Mü'minun Suresi - Kuran - 023Muminun - 20. Sayfa
İnsanın Süzme Bir Çamurdan Yaratılması
Zeytin Ağacının Tûr-İ Sina'ya Tahsis Edilmesi Üzerine Yorum
Meryem Ve Oğlu İsa'nın Kıssası Hakkında
İhtilaf Ve Ayrılık Kınanmaktadır
Hak Yoldan Sapmış Kafirlerin Gerçek Yüzü
Kafirlerin İnkar Etme Sebeplerinin Sorgulanması
Onlara Şiddetli Cevaplar Verilmiştir
Peygamber'in Nübüvvetini Niçin İnkar Ettiler?
Allah'ın İnsanlara Bahşettiği Nimetler
Kafirlerin Ahiret Gerçekleriyle Alay Etmeleri
Peygamber'in Kafirlere Yönelttiği Sorular
Arş Hakkında Müfessirlerin Naklettikleri Üzerine Yorum
Ölüm Anında İnkar Edenlerin Hali
Allah'ın İnkar Edenlere Cevabı
Allah'a Ortak Koşanlar Kurtuluşa Eremez
MÜ'MİNUN SURESİ
Kurandaki Sırası : 23
Nüzul Sırası : 74
Ayet Sayısı : 118
İndiği Dönem : Mekke
Surenin Tanıtımı
Sûrede mü'minlerin sıfatları ve mutlu sonlan övülmekte, öldükten sonra diriltme te'yid edilmekte, insanın ve kâinatın yaratılmasında Allah'ın kudreti, kâinatta istifade edilen şeyler ve O'nun şükür ve ihlas hakkı hatırlatılmaktadır. Sürede bazı peygamberlerin bir dizi kıssası, kavimlerinin onlara karşı takındıkları tavırları, kafirleri uyarma ve örnek verme, Pey-gamber'in ve rnü'minlerin konumlarını sağlamlaştırıp onları rahatlatmak'amacıyla anlatılmıştır. Kafirlere dünyada elde ettikleri rahat yaşam dolayısıyla gurura kapıldıkları İçin ağır eleştiriler yapılmıştır. Peygamber'i çok iyi tanımalarına ve yüklendiği görevinin sırf onların hayrına olduğunu, onun her türlü dünyevi hedeften uzak olarak bunu yaptığını bilmelerine rağmen ona karşı inatçı ve itham eden tavırlarını sürdürdükleri için kınanmışlardır. Öldükten sonra diriltilmeyi inkar eden sözleri aktarılmış ve onlara, onların da itiraf ettiği Allah'ın kudretini ve büyüklüğünü gösteren güçlü reddiyeler verilmiştir. Mü'minler ve Peygamber ahiretle taimin edilip müjdelenmiş, kafirler de korkutulup dehşete düşürülmüştür.[1]
Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla
1- Mü'minler gerçekten felah bulmuştur;
2- Onlar, namazlarında huşu içinde olanlardır;
3- Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden[2] yüz çevirenlerdir;
4- Onlar, zekâtı verirler.
5- Ve onlar ırzlarını koruyanlardır.
6- Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına karşı hariç; bu konuda kınanmış değillerdir.
7- Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sının çiğneyenlerdir[3].
8- Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.
9- Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.
10- İşte vâris olacaklar onlardır.
11- Onlar Firdevs (cennetler)e vâris olacaklardır; orada ebedi olarak kalacaklardır.
Mü'minlerin Vasıflan
Ayetlerde zikredilen sıfatlara sahip olan mü'minlerin kurtuluşa erecekleri kesin bir ifadeyle müjdelenmekte ve makamlarının ebedi olarak kalacakları Firdevs cennetleri olduğu açıklanmaktadır. Ayetlerin ifadeleri gayet açıktır.
Bu ayetler zinciri mü'mini ve ahlâkını vasfetmekte, Kur'ani birçok özelliği bünyesinde toplamaktadır. Mü'minin Rabbine karşı, insanlara karşı olan vazifesini hatırlatmakta; manevi, ahlâkî, ferdî ve içtimaî en iyi sıfatlar olan bu özelliklerin sahiplerinin de esenlik ve kurtuluşa, saadete, gönül huzuruna ve güzel akibete nail olacaklarını açıklamakta, bu sıfatlan elde etmeye teşvik etmekte ve imanın, sahibinin nefsinde yaptığı etkiyi gözler önüne sermektedir. İman, sahibinin namazda derin bir huşu içerisinde olmasını sağlar, çünkü o Rabbinin huzurundadır. Allah için namazına devam eder, sürekli olarak O'nu zikreder.
Bunun bir sonucu olarak da her türlü kötülükten ve. boş, faydasız işlerden uzak durur, zekatı verir, hak, hayır, iyilik, adalet, emanet ve vefakârlık olarak ne varsa onu yapar.
Bu ayetler münasebetiyle Tİrmizî Ömer (r)'den bir hadis nakletmektedir.[4] Peygam-ber'e vahiy geldiğinde, başında an vızıldaması gibi bir ses işitilmektedir. Yine bir gün ona vahiy gelmişti; bir müddet bekledik, gelen vahiyden sevinerek kıbleye döndü ve ellerini kaldırarak şöyle buyurdu: "Ey Allah'ım, bize arttır eksiltme, bize ikram et azaltma, bize bolca ver mahrum bırakma, bizi tercih edip öne al, başkasını bize tercih ederek bizi geri bırakma, bizi hoşnut et ve bizden razı ol". Sonra da: "Bana on ayet indirildi, kim onlan hakkıyla yerine getirirse cennete girer" buyurdu ve onları sonuna kadar okudu: "Mü'minler gerçekten felah bulmuştur."
Bizim tercihimize göre ayetler aynı zamanda Mekke dönemindeki mü'minleri de Övmekte ve bu sıfatlara sahip olduklarını vurgulamaktadır. İnşaallah tercihimiz doğrudur, bu takdirde imanın o ilk nesilde yaptığı kuvvetli etki, mükemmel vakıa tablosu daha iyi anlaşılır.
Önceden geçen bir çok sûredeki bir çok ayet de bizim bu tercihimizi te'yid etmektedir. O ayetlerde mü'minlerin ahlâkı, sıfatları ve imanın onlar üzerinde yaptığı etki övülmüştür. Zâriyat sûresinin şu ayetleri bunlar arasındadır: "(Günahlardan) korunanlar, cennetlerde, pınar başlanndadırlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı. Geceleri pek az uyurlardı, seherlerde onlar, istiğfar ederlerdi, mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı." (Zâriyat, 15-19).[5]
Cariyeler Ve Kölelik
Ayetlerde mâlik olanın cariye ile beraber olmasının herhangi bir günaha neden olmadığına işaret edilmesi
münasebetiyle şunu söyleyelim: Biz, sağ elin sahip olduğu ifadesiyle anlatılan kölelik konusuna Beled sûresinde bir açıklama getirmiştik. Ancak buradaki ayetlerde de geçmesi, ayrı bir yorumu daha gerekli kılmıştır. Çünkü artık bu, İs-lamı yasalardan olmuştur. Bu sûreden sonra Mekke ve Medine'de inen başka sûrelerde de bahsedilmiştir.
Konu, cariye sahiplerinin, evlerinde cariyelerinden kayıtsız ve akitsiz olarak istifade etmelerinin mubah olmasıdır. Beled sûresinde yaptığımız izahta da söylediğimiz gibi, kölelik İslam'dan önce Araplar ve Arap olmayan milletler arasında varolan, alışılmış genel bir nizamdı; yoksa onu İslam çıkartmamıştı. Cariyelerden yatakta istifade etmenin mubah olmasına gelince; vahiy hikmeti gereği bunu vakıa, mevcut olan uygulama gerçeğine uygun olarak, kötülüğe yol açmayacak şekilde, müslümanlara hafiflik ve kolaylık getirmesinden dolayı kabul etmiştir.
Müslümanlar bunu biraz daha geliştirmişler, müslüman olmayanlardan esir edilmesi veya köle olarak satın alınması mümkün olan herkese şâmil kılmışlar ve bu yolla elde ettikleri baba ve annelerden doğan kadınları da kendilerine cariye olarak mubah görmüşlerdir. İslam şeriatı müslüman olmadan önce köle olanı veya köleden doğanı veya müslümanların harp esirlerinden köleleştirdiklerini, yahut da müslüman olmayan düşmanlardan elde edilen köleleri veya onlardan doğanları köle olarak kabul etmektedir. Hiçbir şekilde müslümanların köleleştirilmesini, hatta müslüman olmayanların da savaş açan düşmanlar olmadıkları takdirde köleleştirilmesini mubah görmemektedir. Her gayr-ı müslimi de savaş açan düşman olarak kabul etmemektedir. Savaş açan düşman olarak, gayr-ı müslimlerdcn müslümanlara saldırıp tecavüz edenleri görmektedir. Hatta gayr-ı müslimlerin savaşan düşmanlarından harb esiri olarak alınanların kökleştirilmesi dahi vacip olmayıp mubahtır ve dar sınırlar içerisinde uygulanagelmiştir; Muhammed sûresinde bulunan bir ayetin ifadesine göre esirlerin köleleştirilmemesi için başka yollar, seçenekler de gösterilmiştir. "Öyleyse, inkar edenlerle (savaşta) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona er-sin)"(Muhammcd, 4)[6].
Nebevi sünnet bu ayette sükût edilip hükmü verilmeyen kısmı da tamamlamış ve kendisini kurtarmak için istendiğinde fidye vermeyenin veya mü'minlerin emirinin fidye almadan lütufta bulunarak salıverilmesini uygun görmediği kimselerle, onlardan dünyaya gelenlerin köleleştirilmesini caiz kılmıştır.
Buna göre, sağ elin mâllik olması sıfatıyla kadınların cariye olarak yatak arkadaşı yapılmaları, köleleştirilmeleri, yukarıda anlatılan sınır ve çerçeve içerisinde olmamışsa, hiçbir şekilde İslam şeriatına uygun değildir.
Kur'an ve Nebevi sünnetin telkin ve ifadeleri birçok vesile ve yollarla köleliği kaldınp özgürlüğü yerleştirmeyi savunduğuna göre, çağımızda dünya devletlerinin hemen hemen hepsi, bunlar arasında İslam ülkeleri de vardır; köleliğin kaldırılması konusunda ittifak halindedirler ve bunun Kur'an ile sünnetin nihâî hükmüyle bağdaşmakta olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla beraber bazı müslümanların; birçok türlerinin, hatta her türlüsünün İslam şeriatının çizdiği sınır ve çerçeveden çıkmış olmasına, mâlik olma sıfatıyla kadınların cariye olarak yataklara alınmasına rağmen köleliği meşru görmeye devam etmeleri, hayret edilip sorgulanacak, incelenmesi gereken, hatta şer'an inkar edilmesi gereken bir durumdur.
