Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şuara Suresi - Kuran - 026Suara - 1. Sayfa

ŞUARA SURESİ 2

Gîriş. 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Haşrin Delilleri 3

Meal 4

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5

Hz. Musa Île Firavun'un Mücadelesi 5

Firavun Allah'ın Varlığını Biliyor Muydu?. 6

Meal 7

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 7

Hz. Musa Île Sihirbazların Arasında Geçen Sözler 8

Neyle Yemin Edilir?. 8

Sihirin Mahiyeti 8

Tedbir Almak İlahî Bir Gerektir 9

Meal 9

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 10

Körü Körüne Olan Taklidin Zararı 11

Meal 12

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Meal 13

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 14

Meal 15

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 15

Meal 16

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 16

Salih Peygamberin Mucizesi 17

Meal 17

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 17

Eyke Ve Medyen Halkı 18

Meal 18

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 19

Medyen Ahalisinin Azap Çeşitleri 20

Kür'an Mu'cizesi 20

Meal 21

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 21

Müşriklerin Kur'an Hakkındaki İddiaları 21

Şairler Ve Şiir 22

Zalim, Kıyamette Neyle Karşılaşır 23


ŞUARA SURESİ

 

Gîriş

 

Bu sure Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. Ancak surenin son dört ayeti Medine Dönemi'nde inmiştir. Bu sure ismini 224. ayetinden almaktadır. Çünkü o ayette şairler zikredilmektedir, 227 İ     ayet, 1279 kelime ve 5540 harftir.

Bu surede genel olarak şu konular yer almaktadır: Easûlul-lah'ın üzüntüsünü gidermek ve ona teselli vermek, Hz. Musa ve Hz. ibrahim'in kıssaları, kör taklid ile ve kavimleriyle mücadele U etmeleri, peygamberliğe hüküm verilmesi, cehennemliklerin ce­hennemdeki münakaşaları, Hz. Nuh'un kıssası, müminlere hüs­nü zan, peygamberlerin vazifesi, Ad kavmi ve peygamberleri Hud, bu kavmin teknikteki ileriliği, Semud kavmi ve peygamberleri Hz. I Salih, bu kavmin taş oymaktaki başarılan, Lut Kavmi ve şeni fiil-^ leri, Ashab-ı Eyke ve peygamberleri Hz. Şuayb, bu milletin ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmaları, Kur'an ve îsrailoğullan, müc-|j rimler, helak edilen her memlekete mutlak bir peygamber gönde-I rilmesi, en yakınım korkutma emrinin Hz. Muhammed'e gelmesi, Rasûlullah'ın yumuşak davranması, şeytanların kime indikleri, şairler ve zalimlerin sonu. Surede sözkonusu edilen genel meşe. leler içerisinde birçok özel meseleler ve dallar vardır. Tevfik Al-I     lah'taridır.

Bu sureye Eş-Şuara Suresi denildiği gibi El-Camia Suresi de denilir. îbn Merduveyh'in îbn Abbas ve Abdullah bin Zübeyr'den rivayet ettiğine göre bu surenin tamamı Mekke'de nazil olmuştur. Yine îbn Abbas'tan rivayet edüdiğine göre bu sure, son 5 ayet h  gelmestai" nedeni, geçen bzrtalam hükümleri daha fazla ağması ve izah et-mesicür Aynca ikisinde de Rasûlullah'm tesellisi söz konusu edil. mistir. İfa sureye de Kur'an'ın medhini ifade eden ayetlerle bas. [1]

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Tâ, Sîn, Mim.

2- Bunlar apaçık   kitabın ayetleridir.

3- (Ey Rasûlüm!)   İnanmıyorlar   diye   neredeyse  kendini mahvedeceksin.

4- Eğer biz dilersek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyun eğip kalırlar.

5- Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutla­ka yüz çevirirler.

6- Üstelik yalanladılar. Fakat alay edip durduktan şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.

7- Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki biz orada bitkilerden nice güzel çiftler bitirmişizdir.

8- Kuşkusuz ki bu çiftlerde bir işaret vardır. Ama çoğu iman etmezler.

9- Şüphesiz ki Rab bin güçlüdür, merhametlidir.

