Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Müminun Suresi - Kuran - 023Muminun - 13. Sayfa

MÜMİNUN SURESİ 4

Surenin İsmi ve Fazileti: 4

Önceki Sure ile İlişkisi: 4

Surenin Muhtevası: 4

Müminlerin Güzel Hasletleri 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Nüzul Sebebi 6

Açıklaması 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 8

Allah'ın Varlığının Ve Kudretinin Delilleri -1-İnsanın Yaratılması 9

Belagat: 9

Kelime ve ibareler: 9

Nüzul Sebebi 10

Ayetler Arası İlişki 10

Açıklaması 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 11

-2- Göklerin Yaratılması, Yağmurun Yağdırılması, Nimetlerin Verilmesi 12

Belagat: 12

Kelime ve ibareler: 12

Ayetler Arası İlişki 12

Açıklaması 13

Göklerin Yaratılması: 13

Yağmur ve Bitkiler: 13

Evcil Hayvanların Durumu: 13

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 14

Hz. Nuh (A.S.) Kıssası 15

Belagat: 15

Kelime ve İbareler: 15

Ayetler Arası İlişki 16

Açıklaması 16

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 17

Hud (A. S.) Kıssası 18

Belâgat: 19

Kelime ve İbareler: 19

Ayetler Arası İlişki 19

Açıklaması 20

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 21

Hz. Salih, Lût, Şuayb (A. S.) Ve Diğer Bazı Peygamberlerin Kıssaları 21

Kelime ve İbareler: 22

Ayetler Arası İlişki 22

Açıklaması 22

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 23

Hz. Musa Ve Harun (A. S.) Kıssası 23

Belagat: 23

Kelime ve İbareler: 23

Ayetler Arası İlişki 24

Açıklaması 24

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 25

Hz. İsa (A. S.) Ve Annesinin Kıssası 25

Belagat: 25

Kelime ve İbareler: 25

Ayetler Arası İlişki 25

Açıklaması 26

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 26

Hayattaki Temel Prensipler. 26

Belagat: 26

Kelime ve ibareler: 26

Ayetler Arası İlişki 27

Açıklaması 27

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 28

Hayırlı İşlerde Yarışanların Vasıfları 29

Belagat: 29

Kelime ve İbareler: 29

Ayetler Arası İlişki 30

Açıklaması 30

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 31

Kâfirlerin Ve Kureyş Müşriklerinin İşledikleri Amellerin Hoş Karşılanmaması Ve Sebepleri 32

Belagat: 32

Kelime ve İbareler: 32

Nüzul Sebebi 34

Ayetler Arası İlişki 34

Açıklaması 34

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 37

Allah'ın Kullarına Büyük Nimetleri 38

Belagat: 38

Kelime ve İbareler: 38

Ayetler Arası İlişki 38

Açıklaması 39

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 39

Müşriklerin Dirilişi İnkar Etmeleri Ve Bunun Kesin Delillerle İspat Edilmesi 39

Belagat: 40

Kelime ve İbareler: 40

Ayetler Arası İlişki: 40

Açıklaması 40

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 42

Allah Tealâ'nın Evlâdı Ve Ortağı Bulunduğunun Reddedilmesi 42

Kelime ve İbareler: 42

Ayetler Arası İlişki 43

Açıklaması 43

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 43

Cenab-ı Hak Tarafından Peygamberimize (S. A.) Yapılan İrşadlar. 44

Belagat: 44

Kelime ve İbareler: 44

Ayetler Arası İlişki 44

Açıklaması 44

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 45

İnsanın Ölüm Anında Salih Amel İşlemek Üzere Dünyaya Dönmeyi İstemesi 46

Belagat: 46

Kelime ve ibareler: 46

Ayetler Arası İlişki 46

Açıklaması 46

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 47

Ahiretteki Hesapta Kurtuluş İçin Ölçüler. 47

Belagat: 48

Kelime ve İbareler: 48

Ayetler Arası İlişki 48

Açıklaması 49

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 50

Dünya Hayatının Kısa Olduğu Uyarısı, Müşriklerin Cezalandırılması, Müminlerin Rahmete Nail Olması 51

Belagat: 51

Kelime ve İbareler: 51

Ayetler Arası İlişki 51

Açıklaması 52

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 53


Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

MÜMİNUN SURESİ

 

Surenin İsmi ve Fazileti:

 

"Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." ayetiyle başladığı için, sonra da müminlerin yedi vasfını, ahirette kendilerine verilecek büyük mükâfatı, ya­ni Firdevs cennetlerine varis olma mükâfatını anlattığı için bu sureye "Mü'mi-nun suresi" adı verilmiştir.

îmam Ahmed, Tirmizî, Nesaî ve Hakim'in rivayetine göre Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz (s.a.)'e vahiy indiği zaman yüzü çevresinde arı uğul­tusu gibi sesler duyulurdu. Bir defasında bir müddet bekledik. Sonra Peygam­berimiz (s.a.) kıbleye yöneldi, ellerini kaldırarak şöyle dua etti: "Allahım! Bize nimetini artır, eksiltme. Bize ikramda bulun, bizi küçük düşürme. Bize ver, mahrum etme. Bizi tercih et. Başkasını bize tercih etme. Bizden razı ol ve bizi razı kıl." Sonra da şöyle buyurdu: "Bana on ayet indi. Kim bunları yerine geti­rirse Cennet'e girer. " Sonra da "Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." ayetinden başlayarak on ayet okudu.

Nesaî Tefsirinde Yezid b. Babinûs'tan rivayet ediyor. Yezid diyor ki:

-Biz Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a.) validemize: "Rasulullah'm ahlâkı nasıl idi?" diye sorduk. Hz. Aişe (r.a.):

-Rasulullah'm (s.a.) ahlâkı Kur'an idi, diye cevap verdi. Sonra da "Mümin­ler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." ayetinden başlayıp "Onlar namazlarına devam ederler." (Müminun, 9) ayetine kadar okudu ve şöyle dedi: "Rasulul­lah'm (s.a.) ahlâkı işte böyle idi." [1]

 

Önceki Sure ile İlişkisi:

 

Bu surenin Hac suresi ile irtibatı şu hususlarda açıkça ortaya çıkar:

1- Hac suresi dünya ve ahiretin hayırlarını ihtiva eden emirler cümlesiyle sona ermiştir. Bu emirlerden biri: "Hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz." ayeti­dir. Bu icmalî, özlü bir ifade olup bu surenin başında açıklanmıştır. Burada Ce-nab-ı Hak işleyenin muhakkak kurtuluşa ereceği hayırlı hasletleri zikretmiş­tir. "Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." ayetinden itibaren on ayette bu vasıfları zikretmiştir.

2- Hac suresinin başında Cenab-ı Hak "Ey insanlar! Öldükten sonra diril­me hakkında şüphede iseniz şunu iyi bilin ki biz sizi topraktan, sonra da nutfe-den yarattık." buyurdu. Bu ayet öldükten sonra dirilmeyi ve kabirlerden kalk­mayı ispat etmek içindir. Sonra da "Yemin olsun ki, biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık. Sonra onu "nutfe" halinde sağlam bir karargâh olan rahme yerleştirdik..." (Müminun, 12-13) ayetleriyle burada ek açıklamalar ilâve etti. Hac suresinde özlü ve kısa ifadelerle beyan edilen hususları burada geniş ve tafsilatlı bir şekilde açıkladı.

3- Her iki surede de yaratıcının varlığını ve birliğini gösteren deliller var­dır.

4- Yine her iki surede her zaman ve her asırda yaşayan her fert ve her ne­sil için ibret ve öğüt olmak üzere bazı geçmiş peygamberlerin kıssaları zikredil­miştir. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Bu sure yaratıcının varlığı, birliği, peygamberlik ve öldükten sonra diril­me gibi dinin esasları hakkında bilgi vermeyi ihtiva etmektedir.

Sure Allah'ı ve Rasulünü tasdik, müminlerin cennetlerde en yüksek Fir-devs makamına varis olmaya hak kazanacakları hasletlerini dile getirerek baş­lamıştır.

Bundan sonra insanın çeşitli merhalelerde yaratılması, eşsiz semaların yaratılması, hurmalar, üzümler, zeytinler, narlar ve çeşitli meyvelerle bezen­miş bağlar, bahçeler yeşertmek için gökyüzünden yağmur yağması, insan için çeşitli yararları bulunan hayvanları yaratması, eşya ve yolcu taşımak üzere ge­mileri insanın emrine amade kılması gibi Allah Tealâ'nın varlığını, ilâhî kudre­tini ve Allah'ın birliğini gösteren delilleri açıkladı.

Daha sonra Hz. Nuh, Hud, Musa, Harun ve İsa (a.s.) gibi bazı peygamber­lerle Hz. Meryem'in kıssalarını nesiller boyu ibret ve öğüt örnekleri olması ve Kureyşli müşriklerden gördüğü eziyetlere karşı Peygamberimiz'e (s.a.) teselli olması için anlatmıştır. Ayrıca, müşrikleri hakkı kabul etmeyip böbürlenmele­rine, Peygamberimiz'i (s.a.) delilik ve benzeri vasıflarla tavsif etmelerine, Pey­gamberimiz'in (s.a.) risaletine inanmamalarına karşı onları azarlayıp tehdit et­miştir. Onlara kıyamet gününde karşılaşacakları azap ve işkenceyi haber ver­miş, onları öldükten sonra dirilme ve kabirlerden çıkıp mahşer yerinde toplan­maya dair delil ve burhanlarla ikna etmiştir.

Bu esnada bazı ayetler kulluk mükellefiyetinin kolaylığını ve müsamaha­kâr davranıldığını, güç ve kudret bulunmadıkça bir emrin yapılmasının isten­mediğini, Allah'ın insana verdiği duyu ve duyguların hatırlatılması konusunu, Allah Tealâ'ya evlât ve ortak nispet edilmesinin şiddetle reddedildiğini açıkla­mıştır.

Sonra, Peygamberimiz'e (s.a.) kendisinin zalim kavimden kurtulacağı hu­susunda mutmain olması beyan edilmiş ve ona Allah Tealâ'ya davet etme üslûbu anlatılmış, şeytanın vesveselerinden kurtulup Allah'a bağlanma yolu tanı­tılmıştır.

Surenin sonunda korkunç hesap sahnesi, onun dehşetli halleri ve şiddetli durumları, bu hesap gününde amel terazilerinin hafif veya ağır gelmesi gibi kurtulma veya kaybetme ölçülerinin bulunması... İnsanların mutlu ve mutsuz diye iki guruba bölünmeleri... Neseplerin ebedî saadetin elde edilmesi hiçbir anlam ifade etmemesi... Kâfirlerin salih amel işlemek için dünyaya dönmeyi te­menni etmeleri... Kâfirlere müminlerle alay etmeleri ve müminlere gülmeleri­nin hatırlatılması... Kâfirlere dünyada ne kadar kaldıklarının sorulması... Kâ­firlerin öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmeleri sebebiyle azarlanmaları... Her şeye malik ve ezici güce sahip olan Allah'ın hesap görmede tek oluşunun ilân edilmesi... Cenab-ı Hakkın cehennemliklerle konuşması... Allah'la birlikte baş­ka ilâha tapan kimselerin kayba uğradığı, iman ve amel-i salih işleyenlerin ise kurtulacakları, üzerlerine Allah'ın rahmetinin yağacağı ve Allah'ın onları affe­deceği beyan edilmiştir. [3]

 

Müminlerin Güzel Hasletleri

 

1-  Müminler muhakkak kurtuluşa er­mişlerdir.

2-  Onlar öyle müminlerdir ki, namazla­rında huşu içerisindedirler.

3- Onlar boş sözden yüz çevirirler.

4- Onlar zekât (vazife)lerini yaparlar.

5- Onlar ırzlarını korurlar.

6- Ancak hanımları yahut sahip oldukla­rı cariyeleri hariç. Bunlarla olan helâl ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.

7- Kim bundan öteye geçmek isterse işte onlar haddi aşan kimselerdir.

8- Onlar emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler.

9- Onlar namazlarına devam ederler.

10- İşte bu kimseler varis olacaklardır.

11-  Onlar Firdevs cennetlerine varis olacaklardır. Orada ebedî olarak kala­caklardır.

 

Belagat:

 

"Öyle müminler ki onlar namazlarında huşu içindedirler", "Onlar ki boş sözlerden yüz çevirirler." ayetleri özlü ifadeden sonraki tafsilattır.

"el-Müminûn", "hâşiûn", "fâilûn", "hâfizûn" "el-âdûn" kelimeleri arasında zorlamasız ve gayet hoş bir seci sanatı vardır.

"el-Vârisûn" (varisler) kelimesi amellerinden dolayı Firdevs cennetine hak kazanmaları hususunda istiare edilmiştir. [4]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Muhakkak" tahkik içindir. Bu kelime beklenen bir şeyi ispat etmektedir. Nitekim ayette geçen "emma" kelimesi beklenen bir şeyi nefyetmektedir. Bu kelime mazi fiilinin başına geldiği zaman o fiilin sabit olduğuna delâlet etmek­te ve onu şimdiki duruma yaklaştırmaktadır.

"Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." arzularına kavuşmuşlardır. Mümin, Allah'ı ve Allah'ın rasulüne indirdiği tevhid, peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve amellere karşılık verilmesi hususlarını tasdik eden kimsedir.

"Onlar namazlarında huşu içerisindedirler." Alçakgönüllüdürler, boyun eğmişlerdir, Allah'a karşı zillet içindedirler. O'ndan korkmaktadırlar.

"Onlar boş sözlerden" yani hiçbir hayır bulunmayan sözden ve kendilerini ilgilendirmeyen söz ve davranıştan "yüz çevirirler." Bu müminlerin boş sözler­den tamamen doğrudan veya başkası sebebiyle yahut arzu ederek ve bizzat bu­lunarak uzaklaştıklarına delâlet etmek için terk etmek makamında yüz çevir­mek ifadesi kullanılmıştır.

"Onlar zekât (vazife)lerini yaparlar." Müminlerin bedenî ve malî ibadetleri yerine getirmek, haramlardan ve kişiliği lekeleyen davranışlardan kaçınmak hususunda zirveye ulaştıklarına delâlet etmek için Cenab-ı Hak müminleri na­mazlarında huşu sahibi olmakla tavsif ettikten sonra yeniden bu vasıfla da tavsif etti. Burada zekâttan murad manevidir, bu da tezkiye (gönül temizliği) demektir. Tezkiye edenleri bunu işleyen kimseler olarak kabul etmiştir. Zekât­la mal kastedilmiş olması da caizdir. Yani zekât, veren kimsenin nisabı ulaşan malından fakirlere vereceği miktardır. Ancak mahzuf olan muzaf (edâ kelime­si) takdir edilir.

"Onlar ızlarını korurlar." Yani ırzlarını haramdan korurlar. "el-Ferc" keli­mesi erkek ve kadının namusu demektir. Bunun korunması haramdan uzak tutulması demektir.

"Ancak hanımları ve" köleliğin yaygın olduğu dönemde "sahip oldukları cariyeleri hariç." Bugün ise, eski anlamıyla cariyelik bütün dünyada sona er­miştir.

"Bunlarla olan helâl ilişkilerinden dolayı kınanmazlar." Zamir "hâfızûn" kelimesine yahut bu istisnanın delâlet ettiği kimselere racidir.

"Kim bunun ötesine geçmek isterse..." Yani hanımları ve cariyelerinden başka el ile istimna yapmak gibi bir şey isterse "işte onlar haddi aşan kimseler­dir". Bunlar helâl olmayan şeye tecavüz edenler, yahut bu konuda aşırı giden­ler ve şer'î sınırları aşanlardır.

"Onlar emanetlerine" yani insana korumak veya kullanmak üzere şer'î yü­kümlülükler gibi Allah tarafından veya insanlar tarafından verilen mallara "ve ahitlerine" yani verdikleri sözlere, vaadlere riayet ederler. Ahit, insanın Rabbi-ne karşı yükümlü olduğu ve O'nun emrettiği namaz, adak v.b. ibadetler ile söz­leşmeler, vaadler, bağışlar gibi insanlara karşı yükümlü olduğu hususlardır. Ayette geçen "ve ahdihim" kelimesi müfrettir ama çoğul zamirine muzaf olduğu için umumi mana verilir, "riayet ederler" yani emanetleri ve ahitleri korumak ve düzgün bir şekilde yapmak suretiyle yerine getirirler.

"Onlar namazlarına devam ederler." "Salevâtihim" kelimesi de "emânâti-him" gibi tekil ve çoğul ifadesini birlikte içine alır. Mana şudur: Namazlarını vakitlerinde eda ederler.

"Onlar" yani bu sıfatları üzerlerinde toplayan kimseler, gerçekten sadece bunlar "varis olacak" yani varis diye adlandırılmaya lâyık olan "kimselerdir." Bunlar "Firdevs cenneti"ne varis olacaklardır. Bu cümle önceki kelimenin açıklamasıdır. Mutlak veraset ifadesinden sonra bunu sınırlamakta, bunun şerefini yükseltmekte ve te'kit etmektedir. Bu ifade onların bu amelleriyle Firdevs cen­netini hak kazanacaklarını söylemektedir.

"el-Firdevs" cennetin en üst makamıdır. "Onlar orada ebedî kalacaklardır." Burada zamir müennes olarak kullanılmıştır. Çünkü cennet ya da cennetin yüksek tabakası için isimdir. Burada tekrar dirilmeye işaret edilmektedir. Do­layısıyla bundan sonra yaratılışın başlangıcının zikredilmesi uygundur. [5]

 

Nüzul Sebebi

 

"Öyle müminler ki, namazlarında huşu içerisindedirler." 2. ayeti ile ilgili rivayet olunmuştur ki, Peygamberimiz (s.a.) gözünü semaya dikerek namaz kı­lardı. Bu ayet inince gözünü secde ettiği yere dikerek namaz kılmaya başladı. Efendimiz (s.a.) namazda sakalıyla oynayan bir adam gördü. Buyurdu ki: "Eğer bunun kalbi huşu dolu olsaydı azaları da huşu ile dolardı."[6]

Hakim'in Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayetine göre Rasulullah (s.a.) namaz kılarken gözünü semaya dikerdi. Bunun üzerine: "Öyle müminler ki namazla­rında huşu içerisindedirler." ayeti indi. Peygamberimiz (s.a.) de başını önüne indirdi.

Merduveyh bu hadisi: "Namazda sağa-sola (başka tarafa) bakardı." şeklin­de rivayet etmiş, Said b. Mansur da İbni Sirin'den mürsel olarak: "Gözünü çe­virirdi, onun üzerine bu ayet nazil oldu." ifadesiyle rivayet etmiştir. İbni Ebî Hatim de İbni Şîrînden mürsel olarak: "Sahabe namazda gözlerini semaya di­kerlerdi, bunun üzerine bu ayet indi" rivayetini zikretmiştir. [7]

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ şu yedi sıfatı taşıyan müminlerin kurtuluşa ve kazanca nail olacaklarını müjdelemekte, aynı zamanda onlar hakkında bu hükmü vermek­tedir:

1- "Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir." Onlar iman sıfatını, yani Allah'ı, Rasulünü ve ahiret gününü tasdik etme sıfatını taşımaları sebebiyle kazançlı çıkmışlar ve gerçek mutluluğa ermişlerdir.

2- "Onlar öyle müminlerdir ki, namazlarında huşu sahibidirler." Yani Al­lah korkusu ve sükûnet içindedirler. Huşu, kalbin ürpermesidir. Bu da korku ile ve vücut azalarının gayet sakin olmasıyla birlikte Allah'a boyun eğmek, Onun huzurunda kulluk zilletini hissetmek demektir.

Hasan-ı Basrî diyor ki: Onların huşuları kalplerinde idi. Bundan dolayı gözlerini harama kapadılar ve alçakgönüllü, mütevazi oldular.

Namazda huşuyu kalbini tamamen namaza veren, namazda iken onun dı­şındaki bütün işler bırakıp tamamen namazla meşgul olan, namazı başka şeylere tercih eden kişi elde edebilir. Bu durumda o kişide gönül rahatlığı ve göz aydınlığı olur.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed ve Nesaî'nin Hz. Enes'ten r.a.) rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Bana güzel koku ve kadın sevdirildi. Namaz benim göz nurum kılındı."

Yine İmam Ahmed'in Eşlem kabilesinden olan bir zattan rivayetine göre, Peygamberimiz (s.a.) "Ya Bilâl!Namazla -namaza davet etmekle- bizi rahatlat." Duyurdu.

Huşu namazın manalarını düşünmek, Allah Tealâ'ya yakarmak, Allah'ı hatırlamak, O'nun tehdidinden korkmak, Kur'anın ayetlerini ince düşünmek • e anlamaya çalışmaktır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Onlar Kuranı hiç dü­şünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 47/24).

Bu durumda kul genellikle şeytanın vesveselerinden, namaz kılanı nama­zından alıkoyma ve düşüncesini meşgul etme çabalarından kurtulur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Gafillerden olma." (A'raf, 7/205).

Fakat alimlerin çoğunluğu yükümlülük borcundan kurtulmak için namaz­da huşuyu şart koşmamışlardır. Huşu sadece Allah katında sevabın elde edil­mesi için şarttır.

3- "Onlar boş sözden yüz çevirirler." Yani onlar haram veya mekruh ya da hiçbir hayır bulunmayan, insanı ilgilendirmeyen, insanın buna ihtiyaç duyma­dığı mubah şeyleri baştan terk ederler. Bu ifade yalan, hakaret, sövme ile bü­tün günahları ve hiçbir fayda bulunmayan söz ve davranışları içine alır. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Onlar boş sözlerle karşılaştıkları zaman ora­dan vakarla geçip giderler." (Furkan, 25/72).

Son derece üzüntüyle belirtelim ki televizyon seyretme, faydasız mecmu­aları okuma, kağıt oynama, eğlenme, boş şeylerle oyalanma ve vaktin altın ol­masına rağmen faydasız şeylerle kaybedilmesi suretiyle asrımızda "eğlence" pek çok insanın söz ve davranışlarına hakim olmuştur. Bundan dolayı cemiye­tin fertleri arasında vaktin hiç değeri olmaması sebebiyle ümmetimiz geri kal­mışlıkla nitelendirilmiştir.

4- "Onlar zekâtlarını verirler." İbni Kesir diyor ki: Çoğunluk bu ayet Mekkî olmasına rağmen buradaki "zekaf'tan muradın malların zekâtı olduğu görü­şündedir. Çünkü zekâtın hicretin ikinci yılında Medine'de farz kılınmıştır.

Öyle anlaşılıyor ki Medine'de farz olan özel nisap ve miktarlardır. Yoksa zekâtın aslı Mekke'de iken de vacipti. Cenab-ı Hak, Mekkî olduğu halde En'am suresinde: "Onun hakkını hasat gününde verin." (6/141) buyurmuştur.

Buradaki "zekât" tan muradın gönlün şirk ve batıl kirlerinden temizlen­mesi olma ihtimali de vardır. Meselâ: "Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsinin gerçek yüzünü gizleyen ise hüsrandadır." (Şems, 91/9-10); "Müşriklere yazıklar olsun. Onlar zekât vermezler. Ahireti de inkâr ederler." (Fussilet, 9/10). Bu ayetlerin tefsirinde iki görüşten biri uygun görülebilir; bu iki hususun ikisinin birden murad edilmiş olma ihtimali de vardır. Buna göre kelime hem gönül temizliği, hem de malların zekâtı anlamındadır. Aslında malın zekâtının veril­mesi de gönüllerin temizliğine girmektir. Kâmil mümin bu ikisini de yapan mümindir. En doğrusunu Allah bilir!

Razî diyor ki: Çoğunluğun görüşü, "Burada zikredilen, özellikle mallarda verilmesi farz olan haktır." şeklindedir. Doğruya yakın olsa da budur. Zira, şe­riatta bu lafız özellikle bu manada kullanılmıştır.[8]

5- "Onlar ırzlarını korurlar..." Onlar ırzlarını haramdan koruyan ve Al­lah'ın yasakladığı zina ve livata gibi haramlara düşmeyen, Allah'ın kendilerine nikâh akdi ile helâl kıldığı hanımlarından başkasına veya sahip olmakla helâl kıldığı cariyelerinden başkasına yaklaşmayan kimselerdir.

"Kim bundan öteye geçmek isterse işte böyleleri haddi aşan kimselerdir." Yani kim bunlardan başka -kendilerine helâl olmayan- eş ve cariyeleri arzu ederse bu tip kimseler çok aşırı giden, Allah'ın sınırlarını aşan kimselerdir. Bu ifade "müt'a" adı verilen geçici nikâhın ve elle yapılan "istimna"nın (mastür­basyonun) haram olduğuna delâlet etmektedir.

6- "Müminler emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler." Yani onlar emanetin değerini ve verilen sözün kudsiyetini koruyan kimselerdir. Kendileri­ne emanet verildiği zaman ihanet etmezler. Bilâkis emaneti ehline verirler. Bir söz verdikleri yahut sözleşme yaptıkları zaman buna uyarlar. Dolayısıyla, ema­neti yerine vermek ve ahde vefa göstermek iman ehlinin vasıflandır. Hıyanet, gaddarlık, sözden cayma, alış-veriş, kiralama veya ortaklık v.b. için bir akdin gereğini yerine getirmemek Allah Rasulünün şu hadislerinde bildirdiği ehl-i ni­fakın sıfatlarından biridir:

Buharî, Müslim, Tirmizî ve Neseî'nin Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.) şöyle buyuruyorlar: "Münafık'ın alâmeti üçtür:

- Konuştuğu zaman yalan söyler.

- Vaad ettiği zaman vaadinden döner.

- Kendisine emanet verildiği zaman ihanet eder."

Allah Tealâ buyuruyor ki: "Ey iman edenler. Allah'a ve Rasulüne ihanet et­meyin. Emanetlerinize ihanet etmeyin." (Enfal, 8/27).

"Emanet ve ahit" ifadesi insanın Rabbinden aldığı şer'î yükümlülükler ve diğer insanlardan aldığı kendisine tevdî edilen mallar veya akitlerin yerine ge­tirilmesi gibi hususları içine almaktadır.

8- "Onlar namazlarına devam ederler." Yani onlar namazı devamlı surette eda ederler, namazı vaktinde bütün rükün ve şartlarına tam manasıyla riayet ederek kılarlar.

Buharî ve Müslim'in Sa/«Merinde İbni Mes'ud'dan (r.a.) naklediliyor, di­yor ki:

"Rasulullah'a (s.a.) sordum.

- Ya Rasulullah! Hangi amel Allah'a daha sevimlidir? Buyurdu ki:

- Namazı vaktinde kılmaktır.

- Sonra hangisi? dedim.

- Anne ve babaya iyilikte bulunmaktır, dedi.

- Sonra hangisi? dedim.

- Allah yolunda cihad etmektir, dedi.

Cenab-ı Hak müminlerin bu güzel sıfatlarını zikrederken namazla başla­yıp namazla bitirmiş, dolayısıyla bu durum namazın en faziletli amel olduğuna delâlet etmiştir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed, İbni Mace Hakim ve Beyha-kî'nin Sevban'dan rivayet ettikleri hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: "İstika­met üzere olun. İstikametin sevabını sayıp bitiremezsiniz. Bilin ki, amellerini­zin en hayırlısı namazdır. Namaza da ancak mümin olan devam der." Yani hak­ları yerine getirmek, Allah'ın koyduğu sınırlara riayet etmek, kazaya razı ol­mak suretiyle istikamete sarılın. Siz istikametin sevabını tesbit etmeye kalksa­nız bitiremezsiniz.

Bundan sonra da Cenab-ı Hak bu amellere verilecek güzel mükafatı beyan etmiştir:

"İşte bu kimseler varis olacaklardır. Onlar Firdevs cennetine varis olacak­lardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır." Yani bu güzel vasıfları taşıyan ve ke­mal derecelerinde yükselen bu kimseler Firdevs cennetlerinde konuklamaya hak kazanan ve orada devamlı bir şekilde ebediyyen kalacak olan kimselerdir.

Buharî ve Müslim'in Sahih'lerinde Peygamberimiz'in (s.a.) şöyle buyurdu­ğu yer almaktadır: "Allah'tan cenneti istediğiniz zaman Firdevs cennetini iste­yin". Zira Firdevs cenneti cennetin en üst derecesi ve cennetin merkezidir. Cen­net nehirleri oradan fışkırır. Onun üstünde de Rahman'ın arşı vardır. Denil­miştir ki: Firdevs cennet demektir, aslı Rumca veya Farsça olup Arapçalaşmış-tır.

Bu ayetin bir benzeri Cenab-ı Hakk'm şu kelâmlarıdır: "İşte kullarımızdan takva sahibi olanları varis kılacağımız cennet budur." (Meryem, 19/63); "Yap­mış olduğunuz amellerinize karşılık varis olduğunuz cennet budur." (Zuhruf, 43/72).

Bu Cenab-ı Hakk'm, cennetin dünyadaki güzel amellerin karşılığı olduğu şeklindeki adil kanunudur. Bu yedi sıfatın tamamının yerine getirilmesi ahiret alemindeki bu kazancı gerçekleştirecektir. Daha sonra bu ayetlerin ardından abdestin farz olunması, oruç ve hac ayetleri nazil olmuştur. Ayet kadınlar ve erkekler hakkında umumidir. [9]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler, cennetlerdeki yüksek Firdevs makamında ebedî kalmaya vesi­le olan bu amelleri yerine getirmenin ve şu yedi sıfatı taşımanın vacip olduğu­na işaret etmektedir:

1- İman: Allah'ı, peygamberlerini ve ahiret gününü tasdik etmek.

2- Namazda huşu sahibi olmak: Huşu, Allah için boyun eğip teslim olmak ve Allah'tan korkmaktır. Bunun yeri kalptir. Kalp huşu sahibi olur ürperirse azaların tamamı da ona uyarak huşu içinde olur. Zira kalp bütün azaların me­likidir.

Tirmizî'nin Ebu Zer'den (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz namaza kalktığı zaman rahmet ona yönelir. (Namazda iken) Sakın yerdeki çakıl taşlarını hareket ettirmesin." Sükûnet hu­zurun delili, zihnin uyanıklığa ve Allah Tealâ'ya doğru yönelmektir. Namazın özü budur ve namazdan beklenen asıl gaye de bununla gerçekleşir.

Doğru olan bir görüşe göre bu, namazın farzlarındandır. Namazın kabulü­nün ve Allah Tealâ'nm sevabını elde etmenin temel esasıdır.

3- Lüzumsuzluklardan -yani batıldan- yüz çevirmek: Batıl Allah'a şirk koşmak, isyan etmek ve mubah olsa da insanın ihtiyacı olmayan ve insanı ilgi­lendirmeyen her şeydir.

4- Mali ibadetlerden farz olan zekâtı vermek, gönlü kirlilik ve masiyetten, kin, kıskançlık, nefret ve buğuz beslemek gibi kalp hastalıklarından temizle­mek.

5- Namusu korumak, zina ve livata (homoseksüellik) gibi haramlardan uzak kalmak, haram olan şehevî arzulardan yüz çevirmek. Bu da mut'a nikâhı­nın (kısa veya uzun belirli bir zaman süreyle yapılan geçici evliliğin) haram ol­duğuna delâlet etmektedir. Zira bu şekilde geçici nikâhla evlenilen kadın ger­çek bir eş değildir. Her iki eşin birbirlerine -ittifakla- mirasçı olmamaları buna delildir. Bu kadın erkeğe helâl olamaz, ancak nikâh şüphesi sebebiyle had ce­zası düşer.

Bu aynı zamanda istimnanın (mastürbasyonun) haram olduğuna delildir. İmam Hasen b. Arafe'nin meşhur Cüzünde bu konuya temas etmektedir:

"Yedi gurup insan vardır ki kıyamet gününde Allah onlara nazar etmez. Onları günahlardan arındırmaz. Onları güzel amel işleyenlerle bir arada tut­maz. Onları cehenneme ilk girecek olanlarla birlikte sokar. Ancak bu kimseler tevbe ederlerse müstesna. Kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder:

- Kendi eliyle meni getiren (mastürbasyon yapan).

- Erkekle münasebette bulunan erkek (fail).

- Kendisini başka erkeğe teslim eden erkek (meful).

- Ayyaş (içkiye mübtelâ olan).

- Anne-babası başkalarından imdat isteyecek kadar onları döven.

- Komşularına eziyet edip onların lanetine uğrayan.

- Komşusunun hanımıyla zina eden.[10]

Evlilik sebebiyle kadınlardan ve cariyelerden istifadenin mubah olduğuna aaret eden ayetin açık delaletiyle İslâm alimlerinin cumhurunun görüşü istim­nanın haram olduğu şeklindedir.

İmam Ahnıed'den çok çok zaruri hallerde ve şiddetli ihtiyaç sebebiyle -ya­ni bir defaya mahsus olmak ve tekrar etmemek şartıyla, şehvet iyice hakim ol-âağa ve insanı tamamen azgınlaştırdığı zaman- şu üç şartla caiz olduğu nakle-ühniştir:

- Zinadan korkulması.

- Hür bir kadının mihrine sahip olamaması.

- Yabancı bir kadının eliyle, yahut başka bir erkeğin eliyle değil de, kendi eliyle yapması.

(Ancak daha önce de işaret edildiği gibi mezhep imamlarının ve alimleri­nin büyük çoğunluğu bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir.)

Kim helâli aşar ve zina, livata gibi haramlara düşerse o kimse aşırı giden to Allah'ın sınırlarını aşan kimsedir, bu haddi aşması sebebiyle ona had cezası icap eder. Ancak -Kurtubî'nin dediği gibi- yeni İslâm'ı kabul eden kimse gibi bunun haram olduğunu bilmezse yahut bu haramı te'vil ederse müstesnadır.

6-  Emaneti yerine vermek, ahde ve sözleşmeye riayet etmek: Emanet ve ihdin manası din ve dünya ile ilgili söz ve davranışlardan insana yüklenen her şeyi içinde toplar. Bu ifade insanların münasebetlerini, vaadleri ve benzeri hu­susları içine alır. Emanet ahd kelimesinden daha genel anlamdadır. Her ahit =öz, davranış ve inanç hususundaki bir emanettir.

7- Namaza devam etmek: Namazı dosdoğru kılmak, namazın ilk vaktinde namaza koşmak, rükû ve secdeleri tam anlamıyla yapmak.

Kim bu ayetlerde zikredilenleri yerine getirirse işte bu kimseler Firdevs cennetlerine varis olan kimselerdir. Onlar bu cennetlerde çok değerli makamla­ra yerleşirler, orada sürekli olarak ebedî kalırlar. Emanetler içerisine yapılma­sı ve terk edilmesi gerekli her şey girmektedir. Dolayısıyla bu ayetler oruç, hac ve taharet gibi farz olan ibadetleri de ihtiva etmektedir. [11]

 

Allah'ın Varlığının Ve Kudretinin Delilleri -1-İnsanın Yaratılması

 

12- Yemin olsun ki biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık.

13- Sonra onu "nutfe" halinde sağlam bir karargâh olan rahme yerleştirdik.

14- Sonra nutfeyi kan pıhtısı haline ge­tirdik. Sonra da kan pıhtısını bir çiğ­nem et yaptık. Sonra da bir çiğnem eti kemiklere çevirdik. Sonra da kemiklere et giydirdik. Daha sonra da onu yeni bir varlık yaptık. Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir!

15- Sonra siz, bunun ardından da mutla­ka ölürsünüz.

16-  Sonra da şüphesiz ki, siz kıyamet günü diriltileceksiniz.

 

Belagat:

 

"Sonra siz bunun ardından da mutlaka ölürsünüz." ayetinde muhataplar inkarcı mevkiine indirilmiştir. Onlar ölümü inkâr etmiyorlardı. Ancak ölümden gafil olmaları ve iyi amel işlememeleri ölümü inkâr etmenin alâmetlerindendir. Haber iki te'kit edatı "inne" ve "lam" ile te'kit edilmiştir.

"Tıyn", "mekîn" ve "hâlikîn" kelimeleri arasında zorlama bulunmayan makbul bir seci yapılmıştır. [12]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Yemin olsun ki biz insanı" yani insanın aslını, ilk insanı yani Hz. Adem'i ^(a.s.) yahut insan cinsini "süzülmüş özlü balçıktan yarattık." Çünkü insanlar ilk insandan sonra nutfeden yaratılmışlardır.

"Sonra onu" yani neslini -Hz. Adem neslini- "nutfe" yani meni "halinde sağlam" esaslı, koruma altındaki "bir karargâha" yani rahme "yerleştirdik."

"Sonra nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Sonra da kan pıhtısını bir çiğ­nem et yaptık." Bu üç yerde ayette geçtiği şekliyle "haleknâ" kelimesi "yaptık" manasındadır.

"... Daha sonra da" kendisine ruh üflenmesi suretiyle "onu yeni bir varlık yaptık. Şekil verenlerin" takdir edenlerin "en güzeli olan Allah'ın" kudreti ve trikmetindeki "şanı ne yücedir!"

"Sonra siz, bunun ardından da mutlaka ölürsünüz." Hiç şüphesiz ölüme varacaksınız.

