Nûr Sûresi - Kuran - 024Nur - 9. Sayfa
Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti
Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti
Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti
NÛR
SÛRESİ
Medine'de inmiştir. 64 âyettir.
Sûreyi Takdim
Nûr sûresi, ahkâm âyetlerini kapsayan; kanun koyma, insanları İslama yönlendirme ve ahlâk konularına ağırlık veren, fert ve toplum olarak müslümanların eğitilmesini sağlayan özel ve genel meseleleri ele alan Medenî sûrelerden biridir. Bu sûre, büyük toplum yapısının ilk çekirdeği olan aile ile ilgili önemli hükümleri ve genel yönlendirmeleri kapsar.
Yine bu sûre, mü'minlerin, özel ve genel hayatlarında uygulamaları gereken sosyal ahlâk kurallarını açıklar. Bunlar, eve girerken izin isteme, nâmahreme bakmama, namusu koruma, erkeklerin yabancı kadırlarla karışık olarak bir arada bulunmalarının haram oluşu, müslüman ailenin ve müslüman evin yapması gereken iffetli davranış, örtünme, temiz ve güzel ahlâklı olma, Allah'ın dini Üzerinde dosdoğru yürüme gibi şeylerdir. Müslüman aile bütün bunları, şeref ve haysiyetini korumak, toplumları ve milletleri yıkan ahlakî çöküntü ve ruhî bozukluk etkenlerinden kendisini korumak için yapar.
Bu mübarek sûrede liân, zina ve iftira suçlarının cezası gibi, Allah'ın farz kıldığı bazı şer'î cezalar anlatılmıştır. Bütün bu cezalar, bozulma, anarşi, soy karışımı ve ahlakî çöküntüden toplumu kurtarmak ve soyun kaybolması, ırz ve namusun gitmesine sebep olan herşeyi mubah gören zihniyet ve fesat çukuruna düşüren etkenlerden korumak İçin meşru kılınmıştır.
Özet olarak bu mübarek sûre, toplumun en önemli problemlerinden birisi olan "aile problemi" ve aileyi kuşatan tehlikelerle onun yoluna çıkan engel ve problemleri ele alır. Bunlar aileyi çökerten ve yok eden tehlikelerdir. Bütün bunların yanında bu sûre, yüce ahlâk kurallarına, büyük hikmetlere ve erdemli hayat esaslarına götüren yönlendirmelere yer verir. İşte bunun içindir ki, mü'minlerin emîrî Hz. Ömer (r.a.), Kûfelilere mektup yazarak şöyle dedi: "Kadınlarınıza Nûr sûresini öğretin."[1]
Sûrenin Adı
İçinde, ilâhî nûr parıltıları bulunduğu için bu sûreye Nûr Sûresi adı verildi. Bu ilâhî nurlar hükümler, ahlâk ve erdem kuralları konulması sebebiyle bu sûrede bulunmaktadır. Bu kurallar Allah'ın nurundan kullarına lütfedilmiş bir nûr parçası rahmet ve kerem feyizlerinden alınmış bir feyizdir. "Allah göklerin ve yerin nurudur."
Ey Allah'ım! Ey Âlemlerin Rabbi! Kalplerimizi apaçık kitabının nuruyla nûrlandır.[2]
Bisraillâhirrahmânirrahîm
1. (İşte bu,) bizim indirdiğimiz ve farz kıldığımız bir sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik âyetler indirdik.
2. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini hususunda sizi sakın acıma duygusu almasın! Mü'mini erden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.
3. Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.
4. Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir.
5. Ancak bundan sonra tevbe edip; ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
6, 7. Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dâir dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.
8, 9. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ile şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.
10. Ya Allah'ın size bol lütfü ve merhameti olmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı...!
11. Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse onun karşılği vardır. Onlardan bu günahın büyüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır.
12. Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın mü'minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-i zanda bulunup da, "Bu apaçık bir iftiradır " demeleri gerekmez miydi?
13. Bu iddiayı ortaya atanlar da bu konuda dört şahit getirmeli değil miydiler? Mademki şahitler getirip isbat edemediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.
14. Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız dedikodu yüzünden size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.
15. Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız bu uydurma haberi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir şeydir.
16. Onu duyduğunuzda, "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli değil miydiniz?
17. Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp
uyarır.
18. Ve Allah âyetlerini size açıklıyor. Allah, çok iyi bilir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
19. İnananlar arasında kötü söz ve davranışın yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da âhirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir; siz bilmezsiniz.
20. Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı; Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı..!
Kelimelerin İzahı
Sûre, lügatte yüce makam, yüksek yer demektir. Nâbiğa şöyle der:
"Görmedin mi, Allah sana öyle yüce bir makam verdi ki, bütün kralların, o makamın altında bocaladığını görürsün."
Şerefi ve yüceliğinden dolayı, bir başı ve sonu bulunan âyetler topluluğuna da sûre denmiştir. Nitekim yüksek duvara da adı verilir.
Zânî, zina eden. zina, haram olan cinsî münabesebet. Son derece çirkin olduğu için buna "fahişe" de denir. Genel de şeklinde elif-i maksure ile kısa okunur. Bazan de Necid'lilerin lügatine göre şeklinde elif-i memdûde ile uzun olarak okunur. Ferazdak şöyle der:
Ey Ebu Tahir! Kim zina ederse, yaptığı zina bilinir. Kim de şarap içerse sarhoş olur.
Re'fet, şefkat ve merhamet demektir, Fiilinden alınmıştır. Ki bu fiil "acıdı, merhamet etti" demektir.
Muhsanât, iffetli kadınlarin asıl mânâsı, engel olmaktır. İffetli kadın kendini kötü şeylerden koruduğu için ona denmiştir. Kale, düşmana engel olduğu için ona da denilir. O da bu köktendir.
Savar, savmak demektir. Yayılır. Bir şey yayılıp ortaya çıktığında denilir. Mastarı gelir.
Usbe, birbirlerini destekleyen insanlar topluluğu.[3]
Nuzûl Sebebi
a) Rivayete göre, Ümmü Mehzûl isimli bir kadın, fahişelerden biriydi. İhtiyaçlarını karşılamak şartıyla erkeklerle metres hayatı yaşardı. Müslümanlardan birisi onunla evlenmek isteyerek durumu Rasulullah (s.a.v.)'a bildirdi. Bunun üzerine Yüce Allah, "Zina eden kadınla ancak zina eden veya müşrik bir erkek evlenir."[4] âyetini indirdi.
b) İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet olunur: Hilâl b. Ümeyye, Rasulullah (s.a.v.)'m huzurunda,karısmınŞüreyk b. Sehmâ ile zina yaptığını söyledi. Rasulullah (s.a.v.): "Ya delil getirirsin veya sırtına cezayı uygularım" dedi. Hilâl: "Ey Allah'ın Rasulu! Bizden biri, karısıyle bir adamı beraber görse, gidip şahit mi arayacak? Seni hak olarak gönderen Allah'a andolsun ki, ben doğru söylüyorum. Allah, benim sırtımı had cezasından kurtaracak bir âyeti mutlaka indirecektir" dedi. " Bunun üzerine, "Zevcelerine zina isnadında bulunup da..." âyeti indi.[5]
Âyetlerin Tefsiri
1. Bu, sânı yüce bir sûre olup, Kur'an'ın, çok ma'nâlar kapsayan sûrelerinden biridir. Ey Muhammedi Onu sana vahyettik. Onda bulunan hükümleri kesin bir şekilde farz kıldık. Onda, hükümleri açıkça gösteren ahkâm âyetlerini indirdik ki, ey mü'minler! Onlar sizin için bir nur ve kandil olsun. "İnzal" yani "indirmek" kelimesinin tekrar edilmesi, âyetlere son derece itina edildiğini göstermek içindir. Sanki Yüce Allah şöyle buyuruyor: O âyetleri size sadece okunmak için indirmedim. Uygulanmaları ve kendileriyle amel edilmesi için indirdim. Bu hükümleri ibret ve öğüt olmanız ve gereğini yapmanız için indirdim. Yüce Allah bundan sonra, zinanın cezasından başlayarak hükümlerini anlattı:[6]
2. Size meşru ve farz kıldığım hükümler arasında şunlar vardır: Evli olmadığı halde zina eden kadın ile erkekten her birine, bu çirkin suçun cezası olarak yüzer kamçı vurun. Allah'ın hükmünü uygularken onlara acıyıp da hafif vurmayın veya sayıyı eksiltmeyin, aksine onlara, acıtacak şekilde vurun. Mücâhid şöyle der: Allah'ın koyduğu cezaları, acıyarak ve merhamet ederek işe yaramaz hale getirmeyin ve uygulamayı bırakmayın.[7] Eğer siz Allah'a ve âhiret.gününe inanan gerçek mü'minler iseniz, Allah'ın koyduğu cezaları işe yaramaz hale getirmeyin ve zina edenlere acımayın. Çünkü zina suçu, şefkati coşturmayacak ve merhamete itmeyecek kadar büyük bir suçtur. Bunlara ceza uygulanırken, mü'minlerden bir grup hazır bulunsun ki, ceza, onları caydırma ve sakındırma hususunda daha tesirli olsun. Çünkü rezillik, bazen cezadan daha etkili bir tarzda caydırıcı olur.[8]
3. Zinâ eden erkeğin, şerefli ve iffetli bir kadınla evlenmesi uygun değildir. O, ancak kendisi gibi birisiyle veya daha âdi birisiyle evlenir. Meselâ, fahişe veya putperest bir kadınla evlenir. Zinâ eden bir kadınla da, iffetli bir mü'minin evlenmesi uygun değildir. Onunla da ancak kendisi gibi veya ondan daha âdi birisi evlenir. Meselâ, Zinâ eden bir erkek veya kâfir bir müşrik evlenir. Çünkü temiz ruhlar, fâsık günahkar kadınlarla evlenmek istemez. İmam Fahreddin Râzî şöyle der: "Bu âyetin tefsirinde söylenen en güzel sözlerden biri de şudur: Zinâ ve fâsıklığı âdet haline getirmiş olan pis fâsık kişi, sâliha kadınlarla evlenmek istemez. O ancak kendisi gibi pis ve fâsık bir kadınla veya bir müşrikle evlenmek ister. Salih erkekler de pis fâsık kadınlarla evlenmek istemezler ve onlardan nefret ederler. Böyle kadınlarla ancak kendileri gibi olan fâsık ve müşrik erkekler evlenmek ister. Bu, genelde böyledir. Nitekim şöyle denilir: Hayrı, ancak takva sahibi adam yapar. Halbuki bazı hayırları takva sahibi olmayanlar da yapar. Burada da durum aynıdır.[9] Çirkinliği ve adiliğinden dolayı, Zinâ etmek mü'minlere haram kılındı. Veya, büyük zararlarından dolayı, Zinâ eden kadınlarla evlenmek mü'min erkeklere haram kılındı.[10]
Yüce Allah bundan sonra, iftira suçunun cezasını açıklayarak şöyle buyurdu:[11]
4. İffetli ve şerefli kadınlara zinâ isnat edip de sonra da İddilarma, kadınlara isnat ettikleri zinayı yaptıklarına dair şahitlik edecek dört âdil şahit getiremeyenler var ya, bu iftira atanların her birine, kamçı veya benzeri bir şeyle 80 defa vurun. Çünkü onlar yalancı olup suçsuz kadınları itham etmişler ve insanların namuslarıyla oynamışlardır. Onların insanî değerlerini düşürmek suretiyle cezalarını artırın. Yalana ve iftiraya devam ettiği sürece onlardan hiçbirinin şahitliğini kabul etmeyin. Onlar, büyük günah ve çirkin suç işleyerek Allah'a itaati terkedenlerin kendileridir. İbn Kesir şöyle der: Yüce Allah, bir kimseye zina suçu isnat edip de, söylediğinin doğruluğuna delil getiremeyen kimse hakkında şu üç hükmü farz kılmıştır: Birincisi, 80 sopa vurulması, ikincisi, asla şahitliğinin kabul edilmemesi, üçüncüsü ise, fâsik olması, ne Allah, ne de insanlar katında âdil sayılmaması.[12]
5. Ancak, bu büyük günahı işledikten sonra, yaptığına pişman olup tevbe edenler ve amellerini düzeltip bir daha iffetli kadınlara iftira etmeyenler böyle değildir. İbn Abbas, Kelimesini, tevbe ettiklerini açıkça gösterenler, diye tefsir etmiştir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve esirgeyendir. Öyleyse, siz de onları affedin ve şahitliklerini kabul etmek suretiyle itibarlarını iade edin. Şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir. Kul, tevbe edip de hal ve hareketini düzelttiğinde Allah onun tevbesini kabul eder. Bundan sonra Yüce Allah, eşine zina suçu isnat edenler hakkında verilen ve "liân" olarak bilinen hükmü açıklayarak şöyle buyurdu:[13]
6. Eşlerine zina suçu isnat edip de yaptıkları bu isnada kendilerinden başka şahitlik edecek kimseleri olmayanlara gelince, Onların birinden iftira atma cezasını kaldıracak şahitlik şöyledir: Dört şahit yerine geçmek üzere eşine isnat ettiği zina hususunda doğru söyleyenlerden olduğuna dair, Allah adına dört defa yemin edecek,[14]
7. Beşincide, eşine isnat ettiği zina hususunda yalan söylediği takdirde, "Allah'ın laneti üzerime olsun" diye yemin edecektir.[15]
8. Buna karşılık kendisine zina suçu isnat edilen zevcenin şu şekilde yemin etmesi kocasının şahitliğiyle sabit olan zina cezasını kaldıracaktır. Kocanın, kendisine isnat ettiği zina suçu hususunda, kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına dört defa yemin edecek;[16]
9. Beşinci olarak da, kendisini zina suçu ile itham eden kocası eğer doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabı üzerime olsun, diye yemin edecektir.[17]