10- Hatırlat o zamanı ki Rabbin Musa'ya:  «Zalim kavme git» diye nida etmişti.

11- «Firavun'un kavmine! Onlar daha sakınmayacaklar mı?»

12- (Musa): «Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkuyorum» dedi.

13- «Bundan  içim sıkılır,  dilim   söylemez  olur.   Artık   Ha­run'a (Cebrail'i) gönder.»

14- «Onların bana isnad ettikleri bir suç ta var!  Beni öl­dürmelerinden korkuyorum.»

15- (Allah):   «Hayır!    (Seni öldüremezler).   İkiniz   birlikte mucizelerimizle gidin. Kuşkusuz kî biz sizinle beraberiz ve işitici-leriz!»

16- «(Gecikmeden) Firavun'a gidin ve «Biz alemlerin Rab-bi'nin peygamberiyiz» deyin.»

17- «İsrailoğullan'm bizimle beraber salıver.»

18- (Firavun): «Seni çocukken yanımızda büyütmedik mi? Hem de aramızda ömründen senelerce kaldın» dedi.

19- «O yaptığın işi de  (bu esnada)   yaptın. Sen nankörler­densin*»[2]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1) «Tâ, Sîn, Mim..m Bu Ayetin Tefsiri

Bu ayet gibi daha Önce Elif, Lam, Mim; Elif, Lâm, Ra gibi ayetler geçmiştir. O ayetlerin tefsirinde ne söylenmişse hepsi bu­rada da geçerlidir.

(2) «Bunlar apaçık bir kitabîn...» Bu Ayetin Tefsiri

Bu ayetin başındaki «Tilke» kelimesi bu sureye işaret eder. Bu kelime ile uzak mesafede olana işaret edildiğine göre bu su­renin de azamet ve büyüklükte mertebesinin çok yüksek oldu­ğuna işaret var demektir.

«ELKitab»6a,n maksat Kur'an'dır. «EfrMubin» ise icazı apa­çık ve zahir olan Kur'an demektir. Buna göre ayetin mânâsı şu­dur: Şu ayetler (yani bu surede serdedilen, sayılan ayetler) Kur' an'dan olmak Özelliğine sahiptirler.

Bazıları, «Ayetin başındaki «Tilke» Kur'an'a işarettir. Habe­ri olan «Ayat» kelimesi müennes olduğundan dolayı müennes getiritmiştir» derler. Bazı müfessirler «Kitaba Mubin'den maksat, Levh'i Mahfuz'dur» diyorlar Onun mubin (açıklayıcı) olması, me­leklere bütün eşyanın ahvalini ve durumlarını açıklamış olmasın­dandır. Fakat en uygun olanı daha önceki yorumdur.

(3) «(Ey Rasûlüm.'n İnanmıyorlar diye...» Bu Ayetin Tefsiri

Ayet metnindeki «Bahiun» kelimesi öldürmek, helak etmek mânâsını ifade eden b-h-a kökünden gelmektedir. El-Askeri, «Bu kelime burada yasak yerinde kullanılmıştır» diyor. Yani, «îman etmedikleri için üzülmek suretiyle kendini helak etme». Bazıları da istifham yerine konulduğunu söyleyerek mânâyı şöyle ifade etmişlerdir: «Onlar iman etmiyorlar diye sen kendini öldürecek misin?»

(4) «Eğer biz dilersek onlara...» Bu Ayetin Tefsiri

Metinde geçmekte olan «Ayeten» kelimesi mucize, alâmet mâ­nâsım ifade eder. Yani onları iman etmeye zorlayan bir mucize, bir alâmet demektir.

İbn Abbas, Mücahid, İbn Zeyd ve El-Ahfeş'e göre «E'nak» kelimesi cemaatlar ve gruplar demektir. Bu takdirde ayetin mâ­nâsı şöyle olur: «Onların cemaatleri, yani tümü ona eğilir.»

Bazıları «E'nak kelimesinden maksat ileri gelenlerdim de­mişlerdir. Ayetin zahirine bakılırsa bu mucizelerin inmesi tahak­kuk etmemiştir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın kanun-i ilâhisi insanları zorlama olmaksızın imana davet etmektir.