Hesap görülmesi ve amellerinin karşılığının verilmesi için "...diriltileceksi­niz." [13]

 

Nüzul Sebebi

 

14. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Ebî Hatim Hz. Ömer'den (r.a.) naklediyor: Dört hususta Rabbime muvafakat ettim. "Yemin olsun ki biz insanı rJzülmüş özlü balçıktan yarattık." ayeti nazil oldu. Bunun üzerine ben: "Yara­tanların en güzeli olan Allahı ne yücedir." dedim. Ve "Şekil verenlerin en güzeli :.an Allah ne yücedir." ayeti nazil oldu. [14]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ ibadetleri emrettikten sonra kendisine ibadet edilen yaratıcı olan ilâhı tanımaya delil olan hususları beyan etti. Varlığının ve ilahî kudreti­nin delillerinden dördünü, celâl ve vahdaniyet sıfatlarıyla muttasıf olduğunu zikretti. Bu deliller şunlardır:

- İnsanın yaratılması,

- Yedi kat semanın yaratılması,

- Gökten yağmur yağdırılması,

- Bir takım menfaatler için hayvanların yaratılması. [15]

 

Açıklaması

 

Cenab-ı Hak insanın ilk olarak süzülmüş çamurdan yaratıldığını bildir­mektedir. Bu da Hz. Adem (a.s.)'dir.

Yine Cenab-ı Hak yaratılışın dokuz merhalesinde insanın değişim geçirdi­ğini beyan etmektedir. Bu dokuz merhale şunlardır:

1- "Yemin olsun ki biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık." İnsanı biz , onu yaratılış ve fıtrat merhalelerinde değişime uğrattık. Bundan mu-cinsidir. Onun aslı ise hiçbir bulanıklık bulunmayan çamurdan sü-hulâsadır. Yahut ilk insan Adem (a.s.) bundan yaratılmıştır. Bu, Allah î'nın kudretine, birliğine ve bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna fc-li bir delildir.

Tercih edilen görüşe göre burada insandan murad Hz. Adem (a.s.)'dir Çün-çamurdan süzülmüş ve ondan yaratılmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle burmaktadır: "Sizi topraktan yaratması, sonra da birer insan olarak yeryü-ne dağılmanız, Allah'ın varlığını, kudretini gösteren delillerindendir." (Rum,

2- "Sonra onu nutfe halinde sağlam bir karargâh olan rahme yerleştirdik." Sonra onun neslini yani insan cinsini erkeklerin sulblerindeki meniden yarat­tık. Sonra bu meni kadınların rahimlerine atıldı. Burada döllenmiş olarak ha­milelikten itibaren doğuma kadar sağlam, kuvvetli, istikrarlı bir korunma al­tında olmuştur.

"Bm da. a^tvetv ş\ı sşje.\\er güo\dir. "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, inşam önce balçıktan var eden, sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan O'dur." (Secde, 32/7-8).

"Biz sizi bayağı bir sudan yaratmadık mı? Biz o bayağı suyu belli bir za­mana kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Onun ne olacağını biz takdir et­tik. Biz ne güzel takdir ediciyiz!" '(Mürselât, 77/20-23).

3- "Sonra nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik." Sonra nutfeyi asıl sıfatların­dan alıp kan pıhtısı (donmuş kan) haline getirdik. Yani erkeğin sulbü ve kadı­nın döl yatağından çıkan bir çeşit suyu kırmızı bir kan pıhtısı haline çevirdik.

4- "Sonra da kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık." Sonra da donmuş kanı çiğnenecek bir lokma gibi şekilsiz, düzensiz bir parça et haline getirdik. Bu de­ğişikliğe yaratma adı verilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak bazı sıfatları yok edip başka sıfatlar yaratmaktadır. Sanki Cenab-ı Hak o et parçasında ilâve parçalar yaratmaktadır.

5- "Sonra da bir çiğnem eti kemiklere çevirdik." Yani kemikleri, sinirleri ve damarlarıyla başlı, iki el ve iki ayaklı bir cisim haline çevirdik.

6- "Sonra da kemiklere et giydirdik." Yani kemikleri örtecek, kemiklere destek olacak ve güç verecek etle örttük. Zira et kemikleri örtmekte, böylece vücudu örten elbise gibi olmaktadır.

7- "Daha sonra da onu yeni bir varlık yaptık." Yani ona ruh üflemek sure­tiyle birinci yaradılıştan farklı bir yaratık kıldık. Hareket etmeye başladı. Ku­lağı, gözü, idraki, hareketi, titremesi olan yeni bir varlık oldu.

"Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir!" Yani O'nun kudretindeki ve hikmetindeki şanı ne yücedir. Takdir edenlerin, suret verenlerin en güzeli olan Allah bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddestir.

İbni Ebî Hatim ve Tayalisî Enes'ten (r.a.) rivayet ediyorlar: Hz. Ömer (r.a.) şöyle demişti: Ben Rabbime şu dört şeyde muvafakat ettim:

- Ya Rasulallah! Makam-ı İbrahim'in arkasında namaz kılsak, ne buyu­rursunuz, dedim. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: "Makam-ı İbrahimi namaz kıl­ma yeri edinin." (Bakara, 2/125) ayetini indirdi.

- Ya Rasulallah! Hanımların için bir perde koysan ne büyürsünüz? Çünkü müttaki-facir herkes onların huzuruna giriyor. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: "Onlardan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin." (Ahzab, 33/53) ayetini indirdi.

-  Peygamberimiz'in (s.a.) hanımlarına: "Ya siz bu durumunuzu bırakınız, yahut Allah ona sizden daha hayırlı eşler verir," dedim. Bunun üzerine: "O sizi boşarsa Allah ona sizden daha hayırlı eşler verir." (Tahrim, 66/5) ayeti nazil oldu.

'Yemin olsun ki biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık." ayeti inmişti. 3en bu ayeti duyunca: "Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir." de-üm. Bunun üzerine "Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir!" ayeti in­di.

8- "Sonra siz, bunun ardından da mutlaka ölürsünüz."[16] Yani bu yokluk­tan sonraki ilk yetişmenin ardından ölüme yönelirsiniz.

9- "Sonra hiç şüphesiz ki, siz kıyamet günü diriltileceksiniz." Sonra da he­sap görülmesi, sevap ve ceza olarak amellerin karşılığının verilmesi için son defa kabirlerinizden çıkarılacaksınız. Nitekim Cenab-ı Hak: "Sonra Allah son defa -yani kıyamet günü- sizi diriltecektir." (Ankebut, 25/10) buyurmaktadır.

Bu iki ayette Allah Tealâ, hayatı yok etmek demek olan "öldürme" ve yok :Iup helak olduktan sonra tekrar hayat verme olan "dirilme"yi yoktan var et­mekten sonraki ilâhî kudretine delil olarak zikretti. [17]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler insanın yaratılışına delâlet etmektedir. İnsanın yaratılışı ve bu zikredilen dokuz merhaleden geçişi Allah Tealâ'nın varlığına, birliğine ve yüce kudretine açık bir delildir.

Cenab-ı Hak başlangıçta Hz. Adem'i çamurdan veya topraktan yaratmıştı. Sonra da Ademoğlunu kadının yumurtasıyla buluşan erkek menisinden (nutfe-ien) yaratmıştır. Böylece ceninin yaratılışı başlar. Sonra kemikler olur. Sonra msanın en belirli özelliklerinin ortaya çıktığı dönem başlar ve et kemiklere giy­dirilir. Cansız bir varlık halinden sonra, hareketli, ruhun üflenmesiyle birinci yaratıktan çok farklı yeni bir yaratık olur.

Bu yoktan var etme ve bu yüce yaratma sıfatıyla yaratıcıların en güzeli ve sanatkârların en iyisi Allah'ın şanı ne yücedir! "Hiç yaratan yaratmayan gibi olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?" (Nahl, 16/17).

. Bu yedi merhaleden sonra, insanın dünyaya gelişi ve kendisi için takdir edilen hayattan istifade etmesinden sonra yani yaradılıştan ve hayattan sonra insanın ölümle hayatının sona ermesi vuku bulur. Sonra da öldükten sonraki dirilme safhası gelir. İlk yaradılış (ilk defa var oluş), sonra ölüm (hayatın sona ermesi) ve daha sonra öldükten sonra dirilme (yoktan varlığın tekrar var edil­mesi) Allah Tealâ'nın kudretine kesin bir delildir.

Sadece Allah yaratıcıdır, dirilten O'dur, öldüren O'dur. Öldükten sonra :ekrar dirilten de O'dur. Allah haktır, diriliş vaadi haktır, cennet haktır, cehen-nem haktır. Nitekim bu hususlar ayetlerde ifade edilmiştir. Bütün bunlar dün­yanın her şeyin sonu olduğu ve ondan sonra hiçbir hayat bulunmadığı görüşün­de olan maddeciler, dinsizler ve müşriklerin inkâr ettiklari öldükten sonra diri­lişi ispat etmek içindir. Onların ahiret hayatını, Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr etmeleri maddecilik (materyalizm) görüşüdür, cahiliyet inancıdır, küfrün esası ve direğidir.

İman ehline gelince onlar kendilerini var etme, diriltme ve kendilerine rı-zık verme nimetiyle ikramda bulunan, yaratıcı olan Rablerine şükredenlerdir. Onlar verilen görevleri taşımaya muktedir olduktan sonra Allah'ın kullarına yüklediği görevleri süratle yerine getirenlerdir.

Bundan sonra da salih amellere karşılık olan, büyük ödülün teslim alın­ması, müminlerin cennetle mükafatlandırılması, kâfirlerin cehennemle ceza­landırılması için mutlaka ölümden sonraki diriliş ve kıyamet günü gelecektir.

İbni Ebî Şeybe Müsned'inde rivayet ediyor ki: İbni Abbas (r.a.) bu ayetten bir hususu çıkarmıştı. Hz. Ömer (r.a.) sahabenin ileri gelenlerine, yaşlılarına Kadir Gecesini sorduğu zaman:

- En iyi bilen Allah'tır demişlerdi. Hz. Ömer:

- Ey İbni Abbas! Sen ne dersin? diye sordu. İbni Abbas:

- Ey Müminlerin Emiri! Allah gökleri yedi kat olarak, yerleri yedi kat ola­rak yarattı. Ademoğlunu  yedi merhalede yarattı. Rızkını da yedi mahsul ola­rak yarattı. Öyle zannediyorum ki Kadir Gecesi 27. gecedir, dedi. Hz. Ömer topluluğa:

- Henüz daha kâmil bir akla sahip olamayan bu delikanlının ortaya koy­duğu fikri sizler ortaya koymaktan âciz misiniz? dedi.

İbni Abbas: "Ademoğlunu yedi merhalede yarattı." sözüyle bu ayetten an­laşılan insanın yaradılış merhalelerini anlatmak istemiştir. "Onun rızkını da yedi mahsul olarak yarattı." sözüyle şu ayete işaret etti: "Bu suretle toprakla taneler, üzümler, yoncalar, zeytinlikler, hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı bahçeler, meyveler ve meralar bitirdik."

Bu ayetteki yedi şey Ademoğluna aittir. "el-Ebbü" mer'a, hayvanlar için ot, "el-kadbü" bakliyat demektir. Bir rivayete göre yonca, yem manasındadır. [18]

 

-2- Göklerin Yaratılması, Yağmurun Yağdırılması, Nimetlerin Verilmesi

 

17- Şüphesiz ki biz sizin üzerinizde yedi kat gökleri yarattık. Biz yarattığımız varlıklardan gafil değiliz.

18- Biz, gökten belli ölçüde su indirdik ve onu yeryüzüne yerleştirdik. Şüphe­siz biz onu gidermeye de kadiriz.

19- Biz o su ile sizin için içinde bir çok meyveler bulunan hurma ve üzüm bah­çeleri yarattık. Siz bunlardan yersiniz.

20- Ayrıca o su ile Tur-i Sina'da yetişen bir ağaç bitirdik ki, meyvesi yağlıdır, yiyenlere katıktır.

21-  Şüphesiz sizin için hayvanlarda da ibretler vardır. Size karınlarından çı­kan sütlerden içiririz. Sizin için onlar­da daha bir çok menfaatler vardır. Ay­rıca onlardan yersiniz.

22- Bir de onların üzerinde ve gemilerin üstünde taşınırsınız.

 

Belagat:

 

"Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz." ayetindeki "zehâbin" kelimesinin nekre olmasında onun yollarının çokluğuna işaret edilmekte ve onu uzaklaştır­ma hususunda mübalağa yapılmaktadır. [19]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Şüphesiz ki biz sizin üzerinizde yedi kat gökleri yarattık."

Ayette geçen "seb'a tarâik" yedi tabaka, yedi kat gökler demektir. "Tarâik" kelimesi tarîka kelimesinin çoğuludur. Üstünde benzeri bulunan herşey tarika-dır. İkinci mana, meleklerin yolları demektir. Yine bir başka görüşe göre "tarâ-ik"tan murad feleklerdir. Çünkü felekler yıldızların işlediği yörüngelerdir. Bi­rinci mana en doğrusudur. Halil ve Zeccac diyorlar ki: Bu ayet aynen şu ayetler gibidir: "Allah'ın yedi göğü tabaka tabaka nasıl yarattığını görmüyor musun?" Nuh, 71/15); "Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratın Allah'tır." (Talak, 65/12). Dolayısıyla tarâik (katlar)" ve "tıbak (tabakalar)" aynı manadadır.

H| "Biz" aralarında yedi kat göklerin de bulunduğu "yarattığımız varlıklar­dan gafil" işlerini ihmal etmiş "değiliz." Bilakis bu varlıkları yok olmaktan ve dengesinin bozulmasından koruruz. İlâhî irade ve hikmete göre kendileri için takdir edilen kemal derecesine ulaşıncaya kadar bu varlıkların işlerini idare ederiz. Bu ayet şu ayet gibidir: "Allah'ın emri olmadan yere düşmesin diye gö­ğü tuttuğunu görmez misin?" (Hac, 22/65).

"Biz gökten" yani buluttan belirli "bir ölçüde" yani yetecek kadar "su" yağ­mur "indirdik ve onu" o suyu "yeryüzüne yerleştirdik" yeryüzünde sabit kıldık. "Şüphesiz biz onu" o suyu indirmeye kadir olduğumuz gibi "gidermeye" izale et­meye; ya çıkması çok zor olacak derecede yerin dibine batırmaya ya da onun akıcılık sıfatını başka bir unsur haline getirmeye "kadiriz." O durumda insan­lar hayvanlarıyla birlikte susuzluktan ölürler.

"Biz o su ile sizin için içinde bir çok meyveler bulunan hurma ve üzüm bahçeleri yarattık." Hurma ve üzüm Araplar arasında en çok bulunan meyve­lerdir. "Siz bunlardan" bu bahçelerin sebze ve meyvelerinden yaz ve kış yersi­niz.

"Ayrıca o su ile Tûr-i Sina'da yetişen bir ağaç" yani zeytin ağacını "bitirdik ki," Tûr-i Sina, Mısır ile Eyle arasında bulunan Hz. Musa'nın (a.s.) dağıdır. Bir rivayete göre bu dağ Filistin'dedir. Bu ağacın "meyvesi yağlıdır, yiyenlere katık­tır" yani içine ekmek batırılan katıktır. Katık olarak içine ekmek batırılan zey­tin yağıdır.

"Şüphesiz sizin için hayvanlarda" deve, sığır ve koyunda "ibretler" ibret alınacak dersler "vardır: Sizin için onlarda daha birçok menfaatler" post, yün ve benzeri yararlar "vardır. Ayrıca onlardan" bu hayvanlardan "yersiniz." Biz­zat onlardan yararlanırsınız.

"Bir de onların üzerinde ve gemilerin üstünde" karada ve denizde "taşınır­sınız. "[20]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Cenab-ı Hak kudretinin delillerinden birinci çeşidini (yani insanların ya­ratılmasını) zikrettikten sonra bu delillerden üç tanesini zikretti. Bunlar şun­lardır:

- Yedi kat göklerin yaratılması.

- Gökten suyun indirilmesi ve bitkinin yetiştirilmesi.

- Hayvanlardan faydalanma ki bunlar dört tanedir:

a) Sütlerinden,

b) Yünlerinden,

c) Etlerinden,

ç) Binek olarak yararlanılması. Bütün bunlar insanın hayatını devam et-f tirmesi için muhtaç olduğu şeylerdendir. [21]

 

Açıklaması

 

Göklerin Yaratılması:

 

"Şüphesiz ki biz sizin üzerinizde yedi kat gökleri yarattık." Allaha yemin olsun ki ey Ademoğulları! Biz sizin üzerinizde üstüste yedi kat gökleri yarattık. Bunlar yıldızların yörüngeleridir.

Allah Tealâ çoğunlukla göklerin ve yerin yaratılmasını insanın yaratılmasıyla. birlikte yanyana zikretmektedir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Göklerin ve yerin yaratılması maunların yaratılmasından daha büyüktür." (Gafir, 40/57).

Peygamberimiz'in (s.a.) cuma sabahlarında okuduğu Secde suresinin ba­şında da böyledir. Bu surenin başında göklerin ve yerin yaratılması, sonra in­sanın yaratılmasının beyanı ve ahiret, ceza gibi hususlar yer almaktadır.

Bu ayetin benzeri daha önce geçtiği gibi şu ayettir: "Allah 'm yedi kat gök-hri nasıl yarattığını görmüyor musun?" (Nuh, 71/15).

"Allah yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmış olandır. Emri bütün inanların arasında durmadan iner. Allah 'm gerçekten her şeye kadir olduğunu, gerçekten ilmiyle her şeyi kuşatmış bulunduğunu bilmeniz içindir." (Talak,

S5/12).

"Biz yarattığımız varlıklardan gafil değiliz." Yani biz içlerinde göklerin de tolunduğu yaratılmış hiçbir varlığın durumunu ihmal edecek değiliz. Bilakis o varlıkların ayakta kalması ve devamlı var olmasını garanti altına almak için «olan koruruz. Biz buralarda olan küçük-büyük her şeyi biliriz.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O yeryüzüne giren, yeryüzün­den çıkan, gökyüzünden inen ve gökyüzüne çıkan her şeyi bilir. Siz nerede olur­sanız olun, O sizinle beraberdir. Allah sizin yaptıklarınızı görür. (Hadid, 6/59). [22]

 

Yağmur ve Bitkiler:

 

"Biz gökten belli ölçüde su indirdik ve onu yeryüzüne yerleştirdik." Yani bu­luttan insanların ihtiyacı kadar içmeye ve hayvanları sulamaya yetecek kadar yağmur indirdik. Ne yeryüzünü ve yerleşik hayatı bozgunluğa uğratacak kadar çok, ne de meyve, sebze ve ekinlere yetmeyecek kadar az. Hatta tarım için çok saya ihtiyaç duyan ve toprağı üzerine yağmur yağmasına dayanıklı olmayan yerlerin suyu başka beldelerden getirilir. Çorak arazi denilen Mısır arazisine su Habeşistan diyarından kırmızı çamur (Gıryen) ile birlikte gelir. Bu çamur îanm için oraya yerleşir, bu diyarda çok olan kumları örter.

Yağmur buluttan yağdığı zaman biz onu yeryüzüne yerleştiririz. Yeryüzü-ıne onu kabuJ edecek bir özellik veririz. Toprakta bulunan tohum ve çekirdekler «odan gıdasını alır, ırmaklar ve kuyular ondan kaynaklanır.

"Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz." Yani eğer biz onu gidermeyi ve sizden başka yerlere çevirmeyi ve yerin dibine doğru kaybolmasını dilersek bu­ma mutlaka yaparız. Nitekim onu indirmeye de kadiriz. Yine biz dilersek onu içmekte ve sulamakta yararlanılamayacak şekilde acı ve tuzlu kılarız. Biz bulutun yağmur yağdırmamasını dilersek bunu da mutlaka yaparız. Biz bu yağ­muru yeryüzünün üstünde bırakmayı dilesek onu da yaparız. Fakat rahmeti­miz ve size olan lütfumuz sebebiyle ihtiyaç anında onunla ekinlerinizi, meyve­lerinizi, hayvanlarınızı sulamanız için ve yıkama, temizlik, soğutma ve benzeri diğer şekillerde yararlanmanız için depo şeklinde o yağmurları yeryüzüne yer­leştirdik.

"Biz o su ile sizin için... hurma ve üzüm bahçeleri yarattık." Yani gökyü­zünden yağdırdığımız su ile -Araplarda en çok bulunan meyvelerden olan- hur­ma ve üzümlerin bulunduğu çok güzel manzaralı, çok şirin bağlar, bahçeler ve bostanlar çıkardık.

"... içinde birçok meyveler bulunmaktadır. Siz de bunlardan yersiniz." Yani sizin için bu bahçelerde hurma ve üzüm dışında çok çeşitli meyveler de vardır. Siz de bu bahçelerin meyvelerinden yersiniz, yani onlardan yararlanıyorsunuz, rızıklanıyorsunuz ve hayatınızı devam ettiriyorsunuz.

"Siz de bunlardan yersiniz" ifadesi sanki mukadder bir şeye atfedilmiştir. Takdiri şöyledir: Siz onun güzelliğine ve olgunluğuna bakarsınız ve bunlardan yersiniz.

"Ayrıca o su ile..." Tur dağında yetişen meyvelerden hem yağ -zeytinyağı-elde edilen- hem de yiyenlerin yağ ve katık olarak yararlandıkları bir ağaç -zeytin ağacı- yetiştirdik.

İmam Ahmed'in Ebu Üseyd Malik b. Rabia es-Sâidî el-Ensarî'den (r.a.) ri­vayetine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın. Çünkü o mübarek bir ağaçtandır." Bu hadisi Tirmizî Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet etmiştir. [23]

 

Evcil Hayvanların Durumu:

 

"Şüphesiz hayvanlarda da sizin için ibretler vardır." Ey insanlar! Deve, sı­ğır ve koyunların yaratılmasında ve bu hayvanlardaki faydalarda ibret alacağı­nız dersler, şükür ve takdire lâyık nimetler vardır. Gıdalardan doğan kanı gud­delerde kolay içilen gayet güzel, tam gıdalı süte çevirmek suretiyle Allah Te-alâ'nm kudretine delil getirmektedir.

Bu faydalar çok olup burada sadece dört çeşidi zikredilmiştir:

1- "Size karınlarından çıkan sütlerden içiririz." Yani kanla yem artıkları arasından çıkan sütü içer, bu sütten yağ, peynir v.s. elde edersiniz.

2- "Sizin için onlarda daha birçok menfaatler vardır." Bu hayvanların yün­lerinden ve kıllarından yararlanır, bunlardan elbise ve yaygılar yaparsınız.

3- "ve bunlardan yersiniz." Yani boğazladıktan sonra etlerinden yersiniz. Bunlardan hem canlı olarak, hem de boğazlandıktan sonra yararlanırsınız.

4- "Bir de onların üzerinde ve gemilerin üstünde taşınırsınız." Yani bu hay­vanların sırtına binersiniz, denizde gemilerden yararlandığınız gibi karada da ağır yüklerinizi bu hayvanların üzerinde uzak beldelere ve memleketlere taşırsınız.

"Onlar sizin ağırlıklarınızı yüklenir, ancak nefislerin meşakkatiyle ulaşabi­leceğiniz bir memlekete götürürler. Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatli, çok mer­hamet edicidir." (Nahl, 16/7).

"Ellerimizin işleyip yaptıklarından kendileri için bunca davarlar yarattığı­mızı, bu sayede onlara malik olmuş bulunduklarını da görmediler mi? Biz on­ları kendi emirlerine verdik. İşte binecekleri bunlardan, yiyecekleri bundandır. Bunlarda kendileri için daha nice menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükret­mezler mi?" (Yasin, 36/71-73).

Bu nimetlerin zikredilmesi yaratıcıya işaret etmek ve Allah Tealâ'nın kud­retini tanıtmak maksadıyladır. [24]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler aşağıdaki hususlara işaret etmektedir:

1-  İmam Fahreddin Razî göklerin yaratılması hakkındaki birinci ayetten şu altı hükmü çıkarmıştır:

a) Bu ayet her şeyi yoktan var eden Allah'ın varlığına delâlet etmektedir. Zira cisimlerin bir özellikten bundan farklı bir özelliğe geçişi mutlaka bu özelli­ği değiştiren bir gücün var olduğuna delâlet etmektedir.

b) Bu ayet, tabiata inanmanın sakat görüş olduğuna delâlet eder. Çünkü tabiat eşyanın aynı durumda kalıp değişmemesini gerektirir. Bu sıfatlar değiş­tiği zaman tabiatın bir yaratıcıya muhtaç olduğuna delâlet eder.

c) Bu ayet idare edicinin kudret ve ilim sahibi olduğuna delâlet eder. Çün­kü bilgisiz kimseden bu hayret verici fiiller sadır olmaz.

d) Bu ayet Allah'ın bütün bilgileri bildiğine ve bütün mümkün olan şeylere kadir olduğuna delâlet eder.

e) Mahşerde toplanma ve amel defterlerinin dağıtılmasının mümkün oldu­ğuna delâlet eder. Çünkü Allah Tealâ'nın her şeye kadir ve her şeyi bilen olun­ca, bütün varlıkların parçalarını aynen eskiden olduğu gibi yeniden bir araya getirmeye kadir olması vaciptir.

f) Allah Tealâ'yı bilmek takliden değil, delillere dayanarak olmalıdır. Aksi takdirde bu delillerin zikredilmesi abes ve lüzumsuz olurdu.[25]

2- Yağmurun yağması hakkındaki ikinci ayet takdire lâyık olan büyük bir nimete delâlet etmektedir. Bu büyük nimet bedenlerin hayatı ve hayvanların gelişim sebebi olan sudur. Suyun bizzat kendisi bir nimettir. Su aynı zamanda bitkilerin yeşermesi, insan ve hayvanların sulanması gibi nimetlerin meydana gelmesine sebeptir.

Gökyüzünden yağdırılan sudan murad, acı ve tuzlu olmayan tatlı sudur.

Yağmurun yağdırılması belli miktarlardadır. Yani ihtiyaç miktarınca hik­met ve ihtiyaca uygun olarak yağdırılmaktadır. Çünkü yağmur çok olursa he-

lâk eder. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Hiçbir şey yoktur ki bi­zim yanımızda ona ait hazineler olmasın. Biz onu sadece belirli bir miktar indi­ririz. " (Hicr, 15/12).

"Hiç şüphesiz biz onu" -yani yeryüzünde biriktirilip depo edilen suları "da gidermeye kadiriz" ayeti bir tehdit ve korkutmadır. Yani bu gidermek ve yerin dibine batırmak Allah'ın kudretindedir. İnsanları ve hayvanları susuzlukla he­lak edebilir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "De ki: Söyleyin baka­lım. Suyunuz derinde ise size arı-duru suyu kim getirecektir1?" (Mülk, 67/20).

Gökyüzünden inen bekletilmiş veya bekletilmemiş her su temiz ve temiz­leyicidir. Onunla gusledilip temizlik yapılabilir.

3- Suyun özelliklerinden biri onun bitkilerin var oluş sebebi kılınmasıdır. Su en değerli meyveleri yeşertir. Bu bitkiler hurma ve üzümdür. Bunlardan başka meyveleri de bitirir. Meyvede kurusu ile yaşının farkı yoktur.

Su ile ağaçlar yeşerir. Ayette zikredilen ağaç, en mübarek ağaçlardan biri olan ve Allah'ın mübarek kıldığı Sina bölgesinde Tur dağında da yeşermiş olan zeytin ağacıdır.

"Tur-i Sina" Şam diyarında olup Allah'ın Musa aleyhisselama hitap ettiği dağdır. Burada özellikle hurma ve üzümler zikredilmiştir. Çünkü bu iki bitki Araplarda çokça meşhur olan ve bilinen bitkilerdir.

Zeytin yağı hem yağlanmak için, hem de katık olarak kullanılır. Bu sebep­le "hem yağ hem de yiyenlere bir katık olarak yetişir." ayetiyle zeytin yağı nime­ti insanlara takdim edilmekte ve ondan yararlanma şekilleri beyan edilmekte­dir. Zeytinyağında pek çok deri hastalıkları ve iç hastalıkları için şifa vardır. Deri onunla yağlanır, saç dipleri kuvvetlenir. Ekmekle birlikte katık olarak ye­nilir. Onunla birlikte yenilen her şey "sıbg" (katık) sayılır.

4- Allah Tealâ deve, sığır ve koyun türünden hayvanlar için dört fayda zikretmiştir:

a) Sütlerinden yararlanmak,

b) Elbise, döşeme ve yatak için yünlerinden yararlanmak, satılıp bedelle­rinden yararlanmak,

c) Boğazlandıktan sonra etlerinden yemek suretiyle yararlanmak,

ç) Canlı olarak yararlanmak. Denizde taşıma için gemilerden yararlandı­ğımız gibi, karada deveye binmek ve üzerinde yük taşımak suretiyle yararlan­mak. [26]

 

Hz. Nuh (A.S.) Kıssası

 

23- Yemin olsun ki, biz Nuh'u kavmine peygamber olarak göndermiştik de on­lara: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yok­tur. Hâlâ korkmayacak mısınız?" demiş­ti.

24-  Bunun üzerine kavminin ileri ge­lenleri şöyle dediler: Bu, sizin gibi be­şerden başka bir şey değildir. O sizin üzerinizde üstünlük sağlamak istiyor. Eğer dileseydi mutlaka melekleri gön­derirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.

25- O, ancak kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Hele onu bir süreye kadar gözetleyin, bakalım.

26- Nuh: "Ey Rabbim! Beni yalanlamala­rına karşılık bana yardım et." dedi.

27- Biz O'na şöyle vahyettik: Gemiyi bi­zim murakabemiz altında ve vahyettiği-miz şekilde yap. Nihayet emrimiz gelip tandır kaynaymca daha önce helak ola­cakları bildirilen kimseler müstesna, her cinsten ikişer çifti ve aileni alıp ge­miye koy. Zulmedenler hakkında bana niyazda bulunma. Çünkü onlar boğul­maya mahkûmdurlar.

28-  Sen ve beraberinde olanlar gemiye yerleşince: "Bizi zalim kavimden kurta­ran Allah'a hamdolsun." de.

29- "Ey Rabbim! Beni hayırlı bir yere kondur. Sen konuklatanların en hayır-lısısın." de.

30-  Şüphesiz ki, bunda nice deliller ve ibretler vardır. Doğrusu biz insanları imtihan ederiz.

 

Belagat:

 

"Gemiyi bizim gözlerimizin önünde yap" ifadesi istiareli bir anlatımdır. Ko­ruma, gözetme veya kontrol ve bekçilik yerine gözler önünde yapma ifadesi kullanılmıştır. Çünkü bir şeyi koruyan genellikle gözetimini bakarak devam et­tirir.

"Tandır kaynadı" ifadesi şiddetten kinayedir. Meselâ "Savaş kızıştı" deni­lir. Tandırdan murad mecazî olarak yeryüzüdür. "Beni konaklama yerinde ko­naklat" anlamındaki "Enzilni menzilen" ifadesinde cinas-ı iştikak sanatı var­dır. [27]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ey kavmim! Allah'a kulluk edin." Allah'a itaat edin ve O'nu bir tanıyın. "Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Hâlâ korkmayacak mısınız?" O'n-dan başkasına kulluk etmeniz sebebiyle O'nun cezasına uğramaktan korkmu­yor musunuz? demişti.

"Bunun üzerine kavminin ileri gelenleri" önderleri halka "şöyle dediler:"

"O sizin üzerinizde üstünlük sağlamak istiyor." Kendisi lider, siz de ona ta­bi olmak suretiyle o sizin üzerinizde üstünlük taslamak istiyor. "Eğer Allah di-leseydi mutlaka melekleri gönderirdi." Yani O kendisinden başkasına ibadet edilmesini ve peygamber göndermeyi isteseydi, insan değil melekleri indirirdi. "Biz geçmiş atalarımızdan" geçmiş milletlerden "Nuh'un davet ettiği" tevhid inancı gibi "böyle bir şey işitmedik."

"O ancak kendisinde delilik bulunan bir adamdır." Nuh kendisinde sadece cinnet ve akıl zayıflığı bulunan bir kişidir. "Hele onu bir süreye kadar gözetle­yin bakalım." Onu bekleyin ve ona biraz tahammül edin. Belki de o bu cinnet­ten ayılır. Yahut ölünceye kadar bekleyin. "Nuh" kavminin iman etmesinden tamamen ümit kesince: "Ey Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık" beni ya­lanlamaları sebebiyle onları helak etmek suretiyle "bana yardım et" dedi.

"Biz ona şöyle vahyettik:" O'nun duasına icabet ederek şunu emrettik: "Ge­miyi bizim gözlerimizin önünde" bizim murakabemiz altında "ve vahyettiğimiz şekilde" bizim emrimiz ve öğrettiğimiz şekilde "yap".

"Nihayet" gemiye binme emri ya da azabın ve helakin inmesi şeklindeki "emrimiz gelip tandır kaynayınca" yani fırıncının tandırı yahut yeryüzü su ile kaynayınca -ki suyun fışkırması Hz. Nuh aleyhisselâmın doğruluğunun alâme­tidir-.

"... daha önce helak olacakları bildirilen kimseler müstesna" küfürleri se­bebiyle daha önce haklarında Allah tarafından helak olacakları hükmü verilen Hz. Nuh'un hanımı ve oğlu Ken'an hariç olmak üzere o gün var olan hayvan çe­şitlerinden "her cinsten ikişer çifti ve aileni" yani oğulları Sam, Ham ve Yafes ile onların hanımlarını "alıp gemiye koy."

"Zulmedenler" inkâr edenler "hakkında" helak edilmemeleri için "benden niyazda bulunma. Çünkü onlar" şirk koşmaları ve masiyetleri sebebiyle zulüm işledikleri için "boğulmaya mahkumdurlar." Durumu böyle olan kimsenin lehi­ne şefaat edilmez, şefaati kabul edilmez.

"... Bizi zalim" kâfir "kavimden" yani onların bizi helak etmelerinden "kur­taran Allah'a hamdolsun, de."

Gemiden inerken de: "Ey Rabbim! Beni hayırlı bir yere kondur." Yani be­nim inmemi veya yerimi mübarek kıl ve bu hususta hayır ve bereket ver. "Sera konuklatanların en hayırlısısın" de. Bu övgü duasına uygun bir övgüdür. Allah ona bunu kabule vesile olması için emretti. Ancak bu emir Hz. Nuh'un (a.s.) fa­ziletini ortaya koymak ve onun duası diğerlerinin de duası yerine kâfi olacağı için kendisiyle birlikte iman edenleri de içine aldığı halde "kul" emri müfret olarak kullanıldı.

"Şüphesiz bunda" Nuh (a.s.) ve gemi konusunda kavminin davranışları ve helak edilmesi hususunda Allah Tealâ'nm kudretine delâlet eden "nice deliller ve ibretler vardır. Doğrusu biz insanları" Nuh kavmini, kendilerine peygamber göndermek ve Nuh'un onlara vaaz vermesiyle "imtihan ederiz." [28]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Bu ayetlerle bundan önceki ayetler arasındaki irtibat diğer ayetlerdeki âdete uygun olarak tevhid delillerini beyan ettikten sonra peygamberlerin kıs­salarını zikretmek suretiyle yapılmaktadır. Bundan maksat insanlara verilen nimetlerin bir bir sayılmasından ve bu nimetlerin yok olmasından dolayı başla­rına gelecek durumun anlatılmasından sonra insanların nankörlüğünün beyan edilmesidir.

Allah Tealâ insan, hayvan ve bitkilerin yaratılması, göklerin ve yerin ya­ratılması gibi tevhidin delillerini zikrettikten ve kullarına verdiği nimetlerini bir bir saydıktan sonra burada önceki ümmetlerden olan ve hakkı yalanlama hususunda Mekke kâfirlerine benzeyen durumları şu beş kıssayı anlatarak zikretti:

- Hz. Nuh (a.s.) kıssası,

- Hz. Hud (a.s.) kıssası,

- Hz. Salih, Lût ve Şuayb (a.s.) kıssası,

- Hz. Musa ve Harun (a.s.) kıssası,

- Hz. İsa (a.s.) ve annesinin kıssası. [29]

 

Açıklaması

 

Cenab-ı Hak Hz. Nuh (a.s.) kavmini Allah'ın azabı, şiddetli cezası, Allah'ın kendisine şirk koşan, emrine aykırı davranan ve peygamberlerini yalanlayan kimselerden alacağı intikamı ile uyardığı zaman kavminin Hz. Nuh'a (a.s.) karşı tavrını beyan etti. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Yemin olsun ki, biz Nuh'u kavmine peygamber olarak göndermiştik..." Nuh (a.s.) da kavmine ortağı olma­yan tek Allah'a ibadet etmeyi emretti. Onlara: "Siz hiç sakınmıyor musunuz?

Allah'a şirk koşmak hususunda Allah'tan korkmuyor musunuz?" diye tebliğde bulundu*

"Bunun üzerine kavminin ileri gelen kâfirleri..." yani kavminin büyükleri ve önderleri şöyle dediler: Nuh ancak sizin gibi bir beşerdir, sizin içinizden bir kimsedir. Peygamberlik iddiasıyla O, sizin üzerinizde üstünlük sağlamak ve si­ze karşı büyük görünmek istemektedir. Onun ilim ve ahlâk noktasında hiçbir meziyeti yoktur. O sizin gibi olduğu halde nasıl kendisine vahiy gelen bir pey­gamber olabilir?