10. Allah'ın, bu suçu açığa çıkarmamak suretiyle size lütuf ve rahmeti olmasaydı, mutlaka yok olurdunuz, veya sizi rezil ederdi veya sizi hemen cezalandırırdı. Çünkü nice sükût edilen şey vardır ki, o hususta susmak, konuşmaktan daha etkilidir. Âyette geçen edatının cevabı, durumun korkunçuluğunu göstermek için söylenmemiştir. Yüce Allah tevbeyi çok kabul edici ve koyduğu hükümlerde hikmet sahibi olmasaydı haliniz nice olurdu. Onun koyduğu güzel hükümlerden biri de" liân"dır. Ebussuûd şöyle der: "Durumun korkunçluğunu göstermek için cevabı hazfedilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Size Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, mutlaka anlatılamayacak şeyler meydana gelecekti. Bu cümleden olarak, Allah, Hânı meşru kılmasaydı, kocaya, mutlaka iffete iftira cezası uygulanması gerekirdi. Halbuki zahire bakılırsa koca doğru söylemektedir. Çünkü bu olayda o da rezil olmaktadır. Eğer kocanın yeminleri, kadına zina cezasının uygulanmasını gerekli kıl-saydı, kadın hakkında hüsnü zanla muamele yapılmamış olurdu. Kadının yaptığı yeminler, kocaya iftira cezasını gerektirseydi, o takdirde koca hakkında hüsnü zanda bulunulmamış olurdu. Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutarız. Onun şanı ne yüce ! Rahmeti ne kadar geniş! Hikmeti ne kadar incedir![18]
Bundan sonra Yüce Allah ifk olayını[19] anlattı. Bu olayda iffetli, suçsuz ve temiz olan, mü'minlerin anası Aişe (r.a.), yalan ve İftira atılmak suretiyle töhmet altında bırakıldı.[20]
11. Yalanın en kötüsünü söyleyenler, iftira şekillerinin en çirkinini yapanlar var ya, ey mü'minler, işte onlar sizden bir gruptur. Başlarında da, münafıkların başı İbn Selûl vardır. Bu olay, Aişe'ye (r.a.) zina suçunun isnat edilmesi olayıdır. Fahreddin Râzî şöyle der: İfk, yalan ve iftiranın en çirkinidir. Müslümanlar, bundan maksadın Rasulullah (s.a.v.)'ın günahsız eşi Hz. Aişe'ye (r.a.) yapılan iftira olduğunda görüş birliğine varmışlardır."[21] Ey Ebu Bekir ailesi! Bu iftira ve ithamı, sizin için bir şer sanmayın. Bilakis o sizin için hayırdır. Çünkü mü'minlerin anası Aişe'nin (r.a.) günahsız olduğuna dair vahiy inmesi sebebiyle, bu olayda sizin için büyük bir şeref vardır. Onun suçsuzluğu hakkında vahiy inmesi en büyük şeref ve fazilettir. Tefsirciler şöyle der: Bu olayda beş türlü hayır vardır: Mü'minlerin anası Aişe'nin (r.a.) suçsuz oluşunun ortaya çıkarılması, hakkında vahiy indirmek suretiyle Yüce Allah'ın onu şereflendirmesi, aleyhinde çıkarılan iftiradan dolayı bolca sevap, mü'minlere nasihat, iftiracılardan intikam."[22] O yalancı gruptan her bir fert için, bu iftiraya katıldığı nis bette işlemiş olduğu günahın cezası vardır. Onlardan bu iftiranın büyük bir kısmını yüklenen ve yayan kimseye gelince, âhirette, cehennem ateşi içinde onun için şiddetli bir azap vardır. Bu, münafıkların başı İbn Selül’dür.[23]
12. Ey mü'minler topluluğu! Âişe'ye yapılan bu iftira ve yalanı işittiğinizde mü'min erkek ve kadınlar, temizliğini ve suçsuzluğunu bildikleri kimseyi hemen suçlamayıp hüsnü zanda bulunsalardı ya! Çünkü iman, mü'minin, kardeşini ayıplayan ve kötüleyen kimsenin sözünü hemen tasdik etmemesini gerektirir. İbn Kesir şöyle der: "Bu, Allah'ın Âişe (r.a.) kıssası ile mü'minleri terbiye etmesidir. Zira o zaman, bazı mü'minler o iftiraya katıldılar. Kendilerini, bu iftiraya uğruyan kimsenin yerine koysalardı ya! Eğer bunu kendilerine yakıştıramıyorlarsa, mü'mİnlerin anası Âişe (r.a.) bu suçtan uzak olmaya çok daha layıktır. Rivayete göre Ebâ Eyyûb'un hanımı kocasına: "Halkın, Âişe (r.a.) hakkında söylediklerini duymuyor musunuz?" dedi. Ebâ Eyyûb: "Evet. Fakat bu bir yalandır. Ey Eyyûb'un annesi! Sen böyle bir şey yapar mısın?" dedi. Karısı: "Hayır. Vallahi yapmam " diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebâ Eyyûb: "Vallahi, Âişe (r.a.) "senden daha iyidir" dedi.[24] O zaman, "bu apaçık bir yalandır " demeleri gerekmez miydi?[25]
13. O iftiracılar, söylediklerini gören dört şahit getirselerdi ya! Eğer onlar âciz kalır da, iddialarına bu dört şahidi getiremezlerse, işte onlar, Allah'ın hükmünde ve şeriatında yalancı ve bozgunculardır. Bu âyette, iftirayı işitip de onu duyar duymaz inkâr etmeyenler hakkında kınama ve azarlama vardır.[26]
14. Ey Âişe hakkında dedikoduya dalanlar! Sizi hemen cezalandımayıp mühlet vermek suretiyle, Allah'ın dünya ve âhirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, Bu iftira olayına dalmanızdan dolayı size öyle şiddetli ve dehşetli bir ceza gelirdi ki, yanında, sopa vurmak ve sert muamele yapmak basit kalırdı. Kurtubî şöyle der: "Bu, iftiraya dalanlar için Yüce Allah'tan gelen etkili bir azarlamadır. Fakat Yüce Allah merhameti sebebiyle dünyada kusurunuzu gizledi. Âhirette de, tevbe etmiş olarak gelenlere merhamet edecektir."[27]
15. Allah'ın lutfu olmasaydı, o olayı birbirinize sorduğunuz ve gerçek olmayan, sadece ve sadece iftira ve yalan olan bir şeyi söylediğiniz zaman bu azap size gelirdi. Mücâhid, ".. Âyetini şöyle tefsir etmiştir: O iftirayı birbirinize naklediyorsunuz. Bunu falandan duydum. Falanca şöyle dedi, diyorsunuz."[28] O iftirayı, size hiç günah gelmeyecek küçük bir hata sanıyorsunuz. Halbuki o, Allah katında en büyük günahlardandır. Çünkü bu, müslumanların şeref ve haysiyetine bir hakarettir. İbn Cüzeyy şöyle der: "Yüce Allah onları üç şeyden dolayı azarladı: Birincisi, bu olayı, birbirlerine sormaları, ikincisi, onu konuşmaları, üçüncüsü, onu küçümsemeleri. Zira olay Allah katında büyük olduğu halde onu basit görmüşlerdi. Âyette dillerinizle ve ağızlarınızla, söylemeniz şeklindeki ifade, bu sözün kalple değil dille olduğuna bir işarettir. Çünkü onlar, kalpleriyle olayın hakikatini bilmiyorlardı.[29]
16. Bu olayı ilk işittiğinizde inkâr etmeniz ve "Bunu ağzımıza almamız bize yakışmaz. Biz onu hiçkimseye söylemeyiz" demeniz gerekirdi. Bu âyet, bütün mü'minler için bir azarlamadır. "Sübhanallah! Bu büyük bir iftiradır." demeniz gerekirdi. Rasulullah (s.a.v.)'m suçsuz ve tertemiz eşi hakkında böyle bir söz söylenemez. Çünkü bu iftira, açık bir yalan ve büyük suçtur.
Zemahşerî şöyle der: Tabiri, büyük bîr olay karşısında duyulan hayreti ve o olayın imkansız görüldüğünü ifade eder. Aslında bu tabir, hayret verici bir şey görüldüğünde Allah'ı teşbih için kullanılır.[30]
17. "Allah size yararlı öğütler veriyor ki, bir daha asla böyle işler yapmayasanız. Eğer gerçekten mü'minler iseniz... Çünkü iman bu tür iftiralara engeldir. Burada mü'minler öğüt almaya teşvik ve tahrik edilmektedir.[31]
18. Allah size kanunlarını ve güzel ahlâk yollarını gösteren âyetleri açıklıyor ki, onlardan öğüt alıp güzel ahlâk sahibi olasınız. Allah, kullarını sâlih kişiler yapacak şeyleri bilir, idare etmede ve kanun koymada hikmet sahibidir.[32]
19. Rezillik, zina ve diğer aşırı derecede çirkin fiillerin, temiz mü'minler arasında yayılmasını isteyen kimseler var ya, işte onlar için, dünyada ceza uygulamak ve âhirette de cehennem azabı çektirmek suretiyle elem verici bir azab vardır. Hasan-ı Basrî şöyle der: "Yüce Allah, bu tehdit ve lanetle münafıkları kasdetmiştir. Çünkü onlar Rasulullah (s.a.v.)'a eziyet etmek istemişlerdi. Bu da kâfirliktir ve bunu yapan mel'undur."[33]
Yüce Allah, gizli olan şeyleri de, niyetleri de bilir, siz bunları bilmezsiniz. Fahreddin Râzî şöyle der: "Bu cümle, bu konuya güzel yakışmıştır. Çünkü kalp sevgisi gizli bir şeydir. Biz onu ancak, alâmetleri ile bilebiliriz. Yüce Allah'a gelince, hiçbir şey ona gizli kalmaz. Böylece bu hatırlatma, son derece caydırıcı olmuştur. Çünkü kötülüğün yayılmasını isteyen kimse, her ne kadar bu isteğini son derece gizli tutsa da, Allah'ın (c.c.) onu bildiğini ve kendisine ne kadar ceza vereceğini bilir.[34]
20. Allah'ın, kullarına lutfu ve merhameti olmasaydı, mutlaka onları cezalandırır ve yok ederdi, ve insanın tasavvur edemeyeceği şeyler olurdu. Çünkü onun anlatılması ve izahı mümkün değildir. sljİ Edatının cevabı, durumun korkunçluğunu göstermek çin söylenmemiştir.[35]
Edebî Sanatlar
Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları ışağıda özetliyoruz:
1. "Bu, Allah'ın indirdiği, şan ve şerefi yüce bir sûredir " yetinde "sûre" kelimesinin nekra olarak getirilmesi onun yüceliğini ifade der.
2. Daha önce geçmiş olan "indirdik" lafzının "3 sûrede apaçık âyetler indirdik" cümlesinde tekrar edilmesiyle itnâb saıati yapılmıştır. Bu, sûreye verilen önemin büyüklüğünü göstermek içindir. önemine binaen, umumdan sonra hususun zikredilmesi kabilindendir.
3. "İffetli kadınlara atarlar" cümlesinde istiare vardır. İsımda taş veya benzeri sert bir şeyi atmaktır. Daha sonra, müsteâr oIarak, dil ile bir şey atmak için kullanılmıştır. Çünkü, bu da maddî eziyete lenzemektedir. Burada güzel bir istiare vardır.
4. "Eğer Allah'a inanıyorsanız" cümlesi, tahrik ve eşvik ifade eder. Bu, Arapların, "Eğer erkeksen, atıl" ifadesine benzer.
5. kelimeleri, ziyadelik ifade eder. Çünkü vezinleri ziyadelik ifade eden kalıplardandır. Bunların hepsi, bu lif atların ziyadeliğini ifade eder.
6. "Doğru söyleyenler" ile "yalancılar" arasında tıbak ardır.
7. "Allah'ın size lütfü ve acıması olmasaydı" :ümlesinde, olayın korkunçluğunu göstermek için edatının cevabı
söylenmemiştir. Bu da, cevabın takdirinde her türlü şeyin akla gelmesini sağlar. Bu tür bir ifade daha beliğ bir açıklama olup daha korkutucu ve caydırıcıdır.
8. Onu kendiniz için bir şey sanmayın, ile "bilakis o sizin için daha hayırlıdır." ve "Onu basit bir şey sanıyorsunuz." İle O, Allah katında büyük bir şeydir arasında tıbak vardır. ile ve ile kelimeleri tibâk sanatını oluşturmuşlardır.
9. "Onu duyduğunuz zaman, mü'minler hüsnü zanda bulunsalardı" cümlesinde, II. şahıs kipinden III. şahıs kipine dönüş vardır. Takdiri şöyledir: "Onu işittiğinizde, hüsnü zanda bulunsaydiniz." Yüce Allah, daha şiddetli azarlamak ve imanın, mü'minler hakkında hüsnü zanda bulunmayı gerektirdiğini bildirmek için, II. şahıs kipinden III. şahsa dönmüştür.
10. "Ona dört şahit getirselerdi ya!" cümlesinde teşvik vardır. Maksat, kınama ve azarlamadır.
11. "Sübhanallah! Bu, büyük bir iftiradır" cümlesi, bu sözü söyleyenin hayretini ifade eder. Lafzı, aslında, Allah'ın yarattığı şeylerden, hayret verici bir şey görüldüğünde, Allah'ı teşbih etmek için söylenir. Bu da, böyle hayret verici şeylerin Allah'ın kudretinin dışında olmaktan onu tenzih etmek için söylenir. Daha sonra bu kelime yaygmlaşarak, hayret verici her şeyde kullanılır oldu.[36]
Faydalı Bilgiler
Yüce Allah niçin, zina hususunda önce kadım; hırsızlık hususunda ise önce erkeği zikretti? Cevap: Kadının zina etmesi ve bu suçu işlemesi çok çirkin ve âdidir. Dolayısıyle Yüce Allah, önce onu zikretti. Hırsızlığa gelince, erkek onu yapmağa daha cüretlidir ve daha kolay yapabilir. Dolayısıyla onda da önce erkeği zikrederek şöyle buyurdu: "Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesiniz."[37]
Bir Uyarı
"İffetli kadınlara zina isnat edenler var ya," cümlesindeki ifadesinde, iffetli erkek veya kadına iftira atmanın, iftira cezası gerektirdiğine ince bir işaret vardır. Fakat kendisine bu suçun isnat edildiği şahıs, ahlâksızlığı ile bilinen veya lâubalîlik, hayasızlık ve sorumsuzca davranışlarıyla şöhret bulmuş birisi ise, ona bu suçu isnat eden kimseye ceza uygulanmaz. Çünkü ahlâksız, fâsık kimsenin şerefi yoktur. Bu ince sırrı bir düşünün![38]
Bir Nükte
Yüce Allah, daha önce "çok tevbe kabul eden çok merhametli" dediği halde, niçin daha sonra" çok tevbe kabul eden, hikmet sahibi" dedi? Halbuki tevbeye, rahmet uygun düşüyor. Cevap: Yüce Allah, kan koca arasmda Hânı meşru' kılmak suretiyle, kulların kusurunu Örtmek istedi. Eğer liân (lanetleşme) meşru' olmasaydı, kocaya mutlaka "iffete iftira" cezası uygulanması gerekirdi. Halbuki zahire bakılırsa koca doğru söylemektedir. Eğer kocanın lanetleşmesi ile yetinilseydi, karıya zina cezası gerekirdi. Bu hükmün meşru' kılınması hem hikmete uygundur, hem de bununla her ikisi hakkında hüsnü zanda bulunulmuş olur. Bu şahitliklerle Yüce Allah, her ikisinden de cezayı kaldırdı. Sübhânallâh! Allah'ın rahmeti ne kadar geniş, hikmeti ne yüce![39]
21. Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu filsin ki o, edebsizliğî ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.
22. İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
23. 24. Namuslu, kötülüklerden habersiz mü'min kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve âhirette lanetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır.