Bu arada bir kısım müfessir "sağ ellerinin sahip olduklarına -mâlik olduklarına-" ifadesine dikkat çekerek, bunun hükmünün sadece cariyelerle sınırlı olduğunu, köle çocuklarını kapsamadığını söylemişlerdir. Buna göre malik olunan köle çocuklara yaklaşmak; başkalarına, köle olmayanlara yaklaşmak gibi haramdır ve zina cezasını gerekli kılar. Bu doğru olup herhangi bir şüphe ve inkara mahal yoktur.[7]
12- Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.
13- Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir karar yerine koyduk.
14- Sonra o nutfeyi bir alaka'ya (embriyoya) çevirdik, ala-ka'yı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!.
15- Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz.
16- Sonra siz Kıyamet günü muhakkak diriltileceksiniz.
İnsanın Yaratılış Evreleri
Ayetlerin ifadeleri gayet açıktır. Buna benzer ayetler Fatır, Zümer, Gafir sûrelerinde de geçmişti.
Ayetler Allah'ın hikmetlerinden bir hikmeti anlatmaktadır; O da: İnsanın bir çok evrelerden, hallerden geçirilerek, değişik bir varlık olarak, diğer mahlukattan farklı bir şekilde yaratılmasıdır. Bundan dolayı her nefsin dünyada kazandığının karşılığının tam olarak verilmesi için, öldükten sonra diriltilmesi de ona Özgü ve diğer varlıklardan farklı olacaktır. İşte insanı bu evrelerden geçirerek yaratan, onu öldükten sonra diriltmeye de kadirdir; ayetlerde bu tema vurgulanmıştır. Herhalde önceki ayetlerden sonra bu ayetlerin, bu ifadelerle gelmesindeki maksat, kendisine saygı duyulup boyun eğilmesi gereken tek zâtın Allah olduğunu insanlara bildirmek, O'na inanıp, hak, adalet ve hayır sınırlarına bağlı kalmalarının tek doğru yol olduğunu ve bunu yaptıkları takdirde, Öldükten sonra diriltildikleri zaman kurtuluş ve rızaya nail olabileceklerini onlara açıklamak.[8]
İnsanın Süzme Bir Çamurdan Yaratılması
Müfessirler "süzme bir çamurdan" ifadesi münasebetiyle, bunun Allah'ın meleklere yeryüzünden almalarını emrettiği ve ondan Adem'i yarattığı çamur parçasına işaret olunduğunu söylemişlerdir. Ve Allah'ın rasulünün sahabelerinden ve tabiilerden bazılarına nisbel ettikleri, çamur parçasının süzülerek nasıl alındığını ve bu görev için önce Cebrail'in, sonra Mîkâü'in, sonra da Azrail'in yeryüzüne gönderildiğini anlatan açıklamalar nakletmişlerdir. Bu rivayetlerde birçok garip ve acaip hususlar yer almaktadır; naklettiklerinin güvenilir bir senedi bulunmamaktadır ve konu gaybe ait olup, ancak yukarıdaki ayetler gibi sağlam bir kaynakla sabit olur.
Kur'an'dan; sırlan, sanatları, bilimleri bulup çıkartmaya ve bununla bilimsel ve sanatsal birtakım teorileri bağdaştırmaya çalışan kimseler şöyle demektedirler: Ayetlerde insanın bu halde çok uzun evrelerden, değişimlerden geçtiğine dair deliller bulunmaktadır. Hayatın su ve çamurdan başladığı anlatılmaktadır.
Biz ise bu tür davranışı, ayet ifadelerinin taşıdığı anlamları aşmak ve zorlamak olarak nitelendirmekteyiz. Bu ayetler ve çeşitli sûrelerde birçok benzerinin yer aldığı, Adem'in veya insanın çamurdan yaratıldığını, sonra da çoğalmasının nutfe-tenasül yoluyla takdir edildiğini anlatan ayetler; hatırlatmak, öğüt vermek ve Allah'ın kudretine delil göstermek için gelmiştir. İnsanların farklı sınıflarına rağmen anlayabilecekleri, kavrayabilecekleri, ibret alıp Allah'ın kudretine şahid olacakları bir üslupla gelmiştir. Bu gibi meselelerde en uygun olanı Kur'an'm durduğu sınırda durup, onun gözettiği açık gayeyi de gözlemleyip almaktır. Bunun ötesinde ileri gidip tahminlerde bulunmanın, ayet ifadelerine, zorlayarak taşımayacağı anlamlar yüklemenin hiçbir faydası yoktur. Biz bunu, Kur'an'ı kudsiyet sınırından ve hedeflerinden çıkarmak olarak görüyoruz. Benzer durumlarda da bizim görüşümüz böyledir.[9]
17- Andolsun, biz sizin üstünüzde de yedi tabaka[10] (yedi gök) yarattık. Biz yaratmadan gafil değiliz.
18- Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.
19- Böylece, onunla size, içlerinde sizin için birçok mey-valar bulunan hurma ve üzüm bahçeleri yetiştirdik, onlardan yiyorsunuz.
20- Yine onunla Tûr-i Sina'da çıkan bir ağaç[11] (türü de yarattık): O, yağlı ve yiyenlere bir katık olarak bitmektedir.
21- Gerçekten hayvanlarda da sizin için ibret vardır; karınlarının içindekinden size içiriyoruz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz.
22- Onların üzerinde ve gemilerde taşınmaktasınız.
Allah'ın Kudret Delilleri
Bu ayetlerde de kâinatta Allah'ın kudretini gösteren, yarattığı varlığı koruduğuna ve insanlara birçok ihsanlarda bulunduğuna dair açıklamalar ile, onlara orada birçok faydalar, istifadeyi kolaylaştırdığı vasıtalar kıldığı anlatılmaktadır:
1- Yeryüzünün üzerinde, birbiri üzerinde yedi kat gök yaratmıştır.
2- Yeryüzünde yarattığı varlıklar için, yaşam koşullarını hazırlamaktan gafil olmamıştır; gökten hesapla su indirip insanlar faydalansın diye onu yerin üzerinde tutar; halbuki o suyu giderip yok etmeye de gücü yeter. O suyla onlar için hurma ve üzüm ağacı, insanların birçok meyvalar devşirip yedikleri ağaçlar bitirir. Yine onunla Tûr-i Sina'da yetişip, yağ ve katık olarak istifade edilen meyva ve zeytin ağacı bitirir. Allah insanlara hayvanları da sütlerinden içmeleri, etlerinden yemeleri, üstlerine binmeleri, yüklerini taşımaları ve onlardan birçok şekillerde faydalanmaları için boyun eğdirmiştir. Gemileri de denizde akıp gitmeleri, üzerlerinde kendilerine çeşitli faydalar getirecek deniz seferleri düzenlemeleri İçin boyun eğdirdi.
Ayetler öncekilerle konu ve lafız bakımından bağlantılı olup, hatırlatma ve öğüt kas-dı açıkça belli olmaktadır.[12]
Zeytin Ağacının Tûr-İ Sina'ya Tahsis Edilmesi Üzerine Yorum
Bilindiği gibi zeytin ağacı sadece Tûr-i Sînâ'ya mahsus değildir. Birçok ülkede yetişiyordu; Tûr-i Sînâ civarında, yani Filistin'de yetiştiği gibi, bu civarda olmayıp, Kuzey Afrika sahilleri, Doğu Avrupa sahilleri ve Akdeniz adalarında da yetişiyordu. Hatta En'am sûresi ayetlerinin ifade ettiği gibi, Hicaz'da da yetişiyordu: "O, size gökten suyu indirendir. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, o bitkiden bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağlan; zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. (Bunların) kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Her birinin meyvasına bakın! Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman, şüphesiz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır."(En'am, 99)
"Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçelerini, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, zeytinleri, narları -birbirine benzer ve benzemez biçimde- yaratan hep O'dur. Her biri meyva verdiği zaman meyvasından yeyin, hasat günü hakkını (sadakasını) verin; fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez"(En'am, 141). Anladığınız kadarıyla zeytin ağacının Tûr-i Sînâ'ya tahsis edilmesi, Kur'an'ı ilk dinleyenler olan Arapların Tûr-i Sînâ bölgesi ve civarını birinci derecede zeytin yetiştirilen yerler olarak bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Herhalde onlar ticari seferleri esnasında Mısır'a gidip gelirken bu bölgeden geçtiklerinde, bu ağaçtan alıp getirmişler ve ülkelerine dikmişlerdi.[13]
23- Andolsun biz, Nuh'u kavmine (peygamber olarak) göndermiştik. O: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka ma'bud yoktur. Halâ O'ndan sakınmayacak mısınız" dedi.
24- Kavminden inkar edenlerden ileri gelen bir grup, (Nuh'u kastederek): "Bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Size üstün gelmek istiyor[14]. Eğer Allah (elçi göndermek) dileseydi, melekleri indirirdi. Biz babalarımızdan böyle bir şey işitmedik."
25- "O, kendisinde delilik bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir. Hele bir süreye kadar onu gözetleyin (bakalım)".
26- (Nuh): "Rabbim, beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et" dedi.
27- Bİz de ona vahyettik ki: "Gözlerimizin önünde ve vah-yimizle [15]o gemiyi yap. Bizim buyruğumuz gelip de tandır kaynayınca her cinsten ikişer çift ve aileni de alıp onun içine koy. Yalnız onlar içinde aleyhlerine söz geçmiş olanları bırak. O zulmedenler hakkında bana yalvarma; onlar, mutlaka boğulacaklardır.
28- Sen ve yanında bulunanlar, gemiye yerleştiğiniz zaman: "Bİzİ o zalim kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun" de.
29- Ve de ki: "Rabbim, beni mübarek bir inişle indir; sen konuklayanların en hayırlısısın".
30- Gerçi biz, (Nuh'u ve kavmini) imtihan etmiş olduk[16] ama, bu olayda (sizler için de) nice ibretler vardır.
Nuh (A)'Un Kıssası Hakkında
Bu ayetler, kıssalar zincirinden bir halkadır. Bazı peygamberlerin kavimleriyle olan kıssaları anlatılmaktadır. Bu ayetler alışılmış Kur'an üslubuna uygun olarak kafirlerin tutumları anlatıldıktan sonra gelmemiş, Allah'ın kudretine delalet eden, insanlara yaptığı ihsanları anlatan örneklerden sonra gelmiştir. Bu mânâ da bunlardan kopuk değildir. Zira bunların izahından sonra, önceki ümmetlerin kıssalarının anlatılması, bazı ümmetlerin Allah'ın nimetlerine ve lütuflarına karşı takındıkları tavırları açıklamak içindir.