Kavmine göre Hz. Nuh'un (a.s.) peygamberliğine engel sayılan noktalar şunlardır:

1- "Allah dileseydi melekleri gönderirdi." Yani Allah bir peygamber gön­dermek isteseydi ilâhî mesajının iletilmesi için kendi nezdindeki meleklerden birini gönderir, bu peygamber beşer olmazdı. Zira meleğin indirilmesi iman et­meye daha teşvik edici ve doğruluğa delâleti daha açıktır. Bu durum onların peygamberliğin insan cinsinden daha yüce bir unsur olan meleklere verilmesi gerektiği ve ilâhî risaletin bir beşere yüklenmesinin mümkün olmadığı şeklin­deki tasavvurlarından doğmaktadır.

2- "Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey işitmedik." Biz geçmiş zaman­larda dedelerimizin, geçmiş büyüklerimizin devrinde bir beşerin -peygamber olarak- gönderildiğini işitmedik. Bu ifadeleri onların inanç noktasında taklitçi­liğe dayanmalarından, küfür ve inatçılık hususunda ısrarlı olmalarından kay­naklanmaktadır.

3- "O ancak kendisinde delilik bulunan bir adamdır." Yani Nuh Allah'ın si­ze gönderdiği ve içinizden özel olarak kendisine vahiy indirdiğini iddia etmesi hususunda deli bir adamdır.

"Hele onu bir süreye kadar gözetleyin bakalım." Onu şüphe nazarıyla bek­leyin. Bir müddet sabredin ki sonunda ondan kurullasınız ya da ümitsizliğe düşüp sizin dininize dönsün yahut cinnetinden ayılsın. Onların bu ifadeleri sa­dece böbürlenmektir. Zira onlar Hz. Nuh'u (a.s.) aklının üstünlüğü, sözlerinin dengeli oluşu ve tavırlarının doğruluğuyla gayet iyi tanıyorlardı.

Hz. Nuh (a.s.) kavmini hak dine davet etmede yıllarca sabredip kendisine pek az bir gurup iman edince kavminin davetine icabet etmelerinden ümitsizli­ğe düşünce Allah O'na Rabbinin kendisine yardım etmesi hususunda niyazda bulunmasını vahyetti. Bunun üzerine "Nuh: Ey Rabbim! "Beni yalanlamaları­na karşı bana sen yardım et," yani onların beni yalanlamaları sebebiyle onları helak et, dedi. Nitekim bir başka ayette: "Nuh: Ben mağlûp oldum. Bana yar­dımcı ol, diye Rabbine dua etti." buyurulmaktadır. Bir başka ayet ise şöyledir. "Ey Rabbim! Yeryüzünde hiçbir kâfiri bırakma." (Nuh, 71/36).

Allah Hz. Nuh'un duasını kabul etti ve ona gemi yapmasını emrederek şöyle buyurdu:

"Biz ona: Gemiyi bizim murakabemiz altında ve vahyettiğimiz şekilde yap, diye emrettik." Yani Nuh'a bizim korumamız, gözetimimiz, öğretmemiz ve nasıl yapılacağı hususundaki irşadımız ile gemi yapmasını emrettik.

"Nihayet emrimiz gelip tandır kaynayınca daha önce helak olacakları bil­dirilen kimseler müstesna, her cinsten ikişer çifti ve aileni alıp gemiye koy." Bi-lim azap ve heJâk i]e hükmetmemizin vakti gelip su yeryüzünden yahut ekmek fcsnnnek için yere kazılmış olan tandırdan fışkırmca her çeşit hayvanlar, bitki-r ve meyvelerden dişi-erkek ikişer çift yerleştir. Gemiye aile halkını bindir,  seninle birlikte bütün iman edenleri biridir. Bu son açıklama tercih edi-jea manadır. Ancak Allah tarafından daha önce kendi haklarında helak olma­ları kararlaştırılanlar hariç. Bunlar Hz. Nuh'un hanımı ile oğlu Ken'an olup ■«an etmemişlerdi.

Rivayete göre Hz. Nuh'a (a.s.): "Suyun tandırdan fışkırdığını gördüğün za­man sen ve hanımın gemiye binin." denildi. Su tandırdan fışkırdığı zaman bu curumu hanımı kendisine haber verdi. Hz. Nuh (a.s.) da gemiye bindi.

"Zulmedenler hakkında bana niyazda bulunma!" Yani inkâr edenler hak-üida benden bir şey isteme, onlara şefaat etme. Kavmin hakkında şefkat et­mek sevdasına düşme. Ben üzerinde bulundukları küfür ve azgınlık sebebiyle idarin boğulacaklarına hükmettim. Yani boğulma olayı onlar için hiç şüphesiz meydana gelecektir.

Daha sonra Allah Nuh'a gemiye bindikten sonra kendisine hamdetmesini t; senada bulunmasını emrederek şöyle buyurdu:

" Sen ve beraberinde olanlar gemiye yerleşince..." Yani sen ve seninle bera­ber iman edenler gemide yerlerini alınca sen ve onlar şöyle deyin: Bizi zalim kavimden kurtaran o kâfir, müşrik ve zalimlerden kurtaran Allah'a hamdosun.

İbni Abbas (r.a.) diyor ki: Bu gemide seksen kişi vardı: Hz. Nuh (a.s.), Hz. Nuh'un (a.s.) ikinci hanımı, Sam, Ham ve Yafes adlarındaki oğulları ve bu ;eullarının birer hanımı; ayrıca 72 kişi. Tufandan sonraki insanların tamamı îemidekilerin neslinden gelmiştir. Cenab-ı Hak daha sonra Hz. Nuh'a gemiden rJtarken de sena ile birlikte kendisine şöyle duada bulunmasını emretti:

"De ki: Ey Rabbim! Beni bereketli bir menzile kondur. Sen konuklatanların en hayırlısısın." Yani gemiden inince şöyle de: Ey Rabbim! Beni mübarek bir .nişle indir yahut benim için bereketli olacak ve bana dünya ve ahiretin hay­rından fazlasıyla verilecek mübarek bir yere indir. Sen kullarını en iyi yerlere indiren en hayırlı kimsesin. Çünkü sen indirdiğin kimseyi bütün hallerinde ko­rursun, ondan hikmetin gerektirdiği şekilde sıkıntıları giderirsin.

Bu ve bundan önceki dua aynı zamanda müminlere yolculuğa başlama ve yolculuğu bitirme anındaki Allah'ı zikretmeyi öğretmektedir.

Katade diyor ki: "Allah size gemiye binince: "Bismillâhi mecrâhâ ve mür-sâha" (Hud, 11/41) demeyi öğretti. Bineğe binerken de "Sübhânellezî sehhare lenâ hazâ..."; "Bunu bizim emrimize veren Allah'ın şanı ne yücedir, münezzeh­in Biz mutlaka ancak Rabbimize dönüp gidiciyiz." (Zuhruf, 43/13) demeyi, bi­nekten inerken de "Ve kul Rabbi enzilnı münzelen mübareken ..."; "Ey Rabbim beni bereketli bir yere kondur..." demeyi öğretti."

"Şüphe yok ki bunda nice ibretler vardır. Biz elbette imtihana çekenleriz. Bu emrimizde yani müminleri kurtarmak ve kâfirleri helak etmek hususund peygamberlerin Allah tarafından getirdikleri tebliğde onların doğruluğuna açıl bir delil vardır. Şüphesiz biz kullarımızdan kim ibret alır, kim bunu düşünü diye görmek için bu ayetlerde kullarımızı deniyoruz. Bu ayet aynen şu ayet gi bidir: "Biz onlara bir delil bıraktık. Bundan ibret alan var mı?" (Kamer, 54/15' Denilmiştir ki: Yani biz onlara imtihan edilenlerin muamelesiyle muamele ede ceğiz.

Bu kıssa Hud suresinde daha tafsilatlı olarak geçmiştir. [30]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu kıssa diğer Kur'an kıssaları gibi azabın yani tamamen yok etme ve he lâk etme azabının inmesinin sebebinin küfür üzerine ısrar etme ve inatçılık şirk ve putperestliğe sarılmak olduğuna açık bir delildir.

Hz. Nuh (a.s.) kavminin içinde yıllarca onları sadece Allah'a kulluk etme ye ve Allah'ın hiçbir ortağı olmadığına inanmaya davet etti. Allah'ın kendim ortak koşanlara ve peygamberlerini yalanlayanlara azap edeceği ve onlardaı intikam alacağı uyarısında bulundu. Hz. Nuh şöyle diyordu: "Siz hiç korkmu yor musunuz?" Yani Allah'ın azabından korkmuyor musunuz? Onun cezasın dan sakınmıyor musunuz? Bu onların içinde bulundukları durumdan vazgeç meleri için bir tehdit ve uyarı idi.

Onların buna karşılık tavrı sadece şu beş şüpheye dayanarak Hz. Nuh'ui (a.s.) peygamberliğini inkâr etmek olmuştu.

1- Nebi ve rasulün beşer olarak başka insanlarla aynı olduğunun, kuvvet anlayış, ilim, zenginlik, fakirlik, sağlık, hastalık gibi hususlarda diğer insanla] gibi oluşunun inkâr edilmesi... Rasul mutlaka Allah Tealâ nezdinde muazzan bir şahsiyet olmalı ve kendisine yüksek makam, üstün derece ve yüce bir sere veren sıfatlarla muttasıf olmalıdır.

Buna binaen kavmi Nuh aleyhisselâmı liderlik, başkanlık, makam v( mevki istemekle itham ettiler.

2- Nebi melek olmalıdır. Allah beşeriyeti irşad etmeyi dilerse maksadı be serin görevlendirilmesinden daha faziletli ve daha süratli ve daha faydalı bii şekilde gerçekleştirecek olan meleklerden bir elçinin gönderilmesi gerekirdi Çünkü meleklerin yüksek itibarları ve son derece kuvvetli oluşları sebebiyle in sanlar kendilerine boyun eğeceklerdir.

3-  Babaların ve dedelerin yolundan dışarı çıkmak. Onlar taklitten ve ba baların yoluna tabi olmaktan başka bir şey bilmiyorlardı. Hz. Nuh'un (a.s.) me todunda âdetlerine karşı gelmeyi görünce onun peygamberliğinin batıl olduğu na hükmettiler.

4- Onun, âdetlere aykırı bir takım davranışlarda bulunması sebebiyle hail delilikle itham edilmesi. Deli olan ise peygamber olmaya lâyık değildi.

5-  Ona tahammül etmek ve onu zamanın felaketlerine karşı olduğu gibi bırakmak. Zira eğer o gerçekten peygamber ise Allah onu destekleyecek ve ona ayacaklardı. Eğer yalancı ise Allah onu zelil kılacak, onun dinini iptal edecek, zaman da ondan kurtuluruz, diyorlardı.

Bu şüphelerin asılsızlığı ve basitliği sebebiyle Cenab-ı Hak bunlara cevap vermedi. Zira peygamberle başkaları arasında sıcak kalplilik ve yakınlık olduğu için rasulün beşer içinden olması daha evlâdır. Eğer peygamber liderlik ve başkanlık maksadı güdüyorsa bu peygamberlerin yüceliği ile çelişir. Dolayısıyla peygamberler bu geçici dünyevî maksatlardan münezzehtir.

Taklitçilik ise aklî eksikliğin delilidir, fikir ve serbest görüş kabiliyetini ortadan kaldırmaktır. Peygamberin delilikle itham olunması ise açıkça onun m.ükemmel aklını ve üstün görüş sahibi olduğunu birbirine zıt görmelerinden kaynaklanıyordu. Bir müddete kadar beklemeleri de onların menfaatlerine değildi. Zira onun peygamberliğine mucize ile delil getirilirse bu sözlerini derhal kabul etmeleri vacip olurdu. Hiçbir mucize getirmezse sözü kabul edilmeyecektik.

Küfürleri üzerinde ısrar ettiklerinde Allah Nuh'a, onlara beddua etmesini ve peygamberliğini bilmeyen kimseden intikam alınmasını takdir etti. Gemi­nin yapımı tamamlandığı zaman mahlûkatın neslini korumak üzere iki sınıf­tan iki cins almalarını söyledi.

Daha sonra, ilk olarak kurtuluştan dolayı ve kendisinin zalimlerden, ken­dilerini kuşatan boğulma belâsından dolayı kurtulmasından Allah (c.c.) Hz. Nuh'a beraberinde olanlara kendisine hamd etmelerini emretti. "el-Hamdülil-lah" cümlesi Allah için şükreden kimsenin kelâmıdır.

İkinci olarak, müminlerle birlikte güzel bir şekilde yahut hoş ve mübarek bir yere kondurmak suretiyle Allah ona dünya ve ahiretin hayrını hazırlaya­caktır.

Bu ifade bineğe binip indikleri zaman diğer insanların da şöyle söylemele­ri için Allah tarafından bir irşaddır. "Rabbi enzilnî..." Yine evlerine girip ev halkına selâm vermeleri de aynı şekildedir.

Kısaca: Kıssanın ibret yönü şudur: Nuh'un gemi yapmasında ve kâfirlerin helak olmasında Allah Tealâ'nın kudretine, Allah'ın peygamberlerine yardım edip düşmanlarını helak edeceğine deliller vardır. İtaatkâr ile isyankâr olanın ayrılması için kendilerine peygamberler gönderilmek suretiyle ümmetler imti­han edilmiştir. [31]

 

Hud (A. S.) Kıssası

 

31-  Sonra onların ardından başka bir nesil yetiştirdik.

32- Onlara da: "Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?" diye kendi içlerinden bir peygamber gönderdik.

33- Kavminin ileri gelenlerinden kendi­lerine dünya hayatında refah verdiği­miz halde, inkâr edenler ve ahirete ka­vuşmayı yalanlayanlar şöyle dediler: "Bu yediklerinizden yiyen, içtikleriniz­den içen sadece sizin gibi bir beşerdir."

34-  "Eğer siz, kendiniz gibi bir beşere boyun eğerseniz o takdirde siz yemin olsun ki mutlaka hüsrana düşmüş olur­sunuz."

35- "O size ölüp toprak ve kemik olduğu­nuz zaman tekrar çıkarılacağınız va­adinde mi bulunuyor?"

36-  "Tehdit edildiğiniz bu şey ne kadar uzak, ne kadar uzak!"

37-  "Hayat sadece dünya hayatımızdır. Ölürüz, yaşarız. Biz diriltilecek değiliz.

38-  O Allah'a karşı yalan uyduran bir adamdır. Biz ona inanacak değiliz."

39-  O peygamber: "Ey Rabbim! Beni ya­lanlamalarına karşılık sen bana yardım et." dedi.

40- Allah da: "Onlar az sonra mutlaka pişman olacaklar." dedi.

41- Derken hak ettikleri çığlık onları ya-kalayıverdi. Böylece biz onları çer-çöp haline getirdik. O zalim kavim rahmet­ten uzak olsun."

 

Belâgat:

 

"Ölürüz ve yaşarız" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.

"Böylece biz onları çer-çöp haline getirdik." cümlesinde ise teşbih-i beliğ ardır. Yani süratle yok olma hususunda onları çer-çöp gibi kıldık. Bu benzet­mede benzetme yönü ve benzetme edatı hazfedilmiştir.

"Kendilerine dünya hayatında refah verdiğimiz halde inkâr edenler ve ahi-mte kavuşmayı yalanlayanlar..." zemmedilen hususların açıklaması şeklinde ıt-™âb sanatı vardır (tafsilatlı açıklama) ve bu kötülük çeşitlerinin beyan edilmesi -slûbudur.

Ayetteki "tettekûn", "teşrabûn", "hasirûn", "muhracûn" ve "tû'adûn" keli­melerinde seci vardır. [32]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sonra onların ardından başka bir nesil yetiştirdik." cümlesindeki "kam" kelimesi aynı zamanda yaşayan kavim, ümmet veya cemaat demektir. Hayvan-ia boynuz nasıl öne geçiyorsa bu topluluk da kendinden sonrakilerin önüne geçtiği için bu isimle adlandırılmıştır. "Hani bir zaman Allah sizi Nuh kavmin­den sonra halifeler kıldı." (Araf, 7/69) ayetinin delaletiyle burada murad edilen kavim Hud kavmidir.

Onlara da peygamberinin diliyle "Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız1?" O'nun azabından sakınıp iman etmeyecek misiniz? dedik, ya da böyle diyen "kendi içlerinden bir pey­gamber gönderdik. Kavminin ileri gelenlerinden" şereflilerinden ve başkanla­rından kendilerine "dünya hayatından" bol mal ve evlât ile "refah verdiğimiz" nimet verdiğimiz, geniş imkân sahibi kıldığımız ve refah ve nimet içinde yaşat­tığımız "halde, inkâr edenler ve ahirete kavuşmayı" ahirete varmayı yahut ahi-retteki sevap ve cezaya ulaşmayı "yalanlayanlar şöyle dediler: Bu" sıfatı ve du­rumu itibariyle "sadece sizin gibi bir beşerdir. Sizin yediklerinizden yer, sizin iç­tiklerinizden içer." Bu beyan aradaki benzerliği ispat etme ifadesidir.

"Eğer siz" size emrettiği hususlarda "kendiniz gibi bir beşere boyun eğerse­niz." Yani yemin olsunki eğer siz... boyun eğerseniz, demektir. Burada hem ye­min, hem şart hem de yeminin cevabı vardır. Yeminin cevabı olan şu cümle şar­tın cevabına ihtiyaç bırakmamaktadır: "... o takdirde" yani eğer ona boyun eğerseniz "yemin olsun ki siz mutlaka hüsrana düşmüş olursunuz." Yani görüş­lerinizde aldanmış olursunuz. Zira siz kendinizi sizin emsaliniz karşısında zil­lete düşürmüş oldunuz.

"O size öldüğünüz ve toprak olup" et ve sinirlerden soyulmuş mücerret "ke­mikler olduğunuz zaman tekrar" kabirlerinizden yahut yokluktan takrar varlı­ğa "çıkarılacağınız vaadinde mi bulunuyor?"

Kabirlerden çıkarılma, öldükten sonra dirilme ve hesap görülmesi şeklin­de "Tehdit edildiğiniz bu şey" vaad olunduğunuz şeyler "ne kadar uzak, ne ka­dar uzaktır!"

"Hayat sadece dünya hayatımızdır." Yani gerçek hayat dünya hayatımız­dan başkası değildir. Biz babalarımızın yaşadığı gibi "Yaşarız ve ölürüz." Bir kısmımız ölür, bir kısmımız doğar. "Biz" öldükten sonra "diriltilecek değiliz".

"O" peygamber iddia ettiği peygamberlik davasında sadece "Allah'a karşı yalan uyduran bir adamdır. Biz ona inanacak" öldükten sonra dirilmeyi tasdik edecek "değiliz."

"O peygamber: Ey Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık" beni yalanla­maları sebebiyle onlara karşı "sen bana yardım et!" Benim için onlardan inti­kam al "dedi."

"Allah da, onlar az sonra" pek az bir zaman sonra inkârları ve yalanlama­ları sebebiyle "mutlaka pişman olacaklar, dedi."

"Derken hak ettikleri engel" olamayacakları bir şekilde "çığlık" şiddetli ses, azap ve helak sesi "onları yakalayıverdi." Bu çığlık Cebrail'in sayhasıdır. Ceb­rail onlara dehşetli bir çığlık atıp bu çığlık dolayısıyla kalpleri parçalanıp öldü­ler.

"Böylece biz onları çer-çöp haline getirdik." Onların helak olmasını selin taşıdığı kuru yaprak ve odun parçalarına benzetti. "Gusâ" aslında kuru bitki demektir. Yani biz onları kurumuş bitkiler haline çevirdik demektir.

"O zalim" hakkı yalanlayan "kavim" helak olarak "rahmetten uzak olsun." [33]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Bu kıssa bu suredeki ikinci kıssadır. -Peygamberinin ismi verilmese de-İbni Abbas (r.a.) ve pek çok müfessirin ifadesiyle, ayrıca A'raf suresinde Hz. Hûd'un (a.s.) sözünü nakleden: "Hani bir zaman Allah sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı." ayetinin delaletiyle ve Hz. Hud kıssasının Araf, Hud ve Şuara surelerinde hemen Hz. Nuh (a.s.) kıssasının gelmesi sebebiyle bu kıssa Hz. Hud (a.s.) kıssasıdır.

Bazı alimler de: "Bunlardan murad Hz. Salih (a.s.) ile Semud kavmidir. Zi­ra kendisini yalanlayan kavmi dehşetli bir çığlık ile helak olmuştu. Burada adı geçen ceza da dehşetli bir çığlıktır. Dolayısıyla bu kıssa Salih (a.s.) kıssasıdır." demişlerdir. [34]

 

Açıklaması

 

"Sonra onların ardından başka bir nesil yetiştirdik." Yani helak olan Nuh kavminden sonra başka bir kavim var ettik. Bunlar Hz. Hud'un (a.s.) kavmi olan Âd kavmidir. Zira onlar Nuh kavminden sonra onların halefleri olmuşlar­dı. Bir başka görüşe göre: "Derken hak ettikleri çığlık onları yakalayıverdi." ayetinin delaletiyle murad edilen kavim Semud kavmidir.

Allah Tealâ onlara kendi içlerinden bir rasul gönderdi. Bu peygamber on­ları hiçbir ortağı olmayan tek olan Allah'a kulluğa davet etti. Kavmi ise onu yalanladılar, ona karşı çıktılar, kendileri gibi bir beşer olması sebebiyle ona uy­mayı reddettiler.

Peygamber de onlara şöyle cevap verdi: "Siz Allah'tan başka put ve hey­kellere tapmakla Allah'ın cezasından korkmuyor musunuz, sakınmıyor musu­nuz? Zira ibadet sadece O'na lâyıktır. O'ndan başka hiçbir kimse ibadet edilme­ye lâyık değildir.

"Nuh kavminin ileri gelenlerinden..." yani önde gelenlerinden bazıları şu uç kötü sıfatla niteleniyorlardı:

a) Yaratıcıyı inkâr ve O'nun birliğini tanımamaları.

b) Kıyamet gününü inkâr etmeleri, öldükten sonra dirilmeyi, cezayı ve he­sabı, cismen yaratılmayı yalanlamaları.

c) Allah'ın kendilerine nimet olarak verdiği dünya hayatına dalmaları, ni­hayet şımarmaları ve nankörlük yapmaları.

Bunlar insanlara şöyle diyorlardı: Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden bu Hud, sıfatı ve durumu itibariyle sizin gibi normal bir kimsedir. Onun sizin üzerinizde hiçbir meziyeti yoktur. O da sizin yediklerinizden yiyor, sizin içtiğiniz sudan içiyor. Nasıl sizin üzerinizde üstünlük iddia ediyor? Allah tara­fından size gönderildiğini nasıl iddia ediyor?

"Eğer kendiniz gibi bir insana boyun eğerseniz, hiç şüphesiz o halde siz çok büyük bir kayba uğramışsınız." Onlar yemin ederek dediler ki: Siz sizin gibi bir insana itaat eder, ona uyarsanız hiç şüphesiz o zaman siz akıllarınızı kaybet­miş olursunuz, görüşlerinizde aldanmış olursunuz. Sahte ilâhlarınızı bırakma­nız ve hiçbir üstünlüğü olmadığı halde Nuh'a uymanız sebebiyle şerefinizi kay­bedersiniz. Peygamberin beşer oluşu bu kavmin inkârlarına sebep olan ilk şüp­heleridir.

Bundan sonra ikinci şüphelerini ortaya koydular. Bu şüphe haşir ve neş­rin doğruluğu hususunda ve bunu ispat etmek üzerine kurulu peygamberliğe ithamda bulunmalarıdır. Şöyle diyorlardı:

"Öldüğünüz zaman, toprak ve kemik olduğunuz zaman sizin tekrar çıkarı­lacağınız vaadinde mi bulunuyor?" Yani o size öldükten sonra, çürümüş kemik ve toprak olduktan sonra dirilip kabirlerinden çıkarılacağınızı mı vaad ediyor? Sonra bu inkâra ilâve olarak Hz. Nuh'un iddia ettiği şeyin meydana gelmesinin son derece uzak bir ihtimal olduğunu ekleyerek şu ifadeyi kullandılar: "Tehdit edildiğiniz o şey ne kadar uzak, ne kadar uzak!" Cismen dirilmenin gerçekleş­mesi hesap ve ceza için tekrar hayatın var oluşu şeklinde tehdit edildiğiniz şey çok uzaktır. Sonra da bu dirilişi inkâr ettiklerini şu ifadeleriyle bir daha vurgu­ladılar:

"Hayat sadece bizim dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar di­riltilecek değiliz..." Yani hayat tektir. Bu da dünya hayatıdır. Bazıları ölür, bazı­ları yaşar, tekrar hayat, haşir ve dirilme yoktur.

Haşrin doğruluğunu reddettikten sonra bunun üzerine Hz. Hud'un pey­gamber oluşunu reddetme düşüncesini kurdular:

"O sadece Allah'a karşı yalan düzen bir adamdır. Biz ona inanan kimseler değiliz." Yani peygamberliğini iddia eden ve öldükten sonra dirilmeyi savunan Hz. Hud size getirdiği peygamberlik, uyarı ve ahiretten haber verme konusun­da sadece yalan uyduran bir adamdır. Biz onun iddia ettiği hususları tasdik edici değiliz.

Allah Tealâ onların ortaya koydukları bu geçen iki şüpheye cevap vermedi. İnsanlarla uyum açısından, kendisinden kolayca tebliğ alınması ve bunun tar­tışmasının yapılması bakımından; kendisi gibi beşer olanlarla akıl, düşünce ve muhakeme kullanılarak kanaatin oluşması yönünden peygamberin beşer olması daha tesirli ve daha gereklidir. Dolayısıyla bu mesele sadece zorla kabul ettirmek değildir.

Haşir (mahşer yerinde toplanma) olayını uzak bir ihtimal olarak görmeleri akıllarının zayıflığı ve dengelerinin kusurlu oluşu sebebiyledir. Zira akıllı kim­se idrak eder ki Cenab-ı Hak mümkün olan şeylere muktedir ve her çeşit malu­matı bilen kimse olunca onun haşir ve neşre kadir olması vacip olmaktadır. Çünkü insanlar arasında adalet kalesinin tekrar kurulması için tekrar yaratıl­ma zaruri bir olaydır. Tekrar dirilme olmasaydı dünyada güçlü kimse zulmede­rek hiçbir engel görmeden, hiçbir ceza olmadan zayıf kimseye musallat olurdu. Bu ise son derece hikmet sahibi olan Allah'a lâyık bir durum değildir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Hiç şüphesiz kıyamet gelecektir. Be­nim onu hemen açıklayacağım geliyor ki herkes neye çalışıyorsa kendisine onunla karşılık verilsin." (Tâ-Hâ, 20/15).

Hz. Hud (a.s.) kavminin "Biz sana iman edici değiliz." şeklindeki sözleri sebebiyle onların iman etmelerinden ümidini kesince Rabbine iltica etti:

"Hud dedi ki: Beni yalanlamalarına karşılık sen bana yardım et." Yani sa­na iman etmeye, senin birliğin ve seninle karşılamayı kabul etmeye davet et­mem hususunda beni yalanlamaları sebebiyle kavmime karşı bana kuvvetli bir şekilde yardım et, dedi.

Allah da onun duasını kabul etti: "Allah da: Onlar az sonra mutlaka piş­man olacaklar, dedi." Yani Allah Tealâ onun duasını kabul ederek şöyle buyur­du. Kavmin az bir zaman sonra yaptıklarına pişman olacaklardır. Bu durum onların helak olma alâmetleri ortaya çıktığı zaman olacaklardır. Onlar senin yaptığın Allah'a ve tevhide iman etme davetini kabul etmediklerine, sana mu­halefet ettiklerine, seni yalanlamalarına ve sana karşı inatçılık etmelerine piş­manlık ve hasret duyacaklardır.

Sonra da ceza ve azap gelecektir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Derken hak ettikleri çığlık onları yakalayıverdi. Böylece biz onları çer-çöp haline getirdik." Yani onlar Cebrail'in korkunç çığlığı ile ölüp helak oldular. Bu şiddetli, korkunç bir ses olup insanları derhal düşürüp ölümlerine sebep oluyordu. Onlar pey­gamberlerini yalanlamaları ve inkâr etmeleri sebebiyle yere düşüp helak ol­muşlar, dere çöpleri gibi olmuşlardır. Çer-çöp kendisinden hiçbir şekilde yarar­lanılmayan önemsiz, değersiz şeydir.

İbni Kesir diyor ki: "Anlaşılan odur ki: Bu korkunç çığlık onlara soğuk, kuvvetli ve helak edici bir fırtına ile birlikte gelmiş olmalıdır.

"O zalim kavim artık ilâhi rahmetten uzak olsun." Yani küfürleri, azgınlık­ları ve peygamberlerine isyan etmeleri sebebiyle nefislerine zulmeden şu kâfir kavim gazaba uğrayarak, yıkılarak, helak olarak rahmetten uzak olsun. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Onlara biz zulmetmedik. Fakat onlar ken­dilerine zulmettiler." (Zuhruf, 43/76).

Bu ayette onların son derece aşağılanacakları ve zillete uğrayacakları bil­dirilmekte, Allah'ın onlar üzerinde kudreti ortaya konmakta, onların duru­munda olan ve bu ayetleri dinleyip peygamberlerini yalanlayanlara da azabın isabet edeceği bildirilmektedir. [35]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu kıssadan alınacak ibret açıktır. Bu da Peygamberimiz'e (s.a.) karşı çı­kanların uyarılması, Allah'ın birliğini inkâr eden, kıyamet gününü tasdik et­meyen ve Allah'ın Rasulüne karşı inatçılık yapan zalim kâfirlerin acı akıbeti­nin beyan edilmesidir.

Ayetlerden anlaşılmaktadır ki Hz. Hud (a.s.) kavmine hiçbir ortağı olma­yan tek Allah'a kulluğu emretmişti. Zira Ondan başkası ibadete lâyık olamaz­dı. Hz. Hud (a.s.) onları küfre düşmekten sakındırmış ve onları Allah'ın azabı ve cezasıyla korkutmuştu.

Ancak bu kavim ahmak ve geri zekâlı kimselerdi. Zira rablerini inkâr eden, öldükten sonra dirilmeyi ve Allah'a kavuşmayı yalanlayan liderlerini tas­dik etmişler, Allah'ın kendilerine nimet olarak verdiği maddi hayatın nimetleri içinde boğulmuşlar, şu iki şüpheye dayanarak imandan yüz çevirmişlerdi:

1- Peygamberlerin beşer olmaları, kendilerine uymalarını istedikleri diğer insanlardan farklı bir özelliğe sahip olmamaları.

2- Öldükten sonra dirilme, mahşer yerinde toplanma, amel defterlerinin dağıtılması, hesabın görülmesi ve amellere karşılık verilmesini inkâr etmeleri.

Hz. Hud'un (a.s.) peygamberliğini de bu sebeple inkâr ettiler. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmekte mübalağa ettiler. Diğer dinsiz maddeciler gibi dünya hayatının yegâne hayat olduğunu, bütün insanların bir zincirin halkala­rı olup bir kısmının öldüğünü diğer bir kısmının yaşadığını, peygamberleri Hz. Hud'un (a.s.) iddia ettiği peygamberlik, diriliş ve ceza gibi hususlarda yalan söyleyen iftiracı bir adam olduğunu söylediler.

Adalete uygun kesin netice bu kavmin helak olması ve çok sert helak edici bir rüzgarla birlikte gelen Cebrail'in şiddetli çığlığıyla yerle bir olması idi. Ceb­rail (a.s.) Allah Tealâ'nın onları helak ettiği rüzgârla birlikte tek çığlık attı. Son kişiye varıncaya kadar öldüler ve hepsi helak oldular. Selin üzerindeki çer-çöp gibi oldular. Çer-çöp selin taşıdığı kurumuş ve darmadağın olmuş ot, sap, sa­man gibi şeylerdir.

Onlar helak olarak uzak olsunlar. Zulmetmeleri, inkâr etmeleri, inatçılık yapmaları ve azgınlaşmaları sebebiyle Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar. [36]

 

Hz. Salih, Lût, Şuayb (A. S.) Ve Diğer Bazı Peygamberlerin Kıssaları

 

42- Sonra onların ardından başka nesil­ler yetiştirdik.

43-  Hiçbir ümmet kendi ecelini ne öne alabilir, ne de geciktirebilir.

44- Daha sonra peygamberimizi peş pe­şe gönderdik. Hangi ümmete peygambe­ri geldiyse onu yalanladılar. Biz de on­ları arka arkaya dizdik. Onları birer kıssa yaptık. İman etmeyen kavim rah­metten uzak olsun!

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sonra onların ardından başka nesiller" yani Salih, Lût, Şuayb (a.s.) ve di­ğer peygamberlerin kavimlerini "yetiştirdik."

"Hiçbir ümmet" önce ölmek suretiyle "kendi ecelini ne öne alabilir, ne de" bu ecelini "geciktirebilir."

"Daha sonra peygamberimizi peş peşe gönderdik." Yani onları tek tek, ard ar­da ve her iki peygamber arasında uzun bir zaman bulunduğu halde gönderdik.

"Hangi ümmete peygamberi geldiyse onu yalanladılar." Ayette geçen "râsu-lühâ" tabiri aynen "Peygamberimiz apaçık mucizelerimizi getirdi." (Maide, 5/32) ayetindeki "rasûlünâ" kelimesi ile "Peygamberleri onlara apaçık mucize­ler getirdiler." (A'raf, 7/101) ayetindeki "rusûlühüm" kelimesi gibidir. "Rasül" kelimesi bazan Cenab-ı Hakk'a, bazan gönderildiği ümmetlere nispet edilmek­tedir. Çünkü nispet ilgi ile olur. Rasul hem gönderen ile hem de kendilerine gönderilen kimselerle ilgilidir.

"Biz de" helak etme hususunda "onları arka arkaya dizdik." Peşpeşe helak ettik. "Onları birer kıssa yaptık." Yani onları anlatılan ve hayret edilen haber­lere konu yaptık. Ayette geçen "el-ehadîs" kelimesi Zemahşerî'nin görüşüne gö­re "hadis" kelimesinin çoğuludur. Ühdûse; eğlenmek ve hayret etmek için anla­tılan şeylerdir. Bu tıpkı ühdûke (gülünç), ül'ûbe (sakalı oyun), u'cûbe (acaiplik) gibi şeylerdir. Burada anlatılmak istenen de budur. Cumhura göre "ehadîs" ke­limesi bu ayetin dışında "hadis" kelimesinin çoğuludur. "Ehâdisü'r-Rasul" (Pey-gamberimiz'in hadisleri) ifadesi bu şekilde çoğul yapılmıştır. Araplar bazı lafız­ları ebâtîl ve ekatî' gibi "efâîl" vezninde çoğul yapmaktadırlar. [37]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Bu kıssa bu suredeki üçüncü kıssa olup aynı gayeyi taşıyan kıssalar toplu-luğundandır. Allah Tealâ Kur'an'da kıssaları bazan geçen iki kıssada olduğu gi­bi tafsilatlı olarak, bazan da burada olduğu gibi özlü olarak anlatmaktadır. Bu­radaki kıssalar Hz. Lût, Salih, Şuayb, Eyyub ve Yusuf (a.s.) kıssalarıdır. [38]

 

Açıklaması

 

"Sonra onların ardından başka nesiller yetiştirdik." Âd kavminin helak edilmesinden sonra dünyayı imar etme hususunda kendilerinden öncekilerin yerini almaları için Hz. Salih, Lût, Şuayb, Eyyub ve Yusuf (a.s.) kavmi gibi baş­ka kavim ve nesiller var ettik.

"Hiçbir ümmet kendi ecelini ne öne alabilir, ne de geciktirebilir." Bu üm­metlerden hiçbiri iman etmezlerse asla helaki için takdir edilen yahut azabı için tayin edilen vakitten önce helak olmaz, bu vakitten geri de kalmaz. Ayetin manası şudur: Helak olma vakti belirlenmiştir; ne öne alınabilir, ne de gecikti­rilir. O halde azaba girmekte acele etmeyin. Allah'ın nezdinde her şey belirli bir miktar iledir. Bu, insanın eceliyle irtibat halindedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onların ecelleri gelince ne bir an öne alınırlar, ne de geri bırakılabilir." (Nahl, 16/61).

"Daha sonra peygamberlerimizi peş peşe gönderdik." Biz her ümmete birbi­ri ardından gelen diğer peygamberleri gönderdik. Cenab-ı Hak şöyle buyuru­yor: "Andolsun ki biz her ümmete Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının diye (davette bulunan) bir peygamber gönderdik. Onlardan kimisine Allah hidayeti ihsan eyledi. Kimisinin üzerine de sapıklık gerçek oldu." (Nahl, 16/36).

"Hangi ümmete peygamber geldiyse onu yalanladılar." Peygamber ümme­tine şeriatlar ve hükümler yüklemek suretiyle geldiği zaman kavminin büyük bir kısmı onu yalanladılar. Bunlar peygamberlerini yalanlama hususunda ken­dilerinden önce geçen Allah'ın tufanda boğulmakla ve şiddetli çığlıkla helak et­tiği kavimlerin yolundan gidiyorlardı. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyordu: "Ey kulların üzerine hasret (hazır ol! Çünkü) Onlar kendilerine herhangi bir pey­gamber gelmeyedursun, mutlaka onunla alay ederlerdi." (Yasin, 36/30).