Ayetten maksat onları zelil düşürücü bir ayet ise bu (Ka-tade'den rivayet edildiğine göre) tahakkuk etmiştir.

(5) Rahmandan kendilerine gelen...» Bu Ayetin Tefsiri

Bu ayet «Onlar zorlayıcı bir mucize inmedikçe kâfirlikten, peygamberi yalanlamaktan vazgeçemezler» mânâsını ifade eder. Bu Rasûlullah'm onların müslüman olmaları için gösterdiği is­tekten kendilerini vazgeçirmek içindir. Dikkat edilirse «Min'alla-hi» yerine «Min'er Rahmani» tabiri kullanılmıştır. Bu, onların yaptıklarının ne denli çirkin olduğunu sergilediği gibi, Allah'tan geleni ne olursa olsun inkâr etmenin çirkin ve şenî bir fiil oldu­ğunu ifade eder.

(6) «Üstelik yalanladılar...» Bu Ayetin Tefsiri

«Alay ettikleri şeyin haberlerinden maksat, ileride başları-na gelecek olan dünya ve Ahiret cezalarıdır. Zira her gelecek olan yakın sayılır. Veya Bedir Günü'ndeki felâket veya Kıyamet Gü-nü'nde maruz kalacakları felâkettir. Buna «Haberler» mânâsına gelen «Enba» denilmesi, Kur'an'ın bu haberi veriyor olmasıdır. [3]

 

Haşrin Delilleri

 

(7) «Yeryüzüne bir bakmadılar m,..m Bu Ayetin Tefsiri

Bu ayet, onların Kur'an ayetlerini yalanladıktan sonra kevni ayetlerden de yüz çevirdiklerini haber vermektedir. Ayet başın­daki hemze, istifham-ı inkâri'yi ifade etmektedir. Yani onlar Al­lah'ı inkâr etmek, kendilerini Allah'a iman etmeye çağıran Kur'-an-ı yalanlamak hususunda ısrar edip yeryüzündeki harikulade­liklere bakmazlar mı? Yazıklar olsun!

Bazı müfessirler: «Bu ayette onların hasrı yalanladıklarının beyanı vardır. Zira daha önce onlar yaradılışı yalanlamışlardı ve Cenab-ı HakJc'ın Kitabı'nı ve sıfatlarını inkâr etmek suretiyle red­diyede bulunmuşlardı» diyorlar.

Bu yoruma binaen ayetin takdiri şöyle olur: Onlar kendileri­ni yalanlamaktan alıkoyan yeryüzündeki harikuladeliklere bak­madılar mı ki ölümden sonra dirilmeyi ve hasrı inkâr ediyorlar?

Metindeki «Zevç» kelimesi yarım demektir. «Kerim» kelime­si de her şeyin iyisi, övüleni anlamındadır. Rağıb Müfredat'ında «Âlemde ne varsa bir zıddı veya misali veya terkibi olduğundan dolayı mutlaka zevçtir» diyor. Yani hiçbir yönden hiçbir şey zev-ciyet vasfından ayrılmaz. Bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın yeryüzünde bitirmiş olduğu her şeyde bir faydanın olduğuna delâlet eder.

(8) «Kuşkusuz ki bu çiftlerde...* Bu Ayetin Tefsiri

Metinde yer alan «Ayeten» kelimesindeki tenvin, tazim için­dir. Yani bu yeryüzündeki bitkilerde Allah'ın kudretine delâlet eden büyük bir mucize vardır. Fakat insanların çoğu buna rağ­men iman etmemektedirler.

«îmansızltğı» çoklarına nisbet etmek, onların bir kısmının iman edeceğine işarettir.

Ayetin metnindeki «ELAziz» lâfzı kâfir olanlardan in­tikamını almak hususunda galiptir demektir. Er-Rahim ise kü­fürde tevbe edenler için çok merhametlidir anlamındadır. Allah böyle olduğundan dolayı onlara mühlet verir, işledikleri büyük günahlardan ötürü onları hemen muaheze etmez.

