Nûr Sûresi - Kuran - 024Nur - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Zina Kesinlikle Haram Kılınıp Yasaklanmıştır
Recm Cezası Sadece Müslümanlara Mı Hastır?
Suçun Tekrarı Cezanın Tekrarını Gerektirir Mi?
Zina, Mevcut Nikâh Akdini Bozar Mı?
Suçlanan Kimse, Suçlayanın Evlâdı İse
Zina Suçlamasında Bulunana Ceza Verilmeden Tevbe Ederse
Karısını Zina İle Suçlayan Kimseyle İlgili Hüküm
Adam-Karısıyla Kimin Zina Ettiğini İsmen Açıklarsa
Eşini Suçlayan Adamın Şahitliği Muteber Midir?
Şeytan, Kötülüklerin Kaynağıdır
Duygu Ve Düşüncelerin Eğilimini En İyi Bilen Allah'tır
Kendisine İyilik De Yapılsa, İnsan Yine De Nankör Olabilir
Başkasının Evine Girmek İçin Prensip
Erkeklerin Gözlerini Haramdan Sakınması
Kadınların Gözlerini Sakınması, İffetlerini Koruması
Kadınların Zınetı Ve Zınet Yerleri
Zinet Kavramıyla İlgili Açıklama
Başörtüsünü Yaka Üzerine Gelecek Şekilde Örtünmek
Kadinlar Zinet Yerlerini Kimlerin Yaninda Açabilirler
Zîneti Teşhirden Sakınmak Vaciptir
İslâm'da Köleliğin Yeri Ve Anlamı
Allah, Göklerin Ve Yerin Nurudur
Kur'ân-I Kerîm'e Göre Nurun Delâlet Ettiği Manalar
Allah'ın Nurunun Camilerde Yansıması
Ticaretle İbâdet Arasında Tercih
Kalplerin Ve Gözlerin Döneceği Gün
İki Nefis Misal İle Düşündürücü İki Benzetme
Her Şey Yaratanı Teşbih Ediyor
Göklerin Ve Yerin Mülkü Kime Aittir?
Gece İle Gündüzün Birbirini İzlemesi Olayı
Açıklayıcı Ve Yönlendirici Âyetler
Mü'minle Münafık Arasında Bir Diğer Fark
Allah Ve Peygamberi Adına Söz Söylemek Ve Hükmetmek
Müslüman Kardeşliğinin Bir Diğer Ölçüsü
Evlenme Ümidi Kalmamış Yaşlı Kadınlar
Peygamber (A.S.) Efendimize Hitap Etme Adabı
Peygamber (A.S.) Efendimize Muhalefet Edenler
Allah, Her Şeyi Hakkıyla Bilir
NÛR SÛRESİ
Müfessirlerin ve diğer ilim adamlarının icma'ıyla, bu sûrenin Medine'de indiği kesinlik kazanmıştır. [1] Nitekim İbn Murdeveyh'in İbn Abbas (R.A.) ile İbn Zübeyir'den yaptığı rivayette, onlar şöyle demişlerdir: «Nûr Sûresi Medine'de inmiştir.» [2]
Ebû Ubeyde kendi te'lîf ettiği Fezâil'de Harise b. Madar'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ömer b, Hattab (R.A.) bize. Nisa,. Ahzâb ve Nûr sûrelerini öğretmemiz için bir emirname yazıp gönderdi.» [3]
Âyet sayısı : 64 Kelime » : 1316
Harf » : 5330 [4]
Sûre, ismini, «Allah göklerin ve yerin nurudur» mealindeki 35, âyetten alır.[5]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1— Zina suçunun cezasından; iffetli evli kadınlara zina isnat etmekten dolayı gereken hadden söz edilir.
2— Hz. Aişe (R.A.) Validemize atılan iftira açıklanır.
3— Namus ve iffetin korunması, gözün harama bakmaktan sakınması emredilir; kadınların zînet yerlerini açmamaları üzerinde durulur.
4__ Nikâh konusuna yer verilir.
5— İnkarcıların dünyada yaptıkları iyi-yararlı amellerin Kıyamet gününde bir fayda sağlamıyacağı hatırlatılır.
6— Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler sergilenir.
7— Münafıkların ve mü'minlerin birtakım vasıf ve özellikleri, karakter yapıları açıklanır.
8— Aile düzeni, aile fertlerinin davranışları konu edilir ve bazı kurallara yer verilir.
9— Özürlülerin savaşa katılmamaları hakkındaki hüküm bildirilir.
10— Hısımların birbirlerinin gıda maddelerinden izin almaksızın yemelerinin caiz olduğu belirtilir.
11— Peygamber (A.S.) Efendimizin yüce meclisinden izin istemeden ayrılanlar uyarılır ve bu hususta uygulanacak kural açıklanır.[6]
Meali:
1— Bu bir sûredir ki, onu indirdik ve (hükümlerini) farz kıldık. İçinde açık seçik âyetleri, düşünüp öğüt alasınız diye indirdik.
İlgili Rivayetler
Hz. Ömer (R.A.), Küfe halkına, kadınlarına Nûr Sûresini öğretmelerini tavsiye eder mahiyette bir genelge yazıp göndermiştir.
Hz. Aişe (R.A.) Validemiz de, «Kadınlarınızı çardak ve teraslarda işsiz-güçsüz oturtmayın; onlara Nûr Sûresi'ni ve bir de iplik eğirmeyi öğretin» diye tavsiyede bulunmuştur. [7]
Yorumlar
Bu bir suredir ki'' onu indirdik ve (hükümlerini) farz kıldık.»
İlim adamları âyetin bu bölümünü şöyle yorumlamışlardır:
A) Sûrede gecen hükümleri farz ve onlarla amel etmenizi gerekli kıldık.
B) İçindeki şer'İ cezaları takdîr ettik.
C) İçindeki hükümleri ve oezâları size ve sizden sonrakilere -Kıyamet kopuncaya kadar- farz kılıp kesinleştirdik.
Bu yorumlardan, sûrede yer alan hükümlerin vücup (farziyet) ifâde ettiği anlaşılıyor. Nitekim müctehit imamlar da .ilgili hükümlerin farz olduğunu bilistidlâl açıklamışlardır. Resûlüllah (A.S.) ile dört halîfe devrindeki uygulama da bu doğrultuda cereyan etmiştir. Onun için ilim adamları âyetteki «faraznaha»yı «kata'nâha» şeklinde tefsîr etmişlerdir. Yani sûredeki hükümleri kesinleştirdik demektir ki bu da her bakımdan farziyeti ifâde eder.[8]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, Nûr Sûresi'nde yer alan hükümlerin kesinlik arz-eder ölçüde olduğu belirtildi. Buradaki «vücup»tan maksat, yukarıda da açıkladığımız gibi «farziyet»tir.
Aşağıdaki âyetle, sûrede yer alan farz hükümlerden birinin de zina suçundan dolayı haddin gerekmesi ve uygulanması olduğu açıklanıyor.[9]
Meali:
2— Zina eden erkek ve zina eden kadından her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah'a ve Âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinin(in hükümlerini uygulamada) bunlardan yana bir şefkat ve acıma duygusu sizi tutmasın ve mü'minlerden bir topluluk da onlar hakkında uygulanan azap (cezây)a şahit olsunlar, (hazır bulunsunlar).
İlgili Hadîsler
«Bedevilerden iki adam, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e geldi. Onlardan birisi şöyle dedi: «Ey Allah'ın Peygamberi! oğlum bu adamın yanında ücretli işçi olarak çalışıyordu. Derken oğlum bunun karısıyla zina etmiş. Bu suça karşılık fidye olarak yüz koyun ve bir de câriye verdim. Sonra da durumu bazı ilim adamlarına sordum. Onlar bana : «Oğluna yüz değnek vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi; kadının da recm edilmesi gerekir.» dediler. Olay bu, siz ne buyurursunuz?»
Peygamber (A.S.) Efendimiz ona şöyle buyurdu :
«Canımı elinde bulunduran yüce zata and olsun ki, aranızda Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim : Ona fidye olarak verdiğin yüz koyun ve bir câriye sana geri verilecek. Oğluna da yüz değnek vurulup bir yıl sürgün edilecek.» Sonra da Eşlem kabilesinden Enîs veya Üneys adında bir adama seslenerek şöyle buyurdu : «Sabah olunca o kadına git. Suçunu itiraf ederse kendisini recmet!» Enis veya Üneys (R.A.) aldığı bu emir üzerine sabahlayın o kadına gitti. Kadın suçunu itiraf edince recmedildi.» [10]
«Benden (gerçeği) alın, benden (doğru olan hükmü) alın: Allah kadınlar için bir yol koymuştur: Bekâr erkek bakire kızla zina ederse, (her birine) yüz değnek vurulur ve bir yıl sürgün edilir. Evli erkek evli veya dul kadınla zina ederse, taraflara, hem yüz değnek, hem de recm gerekir.» [11]
«Yeryüzünde yerine getirilen bir hadd (şer'î ceza), yeryüzü ehline kırk sabah yağmurundan daha hayırlıdır.» [12]
Zina Nedir?
Arada nikâh akdi ve nikâh akdi şüphesi olmaksızın aklî dengeleri yerinde ergen erkekle ergen kadının cinsel temasta bulunmasıdır. Ancak zina konusunda.evli ile bekâr hakkında uygulanan ceza değişik olduğundan zina eden erkekle kadını altı kısma ayırmışlardır:
1— İkisinin de evli, aklî dengeleri yerinde ve ergen olması,
2— İkisinin de bekâr, aklî dengesi yerinde ve ergen olması,
3— İkisinden birinin evli, birinin bekâr olması,
4— İkisinin de bekâr olup, henüz ergenlik çağına girmemiş olması,
5— İkisinden birinin ergen olması, diğerinin ergen olmaması,
6— İkisinin veya birinin aklî dengesinin bozuk olması..
Birinci gruba girenler, suçları ya kendi itiraflarıyla, ya da dört şahidin şehadetiyle sabit görüldüğü takdirde, recmedilirler.
İkinci gruba girenlere yüzer değnek vurulur.
Üçüncü gruba girenlerden evli olanı recmedilir; bekâr olantna yüz değnek vurulur
Dördüncü gruba girenler hakkında başka cezalar uygulanır.
Beşinci gruba girenlerden ergen olan bekâra yüz değnek vurulur; ergen olmayana başka ceza verilir.
Altıncı gruba girenlerden aklî dengesi yerinde olana, hâkimin takdir edeceği bir ceza uygulanır; aklî dengesi yerinde olmayana ceza verilmez.[13]
Zina Sucu Ne İle Sübut Bulur?
Zina suçu şu üc şeyden biriyle sübut bulur:
1— Zina eden kimsenin bu fiili işlediğini kendisinin itiraf etmesi, (buna ikrar da denilir).
2— Kocasız olan kadının gebe kalması,
3— Zina fiilini dört kimsenin gözleriyle gördüklerine dair şahitlik etmesi.
Zorla, ölüm tehdidiyle tecavüze uğradığı sabit görülen kadına ceza gerekmez. Nitekim âyette «zâniye» sıfatı kullanılmıştır ki bu, kendi arzusuyla zina fiilini işleyen kadın hakkında sıfat olur. Zinaya zorlanan, tehdit edilerek ırzına geçilen kadın «zâniye» değil, «mezniyye»dir ve o takdirde sadece mef'ûl olduğundan herhangi bir ceza gerekmez.[14]
Dört Şahidin Şehadeti Gerekir
Nisa Sûresi 15. âyette belirtildiği üzere, «aleyhlerine aranızdan dört şahit getirin» buyurulmaktadır. Bu anlatımda yer alan ikinci şahıs zamiri «minküm»den şahitlerin erkek, aynı zamanda müslüman olması gerekiyor. Ayrıca bu şahitlerin zina olayını tam fiil halinde görmelerinin şart olduğu hadîs ile sabit olmuştur. İlim adamlarının bu hususta icma'ı vardır.
Nisa Sûresinde, zina suçu dört erkek şahitle sübut bulan kadına, evde tutuklanarak hapis cezasıyla cezalandırılması öngörülmüşse de, bu İslâm'ın ilk yıllarına mahsus bir hükümdür ki, Nûr Sûresi'nin ikinci âyetiyle kaldırılmıştır. Nitekim recm âyeti inince, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «(Zina hakkındaki ilâhî hükmü) benden alın, benden alın...» buyurarak ilk inen hükmün neshedildiğine işarette bulunmuştur. [15]
İbn Zeyd, zina eden kadının evde hapsedilmesinin bir ceza anlamı taşıdığını ve bu durumda olan kadının evlenmesine müsaade edilmediğini belirtmiştir. [16]
Recm Hakkında Âyet Var Mıdır?
Recm cezası hakkında Kur'ân'da bir açıklama ve hüküm yoktur. Ancak lafzı neshedilen ve hükmü baki kalan, aynı zamanda tevatüren sabit olmayan, «Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettikleri zaman onları elbette, mutlaka recm ediniz» mealinde bir âyet söz konusudur.
O halde recm cezası sahîh hadîsle sübut bulmuş bir hükümdür ve ilim adamlarının bu hususta icma'ı vardır. Bunun gibi yüz değnek cezasından sonra bir yıl sürgün cezası da hadîsle sübut bulmuştur.
Recm ile ilgili sahîh hadîs meâlen şöyledir:
«(Zina hakkındaki ilâhî hükmü) benden alın, benden alın: Allah gerçekten onlara bir yol (gösterip hüküm) koydu: Bekâr erkek, bekâr kadınla zina ederse herbirine yüzer değnek vurulur ve birer yıl sürgün edilir. Evli erkek evli kadınla veya dul kadınla zina ederse, herbirine yüzer değnek vurulur ve recm edilir.» [17]
Recm cezasıyla birlikte suçluya yüz değnek vurulması; diğer yandan zina eden bekâra yüz değnek cezasıyla birlikte bir yıl sürgün cezasının uygulanması hakkında müctehit imamların ve bu sahada söz sahibi ilim adamlarının farklı istidlal ve içtihatları vardır. Şöyle ki:
a) İmam Şafiî'ye göre, yüz değnek cezasıyla birlikte bir yıl sürgün de gerekir. Çünkü bu hususta sahîh hadîs mevcuttur.
b) İmam Ebû Hanîfe'ye göre, sürgün cezası hükümdarın re'yine ve iradesine bırakılır; dilerse uygular, dilerse uygulamaz.
c) İmam Mâlik'e göre, zina eden bekâr erkeğe hem yüz değnek vurulur, hem de bir yıl sürgün edilir. Zina eden bakire kıza ise, sadece yüz değnek cezası uygulanır, ama sürgün edilmez. [18]
Zina eden evli kişiye recm ile birlikte yüz değnek vurulmasına gelince: Bu hususta da imamların farklı görüş ve içtihatları ortaya çıkmıştır. Şöyle ki:
a) İmam Ahmed b. Hanbel'den farklı iki rivayet tesbit edilmiştir. İkinci rivayete göre, sadece recm cezasıyla yetinilir. [19]
b) Nahaî, Zührî, Evzâî, Mâlik, Şafiî ve rey tarafdarı olan müctehitlere göre, sadece recm cezasıyla yetinilir. [20]
Değnekte Uygulanacak Ölçü
Vurulacak yüz değneğin ölüme sebebiyet vermiyecek, vücutta yara açmayacak ve sağlığı tehlikeye düşürmeyecek şekilde kullanılması gerekir. Konuyla ilgili hadîslerin ve başta Resûlüllah (A.S.) Efendimiz olmak üzere dört halîfe devrindeki uygulamanın ışığı altında müctehit imamlar şöyle bir sıralamada bulunmuşlardır:
1— Değnek kalın olmayacak, ince bir çubukla da yetinilmeyecek, normal bir parmak kalınlığında olacak, üzerinde budak bulunmayacak,
2— Çıplak bedene vurulmayacak, aynı zamanda değneğin tesirini büsbütün kesecek kadar kalın bir elbise suçlunun üzerinde bulunurken uygulanmayacak,
3— Yüz, karın, böbrek, utanç yerleri gibi tehlike arzedecek, sağlığı bozacak yerlere vurulmayacak,
4— Değneği kullanacak olan kimsenin orta güçte olmasına ve elini kaldırırken omuz seviyesini aşmayacak ölçüde tutmasına dikkat edilecek,
5— Değnek vücudun kaba et kısımlarına tevzi edilecek şekilde yaygınlaştırılacak, sadece bir iki yere teksif edilmeyecek..
Uygulanan zina cezasından ibret alınması için müsiümanlardan bir topluluğun hazır bulunması gerekir. Aynı zamanda hem cezayı uygulayanların, hem de ona hazır olanların duygusal davranmamaları, ilâhî emrin yerine getirilmesinde birçok fayda ve hikmetlerin söz konusu olduğunu düşünerek ne gerekiyorsa onu aynen tatbik etmeleri bir emri ilâhîdir.[21]
Zina Kesinlikle Haram Kılınıp Yasaklanmıştır
Zinanın haram kılınıp büyük günahlardan sayılması ve o bakımdan kesinlikle yasaklanması, kitap, sünnet ve icma' ile sübut bulmuştur. Ehl-i Sünnet'ten buna muhalefet eden olmamıştır.
Zina sucuyla ilgili maddî ve manevî müeyyidenin ağırlığının şüphesiz birtakım önemli sebepleri vardır. Onları şöyle sıralayabiliriz:
a) Ümmet ve milletin temelini oluşturan aile yuvasını iffet ve namus düzeyinde koruyup devam ettirmek,
b) Nesebi gayr-i sahih soysuz bir neslin oluşmasını önlemek,
c) Bulaşıcı olup tehlike arzeden birtakım hastalıklardan yetişmekte olan nesli korumak,
d) Kadınların annelik vasfını, iffet ve namusunu her türlü tecavüzden uzak bulundurmak,
e) Gözü dönmüş şehvetperestierin kötü emellerini frenlemek ve böylece onları meşru aile sınırlarında tutmak,
f) Kötü niyet taşıyan namus düşmanlarının önünde caydırıcı bir set oluşturmak,
g) Aile ve toplumu güven ve huzur havasında bulundurmak..[22]
Konuyu Şöyle Özetliyebiliriz
Ahlâk ve fazileti, aile ve sağlığı tehdit eden zinayı semavî dinlerin hepsi haram kılıp yasaklamıştır. Aynı zamanda tarihin birçok dönemlerinde de beşeri kanunnamelerle idare edilen birçok ülkelerde zinayı yasaklar mahiyette hükümler konulduğunu biliyoruz.
Günümüzde doğu ve batı ülkelerinin çoğunda yetişmekte olan kuşakların kalp ve kafasına Allah ve Âhiret kavramları ve inançları eğitim yoluyla işlenmediği, kutsal değerlerin çiğnenmesine göz yumulduğu ve aile yuvasının kutsallığı göz ardı edildiği için fuhşun yaygınlaştığını, o yüzden aile yuvasının derin bir çıkmaza itildiğini, ahlâkî değerlerle alay edildiğini; frengi ve AİDS gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıkların -Allah'ın bir cezası olarak- o toplum ve milletleri tehdit ettiğini görmekteyiz.
İslâmiyet bu konuda da Allah'a ve Âhiret'e imanı ilim ve yüksek ahlâkla birleştirerek en güzel önlemi almış; dünyevî ve uhrevî anlamda ağır müeyyideler koymak suretiyle fuhşun gelişmesini en tesirli şekilde önlemiştir. Bugün İslâmî inançlara bağlı kalınan bölge ve ülkelerde sözü edilen tehlikeli hastalıklar en asgarî düzeyde bulunuyor.
İslâm'ın ilk yıllarında zina eden kadının evde hapsedilmesinin emre-dilmesi, bir tedbir olarak fuhşun yayılmasını önlemiş ve ileride daha önleyici müeyyide konulacağına işaretle «Allah onlara bir yol açıncaya kadar» mealindeki Nisa Sûresinin 15. âyeti indirilmiş ve bir süre sonra Nûr Sûresinin 2. âyetiyle bu yol açılarak çirkin ve tehlikeli fiilin önüne -kıyamete kadar baki kalacak- müeyyide konulmuştur.[23]
Recm Cezası Sadece Müslümanlara Mı Hastır?
Bu konuda müctehit imamların tesbit ve yorumu, istidlal ve içtihatları farklıdır:
a) İmam Ahmed, İmam Şafiî ve İmam Nahâî'ye göre, gayr-i müslim-ler sözü edilen konuda İslâm kadısına başvururlarsa, kadı onları muhakeme etmek veya terkedip ilgilenmemek arasında serbesttir.
b) Ebû Hattab'ın yaptığı bir diğer rivayette ise, İmam Ahmed'e göre, onlar arasında hükmetmek vaciptir. Nitekim İmam Şafiî'den yapılan ikinci bir rivayetten de onun bu anlamda içtihatta bulunduğu anlaşılıyor.. Çünkü Cenâb-ı Hak : «Ve artık aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet; anların arzu ve heveslerine uyma» buyurmuştur. [24] Bu âyetin Medineli yahudi-lerle ilgili olduğu ve o maksatla indirildiği kesinlik arzetmektedir. [25]
c) İmam Mâlik ve İmam Ebû Hanîfe'ye göre, recm cezası sadece müslümanlara uygulanır. Gayr-i müsiimier için söz konusu değildir.
d) Zina ve diğer bir konuda müslümanla gayr-i müslim muhakeme edilmek üzere kadıya başvururlarsa, bütün imamların ittifakıyla, kadının onlar arasında hükmetmesi vacip olur. [26]
Suçun Tekrarı Cezanın Tekrarını Gerektirir Mi?
Bir kac defa zina ettikten sonra suçu sabit görülen kimseye sadece bir had (şer'î ceza) uygulanır. Ancak birinci defa zina suçundan dolayı cezaya çarptırılan kimse, aynı sucu tekrar işlerse, yeniden tecziye edilmesi gerekir. Bu hususta ilim adamlarının ittifakı vardır. Nitekim İslâm Hukukunda yetkili kabul edilen ilim otoritelerinden Atâ1, Zühri, İmam Mâlik, İmam Ebû Hanîfe, İmam Ahmed b, Hanbel, İmam Şafiî, İshak b. Rahaveyh, Ebû Sevr ve Ebû Yusuf'un içtihat ve görüşleri bu anlamdadır.
İbn Münzir'in tesbitine göre: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den, evlenmeden önce zina eden cariye hakkında sorulduğunda şu cevabı vermiştir: «Zina ederse, ceza olarak değnek vurun, sonra yine zina ederse, yine değnek vurun, sonra yine zina ederse, değnek vurun..» [27]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, zina sucu sübut bulduğu takdirde ne gibi bir ceza verileceği açıklandı.
Aşağıdaki âyetle, zina ettiği kesinlik kazanan bir kadınla, mü'min bir erkeğin; aynı zamanda zina ettiği kesinlik kazanan bir erkekle mü'mine bir kadının evlenmesinin caiz olmadığı belirtiliyor.[28]
M E A L 1 ;
3— Zina eden erkek, ancak zînâ eden bir kadınla veya Allah'a ortak koşan bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadın da, ancak zina eden bir erkekle veya Allah'a ortak koşan bir erkekle evlenebilir. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.
İniş Sebebi
Bir rivayete göre, Medine'ye hicret eden çok fakir müslüman erkekler, oradaki zengin fahişe kadınlarla evlenmek suretiyle geçimlerini sağlamayı düşünüyorlardı. O bakımdan durumu Resûlüllah (A.S,) Efendimiz'e arzetme ihtiyacını duydular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet inmiştir. [29]
Başka bir rivayete göre ise, Medine'ye hicret edenlerden Mersed b. Ebî Mersed bir ara Mekke'ye sefer yaptı. Cahiliye günlerinde ilişki kurduğu Ânâk adındaki kadınla karşılaştı. Kadın eskiden olduğu gibi onunla yaşamak istedi. Mersed ise İslâm'ın bunu haram kıldığını anlattı. Kadın «o halde meşru şekilde evlenelim» diye öneride bulundu. Mersed, «böyle bir evlenmenin caiz olup olmadığını Hz. Peygamber'den (A.S.) sormam gerekir» diye cevap verdi ve ayrılıp Medine'ye dönünce durumu Peygamber (A.S.) Efendimize arzetti. O sebeple yukarıdaki âyet indi. [30]
Âyette Geçen Nikâh Kavramı
İlim adamları ilgili âyette geçen «nikâh» kavramı üzerinde durmuş ve farklı birtakım yorumlarda bulunmuşlardır:
a) İbn Abbas (R.A.) ile Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr ve Dahhak'e göre, cinsel temastır. [31]
b) Saîd b. Müseyyeb'e göre, bu âyetle, zaniye bir kadınla mü'min bir erkeğin veya zânî erkekle mü'mine bir kadının evlenmesi haram kılınmıştır. Sonra da Nûr Sûresi'nin «İçinizden bekâr kalanları evlendirin» mealindeki 32. âyetiyle hükmü kaldırılmıştır. Zira «bekâr» ile çevirisini yaptığımız «eyâma» tabirinden maksat, hem hiç evlenmemiş bekârlardır, hem de evlendikten sonra dul kalanlardır.
Böylece daha önoe zina edip de tevbe edenlerle evlenmeye cevaz verilmiş oluyor.
c) İmam Ahmed b. Hanbel'e göre de, zina eden müslüman, bu fiilinden dolayı tevbe eder ve kendini düzeltirse, onunla evlenmekte bir sakınca yoktur. Aksi halde sakıncalı kabul edilir. Diğer müctehit imamların da içtihatları bu anlamda bir hüküm ifade etmektedir.
d) el-Hasan'a ve Zeccac'e göre, zina eden erkek ve kadından maksat, zina suçundan ceza görenlerdir ki bunlar ancak birbirleriyle evlenebilirler. [32] İbrahim en-Nahaî de aynı görüştedir. Nitekim Ebû Davud'un Musannafı'ında Ebû Hüreyre'den (R.A.) yapılan rivayette: «Zinadan dolayı had vurulmuş erkek ancak zinadan dolayı had vurulmuş kadınla evlenebilir» mealinde bir hadîs nakledilmiştir.
Böylece üçüncü âyetin hükmü iki cihetle kaldırılmıştır. Birincisi hadîsle, ikincisi âyetle belirlenmiştir. Birinci şık, âyetin hadîsle neshini caiz görenlerin kavlidir. Şöyle ki: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz : «Haram, helâli haram kılmaz» buyurmuştur, [33]
O halde zina eden müslüman erkek veya kadın -şer'î cezaya çarptırıldıktan sonra- tevbe eder ve pişmanlık duyarlarsa, başka bir müslüman-Ja evlenmelerine cevaz verilir.
Bu konuda İbn Abbas (R.A.) şöyle demiştir: «Evveli sifah (zina), sonu ise nikâhtır.» Yani zina eden bekâr erkek ve bekâr kadın -şer'İ cezayla tecziyeden sonra- pişmanlık duyup tevbe ederlerse, evlenmelerinde bir sakınca yoktur.
îbn Abbas (R.Â.) buna şöyle bir misal vermiştir: «Adam bahçeye girip meyva çalar ve sonra o bahçe sahibine gidip bahçenin meyvasmı satın alırsa, çaldığı haram, satın aldığı helâl olur.» [34]
İkinci şık ise, âyetin âyetle neshedilme konusudur ki, ilim adamlarının hepsi bunun caiz olduğuna kaildirler. Tabiîn'den Saîd b. Müseyyeb'-in belirttiği gibi, âyet, «Sizden evli olmayanları evlendirin» mealindeki Nûr Sûresinin 32. âyetiyle neshedilmiştir.[35]
Zina, Mevcut Nikâh Akdini Bozar Mı?
Yukarıda belirttiğimiz her iki nesih cihetinden hangisi dikkate alınırsa alınsın, zina eden kadınla -tevbe edip pişmanlık duyduğu takdirde- evlenmenin sahîh olduğu anlaşılıyor. O bakımdan adamın karısı zina ederse, aralarındaki nikâh akdini hükümsüz bırakmayacağı gibi, adamın zina etmesi de eşiyle olan nikâh akdini hükümsüz bırakmaz. Nitekim İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şafiî de aynı görüş ve içtihattadırlar. İmam Mâlik'e [36]göre ise, adam zina ettiği kadınla evlenirse, her ikisi de ebediyen zinâkâr sayılırlar. İmam bu görüş ve içtihadına dayanak olarak ashab-i kiramdan İbn Mes'ûd'un (R.A.) şu sözünü seçmiştir: «Adam, kadınla zina ettikten sonra nikahlarsa, ikisi de ebediyen zânî olurlar.» Ancak İmam Mâlik bu tahrîmin bazı şartlarla kalkacağını belirterek şöyle bir yorum ortaya koymuştur: «Kadını fasit sudan, yani zina ile rahmine akıttığı meniden is-tibra etmedikçe onunla evlenemez. Çünkü nikâh için hürmet söz konusudur; o da zina suyu üzerine nikâh suyunu akıtmaması ve o yüzden haramın helâla karışmamasıdır.» [37] Buradaki «istibra»dan maksat, kadının zinadan hamile kalmadığı kesinlik arzedinceye kadar beklemek ve ondan sonra nikahlayıp cinsel temasta bulunmaktır.
Mütekaddimîn âlimlerden bir kısmı bu konuda şu görüş ve yorumu ortaya koymuşlardır: «Âyet muhkemdir, mensûh değildir. O bakımdan zina eden kimsenin kendisiyle nikâhlı bulunan zevcesi arasındaki nikâh akdi hükümsüz olur. Bunun gibi, adamın zevcesi zina ederse, aralarındaki nikâh akdi keza hükümsüz kaiır.» Onlardan diğer bir kısmı ise, şöyle demişlerdir: «Zina sebebiyle nikâh hükümsüz olmaz. Ancak adamın karısı zina ederse, onu boşamakla emrolunur. Yanında tutarsa günahkâr olur.»
Sonuç olarak, zâni ve zâniye işledikleri o çirkin günahtan dolayı pişmanlık duyup tevbe etmedikçe bir müslümanın onlarla evlenmesi caiz değildir. [38]
Ancak İbn Ömer, Salim, Cabir b. Zeyd, Atâ', Tavus, İmam Mâlik, İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşları böyle bir şart ileri sürmeden zina eden erkeğin zina ettiği kadınla evlenebileceği gibi, başka bir erkeğin de evlenmesi caizdir demişlerdir. Şüphesiz ki böyle bir cevaz pişmanlık, ve tevbeyi de göz ardı etmez.[39]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, zina eden erkek veya kadınla evlenmenin caiz olup olmadığı konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, iffetli-namuslu kadınlara zina isnat etmek suretiyle İftirada bulunanlar hakkında uygulanacak ilâhî hüküm açıklanıyor. Sonra da adamın kendi eşine zina isnat etmesi halinde uygulanacak hükme yer verilerek mü'minler bu iki konuda aydınlatılıyor.[40]
Meali:
İffetli hür kadınlara zina (suçunu yakıştırıp iftira) atan, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremiyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin ve işte onlar günah işleyip ilâhî yoldan çıkmış kimselerdir.
5— Ancak bu iftira günahından sonra tevbe edip kendini düzelterek ilâhî yola dönenler müstesna. Çünkü gerçekten Allah çok bağışlayan ve cok merhamet edendir.
6— Kendi eşlerine (zina suçu isnâd edip iftira) atanlar ve kendllerinden başka şahitleri bulunmayanlardan herbirinin şahitliği, doğrulardan olduğuna dair dört defa Allah ile (yemin edip) şehadette bulunmasıdır.
7— Beşinci defa, eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını söylemesidir.
8— Kocasının elbette yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah ile yemin edip şehadette bulunması,
9— Beşinci defa, eğer kocası doğrulardan ise Allah'ın gazabının kendisi üzerine {inmesini) dilemesi, kadından cezayı savar.
10— Eğer Allah'ın size olan fazl-ü rahmeti olmasaydı, (durumunuz ne olurdu?) ve şüphesiz ki Allah tevbeyi çokça kabul eden yegâne hikmet sahibidir.