"Biz onları" helak etmekle "arka arkaya dizdik." Mana şudur: Onlar pey­gamberlerini yalanladıklarında biz onları peşpeşe helak ettik. Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyuruyor: "Nuh'tan sonra nice nesilleri helak ettik." (İsra, 17/17).

"Biz onları birer kıssa yaptık." Onları insanlara haber ve kıssa haline ge­tirdik. "Ehadîs" kelimesi "uhdûse" kelimesinin çoğuludur. "Uhdûse" kelimesi insanların eğlence olarak hayretle anlattıkları şeylere denir. Bir ayet şu şekil­dedir: "Biz onları birer kıssa yaptık ve onları paramparça ettik." (Sebe,34/19).

"İman etmeyen kavim rahmetten uzak olsun." Helak olmak, yok olmak Al­lah'ın rahmetinden uzaklık Allah'ı ve Rasulünü tasdik etmeyen bir kavmin vasfıdır. Bu ifade her kâfire beddua, zem, azarlama ve şiddetli tehdit makamındadır. Bu ifade onların dünyada derhal helak oldukları gibi ahirette ebedî olarak azap edilmek üzere helak edilmelerinin de beklenmesi gerektiğine delil­dir. [39]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerin bunlardan kastedilen maksada delâleti açıktır. Bu da şudur: Helakin ve azabın vakti belirli bir şekilde tahdit edilmiştir. Ne öne alınabilir, ne de geciktirilebilir. Allah'ın rahmeti, hikmeti ve adaleti şu ayette olduğu şe­kilde: "Peygamberlerden sonra insanların Allah'ın üzerinde hücceti olmasın di­ye..." (Nisa, 4/165) peygamberlerin her ümmete gönderilmesini gerekli kılmış­tır.

Fakat insanların çoğunluğu peygamberleri yalanlamakta ve onların getir­dikleri şeylerde onlara karşı gelmektedirler. Bu ise kavimlerin peş peşe helak edilmesi ve sohbet meclislerinde -hayret etmeye değer oldukları için- bunların haberlerinin anlatılması neticesini doğurmaktadır.

Bu ayetler Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamber gönderdiğini tasdik etmeyen her kavim için helak olma, yok olma tehdidi ve uyarısıyla son bulmak­tadır. Çünkü kâfirlerin dünyada helak oldukları gibi ahirette de azapla helak olmaları gerçekleşmesi muhakkak olan, beklenen bir olaydır. [40]

 

Hz. Musa Ve Harun (A. S.) Kıssası

 

45-  Daha sonra da Musa'yı ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir kuvvetle gönderdik.

46-  (Bu iki peygamberi) Firavun ve er­kânına gönderdik. Fakat onlar kibirlen­diler. Zaten kendileri büyüklük tasla­yan bir kavim idi.

47- Şöyle dediler: Bu ikisinin kavimleri bize taparken, şimdi biz bizim gibi iki beşere mi iman edecek misiz?

48- Onlar Musa ve Harun'u yalanladılar. Böylece helak edilenlerden oldular.

49- Şüphesiz biz Musa'ya kavmi hidaye­te ersin diye kitabı (Tevrat'ı) verdik.

 

Belagat:

 

Ayette geçen "âlîn" ve "mühlekln" kelimeleri arasında gayet hoş bir seci yapılmaktadır. [41]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Daha sonra da Musa'yı ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir kuvvetle gönderdik." "Apaçık bir kuvvet" hasmı susmaya mecbur eden açık, net bir hüccet demektir. Apaçık bir kuvvet demek ya bizzat ayetlerin kendisidir, yani bunlar ayetler ve açık hüccettir; ya da Musa'nın âsâsıdır. Çünkü bu âsâ Hz. Musa'nın bütün mucizelerinin anası ve en üstünüdür. Bu âsâ ile ilgili mu­cizeler vardır. Bu mucizeler âsânm yılana çevrilmesi, sihirbazların uydurduğu şeyleri yutması, denizin yarılması, taştan pınarların fışkırması, âsânın bekçi olması, mum olması, meyveli yemyeşil ağaç olması, kova olması gibi mucizeler­dir. Bu âsânm hususiyetleri, meziyetleri ve fazileti sebebiyle âsâ mucizesi bu mucizelerden biri değilmiş gibi takdim edildi. Bunun için onun üzerine atfedil­di. Tıpkı "ve Cibril ve Mikail" (Bakara, 2/98) ayetinde Cibril ve Mikail melek­lerden olduğu halde meleklere atfedilmiş olduğu gibi.

"Misi" ve "gayr" kelimesi hem müsenna (ikil), hem cemi (çoğul), hem mü-zekker hem müennes için kullanılır. Meselâ "O takdirde siz onlar gibisiniz." (Nisa, 4/140) ayetinde "mislühüm" şeklinde kullanılmıştır. "Yeryüzünden de on­lar gibi..." (Talak, 65/12) ayetinde "mislehünne" şeklinde kullanılmıştır. Aynı zamanda "hümâ mislâhü," "hum emsâlühü" şeklinde müsenna ve cemi olarak da kullanılmaktadır. Nitekim şöyle bir ayette bu ifade (emsâlüküm) vardır. "Al-lahtan başka yalvardığınız kimseler sizler gibi Allah'ın kullarıdır." (Araf, 7/194).

"... Fakat onlar kibirlendiler." Allah'a ve mucizelere iman etmekten uzak kaldılar. "Zaten kendileri büyüklük taslayan bir kavim idi." İsrailoğulları'nı zulmetmek suretiyle ezmeye çalışan, kibirlenen kimselerdi.

"Şöyle dediler: Bu ikisinin kavimleri bize taparken şimdi biz bizim gibi iki beşere mi iman edecek mişiz?[42] Burada beşer kelimesi tesniye olarak gelmiş­tir. Çünkü beşer kelimesi müfret için kullanılmıştır. Nitekim bir ayet de şöyle­dir. "Yaradılışı tamam bir beşer..." (Meryem, 19/17) ayetinde geçen "beşer" keli­mesi cemi için de kullanılır. Meselâ: "Eğer beşerden herhangi birini görür­sen..." (Meryem, 19/26).

Firavun ve adamları şöyle dediler: "Bu ikisinin" Musa ve Harun'un "ka­vimleri" yani İsrailoğulları "bize taparken" bize hizmet edip, itaat ederken, bize boyun eğip teslim olurken, "şimdi iki beşere mi iman edecek misiz?"

"... Böylece helak edilenlerden" Kızıldeniz'de boğulanlardan "oldular."

"Şüphesiz ki Musa'ya kavminin hak yolu bulması için" belki İsrailoğulla-rı'nın bilgilere ve hükümlere ulaşması için "Kitab'ı" Tevrat'ı "indirdik." Zami­rin Firavun ve kavmini göstermesi mümkün değildir. Çünkü Tevrat onların bo­ğulmalarından sonra nazil oldu. [43]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Bu kıssa bu suredeki dördüncü kıssadır. Bu kıssada kafirler arasındaki konu birliği, hedef birliği ve peygamberliği inkâr şüphelerindeki birlik dikkat çekmektedir.

Kıssanın konusu şöyledir: Hz. Nuh, Hud, Salih, Lût, Şuayb, Eyyub ve Yu­suf (a.s.) kavminin ileri gelen mütekebbirleri ile Firavun ve adamlarının du­rumlarının belirtilmesi ve bu kavimlerin kendilerine hakkı, apaçık hakikatleri ve doğruluklarına delâlet eden açık mucizeleri getiren peygamberlerini yalan­lamaları.

Kıssanın hedefi ise kâfirlerin kendi görüşlerini hakim kılmamaları, inatçı­lık ve inkarcılıkta ileri gitmemeleri ve kendilerinden önce geçenlerin azabı gibi azabı haketmemeleri için alacakları ders ve ibretlerin beyan edilmesidir.

Bu kıssalardaki inkarcıların peygamberliği inkâr etmek için ortaya attık­ları şüphe tektir. O da peygamberlerin beşer olmaları yahut gerçekte araların­da bulunan benzerlik sebebiyle peygamberleri kendi durumlarıyla kıyaslama­larıdır.

Bu çürük ve asılsız bir şüphedir. Zira beşer nefisleri, kuvvet ve idrak gücü noktasında aslında ortak olsalar da bu iki noktada farklı farklıdırlar. Dolayı­sıyla insanlar kabiliyet, fikir, idrak gücü ve fıtrî kabiliyetler hususunda farklı­lık arz etmektedirler.

Bu husus şu ayetin işaret ettiği bir husustur: "De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana yalnız ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor." (Kehf, 18/110). [44]

 

Açıklaması

 

"Daha sonra da Musa'yı ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir kuvvetle gönderdik."

Önceki peygamberlerden sonra Firavun'a, kavminin önde gelenlerine ve kendisine uyan kıptîlere Musa'yı ve kardeşi Harun'u mucizelerle, hüccetlerle ve kesin burhanlarla gönderdik. Fakat bu kavim bu iki peygamberin beşer ol­maları sebebiyle, bunlara uymak ve emirlerine boyun eğmekten yüz çevirmek­te, büyüklük taslamaktadırlar. Nitekim geçmiş ümmetler peygamberlerin be­şer cinsinden gönderilmelerini inkâr etmişlerdi. Zaten kendileri büyüklük tas­layan bir kavim idi.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Firavun'a git. Çünkü o pek azmıştır. Onun için de ki: Senin (küfürden) temizlenmende meylin var mı? Ve sana Rabbini tanıtayım mı ki ondan korkasın." (Naziat, 79/17-19); "Gerçekten Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı." (Kasas, 28/4).

Bu ayette geçen "âyât" (mucizeler) îbni Abbas'm (r.a.) dediği gibi şu dokuz mucizedir: Hz. Musa'nın âsâsı, Hz. Musa'nın eli, çekirge, bit, kurbağa, kan, de­nizin yarılması, kıtlık, nimetlerin ve bereketlerin azalması.

Bu ayet peygamberliğin Hz. Musa ile Hz. Harun arasında ortak olduğuna delâlet etmektedir. Aynı şekilde mucizeler de birdi. Hz. Musa'nın (a.s.) mucize­leri aynı zamanda Hz. Harun'un (a.s.) da mucizeleri idi.

Firavun ve kavminin iki önemli vasfı vardı:

a) Kibirlenme ve böbürlenmeleri,

b) Yüksek bir kavim olmaları. Yani dünya işlerinde, ya da çoklukta ve kuvvette yüksek seviyede idiler. Tarihî gerçeklerin delaletiyle medeniyet ve ilimde, izzet ve hakimiyette yüksek seviyede idiler.

Onlar şüphelerini şu şekilde ifade etmişler idi: "Bu ikisinin kavimleri bize taparken, şimdi biz bizim gibi iki beşere mi iman edecek misiz?" Yani Firavun ve adamları (kavminin ileri gelenleri) şöyle dediler: Hz. Musa ve Harun'un kavmi olan İsrailoğulları bizim emirlerimize boyun eğen kullarımız ve hizmet­çilerimiz olduğu halde şimdi biz nasıl Musa ve Harun'un emrine boyun eğeriz.

Yani peygamberlik ile Hz. Musa ve Hz. Harun'un beşer olma vasıfları on­ların ve kendilerine tabi olan insanların Firavun ve kavminin tebası olmaları çelişki arz etmektedir. Manevî güçlere iman etmeyen, peygamberliğin izzetini ve Allah'tan vahiy tebliğini mevki ve mala dayanan dünyevî makam ve mevki-lerle kıyas eden maddecilerin durumu daima böyledir.

Bu mana aynen Kureyş'lilerin şu ifadeleri gibidir: "Şu Kur'an bu iki kasa­badan birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31).

Onların nübüvvet ve risalet için seçilmelerinin ölçüsü, Allah'ın peygam­berlerine ikramda bulunduğu, vahiy telakki etmek ve vahyi beşere tebliğ et­mek için kendilerini ehil kılan yüce faziletler ve sıfatlardır.

Firavun'un ve kavminin kibirlenmelerinin sonucu şu iki husus idi:

- Hz. Musa'nın (a.s.) peygamberliğini yalanlamaları,

- Hz. Musa'ya (a.s.) Tevrat'ın indirilmesi.

Birinci hususa şu ayet işaret etmektedir: "Onlar Musa ve Harun'u yalan­ladılar. Böylece helak edilenlerden oldular." Yani Firavun ve kavmi Hz. Musa ve Harun'u yalanladılar. Allah da Kulzûm denizinde (Kızıldeniz'de) boğmak su­retiyle hepsini bir günde helak etti. Nitekim Cenab-ı Hak peygamberlerini ya­lanlamaları sebebiyle geçmiş ümmetlerden kibirlenenleri de helak etmiştir.

İkinci hususu ise şu ayet ifade etmektedir: "Şüphesiz biz Musa'ya kavmi hidayete ersin diye kitabı verdik." Biz Musa'ya Tevrat'taki ilim ve hükümlere uymak suretiyle İsrailoğulları'nm hakkı bulması ümidiyle Firavun ve kavmi­nin boğulmasından sonra hüküm, emir ve nehiyleri ihtiva eden Tevrat'ı indir­dik.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Andolsun ki biz evvelki nesilleri he­lak ettiğimizden sonra Musa'ya basiretler, bir hidayet ve rahmet olmak üzere o Kitab'ı vermişizdir. Olur ki onlar nasihat kabul ederler." (Kasas, 28/43).

İbni Kesir şöyle kaydeder: Allah Tevrat'ı indirdikten sonra hiçbir ümmeti tamamen helak etmedi. Bilâkis müminlere kâfirlerle savaşmayı emretti.[45]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Hz. Musa ve Hz. Harun ile Firavun kıssasında gayet önemli ibretler ve te­sirli öğütler vardır.

Allah Tealâ Musa'yı ve kardeşi Harun'u doğruluklarına delâlet eden kesin ve açık deliller ve mucizelerle destekleyerek Firavun ve kavmine gönderdi. Hz. Musa ve Hz. Harun (a.s.) Firavun ve kavmini Allah'ın varlığını ve birliğini ik­rar etmeye davet ettiler. Fakat onlar kibirlendiler ve Hz. Musa ile Harun'un beşer olmaları sebebiyle bunlara uymaktan ve davetlerine boyun eğmekten yüz çevirdiler.

Bu yalanlamanın sonunda şu iki netice meydana geldi:

-  Firavun ve kavminin tamamının bir günde boğulmak suretiyle helak edilmesi.

- İçinde hidayet, nur, şeriat ve hükümler bulunan Tevrat'ın Tur dağında llusa'ya indirilmesi.

Burada Hz. Musa (a.s.) özellikle zikredilmiştir. Çünkü Hz. Harun kavmin-

ıtine- halife durumundaydı. Tevrat her ikisine birden verilmişti.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz Musa ve Harun'a Furkan'ı  (Enbiya, 21/48). [46]

 

Hz. İsa (A. S.) Ve Annesinin Kıssası

 

50- Biz Meryem'in oğlunu ve annesini bir mucize yaptık. Bu ikisini oturmaya elverişli ve akarsulu yüksekçe bir yerde barındırdık.

 

Belagat:

 

"Maîn" kelimesi ile daha önceki ayetlerin son kelimeleri "alîn" ve "mühle-kin" kelimeleri güzel bir secidir. [47]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Biz Meryem'in oğlunu" yani Hz. İsa'yı "ve annesini bir mucize yaptık." "Ayet" Allah Tealâ'nın kudretine delâlet eden hüccet ve burhan demektir. Ce-nab-ı Hak "ayeten" (bir mucize) deyip "ayeteyn" (iki mucize) demedi. Çünkü bu ikisinin mucizesi tektir. Bu da Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı hiçbir erkekle ilişki kurmadan dünyaya getirmesidir.

"Her ikisini de oturmaya elverişli" meyveleri ve ekinleri bulunması sebe­biyle istikrara vesile olacak "akarsulu bir yerde" Beytülmakdis, veya Filistin ya da Remle yahut Şam'da "barındırdık." [48]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Hz. İsa (a.s.) ile annesinin kıssası Âl-i İmran ve Meryem suresinde tafsi­latlı olarak yer almıştır. Konu Allah Tealâ'nın büyük kudretine dilediği şeylerle delil getirmektir. Çünkü Allah Adem'i babasız ve annesiz olarak, Havva'yı dişi olmadan sadece erkekten yarattı. Hz. İsa'yı da erkek olmadan sadece dişiden yarattı. Diğer insanları ise dişi ve erkekten yarattı. Böylece peygamberliğin so­na ermesiyle birlikte mucizeler asrı da sona ermiş oldu. [49]

 

Açıklaması

 

Biz Hz. İsa (a.s.) ve annesini insanlar için kudretimize delâlet eden mucize kıldık. Zira Hz. İsa'yı babasız yarattık. Allah Tealâ Hz. İsa ve annesini bir ayet, bir mucize kıldı. Bu mucize Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı babasız dünyaya getirme­sidir. Bu olağanüstü garip olayda her ikisi de ortak oldukları için tek bir ayet sayılmıştır. Bu durum her şeye kadir olan ilâhî kudrete delildir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz Meryem 'i ve oğlunu bütün âlemlere bir mucize kıldık." (Enbiya, 21/91).

Biz bu iki kişiyi oturmaya, yerleşmeye elverişli, meyveli, ekinli ve verimli, kurumayan, açık akarsulu, yüksekçe bir yerde barındırdık. Bu yer -Katade'nin dediği gibi- Beytülmakdis idi. Bu gayet açıktır. Bir başka görüşe göre Filistin'in Remle şehridir. Bu görüş Ebu Hureyre'den de rivayet edilmiştir. Mukatil ve Dahhak şöyle demişlerdir: Bu yer Şam ovasıdır. Zira burası meyveli ve akarsu­lu bir yerdir.

İbni Kesir diyor ki: Bu husustaki görüşlerin akla en yakını şudur: "Biz bu ikisini oturmaya elverişli, akarsulu, yüksekçe bir yerde barındırdık." ayeti hak­kında Avfî'den gelen rivayette İbni Abbas şöyle dedi: Burada geçen "maîn" keli­mesi akarsudur. Bu da Allah Tealâ'nm hakkında: "Rabbin senin altında bir ne­hir meydana getirmiştir." (Meryem, 19/24) buyurduğu nehirdir.

Katade ve Dahhak ise şöyle demişlerdir: Bu yer Beytülmakdis'tir. Bu gö­rüş -Allah daha iyisini bilir- tercihe daha uygundur. Çünkü diğer ayette zikre­dilen budur. Kur'an ayetleri ise birbirini tefsir eder. Bu tefsir, daha uygundur. Sonra sahih hadislerle, sonra da diğer eserlerle tefsir yapılır.[50]

 

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Hz. İsa'nın (a.s.) babasız olarak yaratılması ilâhî kudretin azametine delâ­let eden bir ayet, bir mucizedir.

Bu, peygamber olması için yapılan bir hazırlıktır. Hz. İsa'nın (a.s.) henüz beşikte emzikli bir çocuk iken konuşması suretiyle peygamberliğin alâmetleri ortaya çıktı.

Peygamberlik için hazırlanmasının bir gereği olarak Allah'ın kendisini gö­revlendirmesi, himaye etmesi ve peygamberlik yüklerini taşımak için kendisini ilgilendiren nimetlerle ikramda bulunması gereklidir.

Bu bol nimetlerden biri hayat vesilelerinin temini için meyveler, ekinler, bol bol fışkıran sularla bereketlenen, her tarafından hayırlarla kuşatılan rahat bir ev ve sağlıklı bir yerde barmdırılmasıdır.

Bu barınmanın sebebi şudur: Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem, çocuğu İsa'yı alıp bir tepeye çıktı. Orada 12 sene kaldı. Onları oraya götüren amcasının oğlu olan marangoz Yusuf idi. Kralları öldükten sonra Hz. Meryem ailesinin yanına döndü. [51]

 

Hayattaki Temel Prensipler

 

51- Ey peygamberler! Temiz ve helâl rı-zıklardan yiyin, salih ameller işleyin. Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim.

52- İşte bu (ümmet) bir tek ümmet ha­linde sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

53-  Onlar dinlerini aralarında parça parça edip fırkalara ayrıldılar. Her fır­ka kendi görüşüyle övünüp sevinmekte­dir.

54- Şimdi sen onları bir süre gaflet sar­hoşluğu içinde bırak.

55-  Onlar bizim kendilerine mallar ve oğullar vermekle...

56-  Onlara iyilik etmeye koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar bu işin farkında değiller.

 

Belagat:

 

"Şimdi sen onları bir süre gaflet sarhoşluğu içinde bırak." ifadesi istiare­dir. Onların içinde bulundukları bilgisizlik ve sapıklık insanı tamamen kapla­yan suya benzetilmiştir.

"Onlara iyilik etmeye koştuğumuzu mu zannediyorlar?" ifadesi inkâr ma-nasındaki istifhamdır.

Ayetlerin son kelimesi olan "fettekûn", "ferihûn" ile "hin" ve "benin" keli­meleri arasında hiçbir zorlama bulunmayan makbul seci sanatı vardır. [52]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan rızıklardan yeyin, salih ameller işle­yin. " Bu bütün peygamberlere bir nida ve hitaptır. Fakat bir defa vuku bulmuş değildir. Çünkü peygamberler çeşitli zamanlarda gönderilmişlerdir. Bilakis hepsi kendi zamanında bu şekilde bir hitaba muhatap olmuşlardır. Dolayısıyla bu hitap Hz. İsa'ya (a.s.) da yapılmış bir hitaptır. Bu da nimet yollarının hazır­lanmasının sadece ona mahsus bir şey olmadığına, helâl ve temiz rızıkların peygamberler için mubah kılınmasının eski bir şeriat esası olduğuna uyarıda

bulanmak için, ayrıca helâl ve temiz rızıkları reddetmek hususunda ruhbanlığı reddetmek için verilmiş bir hitaptır.

"Tayyibât" mubah olan lezzetli ve hoş yiyecekler ve meyvelerdir.

Farz veya nafile "Salih ameller işleyin. Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim." Size bu amellerin karşılığını veririm.

"İşte" bu İslâm milleti "bir tek ümmet halinde sizin ümmetinizdir." Yani milletinizdir, dininizdir ve şeriatinizdir ey muhataplar! Sizin bu millet üzere olmanız gerekir.

"... O halde benden korkun." Benden sakının "Onlar" yani tabi olanlar dinlerini aralarında" parça parça edip Yahudiler, Hristiyanlar diye birbirine muhalif guruplara "fırkalara ayrıldılar. Her fırka" cemaat ve ümmet "kendi gö­rüşüyle" kendi nezdindeki diniyle "övünüp sevinmektedir" yani kendilerinin hak üzerine olduklarına inanmaktadırlar.

"Şimdi sen onları" Mekke kâfirlerini "bir süre" yani ölünceye ya da öldürü-lünceye kadar "gaflet sarhoşluğu" yani sapıklıkları ve bilgisizlikleri "içinde bı­rak. " Burada onları boylu boyunca suya batan kimselere benzetti.

"Onlar bizim kendilerine" dünyada "mallar ve oğullar vermekle" onlara yardımda bulunmakla "onlara iyilik etmeye koştuğumuzu mu" ona derhal ken­disine mükâfat olarak verdiğimizi mi "zannediyorlar?"

"Hayır, onlar bu işin farkında değiller." Bu durum onlar için istidraç kabi-lindendir. Onlar hayvanlar gibidirler. Onların düşünüp bu yardımın hayırla kendilerine bir el uzatma olmayıp imtihan için, azabın artması için (istidraç) olduğunu anlayacak ne anlayışları ne de şuurları vardır. [53]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Bazı geçmiş peygamberlerin kıssalarını beyan ettikten sonra Allah Tealâ hayatta yaşanacak birkaç önemli prensibi tavsiye etti:

Bu prensipler helâlinden yemek, salih ameller işlemek, milletin tek ve hak dinin bir olduğunu idrak etmektir. Fakat ümmetler dinlerini guruplara ayır­mışlardır. Onlar şaşkınlık ve körlük içindedirler. Kendilerine nimetlerin bol bol verilmesinin Allah'ın kendilerinden razı olması sebebiyle olduğunu zannediyor-'ar. Halbuki bu gerçekte istidraç olup hayırlı işlerde yardımcı olmak değildir. [54]

 

Açıklaması

 

1- "Ey Peygamberler! Temiz ve helâl rızıklardan yeyin, salih ameller işle­yin. Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim."

Bu Allah tarafından peygamberlerine verilen helâlinden yemeyi ve nimete şükretmek için salih amelleri yerine getirmeyi ihtiva eden bir emirdir. Bu, he­lâlin, salih amel işlemeye bir yardımcı ve teşvik edici olduğuna delildir.

Allah Tealâ daha sonra bu emrin sebebini zikrederek şöyle buyurdu: "Şüp­hesiz ki ben yaptıklarınızı çok iyi bilirim." Yani ben sizin bütün amellerinizden

haberdarım. Bana bundan hiçbir şey gizli kalmaz. Bu amellerinizin karşılığını ben vereceğim.

Helâlin misallerinden biri Hz. İsa'nın (a.s.) annesinin dikiş parası ile geçinmesi, Hz. Davud'un (a.s.) -Sahih hadiste sabit olduğu gibi- elinin emeğini yemesi idi. Hz. Davud mucize ve olağanüstü bir iş olarak bizzat eliyle demiri halkalı zırh yapardı.                                                                                               

Sahih-i Müslim'deki bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyur­dular: "Hiçbir peygamber yoktur ki koyun gütmüş olmasın." Bunun üzerine:

- Sen de mi Ya Rasulallah? diye sordular. Efendimiz:

-Evet, ben de Kararit mevkiinde Mekkelilerin koyunlarını güderdim, bu­yurdu.                                                                                                                    

Müslim, Ahmed ve Tirmizî'nin Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ettikleri bir hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: "Ey insanlar! Allah güzeldir. Sa­dece güzel olanı kabul eder. Şüphesiz Allah müminlere peygamberlere emrettiği şeyi emretti. Allah şöyle buyurdu: "Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan rızık-lardan yiyin. Salih ameller işleyin. Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim." (Mü'minûn, 23/51). Yine şöyle buyurdu: "Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helâlinden yeyin." (Bakara, 2/172). Sonra saçı-sakalı darmadağınık, toz-duman, uzun yolculuk yapan kimseyi anlattı. Halbuki bu kimsenin yediği haramdır, içtiği haramdır, giydiği haramdır, ha­ramdan gıdalanmıştır. Bu kimse ellerini semaya açar. Ya Rab! Ya Rab! der. Bu­nun duası nasıl kabul edilsin ki?

İmam Ahmed, İbni Ebî Hatim, İbni Merduveyh ve Hakim Şeddad b. Evs'in (r.a.) kızkardeşi Ümmi Abdullah'tan rivayet ediyorlar: Ümmi Abdillah Peygam­berimiz (s.a.) oruçlu iken iftar etmek üzere bir bardak süt getirdi. Efendimiz (s.a.) sütü geri gönderdi ve kadına:

- Bu süt sana nereden geldi, diye sordurdu. Kadın:

-  Bana ait bir koyundan, diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.) sütü getireni tekrar geri gönderdi, kadına:

- Bu koyunu nereden aldın? diye sordu, kadın:

- Kendi paramla satın aldım, dedi. Efendimiz (s.a.) sütü aldı.

Ertesi gün olunca Ümmi Abdillah Peygamberimiz'e (s.a.) geldi ve bu hareketinin sebebini sordu.

Efendimiz (s.a.):

-  Peygamberler sadece helâl ve temiz şeyleri yemekle ve salih amel işle­mekle emrolundular, buyurdu.

2- "işte bu ümmet bir tek ümmet halinde sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız benden korkun."

Yani, ey peygamberler topluluğu! Sizin dininiz birdir, bir tek millettir. Bu da tek olan, ortağı olmayan Allah'a kulluğa davettir.

Bu ifade bütün dinlerin Allah'ın birliğini tebliğde ve O'nu bilmekle, ilgili esaslarında bir olduğuna delâlet eder. Ancak şeriatlerin ve ahkâm gibi furûa (teferruata) dair hükümlerin zamanlara ve durumlara göre farklı farklı oluşu­nun bir mahzuru yoktur. Bu durum dinde ihtilâf olarak adlandırılmaz.

Bütün peygamberlerin amellerinin varacağı yer Allah Tealâ'dır ve yüce Al­lah şöyle sesleniyor gibidir: Ben rububiyette tek olan Rabbinizim. Benim ce­zamdan sakının. Ben sizin Rabbiniz olduğum halde benim emrime aykırı dav­ranmayın.

3- "Onlar dinlerini aralarında parça parça edip fırkalara ayrıldılar. Her fırka kendi görüşüyle övünüp sevinmektedir."

Yani peygamberlere tabi olanlar dinlerini parça parça edip ayrıldılar. Çe­şitli fırkalar, guruplar ve cemaatler oldular. Her fırka içinde bulundukları sa­pıklıkla avunmaktadır. İçinde bulundukları fırkaların açık bir hakikat olduğu­na inanarak, kendilerinin hidayette olduğunu zannederek kendi fırkalarını be­ğenirler.

Bu parçalanma ve bölünmeyi açık bir şekilde zemmetmekte, ihtar ve teh­ditte bulunmaktadır. Bu sebeple Allah Tealâ onları tehdit ederek ve korkuta­rak şöyle buyurmaktadır:

"Şimdi sen onları bir süre gaflet sarhoşluğu içinde bırak." Yani ölünceye veya öldürülünceye ve azabın ilk başlangıcını ve belirtilerini görünceye kadar bilgisizlikleri ve sapıklıkları içinde bırak. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuru­yor: "Sen şimdilik o kâfirlere mühlet ver, onları biraz geciktiriver." (Tarık, 86/17); "Bırak onları, yesinler, faydalansınlar; onları ameli oyalaya dursun. On­lar sonra bilecekler." (Hıcr, 15/3).

4- "Onlar bizim kendilerine mallar ve oğullar vermekle, onlara iyilik etme­ye koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar bu işin farkında değiller." Yani bu gurura kapılan kimseler bizim kendilerine verdiğimiz mal ve oğulların onla­rın bizim yanımızdaki değerleri ve bizim nezdimizdeki itibarları sebebiyle ol­duğunu mu zannediyorlar? Hayır, durum onların "Bizim mallarımız ve evlâdı­mız daha çoktur. Biz azap edilecek değiliz." (Sebe, 34/35) sözleriyle ifade ettik­leri gibi değildir.

Onlar bu hususta hata ettiler, ümitleri boşa gitti. Bilakis biz bunu bir is-tidraç olarak, mühlet vermek üzere yaparız. Bu sebeple Allah Tealâ şöyle bu­yurdu: "Hayır, onlar bu işin farkında değiller." Yani onlar bizim bunun kendile­rine bir istidraç olduğunu, tevbe etmezlerse onların elinden tutup azaba götür­mek üzere bir imtihan olduğunu hissetmiyorlar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Artık onların ne malları, ne evlât­ları seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünya haya­tında azaba çarptırmayı... ister." (Tevbe, 9/55);

"Onlara fırsat vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir." (Âl-i İmran, 3/178);

"Artık bu sözü yalan sayanları bana bırak. Biz onları kendilerinin bilmeyecekleri bir yönden derece derece azaba yaklaştırıyoruz. Ben onlara mühlet veri­yorum. Şüphe yok ki benim tedbirim sağlamdır." (Kalem, 68/44-45).

"Onlar bizim kendilerine mallar ve oğullar vermekle onlara iyilik etmeye koştuğumuzu mu zannediyorlar?.." ayeti hakkında Katade şöyle diyor: Allah'a yemin olsun ki malları ve evladıyla Allah insanları imtihana tabi tuttu. Ey Ademoğlu! İnsanlara malları ve evlâdı sebebiyle itibar etmeyin. Sadece iman ve salih amelleri sebebiyle itibar edin.

İmam Ahmed'in Abdullah b. Mes'ud'dan (r.a.) rivayet ettiğine göre Pey­gamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah aranızda rızıkları paylaştırdığı gibi aranızda ahlâkınızı da paylaştırdı. Şüphesiz ki Allah dünya­yı sevdiğine de sevmediğine de verir. Dini ise sadece sevdiğine verir. Allah kime dini verirse onu sevmiş demektir. Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki bir kul kalbi ve dili müslüman olmadıkça gerçek müslüman olmaz. Komşusu onun şerrinden emin olmadıkça gerçek mümin olmaz. Dediler ki:

- Onun şerri nedir ya Rasulallah? Buyurdu ki:

- Onun hilesi ve zulmüdür. Bir kul haram yolla bir mal kazanıp onu infak ederse o mal onun için mübarek olmaz. Bu malı tasadduk ederse kabul edilmez. Eğer bu malı sırtında bırakırsa o mal onun cehennem azığı olur. Şüphesiz Al­lah kötüyü kötü ile silmez. Fakat kötüyü iyi ile siler. Pis pisi silmez." [55]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler aşağıdaki hususlara işaret etmektedir:

1- Peygamberler tamamen helâl yemek ve salih ameller işlemek üzere itti­fak ettikleri gibi onlar aynı şekilde tevhid üzerine Allah Tealâ'ya isyan etmek­ten sakınmak üzere de ittifak etmişlerdir.

Hiçbir ihtilâf olmayan din, Allah Tealâ'nın zatını ve sıfatını bilmektir. Yani Allah'ın varlığını ve birliğini ispat etmektir. Şeriatlarda ve amelî-fer'î hüküm­lerde olan farklılıklar dinde ihtilâf diye adlandırılmaz.

2- Allah helâl yemenin ve haramdan kaçınmanın vacip olduğu konusunda peygamberlerle müminlere aynı şekilde hitap etti. Sonra "Şüphesiz ki ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim." ayetinin ihtiva ettiği uyarı ve tehdit herkese şa­mil oldu. Bu hitap peygamberlere olunca diğer insanların durumu nasıl olur?

3- "Tayyibat", helâl olan şeylerdir. Zira helâl yemenin insanın dünyevî ve uhrevî hayatında elle tutulur, gözle görülür tesiri olmaktadır. Dünyada Allah Tealâ helâl yiyen kimsenin vücudunda, sağlığında, evlâdında ve mallarında be­reket ihsan eder. Ahirette ise  cennetleriyle nimetlendirir. Haram yiyen kimse ise kendisini cehennem ateşine götürecek şeyi yemektedir.

4- Bütün peygamberler bir ve tek olan Allah'a kulluğa davet üzerinde itti­fak etmişlerdir. Tevhide ve faziletli amellere davet suretiyle dinin aslı birdir. Bugün çeşitli dinlerin mensupları arasında gördüğümüz ihtilâf ve çekişmeler çeşitli millet ve toplulukların şahsi görüşleri ve düşünceleri itibariyle aralarında meydana gelen ihtilâflardır. Bu, hak dinin birliğinden ve aslından uzaklaş­madır.

Kim Kur'anla ihya edilen hakka sarıfırsa ve eskiden 6erı nakledilegelen bozulmuş veya lekelenmiş batıl inançlar üzerinde ısrar etmezse ve peygamber­lerin sonuncusunun (s.a.) yolu üzerinde yürürse kazanan ve kurtuluşa erenler­den olur.

5- Ayette sakındırılan ayrılık, dinin temel esaslarında ve ana kaidelerinde-ki ihtilâf olup hükümler ve amelî-cüzî kaidelerdekiler değildir. Ameldeki farklı­lıklar cehennemi gerekli kılmaz. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: ("Ey ümmetler!) Sizin herbiriniz için bir şeriat ve yol tayin ettik." (Maide, 5/48).

Bu ayeti Ebu Davud'un Abdullah b. Ararın (r.a.) Peygamberimiz'den (s.a.) rivayet ettiği şu hadis te'yit etmektedir: "Dikkat edin, sizden önceki Ehl-i Kitap 72 millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacak. 72 fırka ce­hennem'de biri cennettedir. Bu fırka ise İslâm cemaatidir."

6-  Kulun Allah nezdindeki şeref ve itibarı mal ve evlâtla değil, takva ve amel-i salih iledir.

7- Cahiliyet devrindeki mal ve servet sahipleri mal ve evlât sahibi olmanın Allah Tealâ'nm razı olduğuna delil olduğunu zannetmekle hata ediyorlardı. Bu, bilakis istidraçtır (yani yavaş yavaş cehennem çukuruna yuvarlanmaktır).

İmam Ahmed, Taberanî ve Beyhakî Şuabü'l-İman'da Ukbe b. Âmir'den (r.a.) Peygamberimiz'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: "Allah Tealâ kula dünyadan arzu ettiğini verir, kul da masiyet üzerine devam ederse bu durum Allah tarafından yapılmış bir istidraçtır."