(9-11) «Şüphesiz ki Rabbin güçlüdür...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Bu ayetler bir kıssayı diğer bir kıssa üzerine atfetmek kabi-îindendir. Yani nefsinde Rabbinin kardeşin Musa'ya nida ettiği zamanı hatırla. Ve mucizelerin açıklanmasına rağmen kavminin Musa'yı nasıl yalanladıkları hususunu kalbinden uzak tutma. Böylece bilesin ki ümmetlerin peygamberlerini yalanlaması ilk defa senin çağında başlamış değildir.

Şeyhulislâm'a göre «Kamvine bunu hatırlat» demektir. Ve en münasip yorum da budur. Çünkü «Onlara oku» tabiri buna de-lâlet etmektedir.

«Zalim kavme git» cümlesindeki «Zalim kavimizden maksat, küfürle, isyanla, İsraüoğullan'nı köle edinmekle, erkek çocukla­rı kesip sadece kız çocuklarını bırakmakla zulmeden bir kavme git demektir.

Onbirinci ayetin başındaki «Firavundun kavmi» tabiri zalim kavmin atfı beyanıdır. O zalim kavim de Firavun'un kavmidir. Ayette «Firavun ile Firavun'un kavmi» denilmemiş, sadece «Fi­ravun'un kavmi» denilmiştir. Çünkü Firavun'un da o kavme da­hil olduğu hususu açıktır. Nitekim bazı ayetlerde «Firavun ve Fi­ravun'un kavmi» şeklinde kullanılmıştır. Bu da delâlet eder ki Fi­ravun, «Kavmne dahildir. Nasıl Ademoğullan «Adem»i kapsarsa, Firavun'un kavmi de onu içine alır.

(Onlara; îttika etmeyecek misiniz? (yani Allah'ın azabından korkmayacak mısınız?) de!»

(12-14) «(Musa): Ey Rabbim! Onların...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Hz. Musa'nın bu sözleri Allah'ın emrini yerine getirmemek için ileri sürülen illetlerden değildir. Aksine bu emri yeri­ne getirmek hususunda bir yardımcının istenmesi için kastedilen bir özür silsilesidir ki davet tam manâsıyla yapılsın. Çünkü ken­disini yalanlamak, göğsünün daralması, dilinin açılmaması dave­te eksiklik getirebilir, hüccetin tam yerinde olmamasına sebep olabilir. Nitekim ((Cibril'i Harun'a gönder, onu peygamber yap. Onunla benim kuvvetimi artır. O bana yardımcı olsun» cümlesi de buna delâlet eder. Bu durum Kasas Suresi'nde daha açık bir şekilde ortaya konmuştur.

(15-17) (((Allah): Hayır! (Seni öldüremezler). İkiniz...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Cenab-ı Hak, Hz. Musa'ya, ((öldürülme korkusundan vazgeç. Çünkü, sen bizim himayemizdesin. Sen ve kardeşin Harun Fira' vun'a gidin» demek suretiyle Hz. Harun'un peygamberliğini Hz. Musa'ya haber verdi ve kendisine teminatta bulundu. Ayetin si-yakı Hz. Harun'un orada bulunmamasını iktiza eder. Binaena­leyh ((İkiniz gidin» hitabında tağlib vardır. Yani Hz. Musa sanki Hz. Harun'un yerine de kaim olmuştur.

«Ayetlerimle» şeklindeki tabirden maksat Cenab-ı Hakk'm Hz. Musa ve Hz. Harun'a Piravun'a gösterilmek üzere vermiş ol­duğu mucizelerdir. Bu tabir, Hz. Musa'nın korktuğu noktayı bu mucizelerin ortadan kaldıracağına işaret etmektedir.

«Biz sizinle beraberiz ve dinleyenleriz» hitabı Hz. Musa, Hz. Harun ve onlara tabi olan İsrailoğulları'nadir. Bu kelâm onların geleceklerine, İsrailoğulları'nm kendilerine tâbi olacağına işaret müjdesini içermektedir. Sibeveyh, «Bu hitap sadece Hz. Musa ile Hz. Harun'adır. Fakat çoğul sigası kullanılmıştır. Cenab-t Hak onları yüce mertebelerinden dolayı bir cemaat imişcesine kabul etmekte ve hitabını buna göre yapmaktadır» diyor. Fakat gerek bu ayetten öncekilerde, gerekse bundan sonra gelen ayetlerde Cenab-ı Hak, Hz. Musa ile Hz. Harun için «İkiniz» tabirini kul* landığına göre Sibeveyh'in bu yorumunun pek makbul olmadığı anlaşılmış olur.