İniş Sebebi
Sehl b. Sa'd es-Sâidî kendisinden yapılan rivayette, şöyle nakletmiştir:
— Uveymir el-Aclânî (R.A.), Âsim b. Adiy'e (R.A.) gelerek dedi ki: «Ne dersin, adam karısıyla birlikte bir adamı (zina halinde) görür de o yüzden öldürürse, kısas gerekir mi veya ne yapması gerekir? Bu hususu Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz'den sorsan ya..» Bunun üzerine Âsim (R.A.) konuyu Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den sordu. Peygamber (A.S.) Efendimiz hem böyle bir soruyu hoş karşılamadı, hem de ayıpladı. O kadar ki Âsim (R.A.)ın Resûlüilah (A.S.)dan işittiği kendisine çok ağır geldi. Evine döndüğünde Uveymir ona geldi ve : «Ya Âsim! Resûlüllah (A.S.) sana ne söyledi?» diye sordu. Âsim (R.A.) ona : «Sen bana hayır ile gelmedin! Resû-lüllah (A.S.) senin sorduğun meseleden hiç de hoşlanmadı» dedi. Bunun üzerine Uveymir: «Vazgeçecek değilim, gidip Peygamber (A.S.)dan soracağım» dedi ve gelip insanların arasında oturan Peygamber'den (A.S.) meseleyi sordu. Peygamber (A.S.) ona şöyle emretti: «Allah gerçekten sen ve eşin hakkında Kur'ân (hükmü) indirdi. Git de eşini al ve birlikte buraya geliri.» Sonra da bu karıkocaya Allah'ın Kur'ân'da belirttiği şekilde mülââne etmelerini buyurdu. Önce erkek karısına karşı lanetle yemin etti. (Sonra da kadın kocasına karşı yemin etti). Bunun üzerine Uveymir (R.A.) şöyle dedi; «Ya Resûlellah! bu kadını artık nikahımda tutarsam ona haksızlık etmiş olurum» dedi ve karısını boşadı. Böylece ondan sonra lânetleşen çiftlerin -kocanın talâkıyla- ayrılmaları takrirî mahiyette bir sünnet oldu... [41]
Diğer bir rivayetin özeti:
Hilâl b. Umeyye, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in huzurunda konuşarak, karısının Şerîk b. Sahmâ ile zina ettiğini iddiayla suçlamada bulundu. Peygamber (A.S.) Efendimiz dört şahit istedi, aksi halde sırtına seksen değnek vurulacağını hatırlattı. Hilâl hayret ederek şöyle dedi: «Ya Resûlellah! adam kendi eşinin üstünde birini görünce şahit aramaya mı çıkacak?» Ce-nâb-ı Peygamber (A.S.) ilk sözünü tekrarlayarak ondan dört şahit istedi. Aksi halde bu suçlamasından dolayı seksen değnek ceza uygulanacağını bildirdi. Bunun üzerine Hilâl: «Ya Resûiellah! Allah bilir ki ben doğru söylüyorum ve herhalde Cenâb-ı Hak sırtımı, seksen değnek vurulmaktan kurtaracak bir âyet indirecektir» dedi. Çok geçmeden Cebrail (A.S.) «Mülââne» âyetini indirdi. Böylece Hilâl ve suçladığı eşi Resûlüllah'ın (A.S.) huzurunda mülâânede bulundular..» [42]
İlgili Hadîs
«Helak edici yedi şeyden kaçınıp uzak durun!»
Bunun üzerine ashab-ı kiram sordu : «Onlar nelerdir ya Resûlellah?!» Şöyle buyurdu: «Allah'a ortak koşmak, sihirbazlık yapmak, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı canı (kimseyi) öldürmek, riba (faiz) yemek, yetim malını yemek, savaş için düşmana karşı çıkıldığı gün arka çevirip kaçmak, suçtan habersiz hür mü'mine kadınlara zina atmak (zina ile onları suçlamak)..» [43]
Fıkhî Yönü
Namuslu, iffetli, suçtan habersiz hür kadına zina isnat eden kimse, bu suçlamasını dört şahitle isbatlamak zorundadır. Aksi halde kendisine bu suçlamasından dolayı ceza olarak seksen değnek vurulur.
Konumuzu oluşturan âyette, suçtan habersiz, iffetli hür mü'mine kadına «muhsane» denilmektedir. Hadîslerin ve uygulamanın ışığı altında, atılan iftiradan dolayı şer'i ceza olarak seksen değnek vurulmasının gerekmesi için şu beş şartın gerçekleşmesi söz konusudur:
1— Suçlanan kadının müslüman olması,
2— Aklî dengesinin yerinde bulunması,
3— Ergenlik çağına girmiş olması,
4— Câriye olmayıp hür olması,
5— Daha önce zina suçu işlememiş bulunması.
O halde bu şartlardan biri mevcut olmazsa, zina suçlamasında bulunan kimseye seksen değnek değil de ta'zîr gerekir. Zina ile suçlanan kadın câriye ise, suçlayana kırk değnek vurulması gerekir.[44]
Suçlanan Kimse, Suçlayanın Evlâdı İse
Anne veya baba kendi evlâdını veya torununu zina ile suçlar da bunu isbat etmek için dört şahit getiremezse, «hadd-i kazf» yani seksen değnek ceza gerekir mi? Müctehit imamların bu mesele hakkındaki içtihat ve istidlalleri az farklıdır;
a) el-Hasan, İmam Şafiî, İshak b. Rahaveyh ve rey taraftarlarına göre, «hadd-i-kazf» gerekmez. İmam Ahmed b. Hanbel'in de içtihadı bu anlamdadır.
b) Ömer b. Abdülaziz, İmam Mâlik, Ebû Sevr ve İbn el-Münzir'e göre, «hadd-i-kazf» gerekir. Çünkü âyette umum ifade edilmekte, istisna yapılmamaktadır. [45]
Lûtîlikle Suçlamak
Lûtîlik, yani homoseksüellikle suçlamaktan dolayı -dört şahitle isbat edilmediği takdirde- «hadd-i kazf» gerekir mi?
Böyle bir isnatla suçlanan kimse ister fail, ister mef'ûl olsun fark etmez mi ve her iki hususta da dört şahit istenilir mi? Bu mesele hakkında da ilim adamlarının görüş ve içtihatları az farklıdır. Şöyle ki:
a) el-Hasan, İmam Şafiî, Nahaî, Zührî, İmam Mâlik b. Enes, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed b. Hasan ve Ebû Sevr'e göre, hadd-i kazf gerekir.
b) Atâ', Katade, İmam Ebû Hanîfe ve diğer rey tarafdarı olan bazı müctehitlere göre, hadd-i kazf gerekmez, sadece ta'zîr vacip olur.[46]
Suçlamada Bulunanın Şahitliği
(Ve onlar"i şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin.»
İlgili âyetin açık anlatımından: İffetli hür mü'mine kadına zina isnat etmek suretiyle suçlamada bulunan kimsenin, bu suçlamasını dört şahitle isbat edemediği takdirde, herhangi bir mesele hakkında şahitliğinin kabul edilemiyeceği anlaşılmaktadır. Ancak böyle bir durumda kişi pişmanlık duyar da kendini düzeltirse, hüküm ne olabilir? Yapılan araştırma ve tes-bitlere göre, bu mesele hakkında da ilim adamlarının ve müctehit imamların içtihat, istidlal ve görüşleri az farklıdır:
a) Hz. Ömer (R.A.), İbn Abbas (R.A.), Saîd b. Cübeyr, Saîd b, Müsey-yeb, Süleyman b. Yesar, Şa'bî ve İkrime'ye göre : İster had uygulandıktan sonra, ister uygulanmadan önce tevbe edip kendini düzeltirse, hem fâsık-lıktan kurtulur, hem de gerektiği zaman şahitliği kabul edilir.
İmam Mâlik ile İmam Şafiî'nin içtihat ve görüşleri de bu anlamdadır.
b) Nahaî, Şerik ve rey taraftarlarına göre: Böylesi tevbe de etse şahitliği bir daha kabul edilmez. Tevbe ve pişmanlık ancak onu fâsıklıktan kurtarır.[47]
Zina Suçlamasında Bulunana Ceza Verilmeden Tevbe Ederse
Zina ile suçtamada bulunup dört şahit getiremiyen kimse, hakkında henüz, şer'î ceza uygulanmadan, yani seksen değnek vurulmadan önce pişmanlık duyup tevbe ederse, verilecek ceza düşer mi? İmam Şafiî'ye göre, düşer. Diğer müctehit imamlara göre, düşmez, Meğer ki İftiraya uğrayan mü'mine hür kadın onu affetmiş olsun..[48]
Muhsanat Sıfatı
«İffetli, suçtan habersiz hür mü'mine kadınlar» diye çevirisini yapabileceğimiz «muhsanat» sıfatı Kur'ân'da dört mana üzere kullanılmaktadır:
1— Evli olsun, bekâr olsun iffetli, suçtan habersiz hür mü'mine kadınlar,
2— Evli kadınlar,
3— Hür kadınlar,
4— Masdar karşılığı olarak İslâmiyet..
Nitekim İbn Mes'ud (R.A.) şöyle demiştir: «Kadının ihsanı, İslâmiyeti demektir.»
Ancak konumuzu oluşturan âyetteki «muhsanat» sıfatı ve «yermûne» fiili, tağlîb kaidesi uyarınca kadın, erkek her İki cinsi kapsamaktadır. [49]
Kur'ân-ı Kerîm'de «muhsanat»ın dört değişik manada kulamldığı âyetler :
1— Nûr Sûresi : 4 ve 23. âyetier
2— Nisa Sûresi : 24. âyet
3— » » : 25. âyet
4— » » : 25. âyet[50]
Karısını Zina İle Suçlayan Kimseyle İlgili Hüküm
Karısına zina isnat eden kimse, olayı isbat etmek için dört şahit getirmek zorundadır. Aksi halde «mülââne» gerekir. Bu da, doğrulardan olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutması, yani Allah ile yemin etmesi ve beşinci defada, «yalancılardan ise Allah'ın laneti üzerine olsun» demesiyle gerçekleşir. Aynı şekilde kadına da Mânda bulunması teklif edilir. O da dört defa Allah'ı şahit tutup yemin eder ve beşinci defasında «eğer kocası doğrulardan ise, Allah'ın gazabı üzerime olsun» derse, mesele çözülmüş olur. Artık iki tarafa da had gerekmez ve birbirlerinden ayrıimaları gerekir. Kadın yemin etmemekte ısrar ederse, ya ikrar edinceye kadar hapsedilir, ya da İmam Şafiî'ye göre, şer'î ceza hemen uygulanır.
Mülââne'den sonra adam artık karısını boşar ve böylece birbirlerinden ayrılmış olurlar. Zira bu durumda artık eşlerin birarada yaşaması bir bakıma zorlaşır ve huzurlu, güvenli bir aile ortamı sağlanamaz.
Karısını zina ile suçlayan adam hem dört şahit getiremez, hem de mülââneden kaçınırsa, o takdirde aleyhine «hadd-i kazf» yani seksen değnek vurulma cezası vacip olur,[51]
Meselenin Fıkhı Tahlili
Karısını zina fiiliyle suçlayan adamdan da, -konu zina iddiası olduğu için- dört şahit ikame etmesi istenir. Getiremediği takdirde hüküm ne olabilir? İffetli bir kadını zina ile suçlayıp dört şahit getiremiyen kimse gibi, hakkında «hadd-i-kazf» uygulanır, yani seksen değnek vurulmak suretiyle tecziye edilir.
Ancak bu mesele, dördüncü âyetle belirtilen meseleden biraz farklıdır. Şöyle ki :
a) Karısını zina halinde yakalayan adam, onlara dokunmayıp şahit aramaya mı gitmeli?
b) Yoksa sineye çekip hareketsiz ve ilgisiz mi kalmalı?
c) Veya kocalık gayretinin tesiri ve onuruyla zani ve zaniyeyi oracıkta öldürmeli mi?
Birinoi şıkkı uygulaması düşünülemez. Çünkü kendisi şahit aramaya giderken zani ile zaniye çoktan işlerini bitirip oradan uzaklaşmış olurlar.
İkinci şıkka katlanması hem çok zor, hem de aile yuvasının selâmeti bakımından endişe vericidir. Zira olayın bilinmesiyle aile yuvasındaki huzur ve güven de kalkmış oluyor, Daimi bir nefret, öfke ve tiksinme, endişe ve korku sürüp gider ve bu durumda aile yuvası özelliğini kaybeder.
Üçüncü şık büsbütün tehlikeye ve hattâ felâkete dönüşebilir. Kati olayı büyük bir cezalandırmaya yol açar ve o takdirde olumlu hiçbir sonuç da elde edilmiş olmaz. Aksine aile büsbütün yıkılıp mutlak bir felâketle
noktalanır.
Nitekim İmam Ahmed'in yaptığı rivayete göre : Nûr Sûresi'nin «İffetli hür kadınlara zina (suçunu yakıştırıp iftira) atan, sonra bunu isbat için dört şahit getiremiyenlere seksen değnek vurun...... mealindeki dördüncü âyeti inince, Ansarın ileri gelenlerinden Sa'd b. Ubâde (R.A.) kendini tutama-yarak şöyle dedi ;
— Ya Resûlellah! böyle mi indirildi?! Bunun üzerine Peygamber (A.S.) :
— Ey ansar topluluğu! reisinizin ne dediğini duyuyor musunuz? buyurarak üzüntüsünü belirtti. Ansar ise şu karşılığı verdi:
— Ya Resûjellah! onu pek kınama. Çünkü gerçekten yemin ederiz ki, o ne kadar bir kadınla evlendiyse mutlaka bakire olanını seçip evlendi ve ne kadar bir kadın boşadıysa bizden hiç birimiz onun gayretinin şiddetinden boşadığı kadınla evlenmeye cesaret edemedik.
Sonra Sa'd b. Ubâde (R.A.) şöyle konuştu :
— Vallahi ya Resûlellah! şüpheniz olmasın ki ben inen hükmün hak olduğunu ve aynı zamanda Allah'tan geldiğini biliyorum. Ama hayret ettiğim şu ki: «Ben, Lekâ'ın (evdeki eşimin) bacakları arasında bir adama rastlayacağım, onları dört şahit bulup getirinceye kadar kendi hallerine bırakıp dokunmayacağım, kıpırdatmıyacağım! Vallahi onlar işlerini bitirinceye kadar ben gidip dört şahit getirmiyeceğim, (onların oracıkta işlerini bitirip meseleyi kısa yoldan çözeceğim).
Bunun üzerine çok geçmeden Hilâl b. Ümeyye (R.A.) geldi.... ve beşinci âyet indi. [52]
Sa'd b. Ubâde (R.A.) ile ilgili haber hakkında cok farklı rivayetler tes-bit edilmiştir. Onlardan birini de İmam Kurtubî şu sözlerle nakietmiştir:
— Ya Resûlellah! ben, eşimle zina eden bir adamı göreceğim de dört şahit bulup getirinceye kadar ona mühlet vereceğim! Olur şey değil.. Vallahi vazgeçmeksizin onu kılıçla vurup öldürürüm.
Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurdu : «Sa'd'in gayretine mi şaşıyorsunuz? Allah'a and olsun ki bert Sa'd'dan daha gayretliyim, Allah da benden daha gayretlidir.»[53]
Liân Kimler Arasında Yapılır?
Müctehit imamların bu mesele hakkındaki içtihat ve yorumları az farklıdır:
a) İmam Ebû Hanife'ye göre, liân ancak müslüman hür karı-koca arasında meşrudur. Çünkü liân bir bakıma şahitlik demektir,
b) İmam Şafiî ve İmam Mâlik'e göre : İster müslüman, ister kâfir, isterse köle olsun mutfak anlamda her karı-koca arasında yapılması caiz ve meşru'dur. Çünkü liân bir bakıma yemindir ve yemini sahih olan herkesin kazfta bulunması ve liân hükmü kapsamına alınması sahihtir.
Ancak liân konusunda karı-kocanın teklif cağına girmiş olmaları şarttır. Aksi halde mükellef olmayanlar arasında mülââne yapılmaz. Bu hususta imamların görüş birliği vardır. [54]
Adam veya eşi Mâna yanaşmaz, yani mülâânede bulunmak istemezlerse, ne lâzım gelir? Müctehit imamların bu mesele hakkındaki içtihat ve yorumlan az farklıdır. Şöyle ki :
a) İmam Ebû Hanîfe'ye göre : İkrar edinceye kadar hapsedilir.
b) İmam Şafiî'ye göre, hapsedilmez, hakkında had uygulanır. İmam mâlik ve cumhur-i fukaha da aynı görüş ve içtihadı benimsemişlerdir. [55]
Adam-Karısıyla Kimin Zina Ettiğini İsmen Açıklarsa
Adam, karısını zina fiiliyle suçlarken kiminle zina ettiğini ismen açıklarsa, ne lâzım gelir? Zira bu durumda ikinci bir kimseyi zina ile suçlamış oluyor. Bu mesele hakkında da müctehit imamların farklı içtihatları söz konusudur. Şöyle ki :
a) İmam Mâlik'e göre : Karısına zina isnadından dolayı liân, zina ile suçladığı adamdan dolayı hadd-i kazf gerekir.
b) İmam Ebû Hanîfe de aynı görüş ve içtihadı izhar etmiştir.
c) İmam Şafiî'ye göre : Zina ile suçladığı adamdan dolayı hadd-i kazf gerekmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, ilgili âyette, karısını zina ile suçlayıp dört şahit getiremiyen kimseye sadece had gerekeceğini beyân buyurmuştur. Nitekim Şerîk ve Hilâl olayları ve onlarla ilgili uygulama belirtilen şekilde cereyan etmiştir. [56]
Eşini Suçlayan Adamın Şahitliği Muteber Midir?
Eşini zina fiiliyle suçlayan adamın kendisinin şahitliğiyle beraber üç şahit getirmesi yeterli sayılabilir mi? İmamların bu meselede de içtihat ve yorumları farklıdır. Şöyle ki:
a) İmam Ebû Hanîfe ve rey tarafdarlarına göre, adamın daha önce hadd-i kazf ile tecziye edilme durumu yoksa, şahitliği kabul edileceğinden, üç >âhit ikame etmesi yeterlidir.
b) İmam Şafiî'ye göre, kocanın bu meselede şahitliği kabul edilmez. O bakımdan üç şahit bulup getirmesi yeterli değildir. Zira koca bu durumda müttehim sayılır; müttehim olanın şahitliği ise, Resûlüllah'ın (A.S.) diliyle muteber değildir. [57]
Hakların Korunması
İslâm Dini, insan haklarını, kişilerin namus, iffet, şeref ve itibarlarını korumayı ön plâna almış ve bunun için hem maddî, hem de manevî ağır müeyyideler koymuştur. Zina suçlamasında dört şahit istemesi, dört müs-lümanın yalan şahitlik üzerinde anlaşıp birleşmesinin çok zor olduğuna yönelik bir tedbirdir. Böylece iffetli, namuslu hür kadınların namus ve şerefi, aynı zamanda aile itibarları iftiracıların dilinden korunmuş oluyor.
Kendi eşine aynı şekilde zina suçu isnat eden adamdan da dört şahit istemektedir. Getirmediği takdirde mülâânede bulunması gerekir. Eşlerin ikisi de tarif edildiği şekilde yemin ederlerse, ikisi de şer'î cezadan kurtulur ve temize çıkmış olurlar. Ancak bu durumda ayrılmaları daha isabetli olacağından, adamın eşini boşaması uygun bir çare olarak düşünülmüştür.
Şüphesiz ki, mülââne usûlü, kadınları kocalarının iftirasından korumaya yönelik bir çaredir. Aynı zamanda beraet-i zimmetin asıl olduğunu ortaya koymaya ve şahitlerle isbat edilmediği takdirde, kadının bu asla uygun zinadan beri olduğunu kanıtlamaya müteveccih bir şer'î tedbirdir. Şüphesiz ki bu da Allah'ın bizlerden yana bir fazl-ü rahmetidir.[58]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle iffetli hür mü'min kadınları zina fiiliyle suçlayanlar ile kendi eşini aynı suç ile suçlayan kocalar hakkında uygulanacak hükümler konu edildi. Aşağıdaki âyetlerle, Benî Mustalık kabilesi üzerine tertiplenen sefer dönüşü esnasında Hz. Aişe (R.A.) Validemizin mazereti sebebiyle kafileden ayrı kalması ve ordunun arkasından gelen Hz. Safvan'ın ona rastlaması üzerine devesine bindirip kafileye gelip yetişmesi ve bu olaydan dolayı münafıkların iftiraya başvurması, dedikodunun yayılması konu ediliyor ve böyle nazik ve hassas durumlarda mü'minlerin nasıl düşünüp hareket etmelerinin gereğine parmak basılıyor. Sonra da aydınlatıcı bilgiler veriliyor.[59]
Meali:
11— Doğrusu, iftira ile gelenler sizden birkaç kişidir. Bunu kendiniz için şer sanmayın, bilâkis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılardan her birine kazandığı günah vardır. Onlardan iftiranın büyüklüğüne sahip çıkıp yürütene ise büyük bir azap vardır.
12— Onu işittiğiniz zaman mü'min erkekler ve mü'min kadınlar kendi kendilerine iyi zan besleyip «bu açık bir iftiradır» deselerdi olmaz mıydı?
13— Onlar iftiraya karşı dört şahit getirmeli değiller miydi? Şahitleri getiremediklerine göre, onlar evet onlar Allah yanında yalancılardır.
14— Allah'ın size Dünya ve Âhiret'te fazl-ü keremi olmasaydı o iftiradan dolayı size büyük bir azap dokunurdu.
15— Bir vakit ki o iftirayı dilden dile aktarıyor, hakkında hiçbir (doğru) bilginiz olmadığı şeyi söyleyip duruyordunuz ve siz bunu kolay sanıyordunuz. Halbuki o Allah yanında oldukça büyük (bir bühtan ve iftira)dır.
16— Onu işittiğiniz vakit, (Peygamberin eşiyle ilgili) böyle bir şey konuşmamız bize uygun olmaz; Hakk'ı tenzih ederiz, bu en büyük bir iftiradır, deseydiniz ya..
17— Eğer mü'minler iseniz benzeri şeye bir daha dönmeyesiniz diye Allah size öğüt veriyor.
18— Allah size âyetleri bir bir açıklıyor; Allah bilendir ve hikmet sahibidir.
19— İmân edenler arasında edep dışı, iffet iekeleyici sözlerin yayılmasını arzu edip duranlar için Dünya'da da, Âhiret'te de elem verici bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
20— Eğer Allah'ın size fazl-ü keremi ve rahmeti olmasaydı, ve doğrusu Allah çok esirgeyen ve çok merhamet eden bulunmasaydı, (aranızda büyük fitneler çıkardı, bu yüzden cezanızı çarçabuk verirdi).
İniş Sebebi
Siyercilerle hadîscilere göre, hicretin beşinci yılında Resûlüllah (A.S.) Efendimiz askerî anlamda bir kuvvet oluşturup Beni Mustalik kabilesi üzerine harekete geçmişti. Birçok seferlerinde olduğu gibi, bu seferinde de eşleri arasında kur'a çekmiş; kur'a Hz, Aişe'ye isabet ettiğinden onu beraberinde götürmüştü. Medine'ye dönerlerken mahfe içinde bulunan Hz. Aişe (R.A.) askerin karargâh kurduğu yerden, bazı tabii ihtiyacını gidermek üzere uzaklaşıyor. Derken mahfeye döndüğü zaman gerdanlığını düşürdüğünü farkederek geri dönüyor. Bulup dönünceye kadar askerin hareket ettiğini görüyor. O tarihlerde kadınların örtünmesiyle ilgili ilâhî emir indiğinden, görevliler, içinde Hz. Aişe'nin (R.A.) bulunduğunu sandıkları mahfeyi deveye yüklüyorlar ve mahfenin içinde bir kimsenin olup olmadığını tefrik edemiyorlar.
Hz. Aişe (R.A.) konuyu özetle şöyle anlatıyor:
— Farkına varılınca gelip beni rahatlıkla bulabilmelerini düşünerek bulunduğum yerde oturup beklemeyi uygun gördüm. Derken uyuya kalmışım. Ayak sesiyle uyandığımda, ordunun arkasından unutulan malzemeyi toplamakla görevli bulunan Safvan b. Muattal'i gördüm. Beni tanıdı ve «İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn» diyerek yüzünü başka tarafa çevirdi ve ben de hemen örtündüm. O arkasını dönerek devesini çökertti, ben binin-ceye kadar dönüp bakmadı. Sonra devenin yularından tutup yürüdü. Öğle vakti orduya yetiştik.
Bu olayı, başta münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selûl olmak üzere bazı münafıklar fırsat sayıp kötüye yorumlamışlar ve haberim olmadan aleyhime bir dedikodu almış yürümüş. Neler olup bittiğini bilmiyordum. Fark ettiğim tek şey, daha önceleri gördüğüm yakın ve sıcak ilgiyi Peygamber (A.S.) Efendimiz'den göremediğimdi. Şüphesiz o günlerde bunun asıl sebebini de teşhis etmiş değildim. İşte o sıralarda hastalandım. Bir gün bir ihtiyaç için dışarı çıkmam gerekti.. Mistah'ın annesi bana refakat etti. Derken yün çarşafına bürünmüş olan kadıncağız sürçüp düştü ve «yok olası Mistah» diye mırıldandı. Ben de «Bedir savaşına katılan bir sahabîye dil mi uzatıyorsun?» diyerek onu uyardım. Bunun üzerine bana : «Neler döndüğünden haberin yok mu?» dedi. Hayretle dönüp yüzüne baktığımda, münafıkların bana attıkları iftirayı anlattı. Bir anda sarsıldım ve hastalığım büsbütün arttı. Bu hal bir ay kadar devam etti. Resûlüllah (A.S.) bir ara olup bitenleri anlatıp benim cevap vermemi istedi. Ben de; «Ben bu gibi kötülüklerden beriyim, desem belki inanmayacaksınız. Kendimi suçlu göstersem, hemen tasdîk edeceksiniz. O bakımdan durumun aydınlanmasını Cenâb-ı Hakk'a bırakıyorum. O elbette benim masum olduğumu haber verecektir» dedim. Çok geçmeden yukarıdaki âyetler indi ve beri bulunduğum; yani ak-pak olduğum kesinlik kazandı.[60]
Münafıklara Dikkat
«Doğrusu iftira ile gelenler sizden bir-kaç kişidir..»
Münafıklar bir bakıma sapık kâfirlerden daha tehlikelidirler. Çünkü küfrün ve kâfirin rengi bellidir, ama münafığın ve ortaya attığı nifağın rengi belli değildir. Ancak olaylar birbirini izleyip belli bir hedefe yönelince anlaşılabilir.
O bakımdan Kur'ân-i Kerîm, namuslu, iffetli kadınlara zina isnat eden kimseden, olayı gözleriyle görüp tesbit eden dört şahit istemekte; getiremediği takdirde hadd-i-kazfle ilgili hükmün uygulanmasını emretmektedir. Zira dört münafığın veya iftiracının bir iftira hususunda görüş birliğine varıp biraraya gelmeleri çok zordur, aynı zamanda hayli uzak bir ihtimaldir.
İşte Hz. Aişe (R.A.) ile ilgili olayı nifak düzeyinde ilk değerlendiren, münafıkların elebaşısı Abdullah b. Übey'in yaydığı nifak ve iftira tohumunu, iman ve idrâki zayıf olup kendi nefis ve karakterini ölçü ve kıstas olarak dikkate alan bazı müsîümanlar da ne yazık ki iffeti şehvete kıyas etme gafletine düşmüşler ve Abdullah b. Übey'in nifak akıntısına kapılmışlardı,
Kur'ân'da bu olaya parmak basılıp iffetin lekesizliği belirtilirken mü'-minlers dokuz maddelik bir öğüt ve uyarı paketi veriliyor.
1— Sözü edilen iftira dış görünüşüyle şer sanılsa bile, aslında mü minlerin lehine hayırdır. Zira bu olay bir yandan da hem münafıkların iyi tanınmasını, hem de zayıf imanlıların ölçüsünün bilinmesini sağlamıştır.
2— Hemen isbat edilmeyen bu tür haberler açıklığa kavuşuncaya kadar, mü'minlerin hüsn-ü zanda bulunmaları ve «bu açık bir iftiradır» demeleri gerekir. Çünkü suç sabit oluncaya kadar suçlu zanlısı suçsuz kabul edilir. Nitekim hukukta «beraet-i zimmet asıldır» kuralı yer almıştır,
3— Gerek şahsî, gerekse amme haklarıyla ilgili olarak ortaya attığı iddia ve suçlamasını beyyine (belge ve şahit) ile isbat edemeyen kimse İslâm nazarında yalancı ve müfteri kabul edilir. O yüzden hakkında cezaî müeyyide kusursuz şekilde uygulanır.
4— İslâm Dini biri manevî, diğeri maddî olmak üzere iki ayrı caydırıcı, ıslâh edici müeyyide koymuştur. Manevî müeyyidenin uygulanması Cenâb-ı Hakk'a aittir, O, rahmeti ve sünneti gereği bunu daha çok Âhiret'e bırakmıştır. Kişi iyice azıp sapıtmadıkça, ahlâksızlığı zulümle birleştirip Allah kullarını .huzursuz ve tedirgin edecek bir çizgiye getirip dayamadıkça Cenâb-ı Hak onu dünyada hemen cezalandırmaz. Ancak indirdiği kitap ile insanlar arasında düzen ve huzuru, adalet ve hakkaniyeti sağlamayı, hakların korunmasını, mütecavizlerin durdurulmasını ve kitapta yer alan maddî müeyyidelerin kusursuz uygulanmasını emretmiştir.
5— İçyüzünü bilmediğimiz bir olayı dilimize dolamamız, gerçekmiş gibi bir görüntü verip yaymamız bizi çok yanlış ve tehlikeli bir noktaya götürür. Söylemek kolay, ama sonucuna katlanmak çok zor olur. Çünkü bir yalan ve iftiranın doğuracağı netice, masum kişileri lekeleyebilir. O bakımdan içyüzünü iyice araştırıp öğrenmeden ortaya atılan bir haberi gerçekmiş gibi kabul edip yargıda bulunmamız Allah katında çok büyük bir günah ve ağır bir vebaldir.
6— Bu gibi durumlarda konuşmamak, gerçek bilgiyi Allah'a irca' etmek ve isbat edilinceye kadar kendi kendimize fısıldayarak «sus, bu büyük bir iftira olabilir; zan ve şüpheyle hükmedilmez» dememiz en uygun ve en selim yoldur. Çünkü beraet-i zimmet asıldır.
7— Belirtilen şekilde bir hata işlenmişse, bunun hakikî ve tahkiki imânla bağdaşamıyacağını düşünerek bir benzerini işlememeye azmetmek, Allah tarafından affedilmemizin şartlarından biridir.
8— Olay ve iddiaları, suçlama ve tahminleri Kur'ân ve Hadîs terazisine koyup tartmak ve öylece değerlendirmek vaciptir. Zira Cenâb-ı Hak, fert, aile ve toplumun düzen ve huzuru, haklarının korunması için gereken hükümleri apaçık ortaya koymuştur.
9— Mü'minler arasında hayâsızlık ve ahlâksızlığın yaygınlaşmasını her çağda arzu eden sapıklar, dinsizler ve şehvetperestler bulunabilir. Mü'-minlere düşen görev, onlara karşı hoşgörülü davranmamak, ilâhî müeyyideleri uygulamaktır. Bin bir türlü kurnazlık ve nilelere başvurarak kendini kanunun pençesinden kurtaranları ise, belirlenmiş çizgiye geldiklerinde Cenâb-ı Hak hem dünyada, hem âhirette rezil ve rüsvay eder,[61]
İfk'in Tarifi
Üzerinde bulunması lâyık olduğu ölçü ve düzenden alınıp ters çevrilen her şeyi kapsayan bir kavramdır. Bu manayla, haktan bâtıla, doğrudan eğriye, güzelden çirkine döndürülen şey hakkında da yaygındır. Ayrıca aslından çevrilen, temelinden uzaklaştırılan her şey de bu kelimenin kapsamına girer. İftira ve bühtan gibi gerçek dışı suçlamalar da bu cümledendir.
Özetliyecek olursak: Bu kavramın «ifk», «efek» ve «ufak» vezinlerinden geldiğini ve kök mâna olarak yalan söylemek, iftirada bulunmak, aslı olmayan günah ve kötü fiillerle suçlamak demek olduğunu söyleyebiliriz.[62]
Âyetler Arasında Bağlantı
Hz. Aişe (R.A.) Validemize atılan iftira konu edildi. Münafıkların ellerine geçen her fırsatı nasıl değerlendirip mü'minler aleyhine kullandıklarına dikkatler çekildi ve dolayısıyla mü'minlere dokuz öğüt verilerek aslı olmayan, isbatlanmayan haberler hakkında çok temkinli olmaları tavsiye edidi.
Aşağıdaki âyetlerle, şeytanın insanları nasıl bir ahlâksızlık ve hayasızlığa sürüklemek istediği konu edilerek olayları, ortaya atılan haberleri gerçek yönüyle değerlendirmemiz isteniliyor. Arkasından yakınlarımızla olan iyi-yararh ilgimizi sürdürmemiz emrediliyor. Sonra da bir önceki konuların manevî müeyyideleri açıklanarak münafıklar uyarılıyor.[63]
Meali
21— Ey imân edenler! Şeytan'yı adımlarına uymayın. Kim Seylan'ın adımlarına uyarsa, şüphesiz ki o, (Şeytan) hayasızlığı, uygunsuzluğu; dinin, aklın ve sağlam örfün çirkin kabul ettiği şeyi emreder. Allah'ın sizin üzerinize bol rahmeti ve lütfü olmasaydı, sizden hiç biriniz ebediyen (günah ve fenalıktan) temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini temize çıkarır.
Allah (her şeyi gereği gibi) işitendir, bilendir.
22— Sizden fazilet ve varlık sahibi olanlar yakınlarına, düşkünlere, Allah yolunda hicret edenlere (yardımda) bulunmamaya yemin etmesinler (veya vermekte kusur etmesinler); affetsinler, bağışlayıp aldırış etmesinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevip arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
23— Onlar ki, iffetli, (hayasızlıktan) habersiz mü'mine kadınlara zina iftirasında bulunurlar, şüphesiz ki Dünya'da da, Âhiret'te de lanetlenmişlerdir; onlar için büyük bir azap vardır.
24— Öyle bir günde ki elleri ve ayakları onların yaptıklarına, işlediklerine karşılık aleyhlerinde şahitlik ederler.
25— o gün Allah, onlara hakkettikleri hesap ve cezayı tastamam verecek ve onlar da Allah'ın apaçık hak olduğunu (her şeyi açıklayıp ortaya koyduğunu) bilecekler.
