle yanlış bir sonuca varmak yersizdir. Nitekim biz, çeşitli münasebetlerle buna açık­lık getirdik.[26]

 

17- Gerçekten iman edenler, yahudiler, sabiiler, hristiyan-lar, mecusiler ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet gü­nü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.

 

Bu ayet-i kerime yüce Allah'ın, Allah'a ve peygambere inananlar, yahudiler sabiiler hristiyanlar, mecusiler ve müşriklerden yaşayan din ve mezhep mensupları bağlamında her şeyin üzerinde şahid olduğunu ifade ediyor. O, kıyamet günü sözü edilen bu grupla­rı adalet ilkesi doğrultusunda birbirinden ayıracak, hakka ve hak taraftarlarına destek olacak, batıl ve batıl taraftarlarını mahvedecektir.

Bu ayetle önceki ayetler arasında bir kopukluk olmadığı açıktır. Özellikle bir önceki ayetle son derece güçlü bir bağın olduğu göze çarpmaktadır. Bu bakımdan ayet-i kerıme, Peygamberimizin sunduğu mesajın doğruluğunu pekiştiriri, ona inananlara moral destek sağlayıcı bir işlev görüyor.

Ayet-i kerime, puta tapanlardan ve yıldıza tapanlardan sözetmiyor.

Ancak "şirk koşanlar" ifadesinin bu iki grubu kapsadığı açıktır. Kur'an-ı kerim bu grupların yüce Allah'ın varlığını kabul ettiklerini ancak putlara ve yıldızlara yönelik ibadetlerinin şirk koşma olduğunu vurgular.[27]

 

Mecusiler

 

Mecusi kavramı ilk ve son kez bu ayette geçiyor. Tefsir bilginlerinin çoğunluğu bu­nunla ateşperestlerin kastedildiği görüşündedirler. Bu tarz inanç ve ibadet sistemi de en yaygın şekliyle İranlılar arasında etkindi. Bazı rivayetlerde Yemen, Bahreyn ve Arap yarım adasının kuzey doğusunda yaşayan bazı Arap kabilelerinin de mecusilik inancına bağlı olduklarından söz edilir[28].[29]

 

Sabiiler

 

"Sabiiler" den de ilk kez bu ayette söz ediliyor. Daha sonra Bakara ve Maide sûrele­rinde mü'minler, yahudiler ve hristiyanlarla birlikte kategorize edilerek gündeme getiril­mişlerdir:

1) "Şüphesiz iman edenler, yahudiler, hristiyanlar ve sabülerden kim Allah'a ve ahi-ret gününe inanır ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri var­dır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır" (Bakara, 62).

2)  "Gerçek şu ki, iman edenler, yahudiler, sabiiler ve hristiyanlardan Allah'a ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır" (Maide 69).

Tefsir bilginleri "sabiiler" hakkında değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bİr kesim "onlar, hristiyanlar arasında yer alan bir gruptur"; bir diğer kesim "Mecusi gruplarından biridir" derken; bir diğer kesime göre de "onlar yıldıza tapanlardır" demiştir. Bir başka grubun onlara ilişkin değerlendirmesi şöyledir: "Sabiilcrin dinleri, yahudilik ve hristi-yanlığın karışımıdır. Allah'ın varlığını kabul ediyor ve Zebur okuyorlar. Meleklere iba­det ediyorlar. Kabe'ye yönlerek namaz kılıyorlar. Kısacası her bir dinden bir şey almış­lardır". Sabiilik dini, temelde Hz. Nuh'un dinine dayanır. Bazı müfessirlerse "onlar din­sizdirler" şeklinde görüş belirtmişlerdir[30]. Bu görüşlerin hiç biri güvenilir bir kanıta da­yanmıyor. Tahminden öte bilimsel bir değerleri yoktur. Çeşitlilikleri ve karışıklıkları da bunu göstermektedir, Sabülerin mecusi olduklarını söyleyenler şu anda incelemekte ol­duğumuz bu ayette sabiilcrin yanında mecusilerden de söz edildiğini göz ardı ediyorlar. Yine bunların "meleklere" kulluk ettiklerini söyleyenler de bunun onların müşrik olduk­ları anlamına geldiğinin farkında değildirler. Oysa ayet-i kerimede onlarla birlikte müş­riklerden de söz ediliyor. Sabülerin adı Bakara ve Maide sûrelerindeki ilgili ayetlerde mü'minler, yahudiler ve hristiyanlar yani net ya da yorumsal bir tevhid inancına sahip bulunan kimselerle birlikte geçiyor. Buradan hareketle onların da bir şekilde (net ya da yorumsal) tevhid inancına bağlı bir topluluk olduklarını söyleyebiliriz.

Bu ismin şu anda Irak'ta yaşayan ve kendilerine "subba" (saba ya da sabatu'dan bo­zulmuş olduğu sanılıyor) adını veren bir topluluk için kullanılmış olduğuna ilişkin yay­gın bir kanaat vardır. Hatta bazı tefsir bilginleri "sabiiler"e ilişkin değerlendirmeleri arasında bunu da gündeme getirmişlerdir. Bilindiği gibi eski Arap edebiyatı alanında ün salan bir çok kişi bu topluluğa mensup olduklarını anlatan künyelerini kullanmışlardır. Bunlardan birisi de Ebu İshak es-Sabii'dir. Bazı tefsir bilginleri, bu dinsel toplulukla il­gili olarak şöyle bir olayı hikaye ederler: Halife Me'munun yolu bir gün bir köyden ge­çer. Köy halkı, yıldızlara ibadet etmektedir. Me'mun bunları "müşrik" kategorisine koymak, dolayısıyla cizye vermelerini kabul etmek istemez. "Bunlar Kur'anda yahudi ve hristiyanlarla birlikte sözü edilen "sabiiler'dİr. Yahudi ve hristiyanlarla kurulan ilişki tarzı onlar için de geçerli olmalıdır" der. Onlara ilişmez, zimmet ehli olarak cizye ver­melerini kabul eder". Bizce Halife Me'mun zamanında ve sonraki dönemlerde Irak "sa-ba"ları ile sabiiler ve Kur'anın isimlendirmesi arasında kurulan bu bağlantı tamamen bir kuruntudur. Daha doğrusu İslam'dan sonra kabul gören mesnetsiz bir yakıştırmadır.

Bunun yanında şunu da biliyoruz ki, söz konusu kelime, Arapça kurallarına uygun olarak "saba" veya "sabee" kökünden türetilmiş ve "meyletti, saptı" anlamına gelir[31]. Bu kökten türetilmiş bir kelime Yusuf sûresinde yer alan bir ayette de geçmektedir: "Yusuf dedi ki: Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara eğilim gösterir, cahiller­den olurum" (Yusuf, 33). Görüldüğü gibi sözcük bu ayette "eğilim ve sapma" anlamın­da kullanılmıştır. Yine biliyoruz ki, Peygamberimiz (s) döneminde Araplar atalarının dininden ayrılıp yeni dine girenlere (sabii) derlerdi. Nitekim Rasulullah ve islam daveti­nin ilk dönemlerinde yeni dini benimsemiş müslümanlar böyle nitelenmişlerdi. Müslü­manlar "sabii (dinden çıkanlar)" olarak eleştiriyorlardı. İbn-i Hişam[32], Ömer b. Hal-tab'ın Rasulullah için "o sabii oldu" dediğini rivayet eder. Yine İbn-i Hişam'ın rivayeti­ne göre Ömer b. Hatlab, müslüman olmasının ardından ilk kez Kabe'ye geldiğinde, ora­da bulunanlar: "Hattab'm oğlu sabiileri andıran bir yüz ifadesiyle geliyor", demişlerdi. Sahih-i Buhari'dc Bedevi bir kadının Rasulullah (s) hakkında: "Bu sabii olduğu soylenen adamdır" dediği rivayet edilir. "Esedu'l gâbe" adlı eserde, Haris el-Gamidi'nin şöy­le dediği rivayet edilir: Mekke'de Kureyş kabilesine mensup bîr gruba bir adamın etra­fında toplandıklarını gördüm. Babama: Bunlar kimdir? diye sordum. Dedi ki: "Bunlar içlerinde sabii olmuş birinin başına toplanmışlar. Biraz daha yaklaşınca insanları tek ve ortaksız Allah'a kulluk etmeye çağıran Rasulullah'ı gördük".

İslam davetinin ilk dönemlerinde peygamberimiz ve ilk müslümanlar hakkında "sa­bii" ifadesinin kullanılmış olması, ayrıca Kur'an-ı Kerim'de (Bakara ve Maide sûrele­rinde) "sabüler"in tevhid ehli kategorisinde zikredilmesi gösteriyor ki, Kur'anda geçen bu ifadeyle, bir şekilde tevhid inanacına bağlanan, ataların dinini ve onların şirk esaslı geleneklerini terkeden kimseler kastedilmiştir. Yine bu kavramın Kur'anda yer alması gösteriyor ki, "Sabiiler" ifadesi Peygamberimizin gönderilişinden önce günlük hayatta kullanılıyordu ve Rasulullah'm yaşadığı toplumda bu niteliklere sahip ve bu adla anılan bir dinsel topluluk vardı. Ve bunların bir kısmı, inanç ve ibadet sistemine bağlılığını sürdürerek Hz. Peygamber'e tâbi olmamıştı.

Siyer ve tefsir kitaplarında Hicaz Araplarından bazı kimselerin semavi kitapları in­celedikleri, bunun sonucu düşüncelerinin aydınlandığı, ufuklarının açıldığı, dolayısıyla atalarının kulluk ettikleri, Allah'a ortak koştukları düzmece ilahlara tapmanın yanlışlığı­nın farkına vararak bu şirk esaslı inanç sistemini bırakıp tevhid inancına bağlandıkları belirtilir. Bunların bir kısmı, İbrahim peygamberin dinini aramak üzere yeryüzünde se­yahate çıkmıştı. Bir kısmı İbrahim'in dinine göre (ya da İbrahim'in dini olduğunu sandı­ğı inanç sistemine göre) Allah'a ibadet etmeye başlamıştı. Bazısı hristiyan olmuştu. Bunların bir kısmı Mekke'de, bir kısmı da Medine'de yaşıyordu. Rivayetlerde bu inanca ve isme sahip kişiler olarak Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Varaka b. Nevfel b. Huveyris, Ab­dullah b. Cahş, Ümeyye b. Salt, Ebu Kays el-Buharı el-Yesribi, Ebu'l Heysem b. Tay-han cl-Yesribi, Ebu Amir el-evsi, Selman-ı Farisi ve Ebu zer el-Gifari'nin adı geçiyor[33]. Bunlar içinde Selman, Ebuzer ve Abdullah b. Cahş Rasulullah'a iman ettiler. Zeyd b. Amr ve Osman b. Huveyris gibiler, Peygamberimizin görevlendirilişinden önce vefat et­tiler, Varak b. Nevfel, Hz.Muhammcd'in peygamberlik misyonunu ilan ettiği ilk günler­de Öldü. Bu kişi Rasulullah'a şöyle demişti: "Eğer senin tebliğe başladığın günlere yeti­şirsem, sana bütün gücümle yardımcı olurum". Bunların arasında yer alan bazı kimseler de sırf çekememezlikten dolayı Rasulullah'm peygamberliğini ve sunduğu mesajı inkar etmiş, şiddetli bir muhalefet başlatmıştı. Ümeyye b. Salt ve Rahip diye anılan Ebu Amir el-Evsi bunların başında gelirdi. Rivayete göre[34] Rasulullah (s), Zeyd b. Amr'la karşı­laşmış ve onun tek bir ümmet olarak dirileceğini ayrıca yaşadığı günlerde Allah'a şöyle dua edip yakardığını haber vermiştir: "Buyur, hak sensin. Gerçek kulluk ve ibadet senin içindir. İbrahim'in sığındığı ilaha sığmıyorum. Şüphesiz ben sana itaat ediyorum, sana boyun eğiyorum. Her zaman emrine amadeyim" dedi. Bu adam Said b. Zeyd'in baba­sıydı. Said ise İslam'ı ilk kabul eden öncü kuşağa mensuptu. O ve Ömer b. Hattab'ın kızkardeşi olan kansı Fatıma binti Hattab beraber müslüman olmuşlardı.[35]

 

18- "Görmedin mi ki, gerçekten göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlar­dan bir çoğu Allah'a secde etmektedirler. Bir çoğu üzerine azab hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar".

 

Bu ayette;

1) Peygamberimize ya da dinleyicilere bir soru yöneltiliyor. Güneşi, ayı, yıldızlan, dağları, ağaçlan ve hayvanlarıyla göklerde ve yerde bulunan tüm canlı cansız varlıkla­rın Allah'a boyun eğdikleri, bu arada bir çok insanın kulluk sunmak suretiyle O'nun önünde ihlasla eğildikleri vurgulanıyor.

2)  Bu arada bir çok insanın sırf inatçılıkları, gerçeği bile bile inkar etmeleri yüzün­den Allah'ın azabını hakettikleri dile getiriliyor.

3)  Adı geçen gruba bir uyarıda bulunuluyor; yüce Allah, küfrü ve inatçılığı yüzün­den birinin rezil olmasına, onursuzca alçaltılmasma karar verdiğinde hiç kimse onun onursuzluğunu saygınlığa dönüştüremez, diye. Allah ne dilerse onu yapar.

Bu ayetle, Önceki ayetler arasında da bağlantı kopukluğu söz konusu değildir. Özel­likle bir önceki ayetle son derece güçlü bir bağlantısı olduğu hemen ilk bakışta farkedi-liyor. Aradaki bağlantı yüce Allah'ın büyüklüğüne, hükmünün evrenselliğine delalet et­meleri, peygamberlik misyonu ile insanın Allah'ın tek ve ortaksız ilah olduğunu kendi öz yaratılışının dürtüsüyle kabul edip sırf O'na kulluk kastıyla yönelmesi arasındaki ka-Çimlmaz ilişkiyi ön plana çıkarmaları ile kendini gösteriyor. Yine bu ayetin ve önceki ayetlerin ortak özelliklerinden biri Peygamberimize (s) moral destek sağlamaları, konu­munu pekiştirmeye yönelik cesaretlendirici mesajlar içermeleridir. İşaret ettiğimiz bu

ayetlerin tümünde de dosdoğru yoldan sapan kimselerin alçaltıca bir hayata ve kötü bir akibete maruz kalacakları uyarısında bulunuluyor.[36]

 

19.  İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çe­kiştiler. İşte o inkar edenler, onlar için ateşten elbiseler bi­çilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür.

20.  Bununla karınları içinde olanlar ve derileri eritilmiş olur[37].

21.  Onlar için demirden kamçılar vardır[38].

22.  Ne zaman oradan sarsıcı üzüntüden çıkmak isterlerse oraya geri çevrilirler ve onlara: "Yakıcı azabı tadın" denir.

23.  Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri   ve salih amellerde bulunanları altında ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; oradaki elbise­leri İpektendir.

24.  Onlar sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğ­ru yola iletilmişlerdir.

 

Yukarıda sunduğumuz ayetler grubunda mü'minlerin ve kafirlerin kıyamet günü 420

karşılaşacakları akıbetler tasvir edilerek uyan ve müjdeleme birlikte gerçekleştiriliyor. Sırasıyla İşlenen konular şunlardır:

1) İnsanlar kıyamet günü, Rableri tarafından iki gruba ayrılacaklardır. Çünkü insan­ların bir kısmı, dünya hayatında Allah'ı inkar etmiştir. Bir kısmı ise O'na iman ederek bu doğrultuda salih ameller işlemiştir.

2) İnkarcıların akibeti gerçekten korkunç olacaktır. Kendilerine ateşten giysiler ha­zırlanacak, başlan üstünden karınlarda ve derinin üzerinde bulunan her şeyi eriten kay­nar sular dökülecektir. Demirden kırbaçlarla bedenleri dağlanacak, kemikleri kırılacak­tır. Azaplarının ve üzüntülerinin sona erdiğini sandıkları her seferinde ya da kurtulmak için her çaba harcayışlarında, azab ve üzüntü yeniden daha şiddetli bir şekilde artar. On­lara: "Yakıcı azabı tadın" denir,

3)  Salih ve yapıcı ameller işleyen mü'minlere gelince, ulu Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Altından bilezikler ve incilerle süslenirler. İpek elbise­ler giyerler. Bu, sözün en güzelini kılavuz edinmelerinin kurtuluşa götürmesi en garan­tili ve övgüye en layık olan dosdoğru yolu izlemelerinin karşılığıdır.

Tefsir bilginleri[39] bu ayetlerin Bedir savaşında karşı karşıya gelen rnü'minlerden bir grupla müşriklerden bir grup hakkında indiğini söylemişlerdir. Rivayete göre, Bedir sa­vaşının öncesinde, Velid b. Utbe ve oğullan Şeybe ve Utbe er meydanına çıkmışlardı. Bunları Kureyş içinde saygınlığı bulunan bir aileye mensuptular. Soyca kendilerine denk olan amca çocuklarının karşılarına çıkmasını istediler. "Biz ve onlar husumet yap­mada başkalarına göre daha Öncelikliyiz" diyorlardı. Mü'minlerden Haşimoğullarına mensup Ali b. Ebu Talib, Hamza b. Abdulmuttalib ve Ubeyde b. Haris karşılarına çıktı. Ali b. Ebu Talib'in bu ayetle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Ben kıyamet günü Allah'ın huzurunda husumet (mücadele) için gönderilecek ilk kişiyim". Şia mezhebine mensup raviler, Hz. Ali'nin gönderileceği bu husumetin, kendisini Halifelik hakkından mahrum edenlere karşı olacağı biçiminde bir sonuç çıkarmışlardı. Bu da onların tuhaf çıkarsamalarından biridir. Kaldı ki, bazı tefsir bilginleri İbn Abbas ve başkalarına daya­narak bundan farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: "Burada ehl-i kitapla mü'minler ya da tüm kafirlerle tüm mü'minler arasındaki husumet kastedilmiştir" demişlerdir.

Sahih-i Buhari'de yer alan hadislerin kapsamında ifade edilen ilk rivayet ayetlerin Medine inişli olmalarını gerektirir. Oysa ayetlere damgasını vuran Mekke atmosferi ve ifade tarzı son derece belirgindir. Bu yüzden, vurgulanan hususun genelliğini söylemek daha çok içimize siniyor. Bizce ayetler, önceki ayetlerde işlenen, Peygamberimizin (s) sunduğu mesajın doğruluğunu, kapsadığı hak ilkesini, gerçekleştirdiği yol göstericilik misyonunu pekiştirmeye yöneliktir. Peygamberin sunduğu mesaja olumlu tepki göste­renlerden övgüyle söz ediliyor, onlara çeşitli ödüllerin müjdesi veriliyor. Bu arada pey-

gam berin sunduğu hak içerikli mesajı inkar edenlerin içine düştükleri sapıklığa dikkat çekilerek, bunlar bu korkunç akibete karşı uyanhyorlar. Ayetlerin ifade tarzı, bir genel­geyi andırıyor. İnsanların peygamberlik misyonunun sunduğu ilahi mesaj karşısında iki gruba ayrıldıklarına ilişkin cümleler de bu değerlendirmemizi pekiştirici niteliktedir. İla­hi mesaj karşısında insanlar iki gruptur. Biri inkarcı ve sapıktır. Biri de mü'min ve sa­mimidir. Her birini, konumuna uygun bir akibet beklemektedir.

Bu grupların akıbetlerine ilişkin tasvir ise, son derece etkileyicidir; bir yandan arzı, iştiyak ve hayranlık duygularını kamçılarken, bir yandan da sarsıcı bir korku, bir iç ür­pertisi uyandırıyor. Bu ve benzeri ayetlerle hedeflenen de budur.[40]

 

25- Gerçek şu ki, inkar edip Allah yolundan ve yerlilerle'[41] dışarıdan gelenler'[42] için eşit olarak güvence kıldığımız Mescİd-i Haram'dan alıkoyanlara, orada zulmederek ada-letten ayrılanlara[43]' acı bir azab taddırırız.

26-  Hani biz İbrahim'e Ev'in yerini belirtip hazırladığımız zaman söyle emretmiştik: "Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için Ev'imi tertemiz tut.

27-  insanlar içinde haccı duyur'[44] gerek yaya'[45] gerekse uzak[46]' yollardan'[47] gelen'[48]' yorgun düşmüş develer' [49]sır­tında sana gelsinler.