Bu sebeple Allah onların durumunu, bilgisizlik ve şaşkınlık onların akılla­rını örttüğü için suya boğulmuş bir kimsenin durumuna benzetti. Şöyle buyur­du: "Onları gaflet sarhoşluğu içinde bırak!" Yani o cahilleri bırak bilgisizlikleri içinde bocalasın dursunlar. Onlara verilecek azabın gecikmesi sebebiyle gönlün daralmasın. Her şey için belirli bir vakit vardır.

günahlarını artırmak için bir "istidraç"tır. Halbuki onlar bu durumu kendileri­ne ikram ve vaktinden önce elde edilen mükâfat zannediyorlar. [56]

 

Hayırlı İşlerde Yarışanların Vasıfları

 

57-  Gerçekten Rablerinin korkusundan titreyenler,

58- Rablerinin ayetlerine iman edenler,

59- Rablerine ortak koşmayanlar,

60-  Verdiklerini Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürpererek ve­renler,

61- İşte bu kimseler hayırlı işlerde yarış ederler ve bu yolda önde giderler.

62- Biz hiçbir kimseye gücünün üstün­de bir şey yüklemeyiz. Bizim nezdimiz-de gerçekleri konuşan bir kitap vardır. Onlara asla haksızlık edilmez.

 

Belagat:

 

"Bizim nezdimizde gerçekleri konuşan bir kitap vardır" ayetinde istiare ya­pılmıştır. Kitap gayet açık ifadeleri ile ve hükümleri duyurması vasfında mü­balağa olsun diye konuşan, dili olan insana benzetilmiştir.

"Verdiklerini... kalpleri ürpererek verenler." ayetinde cinas-ı iştikak sanatı vardır.

Ayetlerde geçen "müşfikûn", "yü'minûn", "yüşrikûn" ve "sâbikûn" kelimele­rinde sağlam bir seci vardır. [57]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Gerçekten Rablerinin korkusundan" O'nun cezasının veya azabının kor­kusundan "titreyenler" sakınanlar... "İşfak" korkunun son derecesi demektir ama burada murad edilen mana bu değildir. Murad edilen mana bunun gereği ve etkisi olan itaatte devam etme halidir.

"Rablerinin ayetlerine" hem konulan hem de indirilen ayetlere yani nefsi­mizde, göklerde ve yerde bulunan kâinat ayetlerine (varlık aleminde tecelli eden ilâhî kudrete) ve indirilmiş olan Kur'an ayetlerine "iman edenler" yani bunları tasdik edenler...

"Rablerine ortak koşmayanlar" ne açık, ne de gizli bir şekilde Allah'a şirk koşmaktan uzak kalanlar...

"Verdiklerini" sadaka ve salih amel olarak ihsan ettikleri şeyleri "Rableri­nin huzuruna dönecekler diye" Allah'a dönecek olmaları sebebiyle, son varacaklan merci Allah olması sebebiyle "kalpleri ürpererek" kabul edilmemesinden korkarak "verenler,"

"İşte bu kimseler hayırlı işlerde yarış ederler" ibadet ve taatleri şiddetle ar­zu ederler ve hayırlara koşarlar "ve bu yolda önde giderler." Bunun için yarış yaparlar yahut diğer insanları bunun için geçerler, en önde olurlar.

"Biz hiçbir kimseye gücünün" yani insanın meşakkatsiz ve sıkıntısız yapa­bileceği şeylerin "üstünde bir şey yüklemeyiz. Bizim nezdimizde hakkı" gerçek­leri, doğruyu "konuşan" gerçeğe aykırı hiçbir şey bulunmayan "bir kitap" amel defteri "vardır. Onlara asla haksızlık edilmez." [58]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ dinlerini parça parça edenleri "Onlar bizim kendilerine mallar ve oğullar vermekle, onlara iyilik etmeye koştuğumuzu mu zannediyorlar?" aye-tiyle kötüledikten sonra bunun ardından gerçekten hayırlı işlere koşanların sı­fatlarını getirdi.

Bu sıfatlar dört tanedir:

-Allah'tan korkmak,

-Rablerinin ayetlerine iman etmek,

-Allah Tealâ'ya ortak koşmayı reddetmek,

-Zekât ve kefaret gibi Allah Tealâ'nın haklarını, ayrıca borç ve emanet gibi insanların haklarını, kabul edilmeme korkusuyla kalpleri korku içinde verirler. [59]

 

Açıklaması

 

Bunlar hayırlı işlere koşanların sıfatlarıdır:

1- "Gerçekten Rablerinin korkusundan titreyenler..." Yani onlar Rablerinin azabından korkularından dolayı O'na daima itaat ederler. "İşfak"tan (titreme­den) murad edilen mana taatte devam etmektir. Yahut anlatılmak istenen ma­na şudur: Rablerinin korkusundan dolayı titrerler. Böylece korku ile titreme­nin bir arada zikredilmesi te'kit içindir.

2- "Rablerinin ayetlerine iman ederler." Yani Allah'ın kâinattaki ayetlerini ve indirilen Kur'an ayetlerini hiçbir şüphe olmayan tam bir tasdik ile tasdik ederler. Kâinat ayetleri göklerin, yerin ve insan nefsinin yoktan var edilmesi gibi inceleme ve düşünce vasıtasıyla Allah'ın varlığına delâlet eden, Allah'ın kudret ayetleridir.

Kur'an'da indirilmiş ayetler ise Hz. Meryem'den haber veren "Meryem Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti." (Tahrim, 66/12) yani olan her şeyin Allah'ın kaderi ve kazası ile olduğuna yakinen inandı, ayetiyle Allah'ın koyduğu hükümler gibi ayetlerdir. Eğer bu hüküm bir emir ise Allah'ın sevdiği ve razı olduğu hususlardandır, eğer bir nehiy ise bu Allah'ın sevmediği ve hoş­lanmadığı şeylerdendir. Eğer hayır ise bu gerçektir.

3- "Rablerine ortak koşmayanlar..." Yani O'nunla birlikte başkasına ibadet etmeyenler bilakis sadece O'nun birliğini tanıyanlar ve tek olan, başka hiçbir varlığa muhtaç olmayan, eş ve evlât edinmeyen Allah'tan başka ilâh olmadığı­nı ve O'nun benzeri dengi olmadığını bilirler.

Dikkat edilmelidir ki ikinci vasıf "Rablerinin ayetlerine iman edenler" vas­fı) ile tevhide iman etme ve Allah'ın ortağı bulunduğunu reddetme yani "tevhid-i rububiyet" üçüncü vasıf ile "tevhid-i ulûhiyet" ilâhlık ve kullukta birliğin ispatı ve gizli şirkin reddedilmesi yani sadece Allah'a kulluk edilmesi ve ibade­tin sadece Allah için ve O'nun rızasını kazanmak için yapılmasına işaret vardır.

Ayetler sadece ikinci vasfı zikretmekle yetinmemişlerdir. Çünkü müşrik­lerden pek çoğu tevhid-i rububiyeti itiraf ediyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. "Yemin olsun ki onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan mutlaka Allah derler." (Lokman, 31/25). Ama tevhid-i ulûhiyeti ve sade­ce Allah'a ibadette bulunmayı itiraf etmezler. Putlara, heykellere ve diğer tapı­nılan şeylere taparlar.

4- "Verdiklerini Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürpererek ve­renler..." Yani ihsanda bulunanlar, ihsan ve iyilik şartlarını yerine getirmede ihmalkârlık yaparız da bu sebeple amelimiz kabul edilmeyecek korkusuyla kalpleri ürpererek titreyerek verenler... Ki bu korkuları ihtiyat ve tedbir babın-dandır.

İmam Ahmed, Tirmizî ve İbni Hatim'in Hz. Aişe'den rivayetlerine göre Hz. Aişe (r.a.):

- Ya Rasulallah! "Verdiklerini... kalpleri ürpererek verenler" hırsızlık yapan, zina eden ve içki içen, Allah'tan korkan kimse midir? dedi. Efendimiz (s.a.):

- Hayır, ya Ebu Bekir'in kızı, ya Sıddık'm kızı! Fakat bu kimse namaz kı­lan, oruç tutan ve sadaka veren ve Allah'tan korkan kimsedir, buyurdu.

Cenab-ı Hakkın: "Rablerinin huzuruna dönecekler" ayeti "Onların Rableri­nin huzuruna dönmeleri sebebiyle" manasındadır.

Ayette geçen "vermek" anlamındaki kelimenin ifadesi zekât ve sadaka gibi maddî ihsana mahsus olmayıp isterse zekât ve kefaret v.b. gibi Allah Tealâ'nm haklan olsun, isterse emanetler, borçlar ve insanlar arasında adaleti gözetme gibi insanlara ait haklar olsun verilmesi gerekli her çeşit hakkı içine almakta­dır. Çünkü ibadet veya bir başka vazifede ihmalkâr olmaktan yahut herhangi bir eksiklik sebebiyle vazifede yanlışlık yapmaktan korkarak ve bunları titre­yerek yerine getiren kimse hakkını tam manasıyla ifa etme hususunda gayretli olur.

Bu vasıfların sıralanması son derece güzel bir şekilde yapılmıştır. Zira bi­rinci vasıf lâyık olmayan hususlardan kaçınmayı gerekli kılan şiddetli korku­nun meydana gelmesine delâlet etmektedir. İkinci vasıf imanın aslına ve iman konusunda derinleşmeye delâlet eder. Üçüncü vasıf ise ibadetlerde gösterişi terk etmeye delâlet eder. Dördüncü vasıf ise ibadet ve taatleri kusurlu yapmaktan korkarak yerine getirmeye delâlet etmektedir. Bu da sıddıklarm ma­kamının son noktasıdır.

"İşte bu kimseler hayırlı işlerde yarış ederler ve bu yolda önde giderler." Ya­ni ibadetlerde geri kalmamak için bu yolda koşarlar, dünyada yardım ve ikram çeşitlerinde acele davranırlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Al­lah onlara hem dünya nimetini hem de gü&el ahire* sevabım verdi. " (Al-i İm-ran, 3/148); "Biz ona dünyada mükâfatını verdik. Şüphesiz o ahirette de salih-^rdendir." (Ankebut, 29/27).

Onlar ibadet ve taatlerde insanların önüne geçmişlerdir. Kendilerine mal •re evlât verdiğimiz ve yanlışlıkla bunun kendilerine bir ikram olduğunu zanne-kâfîrfer değif, asıf 6u kimseler amerlerinin meyvesine ahiretten önce dün-kavuşmuşlardır.

Özetle: Gerçek mutluluk dünya mutluluğu değildir. Gerçek mutluluk güzel nnelle, korku ve ümitle birlikte sadaka vermekle kazanılan ahiret saadetidir.

İhlâslı müminlerin amellerinin durumunu beyan ettikten sonra Allah Te-ılâ kulların amellerinin hükümlerinden iki hükmü zikretti:

a) "Biz hiçbir kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz." Yani bizim şe­riatımızın metodu hiçbir nefse gücünün miktarından fazlasını yüklememektir.

Bu ifade O'nun şeriatmâaki adaleti ve kullarına olan rahmetini bildirmek-edir. Bununla ayrıca salihleri tavsif ettiği güzel vasıflara teşvik ve nefislere olay geldiğini beyan etme manası kastedilmektedir.

b) "Bizim nezdimizde gerçekleri konuşan bir kitap vardır." Yani bizim katı­nızda insanların dünyadaki amellerini gerçeğe aykırı olmayan bir doğruluk ve aüyük bir dikkatle beyan eden amel defterleri -bir başka görüşe göre levh-i mahfuz- vardır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "İşte kitabım size gerçekleri söylü->or. Şüphesiz biz -dünyada iken- yaptıklarınızı yazıyorduk." (Casiye, 45/29); "Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini >ayıp dökmüş, derler." (Kehf,18/49). Burada tercih edilen görüşe göre "kitap"tan murad amellerin tespit edildiği amel defterleridir.

Cenab-ı Hak bundan sonra yükümlülüğün kolay olduğunu ifade ettikten sonra hesap görmekte kullarına olan lütfunu beyan edip şöyle buyurdu: "Onlara asla haksızlık edilmez." Yani onlar hayrın mükâfatı hususunda hiçbir zarara ığratılmazlar. Bilâkis az ve çok yaptıkları amellerin sevabına nail olurlar. Ce­falarında ise arttırma yapılmaz. Onlara cezayı artırma veya sevabı eksiltme seklinde haksızlık yapılmaz. Bilakis Allah pek çok günahları affeder. [60]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerden şu hususlar ortaya çıkmaktadır:

1- Amellerin kabul edilmesinin ölçüsü dört vasfa dayanmaktadır. Bu vasıf-ar Allah'ın azabından korkmak, Allah'ın ayetlerine inanmak, gizli şirki reddedip sadece Allah'a kullukta bulunmak, vazifeleri tam anlamıyla yapma gayreti içinde olmak.

2- Ayetler insanın sonuna işaret etmektedir. İnsanın sonu ise Allah'a ka­vuşmaktır. Sahih-i Buharî'de şöyle bir rivayet bulunmaktadır: "Ameller ancak sonlarına göredir."

3- Belirtilen vasıfları taşıyan müminler ibadetlerle yüksek derecelere ve makamlara nail olmak için ibadet ve taatlere koşarlar.

"Onlar bu hususta önde giderler." ayetine gelince Kurtubî diyor ki: Bu hu­susta söylenen en güzel ifade şudur: Onlar ibadetlerini ilk vakitte yaparlar. Bununla namazın ilk vaktinde kılınmasının daha efdal olduğuna delil getiril­miştir.

Bir şeyde öne geçen "sâbıkun aleyh"tir. Bir şeyde geri kalan ise "mes-bûk"tur. "Lehâ" kelimesinin lamı bu görüşe göre "ilâ" manasındadır. Nitekim "Rabbin ona vahyetti" (Zelzele, 99/2) ayetindeki "lehâ" kelimesi "ileyha" mana­sındadır.[61]

Zemahşerî ve Razî diyorlar ki: Mana şudur: Onlar hayırlı işler için yarış­maktadırlar. Tefsirde üzerinde yürüdüğümüz mana da budur. "Ve hüm lehâ" ifadesinin manası "Sen onlara aitsin onlar da sana aittir" şeklinde de olabilir.

4- Allah'ın salihleri tavsif ettiği vasıf gayret ve gücünüz hududunun dışın­da değildir. Bu ayet şeriatte "güç getirilemeyecek bir yük yüklemek" şeklinde gelen bütün hükümleri kaldırmış, neshetmiştir. Ayet yükümlülükte genel bir prensibi kararlaştırmıştır. Bu kolaylık ve meşakkatin kaldırılmasıdır. Nitekim Bakara suresinin sonlarındaki ayet de "Allah hiçbir nefse gücünün üstünde bir yük yüklemez." (Bakara, 2/286) şeklindedir.

5- "Bizim, nezdimizde gerçekleri konuşan bir kitap vardır." ayeti hakkında söylenen en kuvvetli görüş şudur: Cenab-ı Hak burada meleklerin yükselttiği amelleri tespit etmiştir. Çünkü melekler bu kitaba kulların davranışlarını O'nun emriyle yazmışlardır. Bu hakkı, hakikati, gerçekleri konuşan bir kitap­tır.

Bu ayette eziyete ve zulme uğramaktan ümit kesilmemesi noktasında bir uyarı vardır.

6- Amellere verilecek karşılıkta fazla ceza ve eksik sevap vermek suretiyle hiçbir haksızlık yapılmayacaktır. Rabbin hiçbir kimsenin hakkında asla zulüm yapmaz ve onun derecesini düşürmez. Bilâkis Allah'ın lütfü geniştir. Rahmeti her şeyi kaplamıştır. Zira O mümin kullarının pek çok günahını affetmekte ve

l qvq  mı i a o m a  [62]

 

Kâfirlerin Ve Kureyş Müşriklerinin İşledikleri Amellerin Hoş Karşılanmaması Ve Sebepleri

 

63-  Fakat onların kalpleri bundan gaf­let içindedir. Onların bunun dışında yapmakta oldukları başka işler de var­dır.

64-  Sonunda sefahet içinde olanlarını azapla yakaladığımız zaman da hemen feryat ederler.

65-  Bugün feryat etmeyin. Çünkü siz bizden hiç yardım görmeyeceksiniz.

66-  Size benim ayetlerim okunuyordu da, siz arkanızı dönüyordunuz.

67- (Ayetlerime karşı) böbürlenerek, ge­celeyin saçma sapan konuşuyordunuz.

68-  Onlar hâlâ Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa onlara geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

69- Yoksa kendi peygamberlerini tanı­madıkları için mi onu inkâr ediyorlar?

70- Yoksa "Onda bir delilik var" mı di­yorlar? Hayır o onlara hakkı getirmiş­tir. Ama onların çoğu haktan hoşlan­mazlar.

71- Eğer hak onların heva ve hevesleri­ne uysaydı hiç şüphesiz gökler, yeryüzü ve bunların içinde bulunan kimseler fe­sada uğrardı. Hayır, biz onlara şeref kaynağını getirdik. Fakat onlar kendi­leri için şeref vesilesi olan bu kitaptan yüz çeviriyorlar.

72- Yoksa sen onlardan bir ücret mi isti­yorsun? Rabbinin ücreti daha hayırlı­dır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

73-  Gerçekten sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.

74- Ama ahirete inanmayanlar o doğru yoldan mutlaka sapmaktadırlar.

75- Biz onlara merhamet edip başların­daki sıkıntıyı gidersek bile, onlar yine azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.

76- And olsun biz onları azapla yakalamıştık, ama onlar yine de Rablerine boyun eğmemişlerdi. Zaten onlar Allah'a yalvarmazlar.

77-  Nihayet üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman derhal o azabın içinde ümitsizlikle donakalırlar.

 

Belagat:

 

"Onların bunun dışında yapmakta oldukları başka -kötü- işler de vardır." (Ayet, 63) ayetinde "a'mâl" ve "âmilûn" kelimeleri arasında cinas-ı iştikak sa­natı vardır.

"... Siz arkanızı dönüp uzaklaşıyordunuz." (Ayet, 66) ayeti istiare-i temsiliy-yedir. Onların haktan yüz çevirmeleri geri geri kaçan kimseye benzetilmiştir. [63]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Fakat onların" yani kâfirlerin "kalpleri bundan" yani Hafaza melekleri­nin yazdıkları kitaptan veya kendilerinin yaptıkları yakışıksız yakıştırmalar­dan ya da Kur'an'dan tam anlamıyla "bir gaflet" ve bilgisizlik "içindedir."

"Onların bunun dışında yapmakta oldukları" yapmaya alışkın oldukları ve buna karşılık azap görecekleri, bu yakıştırdıkları şirkten daha düşük "baş­ka" kötü "işler de vardır."

"Sonunda..." ayette geçe*n "hattâ" kelimesi burada ibtidaiyye olup bundan sonra yeni bir cümle başlar. Bu yeni cümle burada şart cümlesidir, "sefahat içinde olanlarını" nimet içinde olanlarını yani zenginlerini veya başkanlarını "azapla" yani Bedir günü öldürülmekle, yahut açlıkla "yakaladığımız zaman..." Nitekim Peygamberimiz (s.a.) onlara şöyle beddua etmişti: "Allahım! Mudar üzerindeki sıkıntıyı şiddetli eyle. Onlara Yusuf un (a.s.) kıtlık seneleri gibi kıt­lık ver." Bunun üzerine kıtlık ve kuraklık yaşadılar. O derece ki köpekleri, leş­leri ve yanık kemikleri yediler. O zaman onlar "hemen feryad ederler" bağırır­lar, sızlanırlar. Bağırarak yardım isterler.

"Bugün feryad etmeyin. Çünkü siz bizden hiç yardım görmeyeceksiniz." Bizden destek görmeyeceksiniz ya da size bizim tarafımızdan bir zafer ve yar­dım gelmeyecek, size hiçbir kimse de yardım etmeyecektir. "Çünkü siz bizden hiç yardım görmeyeceksiniz." ifadesi nehyin sebebidir. Yani feryad etmeyin, çünkü bunun size faydası olmayacaktır, demektir.

"Size benim ayetlerim" yani Kur'an "okunuyordu da siz arkanızı dönüyor­dunuz." Geriye dönüyordunuz. Mana şudur: Ayetleri dinlemekten, tasdik et­mekten ve onlarla amel etmekten arkanızı dönerek yüz çeviriyordunuz.

Ayetlerime karşı yalanlamak suretiyle ona iman etmeyip "Böbürlenerek" ya da kendilerinin Beytullah'a lâyık ve onun hizmetinde olduklarım, diğer in­sanlardan farklı olarak kendilerinin güven içinde olduklarını iddia ederek övü­nüyorlardı.

"...geceleyin saçma-sapan konuşuyordunuz." Mekke müşrikleri geceleyin Beytullah'ın etrafında Kur'an'ı anarak ve ona dil uzatarak saçmalıyorlardı.

"Tehcürûn" sülâsî olursa "he-ce-ra" kökünden olup "hecr" ilişkiyi kesmek manasına gelir. O takdirde "Siz Kur'an'ı terk ediyorsunuz" demektir.

"Tehcürûn" kelimesi rübaî ise "ehcera" kökünden olup "tühcirûn" şeklinde jkunur. Ayette geçen "hücr" kelimesi hezeyanda bulunmak, saçmalamak ve ha­yasız söz ve davranışlarda bulunmak demektir. Yani "Siz Peygamber (s.a.) ve Kur'an hakkında gerçeğe aykırı şeyler söylüyorsunuz" demektir.

"Onlar hâlâ Kur'anı düşünmüyorlar mı?" Yani mucize oluşu ve manasının gayet açık oluşuyla Kur'an'm Rablerinden gelen Hakkın -gerçeğin ta kendisi-ilduğunu anlamaları için peygamberlerin doğruluğuna delâlet eden bir kitap :Iduğunu hiç düşünmezler mi?

"Yoksa onlara geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" Yani atala­rına hiç peygamber ve kitap gelmedi mi? Yoksa onlara Allah'ın azabından emin :Ima belgesi mi geldi ki şuurlu, sağlam ecdadları İsmail (a.s.) ve torunlarının korktukları gibi Allah'tan korkmuyorlar? Ona, kitaplarına ve peygamberlerine .man edip itaat etmiyorlar?

"Yoksa kendi peygamberlerini" emin, güvenilir, doğru sözlü oluşu, ahlâkı­nın güzelliği, herhangi bir tahsil görmemekle birlikte kâmil bir ilme sahip olu­şu gibi peygamberlik sıfatlarıyla "tanımadıkları için mi onu" onun davasını inkâr ediyorlar?"

"Yoksa onda bir delilik var mı diyorlar?" Bundan dolayı onun sözüne aldı­rış etmiyorlar. Onlar gayet iyi biliyorlardı ki, o içlerinde aklı en üstün, düşün-:esi en isabetli olan kimse idi. Buradaki sorular Peygamberin doğru sözlü oldu­ğu, geçmiş ümmetlere peygamberlerin gelişi ve bu ümmetlerin peygamberleri-ri doğrulukları ve güvenilir oluşlarıyla tanımaları ve bu peygamberde de cin­net bulunmadığı gerçeğini bir defa daha tespit etmek içindir.

"Hayır, o onlara hakkı" tev'hid ve İslâm şeriatı esaslarını ihtiva eden Kur'an'ı "getirmişti. Ama onların çoğu haktan hoşlanmazlar." Çünkü hak onla­rın şehevî arzularına, heva ve heveslerine aykırıdır. Bu sebeple hakkı inkâr et­tiler. Bu hükmü "çoğunluk'la sınırlamasının sebebi içlerinde haktan hoşlanma-iikları için değil, kavimlerinin tenkit ve azarlamalarından korktukları için iman etmeyen bazı kimselerin bulunması sebebiyledir.

"Eğer hak onların heva ve heveslerine uysaydı..." Kur'an'da onların gerçek­ten bir kaç ilâh bulunduğu ve Allah'ın ortağı ve evlâdı bulunduğu şeklindeki :>atıl düşüncelerine uygun ifadeler bulunsaydı "hiç şüphesiz gökler, yeryüzü ve bunların içinde bulunan kimseler fesada uğrardı." Yani şu görülen düzen bozu­lurdu.

"Hayır, biz onlara" içinde onların şanı, itibarı, şeref iftiharı olan "şeref kay­nağını" Kur'an'ı "getirdik. Fakat onlar kendileri için şeref vesilesi olan bu kitap-:an yüz çeviriyorlar."

"Yoksa sen" bu risaleti, bu ilâhî mesajı yerine getirmek üzere "onlardan bir İcret mi" bir maaş, bir karşılık mı "istiyorsun. Rabbinin ücreti" ecri, sevabı ve nzkı "daha hayırlıdır. O rızık verenlerin en hayırlısıdır." En üstünüdür, en çok mükâfat verendir.

"Gerçekten sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun." "Sırat-ı müstakim" hiçbir eğrilik bulunmayan sağlam, esaslı bir yoldur. Bu da İslâm dinidir.

"Ama ahirete" öldükten sonra dirilmeye, sevaba ve cezaya "inanmayanlar o doğru yoldan mutlaka sapmaktadırlar." Zira ahiret korkusu hakkı talep et­meye ve hak yola girmeye teşvik eden en kuvvetli sebeplerden biridir.

"Biz onlara merhamet edip başlarındaki sıkıntıyı" Mekke'de kendilerine isabet eden ve yedi yıl süren açlığı "gidersek bile onlar yine azgınlıkları" sapık­lıkları "içinde bocalayıp dururlar."

"Andolsun ki biz onları azapla" Bedir günü öldürülmek veya açlıkla "yaka­lamıştık ama yine de Rablerine boyun eğmemişlerdi." O'na teslim olmamışlar­dı, huzurunda eğilmemişlerdi.

"Zaten onlar Allah'a yalvarmazlar" yani dua ederek Allah'a yönelmezler. Bilakis inatçılıkları ve böbürlenmelerine devam ederler.

"Nihayet üzerlerine" Bedir günü öldürülmek suretiyle "şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman derhal o azabın içinde" bütün hayırlardan umutsuz ve şaşkın olarak "ümitsizlikle donakalırlar." [64]

 

Nüzul Sebebi

 

"Böbürlenerek ... saçma sapan konuşuyordunuz." 67. ayet ile ilgili İbni Ebî Hatim, Said b. Cübeyr'den naklediyor: Kureyşliler Beytullah'ın etrafında topla­nıp konuşurlar, tavaf etmezler ama Beytullah ile övünürlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak "Böbürlenerek, geceleyin saçma sapan konuşuyordunuz." ayetini indirdi.

"Andolsun biz onları azapla yakalamıştık." 76. ayetin nüzul sebebi ile ilgili Nesaî ve Hakim, İbni Abbas'tan (r.a.) naklediyorlar: Ebu Süfyan Peygamberi-miz'e (s.a.) gelerek:

- Ya Muhammedi Allah aşkına ve akrabalık bağı hatırına senden rica edi­yorum. Biz deri ve kan yemeye başladık (aç kaldık) dedi. Bunun üzerine Ce­nab-ı Hak şu ayeti indirdi: "Andolsun biz onları azapla yakalamıştık ama onlar Rablerine boyun eğmediler. Zaten onlar Allah 'a yalvarmazlar."

Beyhakî Delâil'de anlatıyor: Sümame b. Esal el-Hanefi esir olarak Pey-gamberimiz'e (s.a.) getirildiğinde serbest bırakıldı. Müslüman olup Mekke'ye gitti. Mekkeliler ile Yemame'deki Mire kasabası arasında gidip geliyordu. Ni­hayet Kureyşliler deri ve kan yemeye başladılar, açlık baş gösterdi. Ebu Süfyan Peygamberimiz'e (s.a.) geldi.

- Sen bütün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini iddia etmiyor musun? dedi. Efendimiz (s.a.):

- Evet, dedi. Ebu Süfyan:

- Babaları kılıçla, çocukları da açlıkla öldürüyorsun dedi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. [65]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ bu dinin zorluk değil, kolaylık dini olduğunu dolayısıyla gücün üstünde bir yükümlülük yüklemediğini beyan ettikten sonra bunun ardından Kureyşli kâfir ve müşrikleri tenkit etti. Onları Kur'an'da beyan edilen bu ger­eklerden gafil ve Allah korkusundan uzak olduklarını ve onların küfür ve is­yan noktasında şirk, Kur'an'a dil uzatma, Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etme ve müminlere eziyet etme gibi küfür ve isyan noktasında daha kötü amellerinin jlduğunu beyan etti.

Cenab-ı Hak o kâfirlere yardım etmeyeceğini beyan ettikten sonra bunun -ebebini zikretti. Bu sebep şu idi: Onlara ne zaman Kur'an ayetleri okunsa şu -iç davranışla karşılık verirlerdi: Bu ayetlerden ve bu ayetleri okuyan kimse-len nefret edip yüz çevirmeleri, Beyt-i Atîk veya Harem sebebiyle: "Bize hiç kimse galip gelemez. Çünkü biz Harem ahalisiyiz" diyerek böbürlenmeleri, Kur'an'ı zikrederek eğlenme ve Kur'an'a dil uzatmaları.

Allah Tealâ Rasulullah'ın (s.a.) getirdiği kitabın doğruluğunu beyan etti ve şöyle buyurdu: "Gerçekten sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun." Fakat kâ­firler bu yoldan yüz çevirdiler ve vazgeçtiler. Bunun üzerine Rableri Bedir gü­nü öldürülmek, açlık ve benzeri şekillerde üzerlerine azap gelmesiyle onları jyardı. Ama onlar Rablerine teslim olup boyun eğmediler, şaşkın bir halde sa­pıklıklarında devam ettiler. [66]

 

Açıklaması

 

"Fakat kâfirlerin kalpleri bundan gaflet içindedir." Yani kâfirlerin ve müş­riklerin kalpleri Kur'an'da şifa veren bu beyandan, en sağlam yolu gösterme­sinden, insanları dünya ve ahiretlerinde saadete eriştirmesinden gafildirler ve sapıklık içindedirler.

"Onların bunun dışında yapmakta oldukları başka işler de vardır." Yani kâfirlerin gaflet ve bilgisizlik dışında Allah'a şirk koşma, Kur'an'a, Peygambe-rimiz'e (s.a.) ve müminlere dil uzatma gibi kesin olarak gelecekte yapacakları o aşka kötü ve çirkin işler de vardır. Bunu zikretmesinin sebebi bu amellerin Allah'ın ilminde ve Levh-i Mahfuz'da tespit edilmiş olması ve Allah'ın ilmi bun­ları kuşattığı ve Allah'ın ilmi değişmeyeceği için, geçmişte onlar adına yazılıp tescil edilmiş olmasıdır.

"Sonunda sefahat içinde olanlarını azapla yakaladığımız zaman da hemen 'eryat ederler." Yani sonunda sefahat içinde olanlarını (dünyada nimet içinde şı­marmış olan kimseleri) şiddetli azap, sıkıntı ve musibet içinde bıraktığımız za­man hemen bağırır, imdat isterler.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Hakkı ya­lanlayan o varlık sahiplerini bana bırak. Ve onlara mühlet ver. Çünkü bizim ya­nımızda eziyetler ve yakıcı bir ateş var." (Müzzemmil, 73/11-12).

"Biz onlardan önce nice ümmetleri helak ettik. O zaman çığlıklar kopardı­lar. Halbuki o vakit kurtulma vakti değildi." (Sad, 38/3).

"Bugün feryat etmeyin. Çünkü siz bizden hiç yardım görmeyeceksiniz." Ya­ni feryat etmenin hiç bir faydası ve yararı yoktur. Bu feryadınız size indirilme­si murad edilen azabı engelleyecek değildir. Bu durum kesinleşmiş ve azap va­cip olmuştur. Siz asla size yardımcı olacak ve sizinle acıklı azap arasında perde olacak hiçbir kimse bulamayacaksınız.

Allah'ın yardımının onlara ulaşmamasmın ve bu cezanın meydana gelme­sinin sebepleri üçtür.                                                                                  

*

1- "Size benim ayetlerim okunuyordu da, siz arkanızı dönüyordunuz." Yani size ne zaman Kur'an ayetleri okunursa siz bu ayetlerden nefret ediyorsunuz, bunları dinlemekten ve bu ayetleri okuyan kimseden yüz çeviriyorsunuz. Tıpkı geriye dönerken topukları üzerinde kaçan kimse gibi haktan kaçıyorsunuz. Ayette murad edilen mana şudur: Onlar haktan, gerçeklerden yüz çeviriyorlar. Çağırıldıkları zaman ayak diretirler. Talep edildikleri zaman gitmekten vazge­çerler.

2- "(Ayetlerime karşı) böbürlenerek..." Yani onlar haktan yüz çevirerek ve hakka karşı ayak direterek hakka karşı böbürlenerek, hakkı ve hak ehlini kü­çümseyerek kibirleniyorlar.

Ayette "bihi" nin zamiri Beyt-i Atik veya Harem'e racidir. Çünkü onunla gurur duyuyorlar ve Harem'e lâyık olmadıkları halde kendilerinin Harem'in muhibbi olduğuna inanıyorlardı. Ya da bu zamir Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.) racidir. Çünkü onlar Kur'an'ı sihir, şiir veya kâhinlik olarak niteliyorlar ve Peygamberimiz (s.a.) hakkında: "Sihirbaz, şair, kâhin, yalancı veya mecnun" diyorlardı. Bütün bunlar batıldır, Kur'an haktır. Hz. Muhammed (s.a.) hak pey­gamberdir. Haktan yüz çevirip böbürlenmek hiç de iyi bir davranış değildir.

3- "Geceleyin saçma sapan konuşuyorsunuz." Beytullah'm etrafında gecele­yin konuşarak Kur'an'ı terk ediyorsunuz. Ya da hezeyanlar savuruyorsunuz. Kur'an'ı anarak ve ona dil uzatarak gece sohbeti yapıyorsunuz. Buna göre "bi­hi" kelimesinin muallakı "Sâmiran" kelimesidir.

Cenab-ı Hak onların durumunu tavsif ettikten sonra onların bu işlere te­şebbüs etmelerinin şu dört sebepten birine bağlı olduğunu beyan etti.

a) "Onlar hâlâ Kur'an'ı düşünmüyorlar mı?" Müşrikler hâlâ bu yüce Kur'an'ı anlamaya çalışmıyorlar mı? Halbuki bu kitap özellikle onlara indiril­mişti. Kur'an beyanı, fesahati, belagatı ve yüce muhtevası ile gayet iyi bilini­yordu. Hiçbir peygambere ondan daha mükemmel ve daha şerefli bir kitap in-dirilmemişti. Onlara lâyık olan kendilerine verilen Allah'ın nimetini kabul et­mek, o nimete karşı şükretmek ve onu anlamaya gayret etmek ve onun gere­ğiyle amel etmektir.

b) "Yoksa onlara geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" Yoksa on­lar önceki ümmetlere peygamberlerin mucizelerle desteklenerek peş peşe gel­diklerini tevatür yoluyla bilmelerine rağmen Peygamberin gelişinin normal şartlara aykırı, olağanüstü bir durum olduğuna mı inanıyorlar? Bu bilgi onla­rın bu peygamberi tasdik etmelerine sebep olmuyor mu?

c) "Yoksa kendi peygamberlerini tanımadıkları için mi onu inkâr ediyor­lar?" Yani belki de onlar peygamberlerini peygamberlikten önceki yüksek has-letleriyle tanımıyorlar da onun için mi inkâr ediyorlar? Halbuki onlar onun doğru sözlü ve güvenilir olduğunu, yalandan ve kötü ahlâktan kaçtığını gayet iyi biliyorlardı. Onun "el-Emin (Güvenilir)" olarak adlandırılmasında görüşbir-liğine vardıktan sonra onu nasıl^alanlarlar?

Bu sebeple Ca'ferb. EbîTalib (r.aj Habeşistan kralı Necaşı'ye: - Ey Melik! Allah bizim içimizden soyunu, doğruluğunu ve güvenilirliğini bildiğimiz bir rasul gönderdi, demişti.

Yine Mugire b. Şu'be (r.a.) Kisra'nın vekiliyle mübareze ettiği zaman bu­nun benzeri bir söz söylemişti. Bizans kralı Herakl, Ebu Süfyan Sahr b. Harb ve arkadaşlarına Peygamberimiz'in (s.a.) vasıfları, soyu, dürüstlüğü ve güveni­lirliği hakkında sorular sorduğu zaman Ebu Süfyan ve arkadaşları kâfir olup henüz müslüman olmamışlardı ama onun doğrulukla muttasıf olduklarını iti­raf etmişlerdi.

ç) Yoksa "onda delilik var" mı diyorlar? Yani onlar peygamberin akıl ve dü­şünce bakımından insanların en üstünü olduğunu bilmelerine rağmen onda ne dediğini bilmeyecek derecede delilik mi var, diyorlar?

Daha sonra Allah Tealâ onların iman etmemelerinin hakiki sebebini şöyle beyan etti:

"Hayır, o onlara hakkı getirmiştir. Ama onların çoğu haktan hoşlanmaz­lar. " Hayır o doğru sözlü ve güvenilir peygamber hiç değişmeyen ve başka çıkış yolu olmayan hakkı getirmiştir. Bu hak Allah'ın birliği ve gerçek saadeti temin edecek şeriatıdır. Fakat kalplerinde şirk kökleştiği için, babalarını ve dedeleri­ni taklit yoluna sarıldıkları için mevkilerini, liderlik ve başkanlık makamlarını korumak için onların çoğu bu gerçekten hoşlanmazlar.

Cenab-ı Hak "Onların çoğu" buyurdu. Çünkü onlardan bir kısmı haktan hoşlanmadıkları için değil, Ebu Talib hakkında anlatıldığı gibi onurları ve gu­rurları sebebiyle kendi kavimlerinin tenkit ve ayıplamalarından korkmaları sebebiyle imanı terk ettiler.