İniş Sebebi
Ebû Bekir Siddîk (R.A.), çok fakir olan teyzesi oğlu Mistah'a daha önceleri sürekli yardımda bulunurdu. Hz. Aişe (R.A.) ile ilgili iftira fırtınası onda da bir zan ve şüphe doğurmuş ve şurada, burada Hz. Aişe (R.A.) aleyhine birtakım sözler sarfetmesine, daha doğrusu münafıkların yalan ve iftira bataklığına düşmesine sebep olmuştu. Bunun farkına varan Ebû Bekir Siddîk (R.A.) çok üzülmüş ve bir daha ona yardımda bulunmayacağına yemin etmişti. Oysa Mistah'ın gerçekte kötü niyeti yoktu, olayın ters çevrilip yaygınlaştırılması ister istemez onda da birtakım şüpheler uyandırmıştı. Kendisi hem muhacirlerden, hem ete Bedir Savaşı'na katılan bahtiyarlardan biriydi.
O sebeple yukarıdaki 22. âyet indi ve Ebû Bekir Sıddîk'ın (R.A.) yine teyzesi oğluna yardıma devam etmesi istendi. [64]
Hz. Aişe (R.A.) Validemize zina isnadında bulunan Abdullah b. Ubey, bilindiği gibi münafıkların reisi idi. İslâmiyeti içinden çökertip yıkmak için elinden gelen hiçbir kötülüğü geri bırakmamış, sonunda Peygamber (A,S.) Efendimizin ailesine dil uzatacak kadar azıtmıştı. 23. âyet onun dünyada da, âhirette de lanetlendiğini bildirmek üzere inmiştir. [65]
İlgili Hadisler
«Helak edici yedi şeyden kaçınıp uzak durun.»
Bunun üzerine ashab-ı kiram sordu: «Onlar nelerdir ya Resûlellah?!» Şöyle buyurdu : «Allah'a ortak koşmak, sihirbazlık yapmak, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı canı (kimseyi) öldürmek, ribâ (faiz) yemek, yetim malını yemek, savaş için düşmana karşı çıkıldığı gün arka çevirip kaçmak, suçtan habersiz hür mü'mine kadınlara zina atmak (zina ile onları suçlamak). [66]
«İffetli kadını zina ile suçlayıp iftirada bulunmak, yüz yıllık (iyi) ameli yıkar.» [67]
«Kıyamet günü olunca, kâfir ameliyle tanınacak, ama o bunu inkâr edecek ve tartışmaya başlayacak. Kendisine : «İşte şunlar senin komşuların, senin aleyhinde şahitlik ediyorlar» denilecek. O yine: «Onlar yalan söylüyor» diyecek. Sonra ona : «Senin evlâd-u lyâlin ve hısımların şahitlik ediyorlar» denilecek. O yine, «onlar da yalan söylüyorlar» diye itiraz edecek. Sonra da o inkarcı sapıklara : «Yemin ediniz» denilecek. Hepsi de yemin edecek. Bunun üzerine Allah o inkarcı sapıkların kulaklarını mühür-leyecek de elleri ve dilleri onların aleyhlerine şahitlik edecek. Sonra Ce-nâb-ı Hak onları Cehennem'e sokacak.» [68]
Şeytan, Kötülüklerin Kaynağıdır
«Şüphesiz ki o (şeytan) hayasızlığı, uygunsuzluğu... emreder.»
İnsanın içinde hem iyiliklerin, hem de kötülüklerin mayası vardır. Esasen insan bu ölçü ve özellikte yaratılmıştır. Melek, peygamber ve kitap iyilik mayasını geliştirmekle; şeytan ve nefis de kötülük mayasını geliştirmekle ilgili olup plândaki yerlerini almışlardır. Ayrıca insana verilen akıl, zekâ, idrâk, hafıza, şuur gibi yetenekler bu iki zıt kutuplar arasında tercîh yapacak kudret ve özelliktedir. Bunlar hangi tarafa meylederse, o taraf üstünlük sağlar.
Şeytan daha çok iki şeyi fısıldar:
1— Her türlü hayâsızlığı ve uygunsuzluğu,
2— Aklın, dinin ve sağlam örfün fena ve zararlı kabul ettiği şeyleri..
Kur'ân-ı Kerîm bu konuda genel bir ölçü verip mü'minleri hem aydınlatıyor, hem de İblîs'in aralıksız telbîsine karşı uyarıyor. Sonra da akıl ve diğer yeteneklerin insana verilen büyük lütuf ve bol rahmet olduğunu haber veriyor. Şüphesiz ki bunlardan her birinin hem yararını, hem değerini bilmekte mutlak hayır vardır. Aynı zamanda bu yetenekler Kitap ve Sünnet ile birleştikleri zaman mutlak saadete kapı açmış olurlar.[69]
Duygu Ve Düşüncelerin Eğilimini En İyi Bilen Allah'tır
«Ama Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitendir, bilendir.»
İslâm'da ameller, işler ve görüntüler niyetlere göre değer ölçüsünü bulur. Her ne kadar biz insanlar zahire göre hükmetmekle emrolunmuşsak da bu, niyetleri, duygu ve düşünceleri değiştirmiyeceği gibi, onların hem dünyada, hem de âhirette kıstas sayılmasını da hükümsüz bırakmaz.
Şüphesiz insan aklı ve diğer yetenekleri hakikati bilip anlamaya, ebedi mutluluk yolunu seçmeye ve bunun gereğini düşünüp lâyıkıyla yerine getirmeğe tek başına yeterli değildir. O bakımdan aklın mutlaka peygamberin irşat ve tebliğine, ilâhî kitabın beyânına ihtiyacı vardır.
Gerçek bu olunca, peygamber ve kitap ışığından kendini uzak tutanlar bilmelidirler ki, kendilerini ilâhî lütuf ve bol rahmetten mahrum bırakmaktadırlar. O bakımdan sadece akıl ve bilgisine güvenip onları ilâhî kıstas dışında tutmak suretiyle kendini her türlü kötülükten temize çıkaranların Allah yanında kayda değer hiçbir değer ve meziyetleri yoktur. Ayrıca peygamber ve kitabullah ile kendilerini aydınlatanlar da böyle bir iddiayla ortaya çıkamazlar, Zira amel ile niyet arasındaki uyumluğu veya uyumsuzluğu en iyi bilip takdîr eden ancak Cenâb-ı Hak'tır. Bunun içindir ki ilgili 21. âyetle: «Allah'ın sizin üzerinizde bol rahmet ve lûtfu olmasaydı, sizden hiç biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitendir, bilendir» buyurularak mü'minlere hatırlatmada bulunuluyor. [70]
Kendisine İyilik De Yapılsa, İnsan Yine De Nankör Olabilir
«Affetsinler, bağışlayıp aldırış etmesinler.»
Kur'ân ilgili 22. âyetle iyilikte bulunma konusunda mü'minlere aydınlatıcı bilgi verirken dört önemli noktaya dikkatleri çekiyor:
1— Mal ve serveti fazîletle birleştirmek; öylece muhtaç durumda olan yakınlara ve hısımlara yardıma devam etmek,
2— Yakınların ve hısımların bütün iyiliklere rağmen nankörlük etmelerine kızıp onlardan yardımı kesmemek,
3— Bu konuda bağışlayıcı ve hoşgörülü olmak,
4— Sadece Cenâb-ı Hakk'ın bizi bağışlamasını arzu etmek..
Birinci nokta, insanın yalnız kendisi için değil, ailesi, hısımları ve çevresi için de çalışıp kazandığını öğretmekte ve böylece ferdi topluma bağlayıp onun kopmaz bir parçası yapmaktadır. Aynı zamanda ahlâk ve faziletten kopuk bir servette hayır ve rahmet havası bulunmadığına işaret etmektedir.
İkinci nokta, yaptığımız ve yapacağımız iyiliklerin karşılığını yalnız Allah'tan beklememizi ilham etmekte, insanlardan takdîr ve teşekkür beklemeye gerek olmadığını hatırlatmaktadır.
Üçüncü nokta, bağışlayıcı ve hoşgörü sahibi olmanın mü'minlere yakışan güzel hasletlerden olduğunu belirtmektedir.
Dördüncü nokta, iyilikte bulunduğumuz, insanları affettiğimiz, hoşgörüyle davrandığımız nisbette Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretine lâyık düzeye gelebileceğimizi öğretmektedir.[71]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, şeytanın her türlü kötülüğün kaynağı olduğu haber verildi. Sonra da verilen bir haberin aslını öğrenmeden hemen yargıda bulunmanın çok tehlikeli sonuçlar doğuracağı dolaylı şekilde hatırlatıldı. Ar--kasından hısımlarımıza yardımda bulunmamız istenilerek, bazı dünyevî nedenlerle yardımın kesilmemesi tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetle, yeni bir yuva kuracak mü'min erkek ve kadınların kendilerine eş olarak seçecekleri kişiye çok dikkat etmelerinin lüzumu üzerinde duruluyor ve hangi kadının hangi erkeğe, hangi erkeğin de hangi kadına yakıştığı açıklanarak müslümanlara sağlam bir ölçü veriliyor.[72]
Meali:
26— Kötü yaramaz kadınlar (veya sözler), kötü yaramaz erkeklere; kötü yaramaz erkekler, kötü yaramaz kadınlara (veya sözlere); iyi temiz kadınlar (veya sözler) iyi temiz erkeklere; iyi temiz erkekler de iyi temiz kadınlara (veya sözlere) yakışır. İşte bunlar, onların dediklerinden pâk ve uzaktırlar. Bunlar için bağışlanma ve çok şerefli rızık vardır,
İlgili Hadîsler
«Dinini ve ahlâkını (yani dindarlığını ve huyunu) beğendiğiniz kimse size geldiğinde (kızınızı veya kızkardeşinizi) ona nikahlayınız.» [73]
«İnsanlar madenler (gibidir). Dinde anlayışlı ve bilgili olduktan sonra cahiliye devrinde iyi ve seçkin olanlar, İslâm'a girdikten sonra da iyi ve seçkindirler.» [74]
«Dünyanın hepsi yararlanılacak şeydir, ama onun en hayırlı yararlanılacak şeyi, sâliha kadındır.» [75]
«Cenâb-ı Hak kime sâliha bir kadın nasip ederse, gerçekten dininin yarısını (koruması için) ona yardım etmiş olur. Artık geri kalan yarısı hakkında Allah'tan korksun.» [76]
«Kadın (şu) özelliklerinin birinden dolayı nikahlanır: Güzelliği, malı, ahlâkı ve dini (dindarlığı). Sen dindar ve ahlâklı olanına gerekli ol ki sağ elin feyiz ve bereketle dolsun.» [77]
«Kadın şu dört hasletinden doiayı nikahlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dini (dindarlığı). Sen dindar olanına zafer bul ki ellerin feyiz ve bereketle dolsun.» [78]
«İlim ve hikmete kulak verip sadece işittiği kötülüğü anlatan kimsenin misali, koyun sahibine gelip «şu koyunlardan semiz olan birini bana ayır» diyen ve koyun sahibinin de ona -. «Sen kendin git de arzu ettiğin koyunun kulağından tut» demesi üzerine gidip sürü köpeğinin kulağından tutan adamın misâline benzer.» [79]
Hz. Âişe (R.A.) Validemiz
Çirkin bir iftiraya uğrayan Hz. Âişe (R.A.), soyundakt asalet, iffetinde-ki beraet, evliliğindeki nezahetiyte övülüyor. Kötü, yaramaz sözlerin ona hiçbir suretle yakışmadığı, ancak iyi, temiz ve nezih sözlerin yakışabileceği ve onun her zaman güzel, temiz ve nezih sözlere ve sıfatlara lâyık olduğu belirtiliyor. Övgü olarak bu ilâhî beyan ona yeter. Onun da, Safvan'ın da o çirkin iftiradan berî oldukları açık ve net şekilde açıklanıyor.
Ayrıca mü'minlerin aile yuvası kurarken dikkat edecekleri çok önemli bir hususa parmak basılıyor. O da : İyi temiz erkeklerin iyi temiz kadınlarla, iyi temiz kadınların da iyi temiz erkeklerle evlenmesinin lüzumudur. Zira evlenen çiftlerin inanç, ahlâk, nezaket, kültür, edep ve terbiye hususlarında uyum sağlaması, kalıcı bir yuvanın kurulmasını, faziletli bir neslin yetişmesini sağlar.[80]
Evlilikte Kefaet (Denklik)
Kur'ân-ı Kerîm huzurlu, güvenli, aynı zamanda ahlâk ve fazilet ölçüleri düzeyinde aile yuvasının sağlıklı biçimde kurulmasının genel çerçevesini çiziyor. İslâm hukukçuları bu âyetin ve ilgili hadîslerin ışığı altında evlenecek olan çiftlerden kefaet (denklik) prensibini koymuşlardır. Bu denkliğin daha çok erkek tarafında aranması ise, aile reisine vakar ve onur kazandırmak içindir.
Hanefî Mezhebî'ne göre : Kefaet şu altı şeyde aranır: Soy, İslâmiyet, sanat-kültür, hürriyet, dindarlık ve servet..
Şafiî Mezhebi'ne göre ; Kefaet şu dört şeyde aranır: Soy, din, hürriyet, sanat.. [81]
Böyleee bu iki mezhebe göre «kefaet» nikâhın lüzumundan sayılsa bile şartından sayılmaz. Yani arada kefaet gözetilmeksizin yapılan nikâh akdi caizdir. Hanbelî Mezhebi'ne göre ise, İmam Ahmed b. Hanbel'den bu mesele hakkında iki farklı rivayet yapılmıştır. Biri kefaet'in nikâhın şartlarından olduğu, diğerinin olmadığı anlam ve hükmündedir. Birinci rivayeti Süfyan es-Sevrî de benimsemiş, yani o da bu anlamda bir içtihatta bulunmuştur. İkinci rivayeti ise benimseyenler ekseriyettedir. Aynı zamanda Hz. Ömer (R.A.), İbn Mes'ud (R.A.), Ömer b. Abdülaziz, Ubeyd b. Umeyr, Hammad b. Ebî Süleyman, İbn Sirîn, İbn Avn, İmam Mâlik ve rey tarafdar-larının da içtihatları bu anlamdadır. [82]
Âyetler Arasında Bağlantı
Evlenecek olan çiftler arasında kefaet (denklik) konusuna temas edildi ve kötü yaramaz kadınların ancak kötü yaramaz erkeklere ve böyle olan erkeklerin de aneak öyle olan kadınlara yakıştığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, başkalarına ait evlere izin almadan girmenin caiz olmadığı konu ediliyor ve böylece «adâb-ı muaşeret»le ilgili bir husus hakkında mü'minler aydınlatılıyor.[83]
Meali:
27— Ey imân edenler! kendi evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp (onlardan) izin almadıkça ve onlara selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için hayırlıdır. Umulur ki iyice düşünürsünüz.
28— İçinde bir kimse bulamazsanız, size izin verilmedikçe yine de girmeyin. Size, «geri dönün» denilirse, geri dönün. Bu sizin için daha nezih ve daha uygundur. Allah yapageldiklerinizi bilir.
29— İçinde sîzinle ilgili bir yarar bulunup oturulmayan evlere girmenizde bir günah ve vebal yoktur. Ailah açıkladığınızı da, gizli tuttuklarınızı da bilir.
İniş Sebebi
Taberâni'nin Adiy b. Sâbit'ten yaptığı rivayete göre : Ansar'dan bir kadın. Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelerek şöyle dedi: «Ya Resûlellah! doğrusu ben kendi evimde öyle vaziyetlerde bulunuyorum ki başkasının beni o vaziyette görmesini arzu etmiyorum. Hattâ babam ve oğlumun bile görmesini istemiyorum. Ama (zaman zaman) babam gelip içeri girmekte, ailemizden biri gelip girmektedir. Bu durumda ne yapmalıyım?»
Bu sebeple ilgili âyetin indiği tesbit edilmiştir.
Diğer bir rivayet de şöyledir: Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) da, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e şöyle demiştir: «Ya Resûlellah! Şam yolu üzerinde birtakım haneler ve meskenler vardır ki içlerinde kimseler oturmamaktadır. Onlar hakkında ne buyurursunuz? Bu soru üzerine 29. âyet inmiştir. [84]
İlgili Hadisler
Kind b. Hanbel anlatıyor: «Peygamber (A.S.) Efendimizin (evinde bulunduğu bir sırada) izin almadan yanına girdim. Bunun üzerine bana şöyle buyurdu: «Geri dön ve es-selâmü aleyküm, içeri girebilir miyim? de de izin iste.» [85]
Rebi'î b. Harraş (R.A.) anlatıyor:
— Beni Âmir kabilesinden bir adam gelip, evinde oturmakta olan Peygamber {A.S.) Efendimizin yanına girmek için izin isteyerek «içeri girebilir miyim?» dedi. Bunun üzerine Peygamber (A.S.) kendisine hizmet eden adama şöyle emretti: «Dışarı çık da o adama eve girme adabını öğret; ona: es-selâmü aleyküm. İçeri girebilir miyim? şeklinde söylemesini bellet.» Adam bu uyarıyı duydu ve «es-selâmü aleyküm. Girebilir miyim?» diyerek izin istedi. Peygamber (A.S.) izin verdi. [86]
Ebû Saîd (R.A.) anlatıyor:
— Bir toplantıda bulunuyordum. O sırada Ebû Musa (R.A.) üzgün bir halde geldi ve şöyle dedi: «Hz, Ömer'den içeri girmek için üç defa izin istedim, cevap alamadım. Geri döndüm. Sonra beni tekrar çağırttı ve şöyle dedi: «Seni daha önce çağırdığım halde neden gelmedin?» «Ben de: «Geldim, üç defa izin istedim, cevap alamadım ve geri döndüm. Nitekim Peygamber (A.S,) da «bir eve girmek istediğin zaman üç defa izin iste. Cevap verilmeyince geri dön» buyurmuştu, diye ilâve ettim. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.): «Vallahi bunu Peygamberin (A.S.) dediğine dair şahit getirmelisin; aksi halde elimden kurtulamazsın!» dedi. Ebû Musa (R.A.) olayı anlattıktan sonra hazır olanlara : «Sizden bu hadîsi duyan yok mudur?» diye sordu. Ubay b. Kâb (R.A.): «Ben duydum» dedi ve kalkıp Hz, Ömer'e (R.A.) gittiler. [87]
Mesken Dokunulmazlığı
İslâm Dini her vatandaşın canını, malını, namus ve şerefini korumuş ve bunlara tecavüzü kesinlikle yasaklayıp haram kılmıştır. O kadar ki izin istemeden, selâm vermeden başkasının evine girmeye cevaz vermemiş; başkasının kapı ve penceresinden içeri bakmayı büyük günahlardan saymıştır.
İslâm bütün bu yasakları, biri dünyevî, diğeri uhrevî olmak üzere iki ayrı cezaî müeyyide koymakla asıl amacına ulaştırmayı planlamıştır. Dünyevî ceza için devletin ilgili kurumlarını yetkili kılmış ve böylece başkasının meskenine izinsiz girmeyi hukukî ve kazaî açıdan yasaklamıştır.
Kitap ve sünnetten anlaşıldığı üzere, aynı evde oturan karı-koca dışındaki diğer yakınların da birbirlerinin, özellikle ana-babalarının odalarına izin isteyerek girmeleri tavsiye edilmiş; daha çok üç vakit üzerinde durularak gereken açıklama yapılmıştır. [88]
Böylece İslâm insanların birbirlerine karşı saygılı olmalarını ve bunu günlük hayatlarında sergilemelerini sağlamış; namus ve iffeti, şeref ve haysiyeti korumayı her zaman ön plânda tutmuştur.
. Ziyaret veya herhangi bir iş için gidilen eve girmeye üç defa izin istenildiği halde izin verilmezse, üzülmeden, öfkelenmeden, kırılmadan dönmenin çok daha hayırlı olduğu belirtiliyor. Bununla ev sahibinin kendine göre mazereti, başkasının görmesi uygun olmayan bazı durumları bulunabileceğine işaret ediliyor.
İslâm'ın gerçek medeniyetin en sağlam esasını oluşturduğunu, beşerî münasebetlerin bu bölümünden de rahatlıkla anlamak mümkün..[89]
Başkasının Evine Girmek İçin Prensip
Kur'ân-ı Kerîm'de başkasının evine girmek istenildiğinde riâyet edilmesi gereken iki prensip konulmuştur:
1— İsti'nas
2— Teslîm
İsti'nas : Hafif öksürmek, «sübhanellah» veya «AHahu Ekber» ya da «el-Hamdu lillah» demek suretiyle dışarda beklemekte olduğunu ev halkına duyurmaktır. Böylece ziyaretçi daha güven verici bir hava oluşturur ve ev sahibinin toparlanmasını sağlar.
Aynı zamanda «isti'nas» izin isteme manasını içerir. Nitekim yedi kıraatten birinde «isti'nas» yerine «isti'zan» okunmuştur. Bir kısmı İbn Ab-bas'ın, bir kısmı ise Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Teste'nisû hatadır ve kâtipten sadır olan bir vehimdir. Onun aslı teste'zinû'dur.» Ancak yapılan ciddi araştırmalara göre bu rivayetin sahih olmadığı ve bütün İslâm mushaflarında «teste'nisû» olduğu anlaşılmış ve Hz. Osman (R.A.) döneminde de böyle yazıldığı görülmüştür. [90]
Nitekim İbn Mâce'nin Ebû Eyyub el-Ansarî (R.A.) den yaptığı rivayete göre, adi geçen sahabt, Peygamber (A.S.) Efendimiz'den soruyor: «Ya Re-sûlellah! birinin evinin kapısına gelinince selâm vermeyi anlıyoruz, ama isti'nas nedir bilmiyoruz.» Bunun üzerine Cenab-ı Peygamber (A.S.) ona şöyie cevap veriyor: «Sübhanellah veya Allahu Ekber veya el-Hamdu lif-lah demek, ya da hafif öksürmek ve ev halkından izin istemektir.»
Cahiliye devrinin kötü âdetlerinin izlerini kendi üzerlerinde taşıyan bazı Araplar, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in odasının arka kısmına gelip görüşmek istediklerini yüksek sesle duyurmaya çalışırlardı. Cenâb-ı Hak onların bu davranışının ev schibine hem saygısızlık olduğunu, hem de edep ve terbiye kuralları dışına taştığını Hücurat Sûresi dördüncü âyetle şöyie açıklayarak mü'minleri aydınlatmıştır: «Şüphesiz onlar ki (sana ait) odaların arkasından sana seslenirler, çoğunun aklı ermez.»
Teslîme gelince : O, «es-Selâmu aleyküm» demektir. Bu, henüz içeri girmeden gelen ziyaretçinin müslüman olduğunu hatırlatmak, aynı zamanda güven telkin etmek ve ev sahibine dünya ve âhiret selâmeti dilemek içindir.
İzin istemeyi gerekirse üç defa tekrarlamak sünnettir. Üçüncü defa da izin verilmezse veya cevapsız bırakılırsa, artık dördüncü defa izin istemeye gerek kalmayıp geri dönmek sünnettir.
İzin istemenin şekli şöyledir: «es-Selâmü aieyküm, içeri girebilir miyim?» Bu durumda izin verilirse girilir, «kabul edemiyeaeğiz» denilirse, geri dönülür. Cevap verilmezse, aynı söz iki defa daha söylenir. Ayrıca ziyaretcinin kendini tanıtması da sünnettir. Nitekim sahih rivayete göre : Ca-bir b. Abdullah, Peygamber (A.S.)ın kapışma gelip izin istedi. Peygamber (A.S.) Efendimiz: «Kim o?» diye sorunca, Câbir (R.A.) «Benim» diye cevap verdi. Peygamber (A.S.) bu cevabı beğenmeyip «ben, ben (ne demekmiş?) buyurdu. [91]
Meskûn Olmayan Evler
«İçinde sizinle ilgili bir yarar bulunup oturulmayan evlere girmenizde bir günah ve vebal yoktur..»
Meskûn olmayan evler hangisidir? Bu konuda müfessirlerin az farklı yorumları olmuştur. Şöyle ki :
a) Yol üstündeki hanlar ve kervansaraylardır. Zira bunlar ya devlet, ya da hayır sahipleri tarafından sırf yolcuların yararlanması için yapılmış tesislerdir.
b) Zamanında meskûn olarak yapılmış, sonraları sahipleri bütünüyle terkedip başka yere göçmüş olan evlerdir. Ancak bunların kapılarına kilit vurulmuşsa, bu, başkalarının girmesine müsaade edilmediğine alâmet sayılır ve o takdirde sahiplerinden izin almak gerekir.
c) Medine yolu üzerinde yolcuların konaklaması için hazırlanıp içine öteberi yerleştirilen evlerdir. [92]
d) Muhammed b. Hanîfe, Katade ve Mücahid'e göre : Yolcuların gelip geçtiği yol üzerine yapılan han ve benzeri te'sislerdir. Bunlar sırf yolcular yararlansın diye vakfedilmişlerdir. İçlerine, yolcuların istifade edebileceği bazı eşyalar da konulmuştur.
e) Yine Muhammed b. Hanîfe'ye göre : Mekke'deki mevcut evlerdir. Mekke silah zoruyla fethedildiği için oradaki evler bütün müslümanlara aittir. [93]
f) Ata'a göre : Yol üzerlerindeki yıkık binalardır. Bunlarda küçük ve büyük abdest bozacak ve geceyi geçirecek yerler mevcuttur.[94]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, başkalarına ait evlere izin istemeden ve selâm vermeden girmenin caiz olmadığı belirtildi. Ancak yol üzerlerinde yolcular yararlansın diye yapılan han ve benzeri tesislere izin istemeden girmekte bir sakınca olmadığına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, erkek ve kadınların kendilerine helâl olmayana bakmamaları emrediliyor ve her iki cinsin de namus ve iffetlerini korumalarının lüzumu üzerinde durularak mahalle ve sokaklarda nasıl davranıl-masının gereğine işaret ediliyor. Sonra da kadınların zınet yerleri konu ediliyor. Başlarını da örtmelerinin gereğine değinilerek sağlam bir kıstas veriliyor. Zînetlerini ve zînet yerlerini kimler yanında açık bulundurabileceklerine atıf yapılarak sınırlı bir cevaza yol açılıyor.[95]
Meali:
30— (Ey Muhammedi) Mü'min erkeklere de ki: gözlerini (kendilerine helâl olmayanlardan) sakınsınlar, utaıTc yerlerini (hem açmaktan, hem de zinadan) korusunlar. Bu onlar için daha nezih ve daha uygundur. Şüphesiz ki Allah onların işleyegeldiklerinden haberlidir.
31— Mü'mine kadınlara da de ki: (Bakılması haram olan şeylerden) gözlerini sakınsınlar; iffet ve namuslarını korusunlar, süs yerlerini -görünen kısımlar dışında- açmasınlar; başörtülerini yakaları üzerine (geleoek şekilde) örtünüp salıversinler; zînetlerini (ve zînet yerlerini) kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kızkardeşlerinin oğullarından veya kendi (din kardeşleri sayılan) kadınlardan veya ellerinin sahip olduğu cariyelerden veya erkeklikten kesilip (kadınlara) ihtiyaç duymayan hizmetçilerden veya kadınların utanç yerlerine ilgi duymayan çocuklardan başkasına açmasınlar. Süslerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar (ayak bileklerindeki halhali taşıdıklarını hissettirmesinler). Hepiniz birden Allah'a tevbe edin ey mü'minler! Ola ki korktuklarınızdan kurtulup umduklarınıza erişirsiniz.
İniş Sebebi
Mersed kızı Esma (R.A.), Benî Harise mahallesinde oturuyordu. Kendisi oldukça zeki ve sözü sohbeti dinlenen bir hanımdı. Müslüman hanımlar sık sık onu görmeye ve sohbetinden yararlanmaya gelirlerdi. Ancak ona gelen hanımların çoğu iyice örtünmezlerdi; ayak bileklerindeki halhal, göğüslerindeki gerdanlık, saç örgüleri açık bir vaziyette bulunuyordu. Hz. Esma (R.A.) onların bu halini hiç de hoş karşılamadı ve «bunlar ne çirkin şeyler» diyerek üzüntüsünü belirtti. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [96]
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kîrâm'dan Cerîr (R.A.) diyor ki: «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz1-den, farkına varmadan ansızın (karşılaşılan bir kadına) bakmaktan sordum. Buyurdu ki; «Gözünü (ondan) derhal çevir.» [97]
Bir adam annesinin odasına girmek için izin isteyip istemiyeceği hakkında sordu. Peygamber (A.S.) ona: «İzin iste de öyle gir» buyurdu. Bunun üzerine adam tekrar sorma ihtiyacını duydu ve aralarında şu konuşma geçti:
— Ama ben evin içinde onunla beraber bulunuyorum?
— İzin iste de öylece yanına gir.
— Ben ona hizmet ediyorum, yine de izin istemem gerekir mi?
— İzin al da öylece gir. Onu çıplak vaziyette görmek ister misin? [98]
«Ademoğluna (kendi iradesi doğrultusunda) zinadan ulaşacak payı yazılmıştır; bundan kurtuluş yoktur. İki gözün zinası (harama) bakmaktır. Dilin zinası, (o gibi müstehcen şeyi) konuşmaktır. Kulağın zinası, (o gibi müstehcen şeyleri) dinlemektir. Ellerin zinası, (o gibi şeyleri) tutmaktır. Ayakların zinası, (o gibi şeylere doğru) adım atmaktır. Nefis ise, (o gibi şeyleri) temenni edip ilgi duyar; utanç yeri ise, ya onu doğrular, ya da yalanlar.» [99]«Kıyamet günü bütün gözler ağlayacak; ancak Allah'ın haram kıldığı şeyden sakınan göz; Allah yolunda uyumayıp (nöbet bekleyen) göz ve Allah korkusundan sinek başı kadar olsun yaş akıtan göz müstesna..» [100]
«Allah'a tevbe edin. Çünkü ben Yüce Rabbıma bir günde yüz defa tevbe ediyorum.» [101]
«Allah kulun tevbesinden dolayı, çölde kaybettiği devesini bulan kimseden daha çok sevinir.» [102]
Erkeklerin Gözlerini Haramdan Sakınması
«Mü'mîn erkeklere de ki: Gözlerini (kendilerine helâl olmayanlardan) sakınsınlar. Utanç yerlerini (hem açmaktan, hem de zinadan) korusunlar.»
Kur'ân haramdan sakınma, namus ve iffeti koruma konusunda, ka-dıniardan önce erkeklere seslenmekte ve bu hususta onların daha eğitici, yönlendirici ve otokontrolü sağlayıcı rol oynayabileceklerine işaret etmektedir. Aynı zamanda kadınlardan ziyade erkekler cadde ve sokaklarda, çarşı ve pazarlarda bulunurlar. Onların rastladıkları her kadını din kardeşi bilip anne ve kız kardeşlerine gösterdikleri saygıyı onlara gösterdikleri; şehvet nazarıyla değil, iş icabı baktıkları takdirde, topium yapısında güven, huzur, namus, edep ve terbiye duygu ve düşüncesi hâkim olur. Yetişmekte olan kuşaklara da toplum içinde nasıl davranılması gerektiği -en tesirli yanlarıyla- gösterilmiş olur.
Böylece kadınların da kocalarına karşı şüphe ve zan beslemelerine, güvensizlik duymalarına neden kalmaz ve aile yuvası daha huzurlu bir düzeye kavuşmuş olur.[103]
Kadınların Gözlerini Sakınması, İffetlerini Koruması
Mü’min kadınlara da de ki: (Bakılması haram olan şeylerden) gözlerini sakınsınlar; iffet ve namuslarını korusunlar..»
Kadınların da erkeklere şehvetle bakması haramdır. Aiım-satım, iş ve mahkeme gibi durumlarda -şehvetle olmamak kaydıyla- erkeğin kadına, kadının da erkeğe bakmasına cevaz verilmiştir. Bu cevazı veren ilim adamları ve müctehit imamlar şu olayı delil ve dayanak göstermektedirler: «Bayram günü Habeşlî oyuncular Mescid-i Saadet'in yanında kılıç-kalkan oyunları oynarken Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onları seyrediyor, aynı zamanda teşvikte bulunuyordu. Derken gelip Peygamber (A.S.) Efendimiz'in arkasında yer alan Hz. Aişe (R.A.) Validemiz de -erkeklere görünmeyecek şekilde korunmak suretiyle- onları bıkıncaya kadar seyretti.»
Bunun aksini iddia edenlerin delili ise, Tirmizî'nin rivayet ettiği İbn Ümmi Mektûm'un (R.A.), Hz. Meymune'nin (R.A.) yanında Hz. Ümmü Seleme (R.A.) bulunduğu bir sırada içeri girmesi ve Peygamber (A.S.)ın, zevçelerine perde arkasına geçmelerini emretmesidir.
Ancak ilim adamları hicretin yedinci yılında meydana gelen Habeşlî oyuncular olayıyla ilgili rivayeti delil edinme bakımından daha sıhhatli kabul etmişlerdir.
