Tefsir Kulliyati - 4. Sayfa - 024Nur
24- NÛR SÛRESİ
Sûrenin tamamı Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur, yani içinde hiç Mekkî âyet bulunmamaktadır. Ebu Hayyân bu hususta icmâ olduğunu kaydeder.
Ancak Kurtubî'den, 58. âyeti olan "Ey iman edenler, ellerinizin altında o-lan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginlik çağına gelmemiş olanlar sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra yanınıza girmek istediklerinde üç defa izin istesinler..." âyetinin Mekke'de nazil olduğu rivayet edilmiştir.[1]
3. Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu, mü 'minler üzerine haram kılınmıştır.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebinde başlıca üç rivayet vardır ve üçünün de müfâdı birdir. Şöyle ki:
l. Amr ibn Şuayb'in babasından, onun da dedesinden rivayetinde o şöyle anlatıyor: Mersed ibn Ebî Mersed Kennâz el-Ganevî adında birisi vardı. Mekke'deki esirleri (kurtarıp veya kaçırıp) Medine'ye götürürdü. Mekke'de onun dostu olan Anâk adında bir fahişe vardı. Bir keresinde Mersed bir esire, onu Medine'ye götürmeyi va'detmişti. Hadisenin bundan sonrasını Mersed kendisi şöyle anlatmış:
Ay aydınlığı bir gecede Mekke'ye geldim. Bir duvarın gölgesine saklandım. Anâk da oradan geçiyormuş, benim gölgemi görmüş, yaklaşınca da tanımış. "Sen Mersed misin?" diye sordu, ben: "Evet, ben Mersed." dedim. "Merhaba, hoş geldin, gel bu gece bizim yanımızda kal." dedi. Ben: "Ey Anâk, Allah zinayı haram kıldı." dedim. Birden: "Ey çadır ahalisi bu adam esirlerinizi Medine'ye kaçırıyor." diye bağırmaya başladı. Ben kaçtım, sekiz kişi peşime düştüler. Dağa yöneldim ve bir mağara bulup saklandım. Ta başucuma kadar geldiler. Hattâ birisi başıma işedi de başım sırılsıklam oldu. Ama Allah onları kör etti de beni göremediler, dönüp gittiler. Ben de o kurtarıp Medine'ye götürme sözü verdiğim esire vardım, onu yüklenip Medine'nin yolunu tuttum. Ağır bir adamdı. Mekke dışında İzhir (bir rivayette Erâk) denilen mevkide sırtımdan indirip bağlarını çözdüm, bazan taşıdım, bazan yürüyebildi, nihayet Medine'ye geldik. Ben Rasûl-i Ekrem (sa)'in yanına varıp: "Ey Allah'ın elçisi, Anâk'ı nikâhlıyayım, onunla evleneyim mi?" diye sordum. Hz. Peygamber (sa) susup cevap vermediler de sonunda “Zina eden erkek, sina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zine eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz." âyeti indi ve Allah'ın Rasûlü (sa): "Ey Mersed, zina eden erkek ancak bir zinakâr kadını veya müşrik bir kadını nikâhlar, zinakâr bir kadınla da ancak zinakâr veya müşrik bir erkek nikahlayıp onunla evlenir." buyurdular.[2] Hadisin Ebu Davud ve Neseî'deki rivayetinde Hz. Peygamber (sa)'in Mersed'e âyet-i kerimeyi okuduktan sonra: "Onu nikahlama, onunla evlenme." buyurduğu da belirtilmektedir.[3]
Suyûtî, Anâk ile evlenmek isteyen kişinin Mezîd adında birisi olduğunu, bunun, Enbâr'dan Mekke'ye mal getirdiğini ve Anâk ile evlenmek üzere Hz. Peygamber (sa)'den izin istediğini, Efendimiz (sa)'in "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz..." âyet-i kerimesi nazil oluncaya kadar kendisine olumlu ya da olumsuz bir cevap vermediğini, bu âyet-i kerimenin nüzulü ile de kendisine "Ey Mezîd, onunla evlenme." buyurduğunu kaydederken bu anlamdaki hadisin Ebu Davud, Tirmizî, Neseî ve Hâkim tarafından tahric edilmiş olduğunu da belirtmektedir.[4]
İbn Abbâs'tan bu hadisenin Bakara, 221 âyetinin nüzul sebebi olduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre Mersed'in Anâk'la evliliğine kadının fahişe olması değil müşrik olması engeldir.
2. İkrime ise âyet-i kerimenin nüzul sebebini biraz daha genişletir ve şöyle anlatır: Ayet-i kerime, Mekke ve Medine'de açıktan fuhuş yapan zinakâr kadınlar hakkında nazil oldu. Bunların sayıları pek çok olmakla birlikte dokuz tanesi çok meşhur idiler ve kapılarında bayrakları olup halk onların bayraklarını bilirlerdi. Bunlar: es-Sâibn ibnu's-Sâib el-Mahzûmî'nin cariyesi Ümmü Mehdûn, Safvân ibn Ümeyye'nin cariyesi Ümmü Ğalîz, el-As ibn Vâil'in cariyesi Hayye el-Kıbtıyye, İbn Mâlik ibn Umsele ibnu's-Sebbâk'in cariyesi Mirye, Süheyl ibn Amr'ın cariyesi Celâle, Amr ibn Osman el-Mahzûmî'nin cariyesi Ümmü Süveyd, Zem'a ibnu'l-Esved'in cariyesi Şerife, Hişâm ibn Rabîa'nın cariyesi Karine ve Hilâl ibn Enes'in cariyesi (Fertenâ?). Cahiliye devrinde bu kadınların evlerine "meyhane" adı verilirdi. Bunların evlerine müslüman olsun, müşrik olsun ancak zinakâr erkekler girip çıkardı. Müslümanlardan bazı kimseler[5] onların kazançlarıyla geçinmek maksadıyla bu kadınlarla evlenmek istediler ve gelip bu hususta Hz. Peygamber (sa)'den izin istediler de Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi ve mü'minlere onlarla evlenmeyi yasaklayıp bu kadınları onlara haram kildi.[6]
3. Abdullah ibn Ömer'den gelen bir rivayette ise bu âyet-i kerimenin nüzulü bu zinakâr kadınlardan sadece Ümmü Mehdûn ile alâkadardır. Bu kadın açıktan fuhuş yapar ve kendisiyle evlenmek isteyecek birisi çıkarsa onun nafakasını kendisinin karşılamasını şart koşar (sana ben bakacağım, derdi). Müslümanlardan birisi bu kadınla evlenmek istedi ve gelip bu isteğini Hz. Peygamber (sa)'e söyledi de bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[7] Abdullah ibn Amr'dan gelen bir rivayette de bu kadının adı Ümmü Mehzûl olarak verilmektedir.[8]
4. îffetli, hür kadınlara iftira atan, sonra da dört şâhid getiremiyenlere seksen değnek vurun ve ebediyyen onların şâhidliğini kabul etmeyin. İşte onlar /âşıkların ta kendileridir.
Bu âyet-i kerime, Buhârî'nin Sahîh'inde işaret edildiği üzere Uveymir'in karısı hakkında nazil olmuştur.
Ancak Saîd ibn Cübeyr'den, tfk hadisesi üzerine nazil olduğu da rivayet edilmiştir.[9]
6. Eşlerine zina isnad edip de kendilerinden başka şahidleri olmıyanlarm şahidliği; kendisinin sâdıklardan olduğuna dair dört kere Allah 'ı şahid tutmasıdır.
7. Beşincisi ise "Eğer yalancılardan ise Allah 'in lanetinin kendi üzerine olması "dır.
8. "Kocasının yalancılardan olduğuna " dair dört kere Allah 'ı şahid tutması kadından azabı (zina haddini) savar.
9. Beşincisi ise "Kocası sâdıklardan ise kendisinin Allah 'in gazabına uğraması "dır.
10. Ya üzerlerinizde Allah 'in lûtfu ve rahmeti olmasaydı (haliniz nice olurdu?). Gerçekten Allah Tevvâb'dır, Hakim 'dir.
Bu âyet-i kerimeler, mülâ'ane ya da Li'ân âyetleri denilir ki eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka bu zinaya şahidlik edecek başka şahid bulamryan karı koca için bir çıkış yolu olarak li'ân usûlünü getiren âyet-i kerimelerdir. Bunların nüzul sebebi muteber hadis mecmualarında, siyer kitablarında ve hemen bütün tefsirlerde yer almaktadır. Ancak bazı rivayetlerde Ansar'dan birisi hakkında, bazı rivayetlerde Uveymir hakkında, diğer bazılarında da Hilâl ibn Ümeyye hakkında anlatılmaktadır. Şöyle ki:
1. Abdullah ibn Mes'ûd'dan rivayette o şöyle anlatıyor: Bir cuma gecesi mescid-i nebevîde oturuyorduk. Ansardan bir adam geldi ve: "Bir adam (veya bizden birisi) karısının yanında yabancı bir erkek bulsa da bunu konuşsa (karısının o adamla zina ettiğini söylese) ona hadd-i kazf uygularsınız, öldürse (kısasen) onu öldürürsünüz, sussa bu sefer de (karısına ve zina ettiği o yabancı erkeğe) kin dolu olarak susacaktır. Allah'a yemin ederim ki sabaha çıkınca bunu Rasûlullah (sa)'a soracağım." dedi. Ertesi gün olunca Rasûİullah (sa)'a geldi, sordu ve: "Bir adam karısıyla birlikte yabancı bir adamı bulsa da konuşsa (o-nunla zina ettiğini söylese) ona hadd-i kazf uygularsınız, onu öldürse kısasla öldürürsünüz, sussa kin ve gayz dolu olarak susar." deyip "Ey Allahım bunun hükmünü beyan et." diye dua etmeye başladı ve bunun üzerine Hân âyeti (yani) "Eşlerine zina isnad edip de kendilerinden başka şahidleri olmıyanların şahidliği..." âyetleri nazil oldu ve insanlar içinde işte o adam bu durumla müptelâ oldu. O ve karısı Rasûlullah (sa)'a geldiler ve (O'nun huzurunda) lânetleştiler (aralarında liân uygulandı). Adam dört kere doğru sözlülerden olduğuna dair Allah'ı şahid göstererek şehadette bulundu. Beşinci şehadette "Eğer yalancılardan ise Allah'ın laneti üzerine olsun." diye lanette bulundu. Lanette bulunmak üzere (beşinci şehadette kocası doğru sözlülerden ise Allah'ın laneti (gazabı) kendisi üzerine olsun diyerek şehadette bulunmak üzere) hazırlanırken Rasûlullah (sa): "Yeter, sus." buyurduysa da kadın şehadette ısrar ile beşinci şehadette bulundu.
Kadın arkasını dönüp giderken Rasûlullah (sa): "Herhalde doğuracağı çocuk siyah ve kıvırcık saçlı olacaktır." buyurdular. Kadın tam bu niteliklerde bir çocuk doğurdu.[10]
2. Sehl ibn Sa'd'den rivayete göre Uveymir bir gün Aclân oğullarının efendisi Asım ibn Adiyy'e gelmiş ve demiş ki: "Karısıyla birlikte yabancı bir erkeği bulan kişi hakkında ne dersiniz? Onu öldürsün de (kısasla) onu öldürür müsünüz, yoksa ne yapsın? Bunu Allah'ın Rasûlü (sa)'ne benim için sorar mısın?" Bunun üzerine Hz. Peygamber (sa)'e gelen Asım: "Ey Allah'ın elçisi..." diye söze başlayıp soruyu sormuş, ancak Hz. Peygamber (sa) bu sorudan hoşlanma-yıp cevap vermemiş. Dönüp geldiğinde Uveymir sorusunun cevabını almak umuduyla Asım'ın yanına gelmiş. Asım: "Allah'ın Rasûlü (sa) bu sorudan hoşlanmadığı gibi kınadı da." demiş. Uveymir: "Vallahi bundan vazgeçmiyeceğim ve gidip Rasûlullah (sa)'a soracağım." deyip Hz. Peygamber (sa)'e gelmiş ve: "Ey Allah'ın elçisi, bjr kişi, karısının yanında yabancı bir erkek bulsa onu öldürsün ve siz de (kısasla) onu öldürür müsünüz, yoksa ne yapsın?" diye sormuş. Rasûl-i Ekrem: "Allah, sen ve karın hakkında Kur'ân indirdi." buyurup ikisine Allah'ın, Kitab'ında tarif ettiği şekilde mülâ'anede bulunmalarını emretmiş ve onlar da liânlaşmışlar. Liândan sonra Uveymir: "Ey Allah'ın elçisi, bundan sonra ben bu karıyı tutsam (nikâhım altında ve evimde yanımda) tutsam ona zulmetmiş olurum." deyip karısını boşamış ve o ikisinden sonra Hân yapan eşler hakkında bu bir yol olmuştur. Allah'ın Rasûlü (sa): "Bakın (kadının ne doğuracağını gözetleyin), eğer siyah, göz bebekleri koyu siyah, kalçaları ve baldırları iri bir çocuk doğurursa bilin ki Uveymir doğru söylemiştir. Şayet kırmızımsı, kızılca bir böceğe benzer bir çocuk doğurursa bilin ki Uveymir karısı hakkında yalan söylemiş, ona iftira etmiştir." buyurdular. Kadın, Rasûlullah (sa)'ın Uveymir'in doğru söylemiş olduğunu tasdik edici olarak bildirdiği niteliklerde bir çocuk doğurdu. Bu çocuk daha sonraları (Araplarda âdet olduğu üzere babasına nisbetle değil), annesine nisbetle çağrılırdı.[11] Ayrıntılarda küçük farklarla hadisi Müslim de Sehl ibn Sa'd es-Sâ'idî'den rivayetle tahric etmiştir.[12] İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette Uveymir'in karısının adı Havle bint Kays olarak verilmektedir.[13] Kelbî rivayetiyle yine İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette bu musibetin Asım ibn Adiyy'in başına geldiği ve karısı ile Şerik ibn Sehmâ'ı zina halinde gördüğü[14] nakledilmişse de doğrusu ve sahih olanı yukarda verdiğimiz veçhile musibetin Asım'in değil, amcasının oğlu olan Uveymir'in başına gelmiş olmasıdır.