28-  Kendileri için bir takım yararlara şahid olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzeri­ne'[50] belli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık bunlar­dan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun.

Sonra kirlerini'[51] gidersinler, adaklarım yerine getir­sinler. Beyt-İ Atik'i tavaf etsinler.

 

Bu ayetlerde;

1) Kafirlere eleştiri nitelikli bir işaret yöneltiliyor. Bunlar kafir olmalarının yanısıra, insanları Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar; O'nun hak içerikli mesajına olumlu tepki göstermelerine engel oluyorlar. Ayrıca Mescid-i Haram'a girmelerini de engelliyorlar. Oysa burasını yüce Allah, yerlisiyle, yabancısıyla tüm insanlar için bir güvenlik bölgesi,

bir dokunulmaz mekan kılmıştır.

2) Mescid-i Haram'da zulmeden, azgınlaşan ve başkalarına saldıranların sonuçta el­em verici ilahi azapla karşı karşıya kalacaktan uyarısında bulunuluyor.

3) Bunu değerlendirme amaçlı bir ara söz izliyor: Buna göre yüce Allah evinin teme­linin yerini Hz. İbrahim'e göstermiş, sonra da kendisine hiç bir şeyi ortak koşmamasını, bu kutsal mekanı temizlemesini, onu tavaf edeceklerin, içinde ibadet edenlerin, Allah'ın huzurunda rüku edenlerin ve secdeye kapananların ziyaretine hazır hale getirmesini, bir de insanları senenin belli bir döneminde hac için Ev'i ziyaret etmeye çağırmasını emret­miştir, ki insanlar dünyanın dört bir yanından gerek yaya ve gerek binek sırtında gelsin­ler, hac mevsiminde kendilerini bekleyen büyük ve önemli menfaatleri görsünler, yüce Allah'ın kendilerine rızık olarak bahşettiği hayvanları kurban olarak sunsunlar, bunları kurban ederken üzerlerinde Allah'ın adını ansınlar, etlerinden hem kendileri yesinler, hem de sıkıntı içindeki yoksullara yedirsinler, adakları yerine getirmek ve evin etrafında tavaf ziyaretinde bulunmak gibi kulluk kastı taşıyan sembol hareketleri gerçekleştirsin-ler, bu arada çeşitli ihtiyaçlarını da gidersinler.[52]

 

Hac Geleneğinin Yeni İnanç Sisteminde De Korunması

 

"Gerçek şu ki, inkar edip Allah yolundan ve Mescid-i Haram'dan alıkoyanlar.." (25-29).

Bu ayetlerin inişine sebeb oluşturacak belli bir gelişmeyle ilgili bir rivayete rastlaya-madık. Yeni ve bağımsız bir bölüm olduğu anlaşılıyor. İfade tarzından öyle anlaşılıyor ki, Mekke müşrikleri müslümanlarm Mescid-i Haram'a girmelerine engel oluyorlardı. Aynı zamanda, engellemeye ön ayak olanların ileri gelen kafirler olduğu da ima edili­yor.

Burada, yüce Allah'ın da İbrahim peygamberden bu yana Mescid-i Haram'ı bütün insanlar için bir ibadet merkezi kıldığını dolayısıyla burada insanlara haksızlık etmenin, saldırmanın ne ağır bir suç olduğunun açıklanması amaçlanmıştır. Ayetlerin ifade tar­zıyla güdülen bir diğer amaç da, İbrahim peygamberin zamanına kadar uzanan Ev'in temellerinin yükseltilmesi olayı, O'nun evi her türlü şirk kalıntısından arındırması bütün insanların gelip orada Allah'a yönelik kulluk görevlerini yerine getirmelerine hazır hale getirmesi anlamına geldiği açıklamaktır.

Ayetlerin akışından hem Mekke inişli, hem de Medine inişli olmaları ihtimali beliri­yor. İlk ihtimalin doğru olması durumunda, ayetlerden: "Kafirler müslümanlarm Ka­be'nin yanında namaz kılmalarına, tavaf yapmalarına engel oluyorlardı" şeklinde bir so­nuç çıkıyor. Nitekim Tefsir bilginlerinden Tabresi, bu ayetleri tefsir ederken böyle bir selişmeden sözetmiştir. Alak sûresinin bir ayetinde de, Kureyş kabilesinin ileri gelenle­rinden birinin Peygamberimizin fs) Kabe'nin yanında namaz kılmasına engel olduğuna işaret edilmiştir. Adı geçen sûreyi incelerken, bu hususa açıklık getirmiştik. Bazı riva­yetlerde kafirlerin bu tür girişimlerinden söz edilir. Bu rivayetlerden birinde Abdullah b. Mesud'un şöyle dediği bildirilir: Müslümanlar, Ömer b. Hattab müslüman olana ka­dar Kabe'nin yanında namaz kılmaya, Kabe'yi tavaf etmeye cesaret edemezlerdi. Çün­kü zayıftılar ve ayrıca müşrikler de buna engel oluyorlardı"[53]. Tefsir bilginleri arasında sadece İbn Kesir'in dile getirdiği ihtimalin doğru olması durumunda ayetlerden şöyle bir sonuç çıkıyor karşımıza: Müslümanlar, hicret ettikleri Medine'den hac ve umre zi­yaretinde bulunmak maksadıyla Mekke'ye geliyorlardı. Kureyş kafirleri yollarını kesip Kabe'yi ziyaret etmelerine engel oluyorlardı. Üzerlerine saldırıyor, zulüm ediyorlardı.

Medine döneminde inen Enfal sûresinin bir ayetinde kafirlerin Mescid-i Haram'ın yetkili yöneticileri olduklarını iddia ederek insanların orada ibadet etmelerine engel ol­duklarından söz edilir: "Onlar, Mescid-i Haram'dan alı koyarlarken ve onun koruyucula­rı değilken, Allah ne diye onlara, azablandırmasın? Onun asıl koruyucuları yalnızca korkup sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler" (Enfal, 34). Yine Medine inişli olan Fetih sûresinde yer alan bir ayet de aynı anlamı vurgulayan ifadeler içermektedir: "Onlar inkar ettiler, sizi Mescid-i Haram'dan ve bekletilmekte olan kurbanları, yerlerine varmaktan alıkoydular..." (Fetih, 25). Burada tarihsel bir olaya işaret edilmektedir. Bi­lindiği gibi Peygamberimiz (s) arkadaşlarıyla birlikte, Mescid-i Haram'ı ziyaret etmek maksadıyla Mekke'ye hareket etmiş ancak müşriklerin engellemesiyle karşılaşmıştı.

Birinci ihtimalin doğru olması durumunda -ki biz sürenin Mekke inişli olduğunu ka­bul ettiğimizden dolayı doğal olarak bu ihtimali destekliyoruz- bu ayetler grubu ile ön­ceki ayetler grubu arasında bağ belirginlik kazanır. Ayetlerde temel unsur, kafirlere kar­şı atağa kalkmaktır. Bu bakımdan incelemekte olduğumuz ayetlerin de asıl amacı onla­rın aleyhine bir atağa girişmek, onları sert bir dille uyarmaktır. İkinci ihtimalin doğru olması durumunda da ayet grupları arasındaki bu konu ve amaç birliği geçerliliğini ko­rur. Bu durumda bir ara söz niteliğinde, kafirlerin insanları Allah'ın yolundan ve Mes­cid-i Haram'ı ziyaret etmekten alıkoyma biçiminde ön plana çıkan tavırlarına gönder­mede bulunulmuş olur.

"Müzemmil", "A'raf', "Şuara" sûrelerinde buna benzer ifadeler yer alır. Yeri gel­dikçe vurguladığımız gibi, aradaki açık ve kaçınılmaz bir musibetten dolayı adı geçen sûrelerde, Medine inişli olduklarından şüphe duyulmayan ayetler Mekke inişli ayetlerin yanına yerleştirilmişlerdir.

Ayetler açık bir dille Kabe'nin Allah'a yönelik ibadete hazırlanışının arındinlışınm, yerlisiyle, yabancısıyla tüm insanlık için bir dokunulmaz mabed kılınışının hacca özgü ibadetlerin sistemleştirilişinin Allah'ın emretmesi sonucu Hz. İbrahim tarafından ger­çekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Aynı açıklama, Bakara sûresinde de yineleniyor ve buna ek olarak yüce Allah'ın Kabe'yi dokunulmaz, insanlar için güvenli bir toplanma yeri kıldığı belirtiliyor: "Hani Kabe'yi insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kıl­mıştık", İbrahim ve İsmail'e de "Ev'imi tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve sec­de edenler için temizleyin" diye ahid verdik. Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir gü­venlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rıziklandır" demişti de Allah: "İnkar edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğ­ratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti. İbrahim İsmail'le birlikte Kabe'nin sütunlarını yükselttiğinde şöyle dua etmişti: "Rabbimiz bizden bunu kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin" (Bakara, 125-127). Daha önce tefsirini sunduğumuz İbrahim sûresi (35-38.) ayetlerde de buna işaret edilmişti.

Aynı açıklık insanları Mescid-i Haram'dan alıkoymaları, orada insanlara zulmetme­leri, böylece Mescid-i Haram'in dokunulmazlığını ve kutsallığını çiğnemeleri nedeniyle Kureyş müşriklerine yönelik eleştiri ve uyanlar içeren ayetlerde de söz konusudur. Bu da gösteriyor ki, bunlar özellikle bu ayetlerde anlatılanları biliyor ve özellikle "A'la" ve "İbrahim" sûrelerinde açıkladığımız üzere tavırlarını tekrarlıyorlardı. Bu bakımdan ye­niden bir açıklama gereğini duymuyoruz.

Kureyşliler hac geleneğini Mescid-i Haram ve çevresinin dokunulmazlığını özenle korumak, orada her türlü saldın, savaş ve kan dökmeyi yasaklamak hususunda o kadar ileri gitmişlerdi ki, hac aylarını da kutsal ilan etmişlerdi. Bu aylarda savaşmayı ve hatta Mescid-i Haram ve çevresinde avlanmayı bile yasaklamışlardı. Bu mıntıkada savaş her zaman yasaktı. Bu yasağı çiğnemeyi günah (fıcar) olarak niteliyorlardı. Kabe ve çevre­sinin bu dokunulmazlığını çiğneyip de savaştıkları günleri "eyyamu'l ficar" (günah, fü­cur günler) olarak adlandırıyorlardı. Harem bölgesinde herhangi bir haksızlığın meyda­na gelmesini önlemek ve haksızlığa uğrayanlara yardım etmek amacı ile "hilfu'lfudul" (faziletliler andlaşması) adı altında bir teşkilat kurmuşlardı[54]. Ayetlerin inişine esas oluşturan ilahi hikmet, bu yüzden ayetlerde sözü edilen olayları hatırlatıyor ki. bir yan­dan dikkatlerini çeksin, haksızlıklarını yüzlerine vursun, eleştiriyi sağlam bir gerekçeye oturtarak onları uyarsın. Çünkü müslümanların Mescid-i Haram'a girmelerini engelle­meleri onun dokunulmazlığını ve saygınlığını çiğnemeleri anlamına gelir.

Tefsir bilginleri[55] Kabe'nin bina edildiği koşullar öncesindeki gelişmeler, Hz. Adem'le birlikte gökten beyaz olarak indirilen, daha sonra insanların hataları yüzünden kararan Hacerü'l-Esved (kara taş)'in Kâbenin yerinde kurulu bulunup da sonradan bir tufan sonucu yıkılan ya da gökte bulunup da meleklerin ve Adem'in tavaf ettikleri "Beytü'l Ma'mur" (mamur ev)Ia ilgili olarak, sağlam ve güvenilir bir dayanağı bulun­mayan çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bunları uzun uzadıya anlatmayı gerekli görmüyoruz, ancak bu açıklamalar, bunların Peygamberimizin (s) yaşadığı çevrede ve çağda yaygın kanaatler olduklarının kanıtı olarak değerlendirilebilirler.

Ayetler yüce Allah'ın Hz. İbrahim'e emrettiği hususları dile getiriyor olmakla bera­ber aynı zamanda belli günlerde Kabe'ye hac ziyaretinde bulunmak, uzak yakın her bu­caktan Kabe'ye akın etmek, bunun için büyük zahmetlere katlanmak, Kabe'nin etrafın­da tavaf etmek, ona adaklar sunmak yanında kurbanlar kesmek, hac mevsiminde çeşitli menfaatler sağlamak, ihtiyaçlarını gidermek gibi, Arap geleneklerinin nereden kaynak­landığım da açıklamaktadır. Bu geleneklerden biri de, mütevatir rivayetlerde işaret edi­len hacc mevsimine özgü olarak kurulan çeşitli pazar ve panayırlardır. Araplar bu pa­zarda ürünlerini pazarlayarak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bunun yanında sorunları ve ihtilafları çözmeye yönelik yargı oturumları düzenliyor, şairlerin atıştığı, kabile öncüle­rinin soylarını övdüğü panayırlar kuruyorlardı. Arapçanm gelişmesinde, güzelleşmesin­de, tüm argo şivelerini içinde eriterek tek dil haline gelmesinde ve fasahati zirvesine ulaşarak Ku'an'ın da dili olabilecek görkeme ulaşmasında herbiri değişik bölgelerde oturan Arapların ortak dili haline gelmesinde, kuşku yok ki, en büyük pay hac dönemi­ne özgü sosyal etkinlikler çerçevesinde gerçekleşen bu edebi oturumlarındır. Bu aynı zamanda Arap birliğinin de bir göstergesiydi. Yarımadada ve yarımadanın dışında ika­met eden değişik Arap kabileleri arasında, bu sayede bir yön birliği, bir yakınlık oluşu­yordu.

Hacca özgü gelenekler Araplar arasında yaygın bir kabul görmüştü, kökleşmişti. Kasas sûresi 57. ayetin açıklaması bağlamında işaret ettiğimiz gibi özellikle Mekkeliler İslam daveti yüzünden bu geleneklerin ortadan kalkması ile yaşanılacak sosyal zarardan ve tehlikeden endişeliydiler.

Bütün bunlar, hacc atmosferinin ve bir kısmı bu gün için bir hikmete ve anlama da­yanmıyorsa da* geleneklerinin putatapıcılığın ve şirkin her türlü kalıntısından ve çıplak tavaf gibi çirkin manzaralardan arındırıldıktan sonra İslam ibadet sisteminin kapsamına almışının altıdaki ilahi hikmeti açıklamaktadır. Yüce Allah, bu hikmete dayalı ve bu tür sosyal boyutları olan hacc ibadetini, imkan sahibi müslümanlara ömürde bir kerede olsa farz kılmıştır ki, aynı fırsat her yıl yenilensin. Her yıl insanlar gruplar halinde dünyanın dört bir yanından, ilahi vahyin indiği, beytııl atiki İçinde bulunduran bu mekanlara akın etsinler. Hep birlikle eşil birer kul olarak önlerine çıkan her fırsatta Allah'a boyun eğ­diklerini ilan etsinler. Bireysel ibadetlerle Kurbanlarla, sadakalarla ve adaklarla O'na yaklaşmaya sebepler oluştursunlar. Hayatın her alanı ile ilgili psikolojik, sportif, sosyal, iktisadi, kişisel, turistik, tanıtımsal ve siyasal faydalar sağlasınlar.

Hacc mevsimine özgü bu geleneklerin şirk kalıntılarından ve Kabeyi çıplak tavaf et­mek gibi çirkin manzaralardan arındırıldıktan sonra korunması, özü itibariyle bize yöne­lik bir direktif niteliğindedir. Buna göre, İslam daveti açısından önemli olan tevhittir. Bu insanların hayrının, maslahatının, dünya ve ahiret mutluluğunun garantisidir. İslam çağ­rısı açısından önemli olan ne olursa olsun geçmişi eskiyi yıkmak değildir. Önemli olan tevhidtir. Bu temel prensiple çelişen gelenek ve göreneklerin yıkılması gerekir. Yerine daha yararlı, daha faydalı ve daha gerekli bir pratiğin ikamesi kaçınılmazdır. Tevhid il­kesiyle çelişmedikten sonra, eskiye ait geleneklerin korunmasının bir sakıncası yoktur. Eğer müslümanlar bundan yararlanıyorsa ve eğer ortadan kaldırılışı tepki de uyandırı-yorsa bu türk geleneklere dokunmamak en iyisidir.

Bazı tefsir bilginleri[56] cahiliye dönemide Arapların, hacc mevsiminde boğazladıkları kurbanların etlerini yemediklerinden ve hac sûresi 28. ayetin Kurban etini müslümanla-ra helal kıldığından sozederler. Daha önce de söylediğimiz gibi, ayetler konumun bütün­lüğü içinde ara söz niteliğinde olmakla birlikte , kurban kesen kimsenin onun etinden yemesinin kendisine helal olduğu yönünde bir çıkarsamada bulunmak, bizce olumlu bir girişimdir.

26. ayelte "tavaf edenler7' kelimesinden sonra kıyam edenler, rükua ve sucuda va­ranlar şeklinde bir ifadenin yer almış olması gösteriyor ki, İslam'daki namaz ibadetinin belli hareketlerinden olan kıyam, rüku ve secdenin İslam'dan Önce. Araplar tarafından bilinen ve Kabe'nin yanında tavafla birlikte sergilenen ibadet şekilleriydi.

Tefsir bilginleri[57] bazı hadislere dayanarak belli günlerde ifadesinin kapsam hak­kında değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazı rivayetlerde, bu ifadeyle zilhicce ayının ilk on günü kastedildiği, bazısında da "Arefe" ile bayram günü ve sonrasında ki gün­ler kastedildiği belirtilmiştir. Bu günlerin sayısı da ihtilaf konusudur. İki mi, dört mü, diye Kur'an-ı Kerim bir açıklama getirmeden belli günler ifadesini kullandığında mu­hataplar bununla kurbanların sunulduğu günlerin kastedildiğini biliyorlardı. Müslü-manlarca benimsenen yaygın ve bilinen uygulama üzerinde düşündüğümüz zaman bayram günü ve onu izleyen teşrik günleri kurban kesilen günler kastedilmiştir diyebiliriz.[58]

 

30-  İşte böyle; kim Allah'ın haram kıldıklarını gözetip hü­kümlerini yüceltirse'[59] Rabbinin katında kendisi için hayır­lıdır. Size okunanlar dışında hayvanlar helal kılındı. Öy­leyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının yalan söz söylemekten de kaçının.

31- Allah'ı birleyen hanİfler olarak, O'na hiç bir ortak koş­mayın. Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.

 

Bu iki ayette;

1- Önceki ayetler üzerine bir değerlendirme yapılıyor: Şu halde bundan önceki ayet­lerde Allah'ın haram kıldığı şeylerle, bunların hükümlerinin yüceltilmesi ile ve bu sını­rın ötesine geçilmemesi ile ilgili olarak yeterli açıklamaya yer verilmiştir. Kim bu uya­rıları dikkate alırsa, kuşkusuz Rabbi katında hayra ulaşmayı garantilemiş olur.

2-  Söz arasında hitap, özellikle mü'minlere yöneltiliyor ve deniliyor ki: Allah, Kur'an'da yasaklananlar hariç, hayvanların etini onlara helal kılmıştır.

3- Bir sakındırma ve Özellikle mü'minlere yönelik bir emir. Bir pislikten ibaret olan putlardan, yalan söz ve iftiradan kaçınmalıdırlar. Sırf Allah'a yönelmeli, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamalıdırlar. Allah'a ortak koşanın durumu, gök boşluğundan aşağıya düşmüş de düşüşün şiddetiyle vücudu parçalanan, her biri bir tarafa dağılan organları kuşlarca kapışılan ya da şiddetli rüzgarlar tarafından ıssız bir yere sürüklenen kimsenin durumu gibidir.

İlk bakışta da fark edildiği gibi, gerek ifade tarzı ve gerekse konu bakımından bu iki ayet, önceki ayetlerle bütünlük oluşturmaktadır. Önceki ayetlerin Mekke inişli ya da Medine inişli oluşlarına ilişkin ihtimaller bunlar için de geçerlidir. Çünkü bir zincirin halkaları konumundadırlar.

Size okunanlar dışında ifadesi ile daha önce Kur'an-ı Kerim'de haram olduğu belir­tilen hayvanların kastedildiği açıktır. Nitekim "En'am" ve "Nahl" sûrelerinde üzerinde Allah'ın adı anılmaksizm boğazlanan hayvanların, leşin, domuz etinin ve akıtılmış ka­nın haram kılındığı belirtilmişti.