Bu bölümün ifadeleri gayet açıktır. Nuh'un kavmine yaptığı davete, kavminin de ona ve davetine karşı takındıkları tavırlarına, Allah'ın emriyle gemi inşa edilmesine, üzerinde dilediklerini kurtarmasına ve kafirleri, de tandır kaynayıp tufan haline gelen suyla boğmasına işaret edilmiştir.
Bu kıssa birçok sûrede özetle, tafsilatla tekrarlanmıştır. Burada anlatıldığından daha geniş olarak Hûd sûresinde anlatılmıştır. Kur'an kıssalarının genel hedefi olan hatırlatma, öğüt ve uyan, bu kıssa halkasında da açıkça gözükmektedir. Dikkatler Nuh kavminin peygamberlerine söylediklerine ve örnekleri daha önce geçen birçok ayetlerde de y-er aldığı gibi, Arap kafirlerinin de peygambere söylediklerine çekilmektedir. Melekleri eetirmesi konusunda meydan okumaları, onun mecnun olduğunu söylemeleri, onun ölmesini arzulayıp, gözetlemede birbirlerine nasihatte bulunmaları gibi... Ve her iki örnek arasındaki benzerlik önplana çıkarılmakta ve bununla Arap kafirleri uyarılarak, Nuh kavminin peygamberlerine buna benzer tavır takınmaları sonucunda kötü bir akibete uğradıkları hatırlatılmaktadır. Onlar da bundan ibret alıp tavırlarından vazgeçmedikleri takdirde aynı akibete uğrayacakları konusunda uyarılmaktadırlar.
Son ayet kıssayı tamamlayıcı bir özellik taşımaktadır. Uyan hedefi de çok açık olarak gözükmektedir. Allah peygamberlerini insanları imtihan etmek ve sonra da onlara bu imtihan sonucuna göre muamelede bulunmak için göndermektedir.[17]
31- Sonra onların ardından başka bir nesil yetiştirdik.
32- Onlara da kendi içlerinden: "Allah'a ibadet edin. O'-nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?" (desin) diye içlerinden bir elçi gönderdik.
33- Kendi kavminden, inkar edip ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine dünya hayatında refah verdiğimiz[18] önde gelenler dedi ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir; kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir".
34- Eğer sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olursunuz.
35- O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va'd ediyor?
36- Heyhat[19], o size va'dedilen şey ne kadar uzak!.
37- Ne ise hep bu dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız; biz öldükten sonra diriltilecek değiliz.
38- "O, Allah'a yalan uydurandan başka bir adam değildir. Biz ona İnanıcı (insan)lar değiliz" (dediler).
39- (Peygamber) Dedi ki: "Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et."
40- (Allah): "Az sonra onlar pişman olacaklar" dedi.
41- Derken o korkunç ses[20], onları gerçekten yakaladı da onları sel süprüntüsü[21] haline getirdik. Uzak olsun o zalim kavim!
42- Sonra onların ardından başka nesiller yetiştirdik.
43- Hiçbir ümmet, ne süresinden ileri geçebilir, ne de geri kalabilir.
44- Sonra biz, elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Hangi ümmete elçisi geldiyse onlar onu yalanladılar, biz de onları birbiri ardınca devirdik ve hepsini birer efsâne'[22] yaptık. İnanmayan toplum uzak olsun.
Ayetler belirli peygamber ve kavim adlarını içermemektedir. Ama ifadelerden Hûd, Salih, Şuayb v.b. peygamberlerin kavimlerinin kastedildiği, bu tür kıssa zincirlerinin yer aldığı bahislerden anlaşılmaktadır. Ayet ibareleri gayet açıktır. Hatırlatma, öğüt verme, kınama ve uyarma hedefleri ayetlerde açıkça belli olmaktadır. Sonra aynı hedef, önceki kavimlerin peygamberlerince söyledikleri sözlerle birçok ayetin aktardığı üzere Arap kafirlerinin Peygamber'e söyledikleri arasındaki benzerlik münasebetiyle de önp-lana çıkartılmıştır, Arap kafirleri Peygamber hakkında, onun kendileri gibi sadece bir insan olduğunu, ölüp toprak olduktan ve ufalanıp dağılmış kemikler olduktan sona diril-tilmelerinin mümkün olmadığını, onun Allah'a yalanla iftira ettiğini v.s. söylüyorlardı.[23]
45- Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.
46- Firavun ve ileri gelen adamlarına... Fakat onlar büyük-lendiler. Onlar, 'büyüklenen-zorba'[24] bir topluluktu.
47- "Şu iki adamın kavmi bize kölelik'[25] ederken, şimdi biz kalkıp bizim gibi iki İnsana mı inanacağız?" dediler.
48- Onları yalanladılar ve helak edilenlerden oldular.
49- Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar hidâyete ererler diye.
Musa (A) Ve Harun (A)
Bu ayetler, kıssalar zincirinin bir halkasını oluşturmaktadır. Ayetlerde Musa (a) ile Harun (a)'un Firavun'a ve kavmine davet için gönderilmelerine, belki hidayet bulurlar ümidiyle Allah'ın Musa'ya kitap vermesine, kibirlenmelerine, büyüklenmelerine, Musa ve Harun'un kavimlerini köleleştirdiklerinden dolayı övünmelerine, onların her ikisinin de kendileri gibi insan olmalarından dolayı onlan yalanlamalarına ve Allah'ın onları helak etmesine işaret edilmektedir.
Önceki geçen kıssa halkalarının hedeflemiş olduğu hatırlatma ve uyarıyı bu ayetler de yerine getirmiştir; üslupta bu, açıkça gözükmektedir.[26]
50- Biz, Meryem'in oğlunu ve annesini bir mu'cize kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu'[27] olan bir tepede[28] yerleştirdik.
Meryem Ve Oğlu İsa'nın Kıssası Hakkında
Bu ayette, İsa (a) ve annesinde, onu kendisine hiçbir erkeğin dokunmadan doğurmasında gözüken Allah'ın mucizesine ve Allah'ın onları emin, güvenli, bol suyun bulunduğu bir tepede koruyup barındırmasına İşaret edilmektedir.
Bu ayet ile kıssalar zinciri ve İsa'nın doğumunu, peygamberliğini ve insanların buna karşı tavır takınmalarını anlatan diğer Kur'an ayetleri arasındaki ilişki açıkça gözükmektedir. Bu mucize insanları denemişti; onların bir kısmı inkar etti, bir kısmı inandı, bir kısmı da onu çok kötü bir şekilde anlayıp yorumladı. İsa'nın kavmine getirdiği davete de bir kısmı inanmış, bir kısmı da inkar etmişti. Önceden örnekleri geçen birçok Kur'an ayeti bunu anlatmıştır.
Güvenli, bol suyun kaynadığı bir tepe olarak vasfedilen yerin nerede olduğu konusunda birçok söz söylenmiştir: Ka'bu'l-Ahbar'a ve bazı tabiînlere nisbet edilerek söylendiğine göre yer, Ramela (Filistin'de bir kasaba) veya Beytü'I-Makdis (Kudüs) veya Mısır; yahut Şam veya oraya yakın sulak ve yeşil bir yerdir. îbn Kesir'in dediğine göre: Doğum sancısının Meryem'i altına götürdüğü hurma ağacının bulunduğu yerdir; çocuğunu doğurduğunda Allah o ağacın altından bir su fışkırtarak akıtmıştır. Bu hadise Meryem sûresinde İsa'nın doğumu ile ilgili kıssada anlatılmıştır. İbn Kesir sonra "Kur'an ayetleri birbirini tefsir etmektedir" demiştir. Sözünde doğruluk payı vardır. Günümüzde elimizin altında mevcut olan İndilerden Matta încili'nde bahsedildiği üzere, Rabbin meleği Meryem'in kocası olan marangoz Yusuf'a gözükerek ona şöyle dedi: Çocuğu ve annesini al, Mısır'a kaç ve sana söyleyinceye kadar orada kal; zira Heyrodos çocuğu ele geçirip öldürmek istemektedir. Baba onları alıp Mısır'a gitti ve melek ikinci kez onlara gözükünceye kadar orada kaldılar ve melek ikinci defada şöyle dedi: Çocuk ve annesini alıp İsrail'e dön, zira çocuğu öldürmek isteyenler ölüp yok olmuşlardır. Bu kıssanın Peygamber'in yaşadığı çevrede, o zamanki hristiyanların ellerinde mevcut olan İncil kanalıyla bilindiği tercih olunmaktadır. Buna göre yeşil su bulunan tepenin de Mısır olması muhtemeldir; zira oradan bir nehir akmaktadır ve orası yeşil, verimli ziraat topraklarının bulunduğu bir yerdir. Allah daha iyi bilir.[29]
51- Ey elçiler, güze! ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum.
52- İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve ben de sizin Rabbinizim; öyleyse benden korkup-sakının.
Allah'ın Peygamberlerine Emri
Her iki ayet de önceki kıssalar zincirini tamamlayıcı mahiyette gelmiştir: Allah ayet-erde peygamberlerine hoş ve temiz yiyeceklerden yemelerini, salih ameller işlemelerini, hak yolda sabit kalmalarını, sadece Allah'a saygı duyup O'ndan korkmalarını, kendisine davet ettikleri şeyin ve vasiyet ettikleri yolun bir olduğunu, bunların farklı ve çok sayıda olmalarının mümkün olmadığını çok iyi bilmelerini emretmektedir.
Bir kısım müfessirler ayetlerdeki hitabın çoğul gelmiş olsa da Peygamber'e yönelik olduğunu söylemişlerdir[30]. Bu iddianın doğruluk payı vardır. Zira hitabın bütün peygamberlere yönelik olması, manevi açıdandır ve bu, bütün peygamberlerin insanlara getirdikleri davet hedeflerinin bir olduğunu açıklayıp gösterdiği gibi ilahi şeriatların özünün de -ki hoş ve temiz olan her şeyin mutlak olarak helal olması da bunlar arasındadır-bir olduğunu açıklamaktadır. Peygamber Efendimiz de onlardan birisi olduğundan, hitap onlara manevi ve dolaylı olarak, ona da hazır ve mevcut olduğundan direkt olarak gerçekleşmiştir.