25. O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklar.
26. Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu temizler iftiracıların söylediklerinden çok uzaktırlar. Onlar için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.
27. Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere izin isteyip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde düşünüp anlarsınız.
28. Orada kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, "Geri dönün!" denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha güzel bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.
29. İçinde faydalanacağınız şeylerin bulunduğu, oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir mahzur yoktur. Allah, sizin açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.
30. Mü'min erkeklere, gözlerini harama kapamalarını, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.
31. Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini kapasınlar; namus ve iffetlerini korusunlar. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, ellerinin altında bululan köleleri, erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.
32. Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir. Allah, lütfü geniş olan ve her şeyi bilendir.
33. Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfü ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan mükâtebe yapmak isteyenlere, eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
34. Andolsun ki biz size, gerekeni açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.
Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti
Yüce Allah önceki âyetlerde ifk olayını anlattıktan sonra ardından, insanı pusuda bekleyen ve onu her türlü kötülük, şer ve bozgunculuğa çağıran şeytanın yoluna girmekten sakındırdı. Daha sonra da izin isteme ve ziyaret kaidelerini anlattı. Çünkü ifk (iftira) olayını meydana getirenler, bu iftiralarına tesadüfi bir halvetten (yabancı bir erkek ile bir kadının yalnız olarak birarada bulunmaları yol buldular. İşte bu halvet, Âişe'nin (r.a.) töhmet altında bırakılmasına yol açtı. Bu sebepledir ki Yüce" Allah, herhangi bir insanın, başkasının evine izinsiz ve selâmsız girmemesini emretti. Bunun ardından da nâmahreme bakmamayı emreden âyetleri gönderdi,[40]
Kelimelerin İzahı
Yemin etmesin. Ö yemin demektir. kadınlarına yaklaşmamaya yemin ederler.[41] âyetinde de bu mânâdadır.
Muhsanât, iffetli, şerefli, temiz kadınlar. İffetli kadın mânâsına gelen kelimesininin çoğuludur.
Müberraûn; uzak olanlar, suçsuzlar. İnsanın, kendisine isnat edilen töhmetten uzak olması.
İzin istersiniz. Bu kelimenin lügat mânâsı, bir şey ile yalnızlığı gidermeyi istemektir. Şâir şöyle der:
Kurt uludu ve o uluyunca ben onu dinleyerek yalnızlığımı giderdim. Bir insan da seslenince, neredeyse uçayazdım.
Kaparlar. Bir kimse gözünü aşağı eğdiğinde, denir. Bu kelime aslında, göz kapaklarını üst üste getirip kapatmak demektir. Cerir şöyle der:
Gözünü kapa. Sen Nümeyr kabilesindensin. Ne Ka'b'a ne de Kilâb'a yetişebilirsin.
Humur, kadının, başını Örttüğü şey mânâsına gelen kelimesinin çoğuludur. "Kapları kapattılar" mânâsına denir.
Cüyûb, göğüs mânâsına gelen kelimesinin çoğuludur, İrbe, kadına duyulan ihtiyaç.[42]
Nüzul Sebebi
a) Ebubekir Sıddîk, (r.a.) fakirliği ve akrabalığı dolayısıyle Mıstah b. Üsâse'ye yardım ederdi. İfk olayı meydana gelip Mıstah da bu olay hakkında ileri geri konuşunca, Ebubekir (r.a.) ona yardım etmemeye ve asla hiçbir şekilde ona yarar sağlamamaya yemin etti. Bunun üzerine Yüce Allah, İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler., yemin etmesinler." âyetini indirdi. Bunu duyan Ebubekir (r.a.): "Vallahi ben, Allah'ın beni bağışlamasını isterim," dedi ve daha önce Mıstah'a yapmakta olduğu yardımı tekrar devam ettirdi. "Vallahi, bu yardımı bir daha ondan asla kesmeyeceğim." diye yemin etti.[43]
b) Ali (r.a.)'nm şöyle dediği rivayet olunur: Rasulullah (s.a.v.) zamanında bir adam, Medine yollarından bir yolda yürüdü. Bir kadınla göz göze gelip birbirlerine baktılar. Şeytan onlara, her biri diğerine, onu beğendiği için baktı, şeklinde vesvese verdi. Adam, kadına baka baka bir duvara doğru yürürken aniden duvara çarpü ve burnu yarıldı. Bunun üzerine dedi ki: "Vallahi, Rasulullah (s.a.v.)'a gidip durumu anlatıncaya kadar bu kanı yıkamayacağım." Rasûlullah'a (s.a.v.) gidip olayı anlattı. Rasulullah (s.a.v.): "Bu, senin günahının cezasıdır." buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah: "Mü'minlere söyle, gözlerini kapasınlar" âyetini indirdi.[44]
Âyetlerin Tefsiri
21. Ey Allah'a ve Rasûlüne iman edenler! Şeytanın peşinden gitmeyiniz. Kötülüğü yaymak, iftiraya kulak vermek ve onu konuşmak suretiyle onun yollarına girmeyin. Kim şeytanın yoluna girip peşinden giderse Bilsin ki, şeytan insanı yoldan çıkarır ve aldatır. Çünkü o, son derece çirkin olan edebsizliği ve şeriatın hoş görmediği, akl-ı selimin nefret ettiği kötülüğü emreder. Ey mü'minler! Eğer Allah, günahları yok eden tevbeye muvaffak kılmak ve hatalara keffaret olan cezaları meşru kılmak suretiyle size lutfetmemiş olsaydı hiçbiriniz günahlardan ebediyyen temizlenemezdi. Fakat Allah lütuf ve rahmetiyle, dilediği kimseyi, kesin olarak tevbe etmeye muvaffak kılmak ve tevbesini kabul etmek suretiyle günahtan arındırır. Kurtubî şöyle der: "Bundan maksat şudur: Allah'ın sizi arındırması, temizlemesi ve doğru yola ulaştırması sizin amellerinizle değil, ancak onun lütfuyla olur.[45] Allah, söylediklerinizi işitir, niyetlerinizi ve kalplerinizden geçirdiklerinizi bilir.[46]
22. Dinde fazilet sahibi ve zengin olanlarınız yemin etmesin. Yani, fakir akrabalarına ve muhacirlere, daha önce yapmakta oldukları yardımı, işledikleri bir günahtan dolayı kesmeye yemin etmesinler. İşlemiş oldukları suçu bağışlasınlar, yapmış oldukları kötülüğü affetsinler. Daha önce yaptıkları lütuf ve ihsanı devam ettirsinler. Ey mü'minler! Sîze kötülük edeni affetmeniz, bağışlamanız ve ona iyilik etmenize karşılık Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Rivayete göre, Ebubekir (r.a.) bu âyeti dinleyince: "Evet, ben, Allah'ın beni bağışlamasını isterim." dedi ve yaptığı yeminin keffaretini vererek, tekrar Mıstah'a yardım etmeye başladı. Şöyle dedi: "Vallahi, bu yardımı bir daha ondan asla kesmeyeceğim." Tefsirciler şöyle der: "Bu âyet, Ebubekir'in (r a.) faziletini gösterir. Çünkü Yüce Allah, onu, "fazilet sahipleri yemin etmesin" sözüyle övmüştür. Ebubekir Sıddık'm faziletine delil olarak bu yeter. Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin." Allah, ceza landırabilecek sonsuz kudrete sahip olmasın rağmen, çok esirgeyen ve çok bağışlayandır.
Bundan sonra Yüce Allah temiz ve iffetli kadınlara iftira atanları tehdit ederek şöyle buyurur:[47]
23. İffettli, gönüllerinde hastalık bulunmayan kalpleri her türlü kötülük ve ahlaksızlıktan arınmış, aynı zamanda imanlı kadınlara, "zina etti" diye iftira edenler yok mu, işte onlar, dünyada ve âhirette Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılarak kovulmuşlardır. îbn Abbas şöyle der: "Bu lanet, Peygamber (s.a.v.)'in eşlerine iftira atan kimseler hakkındadır. Çünkü böyle bir kimsenin tevbesi kabul olunmaz. Herhangi bir mü'min kadına iftira eden kimseye, Yüce Allah tevbe hakkı tanımıştır."[48] Ebu Hamza şöyle der: "Bu âyet, Mekke müşrikleri hakkında indi: Mü'min bir kadın, Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den çıktığında, müşrikler ona iftira atarak: "Zina etmek için gitti" derlerdi."[49] İşlemiş oldukları suç ve günah sebebiyle, bu lanetle birlikte onlar için, anlatılamayacak kadar korkunç bir azavardır.[50]
24. Bu şiddetli azap o korkunç kıyamet gününde olacaktır, O zaman İnsanın uzuvları kendi aleyhinde şahitlik edecek; diller, eller ve ayakları, kişinin işlediği kötü amelleri söyleyeceklerdir.[51]
25. Kıyamet gününde, en iyi hüküm veren Yüce Allah tarafından, hesapları görülecek ve âdil bir şekilde cezaları verilecektir. işte o zaman, Yüce Allah'ın hiç kimseye zulmetmeyen adaletli bir zât olduğunu, koyduğu kanun ve hükümlerde adaletinin açık olduğunu bileceklerdir. Bundan sonra Yüce Allah, kesin ve açık delille, Aişe'nin (r.a.) suçsuz ve günahsız olduğunu anlattı. O suçsuzdu, çünkü tertemiz olan Rasulullah (s.a.v.)'ın eşiydi. Yüce Allah'ın sünneti, cinsi cinse, yani aynı yaratılışta olanları birbirinin yanma göndermek şeklinde cereyan etmiştir. Eğer Âişe (r.a.), temiz ve faziletli olmasaydı, mahlukatın en üstünü olan Rasulullah (s.a.v.)'m eşi olmazdı. İşte bunun içindir ki, Yüce Allah şöyle buyurdu:[52]
26. Kötu kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara, aynı şekilde temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.[53] Bu âyet, Âişe'nin (r.a.) suçsuzluğuna bir delil gibidir. Çünkü o, Allah katında en değerli varlık olan en Şerefli Peygamberin (s.a.v.) eşidir. Eğer o, iffetli şerefli ve temiz olmasaydı, Allah onu en şerefli kulunun eşi yapmazdı. İşte o fazilet sahibi insanlar, haklarında yalan ve iftira atanların söylediklerinden uzaktırlar, Karşılaştıkları eziyetlerden dolayı onların günahları bağışlanmış ve naîm cennetlerinde bol azıklara nail olmuşlardır. İbn Kesir şöyle der: "Bu âyette Âişe'nin, (r.a.) cennette de Rasulullah (s.a.v.)'ın eşi olacağına dair vaad vardır."[54]
27. Ey iman edenler! kendi evlerinizden başka evlere izin almadan girmeyin. Yüce Allah iffetli kadınlara iftira atmaktan sakındırdıktan ve bu husustaki cezanın şiddetli olduğunu bildirdikten sonra evlere girme hususundaki dînî kuralları gösterdi ve girmeden önce izin istemeyi, girdikten sonra ise selâm vermeyi emretti. Çünkü, iffetli kadınların ahlâksızlıkla itham edilmelerinin sebebi, erkeklerin kadınlarla karışık yaşamaları ve yalnız oldukları zamanlarda onların yanma girmeleridir. İzin istemeden ve ev sahibine selâm vermeden başkalarının evine girmeyin. Bu izin alma ve selâm verme, ansızın girmekten sizin için daha iyidir. Öğüt alıp o doğru yolu gösteren ahlâk kurallarının gereğini yapmanız için böyle emrettik. Kurtubî şöyle der: Yani, izin isteme ve selâm verme, sizin için, izinsiz içeri dalmaktan ve ansızın insanların yanma girmekten, ya da Câhiliyye usûlü selâm vermekten daha iyidir. Câhiliyye döneminde bir adam, kendi evinden başka bir eve girdiğinde, "sabahınız hayır olsun (günaydın), akşamınız hayır olsun" der ve içeri girerdi. Çoğu kere, kişiyi, karısıyle birlikte yatakta bulurdu. Rivayete göre bir adam, Rasulullah (s.a.v.)'a: "Annemin yanına girmek için de izin isteyeyim mi?" diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): "Evet" buyurdu. Adam: "Onun benden başka yardımcısı yok. Her girdiğimde izin isteyeyim mi? dedi. Rasulullah (s.a.v.): "Anneni, çıplak görmek ister misin? diye sorunca, adam, "hayır" diye cevap verdi. Bunun üzerine, Rasulullah (s.a.v.): "O halde, annenin yanına girerken izin iste " buyurdu.[55]
28. Evlerde, girmenize izin verecek herhangi bir kimse bulamazsanız, bekleyin, girme izni verilinceye kadar girmeyin. Çünkü evlerin mahremiyeti vardır. Sahiplerinin izni olmadan oralara girmek helal olmaz. Eğer girmenize izin verilmez ve dönmeniz istenirse, ısrar etmeyin, geri dönün. Geri dönmek sizin için daha iyi ve daha temizdir. Geri dönmek, kapıda bekleyip ısrar etmekten sizin için daha iyidir. Yüce Allah izli şeyleri ve niyetleri bilir. Yaptığınız bütün amelleri de bilir. Size onların karşılığını verir. Kurtubî şöyle der: "Bu âyette, evlerde aile mahremiyetlerini merak edip araştıranlar için bir tehdit vardır. "Yüce Allah, içinde insanların yaşadığı evlerin hükmünü bildirdikten sonra, içinde insan yaşamayan evlerin hükümünü anlattı ve şöyle buyurdu: [56]
29. Tekkeler, oteller ve hanlar gibi, herhangi bir kimsenin özel meskeni olmayan yerlere izinsiz girmenizde herhangi bir vebal ve günah yoktur. Mücâhid şöyle der: "Bunlar, yolcuların yolları üzerinde bulunan hanlardır. O hanlarda kimse sürekli kalmaz. Bilakis oralar, her yolcunun barınması için yapılıp vakfedilmiş yerlerdir."[57] Oralarda sizin için yararlar vardır. Veya orada sıcaktan gölgelenmek eşya ve yükleri korumak gibi ihtiyaçlarınızı giderirsiniz. Allah, açığa vurduğunuzu da, kalplerinizde gizlediğinizi de bilir ve size onun karşılığını verir. Ebussuûd şöyle der: "Bu âyet, herhangi bir yere, fesat çıkarmak veya aile mahremiyetlerini öğrenmek maksadıyla giren bir kimse için bir tehdittir."[58]