Tefsir bilginleri[60] ''yalan söz" ifadesi ile ilgili olarak şöyle demişlerdir: Müşrikler, hacc sırasında şöyle telbiye getirirlerdi: "Lebbeyk la şerike leke illa şerikun huve leke temlikuhu vema meleke: Buyur senin ortağın dışında bir ortağın yoktur. Sen onun mali­kisin o malik değildir". Ayetteki yasaklama buna ilişkindir. Bu ifadenin şirkle, putlarla ve kimi hac gelenekleriyle ilgili yasakların kapsamında yer almış olması bu yasağın yu­karıdaki "telbiye" nin aynısı olmasa bile benzeri bir duruma işaret ettiğini gösterir. Özellikle, Kur'an'ın onların Allah'a ilişkin inançlarını, aracı ve şefaatçilerle ilgili değer­lendirmelerini yani ortak koştukları ilahların da Allah'a boyun eğdiğini kabul etmelerini vurgulayan ifadeleri bu yaklaşımımızı pekiştirici niteliktedir. Nitekim biraz önce yer verdiğimiz İslam öncesinin bu şirk esaslı telbiyesinin sırf yüce Allah'a özgü kıhnırak İs­lam'dan sonra da sürdürüldüğünü görüyoruz: "Lebbeykellahumme lebbeyk. Lebbeyke la şerikeleke lebbeyk. İnnelhamde ven-ni'mete leke vel'mulk. La şerike lek: Buyur Al­lah'ım buyur. Buyur ki senin ortağın yoktur, buyur. Hiç kuşkusuz hamd ve nimet senin­dir, mülk de. Ortağın yoktur senin"[61].[62]

 

Yalan Sözden Kaçınma Üzerine

 

Ote yandan bazı tefsir bilginleri [63]"yalan söz'A&n kaçınmayı öngören emri, genel olarak algılamışlardır ve buradan hareketle yalan söz ve yalancı şahitliğin büyük günah­lar olduğuna dikkat çekmişlerdir. Bunu destekleyici ve bu ayetin anlamını pekiştirici ni­telikte bazı hadisler de rivayet etmişlerdir. Bunlardan birinde ravi şöyle der: Rasulullah (s) hilabetmek üzere ayağa kalktı ve şöyle dedi: Ey insanlar, yalancı şahitlik iki kez

şirkle bir tutulmuştur. Sonra "İğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söyle­mekten de kaçının" ayetini okudu. Bunlardan biri de Ebu Bukre kanalıyla aktarılan ve Buhari ve Müslim'de yer alan şu hadistir: Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? "Evet ya Rasulullah" dedik. Buyurdu ki: Allah'a ortak koşmak, anne-ba-baya kötü davranmak... O sırada Rasulullah bir yere yaslanmıştı, sonra oturdu ve şöyle dedi: Bir de yalan söz söylemekten ve yalancı şahitlikten sakının.. Bunu tekrarlayıp dur­du. Öyle ki bizler "keşke sussaydı" diye içimizden geçirdik.

Bunları nakleden tefsir bilginlerinden bazıları yalan söz ifadesi ile müşriklerin hacc esnasındaki telbiyeleri kastedilmiştir şeklinde görüş belirtmişlerdir.

Bu ifadeyle her ne kastedilmişse de kuşkusuz ifadenin mutlak oluşundan hareketle genel bir yasak çıkarmak ilintisine ilişkin rivayetler sahih olsa bile, bir müslümanın her zaman ve her yerde yalan söz söylemekten ve yalancı şahitlikte bulunmaktan kaçınması gerekir. Çünkü bu tür davranışların altında büyük azgınlık, zarar ve kötülük yatmakta­dır. Öyle ki Rasulullah (s) yalan söz söylemeyi ve yalancı şahitliği büyük günahların en büyüğü olarak nitelemiş ve şirkle bir tutmuştur.[64]

 

Müslümanlar Mekke'nin Fethinden Önce Hacca Gittiler Mi?

 

Ayetlerin akışı içinde konunun bu aşamasında putlardan kaçınılmasına ilişkin bir emrin yer almış olması, Kabe'nin içinde ve Safa ve Merve tepelerinde bulunan putların kastedildiği şeklinde bir düşünceyi uyandırıyor zihnimizde. Tevatür düzeyine ulaşmış rivayetlerde ifade edildiğine göre müşrikler bu putları kutsuyor, onlar adına kurbanlar sunuyorlardı[65]. Şayet bu söylenenler sahih ise ayetlerden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Bazı müslümanlar hac mevsimine özgü ibadetleri eda etme imkanını buluyorlardı. Do­layısıyla vahyin esasını oluşturan ilahi hikmet, bu sırada putlardan kaçınmaları ve haccı her türlü şirk şaibesinden ve görüntüsünden uzak bir şekilde sırf Allah'a özgü kılmaları hususunda uyarılmalarını öngörmüştür. Şayet ayetlerin Medine inişli olduklarına ilişkin ihtimal doğruysa, bundan şu sonuç çıkar: müslümanlar hac zamanı Mekke'ye geliyor ve bu ibadeti yerine getirme imkanını buluyorlardı.

Bu münasebetle "Allah'ı birleyenler" anlamında "Hunefaelillahi" ifadesine yer verilmiş olması "hanif' ve "hunefa" kelimelerinin oryantalistlerin iddia ettikleri gibi peygamberimizin gönderilişinden önce yaşayan belli bir dinsel grubun adı olmadığı­nı ortaya koyan güçlü bir kanıttır. Yunus sûresi akışı içinde bu hususa değindik. Bunlar şirkten, puta tapicilıktan, Allah'a meyletme anlamında kullanılan iki sözcük­tür. Çünkü "hunefa" sözcüğü burada "müslümanlar" için kullanılmıştır. Ya da bu ifadeyle "müslümanlar" tevhidi sembolize eden şiarlara sarılmaya, tevhidden sapma­maya, şirki sembolize eden şiarlara eğilim göstermemeye teşvik edilmişlerdir.[66]

 

32-İşte böyle; kim Allah'ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.

33-Onlarda sizin için adı konulmuş bir süreye kadar yarar­lar vardır. Sonra onların yerleri[67] Beyt-i Atik'tir.

 

Tefsir biliminin Önde gelen isimleri24 ayetin orjinalinde geçen "şeair/şiarlar" ifadesi ile ilgili olarak, rivayetlerden ve ikinci ayetin içerdiği ipucundan esinlenerek şöyle de­mişlerdir. Cahiliye döneminde Araplar, kurbanlık olarak hac mahalline sevkettikleri hayvanları hafifçe yaralıyorlardı. Kabe'ye varana kadar kanlar akıp dururdu. Bu sözko-nusu hayvanın kurbanlık olarak ayrıldığının belirtisi olurdu, Dolayısıyla insanlar ondan uzak dururlardı. Buna da "iş'ar/işaretleme" ve "şaire" derlerdi. Bu şekilde işaretlenen hayvanları da "şeair" diye nitelerlerdi. Tefsir bilginleri buna dayanarak incelediğimiz iki ayetin tefsin ile ilgili olarak şöyle demişlerdir; Bu iki ayetin ilki, bu şekilde işaretlenen kurbanlıklar, yüceltmenin, onları dokunulmaz görmenin zorunluluğunu ifade etmekte­dir. Ayrıca bunun kalplerdeki takva duygusunun, içtenliğin, Allah'ın koyduğu sınırlara ve haccın kendine özgü geleneklerine bağlılığın göstergesi olduğuna dikkat çekmekte­dir. Ayetlerin ikincisi ise, bu hayvanların işaretle nişleri ile boğazlanmaları arasında ge­çen süre içinde onlardan yararlanmanın örneğin, sütlerini içmenin, yünlerini ve kıllarını kırpmanın, yük taşımada kullanmanın, sırtlarına binmenin, doğurdukları yavruları sa­hiplenmenin mubah olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca bu hayvanların boğazlanacakları yer de belirtiliyor. Buna göre hac zamanında kurbanların kesim yeri Kabe'nin civarı ya da içidir. Ayetin orjinalinde geçen "mahillaha" ifadesinden bu anlaşılıyor.

"Allah'ın şiarları" sözünün genci olarak ifade etliği anlam; Allah'ın farz kıldığı yü­kümlülükler, görevler, emirler ve dosdoğru dininin öngördüğü uygulamalardır. Nitekim Bakara ve Maide sûrelerinde yer alan ayetler de bu anlamda kullanılmıştır.

1) "Şüphesiz, Safa ile Mcrvc Allah'ın işaretlerindcndir. Böylece kim Evi hacceder veya Umre yaparsa artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim 24- Beğavİ, Hazin, ibn Kesir. de gönülden bir hayır yaparsa karşılığını alır. Şüphesiz Allah şükrün karşılığını veren­dir, bilendir" (Bakara, 158).

2) "Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına, haram olan aya, kurbanlık hayvanlara, on­lardaki gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Bcyt-i Haram'a ge­lenlere saygısızlık etmeyin..." (Maide, 2).

Maide sûresinde yer alan ayet üzerinde düşündüğümüzde "kurbanlık hayvanlar" ifadesinin kavrama ilişkin genel anlayışı pekiştirdiğini göreceğiz. Bu yüzden tefsir bil­ginlerinin iki ayetin tefsiri bağlamında sözünü ettikleri yaralamadan ve "şeair" ifadesi ile ilgili rivayetlerden bahsedilmiyorsa da, birinci ayetin, Allah'ın helallerini/haramları­nı yüceltmenin, O'nun koyduğu sınırları gözetmenin gerekliliğine ilişkin bir ikinci vur­gu olması ihtimali vardır. Dolayısıyla 31. ayetin ilk bölümü değişik bir üslupla tekrar­lanmış olur. Amaç, bu dokunulmazlara ve ilahi sınırlara gereken saygının gösterilmesini sağlamaktır. Buna göre ikinci ayette geçen "fi ha" sözcüğündeki zamir, adı geçen ayette işaret edilen " hayvanlar" b. dönüktür. Bunun Kur'an'da Örnekleri yok değildir. Bu de­ğerlendirmemizin isabetli olması durumunda ikinci ayet tefsir bilginlerinin açıklaması­na uygun bir nitelik kazanır ve bu iki ayetle sûrenin şu ana kadar ki akışı arasında bir a-henk sağlanmış olur.

Her halükârda incelediğimiz ayetlerle sûrenin bütünü arasında ifade tarzı ve konu benzerliği vardır. Bu benzerliği ve bağlantıyı hacca özgü bazı sembolik ibadetlerin açık-lanışında ya da yüceliklerinin İslam'da ve müsîümanlar nezdindeki Önemlerinin vurgu-lanışında gözlemleyebiliriz. Elbetteki asıl önemli olan bunların şirke ilişkin her türlü be­lirtiden arındırılıp sırf Allah'a özgü kılınmalarıdır. İlk bakışta da farkcdildiği gibi ince­lemekle olduğumuz bu iki ayetin Mekke inişli veya Medine inişli olmaları ihtimali bun­ların Önceki ayetlerle birlikte bir akış bütünlüğü içinde değerlendirilmelerine bağlıdır.[68]

 

Allah'ın Belirlediği Haramlara Ve Şiarlara Saygı

 

Görüldüğü gibi ayetlerin Allah'ın koyduğu yasaklara ve O'nun kendisine yönelik kulluğun sembolleri olarak belirlediği şiarlara saygı göstermeye ilişkin olarak içerdik­leri ifadeler, evrensel bir mesaj niteliğindedir. Buna göre Allah'ın yasaklarını ve şiar­larını gözetmek, bunlara kalben ve bedenen saygı göstermek, kutsallıklarını çiğneme­mek, onları çarpıtacak şekilde yorumlamamak her gerçek müslümanın görevidir. Bu değerlendirme, emir, yasak, mubah kılma, sakındırma, teşvik etme ve ürkütme niteli­ğinde olmak üzere Allah kelamının ve Hz. Peygamber'in sünnetinin kapsadığı her şey için geçerlidir. "Beyt-i Atik" ifadesi kullanılışı itibariyle son derece önemlidir. Bu ila-denin altında Kabe'nin yapılışının çok eskilere dayandığı ve bu eski zamanlardan beri tek ve ortaksız Allah'a kulluk amacı ile kullanıldığı anlamı yatmaktadır.[69]

 

34-  Biz her ümmet için bir mensek'[70] (ibadet tarzı, ibadet ve kurban yeri) kıldık, O'nun kendilerine nzık olarak ver­diği hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar diye. İşte si­zin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver.

35-  Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir'[71] ken­dilerine İsabet eden musibetlere sabredenler, namazı dos­doğru kılanlar ve nzık olarak verdiklerimizden infak eden­lerdir.

 

Bu iki ayette;

1)  Yüce Allah'ın bu güne kadar gelmiş geçmiş her ümmete kurban kesimi, yeri ve şekli bağlamında çeşitli yükümlülükler öngördüğüne dikkat çekiliyor. Bununla güdülen amacın da hayvanları boğazlarken, bunları kendi hizmetlerine sunan Allah'a karşı bir şükür ifadesi olarak, O'nun adını anmaları olduğu vurgulanıyor.

2)  Bu uyarıyı şöyle bir değerlendirme izliyor: Bütün insanların ilahı birdir. Birden çok tanrı anlayışı yanlıştır, geçersizdir, dayanaktan yoksundur. Bütün insanların görevi bu tek ve ortaksız ilaha teslim olmak, kulluğu O'na özgü kılmak ve sadece O'nun hük­müne boyun eğmektir.

3)  Peygamberimize, Allah'a içtenlikle kulluk sunan O'na boyun eğen mü'minleri müjdelemesi emrediliyor. Bunların yanında Allah anıldığı zaman heybetiyle kalpleri tit­rer. Başlarına bir musibet geldiğinde sabrederler, Allah'ın rızasına yönelik olarak ezi­yetlere, acılara katlanırlar. Namaz kılmayı ve kendilerine rızık olarak verilen mallardan hayır amaçlı harcamada bulunmayı temel ve savsaklanamaz görev bilirler.

Bu iki ayet de ifade tarzı ve konu açısından sûrenin akışının devamı niteliğindedir. Öyle anlaşılıyor ki, burada yüce Allah'ın önceki ayetlerde değindiği ilahi sınırlar ve yü­kümlülüklerin ilk kez ön görülmediği, tersine yüce Allah'ın tüm gelmiş geçmiş ümmet­ler için öngördüğü bir yasa olduğu açıklanmak isteniyor. Hiç kuşkusuz bunun yüce Al­lah'ın tekliği ve ortaksızlığı, doğrudan ilgisi vardır. Bu ayetler de güdülen bir diğer a-maç da müslümanları sırf Allah'ın rızasına yönelik olarak bu yükümlülükleri yerine ge­tirmeye teşvik etmektir. Yamsıra Allah'ın koyduğu sınırları kollayıp gözeten, O'nun be­lirlediği yasakları önemseyen, öngördüğü yükümlülükleri yerine getiren salih ve içten­likle boyun eğen mü'minlerden Övgüyle söz ediliyor. Allah'ın emirlerine uydukları, kendilerine nzık olarak bahşedilen malların bir kısmını hayır amacına yönelik olarak harcadıkları belirtiliyor.

Belki de Peygamberimize kurban ibadeti ile ilgili olarak ayrıntı ya da ana konulara ilişkin bir soru yöneltildi, dolayısıyla vahyin inişine esas oluşturan ilahi hikmet, kurban meselesinin ele alındığı bu bölümde, söz konusu iki ayetin inişini ön gördü.

Bu ayetlerin Mekke ya da Medine inişli olmaları aynı oranda muhtemeldir. Çünkü bir konu ekseninde uzayıp giden bir zincirin halkası konumundadırlar.[72]

 

36- İri cüsseli'[73] develeri size Allah'ın işaretlerinden kıldık, sizler için onlarda bir hayır vardır. Öyleyse onlar bir dizi[74] halinde boğazlanırken, Allah'ın adını anın; yanlan üzerine yattıkları zaman'[75] da onlardan yiyin, kanaatkar'[76] ve iste­yene'[77] yedirin. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdir­dik, umulur ki, şükredersiniz.

37- Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzel davrananları müjdele.

 

İlk ayette;

1) Müslümanların dikkati bir hususa çekiliyor. Buna göre yüce Allah-iri cüsseli deve ve sığırları kendisine yönelik kulluğun (kurban) işaretlerinden kılmıştır. Kanla işaretlen­melerini, adanmalarını dolayısıyla kurban edilmelerini öngörmüştür. Bunlarda kendileri için hayır ve bereketler vardır.

2) Bu iri cüsseli kurbanlıkların boğazlanmalarının niteliği ve üzerlerinde yapılacak tasarrufların şekli açıklanıyor. Bunlar dizili halde ya da ayaktayken üzerlerinde Allah'ın adı anılarak boğazlanırlar. Yere düştüklerinde boğazlama işlemi tamamlanır. Sonra etle-. ri dağıtılır. Hem sahibi, hem de muhtaç durumunda olup da dilenmeyen ve dilenen kim­seler yerler.

3) Yüce Allah'ın bu hayvanlara kendileri için boyun eğdirilişinin hangi amaca yöne­lik olduğu vurgulanıyor; Allah'ın lutfunun bilincine varsınlar, rahmetinin etkisini gör­sünler ve buna karşılık olarak O'na şükretsinler.

ikinci ayette;

1) Kurban ibadeti ile ilgili bu yükümlülükleri Ön gören Yüce Allah'ın, bu ibadetin psikolojik etkilerini onların gönüllerine yansıttığı, dolayısıyla O'nun emir ve yasakları­na koyduğu sınırlara riayet edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Yüce Allah kesilen kurban­ların kanlarından ve etlerinden yararlanmaz, O bu hayvanlara onlar için boyun eğdirir­ken, sözkonusu sınırları ve yükümlülükleri belirlerken, kendisine şükretmelerini, doğru yola iletmesinin, gerçeğe ulaştırmasının karşılığı olarak emirlerini ve kendisine yönelik kulluğun sembolize eden işaretleri yüceltmelerini amaçlıyor.

2) Kendilerine farz kılınan ibadetleri en güzel şekilde yerine getiren, en olumlu tavrı sergileyen kimseleri müjdelemesine ilişkin olarak Peygamberimize (s) bir emir yönelti­liyor.

Bu ayetlerde ifade tarzının ve konunun bir devamı niteliğindedir. Aynı zincirin hal­kası oldukları için Mekke inişli ve Medine inişli olmaları aynı oranda muhtemeldir.

Ayetlerin atmosferinden hareketle kanla işaretlemenin ve üstünlüğünü vurgulamanın sığır ve develere özgü kılınışının altında bir gerçeğe işaret edildiğni görüyoruz. Cahiliye Arapları, koyunları da böyle işaretliyorlardı. Dolayısıyla müslümanların dikkati daha üstün ve daha yararlı olan kurbana çekilmiştir.

Tefsir bilginleri: "Araplar kurban olarak kestikleri deve sığırların etlerini yemezler­di. "Onlardan yiyin" ifadesi bu geleneği kaldırıyor ve müslümanların kurban etlerinden yemelerini helal kılıyor", demişlerdir. Daha önce bir münasebetle bu değerlendirmeye işaret etmiştik. Bizce olumlu ve dikkate değerdir.[78]

 

Kurban Kesmenin Hikmeti

 

"Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz ancak O'na sizden takva ulaşır".

Tefsir bilginleri rivayetlere de dayanarak bu ifade ile ilgili şu değerlendirmede bu­lunmuşlardır; Cahiliye döneminde Araplar kestikleri kurbanların kanlarını Kabe'nin du­varlarına sürerlerdi. Dolayısıyla bu ifade, müslümanlari bu cahili gelenekten uzaklaştır­maya yöneliktir. Biz bu değerlendirmeyi ihtimal dışı görmüyoruz. Bunun yanında yüce Allah'ın kurban ve diğer ibadetlerle ilgili olarak belirlediği işaretlere ilişkin sınırların ve tavsiyelerin amacını açıklamaya yönelik bir ifade tarzı olmasını da ihtimal dahilinde gö­rüyoruz. Amaç kulların kalplerindeki takva duygusunu harekete geçirmek, dolayısıyla günahlardan, sakıncalı şeylerden uzak durup yararlı ve yapıcı (salih) amellere yönelme­lerini sağlamaktır.