Müfessirler bu ayetlerin tefsiri münasebetiyle, Müslim ve Tirmizi'nin kitaplarının tefsir bölümünde, Mü'minûn sûresinin tefsirinde rivayet ettikleri bir hadisi nakletmişler-dir[31] Ebu Hureyre, peygamberimizin şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Ey insanlar! Allah temizdir ve ancak temiz olanı kabul buyurur. Ve Allah mü'minlere, peygamberlere emretiğini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum."
Hadis, ayetlerdeki bu hitabın sadece peygamberlere mahsus olmayıp ümmetlerini de kapsadığını, özellikle de onlara iman eden kimseleri, daha Özel bir şekilde de peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed ümmetini kapsadığını ortaya koymaktadır. Bütün önceki ümmetlerin ona tâbi olmaları artık gerekli olmuştur. O'na tâbi olmayanlar hak yoldan sapmış olmaktadırlar. Mekke ve Medine'de inmiş, daha Önce Örnekleri geçen birçok ayette bu gerçek açıklanmaktadır.[32]
53- Ancak onlar işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar'[33] halinde böldüler. Her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.
54- Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri'[34] içinde bırak.
55- Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklar ile,
56- Onların hayırlarına koşuyoruz? Hayır, onlar farkında değiller.
İhtilaf Ve Ayrılık Kınanmaktadır
1- Ayetlerde insanların içine düştükleri duruma kınanarak işaret edilmiştir: İhtilafa düşüp ayrılmışlar, grupları çoğalmış, her grup üzerinde bulunduğu yolu ve görüşü hak zannedip ona tâbi olmaya başlamıştır.
2- Ayetlerde Peygamber'e bunu fazla önemsememesi ve tutumundan vazgeçmek istemeyenleri gafletinin, cehaletinin içerisinde, Allah'ın bildiği bir zamana kadar terket-mesi emredilmiştir.
3- Onlar, sahip olup faydalandıkları mal ve çocukları, bol nimet ve iyiliklerle birlikte Allah tarafından kendilerine yapılmış bir ikram tahsisi mi zannetmektedirler? Ayetlerde bu kınanarak inkar mahiyetinde sorulmaktadır.
4- Bunun hemen akabinde azarlanarak, zanları hakkında cevap veriliyor: Onlar böyle zannetmekle hata ediyorlar ve onlar gerçek durumu bilmemektedirler.
Ayetler öncekileri tamamlamaktadır. Gaib zamir de Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla insanlar için va'z ettiği- dininden sapanlara ve Peygamber Muhammed'in davetini inkar edenlere dönmektedir. Çünkü inkar etmeleri demek, sözkonusu dinden sapmaları demektir. Ayetlerde, Allah'ın elçilerinin, son olarak da peygamberlerin sonuncusu son peygamber Muhammed'in getirdiği hak dinden sapmalarından, sahip oldukları kuvvet ve maldan dolayı bâtıl zanlara kapılmalarından ötürü onlara şiddetli bir kınama vardır.
Peygamber'e, kafirleri sarhoşlukları, gafletleri içerisinde bırakması emri, Kur'an'da mânâsı çokça tekrarlanan bir tür üslup ifadesidir. Bu, tabii ki onları uyarmaktan vazgeçip bırakması anlamına gelmez; buna önceki münasebetlerde de değinmiştik. Tercih olunan görüşe göre, ifade Peygamber'i kafirlerin inadı, büyüklenmeleri ve sapıklık içerisine dalıp bocalamaları karşısında teselli etmektedir.
Ayetlerde, kafirlerin mallan ve çocuklarıyla övünmelerinin tablosu sunulmakta, buna dayanarak Allah'ın kendilerini koruduğu ve hak yol üzerinde oldukları iddiaları aktarılmaktadır. Daha önce örneği geçen bir çok ayet de bu tavrı onlardan nakletmiştir. Bu da onların zaman zaman bunu tartışma için gündeme getirdiklerini göstermektedir.[35]
57- Gerçekten, Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar,
58- Rablerinin ayetlerine iman edenler,
59- Rablerine ortak koşmayanlar,
60- Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;
61- İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.
62- Hİç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz;, elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.
Gerçek Mü'minlerin Vasıfları
Ayetlerin ifadeleri gayet açıktır ve öncekileri tamamlayıcı mahiyette bulunmaktadır. Önceki ayetlerdeki vasıflar, Allah'ın peygamberleriyle gönderdiği hak dininden sapan kafirlere aittir. Onlar onun gereğini gözetmezler, ona itibar etmezler, aksine içinde bulundukları bâtıla sımsıkı sarılıp ona dayanırlar ve Allah hakkında hak olmayan zanlarda bulunurlar. Buna mukabil bir grup insan da Allah'ın hak dinine tâbi olmuş, Allah'tan korkarak O'na iman etmişler, hayır olarak verdiği her emrini yerine getirmişler, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamışlar ve kesinlike O'na döneceklerine inanmışlardır. İşte hayırlara koşanlar, Allah'ın rızasını elde edenler bunlardır.
Son ayetin, diğer ayetlerin muhtevasını tamamlayıcı mahiyette olduğu anlaşılmaktadır: Allah iman ederek, salih ameller işleyerek, O'ndan korkarak rızasını hak eden mü'minlerin vasıflarını açıklarken onları övmekte ve her nefse ancak gücünün yeteceği kadarını yüklediğini, herkesten sadece yapmaya kadir olduğu işi yapmasını istediğini bildirmektedir. O, onların yaptıkları işleri onlar için, sadece doğruyu, hiçbir eksiği olmadan söyleyen bir kitapta yazıp korur.
Bu, Araf sûresinde de açıkladığımız gibi muhkem ayetlerle ilgili Kur'an prensibini te'yid etmektedir. Tirmizî'nin Aişe'den naklettiği bir hadiste[36], Aişe validemiz Allah'ın Rasulü'ne şu ayet hakkında sordu: "Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler..."(Araf, 60). Bunlar şarap içip hırsızlık yapanlar mıdır? Peygamber buyurdu: "Hayır, ey Sıddîk'in kızı. Fakat onlar; oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenlerdir. Onlar, bunlan kendilerinden kabul etmemesinden korkarlar . İşte onlar hayırlı işleri yapmakta yanş edenlerdir." Burada da ifade edildiği gibi, gerçekten Allah korkusunun, ahiret akibeti korkusunun, Allah'a ve ahiret gününe inanan mü'minin nefsinde çok büyük bir etkisi vardır; bu tesir, onun tüm çabasını hayır işlemeye, salih amellerle Allah'a yaklaşmaya ve her türlü kötülükten ve günahtan uzaklaşmak suretiyle de O'nun gazabından sakınmaya sevkeder. Bundan dolayıdır ki, Kur'an'da, ahirete inanmayanların birinci derecede günah ve kötülükleri işlemekten çekinmeyeceklerine defaatle dikkat çekilmiştir. Bunun için ahirete inanmak, o günün deh-şetiyle korkutup sakındırmak; yine o günde kurtulmaya özendirip teşvik etmek, Kur'an'ın te'yidine ve açıklamasına en çok önem verdiği hususlar olmuştur.[37]
63- Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler)'[38] vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar[39].
64- Nihayet, onların varlıklarını azab ile yakaladığımız zaman, onlar hemen feryada başlarlar'[40].
65- Bugün feryad etmeyin, çünkü bizden yardım göremezsiniz.
66- Gerçekten benim ayetlerim size okunuyordu, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz.
67- Ayetlerime karşı kibirlenerek, geceleyin[41] saçmalıyor-dunuzf[42].
Hak Yoldan Sapmış Kafirlerin Gerçek Yüzü
Ayetlerde, tekrar sapık kafirlerin gerçek yüzlerinin ve amellerinin açıklanmasına dönülerek, uyarılmaktadırlar:
1- Onların kalpleri Allah korkusunu hissetmekten, O'na karşı yapmaları gerekeni bilmekten gafildir.
2- Yaptıkları işleri-amelleri ise, daha önce vasfı geçen Allah'ı razı eden türden değildir ve onlar sürekli bunları yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü onlar buna alışmışlardır. Bu hal Allah'ın azabı üzerlerine ininceye kadar devam edecektir. İşte ancak o zaman hatalarının farkına vanp feryada başlayacaklar ve yardım isteyeceklerdir. Ama onlara o zaman cevap olarak şöyle denilecek: Feryat etmeyin, sesinizi yükseltip bağırmayın, kendinize eyvanlar okumayın, zira bütün bunlar size fayda vermeyecektir, size Allah'a karşı yardım eden hiçbir kimse olmayacaktır. Çünkü siz, daha önce O'nun ayetleri size her okunduğunda, onlara arkanızı dönüyordunuz ve kibrinizden, inadınızdan onları işitmemek için gerisin geriye dönüp gidiyordunuz.
Son ayetin yorumunda (-bihî) kelimesinde bulunan zamirin nereye döndüğü konusunda ihtilaf edildiğinden, farklı izahlar sunulmuştur: Bir kısım müfessirler[43] onu "Kur'an'a" döndürmüşler ve yorumu şöyle yapmışlardır: Kafirler Kur'an'a karşı kibirlenmelerinden, onu terketmelerinden ve gecelerini onunla alay ederek geçirmelerinden dolayı ayetle kınanmışlardır.
Bazıları ise[44] zamiri Peygamber'e döndürmüş ve yorum olarak şöyle demiştir: Onlar, kibirlenerek Peygamber'in davetini terketmelerinden, ondan yüz çevirmelerinden, gece sohbetlerinde onun aleyhine toplanıp, ona kötü sözler söylemelerinden dolayı ayetle kınanmışlardır.
Bizim aklımıza başka bir yorum gelmektedir; o da: Kafirler peygamberi ve okuduğu Kur'an'ı, yârânlanyla oturup karşılıklı sohbet ederek eğlence ve şakalarla geceyi geçirip kibirlenmeleri ve terketmelerinden ötürü kınanmışlardır. Aşağıda gelecek ayetlerde bu yorumun isabetli olduğuna dair nişane bulunacaktır.
Ayetler üzerinde düşünüldüğünde Öncekilerle aralarında üslup ve konu bakımından bir irtibatın olduğu görülecektir.
Bazı müfessirler, kafirlerin feryat edip bağırdıkları azabın, Mekke halkına isabet e-den kıtlık olduğunu söylemişlerdir[45]. Ancak ayetlerin ruhuna bakıldığında, sözün kafirlerin hiçbir yardımcısı olmayacak bir günle, Kıyamet günüyle alakalı olduğu görülecektir. Özellikle de ayetler onların kibirlenmelerini, inatlarını ve yüz çevirmelerini hatırlatmaktadır. Bu tür tavırlar daha önce örnekleri geçen ve konunun Kıyamet günüyle alakalı olduğu ayetlerde de anlatılmıştır.