Bundan sonra Yüce Allah, gözü kapama ve namusu koruma gibi, yüce ahlâk kurallarını öğretmek üzere şöyle buyurdu:[59]
30. Ey Peygamber! Sana ayan mü'minlere, mahremleri olmayan yabancı kadınlara bakmaktan gözlerini kapamalarını söyle. Çünkü bakış, kalbe şehvet tohumlan serper. Nice bir anlık şehvet vardır ki, uzun üzüntüler vermiştir. Şâir şöyle demiştir: Nice bakış vardır ki, o, yay ve kirişi olmayan bir oktur. Sahibinin kalbinde ok yarası gibi yara açar. Âyetin devamında da buyurdu ki Avret yerlerini zinadan ve açmaktan korusunlar. Bu, gözü kapama ve avret yerini koruma, kalpleri daha temizleyici, dini daha koruyucu ve ahlâksızlığa düşmekten daha muhafaza edicidir. Yüce Allah, onları gözetici ve amellerini görücüdür. Onların hallerinden hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Dolayısıyle onların, gizli ve açıkta Allah'tan korkmaları gerekir. Fahreddin Râzî şöyle der: "Eğer, denilirse ki: Niçin gözleri kapamak avret mahallerini korumaktan önce zikredildi? Buna şöyle cevap veririz: Çünkü bakmak, zinanın habercisidir, ahlâksızlığın öncüsüdür. Bakmada çok şiddetli bela vardır. Hemen hemen ondan korunulamaz.[60]
31. Mü'min kadınlara da söyle: Bakmaları helal olmayan şeylere bakmaktan gözlerini korusunlar. Avret yerlerini zinadan ve açmaktan muhafaza etsinler. Tefsirciler şöyle der: Yüce Allah, mü'min kadınlara, gözlerini kapama ve avret yerlerini korumalarını pekiştirmeli bir şekilde emretti. Ayrıca, yükümlü kılma hususunda, erkeklerden fazla olarak, mahremleri ve akrabaları dışında kimseye zînetlerini göstermemelerini de emretti, Kadınlar, kasıt ve kötü niyet olmadan açılan yerleri dışında, zînetlerini yabancılara göstermesinler. İbn Kesir şöyle der: "Zînetten hiçbir şeyi yabancılara göstermesinler." Ancak gizlenmesi mümkün olmayanlar bu hükmün dışındadır. Nitekim İbn Mesud şöyle der: "İki zînet vardır. Birincisini, koca dışında kimse göremez. Bunlar; yüzük ve bileziktir. İkincisi, nâmahrem olanların görebileceği şeydir. Bu da dış elbisedir."[61] Bir görüşe göre, kasıtsız görünenlerden maksat, yüz ve ellerdir. Bunlar avret değildir. Beyzâvî şöyle der: "En açık olan, yüz ve ellerin, bakma hususunda değil, namazda avret olmayışıdır. Zira hür kadının bütün bedeni avrettir. Kocası ve mahreminin dışında hiç kimse için, kadının bedeninden herhangi bir yere bakmak helal değildir. Ancak, tedâvî olmak ve şahitlik yapmak gibi zarurî durumlar bu hükmün dışındadır.[62] Baş örtülerini göğüsleri üzerine sarkıtsınlar ki, boyun ve göğüslerinden bir şey görünmesin. Kelimesi, örtünme ve korunmada titiz davranmayı ifade eder. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, ilk muhacir kadınlara rahmet eylesin. Yüce Allah, "baş örtülerini göğüsleri üzerine sarkıtsınlar" mealindeki âyeti indirince, mırtlarım[63] yırtarak başlarını örttüler."[64] Tefsirciler şöyle der: Câhiliyye döneminde kadın, bugün modern Câhiliyye döneminde olduğu gibi, erkeklerin yanından göğsü, gerdanı ve kollan açık olarak geçerdi. Çok zaman da erkekleri baştan çıkarmak için, bedenin güzel yerlerini ve saç örgülerini gösterirdi. Baş örtülerini arkalarına salıverirler, göğüsleri açık ve çıplak kalırdı. Dolayısıyle mü'min kadınlara, baş örtülerini önlerinden sarkıtmaları emredildi ki göğüslerini de kapasınlar ve kötülerin kötülüğünü kendilerinden uzaklaştırsmlar. Allah'ın, açılmasını haram kıldığı gizli zinetlerini kocalarından başka kimseye göstermesinler. Babalarına veya kocalarının babalarına gösterebilirler. Bunlar mahremlerdendir. Çünkü baba, kızının namusunu korur. Kocanın babası da, oğlunu üzecek şeylerden onu korur. Yüce Allah, bundan sonra diğer mahrem olanları sayarak şöyle buyurdu: Oğulları, kocalannın oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğullan ve kız kardeşlerinin oğulları yanında zinetlerini açabilirler. Yüce Allah burada oğullan, kocalarının oğullarını, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğullarını ve kız kardeşlerinin oğullarını saydı. Bunların hepsi, kendileriyle evlenilmesi haram olan kimselerdir. Zira Allah insan fıtratına, yakınlarla cinsî ilişki ve onlarla evlenmekten nefret etme duygusunu yerleştirmiştir. Veya zînetlerini müslüman kadınlara gösterebilirler. Bu kayıtla, kâfir kadınlar bu hükmün dışında kalmıştır. Mücâhid şöyle der: "Bundan maksat, müslüman kadınlardır. Çünkü müşrik kadınlar, onların kadınları değildir. Müslüman kadının, kâfir kadın yanında açılması helâl değildir. İbn Abbâs şöyle der: Bunlar, müslüman kadınlardır. Müslüman kadın, bir yahudi veya hiristiyanım yanında o yahudi veya hıristiyan kadın da olsa zînetini asla açamaz.[65] Müşrik cariyelerine de gösterebilirler, ibn Cerir şöyle der: "Müşriklerin esir olarak alman kadınlarından olan cariyelere, ne kadar müşrik olsalar da, göstermeleri caizdir. Çünkü onların cariyeleridir." Ahmak, aptal ve cinsiyet meselelerinde bir şey anlamayanlar gibi, kadınlara meyil, şehvet ve ihtiyacı olmayan erkek hizmetçilere de zinetlerini gösterebilirler. Mücâhid şöyleder: "Maksat, yemek isteyip kadın istemeyen, karnı doyurmaktan başka bir şeyi düşünmeyen ahmak kimsedir. Şehvet çağına ermemiş ve küçüklüğü sebebiyle cinsî meseleleri anlamayan küçük çocukların yanında da, kadının zînetini göstermesinde bir sakınca yoktur. Erkekler, halhalin sesini işitip de, kalbinde hastalık bulunanların bir şey ummamaları için ayaklarını yere vurmasınlar. İbn Abbas şöyle der: "Kadın, insanların içine gider ve halhalinin sesinin duyulması için ayaklarını yere vurarak yürürdü. Yüce Allah bunu yasakladı. Çünkü bu, şeytanın anıelindendir. Ey mü'minler! İtaate sarılmak ve şehevî arzulardan sakınmak suretiyle Rabbinize dönün ki, rızasını kazanasmız, dünya ve âhiret mutluluğunu elde edesiniz.[66]
32. Ey mü'minler! Hür olan erkek ve kadınlardan eşi almayanları evlendirin. Taberî şöyle der: Eşi olmayan erkek veya adın mânâsına gelen siz kelimesinin çoğuludur. Eşi olmayan herkese, kadına da iç denir."[67] Takva sahibi ve iyi Dİan köle ve cariyelerinizi de evlendirin. Beyzâvî şöyle der: "Kölenin dini korumak ve durumlarına özen göstermek çok önemli olduğu için, burada ezellikle salih yani iyi köle ve cariyeler zikredildi."[68] Aynı zamanda burada, insan hayatında takvanın ve iyi kul olmanın önemine de işaret vardır, Eğer evlendireceğiniz bu kişiler, fakir ve yoksul seler, fakirlikleri, sizin onları evlendirmenize engel olmasın. Çünkü Allah'ın lutfunda, onları zengin kılacak nimetler vardır. Allah'ın lutfu geniştir ve çok cömerttir. Dilediğine bolca rizık verir. O, kul-arının ihtiyaçlarını da pek iyi bilendir. Kurtubî şöyle der: "Bu, Allah'ın kendisinin rızasını kazanmak ve onun günah saydığı şeylerden korunmak maksadıyle evlenenlere zenginlik vereceğine dair bir vaadidir. İbn Mesud: 'Nikahlanarak zenginliği arayanız" dedi ve bu âyeti okudu.[69] Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Üç kişi vardır ki, onlara yardım etmek Allah üzerine bir haktır. İffetini koruma isteğiyle evlenen, borcunu ödeme niyetiyle, hürriyeti çin efendisiyle anlaşma yapan köle ve Allan yolunda savaşan gazi."[70]
33. Maddî sebeplerden dolayı evlenme mkâm bulamayanlar, Allah onları lütfuyla zenginleştirinceye ve evlenmelerini kolaylaştırmcaya kadar iffetlerini korumaya ve şehvetlerine hakim olmaya çalışsınlar. Çünkü kul, Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık ve çıkış yolu nasip eder. Efendileriyle anlaşma yaparak kölelikten kurtulup hürriyetine avuşmak isteyen kölelere gelince onlarda itimat ve olgunluk görürseniz, hür olmaları için, bir miktar mal karşılığı onlarla yazılı anlaşma yapınız. Hürriyetlerini elde etmeleri için onlara bir yardım olmak üzere, Allah'ın size verdiği rızıktan onlara verin. Eğer zina yapmaktan korunmak sterlerse, cariyelerinizi zinaya zorlamayın. Buradaki, korunmak isterlerse sözü bir kayıt veya şart değildir. Yani korunmak istemezlerse onarı serbest bırakın mânâsına gelmez. Bu ancak, zinaya zorlamanın çirkinlik ve adiliğini gösterir. Çünkü, asıl olan, efendinin, cariyelerin iffetini korumasıdır, âriye iffetini korumak ve zinaya yaklaşmamak istediği halde, efendisinin ona zina etmesini emretmesi ise, onun son derece alçaklık ve adiliğidir. Tefsirciler şöyle der: "Bu âyet, münafık Abdullah b. Sclûl hakkında inmiştir. Onun Müseyke ve Ümeyme adlarında iki târiyesi vardı. Para kazanmak maksadıyle onlara zina etmelerini emrediyor ve yapmadıkları takdirde onları dövüyordu. Cariyeler durumu Rasululluha (s.a.v.)'a şikayet ettiler, bunun üzerine bu âyet indi. Dünyanın geçici malına kavuşmak, zina ve rezillik yoluyla mal elde etmek için cariyelerinizi bu kötülüğe zorlamayın. Cariyeleri zinaya zorlayan bilsin ki, Allah onları çok bağışlayan ve esirgeyendir. Zina yaptıkları için onları cezalandırmaz. Çünkü onlar zinaya zorlanmışlardır. Onları zorlayanlardan, Allah, çok kötü bir şekilde intikam alacaktır.[71]
34. Ey mü'minler! Andolsun ki size, açık âyetleri ve hükümleri indirdik. Öğüt ve ibret almanız için de, size geçmiş ümmetlerden misaller getirdik. Takva sahipleri için de öğüt ve nasihat indirdik.[72]
Edebî Sanatlar
Bu mübarek âyetler, birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıda özetliyoruz:
1. "Şeytanın izlerini takip etmeyin" cümlesinde latif istiare vardır. Burada, şeytananm yoluna girmek ve onun konvoyu ile gitmek, istiare yoluyla, adım adım başkasının peşinden giden kimseye benzetilmiştir.
2. "Vermemeye..." burada hazif yoluyla îcâz vardır. Takdiri: şeklindedir. Mânâdan anlaşıldığı için edatı hazfedilmiştir. Bu, Arap dilinde çoktur.
3. "Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?" âyetinde muhatap Ebu Bekir'dir (r.a.). İbarenin çoğul gelmesi, tazim içindir.
4. "yaparlar" ile "bilirler" arasında cinâs-ı nakıs vardır.
5. "Pisler, pisler içindir" ile "Temizler, temizler içindir" arasında güzel bir mukabele vardır.
6. "Açığa vuruyorsunuz" ile "gizliyorsunuz" arasında
tıbâk vardır.
7. "Gözlerini kapasınlar " cümlesinde, hazif yoluyla icaz vardır. Maksat, gözleri herşeye değil, sadece Allah'ın haram kıldığı şeylere kapatmak, yani bakmamaktır. Muhataplar bunu anlayacakları için bununla yerinilerek hazif yapılmıştır.
8. "Zînetlerini açmasınlar " cümlesinde mecâz-ı mürsel vardır. Maksat, zînet yerleridir. Zikr-i hâil, irâde-i mahal! kabilindendir. Zemahşerî şöyle der: Burada, zînet mahallerinin soylenmeyip de zînetin söylenmesi, örtünme ve korunmayı vurgulu bir şeklide emretmek içindir.[73]
Faydalı Bilgiler
Bazı araştırmacılar şöyle der: "Yusuf (a.s.)'a zînâ suçu isnat edilince, Yüce Allah, onun suçsuzluğunu, beşikteki bir çocuğun diliyle anlattı. Meryem'e (r.a.) zina ettiğine dair iftira edildiğinde, Yüce Allah onun suçsuzluğunu da oğlu İsa (a.s.)'nın diliyle anlattı. Âişe'ye (r.a.), zina etti diye iftira atılınca ise, Yüce Allah, onun suçsuz olduğunu Kur'an-ı Kerim'inde anlattı. Yüce Allah, onun suçsuzluğunu bir çocuk veya peygamberin diliyle anlatmaya razı olmadı da, onun bu iftiradan uzak olduğunu, bizzat kendisi Kur'an-ı Kerim'de anlattı."[74]
Bir Uyarı
Gözlerim kapasınlar ve namuslarım korusunlar" ifadesinde, "gözlerini kapama" emrinin "namusu koruma"dan önce söylenmesinin sırrı şudur: Bakmak, zinanın postacısı ve kötülüğün öncüsüdür. Tehlikeye düşmenin başlangıcıdır. Nitekim şair şöyle demiştir: Bir gün sen, gözlerini kalbinin casusu olarak gönderdiğinde, gördüğün manzaralar seni yorar. Öyle şeyler görürsün ki, sen onun ne tümüne, ne de bir kısmına sabredebilirsin.[75]
Bir Nükte
Rivayete göre bir keşiş, mü'minlerin annesi Aişe'yi (r.a.) tenkit ederek müslümanlan küçük düşürmek istedi. Dedi ki: "İnsanlar ona zina suçu isnat ettiler. Onun suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğunu bilmiyoruz." Orada bulunanlardan birisi, Meryem ile Aişe'yi kastederek cevap verdi: "Dinle, ey adam! zina suçuyla itham edilen iki kadın var. Allah, Kur'an-ı Kerim'de her ikisinin de suçsuz olduğunu bildirmiştir. Birisi, kocası olmadığı halde çocuk doğurmuştur. Diğeri, kocası olduğu halde çocuğu olmamıştır. Şimdi bunların hangisi itham edilmeye daha layıktır?" Bunun üzerine keşiş susup kaldı.[76]
35. Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba bir kandil içindedir; o kandil de sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden tutuşturulur. Yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara işte böyle misal getirir. Allah her şeyi bilir.