Ayetin vurgulamak istediği anlam her ne olursa olsun, ifade tarzından İslam şeriatı­nın özüne ve hedefine dikkat çeken oldukça etkili bir mesaj algılanmaktadır. Gerçeklen ulu Allah insanların namazlarından, oruçlarından, kurbanlarından, yüzlerini doğuya ve­ya batıya çevirmiş olmalarından herhangi bir çıkar sağlamaz. Tersine O'nun insanlara emrettiği bu kulluk sunma biçimlerinin arka planında, insanların kalplerinde takva duy­gusunu uyandırmak, onları hayrı, iyiliği ve salih ameli Ön plana çıkarıcı bir hayat biçimi benimsemeye teşvik etmektir. Kuşkusuz bunda ders alınacak, üzerinde durulacak önem­li bir mesaj vardır.[79]

 

İslam Öncesi Kanunların Önemi Ve Bunların Korunmasının Hikmeti:

 

İmdi, kurban ibadeti üzerinde bu kadar durulması, Peygamberimizin gönderilişinden önce, hac mevsimi, kulluk kastı taşıyan etkinlikleri çerçevesinde, bu ibadete verilen önemi ortaya koymaktadır. Belki de kurban kesme ibadetinin önemi yoksul Arap kitle­lerinin etlerinden ve derilerinden yararlanıyor olmasından ileri geliyordu. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda, İslam'da bu geleneğin neden korunduğunun hikmetini an­lıyoruz. Kuşkusuz bu gelenek yeni dinin ibadet sistemi içindeki yerini alırken, boğazla­ma ve adama mekanı bağlamında her türlü şirk belirtisinden arındırılmıştır. Etinden ya­rarlanma hususunda hafifletici açıklamalarda bulunulmuş, kurbandan yararlandırmanın çerçevesi geniş tutulmuştur. Hem kurban sahibinin, hem yoksulların (isteyen ve isteme­yen ihtiyaç sahiplerinin) yararlanması hükmü getirilmiştir. Bütün bunlar Kur'an'ın yasa­ma yöntemine uygun gelişmelerdir. Ki bu yöntemin genel olarak geçmişteki gelenekler­le sıkı bir ilişkisi vardır. Nitekim Maide sûresinde yer alan bir ayette şöyle buyurulur: "Allah, Beyt-i Haram Kabe'yi insanlar için bir kıyam evi kıldı; haram ayı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da" (Maide, 97). Gerdanlıklar, hac mevsiminde Allah için kurban edilmek üzere Kabe'ye gönderilen kurbanlık hayvanların boynuna takılırdı. Ayeti-i kerime bu geleneğe Beyt-i Haram ve Haram ay düzeyinde bir önem vermiştir. Kuşkusuz bu şekilde söz konusu geleneğin insan hayatı için oynadığı role dikkat çekil­miştir.[80]

 

38-  Şüphesiz Allah iman edenleri savunur. Gerçekten Al­lah hain[81] ve nankör olan kimseyi sevmez.

39-  Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla[82] onlara karşı savaş açılan mü'mİnlere savaşma izni verildi. Şüphesiz Al­lah onlara yardım etmeye güç yetirendir.

40-  "Onlar yalnızca; Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı haksız yere'[83] yurtlarından sürgün edilip çıkarıldı­lar. Eğer Allah'ın insanların kimini kimiyle defetmesi ol­masaydı, manastırlar'[84] kiliseler[85], havralar[86] ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dinİ)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah güçlü olandır, aziz olandır.

41-  Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sa­hibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir.

 

1) Yüce Allah mü'minleri savunur, onları himaye eder; O'nun emanete ve ahitlere ihanet eden, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük edip ilahhğim inkar eden kimseleri sevmesi, mutlu etmesi ve başarıya ulaştırması mümkün değildir, diye mü'minlere gü­vence veriliyor, yüreklerine güven duygusu aşılanıyor.

2) Bunu bir ültimatom izliyor: "Rabbimiz tek ve ortaksız Allah'tır demekten başka geçerli bir neden olmaksızın, zulme uğratılarak, saldırılara maruz bırakılarak yurtların­dan sürgün edilen ve bundan dolayı savaşmak durumunda kalan müslümanlara izin ve­rilmiştir!" Arkasından şu güvence veriliyor: Allah mazlum müslümanlan zafere ulaştı­racak, onlara yardım edecek güce sahiptir. Çünkü O, dinine yardım edenlere yardım et­meyi üzerine almıştır. O güçlüdür, üstün iradelidir. O'nu altedecek kimse yoktur.

3) Zulüm ve saldın karşısında nefsi müdafaa (öz savunma) hakkının verilmiş olma­sının gerekçesi de şu şekilde açıklanıyor; Eğer Allah'ın insanlann kimini kimisi ile sav­ması olmasaydı, yani saldırıya maruz kalana, saldırgana karşı çıkmasını, kendini savun­masını ilham etmeseydi, zulüm ve bozgunculuk bütün yeryüzünü kaplayacaktı. Kimse Allah'ı anmayacaktı. Müslümanlara, hıristiyanlara ve yahudilere ait çeşitli mabedler yı­kılıp gidecekti.

4) Yüce Allah'ın mü'minlere yardım etmesinin ve onları yeryüzüne egemen (alması­nın doğuracağı büyük ve önemli gelişmelere dikkat çekiliyor: Mü'minler Allah'a inan­mış, hakkı, adaleti ve hayrı birincil hedefleri haline getirmişlerdir. Bu yüce Allah tara­fından konulan şeriatın kendilerine yüklediği bir görevdir, bir yükümlülüktür. Dolayı­sıyla Allah onları yeryüzüne egemen kıldığında, kendilerine güç ve iktidar bahşettiğinde namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emredip (yaygmlaştınp) kötülüğü ya­saklarlar.

5) Yüce Allah'ın mü'minlere yönelik va'dinin ve yardımının gerçekleşeceğine iliş­kin son değerlendirme: Herşey Allah'ın emri doğrultusunda gelişir ve her şey sonunda O'na varır,[87]

 

Allah'ın Mü'minleri Savunması

 

"Şüphesiz, Allah iman edenleri sever" diye başlayan ayetler grubunun yeni ve ba­ğımsız bir bölüm niteliğinde olduğu açıktır. Sadece Zemahşeri, bu ayetlerin Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den çıkan ve girişimleri müşrikler tarafından engellenmeye çalışıldığı için savaşmak durumunda kalan bir grup müslüman hakkında indiğini söyle­miştir. Ama buna ilişkin bir kaynaktan ya da dayanaktan söz etmemiştir. Tefsir bilimi­nin Önde gelen isimlerinin büyük çoğunluğunun kanaati şöyledir:[88] İslam çağrısının başladığı ilk dönemlerde müslümanlar Mekke'li kafirlerin baskısına maruz kaldıkları zamanlarda gidip Rasulullah (s)'tan onlara karşılı verme ve savaşma iznini isterlerdi. Rasulullah (s) ise onlara sabretmeyi tavsiye eder ve şöyle derdi: "Allah bana savaşma iznini vermedi". Daha sonra Medine'ye hicret edilince savaşla ilgili inen ilk ayetler ola­rak bunlar nazil oldu.

Ayetlerin içeriği, Medine inişli olduklarına ilişkin[89] görüşü pekiştirici niteliktedir. Şu kadarı var ki, ayetlerde savaşa izin verildiğine ilişkin net bir ifade yoktur. Sadece istek­leri dışında ve haksız yere yurtlarından sürülen kafirlerin eziyetlerine maruz kalan, zul­me uğratılan, saldırıların hedefi haline gelen müslümanların varlığından söz ediliyor. Ancak şunu diyebiliriz: Ayetlerin içeriğinden ve ifade tarzından daha önce izin veril­mezken, bu ayetlerde savunma amaçlı cihada izin verildiğine ilişkin bir sonuç çıkarıla­bilir. Nitekim Casiye sûresinde yer alan: "İman edenlere de ki: Allah'ın günlerini um-mayanları bağışlasınlar" (Casiye, 14) ayetini incelerken, yukarıdaki ayetlerin konuya ilişkin olarak inen ilk ayetler olduğunu söylemiştik.

Grubu oluşturan ilk ayette, açıkça müslümanların savaştıklarından sözediliyor. An­cak müşrikler tarafından gerçekleştirilen bu saldırıların, Mekke döneminde müslüman­lara karşı toplu bir savaş hali gibi mi gerçekleşti, yoksa onların Mekke'den çıkışların­dan sonra mı gerçekleşti bilinmiyor? Bununla ilgili bir rivayete de rastlayamadık. Ayet-i kerimenin bu şekilde tasvir ettiği bu manzara ile bazı zayıf müslümanların zaman za­man Mekke'de uğradıkları baskılar mı kastediliyor? Yoksa hicret sonrası saldırı ve sa­vaşlar mı kastediliyor? Rivayetler arasında buna açıklık getirecek bir ifade bulamadık. Sûrede ayrıca Allah yolunda hicret edip sonra ölen veya öldürülen kimselerden övgüyle söz ediliyor. Ayetin Medine inişli ve erken dönemde inmiş olması muhtemeldir. Ayrıca bu türden herhangi bir saldırıya da işaret edilmiş olabilir.

Eğer bu ayetlerin Medine inişli olduklarına ilişkin yaklaşımımız doğruysa bu ayet­ler, hicretten sonra kafirlerin geçmişte kendilerine karşı takındıkları bir münasebetle ha­tırlatılması amacına yönelik olarak buraya yerleştirilmişlerdir, demektir.

Ayetlerin Medine inişli olduklarına ilişkin görüşü daha doğru bulmamıza karşın Mekke inişli olmaları da muhtemeldir. Kuşkusuz bu sûrenin bütünüyle Mekke inişli ol­ması ihtimaline bağlıdır. Bu durumda ayetlerin içerdiği müslümanların kafirler tarafın­dan eziyete uğratılan mazlumlar oldukları ve Allah'ın da onlan savunduğu şeklindeki açıklama güven aşılamaya ve konumlarını pekiştirmeye yöneliktir. Dolayısıyla yurtla­rından çıkarılışlarına ilişkin ifade ile de kafirlerin baskısı sonucu Habeşistan'a hicret et­meleri kastedilmiştir. Yüce Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Ayetlerin içeriğinden ve atmosferinden bu hitaba ve izne konu olanların özellikle hicret eden mü'minler olduklar anlaşılıyor. Bundan da anlaşılacağı gibi, Rasuluilah (s) Medine'ye yerleştikten sonra ve Bedir savaşı öncesinde düşmanı-gözlemek üzere keşfe çıkardığı müfrezeler, rivayetlerden algıladığımız kadarıyla sadece bu müslümanların du­rumu ile uyuşmaktadır[90]. Şu ayet-i kerime de bu değerlendirmeyi destekler niteliktedir: "Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler: İşte onlar, Al­lah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir" (Bakara, 218). Bu ayet-i kerime Mekke sınırlarına yakın Nihle vadisinde Abdullah b. Cahş komutasındaki müf­reze ile müşrikler arasında geçen bir çatışma üzerine inmişti. Öyle anlaşılıyor ki, bu o-lay haram aylardan biri olan Receb ayı içerisinde meydana gelmişti[91]. Müşrikler bu ola­yı peygamber efendimiz ve mü'minler aleyhinde kullanmaya ve onları haram ayın do­kunulmazlığına saygı göstermemekle suçlamaya başladılar. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. Bundan önceki ayette ise yaşanan olayın gerekçesi müşrikler müslümanlara eziyet ediyorlardı. Mekkedeyken onlara Mescid-i Haram yanında ve haram ayın içinde dinden döndürme amaçlı baskılar uyguluyorlardı, şekiinde açıklanıyor: "Sana haram olan ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: "Onda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak Allah kalında Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük bir günahtır. Fitne adam Öldürmekten be-terdir. Eğer güç yetirirlerse, sizi dinimizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledik­leri dünyada da ahirette de başa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacak­lardır" (Bakara, 217).

Şunu da vurgulamakta yarar vardır: Bu açıklama, ayetlerin Mekke inişli olmaları ih­timaline yönelik bir dayanak olarak algılanmamalıdır. Pekâlâ müslümanlar, Medine'ye hicret ettikten sonra, intikam amaçlı operasyonlarına dayanak olarak bunu ileri sürmüş olabilirler.[92]

 

Ayetlerin Kapsadığı Etkili Ve Evrensel Mesajlar

 

İncelemekte olduğumuz ayetler, çeşitli direktifler, kurallar ve sonuçlar kapsamakta­dır. Toplumsal ve genel nitelikli bu olgular evrensel, derin, etkili ve birçok bakımdan hayranlık uyandırıcıdır. Ayrıca en ideal biçimiyle İslam'ın egemenliği altında gelecekte insanlık aleminin alacag! şekle de göndermede bulunuluyor. Ayetlerden sırasıyla şu di­rektifleri ve mesajları algılıyoruz:

1) Zulme uğrayan, saldırıya maruz kalan, özgürlüğü ve insan haklan elinden alınan ve saygınlığı ayaklar altına alınanlar, zulüm ortadan kalkıp haklarını, özgürlüklerini ve onurlu hayat haklarını garantiye alana kadar kendilerini savunma, zulme başkaldırma haklan vardır.

2)  Saldırganlığı ve zulmü bertaraf etme ve bu hususta dayanışma içinde olma top-

lumsal bir zorunluluktur. Özgürlüğün, insan haklarının, adaletin ve tam güvenliğin ga­ranti altına alınması için bundan başka seçenek yoktur.

3)Temelde ya da sonuç itibariyle savunma nitelikli olmayan her savaş, zorbalığa da-yanıyordur, İnsan haklarının can güvenliğinin ve toplumsal çıkarların ihlali anlamına gelir.

4)Yapıcı, salih mü'mİnlere, Allah'ın yardımcıları olduğu kendilerini desteklediği ve yeryüzüne egemen kdacağı güvencesi veriliyor, Bunların egemenliğinde birilerinin üs­tünlük taslamasına, sömürgeciliğe, soygunculuğa, müstekbirliğe fırsat verilmez. Salih mü'minlerin egemen olduğu bir yeryüzünde zulüm, saldırganlık, tahakküm ve kula kul­luk olmaz. Orada Allah'ın dinî hayata geçirilir sırf Allah'a yönelik kulluğun bir ifadesi olarak namaz kılınır, yoksullara muhtaçlara ve fakirlere zekat verilir. Böylece sosyal adalet gerçekleştirilir. İnsanın doğuştan getirdiği iyi özelliklerle uyuşan (maruf), hayır, iyilik, yapıcılık, hak, adalet, onurluluk ve eşitlik emredilir. İnsanın öz yaratılışı gereği tiksindiği (münker), kötülük, bozgunculuk, yıkıcılık, tembellik, avarelik, zorbalık, onur­suzluk, zulüm, günah ve iğrenç şeyler yasaklanır. Diğer bir ifadeyle salih mü'minlerin egemenliklerinin gölgesinde faziletli bir toplum kurulur.

Bunun yanında incelediğimiz ayetler grubunun son ayetinin atmosferinden ve ru­hundan şu mesaj algılanıyor: Yüce Allah'ın yeryüzüne egemen kılması sonucu, salih mü'minlerin yapıp ettikleri, Allah'ın dininin kendilerine kazandırdığı özelliklerdir. Bundan hareketle diyebiliriz ki: Allah tarafından yeryüzüne egemen kılındıktan sonra bu tür olumlu faaliyetler içinde olmayan müslümanlar, Allah'ın dininin müslüman kim­selere kazandırdığı özellikleri ihlal etmişlerdir; böylece yüce Allah'ın doğru, ihlash müslümanlar için çizdiği sınırların kazandırdığı yapıcı özelliklerin dışına çıkmışlardır. Hiç kuşkusuz Kur'an ayetlerinin içerdiği bu mesajda da bir etkileyicilik, kararlılık ve tavizsiz bir hayata yönelik bir direktif vardır.[93]

 

Zulüm Kavramı Ve Boyutları

 

Daha önceki münasebetlerde kaçırdığımız bir fırsatı, şimdi değerlendirerek, zulüm kavramı üzerinde bir parça durmak istiyoruz: Bu kelime ve türevleri Kur'an-ı Kerim'de üç yüz küsur kere geçmektedir. Bu da vahyin inişine esas oluşturan ilahi hikmetin konu­ya verdiği önemi ve bu kavramın kapsamına giren adaletin zıddı zorbalık, doğru yolun zıddı sapıklık, cana kıyma, kendine ve başkasına zarar vernıe, insanların özellikle zayıf­ların özgürlüklerine, haklarına, mallarına ve kanlarına tecavüz etme, insanları sömünne, tahakküm etme, Allah'ın dinine ve yoluna girme önerilerine karşı büyüklük kompleksi ne kapılma, günah işleme ve hakları- gasbetme gibi suçların diğer bir ifadeyle bütün kö­tülük ve hayasızlıkların tedavisine, ortadan kaldırılmasına gösterdiği özeni ortaya koy­maktadır. Zulmü en yaygın biçimiyle somutlaştıran ifadeler içeren ayetleri kapsayan bir çok sûrede, kelimenin içerdiği değişik anlamıyla birlikte zulüm ve zalimlere sert eleşti­riler yöneltiliyor. Zalimler aşağılayıcı saldırılara maruz bırakılıyor, lanetler yağdırılıyor. Dünya ve ahirette uğrayacakları onur kırıcı, rezil hayata işaret ediliyor. İçinde bulun­dukları durumun iğrençliği yüzlerine vurularak, ezilen kitleler, bunlarla mücadeleye her yola başvurarak, zalimlere boyun eğmemeye, karşılarında susmamaya davet ediliyorlar. Zalimlere karşı yürütülecek mücadelenin onur, saygınlık, hak ve Allah'ın dinine yardım etme mücadelesi olduğu vurgulanıyor. Zulüm karşıtı mücadelenin saflarında yer alma­manın günah, kötülük, alçaklık ve onursuzluk olduğu, zalimleri cesaretlendirdiği, azgın-laştırdığı belirtiliyor. Bunun altında zulüm ve zalimler sorununu çözücü, zulüm ve za­limlerden kaçınmayı öngören bir Kur'an mesajı yatmaktadır. Kuşkusuz bu, Kur'anın eş­siz ifade tarzının bir özelliğidir.[94]

 

42-  Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Ad, Se-mud kavmi de yalanlamıştı.

43- İbrahim'in kavmi ve Lut'un kavmi de.

44-  Medyen halkı da. Musa da yalanlanmıştı. Böylelikle Ben, o inkar edenlere bir süre tanıdım, sonra onları yakala-yıverdim. Nasılmış beni inkar etmek.

45- Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız nice ülkeler vardır ki, şimdi onların altlan üstlerine gelmiş[95] ıpıssız durmak­ta,[96]' kullanılmaz durumdaki terkedilmiş'[97] yüksek sarayları çın çın ötmektedir.

46-  Yeryüzünde gezip dolaşmıyoıdar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.

 

Bu ayetlerde;

1) Hitab Peygamberimize yöneltiliyor: Şayet kafirler onu yalanlıyorlarsa, kuşku yok ki, daha önce gelmiş geçmiş Nuh, Ad, Semud, İbrahim, Lut ve Medyen kavmi gibi kafir topluluklar da peygamberlerini yalanlamıştı. Musa da yalanlanmıştı. Bunun üzerine yü­ce Allah, peygamberlerini yalanlayan kafirlere az bir süre tanıdı, sonra onları suç üstü yakaladı. Allah'ın tepelemesi pek şiddetliydi, silinmez izler bırakmıştı.

2)  Kafirleri azarlamaya yönelik ifadeler içeren bir hatırlatmada bulunuluyor: Yüce Allah zalim oldukları için nice ülkeyi yıkıma uğratmıştır. Şehirlerinin altı üstüne gel­miş, yerle bir olmuştur. Bunun sonucunda nice kullanılır haldeki kuyu kurudu, kullanıl­maz hale geldi. Görkemli saraylar çın çın ötüyor. Mutlulukları yüzlerinden okunan ne­şeli saray halkının yerinde şimdi yeller esiyor.