Ayetlerde, özellikle refah sahibi ileri gelen zenginlerin azapla tehdit edilmeleri, onları uyarmak içindir. Çünkü insanlara baskı yaparak, onların inkar ve yüz çevirmede izlerinden, peşlerinden gelmelerini sağlayanlar onlardır. Özellikle bu vasıftaki kişiler 53-56. ayetlerin konusunu oluşturmaktadır.[46]
68- Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi? Yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69- Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar?
70- Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi; fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.
71- Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı; gökler, yer ve bunların içinde bulunan herkes bozulur giderdi. Biz onlara zikirlerini getirdik; fakat onlar, zikirlerinden'11 yüz çeviriyorlar.
72- Yoksa sen onlardan haraç'2' mı istiyorsun? İşte Rabbİ-nin haracı (dünya ve ahiret armağanı) daha hayırlıdır. O rı-zık verenlerin en hayırlısıdır.
73- Gerçekten sen onları dosdoğru olan bir yola çağırıyorsun.
74- Ancak ahirete inanmayanlar, şüphesiz yoldan sapanlardır.
Kafirlerin İnkar Etme Sebeplerinin Sorgulanması
Ayetlerde kafirlerin Peygamber ve davetine karşı tavır takınmalarının sebepleri kınanarak, azarlanarak sorgulanmaktadır:
1- Niçin işitmekte oldukları Allah'ın ayetleri, Peygamber'in sözleri üzerinde durup düşünmüyorlar da, onlarda bulunan hakkı, hidayeti ve kendileri için olan maslahat ve hayrı anlamıyorlar?
2- Yoksa kendilerine gelenin, daha önce atalarına benzeri gelmemiş bir şey olduğunu gördüler de, ona karşı, hayret ederek mi inkar eden bir tavnn içine girdiler?
3- Yoksa, kendilerini hakka davet eden peygamberlerinin şahsını yeterli bir şekilde tanımadılar mı ki, onu inkar ediyorlar; bilmemezlikten geliyorlar ve ondan yüz çevirerek onu delilikle veya cinlerle temas kurmakla itham ediyorlar?
4- Yoksa onlardan bir ücret veya vergi mi istedi ki, onu itham ederek davetini şahsi menfaat ve istismar aracı olarak görüyorlar?[47]
Onlara Şiddetli Cevaplar Verilmiştir
1- Peygamber ne delidir, ne de cinlerle alakası vardır; sadece, onlara Allah'tan kesin hakikati getirmiştir.
2- Takındıkları tavrın sebebi, onların çoğunun hakkı kerih görmesi ve hakkın onların hevalanyla, arzularıyla bağdaşmamasidır.
3- Allah'ın, hakkı hcvaya boyun eğdirmesi mümkün değildir. Çünkü böyle olması kâinatın; yeryüzünün, göklerin ve ikisi arasmdakilcrin fesada uğraması demektir.
4- Allah'ın, peygamberine indirdiği sadece onlar için olan bir hatırlatma ve öğüttür. Ama onlar o zikri ve öğüdü dinlemiyor, kibirleniyorlar.
5- Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır, Peygamber de bunu bilmekledir. Buna göre onun, onlardan herhangi bir ücret veya karşılık talep etmesi ma'kul değildir. Çünkü o, Rabbinin ecrinin daha hayırlı olduğunu bilmektedir.
6- Peygamber onları dosdoğru olan yola çağırmakladır. Kim o yolda yürürse kurtulur ve mutlu olur.
7- Ahirdi inkar edenler bu davete icabet etmemekledirler ve bu yoldan başka yere sapmaktadırlar. Çünkü onlar. Allah'ın huzurunda hesap için duracaklarının hesabını yapmamakladırlar.
Ayetlerin önceki üslup ve konuyu devam ettirdikleri görüimckledir. Ayetlerdcki üslup oklukça kuvvetli, sağlam, tesirli ve hem akla, hem de kalbe yöneliktir. Bunun için de çok derinlere inerek tesir etmektedir.
İkinci ayet, Peygamber'in daha görevlendirilmeden önce kavmi arasında yüksek ahlâkı, üstün aklı ve şerefli soyuyla tanındığını göstermekledir. Bu gerçek, sahih rivayetlerle de sabit olmuştur. Bunlardan birisi: Kalem sûresinin tefsirinde nakledip izah eniğimiz üzere, daha vahyin ilk defa gelmeye başladığı zamanlarda, Halice'nin Pcygambcr'i desteklemek, kalbini teskin edip konumunu sağlamlaştırmak için ona söylediği sözdür. Bu sözüyle onu gerçek olarak tanımalarına rağmen, ona karşı tavır takınmalarından dolayı onları kınamaktadır. Onlar çok iyi biliyorlardı ki onun yalan söylemesi, iftirada bu-(unmasi, onları hafife alıp akıllarıyia alay etmesi, eğlenmesi, kendisini ilgilendirmeyen bir işe karışması veya şahsî bir menfaat ve kazanç peşinde koşması mümkün değildir[48].
Üçüncü ayetin üslubu, kafirlerin peygambere yaptıkları delilik nişbelinin şeklî oidu-ğuna karine teşkil etmekledir. Zira her yeni bir şey ve bilinmeyen garip bir görüş getiren kimseye böyle bir nisbetle bulunulur. Ayette getirdiği hakkın doğruluğunu vurgulayarak, hakkı getiren kimseye delilik nisbel edilmesinin veya şaşkın bir şekilde ona karşı lavır lakınılmasmın doğru olmadığı açıklanmaktadır.
Bazı müfcssirlcrin "...fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar..." cümlesi üzerinde durduklarını ve .söyle söylediklerini görmekleyiz[49] Kafir olmakla beraber, onlardan hakkı kerih görmeyenler de vardı; bunlar arasında Peygamber'in amcası Ebu Talip de vardır. O Mekke'nin ileri gelenlerinden utanıp çekindiğinden inanmamıştı, yoksa büyüklendİ-ginden ve hakkı kerih görüp hoşlanmadığından değil. Kafirler arasında mutedil tavırlı, Peygamber'in getirdiği hakkı kalbiyle kabul eden kimseler de vardı. Kasas süresindeki şu ayetin tefsirinde bunu açıkladık: "Dediler ki: Biz seninle beraber doğru yola gelirsek yurdumuzdan atılırız."(Kasas, 57) Bu ayetin tefsirinde de İzah ettiiğimiz gibi cümle üsluba uygun olarak şeklîdir ve Kur'an'da bu tür örnekler çokça tekrarlanmıştır: "Onların çoğu inkar edenlerdir". "Onların çoğu akıl edemezler", "çokları bilmezler" v.s...
Burada da şunu söyleyebiliriz: "... Fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.." cümlesi ve benzeri ifadeler, Kur'an ayetlerini indiği zaman dinleyen kimselerin içinde bulundukları vakıa gerçeğini tescil etmektedir. Zira bu tür ifadelerle vasfedilen kimselerin çoğu, daha sonra iman ettiler ve teslimiyetleri güzelleşerek Allah'ın rızasına ve mükâfatına nail oldular.[50]
Peygamber'in Nübüvvetini Niçin İnkar Ettiler?
68. Ayette geçen "Yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" cümlesi, onların Peygamber'in nübüvvetini inkar etmelerinin, kendilerinden önce atalarına da peygamberler gelmemesinden kaynaklandığı açıklamasını içerebilir. Veya im inkarcı tavırlarının kaynağı, kendilerine gelenin, daha önce atalarına da gelmiş olması olabilir. Her iki ihtimalde de, başka ayetler sebebiyle anlaşılmayan yönler bulunmaktadır. Örneğin Yasin sûresinde bir ayette şöyle gelmiştir: "Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik)".(Yâsin, 6). Bu ifade Secde sûresinde de tekrarlanmıştır: "Yoksa 'Onu uydurdu mu? diyorlar. Hayır, o senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, doğru yola gelirler umuduyla uyannan için Rabb'in tarafından (sana indirilen) gerçektir."(Secde, 3). Kasas sûresi 46. ayetinde şu ifade yer almıştır: "... Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için (gönderil-din). Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye." Fakat buna mukabil Nemi sûresinin 68. ayetinde şu ifade yer almıştır: "Bu tehdit, bizeve bizden önce atalarımıza da yapıldı. Bu , öncekilerin masallarından başka bir şey değildir." Bu, aynı zamanda az ileride geleceği üzere Mü'minun sûresinde de tekrarlanmıştır.
Anlaşılan o ki, Yasin, Secde ve Kasas sûrelerinin ayetleri yakın zamanı; Nemi ve Mü'minun sûresinin ayetleri ise uzak zamanı kasdetmektedİr. Uzak zamanla ilgili olarak, onun haberlerini nesilden nesile geçerek aktarıyorlardı. Arap yarımadasından çıkmış veya orada yerleşmiş birçok peygamber gelip geçmişti; onlar Kur'an'ı işitip dinleyen Arapların eski ataları sayılırlardı: Hûd, Salih, İbrahim, İsmail... vs. peygamberler bunların örnekleridir.[51]
75- Biz onlara acıyıp da başlarındaki sıkıntıyı açsaydık, yine azgınlıklarında bocalamaya devam ederlerdi.
76- Andolsun biz onları azab ile yakaladık, ama yine Rab- . lerine boyun eğmediler[52], O'na yalvarmıyorlar.
77- Nihayet üzerlerine şiddetli bir azab kapısı açtığımız zaman, derhal onun içinde şaşkın ve umutsuz kalırlar.
İnkâr Edenlere Uyarı
Bu ayetler de, önceki ayetlerdeki kafirlere yönelik kınama ve uyarının devam ettiğini göstermektedir. Onlar rahatlıklarında da, sıkıntılı hallerinde de inatları ve inkarları üzerinde ısrar etmeye devam etmektedirler. Rahatlık ve bolluk halindeyken, bunu Allah'ın kendilerine bir tahsisi ve ikramı olarak görüp, hak üzerinde olduklarını sanıyorlar ve bunun için de Allah'ın davetine, peygamberinin mesajına yüz çeviriyorlarsa ki, 55-56. ayetler buna işaret etmektedir; başlanna bir bela gelip de, Allah'ın onlara acıyarak bunu onlardan kaldırdığı halde azgınlıklarında, yüz çevirmelerinde devam etmektedirler. Nitekim Allah, onların üzerine bela indirmiş ve tecrübeyle bu hakikat ortaya çıkartılmıştır. Çünkü onlar Rablerine boyun eğmemişler, itaat edip O'na yalvarmamışlar ve içinde bulundukları halden tevbe etmemişlerdi. Bu tavırlarında, Allah üzerlerine şiddetli azap kapısını açıncaya kadar devam edeceklerdir. Ancak bu kapı üzerlerine açıldığında ise pişmanlık ve tevbe vakti geçmiş olacak ve Allah'ın rahmetinden ümitlerini keseceklerdir.