16. ayetin metnindeki «Rasûl» kelimesinin tekil getirilmesi mastar olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü aslında bu mas­tardır, tekil, ikil, çoğul hepsi orada eşittir. Tıpkı «Adaletli bir kişidir» denilmesi gibi. Yani çok adil olduğundan dolayı, adeta adaletin kendisi olmuştur.

- Âlemlerin Rabbi» tabiri Firavun'un aleyhinde bir reddiyedir. Çünkü o ulûhiyet iddiasmdaydı. Aynı zamanda bu onu yumuşak bir şekilde Allah'ın «Âlemlerin Rabbi» olduğunu kabul etmeye davettir.

«Bizim le beraber İsrailoğullan'nı gönder» cümlesi irsalin içeriğini açıklamaktadır. Çünkü Rasûl'den irsal (gönderilmek) anlaşılıyor. Bu gönderilmenin mânâsı da İsrailoğullan'nı serbest bırakarak onlarla beraber Filistin'e gitmelerini sağlamaktır. Çünkü orası daha önce Hz. Musa, Hz. Harun ve İsrailoğulları'nın vatanıy­dı. 400 seneden beri İsrailoğulları Mısır'da köle muamelesi görü­yorlardı.

(18-19 )  «(Firavun): Seni çocukken yanımızda...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Sen kâfirlerden idin», yani benim nimetimi inkâr eden nan­körlerdendin. Benim has adamlarımdan birisini öldürdün. (Nite­kim bu, İbn Zeyd'den böyle rivayet edilmiştir).

Veyahut; «Senin şu anda kâfir olduğunu iddia ettiğin kavmin bir ferdiydin» demektir ki bu rivayet de Süddi'den gelmiştir. Fa­kat bu hüküm zahirde Hz. Musa'nın halinden anlaşılan mânâya binaendir. Çünkü Hz. Musa o zaman onlarla karışıktı. Kalbinden müslümandı, Allah'ı biliyordu. Fakat zahirde, kendisi hakkında şüphe etmesinler diye onlarla beraberdi. Zira peygamberler risa-letten önce de sonra da kâfirlikten masundurlar.

Bazıları ayeti «Firavun burada Hz. Musa'ya iftira ediyor» şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü eğer Firavun, Hz. Musa'nın da­ha Önce iman ettiğini bilseydi onu ya hapseder veya öldürürdü. [4]

 

Meal

 

20- (Musa)  dedi ki:   «Bunu yaptığım   zaman şaşkınlardan idim.»

21- «Sizden korktuğum için de durmadan aranızdan kaç­tım.  Sonra da  Rabbim bana hüküm verdi ve beni elçilerinden kıldı.»

22- «Görünürde başıma kaktığın o nimet te gerçekte İsra-iloğulları'm kendine köle edinmiş olmandan dolayıdır.»

23- Firavun; «Âlemlerin Rabbi de kimdir?» diye sordu.

24- (Musa cevaben) dedi ki: «O göklerle yerin ve bu ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidîr. Eğer gerçek olarak inanı­yorsanız (durum budur).»

25- (Firavun)   çevresinde bulunan   kimselere:    «Duymuyor musunuz?» dedi.

26- (Musa): «O sizin de, daha Önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir» dedi.

27- (Firavun): «Herhalde size gönderilen bu peygamberiniz delinin birisidir» dedi.

28- (Musa) dedi ki: «Eğer akıl erdiriyorsaniz o (Allah) do­ğunun, batının ve ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidir.»

29- (Firavun):   «Yemin  ederim ki eğer benden başka  bir ilâh edinirsen muhakkak ki seni hapse atılanlardan kılacağım» dedi.