3. İbn Abbâs'tan rivayette o şöyle anlatıyor: Hilâl ibn Ümeyye, Hz. Peygamber (sa)'in huzurunda karısının Şerik ibn Sehmâ' ile zina ettiği iddiasında bulunmuştu. Rasûlullah (sa): "Ya delil getirirsin ya da zina iftirası cezasını sırtında bulursun (ya bu iddiana dört şahid getirirsin, ya da sana zina iftirası cezasını uygularım.)" buyurdular. Hilâl: "Ey Allah'ın elçisi, bizden birisi karısının üzerinde yabancı bir erkek bulacak, sonra da onları o halde bırakıp delil (şahid) aramıya mı gidecek?!" dediyse de Hz. Peygamber (sa): "Ya delil getirirsin, ya da zina iftirası cezasını sırtında bil." buyurdular. Hilâl: "Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki ben doğru söylüyorum ve Allah, benim sırtımı zina iftirası cezasından kurtaracak bir şey mutlaka indirecektir." dedi ve hemen akabinde Cibril geldi ve Hz. Peygamber (sa)'e "Beşincisi ise "Kocası sâdıklardan ise kendisinin Allah'ın gazabına uğraması"dır."a kadar olmak üzere "Eşlerine zina isnad edip de kendilerinden başka şahidleri olmıyanların şahidliği; kendisinin sâdıklardan olduğuna dair dört kere Allah'ı şahid tutmasıdır...." âyet-i kerimelerini indirdi. Rasûlullah (sa)'tan vahy inme hali kalkınca HilâPin karısına haber gönderip çağırttı. Hilâl de geldi ve "Karısının zina ettiğine" dair şehadette bulundu. Rasûlullah (sa): "Allah biliyor ki ikinizden birisi yalan söylüyor; ikinizden tevbe eden yok mu?" buyuruyordu. Sonra kadın kalktı ve "zina etmediğine ve kocasının yalancılardan olduğuna" dair şehadette bulundu. Beşinci şehadete gelmişti ki onu durdurdular ve: "Dikkat et, bu beşinci şehadet Allah'ın gazabını sana vacip kılıcıdır." dediler. İbn Abbâs der ki: "Kadın şöyle bir kekeledi, döndü; biz, şehadetinden dönecek, vazgeçecek zannettik ama o: "Bundan sonraki günlerde elbette kavmimi rüsvay etmiyeceğim." dedi ve beşinci şehadeti de yaptı.
Rasûlullah (sa): "Bakın, bu kadını gözetleyin; eğer gözleri sürmeli, kalçaları dolgun ve baldırları iri bir çocuk doğurursa bu çocuk Şerîk ibn Sehmâ'dandır." buyurdu ve kadın Hz. Peygamber (sa)'in bu tarifine uygun bir çocuk doğurdu da Efendimiz (sa): "Şayet Allah'ın kitabından geçenler (Hân ile ilgili âyetlerin hükmü) olmasaydı benim için ve o kadın için başka bir durum olurdu (onu recmedardim.)" buyurdular.[15]
Hafız Ebu Ya'lâ'nın Enes ibn Mâlik'ten rivayeti biraz daha ayrıntılı olmakla birlikte bu ayrıntılarda bazı farkları ihtiva etmektedir. Bu rivayette Hz. Peygamber (sa), Hilâl'in karısının doğuracağı çocuğu gözetlemelerini emredip: "Eğer kıvırcık saçlı, ince baldırlı bir çocuk doğurursa bu çocuk Şerîk ibn Sehmâ'dan; beyaz, organları uzun ve tam, gözleri bozuk bir çocuk doğurursa bu çocuk Hilâl ibn Ümeyye'nindir." buyurduğu ve kadının, kıvırcık saçlı, ince baldırlı bir çocuk doğurduğu belirtilmektedir.[16]
İmam Ahmed de hadiseyi İbn Abbâs'tarç daha geniş olarak şöyle nakletmektedir: "İffetli ve hür kadınlara zina isnadında bulunan, sonra da buna dört şahid getiremiyenlere seksen sopa vurun ve ondan sonra da onların şahitliğini ebediyyen kabul etmeyin." âyet-i kerimesi nazil olduğunda Ansar'ın efendisi Sa'd ibn Ubâde: "Ey Allah'ın elçisi, aynen böyle mi nazil oldu?" diye sordu. Rasûlullah (sa): "Ey Ansar topluluğu, efendinizin ne söylediğini işitmiyor musunuz?" buyurdular. Onlar: "Ey Allah'ın elçisi, onu ayıplama, muhakkak ili o çok kıskanç bir adamdır, bu yüzden bakire olmiyan hiçbir kadınla evlenmemiş ve kadınlarından hiçbirini boşamamıştır. Onun kıskançlığının şiddetinden bizden hiç kimse onun boşayacağı bir kadınla evlenmeye cesaret edemez." dediler. Sa'd: "Ey Allah'ın elçisi, Allah'a yemin olsun kî ben, bunun hak ye Allah'tan olduğunu biliyorum. Fakat ahmak bir kadının bacakları arasına (onunla zina halinde) oturmuş bir adam bulacağım ve benim; dört şahid getirinceye kadar onu hareket ettirme, yerinden ayırma hakkım olmtyacak. Allah'a yemin olsun ki ben ona dört şahid getirmeden önce o adam işiniıbitirir, ihtiyacını giderir. İşte ben buna çok şaştım." dedi.
Bunun üzerinden çok geçmeden Tebük gazvösine katılmıyarak özürsüz o-larak geri kalması ve bunu gelip Hz. Peygamber (sa)'e itiraf etmesi üzerine gelişen olaylardan sonra tevbesi kabul edilen üç kişide^ biri olan Hilâl ibn Ümeyye geldi. Gündüz çalıştığı arazisinden gece evine geldiğinde karısının yanında yabancı bir erkek bulmuş; zina ettiklerini gözleriyle görmüş, kulaklarıyla işitmiş; sabaha çıkıncaya kadar da ona dokunmamış. Sonra iabah olunca da Rasûlullah (sa)'a gelip: "Ey Allah'ın elçisi, gece aileme geldin^ onun yanında yabancı bir erkek buldum; zina ettiklerini gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim." dedi.
Rasûlullah (sa), onun getirdiği bu haberden htşlanmayıp sert davrandı. Ansar toplanıp: "Sa'd ibn Ubâde'nin söylediği musibet işte şimdi başımıza geldi. Rasûlullah (sa) şimdi Hilâl ibn Ümeyye'ye zina iftirası cezası olan sopalan attırır, sonra da şahitliğini insanlar arasında iptal edip ^ok sayar." dediler.
Hilâl: "Allah'a yemin ederim ki ben, Allah'ın, bana bundan bir çıkış yolu koyacağını umarım." deyip şöyle devam etti: "Ey Allah'ın elçisi, getirdiğim haberden ötürü bana sert davrandığını görüyorum. Allah'a yemin olsun ki O, benim doğru olduğumu biliyor."
Allah'a yemin olsun ki Rasûlullah (sa), ona zina iftirası haddinin uygulanmasını emretmeyi istiyordu ki birden Rasûlullah (sa)'a vahy gelmeye başladı.Ashabı, ona vahy indiği zaman bunu yüzünün değişmesinden, bulanmasından bilirlerdi. Vahy bitinceye kadar sustular. "Eşlerine zina isnad edip de kendilerinden başka şahidleri olmıyanların şahidliği; kendisinin sâdıklardan olduğuna dair dört kere Allah'ı şahid tutmasıdır...." âyetleri nazil oldu ve Rasûlullah (sa)'tan vahy inme hali kalkınca: "Ey Hilâl, müjde; Allah, senin için bir ferahlık ve çıkış yolu kıldı." buyurdular. Hilâl: "Zaten ben de Rabbımdan bunu umuyordum." Dedi.[17]
Rasûlullah (sa): "Kadına haber gönderin, gelsin." buyurdular ve kadın geldi. Allah'ın Rasûlü (sa) her ikisine de âyetleri okuyup onları uyardı, âhiret azabının dünya azabından (zina edenlere dünyada verilecek cezadan) daha şiddetli olduğunu haber verdi. Hilâl: "Ey Allah'ın elçisi, Allah'a yemin ederim, ona karşı, onun hakkında doğru söyledim." dedi. Kadın da: "Yalan söyledi." dedi. Rasûlullah (sa): "Aralarında liân yapınız." buyurdular. Hilâl'e: "Kalk, karının zina ettiğine dair şehadet et." denildi. Karısının zina ettiğine ve kendisinin doğru sözlülerden olduğuna dair Allah'ı şahid tutarak dört kere şehadette bulundu. Beşinciye geldiğinde ona: "Ey Hilâl, Allah'tan kork; dünya azabı (zina iftirası sebebiyle sana dünyada verilecek ceza) âhiret azabından daha hafiftir. Bu beşinci şehadetle, eğer şehadetinde yalancı isen âhiret azabını kendine vacip kılıyorsun." denildi. "Allah'a yemin ederim ki Allah, bu sebeple bana dünyada zina iftirası cezası vermediği gibi bana âhirette azâb etmiyecek." deyip beşincisinde de: "Eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olması"nı isteyerek şehadet etti.
Sonra kadına: "Onun (kocanın) yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah'ı şahid tutarak şehadet et." denildi. Beşincisine geldiğinde kadına: "Allah'tan kork; muhakkak dünya azabı (zina sebebiyle dünyada verilecek cezanın acısı) âhiret azabından daha hafiftir. Bu beşinci şehadetle azabı kendine vacip kılmış oluyorsun." denildi de kadın şöyle bir durakladı, sonra: "Allah'a yemin ederim ki kavmimi rüsvay ttmiyeceğim." dedi ve "Eğer kocam doğru sözlülerden ise Allah'ın gazabı üzerime olsun" diye beşinci kere şehadette bulundu.
Bu (liândan sonra) Allah'ın Rasûlü (sa), karı-kocanın arasını ayırdı (nikâhlarını feshetti) ve kadında» doğacak çocuğun babasının adıyla çağrılmamasına, doğacak çocuğa zina isnad edilmemesine, kadına veya çocuğuna ;na isnad e-den olursa ona hadd-i kazf uygulanmasına hükmetti. Ayrıca koc^ Imediği ve araları talâk ile ayrılmamış olduğu için de kadının mesken, barındırılma ve geçiminin koca üzerine olmamasına hükmedip buyurdu ki: "Eğer kadın kumral, uylukları etsiz ve ince bıldırlı bir çocuk doğurursa bu Hilâl'indir. Eğer esmer, kıvırcık saçlı, iri yapılı, baldırları büyük ve kalçaları etli bir çocuk doğurursa bu, zina isnadında bulunulan adamındır." Kadın, esmer, kıvırcık saçlı, iri yapılı, baldırları büyük ve kalçaları etli bir çocuk doğurdu. Allah'ın Rasûlü (sa): "Şayet (o Hân'da yapılan) yeminler olmasaydı benimle o kadın hakkında başka bir durum olurdu." buyurdular.
İkrime der ki: (Kadının doğurmuş olduğu) çocuk daha sonra Mısır üzerine emîr oldu. Annesinin ismiyle çağrılır, babasına nisbetle çağrılmazdı.[18] Bu hadis, Ebu Davud tarafından da muhtasar olarak İbn Abbâs'tan rivayetle tahric olunmuştur.[19]
Bu âyet-i kerimenin Hilâl ibn Ümeyye veya Uveymir hakkında nazil olduğuna dair haberleri verdikten sonra Suyûtî der ki: İmamlar bu âyet-i kerimenin Hilâl ibn Ümeyye hakkında mı yoksa Uveymir hakkında mı nazil olduğu konusunda hemfikir değillerdir. Kimisi Hilâl hakkında nazil olduğuna dair rivayetleri tercih ederken kimisi de Uveymir hakkında nazil olduğunu ifade eden rivayeti tercih etmişlerdir. Meselâ Taberî âyet-i kerimenin, karısına Şerîk ibn Sehmâ ile zina isnadında bulunan Uveymir hakkında nazil olduğuna dair rivayeti tercih etmektedir (Kurtubî, age. xn,i23). İki rivayet arasını cem sadedinde olmak üzere bu duruma ilk düşenin Hilâl olduğu, Uveymir'in de başına aynı fitnenin âyet-i kerime nazil olmadan hemen önce geldiği ve dolayısıyla âyet-i kerimenin her ikisinin durumu hakkında nazil olduğunu söyleyenler de vardır. Nevevî bu görüşe meyletmiş Hatîb de ona tabi olmuştur. İbn Hacer de benzer görüşte olup şöyle der: Muhtemeldir ki âyet-i kerime Hilâl ibn Ümeyye'nin başına gelen olay üzerine inmiş. Daha sonra aynı felâket Uveymir'in de başına gelmiş ve âyet-i kerimenin nüzulünden veya Hilâl'in başına gelenden haberi olmıyan Uveymir Hz. Peygamber (sa)'e gelerek durumu hakkında ondan fetva istemiş; Allah'ın Rasûlü (sa) de kendisine daha önce Hilâl hakkında inen âyet-i kerimeyi okumuştur. Kurtubî ise âyet-i kerimenin biri Hilâl olayında, diğeri de Uveymir olayı hakkında iki kere indirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durur. İbn Hacer de âyet-i kerimenin birden çok sebep üzerine nazil olmasını da caiz görmektedir.[20]
4. Bu arada Suyûtî, el-Bezzâr'ın Huzeyfe'den rivayetle tahric ettiği bütün bunlardan farklı ve garip bir rivayete daha yer verir. Bu haberde Huzeyfe şöyle anlatıyor: Allah'ın Rasûlü (sa) bir gün Hz. Ebu Bekr'e: "Ümmü Rûmân'la birlikte bir adam görsen ne yapardın?" diye sormuş, Ebu Bekr: "Elbette ona bir kötülük yapardım." diye cevap vermiş. Bu sefer Hz. Peygamber (sa), Hz. Ö-mer'e dönüp: "Ya sen ey Ömer?" diye ona sormuş. Hz. Ömer: "Allah en âciz olana lanet etsin, elbette o habistir." diye cevaplamış da bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş.[21]
Bütün bu rivayetlerden sonra Liân'a esas olan bu âyet-i kerimelerin nüzul vakti olarak Kurtubî, Hicretin dokuzuncu senesi Şaban ayında Hz. Peygamber (sa)'in Tebük'ten dönüşünden sonrasını göstermektedir.[22]
11. O uydurma haberi (iftirayı) getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şer sanmayın. Tam tersine o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah vardır. Onlardan günahın büyüğünü işleyen o adam yok mu; işte onadır azâb-ı azîm.