3)Ardından bazı sorular yöneltiliyor. Eleştiri, yadsıma, azarlama nitelikli bu sorular­da peygamberi yalanlayan kafirler yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı, geçmişte yüce Al­lah'ın kendilerine benzeyen zalim toplulukları tepelemesinin izlerini görmediler mi? Ya da onların başına gelenlerle ilgili haberleri duymadılar mı ki ibret almıyorlar? biçiminde duyarsızlıkları, anlayışsızlıkları dile getiriliyor. Eleştiri ve azarlama nitelikli bu ifade­den, ayete muhatab olan Arapların, gelip geçmiş toplulukların (Ad, Semud vs.) çöldeki harap yurtlarını bildikleri, onların üzerine inen yıkıma uğpatıcı ilahi azabın izlerini göz­lemledikleri anlaşılıyor. Üstelik bu yıkımın, ilahi bir azabın sonucu gerçekleşmiş oldu­ğunu da biliyorlardı.

4) Buna rağmen, Kur'an'a muhatap olan ve geçmişteki benzeri toplulukların başına gelen akibeti bizzat gözlemleme imkanını bulan Arap müşriklerinin, bunlardan gerekli dersleri çıkarmayışlarının, öğüt almayışlarının sebebi, eleştirel bir üslupla ve gerekli de­ğerlendirmelere fırsat bırakacak şekilde açıklanıyor: Kalpleri hakka karşı körelmiştir, hak içerikli mesajdan çevirilmiştir. Kalbi böyle olanın, gözünün görüyor olması bir an­lam ifade etmez.

Bu ayetlerin inişini gerekçelendim!eye yönelik özel bir münasebete dikkat çeken herhangi bir rivayete rastlamadık. Ayrıca ayetler grubunun genel akıştan kopuk bağım­sız bir konuyu ele almadığı da açıktır. Muhataplar kafirlerdir; eleştiri okları onlara yöne­liktir ve bildikleri gerçekler hatırlatılıyor. Ayrıca kafirlerin bu olumsuz tavırlarına, hak içerikli mesajı yalanlamalarına karşılık Peygamberimize (s) moral destek sağlanıyor. Bu ayetlere ve sonrasına damgasını vuran Meleke döneminin kendine özgü atmosferi son derece belirgindir. Bize öyle geliyor ki, bu ayetlerde, daha Önce (24. ayet ve sonrası) ele alınan konu bir kez daha irdeleniyor. Hatırlanacağı gibi ayetlerde davet hareketinin belli başlı konularından biri inceleniyordu. Yani ölümden sonra diriliş gerçeğini hatırlatarak uyarma yani... Bunun yanında, şeytanın vesveselerine kapılarak ya da Allah'a iman et­meyi kişisel hedeflerine ulaşmak için bir koruyucu kalkan olarak kullanmak suretiyle sapıtan kitlelerin dikkati çekiliyordu. Buna bağlı olarak kafirlerin ve mü'minlerin ahiret-te karşılaşacakları akıbetler tasvir ediliyordu. İster Mekke inişli olsun, ister Medine iniş­li olsun. 24. Ayet ve sonrası bir "ara söz" işlevini görüyordu. Bu durum Kur'anın Mek­ke'de inen kısmının belirgin Özelliklerindendir.[98]

 

47-  Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten se­nin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınız-dan bin yıİ gibidir.

48-  Nice ülkeler vardır ki, zulmediyorken ben ona bir süre tanıdım, sonra yakalayıverdim; dönüş yalnızca banadır.

 

Bu iki ayette;

1) Kafirlerin yüce Allah'ın va'dettiği azabın bir an Önce başlarına gelmesini istedik­leri anlatılıyor.

2)  Bu isteklerine bir karşılık olarak yüce Allah'ın va'dettiği azabı gerçekleştireceği vurgulanıyor.

3) Yüce Allah'ın katında bir tek günün, insanların hesaplaya geldikleri bin gün kadar olduğu hatırlatılıyor.

4)  Bir uyarı olsun diye kafirlere şu gerçek anlatılıyor: Kendilerinden önce de nice topluluklar, azgmlaşarak inkarcı bir tutum sergilemişlerdi. Yüce Allah, onlara az bir süre tanımış sonra da suç üstü yakalayıvermişti. Herşey eninde sonunda Allah'a dönecektir.

Bu iki ayetin ifade tarzı ve içerik bakımından önceki ayetlerle bir bütünlük oluştur­duğu açıktır.

Kafirlerin azabın bir an önce başlarına gelmesini istemelerinin bir tür meydan oku­ma olduğu gerçeği de bir diğer belirgin husustur.

Kafirlerin bu tavırlarına Mekke inişli sûrelerde sık sık göndermede bulunulur. Bu ayette olduğu gibi uyarı, hatırlatma ve eleştiri nitelikli cevaplarla bu meydan okuyuşla­rına karşılık verilir.

İlk bakışta da fark edildiği gibi ilk ayette değinilen günler, insanların dünya hayatın­da yaşadıkları sürenin kısalığını vurgulamak için kullanılmıştır. Bundan sonra ahirette daha uzun ve daha kalıcı bir azapla karşılaşacaklardır. Yine sözkonusu azabı erteleme­nin de onların sandığı gibi olmadığı vurgulanıyor, Çünkü Allah'ın katında zamanın kı­salığı ve uzunluğu birdir...

İkinci ayette ise, meydan okumalarına sert bîr karşılık veriliyor: Eğer Allah'ın va-adedilcn azabının geciktiğini, ayrıca caydırıcı ve koruyucu güce sahip bulunduklarını düşünüyorlarsa, sakın bunu yüce Allah'ın sözünden döndüğü biçiminde yorumlamasın-lar. Çünkü Allah bu taktiği geçmişteki kafir topluluklar için de uygulamıştı: Önce süre verir, sonra da suç üstü y akalayı verir...

İncelemekte olduğumuz iki ayetin üslubu, önceki ayetlerle birlikte bunların bir tar­tışma sahnesini canlandırdıklarını ortaya koymaktadır. Hz. Peygamberle kafirler arasın­da yaşanan bu tür tartışmalar, Mekke inişli sûrelerin kapsamında sıkça sahnelenir.[99]

 

49-  De ki: Ey insanlar, gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcıyım.

50-  Buna göre, iman edip salih amellerde bulunanlar, on­lar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.

51-  Ayetlerimiz konusunda acze düşürücü çabalar harca­yanlar, alevli ateşin halkıdır.

 

Bu ayetlerde Rasulullah insanlara misyonunun özünü açıklaması yönünde bir direk tif veriliyor. Buna göre O bir uyarıcıdan başka bir şey değildir. Onun görevi, insanlara doğru yolu göstermek, sapıklıktan ve azgınlıktan sakındırmaktır. Dolayısıyla doğru yolu bulan, Peygamber'in çağnsına olumlu karşılık veren salih mü'minler, Allah tarafından bağışlanacaklardır. Ama tek ve ortaksiz Allah'a kulluk sunmaya, O'nun ayetlerine ve Rasulünün sunduğu mesaja inanmaya ilişkin çağrıya karşı olumsuz bir tavır takınan me­sajın yayılmasını önlemek için pasifize etmeye yönelik girişimler içinde bulunanlara ge­lince, onlar cehennem halkıdır.

Bu ayetlerin de önceki ayetlerle konu ve ifade bütünlüğü içinde olduğu açıktır. Ayet­lerin iskeletini oluşturan çağn, Mekke inişli sûrelerde sıkça yinelenir. Çünkü o dönemde bunu gerektirici tavırlar sık sık gündeme gelmiştir. Buradan hareketle bu ayetlerin bir tartışma sahnesini oluşturan bir zincirin halkası olduğunu söyleyebiliriz.[100]

 

52- Biz senden önce hiç bir Rasul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman[101] şeytan onun dileğine[102] bir takım arzular katıp bırakmış olma­sın. Ama Allah, şeytanın katıp bırakmalarını giderir,

sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp, pekiştirir. Allah gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

53- Şeytanın katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri duyarlılıktan yoksun bulunanlara Allah'ın bir deneme[103] kılması içindir. Şüphesiz zalimler uzak bir ayrı­lık içindedirler.

54- Bir de kendilerine ilim verilenlerin bunun hiç tartışma­sız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bul-muş[104] olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.

55-  İnkar edenler İse, kıyamet saati onlara apansız gelin­ceye veya kesintiye uğramış[105]' bir günün azabı onlara yeti-şinceye kadar ondan yana şüphe içinde kalacaklardır!

56-  Mülk o gün yalnızca Allah'ındır. O aralarında hükme­decektir. Artık iman edip salih amellerde bulunanlar; ni­metlerle donatılmış cennetler içindedirler.

57-  İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlar; artık onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.

Ayetlerin üslubu emredici, direktif verici niteliktedir. Başlangıçta hitab, Peygambe­rimize yöneltiliyor.

 

Gördüğümüz kadarıyla aşağıdaki hususlar dikte ediliyor:

1)  Peygamberimizden Önce Aliah tarafından görevlendirilmiş hiç bir resul ve nebi yoktur ki bir şey arzulamasın ve şeytan onun arzusunun gerçekleşmesine giden yola di­kilmesin.

2)  Ama yüce Allah, Rasulünü veya Nebisini destekler ayetlerini sağlamlaştırır, şey­tanın hile ve desiselerini etkisiz hale getirir.

3)  Şeytan ancak kalplerinde hastalık bulunanlar, kalpleri duyarlılığını yitirmiş olan­ları kandırabilir. Şeytanın bu tür insanların içine attığı düşünceler, onlar açısından bir tür sınama aracıdır, onlar da şeytanın telkinlerini içtenlikle kabul ederler. Bunun nedeni ka­rakterlerinin bozuk ve kalplerinin hastalıklı olmasıdır. Bu tür zalimlerin hakka karşı amansız bir muhalefet yürütmeleri, inatla karşı çıkmaları geleneksel bir tutumdur.

4)  Kendilerine ilim ve anlayış verilenlerse, Rasulün ve Nebinin sunduğu sağlamlaş­tırılmış ayetlerin Rablerinden gelen gerçeğin kendisi olduğunu kavrarlar. Hak içerikli ilahi mesaja inanır, onu kılavuz edinirler. Kalpleri derin bir saygı duygusu ile ürperir.

5)  Yüce Allah, dosdoğru yoluna ancak çağrısına olumlu karşılık veren mü'minleri iletir. Onların bu tutumları kuşku yok ki yüce Allah'ın kendilerine bahşettiği bilgi ve anlayışın bir sonucudur. Çünkü onlar özü itibariyle iyi niyetli, samimi ve sağlam yürekli kimselerdir. Kafirler ve müzmin muhalifler geleneksel kuşkulan, kararsızlıkları, bundan doğan bunalımları içinde kıyametin ya da ecellerinin gelip çatmasına ya da Allah'ın azabının gelip çatmasına kadar bocalayıp dururlar. Bu öyle bir gündür ki bir benzeri, sonrası olmayacaktır. Dehşeti benzersizdir, görülmemiş türdendir. Vaadedilen gün gelip çatınca onlara yeni bir fırsat da tanınmayacaktır.

6)  O gün hüküm, iktidar ve yargı Allah'ın tekelindedir. İnsanlar arasında son hük­münü verir: İnanıp salih (yapıcı) ameller işleyenleri nimet cennetlerine yerleştirir. İnkar edip Allah'ın ayetlerini alaya alanlar içinse, onur kinci bir azap ön görür.[106]

 

Garanik Olayı

 

"Biz senden önce hiç bir Rasul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, bir dilekte bulun­duğu zaman..."

Tefsir bilginleri[107] bu ayetlerin inişi ile ilgili olarak gerek İbn-i Abbas'tan ve gerekse başkalarından bazı rivayetler aktarmışlardır. Bu rivayetlerde şu hususlar dile getirilir: Peygamberimiz (s) soydaşlarından sert bir karşılık görünce, kendisi ile soydaşları ara­sındaki gerginliği yumuşatacak bir yakınlık oluşmasını sağlayacak ayetlerin inmesini te-

menni etti. Bir gün Kabe'nin içinde mü'minlerie birlikte namaz kıhyorken, Necm sûresi indi; "Gördünüz mü haber verin; Lai ve Uzza'yi ve üçüncü olan Menaî'ı?" (Necm, 79-20) ayetinin ardından "Onlar yüce kuğulardır ve onların şefaati umulur" deyiverdi. Sec­deye gidince de müşrikler de onunla birlikte secdeye gittiler ve "bizim ilahlarımızı ka­bul etti" dediler. Bunun üzerine Cebral'i bu tavrını eleştirmek üzere İsra sûresinde yer alan şu ayetleri indirdi: "Onlar neredeyse, sana vahyetliğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydik. andolsun onlara az bir şey eğilim gösterecektin. Bu du­rumda biz sana hayatın da kat kat ölümün de kat kat acısını tattırırdik; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın" (İsra, 73-74). Bunun üzerine Peygamberimiz (s) büyük bir üzüntü duydu. Ardından yüce Allah, incelemekte olduğumuz ayetleri indirerek onun üzüntüsünü giderdi. Mekke'de yaşanan bu olay, Habeşistan'a göç eden ilk muhacirlerin geri dönmelerine neden oldu. Onlar olayı duymuş ve Kureyşlilerin müslüman oldukları­nı sanmışlardı. Bazı rivayetlerde, söz konusu "onlar yüce kuğulardır ve onların şefaati umulur'1 sözünü şeytan söylemiştir, deniyor. Bazısında da garanik olayının Necm süre­sinin indiği sırada yaşandığı belirtilir.

Bu rivayetler bağlamında İbn-i Abbas'ın "temenna" kelimesini okudu "Umniye" ke­limesini de okumak şeklinde anlamlandırdığı ve bu değerlendirmesinde de Bakara sûre­sinde yer alan şu ayete dayandığı ifade edilir: "Onlardan bir kısmı ümmidir. Kitabı bil­mezler; bildikleri bir sürü asılsız şeylerden başkası değildir ve yalnızca zannederler" (Bakara, 78).

Birçok tefsir bilginin de[108] vurguladığı gibi bu rivayetlerin ravi zinciri son derece za­yıftır. Kaldı ki, rivayetlerin konusu da zayıftır, dayanaksızdır. Bir kere risaletinin temel esprisini, şirke ve düzmece ilahlara savaş açma şeklinde formüle eden bir peygamberin böyle bir söz söylemesi, böyle bir şeyi yapması mümkün değildir. Ona inen Kur'an, yo­ğun olarak şirk ve Allah'a ortak koşulan düzmece ilahlar konusu üzerinde durur ve bu­nun mesnetsizliğini vurgulamaya yönelik son derece etkili, kesin vurgulu ifadeler kulla­nır. Bu olay, peygamberliğin masumiyeti ile de çelişir. Yüce Allah bu niteliği özellikle mesajının sunulmasına özgü kılmıştır. O, Rabbinden gelen vahyi hatasız ve doğru bi­çimde aktarmakla yükümlüdür ve Allah da bunu sağlamayı garantilemiştir. Rivayetler ifade tarzı ve boyutları bağlamında da zayıf ve mesnetsizdirler. Çünkü konuyla ilgili ilk ayet ve bu ilk ayetle ahenk oluşturan diğer ayetler üzerinde biraz düşünülünce, irdeleyi-ci bir gözle bakınca bu şekilde yorumlarım al arının mümkün olamayacağı görülür. Üste­lik böyle bir olayın gerçekleştiğini varsaymak, ayetleri bu varsayımı esas alacak biçim­de algılamam şeytanın bütün Nebi ve Rasullerin sözlerinin arasına, Allah'ın indirdikle­rinin dışında kendi sözlerini de kattığım ve bunlara okuttuğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu aynı zamanda "şeytanın tüm peygamberlere kendi sözlerini söyletmiş olması bir evrensel kuraldır" sonucunu doğurur ki bu garip olduğu kadar, tutarsız bir değerlen­dirme olur. Bu bile rivayetin sahih olmadığını göstermek bakımından yeterli bir kanıttır. Rivayet ortam ve konjonktiircl koşullar açısından da zayıftır, dayanaktan yoksundur. Çünkü bu demek oluyor ki, Hz. Peygamber ve ashabı müşriklerin ele basılarının gözleri önünde Kabe'nin içinde cemaatle namaz kılıyorlardı ve kimse de buna bir tepki göster­miyordu. Ayetlerin, Peygamberimizin ve ashabının müşriklerden ağır işkenceler ve bas­kılar gördükleri bir sırada indiğini gözönünde bulundurduğumuzda, böyle bir hoşgörü­nün mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Taberi, Nisaburi, İbn-i Kesir, Beğavi, Nesefi ve Razi gibi birçok tefsir bilgini ve araştırmacı kıssayı, rivayeti zinciri ve içerik bakımın­dan asılsız olarak nitelemişlerdir. Bu konuda kendi değerlendirmelerinin dışında başka alimlerin de sözlerini aktararak rivayetteki iddiaları çürütmüşlerdir.

El-Kasımi'nin tefsirinde rivayetin üslubu, içeriği ve ravi zincirine yönelik güçlü eleştiriler içeren bir bölüm ayrılmıştır. Değerlendirmeler bağlamında Kadı İyaz, Ebube-kir el-Bezzar, Ebubekir el-Bakıllani, İmam ibn-i Teymiye, Fahru'r-Razi, Beyhaki ve İ-mam Muhammed Abduh'un rivayete yönelik eleştirel görüşlerine yer verilmiştir.

Bütün bunlara bakarak ayetlere ilişkin değerlendirmelerimizin doğru olduğunu düşü­nüyoruz. Bizce incelemekte olduğumuz ayetler önceki ayetlerden kopuk değildirler. Her iki ayetler grubunu birbirine bağlayan öğeler her iki grubun da değerlendirme, ina­nan yürekleri pekiştirme, eziyetler karşısında moral destek sağlama, kafirlere eleştiriler ve müzminlere müjdeler sunma nitelikli olmasıdır. Nitekim önceki ayetlerde, kafirlerin ilahi mesaj karşısındaki tutumları, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve Peygamberimize (s) meydan okumaları anlatılmış, sonunda Rasulullah'ın temel misyonunun uyarma ve müjdeleme olduğu vurgulanmıştı. Bu ayetlerse bir tür değerlendirme işlevini görüyor ve bu bağlamda şu gerçeği vurguluyor: Her Nebi ve Rasul bütün insanların kendisine sunduğu ilahi mesaja inanmasını arzu etmiştir. Nitekim Rasulullah da bunu arzulamış, öyle ki, bu arzusu gerçekleşmeyince ya da gecikince son derece üzülmüştür. Bu duru­mu bir çok ayet-i kerime dile getirmiştir. Ayrıca şeytan insanlara çeşitli vesveseler tel­kin ederek bu arzunun gerçekleşmesine giden yolun önüne dikilmiştir. Kafirlerin hak içerikli mesaja karşı şiddetli bir muhalefet yapmaları, hakkı ve hak ehlini taciz edici gi­rişimler içinde olmaları, mesnedsiz inkarları bu vesveselerin sonucudur. Şunu da unut­mamalı ki, şeytan sadece pis karakterli suçlular üzerinde etkili olabilir. Peygamberlik misyonunun temsil ettiği aydınlığı görüp onunla doğru yolu bulan iyi niyetli kimseler üzerinde bir etkinliğinini olması mümkün değildir. Böyle olunca da ayetlerin, Rasulul­lah'ın yüreğini pekiştirmeye, müslümanlara moral destek sağlamaya ve kafirleri ağır bir şekilde eleştirip uyarmaya yönelik olduğu belirginlik kazanıyor.

Bu ayetlerden sonra Allah yolunda hicret eden sonra öldürülen veya Ölen kimselere güzel bir rızik ve hoşnut kalınacak bir yurt vaadeden ayetler yer alıyor. Bu yüzden insa­nın aklına, Peygamberimizin ve mü'minlerin Kureyş I ilerden gördükleri bunca eziyet ve baskıdan sonra, peygamberimizin Kureyşlilerden ümidini kesmesinin ardından Medi­ne'ye hicret etmeye hazırlandıkları bir sırada bu ayetlerin inmiş olabileceği ihtimalini getiriyor. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Rasulullah (s) çok arzuladığı, şiddetle te­menni ettiği halde Kureyşilerin hidayetine yönelik bunca çabasının harcadığı büyük emeğin sonuçsuz kalmasından büyük üzüntü duyuyordu. Bu ayetler, işte bu atmosferde onu teselli etmek, meselenin bu kadar büyütülmemesi gerektiğini vurgulamak üzere in­miştir. Bu ayetlerde Hz. Peygamber (s)'in kendisinden Önceki Nebi ve Rasullerin du­rumlarının bu konuda bir örnek oluşturduğu hatırlatılıyor. Yüce Allah bunlara akıl, bilgi ve dengeli bir hayat tarzı bahsetmiştir. Bu yüzden hak içerikli mesaja iman etmiş ve kalpleri derin bir saygı ile ürpererek tek ve ortaksız İlah'a kulluk sunmuştur. Öyle ki, bu tahminimiz pratikte yaşanmamışsa bile Rasulullah ve ashabının büyük acılar çektiği bir ortamda kendilerine ileriye ilişkin bu müjdeler verilmiştir diyebiliriz. Bununlar beraber yüce Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.[109]

 

58- Allah yolunda hicret edip öldürülen veya ölenlere ge­lince muhakkak Allah onları güzel bir rızıkla nzıklandıra-caktır. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.