30- (Musa): «Sana apaçık bir mucize getirmiş isem de mi?» dedi.

31- (Firavun): «Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir o mucizeyi» dedi.

32- Bunun üzerine  (Musa), asasını yere attı. O açıkça bir ejderha oluverdi.

33- Bir de elini çıkardı. O da bakanlara bembeyaz oluverdi.

34- (Firavun)  etrafındaki ileri gelenlere: «Doğrusu bu bil­gin bir büyücüdür» dedi.

35- «Büyüsü ile sizi memleketinizden çıkarmak istiyor. Şim­di ne yapmamı buyurursunuz?» dedi.

36- Onlar: «Onu ve kardeşini oyala. Şehirlere de toplayıcı­lar gönder.»

37- «Bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler.»

38- İşte  böylece  sihirbazlar belli   bir   günün  tayin  edilen vaktinde biraraya getirildi.

39- Halka da şöyle denildi: «Toplanıyor musunuz?» [5]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(20-22) «(Musa) dedi ki: Bunu yaptığım zaman...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Hz. Musa, Cenab-ı Hakk'm hıfzına son derece inandığı ve iman ettiği için kıptiyi öldürdüğünü ikrar etmiştir. «Ve ben o saman sapıtanlardan idim» dedi. Yani cahillerdendim, onu bilmiyordum. Nitekim İbn Abbas'm kıraatinde «Sapıtanlar» demek olan «Dâllin» kelimesi yerine «Cahilin» kelimesi gelmiştir. Ebu Hayyan'ın El-Bahr'da naklettiğine göre İbn Mesud'un kıraatinde de böyledir. Fakat Ebu Hayyan şöyle diyor: «Bana kalırsa bu kıraat «Dallîmrin tefsiridir. Yoksa Rasûlullah'tan rivayet edilen bir kıraat değildir» der. Hz. Musa (Katade'nin rivayetine göre), bu sözü ile «Ben onu kasten değil de Öleceğini bilmeyerek ona tokat attım» demek isti­yor. Zira Hz. Musa ona haddini bildirmek için tokat atmıştı. Fa­kat bu tokat onun ölümüne yol açtı, İbn Zeyd de aynı mânâyı ri­vayet etmektedir. Yani «Ben, tokalımın onu öldüreceğini bilmiyen-lerdendim.»

«Hüküm» kelimesi peygamberlik veya ilim ve eşyanın haki­katine vakıf olmak mânasına- gelir. Birinci yorum Süddi'den riva­yet edilmiştir. Bazıları «Peygamberliğin özelliklerinden olan bir ilmi Rabbim bana hibe etti mânâsmdadır» demiştir.

Hz. Musa'nın Firavun'a verdiği red cevabının özeti şudur: Bir müsltimana nisbet edilen kati hususundaki konuşmana gelince, ondan ötürü ben kınanmam ve o benim peygamberliğime herhangi bir halel de getirmez. Çünkü herhangi bir kastım olmamıştır ve hadise peygamberlikten önce olmuştur. Attığım tokat ancak o ki­şiye haddini bildirmek ve onu saldırganlıktan vazgeçirmek içindi. Fakat üzerine ölüm terettüb etti.

Ayetin metnindeki «Tilke» kelimesi «Biz seni içimizde bir ço­cuk olarak yetiştirmedik mi?» sözüne racidir. Yani Firavun'un bu sözüne karşı Hz. Musa; «O başıma kaktığın nimet de İsrailoğuU ları'nı köle yapman yüzündendir» diye cevap verdi. Hulâsa şu­dur: Senin söylediğin zahirde nimettir. Fakat hakikatte o bir ni­met ve azaptır. Çünkü benim kavmimi zelil etmiştin. Onların er­kek çocuklarını keser, kız çocuklarım bırakırdın. Eğer bu durum olmasaydı ben senin ne sarayına gelir ne de yardımlarından fay­dalanırdım.