12. Onu işittiğiniz vakit mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup "Bu, apaçık bir iftiradır. " demeleri gerekmez miydi?
13. Buna karşı dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki onlar şahidler getiremediler o halde onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.
14. Dünya ve âhirette Allah'ın lûtfu ve rahmeti üzerinize olmasaydı, içine daldığınız o sözlerden dolayı herhalde size çok büyük bir azâb dokunurdu
15. Onu dilinize dolamıştınız ve bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz sanıyordunuz ama o, Allah katında çok büyüktür.
16. Onu duyduğunuz zaman "Bunu söylememiz bize yakışmaz. Hâşâ bu büyük bir iftiradır. " demeniz gerekmez miydi ?
17. Eğer mü'minler idiyseniz buna benzer bir şeye bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.
18. Ve Allah size âyetlerini açıkça bildiriyor. Allah Alîm 'dir, Hakîm 'dır.
19. O mü'minler arasında kötülüğün ve hayâsızlığın yayılmasını arzu edenler var ya; işte onlara, dünyada ve âhirette çok elem verici bir azâb var. Ve Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.
20. Ya Allah'ın, üzerinizdeki lûtfu ve rahmeti olmasaydı haliniz nice olurdu? Ve Allah, gerçekten Rauf'tur, Rahîm'dir.
21. Ey o iman etmiş olanlar, şeytanın adımlarına tabi olmayın. Kim, şeytanın adımlarına tabi olursa (bilsin ki) şeytan, hayâsızlığı, ahlâksızlığı ve münkeri emreder. Şayet Allah'ın, üzerinizdeki lûtfu ve rahmeti olmasaydı hiçbiriniz ebediyyen temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır ve Allah Semî'dir, Alîm'dır.
22. Sizden faziletli ve varlıklı olanlar yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, geçiversinler. Allah 'in sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah Ğafûr'dur, Rahim'dir.
23. İffetli, evli ve bir şeyden habersiz mii'min kadınlara (zina) iftirası atanlar var ya; işte onlar dünyada da, âhirette de lanetlenmişlerdir. Ve onlar için çok büyük bir azâb vardır.
24. O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere şahidlik edeceklerdir.
25. O gün Allah onlara hak olan cezalarını verecektir. Hiç şüphesiz onlar da Allah 'in apaçık hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir.
26. Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara yakışırlar. İyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara yakışırlar. Bunlar, onların söylediklerinden uzaktırlar, ve onlar için mağfiret, bir de cömertçe verilmiş bir rızık vardır.
Bu Nûr Sûresinden 16 âyetin (11-26. âyetler) nüzulüne sebep olan İfk Hadisesi en geniş şekliyle bizzat Hz. Aişe'den rivayetle İbn Hişâm'ın Sîre'sinde hicretin altıncı senesi olayları cümlesinden olarak ve Mustalik Oğulları gazvesi sırasında meydana gelen olaylar arasında anlatılmaktadır. Hz. Aişe şöyle anlatıyor:
Allah'ın Rasûlü (sa) bir sefere çıkmak istediğinde kendisiyle birlikte çıkacak hanımını tesbit etmek üzere hanımları arasında kur'a çekerdi. O, Mustalik oğulları gazvesine çıkacağında hanımları arasında çekilen kur'a bana çıktı ve Rasûl-i Ekrem bu sefere beni götürdü.
O zamanda kadınlar az yemek yerler, et tutmazlar (fazla şişmanlamazlar) ve ağır olmazlardı. Yola çıkmak üzere devem hazırlanınca ben de hevdece girer otururum, sonra birileri gelir hevdeci altından tutar kaldırır, devenin sırtına yükler, iplerini bağlarlar, sonra da devenin başından çekerek beni yola çıkarırlardı.
Allah'ın Rasûlü (sa) bu seferini bitirip dönerken Medine yakınlarında bir yerde konakladık ve gecenin bir kısmını orada geçirdik. Gecenin bir vaktinde yola çıkma emri verildi ve insanlar yola koyuldular. Bu arada ben bir ihtiyacım için hevdecimden çıkmış, devenin yanından ayrılmıştım. Boynumda cez'-i zafâr taşından bir kolye (gerdanlık) vardı. İşimi bitirdiğimde ben bilmezden haberim olmadan) meğer o gerdanlık çözülmüş ve boynumdan düşmüş. Binitimin yanına gelince boynumu yokladım; baktım ki gerdanlığım yok. O sırada insanlar yola çıkmaya başladılar. Ben ise ihtiyacımı giderdiğim yere gittim ve orada düşmüş olan gerdanlığımı buldum. Benim yokluğumda benim hevdecimi deveme yükleyen ve devemi sürüp götüren insanlar gelmişler; devemi yola hazırlamışlar, daha önceden yaptığım gibi beni hevdecin içinde zannederek hevdeci almışlar, deveye yüklemişler, benim hevdecde olup olmadığım hususunda hiç şüpheye düşmemişler, devenin başından tutup yola çıkmışlar.
Ben, gerdanlığımı bulup da konaklama yerine geldiğimde bir de baktım in cin top atıyor, orada kimse kalmamış, herkes gitmiş. Cübâbıma sarındım ve o-racıkta kıvrılıp yattım. Biliyordum ki beni arayıp bulamadıklarında mutlaka buraya bana dönülecek.
Allah'a yemin olsun, ben orada kıvrılıp yatmış haldeyken birden bana Safvân ibn el-Muattal es-Sulemî uğradı. Bir ihtiyacı sebebiyle ordudan arkada kalmış, insanlarla beraber o konaklama yerinde gecelememiş. Benim karaltımı görmüş, gelmiş, başucumda durmuş. Safvân daha önce beni, kadınların örtünme emri gelmezden önce gördüğü için şimdi de görünce tanımış. "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, bu Rasûlullah (sa)'ın hanımı!" demiş, ben elbisemde sarılı bir haldeyim, o bana: "Allah sana merhamet etsin, seni böyle ordudan arkada bırakan nedir?" diye sordu, ben cevap vermedim, onunla konuşmadım. Sonra deveyi bana yaklaştırdı, bana: "Bin." dedi, kendisi de geride durdu. Ben deveye bindim, devenin yularını aldı ve orduya yetişmek üzere hızla yola koyuldu. Sabaha kadar biz orduya yetişemedik, insanlar da sabaha kadar benim yokluğumun farkına varmamışlar. Sabah olunca yeniden konaklamışlar ve işte o sırada benim devemi güderek yürüten benim yokluğumun farkına varmış; bunun üzerine tfk ehli benim hakkımda söylediklerini söylemişler, ordu dalgalanmış. Allah'a yemin ederim benim bunların hiçbirinden haberim yok.
Sonra Medine'ye geldik ve çok geçmeden ben şiddetli bir hastalığa yakalandım. O ana kadar bana bu hadise hakkında söylenenlerden hiçbir şey ulaşmadı ama Rasûlullah (sa)'a ve ana-babama ulaşmış. Onlar da ne az, ne çok bana bunlardan hiçbir şey söylemediler. Şu kadar var ki o zamana kadar Rasûlullah (sa)'tan görmekte olduğum bana karşı bazı yumuşak muameleyi pek görmez olmuştum. Daha önce ben hastalanınca bana acır ve yumuşak davranırdı. Bu hastalığımda ise bunu görmedim ve bunu ona yakıştıramadım. Sadece yanıma girdiğinde hastalığımda bana bakan annem Ümmü Rûmân olur, bana: "Nasılsın?" der, başka bir şey söylemez, başka bir şey konuşmazdı.
Rasûlullah (sa)'ın bana olan bu soğukluğunu görünce kırıldım ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, bana izin versen de anneme gitsem, annem orada benim hastalığımla ilgilense, bakımımı yapsa." dedim, "Benim için sakıncası yok." buyurdu. Yine olanların hiçbirinden haberim yok halde annemin evine geçtim. Nihayet 20 küsur gün sonra bu hastalığım geçti. Biz araplar, acemler gibi evlerimizde helalar yapmaz, abdest bozmak üzere şehir dışına açık araziye çıkardık. Abdest bozma ihtiyaçlarını görmek üzere kadınlar her gece Medine dışına çıkarlardı. Bir gece abdest bozma ihtiyacım için dışarı çıktığımda yanımda Ebu Ruhm ibnu'l:Muttalib kızı Ümmü Mıstah da vardı ki bu Ümmü Mıstah'ın annesi de Ebu Bekr es-Sıddîk'in teyzesi, Sahr ibn Amir'in kızıydı. Benimle birlikte yürürken ayağı üzerindeki örtüye dolaşıp tökezledi ve "Kahrolası Mıstah!" dedi. Mıstah, oğlunun lakabı olup asıl adı Avf idi. Ben: "Allah'a yemin olsun ki Bedr'de bulunmuş muhacirlerden bir adam hakkında kötü söyledin." dedim. "Ey Ebu Bekr'in kızı, haber sana ulaşmadı mı?" dedi. Ben: "Ne haberi, hangi haber?" diye sordum. Bunun üzerine İfk ehlinin söylemiş oldularını bana haber verdi. Ben: "Öyle mi oldu?" dedim, "Evet, Allah'a yemin ederim, böylece oldu." dedi. Ben kendimde ihtiyacımı giderecek gücü göremiyerek geri döndüm. Allah'a yemin ederim o kadar ağlamaya devam ettim ki ağlama ciğerlerimi parçalıyacak sandım. Anneme: "Allah seni bağışlasın, insanlar bu konuştuklarını konuştular da sen bana bunlardan hiçbirini anlatmıyorsun!" dedim. O: "Kızcağızım, kendini bu kadar hırpalama, durumunu daha da ağırlaştırma. Allah'a yemin olsun, senin gibi güzel bir kadın olur, onun kumaları olursa elbette gerek kumaları ve gerekse insanlar onun hakkında sözü çoğaltırlar." dedi.
Bu arada Rasûlullah (sa) bir gün kalkmış, Allah'a hamdü senadan sonra insanlara hitaben: "Ey insanlar bir takım insanlar ailem hakkında beni üzüyor ve onlar hakkında gerçek olmıyan şeyler söylüyorlar. Ben, ailemden hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu sözleri öyle bir adam hakkında söylüyorlar ki vallahi onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Benim evlerimden hangi bir eve girmişse ancak benimle birlikte girmiştir." buyurmuş; benim bundan da haberim yoktu.
Bu konuda günahın büyüğü Hazrec'den bir takım adamlar içinde Abdullah ibn Übeyy ibn SelûPda idi. Onlarla birlikte Mıstah ve Cahş kızı Hamne de varmış. Hamne'nin konuşma sebebine gelince; onun kız kardeşi Cahş kızı Zeyneb Rasûlullah (sa)'ın hanımlarından olup Efendimiz'in hanımlarından mertebe itibariyle bana eşit olan ondan başkası yoktu. Zeyneb'e gelince Allah onun dinini korumuş ve benim hakkımda hayırdan başka bir şey söylememiş. Hamne ise Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl’dan çıkan o sözleri almış; kızkardeşi lehine benim aleyhime olsun diye yaymış ve böylece mutsuzlardan olmuş.
Hz. Peygamber (sa)'in yukardaki sözleri üzerine Üseyd ibn Hudayr: "Ey Allah'ın elçisi, bu sözleri söyleyenler eğer Evs'den iseler biz senin yerine onların hakkından geliriz. Ama eğer Hazrec'den iseler onlar hakkında ne emredersen emret. Vallahi bu sözleri söyleyenler boyunları vurulmayı haketmişlerdir." demiş. Bunun üzerine daha önceden salih bir insan olarak bilinen (görülen) Sa'd ibn Ubâde kalkmış: "Allah'a yemin olsun, yalan söyledin, (Hazrec'den iseler) boyunlarını vurmayız. Allah'a yemin olsun sen bu sözünü, bu sözleri söyleyenlerin Hazrec'den olduklarını bilerek söyledin. Eğer buseydin ki senin kavminden (yani Evs'ten)dirler elbette böyle söylemezdin." demiş. Üseyd: "Allah'a yemin olsun sen yalan söyledin. Fakat sen bir münafıksın ve münafıkları koruyorsun." demiş. İnsanlar birbirleri üzerine yürümüş ve az daha bu iki kabile arasında iş kötüye varıyormuş. Rasûlullah (sa) minberden inmiş ve benim yanıma girmiş.
Yine bu arada Allah'ın Rasûlü (sa) Ali ibn Ebî Tâlib ve Üsâme ibn Zeyd'i çağırıp onlarla istişare etmiş. Üsâme beni hayırla yadedip övmüş ve: "Ey Allah'ın elçisi, ehlindir ve onlardan hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Bu söylenenler yalan ve bâtıldır." demiş. Ali ise: "Ey Allah'ın elçisi, kadın çok (senin için eş olacak kadın mı yok). Sen, onun yerine başka bir kadın alabilirsin. Cariyesine sorarsan sana doğrusunu haber verecektir." demiş. Rasûlullah (sa), olayı sormak üzere Berîre'yi çağırdığında Ali ibn Tâlib ona kalkmış ve şiddetli bir şekilde dövmüş, sonra da: "Allah'ın Rasûlü'ne doğruyu söyle." demiş. Berîre: "Allah'a yemin ederim ki onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Aişe'yi ayıpladığım bir tek huyu var ki o da şudur: Ben hamur yoğurur ve onu muhafaza etmesini isterdim. Hamuru beklerken uyuyakaiır da bir kedi gelir o hamuru yer, onun hiç haberi olmazdı." demiş.