36. Bu kandil birtakım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu teşbih eder...
37. O'nu Birtakım insanlar teşbih ederler ki, ne ticâret, ne de aliş-veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
38. Çünkü Allah, kendilerini, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracak ve lütfundan onlara fazlasıyla verecektir. Allah, dilediğini hesapsız rîzıklandırır.
39. İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da Allah'ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.
40. Yahut derin ve engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; öyle bir deniz ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nûr vermemişse, artık o kimsenin ışık ve aydınlıktan nasibi yoktur.
41. Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kanat çirçıp uçan kuşların Allah'ı teşbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi teşbihini ve duasını bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyle bilir.
42. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; dönüş de ancak O'nadır.
43. Görmez misin ki Allah bulutlan sürüyor; sonra onları bir araya getirip üstüste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten, oradaki dağlar (büyüklüğünde bulutlar) dan dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; bu bulutlardan çıkan şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır!
44. Allah, gece ile gündüzü birinden diğerine çeviriyor. Şüphesiz bunda, gözleri olanlar için mutlak bir ibret vardır.
45. Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; çünkü Allah her şeye kadirdir.
46. Andolsun biz açık seçik bildiren âyetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
47. "Allah'a ve Peygamber'e inandık ve itaat ettik " diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.
48. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüzçevirip dönerler.
49. Ama, eğer hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip gelirler.
50. Kalblerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe ve tereddüd içinde midirler? Yoksa Allah ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zâlimler onlardır.
51. Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulüne da'vet edildiklerinde, "İşittik ve itaat ettik " demek, sadece mü'minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurutuluşa erenlerdir.
52. Her kim Allah'a ve Resulüne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.
Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti
Yüce Allah, önceki âyetlerde, kendisinin apaçık âyetler indirdiğini anlatıp birliğini gösteren açık delilleri getirdi ve toplumun mutluluğunun sebebi olan hükümleri sadece kendisinin koyduğunu anlattı. Ardından bu âyetlerde iki misâl getirdi. Bunlardan biri, birliğine ve imana ait delillerin son derece açık olduğunu, ikincisi kâfirlerin dinlerinin ise son derece karanlık ve kapalı olduğunu göstermekle ilgilidir. Bu iki misal karşılaştırıldığında, gözü olan için aydınlık ortaya çıkar.[77]
Kelimelerin İzahı
Mişkât duvarda açılan, deliksiz bir oyuk. Bunun asıl mânâsı, içine bir şey konan kap'tır.
Dürrî; parlak, ışık saçan. Saflığı ve parlaklığı hususunda inciye benzeyen parlak şey.
Serap; Gündüz ortasında, sıcağın şiddetlendiği anda, su olmadiği halde göze su gibi görünen şey. Su gibi akar göründüğü için buna serap ismi verilmiştir. Şâir şöyle der:
Biz savaşa son verince, bize verdiğiniz sözler, çölde parlayan serap parıltısına benzer.[78]
Kîa, düz yerler. Ferrâ şöyle der: "Bu kelime, "düz yer" mânâsına gelen plî kelimesinin çoğuludur. Kelimesinin çoğulu geldiği gibi, bu kelimenin çoğulu da gelir. Zemahşerî ise, "Bu kelime, düz yer manasınadır, çoğul değildir" der."[79] Ebu Ubeyde de böyle demiştir.
Lüccî, derinliğinden dolayı dibine ulaşılamayan şey. Büyük suya, denir. Çoğulu gelir. Denizin dalgalan birbirine çarptığında, denir.
Sevkediyor. Bir şeyi kolaylık ve rahatlıkla sevketmek demektir.
Rükâm, üst üste toplu olarak.
Vedk, yağmur. Leys şöyle der: "Vedk, ister şiddetli, ister hafif olsun, her türlü yağmur manasınadır.
Sena, ışık ve parlaklık. Şemmâh şöyle der:
Işığını yükselttiğinde, neredeyse onun ışığını, iyi görenden başkası göremeyecek.
Müz'mîn, boyun eğdikleri halde. Bir kimse bir emre boyun eğdiğinde, denir. Zulmeder.[80]
Âyetlerin Tefsiri
35. Yüce Allah, gökleri ve yeri nurlandırandır. Gökleri parlak yıldızlarla; yeri de şeriatler, hükümler ve değerli peygamberler göndererek aydınlattı. Tâberî şöyle der: "Allah, göklerde ve yerde bulunanları doğru yola iletendir. Onlar, Allah'ın nuru ile hakkı bulurlar. Sapıklık şaşkınlığından da, onun hidâyetine sarılarak kurtulurlar."[81] Kurtubî şöyle der: "Araplar, nûr diye, gözle idrak edilen aydınlığa derler. Mecaz o-larak bir çok mânâda kullanılmıştır."[82] İyi ve güzel söz için, "nurlu söz" denir. Şair şöyle der: O, öyle bir soydur ki, sanki üzerinde, kuşluk güneşinden bir nur; sabah aydınlığından da bir direk vardır. Cerir şöyle der: "Sen bizim için bir nur, bir yağmur ve bir koruyucusun..." Halk şöyle der: "Falan kimse bu yörenin nuru bu asrın güneşi ve ayıdır". Medih yoluyla, "Allah bir nurdur" denilmesi caizdir. Çünkü bütün eşyanın başlangıcı O'dur. Her şey O'ndan meydana gelir ve bütün herşeyin hareketi O'nun kudretiyle dosdoğru olur."[83] îbn Atâullâh şöyle der: "Bütün kâinat bir karanlıktır. Onu, hakkın orada meydana gelişi aydınlatır. Çünkü Allah'ın varlığı olmasaydı, âlemde hiçbir şey vücuda gelmezdi."[84] Hadiste şöyle buynılmuştur: "Allahım! Sana hamd olsun. Sen göklerin, yerin ve onlarda bulunanların nurusun."[85] İbn Mes'ûd şöyle der: "Rabbinizin katında ne gece, ne de gündüz vardır. Göklerin ve yerin nuru, onun zatının nurudur. İbnu'l-Kayyim der ki: "Yüce Allah, kendine "nur" ismini verdi. Kitabım ve Rasulûnü nur kıldı. Yarattıkları ile kendi arasına bu nur ile perde çekti. Bu âyet, "Allah, göklerin ve yerin aydınlatıcısı ve buralarda bulunanları doğru yola İletendir" diye tefsir edilmiştir. İbn Mes'ûd'un görüşü, bu âyetin mânâsına "Allah, göklerde ve yerlerde bulunanları doğru yola iletendir" şeklinde tefsir edenlerin görüşünden daha yakındır. "Allah, göklerin ve yerin aydınlatıcısıdır." görüşü ile İbn Mes'ûd'un görüşü arasında bir zıtlık yoktur."[86] Yüce Allah'ın nurunun, mü'min kulunun kalbinde durumu duvarda, içinde kandil bulunan deliksiz bir oyuk gibidir. Bu oyuk, ışığın dağılmaması için deliksiz yapılmış olup buraya, bol ve kuvvetli ışığı olan bir kandil konmuştur. İbn Cüzeyy şöyle der: "Yani, aydınlığı hususunda Allah'ın nurunun durumu, içine kandil konmuş deliksiz bir oyuğun durumu gibidir. Bu kandil, insan hayalinin tasavvur edebileceği en parlak ve en ışıklı bir kandildir. Allah'ın nuru daha büyük olduğu halde, bu nurun, içinde kandil bulunan, duvardaki oyuğa benzetilmesinin sebebi şudur: Çünkü bu, insanın idrak edebileceği bir nurdur. Allah onu insanlara misal getirmiştir.[87] Kandil, saf camdan bir mahfaza, berraklık içindedir. Bu cam mahfaza, berraklık ve güzellik hususunda inci gibi parlak yıldıza benzer. O kandil, mübarek bir ağacın yağıyla yanarak ışık verir. O yağ, Allah'ın, özel olarak kendisinde bir çok faydalar yarattığı zeytin ağacından çıkar. O ağaç, ne doğu tarafında, ne de batı tarafmdadır. O sadece, açık bir çöldedir. Meyvesinin daha olgun, yağının daha duru olması için gün boyu güneş alır. İbn Abbas söyle der: "O, çölde bulunan bir ağaçtır. Onu ne bir ağaç, ne bir dağ, ne de bir mağara gölgeler. Onu hiçbir şey örtmez. Bu durum, onun yağını daha güzelleştirir."[88] zeytin ağacının yağı, duruluğu ve parlaklığının güzelliği dolayısıyle, yanmadığı zaman bile, neredeyse ortalığı aydınlatır. Durum böyle olunca, tutuşturulduğunda nasıl olur? Bu âyet, zeytin yağının berraklığı güzelliği ve duruluğunu vurgulu bir şekilde anlatır. Bu, kat kat nurdur. Kandilin nuru, camın güzelliği ve zeytin yağının duruluğu bir araya gelmiş ve kendisiyle misal verilen nur tamamlanmıştır. Allah dilediği kulunu, nuruna yani Kur'ân'a uymaya muvafffak kılar. Allah içinde bulunan sırlar ve hikmetlerden öğüt ve ibret alsınlar diye, anlamaları için insanlara misaller verir. Yüce Allah'ın ilmi geniştir; yarattıkları ile ilgili hiçbir şey Ondan gizli kalmaz. Bu âyette vaad ve tehdit vardır. Taberî şöyle der: "Bu, iman ehlinin kalbindeki Kur'ân için, Allah'ın getirmiş olduğu bir darb-ı meseldir. Yüce Allah buyurdu ki: Allah'ın kulları için doğru yolu aydınlattığı nurunun durumu, duvardaki, içinde kandil bulunan deliksiz oyuk gibidir. Yüce Allah mü'minin kalbinde bulunan Kur'an ve açık âyetleri bu kandile benzetti. Sonra söyle buyurdu. Kandil, berrak cam içindedir. Bu, mü'minin kalbindeki Kur'ân'a misaldir. Allah, onunla mü'minin kalbini aydınlatmış, inkâr ve şüpheden kurtarmıştır. "Bu cam, berraklık ve güzellik hususunda yıldıza benzer. Yıldız da parlaklık, berraklık ve güzellikte inciye benzer. Kandil, mübarek bir zeytin ağacının yağıyla yanarak ışık verir. O ağaç ne sabah güneşini almayacak şekilde doğuda, ne de akşam güneşini almayacak şekilde batıdadır. O, sabahleyin de, akşamleyin de güneş alır. Bu sebeple onun yağı daha iyi, daha parlak ve berrak olur. o zeytin ağacının yağı, duruluğu ve parlaklığının güzelliği dolayısıyle, yanmadığı zaman bile ortalığı aydınlatır. Yüce Allah bununla şunu kastetmiştir: Allah'ın, yarattıklarına karşı getirdiği deliller, açık ve parlak oldukları için, bu Kur'an'ı indirmek suretiyle, o delillerin açıklık ve parlaklığını artırmamış olsaydı dahi, neredeyse, düşünen ve tefekkür edenleri aydınlatacak derecededir. Durum böyleyken Allah kullarını Kur'an ile uyarmış, onlara âyetlerini hatırlatmış ve onunla delillerini artırmış olunca nasıl olur?! İşte bu, Allah'ın bir açıklaması ve bu açıklama üzerine bir nurdur."[89]
Yüce Allah, kullarından dilediğini doğru yola ileteceğini anlattıktan sonra, ibadet yerlerini anlattı. Buralar, Allah'ın en sevdiği yerler olan mescitlerdir.[90]
36. Yüce Allah, mescitlerin sadece kendi adına yapılmasını ve onlara saygı gösterilip şereflerinin yükseltilmesini emretti ki, mescitler hidâyet nurlarının saçıldiğı yerler ve ruhî aydınlanma merkezleri olsun İbn Abbas şöyle der: "Mescitler, Allah'ın, yeryüzündeki evleridir. Yıldızlar, yeryüzündekileri aydınlattığı gibi, mescitler de gökyüzündekile-ri aydınlatır."[91] Yüce Allah, o mescitlerde Allah'ı birlemek, O'nu anmak ve âyetlerini okumak suretiyle kendisine ibadet edilmesini emretti. Mü'minler bu mescitlerde sabah akşam Allah için namaz kılarlar. İbn Abbas şöyle der: "Kur'an'da geçen her teşbih, namaz mânâsındadır.[92]
37. Onlar öyle erkeklerdir ki, dünya, dünyanın zinet ve süsü, Rablerini zikretmekten onları alıkoymaz. Alış veriş de, onları Allah'a itaat etmekten alıkoymaz. Tefsirciler şöyle der: "Bu âyet, pazarcılık yapan Ashâb-i Kiram (r.a) hakkında inmiştir. Onlar ezan sesini işitince, her işi bırakır. Allah'a itaate koşarlardı. Dünya meşgalesi, onları, namazı vaktinde kılmaktan ve şartlarına uygun olarak fakirlere ve diğer hak edenlere zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar öyle korkunç bir günden korkarlar ki, o günün korku ve sıkıntısının şiddetinden, insanların kalpleri ve gözleri sarsılıp ters döner.[93]
38. Amellerine karşılık dünyada Allah, kendilerine en güzel mükâfaatı versin, yaptıkları iyiliklere karşılık iyilikte bulunsun ve kötülüklerini de bağışlayıp affetsin diye böyle yaparlar. Bu mükâfatlardan başka da, lûtfundan, kendilerine hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen nimetler ihsan etmesini isterler. Allah, yarattıklarından dilediğine sınırsız ve hesapsız bol rızık verir. Bir kimse hayır yolunda bolca harcamada bulunduğunda, denir. Sanki o, yaptığı harcamayı hesap etmiyor. Fahreddin Râzî şöyle der: "Yüce Allah bununla1, kudretinin kemâline, cömertlik ve ihsanının bolluğuna dikkat çekmiştir. Çünkü Yüce Allah, ibadetleri karşılığında insanlara büyük sevap verir. Ayrıca, Kendisinden korktukları için de, onlara fazla olarak sınırsız lütufta bulunur."[94]
Yüce Allah, mü'minlerin durumlarını ve mutluluklarını anlattıktan sonra, kâfirlerin durumlarını ve zararda, olduklarını anlattı. Bunun için iki misal getirdi: Birinci misal, amelleri ile, ikincisi ise inançları ve karanlıklarda bocamaları ile ilgilidir. Şöyle buyurdu:[95]