"Eğer hak onların heva ve heveslerine uysaydı hiç şüphesiz gökler, yeryüzü ve bunların içinde bulunan kimseler fesada uğrardı." Hak batılın zıttı olan her şeydir. O değişmeyen, doğru olan, gerçek ve doğru yoldur. Hak insanların heva ve heveslerine uysaydı batıla çevrilir, bütün kâinatın sistemi bozulurdu. Bir başka görüşe göre hak, İslâm demektir. İslâm onların heva ve heveslerine uysa ve şirke çevrilse Allah kıyameti getirir ve bütün âlemi helak ederdi. Kata-de'den: "Hak, Allah Tealâdır" görüşü nakledilmiştir. Buna göre ayetin manası şöyledir. Allah onların heva ve heveslerine tabi olan, şirk ve masiyetleri emre­den bir ilâh olsaydı gerçek ilâh olmaz, şeytan olurdu.

Umumî mana şöyledir: Hak heva ve hevese uymaz. Bilakis insanın üzeri­ne vacip olan heva ve hevesi terk edip hakka uymaktır. Çünkü heva ve hevese uymak büyük fesada, bozgunculuğa sebep olmaktadır. Dolayısıyla Kur'an, zulmün mubah sayılması, adaletin terk edilmesi, yağmacılık, soygunculuk ve hır­sızlığın normal sayılması, zinanın ve adam öldürmenin caiz sayılması, ahlâkî değerlerin ihmal edilmesi gibi anarşi ve haktan sapmanın bulunduğu kanunla­rı kabul ederek, Allah'a şirk koşma ve putperestliği onaylayarak gelseydi dün­yanın düzeni tamamen bozulur ve çelişki meydana gelirdi. Medeniyet geriler, gökler ile yeryüzü ve bunların içinde bulunan varlıklar hepsinin heva ve heves­leri bozuk ve farklı olduğu için tamamen fesada uğrardı. Eğer tecavüz normal sayılsaydı güvenlik ortadan kalkardı. Zulüm mubah görülseydi medeniyet yıkı­lırdı. Zina caiz olsaydı soy-sop birbirine karışır, aileler yıkılırdı...

Onların düşünceleri ve sözlerinden biri de Kur'an'm anlattığı şu husus idi: "Bu Kur'an şu iki kasabadan büyük bir adama indirilseydi ya!" (Zuhruf, 43/31).

Buna şu şekilde cevap verilmişti: "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırı­yorlar?" (Zuhruf, 43/32); "De ki: "Eğer Rabbimin rahmetinin hazinelerine sizler sahip olsaydınız o takdirde harcama korkusuyla mutlaka cimrilik yapardınız." (İsra, 17/100); "Yoksa onların bu mülkten bir hisseleri mi var? O takdirde onlar insanlara hurma çekirdeğinin zarını bile vermezlerdi." (Nisa, 4/53).

Ayette geçen "Ve-men fîhinne" kelimesinin zamiri gökyüzündeki melekler, yeryüzünün insanları ve cinleri gibi akıl sahiplerine işaret etmektedir. Akıl sa­hibi olmayan varlıklar ise akıl sahibi varlıklara tabidirler.

Daha sonra Allah Tealâ hak, hidayet ve hayır alâmetlerinden yüz çevir­dikleri için onları ayıplayarak şöyle buyurdu: "Hayır, biz onlara şeref kaynağını getirdik. Fakat onlar kendileri için şeref vesilesi olan bu kitaptan yüz çeviriyor­lar. " Yani biz onlara öğüt olan ya da içinde onların şerefi, övüncü ve itibarlarını yüceltme bulunan Kur'an'ı getirdik. Nitekim Cenab-ı Hâk bir başka ayette şöy­le buyurmaktadır: "Şüphesiz ki O (Kur'an) senin ve kavmin için bir öğüt ve şe­reftir. " (Zuhruf, 43/44). Fakat onlar, kendileri için ebediyet ve şeref olan bu zi­kirden yüz çevirmektedirler.

Sonra Peygamberimizin (s.a.) davetindeki ihlâsmı açıklayarak şöyle buyurdu:

"Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha hayırlı­dır. O rızık verenlerin en hayırlısıdır." Yani sen bu ilâhî mesajı tebliğ etmek, hi­dayete davet etmek ve şanı yüceltmek üzere ücret mi istiyorsun ki onlar sana iman etmiyorlar, senden usanç duyup sana buğzediyorlar? Burada anlatılmak istenen husus bu suçlamanın ondan uzak olması ve peygamberimizin bu görevi yerine getirmek için bir bedel istememesidir. Dolayısıyla onların peygamberin sözünü kabul etmekten uzak kalmaları caiz değildir. Allah'ın nezdindeki sevap dünyanın ücretinden daha hayırlıdır. Allah nimet verenlerin, mükâfat verenle­rin en faziletlisi, en üstünüdür.

Kur'an'da bu ayetin benzerleri çoktur. Meselâ: "De ki: Sizden isteyeceğim ücret sizin olsun. Benim ecir ve ücretim Allah'a aittir." (Sebe, 34/47); "De ki: Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğinden bir şey yükleyenler­den değilim." (Sad, 38/86); "De ki: Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyo­rum. Ancak yakın akrabamı sevmenizi istiyorum." (Şûrâ,42/23).

Özetle: Onlar Peygamberimiz'in (s.a.) davetine icabet etmemekte mazur değildirler. Allah onu insanlık hayatı için yüksek bir düstur ile te'yit etmiştir. Onun mal, mülk ve mevki olarak maddi hiçbir tamahkârlığı yoktur.

Allah Tealâ Rasulünün (s.a.) getirdiği kitabın doğruluğunu beyan ederek şöyle buyurdu:

"Gerçekten sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun." Yani Ey Muham-med! Sen bütün insanları ve bu arada Kureyş müşriklerini dosdoğru yola, doğ­ru sağlam dine, izzet ve şerefin yoluna, hayra, doğruluğa ve orta yola davet ediyorsun.

Bu yol dinî ve dünyevî proplemlerin çözümü ve insanlığın dertleri için şifa verici ilâç olan İslâm'dır. Nitekim bozulmamış selim akıl sahipleri ile ilim ve kültür adamlarının yaptıkları İslâm düşmanlığından uzak tarafsız araştırma­ları buna tanık olmuştur.

"Ama ahirete iman etmeyenler o doğru yoldan mutlaka sapmaktadırlar." Yani öldükten sonra dirilmeyi tasdik etmeyen, ahireti yalanlayanlar bu yoldan uzak, sapmış ve zulme düşmüş kimselerdir. Çünkü doğru yol birdir. Bu yola karşı olan yollar pek çoktur.

"Biz onlara merhamet edip başlarındaki sıkıntıyı gidersek bile, onlar yine azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar." Yani bu kâfirlere geniş rahmetimizden bol bol versek, onlardan sıkıntıyı gidersek ve Kur'an'ı onlara anlatsak bile on­lar Kur'an'a iman etmeyecek ve ona boyun eğmeyeceklerdir; sapıklıkları içinde devam edecekler, inatçılıkları ve azgınlıklarında devam edecekler, şaşkın ve te­reddüt içinde kalacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmakta­dır: "Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara duyururdu. Onlara duyursa bile yine onlar muhakkak ki yüz çevirdikleri halde arkalarına döner­di." (Enfal,8/23).

"Andolsun biz onları azapla yakalamıştık ama onlar yine de Rablerine bo­yun eğmemişlerdi. Zaten onlar Allah 'a yalvarmazlar." Yani biz onları musibet­ler ve zorluklarla imtihan ettik. Bu durum onları içinde bulundukları inkarcı­lık ve hakka muhalefetten çevirmedi. Bilakis azgınlıkları ve sapıklıkları üzeri­ne devam ettiler. Rablerine boyun eğip ürpermediler. Dua edip huzurunda eğil­mediler. Nitekim Cenab-ı Hak bu çeşit kimseler hakkında şöyle buyurmakta­dır: "Onlara azabımız geldiği zaman yalvarmak değil raiydiler. Fakat kalpleri katılaştı." (En'am, 6/43).

Cenab-ı Hak daha sonra onların sonunun ne olacağını haber verdi: "Niha­yet üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman derhal o azabın içinde ümitsizlikle donakalırlar." Yani onlara Allah'ın emri gelip de kıyamet ansızın gelince ve hiç ummadıkları şekilde onlara azap gelince bütün hayırlardan ve her çeşit rahattan ümitsizliğe düşer, umutları kesilir, hayalleri yıkılır. [67]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerden şu hususlar anlaşılmaktadır:

1- Kâfirlerin Allah'ın şeriatı ve dininin ölçülerine göre çok çirkin amelleri vardır. Bu amellerinin en kötüsü şirktir. Onlar Kur'an'dan ve Kur'an'ın hidaye­tinden gaflet ve körlük içerisindedirler. Onlar hiç şüphesiz bu amelleri işleye­ceklerdir. Çünkü bunlar Allah Tealâ'nm ilminde Allah'ın hükmünde ve Levh-i Mahfuz'da hiçbir mecburiyet ve zorlama olmadan, sadece kendilerinin tercih ve arzularıyla bu amelleri işleyecekleri tespit edilmiştir.

2- Kâfire dünyada bir azap ve belâ geldiği zaman şikâyet ederek sızlanma­sı, daralması ve imdat istemesi onun âdetidir. Fakat ahirette bir azap geldiği zaman yalvarıp yakarması, ona fayda vermeyecek ve kendisini Allah'ın azabın­dan koruyacak bir yardımcı bulamayacaktır.

Bunun misali Mekke'nin ileri gelenlerinin Bedir günü ölüme maruz kal­maları, ayrıca Peygamberimiz (s.a.) kendileri için "Allahım! Onlara Yusufun (a.s.) kıtlık yılları gibi kıtlık ver." diye beddua ettiği zaman meydana gelen şid­detli açlık gibidir. Zira bu sebeple Allah onları kıtlık ve açlığa müptelâ kılmış, nihayet kemikleri, ölü hayvan etlerini, köpekleri ve hayvan ölülerini yemeye başlamışlar, daha önce beyanı geçtiği gibi pek çok mal ve evlât helak olmuştu.

3- Kâfirlere ve müşriklere azap edilmesinin üç sebebi vardı:

a) Kur'an'dan nefret edip onu dinlemekten yüz çevirmeleri.

b) Bu uzaklık sebebiyle hakkı kabul etmeyip böbürlenmeleri. Beyt-i Ha­ram ile övünmeleri ve kendilerinin Haram'a lâyık olduklarını iddia etmeleri. Müşrikler hiç de doğru olmadığı halde "Biz Allah Tealâ'nm haremine lâyık kimseleriz." diyorlardı.

c) Kuranın adını anarak konuşmaları ve ona dil uzatmaları.

"Müstekbirîne bihi" cümlesindeki zamir Cumhurun dediği gibi meşhur ol­ması sebebiyle daha önce zikredilmiş olmasa da Harem'e, Mescid-i Haram'a ya­hut Beled de denilen Mekke'ye râcidir.

4- Said b. Cübeyr, İbni Abbas'm şu sözünü rivayet ediyor: "Böbürlenerek geceleyin saçma sapan konuşuyordunuz." ayeti inince gece sohbetleri mekruh sayıldı. Yani Allah Tealâ kendisine ibadet ve taat dışında ya saçmalıklarla ya da başkasını rahatsız edici şekilde gece sohbeti yapanları zemmetmektedir.

Müslim, Ebu Birze'den rivayet ediyor: "Peygamberimiz (s.a.) yatsı namazı­nı gecenin üçte birine tehir ederdi. Yatsıdan önce uyumayı, yatsıdan sonra ko­nuşmayı mekruh görürdü."

Yatsıdan önce uyumanın mekruh oluşu yatsının vaktinin tamamen geçir­meye ya da faziletli olan vaktini kaçırmaya sebep olmaması içindir. Bu İmam Malik ve İmam Şafi'nin görüşüdür. Yatsıdan sonra konuşmanın mekruh oluşu­na gelince, namaz, sahibinin bütün hatalarına kefaret olur ve sahibi günahlar­dan temizlenmiş olarak yatar. Yazıcı melekler amel defterinin o günkü sayfası­nı ibadetle kapamış olurlar. Eğer sohbet eder ve konuşursa bu sayfanın sonu boş söz ve batıl sözler olur. Bu da müminlerin güzel davranışlarından değildir. Ayrıca gece sohbeti ve uykusuzluğu genellikle gecenin sonundaki teheccüdü en­geller, belki de sahibi sabah namazına da kalkamayıp uyuya kalır.

İmam Ahmed: "Yatsıdan sonra sohbet yoktur" hadisini rivayet etmektedir.

Cabir b. Abdullah (r.a.) Efendimiz'in (s.a.) şu hadisini naklediyor: "Ayaklar sükûnete erdikten sonra sohbet etmekten sakının. Çünkü sizden biriniz Allah Tealâ'nın yarattığı şeylerden neyi saçacağını bilemez. Kapıları kapatınız. Su kaplarının ağzını bağlayınız. Kapları örtünüz, kandilleri söndürünüz."

Bu kerahet sadece ibadet, zikir ve ilim tahsili, ilim ehlinin sohbeti ve ka­mu menfaatlerinin öğretilmesi ve bunlara benzeyen şeylerde yoktur. Peygam-berimiz'den (s.a.) ve Seleften bunların caiz olduğuna, hatta mendup olduğuna dair rivayetler gelmiştir.

5- Kâfirlerin az önce zikredilen üç temayüllerinin dört sebebi vardır:

a) Kur'an-ı Kerim'i düşünmemeleri yani anlamaya çalışmamaları,

b) Peygamberlerin gelişinin normalin dışında bir olay olduğuna inanma­ları,

c) Rasulullah'ın peygamberlikten önceki hasletlerini görmezden gelmeleri ve inkâr etmeleri. Çünkü onlar Rasulullah'ı (s.a.) gayet iyi tanıyorlardı. Onun doğru sözlü ve emin bir kimse olduğunu da biliyorlardı. Eğer inatçılık etmese-lerdi ona tabi olarak kurtuluş ve hayra ulaşacaklardı.

d) Rasulullah'a inanmamakta delil olarak "onun mecnun olduğu"nu söyle­meleri.

Peygamberimiz (s.a.) onlara hakkı -yani Kur'an'm hak olan tevhidi ve hak dini- getirdiği halde onların çoğunluğu kıskançlık, haksızlık ve taklitçilik sebe­biyle haktan hoşlanmıyorlardı.

6- Hak, heva, heves ve şehevî arzuların üstündedir. Eğer hak kâfirlerin heva ve heveslerine uysaydı dünyanın nizamı bozulurdu. Çünkü insanların şe­hevî arzuları birbirine muhalif, birbiriyle çelişkili, birbirine zıt idi. Bu sebeple hak yola uymak, hakka boyun eğmek, heva ve heveslerden uzaklaşmak vacip olmuştur.

7- Kur'an-ı Kerim Araplar için -bütün müslümanlar hatta bütün insanlık için- büyük bir şan, şeref, iftihar ve izzet kaynağıdır. Buna rağmen insanlar Kur'an'dan ve onun eseslarmdan yüz çevirmektedirler. İşte bu bizzat ahmak­lıktır, kibirliliktir.

8- Peygambirimiz'in (s.a.) kavmine getirdiği ilâhî risaleti tebliğ hususunda bir ücret veya maaş arzusu yoktur. Bilakis o bunu talep etmekten çok çok yüce­dir. Çünkü o Allah'ın rızasını ve lütfunu talep etmektedir. Allah'a itaat ve Al­lah'ın dinine davet sebebiyle Allah'ın ona vereceği ecir dünya menfaatlerinden daha hayırlıdır. Gerçekten kâfirler ona mallarını arz etmişler ama o bunu şid­detle reddetmiş ve kabul etmemiştir.

9- Peygamberimiz'in (s.a.) daveti doğru yola, sağlam dine, en adil ve en üs­tün sisteme davet idi. Fakat öldükten sonra dirilmeyi tasdik etmeyenler hak­tan yüz çevirmekte, zulmetmekte, haktan sapmakta ve ateşe düşmektedirler.

10- Allah kâfirlere rahmet ederek dünyaya geri gönderse, onları ateşe koymasa ve tekrar imtihan etse bile onlar bu azgınlıklarında yani isyankârlıkla­rında devam edeceklerdir. Sapıklıklarıyla tereddüt içinde kalacaklardır.

Allah kâfirlerde bulunan sıkıntıları -kıtlık ve açlık gibi musibetleri- kal-dırsa bile onlar yine sapıklıklarına ve haddi aşmalarına devam edecekler, az­gınlıkları içinde bocalayıp duracaklardır.

11- Kâfirler açık bir denemeden geçirilmişlerdir. Kendilerine açlık, hasta­lık ve fakirlik geldiği zaman Rablerine teslim olup boyun eğmişler, başlarına gelen felâketlerde Allah'a dua ve niyazda bulunmamışlardır.

12- Kâfirlerin son durumları açıktır. Onlar ahirette Allah'ın şiddetli azabı­na uğrayınca bütün hayırlardan ümitsiz ve ne yapacaklarını bilmeden şaşkınlı­ğa düşerler.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onların ateşin üzerinde dur­duruldukları zaman: "Ne olurdu tekrar dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık." dediklerini bir görsey-dinl Hayır, daha önce gizledikleri gerçek onlara göründü. Tekrar dünyaya dön-dürülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar yalan­cıdırlar. Onlar: "Hayat ancak dünya hayatımızdır. Biz tekrar dirilecek değiliz." dediler."(Enam, 6/27-29).

Özetle: Müşrikler kendilerine yapılan uyarılara rağmen Allah'ın azameti­ne ve kudretine delâlet eden pek çok delillere inanmamakta, azabından sakın­maları emredilmesine rağmen şirklerinde ısrar etmektedirler. [68]

 

Allah'ın Kullarına Büyük Nimetleri

 

78-  Sizin için kulaklar, gözler ve gönül­ler yaratan O'dur. Pek az şükrediyorsu­nuz.

79-  Sizi yeryüzünde yeşerten O'dur. Siz ancak O'nun huzurunda toplanacaksı­nız.

80-  Hayat veren de öldüren de O'dur. Gece ve gündüzün değişmesi O'nun em-riyledir. Siz hiç aklınızı kullanmaz mı­sınız?

 

Belagat:

 

"Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yaratan O'dur" ayeti Cenab-ı Hak'­tan minnettir. Ayette edebî sanat ve çeşitlilik olmak üzere sem' (kulak) kelime­si tekil, "ebsâr (gözler)" kelimesi çoğul olarak kullanılmıştır.

"Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?" ifadesi azarlama ve inkâr maksadıy­la yapılan istifhamdır.

"Hayat veren de öldüren de O'dur" cümlesinde tezat sanatı yapılmıştır. [69]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sizin için kulaklar, gözler ve" düşünmeniz delilleri incelemeniz, dinî ve dünyevî bir takım menfaatleri gerçekleştirmeniz için "gönüller yaratan Odur. Pek az şükrediyorsunuz." Çünkü hakiki şükür, duyuları yaratılış sebebi için kullanmak, bu duyuları bağışlayana hiç bir kimseyi şirk koşmadan boyun eğ­mektir.

"Sizi yeryüzünde yeşerten" yaratan ve yayan "O'dur. Siz ancak O'nun hu­zurunda toplanacaksınız." Ayrıldıktan sonra kıyamet günü diriltilip bir araya geleceksiniz.

"Hayat veren" ruhu üfleyen "de, öldüren de O'dur. Gece ve gündüzün değiş­mesi" siyah-beyaz, fazla-noksan gece ile gündüzün birbirlerini takip etmeleri "O'nun emriyledir." Bu güç Allah'a mahsustur, buna başkası muktedir olamaz. "Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?" Her şeyin bizden olduğunu, kudretimizin bütün mümkün olan her şeyi kuşattığını ve bunun içinde dirilişin de bulundu­ğunu tefekkür etmek suretiyle Allah Tealâ'nın sanatını hiç düşünmez misiniz? Düşünürseniz ibret alırsınız. Buradaki fiil "ya'kılûn" şeklinde de okunmuştur. Buna göre geçmiş hitap bütün müminlere ait olmaktadır. [70]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Cenab-ı Hak müşriklerin Kur'an-ı Kerim'i düşünmekten ve Allah'ın varlı­ğının, birliğinin ve kudretinin delillerini anlamaktan yüz çevirdiklerini beyan ettikten sonra, Allah'ın varlığına ve kudretine irşad edilmeleri için kullarına verdiği büyük nimet çeşitlerini beyan etti. Bu nimetler eşyayı kendisiyle bilece­ğimiz, kâinatta olan, Allah'ın birliğine delâlet eden ve Allah'ın dilediğini ser­best olarak yaptığına delâlet eden delillerden ibret alabileceğimiz kulaklar, gözler ve gönüller -akıllar ve kalpler-dir. [71]

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ kudretine, hikmetine ve ilmine delâlet eden büyük nimetlerle kullarına lütufta bulunmuştur. Bu nimetler şunlardır:

1- "Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yaratan O'dur." Sizin için sesleri duyacak kulakları, eşyayı görmek için gözleri, olayları anlamak için ve dünya ve ahiretin menfaatlerini temin etmeye götüren gerçekleri idrak etmek için akılları yaratan Allah'tır.

"Pek az şükrediyorsunuz." Yani içlerinden şükredenler pek azdır. Yani Al­lah'ın kendilerine verdiği nimetlere karşılık onlar Allah'a çok az şükrederler. Mana şudur: Onlar Allah'ın büyük nimetlerine karşılık O'na şükretmezler. Ni­tekim nankör kimse için "Falan ne az şükretmektedir!" denir. Bu ifade aynen şu ayetteki gibidir: "Ne kadar arzu etsen de insanların çoğu mümin değildir." (Yusuf, 12/103).

2- "Sizi yeryüzünde yeşerten O'dur. Siz ancak O'nun huzurunda toplana­caksınız. " Sizi yaratan ve yeryüzünü imar edip medeniyete kavuşmanız için si­zi çoğaltarak yeryüzünde yayan, sizi cinsleri, renkleri, dilleri ve sıfatları farklı olarak yeryüzünün değişik bölgelerine dağıtan Allah'tır. Sonra kıyamet günü belirli bir günde buluşmak üzere hep birlikte toplanacaksınız. Cenab-ı Hak kü-çük-büyük hiçbir şey bırakmadan başlangıçta yarattığı gibi aynı şekilde dirilte-cektir. Hüküm yalnız O'nundur.

3- "Hayat veren de öldüren de O'dur." Size hayat nimeti bahşeden O'dur. Fakat bu nimet ebedî değildir. Ancak bundan maksat sevap yurduna intikal et­mektir. Bu da can verdikten sonra öldürmek, sonra da amellere karşılık veril­mesi için tekrar diriltmek suretiyle olur.

4- "Gece ve gündüzün değişmesi O'nun emriyledir." Gece ve gündüzün in­sanların emirlerine verilmesi ve herbirinin birbirini takip edecek şekilde, has­sas bir sistemle ve belirli bir zaman içerisinde birbirinden ayrılmadan devam etmelerinin temini sadece Allah'a aittir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmak­tadır: "Ne güneşin aya erişmesi gerekir, ne de gece gündüzü geçer. Her biri bir yörüngede yüzmektedir." (Yasin, 36/40).

Bundan sonra Cenab-ı Hak bütün bunları düşünmemekten sakındırarak şöyle buyurdu:

"Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?" Bu şeyler hakkında hiç düşünmez misiniz? O'nun kudretinin, Rab oluşunun ve birliğinin mahiyetini düşünmez misiniz? Akıllarınız size her şeyi ezici güce sahip olan, her şeyin kendisine bo­yun eğdiği aziz ve alîm (her şeyi bilen) bir Allah'ın varlığını göstermiyor mu? Böylece Allah'ın var olduğunu, hayat sahibi ve kudret sahibi olduğunu gayet iyi bilirsiniz. Bu ayette ihtar ve tehdit yapıldığına delil vardır. [72]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler Allah'ın kullarına olan nimetlerinin çokluğunu genel hatlarıyla tanıtmaktadır.

Kullarına ilim ve bilginin anahtarlarını bahşeden, kudretinin kemalini görmeye vesile olacak duyu organlarını veren O'dur. Onları yoktan var eden, yaratan ve yeryüzünü imar etmek ve kalkındırmak gibi yüce bir görevle onları yeryüzüne yayan O'dur. Sonra da kıyamet günü adil ceza ve mükâfat için top­lanacaklardır. Onlara hayat hakkı bahşeden ve insanoğlu azgınlık yapmasın ve baskı yapmasın diye hayatın ardından ölümü yaratan, böylece ölümün de ha­yat gibi nimet ve rahat ortamı olmasını temin eden O'dur. Geceyi ve gündüzü yaratmak suretiyle hayat çevresini var eden, gece ile gündüzü, dört mevsimin geçişiyle birlikte ince ve uyumlu bir sistem içerisinde birbirini izlemelerini tak­dir eden O'dur.

Şu eşsiz yaratıklar hakkında, mahlûkatmdan hiçbir ortağı olmaksızın kudretinin, rububiyetinin ve vahdaniyetinin azameti hakkında ders alması, ib­ret alması, anlayışlı olup tefekküre varması, O'nun mahlûkatı öldükten sonra diriltmeye muktedir olduğuna inanması, her şuurlu ve akıllı kişinin görevidir. [73]

 

Müşriklerin Dirilişi İnkar Etmeleri Ve Bunun Kesin Delillerle İspat Edilmesi

 

81-  Hayır, onlar öncekilerin söyledikle­rini söyleyip durdular.

82-  Onlar: "Ölüp toprak ve kemik oldu­ğumuz zaman mı, gerçekten biz mi di­riltilecek misiz" dediler.

83- Şüphesiz biz de daha önce atalarımı­za yapılan tehditle tehdit edildik. Bu öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir (dediler).

84- De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin ba­kalım, yeryüzü ve yeryüzünde bulunan­lar kimindir?"

85- "Allah'ındır." diyecekler. O halde siz hiç düşünmez misiniz?" de.

86- 'Yedi göğün Rabbi ve o yüce arşın Rabbi kimdir?" de.

87- "Allah'tır." diyecekler. "Öyleyse siz hiç O'ndan korkmaz mısınız?" de.

88- "Her şeyin mülkiyetini elinde tutan, koruyan fakat kendisi hiç bir şekilde korunmayan (himayeye muhtaç olma­yan) kimdir? Biliyorsanız söyleyin." de.

89- "Allah'tır." diyecekler. 'Peki siz nasıl aldanıyorsunuz?" de.

90-  Doğrusu biz onlara hakkı getirdik. Fakat onlar yalancıdırlar.

 

Belagat:

 

"Eğer biliyorsanız..." Yani eğer biliyorsanız söyleyin bakalım. Cümlenin geri kalan kısmı delâlet ettiği için şartın cevabı hazfedilmiştir.

"Hiç düşünmez misiniz?" ve "Hiç ondan korkmaz mısınız?" ifadeleri inkâr ve azarlama maksadıyla yapılan istifhamdır.

"Koruyan fakat kendisi hiç bir şekilde korunmayan" ifadelerinde tezat (tıbak-ı selb) sanatı vardır. [74]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Hayır, onlar" yani Mekke kâfirleri "öncekilerin" babalarının ve onlara tabi olanların "söylediklerini söyleyip durdular."

"... gerçekten biz mi diriltilecek misiz, dediler." Yani bunu uzak bir ihtimal olarak gördüler. Bundan önce de toprak olduklarını ve yaratıldıklarını düşün­mediler.

"Bu, öncekilerin efsanelerinden" yani öncekilerin yazdıkları masallar ve yalandan "başka bir şey değildir, dediler."

"De ki: Eğer biliyorsanız..." yani onun yaratıcısını ve sahibini biliyorsanız yani ehl-i ilimden iseniz, ya da bunu bilenlerdenseniz... Bu ifade onları hiçe al­madır, onların aşın bilgisizliklerini ortaya koymak, ilimden bir parça elde eden kimsenin inkâr etmesi mümkün olmayacak şekilde onları susturmaktır, "söyle­yin bakalım, yeryüzü ve yeryüzünde bulunanlar kimindir?"

"Allah 'indir, diyecekler." Yani tarafsız düşünce ve akıl bunların yaratanın Allah olduğunu itiraf etmeye mecbur kalacaktır. Bunu söyledikten sonra onla­ra "De ki: O halde siz hiç düşünmez misiniz?" Öğüt almaz mısınız? Böylece baş­langıçta yaratmaya kadir olanın öldükten sonra diriltmeye de kadir olacağını anlamış olursunuz.

"Yedi kat göğün Rabbi ve o yüce arşın Rabbi kimdir? de." Zira arş yedi kat göklerden çok çok büyüktür.

"Allah'tır, diyecekler. O halde siz hiç O'ndan korkmaz mısınız?" O'nun ce­zasından sakınmaz mısınız? O halde mahlûkatından bazılarını O'na şirk koş­mayın. O'nun kudretini inkâr etmeyin.

"Her şeyin mülkiyetini elinde tutan" dilediğini koruyan, başkasının ona za­rar vermesini engelleyen "fakat kendisi hiçbir şekilde himaye edilmeyen" yani kendisini hiçbir kimse engelleyemeyen "kimdir?"

"Allah'tır, diyecekler. Peki siz nasıl aldanıyorsunuz?" Durum gayet açık ve deliller de ortada iken hidayetten, Allah'a itaatten ve O'nu bir tanımaktan yüz çeviriyorsunuz?

"Doğrusu biz onlara hakkı" doğru sözü, gerçeği getirdik. "Fakat onlar" bu­nu tanımamakla "yalancıdırlar." [75]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ kâinattaki ve nefislerdeki tevhid delillerini zikrettikten sonra bunun ardından müşriklerin (putperestlerin) bütün delillerin açıklığına rağ­men öldükten sonra dirilmeyi ve mahşerde toplanmayı inkâr etmeleri ve bunu uzak bir ihtimal olarak görme ve yalanlama hususunda eskileri taklit etmeleri­ni beyan etti. Sonra onlara öldükten sonra dirilmeyi hiçbir şüpheye yer bırak­mayacak şekilde ispat eden üç delille cevap verdi.[76]

 

Açıklaması

 

Müşrikler kendilerini Allah'ın birliğine ve öldükten sonra diriltmeye kadir olduğuna irşad edecek akıllarını kullanmamaları sebebiyle -önceki ayetle de kı­nanıp tehdit edilmelerine rağmen- önceki ilkel insanların sözlerini aynen tek­rar ettiler:

"Bilakis onlar öncekilerin söyledikleri gibi söylediler." Bütün geçen husus­lara rağmen bu müşrikler öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmekte ve bunu uzak bir ihtimal olarak görmektedirler. Onlar hiçbir burhan olmaksızın körü körüne taklit etmek üzere peygamberlerini yalanlayan geçmişlerinin sözlerini tekrar ettiler. Bu onları kendi sözleriyle ayıplama ifadesidir. Bu sözün tafsilatı iki şekildedir:

a) "Dediler ki: Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı diriltileceğiz1?" Ya­ni biz öldükten sonra ve çürümüş kemikler olduktan sonra hayata mı dönece­ğiz? Onlar bunda meydana gelmesini uzak bir ihtimal olarak görüyorlardı.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştu: "Onlar derler ki: Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz va­kit mi? Dediler ki: Öyle ise bu (hayata dönüş) ziyanlı bir dönüştür. Fakat o an­cak bir tek haykırıştır. Ki o zaman onlar hemen (diri olarak) toprağın yüzünde-dirler." (Naziat, 79/10-14).

"İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmüyor mu ki o açıktan açı­ğa bir hasım olmaktadır. O kendi yaradılışını unutarak bize bir misal getirdi. "Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" dedi. De ki: Onları ilk defa yara­tan diriltecek. O her yarattığını gayet iyi bilendir." (Yasin, 36/77-78).

b) "Şüphesiz biz de daha önce atalarımıza yapılan tehditle tehdit edildik." Yani Muhammed'in haber verdiği öldükten sonra diriliş vaadini eskiden geçmiş peygamberler de vaad etmişlerdi. Sonra onlar ahmaklıkları sebebiyle bu dirili­şin dünya hayatında olacağını zannediyorlardı.

"Bu öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir." Yani, "Bu öldükten sonra diriliş vaadi eskilerin yalanlamalarından, masallarından ve batıl inanç­larından başka bir şey değildir. Biz bu efsaneleri şuursuz olarak, doğruluğunu ispat eden hiçbir delil olmadan babadan oğula aldık." diye iddia ettiler.

Cenab-ı Hak sonra onlara dirilişi ispat için üç burhan ile cevap verdi: 1- "De ki: Eğer biliyorsanız, söyleyin bakalım yeryüzü ve yeryüzünde bulu­nanlar kimindir?" Yani ey peygamber! Ahireti inkâr edenlere şöyle de: Yeryü­zünü ve içinde bulunan hayvan, bitki, meyve ve benzeri varlıkları yaratan kim­dir, yeryüzünün gerçek sahibi kimdir? Siz eğer biliyorsanız" ifadesi onları hiçe almakta ve bilgisizliklerini vurgulamaktadır.

"Allah'ındır, diyecekler." Yani onlar aklın gereği olarak bütün bunların, mülk, yaratık ve idare olarak sadece Allah'ın olduğunu gösterdiği gerçeğini iti­raf edeceklerdir.

"De ki: O halde siz hiç düşünmez misiniz? " Onlara şöyle söyle: Onlar bu varlıkları başlangıçta yaratanın tekrar yaratmaya kadir olduğunu düşünmüyor ve ibret almıyorlar mı? İbadetin sadece yaratan ve rızık verene ait olacağı­nı başkasına ait olmayacağını düşünmüyorlar mı? Cenab-ı Hakkın bu ayetinin manası, üzerinde bulundukları yolun batıl olduğunu anlamak için düşünmeye teşvik etmektir.

Bu kesin burhan, tekrar dirilişi inkâr edenlere ve Allah'ın rububiyetini iti­raf eden ve Allah'la birlikte başka varlıklara tapan müşriklere, putperestliğe cevap mahiyetindedir. Bunlar Allah ile birlikte ilâhlıkta başkasını ortak koş­makta ve tapındıkları varlıkların hiçbir şey yaratamayacaklarını ve hiçbir şeye sahip olmadıklarını itiraf etmelerine rağmen Allah'tan başkasına tapmaktadır­lar. Onlar bununla sadece onların Allah'a yaklaştırdıklarına inanıyorlardı: "Biz sadece bizi Allah'a yaklaştırmaları için onlara tapıyoruz."

2- "De ki: Yedi kat göğün Rabbi ve o yüce arşın Rabbi kimdir1?" Yine onlara şöyle söyle: Şu göklerin ve göklerde bulunan yıldızların ve meleklerin yaratıcısı kimdir? Bütün varlıkların tavanı hüviyetindeki bu muazzam arşın yaratıcısı kimdir? Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "O'nun kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır." (Bakara, 2/255).

Yine Ebu Davud'un Peygamberimiz'den (s.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şe­rifte şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın şanı bundan çok daha yücedir. Arşı sema­larının üstünde aynen şu şekildedir." Eliyle kubbe gibi işaret buyurdu.

Bir başka hadiste şöyle buyurmaktadır: "Yedi kat gökler, yedi kat yerler, bunların aralarında ve içinde bulunan varlıklar kürsînin yanında bir çöle atı­lan bir halka gibidir. Kürsî ise içindekilerle birlikte arşa nispetle bu çöldeki halka gibidir."

"Arş" şu iki hususiyeti bir arada bulundurmaktadır:

- Genişlik ve yükseklikte büyüklük ve azamet: 'Yüce arşın Rabbidir."

-  Güzellik ve göz alıcılık. Nitekim bu surenin sonunda şöyle buyurulmak-tadır: "Değerli arşın Rabbidir." Yani güzel ve gözalıcı arşın Rabbidir demektir.

"Allah'tır, diyecekler." Yani onlar derhal bunun sadece Allah'a ait olduğunu itiraf edeceklerdir. Ondan başka cevap yoktur.

"De ki: Öyleyse siz hiç O'ndan korkmaz mısınız?" Yani siz bunu itiraf etti­ğinize göre Allah'ın cezasından korkmuyor musunuz?

Süflî ve ulvî âlemler Allah Tealâ'mn mülkü olduğu gibi bu iki âlemin işle­rini idare etmek de sadece O'na aittir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmakta­dır:

"De ki: Her şeyin mülkiyetini elinde tutan kimdir?" Yani mülk, tasarruf ve idare O'nun elindedir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: "Hiçbir canlı yoktur ki O onların perçeminden tutmuş olmasın." (Hud, 11/56). Yani bunlarda tasarruf sa­hibidir.

"... koruyan fakat kendisinden hiçbir şekilde korunmayan kimdir? Biliyor­sanız söyleyin, de." Yani O dilediğine yardım eden, dilediğini himaye eden, 'hiç­bir kimsenin O'ndan hiçbir kimseyi himaye edemediği, engel olunamayan, karşı çıkılmayan muazzam bir şahsiyettir. O'nun dilediği şey olur, O'nun dilemedi­ği olmaz. Siz ilim ehli iseniz (söyleyin).