Hz. Aişe anlatmaya şöyle devam eder: Sonra Allah'ın Rasûlü (sa) yanıma girdi. Yanımda anam- babam ve Ansardan bir kadın vardı. Ben ağlıyordum. Ansardan olan o kadın da ağlıyordu. Allah'ın Rasûlü oturdu, Allah'a hamdü sena ettikten sonra: "Ey Aişe, insanların sözlerinden sana ulaşmış olanlar oldu (insanlar senin hakkında konuşmakta oldukları sözleri konuştular). Allah'tan kork; eğer insanların söylediklerinden bir günahı işlemişsen Allah'a tevbe et. Muhakkak ki Allah, kullarından tevbeyi kabul eder." buyurdu.
Allah'a yemin ederim ki O, bana bunları söyleyince gözlerimdeki yaş kesildi ve ondan bir şey hissetmez oldum; babamın ve anamın Rasûlullah'a cevap vermelerini bekledim, ama onlar konuşmadılar. Vallahi ben kendimi hakir görüyor, kendimi, hakkında mescidde okunan ve kendisiyle namaz kılman Kur'ân (âyetleri) inecek kadar önemli görmüyordum. Fakat umuyordum ki Allah, Rasûlü'ne rüyasında benim hakkımda söylenenlerin yalan olduğunu, benim suçsuz olduğumu gösterir veya ona bir haber verir. Ama hakkımda Kur'ân inmesi; işte ben kendimi bundan hakir görüyordum. Babamın ve anamın konuşmadıklarını görünce onlara: "Allah'ın Rasûlü'ne cevap vermiyecek misiniz?" dedim, onlar: "Vallahi ona ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz." dediler. Ben: "Vallahi, Ebu Bekr ailesinin şu başına gelenler başka hiçbir ailenin başına gelmemiştir." dedim ve onların benim hakkımda konuşmamaları üzerine yeniden gözümden yaşlar akmaya başladı, ağladım, sonra: "Vallahi, benim hakkımda söylenenlerden Allah'a asla tevbe etmiyeceğim. Vallahi, ben biliyorum ki insanların söylediklerini ikrar edecek olsam, Allah'a yemin ederim ki Allah benim ondan uzak ve berî olduğumu, suçsuz olduğumu bilmektedir, ben, olmayan bir şey söylemiş olacağım. Ama söylediklerini inkâr edecek olsam siz bu sözümde beni doğrulamıyacaksınız. Sonra Yakub'un adını hatırlamıya çalıştım, hatırlıyamadım da "Fakat Yûsufun babasının söylediği gibi söyleyeceğim: Bana bir sabr-ı cemîl gerektir. Sizin nitelemekte olduklarınıza karşı bana yardımcı olacak Allah'tır." dedim.
Allah'a yemin ederim, Rasûlullah oturduğu yerden ayrılmamıştı ki onu, Allah'tan vahy gelirken kaplıyan hal kapladı, elbisesine büründü, başının altına deriden bir yastık konuldu. Onun bu halini görünce vallahi ne korktum, ne aldırdım, anladım ki ben suçsuzum ve Allah bana asla zulmedecek değildir. Babama ve anama gelince, Rasûlullah'tan vahy inme hali kalktığında, insanların söylediklerinin gerçek olduğu Allah'tan da gelecek korkusuyla o anda öleceklerini sandım.
Sonra Rasûlullah'tan vahy inme hali kalkıp açıldı ve oturdu. Soğuk bir gün olmasına rağmen inci daneleri gibi terler akıyordu. Alnından akan terleri silmeye başladı ve şöyle buyurdu: "Müjdeler olsun ey Aişe, Allah, suçsuzluğunu indirdi." Ben: Allah'a hamdolsun." dedim.
Sonra Rasûlullah (sa) insanlara çıktı, onlara hitabetti, onlara bu konuda Kur'ân'dan inenleri okudu. Sonra benim hakkımdaki iddiaları açık olarak konuşan Mıstah ibn Üsâse, Hassan ibn Sabit ve Hamne bint Cahş'a hadd-i kazf uygulanmasını emretti ve onlara hadd-i kazf uygulandı.
Aişe der ki: İfk ehli (bana o iftirayı atanlar hakkında Allah Tealâ şunları indirdi: "O uydurma haberi (iftirayı) getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şer sanmayın. Tam tersine o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah vardır. Onlardan günahın büyüğünü işleyen o adam yok mu; İşte Onadır azâb-ı azîm..."[23]
Hadise Buhârî tarafından da önemine uygun olarak detaylı bir şekilde "Urve ibnu'z-Zubeyr, Saîd ibnu'l-Museyyeb, Alkame ibn Vakkâs ve Ubeydullah ibn Abdullah ibn Utbe'den, bunların hepsi birden Aişe'den" şeklinde bir isnadla verilmektedir. Ayrıntılarda bir takım farklar ihtiva ettiği ve bu ayrıntılardan hareketle belki de fakîhler çok farklı bir takım hükümlere ulaşabileceği için hadisenin Buhârî'de anlatılan şeklini de buraya almayı uygun görüyoruz:
Hz. Aişe anlatıyor: Allah'ın Rasûlü (sa) bir sefere çıkacağında hanımları arasında kur'a çeker, kur'a hangisine çıkarsa Rasûlullah (sa) ile sefere o hanımı çıkardı. Çıktığı bir gazvede (Mustalık oğulları gazvesidir) yine hanımları arasında kur'a çekmiş ve kur'ada benim ismim çokmıştı. Bu sefer, hicab (örtünme) âyeti indikten sonra idi ve Allah'ın Rasûlü (sa) ile bu sefere ben çıktım. Ben, yolculuk sırasında hevdecimde taşınıyor ve konaklama yerlerinde hevdecin içinde indiriliyor, hevdec içinde konaklıyordum. Sefer bu şekilde devam etti, Rasûlullah bu seferini bitirip dönerken dönüş yolunda Medidne'ye yaklaşmıştık. Bir gece konaklama yerinden hareket haberi verildi. Hareket haberi verildiği sırada ben kalktım, abdest bozmak üzere yürüdüm, orduyu geçtim, ihtiyacımı giderip binitimin yanına geldiğimde şöyle bir göğsümü yokladım ki cez'-i zıfâr taşından gerdanlığım kopmuş, düşmüş. (Herhalde abdest bozmaktan gelirken yolda düşmüş olmalı diye) döndüm ve gerdanlığımı aradım. Bu arama beni orada hapsetti. Bu arada beni hevdecim içinde deveye yükleten grup gelmiş, beni, içinde zannederek hevdeci yüklenmiş ve üzerinde yolculuk yaptığım devenin üzerine yerleştirmişler. O zamanda kadınlar hafif olurlar, çok etli butlu olmazlar, az yemek yerlerdi. Dolayısıyla hevdeci yüklenip devenin üzerine kaldırıp yerleştirenler hevdecin hafif olmasını garip karşılamamışlar. Ben de zaten yaşı küçük bir kız idim. Hevdeci deveye yükledikten sonra kaldırmışlar ve yürütüp gitmişler.
Ordu yolda epeyce ilerledikten sonra ben gerdanlığımı bulmuş olarak ordugâha döndüğümde ortalıkta kimse yoktu, in cin top oynuyordu. Yerimi değiştirmedim (başka bir yere gitmedim, yola çıkmadım, o konak yerindeki yerimde kaldım); nasıl olsa yokluğumun farkına varır ve bana geri dönerler diye düşündüm (zannettim). Bulunduğum yerde otururken gözlerim bana galebe çalmış ve uyumuşum.
Safvân ibnu'l-Muattal es-Sulemî ez-Zekvânî ordunun artçısı imiş. Sabahleyin benim bulunduğum yere gelince uyuyan bir insanın karaltısını görmüş, görünce de beni tanımış. Çünkü örtünme âyeti gelmezden önce beni görmüş imiş. Onun "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" demesiyle uyandım. Beni tanıdığında hemen cilbâbımla yüzümü örttüm. Allah'a yemin olsun ki bir kelime konuşmadık ve onun innâ lillâh... sözünden başka ondan bir kelime olsun işitmedim. Eğildi, devesini ıhtırdı ve onun ön ayağına bastı, ben de kalkıp onun devesine bindim. Benim üzerinde olduğum deveyi güderek yola çıktı ve nihayet öğle sıralarında konaklamış olan orduya yetiştik.
Aişe anlatmaya şöyle devam eder: İşte bu hadise üzerine (bana iftira atmak suretiyle) helak olanlar helak oldular. İftiranın büyüğünü atan da Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl olmuş.
Urve der ki: Bana haber verildiğine göre bu iftira sözü onun yanında konuşulup yayılmış, o da bunu ikrarla dinler ve başkalarına ulaştırırmış.
Yine Urve der ki: İfk (iftira) ehlinden başka insanlar içinde sadece Hassan ibn Sabit, Mistah ibn Üsâse ve Hamne bint Cahş'ın isimleri verilmişti. Ama Allah Tealâ'nın âyet-i kerimede açıkça belirttiği üzere onlar bir grup, bir zümre idiler ve onlar içinde bu iftiranın büyüğünü yapanın da Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl olduğu söylenir.
Aişe der ki: Medine'ye geldik ve ben oraya geldiğimizde bir ay hastalandım. Bu sırada insanlar ifk ehlinin ürettiği sözlere dalmışlar ve ben bunlardan hiçbirini hissetmemişim. Yalnız beni kuşkulandıran bir şey vardı ki o hastalığım sırasında, daha önceki hastalıklarımda Rasûlullah'tan görmüş olduğum lûtfu ve yumuşaklığı O'ndan görmüyordum. Sadece yanıma giriyor; selâm veriyor, "Nasılsınız?" diye soruyor, sonra da tekrar çıkıp gidiyordu. Evet bu beni biraz şüphelendiriyordu ama bir kötülük sezmiyordum.
Nihayet nekahet döneminde bir gün dışarı çıkmıştım. Mistah'm annesi ile birlikte Menâsı' tarafına çıkmıştık. Abdest bozmaya o tarafa ve geceden geceye çıkardık. Bu, evlerimizin yakınlarında tuvaletler edinmemizden önceydi. Biz arapların ilk durumları açık arazide abdest bozmaktı. Everimizin yakınında tuvalet edinmek bize eziyet verir, kokusundan rahatsız olurduk.
Ben ve Mistah'm annesi birlikte çıktık. O, Ebu Ruhm ibnu'l-Muttalib'in kızıydı. Annesi de Sahr ibn Amir'in kızı olup Hz. Ebu Bekr'in teyzesi oluyordu. Oğlu da Mistah ibn Üsâse ibn Abbâd ibnu'l-Muttalib idi.
Abdest bozma işimizi bitirmiş evime yönelmişken Mistah'm annesinin ayağı örtüsüne takılarak tökezledi ve: "Kahrolası Mistah!" dedi. Ben: "Ne kötü söyledin, Bedr'de bulunmuş birisine mi sövüyorsun?" dedim. "Kızcağızım, o-nun ne dediğini işitmedin mi?" dedi. Ben: "Ne demiş?" diye sordum; ifk ehlinin söylemiş olduklarını bana haber verdi. Bunu duyunca hastalığım bir kat daha arttı.
Evime döndüğümde Allah'ın Rasûlü (sa) yanıma girdi, bana selâm verdi, "Nasılsınız?" dedi. Ben: "Ana-babama gitmeme izin verir misin?" dedim. Haber hakkında kesin bilgiyi o ikisinden almak istiyordum. Rasûlullah onlara gitmeme izin verdi, gittim ve anama: "Anacığım, insanlar benim hakkımda neler konuşuyorlar?" diye sordum."Kızcağızım, mes'eleyi kendi kendine büyütme. Hangi güzel kadın kendisini seven bir kocanın yanında olsa, onun da kumaları bulunsa onun hakkında çok söz söylememeleri hemen hemen hiç olmaz." dedi. Ben: "Sübhanallah, bunu insanlar da mı konuşuyor?" deyip o gece sabaha kadar ağladım, gözüme bir an bile uyku girmedi, ağlıyarak sabahladım.
Vahyin gelmesi gecikince Rasûlullah Ali ibn Ebî Tâlib ve Üsâme ibn Zeyd'i çağırıp onlara sormuş ve ailesinden (yani benden) ayrılma konusunu kendileriyle istişare etmiş. Üsâme, ancak ailesinin (yani benim) suçsuzluğunu ve Rasûlullah'ın ailesi hakkındaki hayır duyguları bildiğine işaretle "Senin ehlin, ailendir ve biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz." demiş. Ali ise: "Ey Allah'ın elçisi, Allah, senin üzerine bu işi (evlenme ve boşanmayı) daraltmamıştır, onun (Aişe'nin) dışında pek çok kadın var. Eğer cariyesine soracak olursan sana doğru haberi verir." demiş.
Rasûlullah (sa), Berîre'yi çağırmış ve ona: "Ey Berîre, (Aişe'den) seni şüphelendirecek herhangi bir şey gördün mü?" diye sormuş. Berîre O'na: "Seni hak ile gönderene yemin ederim, onda, onu ayıplıyacağım hiç bir şey (durum) görmedim. Şu kadar var ki o, yaşı küçük bir kızdır; (beklemesi ve muhafaza etmesi için yanına konan) ailesinin hamuru yanında uyuyakalır da evcil hayvanlardan birisi gelir hamuru yer (haberi bile olmaz)." diye cevap vermiş.
Aynı gün Hz. Peygamber (sa) kalkmış, minberde Abdullah ibn Übeyy'in mazeretini kaldırmak (yaptığı bu iftiradan dolayı ona bir karşılık verirse kendisinin mazur görülmesini) istemiş ve şöyle buyurmuş: "Ey müslümanlar topluluğu, kim beni ailem hakkında eziyeti bana ulaşmış olan şu adama yaptığının karşılığını verirsem mazur görür? Şu adama karşı bana kim yardımcı olur? Allah'a yemin olsun ki ben, ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onunla birlikte bir adamı zikrediyorlar ki onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Ailemin yanına da ancak benimle birlikte girerdi."