39. Kâfirlerin, dünyada yaptıkları ve âhirette kendilerine fayda vereceğini sandıkları ameller, çölde görülen serap gibidir. Serap, gündüzün ortasında, güneş ışığından dolayı çöllerde görülen şeydir. O, yeryüzünde akan bir su gibi görünür. Susuz kimse onu uzaktan akar su sanar. O'nun yanma gelince Ne su görür, ne de içecek bir şey. O, sadece bir serap görür; böylece suya olan hasreti daha da artar. İşte kâfir de bunun gibidir. Amelinin kendisine fayda vereceğini sanar. Nihayet ölüp de Rabbinin huzuruna geldiğinde, amellerinden hiçbir şey bulamaz. Çünkü onlar boşa gitmişlerdir. Orada, Allah'ın kendisini beklemekte olduğunu görecek. Allah amelinin cezasını ona eksiksiz verecektir. Allah hesabı çabuk görür. Çünkü, birini hesaba çekmek, diğerini hesaba çekmekten onu alıkoymaz.[96]
40. Bu ikinci misal, kâfirlerin sapıklığı hakkındadır. Mânâ şöyledir: Veya kâfirlerin durumu, dibine ulaşılamayan derin bir denizdeki karanlıklar gibidir, O denizi, üst üste gelmiş, birbirine çarpan dalgalar örter. O ikinci dalganın üstünde de yoğun bulutlar vardır. İşte bunlar, üst üste gelmiş yoğun karanlıklardır. Katâde şöyle der: "Kâfir, beş karanlık içinde bocalayıp durur. Sözü karanlıktır, ameli karanlıktır, girdiği yer karanlıktır, çıktığı ver karanlıktır, kıyamet günü varacağı yer, cehennem de karanlıklardır."[97] Bu bölüm, misalin devamıdır. Yani, o karanlıklara düsen adam elini çıkardığında, neredeyse onu göremez. Zira denizin karanlığı, dalgaların ka-ranlağı, bulutların karanlığı o derece yoğunlaşmıştır ki, karanlığın şiddetinden dolayı, kendisine en yakın olan bir şeyi dahi görmesini engellemiştir. Aynı şekilde, kâfirin durumu da budur. İnkâr ve sapıklık karanlıkları içinde bocalayıp durur. Allah kime imana giden yolu göstermez ve kalbini İslam nuru ile nurlandırmazsa, o kimse asla doğru yolu bulamaz. Yüce Allah, kâfirin ameli ile ilgili iki misal verdi. Birincisi, onun iyi ameli hakkındadır. Buna, aldatıcı serabı misal getirdi. İkinci misal ise, kötü inancı hakkındadır. Buna da, üst üste birikmiş karanlıkları misal gelirdi. Sonra da, bu mübarek âyeti şu güzel sonla bitirdi: Her kime, Allah nur nasip etmezse, onun hiç nuru yoktur. Bu cümle, mü'minler hakkında söylenen, Nur üstüne nur karşılığında söylenmiştir. Bu misal ve açıklama, son derece güzel ve iyi olmuştur. Allahım! Kur'an'm ne parlak bir ifadesi var. Yüce Allah, mü'min kalplerin nurlarını ve cahil kalplerin karanlıklarım anlattıktan sonra, ardından kendisinin birliğini gösteren delilleri anlatarak şöyle buyurdu.[98]
41. Ey Peygamber! Sen iyice bilmiyor musun ki, Yüce Allah'ı kainattaki meİek, insan, cin, ne varsa hepsi teşbih eder. Kainatta yaşayan her şey, onu noksan sıfatlardan uzak tutar ve yüceltirler. Kuşlar da uçarken kanatlarını açarak Rablerini teşbih ve ona kulluk ederler. Kuşlar, Allah'ın kendilerine ilham ettiği ve gösterdiği teşbih ile Allah'a kulluk ederler. "Melekler, insanlar, cinler ve kuşlardan her birine Allah'a ibadet hususunda gidecekleri yol gösterildi ve bildirildi. Onlara, yükümlü oldukları namaz ve teşbih de öğretildi. Onların ibadet ve teşbihleri Allah'a gizli kalmaz.[99]
42. Allah kâinatın sahibidir, onda her türlü tasarrufta bulunur. Yaratıkların hepsi onun idaresi altındadır. Onlar üzerinde, üstün ve galip kimsenin ettiği gibi, tasarruf eder. Yaratıkların dönüşü sadece Allah'adır. Onlara amellerinin karşılığını verecektir. Bu âyet, tehdit mânâsı içeren bir hatırlatmadır. Yüce Allah bundan sonra, kendisinin birliğini ve gücünü gösteren, kainatta bulunan bir gerçeğe işaret ederek şöyle buyurdu.[100]
43. Görmedin mi, Allah, kudretiyle bulutları istediği yere sevkediyor. Sonra dağınık bulutları birleştiriyor, sonra da onları üstüste koyup yoğun bir bulut haline getiriyor. O yoğun bulutların arasından yağmur çıktığını görürsün Dağlar gibi bulutlardan dolu indirir. Allah bu doluyu, dilediği kuluna isabet ettirir de, onun ekinine, meyvesine ve hayvanlarına zarar verir. Dilediğinden onu, başka yöne çevirir, zarar vermez. Sâvî şöyle der: "Allah gökten, kullan için yararlı olan yağmuru indirdiği gibi, zararlı olan doluyu da indirir. Gökleri, hayır ve şerrin kaynağı kılan Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim."[101] Bulutlardan çıkan şimşeğin parıltısı, parlaklığı ve ışığının şiddetinden dolayı, neredeyse bakanların gözünü alıverecekti.[102]
44. Allah; uzatmak, kısaltmak, karartmak, aydınlatmak, ısıtmak ve soğutmak suretiyle gece ile gündüz üzerinde tasarrufta bulunur. İşte yukarda anlatılanlarda, kalp gözü açık olanlar için, bu kâinatı yoktan var eden Allah'ın varlığını gösteren açık bir delil ve etkili bir Öğüt vardır. Yüce Allah burada özellikle kalp gözü açık olanları zikretti. Zira ibretlerden yararlananlar onlardır. Çünkü, düşünürler, suyun, dolunun, karanlığın ve aydınlığın aynı kaynaktan çıktığını görürler. Herşeye gücü yeten Yüce Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.[103]
45. Yüce Allah, birliğine, göklerde ve yerlerde bulunanların teşbihini, bulutları göndermesini ve yağmuru indirmesini sonra da hayvanların durumlarını delil getirdi. İbn Kesir şöyle der: "Yüce Allah burada, şekilleri, renkleri, hareket ve hareketsizlikleri farklı olan çeşitli mahlukları bir tek sudan yaratması hususundaki tam kudretini ve büyük gücünü anlatmaktadır."[104] Onlardan bir kısmı, yılan ve diğer sürüngenler gibi sürünerek gider. İnsan ve kuşlar gibi, bir kısmı da iki ayak üzerine yürür. Onlardan sığır, dere, koyun ve diğer bazı hayvanlar da dört ayak üzerine yürür. Ebû Hayyân şöyle der: "Yüce Allah, kudretini daha açık ve hayret verici olarak gösterenleri önce zikretti. Bunlar, ayaksız ve omurgasız olarak yürüyen hayvanlardır. Sonra iki ayak üzerine, daha sonra da dört ayak üzerine yürüyenleri zikretti."[105] Allah, dilediği mahlûkâtı kudretiyle yaratır. O dilediğini yapar, hiçbir şey ona engel olamaz. Fahreddin Râzî şöyle der: "Bilesin ki, akıllar, küçük hayvanların durumlarını tam anlamıyla kavrayamazlar, Onların, yaratıcının varlığına delil olması açıktır. Çünkü, eğer yaratma işi, dört unsuru bir araya getirmekle tamam olsaydı, her canlıda eşit derecede olurdu. Şu halde bu hayvanlardan her birine özel azalar, ömürler ve beden ölçüleri verilmiş olması, bütün bunların, hikmet sahibi güçlü bir varlığın yönetimiyle olmasını gerektirir. Yüce Allah'ı, inkarcıların söylediklerinden tenzih ederiz."[106]
46. Ey İnsanlar, size hakkı ve doğru yolu gösteren apaçık âyetler indirdik, Allah, dilediği yaratığını hak dine yani İslama iletir.
Yüce Allah, birliğim' gösteren delilleri anlattıktan sonra, mü'minleri nifaktan ve münafıklardan sakındırarak şöyle buyurdu:[107]
47. Münafıklar, "Allah'a ve resulüne i-nandık, onlara itaat etük " derler. İman ettik demelerinden sonra, onlardan bir grup Ananın nuKmunu Kaouıuen yüzçevirir. İman ve itaat iddiasında bulunan o kimseler, gerçekte mü'min değillerdir. Hasan Basrî şöyle der: "Bu âyet, açıktan iman ettiklerini söyleyip de, inkârlarını gizleyen münafıklar hakkında inmiştir.[108]
48. Allah'ın ve Rasulünün hükmüne çağrıldıklarında Bir de bakarsın ki, onlardan bir grup Rasullah (s.a.v.)'m meclisine gelmekten çekinir ve yüz çeviriri er.[109]
49. (Eğer hakh iseler, Rasululullah s.a.v.)'ın hak ile hükmedeceğini bildikleri için, gönüllü ve boyun eğerek ma gelirler. Fahreddin Râzî şöyle der: "Yüce Allah, münafıkların, başkalaımn haklı olduğunu bildiklerinde yüzçevirdiklerine, kendilerinin hakh) olduğunu anladıklarında ise, yüzçevirmeyip gönüllü olarak hükme itaat etiklerine dikkat çekmiştir."[110]
50. Onların kalplerinde münafıklık mı var? Yoksa, Muhammed (a.s.)'in peygamberliğinde şüpheye mi düştüler?
Yoksa, Allah ve rasulünün, hüküm verirken onlara zulmedeceğinden mi korkuyorlar? Bu soru, şiddetli bir kınama ve yerme fade eder. Bu, şairin şu sözüne benzemektedir:
Sen geçmişte, âdi ve çirkin işler yapmak üzere sözleşen kavimden değil misin?
Bilakis, Rasulullah (s.a.v) 'm hükmünden yüzçevirİikleri için onlar, son derece zalim ve inatçı kimselerdir.[111]
51. Hasımları ile onlar arasında hükmetmesi için Allah rasulüne çağrıldıklarında onlara gereken, hemen gidip "işittik ve itaat ettik" demeleridir. Onlar Tiü'min olsalardı, elbette bunu yaparlardı. Taberî şöyle der: "Bu âyetten maksat, böyle' bir olayı haber vermek değildir. Maksat, Yüce Allah'ın münafıkları kınaması ve diğerlerine edep öğretmesidir."[112] İşte Allah'ın rızasını kazanmaya koşan o kişiler, dünya ve âhiret mutluluğunu elde edenlerin ta kendileridir.[113]
52. Kim, her iş ve hareketinde Allah ve rasulünün emrine itaat eder, İşlemiş olduğu günahlardan dolayı Allah'tan korkar, emirlerine sarılır ve yasaklarından çekinirse, işte onlar, Allah'ın azabından kurtulan ve rızasını kazanan mutlu kişilerdir. Rivayete göre, Rum patriklerinden biri bu âyeti duyunca müslüman olmuş ve şöyle demiştir: "Bu âyet, Tevrat ve İncil'de bulunan her şeyi kapsamaktadır."[114]
Edebî Sanatlar
Bu mübarek âyetler, bir çok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıda özetliyoruz:
1. "Allah, göklerin ve yerin nurudur" cümlesinde, vurgu ifade etmek için mastar, sıfat yerinde kullanılmıştır. Yani, Allah, her şeyi aydınlatandır. Öyle ki, sanki aydınlattığı şeyler, Allah'ın nurunun kendisidir. Şerif Râdî şöyle der: "Bazı âlimlerin tefsirine göre, bu âyette istiare vardır. Onlara göre maksat şudur: Yüce Allah etkili delilleri ve apaçık ifadeleriyle, parlak yıldızlarla yön tayin edildiği gibi, göklerde ve yerlerde yaşayanlara yol ve yön göstericidir.
2. Onun nurunun durumu, içinde kandil bulunan, duvardaki oyuğa benzer" âyetinde teşbîh-i temsîlî vardır. Yüce Allah, mü'mİn kulunun kalbine yerleştirmiş olduğu nurunu, duvardaki oyukta bir cam mahfaza içinde bulunan çok ışık saçan kandile benzetti. Kandilin mahfazası olan cam, parlaklık ve güzellikte inci gibi olan yıldıza benzer. Bu benzetmenin, vech-i şebehi (benzetme yönü) birçok şeyden alındığı için ona teşbih-i temsîlî denilmiştir. Bu, parlak teşbihlerdendir.
3. "Allah'ı zikirden ve namaz kılmaktan... alıkoymaz " cümlesinde, genelden sonra özel zikredilerek itnâb yapılmıştır. Çünkü, Allah'ı zikir içinde namaz da vardır. Burada namazın sanını yüceltmek için itnâb yapılmıştır.
4. "sarsılır" ile kalpler arasında cinâs-i iştikak vardır.
5. "İnkâr edenlerin amelleri serap gibidir" cümlesinde teşbîh-i temsîlî vardır. Aynı şekilde, veya derin denizdeki karanlıklar gibidir." Cümlesinde de teşbîh-i temsîlî vardır. Bu, teşbih ve temsilin güzellerindendir.
6. "isabet ettirir" ile "çevirir" arasında tıbâk sanatı vardır.
7. "Allah, gece ile gündüzü çevirir" cümlesinde hoş bir istiare vardır. Çünkü maksat, eşyayı maddî olarak çevirmek değildir. Bu fiil, gece ile gündüzün ardarda getirilmesi için müsteâr olarak kullanılmıştır.
8. "gözleri giderir" ile "kalp gözü sahipleri" ifadelerindeki kelimeleri arasında tâm cinas vardır. Birincisinden maksat "gözler", ikincisinden maksat ise "kalpler" dir.[115]
Bir Nükte
Gayr-i müslim tabiat bilginlerinden biri, "Veya o münafıkların durumu, üzerini dalgalar kaplamış derin denizlerdeki karanlıklara benzer..." âyetini işitti. Şöyle sordu, "Muhammed, deniz yolculuğu yaptı mı?" "Hayır" diye cevap verdiler. Âlim: "Ben, şahitlik ederim ki, o, Allah'ın rasûlüdür" dedi. "Nasıl anladın?" diye sorduklarında dedi ki: "Denizi bu şekilde, ancak ömrünü denizde geçiren ve ondaki tehlikeleri ve korkuları gören kimse tanıtır. Onun denizde yolculuk yapmadığını öğrenince, bu sözün Allah kelâmı olduğunu anladım."[116]
53. Münafıklar sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka savaşa çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin. İtaatiniz ma'lûmdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
54. De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüzçevirirseniz şunu bilin ki. Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.
55. Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi kendilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.
56. Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz.
57. İnkâr edenlerin, yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacaklarını sanmayasın! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeri!
58. Ey mü'minler! Ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeleriniz ve içinizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için, ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkmaktasınız. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
59. Çocuklarınız erginlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah alimdir, hakimdir.
60. Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zînetleri teşhir etmeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.