Müfessirler ikinci ayetin, Mekke halkına isabet eden kıtlık ve açlığa işaret ettiğini söylemişlerdir. O derecede bir kıtlık ve açlık ki, deri ve kemikleri yemeğe başlamışlardı. Bu, onların inatlarının ve eziyetlerinin şiddetlenmesinden dolayı, Peygamber'in onlara çok kızdığı bir anda dua etmesinden olmuştu. Nakledildiğine göre, Ebu Süfyan Peygamber'e gelmiş ve akrabalık bağlarını hatırlatarak şöyle demişti: Sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğini iddia etmiyor musun?" Peygamber de: "Evet ediyorum" buyurdu. O da: "Öyleyse Allah'a dua et de şu kıtlığı üzerimizden kaldırsın" dedi. Peygamber de dua etti ve kıtlık belası üzerlerinden kaldırıldı ama yine de inatlarında ve inkarlarında devam ettiler ve ayetler de onları kınamak için indi. Bu rivayeti Duhan sûresinin tefsirinde de nakletmişlerdir. Biz de bu sûrenin tefsirinde bunu açıkladık.
Ayet sigası, Mekke halkına Rabbani bir belanın isabet etliğini, sonra da onu onlardan kaldırdığını aktaran rivayetin doğruluğunu ifade etmektedir. Ancak biz Ebu Süf-yan'ın Pcygaınber'c gelerek akrabalık nâmına belanın kaldırılması için Allah'a dua etmesi talebi ile ilgili rivayete şüphe ile bakıyoruz. Çünkü böyle bir davranış onun Pey-gamber'in nübüvvetine, elçiliğine inanmış olmasını gcreklirir ki, böyle bir şey de olmamıştır. Fakal muhtemel olarak Peygamber kavminin çok zor durumda kaldığını görünce acımış, onların bu durumdan ibret alarak, kalplerinin yumuşadığını düşünerek Allah'a dua etmiş, Allah da belayı üzerlerinden kaldırmıştır. İnkarlarına ve azgınlıklarına ısrarla devam ettiklerinde de Allah onları bu şekilde kınamış, içinde rahmet ve tevbe kapısının bulunmadığı azapla onları korkutup-uyarın iş t ir.
Biz bunu, bu ayetlerin. Önceki uyarı taşıyan ayetlerin devamı olduğuna dair yaptığımız açıklamamıza ters görmüyoruz. Çünkü bu çok açık olarak gözükmekledir. Ayetler Önceki ayetlerin üzerine atfedilmiş ve kafirlere dönen gâib çoğul zamiri kullanılmıştır. Bundan dolayı da vahiy hikmeti gereği bu sûrenin inmesinden Önce vuku bulmuş olabilen bir olaya burada, kafirleri kınaması münasebetiyle işaret etmiştir.[53]
78- O, sizin İçin kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.
79- O, sizi yeryüzünde yaratıp yaydı ve hepiniz yalnızca O'na götürüleceksiniz.
80- O, yaşatan ve öldürendir: Gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun (eseri)dİr. Aklınızı kulanmıyor musunuz?
Allah'ın İnsanlara Bahşettiği Nimetler
Ayetler işiten muhataplara, hatırlatmak ve uyarmak amacıyla muhatap çoğul zam i; riylc yöneltilmiştir: Onlarda duyma, görme ve akıl güçlerini yaratan Allah'tır; onun için onların O'na, bu nimetlerine karşı hakkı dinleyerek, hakikati görerek şükretmeleri gerekirdi Takat onlar bunu çok az yerine getirmişlerdir. Dünyada onları yaratıp yetiştiren O'-dur ve ahircııe de yine O'na döndürüleceklerdir. Dirilten de Öldüren de O'dur. Geceyi ve gündüzü, birini diğerinin yerine getirerek değiştiren de O'dur. Artık ne zaman akıllanıp da O'nun, üzerlerindeki kudretini anlayacaklar, gafletlerini ve akibctlcrini düşünmeye başlayacaklardır?
Ayetlerin üslubu, hitabın özellikle kafirlere yönelik olduğunu göstermekledir. Bu duruma göre ayetler Önceki ayetlerde geçen kınama ve uyarı serisini devam ettirmektedir.
Bu tür ayetlerin birçok kez tekrarlandığı gözlemlenmektedir; vahiy hikmetinin gerc-ği olarak, benzer tavırlar tekrarlandıkça veya yenileri oldukça, bu tür ayetler de çeşitli üsluplarla tekrarlanmaktadır. Zaten Kur'an kıssalarının çoğunun durumu da böyledir. Hatta çalışmaları, tartışmaları içeren bölümlerin çoğu veya Allah'ın yarattıkları içerisindeki, kâinattaki O'nun büyüklüğünün delillerine dikkat çeken kısımlar da bu neviden-dir.[54]
81- Hayır; onlar, geçmİştekİterİn söylediklerinin benzerini söylediler.
82- Dediler ki: "Öldüğümüz, bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman, gerçekten biz mi diriltileceğiz?"
83- Andolsun bu tehdit bize de, bizden önceki atalarımıza da yapıldı. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir?
Kafirlerin Ahiret Gerçekleriyle Alay Etmeleri
Ayetlerde, kafirlerin öldükten sonra diriltilme ve ahirette verilecek ceza ile her uyarılma halinde söyledikleri sözler anlatılmaktadır; önceki ümmetlerdeki kafirlerin yaptığı gibi şüpheci ve inkarcı bir üslupla konuyu birbirlerine soruyorlardı; gerçekten öldükten, toprak ve kemik haline geldikten sonra diriltilecekler mi? Birbirlerine böyle sorduktan sonra şu sözü ekliyorlardı: Onlar ve daha önce de babaları bununla tehdit edilmişlerdir ve bu evvelkilerin hikaye ve masallarından başka bir şey değildir.
Ayetler üslup ve konu bakımından öncekilerle bağlantılıdır. Ayetlerin islidrak, tamamlama harfiyle başlaması sanki ayetlerin Pcygamber'le kafirler arasında, daha önce birçok bölümlerde tekrarlanarak anlatılan sahneler tülünden, bir tür tartışma ve münakaşa sahnesini anlattığı izlenimini vermiştir.[55]
884- De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin): Yeryüzü ve onun içinde bulunanlar kimindir?"
85- "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-dü-şünmeyecek misiniz?"
86- De ki: "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arşın Rabbİ kİm-dir?"
87- "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?"
88- De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin): Her şeyin melekû-tu (mülkü ve yönetimi) kimin elindedir? Kİ O, koruyup kol-luyorken'[56] kendisi korunmuyor'[57].
89- "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?"[58]
Peygamber'in Kafirlere Yönelttiği Sorular
Ayetlerde, Peygambcr'e kafirlere birtakım sistem içeren sorular sorması için emirler yer almakta ve onların verecekleri cevaplar anlatılmaktadır; bununla onları susturmak, bağlamak, azarlamak ve öldükten sonra Allah'ın onları diriltmeye -ki onu inkar etmektedirler- kadir olduğunu ispat etmek hedeflenmiştir. Ayetlerin ifadeleri gayet açıktır. Ve gerçekten susturucu ve bağlayıcı güçtedir. Çünkü ayetler, daha önce örnekleri geçen birçok ayetin de anlattığı ve onların inanmış oldukları gerçeği açıklamaktadır. Allah gökleri, yeryüzünü, içerisindekileri ve aralarında bulunanları yaratandır; her ikisinin de Rabbidir, yöneticisidir. Her şeyin melekûtü-mülkü, yönetimi O'nun elindedir; O her şeye gücü yetendir.
Ayetler açıkça görüldüğü gibi öncekilerle üslup ve konu bakımından bağlantılıdır ve hemen bunlardan önce geçen ayetlerdeki münakaşa ve tartışma sahnelerinin devamını teşkil etmektedir.[59]
Arş Hakkında Müfessirlerin Naklettikleri Üzerine Yorum
Müfessirler arş konusunda bu ayetlerin tefsirinde de açıklamalarda bulunmuşlar ve birtakım hadis ve kaviller nakletmişlerdir: Bunlar arasında Ebu Davud'un naklettiği bir hadiste Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın sânı bundan çok yücedir. Ve muhakkak ki O'nun arşı, göklerinin üzerinde şu şekildedir buyurdu ve elini kubbe şeklinde yaparak gösterdi". Râvisi ve kaynağı belirtilmeyen başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: "Yedi kat gökler, yedi kat yerler, onların aralarında bulunanlar ve onların içerisinde yer alanlar Kürsü karşısında yalnız çöle atılmış bir yüzük kadardırlar, Kürsü de içindekilerle birlikte Arş'a nisbeten çöldeki yüzük gibidir." Yine bu nakiller arasında, isim verilmeksizin bazı selef alimlerine nisbet edilen sözler vardır: "Arş'm iki yanı-ka-nadı arasındaki mesafe, bir taraftan diğer tarafa kadar, elli bin sene yürüyüş yoludur. Yedinci kat yeryüzünden yüksekliği yine elli bin sene yürüyüş yoludur." Yine bunlar arasında Ka'bu'l-Ahbar'a nisbet edilen şu söz vardır: "Gökler ve yeryüzü arş'ın içerisinde, gökle yeryüzü arasında asılmış bir kandil gibidir." Yine bunlar arasında selef alimlerinden bazılarına nisbet edilen şu söz vardır: "Arş kırmızı yakuttan yaratılmıştır.''
Biz Arş konusunda Burûc sûresinin tefsirinde yeterli gördüğümüz kadar açıklamada bulunduk; tekrar etmeye, herhangi bir ilavede bulunmaya gerek görmüyoruz. Ancak Allah rasufünün dışında başkalarından nakledilen sözler hakkında şüphe duyuyor ve temkinli davranıyoruz. Allah'ın elçisinden nakledilen hadislerin ruhu, arş'i bir madde olarak izahtan daha çok, birinci derecede Allah'ın yarattığı kâinatın büyüklüğünü açıklamayı kastetmektedir. En güzeli bu konuda, bu sınırda kalıp durmaktır.[60]
90- Doğrusu biz, onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.
91- Allah hiçbir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiçbir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürürdü ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların hitelendiregeldikierinden yücedir.