Abdü'l-Eşhel oğulları kardeşi Sa'd ibn Muâz kalkmış ve: "Ben, ey Allah'ın elçisi, ben, seni o adamdan kurtarırım. Eğer o kişi Evs'den ise boynunu vururum. Yo eğer kardeşlerimiz Hazrec'den ise sen emredersin, emrini yerine getiririz." demiş. Hazrec'den birisi kalkmış ki o, Hassân'ın annesi, onun amcası kızı imiş. O, Hazrec'in efendisi olan Sa'd ibn Ubâde imiş. Daha önceleri salih bir insan iken bu sefer kabile hamiyyeti onu Sa'd ibn Muâz'a şöyle demeye itmiş: "Allah'a yemin ederim ki yalan söyledin; onu öldürmeyeceksin, zaten öldüremezsin de. Senin kabilenin insanlarından olsaydı öldürülmesini de istemezdin.
Bunun üzerine Sa'd ibn Muâz'm amcası oğlu olan Üseyd ibn Hudayr kalkmış ve Sa'd ibn Ubâde'ye: "Yalan söyledin; Allah'a yemin ederim ki biz onu (Rasûlullah'a eziyyeti ulaşan o adamı) öldürürüz. Sen de bir münafıksın ve münafıkları koruyorsun." demiş. İki kabile de, Evs ve Hazrec kalkışmışlar ve Allah'ın Rasûlü (sa) minberde dikilirken dövüşmeye, vuruşmaya yeltenmişler. Allah'ın Rasûlü (sa) onları teskin etmeye başlamış ve susmuşlar, Rasûl-i Ekrem de susmuş.
Aişe der ki: O gün bütün gün ağladım, gözüm yaşı kesilmedi ve gözüme uyku girmedi. O kadar ağladım ki ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak sandım.
Anam babam yanımda oturur ve ben ağlarken Ansardan bir kadın yanımıza girmek için izin istedi, girmesine izin verdim, oturup o da benimle birlikte ağlamaya başladı. Biz bu halde iken (İkindi namazını kıldıktan sonra[24] Rasûlullah (sa) yanımrza girdi, selâm verdi, sonra o-turdu. Bu söylenenler söylendiğinden beri yanımda oturmamış, bir ay geçmesine rağmen benim durumum hakkında ona bir vahy de gelmemişti.
Rasûlullah (sa) oturduğu zaman şehadet getirdi, (Allah'a hamdü senada bulundu )[25] sonra şöyle buyurdu: "Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle (bir söz) ulaştı. Eğer suçsuz isen mutlaka Allah seni tebrie edecek suçsuzluğunu bildirecektir. Ama şayet bir günah işlemişsen Allah'a tevbe istiğfarda bulun. Muhakkak ki kul günahını itirafla tevbe ettiği zaman Allah onun tevbesini kabul buyurur." (Ben kapının yanında oturmakta olan ansarî kadına işaretle: "Bunları zikrederken şu kadından utanmıyor musun?" dedim.[26]
Rasûlullah (sa) sözünü bitirdiğinde gözyaşını kesildi, artık ondan bir damla bile hissetmiyordum. Babama: "Rasûlullah'a benim yerime sen cevap ver." dedim. Babam: "Vallahi, Allah'ın elçisine ne diyeceğimi bilmiyorum." dedi. Ben bu sefer anneme: "Rasûlullah'ın söylediğine cevap ver." dedim. Annem de: "Vallahi Allah'ın elçisine ne diyeceğimi bilmiyorum." dedi.
Ben: "Ben, yaşı küçük bir kızım, Kur'ân'dan çok fazla şey de okumadım. Ama ben, vallahi çok iyi bildim ki siz bu sözü işittiniz ve bu söz nefislerinizde yerleşti, onu doğru saydınız. Şimdi ben size: Ben muhakkak bu suçtan berîyim, suçsuzum, desem beni tasdik etmiyeceksiniz. Allah'ın, benim beri olduğumu bildiği bir şeyi itiraf etsem bunda beni tasdik edeceksiniz. Allah'a yemin olsun benim ve sizin için misal olarak "Bana bir sabr-ı cemîl gerektir ve Allah, sizin nitelemekte olduklarınıza karşı bana yardımcı olacak olandır." dediği zamandaki Yûsuf un babasından başkasını bulamıyorum." dedim ve dönüp yatağıma yattım.
Allah biliyor ki o zamanda ben suçsuzdum ve Allah mutlaka benim suçsuzluğumu ortaya koyacaktı. Fakat, Allah'a yemin ederim ki Allah'ın, benim hakkımda, benim bu durumum hakkında Kur'ân'da okunan bir vahy indireceğini de beklemiyordum. Kendi nefsimi Allah'ın, benim hakkımda böyle vahyle konuşmıyacağı kadar hakir ve küçük görüyordum. Belki Allah rüyasında Rasûlullah'a benim suçsuzluğumu gösterir diye düşünüyordum.
Allah'a yemin ederim, Rasûlullah yerinden kalkmadı, ailemizden kimse de dışarı çıkmadı, o anda Allah'ın Rasûlü'nü vahy inerkenki hal alıverdi. Kendisine inen sözün (vahyin) ağırlığından soğuk bir günde olmasına rağmen Rasûlullah'tan inci daneleri gibi terler dökülmeye başladı.
Bu hal Allah'ın Rasûlü'nden açılırken o gülümsüyordu. Konuştuğu ilk kelime "Ey Aişe, Allah seni tebrie etti, suçsuzluğunu bildirdi." demek oldu. Annem: "Kalk Rasûlullah'a (teşekkür et)." dedi. Ben: "Hayır, vallahi ona kalkıp teşekkür edecek değilim. Ne ona, ne de size hamdederim. Ben, ancak benim suçsuzluğumu indiren Allah'a hamdederim. Siz, bu iftirayı işittiniz ve fakat onu inkâr etmediniz de değiştirmediniz de." dedim. İşte Allah Tealâ o anda: "O uydurma haberi (iftirayı) getirenler içinizden bir zümredir..." âyetinden başlamak üzere on âyet-i kerime indirdi.
Allah Tealâ, benim suçsuzluğuma dair bu âyet-i kerimeleri indirince, Ebu Bekr es-Sıddîk, daha önce akrabalığı ve fakirliği sebebiyle kendisine infakta bulunduğu Mistah ibn Üsâse hakkında: "Allah'a yemin ederim ki, Aişe hakkında bu söylediklerinden sonra artık bir daha Mistah'a hiçbir şekilde hiçbir şeyle infakta bulunmıyacağım." dedi. İşte bunun üzerine de Allah Tealâ: "Ve Allah öafûr'dur, Rahîm'dir;"e kadar olmak üzere: "Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler..." âyet-i kerimesini indirdi de Ebu Bekr es-Sıddîk: "Evet, Allah'a yemin ederim ki Allah'ın bizi bağışlamasını ister ve severim." deyip daha önceden Mistah'a vermekte olduğu infaka yeniden döndü ve "Vallahi, bu infakta bulunmayı ebediyyen bırakmıyacağım." dedi.
Aişe der ki: Rasûİullah (sa), benim durumumu Zeyneb bint Cahş'a da sormuş ve: "Onun hakında ne biliyorsun, ya da ondan (şüpheleneceğin) bir şey gördün mü?'- demiş, o: "Ey Allah'ın elçisi, gözümü ve kulağımı (cehennem ateşinden) korurum. Vallahi onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum." diye cevap vermiş. Rasûlullah'ın eşlerinden o ancak beni müdafaa ile yüceltmiş. Allah onu takvası ile korumuş. Kızkardeşi Hamne ise (bu konuda) onunla mücadele etmeye başlamış ki o da (bana iftira atan ve bundan dolayı) helak olanlar içinde helak olup gitmişti.[27] Bu hadis küçük farklarla diğer hadis mecmualarında da geniş olarak yer almaktadır.[28]
"Onu duyduğunuz zaman "Bunu söylememiz bize yakışmaz. Hâşâ bu büyük bir iftiradır." demeniz gerekmez miydi?" âyet-i kerimesi hakkında Urve (ibnu'z-Zübeyr)'den rivayette İfk hadisesi ile ilgili olarak anlattıkları arasında Hz. Aişe ona şöyle demiş: Ebu Eyyub el-Ansârî'ye hanımı "Ey Ebu Eyyub, insanlar ne konuşuyor işitmedin mi?" diyerek Hz. Aişe'ye atılan iftirayı ona haber verdiğinde: "Ne konuşuyorlar?" diye sormuş, o da bu iftirayı atıp konuşanların söylediklerini ona anlatmış. Ebu Eyyûb: "Sübhanallah! Bunu konuşmamız bize yaraşmaz. Bu, apaçık bir iftiradır." demiş. Hz. Aişe der ki: İşte bunun üzerine Allah Tealâ: "Onu duyduğunuz zaman "Bunu söylememiz bize yakışmaz. Hâşâ bu büyük bir iftiradır." demeniz gerekmez miydi?" âyet-i kerimesini indirdi.[29]
"Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, geçiversinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah Gafur'dur, Rahîm'dir." âyet-i kerimesinin nüzul sebebinde yine Hz. Aişe'den nakledildiğine göre o ve ona bu iftirayı atanlar hakkında yukardaki âyet-i kerimeler (11-21. âyetler) nazil olunca Hz. Ebu Bekr, o zamana kadar akrabalığı ve ihtiyacı (fakirliği) sebebiyle kendisine infakta bulunduğu, teyzesinin oğlu ve aynı zamanda onun himayesinde bir yetim olan Mistah hakkında: "Vallahi Aişe hakkında bu söylediklerinden ve ailemize bu çektirdiklerinden sonra Mistah'a, bir daha hiçbir şeyle infakta bulunmıyacağım, ona faydalı olacak hiçbir şey yapmıyacağım." dedi de bunun üzerine Allah Tealâ: "Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, geçi-versinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah Ğafûr'dur, Rahim'dİr." âyetini İndirdi.[30]
"İffetli, evli ve bir şeyden habersiz mü'min kadınlara (zina) iftirası atanlar var ya; işte onlar dünyada da, âhirette de lanetlenmişlerdir. Ve onlar için çok büyük bir azâb vardır." âyet-i kerimesinin kim hakkında nazil olduğu müfessir-ler arasında ihtilaflıdır. Kimisi İfk hadisesi ile ilgili âyetler içinde kabul ederek Hz. Aişe hakkındadır derken meselâ Ebu Hamza es-Simâlî de: "Mekke-i Mükerreme'de müslüman olup da Medine-i Münevvere'ye hicret etmek üzere çıkan bazı kadınların arkasından Mekke müşrikleri: "Bu, olsa olsa fahişelik yapmak üzere Mekke'den çıkıp gitti." yollu sözler sarfetmişlerdi. İşte bunun üzerine o muhacir kadınlar hakkında nazil oldu." Demiştir.[31]
27. Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık kurup selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin için elbette en hayırlı olandır. Olur ki iyice düşünür tezekkür edersiniz.
28. Eğer orada kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar içeri girmeyin. Şayet size dönün, denilirse geri dönün. Bu, sizin için elbette en temiz olandır ve Allah yapmakta olduklarınıza Alîm 'dir.
29. İçinde menfaatiniz bulunan ve oturulmıyan boş evlere girmenizde bir vebal yoktur ve Allah açığa vurduğunuzu da gizlemekte olduğumuzu da bilir.
İstîzân âyeti olarak bilinen "Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık kurup selâm vermeden girmeyin." âyetinin nüzul sebebi olarak Ansar'dan bir kadın gösterilir. Şöyle ki:
Adiyy ibn Sâbit'ten rivayette o şöyle anlatıyor: Rasûlullah (sa)'a Ansardan bir kadın geldi ve: "Ey Allah'ın elçisi, ben evde bazan öyle bir durumda oluyorum ki ne babamın, ne çocuğumun, ne de kimsenin beni o halde görmesini istemiyorum. Ben bu durumda iken babam geliyor yanıma giriyor, ailemden bir erkek geliyor, yanıma giriyor. Ne yapayım?" diye sordu ve bunun üzerine "Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık kurup selâm vermeden girmeyin." âyet-i kerimesi nazil oldu.[32]
Bu âyet-i kerimenin inmesi üzerine Hz. Ebu Bekr: "Ey Allah'ın elçisi, Şam yolunda, içinde sakinleri olmıyan evler ve hanlar var. Onlar hakkında ne buyurursun?" diye sordu da Allah Tealâ: "İçinde menfaatiniz bulunan ve oturulmıyan boş evlere girmenizde bir vebal yoktur..." âyet-i kerimesini indirdi.[33]
İbn Ebî Hatim'in Mukâtil ibn Hayyân'dan rivayetinde o şöyle diyor: İstîzân âyeti nazil olunca Hz. Ebu Bekr: "Ey Allah'ın elçisi, Ya Mekke, Medine ve Şam arasında ticaret yapan Kureyş tüccarlarının hali nasıl olacak? Onların, yol üzerinde, içinde sakinleri olmıyan belli evleri (konak yerlerindeki hanlar) var. Nasıl istizanda bulunacaklar. Onların içinde kimse olmadığına göre kime selâm verecekler?" diye sordu da "İçinde menfaatiniz bulunan ve oturulmıyan boş evlere girmenizde bir vebal yoktur..." âyet-i kerimesi nazil oldu.[34]
30. Mü'min erkeklere söyle; gözlerim haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için en temiz olandır. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınıza Habîr'dir.