61. A'mâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. Sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, ki/kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz yerlerden, yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizde de bir güçlük ve günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek, güzel bir yaşama dileği olarak, kendinize selâm verin. İşte Allah, düşünüp an lavaşınız diye size âyetlerini böyle açıklar.
62. Mü'minler, sadece Allah'a ve Resulüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile birlikte önemli bir işle meşgul iken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Resulüne îman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah'tan bağış dile; çünkü Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.
63. Peygamber'i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.
64. Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. O, sizin ne yolda, ne durumda olduğunuzu iyi bilir. Huzuruna döndürüleceğiniz günde ise, yapmış olduklarınızı hemen size bildirir. Allah, her şeyi hak-kiyle bilendir.
Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti
Yüce Allah önceki âyetlerde münafıkları ve onların çirkin sıfatlarını anlattıktan sonra, burada da ruhlarının taşıdığı hile, tuzak kurma ve büyük yalan yeminler etme gibi özellikleri anlattı. Bu mübarek sûreyi, münafıklar gibi hareket etmekten sakındırarak sona erdirdi.[117]
Kelimelerin İzahı
Hulüm, uykuda ihtilam olmak. Firuz.âbâdî şöyle der: "Hulüm, rüya demektir. Çoğulu »Mkl dır. Hulüm de ihtilam da, uykuda cinsî ilişkide bulunmaktır.[118] Rağıb el-Isfehânî şöyle der: "Hulüm, ergenlik çağıdır. Bu çağa eren kişi, kendine hakim olarak ağır başlı hareket etme kabiliyeti aldığı için bu adı almıştır."[119]
Kavâid, yaşlı kadınlar. Yaşlı kadın mânâsına gelen acis kelimesinin çoğuludur. Hayizlı kadın manasına gelen kelimeleri gibi, kadınlara mahsus bir kelime olduğu için, sonunda dişilik alâmeti olan bulunmaz. Kâid, evlenme isteğinden ve çocuk doğurmaktan kesilmiş kadın demektir.
Eştât, ayrı ayrı. Ayrı mânâsına gelen kelimesinin çoğuludur, Ayrılık demektir.
Gizli gizli çıkarlar. Gizlice çıkmak demektir. Bir kimse, saklanarak gizlice çıktığında veya denir.
Livâz, birisinin, kendisini görmesinden koktuğu için, bir şeyi kendine siper edinmektir.[120]
Nüzul Sebebi
Rivayete göre, Rasulullah fs.a.v.) Ensar'dan Müdlic adlı bir hizmetçiyi Öğle vakti Ömer (r.a.)'i çağırmak üzere gönderdi. Hizmetçi onu uykuda buldu. Kapıyı vurarak içeri girdi. Ömer (r.a.) uyandı, kalkıp oturdu. Bu arada görülmesini arzu etmediği bir yeri açıldı. Bunun üzerine şöyle dedi: "İsterdim ki, Yüce Allah bu saatlerde çocuklarımızın, kadınlarımızın ve hizmetçilerimizin izinsiz yanımıza girmelerini yasaklasın."[121] Sonra kalkıp Rasullullah (s.a.v.)'m yanına gitti. Şu âyetin inmiş olduğunu gördü: "... Ey mü'minler! Köle ve cariyeleriniz.... sizden izin istesinler." Bunun üzerine, Yüce Allah'a şükür için secdeye kapandı.[122]
Âyetlerin Tefsiri
53. Münafıklar bütün güçleriyle büyük yeminler ettiler ki, Eğer sen onlara cihada gitmelerini emretseydin, mutlaka seninle beraber çıkacaklardı. Mukâtil şöyle der: "Yüce Allah münafıkların, Rasulullah (s.a.v.)'ın hükmünü kabul etmekten çekinip yüz çevirdiklerini açıklayınca Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek: "Eğer bize yurdumuzdan çıkmamızı, mal ve kadınlarımızdan ayrılmamızı emretseydin, mutlaka bunu yapardık. Bize cihadı emretseydin elbette cihat ederdik" dediler. Bunun üzerine bu âyet indi."[123] De ki, yemin etmeyin. Sizin yeminleriniz yalandır, Sizin, Allah'a ve Rasûlüne itaatinizin ne olduğu bilinmektedir. Sizin itaatiniz, kalptan değil dil ile, amelle değil lâf iledir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür, gizlediklerinizden ve niyetlerinizden hiçbiri ona gizli kalmaz.[124]
54. De ki, samimi bir niyetle ve münafıklığı bırakmak suretiyle Allah'a ibadet edin. Emrine uymak ve gösterdiği yoldan gitmek suretiyle Rasûlüne itaat edin. Eğer yüzçevirir ve ona itaat etmezseniz Peygambere gereken, yükümlü olduğu tebliğ görevini yerine getirmektir. Size gereken de,'yükümlü olduğunuz şekilde onu dinlemek, itaat etmek ve emirlerine uymaktır. Onun emrini yerine getirirseniz, mutluluk ve kurtuluş yoluna ermiş olursunuz. Peygamberin üzerine, ümmetine apaçık tebliğ etmekten başka bir yükümlülük yoktur. Eğer siz muhalefet ve isyan ederseniz, ona bir zarar gelmez. Çünkü o, risâleti tebliğ etmiş ve emaneti yerine getirmiştir.[125]
55. Allah, îmân ile iyi ameli birleştiren samimi mü'minlere şunu va'detti: Onları mutlaka yeryüzüne vâris ve kralların kendi ülkelerinde tasarrufta bulundukları gibi tasarrufta bulunan halifeler kılacak. Nitekim daha önce mü'minleri halife kılmış ve kâfirlerin yurtlarını onlara vermiştir. Tefsirciler şöyle der: "Rasulullah (s.a.v.) ve Ashabı, Medine'ye geldiklerinde, bütün Araplar onlara düşman oldu. Dolayısıyle müslümanlar gece gündüz silahlı bulunuyorlardı. Dediler ki: "Biz, Allah'tan başka kimseden korkmadan, huzur ve güven içersinde yatıp kalkmadıkça, yaşadığımızı mı sanıyorsunuz? Bunun üzerine bu âyet indi."[126] Bu, doğunun ve batının ele geçirilmesiyle doğruluğu ortaya çıkan, bu ümmete verilen bir vaaddir. Bu, aynı şekilde hadis ile de müjdelenmiştir: "Gerçekten Allah benim için yeri dürüp topladı da onun doğusunu ve batısını gördüm. Şüphesiz, ümmetimin mülkü, benim için dürülen yerlere ulaşacaktır."[127] Onlar için beğenip seçtiği İslâm dinini, güçlü, sağlam ve bütün dinlerden üstün kılacaktır, Yaşadıkları korku ve sıkıntı hallerini, kesinlikle huzur ve sükûna çevirecek. Nitekim bir başka âyette: "Onları korkudan emin kıldı"[128] buyrulmuştur. Bu cümle, mü'minleri yeryüzüne halîfe kılmanın sebebini bildirir ve onları över mahiyette söylenmiş müstakil bir cümledir. Yani, onlar beni birler ve sadece bana ibadet ederler. Benden başka bir ilaha tapmazlar. Kim, bu nimetlere şükretmeyip nankörlük ederse, işte onlar, Allah'a itaatten çıkanlar ve emrine karşı gelenlerdir. Ebu'I-Âliye şöyle der: "Âyetten maksat, Allah'ı inkâr eden değil, bu nimete nankörlük edendir." Taberî de şöyle der: "Âyetin mânâsına en uygun olan da budur. Çünkü Yüce Allah bu ümmete, bu âyetle haber verdiği şeyleri ihsan edeceğini va'detti. Sonra da, buyurdu. Yani kim bu nimete nankörlük e-derse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir."[129]
56. Ey müminler! Namazı kılın, zekâtı da Allah'ı razı edecek en mükemmel bir şekilde verin. Size emrettiği diğer hususlarda da Peygambere itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.[130]
57. Bu âyet Rasulullah (s.a.v.) için bir teselli ve zafer va'detmektedir. Yani, Ey Muhammed! Seni yalanlayan ve inatla inkâr eden kâfirlerin, bu hayatta Allah'ı âciz duruma düşüreceklerini zannetme. Bilakis Allah, her zaman onlara karşı güçlüdür. Onların varacağı yer, cehennemdir. Varacakları bu yer, ne kötü bir yerdir.[131]
58. Ey, Allah ve Rasülüne inanan ve İslâm şeriatının bir nizam, bir yönetim ve bir yol olduğuna kesinlikle iman eden mü'minler! Sahip olduğunuz köle ve cariyeler, yanınıza girerken sizden izin istesin. Hür adamların çağına ulaşmamış çocuklar da izin istesin. Bu izin şu üç vakitte alınsın: Gece, uyku ve istirahat vaktinizde. Öğle vakti, Öğle uykusu için elbiselerinizi çıkardığınız zaman. Bir de, yatsı namazından sonra uyumak isteyip uykuya hazırlandığınız zaman. İşte bu üç vakit, tesettürünüzün bozulabileceği zamanlardır. Genellikle bu vakitlerde tesettüre uyulmaz ve çoğu zaman üst baş açık olur. Şu halde, kölelerinize, hizmetçilerinize ve çocuklarınıza bu vakitlerde, yanınıza izinsiz girmemelerini öğretin. Bu üç vaktin dışında yanınıza izinsiz girmelerinde, ne sizin için ne de köleler ve çocuklar için bir sakınca vardır. Çünkü onlar hizmetçilerinizdir. Hizmet ve diğer bazı işler için yanınıza çokça girip çıkarlar. Birbirinizin yanına girer çıkarsınız. Ebu Hayyân şöyle der: "Onlar, bu üç vaktin dışında, evlerde yanınıza sabah akşam girip çıkmaya devam ederler."[132] İşte bu şekilde Allah size şer'î hükümleri açıklıyor ki onları yapasmız. Allah, yarattıklarının işlerini bilendir ve onları hikmetle yönetendir.[133]
59. O küçük çocuklar, erkeklerin çağma erdiğinde ve yükümlülük yaşma geldiğinde bu yüce ahlâk kuralını yani, bütün vakitlerde, erginlik çağma ermiş olan erkeklerin izin istemesi gibi, onlara da izin istemelerini öğretin. İste Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Allah, yarattıklarım bilir, koyduğu kanunlarda da hikmet sahibidir. Beyzâvî şöyle der: "Yüce Allah, izin isteme hususundaki emrini vurgulamak ve pekiştirmek için âyeti tekrarladı."[134]
60. İleri derecede yaşlılıklarından dolayı tasarruftan ve evlenme arzusundan kesilmiş, şehevî arzuları olmadığı için, evlenmek istemeyen ve böyle bir meyli olmayan ihtiyar kadınlara gelince, onların başörtü ve manto gibi giysilerini çıkarmalarında, dikkat çekmeyen ve şehvet uyandırmayan normal elbiseleriyle erkeklere görünmelerinde onlar için, herhangi bir sakınca ve günah yoktur, Ancak yine de, erkekler kendilerine baksın diye, zi-netlerini açmamaları gerekir. Ebu Hayyân şöyle der: "Teberrüc'ün aslı, gizlenmesi gereken şeyi açığa çıkarmak demektir. Nice saçı ağarmış yaşlı kadın vardır ki, güzelliğin görülmesine düşkün olduğu görülür."[135] jnn»"...Daha iyi örtünme ve iffetli olmak için, genç kadınların giydikleri gibi elbise giyerek ve başlarını kapayarak örtünmeleri onlar için daha iyi, daha güzel ve Allah katında da daha temizdir. Allah, kalplerde gizlenenleri bilir, her insana amelinin karşılığını verir. Burada bir vaat ve tehdit vardır.[136]
61. Kör' toPaî ve hasta gibi özürlüler için, zayıflık ve acizliklerinden dolayı savaştan geri kalmalarında bir sakınca ve günah yoktur.[137] Ey İnsanlar! Eşlerinizin ve aile fertlerinin evlerinde yemek yemenizde bir sakınca yoktur. Beyzâvî şöyle der: "Çocukların evleri de buna dahildir. Çünkü çocuğun evi, kişinin kendi evi gibidir. Zira Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kişinin yediği en temiz şey kazancından yediğidir. Kuşkusuz çocuğu da onun kazanandandır.[138] Sizin i,çin gerek babalarınızın evlerinden, gerekse annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden kız kardeşlerinizin evlerinden amcalarınızın evlerinden halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden veya teyzelerinizin evlerinden yani bu akrabaların evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Râzî şöyle der: "Açıkça anlaşılan şudur: Bunların hepsinin mubah kılınması izne bağlı değildir. Çünkü normal olan, bu kişilerin, akrabalarının kendi evlerinde yemek yemelerinden hoşlanmalarıdır."[139] Veya sahipleri bulunmadığında vekâlet yoluyla anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde de yemenizde bir sakınca yoktur. Hz. Aişe (r.a.) şöyle buyurdu: "Müslümanlar Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte savaşa gider, anahtarlarını kefillerine verirler ve: "Evlerden yemenizi size helâl ettik, derlerdi. Onlar ise: Bunlardan yemek bize helâl olmaz. Çünkü onlar, gönül rızası olmadan bize izin verdiler. Biz sadece emanetçileriz" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, âyetini indirdi."[140] Dost ve arkadaşlarınızın evinden yemenizde de bir sakınca yoktur. Katâde şöyle der: Arkadaşının evine girdiğinde, ondan izin almadan bir şey yemende sakınca yoktur. Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah ve sakınca yoktur. Tefsirciler şöyle der: "Bu âyet, Ki-nane'den bir kabile hakkında inmiştir. Onlardan kimse tek başına yemek yemez, gün boyu beklerdi. Beraber yiyecek kimse bulamazsa hiçbir şey yemezdi. Çoğu zaman yanında memeleri süt dolu develer bulunur, fakat o, beraber içecek kimseyi buluncaya kadar onların sütünden içmezdi. Yüce Allah onlara, kişinin tek başına yemek yemesinde bir sakınca olmadığım bildirdi. İçinde insan yaşayan evlere girdiğinizde, orada bulunanlara selam verin, onlara müslüman selamıyle, yani diyerek selâm verin. Bu, Yüce Allah'ın, mü'min kullarına emrettiği güzel ve mübarek selâmdır. Kurtubî şöyle der: "Bu selâmda dua ve selâm verdiği şahsın dostuluğunu kazanma manası bulunduğu için Yüce Allah ona "mübarek", duyanın hoşuna gideceği için de "tayyib" yani "iyi ve hoş" dedi.[141] İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye, size âyetlerini böyle açıklar. İbn Kesir şöyle der: "Yüce Allah, bu mübarek sûrede sağlam hükümleri ve kanunlarını anlattıktan sonra, âyetlerini onlara yeterli bir şekilde açıkladığına kullarının dikkatini çekti ki, düşünüp tefekkür etsinler de onları anlasınlar."[142]
62. İmanı tam mü'minler, ancak Allah ve Rasûlüne, seksiz şüphesiz, kesin bir şekilde inananlardır. mU Onlar, müslümanlarm yararına olan önemli bir işte Peygamberle beraber bulunduklarında Peygamberden izin isteyip, o da kendilerine izin vermedikçe onun meclisinden ayrılmazlar. Tefsirciler şöyle der: "Bu âyet, Ahzâb savaşından önce hendek kazılırken indi. Bazı mü'minler, bir zaruretten dolayı, oradan ayrılmak için izin istiyorlardı. Münafıklar ise, izin istemeden ayrılıyorlardı. Bunun üzerine, samimi mü'minleri övmek ve tariz yoluyla münafıkları yermek üzere bu âyet indi. Ey Peygamber! Senden izin isteyenler var ya! İşte gerçek mü'minler onlardır. Bu âyet, Rasulullah (s.a.v.)'in şanını yüceltmek ve ona hürmet maksadıyle, daha önce geçen âyeti pekiştirmek için gelmiştir. Beyzâvî şöyle der: "Yüce Allah bu âyeti, Öncekini pekiştirmek üzere daha beliğ bir üslupla tekrarladı. Çünkü, izin isteyenleri mü'minlerin kendisi saymak, önceki üslubun tersidir. Bu birincisini pekiştirmektedir. Çünkü Allah ve Rasûlüne iman her ikisinde de söz konusudur. Bu durum, imanın sağlamlığının bir delili ve doğruluk alâmeti olmaktadır."[143] Onlar, bazı önemli işleri için senden izin istediklerinde, eğer bir hikmet ve fayda görürsen, istediğine ayrılma izni ver.[144] Onların affedilmeleri ve bağışlanmaları için Allah'a dua et. Çünkü bir özürden dolayı dahi olsa, böyle önemli bir işte izin istemek bir kusurdur. Zira bu, dünya işlerini din işlerinden üstün tutmaktır. Şüphesiz Allah'ın affı büyük, rahmeti geniştir.[145]
63. Birbirinize adı ile seslendiğiniz gibi, Rasulullah (s.a.v.)'e adı ile seslenmeyin. Bilakis onun şanına hürmet ve makamına saygı göstermek için: "Ey Allah'ın nebisi" veya "Ey Allah'ın rasûlü" deyin. Ebu Hayyân şöyle der: "Kişilerin birbirlerini isimleri ile çağırması bedevîlik geleneği olduğu için, Rasulullah (s.a.v.)'e saygı göstermeleri ve onu, "Ey Allah'ın rasûlü, Ey Allah'ın nebisi!" gibi sözlerle en güzel şekilde çağırmaları emredildi. Görmüyor musun, bazı sözünü bilmeyen düşüncesiz müslümanlar, "Ya Muhammed" diyorlardı. Bu, onlara yasaklandı."[146] Katâde şöyle der: "Yüce Allah müslünıanlara, Rasûlullah (s.a.v.)'e saygı ve hürmet göstermelerini emretti." Şüphesiz Allah, birbirini siper ederek yavaş yavaş ve gizlice cemaatten çıkıp sıvışanları bilir. Taberî şöyle der: "Livâz, toplumun, birbirlerini siper etmeleridir. Bu onun, o da bunun arkasına gizlenir."[147] Peygamberin emrine uymayan, onun yolundan, sünnetinden ve şeriatından ayrılanlar, kendilerine dünyada büyük bir musibetin inmesinden veya ahirette şiddetli azaba uğramalarından korksunlar.[148]
64. Bilesiniz ki, kainatta ne varsa hepsi Allah'ın mülkü, yaratığı ve kullandır. Kalplerinizde olan imanı veya nifakı, samimiyeti veya gösterişi bilir. Peygamberin emrine uymayan o kişiler, kıyamet gününde Allah'a döndürülecekler. Allah onlara dünyada yaptıkları, küçük ve büyük ne varsa hepsini bildirecek ve herkese amelinin karşılığını verecektir, Hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Çünkü her şeyi O yaratmıştır ve hepsi O'nun mülküdür.[149]
Edebî Sanatlar
Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıda özetliyoruz:
1. Eğer ağır yeminleriyle" terkibinde latîf istiare vardır. Münafıkların son derece kuvvetli ve ağır bir şekilde ettikleri yeminler, istiare yoluyla, yapamayacağı bir işe kendini zorlayan ve bunun için bütün gücünü harcayan kimseye benzetildi.