Şüphesiz ki, müslüman kadınların gözlerini ve namuslarını haramdan sakınmalarının sayılmayacak kadar faydaları vardır. Onları şöyle madde-leştirip özetliyebiliriz :
a) İffetsiz erkeklerin gizli arzularının ortaya çıkmasına engel olur.
b) Şehevî duygusunun tesiri altında kalanların bir ölçüsüzlükte bulunmalarına fırsat vermez.
c) Erkeklerin kadınlara, yani iffetli ve namuslu kadınlara daha çok saygı duymalarına ortam hazırlar.
d) Ahlâkan düşük kadınların ister-istemez o iffet ve edep havasına uymalarını sağlar.
e) Kız çocuklpnnın edep ve terbiye, namus ve iffet havası içinde yetişmelerini kolaylaştırır.[104]
Kadınların Zınetı Ve Zınet Yerleri
Süs yerlerini -görünen kısmın dışında- açmasınlar.,»
«Süs» ile çevirisini yaptığımız «zînet» kavramı üzerinde hayli durulmuş ve birtakım farklı yorumlar ortaya konulmuştur:
1— İbn Abbas'a (R.A.) göre : Kadının yüzü, elleri ve yüzüğü gibi gö-rünebilen kısımları dışındaki süs yerleridir. Nitekim İbn Ömer ve Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr de aynı görüştedirler.
2— Ebû İshak ve Ebû Ahves'e göre : Küpe, halhal, gerdanlık gibi ancak kocasının görebileceği süsleri ve süs yerleridir.
3— İbn Mesûd'a (R.A.) göre : Sokak kıyafeti (çarşaf, manto, pelerin) ve entari dışında kalan giysileridir.
Bunlardan İbn Abbas'm (R.A.) yorum ve tesbiti daha sıhhatli kabul edilmiş ve delil olarak Ebû Bekir Sıddîk'ın (R.A.) kızı Hz. Esma (R.A.) olayı gösterilmiştir. Şöyle ki: Hz. Esma (R.A.) üzerinde ince bir entari bulunduğu halde Hz. Aişe'nin {R.A.) odasına giriyor. O sırada Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de orada idi. Hz. Esmâ'yı o vaziyette görünce yüzünü başka tarafa çeviriyor ve şöyle uyarıda bulunuyor: «Ya Esma! kadın ergen olunca, artık onun şundan ve bundan başka yerlerinin görünmesi uygun olmaz»
buyuruyor ve mübarek eliyle yüzünü ve iki elini gösteriyor. [105]
Zinet Kavramıyla İlgili Açıklama
Zînet, biri kapalı diğeri açık olmak üzere iki kısma ayrılır. Kapalı olanı: Ayak bileğine takılan halhal, kollara takılan bilezikler, kulaklara takılan küpe ve boyuna takılan gerdanlıktır. Acık olanı ise: Dış kıyafettir ve bedeni örten elbiselerdir. Nitekim A'raf Sûresi 31. âyette buna değinilerek şöyle buyurulmaktadır: «Ey Adem oğulları! her mescidde (namaz vakitlerinde orada bulunduğunuzda) zinetinizi (güzel ve temiz elbisenizi) giyinin..» Böylece zînet'in temiz olan sokak kıyafeti olduğu anlaşılıyor. [106]
Aynı zamanda bundan maksadın sürme, yüzük, bilezik, yüz ve eller olduğunu belirtenler de olmuştur. [107]Nitekim Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: «Anabir kardeşim Abdullah'ın kızı Müzeyyene yanıma geldi. Az sonra Peygamber (A.S.) da içeri girdi ve o kızı görünce yüzünü başka tarafa çevirdi. Bunun üzerine dedim ki: «Ya Resûlellah! o kardeşimin kızıdır.» Benim bu sözüme karşılık O şöyle buyurdu : «Ya Aişe! kız ergen olunca, yüzünden ve (eliyle kendi bileğini tutup elini göstererek) bundan başka yerlerini açık bulundurması helâf olmaz.» [108]
Konumuzla ilgili âyette «fürûc» sözü geçmektedir. Bu «ferc»in çoğuludur. Nûr Sûresi 30 ve 31. âyetler dışında hep zina anlamında kullanılmıştır. Bu iki âyette ise, utanç yerleri kasdedilmiştir. [109]
Başörtüsünü Yaka Üzerine Gelecek Şekilde Örtünmek
«Başörtüsünü yakaları üzerine (gelecek şekilde) örtünüp salıversinler; zînetlerini (ve zînet yerlerini)...... açmasınlar.»
Cenâb-ı Hak, mü'min kadınları saygı duyulacak, iffet ve namus timsali olacak bir düzeyde bulundurmak için onlara hem baş örtülerini nasıl örtünmelerini, hem de zînet yerlerini, avret mahallerini iyice örtecek dış kıyafetlerini nasıi kullanmalarını belirterek yol gösteriyor. Anlaşıldığı gibi, konuyu oluşturan bölümde biri emir, diğeri nehiy (yasak) olmak üzere iki ayrı hüküm yer almaktadır. Emir burada vücubu, yani farziyeti, nehiy ise tahrîmi gerektirir. O halde müslüman kadınların mahremleri olmayan erkeklere karşı başlarını, boyun, göğüs, kulak ve saçları kapsayacak şekilde örtünmeleri farzdır. Sokağa çıkarken de, bir rivayete göre, yüz ve elleri dışında kalan kısımlarını -tenin rengi görünmeyecek şekilde-örtmeleri de farzdır. Bunun aksine bir kıyafet yasaklanmıştır ki bu tahrîmi gerektirir.
Müfessîr Kurtubî'nin tesbitine göre : Bu iki âyet inmeden önce Müslüman kadınlar başörtülerini omuzları arasından salıverirlerdi. O yüzden boyunları, kulakları, saçlarının bir kısmı ve göğüslerinin boğazla birleşen kısmı açık, yani örtülmedik kalırdı. Cenâb-ı Hak bu şekil örtünmenin sakıncalı olduğunu beyanla Nûr Sûresi'nin 30 ve 31. âyetlerini indirdi. Böylece hükmü kıyamete kadar baki kalacak bir örtünme şeklini emretti. [110]
Nitekim Hz. Aişe'nin (R.A.) kardeşi Abdurrahman'ın kızı Hafsa, Hz. Aişe'nin yanına geldiğinde, başında -boyun ve göğsün rengini belli edecek şekilde- ince bir baş örtüsü bulunuyordu. Hz. Aişe (R.A.) onun bu haline fazlasıyla üzüldü ve öfkelendi, o sebeple Hafsa'nın başındaki ince örtüyü çekip aldı ve yırttı. Sonra da şöyle buyurdu : «Kalınca bir örtü örtülür..» [111]
Yine Hz. Aişe (R.A.) diyor ki:
«Bu âyetler indiğinde, Allah rahmet eylesin, ilk muhacirlerden olan kadınlar üstlerinde taşıdıkları entari, çarşaf ve benzeri elbiselerinden kesip başlarını (emredilen şekilde) örttüler.»
Hz. Aişe (R.A.) devamla diyor ki :
«Vallahi Ansardan olan kadınları, Allah'ın kitabına uyup onu en çok doğrulayan kadınlar olarak gördüm. Nûr Sûresi'nin bu âyetleri indiği zaman kocaları gidip onlara okuyunca hepsi de başörtülerini güzelce örtünüp Peygamber (A.S.) Efendimiz'in arkasında (namaza) durdular; sanki «hepsinin başında birer (siyah) karga bulunuyordu.» [112]
Anlaşıldığı gibi, başörtüsünün boynu, gerdanı, kulağı ve saçı örteoek şekilde örtülmesi emredilmekte ve böyle yapmanın farz olduğu belirtilmektedir. [113]
Ellere ve yüze gelince : Bunların açık tutulmasında zaruret söz konusudur. O bakımdan bir fitneye sebep teşkil etmediği sürece bu iki organı açık bulundurmakta bir sakınca yoktur. Aynı zamanda bununla ilgili rivayetler kolaylık getirmektedir. Bir konu hakkında iki veya daha fazla sahih rivayet varsa ve biri diğerinin hükmünü kaldirmıyorsa, o takdirde hafif ve kolay olanını seçmekte yarar vardır. Kurtubî de ihtiyat cihetiyle bu delilin daha kuvvetli olduğunu belirtmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 12/229)[114]
Konunun Fıkhı Yönü
Hanbelî Mezhebine göre :
Namazda erkeğin avret yeri: Göbekle diz kapağı arasıdır. Göbek ile diz kapağı avret değildir. [115]
Avret yerini örtünmede vacip olan ölçü, tenin rengini örtüp beyazlık ve kırmızılığı görülmeyecek ve belli edilmeyecek kadar elbisenin kalın bulunmasıdır. Aksi halde tenin rengini belli edecek kadar ince bir elbiseyle namaz caiz olmaz.
Kadınlara gelince :
Onların namazda yüzlerinden ve ellerinin içinden başka yerlerini açık bulundurmaları caiz değildir. Cariyelerin ise başları açık bir vaziyette namaz kılmaları caizdir. Bu meseleye el-Hasan'dan başka muhalefet eden bir ilim adamı bilmiyoruz. [116]
İmam Ahmed b. Hanbel'e göre : Cariyenin başı, dirseklere kadar kolları ve dizlere kadar bacakları dışında kalan kısmının tamamı avrettir. [117]
Hanefî Mezhebine göre :
Namazda erkeğin avret.yeri, göbekle diz kapağı arasıdır. Diz kapağı da avrettir. Hür kadının avret yeri ise, yüzü, ellerinin içi ve ayaklarının üstü dışında bedeninin tamamıdır. Cariyenin avret yeri, diz kapağıyla göbek arası, karın ve belinin tamamıdır. [118]
Şafiî Mezhebine göre :
Erkeğin ve cariyenin namazda avret yeri, göbekle diz kapağı arasıdır. Göbek ve diz kapağı avret değildir.
Hür kadının namazda avret yeri, yüzü ve elleri dışında bedeninin tamamıdır. [119]
Mâliki Mezhebine göre :
Erkeğin ve kadının mugallaza ve muhaffafa, yani galiz ve hafif olmak üzere avret yerleri iki kısma ayrılır. Erkeğin galiz olan avret yeri, ön ve arka organlarıdır. Hafif olanı ise, göbekle diz arasıdır.
Hür kadının galiz avreti: Yüz, eller, ayaklar, göğüs ve göğüs hizasında-olan kısımların dışında kalan bedeninin tamamıdır. Hafif olanı, göğüs ve göğüs hizasına gelen arka kısmı, kolları, boynu ve başıdır. Aynı zamanda dizden ayak ucuna kadar olan kısmı da hafif avret kapsamına girer. Yüz ve elleri avret değildir. [120]
Bu mezhebe göre, hafif sayılan avret yerlerini açık bulundurmak ha-ramsa da namazı bozmaz. [121]
Aynı zamanda giyilen elbisenin, tenin rengini örtüp belli etmiyecek şekilde kalın olması şarttır.[122]
Namaz dışında avret yerleri:
Hanefî Mezhebine göre : Hür kadının halvette avret yeri, dizle göbek arasıdır. Gerek mahreminin, gerekse müslüman kadınların yanında belirtilen kısmın dışındaki yerlerini açık bulundurması haram değildir. [123]
Yabancı erkek veya gayr-i müslim kadınların yanında ise, yüzü ve iki elleri dışında kalan bedeninin tamamı avrettir. Bir fitne söz konusu olmadığında, lüzum ettiği zaman kadının yüzüne ve eline bakmak haram değildir. [124]
Mâlikî Mezhebine göre : Hür kadının erkeklerden olan mahremlerine karşı ancak yüzünü, başını, boynunu, ellerini ve ayaklarını açık bulundurması helâldir.
Hanbelî Mezhebine göre : Hür kadının erkeklerden olan mahremlerine karşı ancak yüzünü, boynunu, başını, ellerini ve dizden aşağı kısmını açık bulundurması caizdir.
Şafiî Mezhebine göre : Kadının yüzü de, elleri de yabanoı erkeğe karşı avrettir. Gayr-i müslime kadınlara karşı avret değildir.
Mâlikî ve Şafiî imamlarına göre :
Kadının namaz dışında avreti, kendi mahremine nisbetle, göbek ile diz arasıdır. Yabancı erkeklere nisbetle, bedeninin tamamıdır. Ancak Mâlikî imamlarından çoğuna göre, yüzü ve elieri başı ve ayakları istisna teşkil eder. Şehevî telezzüzden kendini emin hisseden yabancı erkeğin, kadının belirtilen yerlerine -lüzum ettiği takdirde- bakması haram değildir. [125]
Kadın sesi avret değildir. Nitekim Ashab-ı Kiram, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin zevcelerinden dinî konuları sorup öğrenirlerdi. [126] Ancak erkeklere karşı şarkı, türkü söylemeleri bu genellemenin dışında kalıp haram kapsamına girer.[127]
Kadinlar Zinet Yerlerini Kimlerin Yaninda Açabilirler
«Zinetlerinî (ve zînet yerlerini) kocalarından veya babalarından......»
Kur'ân-ı Kerîm yukarıdaki otuz birinci âyetle, kadınların -mezheplerce sınırı belirlenen- zînet yerlerini ancak şu on iki sınıf kimsenin yanında açabileceklerinin caiz olduğunu belirtmektedir. Şöyle ki :
1— Babalar
Bu, baba ve dedeleri kapsamaktadır. Öyle ki, kadın zînet yerlerini nasıl babasının yanında açabilirse, öylece babasının babasının ve anasının babasının yanında da açabilir.
2— Kocalar
Kocadan maksat sahîh nikâhla evlendiği erkektir. Ayrıca «ba'l» efendi hakkında da kullanılmıştır. Ona göre, (hizmetçi) kadın efendisinin yanında zînet yerlerini açabilir. [128]
3— Kocaların babaları
Bu, kadının kocasının babasını ve dedesini kapsamaktadır. Öyle ki, kadın kocasının babasının yanında zînet yerlerini açık bulundurabileceği gibi, onun babasının babası yanında da açık bulundurabilir.
4— Oğullar
Bu, kadın ve erkek tarafından olan hem oğulları, hem de torunları kapsamaktadır.
5— Kocaların oğulları
Dördüncü maddede bunu belirttik. Kadın evlendiği kocasının başka bir eşinden doğan oğlunun yanında zînet yerlerini açık bulundurabilir. Çünkü onunla evlenmesi müebbeden (ömür boyunca) haram kılınmıştır.
6— Erkek kardeşler
Bu, hem ana-baba bir, hem baba bir, hem de ana bir kardeşleri kapsamaktadır.
7— Erkek kardeşlerin oğulları
Bu, altıncı maddede açıklandığı üzere, öz ve üvey kardeşlerin oğullarını kapsamaktadır.
8— Kız kardeşin oğulları
Bu, ana-baba bir, baba bir ve ana bir kız kardeşlerin oğullarını ve torunlarını kapsamaktadır.
9— Müslüman kadınlar»?
Âyette «nisâi-hinne» ifadesi yer almaktadır. Üçüncü şahıs zamiri kadınlara hasolmakla beraber, hangi kadınlara raci', yani aittir? İbn Cüreyc ve İmam Kurtubî'ye göre, «Müslüman kadınlarsa râci'dir.[129] Bu takdirde müslüman bir kadının avret yerlerini gayr-i müslim kadınların yanında açması caiz değildir. Nitekim İkinci Halîfe Hz. Ömer'in (R.A.), Ebû Ubeyde b. Cerrah'a (R.A.) şöyle bir mektup yazdığı rivayet edilmiştir: «Bana gelen haberlere göre, gayr-i müslim vatandaş kadınlar, Müslüman kadınlarla beraber hamamlara giriyorlarmış. Bunu derhal yasakla. Zira zimmîye (gayr-i müslim vatandaş kadınjnın, Müslüman kadının çıplak tenini görmesi caiz değildir.»[130]
Ancak müşrike, kâfire kadın, Müslüman kadının cariyesi ise, hanımefendisinin zînet yerlerine bakmasında bir sakınca yoktur. [131]
10— Ellerinin sahip olduğu cariyeler
«Ellerinizin sahip olduğu cariyeler» diye çevirisini yaptığımız «ev ma meleket eymanuküm» cümlesinin zahiri, müslüman olsun, kitaplı olsun köle ve cariyelere şâmil gelmektedir. Nitekim Hz. Aişe ile Hz. Ümmu Seleme (Allah ikisinden de razı olsun) âyeti bu manada anlayıp yorumlamışlardır.[132] İbn Abbas (R.A.) da «kölenin kendi hanımefendisinin saçlarına bakmasında bir sakınca yoktur» demiştir. [133]
İmam Mâlik'e :
— Bir hanımefendinin, iğdiş olan kölesinin yanında başörtüsüz oturması caiz midir? diye sorulduğunda, o şu cevabı vermiştir:
— Evet...
Tabiîn'den Saîd b. Müseyeb'e göre, âyetteki «eyman»dan maksat, cariyelerdir.
Birincilerin delili şudur: Peygamber (A.S.) Efendimiz kızı Hz. Fatıma'-ya (R.A.) bir köle hediye etti. Bu esnada Hz. Fatma'nın üzerinde bir üstlük (veya entari) bulunuyordu. Öyle ki, başını onunla örtünce ayaklan açık kalıyor, ayaklarını örtünce de başı açık kalıyordu. Peygamber (A.S.) Efendimiz onun bu durumunu görünce şöyle buyurdu : «Senin için bir sakınca yoktur. Çünkü burada senin baban ve bir de köle hizmetçin bulunuyor.»[134]
11— Erkeklikten kesilip (kadınlara) ihtiyaç duymayanlar
Bu cümle üzerinde az farklı yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:
a) Geri zekâlı olup, kadınlara ilgi duymayan erkekler.
b) Bön, akılsız budala erkekler.
c) Şuna-buna hizmet etmek suretiyle geçinen ve kadınlara ihtiyaç duymayan zayıf ve güçsüz erkekler.
d) Tenasül aleti harekete geçmiyen erkekler.
e) İğdiş edilmiş erkekler.
f) Ook yaşlanıp cinsel iktidarı olmayan erkekler,
g) Kadınlara ilgi duymayan çocuklar.
Bunlardan daha çok {d} ve (f) maddelerinin âyetin umumî seyrine uygun geldiği görülmüştür. Bununla beraber yorumların hepsi de şer'î bakımdan uygun kabul edilebilir.[135]
12— Kadınların avret yerlerine ilgi duymayan çocuklar.
Böylece Cenâb-ı Hak müslüman kadının zînet yerlerini kimlerin yanında açık tutabileceğini kesin çizgileriyle belirlemiş, onların dışında kalanlara gösterilmesini yasaklamıştır. Amaç, kadının iffet ve namusunu kem gözlerden, kötü niyetlilerden korumak; şehvetperestlerin nazarlarından uzak bulundurmaktır. Zira kadın hem ailenin, hem ülkenin huzur, güven ve terbiye kaynağı olduğu kadar; faziletli, ahlâklı ve dindar nesiller yetiştirmenin temeli, millet olarak yaşamanın en sağlam teminatıdır. Kadının ahlâkının yıkılması, iffetinin ayaklar altına düşmesi ve bir şehvet oyuncağı haline sokulması, sözünü ettiğimiz üç şeyin yıkılması demektir. Şüphesiz ki Cenâb-ı-Hak ancak hikmetle emreder ve hayat düzenimizi en faydalı ve kalıcı unsurlarla ayakta tutmamızı ister.[136]
Zîneti Teşhirden Sakınmak Vaciptir
«Süslerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar..»
Âyette geçen «gizledikleri süsleri»nden maksat, ayak bileklerine taktıkları halhaldir. Yürürken ses çıkaracak şekilde imal edilmiş olanlarını alıp kullanmak mekruh olduğu gibi, takılar» halhal ses çıkarsın diye yürürken ayakları yere vurmak da tahrîmen mekruhtur.
Aynı zamanda kadın bu hareketiyle kibir ve gurur duyuyorsa, bu açıdan da ses çıkaracak bir süs eşyasını kullanması keza haramdır. Bunun gibi, kollara ve kulaklara, sokakta yürürken veya bazı hareketlerde bulunurken ses çıkaracak şekilde imal edilmiş bilezik ve küpeleri de takmak mekruhtur. Zira bu gibi süs eşyası, ses çıkartıp dikkatleri zînet yerlerine çekme hususunda «halhaba kıyas edilmiştir.
Artık dinin yasakladığı bu gibi şeylerden sakınmak vaciptir. Nefsine uyup ilâhî emirlere riâyet etmiyenlerin, vakit kaybetmeden pişmanlık duyup Cenâb-ı Hakk'a yönelerek tevbe etmeleri, günahlarının bağışlanmasını dilemeleri gerekir,[137]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, erkek ve kadın mü'minlerin gözlerini bakılması haram kılınan şeyden sakınmaları emredildi. Ayrıca kadınların ev içi ve ev dışı kıyafetleri üzerinde duruldu. Zînet yerlerini mahremleri ve âyette belirtilen yakınları dışında kalan kimselerin yanında açmalarının haram kılındığı belirtildi. Sonra da boyunlarını, kulaklarını, saçlarının tamamını ve göğüslerini örtecek, tenin ve saçların rengini belli etmiyecek şekilde başörtülerini örtünmeleri emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle, erkek ve kadınların iffetlerini daha iyi koruyabilmelerine işaretle, bekâr olanları evlendirmemiz emrediliyor. Böylece hem ailenin, hem de toplumun sorumlulukları bulunduğuna işaret ediliyor. Evlenmek için malî imkândan mahrum olanların, yani evlendikleri takdirde aileyi geçindirme kudretinden yoksun bulunanların, Cenâb-ı Hak kendilerine imkân verinceye kadar sabretmeleri tavsiye ediliyor.
Arkasından köle ve cariyelerin haklarının korunması konu ediliyor ve onlarla ilgili hükümler açıklanıyor.[138]
Meali:
32— Sizden evli olmayanları; kölelerinizden ve cariyelerinizde*, (yuva kurmaya, evlilik hukukuna saygılı olmaya) elverişli bulunanları evlendirin. Fakir iseler Allah onları fazl-ü kereminden zengin kılar. Allah'ın vergisi bol ve geniştir; Allah bilendir.
33— Evlenemeyenler (malî imkânı buna elvermiyenler) Allah kendilerini fazl-ü kereminden zengin kılıncaya kadar iffetli kalmaya çalışsınlar. Sahip olduğunuz köle ve cariyelerinizden belli bir para ödemek suretiyle azat edilmesi hakkında yazılı bir anlaşma yapmak isteyenlerle, -onlarda iyi bir durum biliyorsanız- yazılı anlaşma yapın. Allah'ın size verdiği maldan onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için cariyelerinizi -iffetli kalmayı arzu edip duruyorlarsa- fuhşa sakın zorlamayın. Kim onları (bu hususta) zorlarsa, elbette Allah onların zorlamasından sonra (o cariyeleri) çok bağışlayan ve (haklarında) çok merhamet edendir.
İlgili Hadîsler
«Ey gençler topluluğu! Sizden kim evlenmeye gücü yeterse, evlensin. Çünkü evlilik gözü (haramdan daha) çok sakındırıcı, iffeti daha çok koruyucudur. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, oruç tutmaya gerekli olsun. Çünkü oruç cinsel arzuyu kesicidir.» [139]
«Doğurgan kadınla evlenin ki nesliniz devam etsin. Çünkü ben kıyamet gününde sizinle diğer ümmetlere karşı övünürüm.» [140]
«Üç kimseye yardımda bulunmak Allah üzerine (sünnetullah gereği) bir haktır:
a) İffetli kalmayı dileyerek evlenen,
b) Hürriyetine kavuşmak için bedel bulup vermek suretiyle kölelikten kurtulmak isteyen,
c) Allah yolunda savaşan..» [141]
Bekârları Evlendirmek
«Sizden evli olmayanları; kölelerinizden ve cariyelerinizden (yuva kurmaya, evlilik hukukuna saygılı olmaya) elverişli bulunanları evlendirin.»
Âyette «eyyama» kelimesi kullanılmıştır. Bu, «eyyimsin çoğuludur. Kocası olmayan kadını, eşi olmayan erkeği, evlenip de dul kalanları veya hiç evlenmiyen bekârları kapsayan bir kavramdır.
İslâm, toplum yapısında ahlâkı korumak, güveni sağlamak, aile yuvasını sağlam temellere oturtmak, faziletli nesiller yetişmesine ortam hazırlamak için meşru ölçüler içinde evlenmeyi hem emretmiş, hem de birtakım müeyyidelerle onu cazip hale getirmiştir.
O bakımdan ilim adamlarından bir kısmı âyetteki «evlendirin» emrinin vücup manasına; bir kısmı ise, âyeti hadîslerle ve Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile dört halîfe dönemindeki uygulamayla açıklayarak tavsiye mahiyetinde sünnet manasına geldiğini belirtmişlerdir.
Diğer yandan kitap ve sünnet toplumun yakından ilgilenmesi gereken köle ve cariyeleri evlendirme hususuna yer ayırmış, onları da toplum arasında insanî açıdan değerlendirerek lâyık oldukları yere oturtmayı tavsiye etmiştir. Öyle ki: Köle ve cariyelerde sâiih, yani iyi huylu, iffetli, evlilik hukukuna saygılı olanları kendi hallerine terketmenin doğru olmayacağına parmak basılmakta ve onları topluma kazandırma emredilmekte-dir. Gerçi bugün artık köle ve câriye diye bir konu yoktur. Ancak İslâm Di-ni'nin açılan bu yarayı tedavi edip kapamak için meşru her türlü tedbiri aldığını yansıtma bakımından Kur'ân'ın onlarla ilgili hükümlerini açjtekı-makta büyük yarar söz konusudur. Aynı zamanda günümüzde hizmetçi, kapıcı ve benzeri kişilerle yakından ilgilenmemize işaretler vardır. Onlardan da bekâr olanları -şartlar müsait olduğu takdirde- evlendirmemiz sünnettir.[142]
Fıkhî Yönü
İlgili âyette «evli olmayanları evlendirin» hitabı kimlere yöneliktir? Aileye mi, topluma mı, devlete mi, yoksa zenginlere mi râci'dir? Aynı zamanda âyetteki emir vücup için midir, yoksa tavsiye mi ifade etmektedir?
Önce şunu belirtelim ki, hitap topluma veya zenginlere ya da devlete yönelikse, mutlaka tavsiye anlamına gelmektedir. Aileye, yani ana-baba-ya ise, -ki bu ilim adamlarından çoğunun yorum ve görüşüdür- kimine göre vücuba, kimine göre tavsiyeye delâlet etmektedir.
Aileye yöneliktir diyenlerin delili, âyeti açıklayan şu hadislerdir: «Nikâh ancak veli ile (sahih ve caiz) olur.» [143] «Kadın kadını evlendirmesin ve kadın kendini evlendirmesin (veya evlendîremez). Çünkü ancak zâniye olandır ki kendi kendini evlendirir.» [144] «Hangi kadın velisinin izni olmaksızın nikâhlanırsa, onun nikâhı hükümsüzdür, nikâhı hükümsüzdür, nikâhı hükümsüzdür.» [145]
Birinci hadîs ve taşıdığı hüküm Hz. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ud, İbn Abbas ve Ebû Hüreyre'den (Allah hepsinden razı olsun) rivayet edilmiştir. Tabiîn'den Saîd b. Müseyyeb, Hasan el-Basrî, Ömer b. Abdülaziz de aynı içtihattadırlar. Süfyan es-Sevrî, İmam Şafiî, İmam Ahmed; İshak b.
Rehaveyh ve Ebû Ubeyd'in de içtihat ve mezhepleri bu doğrultuda bir hüküm ortaya koymuştur.
Ancak sözü edilen hadîsin mürsel, yani senedinden bir sahabinin düşmüş olduğu tesbit edilmiştir. O bakımdan mürsel hadîsi senet kabul edenlere göre, «bekârları evlendirmek velilerine vaciptir ve velisiz nikâh caiz değildir» hükmü ortaya çıkmaktadır. İmam Ebû Hanîfe ve rey taraftarlarının çoğu mürsel hadîsle istidlal ve ihticacı uygun görmemişlerdir. O bakımdan onlara göre, evlilik çağına girmiş kız kendi re'yiyle evlenebilir, aynı zamanda başkasına vekâlet edip nikâh akdi yaptırabilir.
İmam Ebû Hanîfe ve onun içtihadını benimseyenlerin bu konudaki dayanak ve delilleri Bakara Sûresi 232. âyette yer alan şu hükümdür: «Kadınları boşadığınızda şer'î bekleme süresi sona erince, aralarında örfe uygun iyilik ölçüleri içinde anlaştıkları takdirde kocalarıyla (koca seçmek istedikleri kimselerle) evlenmelerine engel olmayın.»
Aynı zamanda İmam Ebû Hanîfe «Nikâh ancak velî ile olur» mealindeki hadîsteki terkip vücup ve sıhhate değil, kemal derecesine işarettir, yani kâmil bir nikâh ancak veli ile olur şeklinde bir yorumda bulunmuştur.
İmam Mâlik'e göre : Velisinin izni olmaksızın üçüncü bir şahıs tarafından evlendirilen kadın, hür-şerefli ise, velisi isterse o nikâhı feshedebilir. [146]
İmam Şafiî'nin mezhebine göre: Veli, iznini almadan bakireyi evlen-direbilir. Ancak bu durumda da ondan izin istemesi müstehabdır. Dul kadını ise, ancak iznini almak suretiyle evlendirebilir.[147]
Evlenemiyen Bekârlar
«Evlenemiyenler (malî imkânları buna elvermeyenler) Allah kendilerini fazl-ü kereminden zengin kıfıncaya kadar iffetli kalmaya çalışsınlar.»
Her şeye rağmen malî imkânsızlıktan ve yakınlarının ilgisizliğinden ev-lenemiyenlere Cenâb-ı Hak imkân ortamını sağlayincaya kadar iffetlerini koruyup sabretmeleri tavsiye ediliyor. Şüphesiz ki Kur'ân-ı Kerîm bu tavsiyesini, önce imân ve İslâm temeline dayalı bir irfana sahip olan kişilere yapmaktadır. O bakımdan fertleri bu düzeye getirmek için ciddi bir eğitimin gerekli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmakta ve böylece dinî eğitimin vacip olduğu kesinlik kazanmaktadır. Ancak bu konuda bir incelik söz konusudur. Şöyle ki: Her müslümanın ilmihalini bilmesi ve kendi kültür seviyesine göre dinini öğrenmesi vaciptir. Dinî ilimleri tahsil etmek ise, farz-ı kifayedir; yani Müslümanlardan bir kısmının tahsil yapmasıyla bu vecibe diğerlerinin üzerinden kalkmış olur.
Bunun için diyebiliriz ki; Kur'ân, dinî duygu ve kültürleri gelişen gençlere ve bekârlara seslenmekte ve diğer taraftan da hısımlara ve zengin müsiümanlara hitapta bulunup evlenemiyenleri zekât ve diğer yardımlarıyla desteklemelerini, onlara evlenme imkânları hazırlamalarını tavsiye etmektedir.
Böylece İslâm, ferdin desteklenip korunmasını topluma bir görev olarak yüklerken, ferdi topluma bağlayıp onun kopmaz bir parçası haline getirmeyi amaçlamaktadır.[148]
İslâm'da Köleliğin Yeri Ve Anlamı
«Sahip olduğunuz köle ve cariyelerinizden belli bir para ödemek suretiyle azat edilmesi hakkında yazılı bir anlaşma yapmak isteyenlere -onlarda iyi bir durum biliyorsanız- yazılı anlaşma yapın. Allah'ın size verdiği maldan onlara verin..»
İslâm, köleleri hürriyetlerine kavuşturma, onları toplumun faydalı, aynı zamanda bütünleyici bir parçası yapma ve bu açıdan hareketle köleliği kaldırma konusunda birtakım hukukî kurallar ve yönlendirici statüler koymuştur. Çeşitli keffaretleri köle azat etmeye bağlamış, bedel ödemek suretiyle yazılı bir anlaşma cihetine gidilmesini ve bu durumda olan kölelere malî yardımda bulunulmasını tavsiye mahiyetinde emretmiştir. Ayrıca köle ve cariyeleri gayr-i ahlâkî yollara itmeyi yasaklamış ve bu hususta hem aile ve toplumu, hem de devletin yetkili organlarını görevlendirip sorumluluk yüklemiştir. Zira Kur'ön-ı Kerîm'de Peygamber'e (A.S.) ve topluma yapılan hitaplar, daha çok devlete yöneliktir.
Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimiz zaman, İslâm'da köleliğin yerini ve anlamını şöyle açıklayabiliriz :
Kölelik yeni bir olay değildir. Tarihi çok gerilere uzanır. İlkçağda köleliğin iktisadî düzenin kopmaz bir parçası olduğunu görüyoruz. Uygulamanın hemen birçok ülkelerde bu anlamda ortaya çıktığında şüphe yoktur. O çağda insan haklarıyla ilgili yasal hükümler yok gibiydi. O nedenle bu işin ticaretiyle uğraşan birçok ülke devamlı hareket halinde olmuş, pazarlar kurmuş, pazarlara köle ve cariyeler sevketmiştir.
Önceleri savaş esirleri köle edinilirken, işin kazanç yönü ağırlık kazanınca yağmacılık yoluyla kaçırılan insanlar da kölelik kaydı altına sokulmuş ve bu çirkin olay toplumları, aileleri ve ülkeleri tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Böylece kölelik veraset kapsamına da sokularak köle olan ana-babaların çocukları da köle kabul edilerek kölelik insanlığın tam yüzkarası olarak yaşatılmıştır.