İbn Merdûye'nin Hz. Ali'den rivayetle tahric ettiği bir haberde o şöyle anlatıyor: Rasûl-i Ekrem'in asr-ı saadetinde Medine-i Münevvere yollarından birisinde yolda yürümekte olan bir adam yine yolda yürümekte olan bir kadına bakmış ve şeytan her ikisine de vesvese vererek birbirlerine beğenen bir gözle baktıklarını düşündürmüş. Onlar böyle birbirlerine bakarken önüne bakmıyan adamın karşısına birden bir duvar çıkıvermiş de duvara çarpmış ve burnu yarılıp kanamaya başlamış. Nasıl bir suç işlediğinin o anda farkına varan adam: "Vallahi Rasûl-i Ekrem (sa)'e varıp ne olduğunu anlatmadan bu yaramın çaresine bakmıyacak, kanı da silmeyeceğim." demiş ve Hz. Peygamber (sa)'e gelerek olanı biteni anlatmış. Allah'ın rasûlü (sa): "İşte bu işlediğin günahın cezasıdır." buyurmuş ve bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirmiş.[35]
31. Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden görüneni müstesna olmak üzere üstlerini açmasınlar Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar... Gizledikleri zinetlerinin bilinmesi için de ayaklarını vurmasınlar. Ey mü'minler! hepiniz Allah'a îevbe edin ki felaha er esiniz.
l. Mukatil ibn Hayyân anlatıyor: Bize ulaştığına göre -En doğrusunu Allah bilir- Câbir ibn Abdullah şöyle nakletmiş: Esma bint Mürşide, Harise oğulları içindeki yerinde (bir rivayette hurmalığında) iken kadınlar onun yanma izâr (üst elbise) giymemiş, ayaklarındaki halhaller, göğüsleri ve saç örgüleri görünür halde girmeye başlamışlar. Esma: "Bu ne kadar çirkin!" demiş ve bu olayın akabinde Allah Tealâ: "Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar..." âyet-i kerimesini indirmiş.[36]
Aynı hadise yine Mukatil ibn Hayyân tarafından bu sûrenin 58. âyetinin nüzul sebebi olarak da rivayet edilmektedir ki biraz sonra gelecektir.
2. Mu'temir'in babasından rivayetine göre el-Hadramî şöyle anlatmış: Bir kadın gümüşten iki halhal edinmiş, altına da bir sıra boncuk takmıştı. Sokakta bir topluluğa rastladı da ayağını yere vurdu ve bileğine taktığı halhal o boncukların üzerine düşerek ses çıkardı. İşte bu hadise üzerine Allah Tealâ bu "Gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar..." âyet-i kerimesini indirdi.[37]
33. Nikâha (evlenmeye) imkân bulamıyanlar, Allah kendilerini lûtfundan zengin kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Sağ ellerinizin sahip olduğu köle ve cariyelerden mükâtebe isteyenleri, eğer onlarda bir hayır biliyorsanız kitabete bağlayın ve onlara, Allah'ın size verdiği maldan verin. Şayet iffetli olmak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının geçimliğini kazanacaksınız diye, fuhşa zorlamayın. Kim de onları buna zorlarsa şüphesiz ki Allah onlara, kendilerinin buna zorlanmalarından sonra Ğafur'dur, Rahîm'dir.
Ayet-i kerimenin "Sağ ellerinizin sahip olduğu köle ve cariyelerden mükâtebe isteyenleri, eğer onlarda bir hayır biliyorsanız kitabete bağlayın ve onlara, Allah'ın size verdiği maldan verin." kısmının nüzul sebebi şöyle anlatılıyor:
Huvaytıb ibn Abdü'l-Uzzâ'nm Subeyh adında bir kölesi vardı ve efendisinden kendisini, bedelini ödemek şartıyla azat etmesini (kitabete bağlamasını) istemiş, o da reddetmişti. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu[38] da Huvaytıb bu kölesini 100 dinar karşılığında kitabete bağlayıp azat etti ve bu bedelin 20 dinarını da bağışladı. Subeyh, bu bedeli ödeyip serbest kaldı ve daha sonra Huneyn günü savaşta şehid oldu.[39]
Ayet-i kerimenin "Şayet iffetli olmak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının geçimliğini kazanacaksınız diye, fuhşa zorlamayın. Kim de onları buna zorlarsa şüphesiz ki Allah onlara, kendilerinin buna zorlanmalarından sonra Ğafûr'dur, Rahîm'dir." kısmının nüzul sebebinde ise bir kaç farklı rivayet olmakla birlikte hepsi de Abdullah ibn Übeyy ve cariyeleri hakkındadır. Şöyle ki:
l. Câbir'den rivayet ediliyor ki o şöyle anlatmıştır: Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl cariyelerinden birisine: "Git ve bize bir şeyler kazan getir." diyerek onu zina etmeye zorladı da Allah Tealâ: "Şayet iffetli olmak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının geçimliğini kazanacaksınız diye, fuhşa zorlamayın. Kim de onları buna zorlarsa şüphesiz ki Allah onlara, kendilerinin buna zorlanmalarından sonra Ğafûr'dur, Rahîm'dir" âyet-i kerimesini indirdi.[40]
İkrime'den rivayette o şöyle anlatıyor: Abdullah ibn Übeyy'in bir cariyesi vardı. Efendisinin emriyle zina edip ücret olarak verilen bir bürdeyi efendisine getirdi. İbn Übeyy ona: "Git, tekrar zina et." dedi. Cariye: "Vallahi yapmryacağım; eğer bu bir hayır ise onu çok yaptım, yok eğer kötü ise artık onu bırakmamın zamanı geldi." dedi ve işte onun hakkında bu âyet-i kerime nazil oldu.[41]
Câbir'den gelen başka bir rivayette İbn Übeyy ibn SelûTun fuhşa zorladığı cariyelerinin iki ve isimlerinin de Müseyke ve Ümeyme olduğu ve bu cariyelerin Hz. Peygamber (sa)'e gelerek sahiplerinin kendilerini fuhşa zorlamasından şikâyette bulundukları ve bunun üzerine bu âyet-i kerimenin nazil olduğu kaydediliyor.[42] Ömer ibn Sâbit'ten gelen rivayete göre ise Abdullah ibn Übeyy'in fuhşa zorladığı bu cariyesi Muâze olup müslüman bir cariye imiş.[43]
2. Mukatil der ki: Abdullah ibn Übeyy'in altı cariyesi hakkında nazil olmuştur. İbn Übeyy bunları fuhşa zorlar ve bundan kazandıkları paraları ellerinden alırdı. Bunlar: Muâze, Müseyke, Ümeyme, Amra, Ürvâ ve Kuteyle idiler. Bir gün bunlardan birisi (fuhuştan o günün kazancı olarak) bir dinar getirdi. Bir diğeri ise bundan daha az getirdi. İkisine de: "Geri dönün, daha zina yapın (ki daha çok kazanıp getirin)." dedi. "Allah'a yemin olsun ki yapmıyacağız. Allah bize İslâm'ı getirdi ve zinayı haram kıldı." dediler ve Rasûlullah (sa)'e gelerek ona şikâyette bulundular da Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.[44]
3. Zührî'den rivayete göre ise Kureyş'ten birisi Bedr gazvesinde esir olmuş ve Abdullah ibn Übeyy'in hissesine düşmüş. Onun yanında esir iken Abdullah ibn Übeyy'in bir de Muâze adında cariyesi varmış ki Kureyşli bu esir ondan kâm almak istemiş. Ancak müslüman olan Muâze, müşrik olan bu Kureyşliye yüz vermemiş. Abdullah.ibn Übeyy, Kureyşli bu esirinden hamile kalıp çocuk doğursun ve doğacak çocuğun da fidyesini alsın diye müslüman olan bu cariyesini o Kureyşli esiri ile birlikte olmaya zorlayıp kabul etmeyince de dövmüş ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.[45]
4. Mukatil ibn Hayyân der ki: Bize ulaştığına göre bu âyet-i kerime, sahip oldukları iki cariyeyi fuhşa zorlayan iki kişi hakkında nazil olmuştur. Bunlardan bir ansariye ait olanını adı Müseyke, Abdullah ibn Übeyy'e ait olanının adı da Ümeyme Ümmü Müseyke idi. Yine birer cariye olan Muâze ve Ürvâ da aynı durumda idiler. Bunlardan Müseyke ve Ümmü Müseyke Hz. Peygamber (sa)'e gelerek bu durumu Efendimiz'e anlattılar da' bunun üzerine bu hususta Allah Tealâ: "Şayet iffetli olmak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının geçimliğini kazanacaksınız diye, fuhşa zorlamayın..." âyet-i kerimesini indirdi.[46]
5. Ebu Salih'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiği bir haberde ise Hz. Peygamber (sa)'e gelerek kendisine ait olmıyan bir cariyenin zinasına izin isteyenin bizzat Abdullah ibn Übeyy olduğu kaydedilmektedir. Buna göre bir gün Abdullah ibn Übeyy, yanında adı Muâze olan çok güzel bir cariye ile Hz. Peygamber (sa)'in huzuruna gelmiş ve: "Ey Allah'ın elçisi, şu cariye filân kimsenin yetimlerine ait bir cariyedir. Ona zina etmesini ve böylece o yetimlerin onun ücretinden istifade etmelerini emredelim mi?" diye sormuş. Hz. Peygamber (sa): "Hayır." buyurmuşlar. Abdullah ibn Übeyy ısrarla tekrar sorunca işte bu âyet-i kerime nazil olmuş.[47]
37. Öyle erler ki ne ticaret, ne ahş-veriş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz. Onlar, gönüllerin ve gözlerin (korkudan) döneceği bir günden korkarlar
Abdulah ibn Ömer'den rivayete göre o, bir gün çarşıda iken ezan okunmuş, çarşıdaki dükkân sahipleri hemen dükkânlarını kapatıp Mescid-i nebevîye gitmişler. İbn Ömer der ki: İşte onlar (ezan okunur okunmaz dükkânlarını kapatıp Mescid-i Nebevî'ye giren işyeri sahipleri) hakkında "Öyle erler ki ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz..." âyet-i kerimesi nazil oldu.[48]
Hz. Peygamber (sa)'in asr-ı saadetinde iki müslüman varmış. Bunlardan birisi tüccar, diğeri de satmak üzere kılıç yapan kılıç ustası bir demirci imiş. Tüccar olanı ezanı duyduğunda terazi elinde ise hemen atar, yerde ise kaldırmayıp o halde bırakır ve hemen Mescid-i Nebevî'ye gidermiş. Demirci olanı ise çekiç örsün üzerindeyse olduğu gibi bırakır, yok örsün üzerindeki kılıca vurmak üzere kaldırmışsa arkasına atar ve hemen Mescid-i Nebevî'ye gidermiş. İşte bu ikisine ve bunlara benzeyenlere bir övgü olmak üzere Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirmiş[49]
Bu âyet-i kerimenin ashab-ı Suffe hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.[50]
39. O küfretmiş olan kâfirlere gelince; çnların amelleri engin göllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su sanır. Fakat yanına vardığında hiçbir şey bulamaz da Allah 'ı kendi yanında bulur ve O da hesabını tastamam görür. Allah Serîu'l-hisâb 'dır.
Bu âyet-i kerimenin, Câhiliye devrinde bir zahid gibi yaşıyan\ palas elbiseler giyip hak dini ariyan, Hz. Muhammed peygamber olarak İslâm ile gönderilince kâfir olan Utbe ibn Rabîa ibn Ümeyye hakkında nazil olduğu söylenir.[51] Mukatil rivayetinde bu kişinin adı Şeybe ibn Rabîa ibn Abdi Şems olarak verilmektedir.[52]
47. "Allah 'a ve Rasûlü 'ne inandık, itaat ettik. " derler, sonra da arkasından bir takımı yüz çevirir. Bunlar mü 'minler değillerdir.
48. Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıkları zaman bir takımı hemen yüz çevirir.
49. Eğer hak, kendilerinden tarafa ise boyunlarını bükerek gelirler.
50. Kalblerinde bir hastalık mı var bunların? Yoksa şüphe mi ettiler? Veya Allah'ın ve Rasûlü'nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, onlar zâlimlerin ta kendileridir.
1. İbn Ebî Hatim'in, el-Hasen'in mürselleri meyanmda tahric ettiği bir haberde o şöyle anlatır: Bir adam, başka bir adamla arasında bir ihtilâf çıkıp da halli için Hz. Peygamber (sa)'e gitmeye çağrıldığında eğer haklı ise ve Hz. Peygamber (sa)'in kendi lehine hükmedeceğini kesin olarak bilirse bunu kabul ederdi, Ama bilirse ki kendisi haksızdır ve karşısındakinin hakkını yemek isterse böyle bir durumda ihtilâfın halli için Hz. Peygamber (sa)'e gitmeye çağrılırsa O'na gitmekten yüz çevirir ve "Hayır, O'na değil filâna gidelim." derdi. İşte bunun üzerine (veya böyleleri hakkında) Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi.[53]
2. Bazı müfessirler olayı biraz daha özelleştirip derler ki bu âyet-i kerime ile bunu takip eden âyet münafık Bişr ile bir yahudi hakkında nazil olmuştur. İkisi arasında bir arazi üzerinde ihtilâf çıkmıştı. Yahudi, Bişr'i, aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (sa)'a çekerken münafık, Yahudiyi Ka'b ibnu'l-Eşref e gitmeleri için çekiyor, bir yandan da: "Muhammed bize haksızlık eder, zulmeder." diyordu. Sonunda Yahudinin ısrarı ile Hz. Peygamber (sa)'e gelip davalarını anlattılar; Allah'ın Rasûlü (sa) de Yahudi lehine hükmetti.
Ancak münafık, Hz. Peygamber (sa)'in hükmüne razı olmayıp: "Gel bir de Ömer'e davamızı anlatalım, ondan hüküm vermesini isteyelim." dedi. Yahudi buna da razı oldu ve gidip davalarını Hz. Ömer'e anlattılar. Yahudi bu arada Hz. Ömer'e: "Hz. Peygamber, benim lehime hükmetti de bu adam O'nun hükmüne razı olmadı." dedi. Hz. Ömer, o münafığa: "Öyle mi oldu?" diye sordu, onun: "Evet." cevabı üzerine: "Beni burda biraz bekleyin, hemen geliyorum." deyip evine girdi, kılıcını kuşanmış olarak çıktı ve münafığın oracıkta boynunu vurup öldürdü ve: "Rasûlullah (sa)'ın hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm budur." dedi de bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi.