92- (O), görünmeyeni ve görüneni bilir; onların ortak koştukları şeylerden yücedir.
Allah'ın Hiçbir Ortağı Yoktur
Ayetler kafirlerin ortak nisbel elliklerini reddederek yeni bir açıklamada bulunuyor:
1- Kur'an hakkı getirmiştir ve Rabbliğin sadece Allah'a aİl olduğunu açıklamakladır.
2- Onlar O'na çocuk ve ortak nisbet etmekle yalan söylemektedirler. Birincisi; O'nun çocuğa ihtiyacı yoktur, ikincisi: Şayet O'nun orlağı olmuş olsaydı, mülkü ve mah-Jûkatı paylaşmakta O'nunla ihtilafa düşerdi ve elbcllc onlardan biri diğerine üstün gelirdi: bu ise akıl ve manlığa göre mümkün değildir. Şanı yüce olan Allah, onların vasfcl-iiklcrinden ve nisbet etliklerinden münezzehtir Açık veya gizli olsun, geçmişte veya şimdi olsun, yahut gelecekle bilinmeyen bir şey olsun, O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Müşriklerin O'na ortak koştukları her şeyden yücedir.
Açıkça gözüktüğü gibi ayetler öncekilerle üslup bakımından bağlantılıdır. Ayetlerin ihtiva etliği reddiye, müşriklerin onu söylemeleri düşüncesine binaendir. Onlar bununla beraber Allah'ın kudretini ve Rabiiğini kabul etmektedirler. O'na başkalarını ortak koşarken de. O'nun kalında şefaatçi olsunlar diye ortak koşmaktadırlar. Reddiyedeki man-fıkî üslup, hiiyüklenerek münakaşa eden kimseyi susturmak amacına yöneliktir.[61]
93- De ki: Rabbim, eğer onlara va'cloiunan (azabı), mutlaka bana göstereceksen.
94- Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin İçinde bırakma.
95- Kötülüğü en güzel olanla uzaklaştır; biz, onların nite-lendiregeldiklerini en iyi bileniz.
97- Ve de ki: Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.
98- Ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim.
Allah'ın, Peygamberine Mesajı
1- Ayetlerde Peygamber'e, Allah'a kendisine esenlik ve kurtuluş nasip etmesi için ve eğer Allah'ın kafirlere yaptığı tehdidi gerçekleştirînceye kadar onu hayatta bıraka-caksa, zalim kavim içerisinde bırakmaması için dua etmesi emredil mektedir.
2- Allah'ın O'na bunun gerçekleşmesini göstermeye kadir olduğu, Rabbani bir açıklamayla anlatılmaktadır.
3- Peygamber'e ikinci kez onların tavırları sebebiyle üzülmemesi emredilerek, buna sabırla, görmemezliklen gelerek, en güzel bir şekilde savuşturarak, Allah'ın va'dini beklemekle mukabelede bulunması tavsiye edilmektedir. Zira Allah, onların gerçek hallerini ve inançlarını lam olarak bilmekledir.
4- Üçüncü kez de, şeytanların vesveselerinden, fısıldamalarından, işlerinde ve düşüncelerinde karışıklığa meydan vermelerinden Allah'a sığınması emredilmekicdir.
Ayetler, özellikle de ilk dört ayet, Önceki ayetler zinciriyle, özellikle de 75-77. ayetlerle bağlantılıdır. Bu ayetler, Allah'ın üzerlerinden azabı kaldırdığı halde bundan sonra yine olumsuz tavırlarına devam eden kafirleri kınamakta ve onları şiddetli bir azapla korkutup uyarmaktadır. Onlardan sonra gelen bu ayetler de Kur'an nazmının alışılmış üslubuna uygun olarak gelmiştir.
Son iki ayetin de konu ve durumla alakası kesik değildir; Peygamberin kalbine rahatlık ve sükunet yaymayı amaçlamakta ve nefsî sıkıntıların ona her acı verdiği anda, inatçı kavminin tavrı karışısmda kendini vesvese ve düşünceler kapladığında Allah'a sığınması teşvik edilmektedir.
Kur'an'da şcyian ve vesveselerinden Allah'a sığınılması emri çok yerde tekrarlanmıştır. Bu: önceki münasebetlerde açıkladığımız gibi şeytan ve vesveselerinden sığm-Nianın, gayba iman hakikatiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu konuda Kur'an'ın durduğu sınırda fazla ileri gitmeden durmak gerektiği görüşündeyiz. Bununla beraber, dinleyen muhataplar nezdindc şeytanın ve rolünün kabul edilen bir kavram olduğunu da dikkate almalıyız. Aynı zamanda insan nefsinde meydana gelebilen sıkıntılar, düşünceler ve vesveselerden dolayı, ayetlerin Peygamber ve mü'minlerin kalplerinde rahatlık ve sükûneti yerleştirip yaymayı hedeflediğini de gözönünde bulundurmalıyız.
"En güzel olanla uzaklaştır" cümlesinde Allah'a davet ederken, genel olarak da insanlarla ilişkide bulunulurken takmılması gereken tavrı belirleyen sağlam bir Kur'an prensibinin varlığı te'yid edilmektedir. Bunu daha önce geçen münasebetlerde yeterince izah etmiştik.[62]
99- Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman; "Rab-bim, beni geri döndür" der.
100- "Ki terk ettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım." Hayır; bu, onun söylediği bir sözdür. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.
101- Sûra üflendiği zaman, artık o gün aralarında soylar yoktur ve (insanlar, birbirlerine soylarını) soramazlar[63].
102- Artık kimin tartısı ağır basarsa, İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
103- Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi kalacak olanlardır.
104- Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar da, onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverir-ler[64].
Ölüm Anında İnkar Edenlerin Hali
Ayetlerde kafirlerin ölüm anında ve sonrasında başlarına gelecek hal, azarlama ve uyan yoluyla açıklanmaktadır: Kafir bir kimseye ölüm geldiğinde korku ve pişmanlık duyarak Allah'tan kendini, iyi ameller işleyerek kaybettiği fırsatları telafi etmesi için tekrar hayata döndürmesini diler, fakat artık bunun ona hiçbir yararı olmaz, söyledikleri sözler havada kaybolup gider. Çünkü onunla dönüş arasında Allah insanları kabirlerinden diriltip çıkarıncaya kadar bir engel konmuştur. Sûr üfürülüp de insanlar kabirlerinden çıktıkları zaman aralarındaki bütün soy ve akrabalık bağlan kesilir, insanlar için o vakit sadece amelleri vardır. Hiçbir kimse, kimseden, aralarındaki soy ve akrabalık bağları ne kadar kuvvetli olursa olsun yardım isteyemeyecektir. Sadece tartılan iman ve amellerle ağır gelen kimseler kurtulup saadete ereceklerdir. Tartıları inkar ve kötü amel sebebiyle hafif gelenlerse, hüsrana uğrayıp cehennemde ebedî kalacaklardır; ateş onla-nn yüzlerini yakıp kavuracak ve onun şiddetinden dudakları büzülüp çekilecek, dişleri dışarı çıkıp sırıtacaktır.
Ayetlerin üslup ve konu bakımından öncekilerle bağlantısı açıkça gözükmektedir. Ayetlerde kafirlere yapılan uyan oldukça ürkütücüdür. Ayetler, vakit geçip fırsat kaçmadan evvel onları inkarlarından vazgeçirmeyi hedeflemektedir.[65]
105- Ayetlerim size okunurdu da siz anları yalanlardınız değil mi?
106- Dediler ki: "Rabbimiz bahtsızlığımız bizi yendi. Biz sapık bir topluluk olduk".
107- Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (inkara) dönersek, artık gerçekten zalim kimseler oluruz.
108- Buyurdu ki "Sinin orada, bana bir şey söylemeyin!"
109- Çünkü gerçekten benim kullarımdan bir grup: "Rabbimiz, iman ettik, sen artık bizi bağışla ve bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayiriısısın derlerdi de"...
110- Siz onlarla alay ederdiniz; öyleki, size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüp duruyordunuz.
111- Bugün ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar, 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenlerdir.
Allah'ın İnkar Edenlere Cevabı
Bu ayetlerde Allahu Teâla ile kafirler arasında geçeceği farzedilen diyalog anlatılmaktadır. Allah (c) onlara ateşe girmelerinden sonra azarlayıcı bir üslupla hitab buyurur: İçine düştükleri durum, kendilerine her okuduğunda O'nun ayetlerini yalanlamalarından değilse, nedendir öyleyse? Onlar da: Günah ve kötülük işleme ruhu kendilerini mağlup etliğinden dolayı doğru yoldan saptıkları yönünde cevap verecekler ve tevbclc-rini ilan ederek ateşten onları çıkarması için yalvaracaklar; bundan sonra tekrar zuhne-dici olarak dönerlerse azabın en şiddetlisini hak etmiş olacaklarını söyleyeceklerdir. Allah (c) da onlara: Sinin, sesinizi çıkarıp benimle konuşmayın buyurarak isteklerini red-dedecektir. Bunun sebebi, saîih, ihlash kullarımdan bir grup bana yönelip, sadece benden af ve rahme! istediklerinde siz onları alay ve eğlence konusu ediniyor ve onlara gülüyordunuz. Buna o kadar daldınız ki beni hatırlamayı unuttunuz. Bugün de ben onları, imanları ve salih amel işlemeleri üzerinde sebat etmelerinden ve sizden gelen eziyetlere, alaylara karsı sabretmelerinden dolayı mükafatlandırdın?. İşte kurtuluşa erenler, saadete ulaşanlar onlardır.
Ayetler önceki üslup ve konunun devamı mahiyetindedir. Ayetlcrdcki uyan ve kınama oldukça kuvvetli ve susturucudur. Ayetler kafirlerin kalplerinde korku ve dehşet uyandırarak, daha dünyadaki fırsat ellerindeyken inkarlarından vazgeçmelerini sağlamayı amaçlamakta, bununla birlikle de nıü'minlcri, özellikle de kafirlerin alay ve aşağılamalarına konu olan fakir ve yoksulları överek onları teskin edip müjdelemekledir. Daha önce örnekleri geçen birçok ayette de bu hususlar anlatılmıştır.
Bazı müfcssirlcr[66], "... bahtsızlığımız bizi yendi" cümlesi hakkında: Allah'ın onların Üzerine takdir ettiği bahtsızlığın kastedildiğini söylemişlerdir. Fakat, ayetlerin ruhu ve muhtevası bu yorumu doğrulamadığı gibi, Allah'ın insanlara hayır ve şer yolunu gösier-dieini, onlara, aralarındaki farkı anlayarak seçme kabiliyetini de verdiğini ifade eden muhkem Kuran açıklamaları da bunu desteklemektedir. Bunu birçok münasebetlerde açıklamıştık.[67]
112- Ve buyurdu: "Yeryüzünde yıl sayısı olarak ne kadar kaldınız?"
113- Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor".
114- Buyurdu ki: "Sadece az bir zaman kaldınız, keşke , bilseydiniz!"
115- Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi rfri sandınız?
116- Hak Melik olan Allah pek yücedir. O'ndan başka i-lah yoktur; O, Kerîm olan Arş'ın sahibidir.
Dünya Hayatı Çok Kısadır
Ayetlerde sözkonusu diyalogun anlatımına devam edilmektedir: Çok yakında Allah kafirlere dünyada kaldıkları süreyi soracak; onlar da kaldıkları sürenin kendilerine bir gün veya günün bir kısmı kadar geldiği, bunu sayı sayan, hesap yapanlara sormasının daha iyi olacağı yönünde cevap vereceklerdir. Bunun üzerine Allah onlara cevap olarak, eğer akıllarını kullanıp düşünselcrdi, kaldıkları sürenin gerçekten çok kısa olduğunu anlarlardı buyuracaktır. Yine onlara o zaman, O'na dönmeyecekleri, huzurunda durmayacakları yönünde sahip oldukları yanlış zanianndan, yine Allah'ın sadece eğlendiği, kendilerini yaratmakla herhangi bir gaye ve hikmet gözetmediği yönündeki yanlış düşüncelerinden onlara soracaktır. Halbuki Allah eğlenceden, boş işlerden uzak ve yücedir. O gerçekten hükümdardır; sadece hakkı açıklar, sadece hakkı yapar, yaptıklarından ve karaflarından sadece hakkı amaçlar. O kerim olan Arş'ın Rabbidİr, kâinatta mutlak tasarruf sahibidir.
Ayetler önceki üslup ve konuyu devam ettirmektedir. Diyalogun bu kısmı, kafirlerin güçlerine aldanarak dünyada geçirdikleri sürenin çok basit ve değersiz olduğunu açıklamaktadır. Ayetler, yaşadıkları bu dünya hayatından başka bir yaşam olmadığı ve kâinatın var edilmesinin ardında hiçbir hikmet ve gayenin bulunmadığı yönündeki zanlann-dan dolayı kafirleri etkili bir biçimde kınamaktadır. Önceki ayetlerdeki gibi, kalplerinde korku uyandırıp tavırlarından vazgeçmelerini sağlamayı amaçlamakta ve bunun yanında da ahirete iman gerçeğini, hikmete, adalete ve hakka uygunluğunu te'yid etmektedir.[68]
117- Kim Allah ile beraber, varlığını kanıtlayacak hiçbir delil bulunmayan bir ilaha taparsa, onun hesabı Rabbinin yanındadır. Şüphesiz inkar edenler kurtuluşa eremezler.
118- De ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın".
Allah'a Ortak Koşanlar Kurtuluşa Eremez
Birinci ayette Allah'la birlikte başka bir ilaha tapan, O'na başkasını delilsiz olarak sığınmada ve ibadette ortak kılan herkes uyarılmaktadır. Böyle yapanların hesabını Allah görecektir ve onlar kesinlikle kurtuluşa eremeyeceklerdir. İkinci ayette ise Peygam-ber'e Allah'tan af ve rahmet dilemesi emredilerek, O'nun rahmet ve kemal sıfatını, acıyanların en hayırlısı olduğunu ikrar etmesi de istenmektedir.
Birinci ayet, kafirlerin tavırlarını ve sözlerini anlatan önceki üslubun, ayetler zincirinin sonuncusu olarak gelmiş, onları uyararak tehdit etmiştir. Aynı zamanda her iki ayet de sûre ayetlerinin sonucunu oluşturmaktadır. Geçen sûrelerin bir çoğunun sonunda yer alan alışılmış özellik burada da korunmaktadır. Son ayet, makamı ve kullanılışı itibarıyla mükemmel bir talebi ortaya koymaktadır.
Bilinen bir şeyi tekrar hatırlatmak babından söylenecek bir husus da, "varlığını kanıtlayacak hiçbir delil bulunmayan" ifadesinden belki, varlığını kanıtlayabilecek bîr delilin bulunabileceği bir ortağın olması, anlamı çıkabilir. Ancak bu, üsluba uygunluk açısından kulanılmış bir ifadedir. Bununla birinci olarak; buna hiçbir şekilde delil bulunamayacağı vurgulanmıştır. İkinci olarak da: Şiddetli bir kınama hedeflenmiştir. Çünkü müşriklerin ortak koşmaları, hak ve mantığa uygun hiçbir delile dayanmamaktadır. Bu Üslup çokça tekrarlanmış, örnekleri de daha önce geçmiştir.[69]
[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/1161.
[2] el-Lağv Söz ve işlerden faydalı olmayan herşey.
[3] el-Adûn Düşmanlık yaparak sınırı aşanlar.
[4] Bkz. İbn Kesir tefsiri; Tâc, c.4, s.162, Tefsir bölümü.
[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/162-163.
[6] Sûredeki birinci ayet inkar edenleri, Allah'ın yolundan engelleyip alıkoyanlar olarak vasfetmiştir. İşte bu vasıf, bu ayetin emrettiği savaşı gerekli ve haklı kılmıştır.
[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/163-165.
[8] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/166.
[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/166.
[10] Seb'u tarâik Kinaye yoluyla yedi kat gök kastedilmiştir. Bir kısmının bir kısmı üzerinde olmasından, peşpeşe sıra halinde oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim Mülk sûresinde tasvir daha açık bir ifadeyle yapılmıştır: "O yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı."
[11] Şeceraten tehrucü min tûr-i sînâ Alimlerin çoğuna göre kastedilen, zeytin ağacıdır.
[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/168.
[13] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/168.
[14] Yetefaddalü aieyküm Burada, "sizin üzerinize lütufta bulunur gözükerek başınıza geçmek istiyor" anlamındadır.
[15] Bİa'yüninâ ve vahyinâ Korumamız, inayetimiz ve yönlendirmemiz altında...
[16] künnâ le mübtelîn Yaptığımızla sadece insanları denemek istedik.
[17] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/170-171.
[18] Etrafnâhumfî'l-hayâti'd-dünya Kinaye yoluyla liderler ve zenginler kastedilmiştir.
[19] Heyhâte heyhat "Bu ne kadar uzaktır" anlamındadır.
[20] es-Sayha Allah'ın azabından kinayedir; mânânın bütünü budur.
[21] Gusâen Selin taşıdığı kuru otlar, düşen ağaç yapraklan ve kırık dallardır. Kelime, kinaye yoluyla onların Allah'ın azabından sonra uğradıkları yıkım ve yok olmayı ifade etmektedir.
[22] Ce'alnâhüm ehâdîs Onları, kendilerinden sonra gelen insanların anlattıkları ibret alınacak hadiseler yaptık.
[23] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/173.
[24] Kavmen âlîn Kendilerine gelen peygamberlere karşı büyük-lenenler anlamındadır.
[25] Âbidûn Boyun eğenler, kölelik yapanlar.
[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/174.
[27] Maîn Kaynayan, bir yere dökülüp akmayan su.
[28] er-Rabve Yüksek mekanda mesire yeri, yayla.
[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/174-175.
[30] Bkz. Beğavi tefsiri.
[31] İbn Kesir tefsiri; Bkz. Tâc, 0.4, s. 163.
[32] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/175-176.
[33] Zübüran "Parça parça". Kelimenin buradaki anlamı; gruplar veya cemaatlerdir.
[34] Gamratühum Cahillikleri veya gafletleri, yahut şaşkınlıkları...
[35] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/177-178.
[36] Tâc, c.4, Tefsir bölümü, s.163.
[37] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/178-179.
[38] Â'mâlün min dûni zâlik Allah'ı razı eden ve daha Önce zikredilen amellerden başka ameller.
[39] Hüm lehâ âmilûn Zemahşeri'nin dediğine göre mânâ, "Onlar bunları yapmaya alışmışlardır" şeklindedir. Bu yorum isabetli olup, ayetlerin ruhu ve ifadesiyle de uyuşmaktadır.
[40] Yece'rûn Felaketten dolayı bağırırlar, feryadı basarlar.
[41] Sâmiran "Semer"; yaranların karşılıklı sohbet ederek eğlenceyle, şakayla geceyi geçirmeleridir. "Sâmir" ise sohbetle, eğlenceyle geceyi gc çiren kimsedir.
[42] Tehcürûn Bir kısım müfessirlerin söylediklerine göre, "terk etmek, ihmal etmek" anlamında olan "Hecr" kelimesinden gelmektedir. Bir kısım müfessİrlere göre ise "Hücr" kelimesinden türemiş olup; kötü, çirkin sövgü, hezeyan anlamına gelir. Ayet her iki mânâyı da taşıyabilir, içerebilir.
[43] İbn Kesir, Beğavi, Hâzin, Tabresi ve Zemahşeri tefsirleri.
[44] İbn Kesir, Beğavi, Hâzin, Tabresi ve Zemahşeri tefsirleri.
[45] Bkz. Beğavi tefsiri.
[46] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/180-181.
[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/182.
[48] Hâzin, Beğavi. İbn Kesir tefsirleri.
[49] Nesefî tefsiri.
Nesefî tefsiri.
[50] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/182-184.
[51] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/184.
[52] İstekana Zayıflıklarını kabul edip itaat etmeleri, boyun ej meleri.
[53] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/185-186.
[54] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/186-187.
[55] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/187.
[56] Yücîru Kendisine sığınıp yardım isteyeni himaye edip koruyor.
[57] La yücâru aleyh Hiç kimse O'nun üzerine gazap ettiği kimseye yardım etmeye, onu korumaya cüret edemez.
[58] Feennâ tüsharûn Nasıl aldanıyorsunuz da, hakikatleri terkedip evhama, hayallere kapılıyorsunuz?
[59] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/188-189.
[60] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/189.
[61] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/190.
[62] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/191-192.
[63] Lâ yelesâelûn Onlardan hiçbirisi, hiçkimseden ne destek, ne de yardım isteyebilir.
[64] Kâlihûn "Külûh": Öfke halinde veya korku halinde dudakların büzülerek dişlerden geri çekilmesi ve dişlerin dışarıda kalması durumu.
[65] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/193.
[66] Beğavi. Hâzin. İbn Kesir tefsirleri.
[67] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/194-195.
[68] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/195-196.
[69] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/196-197.
İslami Okul Okulların En Önemlisi