59-  Onlan kendisinden gerçekten hoşnut kalacakları bir yere sokacaktır. Şüphesiz Allah bilendir, halimdir.

60-  İşte böyle; her kim kendisine yapılan haksızlığın ben-zeriyle karşılık verir[110] sonra aleyhine "azgınlık ve saldırı­da" bulunulursa Allah mutlaka ona yardım eder. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.

 

Bu ayetlerde:

1)  Allah yolunda hicret edenlere güvence veriliyor, büyük bir ödüle kavuşacakları müjdesi veriliyor. Buna göre hak esaslı dinlerine sıkı sıkıya sarılarak hicret edenler, bu­nun sonucunda öldürülen veya ölenler için Allah katında büyük bir ödül vardır. Allah onları güzel bir nzıkla rızıkiandıracaktır. O, rızık verenlerin en hayırhsıdır. Onları hoş­nut olacakları bir yurda yerleştirecektir. Allah'ın bu ikramından dolayı gözleri aydın olacaktır. Kuşkusuz yüce Allah insanların niyetlerini ve yapıp ettikleri amelleri bilir. Geniş hilmi ve merhameti uyarınca onlara hakettiklerini verir.

2) Yüce Allah zulüm ve azgınlığa misliyle karşılık verme haklarını kullandıklarında zulme ve baskıya uğrayan kullarına yardım edeceğini, onları destekleyeceğini vaadcdi-yor. Çünkü Allah affedicidir, bağışlayıcıdır, onları affının ve bağışının kapsamına alır.

îlk iki ayetin iniş gerekçesine ilişkin özel bir münasebetten söz eden herhangi bir ri­vayete rastlamadık. Üçüncü ayetle ilgili ise tefsir bilginleri[111] bu ayetin bir muhacir kafi­lesi hakkında indiğini rivayet etmişlerdir: Bu kafile yolda bir grup müşrikle karşılaşır. Bu olay haram aylardan birinde cereyan eder. Bu yüzden bazı müslümanlar, müşriklerle savaşılmaması gerektiğini söylerler. Ama onlar dinlemezler ve müşriklere saldırırlar. Aralarında çatışma çıkar sonunda müsiümanlar galip gelir...

Ayetlerin atmosferiyle uyuşan bu rivayetin ayrıca ayetlerin içerdiği konunun ışığın­da ayetlerin Medine inişli oldukları ve bunların birbirleriyle bağlantılı olarak bir kerede indikleri anlaşılıyor. Bazı muhacirlerin bu çatışmada öldürülmüş olmaları da İhtimal da­hilindedir. Bu yüzden haram ayda müşriklerle çatışmaya girdikleri için bazı müslüman­lar bu muhacirleri kınamış olabilir. Bu durumda ayetler yürekleri pekiştirmek, müslü-manlara öz güven aşılamak, kuşkulan gidermek ve olayı meşru bir gerekçeye dayandır­mak üzere inmişlerdir. Bizce bu olayı Hacc sûresinin 38-41. ayetlerinin tefsiri bağla­mında işaret ettiğimiz, Abdullah b. Cahş komutasındaki müfrezenin başından geçen olaydan farklıdır. Çünkü bu olaya daha önce de söylediğimiz gibi Bakara sûresi 217-218. ayetlerde işaret edilmiştir.

Bizim tahmin ettiğimiz gibi eğer bundan önceki ayetler Peygamberimizin Mek­ke'den Medine'ye hicret etmesinin hemen öncesinde inmişlerse, bu durumda incele­mekte olduğumuz bu ayetlerin adı geçen ayetlerden sonra yer almış olmaları, bununla bağlantılı bir durumdur.[112]

 

Misliyle Karşılık Verme (Misilleme)

 

".. .Kim kendisine yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık veıirse..."

Ayetler grubu içinde yer alan ikinci ayet bir açıdan, saldırıya misliyle karşılık vermenin gerekçesini ortaya koyuyor, bir diğer açıdan da karşılık vermenin, çatışmaya gir­menin ancak savunma ve saldırıya karşılık verme amacına yönelik olabileceğini vurgu­luyor. Ayrıca, kendini savunan ve saldırıya misliyle karşılık veren kimseleri de cesaret­lendiriyor. Allah'ın va'dini, desteğini ve yardımını hatırlatarak, bu pozisyonda olanlara Öz güven aşılıyor. Çünkü onlar, mazlum ve mağdur konumundadırlar. Bütün bunların altında toplumsal direktifler ve psikolojik yatıştırmalar yatmaktadır. Bunlar, Kur'an'ın evrensel ilkeleriyle bağdaşır, her zaman için geçerliliği olan direktiflerdir.

61-  İşte böyle; çünkü Allah, geceyi gündüze bağlayıp ka­tar ve gündüzü geceye bağlayıp katar. Şüphesiz Allah işi­tendir, görendir.

62-  İşte böyie; çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O'nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz batılın ta kendîsi   dir. Gerçekten Allah yücedir, büyüktür.

 

Bu iki ayetin üslubu, bunların önceki ayetlerle bağlantılı olduklarını düşündürüyor. Değerlendirme, pekiştirme ve delillendirme nitelikli bir bağlantıdır bu. Son derece güç­lü ve etkili bir ifade tarzıdır bu. Özellikle ilgili olduğu meselede bu tür bir üslubun et­kinliği daha belirgindir. Ayetlerin içerdiği hususlara gelince;

1)Allah va'dettiğini ger­çekleştirecek güce sahiptir. O'dur geceyi gündüze bağlayıp katan ve gündüzü geceye... Bu da, O'nun azametinin ve evren üzerindeki sınırsız tasarrufunun bir göstergesidir.

2) O, her şeyi kuşatmıştır. Her söyleneni duyar. Olup biten herşeyi görür. O, hakkın ta kendisidir. Mesajı hak içeriklidir, hükmü hak esaslıdır. Yücedir, büyüktür O. Hiç bir şey, hiç bir zaman O'nun büyüklüğüne erişemez. O'nun dışında müşriklerin taptıkları düzmece ilahların çağrısı ise, batıldır. Temeli, ayrıntısı, görünümü ve içeriği itibariyle mesnedsizdir.

İki ayetin, önceki ayetlerle bağlantılı olduklarını dediysek bu, -Önceki ayetlerin Medine inişli olduklarına ilişkin tahminimizin doğru olması halinde- iki ayetin Medi­ne inişli oldukları anlamına gelmez. Çünkü her iki ayetler grubu arasındaki münase­bet anlamla ilgilidir. Anlama dikkatle bakıldığında, bu iki ayetin neden buraya konul­duğu anlaşılır. İki ayete damgasını vuran Mekke döneminin karekteristik atmosferi son derece belirgindir. Lokman sûresinde, ikinci ayete benzer bir ayet yer almaktadır.[113]

 

63-  Görmedin mi, Allah gökten su indirdi. Böylece yeryü­zü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şey­den haberdardır.

64-  Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Şüphesiz Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.

65-  Görmedin mi, Allah yerdekileri ve denizde onun em­riyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni ol­madıkça göğü yerin üstüne düşmekten ah koyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.

66-  Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür.

 

Bu ayetlerde iki soru yöneltiliyor. Bu sorularda insanın evrene bakıp bakmadığı, do­layısıyla Allah'ın gücünün ve azametinin somut kanıtlarını görüp görmediği sorgulanı­yor. Bunun altında yatan mesaj şudur: Eğer insan gerçekten içinde yaşadığı evreni dik­katle gözlemlerse Allah'ın kudretini en somut şekliyle görecektir. Bu bağlamda ayetler­de işaret edilen hususlar şunlardır;

1) Gökten su indiren Allah'tır. Kavrulup kuruyan toprak çok geçmeden yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplanır.

2) Yüce Allah, yararlansınlar diye, yeryüzündeki tüm canlı-cansiz varlıkları insanla­rın hizmetine sunmuştur. Üzerinde gemiler yüzdürsünler diye denizleri de emirlerine vermiştir. Bunda insanlık için sayısız yararlar vardır.

3)  Akıllara durgunluk veren planlaması, sonsuz kudreti ve evrene egemen kıldığı

yasalar sistemi ile gökyüzünü şimdiki şekliyle tutan, yerin üzerine düşmesini önleyen Allah'tır. Hiç kuşkusuz bu, O'nun insanlara yönelik şefkatinin, rahmetinin ve evrensel yasalar sisteminin özünü oluşturan hikmetinin bir göstergesidir.

4)  İnsanları yokluktan vareden diri kılan O'dur, sonra onları öldüren de. Ardından bir kez daha onları diriltecektir. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Her şey O'nun buyruğuna boyun eğer. O'nun hiç kimseye, hiç bir yese ihtiyacı yoktur. Öv­güye layıktır. Kulların ihlaslı ibadetlerini hak etmiştir.

Ayetlerin akışı, insanoğlunun Allah'ın nimetlerini inkar edişine, azametinin somut belirtilerini görmezlikten gelmesine, göz kamaştırıcı belgelere ve apaçık ayetlere rağ­men kudretinden ve sınırsız tasarrufundan kuşku duymasına yönelik eleştirel bir ifadey­le son buluyor.

Görüldüğü gibi, bu ayetlerle önceki ayetler arasında akış ve amaç birliği vardır. Mekke döneminin tipik üslubu, ayetlere damgasını belirgin bir şekilde vurmuştur. İfade tarzı da Kur'an'ın Mekke'de inen kısmında yer alan benzeri bir çok ayetle uyuşmakta­dır. İşaret ettiğimiz söz konusu ayetlerde olduğu gibi, bu ayetlerde de, insanların dikkat­lerinin gözlerinin önünde olup biten realiteye, Allah'ın göğüyle, yeriyle ve deniziyle tüm evrene egemen olan kudretinin, azametinin somut belirtilerine çekilmesi hedeflen­mektedir. İnsanların, Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetleri ve yaşama imkanlarını görmeleri amaçlanmaktadır. Ki bunlardan hareketle, Allah'ın varlığını, sonsuz azameti­ni ve sınırsız tasarrufunu kavrasınlar. Evrensel çapta kanıtların sunulmasının bir diğer amacı da, Allah'ın va'dinden ve bu va'di gerçekleştirecek güce sahip oluşundan kuşku duyulmasını, nimetlerine karşılık nankörlük edilmesini, O'nun huzurunda ürpertiyle eğilinmemesini, düzmece ilahların bir kenara atılmamasını eleştirmektir.

Lokman sûresini incelerken, yüce Allah'ın göklerde ve yerde bulunan canlı cansız tüm varlıkları insanoğlunun hizmetine sunmuş olmasının, ifade ettiği anlamı ve boyut­larını etraflıca irdeledik. Bu yüzden fırsat doğmuşken, kısaca işaret etmekle yetiniyoruz.[114]

 

67- Biz her ümmete bir şeriat kıldık'[115]. Onlar bu şeriat üze­re ibadet etmektedirler.   Öyleyse İşte seninle çekişmesin­ler. Sen Rabbine çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir hidayet üzerindesin.

68-  Eğer seninle mücadeleye girişirlerse, de ki: Allah, yap­makta olduklarınızı daha iyi bilir.

69-  Allah, kıyamet günü, kendisinde ihtilafa düştüğünüz şey hakkında aranızda hükmedecektir.

70- Allah'ın gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte ol­duğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bunlar, Allah için pek kolaydır.

 

Hitabın Rasulullah'a yöneltildiği bu ayetler, aşağıdaki direktifleri içermektedir:

1) Yüce Allah, her ümmet için bir şeriat, bir pratik hayat tarzı öngörmüştür. Dolayı­sıyla kafirler, yüce Allah'ın belirlediği bu şeriattan bu pratik hayat tarzından Hz. Pey­gamberi saptıramazlar.

2)  Hz. Peygamber (s) insanlan tek ve ortaksız, Allah'a kulluk sunmaya davet etme yükümlülüğünü sürdürmek zorundadır. Onun görevi yüce Allah'ın kendisi için belirle­diği şeriat ve hareket tarzı doğrultusunda hareket etmektir. Ama dosdoğru yol üzere ol­duğundan en ulak bir kuşku duymamalıdır.

3) Eğer kafirler kendisiyle tartışacak olursa, eğer hak içerikli mesaja karşı büyüklük kompleksine kapılıp burun kıvırırlarsa, şu gerçeği dile getirsin: Allah her birimizin ya­pıp ettiklerin bilmektedir. O, kıyamet günü, bu günkü ihtilafımız hakkında bu kesin ve yamlmaz bilgisi doğrultusunda hükmedecektir. Hakkı pekiştirecek, batılı da geçersiz kı­lacaktır.

4) Önceki ayetler üzerine bir soru ile değerlendirme yapılıyor. Sorunun muhatabı da Rasulullah'dır. Sorunun niteliği ise, bir gerçeği vurgulama şeklindedir. Yüce Allah'ın göklerde ve yerde olup biten her şeyi bildiği, her şeyin O'nun katında kayıtlı olduğu ve bunun O'na kolay gelen bir iş olduğu bu sorunun kapsamında dile getiriliyor.

Bazı tefsir bilginlerine31 göre bu ayetler, müşriklerin Kur'an'da yer alan bazı haram 31- Beğavi, Hazin. 458 ve helallerden dolayı Peygamberimize (s) itiraz etmeleri üzerine inmiştir. Rivayete göre müşrikler, bazı müslümanlara şöyle diyorlardı: "Neden Allah'ın öldürdüğü hayvanların etini yeriliyorsunuz da, kendi ellerinizle öldürdüklerinizin etini yiyorsunuz?" Allah'ın öldürdükleriyle murdar hayvanları kastettikleri anlaşılıyor.

Görüldüğü kadarıyla bu ayetler bağımsız bir bölüm oluşturmaktadır. Mekke döne­minde inen bir çok ayette, bazı ayinler, yasamalar, helal ve haram kılmalarla ilgili ola­rak, Peygamberimizle müşrikler arasında geçen tartışmalar gündeme getirilir. Bunların Örneklerini A'raf, En'am, Nahl vb. sûrelerde görebiliriz. Ayetlerin oluşturduğu atmosfe­re baktığımızda rivayetin sahih olması ihtimali güçleniyor. Yine ayetlerden anladığımız kadarıyla bu ayetler, soru cevap şeklinde geçen bir tartışma sahnesiyle ilgili olarak in­mişlerdir. Ayetlerin ifade tarzından, bu tartışma sahnesinde sertliğin, şiddetin olmadığı­nı farkediyoruz. Bu tür sahneler, zaman zaman Rasulullah efendimizle ılımlı müşrikler arasında yaşanıyordu. Nitekim daha önce çeşitli münasebetlerle, ayrıca En'am sûresin­de yer alan kıssaların tefsiri bağlamında bu tür sahnelere dikkat çektik.

Buna rağmen ayetlerde, daha önce 42-51. ayetlerin kapsamında işaret edilen tartış­maya yeniden göndermede bulunulmuş olabilir. Bu arada bir kez daha Peygamberimi­zin teselli edilmesi, moral destek sağlanması ve tavrının pekiştirilmesi amaçlanmış ola­bilir.

Bu ayetler bir bütün olarak, tüm zamanlan kapsayan evrensel bir direktif niteliğin­dedir. Buna göre doğru ilkelere inanmış dosdoğru yolu izleyen davetçiler, şartlar ne olursa olsun ilkelerine bağlılıklarını ve dosdoğru yollanni sürdürmelidirler. Muhalifle­rin karşı çıkışlarına aldırış etmeyerek, onları davet etmeli ve davalarını savunmalıdırlar.[116]

 

71-  Onlar, Allah'ı bırakıp da Allah'ın kendisine bir delil indirmediği ve haklarında hiç bir bilgileri olmayan şeylere tapıyorlar. Zulmedenler için hiç bir yardımcı yoktur.

72-  Onlara karşı apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman,sen o inkar edenlerin yüzlerindeki red ve inkarı tanı­yabilirsin. Neredeyse, kendilerine karşı ayetlerimizi okuya­nın üzerine çullamverecekler. De ki: 'Size, bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Ateş... Allah onu İnkar eden­lere va'detmiş bulunmaktadır; ne kötü bir duraktır.'

 

Bu ayetlerde;

1) Müşrik kafirlerin inanç sistemleri eleştiriye tabi tutularak asılsızlığı, dayanaksızlı-ğı vurgulanıyor. Çünkü Allah'ı bir yana bırakarak bir takım düzmece ilahlara tapıyorlar. Bu ilahları Allah'a ortak koşuyorlar. Hem de bir belgeye, bir açıklayıcı kanıta ve bir bil­gi kalıntısına dayanmaksızın. Şu halde onlar, kendilerine zulmetmektedirler. Nefislerine karşı suç işlemektedirler. Zalimlere ise, yardım eden olmaz.

2) Bu arada, içinde bulundukları durumu, büyüklük komplekslerini ve onulmaz kin­lerini kınayıcı bir üslupla bir değerlendirme de bulunuluyor. İnanç sistemleri çürük te­mellere dayandığı için, kendilerine kesin kanıtlar içeren apaçık ayetler okunduğu zaman suratları asılır, yüzlerinden düşen bin parça olur. Kin ve nefretin derin izleri yüzlerine vurmuş halde, neredeyse kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan kimsenin üzerine çulla­mverecekler.

3)  Peygamberimize, bunlara bir soru yöneltmesi direktifi veriliyor. Meydan okuma ve azarlama içeren bir sorudur bu. Acaba, bundan daha şiddetli, kinlerini daha çok arttı­rıcı olan şeyden haber vermesini isterler mi? Allah'ın kafirlere va'dettiği cehennem ate­şi yani... Ne kötü bir duraktır o.

Taberi: "Size, bundan daha kötü olanını haber vereyim mi?" ifadesinin açıklaması bağlamında şöyle der: Bazılarının dediğine göre, müşrikler: "Vallahi, Muhammed ve ar­kadaşları Allah'ın yarattığı en kötü varlıklardır" diyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah, yukarıdaki cümlede peygamberimize, kafirlerin en kötü varlıklar olduklarını haber ver­mesi direktifini verdi.

İki ayete baktığımızda, ayetlerin bütünlük oluşturdukları anlaşılır. Ayrıca ayetlerin içeriği yukarıdaki rivayetin sahih olması ihtimalini ortadan kaldırıyor ki rivayetin kendi­si de güvenilir bir isnad zincirine dayanmıyor. Cümleye ilişkin en isabetli yorumun açıklamanın üçüncü fırkrasmda yaptığımız değerlendirmenin olmasını umuyoruz (inşa-allah).

Aynı şekilde, bu ayetlerle, kafirleri konu alan önceki ayetler arasında herhangi bir kopukluk da yoktur. Buna göre, önceki ayetlerde ılımlı müşriklerin tutumuna işaret edil­miş, bu ayetlerde ise radikal müşriklerin tutumuna işaret edilmiştir.