İslâm Dini ortaya çıktığında kölelik tam anlamıyla geçim kaynağı olarak iyice yaygınlaşmış durumda idi. Yüz binlerce köle alınıp satılıyor ve ülkelerin esir pazarlarında çilelerini dolduruyorlardı. İslâmiyet bu kadar yaygınlaşıp gelişen ve ekonominin kopmaz bir unsuru haline getirilen köleliği tek yanlı olarak elbette bir çırpıda kaldırma şansına sahip bulunmuyordu. Zira İslâmiyet bütün ülkelere ve milletlere söz geçirecek bir kudrette değildi. Aynı zamanda aralıksız devam eden savaşlarda, sürüp gelen yağmacılıkta karşı taraf Müslümanlardan elde ettiği esirleri köle statüsüne sokuyordu. O nedenle Müslümanlar savaşlarda elde ettikleri esirleri köle saymamakla beraber sırf mübadeleyi sağlamak için o ismi kullanmak zorunda kalıyordu. Hem o dönemlerde de esirlerin durumunu ele alıp insan hakları açısından düzenleyen yasalar ve sağlam kurallar da mevcut değildi.
Bunun için İslâmiyet insanlık adına yüzkarası olan köleliği kaldırmak için, yukarıda da değindiğimiz gibi, birtakım yasal müeyyideler koydu, statüler hazırladı. İnsan haysiyet ve şerefini koruyucu kurallar düzenledi. Onlardan bir kısmını şöyle özetleyip maddeleştirebiliriz:
1— Köle ve cariyelerin fuhuş aracı olarak kullanılması haramdır. Hiç kimse onları buna zorlayamaz.[149]
2— Başkasına ait cariyeleri ancak efendilerinin izniyle nikahlamak caizdir. [150]
3— Cariyeyle evlenen kimse onun mehrini takdir edip vermekle yükümlüdür. [151]
4— Savaş dışı esir edinmek caiz değildir. Yağmacılık, adam kaçırmak ise bütünüyle haramdır ve yasaktır. Ancak savaşta zafer elde edildiğinde veya savaş sona erdiğinde elde edilen kişiler esir kabul edilebilir. [152]
5— Esirlere her bakımdan insanca muamelede bulunmak vaciptir. Onlardan kendi rızalarıyla İslâmiyeti seçenler olursa, kendilerinden -başta hürriyetleri olmak üzere- alınan her şeyleri geri verilir ve fazla olarak da müslümanların kardeşleri kabul edilirler. [153]
6— Esirleri hiçbir karşılık beklemeksizin yedirip içirmekte büyük sevap ve uhrevî mükâfat sözkonusudur. [154]
7— Savaş sonu elde edilen esirleri köle edinmeyip onları iyilikle salıvermek veya gerekirse fidye (kurtuluş akçesi) alıp öylece serbest bırakmak, İslâm'a yakışan ve ona has olan bir uygulamadır. [155]
8— Müslüman bir adamın, kendine eş seçmede, hür kadınla evlenme imkânı yoksa, imân eden bir cariyenin, Allah'a ortak koşan bir müş-rikeden mutlaka hayırlı olduğunu bilmesi gerekir. O bakımdan hür kadınla evlenme imkânına sahip olmayan bekâr bir kimse ancak mü'mine bir cariyeyle evlenebilir. Allah'ı tanımayan, Allah'a ortak koşan bir kâfire ve müşrikeyle evlenmesi kesinlikle haram ve yasaktır. [156]
9— Hür kadınla evlenmek için malî imkâna sahip olmayan mü'min erkeklerin, ellerindeki cariyelerle evlenmeleri tavsiye edilmiştir. Bu da onların hürriyetlerine kavuşturulmasına yönelik bir tedbirdir. [157]
10— Köle ve cariyelerden -evlenmeye ve aile yuvası kurmaya- ehil olanları evlendirmek dinin tavsiye mahiyetindeki emirlerinden biridir.[158]
11— Ramazanda bilerek orucunu bozan kimseye, varsa bir köle azat etmesi vaciptir. [159]
12— Hatâ ile adam öldürenin, varsa bir înü'min köle azat etmesi gerekir.[160]
13— Yeminini bozan kimsenin, varsa bir köle azat etmesi vâciptir.[161]
14— Eşine ziharda bulunup sonra onunla birleşmek isteyen adamın, varsa bir köle azat etmesi gerekir.[162]
15— Müctehit imamların bir kısmına göre : Köle öldüren hür kimse hakkında kısas hükmü uygulanır. [163]
16— Allah rızası gözetilerek köle azat etmenin sevabının büyüklüğü ve uhrevî mükâfatının genişliği sünnet ile sabit olmuştur.
17— Ayrıca köle ve cariyelerin aileden birer fert gibi sayılması, ev halkının yediğinden onlara yedirilmesi, giydiklerinden onlara da giydirilmesi tavsiye edilerek sünnet kılınmıştır.[164] Onlara güçlerinin yetmiyece-ği işleri yüklemenin vebal olacağı, o bakımdan takatlerini aşan işlere zorlanmamaları emredilmiştir
18— Savaşlarda müsle haram kılınmıştır. Yani elde edilen esirlerin organlarını kesmek mutlaka yasaklanmıştır.
19— Esir edilen ana ile çocuğunun arasını ayırmak yasaklanmıştır.
20— Kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için «mükâteb» ve «mü-debber» statüsü düzenlenerek buna meşruluk kazandırılmıştır. Yani tamamladığı zaman azat edilmek üzere bedele bağlanan köle ve hürriyetine kavuşması efendisinin ölümüne bağlanan köle ve cariyelere böyle bir akitte bulunma imkânı tanınmıştır. O bakımdan «mükâteb» olan köleye zekât vermek, yardımda bulunmak teşvik edilmiştir.
Böylece İslâmiyet kölelik konusunu belli kural ve statülere bağlayıp onları hürriyetlerine kavuşturmanın bütün yollarını açık tutmuş; maddî ve mânevi müeyyide ve mükâfatlar belirliyerek insana insanca muamele edilmesini hem savunmuş, hem de uygulamıştır.
İşte bütün bu insancıl nedenlerle ve insan haklarına gösterilen çok yakın ilgi ve saygı sebebiyle hareket eden ashab-ı kiramın İleri gelen varlıklı kişileri kendi imkânları nisbetinde köle satın alıp azat etme yarışına girişmişler ve bu sayede binlerce zavallı insan kölelikten kurtulma şansına erişebilmiştir.[165]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, aile ve toplumun selâmeti, ahlâksızlığın önlenmesi bakımından bekârları evlendirmemiz tavsiye edildi. Sonra da insanlığın yüz karası sayılan köle ve cariyelerin haklarının korunması üzerinde duruldu ve onları hürriyetlerine kavuşturmamız için yollar gösterildi.
Aşağıdaki âyetle, beşer aklına ışık tutan belgelere dikkatler çekiliyor. Arkasından tarihin tekerrür ettiğine değinilerek gelip gecen milletlerin hayatında meydana gelen önemli olaylardan öğüt ve ibret almamız isteniliyor.[166]
Meali:
34— And olsun ki size çok açık-seçik âyetler, sizden önce gelip geçenlerden birtakım misaller ve Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanlar, ilâhî sınırlara saygılı (ve bağlı) olanlar için öğüt(ler) indirdik.
Açık Seçik Âyetler
Kur'ân çok yönlü bir kitaptır. Muhatabı insan, hitap alanı insan hayatının her bölüm ve safhasıdır. O bakımdan insan haklarını koruyup teminat altına almak için başlı başına bir hukukî sistem getirmiştir. İnsanın ruh ve beden sağlığını koruyup onu hep afiyet düzeyinde tutmak için nelerin faydalı, nelerin de zararlı olduğunu belirtmekle, helâl ve haram sınırlarını göstermektedir. Aile ve toplum düzenini imân, ahlâk ve fazilet temeli üzerinde geliştirmenin bütün yol ve yöntemlerini ortaya koymakta ve bunların statülerini vermektedir. Gelip geçen milletlerden ilâhî nizama uymayıp Hakk'a başkaldıran ve ahlâksızlık ve zulmü inkârla birleştirip bütünleştirenlerin nasıl yıkılıp yok edildiklerine dikkatle bakmamızı emretmekte; tarihin tekerrür edeceğine işarette bulunmaktadır.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm mü'minlerin hayat alanında bütün insanlar için uyulması gereken en güzel misal olmalarının tezgâhını hazırlayan, eğitimini veren Allah'ın son mesajıdır.
Nitekim ilgili âyetin açık anlatımında Kur'ân'ın bu özellikleri üç madde halinde özetlenmektedir:
a) Olayları, konuları ve meseleleri açıklayıp olumlu sonuca bağlayan açıklayıcı belgeler mecmuasıdır.
b) Gelip gecen milletlerin hayatlarından ibret ve öğüt alınacak safhaları en tesirli yanlarıyla anlatan bir uyarıcıdır.
c) Allah'tan korkup fenalıklardan sakınan mü'minler için öğüttür. Bu üç özellikte izlenen metot şöyledir:
Emirlerin ve yasakların hedefine ulaşabilmesi için dünyevî ve uhrevî, yani maddî ve manevî azap ve sıkıntı; müeyyide ve tehdit sık sık hatırlatılır. Önemli ve ibretli olaylar az farkla tekrarlanarak idrâkler uyanık tutulmaya ve hafızalardaki iz derinleştirilmeye yönelinir. Gerçek imânın en tabii ürünleri olan ibâdet ve takvanın lüzumu üzerinde durulur ve kalplere neşter vururcasına insanın madde esaretinden, şöhret hastalığından kurtulmasına çalışılarak dengeli ve düzenli bir ömür sürmenin plân ve programı verilir.
Bu maksatla Nûr Sûresinin buraya kadar olan kısmında fert ve ailenin namus, iffet, şeref ve vakarını korumak, sağlam karakterli nesiller yetiştirmek, toplumu en güzel, aynı zamanda yönlendirici hasletlerle birbirine bağlayıp kenetlemek için on iki kadar hükme ve bir o kadar ahlâkî kurallara yer verildi. Otuz dördüncü âyetle de bunlara yönelmemiz ve bir daha hatırlamamız istenilerek özellikle bu sûreyi günlük hayatımızda hep göz önünde bulundurmamızın çok yararlı sonuçlar doğuracağına atıf yapıldı.
O halde buraya kadar açıklanan hüküm ve kuralları özetleyip mad-deleştirmemiz gerekmektedir:
1— Zina eden kadın ve erkeğin sucu sabit görüldüğünde, mutlaka belirlenen ceza uygulanır; bu bir emr-i ilâhîdir ki farziyet ifade eder.
2— Allah'ın caydırıcı anlamda koyduğu hükümleri uygularken duygusal davranılmaz.
3— Uygulanacak zina cezasından ibret ve öğüt alsınlar diye müs-lümanlardan bir grubun hazır bulunması sağlanır.
4— Zina edenlerle, dosdoğru tevbe etmedikleri ve kendilerini düzeltmedikleri sürece mü'minlerin evlenmesi doğru değildir. Zira zina ancak ahlâksızlara ve müşriklere yakışan bir sıfattır.
5— Namuslu, iffetli suçsuz kadına zina suçu isnat edenden, iddiasını isbat için mutlaka dört şahit istenir. Getiremediği takdirde, iftiradan dolayı kendisine ceza olarak seksen değnek vurulur. ,islâh-ı nefs etmedikçe, dosdoğru tevbe edip dönüş yapmadıkça hiçbir konuda şahitliği kabul edilmez.
6— Kendi eşine zina suçu isnat eden adamdan da dört şahit getirmesi istenilir. Getiremediği takdirde haklarında Mân hükmü uygulanır.
7— Zina ve benzeri haysiyet kırıcı suçlama ve iftiralara, olay delil ile sübut bulmadıkça inanmak ve etrafa yaymak hem yasaktır, hem de büyük günahtır.
8— Hısım ve yakınlardan, bazı hata ve günahlarından dolayı ilgi ve yardımı kesmek doğru değildir. Affetmek, hoşgörüyle davranmak mü'minin şiarıdır.
9— Evlilikte «kefaet» yani çiftler arasında bazı hususlarda denklik aramak sünnettir.
10— Başkasının evine izin istemeden, müsaade almadan ve selâm vermeden girilmez. İzin verilmediği takdirde ısrar edilmeyip geri dönülür.
11— Yolcular yararlansın diye güzergahlara yapılan konaklama yerlerine izinsiz girmekte bir sakınea yoktur.
12— Mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların bakılması haram olandan gözlerini sakınmaları, uyulması gereken ilâhî yasaklardan biridir.
13— Mü'min erkek ve kadınların iffet ve namuslarını korumaları, hayasızlıktan sakınmaları farzdır.
14— Mü'min kadınların sokakta ve yabancı erkekler yanında zînet yerlerini açık bulundurmaları kesinlikle haramdır, büyük günahtır.
15— Mü'min kadınların saçlarını, kulaklarını, boyunlarını ve göğüslerini kaplayacak şekilde başörtüsü örtünmeleri farzdır.
16— Mü'min kadınların zînet yerlerini (saç, kulak, boyun, kol ve dizden aşağı kısımlarını) mahremleri olan erkeklerin yanında açık bulundurmalarında bir sakınca yoktur.
17— İmkânlar elverdiği takdirde bekârları evlendirmek sünnettir. Bunun vacip olduğunu söyleyenler de olmuştur.
18— Evlenme imkânı bulamayan bekârların sabredip iffet ve namuslarını korumaları vaciptir.
19— Evliliğe ehil olup aile yuvası kurabilecek kadar aklı başında olan köle ve cariyeleri evlendirmek de sünnettir.
20— Köle ve cariyeleri her vesileyle hürriyetlerine kavuşturmak, ilâhî rızaya vesîledir.[167]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, ilâhî hükümlere dikkatler çekildi. Gelip geçen milletlerin başına gelen önemli olaylardan ibret almamız istendi.
Aşağıdaki âyetle, İlâhî nurun kâinatı nasıl kapsayıp kuşattığı, nefis bir misal verilerek anlatılıyor. İlim ve kudretinin kâinatın her parçasında tezahür ettiği, her şeyin o kudretin damgasını taşıdığı hatırlatılarak, hayatımızı ona göre düzenlememiz isteniliyor.[168]
Meali:
35— Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misâli, içinde kandil bulunan içe açık bir pencere gibidir. Kandil cam içindedir; cam pırıl pırıl ışık veren bir yıldıza benzer; ne yalnız doğunun, ne de yalnız batının ürünü olan mübarek zeytin ağacından yakılır. O'nun yağı ateş dokun-masa bile neredeyse ışık verir; nûr üstüne nurdur. Allah, (gerçeği arılayabilsinler diye) insanlara birtakım misâller verir. Allah her şeyi bilendir.
İlgili Hadîs
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz geçe (ibâdetine) kalktığı zaman şöyle duâ ederdi; «Allahım, hamd sana mahsustur. Sen göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin nurusun. Hamd sana mahsustur. Sen gökleri ve yeri ve bu ikisindeki her şeyi belli düzen ve dengede tutansın.» [169]
Allah, Göklerin Ve Yerin Nurudur
«Allah, göklerin ve yerin nurudur.»
Kur'ân-ı Kerîm'in yüzden fazla âyetinde «gökler ve yer» kelimelerinin anildjğını görüyoruz. Bu bütün kâinatı ifade eden bir tabirdir. «Zikri cüz, irâdeyi kül» kuralınca bir «mecaz-i mürsel» söz konusudur.
Klâsik tefsirlerde bu âyete geniş yer verilmiş ve birtakım farklı yorumlarda bulunulmuştur. Oniardan faydalı gördüklerimizi şöyle özetliye-biliriz :
a) Cenâb-ı Hak göklerdeki ve yeryüzündeki varlıkları; diğer bir anlatımla, ehil olanları kendi nuruyla doğru yola iletendir. O bakımdan doğru yola erişen herkes, O'nun hidâyet nuruyla desteklenmiştir.
b) Allah gökleri meleklerle, yeryüzünü peygamberlerle aydınlatmıştır.
c) Allah gökleri güneş, ay ve yıldızlarla, yeryüzünü de peygamberler ve sâlih kişilerle nuriandırmıştır.
d) Kandil yuvası, Hz. Muhammed'in (A.S.) mübarek göğsüdür. İçindeki kandil nübüvvet ve risalettir. Mübarek ağaç ise, Kur'ân-ı Kerîm'dir.[170]
Kur'ân-I Kerîm'e Göre Nurun Delâlet Ettiği Manalar
1— İman ve irfan aydınlıktır; küfür ve cehalet karanlıktır.
Çünkü küfür hem kalbi ve ruhu karartır, hem de hayatın sonunu karanlığa boğar. İman ve irfan ise. kalbi ve ruhu ilâhî feyiz ve hidâyetle nur-landırır. Aynı zamanda ölümden sonra mü'minleri daha nurlu bir hayata kavuşturur.
Kur'ân-ı Kerîm'de buna değinilerek şöyle buyurulmaktadır:
«Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostu ve yardımcıları sapık azgınlardır, bâtılı temsil edenlerdir ki onları aydınlık (hak dinin nurun)dan karanlıklara çıkarırlar..» [171]
«Elif - Lâm - Râ. Bu kitabı, Rabbının izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa (nur)a, O yegâne üstün ve övülmeğe lâyık olanın yoluna çıkarmak için sana indirdik.» [172]
«O Allah ki sizi karanlıklardan nur {aydınlıkla çıkarmak için, O da, melekleri de üzerinize rahmet ve gufran indirir. O, mü'minlere oldukça merhametlidir.» [173]
«Ayrıca imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları karanlıklardan nur (aydınlığ)a çıkarmak için size Allah'ın açık-seçik ve açıklayıcı âyetlerini okuyan bir peygamber göndermiştir,.» [174]
2— Vahiy ve Kur'ân.
Vahiy, ölmüş kalpleri, paslanmış ruhları temizleyip nurlandırır. Kur'ân, amel edildiği takdirde insanın hem dünya, hem de âhiret hayatını nura
(aydınlığa) kavuşturur.
Kur'ân'da «nur»un bu manası dört ayrı yerde belirtilmektedir. Onlardan birinin mealini nakletmekle yetiniyoruz :
«Şüphesiz ki size Allah'tan bir nur ve çok açık bir kitap gelmiştir.» [175]
3— İlâhî emirler, tavsiyeler ve öğütler.
Bunlar hem doğru yolu aydınlatıp gösterir, hem de milletlerin hayatını yönlendirerek nur (aydinlığ)a kavuşturur.
Kur'ân'da nurun bu manaya delâlet ettiği şu âyetle açıklanmaktadır:
«Ardından da peygamberlerin izleri üzerine Meryem oğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdik ve ona, içinde hidâyet (doğru yolu gösterici, kalp ve kafaları nurlandırıcı) belgeler bulunan, önündeki Tevrat'ı tasdik eden; sakınanlar için hidâyet ve öğüt olan İncil'i verdik.»[176]
4— Kâinatı aydınlatan güneş.
Her gezegen ve sistemin güneşten (veya güneşlerden) ışık aldığı zamanlar nur ile, almadığı zamanlar zulümat ile tasvîr edilmektedir. En'am Sûresinde bu husus şöyle belirtilmiştir: «Hamd O Allah'a ki gökleri ve yeri yaratmış, zulümat ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) düzenleyip var kılmıştır.» [177]
5— İslâmiyet.
İslâm Dini bütünüyle ilâhîdir ve her yönüyle kalp ve kafaları nurlan-dırıcıdır. Küfür ehli bu nuru söndürmeye çalışır, ama Allah kendi nurunu hep tamamlar..
Tevbe Sûresinde nurun bu manaya delâlet ettiği şöyle ifade edilmektedir : «Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, kâfirler hoşlan-masalar bile Allah öyle istemiyor. O, mutlaka nurunu tamamlamayı diliyor.» [178]
6— Allah'ın tecelli eden ilim ve kudreti.
Kâinat her parçasıyla O'nun ilim ve kudretinin ve her yönüyle O'nun düzenlemesinin eseridir. Aynı zamanda kâinatın her parçası O'nun ilim ve kudretinin damgasını taşımakta; her şey O'nun yüklediği programa göre görevini kusursuz sürdürmektedir ve bütün nurlar bu tecelliden yayılmaktadır. Nûr Sûresinde bu husus şöyle belirtilmektedir: «Allah göklerin ve yerin nurudur..» [179]
7— Zeytin yağı.
Kur'ân'da zeytin yağı da nur olarak tavsîf edilmektedir.. Zira bu yağ hem kandile konularak çevreyi aydınlatır, hem de gıda olarak insana ener-
ji verir. Nûr Sûresinde buna şöyle değinilmektedir: «O'nun nurunun misâli, içinde kandil bulunan içe açık bir pencere gibidir. Kandil cam içindedir; çam pırıl pırıl ışık veren bir yıldıza benzer; ne yalnız doğunun, ne de yalnız batının ürünü olan mübarek zeytin ağacından yakılır. Onun yağı ateş do-kunmasa bile neredeyse ışık verir; nur üstüne nurdur..»[180]
8— Âhirette tecelli edecek ilâhî kudret ve adalet.
Şüphesiz âhireti, mahşer alanını, hesabı ve bütün hakları aydınlatan Allah'tır. Haklıyı haksızdan, zâlimi mazlumdan da ayırt edecek O'dur. Zümer Sûresinde O'nun bu tecelli edecek nuruna değinilerek şöyle Duyurulmaktadır: «Yeryüzü Rabbının nuruyla parıldar, kitap konur, peygamberler ve şahitler getirilir ve insanlar arasında hak ile hükmedilir ve onlar haksızlığa uğramazlar.»[181]
9— Kalp ve vicdan diriliği.
Gerçekten inanmayan kalp ve vicdan hakka karşı ölüdür. Dosdoğru imân edenlerin kalpleri ise haktan yana diridir. En'am Sûresinde bu incelik şöyle tasvîr edilmektedir: «Ölü iken dirilttiğimiz, insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimse gibi midir?..» [182]
10— Ay,.
Ay, ışığını güneşten alıp yansıttığı, kendisinde bizatihi ışık kaynağı mevcut olmadığı için «nur» diye anılmıştır. Bu, Kur'ân'ın iki ayrı yerinde şöyle açıklanmaktadır: «Orada Ay'ı bir nur, Güneş'i ise bir kandil yapmıştır.» [183]«Güneş'i ziya (ışık ve enerji), Ay'ı nur (aydınlık) yapan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay'a konaklar takdir eden O'dur.» [184]
11— Hidâyet ışığı.
Peygamberler ve mürşitlerin görevi, doğru yolu göstermek ve insanları bu yoldan alıkoymaya çalışan engelleri tanıtmak, tarif etmektir. Doğru yola iletmek ise Allah'a aittir. Artık Allah kimin kalbinde hidâyet nurunu, ışığını doğurursa, o doğru yolu bulmuş olur. Nûr Sûresinde bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Allah kime nur vermemişse onun için nur yoktur.»[185]
12— Âhiret'te mü'minlerin önlerini ve çevrelerini aydınlatan iiâhî rahmetten tecelli edecek ışık.
İmân ilâhî rahmete vesiledir. O bakımdan ilâhî rahmet ve inayete maz~ har olan mü'min o rahmet ile içini aydınlatmış olur. Kıyamet gününde bu aydınlık bir nur özelliğinde tezahür ederek mü'minin önünü ve çevresini aydınlatır. Hadîd ve Tahrîm Sûrelerinde Allah'ın tecelli edecek bu rahmeti şöyle bildirilmektedir: «O gün mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarcasına seyrederken görürsün.» [186] «O günde ki, Allah, Peygamberi ve Onunla beraber bulunup İmân edenleri rüsvay etmez. Nurları önlerinde ve sağlarında yürür.» [187]
Nefis Bir Benzetme
«O'nun nurunun misâli, içinde kandi bulunan içe açık bir pencere gibidir....»
Burada Allah'ın «nur»u, içinde lamba bulunan bir iç pencereye benzetilmektedir. Öyle ki lamba cam içindedir. Cam ise pırıl pırıl ışık saçan parlak bir yıldız gibidir.
Biz mevcut teknik imkânlarla da olsa kâinatın sınırını tayin edemiyoruz. Ancak biliyoruz ki sonradan yaratılıp var kılınan her şey sınırlıdır. Bu kural parça hakkında geçerli olduğu gibi bütün hakkında da geçerlidir. Allah ise zaman, mekân ve sınır kavram ve kapsamından pâk ve münezzehtir.
O halde kâinat O'nun tecelli eden rahmet ve kudretinin nuruna bir iç penceredir. Rahmet ve kudretinin tecellisi ise, kâinatı aydınlatan bir kandildir. Bu kandil ilâhî «Kelâm Sıfatı»ndan fecelli eden şeffaf cam misali olan Kur'ân içindedir. Böylece Kur'ân pırıl pırıl ışık verip dikkatleri kendi üzerinde toplayan çok parlak bir yıldız gibidir. İmân edenler de, etmeyenler de o çok parlak yıldıza bakmaktan kendilerini alamazlar. Ne var ki imân edenler onun ışığıyla kalp ve kafalarını aydınlatıp hayatlarını düzenlerler. İnkarcı maddeciler ise onu küfür isiyle karartmaya çalışırlar, diğer bir deyimle, kalpleriyle Kur'ân arasına küfrü engel bir set olarak korlar. O bakımdan Kur'ân nuru ne yalnız doğuya, ne de yalnız batıya aittir. O, aklını kullanıp kalp penceresini hakka açan her insanın ortak ışık kaynağıdır.
Cenâb-ı Hak bazı hakikatlerin anlaşılmasını ve anlaşıldıktan sonra hafızalardan silinmemesini kolaylaştırmak ve gerçekleştirmek için duyularımızla anlayabileceğimiz şekilde misaller vermekte ve birtakım benzetmelerde bulunmaktadır. Öyle ki, kalplerini ilâhî hidâyete açık tutanların idrâkini harekete geçirerek anlayış ve kavrayışlarına kolay gelecek beyanları kendi kitabında yer yer serpiştirerek inayette bulunmuştur.
O halde Kur'ân'da verilen misallerin ve benzetmelerin ne gibi hakikatleri yansıttığını araştırıp bulmamız gerekmektedir. [188]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, kudret ve rahmetiyle kâinatı aydınlattığı belirtilirken birtakım misaller verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, günlük ibâdetleriyle camileri şenlendiren ve oradaki ilâhî nurdan nasîplerini alan; sabah-akşam mabetlerde Hakk'ı tesbîh ve tenzih eden mü'minlerin bu güzel haline parmak basılıyor; Allah'ın emirlerini yerine getirmeyi ticarete ve günlük kazanca tercih ettikleri övgüyle anlatıhyor. Buna karşılık onlara verilecek mükâfatın çok büyük olacağı müjdelenerek ibâdete sımsıkı sanlmayanlar dolaylı şekilde uyarılıyor.[189]
M E A L İ :
36— Allah'ın, saygıyla yüksek tutulmasına ve içlerinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde (cami ve mescidlerde) sabah-akşam O'na tes-bîh ederler.
37— Öyle adamlar ki, ne ticaret, ne alım-satım onları Allah'ı anmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Kalplerin ve gözlerin (korkudan) döneceği günden korkarlar.
38— (Bu da) Allah'ın onları işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırması ve kendi bol nimetini, geniş rahmetini onlara fazlasiyle vermesi içindir. Allah dilediği kimseleri hesapsız rızıklandırır.
İlgili Hadîsler
«Kim Allah'ın hoşnutluğunu arzulayarak bir cami yaparsa, Allah o caminin bir benzerini onun için Cennette yapıp hazırlar.» [190]
«Kim içinde Allah'ın anılacağı bir cami yaparsa, Cenâb-ı Hak onun İçin Cennet'te bir ev yapar.» [191]
Hz. Aişe (R.A.) diyor ki:
«Peygamber (A.S.) bize, evler arasında mescitler yapmamızı ve onları temiz ve pak tutmamızı emretti.»
«Sizden biriniz camiye girdiği zaman şöyle desin: «Allahım, bana rahmet'kapılarını aç.» Camiden çıkarken de şöyle desin: «Allahım, şüphesiz ki senin fazl-ü keremini istiyorum.» [192]
Hz. Fatıma (R.A.) anlatıyor:
' «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Mescid'e girerken şöyle derdi: «Bismillah. Salât Resûlüllah'a olsun. Allahım! günahlarımı bağışla ve bana rahmet ve faziletinin kapılarını aç.» [193]
«Kim temizlenmiş bir halde evinden çıkıp farz namazı kılmaya giderse, onun mükâfatı, ihrama giren hacının mükâfatı gibidir.» [194]
Mescidlerin Yükseltilmesi
«Allah'ın, saygıyla yüksek tutulmasına ve içlerinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde (cami ve mescitlerde) sabah-akşam O'na tesbîh ederler.»
Cami ve mescitlerin yüksek tutulması hem maddî, hem de manevî olarak yorumlanabilir. Camileri yükseltip onları göz ve gönül dolduracak ihtişamda yapmakta birçok faydalar söz konusudur. Onları şöyle sıralayabiliriz :
a) İbâdeti sık sık hatırlamaya vesîle olur ve Allah'ı anmamızı ilham eder.
b) Cami kavramının kalp ve kafalarda iz bırakmasını sağlar.
c) Çevreye saygı telkîn eder.
d) Şehre gelen yabancı misafirlerin dikkatini çeker; onlara güven ve huzur verir.
e) Aynı zamanda Müslümanların evlerinden ve iş yerlerinden fazla ibâdet yerlerine önem verdiğini gösterir.
Manevî yükseltme ise, camileri evlerimizden ve iş yerlerimizden çok daha fazla düzenli ve temiz tutmamız, ibâdet için gelenlere her bakımdan huzur ve ferahlık verecek şekilde düzenlememiz ve ibâdetimizle şenlendirmemiz ile yorumlanır.
O bakımdan ilim adamlarımız bu âyetin tefsirinde üç farklı yorum ortaya koymuşlardır:
1— Camilerin yüksekçe inşa edilmesi,
2— Camilere her zaman sevgi ve saygı gösterilmesi,.
3— İbâdet yerlerinin her türlü pislik, süprüntü ve dağınıklıktan uzak tutulması tavsiye anlamında bir emr-i ilâhîdir.[195]
Allah'ın Nurunun Camilerde Yansıması
«(Cami ve mescidlerde) sabah-akşam O'na teşbih ederler.»
Cenâb-ı Hakk'ın nuru bir yönüyle de camilerde tecelli eder. Mü'minin imân cevheri o nurdan ışık alıp çevresini aydınlatır. O bakımdan mü'min her zaman camiye ve ibâdete bağlıdır; sabah-akşam, yani günün beş vaktinde camide namaz kılıp Allah'ı tesbîh etmek onun ruhunun değişmeyen gıdasıdır. İmân ile bu nur arasında zaman zaman yer alan nefis perdesi, ancak zevkine erişilen namaz ve zikir ile ortadan kalkar. Böylece nefis denilen behimî duygu, camiye devam edilmek suretiyle gücünü ve tesirinin çoğunu kaybeder.
İlgili âyetle, mü'minin bu müstesna durumuna işaret edilerek, ne tioa-retin, ne alım-satımın, ne de başka dünyevî bir yararın onu namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyamıyacağı hatırlatılıyor.
Neden sadece namaz ve zekât?
Zira beş vakit namaz, günlük hayatı bütünüyle disipline edip feyizli ve yararlı biçimde kanalize eder. İnsanla Allah arasındaki engelleri kaldırır ve düzenli, dengeli bir ömür sürme ortamını hem hazırlar, hem de gündemde tutar. Böylece nefsin tezahürü olan behimî sıfatlar eğitilir ve meşru sınırlar içine alınma imkânına eriştirilir. O bakımdan namazsız, niyazsız hak din olmamıştır; namaz kılmayan bir peygamber ortaya çıkmamıştır.
Zekât ise, bedenî ve kalbî ibâdeti malî ibâdetle birleştirip bütünleştirir. Ferdi topluma bağlayıp sosyal yapıdaki gedikleri kapatır. Böylece zekât farizası, İslâm'ın sosyal adalete yönelik fiili esaslarından biridir. Her bakımdan imânın tabii ürünü kabul edilir.[196]
Ticaretle İbâdet Arasında Tercih
Öyle adamlar ki, ne ticaret, ne de alım-satım onları Allah'ı anmaktan, zekât vermekten alıkoymaz..»
Mü'min her gün imân ve irfanı nisbetinde madde ile İbâdet arasında büyük sınav vermektedir. Namaz vakti gelince ezan sesine mi, yoksa para şıkırtısına mı gönül kulağını açık tutar? Bunlardan hangisi onun gönlünde taht kurmuşsa, gönül kapısı ondan yana açık tutulur.
Böylece günde beş defa ve yılda farz zekât olarak bir defa mü'min parayla ibâdet arasında bir tercihte bulunmak zorundadır. Şüphesiz ki imânın bütün şartlarını Allah'a ve Âhiret'e dosdoğru inanma teknesinde hamur edip şekillendirenler ibâdeti, dünyaya iyice gönül verenler ise parayı tercîh ederler.
Hemen belirtelim ki, namaz vakti iş yerini, alım-satımı ve kulağa hoş gelen parayı bırakıp camiye gitmek nefse ağır gelir. Ama bu ağırlık ve külfetin önünde en güzel mükâfatlar mü'mini beklemektedir.[197]
Kalplerin Ve Gözlerin Döneceği Gün
«Kalplerin ve gözlerin (korkudan) döneceği günden korkarlar.»