Hz. Ömer'in bu davranışı üzerine Cibril: "Ömer, Hak ile bâtılın arasını ayırdı." demiş, bunun üzerine Hz. Ömer'e: "el-Fârûk" lâkabı verilmiştir.[54] Ki bu kıssa daha önce (Nisa Sûresinin 60. âyetinin nüzul sebebinde) de geçmişti.
3. Dahhâk der ki: Muğîra ibn Vâil hakkında nazil olmuştur. Onunla Hz. Ali ibn Ebî Tâlib'in müşterek bir arazileri vardı. Bu araziyi müşterek halden çıkarmak ve paylaşmak istediler. Yapılan taksimde Hz. Ali'ye, suyun ancak zorlukla ulaştırılabileceği kısmı düştü. Muğîra, Hz. Ali'ye: "Arazinin sana düşen kısmını bana sat." dedi, Hz. Ali de kabul edip bu arazisini Muğîra'ya sattı ve Hz. Ali parasını, Muğîra da arazisini teslim aldı. Daha sonra Muğîra'ya: "Çorak, susuz bir yer satın aldın, oraya su çıkmaz." dediler. O da satıştan vazgeçmek üzere Hz. Ali'ye geldi ve: "Arazini al. Ben onu senden, eğer hoşnut olursam şartıyla almıştım. Şimdi ise gördüm ki su oraya çıkmıyor, onu sevmedim, hoşnut olmadım." dedi. Hz. Ali: "Hayır öyle değil, satın aldın, razı oldun ve teslim aldın. Durumunu da zaten biliyordun." diyerek satıştan caymayı reddetti ve davayı Hz. Peygamber (sa)'e götürmek istedi. Muğîra ise: "Muhammed'e gidecek ve onun hükmünü kabul edecek değilim. Çünkü o bana buğzeder ve ben, onun bana haksızlık etmesinden korkarım." dedi ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerimeler nazil oldu.[55]
53. Var güçleriyle Allah'a yemin ettiler ki eğer kendilerine emredersen mutlaka (savaşa) çıkacaklardır. De ki: "Yemin etmeyin. Bu, makûl bir itaattir. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah Tealâ münafıkların Hz. Peygamber (sa)'in hükmünden hoşlanmadıklarını beyan buyurunca münafıklar Hz. Peygamber (sa)'e gelip: "Allah'a yemin olsun ki yurtlarımızdan, kadınlarımızdan ve mallarımızdan çıkmamızı; bunları bırakıp cihada çıkmamızı) emretmiş olsaydın bunları bırakır ve cihada çıkar, cihad ederdik." dediler de bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[56]
55. Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere va'detti ki onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise onları da yeryüzünde halef kılacak ve onlar için beğenip razı olduğu dini temelli yerleştirecek, korkularını emniyete çevirecektir. Çünkü onlar Bana kulluk eder ve hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kâfir olursa işte onlar fâsıkların ta kendileridir.
l. Rebî ibn Enes'in naklettiğine göre Ebu'l-Aliye şöyle demiştir: Hz. Peygamber (sa) ve ashabı Mekke'de yaklaşık on sene korku halinde ve gizlice insanları tek olan Allah'a, tek ve ortağı olmaksızın O'na ibadete çağırdılar. Henüz savaşla emrolunmamışlardı. Sonra Medine'ye hicretle emrolundular ve Medine'ye geldiler. Allah Tealâ onlara savaşı emretti. Medine'de de korkar durumdaydılar. Akşam silâhlı olarak yatıyor, sabah silâhlı olarak kalkıyorlardı. Allah'in dilediği kadar bu durumda kaldılar. Sonra Hz. Peygamber (sa)'in ashabından birisi: "Ey Allah'ın elçisi, biz, ebediyyen böyle korkar halde mi olacağız? Emniyyette olacağımız ve silâhlan bırakacağımız bir gün bize gelmiyecek mi?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü (sa): "Bu durumda çok az kalacaksınız. Nihayet sizlerden birisi, içlerinde demir (silâh) olmıyan büyük bir topluluğun içinde dizlerini büküp elleriyle dizini tutarak oturacak." buyurdular ve Allah Tealâ da bu âyet-i kerimeyi indirdi.[57]
Yine Rebî ibn Enes kanalıyla Übeyy ibn Ka'b'den gelen benzer bir rivayet de şöyledir: Hz. Peygamber ve ashabı (olan muhacirler) Medine-i Münevvere'ye gelip de Ansar tarafından barındırıldıklarında Araplar tek bir yay olup onlara karşı savaştılar. Onlar, silâhlarıyla yatıp geceliyor, zırhları içinde sabahlıyorlardı. Bu haldeyken: "Ne dersiniz; acaba Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmadan güven ve huzur içinde hiç yatıp geceliyerek yaşıyacak mıyız?" dediler de onların bu sözü üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu haberi Hâkim de Sahîh'inde Dârimî'den rivayetle tahric etmiştir.[58]
İbn Ebî Hâtim'in tahric ettiği bir haberde el-Berâ ibn Azib de: "Bu âyet-i kerime, bizler şiddetli bir korku içindeyken nazil oldu." Demiştir.[59]
2. Mukatil der ki: Hudeybiye'de Mekke müşrikleri Hz. Peygamber ve ashabını umre yapmaya bırakmayıp Mekke'ye girmelerini engellediklerinde müslümanlar: "Keşke Allah Tealâ bize Mekke'nin fethini bahşeylese." dediler de bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[60] Ancak İbnu'l-Cevzî bu kavli kuvvetli görmeyerek birincisini tercih ettiğini gösteren bir ibare ile zikretmiştir.[61]
58. Ey iman edenler, ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuz zaman ve yatsı namazımdan sonra yanınıza girecekleri vakit üç defa izin istesinler. Bu vakitler sizin üç mahrem vaktinizdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de onlara da bir günah yoktur. Allah, size âyetleri böylece beyan edip açıklar ve Allah Alîm 'dir, Hakîm'dir.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebinde biri Hz. Ömer ile, diğeri de Esma bint Mersed (Mürşide) ile ilişkili olmak üzere iki rivayet vardır:
1. İbn Abbâs anlatıyor: Hz. Peygamber (sa), ansardan bir Müdellic ibn Amr adında bir çocuğu öğle uykusu zamanında çağırması için Hz. Ömer'e göndermişti. Çocuk, önce* apıyı çaldı ise de Hz. Ömer uyumakta olduğu için duymadı ve çocuk, Hz. Ömer'in yanına girdi de onu, görülmesinden hoşlanmadığı bir şekilde gördü. O (Hz. Ömer), Hz. Peygamber (sa)'e geldiğinde: "Ey Allah%ın elçisi, isterdim ki Allah Tealâ (yanımıza girileceğinde izin isteme ile ilgili) emir ve yasaklar koysa." dedi ve onun bu sözleri üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.[62]
2. Mukatil ibn Hayyân anlatıyor: Ansar'dan bir adam, karısı Esma bint Mürşide (veya Esma bint Ebî Mersed) ile birlikte yemek yapmış ve Rasûl-i Ekrem'e getirmişlerdi. (Rasûlullah'a yemek geldiğini duyan) insanlar gelip girmek için izin istemeksizin yanlarına girmeye başlamışlar. Bundan hoşlanmıyan Esma: "Ey Allah'ın elçisi, bu, (izinsiz olarak girmek) ne kadar çirkin! İkisi (karı-koca) bir elbise içinde ve köleleri izin istemeden (ya da girmelerine izin verilmeden) yanımıza giriyor." dedi de bu konuda (izin istemeden girmeme konusunda) Allah Tealâ: "Ey iman edenler, ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuz zaman ve yatsı namazınzdan sonra yanınıza girecekleri vakit üç defa izin istesinler...." âyet-i kerimesini indirdi.[63]
Yine Mukatil ibn Hayyân der ki: Bu âyet-i kerime Esma bint Mersed (Mürşide) hakkında nazil olmuştur. Onun (yaşı) büyük bir oğlu vardı. Bir gün, yanına girilmesinden hoşlanmadığı bir vakitte bu oğlu yanına girmişti. Hz. Peygamber (sa)'e geldi ve: "Hizmetçilerimiz ve oğullarımız, yanımıza girilmesinden hoşlanmadığımız bir vakitte yanımıza giriyorlar." diye şikâyette bulundu da Allah Tealâ bunun üzerine bu âyet-i kerimeyi indirdi.[64]
59. Çocuklarınız erginlik çağına vardığında kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi onlar da izin istesinler. Allah size âyetlerini böyle açıklar ve Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
İbn Ebî Hatim'in Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den rivayetinde o: "Kişi, annesinin yanma girmek için izin ister. Zira "Çocuklarınız erginlik çağına vardığında kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi onlar da izin istesinler "Çocuklarınız erginlik çağma vardığında kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi onlar da izin istesinler..." âyet-i kerimesi bunun hakkında nazil oldu." demiştir.[65]
61. Kör için bir sorumluluk yoktur. Topal için de bir sorumluluk yoktur. Hastaya da bir sorumluluk yoktur. Size göre de kendi evlerinizden, gerek babalarınızın evlerinden, gerek annelerinizin evlerinden, gerek kardeşlerinizin evlerinden, gerek kız kardeşlerinizin evlerinden, gerek amcalarınızın evlerinden, gerek halalarınızın evlerinden, gerek dayılarınızın evlerinden, gerek teyzelerinizin evlerinden, gerek anahtarına sahip olduğunuz evlerden, yahut ta sadık dostlarınızın evlerinden yemenizde bir günah ve sıkıntı yoktur. Hep bir arada toplu olarak da, dağınık olarak yemenizde de bir günah yok...
l. Kays ibn Müslim'den, o da Miksem'den rivayet ediliyor ki o şöyle diyor: Bazı kimseler kör ve sakat olanlarla yemek yemekten sıkılır, onlarla birlikte yemek yemek istemezlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[66]
Zehrâvî, İbn Abbâs'tan bunun aksini rivayetle "Kör, topal ve sakat olanlar, sağlam kişiler kendileriyle yemekten hoşlanmaz, kendilerini pis bulur veya kendi durumlarından rahatsız olur diye sağlam kişilerle birlikte yemek yemek istemezlerdi. İşte bunun üzerine "Kör için bir sorumluluk yoktur. Topal için de bir sorumluluk yoktur. Hastaya da bir sorumluluk yoktur..." âyet-i kerimesi nazil oldu." demiştir.[67]
Dahhâk'tan rivayetle tahric olunan bir haber olayı biraz daha deiaylandırır. Bu haberde o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber, peygamber olarak gönderilmezden önce kör, hasta ve topalla birlikte yemek yemezlerdi. Çünkü kör, yemeğin hoş olan taraflarını göremez, hasta olan kişi, sağlam olanlarmki gibi yemeğin hakkını veremez, sakat olan kimse de yanında bulunan sağlam kimseler gibi yemek yiyemezdi. İşte onların (Medine halkı okn Ansar'ın) kör, hasta ve sakatlarla birlikte yemek yemelerine bir ruhsat olmak üzere bu âyet-i kerime nazil oldu.[68]
2. "Ey iman edenler, birbirinizin malını bâtıl yollarla yemeyin. Meğer ki sizden, karşılıklı bir rızadan bir ticaret ola..." (Nisa, 4/29) âyeti nazil olunca insanlar birbirlerinin evinde yemek yemekte zorlanır, sıkılır oldular, bu konuda sıkıntıya düştüler de bu âyet-i kerime nazil oldu.[69]
İbn Abbâs'tan gelen bir rivayet konuyu biraz daha açmakta, o şöyle anlatıyor: ."Ey iman edenler, birbirinizin malını bâtıl yollarla yemeyin. Meğer ki sizden, karşılıklı bir rızadan bir ticaret ola..." (Nisa, 4/29) âyeti nazil olunca müslümanlar: "Allah Tealâ bize, mallarımızı aramızda batıl yollarla yemeyi yasakladı. Yemek, bizim en üstün, en iyi mallarımızdandır. Demek ki bizden birisinin, bir başkasının yanında yemek yemesi helâl değildir." deyip birbirlerinin yanında (evinde) yemek yemekten kendilerini alakoydular, birbirlerinin evinde yemek yemeyi terkettiler de bundan sonra Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.[70]
3. Mücâhid'den rivayette o şöyle anlatıyor: Ashab içinde sakat kimseler vardı. -İbn Amr hadisinde sakat olanlar kör ve topal olanlar; Haris hadisinde ise kör, topal, ihtiyaçtı olanlar şeklinde daha açık ifade edilmiştir.- Ashabdan bazıları bunları yemek için evlerine götürürler. Kendi evlerinde yemek bulunmazsa tutar onları babalarının veya âyette sayılan akrabalarının evlerine götürürlerdi. Yanlarındaki o sakat kimseler ise başkalarının evlerine götürülmekten hoşlanmaz; "Bizi kendi evlerine değil de başkalarının evlerine götürüyorlar." derlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.[71]
4. İbn Abbâs'tan rivayete göre zengin birisi akraba veya arkadaşlarından bir fakirin evine gidip de bu fakir yakını onu yemeye buyur edince "Zengin olana yoksulun malından yemek yaraşmaz. Zaten yiyeceğiniz az, bir de biz yemeye oturup iyice azaltmıyalım" anlamında olmak üzere: "Yok, ben sizinle yemek yemekte sıkılıyorum. Çünkü ben zenginim, siz ise fakirsiniz." dermiş, âyet-i kerime bunun Üzerine nazil olmuş.[72]
5. İbn Abbâs'tan gelen başka bir rivayette konu biraz daha müşahhas hale getiriliyor. O şöyle anlatıyor: Ayet-i kerime Haris ibn Amr hakkında nazil oldu. O, Hz. Peygamber (sa)'le birlikte bir gazveye giderken ailesinin ve evinin işlerini yapmak üzere Mâlik ibn Zeyd'i vekil bırakmıştı. Dönüşünde arkadaşı Mâlik'i çok zayıflamış görüp sebebini sordu. O da: "İznin olmadan evinden yemek bana günah geldi." dedi.[73]
Bu mealde el-Bezzâr'ın sahih bir senedle Hz. Aişe'den rivayetle tahric ettiği bir haberde Hz. Aişe şöyle anlatıyor: Müslümanlar Hz. Peygamber (sa)'le birlikte gazvelere çıkmaya rağbet ederler; sefere çıkarken de sakatlıkları sebebiyle sefere katılamıyanlara evlerinin anahtarlarını verir ve onlara: "Benim evimden ne istiyorsan yiyebilirsin." diye izin verirlerdi. Medine'de kalan ve kendilerine anahtar verilen o sakat kimseler de: "Bunlar aslında bize yeme iznini gönül hoşluğu ile vermediler. Binaenaleyh onların evlerinden yememiz bize helâl değil." derlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ onlara bir ruhsat olmak üzere bu âyet-i kerimeyi indirdi.[74]
6. Katâde ve Dahhâk şöyle anlatıyorlar: Kinâne'den Leys ibn Amr oğulları denilen bir kabile hakkında nazil oldu. Onlardan kişi, yalnız başına yemek yemekte zorlanır, yalnız başına yemek yemek istemez ve birlikte yiyecek birisini (belki de misafir) bekleyerek sabah sofraya oturur, önünde yemek beklemeye başlar, bazan olurdu ki öğleye kadar gelen birisi olmaz ve o da yemek yemezdi. Akşam yemeğine oturduğunda birlikte yemek yiyecek birini bulamazsa yine yalnız başına yemek yemek istemezdi de işte Allah Tealâ bunun üzerine bu âyet-i kerimeyi indirdi
İkrime de der ki: Ansardan bir topluluk vardı ve onlar, kendilerine bir misafir geldi mi mutlaka misafirle birlikte yemek yerlerdi. İşte onlar hakkında diledikleri şekilde; ister bir sofranın etrafına halka olarak, ister ayrı ayrı yemek yemelerine ruhsat olmak üzere bu âyet-i kerime nazil oldu.[75]
7. Atâ el-Horasânî ve Abdurrahman ibn Zeyd ibn Eşlem de Feth Süresindeki "Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur..." (âyet: 17) âyet-i kerimesi gibi bu âyet-i kerimenin Cihâd hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.[76]
Taberî, bütün bu rivayetleri sıraladıktan sonra bunlar arasından herhangi birinin tercihine götürecek bir karine veya açıklığa sahip olmadıklarını ve hepsinin de ayrı ayrı bu âyet-i kerimenin nüzulüne sebep olmalarının caiz olduğunu; başka bir bakış açısından âyet-i kerimenin hükmünün bütün bunları içine aldığını ve müslümanların gerek yalnız başlarına, gerekse âyet-i kerimede sayılan yakınların evlerinde topluca yemek yemelerine bu âyet-i kerime ile ruhsat verilmiş olduğunu belirtir[77] ki âyet-i kerime bunlardan hangisi üzerine inmiş olursa olsun sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine engel değildir.[78]
62. Mü'minler, ancak Allah'a ve Rasûlü'ne iman edenler ve O'nunla birlikte bir işe karar vermek üzere toplandıklarında O 'ndan izin isteyip alıncaya kadar ayrılıp gitmeyenlerdir. Gerçekten senden izin isteyenler; işte onlar Allah'a ve Rasûlü'ne iman edenlerdir. O halde onlar, bazı işleri için senden izin istedikleri zaman sen de onlardan dilediğine izin ver ve kendileri için Allah'dan mağfiret dile. Hiç şüphesiz Allah Ğafûr'dur, Rahim'dır.