Ayetlerin çizdiği tabloda bir grup müşrikin şiddetli inatçılıkları ve sert tutumları yansıtılıyor. Öyle ki, bunların yanında Kur'an okunduğunda müthiş bir öfkeye kapılırlardı. Bu da peygamberlik misyonunun Mekke döneminde geçirdiği evrenin niteliğini net biçimde ortaya koymaktadır. Ayetlerde, bir yandan söz konusu gruba yönelik eleşti­rinin dozu, bir yandan da, kin ve öfkelerinin önemsenmediği hissediliyor. Nihayetinde kinlerinden daha şiddetli öfkelerinden daha incitici ve kulaklara hoş gelmeyen bir karşı­lık görüyorlar. Bu arada Rasullullah'm cesareti, görevini önemsemesi, inatçı, kindar ve kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan birinin üzerine çullanacak kadar gözü dönmüş insanlara hiç bir korku ve endişe duymadan Allah'ın ayetlerini tebliğ etmesi, Allah'ın mesajını dinletmesi yansıtılıyor. Çizilen bu tabloda, Peygamberimizin onların inatları­na, kabarmış öfkelerine ve kinlerine hiç aldırış etmediği vurgulanıyor. Yeri geldikçe vurguladığımız gibi peygamber efendimizin bu nitelikleri bir çok ayette dile getirilen benzeri münasebetlerle gündeme getirilmiştir.[117]

 

73- "Ey insanlar, size bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sİzin Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız, hepsi bunun için bir araya gelseler dahi gerçekten bir sinek bile yarata-mazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de" ,

 

Bu ayette hitap insanlara yöneliktir. Ayetin içeriğinden algıladığımız kadarıyla, kas­tedilenler müşriklerdir. Ki, söylenenleri dinleyip üzerinde düşünsünlar. Allah'ı bir yana bırakarak kulluk sundukları, Allah'a ortak koştukları düzmece ilahlar, sinek gibi basit bir canlıyı bile yaratamazlar. Birbirlerine yardım etmek üzere bir araya gelseler bile, bir sonuç alamazlar. Bu düzmece ilahların güçsüzlükleri, çaresizlikleri bu kadarla da bitmi­yor. Allah'ın yarattığı en basit ve en zayıf varlıklardan biri olan sinek, müşriklerin kul­luk sundukları düzmece ilahların bir yerlerine konsa, onlardan bir şeyler kapıp götürse, bu düzmece ilahlar ona engel olamazlar, kapıp götürdüğünü geri alamazlar, kendilerini ona karşı savunamazlar. Ayet-i kerimenin sunduğu bu pratik Örnekle, Allah'a ortak ko­şulan düzmece İlahların ne denli güçsüz ve çaresiz oldukları, yanı sıra Allah'a bu çare­siz varlıkları ortak koşacak kadar tefessüh etmiş müşriklerin inanç sistemlerinin nedenli çürük olduğu somutlaştınlıyor.

Ayetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla incelemekte olduğumuz bu ayet-i kerime de konuyla bütünlük oluşturmaktadır ve önceki ayetler üzerine yapılmış, müşriklerin beyinsizliklerini ortaya çıkarıcı,mesnedsiz, çürük inanç sistemlerini eleştirici, meydan okuyucu, düzmece ilahları alaya alıcı bir değerlendirme niteliğindedir. Bu bakımdan ayet, güçlü, derin ve etkili bir ifade tarzına sahiptir. Müşrikler üzerinde şok etkisi bırakı­yor. İnanç sistemlerini bu şekilde küçümsemesi dolayısıyla büyük bir öfkeye kapılmala­rına yol açıyor. Önceki ayetlerde olduğu gibi, bu ayette de Rasulullah'ın kararlı tutumu, ödün vermez kişiliği en belirgin nitelikleriyle ön plana çıkıyor.

Ayetin akışından ve atmosferinden algıladığımız kadarıyla, müşriklerin Allah'a or­tak koştukları düzinece ilahlardan maksat, putlar ve heykellerdir. Böyle olunca, ayetin esas mesajını oluşturan meydan okuma, alaya alma, zayıflığı ve çaresizliği ön plana çı­karma olgusu daha bir belirginleşiyor.[118]

 

74- Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güç sahibidir, azizdir.

 

Bu ayet de Önceki ayetlerin akışı ve içeriği üzerine yapılmış eleştirel bir değerlendir­me niteliğindedir. Buna göre, müşrikler, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler, O'nu gereği gibi anlayamadılar, uhıhiyetini ve rububiyetini kavrayamadılar. Bu yüzden düşünce ve inanç sistemi açısından, kelimenin tam anlamıyla çürüdüler, tefessüh ettiler, sapıttılar. Oysa Allah güçlüdür. Hiç bir şeyin ve hiç kimsenin gücü O'nunkine denk ola­maz. Kimse O'nun kadar üstün, O'nun kadar aziz olamaz.

Müşriklerin, Yüce Allah'ın bu sıfatlara sahip olduğunu kabul ettiklerini göz önünde bulundurduğumuz zaman, içinde bulundukları çelişkinin ve ayette işaret edilen tutarsız­lığın boyutları daha bir belirginleşiyor.[119]

 

75-  Allah, meleklerden elçiler seçer ve insanlardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.

76-  O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür.

 

İlk bakışta da farkedildiği gibi bu ayetler de, sûrenin akışı ile bütünlük oluşturmak­tadır. Yüce Allah'ın meleklerden ve insanlardan elçiler seçmeyi öngören yasasından söz ediliyor. Allah, her söyleneni işitir, olup biten herşeyi görür. İnsanların yapıp ettiklerini çevrelerinde gizli açık gelişen olayları bilir. Şimdiki zamanda ve gelecek zamanda cere­yan eden ve edecek olan her hadise O'nun sonsuz bilgisinin kapsamındadır. Bütün işler O'na döndürülür. Evrendeki her türlü tasarruf yetkisi O'na aittir.

İncelemekte olduğumuz iki ayetin, sûrenin genel akışı İle uyumlu olduğu ortadadır. Özellikle önceki bölümlerde anlatılan olaylar, Hz. Peygamber'e yöneltilen direktifler, sorular, verilen taktikler açısından ayetler arasında sağlam bir ilişki kurulabilir. Dolayı­sıyla bu iki ayet, bir bakıma Hz. Peygamber'i desteklemeye ve tavrını pekiştirmeye yö­nelik bir mesaj içermektedir. Demek isteniyor ki; bir insan olarak Hz. Muhammed'in peygamber olarak görevlendirilmesi, ilk kez karşılaşılan bir durum değildir. İnsanlar arasında elçiler edinmek Allah'ın öteden beri yürürlükte olan bir yasasıdır.

Bu anlam ve bu direktif, müşriklere cevap vermek tarzında, Mekke inişli bir çok sû­rede yinelenerek vurgulanmıştır. Meleklerin elçi olarak görevlendinlisine gelince; Nahl, Fatir ve Mü'min sûrelerinde bundan sözedilmiştir. Ayetlerin ifade tarzına ve akışına baktığımızda, meleklerin elçiliği ile; insanları davet etmek, onları doğru yola iletmek için seçilen peygamberlerle yüce Allah arasında iletişim sağlamaları kastedilmiştir. Bel­ki de peygamberleri müjdelemeleri ve ancak peygamberlerin bilebilecekleri şekilde on­ları gözetip korumaları kastedilmiştir. Bu ise halkın geneli açısından gaybın kapsamına giren bir husustur. Ayrıca, Kur'an'ın sözünü ettiği bir gayb olduğu için de buna iman etmek bir zorunluluktur.[120]

 

77- Ey iman edenler, rüku edin, secdeye varın, Rabbimize ibadet edin ve hayır işleyin, umulur ki kurtuluş bulursunuz.

78- Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, babanız İbrahim'in dini. Allah bundan daha önce de, bunda da sizi "müslüman" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidter olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcı.

 

Bu iki ayette;

1) Mü'minlere yönelik Rabbani bir çağn yer alıyor: Allah'a ibadet edin, secdeye va­rın, rûkua gidin ve hayır işleyin, diye. Çünkü bu, onların kurtuluşu ve büyük ecir kazan­maları anlamına gelir.

2) Allah yolunda ve O'nun dini uğrunda gerçek anlamda cihad etmeleri emrediliyor.

3) Kendilerine tahsis edilen konaklama yerine ve onur verici ağırlamaya dikkat çeki­liyor: Kuşku yok ki, Allah kendilerini seçmiş, dosdoğru yoluna ve dinine iletmiştir. Din de kendilerimin bir zorluk ve sıkıntı öngörmemiştir. Bu ataları İbrahim döneminden bu yana süren bir yol, bir çizgidir. Allah onları önceden ve bir de Kur'an'da "müslüman-lar" olarak isimlendirmiştir. Allah'ın bu gözetiminin Özeninin ve ilgisinin amacı müslü-manlann bütün insanlara örnek ve şahit olması, peygamberin de onlara örnek ve şahit olmasıdır.

Kuşku yok ki, son derece önemli bir misyondur müslümanlann yüklendiği. Allah'ın bu özeninin ve ilgisinin değeri büyüktür. Buna karşılık şükretmek, namaz kılmak, zekat vermek, dinin emirlerine uymak, şeriatın ipine sarılmak gibi bedeni ve mali yükümlü­lükleri yerine getirmek bir zorunluluktur.

İncelemekte olduğumuz bu iki ayetle ilgili olarak kaynaklarda herhangi bir rivayete rastlamadık. Bize öyle geliyor ki, bunlar da sûrenin genel akışı ile bütünlük oluştur­maktadır. Nitekim, bundan Önceki ayetlerde Rasulullah'a, bağlı bulunduğu şeriat ve ha­reket tarzı uyarınca amel etmesi yönünde direktifler verilmişti. Bu arada şeriat ve hare­ket tarzı bağlamında hak üzere olduğu vurgulanmıştı. Yanı sıra müşrikler ve mesnetsiz inanç sistemleri ağır eleştirilere tabi tutulmuştu. İncelemekte olduğumuz iki ayet ise, hemen arkasında yer alıyor ve konuyu noktalıyor. Hitabın muhatabı ise, müslümanlar-dır. Onlara bir takım mesajlar sunuluyor, öğütler veriliyor. Özgüven aşılanıyor, yürek­leri yatıştırılıyor, güzel bir hal ve hak esaslı bir hareket tarzı Üzere oldukları vurgulanı­yor. Ayetlerde, yüce Allah'ın müslümanları ilettiği hoşgörü dinine dikkat çekiliyor. Böylece O'nun kendilerine bahşettiği büyük lutfa göndermede bulunuluyor. Bu bağ-lamda Allah'ın dini uğrunda cihad etmeleri gerektiği vurgulanıyor. Allah'ın ipine sarıl­dıkları, O'nun dinine bağlı kaldıkları, O'nun yolunda gerektiği gibi cihad ettikleri sürece, dünya toplumları ve ulusları içinde seçkin bir yere sahip olacakları dile getiriliyor.

Tefsir bilginleri[121] "elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye" ifadesinin kıyamet günüyle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Ra-sulullah (s), kendilerine Allah'ın mesajını sunduğu hususunda, muslümanlar hakkında şahitlik edecektir. Müslümanlar da tüm insanlara, misyonları gereği Rabblerinin mesajı­nı ulaştırdıkları hususunda, onlar hakkında şahitlikte bulunacaklardır. Son peygamberin kendilerine tebliğ ettiği Allah'ın dinini insanlara ulaştırdıklarını vurgulayacaklardır. Bu görüş konusu itibariyle üzerinde durulmaya değer olmakla beraber, bizce ayet-i kerime­den ayrıca şu sonuç da çıkarılabilir; Yüce Allah'ın seçtiği ve dinine ilettiği muslüman­lar, Allah'ın nuru, ilkeleri, motivasyonu, direktifleri ve yasamaları aracılığı ile, yol gös­tericiler ve mürşidler olarak insanlığa örnek olmaya hazırlanmışlardır. İçinde "O sizleri seçmiştir" ifadesi bulunan ve "Allah adına gerektiği gibi hakkıyla cihad edin" cümle­siyle başlayan ayet, bu değerlendirmeyi destekleyen en güçlü karinedir. Bakara sûresin­de şöyle bir ayet yeralıyor: "İşte böylece sizin, insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasu-lünde sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta bir millet kıldı" (Bakara, 143). Aye­tin orjinalinde geçen "vasat: orta" kelimesi, dengeli, hayırlı, ıhmh,aşırı gitmeyen, ifrat ve tefrite kaçmayan anlamlarına gelir. Dolayısıyla "vasat" kavramı, Hac sûresinde yer alan "o sizleri seçmiştir" cümlesi gibi, müslümanlann insanlar üzerinde şahitler kılın­mış olmasını gerekçelendiriyor.

Bu nitelik ya da bu gerekçe, müslümanlann dünyada bir misyonlarının olduğuna, in­sanlara yol göstercilik yapma, onları doğru yola iletme görevini üstlenmiş bulundukları­na ilişkin güçlü bir karine konumundadır.

"Babanız İbrahim" ifadesi ile Araplar kastedilmiştir. Bununla başka bir milletin kastedilmiş olduğunu ileri sürmek gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Araplar, kendileri­ni nesep olarak İbrahim ve İsmail peygambere dayandırıyorlardı. Daha önce, değişik münasebetlerle konuya değindiğimiz için görüşlerimizi tekrarlamaya gerek duymuyo­ruz. Bu husus, İbrahim sûresi 35-41. ayetlerde de ele alınmıştır. Ayetlerin kanıtsallikları da oldukça güçlüdür. Yine incelemekte olduğumuz bu ayette de açıkça vurgulanmıştır.

Dolayısıyla, bu ifadeyle, Araplar içinde İslam'a girmiş bulunanları pekiştirmek ve genel olarak Hz Muhammed'in peygamberliğini tüm Arapların önünde belgelemek amaçlanmıştır. Çünkü Hz. Muhammed'in davet ettiği ve inanılmasını istediği din, atala­rı kabul ettikleri ve geleneklerini nisbet ettikleri Hz. İbrahim'im doğru ve gerçek dini­dir. Şu halde herkesten önce, onların bu dine girmeleri gerekir. Mekke inişli sûrelerde, Hz. İbrahim'in kıssalarını anlatan ayetlerden algıladığımız gibi bu gün yahudilerin elin­de bulunan Tevrat'ın "tekvin" bölümünde bulamıyoruz.

Ayetlerin konjonktürel özellikleri olmakla beraber, bu açıklamaların ve önceki ayet­lerin akışı ile bütünlük oluşturmasının ışığında şunu farkediyoruz: Ayetler etkili ifade tarzları, uyarıcı, yönlendirici ve öğüt verici içerikleri ile, son derece önemli mesajlar içermektedir. Bunlar, genelde tüm müslümanlan özelde de Arapları muhatap kabul eden evrensel direktiflerdir. Bu bakımdan diyebiliriz ki; incelemekte olduğumuz ayetler, müslüman Arapların, İslam toplumu içinde Özel bir yere sahip olduklarını, büyük bir misyon yüklendiklerini ortaya koymaktadır. Buna göre ulu Allah, Arapları seçmiş ve onları orta bir millet yapmıştır ki, Allah'ın kendileri için seçip beğendiği dini ile insan­lara yol göstericilik yapsınlar. Çünkü Allah, İslamı tüm insanlığın dini olsun diye gön­dermiştir. Aynı anlamı, Zuhruf sûresinde yer alan şu ayetten de algılıyoruz; "Doğrusu Kur'an sana ve kavmine bir ikaz ve öğüttür" (Zuhruf, 44). Ayeti incelerken bu hususa açıklık getirdik. "Allah adına gerektiği gibi cihad edin". Yüce Allah, gencide müslü-manlara, özelde de Araplara yüklediği misyonu dile getirmektedir. Buna göre, genelde bütün müslümanlar Özelde de Araplar, Allah'ın dinini yaymak ve savunmak için cihad etmek ve her türlü çabayı sarfelmekle yükümlüdürler. Bu da misyonun boyutlarını ve Önemini daha bir belirginleştirmektedir. "Allah'a sarılın, sizin mevlanız O'dur. İşte ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı" ifadesi de son derce önemlidir. Çünkü müslümanlara ve Araplara Allah'a sarılmalarını, bu önemli görevi yerine getirirken O'na güvenip da­yanmayı emretmektedir. Bu bakımdan ifade onlara güven ve Allah'ın yardımına yönelik umut aşılamaktadır.

Bu noktada şu hususu vurgulamakta yarar vardır: Bu ayetlerin, İslam toplumu ve in­sanlık alemi içinde, Araplara yüklediği misyon, Arapların diğer kavimlerden üstünlüğü, başkalarını sömürmesi ya da Arap ırkının egemenliği anlamına gelmez. İslam bütün müslümanlan ve hatta tüm beşeriyeti haklar ve görevler bağlamında kardeş ve eşit bilir. Renklerinin, cinslerinin, sınıflarının, yaşadıkları zaman ve bölgelerinin farklılığına rağ­men Allah katında, insanların en üstünü en çok Allah'tan korkup sakınanıdır. Tefsir bil­ginleri "sizi isimlendirdi" ifadesindeki zamirin nereye dönük olduğu hususunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazısı "İbrahirrTe bazısı da "Allah"a "dönüktür" demişler­dir. Birinci görüşün üzerinde durulabilir nitelikte olmasına ve Bakara süresindeki 127-128. ayetlerin bu ihtimali güçlendirici nitelikte olmasına rağmen, biz, incelemekte oldu­ğumuz ayette yer alan "ve bunda" ifadesinden hareketle ikinci görüşü daha isabetli gö­rüyoruz. Çünkü söz konusu ifade, Kur'anla ve şimdiki zamanla ilgilidir. Hz. İbrahim'in­se bununla bir ilgisi yoktur. Şu halde, Hz. Peygamber'e inanıp hareket tarzına tabi olan­ların "müslümanlar" olarak isimlendirilmeleri, Kur'an orijinli Rabbani bir isimlendir­medir. Nitekim Kur'an'ın birçok ayetinde, bu ad kuflanılmişıtr: "Onlar benim ayetleri­me iman edenler ve müslümanlar olanlardır" (Zuhruf, 69) "De ki; İman edenleri sağ­lamlaştırmak, müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu hak olraka Rabbin-den Ruhu'l-Kudüs indirmiştir" (Nahl, 102). "Ve ben, müslümanlann ilki olmakla emro-lundum" (Zümer, 12). "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve gerçekten ben müslü-manlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır" (Fussilet, 33) "Müslümanları suçlu günahkârlar gibi kılar mryız?"(Kalem, 35)... Dolayısıyla incelemekte olduğumuz ayette geçen "bundan önce" ifadesi ile bu sûreden önce inmiş bulunan herhangi bir sûrenin kastedilmiş olması ihtimali vardır. Yine de ulu Allah doğrusunu herkesten daha iyi bi­lir.[122]

 

İslam Kolaylık Dinidir

 

"...Din konusunda size bir güçlük yüklememiştir..."

Bu ifade, son derece önemlidir, üzerinde durmaya değerdir. Burada yüce Allah'ın müslümanlann işlerini kolaylaştırdığı, dinde taşıyamayacakları yükü kendilerine yükle­mediği, bu hususta bir zorluk bir katılık Ön görmediği dile getiriliyor. Yüce Allah her sı­kıntının, her darlığın bir çıkış yolunu, her zorluğun bir kolaylığını göstermiştir İslam di­ninin kapsamında...Aynı mesaj başka sûrelerde de verilmiştir. Bu bakımdan, "kolaylaş­tırmak, sıkıntıya sokmamak İslam şeriatını, önceki şeriatlerden ayıran bir karekteristik özelliktir", diyebiliriz. İslam'ın bu ayırıcı özelliğine, Araf sûresinde şu şekilde işaret edilmişti: "Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de geleceği yazılı bulacaklan ümmi haber getirici olan elçiye uyarlar; onlara marufu emrediyor, münkeri yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onlann ağır yüklerini, üzerlerindeki zin­cirleri indiriyor" (A'raf, 157).