"Allah 'tır, diyecekler." Yani onlar mülkün gerçek sahibinin ve gerçek idare edenin başkası değil sadece Allah olduğunu, dolayısıyla O'nun hükmünü orta­dan kaldıracak ve Onun kazasını reddecek hiçbir güç olmadığını itiraf edecek­ler. Burada ve daha önceki yerlerdeki "lillâh" kelimesi "Allâhü" şeklinde de okunmuştur. Mana bakımından bu ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü "O'nun Rabbi kimdir" ve "O kimindir?" sözleri aynı manadadır.

"De ki: Peki, siz nasıl aldanıyorsunuz?" Garipser bir eda ile ve onları ten­kit ederek şöyle söyle: Allah'ın birliğine inanmayı ve O'na itaati bırakıp nasıl aldanıyorsunuz? Aldatan, şeytan ve nefsî arzulardır. Yahut Allah'ın yaratıcı, mülkün gerçek sahibi ve gerçek idareci olduğunu açıkça ifade etmenize, bunu bilmenize ve itiraf etmenize rağmen Allah ile birlikte başka varlıklara tapma­nızı akıllarınız nasıl kabul eder?

"Doğrusu, biz onlara hakkı getirdik. Fakat onlar yalancıdırlar." Hayır, biz onlara hak sözü ve sadık delili ve Allah'tan başka ilâh olmadığı şeklinde değiş­mez gerçeği getirdik. Buna delâlet eden kesin delilleri ortaya koyduk. Fakat onlar bununla birlikte hakkı inkâr hususunda ve Allah'la beraber başka var­lıklara tapınmakta ısrar ederek yalancı durumuna düştüler. Bu hususta onla­rın lehine hiçbir delil yoktur.

Nitekim surenin sonunda şöyle buyurulmuştur: "Kim Allah 'la birlikte baş­ka bir ilâha yalvarırsa onun bu hususta hiçbir burhanı yoktur. Onun hesabı sa­dece Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz ki kâfirler kurtuluşa ermezler." O müşrik­ler bunu bir delile dayanarak değil, sadece şaşkın ve bilgisiz babalarına ve geç­mişlerine uyarak yapmaktadırlar.

Bu ayetlerde Allah'ın evlâdı olduğu ve ortağı bulunduğu iddialarına karşı korkutma ve tehdit vardır. [77]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler aşağıdaki hususlara işaret etmektedir:

1- Müşriklerin ve ahireti inkâr edenlerin kabul edilebilecek aklî hiçbir de­lilleri yoktur. Onların ellerindeki sermayeleri sadece öncekilerin sözlerini tek­rar etmeleri, atalarını ve geçmişlerini taklit etmeleridir.

2- Müşrikler Allah Tealâ'nın yeryüzünün (süflî âlemin) ve gökyüzünün (ul­vî âlemin) gerçek sahibi ve her şeyin idarecisi olduğunu inkâr etmişlerdir. Hal­buki her şeyin anahtarları Onun elindedir. O her şeyde tasarrufta bulunan ve her şeye kadir olandır.

Tek başına ibadete lâyık olan, öldükten sonra tekrar diriltmeye kadir olan ancak durumu böyle olan kimse olabilir.

Kur'an'ın getirdiği Allah'ın birliğini, kudretini ve öldükten sonra dirilişi is­pat eden deliller hiçbir şek ve şüphe bulunmayan değişmez bir gerçektir. Doğru soz budur, yoksa kâfirlerin söyledikleri Allah'ın ortağı bulunduğu ve dirilişin .İmayacağı şeklindeki sözleri doğru değildir.

3- Bu ayetler kâfirlerle mücadelenin ve kendi aleyhlerine hüccetin ortaya ^onulmasının caiz olduğuna delâlet etmekte, ilk defa ve yoktan var edenin ulû-niyet ve ibadete en lâyık olduğuna işaret etmektedir.

4- Bu ayetlerin: "Hiç düşünmez misiniz?", "Hiç korkmaz mısınız?", "Eğer biliyorsanız?", "Nasıl aldanıyorsunuz?" gibi ifadelerle sona ermesi müşriklerin içinde bulundukları şirki tamamen terk etmeleri için onlara karşı şiddetli bir nücumdur.

Cenab-ı Hakk'm "Hiç düşünmez misiniz?" ayetinin manası, üzerinde bu­lundukları yolun batıl olduğunu anlamaları için düşünmeye teşvik etmektir.

"Eğer biliyorsanız" ifadesinin manası ise onları hiçe saymak ve aşın bilgi­sizliklerini vurgulamaktır.

"Siz hiç O'ndan korkmaz mısınız?" ayetinin manası Allah'ın azabından sa­kınmanın ancak putlara tapınmayı terk etmekle ve tekrar dirilmenin caiz ol-iuğunu itiraf etmekle meydana geleceğine uyanda bulunmaktır.

"Siz nasıl aldanıyorsunuz?" ayeti onlann çelişkilerini ispat etmektedir. Zi­ra Allah'ın mülkün gerçek sahibi olduğunu, gerçek yaratıcı ve idareci olduğunu açıkça itiraf etmelerine rağmen onlann akılları Allah'la birlikte başka birine -.apınmayı nasıl kabul eder? [78]

 

Allah Tealâ'nın Evlâdı Ve Ortağı Bulunduğunun Reddedilmesi

 

91-  Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte bir başka ilâh da yok­tur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarat­tığını alır götürürdü. Ayrıca birbirleri­ne üstün gelmeye çalışırdı. Allah onla­rın (müşriklerin) yakıştırdıkları sıfat­lardan münezzehtir.

92- O gaybı da, görünen âlemi de bilir. O onların tuttukları ortaklardan yücedir.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah" herhangi bir kimseye benzemekten münezzeh ve mukaddes olduğu için "asla çocuk edinmemiştir." İlâhlıkta O'na ortak olacak yahut ilâhlığı O'nun­la paylaşacak "O'nunla birlikte bir başka ilâh da yoktur. Aksi takdirde" yani onların dediği gibi Yüce Allah'la birlikte başka ilâhlar olsaydı "her ilâh kendi yarattığını alır götürürdü" onlarla bağımzılığını ve hakimiyetini ilân eder, O'nun mülkü diğerlerinin mülkünden ayrıcalık kazanır, dünya kralları arasın­da olduğu gibi aralarında çarpışma ve çekişme meydana gelirdi. İcma, istikra delili ve aklın burhanı varlığı mümkün olan bütün varlıkların vacibül-vücud olan birine isnat edilmesine işaret etmektedir. "Ayrıca birbirlerine üstün gelme­ye çalışırlardı." Dünya kralları gibi bir kısmı diğerine galip olmaya çalışırdı. "Allah onların" müşriklerin "yakıştırdıkları" Allah'ın evlât ve ortak edinmesi gibi "sıfatlardan" fesadı delille daha önce sabit olduğu gibi "münezzehtir."

"Ogaybı da" görünmeyen âlemleri de "görünen âlemi de bilir." Bu Allah'ın ortağı olmamasının ikinci bir delilidir. Zira bütün akıl sahipleri Allah Tealâ'nın bu hususta tek varlık olduğunda ittifak etmişlerdi. "O" Allah "onların" müşrik­lerin O'nunla birlikte "koştukları ortaklardan münezzehtir." uzaktır. [79]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Kesin delillerle dirilişi ve amellere karşılık verilmesini ispat edip dirilişi inkâr edenlere ve putperestlere cevap verilmesinden sonra Allah Tealâ, müş­riklerin Allah'a oğul nispet etmelerinde ve O'na ortak koşmalarında yalancı ve iftiracı olduklarını açıkladı. [80]

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ kendi nefsini şu iki şeyden tenzih etmekte ve şöyle buyurmak­tadır: "Allah hiçbir evlât edinmemiştir." Yani melekler Allah'ın kızlarıdır diyen bazı müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah'ın asla evlâdı yoktur.

"O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur." Putları tanrı edinen putperest­lerin tasavvur ettikleri gibi Allah ile birlikte bu âlemin yaratılmasından sonra ilâhlıkta O'na ortak olan, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

"Aksi takdirde her ilâh yarattığını alır götürür, birbirlerine üstünlük tas­larlardı. " Yani birden fazla ilâh bulunduğu kabul edilirse bu ilâhlardan her biri yarattığı varlıklarla başbaşa kalır, var ettiğiyle bağımsızlık kazanır, her birinin mülkü diğerinin mülkünden ayrılırdı. Çünkü ortaklığın devam etmesi imkân­sızdır. Herbirinin düşüncesi diğerini yenmek olur, güçlünün zayıf üzerindeki gücünün ortaya çıkması için dünya krallarının yaptığı gibi her biri diğerini ezip onun üzerine hakim olmak isterdi. Eğer bu üstünlük mücadelesi ve parça­lama olursa varlığın düzeni bozulur, gökler, yeryüzü ve bunların içinde bulu­nanlar fesada uğrardı.

Ancak görünen odur ki bütün kâinat düzenli ve planlıdır. Son derece ni­zam ve mükemmel bir düzen içindedir. Süflî âlem ile ulvî âlemden her biri hiç-' bir çatışma ve düzensizlik olmaksızın irtibat içindedir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Rahmanın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin." (Mülk, 67/3); "Gerçekten göklerin ve yeryüzünün yara­dılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için nice ib­ret verici deliller vardır." (Âl-i İmran, 3/190).

İlâhların birden fazla olmasının imkânsız olduğu sabit olup kâfirlerin her iki durumdaki sözleri batıl ve asılsız olunca Allah Tealâ şöyle buyurdu: 'Allah onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." Yani bir ve tek olan, hak olan Allah, O'nun oğlu ve ortağı bulunduğu şeklindeki iddia sahibi zalimlerin söyle­diklerinden çok çok uzaktır.

"O gaybı da, görünen âlemi de bilir." Yani görünen ve görünmeyen her şe­yin ilmi Ona mahsustur. O mahlûkatm idrak etmesinden uzak kalan eşyayı da bilir. Onların müşahade edip gördükleri şeyleri de bilir. O bu iki şeyi aynı şekil­de bilir.

Bu ifade Allah'ın ortağı bulunduğunu reddetmek hususunda diğer bir de­lildir. Zira Allah'tan başkası görünen âlemi yani önünde görülenleri, var olan­ları bilse de, bunun yanında görünmeyen gaybî hususları kesinlikle bilemez. Bu onların noksanlığına delildir. Allah ise kemal sıfatıyla muttasıftır. Nitekim gaybı, görünmeyen âlemi bilmeden, sadece görünen âlemi bilmekle tam ve kâ­mil bir vukufiyet sağlanmaz.

"O onların koştukları ortaklardan çok yücedir." Allah kendisiyle birlikte başka ilâhı ortak koşan zalim inkarcıların söylediklerinden münezzehtir, onlar­dan çok çok üstündür. [81]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu hiçbir kimsenin inkâr edemeyeceği ve tenkit kabul etmeyen aklî bir de­lildir. Allah bazı kâfirlerin iddia ettikleri gibi evlât edinmiş değildir. O'nunla birlikte yaratıklarından hiç bir ilâh da olmamıştır. Eğer O'nun yanında başka ilâhlar, tanrılar olsaydı, her ilâh gayet tabiî olarak kendi yarattığı varlıklarla başbaşa kalır, birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Kralların arasında âdet olduğu şekliyle güçlü olan zayıf olanı ezerdi. O zaman mağlup olan güçsüz var­lık ilâhlığa lâyık olamazdı.

Bütün bunlar Allah'ın ortağı bulunmadığına delâlet ettiği gibi oğlu olma­dığına da delâlet etmektedir. Zira evlât gayet normal olarak şirketteki ortak gi­bi mülkiyette babasına ortak olmayı isteyecektir. Bu da Cenab-ı Hak için im­kânsızdır.

Allah Tealâ müşriklerin Allah'ın oğlu ve ortağı olduğuna dair yakıştırma­larından münezzehtir. O zalimlerin ve inkarcıların söylediklerinden çok çok uzaktır.

Kelâm âlimleri bu delili zikretmişler ve buna "temanu' delili" adını ver­mişlerdir. Bu da şudur: Yaratıcı iki varlık bulunduğunu farz edelim. Biri bir cismi hareket ettirmeyi diğeri hareket ettirmemeyi istese, eğer her ikisinin muradı da olmazsa bu iki varlık acizdirler demektir. Vacibü'l-vücud (var oluşu kesin) olan ilâh ise âciz olmaz. Aralarındaki çelişki sebebiyle bunların murad-larınm bir arada bulunması ve arzularının bir anda gerçekleşmesi imkânsız olur. Bu imkânsız olan şey sadece birden fazla ilâhın bulunmasının takdir edil­mesi, farz olunması sebebiyle zikredilmiştir. İmkânsız olduğu bir defa daha or­taya çıkmıştır.

Eğer bu iki varlıktan birinin muradı, isteği meydana gelir, diğerinin isteği meydana gelmezse üstün olan ilâhlığa lâyık, varlığı kesin olan zat olmuş olur, yenilgiye uğrayan da varlığı mümkün olan zat olur. Zira varlığı kesin olan za­tın ezilmiş, horlanmış olması O'na lâyık bir sıfat olamaz. [82]

 

Cenab-ı Hak Tarafından Peygamberimize (S. A.) Yapılan İrşadlar

 

93- De ki: "Ey Rabbim! Eğer onlara vaad edilen azabı bana göstereceksen...

94- Beni o zalim kavmin içinde bulun­durma ey Rabbim."

95-  Şüphesiz ki biz onlara vaad ettiği­mizi sana göstermeye elbette kadiriz.

96- Sen kötülüğü en güzel şekilde önle: Biz onların neler yakıştırdıklarını çok iyi biliriz.

97- De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların ves­veselerinden sana sığınırım."

98- "Ey Rabbim! Onların benim yanım­da bulunmalarından da sana sığınırım."

 

Belagat:

 

"Sen kötülüğü en güzel şekilde önle." ayetinde tezat (tıbak-ı manevî) var­dır. Zira mana "kötülüğü iyilikle önle." demektir. [83]

 

Kelime ve İbareler:

 

"De ki: Ey Rabbim! Eğer onlara vaad edilen şeyi" yani dünya ve ahiretteki azabı "banagöstereceksen..."

"Beni o zalim kavmin içinde" onlarla birlikte "bulundurma" ki ben de on­ların helak olması sebebiyle helak olmayayım, "ey Rabbim!." Zira zalimlerin uğursuzluğu onların gerisinde olanları da kuşatabilir.

Her iki cümlenin başında "Rabbî (Ey Rabbim!)" kelimesinin tekrar edilme­si daha ziyade yalvarıp yakarma içindir.

"Şüphesiz ki biz onlara vaad ettiğimizi sana göstermeye elbette kadiriz." Yani azabı acele olarak vermek bizim kudretimizdedir. Fakat biz bunu gecikti­riyoruz. Zira onların bir kısmı veya zürriyetlerinden bir kısmı iman edecekler­dir. Yahut ey Habibim, sen onların içinde iken biz onlara azap etmeyiz.

"Sen kötülüğü" onların sana eziyet etmesini "en güzel şekilde önle." Bu ta­vır affetme, güzel muamele etme ve onlardan yüz çevirme şeklinde olur. "Biz onların neler yakıştırdıklarını çok iyi biliriz." Seni nasıl nitelediklerini, sana neler söylediklerini ve nasıl yalpa söylediklerini biliriz. Biz bunlara karşılık onları cezalandıracağız.

"De ki: Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden" kışkırtmalarından ve kö­tülüklerinden "sana sığınırım."

"Ey Rabbim! Onların benim yanımda" benim işlerinde kötülükle "bulun­malarından" ya da bazı durumlarda benim etrafımı çevirmelerinden "sana sı­ğınırım. "[84]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Cenab-ı Hak müşriklerin Allah'ın oğlu ve ortağı bulunduğu şeklindeki id­dialarını reddedip dirilişi ve amellerin karşılığının verilmesini inkâr etmeleri gibi kötü inançlarını iptal ettikten sonra Rasulünü (s.a.) Allah'ın kendisini on­ların işkencelerinden koruması için dua ve niyazda bulunmaya yöneltti. Sonra da ona kötülüğe karşılık iyilikte bulunma yolunu gösterdi. Zira iyilik bazan faydalı olabilir. Daha sonra da çeşitli durumlarda şeytanların vesveselerinden Allah'a sığınmayı emretti. [85]

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ peygamberine felâket zamanlarında okunacak bazı duaları emrediyor ve şöyle buyuruyor:

"De ki: Ey Rabbim! Eğer onlara vaad edilen azabı bana göstereceksen, beni o zalim kavmin içinde bulundurma, ey Rabbim!" Yani onlara dünyada veya ahirette vaad ettiğin azabı bana mutlaka gösterecek isen, beni onların içine katma, beni onlardan koru. Bana onların azabı ile azap etme. Zira azap bazan o azaba lâyık olmayana da isabet edebilir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyur­maktadır: "İçinizden sadece zulmedenlere dokunmayacak olan fitneden sakı­nın" (Enfal, 8/25).

İmam Ahmed'in ve "sahihtir" kaydıyla Tirmizî'nin rivayet ettikleri hadis-i şerife göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle dua ediyordu: "(Allahım!) Bir kavme fit­ne murad ettiğin zaman beni sana fitneye düşmeden kavuştur."

Hasan-ı Basrî'den rivayet edildiğine göre, Cenab-ı Hak peygamberine üm­metinde bir fitne çıkacağını haber verdi, ama bunun vaktini bildirmedi. Ona bu duayı yapmasını emretti.

Peygamberimiz'e (s.a.) bu duanın irşad edilmesi ecrinin büyük olması, da­ima Rabbini zikredici olması ve bize bu duayı öğretmesi içindi.

"Şüphesiz ki biz onlara vaad ettiğimizi sana göstermeye elbette kadiriz." Eğer biz dileseydik onlara vereceğimiz felâket, belâ ve mihnetleri sana da gös­terirdik. Fakat bunu belirli bir vakte erteliyoruz. Zira onların bir kısmı veya zürriyetlerinden bir kısmı iman edecektir.

Cenab-ı Hak daha sonra davetin başarılı olması için davet üslûbunu öğre­terek şöyle buyurdu:

"Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. Biz onların yakıştırdıklarını çok iyi bi­liriz." Yani kötülüğü iyilikle karşıla. Kâfirlerin eziyet ve yalanlamaları gibi karşılaştığın sıkıntılara tahammül et. En güzel hasletle, müsamaha ve af ile, eziyetlere karşı sabırla ve selâm gibi güzel söz ile önle. Biz onların durumunu, bize yakıştırdıkları ortakları ve yalanlamayı biliriz.

Bu ayetin benzeri şu ayet-i kerimedir: "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kö­tülüğü en güzel şekilde önle. O zaman aranızda düşmanlık olan kimse sana sanki samimi bir dost gibi oluverir. Kötülükleri iyilikle önleme hasleti ancak sabredenlere verilir. Bu ancak hayırdan büyük payı olanlara verilir." (Fussilet, 41/36-35). Bu vasiyet veya bu haslet sadece insanların eziyetlerine karşı sabre­denlere ve çirkin tavır karşılığında güzel ifadelerle muamele edenlere ilham olunur. Buna yalnız dünya ve ahirette büyük nasip sahipleri ulaşabilir.

Bir rivayete göre: Bu ayet Seyf ayetiyle neshedilmiştir. Bir başka rivayete göre bu ayet muhkem bir ayettir. Zira iyi geçinmek din ve şahsiyet özellikleriy­le çelişmediği müddetçe teşvik edilmiştir.

Sonra bu çizgi üzerine sebat etmeyi öğreterek şöyle buyurdu:

"De ki: Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım." Yani şöyle söyle: Kötülüğü, isyankârlığı ve emirlerimize muhalif olmayı teşvik eden, kış­kırtıcılık yapan şeytanların vesveselerinden sana iltica ederim, sana sığınırım. Benim işlerimde onların bulunmalarından sana yönelirim.

Bu sebeple işlerin başlangıcında yemek yeme, cima etme ve kurban kesme esnasında şeytanın kovulması için Allah'ı zikretmek emredilmiştir. Çünkü şey­tanlar insanın yanında bulunduğu zaman vesvese meydana gelir. Şeytanlar gelmezse vesvese olmaz.

Ebu Davud'un rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle dua ediyordu: "Allahım! Aşırı yaşlılıktan sana sığınırım. Ölüm anında şeytanın beni şaşırt­masından sana sığınırım."

İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî ve Beyhakî'nin Amr b. Şu-ayb'den, o babasından, o da dedesinden rivayet ettiğine göre: Rasulullah (s.a.) yatağa yatarken korkudan dolayı söyleyeceğimiz şu kelimeleri bize öğretiyor­du: "Bismillah, Allah'ın gazabından ve cezasından, kullarının şerrinden, şey­tanların vesveselerinden ve benim yanımda bulunmalarından Allah'ın tam ke­limelerine sığınırım."

Abdullah b. Amr (r. a.) bulûğa eren çocuklarına yatağa yatarken okumala­rı için bu duayı öğretir, henüz düşünemeyen küçük çocukları koruması için bu duayı yazar, boyunlarına asardı. [86]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu dualar okuması ve bize öğretilmesi için Allah'ın peygamberine emretti­ği bir demet duadır.

tik olarak: Kâfirlere gelecek azaba uğramamak için emredilen dua. Bu du­anın manası şudur: Ey Rabbim! Kâfirlere vaad edilen azabı bana gösterirsen, onlara azap inmesi esnasında beni onlarla beraber eyleme, bilakis beni onlar­dan çıkar.

Peygamberimiz (s.a.) kâfirlere azap geldiği zaman Cenab-ı Hakkın kendi­sini zalim kavim içinde bulundurmayacağını gayet iyi biliyordu. Bununla bir­likte Allah eserinin büyük olması ve her vakit Rabbini zikretmesi için peygam­berine bu duayı emretti.

Allah onlara azap indirmeye kadirdir. Allah Tealâ kâfirlere verdiği açlık gibi, Bedir Günü ve Mekke'nin fethindeki ölüm gibi azaplarını Peygamberine gösterdi. Allah onu ve ona iman edenleri bundan kurtardı.

İkinci olarak: Şeytandan sığınma duası... Bu duanın manası şudur: Ya Rabbi! Ben kızgınlık durumlarında ve Allah Tealâ'nm zikrinden meşgul eden şeytanın vesveselerinden sana iltica ederim.

Bu iki duada Allah'a davet üslûbu öğretilmektedir. Bu metot düşmanlığın dostluğa, buğzun sevgiye çevrilmesi için kötülüğe iyilik -müsamahayla ve güzel ahlâkla- karşılık vermektir.

Şair diyor ki:

İnsanlara iyilikte bulun ki onların kalplerini esir alasın

İyilik daima insanı esir almaktadır. [87]

 

İnsanın Ölüm Anında Salih Amel İşlemek Üzere Dünyaya Dönmeyi İstemesi

 

99- Nihayet onlardan (müşriklerden) bi­rine ölüm geldiği zaman şöyle der: "Ey Rabbim! Beni dünyaya geri gönder."

100-  "Belki, terk ettiğim dünyada salih amel işlerim." der. Hayır, hayır! Bu, onun söylediği bir laftır. Onların arka­larında ta diriltilecekleri güne kadar, (dünyaya dönmelerine) engel vardır.

 

Belagat:

 

"Bu, onun söylediği bir laftır." ifadesi mecaz-i mürseldir. Cüz ifade edilip küll murad edilmiştir. Zira ayetteki "kelimetün" lafzıyla cümle murad edilmiştir. [88]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Nihayet onlardan" kâfirlerden "birine ölüm geldiği zaman. "... şöyle der: Ey Rabbim! Beni" dünyaya "geri gönderin." Bu ayette cemi vavı yani niyazın çoğul şeklinde kullanılması muhatabı (Cenab-ı Hakkı) tazim içindir.

"Belki, terk ettiğim dünyada" zayi ettiğim ömrümde lâ ilahe illallah di­yerek şehadet etmek suretiyle "salih amel işlerim, der."

"Hayır, hayır." Buradaki "kella" kelimesi istenen şeyin meydana gelmesini reddetmek için kullanılan bir kelimedir. Yani, "hayır kesinlikle dönüş yoktur," demektir. "Bu" yani beni dünyaya geri gönder sözü "onun söylediği bir lâftır." Yani bu sözün hiçbir faydası yoktur.

"Onların arkalarında" yani önlerinde "ta diriltilecekleri güne" kıyamet gününe "kadar" onların dünyaya dönmelerine "engel" olacak ölüm "vardır." Yani ölümden sonra artık hiçbir dönüş yoktur. Bu, dünyaya dönüşten tamamen ümit kesici bir ifadedir. Artık dönüş sadece ahiret hayatınadır. [89]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah müşriklerin durumunu ve Allah'a ortak koşmak ve yalanlamak gibi yakıştırdıkları sıfatları ortaya koyduktan sonra ölüm anında kâfirlerin halini zikretmiştir. Zira kâfirler salih amel işlemek için dünya yurduna dönmeyi temenni ediyorlar. Fakat onların sözlerine itibar edilmez ve duaları da kabul edilmez.

Bundan murad şudur: Kâfirler ölünceye kadar kötü durum ve kötü inanç üzerine devam etmektedirler. Bu ayet şeytana karşı Allah'ın yardımını talep etmek suretiyle kâfirlerin durumuna aldırış edilmediğini ve onların durum­larının ihmal edildiğini te'kit etmektedir. [90]

 

Açıklaması

 

Bu ayetler kâfirlerin ve Allah'ın emri hakkında ihmalkâr davranan isyan­kârların son nefeslerindeki durumunu açıklamaktadır.

Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Nihayet onlardan" müşriklerden "birine ölüm geldiği zaman şöyle der: Ey Rabbim! Beni dünyaya geri gönder."

Yani kâfir yahut Allah'ın haklarında ihmalkârlık yapan isyankâr kişi ölüme yaklaşıp da kendisini bekleyen azabı görünce hayatı müddetince yapmış olduğu yanlışları düzeltmek için dünyaya dönmeyi ister ve şöyle der: Ey Rab­bim! İhmal ettiğim hususları tamamlamak ve razı olacağın ibadet, taat, hayır ve insanların haklarını gözetme gibi hususlardaki salih amelleri işlemek için beni dünyaya geri gönder. Onun "Belki ben" şeklindeki ifadesiyle murad edilen mana, bu hususta şüpheli olduğu değil bu eksikliği kesin olarak tamamlaya­cağı şeklindedir.

Bu ayet aynen şu ayetler gibidir: "(Ey Peygamber!) İnsanları azabın geleceği gün ile uyar. O gün zalimler şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Kısa bir zamana kadar bize müsaade et de davetini kabul edelim, peygamberlere uyalım. Onlara: "Daha önce ahirete intikal etmeyeceğinize dair yemin etmiyor muydunuz?" denir." (İbrahim, 14/44).

"Onlar kitabın vaad ettiği akıbetten başka bir şey mi beklerler. O akıbetin geldiği gün daha önce o kitabı unutanlar şöyle diyecekler. Rabbimizin peygam­berleri bize gerçeği getirmişti. Şimdi ise şefaat edecek şefaatçiler yok mudur1? Yahut tekrar dünya hayatına döndürülür müyüz ki yaptıklarımızdan başka ameller yapalım?.." (A'raf, 7/53).

"Suçluların, Rablerinin huzurunda başlarını eğerek: "Ey Rabbimiz! Gör­dük, işittik. Bizi tekrar dünyaya gönder de salih ameller işleyelim, artık kesin olarak iman ettik." dediklerini bir görsen!" (Secde, 32/12).

"Ateşin üzerinde durduruldukları zaman: "Ne olurdu tekrar dünyaya dön-dürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsay­dık." dediklerini bir görsen!" (En'am,6/37).

"Zalimlerin ahiretin azabını görünce: "Dünyaya geri dönmek için bir yol yok mudur?" dediklerini görürsün." (Şûra, 42/44).

"Onlar orada şöyle bağırışırlar: Ey Rabbimiz! Bizi çıkar. Yapmış ol­duğumuzdan bambaşka iyi amel ve hareketlerde bulunacağız. Size iyice düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt kabul edilebileceği kadar ömür ver­medik mi? Size (azap ile) korkutan da gelmişti. Şimdi tadın (o azabı)? Artık zalimler için hiçbir yardımcı yoktur." (Fatır, 35/37).

Bütün bunlar dünyaya dönüş temennisinin; can çekişme anında, amel def­terlerinin dağıtılması anında, hesap anında, cehenneme arzolunma anında ve oraya girdikten sonra tekrarlandığına delâlet etmektedir.

Dünyaya dönmeyi istemek yukarıda kısaca temas edildiği gibi kâfire mah­sus bir durum değildir. Bu temenni ibadet ve taatlerinde, Allah Tealâ'mn hak­larını eda etme konusunda ihmalkâr mümini de içine almaktadır. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Herhangi birinize ölüm gelip de: "Ey Rabbim! Beni yakın bir müddete kadar geciktirseydin de sadaka verip dursaydım, iyi adamlardan olsaydım." diyeceğinden önce size rızık olarak verdiğimizden (Al­lah yolunda) harcayın." (Münafikun, 63/10).

"Hayır, hayır! Bu, onun söylediği bir laftır. Onların arkalarında ta diril-tilecekleri güne kadar (dünyaya dönmelerine) engel olacak ölüm vardır."

Yani Allah Tealâ onlara şu kavliyle cevap verir. Hayır, asla! Biz o kimsenin istediğini kabul etmeyiz. Bu, her can çekişen, her zalim kişinin hiç şüphesiz söyleyeceği bir sözden ibarettir. Dünyaya dönüşün hiçbir faydası yoktur. Zaten o dünyaya geri gönderilse salih amel işlemeyecek ve bu sözünde yalancı duru­ma düşecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer onlar geri döndürülseler nehy olundukları şeye dönerlerdi. Doğrusu onlar yalancıdırlar." (En'am, 6/28).

Sonra can çekişme anındaki zalimlerle dünyaya dönüş arasında ve onların önlerinde dünyaya dönmelerine engel ve perde vardır.

"el-Berzah" dünya ve ahiret arasındaki perdedir. Kim ölürse berzah âlemine ve kabir hayatına girer.

Bu ifade kabir azabı ile tehdit ifadesidir. Zalimlerden can çekişen o kim­selerin kıyamet günü tekrar dünyaya dönmelerinin asla mümkün olmadığı hususunda ümitsizlik vermektir. Çünkü onlar hayatlarının geri kalan kısım­larında geriye dönmediklerine göre onlar bundan sonra asla dönemezler. Dönüş ancak ahiret hayatına ve azaba maruz kalmayadır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Onların önlerinde cehennem vardır." (Câsiye, 45/10); "Onların önlerinde pek katı bir azap vardır." (İbrahim, 14/17).

Özetle: "Diriltilecekleri güne kadar" ifadesinden murad şudur: Onlara ve­rilecek azap diriliş gününe kadar devam edecektir. Nitekim hadiste şu husus belirtilmiştir: Onlar kabirlerinde iken "Toprakta azap görmeye devam edecek­tir." [91]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu iki ayet şu hususlara işaret etmektedir:

1- Kâfir insan ile ihmalkâr mümiij iman ve salih amel gibi ihmal ettiği hususları tamamlamak için dünya yurduna dönmeyi temenni ederler. Ancak yakinen azabı görmeden dünyaya dönmek istemezler.

2- Ölümün yaklaşması anında veya öldükten sonra dirilişten sonra sadece ahirete dönüş vardır.

3- Kâfirler ve isyankârlara kabir veya berzah azabı kıyamet gününe kadar devam edecektir.

Hz. Aişe (r.a.) diyor ki: "İsyankârlardan kabir ehli olanlara yazıklar olsun. Onların kabirlerine siyah ve alaca yılandan girer. Bir yılan başının yanında, bir başka yılan ayaklarının yanında bulunur. Onu soka soka vücudunun tam ortasında buluşurlar. İşte bu Allah Tealâ'nm hakkında: "Onların arkalarında ta diriltilecekleri güne kadar (dünyaya dönmelerine) engel olacak ölüm vardır." buyurduğu berzah âlemi azabıdır." [92]

 

Ahiretteki Hesapta Kurtuluş İçin Ölçüler

 

101- (Tekrar dirilmek için) Sûr'a üfürül-düğü zaman o gün aralarındaki soy bağının hiçbir değeri yoktur. Onlar bir­birlerine de hiçbir şey soramazlar.

102- Artık kimlerin tartıları ağır gelmiş­se işte onlar kurtuluşa erenlerin ta ken­dileridir.

103- Kimlerin de tartıları hafif gelmişse işte onlar kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde ebedî kalacaklardır.

104- Ateş onların yüzlerini yalayacak. Orada onların dişleri sırıtıp kalacaktır.

105-  (Allah onlara şöyle buyuracak:) "Size ayetlerim okunurken siz ayet­lerimi yalanlamıyor muydunuz?"

106- Onlar da şöyle diyecekler: "Ey Rab-bimiz! Bize kötülüğümüz galip geldi. Biz sapık bir kavim olduk."

107- "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Biz eğer tekrar aynı yola dönersek ger­çekten zalimler oluruz."

108- (Allah onlara): "Kesin sesinizi! Bana bir şey söylemeyin." der.

109-  Çünkü kullarımdan bir gurup var­dı. Onlar: 'Ey Rabbimiz! Biz iman ettik. Bize mağfiret eyle. Bize rahmet eyle. Sen merhamet edenlerin en hayır-lısısın." derlerdi.

110-  Siz de onları alaya aldınız. Hatta bu davranışınız size beni anmayı unut­turdu. Siz onlara hep gülüyordunuz.

111-  Bugün de ben onları sabırlarının karşılığı olarak kurtuluşa ermekle mükâfatlandırdım.

 

Belagat:

 

"Kimlerin tartıları ağır gelmişse..." ve "kimlerin de tartıları hafif gelmiş­se..." ayetleri arasında mukabele sanatı vardır.

"Asıl onlar kurtuluşa erenler onlardır." 111. ayetinde kasr yapılmıştır.

Ayetlerin sonunda gelen "yetesâelûn", "el-müflihûn", "halidûn", "kâlihûn", "tükezzibûn", "zalimûn", "tükellimûn", "tedhakûn", "el-fâizûn" kelimelerinde tekellüfsüz bir seci vardır. [93]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sûr'a üfürüldüğü zaman..." Sûr, kendisine iki defa üfürülecek olan boy­nuzdur. Birinci üfürme mahlûkatm kabirlerinden çıkartılıp diriltilmesi içindir. Bunun delili şu ayettir: "(Birinci) Sûr'a üfürülmüş, artık Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde kim varsa, yeryüzünde kim varsa düşüp öl­müştür. Sonra Sûr'a ikinci bir defa üfürülmüştür. O anda görürsün ki (insanlar dirilmiş) ayakta bakınıp duruyorlar." (Zümer, 39/68). Burada murad edilen mana kıyametin kopması için yapılan ikinci üfürmedir. Bir başka görüşe göre Sûr, "büsrâ" kelimesinin çoğulu "büsr" gibi "sûra" kelimesinin çoğuludur. Mana cesetlere ruhun üflenmesidir.

"O gün aralarındaki soy bağının hiçbir değeri yoktur." Aşırı hayret ve deh­şetin hakim olması sebebiyle karşılıklı şefkat ve rahmetin ortadan kalkması dolayısıyla soy bağı onlara fayda vermez. O gün kişi kendi kardeşinden, an­nesinden, babasından, hanımından ve çocuklarından kaçacaktır. Bir başka görüşe göre, o gün aralarında iftihar edecekleri soy bağları yoktur.

"Onlar birbirlerine de hiç bir şey soramazlar." Herkes kendi nefsiyle meş­gul olduğu için birbirlerine sormazlar. Bu ayet, "Onlar birbirlerine dönüp kar­şılıklı olarak birbirlerinin hatırlarını sorarlar." (Tûr, 52/25) ayetiyle çelişki içinde değildir. Çünkü 101. ayetteki bu ifade Sûr'a üfürüldüğü andadır. Diğer ayet (Tûr, 52/25) ise hesaba çekildikten ve cennetliklerin cennete, cehennemlik­lerin cehenneme girmelerinden sonradır. Yahut onlara nesepleri sorulmaz, demektir.

"Kimlerin tartıları ağır gelmişse..." İnanç ve amelleri gibi sevaplarının ağırlığı fazla ise, yani kimin Allah katında ağırlığı ve değeri olan salih amel ve inançları varsa, "işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" yani kurtuluşu ve dereceleri kazananlardır.

"Kimlerin de tartıları hafif gelmişse..." Günahlarının ağırlığı fazla ve tar­tıları hafif olanlar -ki bunlar kâfirlerdir- hakkında Cenab-ı Hak şöyle buyu­ruyor: "Biz kıyamet gününde onlar için hiçbir ağırlık tanımıyoruz." (Kehf, 18/105).

"... İşte onlar kendilerine yazık edenlerdir." Eksiklerini tamamlama imkân­larını kaybetmeleri sebebiyle aldanmışlardır.

"Ateş onların yüzlerini yalayacak" yani yüzlerini yakacaktır. Buradaki "lefh", "nefh" kelimesi gibidir, ancak bu ondan daha çok tesirlidir. "Orada on­ların dişleri sırıtıp kalacaktır." Asık suratlıdırlar, dudakları sarkmış, dişleri sırıtmaktadır.