Durum ne olursa olsun bu ayet açıkça belirtiyor ki kişinin kâfir olması ondan sadır olan nimeti iptal etmez. Yani o nimetin karşılığı ayrı bir şey, küfür ayn bir şeydir. Bazıları da «Küfür mutlaka nimeti iptal eder ki medh ile zemm, ecir ile azap birarada olmasın» demişlerdir. [6]

 

Hz. Musa Île Firavun'un Mücadelesi

 

(23) «Firavun: «Alemlerin IÇabbi de...» Bu Ayetin Tefsiri

Cenab-ı Hak Hz. Musa ile Hz. Harun'a «Firavun'a gidin. Biz âlemlerin Rabbi'nin elçileriyiz, İsrailoğulları'nı bizimle beraber serbest bırak deyin» diye emredince onlar Allah'ın emrini yerine getirmek üzere Firavun'a vardılar ve aynı teklifleri ilettiler. Fira­vun evvelâ Hz. Musa'ya «Biz seni içimizde bir çocuk olarak yetiştirmedik mi?» dedi. Sonra «Âlemlerin Rabbi de nedir?» sorusunu Hz. Musa ile Hz. Harun'a tevcih etti.

Firavun daha önce bir cinayete adı karışmış bir insanın pey­gamberlik mertebesine uygun olmadığını ifade ettikten sonra onu gönderen Allah ile istihza etmek için «Âlemlerin Rabbi de nedir?» diye sormuştur.

(24) «(Musa cevaben) dedi ki: O göklerin...» Bu Ayetin Tefsiri

Hz. Musa, Cenab-ı Hakk'ın zatının keyfiyetini haber verdik­ten sonra onun sıfatlarım zikretmeye başladı. Fakat onun haki­katini açıklamak insanın kudreti dahilinde değildir. Eğer yakîn sahibi iseniz, yani eşyanın hakikatim tahkik eden ve onlara inanan kimselerseniz. Cenab-ı Hakk'a inanmanız daha önce gelir. Çün­kü onun varlığının delilleri apaçık ortadadır. Zira bu mümkünat sahasına giren ve hissedilen bütün varlıklar (ister mürekkeb is­terse gayri mürekkeb olsun) onların durumları bir başlatanın varlığına delâlet eder.

(25) «(Firavun) çevresinde bulunan kimselere...» Bu Ayetin Tefsiri

Firavun, Hz. Musa'nın bu cevabını işitince etrafındakilerin kalbine bir şüphe girmesinden korkarak onlara, «Bunu dinlemiyor musunuz? Yani onun söyledikleri sizi hayrete düşürmüyor mu?» dedi. Ve Hz. Musa'yı önemsemiyormuşçasına bir tavır takındı.

Hz. Musa'nın cevabı Firavun'un sualine tam mutabık değildi. Zira o, Allah'ın hakikatini soruyordu, Hz. Musa ise Allah'ın vasıf­larından haber veriyordu.

(26) «(Musa): O sizin de, daha Önce...» Bu Ayetin Tefsiri

Firavun, Hz. Musa'nın cevabının hiçbir kıymeti olmadığını, sadece onu dinlemenin dahi onları kabul etmemeye kâfi geldiğini söyleyince ve Hz. Musa da bunu sezince şu cevabı verdi: «O, sizin de daha önce geçen atalarınızın da Rabbidir.»

Yoktan varedilmek, suret veren ve hikmet sahibi olan bir zat gerektirir. Bu da onların nefislerinde ve atalarında durumunda apaçık görülmektedir. Bu sebeple onların dikkati bu noktaya çe­kilmiştir.

(27) «(Firavun): Herhalde size gönderilen...» Bu Ayetin Tefsiri

Firavun, «Size gönderilen elçiniz kesinlikle delidir» dedi. Çün­kü ondan başka bir şey soruluyor, o ise başka bir cevap veriyor. Onun dikkati esas cevaba çekilirken o bu hususta uyanmayarak başka bir cevaba yaslanıyor. Firavun'un Hz. Musa'ya «Elçi» de­mesi istihza tankıyladır. Yani onunla alay ediyor. Yoksa bu onun elçi olduğunu ikrar etmek için değildir.