İnsan hayatında hiçbir müeyyide, Allah'a imandan sonra «Âhiret İnancı» kadar tesirli ye yönlendirici değildir. Cenâb-ı Hak ezelî plânı gereği insan oğlunu birtakım nefsanî duygularla donatmış ve onun hayatına canlılık kazandırmak için dünyayı bu doğrultuda çok çekici kılmış; sonra da bu duygulan meşru sınırlar içinde tutmak için kitap indirmiş ve peygamber göndermiştir. Aynı zamanda insanı her işlediğinden sorumlu tutmuş ve Âhiret Âlemi'nde ona göre mükâfat ve müoazat hazırladığını bildirmiş ve ilgili âyette «Kalplerin ve gözlerin (korkudan) döneceği günden..» söz ederek manevî müeyyidenin ne kadar ağır olduğuna dikkatleri çekmiştir.
Unutmamak gerekir ki, insanı en çok heyecanlandıran ve endişelendiren olaylardan biri de mahkemede yargılanmak ve hesap vermektir. Bir de mahkeme ve hesap sorma Cenâb-ı Hakk'ın adaleti huzurunda cereyan edeceğine bakılınca, korku ve heyecanın ne kadar yüksek derecede olacağını anlatmaya gerek kalmaz.
İşte hayatını bu inanç ve duygu düzeyinde tutup iş yeriyle cami, parayla ibâdet arasında köprü kurarak birini diğeriyle değerlendirmek suretiyle lâyık olduğu ölçü ve anlamda tutan mü'miniere işlediklerinin en gü-zeliyle karşılık verilmekle kalınmayacak; Cenâb-ı Hak bol nimetinden ve geniş rahmetinden onlara fazlasıyla ihsanda bulunacağını va'detmekte-dir.
Zira âdet-i ilâhiyeden biri de, dosdoğru amel edenlerin karşılığını noksansız vermektir. Fazladan ihsan ve in'âmda bulunmak ise, O'nun şanın-dandır. Kendini ilâhî lütuf ve ihsana lâyık olma düzeyine getirene O'nun geniş ihsanı dünyada da, âhirette de teveccüh eder. Ancak âhiretteki teveccühün ayrı bir hikmet ve anlamı söz konusudur.
Böylece âhirette her mü'min kendi imân, irfan ve ameline göre nasibini alır. Buna günlük hayatımızdan bir misal verecek olursak, güneş, yağmur ve toprağı hatırlatabiliriz; şöyle ki: Her toprak kendi özellik ve isti'da-dına göre yağan yağmurdan ve ısıtıp aydınlatan güneşten yararlanabilir. Çorak olan toprağın ise, yararlanma isti'dadı dumura uğramıştır. O bakımdan kusur yağmur ve güneşte değil, toprağın kendisindedir.[198]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, mü'minlerin ibâdet ve camilerle olan yakın ilgisi konu edildi. İman ve ibâdet zevkini alanların, hiçbir zaman ticarî meşguliyetten, alım-satımdan ve para kazanmaktan dolayı camileri, namaz ve zekâtı ihmal etmiyecekleri üzerinde durularak dengeli bir hayat yaşamamız tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, küfre sapıp hilkatin hikmetinden habersiz olanların amellerinin serap misali hayalden başka bir anlam taşımadığı konu ediliyor. Kâfirlerin hep manevî bir karanlık içinde ümitsiz oldukları hatırlatılarak gerçek anlamda manevî gıda almayanların sonu gelmeyen bir şaşkınlık içinde ömürlerini boşuna harcadıklarına işaret ediliyor.[199]
Meali:
39— Küfre sapanların amelleri, alabildiğine düz bir çöldeki serap gibidir; susayan kimse onu su sanır, sonunda ona gelince bir şey bulamaz, orada Allah'ı (O'nun hükmünü, kader çizgisini) bulur; O da onun hesabını noksansız görür. Allah hesabı çarçabuk görendir.
40— Veya (küfre sapanların işleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; üstüste dalgalar ve onun üstünde birbiri üstüne karanlık bulutlar çökmüş vaziyettedir; elini çıkardığında neredeyse onu bile göremez. Allah kime nûr vermemişse, onun için nûr yoktur.
İki Nefis Misal İle Düşündürücü İki Benzetme
«Küfre sapanların amelleri, alabildiğine düz bir çöldeki serap gibidir..»
İnkarcı şaşkınlar birtakım şüphe ve nazariyelere bağlanıp gerçeği bulduklarını sanırlar ve toplumu kendi bâtıl saplantılarına çağırırlar. Böylece gerçeği bulmakta başarılı olduklarının gururuyla kendi kendilerini aldatırIbr. Bunların iş ve amelleri çölde güneş ışınları altında su görünümü veren seraba benzer. Öğle sıcağında beyinleri kaynarken serabın su görünümü ne kadar aldatıcı, oyalayıcı ve sonunda da ümitsizliğe düşürücü ise, küfrün ateşi de kalpleri yakıp bâtılı ferahlatıcı bir iksir görünümünde gözler önüne sererken inkarcıları boş bir ümit ve neticesiz bir hayal peşinde koşturur. Sonunda derin bir ümitsizliğe düşürür. İkinci hayata adım atarken, bütün bir ömür peşinde koştukları şeyin hayal olduğunu anlar ve karşılarında sadece Allah'ın kudret ve adaletini bulurlar.
İnkarcıların saplandıkları bâtıl ve yapageldikleri iş ve ameller, derin bir denizin dibindeki karanlıklara benzer ki, üstüste gelen dalgalar ve birbiri üstüne yığılan bulutlarla kaplanır da ışık adına bir şey görünmez olur. İnkarcının iç âleminde katmerleşen cehalet ve küfür karanlığı onu öylesine kaplar ki, Hakk'ın ışığına en küçük bir menfez ve geçiş yolu kalmaz.[200]
Denizlerde İç Ve Dış Dalgalar
«Veya (küfre sapanların işleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; üstüste dalgalar ve onun üstünde birbiri üstüne karanlık bulutlar çökmüş vaziyettedir..»
İlgili âyetle, denizin dibindeki ve yüzeyindeki dalgalara değinilmektedir. Denizlerde meydana gelen dalgaların en kalın ve en korkuncu, dipten gelen ve bir hat üzere seyredenidir. Kuzey Kutbu'na giden gemilerin «ölü deniz» diye adlandırılan ölü dalgalara tutularak bir hayli zorluklarla yol aldığı öteden beri bilinen bir gerçektir. Bugünkü araştırmalar sonucunda, ölü dalganın uzun olduğu ve dipten geldiği anlaşılmıştır. Bu dalga uzak bîr fırtınayı haber verir. Bunun için denizciler «ölü denizsin daha tehlikeli olduğunu söylerler. Nitekim 1900 yılları başında İskandinavya Yarım Adasına sefer yapan gemilerdeki mürettebatın tâ o günlerden denizin dibinden uzun ve korkunç dalgaların geldiğine şahit oldukları ve o sebeple birçok kimselerin bu olayın gerçek sebepleri üzerinde dikkatle durdukları söylenir. Bugün ise bu olayın esrarı artık çözülmüştür. Deniz dibindeki depremlerin ve bir yanardağın bu dalgalara neden olduğu bilinmektedir. [201]
Misallerden Alınacak Öğütler
Kur'ân, yukarıda açıklandığı üzere iki ayrı misal ile mü'minlere birtakım öğütler vermekte ve inkarcı sapıkları uyarmaktadır. Şöyle ki:
a) Küfür ve cehalet aldatıcı, oyalayıcı, hayal peşinde koşturucudur. Aziz ömrü amacından saptırır, bir hiç uğruna harcatarak sahibini iflas ettirir.
b) İnkâr ve azgınlık önoe ümit verir, sonra da insanı ümitsizliğin eşiğine getirir.
c) İnkâr ve sapıklık insanı birtakım kuruntularla oyalar, gurura kaptırır ve sonra da ölüm anında ve Berzah âleminde pişmanlığa, üzüntü ve sıkıntıya sebep olur. Allah ise hesabı çarçabuk görendir. Kâfirin ümitlerinin tükendiği çizgide Allah'ın takdir ve hükmü tezahür eder de kişinin niyet ve ameline göre, ikinoi hayatını belirler.
d) Küfür ve cehalet içte kesîf bir karanlık doğurur, şüphe dalgalarının üstüste gelmesini hızlandırır; inkâr ve inat bulutları kat kat onu çepeçevre kuşatıp örter. Bu durumda olan inkarcı imân ve irfan nuru diye bir ışık göremez olur. Ölümle birlikte ancak gerçeği görüp anlayabilir, ama neden sonra..[202]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kendini hidâyet çizgisine getirmeyen inkarcı sapıkların hayalci oldukları, susuzluktan ölüm derecesine gelip çölde serab su zannederek koşan zavallıya benzedikleri belirtildi. Sonra da hakkı inkârın ve bâtılı savunmanın kalbi ve ruhu karanlığa boğan manevî bir fırtına olduğuna değinilerek denizlerde meydana gelen ve kat kat bulutlar la örtülen fırtınaya benzetilerek inkarcıların ciddi şekilde düşünüp gerceğ öğrenmelerine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta var olan her şeyin belirlenmiş bir amaca yönelik yaratıldığı ve her şeyin yüklendiği programı kusursuz yerine getirmek suretiyle Hakk'ı tesbîh ve tenzîh ettiği konu ediliyor ve böylece eşyada Cenâb-ı Hakk'ın kudret damgasını inceleyip görmemiz isteniliyor,
Sonra da bulutların oluşması, yağmur yağması, rüzgarların bulutları sürükleyip götürmesi, şimşeğin oluşması, gece ile gündüzün birbirini düzenli izlemesi gibi fiziksel olaylara dikkatler çekilerek kâinat üzerinde mutlak bir düzenleyici ve proğramlayıcmın mevcut olduğu haber veriliyor. .
Arkasından Cenâb-i Hakk'ın her canlıyı sudan yarattığı bildirilerek araştırıcılara temel bilgi veriliyor.[203]
Meali:
41— Görmedin mi ki, göktekilerle yerdekiler ve dizi dizi olan kuşlar Allah'ı tesbîh ederler. Her biri cidden duâ ve teşbihini bilmiştir. Allah onların yaptıklarını bilendir.
42— Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; gidiş ancak Allah'adır.
43— Görmedin mi ki, Allah bulutları (dilediği ölçülere göre) bir tarafa sürer, sonra onları toplayıp birleştirir, sonra da üstüste yığar; yağmurun bunun arasından çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indirir de onu dilediğine dokundurur, dilediğinden de onu çevirip uzaklaştırır. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp alır.
44— Allah gece ile gündüzü (birbiri ardınca) devrettirir. Şüphesiz ki bunda kalp gözü, kafa gözü (açık) olanlar için ibret vardır.
45— Allah hareket edip debelenen her canlıyı sudan yaratmıştır; onlardan bir kısmı karnı üzerine yürür, bir kısmı iki ayak üzerine yürür, bir kısmı da dört ayak üzerine yürür. Allah dilediğini (dilediği biçimde, dilediği kadar ayak üzerinde) yaratır. Allah'ın her şeye kudreti yeter.
46— And olsun ki, nice açıklayıcı âyetler indirdik. Allah dilediğini (sünneti uyarınca) doğru yola iletir.
Kudsî Hadîs
Şanı Yüce Allah buyurdu: «Ademoğlu bana eziyet ediyor, zamana sövüp dil uzatıyor. Zaman(ı yaratan) benim. Emir benim elimdedir. Gece ile gündüzü birbiri ardınca devrettiririm.» [204]
Her Şey Yaratanı Teşbih Ediyor
«Görmedin mi ki, göktekilerle yerdekiler ve dizi dizi olan kuşlar Allah'ı tesbîh ederler..»
Cenâb-ı Hak, mü'minlerin kalbini nur ve hidâyetle donattığını belirttikten ve kâfirlerin kalplerinin karanlıklarla örtülüp manevî fırtınaya tutulmakla vasfettikten sonra varlığına ve kudretine delâlet eden açık belgeleri sıralamaktadır. Şöyle ki :
T e s b î h : Çokluk ifade eden ve «sebh» kökünden türetilen bir mas-dardır. Kök mana olarak, suda, havada çok seri geçiş ve hareket demektir. Güneş, ay ve yıldızların kendi yörüngelerindeki seri hareketlerine de «tes-bîh» denilerek asıl maksada parmak basılmıştır. Atın seri koşması da aynı tâbirle ifade edilir.
Terim olarak, Cenâb-ı Hakk'ı her türlü noksanlıktan, arızî sıfatlardan tenzîh edip varlığını, birliğini, benzersizliğini belirtmektir. Yine bu manayla ibâdette düzenli sürat göstermek de bu kökten türetilen fiille ifade edilmiştir.
Böylece terim olarak tesbîh, varlık âleminin her parçasında: Kiminde ihtiyarî, .kiminde teshîrî mânada câridir. Yani eşyadan bir kısmı kendi irâde ve ihtiyariyle Hakk'ı tesbîh ve tenzîh etmek suretiyle ibâdet eder; bir kısmı ise, yaratıldığı amaca ister istemez bağlı kalıp yüklendiği programı kusursuz yerine getirmek suretiyle Hakk'ın varlığına ve birliğine delâlet edip O'nu her türlü noksanlıktan tenzîh eder.
O halde hayvanlar, bitkiler ve diğer eşyanın tesbîhi, yaratıldıkları amaca yönelik olup hilkat kanunlarına bağlı kalarak başeğmeleridir. Melekler sırf ibâdet etme özelliğinde yaratıldıkları ve kendilerinde nefis ve şehvet bulunmadığı için sadece emrolundukları hususları kusursuz yerine getirirler ve belirlenen ibâdetten biran olsun sapmazlar. İmân eden insan ve cin-terin ibâdet ve taâti ise, ihtiyarî anlamdadır.
Böylece insan ve cinler dışında kalan diğer bütün canlılar yaratıldıkları kanuna bağlı kalıp duâ ve tesbîhlerini hem bilmekte, hem de sürdürmektedirler, [205]
Kuşların Teşbihi
«Dizi dizi olan kuşlar Allah'ı tesbîh ederler. Her biri cidden duâ ve teşbihini bilmiştir. Allah onların yaptıklarını bilendir.»
İlgili âyetle Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh eden varlıklar arasından kuşların seçilip anılması elbette ki çok anlamlıdır. Zira kuşların öyle özellikleri vardır ki, onları incelediğimiz zaman hem akıllara durgunluk verir, hem de Cenâb-ı Hakk'ın yüksek kudretinin onlardan yana tecellisini yansıtır. Bir kısmını şöyle özetleyip maddeleştirebiliriz :
a) Uçan kuşların vücutlarının hemen her parçası ve bölümü uçuşa uygun ve yardımcı ölçüde yaratılmıştır. Şöyle ki: Vücut boşluklarında ve uzun kemiklerinde akciğerle bağlantılı hava torbacıklan vardır. Göğüs kasları geminin ön kısmını andırır şekildedir ve vücudun önemli kısmını meydana getirir. Kanat tüyleri, kanatlar kapandığı zaman havanın süzüle-bileçeği delikler ve aralıklar bırakmayacak şekilde üstüste biner. Kanatlarını açıp çırptığı zaman hava tüylerin arasından kayar ve öne doğru süratlenmesini sağlar.
b) Yağışlı havada ıslanmamaları için vücutları çok ince yağ salgılar da o sayede tüyleri kaygan hale gelir.
c) Vücutlarındaki ve uzun kemiklerindeki hava torbacıklan sayesinde hem uçmaları sağlanır, hem de yeterli oksijen aldıkları için terlemezler. Böylece çok uzun yolculuklarında su içmeden yollarına devam edebilirler.
d) Gözleri çok keskindir. Yerdeki taneyi, havada uçuşan sineği uzaktan farkedebilirler.
e) Göç mevsiminde bir kısmı binlerce kilometre yol katederek, okyanusları aşarlar. Nereye göc etmeleri gerekiyorsa bir yanlışlığa meydan vermeden oraya doğru yol alırlar.
f) Nesillerini devam ettirmede büyük ustalık gösterirler. Yuva yapma ve yer seçmedeki maharetleri harikadır.
g) Her kuş kendi türüyle yaşar ve onlarla gruplar halinde hayatını sürdürür.
h) Her kuş yine kendi türünün özelliğine göre hareket sağlar, ses çıkarır ve bağlı bulunduğu grupla haberleşir.
Böylece kuşlar bütün bu özellikleriyle Yüoe Kudret'in varlığının delili, O'nun sanatının eşsizliğinin belgesi, O'nun bir ve benzersizliğinin şahididir. Kuşların kâinat planındaki yerlerini almaları, yaratılış amaçlarına yö-nelip yaşamlarını sürdürmeleri, hilkat kanununa başeğmeleri bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzihi isbatlar.
«Her bîri cidden duâ ve teşbihini bilmiştir» mealindeki ilâhî beyân, kuşların her bir türünün en ince ve son derece hassas hesaplara göre plânlanıp yaratıldığını özetlemekte ve bize onlar hakkında doğru bir sonuca varabilmemiz için ön fikir, temel bilgi vermektedir.
Şimdi bunca açık belgeler ve ince hesaplara rağmen kalkıp kuşlardaki bunca özellikleri tesadüflere bağlamanın makul ve mantıkî bir yanı var mıdır?[206]
Göklerin Ve Yerin Mülkü Kime Aittir?
«Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; gidiş ancak Allah'adır.»
Tesbîh kavramı çerçevesinde de her varlığın kendisi Allah'ındır, her mülk O'na aittir. Öyle ki her şey kâinat düzenlemesinde lâyık oiduğu yeri almış ve O Yüce Yaratan'a ister istemez başeğmiştir. Dönüş ve varış da ancak Allah'adır. Çünkü O'nun mülkünden başka bir mülk, O'nun kudretinin üstünde bir kudret söz konusu değildir. O halde inkarcı sapık ne kadar Hakk'ı red ve inkâr ederse etsin, ne kadar O'ndan kaçıp uzaklaşmak isterse istesin, sonunda O'nun koyduğu kanunlara boyun eğmek, ram olmak zorundadır ve dönüşü de ancak O'na olacaktır[207]
Bulutların Oluşması
«Görmedin mi ki, Allah bulutları (dilediği ölçülere göre) bir tarafa sürer, sonra onları toplayıp birleştirir; sonra da üstüste yığar..»
Bulutların oluşması, birbirine imtizacı, üstüste yığılıp yağmur yüklen- mesi hep şaşmayan fiziksel kanunlarla meydana gelmektedir. Şüphesiz bulut ve yağmur olayı dünyamızda hayat dengesini sağlamakta ve bütünüyle insanın hizmetine yönelik bulunmaktadır.
Görüldüğü gibi, bulut ve yağmurun oluşması da belli bir plâna ve değişmeyen kanunlara bağlanmıştır. O halde ortada bir plân ve program, bir denge ve düzen varsa, mutlaka bir plânlayıcı, proğramlayıcı ve denge ile düzeni sağlayıcı vardır. Bunun aksini iddia etmek hiçbir zaman olumlu bir neticeye götürücü değildir.
O bakımdan Kur'ân-ı Kerîm, bulut ve yağmur olayını da Cenâb-i Hakk'ın varlığına ve birliğine delil ve belge olarak göstermektedir.[208]
Gece İle Gündüzün Birbirini İzlemesi Olayı
<<Allah gece ile aündüzü {birbiri ardınca) devrettirir. Şüphesiz ki bunda kalp gözü, kafa gözü (açık) olanlar için ibret vardır.»
Gece ile gündüzün birbirini izleyip bir devridaim halinde sürüp gitmesine dikkatler çekiliyor; sebebinin ve hikmetinin araştırılması ise insan aklına, düşüncesine ve ilmî tesbitlere bırakılıyor. Zira ortada çok düzenli, faydalı ve devamlı bir olay vardır. Her yönüyle ve yanıyla insan hayatına yöneliktir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın insanı dünyaya getirmeden, bütün şart ve ortamları hazırladığı; hayatın belirlenen süre içinde devamını sağlama kanunlarını koyduğu kendiliğinden anlaşılıyor. Gece ile gündüzün birbirini izleyip devam etmesi sadece o şart ve ortamlardan biridir. Nitekim İsrâ Sûresinde bu konu biraz daha açıklanarak gece ile gündüzün nasıl düzenlendiği konu ediliyor ve ayın güneşten kopma bir ateş parçası olduğu, o yüzden önceleri gece ile gündüz diye bir düzenleme bulunmadığı, sonraları ayın sönüp bugünkü duruma getirilmesiyle gece ile gündüz düzenlemesi sağlandığı belirtiliyor. Şöyle ki: «Gece ve gündüzü (varlığımıza, kudretimize) birer delil ve belge kıldık: Gece belgesini silip gündüz belgesini aydınlık yaptık..» [209]
Böylece Kur'ân'da uygulanan ilâhî metottan biri de, Cenâb-ı Hakk'ın kendi varlığına ve kudretinin sınırsızlığına delâlet eden belgeleri ana tema olarak vermesidir. Gece île gündüzün birbirini izlemesi hakkındaki temel bilgi de bu temalardan biridir. Nitekim ilgili âyette : «Şüphesiz ki bunda kalp gözü, kafa gözü (açık) olanlar için ibret vardır» buyurulmasi, bütünüyle akla, ilme ve sağduyuya yöneliktir. Âyette önce gecenin anılması, dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru döndüğüne işarettir. Nitekim Yasin Sûresi kırkıncı âyette: «Ne de gece gündüzün önüne geçebilir» buyurularak, dünyanın ters dönüş yapması, yani doğudan batıya dönmesinin mümkün olmadığı belirtilmektedir.[210]
Her Canlı Sudan Yaratılmıştır
«Allah hareket edip debelenen her canlıyı su-dan yaratmıştır.»
Âyette «su» ile çevirisini yaptığımız «mâ» ismi nekre (belirsiz) zikredilmiştir. Bu durumda iki değişik yorum ve takdir söz konusu olabilir. Biri «bir çeşit su» şeklinde; diğeri, tenvînin «elif-iâm»a bedel takdirinde, bizim bildiğimiz iki molekül hidrojen ve bir molekül oksijenden oluşan belirli su şeklinde yorumlanır.
Birinci yoruma göre, «her canlı bir çeşit sudan yaratılmıştır» neticesi ortaya çıkar. İkinci yoruma göre, «her canlı bizim bildiğimiz sudan yaratılmıştır» şeklinde bir sonuç doğar. Şüphesiz her iki yorum da maksat ve amaca uygundur. Ancak biz ikinci yoruma göre bilimsel bir açıklamada bulunmayı daha faydalı görüyoruz. Şöyfe ki:
Su hayatın kaynağıdır diyebiliriz. Bilindiği gibi bütün hayat, suda, maddelerin bir eriyiği olan PROTOPLAZMA'da oluşur. Bununla korunur ve sürekliliğini sağlar. Susuz hiçbir protoplazma mevcut olmayacağı gibi pro-toplazmasız da hayatın oluşmayacağı açıktır.
Şüphesiz sadece insan bünyesi değil, dünyamızda mevcut bitki, hayvan ve bakteri gibi bütün hayat şekillerinde de su mevcut olup susuz bunlar da var olamazlardı.
Su, hayatın sadece temeli değil, aynı zamanda yaşayan varlıkların büyük bir ekseriyetinin barınağı yani bir bakıma evidir. Çünkü bitki ve hayvanların gerek sayısal, gerekse kütlesel olarak onda dokuzu suda yaşamaktadır.
Hayatın önce suda doğması nedeniyle su, genel anlamda «beşiğimiz» ve karalar üzerindeki varlıkların er-gec tekrar bu atalar evifıe dönmeleri nedeniyle de bir bakıma «mezarımız» sayılır. (Nitekim canlılar hayatiyetlerini kaybedince bünyelerindeki suyun tamamı toprağa karışmakta ve kısa bir süre sonra buharlaşıp bulutlara katılmakta ve bir süre sonra yağmur olup denizlere, ırmaklara yani asıl yurduna dönmektedir).
Yeryüzünde sihirli bir faaliyet olarak tanımlanan «hayat» için gerekli olan maddelerden biri de sudur. Dünyamızda su ve hayat birbirlerinden ayrılmayacak biçimde içice girmiş ve birbirine kenetlenmiştir. Hemen hepimizin bünyesinde %70-72 oranında su bulunmakta ve etrafımızı saran maddelerin pek çoğu suda yapılmış ürünlerden oluşmaktadır. [211]
Konunun önemine binaen Kur'ân'da bir yerde «diri olan her şey sudan meydana gelmiştir.» buyurulurken, bir diğer yerde «her canlı sudan yaratılmıştır.» denilmekte, bir üçüncü yerde ise beşerin sudan yaratıldığı açıklanmaktadır. [212]
Yürüyenler Ve Sürünenler
Onlordan bir kısmı karnı üzerine yürür, bîr kısmı iki ayak üzerine yürür, bir kısmı da dört ayak üzerine yürür. Allah dilediğini (dilediği biçimde, dilediği kadar ayak üzerinde) yaratrr. Allah'ın her şeye kudreti yeter.»
Cenâb-ı Hak her alanda olduğu gibi canlılar alanında da kudretini kemal derecede izhar etmiştir. Öyle ki: Canlılardan bir kısmını dört ve daha fazla ayak üzerinde, bir kısmını iki ayak üzerinde yürütürken, bir kısmını da ayaksız yaratıp sürünerek hareket sağlamalarına imkân vermiştir.
Böylece hilkat fırçasının kemal derecesinde işleyişini görmemiz isteniliyor ve her canlının taşıdığı birtakım özelliklerinde Cenâb-ı Hakk'ın «Muhyî» sıfatının tecellisini araştırıp idrâk etmemiz'için birtakım ipuçları veriliyor.[213]
Açıklayıcı Ve Yönlendirici Âyetler
«And olsun ki nice açıklayıcı âyetler indirdik..»
Kur'ân-ı Kerîm insan aklına malzeme verip ışık tutmak, idrâkleri Önemli konulara karşı uyanık bulundurmak için varlık âleminde Allah'ın mutlak ilim ve kudretine delâlet eden belgeleri, ana temaları sık sık açıklamakta; bazan özetini, bazan mayasını, bazan da özelliklerini vermektedir. Bu durumda aklını hakikati arayıp bulmak için kullananların doğru yolu bulma şansları artar, Cenâb-ı Hak onlardan yana dilediği takdirde hidâyet kapısını açar. Aklını belirtilen ölçüde kullanmayanların ise sapıklıkları içinde bocalayıp kalmaları amellerinin gereğidir ve tabii neticesidir. Zira Cenab-ı Hak kimseye haksızlık etmez, ama insanlar kendilerine haksızlık ederler. Kendini hidâyet çizgisine getirenleri doğru yola eriştirir. Getirmeyenleri ise kendi hallerine bırakır. Evet O, «dilediğini (sünneti uyarınca) doğru yola iletir» mealindeki cümle belirttiğimiz hikmeti yansıtmaktadır.[214]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına ve birliğine; ilminin ve kudretinin sınırsızlığına delâlet eden belgelere yer verilerek insan aklına ışık tutuldu ve yanlış düşüncelerin düzeltilmesi istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, ikiyüzlü münafıkların karakteri üzerinde duruluyor. Kendilerini Tevhîd İnancı çizgisine getirecek binlerce belgeye insaf gözüyle bakmadıklarına işaretle kalp gözlerinin kapanmış olduğu dolaylı şekilde anlatılıyor. Allah ve Resulünün vereceği hükme rıza gösterme konusunda mü'minlerle münafıklar arasındaki açık farka dikkatler çekiliyor. Sonra da Peygamber ve mürşitlere düşen görevin sınırı belirtilerek bilgi veriliyor.[215]
Meali;
47— (İkiyüzlü dönekler): «Biz Allah'a ve Peygamber'e İmân edip buyruklarına başeğdik» derler. Sonra bunun ardından onlardan bir kısmı yüz-çevirirler. İşte bunlar (gerçek) mü'minler değillerdir.
48— Aralarında hükmetmek için onlar Allah'a ve Peygamberine davet edildikleri zaman bir de bakarsın ki onlardan bir grup sırt çevirip (bu davete) aldırış etmezler.
49— Eğer hak kendilerinden yana ise, başeğerek koşa koşa gelirler.
50— (Sahi) bunların kalbinde hastalık mı var, yoksa şüphe mi ediyorlar, ya da Allah ve Peygamberinin kendileri aleyhine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar?! Hayır, (ikiyüzlü dönekler olmaları onları bu duruma düşürmüştür). İşte zâlimler bunlardır!
51— Aralarında hükmetmek üzere Allah ve Peygamber'ine çağırıldıkları zaman mü'minlerin sözü ancak şu olmuştur: «İşittik, itaat ettik». İşte korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşanlar bunlardır.
52— Ve kim Allah'a ve Peygamber'ine itaat eder de Allah'tan saygı ile korkar ve (karşı gelmekten) sakınırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır
53— Eğer kendilerine emredersen, mutlaka savaşa çıkacaklarına dair olanca yeminleriyle and içerler. De ki: And içmeyin, bu, bilinegelen (sahte) bir itaâtınızdır. Şüphesiz ki Allah, işleyegeldiğiniz şeylerden haberlidir.
54— De ki: Allah'a itaat ediniz, Peygamber'e itaat ediniz. Bununla beraber yüzçevirirseniz, Peygamber'e gereken, kendisine yükletilen (teb-lîğ ve irşâd)dır; size de kendinize yükletilen düşer (herkes kendine yükletilenden sorumludur). Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e gereken sadece açık tebliğdir.
İniş Sebebi
Münafıklardan Bişir adında bir adamla bir yahudi arasında dava konusu bir mesele zuhur etmişti. Yahudi davanın çözümü için Hz. Muham-med'e (A.S.) başvurmayı; münafık ise yahudilerin ileri gelenlerinden Kâb b. Eşrefe gitmeyi öneriyordu. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [216]
Müfessir İbn Kesîr'in tesbitine göre : Münafıklardan bir kısmı ihtilâf konusu olan bîr meselenin çözümünde kendilerini haklı bildikleri takdirde Hz. Muhammed'e (A.S.) koşarak gelirler ve O'nun karar vermesini isterlerdi. Haksız olduklarını bildikleri bir konuda ise, başkasının hakemliğine başvurulmasını önerirlerdi. Bu sebeple yukarıdaki âyetler inmiştir. [217]
İlgili Rivayetler
Ebû Derdâ (R.A.) dîyor ki:
«İslâm ancak Allah'a itaatle (kalp ve kafalarda yer edip) gerçekleşir. Hayır ise ancak (müslüman) cemaatiyle beraber bulunmaktadır.»[218]
Hz. Ömer (R.A.) diyor ki:
«İslâm'ın kulpu LA İLAHE İLLALLAH şehadetidir. Aynı zamanda namazı vaktinde kılmak, zekâtı vermek ve Allah'ın müslümanları idare etmekle görevlendirdiği kimseye itaat etmektir.» [219]
Mü'minle Münafık Arasında Bir Diğer Fark
Münafıklar Allah ve Peygamberinin hayat veren emirlerine çağrılınca kararsız bir duruma girerler. İkiyüzlülüğün açık örneğini ortaya koymakla -tabii bir tehlike söz konusu olmadığı zaman- yüz çevirmekten çekinmezler. Kendilerine bir zarar geleceğini sezdikleri zaman ise, itaatkâr görünmeye çalışırlar.
Münafıklar davalı veya davacı oldukları zaman, haklı bulunduklarını isbatlayacak delil ve belgeleri yeterli ise ihtilâfın Hz. Muhammed (A.S.) tarafından çözülüp hükme bağlanmasını talep eder ve hiç tereddüt etmeden O'nun vereceği hükme razı olurlardı. Zira çok iyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed (A.S.) ancak haklı olanın lehine karar verir ve ancak hakkı söyler. Haksız olduklarını bildikleri bir ihtilâf ve dâvada ise başka kişilerin hakem tayin edilmesini ısrarla savunurlardı.
Mü'minlere gelince- Onlar Allah ve Peygamberinin emirlerine çağırıldıkları zaman hiç tereddüt etmeden şu cevabı verirlerdi: «İşittik ve itaat ettik..» Resûlüllah (A.S.) Efendimizin vereceği hükme önceden razı olur, ister lehlerine, ister aleyhlerine tecelli etsin kalplerinde en küçük bir sıkıntı ve güvensizlik hissetmezlerdi.
Münafıklar, bir savaş durumu ortaya çıkıp Resûlüllah'in (A.S.) daveti ilân edilince, mutlaka emre uyup savaşa çıkacaklarını olanca yeminleriyle söylerlerdi. Savaş emri verilince de bir sürü olmadık mazeretler göstererek kaçamak yollarını araştırırlardı.
Mü'minler ise, savaş emrini sabırsızlıkla bekler, emir verilince de canları dahil, herşeylerini Allah yoluna vermeğe koşarlardı.
İşte tam anlamıyla imân edenlerle, şüphe ve tereddüt fırtınasına yakalanıp kararsız durumda olan ikiyüzlüler arasındaki açık farklardan bir kısmı bunlardır ve hemen her devirde bu farkları müşahede etmek mümkündür. Ancak çağın özelliklerine göre, bazan taktik değişikliği ve kılıf başkalığı olabilir. Ama ruhta, niyette bir değişiklik söz konusu değildir.