l. İbn İshak'ın ve Delâil'inde Beyhakî'nin Urve'den, Muhammed ibn Ka'b el-Kurazî'den ve başkalarından rivayetle tahric ettikleri bir haberde onlar şöyle anlatıyor: Hendek Gazvesi senesi Ebu Süfyân komutasındaki Kureyş'in gelip sel yataklarından Rûme kuyusu başına; Gatafân'ın gelip Uhud'un yanında Na'mâ'ya konduğunda Hz. Peygamber (sa)'e bu haber gelince Medine'nin etrafına hendek kazdırmıştı. Hendek kazma işinde bizzat kendisi çalışırken mü'minler de onunla birlikte çalışmaktaydılar. Bazı münafıklar ise işi ağırdan alıyor; evlerine misafir geldiği bahanesiyle Hz. Peygamber (sa)'den habersiz ve izinsiz olarak gizlice sıvışıyorlardı. Müslümanlardan herhangi birinin başına bir musibet veya hoşlanmadığı bir şey gelirse, gelip Hz. Peygamber (sa)'e söylüyor, O'ndan izin istiyor ve O'nun izin vermesiyle gidiyor; işlerini düzeltip tekrar hendek kazmadaki işinin başına dönüyordu. İşte Hz. Peygamber (sa)'den izin isteyerek işinden geçici olarak ayrılan o mü'minler hakkında Allah Tealâ: "Allah herşeye hakkıyla Alîm'dir."e kadar olmak üzere (yani Sûrenin sonuna kadar) "Mü'minler, ancak Allah'a ve Rasûlü'ne iman edenler ve O'nunla birlikte bir işe karar vermek üzere toplandıklarında O'ndan izin isteyip alıncaya kadar ayrılıp gitmeyenlerdir..." âyet-i kerimelerini indirdi.[79] Buna göre bu âyet-i kerime, Hendek Gazvesi senesi hendek kazılma sırasında nazil olmuştur.
2. Katâde'den rivayete göre Tebük Gazvesi hakkında nazil olan âyetlerden birisi olan "Allah seni affetsin, hak sana besbelli olup yalancıları bilmeden önce neden onlara izin verdin?" (Tevbe, 9/43) âyet-i kerimesinde, Tebük gazvesine katılmamak için mazeret bildirerek izin isteyenlere izin verdiği için Hz. Peygamber azarlanırken daha sonra bunda kendisine bir ruhsat olmak üzere Allah Tealâ: "O halde bazı işleri için senden izin istedikleri zaman sen de onlardan dilediğine izin ver ve kendileri için Allah'dan mağfiret dile..." âyet-i kerimesini indirdi.[80]
Yine bu Tebük Gazvesi esnasında meydana gelen olaylar cümlesinden olarak Hz. Ömer'in ailesine dönmek için[81] izin istemesi üzerine Hz. Peygamber (sa)'in ona izin verip sonra da münafıklara duyurmak maksadıyla yüksek sesle ona: "Git, vallahi sen münafık değilsin." demesi; bunu duyan bazı münafıkların da: "Bu nasıl iş; arkadaşları izin istediğinde onlara izin veriyor, biz izin istediğimizde ise izin vermiyor. Vallahi biz onun adaletli davranmadığını görüyoruz." demeleri üzerine bu âyet-i kerimenin nazil olduğu Dahhâk ve Mukatil'den rivayet edilmiştir.[82]
63. O Rasûl'ün çağırmasını, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi saymayın.Allah, içinizden bir diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir. O 'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ gelmesinden veya elîm bir azâb gelmesinden sakınsınlar.
l. Ebu Nuaym'ın Delâil'de Dahhâk kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayetinde o şöyle demiştir: Hz. Peygamber (sa)'e hitabederken "Ey Muhammed, Ey Ebu'l-Kasın!" derlerdi. Bunun üzerine Allah Tealâ: "O Rasûl'ün çağırmasını, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi saymayın..." âyet-i kerimesini indirdi.[83]
2. "Allah, içinizden bir diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir...." âyet-i kerimesinin nüzul sebebinde Kelbî der ki: Allah'ın Rasûlü (sa) hutbesinde münafıklara ta'rîzde bulunur ve onları kınardı. Münafıklar da sağlarına, sollarına bakarlar; kendilerini kimsenin görmediğine kani olurlarsa usulcacık yerlerinden kalkar ve sıvışırlardı. Şayet kendilerini bir gören olduğunu farkederlerse çıkmaktan vazgeçip mecburen istemeye istemeye namaz kılarlardı. İşte bu durum üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[84]
Ebu Davud'un mürselleri meyanında Mukatil'den rivayetle tahricinde o şöyle anlatıyor: Mescid-i Nebevîde Hz. Peygamber hutbe okurken burnu kanayan veya abdesti bozulan bir sahabî çıkmak için Hz. Peygamber (sa)'den izin almadan dışarı çıkmazdı. İşaret parmağıyla Efendimiz'den çıkmak için izin ister ve izin verilirse çıkardı. Hutbe dinlemek veya mescidde oturmak kendisine ağır gelen herhangi bir münafık da böyle mazereti sebebiyle çıkmakta olan bir sahabînin arkasına gizlenerek usulca sıvışırdı. İşte böyle bir hadise üzerine Allah Tealâ "Allah, içinizden bir diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir...." âyet-i kerimesini indirdi.[85]
[1] Aiûsî, age. xvm,74.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/628.
[2] Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/ı, hadis no: 3177.
[3] Ebu Davud, Nikâh, 4, hadis no: 2051; Neseî, Nikâh, 12, hadis no: 3226.
[4] Suyûtî, uibâbu'n-Nukûi, 11,19-20.
[5] İbn Ebî Salih rivayetinde ashab-ı suffadan bazıları, bak: Kurmbî, age. xu,ı 13.
[6] Vahidî, age. s. 221; Râzî, age. XXHI,150.
[7] Vâhidî.age. s. 222.
[8] Taberî, age. XVIII,56; tbn Kesîr, age. VI,8.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/628-630.
[9] aiûsî, age. xvm,88.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/630.
[10] Müslim, Liân, 10; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 1,421-422; Vahidî, age. s. 223.
[11] Buhârî,Tefsîru'i-Kurân,24/1.
[12] Müslim, Liân, 1. Benzer ve muhtasar bir rivayet için ayrıca bak: tbn Mâce, Talâk, 27, hadis no: 2066; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, V,334.
[13] Râzî, age. xxm,i64.
[14] Râzî, age. xxın, 165.
[15] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/3; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/3, hadis no: 3179; İbn Mâce, Talâk, 27, hadis no: 2067.
[16] ibn Kesîr, Tefsîru'i-Kur'ânn-Azîm, vi,n.
[17] Vahidî, age. s. 222-223; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 1,238-239.
[18] Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 1,238-239; İbn Kesîr, age. VIJ3-14.
[19] Ebu Davud, Talâk, 27 (Liân), hadis no: 2256.
[20] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, 11,24.
[21] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, H,24.
[22] Bak: Kurtubî, age. xıı,i23.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/630-635.
[23] İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, Beyrut 1391/1971,111,309-316.
[24] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/11.
[25] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/11
[26] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/11
[27] Buhârî, Meğâzî, 34; Tefsîru'l-Kur'ân, 24/6, ıi.
[28] Meselâ bak: Müslim, Tevbe, 56-58; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 24/4. hadis no: 3180; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI,59-61, 194-197.
[29] Vahidî, age. s. 227.
[30] İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, Beyrut 1391/1971, 111,316; Râzî, age. XX1II,186
[31] tbnu'l-Cevzî, age. vi,25.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/638-647.
[32] Vahidî, age. s. 228-229; Taberî, age. XVIII,87-88.
[33] Vahidî, age. s. 229.
[34] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, 11,34.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/648-649.
[35] Alûsî, age. XVIII, 138.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/649.
[36] ibn Kesîr, age. vi,46; Suyûtî, Liibâbu'n-Nukûl, 11,34.
[37] Taberî, age. XVIII,97.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/650.
[38] İbnul-Esîr, üsdüi-Ğâbe, iii,8
[39] Vahidî, age. s. 229.
[40] Müslim, Tefsîr, 26.
[41] Taberî, age. XVIII, 103.
[42] Müslim, Tefsîr, 27.
[43] Vahidî, age. s. 229-230.
[44] Vahidî, age. s. 230.
[45] Vahidî, age. s. 230; Taberî, age. XVIII, 103.
[46] İbn Kesîr, age. VI.59.
[47] Râzî, age. XXHI,220.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/650-652.
[48] İbn Kesîr, age. VI,74.
[49] Kurtubî, age. xh,i84.
[50] Alûsî, age. XVIII, 178.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/652-653.
[51] Râzî, age. xxrv,8.
[52] Kurtubî, age. xıı,i86.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/653.
[53] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, n,37.
[54] Vahidî, age. s. 23 i; aiûsî, age. xvııı, 194.
[55] Râzî, age. xxrv,20.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/654-655.
[56] Kurtubî, age. XII, 195.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/655.
[57] Vahidî, age. s. 231; Taberî, age. xvm,i22; ibn Kesîr, Tefsînı'1-Kur'âni'l-Azîm, VI.85-86.
[58] Vahidî, age. s. 231-232.
[59] ibn Kesîr, age. VI.86; Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, 11,38.
[60] ibnu'l-Cevzî, age. vi,58.
[61] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/ 655-656.
[62] vahidî, age. s. 232.
[63] ibn Kesîr, age. vi,90.
[64] Vahidî, age. s. 232.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/657.
[65] Aiûsî, age. XVIII, 216.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/658.
[66] Taberî, age. XVIII, 129.
[67] aiûsî, age. xvra,2i7.
[68] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, 11,39.
[69] es-Suyûtî, ed-Dumri-Mensûr, 11,494.
[70] Taberî, age. xvin,i28.
[71] Taberî, age. XVIII, 129.
[72] Mecma'u't-Tefâsîr, Matbaa-i Amire 1319 neşrinden ofset Çağrı Yayınevi, İstanbul 1404/1984, IV,420.
[73] Mecma'u't-Tefâsîr, IV,419-420; Hasan Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul, 1394/1974,11,641, 64 numaralı dip not.
[74] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, n,39-40.
[75] Vahidî, age. s. 233.
[76] İbn Kesîr, age. vi,92.
[77] Taberî, age. xvm,i3i
[78] aiûsî, age. xvıiı,22i.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/658-660.
[79] Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûi, n,4i-42.
[80] Tabert, age. x,ıoo.
[81] bir rivayette umre yapmak için, bak: Kurtubî, age. xh,2ii
[82] Râzî, age. XXIV,39.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/661-662.
[83] Suyûtî, Lübâbı’n-Nukûl, 11,42
[84] Râzî, age. xxiv,39.
[85] Alûsî, age. xvm,226.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/663.
İslami Okul Okulların En Önemlisi