Bu hususu pekiştirici bir unsur olarak Yüce Allah'ın tüm insanlar için ardına kadar açıkta tuttuğu tevbe kapısını gösterebiliriz, ki Furkan sûresi akışı içinde Tevbe ile ilgili olarak detaylı açıklamalarda bulunduk. Yine zorunluluk hallerinde haram yiyeceklerin helal olması, teyemmüm, korku, namaz ve yemin kefareti gibi ruhsatlar İslam'ın bu özelliğinin göstergeleridir. Dünya hayatının çekici süslerinden, güzel ve temiz rızıklar-dan yararlanmanın mubah oluşu, sadece pis ve iğrenç şeylerin, azgınlığın, şirkin, birey­sel ve toplumsal hayasızlıkların yasak oluşu da bunu gösterir. Bunun dışındaki her iş ve tasarruf bir müslüman için helaldir. A'raf sûresi 31-33. ayetleri incelerken, bu konuda doyurucu bir değerlendirmede bulunduk, burada bir kez daha aynı şeyleri söylemenin gerekli olacağına inanmıyoruz. Nitekim bazı samimi müslümanlar zühd, takva ve Al­lah'a yaklaşma adı altında, Allah'ın helal kıldığı bazı güzellikleri kendilerine haram kıl­mışlardı ve Allah Maide sûresinin şu ayetlerinde, bu tutumlannı olumsuz karşılaşmış-tı:"Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. Allah'ın size rızik olarak verdik­lerinden helal ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah'tan korkup sakının" (Maide, 87-88). Bazı müslümanlar da aralarında sözleşip yeminleşmişlerdi. A-ma takva ve zühd adına da olsa, Allah'ın helal kıldığı bazı şeyleri kendilerine haram kılmak suretiyle meşru ahit ve yeminin çerçevesinin dışına çıktıkları için yüce Allah'ın onlann bu tutumunu şu ayet-i kerimede olumsuz karşıladı:"AIlah sizi, yem inlerin izdeki rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz ancak, yeminlerinizi bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tular. Onun kefareti, ailenizdekilerc yedirdik­lerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi Özgürlüğüne kavuşturmaktır. Bulamayan için üç gün oruç vardır. Bu, yemin ettiğinizde bozduğunuz yeminlerinizin kefaretidir" (Maide,89).

Bakara sûresinde yer alan bir ayette, yüce Allah'ın bir kimseye ancak kaldıracağı yükümlülüğü yüklediği ve bir insanın sadece yapıp ettiklerinden sorumlu tutulacağı dile getiriliyor. Devamında müslümanlara bir dua öğretiliyor: Unutarak veya yanılarak emir­lere aykırı bir şey yaptıklarında kendilerini sorumlu tutmasınlar, kendilerine ağır yü­kümlülükler yüklemesinler, önceki topluluklarda olduğu gibi kendilerini üstesinden ge­linmez yüklerin altına sokmasınlar, kaldıramayacakları görevi vermesinler" diye, "Allah hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. Kişinin kazandığı lehine, yaptığı kötülük aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, sen bizim mevîamızsm. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et" (Bakara, 286). Tefsir bilginleri[123] bu ayetin izahı bağlamında bazı hadisler rivayet etmişlerdir. Bu rivayetlere göre yüce Allah kendisini öğrettiği duaları kabul edeceğini hükme bağlamış­tır. Bakara sûresinde oruç ibadetini işleyen ayetlerde şöyle bir ifade yer alır: "Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez" (Bakara, 185). Maide sûresinde yer alan abdestle ilgili ayette ise şu cümle yer abr:"Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz" (Maide,6). Görüldü­ğü gibi, bu örneklerde, incelemekte olduğumuz ayette-yer alan Rabbani direktif dile ge­tirilmektedir. Bu hususta peygamber efendimizden bir çok hadis rivayet edilmiştir. Bun­lardan biri de Yemen'e gönderdiği Muaz b. Cebel ve Ebu Musa el-Eş'ari'ye yaptığı şu tavsiyedir: "Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz, kolaylaştınnız, zorlaştırırı ayınız"[124].

Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur: "Size neyi ya-sakladıysam ondan kaçının, size neyi emrettiysem gücünüzün yettiğini yapın. Bilin ki, sizden Önceki topluluklar, çok soru sorduklan ve peygamberlerine muhalefet ettikleri için helak oldular"[125].

Buhari ve Müslim Hz. Aişe'den şöyle rivayet ederler: "Yapabildiklerinizi yapın. Al­lah'a andolsun ki, siz bu çizgiden sapmadıkça Allah sizin aleyhinize dönmez. Allah ka­tında dinin en sevimlisi, kişinin sürekli olarak yaşadığıdır"[126]. Müslim'in Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği hadis de buna örnek gösterilebilir: "Rasulullah dedi ki: 'Duydum ki, sen, geceleri namaz kılıyor, gündüzleri de oruç tutuyorsun'. 'Evet' dedim. Bu­yurdu ki: 'Eğer böyle yapmaya devam edersen, gözlerin kan çanağı haline gelir, vücu­dun takatten düşer. Gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır, vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Geceleri ibadet amacıyla kalk ama uykunu da ihmal etme. Zaman zaman oruç tut. Fakat bazen de oruç tutmayı ver". Buha­ri ve Müslim Ebu Hureyre'den şöyle rivayet ederler:[127] "Bu din kolaydır. Bir kimse dini zorlaştırmaya kalkışırsa mutlaka yenik düşer. Şu halde, doğru ve tutarlı olun, orta yolu tutun, ifrat ve tefritten kaçının, müjdeleyin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında yar­dım dileyin"[128].

Görüldüğü gibi, Kur'an'ın direktifleriyle Peygamberimizin telkinleri arasında tam bir paralellik vardır. Dolayısıyla incelemekte olduğumuz ayette yer alan ifade, İslam'ın temel ve muhkem bir prensibi niteliğine sahiptir.[129]

 

Hayır İşlemek

 

"...Hayır işleyin..." ifadesinde de, herhangi bir kayıt ve sınırlandırmak getirmeksi­zin (mutlak olarak) hayır işlemeye teşvik etmesi bakımından ilginçtir. Hayır; yararlı, faydalı, olumlu her türlü söz ve fiil demektir. İfadenin mutlak oluşu ise her ortamda ve her insana yönelik, kayıtsız ve şartsız olarak hayır işlemeye teşvik etmeye dönüktür. Bu bakımdan dikkat çekici bir direktiftir.

Aynı direktifin bir çok ayette tekrarlanmış olması, direktifin önemini ve etkileyicili­ğini arttırmaktadır. Şu ayetleri buna örnek verebiliriz: "Herkesin yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yansın" (Bakara, 148). Burada hayırlarda yarışmayı teş­vik edici bir üslup kullanılmıştır. "Bunlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda'yarışırlar. İşte bunlar salih olan­lardır" (Al-i imran, 114). Bu ayette de hayırlarda yarışanlara, hayır işlemeye koşanlara dikkat çekilmektedir. "Sizlerden; hayra çağıran, marufu emreden ve münkerden sakın­dıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır". (Al-i imran,104). Bu son ayetin içerdiği mesaj, daha etkili ve daha vurguludur. Şöyle ki; sadece hayır işleme teş­vik edilmiyor, bunun yanında tıpkı marufu emretmek ve münkeri yasaklamak gibi hayır işlemek de sürekli davet edilmesi gereken bir husus olarak ortaya konuluyor. Oyleki, herhangi bir zamanda bu misyonu yerine getiren bir topluluk olmazsa, bütün müslü-manlar günah işlemiş olurlar.

Öte yandan, Kur'an-i Kerim'de yer alan bir çok ayette hayra engel olanlar ya da ha­yır amaçlı harcamalar hususunda cimrilik edenler sert eleştirilere tâbi tutuluyorlar. Buna da şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Hayrı engelleyen, saldırgan, olabildiğince günahkâr" (Kalem,J2). "Hayra engel olan, saldırgan, şüpheci" (Kaf, 25) ve Ahzab sûresinde yer alan şu cümle: "...Hayra karsı oldukça düşkünlük gösteren" (Ahzab, 19). Bu ayet­lerden de anlaşılıyor ki, hayır işlemek ve insanları hayır işlemeye davet etmek, Kur'an'in vurguladığı ahlak; prensiplerin özünü teşkil etmektedir. Kur'an hayır amaçlı harcamalardan kaçınanları, cimrilik edenleri veya hayır işlenmesine engel olanları sert bir dille eleştirmekle bunun, İslam ahlak sistemi içinde ne kadar Önemli olduğunu vur­gulamıştır.[130]

 



[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/403-404.

[2] ez-Zeheletu Kelimenin sözlük anlamı; varlıkları yerlerinden sö­küp atan şiddetli sarsıntı.

[3] Beğavi, İbn Kesir ve Tabresi.

[4] Beğavi, ibn Kesir.

[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/405.

[6] Merid Azgın, sapkın, asi.

[7] Taberi, Beğavi, İbn Kesir, Tabersi.

[8] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/406-407.

[9] Muhallakatin ve gayru muhallakatin Belli belirsiz. Tefsir bilginleri "Muhallakat" cenin olarak şekillenmeye başlayın bir çiğnem­lik et parçasıdır. "Gayru muhalfakat" ise, cenin şeklini almadan rahim tarafın­dan dışarı atılandır" demişlerdir.

[10] Müdga Emriyo ve nütfenin gelişmiş şekli olan et parçası.

[11] Reüet K!ab*anf, saçılır.

[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/408-409.

[13] Saniye îtfthi Bir yanım eğerek. Bu ifade ile eleştirilen kişi­nin kibirliliği, tavır ve yürüyüşünde buyüklendiği vurgulanıyor.

[14] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/409-410.

[15] ala harfin Bir ucundan, kenarından. Bu ifade ile, inanç siste­mine ısınmama, gerçek imanı ulaşamama hali anlatılmıştır.

ala harfin Bir ucundan, kenarından. Bu ifade ile, inanç siste­mine ısınmama, gerçek imanı ulaşamama hali anlatılmıştır.

[16] el-aşir Arkadaş, yoldaş.

[17] Taberi, Beğavi, İbn Kesir ve Hazin.

[18] Zemahşeri

[19] Ayrıca bkz: A'raf. 189-191, Yunus 12.22-23, 31-36, İsra 67-69,83, Zümer, 8. ayetleri.

[20] Hazin, Bagavi, Zamahşeri, Tabersi.

[21] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/411-413.

[22] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/413.

[23] Bisebebin Bir ip, bir araç.

[24] Keyduhu Çabası, girişimi.

[25] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/414.

[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/415.

[27] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/415-416.

[28] İbn Said "Tabakatu'lumem. Ebu Yusuf" 'Kitabul Haraç' sh.74 , Ebu Ubeyd el-Kasım b. Selam 'Kitabuî em­val' sh 32-34, İbn-ı Sa'd Tabakaî C.2 sh 28. Cevad Aîi Tarih' ul Arab Kablel İslam C.5 sh 362 ve sonrası....

[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/416.

[30] Bkz. "Bakara, 62'nin tefsiri için Taberi, Nesefi, Razi, Ebs-Suud Hazin, Beydavi, Taberusi, Beğavi ve İbn Kesir.

[31] Lisanu'l Arab

[32] İbn Hişam C. 1 s. 311

[33] Bkz. İbnHişamC. 1. s. 215-223, c. 2 s. 103, 177-178 ve Tabakat-ı Sa'd c. 1. s. 202, Razi Tefsiri c. 3 s. 369-370

[34] Tacu'l Cami Ulusu! fi ahadisir- Resul C.3 sh.226

[35] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/416-419.

[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/419-420.

[37] Yashara Eritilir,

[38] Makamı Başı topuzlu demirden kamçılar.

[39] Taberi, Bagavi, Hazin Tabersi ve İbn Kesir

[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/420-422.

[41] el-Akif Yerli, mukim. İbadet maksadıyla mescide yerleşenler için de kullamlar.

[42] el-Bad Çölden veya dışarıdan gelen, yabancı.

[43] Bi ilhadin bi zulmin İfadenin başındaki "ba" harfi zaiddir, fonksiyonsuzdur, "ilhad" ise eğilim gösterme anlamına gelir. Cümleyi bir bü­tün oiarak düşündüğümüzde şöyle bir anlam elde etmiş oluruz: Kim mescid-i haramda zulüm ve azgınlığa meyledip sapmayı isterse......"

[44] Ezzin fin-nasi bi'Ihacci Gelip Kâbeyi tavaf etsinler diye insanları çağır.

[45] Ricalen Yaya.,,

[46] Damirin bu kelime ......Dumur kökünden geliyor ve "zayıf demektir. Daha iyi ve hızlı seğirte bilsin diye yağları eritilen zayıf bırakılan deve için kullanılan bir sıfattır.

[47] Ye'tine Gelsinler. Zamir......ifadesine dönüktür.

[48] Feccİn Yol ya da bucak.

[49] Amik Derin, ancak ayette "uzak" anlamında kullanılmıştır.

[50] Ve yezkûru sma'ilahi ala ma razakahum min behimeti'l en'amİ Burada hayvanlar kurban edilir­ken üzerlerinde Allah'ın adının anılması kastediliyor.

[51] Liyakdu tafasehum Bir görüşe göre, bu ifade ile "kirle­rini gidersinler" anlamı kastedilmiştir. Bu da ihramdan çıkarlarken sözkonusu olan bir durumdur. Bir diğer görüşe göre: "Üzerlerindeki yükümlülükleri yerine getirsinler" veya "ihtiyaçlarını karşılasınlar" anlamı kastedilmiştir,

[52] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/424.

[53] Tarihu Ömer b. el-Hatiab" imam ibn Cevzi sh. 14.

[54] Tabakat" İbnSa'd c.1 sh. 108-111

[55]  (Bakara, 135-137) ayetlerin açıklaması içinTaberi, Beğavi ve İbn Kesir tefsirlerine bkz.

* Yazarın hacc mevsimine özgü sembolik hareketler için böyle bir değerlendirmede bulunmuş olmasına

katılmak mümkün değildir (çev.).

(Bakara, 135-137) ayetlerin açıklaması içinTaberi, Beğavi ve İbn Kesir tefsirlerine bkz.

* Yazarın hacc mevsimine özgü sembolik hareketler için böyle bir değerlendirmede bulunmuş olmasına

katılmak mümkün değildir (çev.).

[56] İbn Kesir

[57] Bkz. İbn Kesir, Hazin, Taberi, Begavi

[58] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/424-428.

[59] Hurumatillahi Allah'ın haram kıldıkları... Bir görüşe gö­re, bu ifadeyle, genel anlamda yüce Allah'ın çiğnenmesini, işlenmesini ya­sakladığı şeyler, haramlar kastedilmiştir. Bir görüşe göre de, Mescid-i Ha­ram, haram belde (Mekke), haram ay, Harem bölgesinde ve haram ayda av­lanma yasağı, Hacıların yüce Allah'a kurban olarak sundukları hayvanlar gi­bi Hacca özgü gelencnklcrin dokunulmazlığı kastedilmiştir. Biz birinci görü­şü tercih ediyoruz. Bizce ayetlerin ruhuna daha uygundur.

[60] Beğavi, Hazin, Tabersi.

[61] Bu telbiye, bu şekliyle Peygamberimizden rivayet edilmiştir. Beş müsned yazarı da eserlerinde yer ver­mişlerdir. Tac, c.2. sh.111

[62] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/429-430.

[63] Taberi, ibn-i Kesir, Beğavİ, Hazin ve Tabresi

[64] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/430-431.

[65] Tarihu'l Arab Kable'l İslam" Cevad Ali c.5 sh. 75

[66] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/431.

[67] Mahülaha Boğazlanacakları yer. Bu da "Beyt-i Atik" denilen Kabedır.

[68] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/432-433.

[69] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/433.

[70] Mensek "Mef'al" vezninden olan bu kelime, ibadet yeri veya vacip ibadet anlamına gelir. Bu kelimenin bir anlamı da "kurban"dır. Bakara suresinin bir ayetinde de bu anlamda kullanılmıştır: "Kim sizden hasta ise ve­ya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye vermesi gerekir" (Bakara, 196).

[71] Muhbıtin Alçak gönüllüler veya huşu içinde ibadet edenler, ya da boyun eğenler.

[72] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/434-435.

[73] el-Budne Bedene'nin çoğulu. Kurban edilen deve ve Siğır gibi hayvanlar. Cüsselerinin ya da bedenlerinin iriliğinden böyle isimlendirilmiş-terdir.

[74] Savvaf Ayaklan dizi hâlinde bağlı.

[75] Vecebet Düştüklerinde yanlan üzere yattıklarında ya da artık nefes alıp veremez olduklarında veya boğazlan kesildikten sonra can verdik­lerinde.

[76] el-Kânİ Muhtaç olduğu halde, dilenmekten kaçınan.

[77] el-Mu'terr Muhtaç olup da dilenen kimse.

[78] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/436.

[79] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/436-437.

[80] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/437.

[81] îfaVvan Hıyanet kelimesinin mübalağa sığası.

[82] Uzİnelillezine yukatilene biennehum zuli-mu Yüce Allah savaşmak durumunda kalan mü'minlerin mazlum konmun-da olduklarını karara bağladı. Veya mazlum konumunda oldukları için, mis­liyle karşılık vermelerine izin verildi.

[83] Ellczine uhricu mındiyarihim bigayrıhakkin İfadeden, dinden döndürme amaçlı baskı, şiddet ve terörün etkisiyle yurtlarından çıkmak zorunda kalan veya bir yerlere sığınan kimselerin kaste­dildiği anlaşılıyor.

[84] Savamı Savmaa'mn çoğulu bir ibadet yeri. Hıristiyan rahiple-rinin inzivaya çekildikerini tenha yerlerdeki manastırlar.

[85] Biyeün 'Biyet' in çoğulu. Kiliseler.

[86] Salava İbranice "saluta"nın Arapçalaşmiş şekli. Yahudi ma­bedi. Havralar.

[87] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/438.

[88] Taberi, Beğavi, fbn Kesir, Hazin ve Tabersi.

[89] Taberi, Beğavi, İbn Kesir, Hazin ve Tabersi.

[90] "Tabakat" İbn Sa'd. c.3 sh. 43-49

[91] 'Tabakat" İbn Sa'd c.3 sh:43-49

[92] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/440.

[93] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/440-442.

[94] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/442-443.

[95] Haviye Çökmüş, ıpıssız veya yıkık, virane

[96] TJruşiha Zemahşeri "el-Keşşaf' adlı tefsirinde şöyle der: Evin ya da çadırın tavanı gibi seni gölgeleyen veya gölgelik olarak kullandığın herhangi bir şeye "arş" denir, "altı üstüne gelmiş" sözü, tavanı yere çökmüş anlamında kullanılmıştır.

[97] Muattalatin Tzrkedi\n\iş, kimsenin uğramadığı, kullanılmaz du-rumda olan.

[98] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/443-444.

[99] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/445-446.

[100] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/446-447.

[101] Temenna Nefsinde canının çektiği şeye ilişkin bir istek belirdi. Veya canının çektiği şeyin gerçekleşmesini arzuladı.

[102] Umniyye İnsanın canının çektiği ve sevdiği şeyin gerçekleş­mesini istemesi.

[103] Fitne Burada deneme anlamında kullanılmıştır.

[104] Fe tuhbitİçleri ürpererek boyun eğerler.

[105] Yevmin akim Bir daha benzeri olmayan gün. Burada kıyamet gününden kinaye olarak kullanılmıştır. Amaç kıyamet gününün benzersiz dehşetini tasvir etmektir. Bazı tefsir bilginleri (örneğin, el-Kasımi) "Bununla, kafirlerin kılıçtan geçirildiği savaşın olduğu gün kastedilmiştir" demişlerdir. Diğer bazısı ise (Hazin, Beğavi ve İbn Kesir) Bedir gününün kastedildiğini söylemişlerdir. Çoğu tefsirciler, birinci görüşü savunmuştur. Bu yorum ayet­lerin akışı ile de bağdaşmaktadır.

[106] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/450.

[107] Taberı, Beğavi, Hazin, İbn Kesir, Taberusi, Neseîi ve Nisabım.

[108] Adı geçen olayı rivayet eden tefsir bilginlerin çoğunluğu.

[109] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/450-453.

[110] Ve men akabebi misli ma ukibe bihi Kim, azgınlığa, düşmanca saldırıya ve eziyete misliyle karşılık verirse.

[111] Taberi, Beğavi, Hazin ve İbn Kesir.

[112] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/454.

[113] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/454-455.

[114] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/455-456.

[115] Menseken Bir görüşe göre, bu kelime, bu ayette "şeriat" anla-mında kullanılmıştır. Bir dıger görüşe göre ibadet yen veya "kurban sunma yen" anlamında kullanılmıştır. Biz, ilk görüşü tercih ediyoruz.

[116] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/456-457.

[117] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/458-459.

[118] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/460-461.

[119] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/461-462.

[120] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/462-463.

[121] Taberi, Beğavi, İbn Kesir, Hazin v.d.

[122] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/464-467.

[123] İbn Kesir

[124] İbn Kesir

[125] 'Tacu'f cami li'i usul fi ahadisir-Resul'1 C.1 .sh.37-42

[126] a.g.e.

[127] a.g.e.

[128] a.g.e.

a.g.e.

[129] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/467-469.

[130] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/469-470.