Böylece Cenâb-ı Hak, ilâhî emirler düzeyinde münafıkların durumunu belirtirken onların üç huyuna parmak basmakta ve mü'miniere sağlam bir kıstas vermektedir. Resûlüllah (A.S,) Efendimiz onların bu üç kötü huyunu tasvîr ederken şu üç alâmeti ortaya koymuştur: «Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez,, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet eder.» [220]
Kurtuluşa Erenler
«Ve kim Allah'a ve Peygamberine itaat eder de Allah'tan saygı ile korkar ve (karşı gelmekten) sakınırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır.»
Sözü edilen kurtuluş, biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki türlüdür. Dünyadaki kurtuluş, küfür, isyan ve nifaktan korunup imân selâmetine erişmek; nefis ve İblîs'in dürtüşlerini tesirsiz hale getirip ilâhî düzene göre ömrü değerlendirmektir. Âhiretteki kurtuluş, kabirdeki soruya iki şehadet ile cevap vermek ve kıyamet gününde imân nuruyla aydınlanıp peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraber bulunmaktır.
İşte bu iki kurtuluşa ermemiz için ilgili âyette belirtilen üç esasa bağlı kalmamız öneriliyor:
1— Allah ve peygamberinin bütün emir ve yasaklarına uymak,
2— Allah'tan her zaman saygı Üe korkmak, O'nun denetimi altında bulunduğumuzu unutmamak,
3— Allah'a karşı gelmekten sakınıp günah ve kötülüklerden kaçınmak..[221]
Görev Ve Sorumluluk
«Bununla beraber yüzçevirirseniz, Peygamber'e gereken, kendisine yükletilen (tebliğ ve irşat)ttr. Size de, kendinize yükletilen düşer. (Herkes kendine yükletilenden sorumludur).»
Peygamber'in (A.S.) ve O'nun izinde olan mürşitlerin görevi ve sorumluluğu, hakkı, doğruyu, güzeli ve faydalı olanı söylemek; tehlikeli yolu bildirmek ve gerektiğinde uyarmaktır. Diğer bir anlatımla: Hidâyet yolunu göstermek; sapıklık ve tuğyanın doğuracağı tehlikeden haber vermektir.
İrşat edilenlere, ilâhî buyruklara göre Peygamber veya mürşitler tarafından teblîğ doğrultusunda eğitilmek istenenlere gereken mutlak itaattir. Zira Allah ve Peygamber'! mutlaka iyiyi ve doğruyu emreder.
Böylece Kur'ân uyaranla uyarılana, irşat edenle, irşat edilene düşen görev ve sorumlulukların ölçü ve sınırını belirlemektedir. O halde ne Peygamber (A.S.) Efendimiz, ne de O'nun yolunda olan bir mürşit istediği kimseyi doğru yola eriştirme yetkisine sahiptir. Çünkü hidâyet, yani doğru yola eriştirmek ancak Allah'a aittir.[222]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle münafıkların bazı vasıfları üzerinde duruldu ve onlarla gerçek mü'minler arasındaki alâmet-i farikalardan birine işaret edildi. Sonra da Peygamber (A.S.) ile O'nun yolunda ve izinde yürüyen mürşitlerin görev sınırı belirlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekke'nin ve dolayısıyla Arap Yarımadası'nın yakında fethedileceğine işaret ediliyor. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın mü'minler hakkındaki va'dini yerine getirme günlerinin yaklaştığı haber veriliyor. Allah'ın mü'minlerden yana bunca geniş lütuf ve rahmetini hatırlatıp namaz, zekât ve bir de her hususta Peygambere itaatin gereğine dikkatler çekiliyor.[223]
Meali:
55— Allah sizden imân edip iyi-yararlı işlerde bulunanları, onlardan öncekileri yeryüzünde (inkarcı sapıkların) yerine getirdiği gibi, onları da (putperest müşriklerin) yerine getireceğini, onlar için hoş görüp razı olduğu dini yine onlar için sağlam temellere oturtup yerleştireceğini ve korkularının ardından güvene çevireceğini yeminle va'detmiştir: «Öyle ki bana ibâdet edecekler, hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar. Bundan sonra kim küfrederse, işte onlar ilâhî sınırları aşanların kendileridir.»
56— Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Peygamber'e itaat edin. Olaki rahmete lâyık görülürsünüz.
57— Küfre sapanların (bizi) yeryüzünde âciz bırakacaklarını sakın sanma; onların varacağı yer ateştir ve o ne kötü bir gidiştir!
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kİrâm'dan Adiy b. Hâtem (R.A.) anlatıyor:
«Bir ara Peygamber (A.S.) Efendimizin yanında bulunuyordum. İki adam huzura girdi. Biri fakirlikten söz edip dert yandı; diğeri yol kesicilik-ten şikâyet edip (yollarda güven bulunmadığını) anlattı. Bunun üzerine Re-sûlüllah (A.S.) şöyle buyurdu : «Yol kesicilik konusuna gelince: Senin üzerinden çok bir zaman geçmeden (durum düzelir. O kadar ki): ticarî kervan kimsenin koruyuculuğuna ihtiyaç duymaksızın çıkıp Mekke'ye kadar gelir. Fakirlik ve sıkıntıya gelince: Sizden biriniz sadakasını alıp kapı kapı dolaşarak onu kabul edecek bir kimse bulamadıkça kıyamet kopmaz.
Sonra da (Kıyamet gününde) sizden (her)biriniz Allah'ın huzurunda -onunla Allah arasında bir perde ve tercüman olmaksızın- durur. Allah ona: «Sana mal vermedim mi?» diyerek mutlaka sorar. O da şüphesiz şu cevabı verir: «Evet, verdin.» Sonra Cenâb-ı Hak ona: «Sana peygamber göndermedim mi?» diye sorar. O da: «Evet gönderdin» der ve sağına bakar Cehennem ateşinden başka bir şey görmez: soluna bakar yine Cehennem ateşinden başka bir şey görmez.
Artık sizden (her) biriniz yarım hurma ile olsun kendini ateşten korusun. Onu da bulamazsa güzel bir söz ile korumaya çalışsın.»[224]
«Şüphesiz ki Allah yeryüzünü dürüp (bir tablo gibi) elime verdi; onun doğusunu ve batısını gördüm. Ümmetimin mülkü, dürülüp önüme konulan (tablodaki) yere kadar ulaşacaktır.» [225]
Allah Ve Peygamberi Adına Söz Söylemek Ve Hükmetmek
«Allah sîzden imân edip iyi yararlı işlerde bulunanları, onlardan öncekileri yeryüzünde (inkarcı) cı sapıkların) yerine getirdiği gibi bunları da (putperest müşriklerin) yerine getireceğini... yeminle va'detmiştir..»
Kur'ân, Allah'ı inkâr eden azgınların yerine, sâiih amellerde bulunan mü'minlerin yerleştirileceğini haber verirken önce Medine'deki sâlih mü'-minlerin yakında Mekke'yi ve Arap Yanmadası'nı putperest müşriklerden temizliyeceklerini müideliyor. Böylece kimlerin Peygamber'e (A.S.J halîfe olabileceğinin kesin çizgilerini belirliyor ve bunu iki maddede özetliyor:
1— Kur'ân çerçevesinde dosdoğru imân edip,
2— İman temeli üzerinde sâlih amellerde bulunmak..
İman, dinde ana temel ve değişmeyen esastır. Şartları doğrultusunda Allah ve Resulüne mutlak itaati gerektirir. Sâlih amel ise, hem böyle bir imânın tabii ürünü kabul edilen ibâdetlerin tamamıdır, hem de insanlıktan yana yine imân temeline dayalı yapılan her türlü iyilik ve yararlı hizmettir.
Böylece ismen müslüman olup, gerçek imânın gereğini yerine getirmeyenlerin Peygamber adına konuşmaya ve hükmetmeye lâyık ve ehil olmadıkları sonucu ortaya çıkmış oluyor. Tarih boyunca İslâm âlemi belirtilen iki hususa ciddi şekilde bağlı kaldıkları dönemlerde hem güçlü devlet kurabilmişler, hem de faziletli hizmetlerde bulunmuşlardır. Sözü edilen iki husustan uzak kaldıklarr dönemlerde ise, başka milletlere yem olmaktan, en azından uydu durumuna düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in ilgili hadîsle verdiği müjdenin, hem dört halîfe döneminde, hem Emevîlerden Ömer b. Abdülaziz ve Endülüs'ü fetih dönemlerinde, hem Abbasîlerin bazı dönemlerinde, hem de Büyük Selçuklular ve Osmanlıların yükselme dönemlerinde gerçekleştiğini görüyoruz.
Zira Allah'ın bu va'dinin ilk muhatabı Hz. Peygamber (A.S.) ve arkadaşlarıdır. Onlardan sonraki muhatabı, kıyamete kadar birlik ve dirlik içinde imân ve sâlih ameli hayat düsturu seçen mü'minlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın imân ve sâlih amele muvaffak kılıp yeryüzünde inkârci sapıkların, azgın müşriklerin yurduna yerleştirdiği mü'minlere diğer bir hususu hatırlatarak dikkatlerini çekiyor. O da şudur: Başarıya eriştikten sonra şımarmanın, ekonomik yönden de güçlendikten sonra lüks ve konfora yönelip Allah'ın ve Peygamberinin dinini unutmanın veya ihmal etmenin nankörlük olacağıdır. Nankörlüğün sonu ise hüsrandır. Kendilerini böylesine yanlış bir çizgiye getirenler hakkında Cenâb-ı Hak, «fâsikîn» sıfatını kullanmaktadır. Bilindiği gibi, bu sıfatın «Allah'ın emirlerini terkedip O'na karşı gelen, azıtıp sapıtmak suretiyle ilâhî yoldan çıkan» günahkârlar hakkında kullanılması yaygındır.
Bu durumda artık o gibi müsiümanların Allah ve Peygamberi adına söz söylemeleri ve hükmetmeleri söz konusu olamaz. Zira onlar kendilerini o şerefli hizmetten azletmiş sayılırlar.[226]
İmânla Küfür Mücadelesi
Kur'ân ilgili 55. âyetle bu mücadelenin ölçü ve şartlarını özetliyerek Allah'a dosdoğru inananların gözleri önüne seriyor. Şöyle ki: İman cephesi bütün imkânlarını dinin ayakta kalması ve insanlığa mutlak rahmet ve huzur kaynağı olması için harcar; karşısına çıkan üzücü olayları imân ve akl-i selîm ile değerlendirip hislerine mağlûp olmaz ve sabrı elden bırakmazsa, başarıyı sağlamanın en uygun ortamını hazırlamış olur. Bundan sonra dünya hayatından maksat ve amacın Allah'ı bilip yalnız O'na kulluk etmek, lâyık görüp verdiği imân ve İslâm nîmetinin kıymetini idrâkle, ömrün her safha ve dönemini Cenâb-ı Hakk'ın rızası doğrultusunda salih amellerle süslerse, küfür cephesinin bütün hile ve entrikaları boşa çıkar. Sonunda ilâhî sünnet gereği nankör sapıklar hezimete uğrar ve böylece imân cephesi onların yerlerini ve yurtlarını işgal eder.
İman cephesi bu mutlu sonuca erişince de Allah'a olan kulluk görevini unutmaz, ibâdete ve salih amele devam eder ve hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmazsa, o takdirde hem çok uzun ömürlü bir devlete sahip olurlar, hem de aralıksız ilâhî rahmete lâyık görülürler.
Nîmete eriştikten sonraki dönemlerde inkâr ve ahlâksızlık, azgınlık ve zulüm yıkılıp yok olmanın en açık sinyalleridir. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm, nîmete erdikten sonra mü'minlerin daha çok şu üç hususu yerine getirmelerini emrediyor:
1— Namazı vaktinde kılmak,
2— Zekâtı gerektiği gibi vermek,
3— Peygambere itaat etmek.
Birinci emir, ferdin imân, ahlâk ve fazîletini korur ve artırır. Aynı zamanda ona şahsiyet kazandırır. Günlük hayatını ilâhî denetim altında düzenlemesini ilham eder,
İkinci emir, ferdi topluma bağlayıp onun kopmaz bir parçası haline getirir. Bir insanın yalnız kendisi için yaşamadığını ve çalışmadığını öğretir. Sınıf mücadelesini önleyerek sosyal adaletin gerçekleşmesine ortam hazırlar. Din kardeşliğinin lüzumunu, yüksek ahlâkı, hayırhahhğı, insan haklarını korumayı telkîn eder.
Üçüncü emir, insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed'i (A.S.) örnek almayı ve O'nun gibi faziletli bir hayat yaşamayı, insan sevgisiyle dolup taşmayı, ancak bu sevgiyi Allah sevgisinden kaynaklanan bir düşünce atmosferinde tutmayı; küçüğün büyüğe, memurun âmire itaat edip bu itaati sevgi ve saygı havasında sürdürmeyi öğretir.
Sonra da namaz, merhamet ve şefkat duygusunu geliştirdiği, ferdi topluma yaklaştırıp ondan bir parça kıldığı için zekâttan önce anılmıştır. Öyle ki: Namaz mutlaka zekâta ortam hazırlar. Zekât zengin olmayı, alan el değil veren el durumuna gelmeyi ve başkaları için de çalışıp var olma şuurunu geliştirmeyi sağlar. Böylece din kardeşliğinin gerçek ölçüsünü kalp ve kafalara işler. O bakımdan Peygamber'e (A.S.) mutlak itaatin başında imândan sonra namaz ve zekâtın gerekli olduğuna işaret edilmektedir.[227]
Küfür, Hakkı Âciz Bırakamaz
«Küfre sapanların (bizi) yeryüzün-de âciz bırakacaklarını sakın sanma..»
Allah'a dosdoğru inananlar kendilerini ilâhî yardım çizgisine getirdikleri takdirde; küfrün güçlü olması, dörtnala yol alması olumlu sonuç vermez ve zahirî saltanatı bir köpük gibi sönmeye mahkûm olur. Hiçbir güç Allah'ı âciz bırakamaz. O'nun inkarcı azgınlara mühlet vermesi, ezelde koyduğu kanun ve hazırladığı plân gereğidir. Her şeyin belli bir vakti, belirlenmiş bir saati vardır. O noktaya gelindiğinde artık dönüşü mümkün değildir. 57. âyetle bilhassa bu gerçeğe değinilerek mü'minler aydınlatılıyor ve endişe duymaya gerek olmadığına işarette bulunuluyor. Resûlüllah (A.S.) Efendimizle arkadaşlarının çeyrek asırdaki üstün başarıları bunun en güzel misallerinden biri değil midir?[228]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke ve Arap Yarımadası'nın pek yakında fethedileceği kapalı bir anlatımla müjdelendi. Sonra da Resûlüllah'ın (A.S.) izinde yürüyen mü'minlerin de başarıya erişecekleri haber verilerek, bu konuda da sünnetullah'ı cok iyi bilmemiz istendi. Arkasından namaz ve zekât ibâdetlerinin ve Peygamber'e (A.S.) itaatin lüzumu üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, aile bünyesinde yer alan fertlerin nasıl davranmaları ve birbirlerine karşı nasıl saygılı olmaları gerektiği açıklanıyor. Böylece gerek aile çatısı altında, gerekse hısım ve yakınlar arasında uygulanması faydalı olan muaşeret adabından bir kısmı öğretilerek gerçek anlamda medenice yaşamanın ölçülerinden birine değinilip müslüman-lar aydınlatılıyor.[229]
Meali:
58— Ey imân edenler! ellerinizin sahip bulunduğu köle, câriye ve hizmetçileriniz ve sizden henüz ergen olmayanlar, (odanıza girmek istediklerinde şu) üç vakit sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağından (bunalıp) elbisenizi çıkararak (bir tarafa) koyduğunuzda ve yatsı namazından sonra. Bu üc vakit utanç yerlerinizin açık olabileceği halvet zamamdır. Bu vakitlerin dışında (yanınıza girmelerinde) birbirinize uğrayıp dolaşmanızda ne size, ne de onlara bir sakınca yoktur. İşte Allah böylece âyetlerini size açıklar. Allah bilendir, hikmet sahibidir.
59— Sizden olan çocuklar, ergenlik çağına girince, onlardan önce (doğup ergen) olanların izin istediği gibi izin isteyerek (öylece yanınıza)
girsinler, İşte Allah size âyetlerini böylece açıklar. Allah bilendir, hikmet sahibidir.
60— Evlenme ümidi kalmamış (ayhali ve lohusalıktan kesilip) oturan kadınların, süs yerlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur. Bununla beraber iffetli davranmaları, kendileri için hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir,
61— (Kendilerine anahtar teslim edilen) â'maya (teslim edilen evdeki gıda maddesinden bir şeyler yemesinde) bir vebal yoktur. (Aynı şekilde) topala da bir vebal yoktur, hastaya da bir vebal yoktur. Size de kendi evlerinizde izinsiz yemek yemenizde veya babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde veya kardeşlerinizin evlerinde veya kızkardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halâlarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip (kâhyası) bulunduğunuz evlerde veya samimi dostunuzun evinde yemenizde bir sakınca yoktur. Gerek bir arada, gerekse dağınık ayrı ayrı yemek yemenizde de bir sakınca yoktur.
Evlere girdiğiniz zaman kendinize Allah'tan feyiz, bereket, iyilik, güzellik esenliği olmak üzere selâm verin. Allah böylece size âyetlerini açıklar. Ola ki aklınızı kullanırsınız.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: Peygamber (A.S.) Efendimiz ansardanMûd'-ic b. Amr adında bir hizmetçiyi öğle sıcağının iyice arttığı bir sırada Hz. Ömer'i (R.A.) çağırması için gönderdi. O da Hz. Ömer'in_başkalarınm görmesinden hoşlanmadığı bir durumda bulunduğu bir sırada yanına girmiş oldu. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indiı.[230]
Diğer bir rivayet:
;jı Esma bint Mürsed (R.A.) odasında açık bir vaziyette dinlenirken ergen olan hizmetçi kölesi içeri girmiş bulundu. Kadıncağız buna çok üzül-dü,vve kalkıp Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e gelerek dedi ki:
— Ya Resûlellah! doğrusu hoşlanmadığımız bazı vakitlerde hizmetçilerimiz ve kölelerimiz yanımıza giriyorlar. (Bunu önlemeğe yönelik bir tavsiyeniz yok mudur?)
Bu sebeple yukarıdaki âyetler indirilmiştir. [231]
«Ey imân edenler! mallarınızı kendi aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin» mealindeki Bakara Sûresi 188. âyet inince, Müslümanlar, hasta, yaşlı, topal ve kör kimselerle aynı kapta yemek yemekten endişe duymaya başladılar. Çünkü sözü edilen arızalı kişiler henüz karınlarını iyice doyurma fırsatı, bulmadan arızasız olanlar karınlarını iyice doyurmuş bulunuyorlardı. O sebeple 61. âyet indi. [232]
Ayrıca sağlam, güçlü mü'minlerden bazısı savaşa giderken evlerinin anahtarlarını çok yaşlılara veya hastalara, ya da topal ve gözleri görmeyen mü'minlere teslim ediyorlardı. Onlar da evdeki gıda maddelerinden -kendilerine izin verildiği halde- yemekten endişe duyuyor ve helâl olup olmadığında şüphe ediyorlardı. O sebeple 61. âyetin indiği rivayet edilir. [233]
İlgili Hadîsler
«Ya Enes! abdestini tastamam yerine getir ki ömrün artsın. Ümmetimden rastladığın kimseye selâm ver ki iyiliklerin çoğalsın. Evine girdiğin zaman ev halkına selâm ver ki evin hayrı çoğalsın. Kuşluk namazını kıl; çünkü o senden önce Allah'a çokça yönelenlerin namazıdır.
Ya Enes! küçüklere merhametli ol, büyüklere saygı göster ki kıyamet gününde yakın arkadaşlarımdan olabilesin.» [234]
«Bir adam Peygamber'e (A.S.) şöyle dedi: «Doğrusu biz yemek yiyoruz ama doymuyoruz.» Bunun üzerine Peygamber (A.S.) ona şöyle tavsiyede bulundu: «Belki de ayrı ayrı (şekilde) yiyorsunuz! Yemeğinizin başında biraraya gelin, Allah'ın ismini anın ki o yemek size feyizli ve bereketli kılınsın.» [235]
«Hep birarada yemek yeyin, dağılmayın. Çünkü bereket toplulukla beraberdir.» [236]
«Adam evine girdiği zaman şöyle duâ etsin: Allahım, doğrusu ben senden hayırlı çıkış diliyorum, Allah'ın ismiyle girdik, Allah'ın ismiyle çıktık; Allah'a güvenip dayandık.
Sonra da ev halkına selâm versin.» [237]
İslâm'da Aile Düzeni
Cinsel konuya ilgi duymak insanın ruhuna ve mayasına enjekte edilmiştir. Onu tamamen söküp atmak mümkün değildir. Zira insan melek değildir. Hayvanî sıfatları da kendinde taşıyan ayrı bir varlıktır. O bakımdan insanın şehvet duygusunu ve arzusunu meşru sınırlar içinde tutmak lâzımdır. Dinin ana kaidelerinden ve değişmeyen hedeflerinden biri de budur. Din bu amaca ulaşabilmek için güzel âdetlerden yararlanmayı ihmal etmez ve aynı zamanda akıldan yeterince yardım ister. 58. âyetle aile yapısında cinsel ilişkiyi ve ona yo! açan davranışları meşru sınırlar içinde tutmanın ve bu düzeyde edep ve terbiye ölçüsünde yönlendirmede bulunmanın bir bölümünü konumuzu oluşturan âyetle açıklar. Daha çok ana-babanın bu hususta aile bünyesinde disiplinli, düzenli ve ölçülü şekilde bir aile hayat düzeni hazırlamalarını emreder.
Unutmamak gerekir ki, çocuklar ana-babalarını, evdeki büyüklerini taklît ederler ve birçok yönleriyle onların kopyası olurlar. Bunun için Kur'ân aileyi edep ve terbiyenin, ahlâk ve faziletin doruğuna yükseltmeyi plânlar ve bu konuda gereken eğitimin sağlanması için kendine has bir müfredat düzenler.[238]
Fıkhî Yönü
Nûr Sûresinin 27. âyetinde başkalarına ait evlere girmek istediğimizde -belli bir vakit sözkonusu olmaksızın- izin istememiz emredilirken, burada aile çatısı altında bulunan köle ve cariyelerin ve bir de ev halkından ergen olan ve henüz ergenlik çağına girmeyen çocukların şu üç vakitte ana-babalarının ve evdeki evli çiftlerin odalarına izin isteyerek girmeleri emredilmektedir:
1— Sabah namazından önce,
2— Öğle sıcağından elbisemizi çıkarıp istirahata çekildiğimizde,
3— Yatsı namazından sonra..
Bu üç vakitte başkalarının görmesi asla hoş karşılanmayacak şekilde kadın ve erkek açık bir vaziyette bulunabilecekleri gibi, çiftler cinse! temas veya ona yol açan davranış durumunda da olabilirler.
Cenâb-ı Hak aile mahremiyetini edep, terbiye ve yüksek ahlâk düzeyinde tutmamızı istemekte ve bu konuda bir ölçü ve kural vermektedir.
Sağ ellerimizin sahip oldukları, hem köle, hem de cariyelerdir. Gerçi bu iki sınıf insan bugün artık dünyanın birçok bölgelerinde tarihe karışmış vaziyetteyse de evlerimizde bulundurduğumuz bahcivan, hizmetçi kadın ve benzeri kişiler de bu tabirin kapsamına girer.
Ergenlik çağma henüz ayak basmayan kız ve erkek çocuklarına gelince : Bunlar daha cok iştiha cağına girip avret yerlerine ilgi duyan, bazı cinsel davranışları tefrîk edebilen çocuklardır. İştiha çağına girmeyen 0-4 yaş arası çocukları ise bu kurala uydurmak elbetteki zordur. Ancak 3-4 yaşlarında olanları bu hususta da eğitip onlara güzel alışkanlıklar kazandırmak oldukça önemlidir. Nitekim Ebû İshak el-Fezârî diyor ki: «İmam Evzâî'ye sözü edilen üç vakitte izin almakla emrolunan çocuğun taban yaş haddi nedir? diye sorduğumda, dört yaştır diye cevap verdi.» [239]
Ayrıca 59. âyette ergenlik cağına giren çocuklar hakkında ise bir yoruma göre, - 27. âyette, başkasına ait bir eve mutlaka sahibinden izin alarak içeri girmemiz emredildiği gibi - bütün vakitleri kapsar mahiyette bir emir söz konusudur. Öyle ki ergen olan çocukların günün hemen her saa- tinde ana-babalarından ve aile çatısı altında bulunan evli çiftlerden izin isteyerek odalarına girmeleri emredilmektedir.
Ancak bu emir vücuba mı, yoksa tavsiyeye mi delâlet etmektedir? İlim adamlarının üc farklı yorumu söz konusudur:
a) İbn Cüreyc'în Atâ'dan yaptığı rivayete göre, vücuba delâlet eder.
b) Tavsiye anlamına gelir. Zira uygulamasında meşakkat vardır. Meşakkat ise teysiri gerektirir.
c) Nedb ifade eder. Zira muhatab olan daha yeni ergen olanlardır. Günün her saatinde vücubu gerektiren bir emri yerine getirememeleri endişesi söz konusudur.
Ergen olmayan çocukların izin istemeleriyle ilgili emir ise altı şekilde yorumlanmıştır:
1— Tabiînden İbn Müseyyeb ve İbn Cübeyr'e göre, bu âyet mensûh-tur, yani hükmü kaldırılmıştır.
2— Ebû Kılâbe'ye göre, âyetteki emir nedb içindir, vücuba delâlet etmemektedir.
3— jbn Ömer'e (R.A.) göre. âyette sadeee erkek çocuklar kasdedil-mektedir. Bu durumda kız çocuklarının izin istemesine gerek yoktur.
4— Ebû Abdurrahman es-Sülemî'ye göre, kız çocukları kasdedilmiş-tir.
Bu son iki rivayet de zayıftır ve âyetin kapsadığı mana ve hükme uymamaktadır.
5_lbn Abbas'a (R.A.) göre, kapısız ve kilitsiz odalar söz konusudur. Zira o dönemdeki odaların çoğunda kapı bulunmazdı da sadece basit bjr perde asmakla yetinilirdi. Bu durumda çocukların sözlü izin istemeleri gerekiyordu. Kapı ve kilidi olan odalar ise, daha emin olduğundan çocuğun hemen içeri dalması mümkün değildir. İçeri girmek isteyen çocuklar ya sözlü olarak, ya da kapıyı çalmak suretiyle bu kurala uyabilirler.
6— İlim ehlinin çoğuna göre, âyet erkek ve kız çocuklarının hepsini kapsamakta ve vücub ifade etmektedir. Oysa ergen olmayan çoouklar şer'î bir vücub ile mükellef sayılmazlar. Bu inceliği dikkate aldığımızda, sözü edilen vücub ana-babaların çocuklarını eğitmesiyle ilgili bir hüküm olabilir.[240]
Terkedilen Üç Emir
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Müslümanlar Kur'ân'ın şu üç âyetiyle amel etmeyi terketmişlerdir:
Birincisi: Hücurat Sûresi 13. âyet. Meâlen şöyledir: «Şüphesiz ki Allah yanında en şerefli ve itibarlınız, (O'ndan) en çok saygı ile korkup (fenalıklardan) sakınanmızdır.»
İkincisi: Nisa Sûresi 8. âyet, Meâlen şöyledir; «Mîras taksiminde (mirasçı olmayan) hısımlar, öksüzler ve yoksullar hazır bulunursa, azık olacak ölçüde onlara da bir şey verin ve güzel söz söyleyin (kırıcı, ineitici olmayın).»
Üçüncüsü : Konumuzu oluşturan Nûr Sûresi 58. âyet. Meâlen şöyledir: «Ey imân edenler! Ellerinizin sahip bulunduğu köle, cariye ve hizmetçileriniz ve sizden henüz ergen olmayanlar, (odanıza girmek istediklerinde şu) üç vakit sizden izin istesinler......» [241]
İnsanların yüzü mânadan ziyade maddeye, âhiretten çok dünyaya yönelince, ekserisi şeref ve itibarı, azizlik ve erdemliği takvada değil, mal ve makamda görmeye başladı. Böylece Allah'ın koymuş olduğu kıstas ile amel edilmez oldu.
Mîras taksiminde birbirlerinin haklarına göz dikecek kadar ac gözlü olan mirasçıların çoğu, diğer mîrasçı olmayan hısımları, yetim ve yoksullan göremez oldular ve o sebeple Allah'ın belirtilen tavsiyesi yer yer ter-kedilmeye başlandı.
Yabancı kültürün tesiri altında kalan bazı İslâm ülkeleri, aile bünyesinde edep ve terbiye Kurallarıyla amel etmez oldular. Böylece Kur'ân'ın belirlediği aile yuvası ciddi biçimde zedelenmiş oldu.
Yapılan rivayete göre: Iraklı'lardan bir grup Nûr Sûresi 58. âyetle amel etme hususunu İbn Abbas (R.A.)dan sorduklarında, adı geçen onlara şöyle bir açıklamada bulunmuştur: «Önceleri evlerin kapılarında örtü ve perde yoktu. Birçok defa evdeki hizmetçi, hadim, adamın yetimesi ve kendisi ehlinin odasına izinsiz girerlerdi. O yüzden Cenab-ı Hak belirtilen üç vakitte izin isteyerek ana-babalarının (ve evli olan çiftlerin) odasına girmelerini emretti. Sonraları Cenâb-ı Hak onlara örtü (kapı) ve hayırlı (tedbirler tavsiye edip) getirdi. Ne var ki artık bu hükümle amel eden bir kimse göremiyorum diyebilirim.» [242]
Müslüman Kardeşliğinin Bir Diğer Ölçüsü
İslâm, din kardeşliğine, hısım ve akrabalığa, dost ve arkadaşlığa lâyık olduğu yeri ayırmış ve gereken ilgiyi göstermiştir. Aynı zamanda bu havayı ruhların derinliğine işlemek için birçok manevî müeyyideler koymuştur. Şöyle ki: Önce Allah'ın hoşnutluğuna erişmeyi amaç olarak belirlemiş, sonra da Müslüman topluluğun diğer kavim ve milletlere bu konuda da örnek olmalarını sağlamayı planlamıştır.
«Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.,» mealindeki Bakara Sûresi 188. âyet inince -az yukarıda da belirttiğimiz gibi- Müslümanlar daha duyarlı ve titiz davranmaya başlamışlardı. O kadar ki, kardeş kardeşin kilerinden bir lokma ekmek, ya da bir hurma almaktan çekinmeye başlamıştı. Allah bu kadar duyarlığın gereksiz olduğunu hatırlatarak âyette isimlen geçenlerin -aşırı gitmemek, israfa yolaçmamak şartıyla- birbirlerinin yiyeceğinden izinsiz yiyebileceklerini, kardeşliğin, dostluğun ve hısımlığın bir tezahürü sayıldığını bildirerek buna ruhsat verdi.
Bununla beraber ilim adamları sözü edilen 61. âyeti farklı anlamda yorumlamışlardır. Şöyle ki -.
1— «Sizin de kendi evlerinizde izinsiz yemek yemenizde..» cümlesinden sonraki hükümler kaldırılmıştır. Nitekim Abdurrahman İbn Zeyd diyor ki: Bu hüküm artık uygulanmaz olmuştur. İslâm'ın ilk yıllarında kapıların
üstünde kilit yoktu, sadece birer basit perde asılı bulundurulurdu. Bazan (hısımlardan) biri acıkırdı da evde kimse bulunmadığı halde içeri girer ve karnını doyururdu. O sebeple Cenâb-ı Hak da buna cevaz vererek mü'min-leri birtakım şüphe ve sıkıntıdan kurtardı. Sonraları evlere kapı ve kilit takılınca artık kimselere kapı ve kilidi izinsiz açmak, içeri girmek helâl sayılmadı ve ilk verilen cevaz böylece kalkmış oldu.»
Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz : «Sizden hiç biriniz diğer bir kimsenin davarını izinsiz sağmasın» buyurmuştur. [243]
2— Ali b. Talha ve İbn Abbas'a (R.A.) göre, âyet bizatihi nâsihtir, yani diğer bir âyetin delâlet ettiği hükmü kaldırmıştır. Şöyle ki : «Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin..» mealindeki Bakara Sûresi 188. âyet inince, Müslümanlar «Allah bizi birbirimizin malını yemekten men'ediyor. Mallarımızın en üstünü ise yiyecek maddeleridir. Bu durumda artık hiç birimize diğerinin malından (izinsiz yemesi) helâl olmaz» dediler. Bu sebeple Cenâb-ı Hak Nûr Sûresi 61. âyeti indirerek isimlen belirtilen hısım ve yakınların izinsiz olarak birbirlerinin yiyecek maddelerinden aşırı olmamak kaydıyla yemelerinde bir sakınca olmadığı açıklandı.