"Size ayetlerim okunurken." Yani Kur'an ayetleri okunurken... Bu ifade Onlara böyle denilir" takdirindedir. "Siz ayetlerimi yalanlamıyor muydunuz?" Bu ifade onların lâyık oldukları bu azabı hatırlatıp tehdit etme ifadesidir.

"Ey Rabbim!. Bize kötülüğümüz galip geldi." Ayette geçen "şıkve" şekavet 3e aynı manada olup "saadef'le zıt anlamlıdır. Yani durumumuz bizi kötü bir sonuca ulaştırdı. Mana şudur: Nefsî zevklerimiz ve heveslerimiz bize galip gel-JL Buna "şıkve" ismi verilmiştir. Çünkü bu durum şekavete, bahtsızlığa sebep •Imaktadır. "Biz sapık" hakkı ve hidayeti kaybeden "bir kavim olduk."

"... Biz tekrar aynı yola" yalanlamaya "dönersek gerçekten zalimler" kendi nefislerine zulmedenler "oluruz."

Allahu Tealâ şöyle: "Kesin sesinizi," zillet ve horluk içinde susun, yahut asbennemde zelil, rezil olarak oturun, sizden azabın kaldırılması hususunda

"kana bir şey söylemeyin, der."

"Çünkü" mümin kullarımdan bir gurup vardı. "Siz de onları" Bilâl, Soheyb, Ammar ve Selman gibi kullarımı "alaya aldınız. Hatta bu davranış :ze beni anmayı" benim cezamdan korkmayı "unutturdu. Siz" onlarla alay ederek "onlara hep gülüyordunuz."

"Bugün de ben onları" sizin onlarla alay etmenize ve onlara eziyet et­menize "sabretmelerinin karşılığı olarak kurtuluşa ermekle" ebedî cennetle mükâfatlandırdım." [94]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Cenab-ı Hak "Onların arkalarında ta dirilecekleri güne kadar dünyaya dönmelerine engel olacak ölüm vardır." buyurduktan sonra soy bağının önemi­nin olmadığı, hayırlı, güzel amellerin ahiretteki kurtuluşun temeli' kötü annel­erin de cehenneme girmeye sebep olması gibi kıyamet gününün durumlarını zikretti. [95]

 

Açıklaması

 

"Sûr'a üfürüldüğü zaman o gün aralarındaki soy bağının hiçbir değeri yoktur. Onlar birbirlerine de hiçbir şey soramazlar."

Yani Sûr'a ikinci defa -tekrar dirilmek için- üfürüldüğü ve insanlar kabir­lerinden kalktıkları zaman, kendilerini dehşet ve hayret kapladığı ve her insan kendi nefsiyle meşgul olduğu için aralarında şefkat ve merhamet bulunmasına rağmen soy bağının ve akrabalığın onlara hiçbir yararı olmaz. O gün yakın ak­rabalar kendi nefisleriyle meşgul oldukları için yakınlarını sormazlar.

Nitekim başka ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: "O gün insan kardeşin­den, anne ve babasından, hanımından ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendisine yetecek kadar derdi vardır." (Abese,80/34-37); "O gün dost dostunun halini soramaz. O gün onlar birbirlerine gösterilirler." (Mearic, 70/10-11).

Bu durum Sûr'a üfürülme esnasmdadır. Yoksa cennete veya cehenneme yerleştikten sonra cennetlikler birbirini sorarlar. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmaktadır: "Birbirlerine dönüp karşılıklı soru sorarlar." (Sâffât, 37/27).

Sünnet-i seniyye'de İmam Ahmed'in Misver b. Mahreme (r.a.)'den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: "Fatıma benden bir parçadır. Onu kızdıran şey beni de kızdırır, ona neşe veren şey bana da neşe verir. Kıyamet günü bütün soy bağı kesilir, sadece benim nesebim ve benim hısımlığım kesilmez."

Bu hadis Buharî ve Müslim'in Sa/u/ılerinde ise Misver b. Mahreme (r.a.)'den şöyle rivayet ediliyor. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Fatıma ben­den bir parçadır. Ona kuşku veren şey bana da kuşku verir. Onu rahatsız eden şey beni de rahatsız eder."

İmam Ahmed Ebu Said el-Hudrî (r. a)'den rivayet ediyor: Rasulullah (s.a.)'ın şu minber üzerinde şöyle söylediğini işittim: "Bazı kimselere ne oluyor , ki, Rasulullah (s.a.)'in akrabalarının kavmine yararı dokunmaz, diyorlar. Hayır, Allah'a yemin olsun ki benim akrabalarım dünya ve ahirette ikrama lâyıktırlar. Şüphesiz ki ben, ey insanlar! Siz geldiğinizde hepinizin ön-cüsüyüm."

Taberanî, Bezzar, Beyhakî ve başka zatların rivayet ettiklerine göre Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlendiği zaman Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki benim buna ihtiyacım yoktur. Ancak ben Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu işittim. "Kıyamet günü benim sebebim ve nesebim dışında her sebep ve nesep kesilmiştir." [Ben de o nesebe dahil olmak istedim.]

Sonra mes'ud olanlarla bahtsız olanların durumlarını açıklamak üzere şöyle buyurdu:

"Kimlerin tartıları ağır gelmişse işte onlar kurtuluşa erenlerin ta ken­dileridir." Yani günahları sevaplarından daha ağır gelmişse işte onlar ziyana uğrayan, helâka uğrayan ve kendi makamlarını müminlere bırakarak zararlı ticaretle dönen kimselerdir. İşte cehennemliklerin birinci vasıfları budur.

Bunun ardından üç sıfat daha zikretti. Böylece dört sıfat oldu:

1- "Cehennem'de ebedî olarak kalacaklardır." Yani sürekli olarak ebediyete kadar cehennemde ikamet ederek kalacaklardır. Bu ifadede kâfirlerin cehen­nemde ebedi olarak kalacaklarına açık delil vardır.

2- "Ateş onların yüzlerini yalayacak." Yani cehennem onların yüzlerini yakacak, etlerini ve derilerini yiyecek. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Yüzlerini de ateş bürüyecektir." (İbrahim, 14/50).

"O inkâr edenler yüzlerinden ve arkalarından (saran) ateşi hiçbir suretle engelleyemeyecekleri, kendilerinin yardım da göremeyecekleri zamanı bir bil­selerdi!" (Enbiya, 21/39). Burada "yüzler" özellikle zikredilmiştir. Çünkü yüz azaların en şereflisidir.

İbni Merduveyh Ebu'd-Derdâ (r.a.)'dan yaptığı rivayette Cenab-ı Hakk'm "Ateş onların yüzlerini yalayacak." ayeti hakkında Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu naklediyor: Cehennem onları yalıyor ve etleri topuklarına akıyor.

3- "Orada onların dişleri sırıtıp kalacaktır." Asık suratlıdır, dudakları çekilmiş, dişleri sırıtmaktadır.

Sonra Cenab-ı Hak işledikleri küfür ve günahlarına karşılık bir azarlama ve tehdit olarak cehennemliklere söyleyeceği sözleri zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Size ayetlerim okunurken siz ayetlerimi yalanlamıyor muydunuz1?" Yani Kur'an'daki ayetlerim hatırlatma, öğüt ve şüpheleri izale etmek üzere size okunurken siz ayetlerimi yalanlamıyor muydunuz, evet ondan yüz çeviriyor­dunuz.

Bu ayet Cenab-ı Hakk'm şu ayetleri gibidir: "Onlardan her gurup cehen­nemin içine atıldıkça kendilerine bekçileri sordular: Size bu azap ile korkutan (bir peygamber) gelmedi mi? Onlar: Evet, dediler, gerçek bize (bu) azap ile kor­kutan peygamber gelmiştir. Fakat biz (onları) yalan saydık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik." (Mülk, 67/8-9).

"O inkâr edenler ayrı ayrı zümreler halinde cehenneme sürüldü. Nihayet oraya geldikleri zaman onun kapıları açıldı. (Cehennemin) bekçileri onlara şöy­le dedi: Size içinizden Rabbinizin ayetlerini karşınızda okuyacak, sizi bugününüze kavuşmakla tehdit edecek peygamberler gelmedi mi? Onlar: Evet, (geldi) dediler. Fakat azap kelimesi biz kâfirlerin üzerine hak oldu." (Zümer, 39/71).

Bu ayetler peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi hususundaki umumî prensibin ifadesidir. Nitekim başka ayette şöyle buyurul-muştur: "Biz bir rasul göndermedikçe azap etmeyiz." (İsra, 17/15). Bir başka ayette ise şöyledir:

"Böylece peygamberlerden sonra insanların Allah 'a karşı bir bahaneleri ol­masın. " (Nisa, 5/165).

Cenab-ı Hakk'm -yukarıdaki- sualine karşı kâfirler burada şu şekilde cevap verdiler:

"Ey Rabbimiz! Bize kötülüğümüz galip geldi. Biz sapık bir kavim olduk." Yani bize nefislerimizin şehvetleri ve lezzetleri galip geldi. Durumumuz bizi kötü bir sonuca götürdü. Hak ve hidayet yolunu şaşırdık. Aynen Cenab-ı Hak­kın buyurduğu gibi: "Günahlarımızı itiraf ettik. Fakat buradan çıkmaya bir yol var mı?" (Gafır, 40/11).

"Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Biz eğer tekrar aynı yola dönersek ger­çekten zalimler oluruz." Ey Rabbimiz! bizi cehennemden çıkar ve dünyaya dön­dür. Eğer biz geçmişte yaptıklarımıza dönersek o halde biz zalimiz, cezaya lâyık kimseleriz, demektir.

Allah Tealâ onlara şu şekilde cevap verdi: "Kesin sesinizi!. Benimle konuş­mayın." Yani kâfirler cehennemden çıkmayı ve dünyaya dönmeyi istedikleri zaman Allah kâfirlere: "Orada -cehennemde- zelil, rezil, hor olarak kalın. Susun ve bu isteğinizi tekrar etmeyin. Çünkü sizin benim yanımda hiçbir cevabınız yok, dünyaya dönüşünüz de yok." der.

Cenab-ı Hak onlara azap verilmesinin sebebini zikrederek şöyle buyur­maktadır: "Çünkü kullarımdan bir gurup vardı. Onlar Ey Rabbimiz! Biz iman ettik. Bize mağfiret eyle. Bize rahmet eyle. Sen merhamet edenlerin en hayır-lısısm, derlerdi. Yani mümin kullarımdan bir topluluk şöyle diyorlardı: Ey Rab­bimiz! Biz seni ve peygamberlerini ve senin nezdinden getirdiği hakikatleri tasdik ettik. Bizim günahlarımızı ört. Zayıflığımıza acı. Sen rahmet edenlerin en hayırlısısın."

"Siz de onları alaya aldınız. Hatta bu davranışınız size beni anmayı unut­turdu. Siz onlara hep gülüyordunuz." Sizden görülen tavır onların bana dua et­meleri ve bana yalvarmalarıyla alay etmek oldu. O kadar ki onlara olan buğ-zunuz size beni zikretmeyi unutturdu ve sizi benim şanıma önem vermemeye şevketti. Benim cezamdan korkmadmız. Onların yaptıklarıyla ve ibadetleriyle alay ederek gülüyordunuz.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz günah işleyenler (kâfirler) iman edenlerden bazılarına gülerlerdi. (Müminler) yanlarından geçer­ken birbirlerine kaş-göz işaretleri yaparlardı." (Mutaffifîn, 83/29-30).

Cenab-ı Hak daha sonra salih kullarına verdiği mükâfatı haber vermek üzere şöyle buyurdu: "Bugün de ben onları sabırlarının karşılığı olarak kur­tuluşa ermekle mükâfatlandırdım." Ey müminler, kıyamet günü onların size eziyet etmelerine, sizinle istihza etmelerine karşılık sabretmeniz sebebiyle sizi saadet ve selâmetle cennette ebedî nimetleri kazanmakla mükafatlandırdım.

Nitekim bir başka ayette Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülüyorlar. Tahtlar üzerinde (onlara) bakıyorlar. (Nasıl) o kâfirler işlediklerinin cezasına çarpıldılar mı?" (Mutaffifîn, 83/34-36). [96]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler şu konulara işaret etmektedir:

1- Kıyamet gününü bildiren ikinci sûr üflendiği zaman herkes kendi nef-siyle meşgul olur. Ana-babası, evlâdı ve hanımı bile olsa akrabalarından hiç­biriyle ilgilenmez. Dünyada aileleri birbirine bağlayan kan ve nesep bağlarının hiçbir kimseye yaran dokunmaz. Fakat daha önce geçtiği gibi sabit olan hadis­te Peygamberimiz (s.a.) ile nesep ve akrabalık ilişkisi istisna edilmiştir.

2- Cehennem'den kurtuluş ve cenneti kazanmanın ölçüsü bir tane bile olsa iyiliklerin kötülüklere ağır basmasıdır.

3-  Cehennemliklerin azap esnasında dört sıfatı vardır. Bu dört sıfat şun­lardır:

- Kendilerini kaybetmeleri. Yani yerlerini müminlere terk etmek suretiyle aldanmaları.

- Cehennem ateşinde ebedî kalmaları.

- Cesetlerinde ateşin alevlendirümesi ve ateşin onların etlerini ve derileri­ni yakıp bitirmesi.

-  Kızartılmış kelleler gibi dudakların kızartılıp şişmesi suretiyle yüzlerde azap emarelerinin görülmesi.

4- Cehennemlikler azaba girdikleri zaman onları ceza görmeye sevkeden sebeplerini itiraf ettiler. Bu sebepler şunlardır:

- Heva ve heveslerinin, şehvetlerinin nefislerine hakim olup durumlarının kötüleşmesi ve nihayet kötü sonuca ulaşmaları.

- Haktan ve hidayetten sapmaları.

- Kendi nefislerine zulmetmeleri.

- Rablerinin ayetlerini yalanlamaları.

- müminlerle alay etmeleri.

- Alah'ın zikrini ve O'nun azabından korkmayı unutmaları.

5- Kafirler dünyada ihmal ettikleri sahih iman ve sahih amelleri tamam­lamak için ölüm anında dünyaya dönmeyi talep ettikleri gibi, cehennemde iken de dünyaya dönmeyi talep ettiler.

6- Adalet, eziyet ve alaya karşı sabreden müminlere adil bir mükâfat verilmesini gerektirmektedir. Bu adil mükâfat ise kıyamet günü cenneti kazan­mak ve cehennemden kurtulmaktır.

7- Mü'minin üzerine düşen: "Ey Rabbimiz! Bizi mağfiret eyle. Bizi mer­hamet eyle. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." diye niyazda bulunmaktır. [97]

 

Dünya Hayatının Kısa Olduğu Uyarısı, Müşriklerin Cezalandırılması, Müminlerin Rahmete Nail Olması

 

112- "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" der.

113- Onlar da: "Bir gün veya bir günden daha az kaldık. Hesaplayanlara sor." derler.

114- Allah şöyle buyurur: "Sadece az bir zaman kaldınız. Keşke bunu -daha ön­ceden- bilseydiniz!"

115- "Yoksa siz, bizim sizi boşuna yarat­tığımızı    ve    huzurumuza    çıkarıl­mayacağınızı mı sandınız?"

116-  Mülkün gerçek sahibi Allah pek yücedir! O'ndan başka hiçbir ilâh yok­tur. O şanlı arşın Rabbidir.

117-  Kim, hakkında hiçbir burhanı ol­madığı halde Allah'la birlikte başka bir ilâha taparsa, onun hesabı ancak Rab-binin nezdindedir. Gerçek şudur ki kâfirler kurtuluşa eremezler.

118-  De ki: Ey Rabbim! Mağfiret eyle. Rahmet eyle. Sen merhamet edenlerin

 

Belagat:

 

"Rahmet eyle. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." ifadesinde cinas-ı iştikak yapılmıştır. [98]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Onlara" Allah yahut soru sorması emredilen melek "yeryüzünde" dün­yada sağ olarak ve kabirlerinde ölü olarak "kaç yıl kaldınız? der."

"Onlar da: Bir gün veya bir günden daha az bir zaman kaldık." diyerek cehennemde ebedî kalışlarına ve içinde bulundukları azaba göre dünyada kal­dıkları müddeti azımsarlar.

"Hesaplayanlara" günlerin sayısını tam anlamıyla sayma imkânı olanlara yahut insanların ömürlerini sayan ve amellerini tespit eden meleklere "sor, derler."

Allah Tealâ cehennemin bekçisi Malik'in diliyle "şöyle buyurur: Sadece az bir zaman kaldınız. Keşke bunu" dünyada kaldığınız müddetin cehennemde kaldığınız müddete göre azlığını "bilseydiniz!"

'Yoksa siz, bizim sizi boşuna" faydasız veya hikmetsiz "yarattığımızı mı sandınız?" Bu onların gaflette bulunmalarına karşılık bir ihtardır. Mana şöy­ledir: Şüphesiz ki biz sizi eğlence olsun diye yaratmadık. Bilâkis sadece sizi tekrar diriltmek ve amellerinize karşılık vermek üzere yarattık. Bu ifade öl­dükten sonra dirilişin varlığına delil şeklindedir."... ve huzurumuza çıkarıl­mayacağınızı mı sandınız?" Bunun manası şudur: Biz emir ve nehiyle bize kul­luk etmeniz için, sonunda bize dönmeniz ve sizin bu amellerinizin karşılığını vermemiz için yarattık.

"Mülkün gerçek sahibi" hiç değişmeyen ve yok olmayan "Allah" lüzumsuz davranışlardan ve kendisine lâyık olmayan vasıflardan "pek yücedir" münez­zehtir, uzaktır. "...O şanlı arşın " güzel kürsinin "Rabbidir." Arş bütün kâinatın idare merkezidir. Şerefi sebebiyle "kerim" (şanlı değerli) kelimesiyle tavsif edil­miştir.

"Kim hakkında hiçbir burhanı " delili "olmadığı halde Allah'la birlikte başka bir ilâha yalvarırsa" taparsa "onun hesabı" cezası "ancak Rabbinin nez-dindedir. Gerçek şudur ki kâfirler kurtuluşa eremezler." Saadete kavuşamazlar. Dikkat çekici bir husus şudur ki Allah Tealâ sureye kurtuluşun müminlere ait olduğunun tespiti ile başlamış, kâfirlerin kurtuluşa eremeyecekleri gerçeği ile son vermiştir.

"De ki: Ey Rabbim! Mağfiret eyle. Rahmet eyle." Rahmet talebi mağfiretten fazladır. [99]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Kâfirlerin dirilişi inkâr ettiklerini ve artık dünyaya dönüş olmadığını beyan ettikten sonra Allah Tealâ onların cehennemde sadece sual kasdı olmak­sızın yeryüzünde kalacakları müddet hakkında azarlama ve tehdit şeklinde sorgulamaya tabi tutulacaklarını zikretti.

Cenab-ı Hak bundan sonra öldükten sonra dirilişin varlığına delil niteliğinde bir ifadede bulundu. Sonra da ümmetinin o kâfirler gibi olmamasını sağlamak üzere onlara irşad ve ta'lim için Rasulünün mağfiret ve rahmet talebinde bulunmasını emretti. [100]

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ kâfirlerin dünyadaki kısa ömürlerinde zayi ettikleri itaat ve yalnız O'na ibadet etmeye karşılık kâfirleri uyarıyor. Sabretselerdi müminler gibi kurtuluşa ereceklerini bildiriyor. Şöyle buyuruyor:

'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" der. Yani Allah yahut onlara sual sormakla emrolunan melek: "Dünyadaki ikamet müddetiniz ne kadardı? "der.

Bu sorudan maksat susturmak azarlamak ve ihtar etmek, onların sürekli ve uzun zannettikleri hayatın inkâr ettikleri öldükten sonra dirilmeye nispetle basit olduğuna uyarıda bulunmak içindir. Böylece dünyadaki kötü inançların­dan dolayı pişmanlık duyarlar.

"Onlar da: Bir gün veya bir günden daha az bir zaman kaldık" derler. İçin­de bulundukları korkunç durum ve azabın büyüklüğü sebebiyle dünyada kal­dıkları müddeti unuturlar, bu müddetin bir gün veya daha az olduğunu zan­nederler. Yahut bundan murad içine düştükleri acıklı azaba nispetle kaldıkları müddeti azımsamaktadırlar.

"Hesaplayanlara sor, derler." Yani bu günlerin hesabını yapanlara ya da kulların amellerini ve ömürlerini tespit eden Hafaza meleklerine sor derler.

"Şöyle buyurur: Sadece az bir zaman kaldınız. Keşke bunu bilseydiniz?'' Melek der ki: Bütün takdirlere göre siz az bir zaman kaldınız. Siz ilimden pek az bir bilgi elde etseydiniz baki olanı fani olana tercih ederdiniz ve Rabbinizi razı kılacak olan hususları bilirdiniz. Müminlerin yaptığı gibi Allah'a taat et­mek ve O'na ibadette bulunmak üzere sebat etseydiniz müminlerin kazandığı gibi siz de kazançlı olurdunuz.

İbni Ebi Hatim halka hitap eden Eyfa b. Abd el- Kelai'den Peygam-berimiz'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Şüphesiz ki Allah cennet­likleri cennete ve cehennemlikleri cehenneme soktuğu zaman" şöyle nida eder:

- Yeryüzünde kaç yıl kaldınız? Onlar da :

- Bir gün veya bir günden daha az bir zaman kaldık, derler. Cenab-ı Hak:

-  Bir gün veya bir günden daha az bir zamanda ne güzel bir ticaret yap­tınız: Rahmetimi, rızamı ve cennetimi kazandınız. Ebedi olarak sonsuza kadar kalın, buyurur.

Sonra da cehennemliklere şöyle nida eder:

Ey cehennem ehli! Yeryüzünde ne kadar kaldınız? Onlar da:

- Bir gün veya bir günden daha az bir zaman kaldık, derler. Cenab-ı Hak:

-  Bir gün veya bir günden daha az bir zamanda ne kötü bir ticaret yap­tınız: Ateşimi ve gazabımı kazandınız. Ebedi olarak sonsuza kadar burada kalın, buyurur.

Cenab-ı Hak onların gafletlerine karşı şiddetli ihtarda bulunarak şöyle buyurdu:

"Yoksa siz, bizim sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarıl­mayacağınızı mı sandınız?" Siz kendinizi boş yere -yani oyun olarak batıl yere, maksatsız ve bizim tarafımızdan hiçbir hikmet olmaksızın- yaratılmış ol­duğunuzu mu zannediyorsunuz? Bilâkis biz sizi ibadet, terbiye, eğitim ve Allah Tealâ'nın emirlerini ihya etmek için yarattık. Siz ahiret yurdunda hesap görül­mesi ve amellerin karşılığının verilmesi için bize dönmeyeceğinizi mi zan­nediyorsunuz? Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:"7/ı-san başıboş bırakılacağını mı zannediyor?" (Kıyamet,75/36).

"Mülkün gerçek sahibi Allah pek yücedir! O'ndan başka ilâh yoktur. O şan­lı arşın Rabbidir." Şu geniş mülkün sahibi olan, sabit olan, devamlı olan Allah boş yere bir şey yaratmaktan münezzehtir, mukaddestir. Çünkü O bundan münezzeh olan, hak olan, mülkün gerçek sahibi olan Allah'tır. O kâinatın nizamının hikmetle ve yüce bir maksatla idare edildiği güzel, şanlı ve gözalıcı arşın sahibidir.

Cenab-ı Hak bundan sonra kendisine nispet edilen evlât ve ortağı bulun­masını reddederek şöyle buyurdu:

"Kim, hakkında hiçbir burhanı olmadığı halde Allah'la birlikte başka bir ilâha taparsa onun hesabı ancak Rabbinin nezdindedir." Yani kim başka bir ilâha tapınmasının doğruluğuna hiçbir delil olmaksızın kendisinden başka ibadete lâyık hiçbir varlığın bulunmadığı Allah'la birlikte başka bir ilâha taparsa Rabbi ve yaratıcısı nezdinde onun cezası kesindir ve şiddetlidir. Bu ifade tavsif olunmayan bir şeyle azarlama, ihtar ve tehdit şeklindedir. Kim başka bir ilâh iddia ederse hakkında burhan olmayan bir konuda batıl bir şey iddia etmiş olur. Hakkında burhan bulunmayan bir şeyin ispat edilmesi caiz değildir.

"Şüphesiz ki kâfirler kurtuluşa eremezler." Yani kâfirler cennet nimetinden hiçbir şey kazanamazlar. Onların varacağı yer cehennemdir. Bu ifade surenin başlangıcına karşılık olmaktadır. Çünkü surenin başlangıcı müminlerin kur­tuluşu müjdesini vermektedir. Burada da kâfirlerin elinin boş kalmasıyla sure sona ermektedir.

"De ki: Ey Rabbiml Mağfiret eyle. Rahmet eyle. Sen rahmet edenlerin en hayırlısısın." Yani ey Peygamber şöyle de: Ey Rabbim! Günahlarımı mağfiret et. Ayıplarımı ört. Tevbemi kabul etmek ve azaptan kurtulmak suretiyle bana rahmet eyle. Sen kullarına rahmet eden en hayırlı, en üstün varlıksın.

Buharî, Müslim, Tirmizî ve İbni Habban, Hz. Ebubekir'den (r.a.) rivayet ediyorlar: Hz. Ebubekir (r.a.) diyor ki:

-  Ya Rasulallah! Bana namazımda okuyacağım bir dua öğret dedim. Buyurdular ki:

- Şöyle dua et: Allahım! Ben nefsime çok zulmettim. Bu günahları senden başka kimse affedemez. Sen senin nezdinden bir mağfiretle bana mağfiret eyle. Bana rahmet eyle. Şüphesiz ki sen çok bağışlayıcı, çok merhamet edicisin.

Son iki ayet şifa ayetlerindendir. İbni Ebî Hatim Abdullah b. Mes'ud hasta bir adama uğradı. Onun kulağına: "Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız." (Müminûn, 23/115) ayetinden başlıyarak surenin sonuna kadar -dört ayeti- okudu. Hasta şifa buldu. Bu durum Peygam-berimiz'e (s.a.) anlatıldı. Peygamberimiz (s.a.) Abdullah b. Mes'ud'a:

-  Onun kulağına ne okudun diye sordu. Abdullah bu durumu haber verdi. Efendimiz (s.a.)

-  Nefsimi elinde tutan Allaha' yemin olsun ki yakinen iman eden bir kimse bu ayetleri bir dağa okursa o dağ yerle bir olur.

Bundan anlaşılmaktadır ki bu noktada önemli olan okuyan kimsenin imanı, yakîninin olması, gönül temizliği, hastanın da buna müsait olup Kur"an-la tedaviyi kabul etmesidir. [101]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler şu noktalara işaret etmektedir:

1- Dünyada kalma müddetinin kısa olduğuna ve bu ömürden, ibadet ve taatte bulunmak, nafilelerle Allah'a yaklaşmak, haramlar ve ilâhî yasaklardan kaçınmak suretiyle mümkün olan en fazla miktarda istifade etmek gerektiğine uyarıda bulunmak.

2- Cehennem ateşinde kâfirlerin uğradıkları azabın şiddetli oluşu onlara dünyada sağ olarak, kabirlerinde ölü olarak kaldıkları müddeti unutturdu. Bunun için cevabı bu durumu bilen, hesaplarını gören kimselere ya da dün­yada kendileriyle birlikte olan meleklere havale ettiler.

3- Allah Tealâ dünyada kalma ve yaşama müddetinin cehennemde kalma müddetine nispetle çabuk sona erecek az bir müddet olduğunu kararlaştırdı. Çünkü cehennem azabının sonu yoktur. Keşke insanlar bunu bilselerdi. "Keşke bilseydiniz" ayetinden murad şudur: Dünyanın zamanı pek azdır. Keşke öldük­ten sonra dirilmeyi ve mahşerde toplanmayı bilseydiniz! Fakat siz bunu inkâr ettiğiniz zaman bunu uzun sayar oldunuz.

4- Yaratılan varlıkların bu hayatta yüce görevleri vardır. Bu görev Allah Tealâ'nm emrettiğine itaat etme ve O'na hakkıyla ibadet etme ve O'nun neh-yettiği şeylerden sakınma görevidir. Çünkü Allah Tealâ insanları boş yere, oyun olarak, lüzumsuz, maksatsız ve hikmetsiz yaratmadı. Allah onları çok önemli ve belirli bir vazifeyi yerine getirmek için yarattı. Bu vazife Allah'a kul­luğu arz etmektir.

Hakim et-Tirmizî Ebû Abdillah Muhammed b. Ali diyor ki: "Allah Tealâ yaratıkları kendisine kulluk edecek kullar olarak yarattı. Allah ibadet etmeleri halinde onlara sevap ve mükâfat verecek ve bu ibadeti terk etmeleri halinde de onlara ceza verecektir. Eğer insanlar O'na kulluk ederlerse onlar bugün dünya köleliğinden uzak, hür ve değerli kullardır, selâmet yurdu olan cennette de melik gibidirler. Eğer onlar kulluğu reddederlerse bugün onlar kaçak, düşük, seviyesiz kullardır, yarın ise cehennem tabakalarındaki zindanlardadırlar.

İbni Ebî Hatim Said b. As ailesinden bir zattan rivayet ediyor: Ömer b. Abdülaziz'in son hutbesi hamd ü senadan sonra okuduğu şu hutbedir:

"Ey insanlar! Sizler lüzumsuz yaratılmadınız. Asla başıboş bırakıl­mayacaksınız. Sizin varacağınız bir dönüş yeri olup Allah sizin aranızda hüküm vermek, aranızda haklıyı haksızdan ayırd etmek için nüzul edecektir. Allah'ın rahmetinden çıkarttığı, genişliği gökler ve yeryüzü kadar olan cenneti haram kıldığı kul kayba, zarara ve bahtsızlığa uğramıştır. Bilmiyor musunuz ki, ancak bugün sakınan ve Allah'tan korkan, tükenen âlem karşılığında baki olanı, az olan karşılığında çok olanı, korku yerine emniyet ve huzuru satın alan kimse yarın Allah'ın azabından emin olabilir.

Görmüyor musunuz ki, sizler dün var olup bugün helak olanların sulbün­den geldiniz. Sizden sonra kalanlar da olacak, nihayet varislerin en hayırlısına kavuşacaksınız.

Sonra sizler her gün Allah'tan geleni karşılıyor, vazifesini tamamlayan ve ecelini tamamlayıp gideni de uğurluyorsunuz. O kişi nihayet toprağın içinde hazırlanmamış ve düzeltilmemiş bir yerde kaybolup gitti. Dostlardan ayrıldı. Toprakla yüz yüze geldi. Hesaba yöneldi. Ameli onun rehin malıdır. Geride bı­raktığından müstağnidir, önden gönderdiği sevaplı amellerine muhtaçtır.

Ey Allah'ın kulları! O'na verdiğiniz ahitler sona ermeden ve size ölüm gel­meden önce Allah'tan korkun."

Ömer b. Abdülaziz bu sözleri söyledikten sonra ridasınm bir ucunu yüzü­ne attı. Hem ağladı, hem de etrafmdakileri ağlattı.

5- Bir kısım insanların maddecilerin zannettikleri gibi dünyanın her şey olduğunu, insanlara yaptıkları amellerin karşılığının verilmesi için Allah'a ve ahiret yurduna dönüş olmadığını zannetmesi onların kısa görüşlü, bilgisiz ve ahmak olduğuna delildir.

6- Allah Tealâ evlât, ortak ve eş edinmekten, lüzumsuz ve boşu boşuna bir şey yaratmaktan münezzehtir, çok yücedir. Çünkü O sonsuz hikmet sahibidir. Gerçek olan, değişmeyen ve açık olan, sona ermeyen ve yok olmayan mülk O'nun mülkü ve kudretidir. Mülk O'na lâyıktır. Zira her şey O'ndandır ve O'na-dır. O hiç yok olmayan değişmez bir varlıktır. Değerli Arş'm sahibidir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun dışındakiler yok olmaya mahkumdurlar. Fani olan varlık ise ilâh olamaz. Arş'tan murad olan bizzat Arşın kendisidir. O'nun kerim (değerli) vasfıyla tavsif edilmesi; rahmet, hayır ve bereketin Arş'tan in­mesi ve Arş'm Ekremü'l-Ekremîn (ikram edicilerin en üstünü) olan Allah'a nis­pet edildiği içindir.

7- Allah'la birlikte başka ilâha tapan kimsenin hiçbir hücceti ve delili yok­tur. Zira ona ceza veren ve onu hesaba çekecek olan Allahtır. Hiç şüphesiz kâ­firler kurtuluşa eremeyecek gerçek nimetleri ve ebedî saadeti kazanamayacak­lardır. Kim başka bir ilâh iddia ederse batıl bir şeyi iddia etmiş olur. Zira o kimsenin bu konuda hiçbir burhanı yoktur. Bu ayet burhanı olmayan şeyin is­pat edilmesi hususunda düşünüp incelemenin vacip olduğuna delildir.

8- Gerçek mümin Allah'ın eşsiz yaratması ve kudreti hakkında devamlı düşünen kişidir. Böylece öldükten sonra dirilişi ispat edip bunun mümkün ol­duğu neticesine ulaşacak, ölünceye kadar Rabbine ibadete devam edecek, "Ey Rabbim! .. mağfiret ayle. Rahmet eyle. Sen rahmet edenlerin en hayırhsısm ." diyerek Allah'a çok çok dua edecektir. Çünkü Allah Tealâ'ya kendini vermek, O'nun mağfiret ve rahmetinin delillerine iltica etmek bütün belâ ve korkular­dan koruyucudur.

9- Öldükten sonra dirilişin burhanlarından biri şudur: Kıyamet olmasaydı itaat eden isyan edenden, sıddık olan zındık olandan ayrılmazdı, herkes eşit ol­muş olurdu.

Allah Tealâ'ya dönüş kendisinden başka hiçbir malik ve hiçbir hakim bu­lunmayan yegâne varlığa dönüştür. Yoksa bir yerden diğer bir yere dönüş de­ğildir.

10- Surenin başlangıcı ile sonu arasında büyük bir fark vardır. Surenin başlangıcında "Müminler elbette kurtuluşa ereceklerdir." buyurulmakta, sonun­da ise "Hiç şüphesiz kâfirler kurtuluşa eremeyeceklerdir." buyurulmaktadır. [102]



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/265.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/265-266.

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/266-267.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/268.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/268-270.

[6] Tefsiru'l-Beyzavî, s. 451.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/270.

[8] İbni Kesir, III/238; Razî, XXIII/80.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/270-273.

[10] Hadis "garib"dir. İsnadında durumu "meçhul" ravi bulunmaktadır.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/274-275.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/276.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/276-277.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/277.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/277.

[16] Ayetteki "le-meyyitûn" kelimesi "le-mâitûn" şeklinde de okunmuştur. "Meyyit" ve "mâit" arasındaki fark şudur: Meyyit, hayy (diri) sıfatı gibi sabit, değişmeyen bir sıfattır. Mâit ise meydana gelen olaya delâlet etmektedir. Meselâ "Zeyd şu anda meyyittir (ölüdür)" ve 'Yarın mâittir (ölecektir)" denir.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/277-279.

[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/279-280.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/281.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/281-282.

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/282.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/283.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/283-284.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/284-285.

[25] Razî, XXIII/88.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/285-286.

[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/288.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/288-289.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/289.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/289-292.

[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/292-293.

[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/295.

[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/295-296.

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/296.

[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/296-299.

[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/299.

[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/300.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/301.

[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/301-302.

[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/302.

[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/303.

[42] "Beşer" lafzı hem tekil hem çoğul için kullanılır. Nitekim tekil için kullanılan bir ayet şöyledir: "Meryem için kâmil bir beşer olarak canlandı." (Meryem, 19/17); "Biz iki beşere mi iman edecek misiz?" ayetinde tesniye için kullanılmıştır. Aynı şekilde çoğul için de kul­lanılır.

[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/303-304.

[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/304-305.

[45] İbni Kesir, III/245.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/305-306.

[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/306-307.

[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/308.

[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/308.

[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/308.

[50] İbni Kesir, III/246.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/308-309.

[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/309.

[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/310.

[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/310-311

[54] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/311.

[55] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/311-314.

[56] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/314-315.

[57] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/316.

[58] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/316-317.

[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/317.

[60] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/317-319.

[61] Kurtubî, XII/133.

[62] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/319-320.

[63] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/322.

[64] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/322-324.

[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/324.

[66] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/325.

[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/325-329.

[68] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/329-332.

[69] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/333.

[70] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/333.

[71] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/334.

[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/334-335.

[73] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/335.

[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/336.

[75] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/337.

[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/337.

[77] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/338-340.

[78] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/340-341.

[79] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/342.

[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/342.

[81] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/343.

[82] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/344.

[83] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/345.

[84] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/345-346.

[85] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/346.

[86] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/346-347.

[87] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/347-348.

[88] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/349.

[89] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/349.

[90] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/349-350.

[91] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/350-351.

[92] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/351-352.

[93] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/354.

[94] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/354-355.

[95] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/355.

[96] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/355-358.

[97] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/358-359.

[98] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/360.

[99] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/360-361.

[100] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/361.

[101] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/361-364.

[102] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 9/364-366.