2. "Onun sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir" cümlesinde müşâkele sanatı vardır. Yani, ona yüklenen, tebliğ görevi, size yüklenen ise, yalanlamanızın günahı.
3. "Geçirdikleri korku döneminden sonra güven..." cümlesinde, kelimeleri arasında tıbâk vardır. Aynı şekilde, toplu olarak veya ayrı ayn" terkibinde, ve kelimeleri arasında tıbâk vardır .
4. "A'ma'ya sakınca yoktur, topala sakınca yoktur, hastaya sakınca yoktur" cümlesinde, bu hükmü iyice zihinlere yerleştirmek için, "sakınca" lafzı tekrarlanarak ıtnâb yapılmıştır.
5. "çok bağışlayan" ve "çok merhamet eden" kipleri, çokluk ifade eder.[150]
Faydalı Bilgiler
Seleften biri şöyle dedi: "Kim, sözünde ve fiilinde sünneti kendine emir edinirse hikmetli söz söyler. Kim de, sözünde ve fiilinde hevâ hevesini kendine emir edinip onun emrine girerse bid'at söyler. Çünkü Yüce Allah: "Eğer Rasulullahla itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz" buyurmuştur.[151]
Bir Nükte
Birisine denildi ki: "Hangisi sana daha sevgilidir. Kardeşin mi, dostun mu? "Şöyle cevap verdi: "Kardeşim, dostum değilse onu sevmem." İbn Abbas şöyle der: "Dost, akrabadan daha çok destek olur. Görmüyor musun? Cehennemlikler yardım isterken, Şimdi artık bizim ne şefaatçimiz var, ne de yakın bir dostumuz'[152] derler de, baba ve annelerden yardım istemezler."[153]
Bir Uyarı
Bazı Araplar, tek başına yemek yemenin, kendisi için ayıp ve utanılacak bir şey olduğunu sanır, beraber yiyecek ve içecek birini bulana kadar aç dururdu. Hâtem, bununla meşhur olmuştur. O, şöyle derdi:
Yemek yaptığın zaman, onu yiyecek birini ara. Çünkü ben tek başıma onu yemem.
Bu, Arapların övündükleri güzel işlerindendir. Onlar cömertlik, ikram ve misafir ağırlamakla ünlüdürler.
Allah'a hamd olsun, "Nûr Sûresi"nin tefsiri bitti.[154]
[1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/203.
[2] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/203.
[3] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/207-208.
[4] Ahmed b. Hanbel, E, 159
[5] Buhârî, Tefsîr-i Sûre 24, bab 3. Geniş bilgi için bkz. Revâiu'l-beyân, II, 80.
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/208.
[6] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/208.
[7] et-Tefsîru'1-kebîr, XXIII, 148
[8] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/208-209.
[9] et-Tefsînı'1-kebîr, XXIII, 150
[10] Bu iki görüş de tefsircilere aittir. Birinci görüşü Ibnu'l-Cüzey, ikinci görüşü ise fcbussuud ile Kurtubî tercih etmişlerdir.
[11] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/209.
[12] Mııhtasar-i İbn Kesîr, II, 583
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/209-210.
[13] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/210.
[14] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/210.
[15] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/210.
[16] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/210.
[17] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/210.
[18] Ebussuûd, IV, 48
[19] Geniş bilgi için, bkz. Revâiu'l-beyân II, 117.
[20] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/210-211.
[21] et-Tefsîru'I-Kebîr, XXIII, 172
[22] İbnu'l-Cüzey, Teshil, III, 61
[23] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/211-212.
[24] Muhtasar-ı İbn Kesir, II, 591
[25] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/212.
[26] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/212.
[27] Kurtubî, Xn, 203
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/212.
[28] Muhtasar-ı İbn Kesîr, II, 591
[29] Teshil, UI, 62
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/212-213.
[30] Keşşaf, III, 225
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/213.
[31] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/213.
[32] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/213.
[33] el-Bahru'1-muhit, VI, 439
[34] et-Tefsîftı'1-kebîr, XXIH, 183
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/213-214.
[35] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/214.
[36] Hâşiye-i Şeyhzâde, in, 419
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/214-215.
[37] Mâide sûresi, 5/38
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/215.
[38] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/215-216.
[39] İslamî cezalarla ilgili kanun koymadaki hikmet hakkında geniş bilgi için, bkz, Tefsirû âyâti'I-ahkâm adlı kitabımız, II, 52
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/216.
[40] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/220-221.
[41] Bakara sûresi, 2/226
[42] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/221.
[43] Kurtubî, XII, 207
[44] Suyûtî, ed-Durru'1-mensûr, V, 40
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/221-222.
[45] Kurtubî, XII, 207
[46] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/222.
[47] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/222-223.
[48] Hâşiye-i Şeyhzâde, IIT, 430
[49] el-Bahr, VI, 440
[50] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/223.
[51] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/223.
[52] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/223.
[53] Bu, İbn Zeyd'in görüşüdür. Daha açık olanı da budur. Mücâhid şöyle der: "Kötü sözler, kötü erkekler içindir. Bunun aksi de böyledir. Bundan maksat, her söz, ona layık olan kimse hakkında güzeldir. Yani kötü söz, kötü ve ahlâksız kişilere yakışır... "Bizim verdiğimiz mana daha açık ve maksada daha yakındır.
[54] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/223-224.
[55] Beyzâvî, Tl, 57
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/224.
[56] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/224-225.
[57] Kurtubî, XII, 221
[58] Ebussuûd, IV, 55
[59] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/225.
[60] Tefsîr-i kebîr, XXIII, 205
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/225-226.
[61] Muhtasar-ı İbn Kesîr, Tl, 600
[62] Beyzâvî, II, 58
[63] Mırt; yün, ipek, kıl veya keten gibi şeylerden dokunmuş çizgili geniş örtüdür.
[64] Buhârî, Tefsir-i sûre 24, bab 12.
[65] Selefin çoğunluğunun görüşüne göre, "kadınlardan maksat, mü'min kadınlardır. Fahred-din Râzî şöyle der: "Bir görüşe göre, kadınlardan maksat bütün kadınlardır. Onların birbirine bakması âym derecede helaldir. Selefin görüşü, müstehaplığa hamledilmiştir.
[66] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/226-227.
[67] Taberi ҲVIII, 98
[68] Beyzavi II, 58
[69] Kurtbi Ҳ241
[70] Tirmizi fedalilu’l-Cihad, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 251,437
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/227-228.
[71] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/228-229.
[72] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/229.
[73] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/229-230.
[74] Kurtubî, XII, 212
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/230.
[75] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/230.
[76] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/230.
[77] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/234
[78] Kurtubî, XII, 282
[79] Tefsîr-i kebîr, XXIV, 7.
[80] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/234-235
[81] Kurtubî, XTT, 290
[82] Taberî XVIII, İ05. Bu îbn Abbas ve Mücâhıd'in görüşüdür. Taberı de bunu tercin etmiştir.
[83] Kuıtubî, 12/256
[84] Bu hüküm îbn Atâuilah es-Sekenderî'ye aittir.
[85] Buhârî, Teheccüd, I; Müslim, Müsâfırîn, 199.
[86] Kâsimî'nin, mehâsinu't-te'vîli'nden naklen
[87] Teshil, III, 68
[88] Muhtasar-i îbn Kesîr, İT, 606
[89] Taberî XVIII, 110
[90] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/235-238.
[91] Tefsir-i kebîr, XXIV, 3
[92] Taberî, XVII, 113
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/238.
[93] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/238.
[94] Tefsir-i kebîr, XXIV, 6
[95] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/238-239.
[96] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/239.
[97] Taberî, XVII, 116
[98] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/239-240.
[99] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/240.
[100] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/240.
[101] Sâvî, m, 134
[102] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/240.
[103] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/240-241.
[104] Muhtasar-ı İbn Kesir, İT, 6Î3
[105] el-Bahr, VI, 466
[106] Tefsîr-i kebîr, XXIV, 19
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/241.
[107] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/241.
[108] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/241.
[109] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/242.
[110] Tefsir-î kebîr, XXIV, 21
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/242.
[111] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/242.
[112] Taberî XVIII, 120
[113] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/242.
[114] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/242.
[115] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/242-243.
[116] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/243.
[117] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/248.
[118] el-Kamûsu'1-muhît, maddesi.
[119] Müfredat, maddesi
[120] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/248.
[121] Sebeb-i nüzulün alındığı kaynakta, "kadınlarımız" yerine "babalarımız" kelimesi vardır (Bakz, AlûsîXVTI, 210)
[122] Âlûsî, XVIII, 209
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/248.
[123] Şeyhzâde Haşiyesi, III, 435
[124] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/249.
[125] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/249.
[126] Zâdu'l-mesîr, VI, 57
[127] Müslim, Fiten, 19
[128] Kureyş sûresi, 106/4
[129] Taberî, XVIII, 142
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/249-250.
[130] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/250.
[131] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/250.
[132] el-Bahr, VI, 472
[133] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/250-251.
[134] Beyzâvî, H, 62
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/251.
[135] el-Bahr, VI, 473
[136] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/251.
[137] Bu, Hasan-ı Basrî ve İbn Zeyd'in görüşüdür. Zahir olan budur. Ebu Hayyân ile Zemahşerî bunu tercih etmişlerdir. Bir görüşe göre bundan maksat, özürlü kimselerin, sağlıklı kişilerle beraber yemek yemelerinde bir sakınca olmadığım bildirmektir. Taberî ve Râzî de bunu tercıh etmişlerdir.
[138] Beyzâvî, 2/63, Ebû Dâvûd, Buyu' 77; Ncsâî, Buyu, I; Dârimî:, Buyu", 6
[139] Tefsîr-i kebîr, 24/36
[140] Muhtasar-i İbn Kesîr, 2/619
[141] Kurtubî, XII, 319
[142] Muhtasar-ı İbn Kesîr, E, 620
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/251-253.
[143] Şeyhzâde Haşiyesi, in, 440
[144] İbn Abbas der ki: "Ömer (r.a) umre yapmak ıçm, Peygamber (s.a.v) den izm istedi .O da izin verdi ve şöyle dedi: Ey Hafe'ın babası! Bize hayırlı dua yapmayı unutma, ibn Mace, Menâsik, 5 (az farklı)
[145] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/253.
[146] el-Bahr, VI, 476
[147] Taberî, XVIII, 135
[148] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/253-254.
[149] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/254.
[150] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/254-255.
[151] İbnül-Cevzî, Zâdül-mesîr, VI, 57
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/255.
[152] Şuarâ sûresi, 26/100-101
[153] el-Bahnı'1-muhît, VI, 474
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/255..
[154] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:4/255.
İslami Okul Okulların En Önemlisi