3— Saîd b. Müseyyeb, Abdullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd, Urve ve Hz. Aişe'ye (R.A.) göre, âyet muhkemdir. Yani hükmü kaldırılmamıştır, kıyamete kadar devam edecektir. Şöyle ki: Müslümanlar Resûlüllah (A.S.) ile beraber bir sefere çıktıkları zaman evlerinin anahtarlarını güvendikleri mültezimlerine veya kefillerine verirler ve «ihtiyaç duyduğunuzda evdeki gıda maddelerinden yiyebilirsiniz» derlerdi. Onlar da «Bunlar bize kendi yiyeceklerini tam bir gönül hoşnutluğuyla helâl etmiyorlar» şeklinde düşünerek yemekten kaçmıyorlardı. O sebeple 61. âyet inerek bunda bir sakınca olmadığı açıklandı.[244]
Toplu Ve Dağinik Halde Yemek
«Gerek bir arada, gerekse dağınık ayrı ayrı yemek yemenizde de bir sakınca yoktur.»
Yapılan rivayete göre, Kinane Kabilesine mensup Leys b. Bekir oğullarında devam edegelen bir âdet vardı : Onlardan biri hazırlanan yemeği bir arkadaş veya misafir buluncaya kadar yalnız başına yemez; bazan günlerce ac kalırdı. Kur'ân-ı Kerîm bu âdeti 61. âyetle kaldırmış oldu. Ayrı ayrı veya toplu halde aynı kaptan veya her kişinin kendine ait kaptan yemek yemesinde bir sakınca olmadığı belirtilerek rahatlatıcı bir hüküm getirildi.
Yolculuk halinde de yol arkadaşları isterlerse yiyeceklerini biraraya getirip toplu halde yiyebilecekleri gibi, herkesin kendine ait yiyeceğini ayrı ayrı olarak yiyebileceklerinde bir sakınca söz konusu değildir.
Düğün ve derneklerde ise önceleri genellikle davetliler toplu halde, yani gruplar halinde büyükçe bir kaba konulan yemekten yerlerdi. Günümüzde ise bu âdet yer yer kaldırılarak davetlilere ayrı ayrı kaplarda yemek ikram edilmektedir. Şüphesiz bunda da bir sakınca yoktur.[245]
Evlere Girince Selâm Vermek
«Evlere girdiğiniz zaman kendinize Allah'tan feyiz, bereket, iyilik, güzellik esenliği olmak üzere selâm verin.»
Âyette geçen «büyüt» «beyt»in çoğuludur, «evler» anlamına gelir. İlim adamlarının bu isim üzerindeki yorumları az farklıdır. Şöyle ki:
a) İbrahim en-Nahaî ve el-Hasan'a göre, camiler kasdedilmektedir. O bakımdan camilere girildiğinde içeride namaz kılmayıp oturanlar varsa, onlara selâm verilir; ibâdet eden varsa veya içeride kimse yoksa, giren kişi kendine selâm verir.
Kendine selâm vermenin şekli şöyledir: «es-Selâmu aleyna ve alâ ibâdillahi's-sâlihîn», yani «Selâm bize ve Allah'ın sâlih kullarına olsun.»
İbn Abbas'ın da (R.A.) aynı görüşte olduğu rivayet edilir.
b) Cabir b. Abdullah'a ve Atâ b. Ebî Rebah'a (R.A.) göre, konut olarak kullanılan evler kasdedilmektedir. İçinde aile halkı bulunuyorsa onlara selâm verilir, kimseler bulunmuyorsa, (a) maddesinde belirtildiği şekilde selâm verilir. [246]
Evlenme Ümidi Kalmamış Yaşlı Kadınlar
Altmışıncı âyette Cenâb-ı Hak evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınlarla ilgili bir kolaylık getirmektedir. Şöyle ki: Bu durumda olan kadmlann sokağa çıkarken bir üstlük, manto, çarşaf ve benzeri bir kıyafet giyinmesi zorunlu değildir. Başları örtülü olduğu halde entariyle çıkmalarında bir sakınca yoktur.
İslâm Dini her vesileyle kadını şehvetperestlerin kötü nazarından korumayı emreden son dindir. Bunun için de cinsel duyguyu zararsız bir düzeyde tutmak için ciddi bir eğitimle işe başlamakla birlikte, onu tahrik edici sebepleri en azına indirmeyi planlamıştır. O bakımdan önce kadınların belli bir ölçüde kendilerini korumaları şarttır. Kadın yaşlansa bile toplum içinde zîneî yerlerini örtmekle emrolunmuştur. Ancak üzerindeki üstlük, çarşaf, manto ve benzeri sokak kıyafetini atıp baş örtüsü ve genişçe entarisiyle sokağa çıkmasında bir sakınca görülmemiştir. Çünkü kötü niyetlilerin şehvetini tahrik edecek veya bir fitneye sebebiyet verecek bir görüntü mevcut değildir. Bununla beraber yaşlı kadınların sokak kıyafetlerini giyinmek suretiyle dışarı çıkmaları her zaman tavsiye edilir. Zira böyle bir davranış onlara vakar ve saygınlık kazandırır.[247]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, aile bünyesinde yer alan fertlerin nasıl davranmaları ve birbirlerine karşı nasıl saygılı olmaları gerektiği üzerinde duruldu. Böylece aile çatısı altında muaşeret adabına dikkatler çekilerek birtakım emir ve tavsiyelere yer verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Peygamber (A.S.) Efendimiz'in meclisinde yer alan mü'minlerin nasıl davranmaları gerektiğine atıf yapılarak liderlerin bulunduğu toplantılarda uygulanacak kurallardan bir kısmına yer veriliyor. Aynı zamanda Peygambere (A.S.) hitap etme adabı öğretiliyor. Sonra da dikkatler ölüm ötesi âleme çekilerek her söz ve davranışın ona göre ayarlanmasına işarette bulunuluyor.[248]
Meali:
62— Mü'minler ancak o kimselerdir kî, Allah'a ve Peygamber'ine imân etmişler ve Peygamberle beraber toplu bir iş üzerinde bulunup (görüştüklerinde) ondan izin istemedikçe (bir tarafa ayrılıp) gitmemişlerdir. Şüphesiz ki senden izin isteyenler var ya, işte onlar Allah'a ve Peygamber'ine (dosdoğru) inananlardır. Artık onlar bazı işleri için senden izin isterlerse, onlardan dilediğine izin ver. Onlar için Allah'tan bağışlanma isteğinde bulun. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
63— Peygamber'e (kendisiyle konuşurken) seslenmenizi, kendi aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi saymayın. İçinizden birbirini siper edinip sıvışarak gidenleri elbette Allah bilir. Artık Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin dokunmasından veya kendilerine elem verici bir azabın erişmesinden (korkup) çekinsinler.
64— Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Üzerinde bulunduğunuz durumu ve (insanların) kendisine döndürüleceği günü çok iyi bilir de onlara nefer yaptıklarını bir bir açık-seçik haber verir, Allah her şeyi bilir.
İniş Sebebi
Hicretin beşinci yılında Mekkeli'ler başlarında Ebû Süfyan; Gatafan-lı'lar başlarında Uyeyne b. Hisn bulunduğu halde Medine üzerine geldiler. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ashab-ı kiramın ileri gelenleriyle yaptığı isti-şarî toplantıdan sonra savunmaya geçmek üzere Medine'nin çevresinde hendek kazdırmaya karar verdi. Münafıklar birer bahane uydurup hem savunmadan, hem de hendek kazmaktan gizlice kaçıyor, yan yan sıvışıyorlardı. İlgili âyet hem onları kınamak, hem de olgun mü'minlerin ölçü ve bağlılığını ortaya koymak için indirildi.[249]
İlgili Hadîs
«Sizden biriniz meclise (önemli bir konuyu görüşmek üzere toplantı halinde bulunanların yanına) girdiğinizde selâm versin. Meclisten kalkıp ayrılmak istediği zaman yine selâm versin. Çünkü önceki selâmı sonraki selâmdan daha uygun ve daha üstün değildir, (ikisi de sünnettir.)» [250]
Toplantı Adabı
<{Ve Peygamberle beraber toplu bir iş üzerinde bulunup (görüştüklerinde) ondan izin istemedikçe (bir tarafa ayrılıp) gitmemişlerdir.»
İslâm Dini günlük hayatımızın hemen her bölümüyle içiçedir. Söz ve davranışlarımızı yönlendirir, düşüncelerimizi berraklaştırtr, gerçek anlamda medenice yaşamamızın ölçü ve kurallarını öğretir. Böylece İslâm düzenli, disiplinli, ahlâklı ve fazîletli bir ömür sürmemizi emreder. Müslüman liderin başkanlığında yapılan toplantılara özel şekilde önem vermemizi vacip kılar. 0 gibi toplantılara bilerek ve nezaket kurallarına uyarak girmemiz veya katılmamız ne kadar Müslümanlığımıza yakışıyorsa, toplantıdan ayrılmak istediğimiz zaman liderden veya başkandan izin istememiz de o nisbette imânımızın ve irfanımızın gereğidir. Böylece hem toplantıyı idare eden lider veya başkana saygı göstermiş, hem de toplantıda yer alan kişilerin nefretini kazanmamış, aleyhimizde şüphelenmelerine imkân vermemiş oluruz.
«Toplu bir iş» diye yorumladığımız «emr-i câmbden maKsat nedir? Bu konuda az farkla da olsa bazı yorumlarda bulunan ilim adamlarımız olmuştur. Şöyle ki :
a) Müfessir İbn Kesîr'e göre : Cuma ve bayram namazı, cemaatle kılınan namaz, önemli bir konunun müzakere edilmesine matuf yapılan toplantı ve benzeri toplantılardır.
b) Halktan yana maslahatı gerektiren bir konu üzerinde müslüman-ların görüşünü almak üzere yapılan istişarî mahiyetteki toplantıdır.
c) Dinde bir sünnetin yerine getirilmesini sağlamaya yönelik yapılan toplantıdır,
d) Savaşmaya niyetlenen düşmanı korkutmak ve o konuda önemli karar almak için yapılan toplantıdır.
e) Umumun yarar ve zararını gerektiren önemli konulan görüşüp sonuca bağlamak üzere yapılan toplantıdır. [251]
Bu yorumları biraraya getirip değerlendirdiğimizde, hepsinden şu ortak sonucu çıkarmamız mümkündür: Müslümanların din ve dünya işlerini düzene koymak, lüzumlu ve yararlı kararlar almak, güngörmüş, bilgili, tecrübeli kişilerin görüşlerine müracaat etmek üzere yapılan her toplantı «emr-i cami» sayılır.
Kur'ân ilgili âyette bu gibi toplantılara katılanların davranışları üzerinde durarak mü'minle münafığı ayırt etmek hususunda birtakım kıstaslar vermektedir. Onları şöyle sıralayabiliriz :
Münafığın davranışları:
a) Konuya pek ilgi duymaz,
b) Toplantının neticesini beklemeden sudan bir mazeret uydurarak kalkıp dışarı çıkar,
c) Yanındaki arkadaşlarıyla göz-kaş işaretlerinde bulunur,
d) Çoğu zaman Peygamber (A.S.) Efendimiz'den, O'ndan sonra İslâm lider veya başkanından izin istemeden ara yerden sıvışıp toplantıyı terk-eder..
Mü'minin davranışları:
a) Allah'a ve Peygamberine dosdoğru inanırlar.
b} Peygamber'in (A.S.} meclisinde saygı ve edep kurallarına bağlı kalarak otururlar.
c) Önemli bir işleri çıktığı takdirde meclisten ayrılmak için Peygamber (A.S.)dan izin isterler.
d) Toplantıda ortaya atılan konuyu ve yapılan konuşmaları dikkatle takip ederler,
d) Hz. Peygamberi (A.S.) üzecek her türlü söz ve davranıştan sakınırlar.[252]
Peygamber (A.S.) Efendimize Hitap Etme Adabı
«Peygamber'e (kendisiyle konuşurken) seslenmenizi, kendi aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi saymayın..»
Bu, hem Resûlüllah'a (A.S.), hem de Ondan sonra Müslümanların başına geçen İslâm liderlerine nasıl hitap etmemizi öğretmektedir. İslâmiye-ti din olarak seçip Hz. Peygamberin (A.S.) meclisine ilk defa katılanlarla, içlerinde kin ve nifak tohumu bulunan münafıklardan çoğunun: «Ya Muhammedi», «Ya Ebâ'l-Kasım!» gibi isim veya künyesini anarak seslenmeleri, hem Resûlüllah'ı (A.S.), hem de şuurlu mü'minleri üzmekteydi. Cenâb-ı Hak bunu bir saygısızlık ve nezaket dışı davranış olarak vasıflandırmakta ve Peygamber'e (A.S.), aynı zamanda İslâm büyüklerine saygı ifade eden sıfatlarla seslenilerek hitap edilmesini emretmektedir. O bakımdan ilâhî muradı idrâk eden mü'minler, daha çok' «Ya Resûlellah!», «Ya Nebiyyel-lah!» gibi saygı ifade eden sözler kullanarak Peygamber (A.S.) Efendimize seslenirlerdi.
O bakımdan İslâm liderlerine de günün adabına, saygı kurallarına göre hitap etmek gerekmektedir. Zira edep ve terbiye, nezaket ve saygı müslümanın şiarıdır. Hattâ Tabiînden Said b. Cübeyr ve Müoahid'in bu konuda şöyle tefsirde bulundukları rivayet edilmiştir: «Ya Resûlellah! diye hitap ederken sesi rıfk ve lîn ölçüsünde tutun.» Bilindiği gibi bu iki kelime nezaket havası içinde yumuşaklık ifade eder.
Cenâb-ı Hak konunun önemini belirtmek için bir de Hücurat Sûresinde Peygamberin huzurunda konuşma adabın* açıklayarak mü'minleri yeterince aydınlatmaktadır. Şöyle ki: «Ey imân edenler! Allah ve peygamberinin huzurunda ileri geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir. Ey imân edenler! seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne (onu bastıracak şekilde) yükseltmeyin. Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi, O'na yüksek sesle hitap etmeyin. Sonra farkına varmıyarak amelleriniz boşa gidebilir. Şüphesiz o kimseler ki Resûlüllah'in yanında seslerini kısarlar, işte onlar Allah'ın kalplerini takva ile denediği kimselerdir. Onlar için bol bağışlanma ve büyük karşılık vardır.» [253]
Peygamber (A.S.) Efendimize Muhalefet Edenler
«Artık Peygamber'in emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin dokunmasından veya kendilerine elem verici bir azabın erişmesinden (korkup) çekinsin-ler.»
Şüphesiz Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Allah'tan aldığı vahyi aynen teblîğ ile görevlidir. İmân edenlerin Ona dosdoğru inanıp uyması farz, muhalefet etmeleri büyük günahtır. Muhalefette kasıt söz konusu olduğu zaman, kişiyi dinden çıkaran, yani küfrü gerektiren bir olaydır. Zira âyetteki emir -ilim adamlarının çoğuna göre- vücubu gerektirmektedir.
Ancak unutmamak gerekir ki, Resûlüllah'a (A.S.) uymak yalnız O'nu görüp meclisinde yer alan mü'minlere has olmayıp, Peygamber (A.S.)ın getirip teblîğ ettiği İslâmî esas ve hükümlerle yükümlü olan her mü'mine -kıyamete kadar- farzdır.
Peygamber'e (A.S.) uymak, Allah'ın emirlerine uymak ve aynı zamanda sünnetullaha uymak, ruhumuzun yüceliğine uygun bir yol seçmek demektir. Ona muhalefet ise, bu saydıklarımıza ters düşmek ve ruhumuzun manevî gıdasını kesmek demektir. Böyle bir tutum, insanı mutlaka mutlu etmez, onu huzursuz edecek olaylarla karşı karşıya getirir ve sonra da elim bir azaba sebep olur.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, bütün mü'minlerin. insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed'e (A.S.) muhalefetten sakınmalarını emrediyor ve aksine bir yol tutanları uyarıyor. Çünkü dönüş ancak Allah'adır. O yaptıklarımızdan bir bir haber veren yegâne kudret sahibidir.[254]
Allah, Her Şeyi Hakkıyla Bilir
Mülk O'nundur, nimetler de O'nundur. Kâinat bütünüyle O'nun kudretinin eseridir. Mutlak tasarruf sahibi ancak O'dur. Yerde ve göklerde olup biten her şeyden O mutlaka haberdardır. İlmi ve kudreti her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.
İlgili 64. âyetle bu gerçeklere parmak basılmakta ve hayatta olan insanlar uyarılmaktadır. Böylece Kur'ân günlük hayatımızı yönlendirmek için bazı önemli âdap ve kuralları, farz ve vecîbeleri açıkladıktan sonra duygu ve düşüncelerimize seslenmekte, Peygamber'e uyma hususunda düşünce ve davranışlarımızı, inanç ve sözlerimizi aynı noktada birleştirmemizi tenbîh etmektedir. Çünkü eninde sonunda dönüşümüz Allah'a olacak ve dünyada işlediklerimizden bize bir bir haber verecektir. O mutlak anlamda her şeyi lâyıkıyla bilendir.
Nûr Sûresi biterken :
Nûr Sûresine, içinde yer alan hükümlerin farz olduğu ifade edilerek başlandı ve dünyada işlediklerimizi Cenâb-ı Hakk'ın âhirette bize bir bir haber vereceği belirtilip ilâhî hükümlere bağlı ve sadık kalmamız emredilerek atıf yapıldı ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bildiği açıklanarak sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsirini muvaffak eyleyen Allah'a hamd-u senalar oisun..[255]
[1] Tefsîr-I Kurtubl: 12/158- Lübabu't-te'vîl : 3/313- İbn Kesîr: 3/260
[2] Tefsîr-i Pethi'l-Kadîr : 4/3
[3] » > » : >
[4] Hak Dini Kur'ân Dili: 5/3466-Tefsir-i Nisâbûrl : 18/36
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4152.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4152-4153.
[7] Tefsir-i Kurtubî : 12/158
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4154-4155.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4155.
[10] Buharî/ahkâm: 39, sulh: 5, şürût: 9, eyman: 3, hudûd: 30, 34, 38, 46-Müslim/hudûd : 25- Ebû Dâvud/hudûd: 25- Tirmizî/hudûd: 8- Nesâî/kuzat: 22-İbn Mâce/hudûd: 7- Dâremî/ hudûd : 1- Taberânî/hudûd: 6- Ahmed: 3/113, 116
[11] Müslim/hudûd: 12, 13- Ebû Dâvud/hudüd: 23- Tirmizi/hudûd: 8- İbn Mâce/hudûd: 7
[12] Nesâl/sânk: 7- İbn Mâce/hudûd: 3- Ahmed: 2/362, 402
[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4157.
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4158.
[15] Bilgi için bak : Nisa Sûresi : 15. âyetin tefsirine
[16] Tefsîr-i Kurtubî : 15/85
[17] Müslim/hudûd: 12, 14- Buharî/tefsîr: 4- Ebû Dâvud/hudûd: 23- Tirmi-zî/hudûd: 8- İbn Mâce/hudûd: 19- Ahmed: 3/476
[18] Lübabu't-te'vîl : 3/313
[19] el-Muğnî/İbn Kudame : 8/157
[20] el-Muğnî/İbn Kudame : 8/160
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4160.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4160-4161.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4161.
[24] Mâide Sûresi: 45
[25] el-Muğnî/îbn Kudame: 8/214
[26] » »:8/215
[27] » »:8/213
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4163.
[29] Lübabu't-te'vîl : 3/314- tbn Kesir: 3/263
[30] Lübabu't-te'vîl - Esbab-ı Nüzul: 80
[31] Bilgi için bak : Bakara Sûresi: 221. âyet tefsiri
[32] Tefsîr-i Kurtubî : 12/168
[33] İbn Mâce/nikâh: 63- Beyhakî: Hz. Aişe (R.A.)dan (îmana Sûyûti hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir.)
[34] Tefsir-i Kurtubî : 12/170
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4164-4165.
[36] > „_ » > >
[37] s. s : 12/168 '
[38] Geniş bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî: 12/170, 171
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4165-4166.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4166.
[41] Sahîh-i Buharî : 11/1716 - Sahîh-i Müslim
[42] Sahîh-i Buharî/şahadat : 21, tefsir: 24, talâk : 28- Müslim/liân : 11- Ebû Dâvud/talâk: 27- Tirmizî/tefsîr: 24- Nesâî/talâk : 37, 38- İbn Mâce/talâk : 27-Ahmed : 1/273, 3/142
[43] Müslim/imân: 144- Buharî/vasaya : 23, hudûd: 44- Ebû Dâvud/vasaya: 10- Nesâî/vasaya : 12, tahrîm: 18- Ahmed: 1/202-5/291
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4169-4170.
[45] Geniş bilgi için bak : el-Muğnî/lbn Kudame : 8/219
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4170.
[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4171.
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4171.
[49] el-Muğnî/tbn Kudame : 8/216
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4171-4172.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4172.
[52] Müsned-i Ahmed : 2/38
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4172-4174.
[54] Tefsîr-i Kurtubî : 12/186
[55] Tefsİr-i Kurtubî : 12/1191 - Bedayi'u's-Sanayi' : 3/238
[56] » s : 12/193
[57] Bedayi'us-Sanayi' Fi Tertibi'ş-Şerayi1 : 3/240
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4176.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4176.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4179-4180.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4180-4181.
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4181-4182.
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4182.
[64] Lübabu't-te'vîl: 3/320 - Esbab-ı Nüzûli'l-Kur'ân/Süyûtî: 83
[65] Buharı - Müslim : Ebû HÜreyre (R.A.)den
[66] Buharî/vasaya: 23, hudûd : 44- Müslim/imân : 144- Ebû Dâvud/vasaya: 10- Nesâî/vasaya: 12, tahrîra: 18- Ahmed : 1/202-5/219
[67] Taberânî: Huzayfe (R.A.)den
[68] tbn Ebî Hatim : Ebû Saîd (R.A.)den
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4185-4186.
[70] Bilgi için bak : Necm Sûresi : 32- Nİsâ Sûresi :' 49
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4187.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4187-4188.
[73] tbn Mâce/nikâh : 46
[74] Buharî/enbiya : 8, 14, 19, menakıb : 1, tefsîr: 12- Müslim/fezâil : 168-
[75] Müslim/redâ' ; 59- Ibn Mâce/nikâh : 5- Ahmed: 2/166
[76] Taberâni - el-Hâkim - Beyhakî : îsnad-i sahîh ile
[77] Müsned-i Ahmed : 3/80
[78] Buharî/nikâh : 15- Ebû Dâvud/nikâh : 2- Nesâi/nikâh : 13- tbn Mâce/ nikâh: 6- Dâremî/nikâh: 4- Taberânî/nikâh : 21
[79] İbn Mâce/zühd : 15- Ahmed: 2/353, 405, 508
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4189.
[81] Fazla bilgi için bak : Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı/Celâl YILDIRIM- 2/481 482
[82] el-Muğnî/lbn Kudame : 6/480
[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4190.
[84] Tefsir-i Kurtubî : 12/213
[85] Ebû Dâvud - Tirraizî
[86] Ebû Dâvud/edeb : 127- Ahmed : 5/269
[87] Buharî/isti'zan : 13- Müslim/edeb: 32, 34, 36- İbn Mâce/edeb: 17
[88] Bilgi için bak : Nur Sûresi : 58. âyetin tefsiri
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4193.
[90] Tefsîr-i Kurtubî; 12/214
[91] Buharî: 12/324
[92] Fazla bilgi için bak : Câmiu'l-beyân Tefsiri/İbn Cerîr et-Taberî: 8/89, yu
[93] Tefsîr-i Kurtubî: 12/221
[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4195.
[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4196.
[96] Esbab-ı Nüzûli'l-Kur'ân : 84
[97] Müslim/edeb : 45- Ebû Davud/nikâh : 43- Tirmizî/edeb : 28- Dâremî/ isti'zan : 15- Ahmed : 4/258, 261
[98] Muvatta' : Ata b. Yesar'dan
[99] Buharı/isti'zan : 12, kader: 9- Müslim/kader: 20- Ebû Davud/nikâh : 43- Ahmed : 2/276, 344, 3/379, 431, 536
[100] îbn Ebî Dünya: Ebû Hüreyre (R.A.)den
[101] Buharî/daavat: 3- Müslim/zikir: 42- Ebû Davud/diyat: 3- îbn Mâce/ edeb: 57- Ahmed: 4/211, 260, 261, 410- 5/411
[102] Müslim/tevbe: 1-8- Buharî/daavat; 4- İbn Mâce/zühd: 7/30/kıyâmet: 49, daavat: 98- Dâremî/rikak: 19- Ahmed: 1/383- 2/316, 500, 524- 3/83, 213-4/273, 275, 283
[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4199.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4199-4200.
[105] Bu hadîs hakkında Ebû Dâvud ile Ebû Hatim er-Râzî şöyle demişlerdir: «Hadîs murseldir. Çünkü râvî Halid b. Derîk bunu bizzat Hz. Aişe'den (R.A.) işit-meraiştir.s.
[106] İbn Cerîr et-Taberî
[107] % » »:18/93
[108] » » »:18/93
[109] » » »:18/92
[110] Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 12/230
[111] Tefsîr-i Kurtubî : 12/230
[112] Tefsîr-i îbn Kesîr : 3/284
[113] Bilgi için bak : Ahzab Sûresi : 59. âyetin tefsiri
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4201-4203.
[115] 'îbn Kudame/el-Muğnî : 1/578, 579
[116] s> » » : 1/601
[117] » > » : 1/604
[118] Kitabu'l-Fıkhi Alâ'l-Mezahibi'l-Arabaa : 1/188
[119] Abdurrahman el-Cezîrî/el-Fıkhu Alâ'l-Mezahibi'l-Arbaa : 1/189
[120] » » » » » » s. »
[121] » » » » » : A » » »
[122] v> » » » » » 1/190
[123] » » » » » * 1/192
[124] » » > > > > » _ Tef_ sîr-i Kurtubî: 12/229
[125] Abdurrahman el-Cezîrî/Kitabu'1-Fıkhi Alâ'l-Mezahibi'l-arbaa : 1/192
[126] » »»»»»»: 1/193
[127] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4203-4205.
[128] Bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî: 12/231
[129] İbn Cerîr et-Taberî/Câmiu'1-beyân : 18/95 - Tefsîr-i Kurtubî : 12/233
[130] »» » » » s » » » »
[131] Tefsîr-i Kurtubî : 12/233
[132] » » » >
[133] » » » »
[134] Ebû Dâvud/libas : 32- Müsned-i Ahmed : 1/106
[135] Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî : 12/234
[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4205-4208.
[137] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4208-4209.
[138] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4209.
[139] Buharî/nikâh: 2- Müslim /nik âh: 1, 3- Nesâı/nikâh : 3, siyam: 43- İbn Mâce/nikâh: 1- Dâremî/nikâh : 2
[140] İbn Mâce/nikâh: 8- Ahmed : 2/172
[141] Tirmizî/fezâil-i cihad: 20- Nesâî/nikâh: 5, cihad : 12
[142] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4211-4212.
[143] Buharî/nikâh: 36- Ebû Dâvud/nikâh: 15- Dâremî/nikâh: 11- Ahmed: 1/250-4/394, 413, 418
[144] Dârekutnî: Ebû Hüreyre (R.A.)den
[145] Ebû Dâvud/nikâh: 19- Tirmizi/nikâh: 14- Dâremî/nikâh: 11- Ahmed: 6/166
[146] Bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî : 3/75
[147] Ebû Zekeriya en-Nevevî/Minhacüttâlibîn : 85
[148] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4213-4214.
[149] Nur Suresı :33
[150] Nisa Suresi :25
[151] Nisa Suresi :25
[152] Enfal Sûresi : 67
[153] » » : 70
[154] însan Sûresi : 8,9
[155] Muhammed Sûresi: 4
[156] Bakara Sûresi: 221
[157] > > : 25
[158] Nur Sûresi: 32
[159] Mecmeû'l-Enhür : 1/239-Matbaa-i Osmaniye : 1327
[160] Nisa Sûresi : 92
[161] Mâide Sûresi: 89
[162] Mücadele Sûresi : 3,4
[163] Bakara Sûresi: 128
[164] Buharî/imân : 22, itk : 15- Müslim/eymân : 40
[165] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4214-4217.
[166] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4217-4218.
[167] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4218-4221.
[168] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4221.
[169] Buharî/teheccüd : 1, daavat : 9, tevhîd : 8, 24, 35- Müslim/müsafirîn 199- Ebû Dâvud/vitir: 25, salât: 119- Tirmizî/daavat: 29- Nesâî/kıyamülleyl 9- İbn Mâce/ikamet: 180- Dâremî/salât: 169- Taberânî/Kur'ân: 24- Ahmed 1/298, 308, 385- 4/369
[170] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4222-4223.
[171] Bakara Sûresi: 257
[172] îbrâhim Sûresi : 1
[173] Ahzab Sûresi : 43
[174] Talâk Sûresi : 11
[175] Mâide Sûresi : 15 (Ayrıca bak : Hadîd : 9, Nisa : 52, A'raf : 157. âyetlerin tefsîri)
[176] Mâide Sûresi : 46 (Ayrıca bak : Mâide Sûresi : 44. âyetin tefsiri)
[177] En'am Sûresi : 1 (Ayrıca bak : Ra'd Sûresi : 16. âyetin tefsiri)
[178] Tevbe Sûresi : 32 (Ayrıca bak : Zümer Sûresi : 22. âyetin tefsiri)
[179] Nur Sûresi: 35
[180] Nûr Sûresi : 35
[181] Zümer Sûresi : 69
[182] En'âm Sûresi: 122
[183] Nuh Sûresi : 16
[184] Yunus Sûresi : 5
[185] Nur Sûresi: 40
[186] Hadîd Sûresi: 12
[187] Tahrîm Sûresi: 8
[188] Zeytin ağacı hakkında bak : Nahl Sûresi: n, Tîn Sûresi; 1, Abese Sûresi : 39. âyetlerin tefsiri
[189] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4227.
[190] Buharî/salât : 65- Müslim/mesacid : 24
[191] tbn Mâce/mukaddeme : 20, mesacid: 1
[192] Ahmed : 1/53, 61, 70, 241- 2/221- 3/490- 4/386- 6/461- Tirmizî/cumua: 64- Ebû Dâvud/salât: 13
[193] İbn Mâce/mesacid: 13- Daremî/isti'zan : 56- Taberânî/sefer : 58
[194] Ebû Dâvud/salât : 48- Ahmed: 5/268
[195] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4229-4230.
[196] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4230-4231.
[197] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4231.
[198] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4231-4232.
[199] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4232.
[200] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4233-4234.
[201] Kur'ân Ve Modern Îlim/Celâl YILDIRIM tercümesi - Sebat Matbaası?
[202] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4235.
[203] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4235-4236.
[204] Buharî/tefsîr: 1/45, tevhîd: 35- Müslim/elfaz : 2.3- Ebû Dâvud/edeb: 169- Ahmed : 2/238, 282
[205] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4237-4238.
[206] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4238-4240.
[207] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4240.
[208] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4240.
[209] Bilgi için bak : tsrâ Sûresi : 12. âyetin tefsîri
[210] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4241.
[211] Bu konuda bilgi için bak : Bilim ve Teknik 165, Ağustos 1981
[212] Fazla bilgi için bak : Enbiyâ Sûresi 30 ve Furkan Sûresi 54. âyetin tefsiri
[213] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4243.
[214] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4243.
[215] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4243-4244.
[216] Lübabu't-te'vîl : 3/336
[217] Tefsîr-i İbn Kesir : 3/298
[218] Tefsîr-i İbn Kesîr : 3/299
[219] İbn Ebî Hatim - îbn Kesîr : 3/299
[220] Buharî/şehadat: 28- Müslim/imân: 107, 109- Tirmizî/imân : 14
[221] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4247-4248.
[222] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4248.
[223] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4248-4249.
[224] Buharî/menakıb : 25 (Hadîs farklı lafızlarla birkaç tarikten rivayet edilmiştir.)
[225] Müslim/f İten : 19- Ebü Dâvud/fiten: 14- îbn Mâce/fiten: 9- Ahmed: 3/278, 284- 4/123
-
[226] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4250-4252.
[227] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4252-4253.
[228] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4253.
[229] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4253-4254.
[230] Lübabu't-te'vîl : 3/339
[231] » » » » Tefsîr-i Kurtubî: 2/302
[232] Lübabu't-te'vîl : 340, 341- İbn Kesîr : 3/304
[233] » > »
[234] Hafız Bezzar : Enes b. Mâlik (R.A.)den
[235] Ebû Dâvud/et'ime: 14
[236] îbn Mâce/et'ime : 17
[237] Ebû Dâvud/edeb : 103
[238] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4258.
[239] Tefsîr-i Kurtubî : 12/308
[240] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4258-4260.
[241] Tefsîr-i İbn Kesîr : 3/303
[242] Geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî : 12/303-304
[243] İbn Mâce/ticarat: 68- Ebû Dâvud/cihad : 85- Tirmizî/büyû' : 59- Tabe-rânî/isti'zan : 17- Müsned-i Ahmed : 2/6,57
[244] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4261-4262.
[245] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4262-4263.
[246] Geniş bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî : 12/318
[247] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4263-4264.
[248] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4264.
[249] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4266.
[250] Tirmizî/isti'zan : 13, 15
[251] Fazla bilgi için bak : Ibn Cerîr Taberî/CâitiÖI-beyân fi Tefsîri'I-Kur'ân: 18/133, 134- Tefsir-İ Kurtubî : 12/320
[252] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4266-4268.
[253] Hücurat Sûresi : 1-3. âyet
[254] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4269-4270.
[255] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4270.
İslami Okul Okulların En Önemlisi