(28) «(Musa) dedi ki: Eğer alcıl er diriyor sanız...» Bu Ayetin Tefsiri

Hz. Musa ilk cevabını daha iyi açıklayabilmek için «O, doğu­nun, batının ve ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidir» de­di. Böylece açık bir şeküde göklerin ve göklerde bulunanların ha­reketlerini, durumlarının değişmesini, yerin bazen karanlık bazen de aydınlık olmasını Allah'a isnad etmiştir.

«Eğer akıl ediyorsanız», yani eğer bir şeye aklınız eriyorsa veyahut da akıl erbabından iseniz durumun benim dediğim gibi olduğunu hemen anlarsınız. Hz. Musa bu cevabı ile onların akü dairesinden çıkmış olduklarını ve deli sayılmalarının daha uygun olduğunu ifade etmek istemiştir.

(29)    (Firavun): «Yemin ederim ki eğer benden başka...» Bu Ayetin Tefsiri

«Eğer benden başka bir mabud edinirsen kesinlikle seni hap­se atılanlardan kılarım», yani seni zindana atarım, hapsederim. Fi­ravun böyle demek suretiyle işi tehdide dökmüştür. Zaten inatçı, tekebbür sahibi diktatörlerin adeti, fikren mağlub edemedikleri kimseleri tehdidle ve maddi cezalarla susturmaktır. [7]

 

Firavun Allah'ın Varlığını Biliyor Muydu?

 

Alimler «Firavun bu kâinatın bir Rabbi vardır» gerçeğini bi­liyor muydu bilmiyor muydu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı­ları «Biliyordu» demiştir. Çünkü başka bir ayette Hz. Musa ona «Andolsun biliyorsun ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabbi indirmiştir» demekte ve onun bilgi sahibi olduğunu ifade buyur­maktadır.

Onun «Ben sizin en yüce Rabbinizim» sözü ise kavmini kor­kutmak için söylenmiş bir sözdür. Yoksa o kendisinin böyle ol­duğuna inanmıyordu. Nasıl olur da bu durumda «Âlemlerin en yüce Rabbi» olduğunu iddia edebilirdi?

Bazı alimler «O Allah'ı bilmezdi. Bununla beraber göklerin ve yerin ve oradakilerin Rabbi olduğuna da inanmıyordu. Çünkü deh-ri idi, yaratıcıyı yok sayardı. Varlığın vücubunun feleklerden, feteklerin varlığının da hareketlerden meydana geldiğini iddia eder­di» demişlerdir.

(30) (Musa): «Sana apaçık bir mucize...» Bu Ayetin Tefsiri

Hz. Musa yumuşak davranarak onun iman etmesine temah gösterdiği için «Sana apaçık bir şey getirirsem de bunu yapacak mısın?-» diye cevap verdi. Yani benim davamı doğrulayan bir du­rum ortaya getirirsem yine böyle yapar mısın?

(31) «(Firavun): Eğer doğru söyleyenlerdensen...» Bu Ayetin Tefsiri

Firavun, Hz. Musa'yı susturacak bir fırsat yakaladığını sana­rak: «O apaçık şeyi, eğer doğrulardan isen, getir» dedi.

(32-33)  «Bunun üzerine (Musa), asasını yere attı...»

Hz. Musa âsasmı yere attı. Âsa apaçık bir ejderhaya dönüştü. Bu hayalen veya göz boyama şeklinde değil gerçekten böyle olmuş­tu. Olay sihirbazların yaptığından farklıydı.

Ayetin metnindeki «Su'ban» kelimesi yılanların en büyükleri (ejderha) demektir. Esasında bu geniş bir şekilde yürümek mâ­nâsına gelen «Sa'be» kelimesinden gelmektedir. Çünkü süratle ve geniş bir alanda hareket eder. Sanki akan bir su gibi idi.

Asanın ejderha olması muhal değildir. Çünkü Cenab-ı Hak onun «Âsahk» vasfını kaldırır, onun yerine ejderhalık vasfını ve­rir. O, buna kadirdir.

Ve Hz. Musa elini çıkardı ve o el, bakanlara pırıl pırıl parla yan bir şey oluverdi. Yani bakanların dikkatleri, çok parıltılı o: duğundan, bir noktaya toplanıyordu. Bembeyaz ve nûrani idi.

(34-35) «(Firavun) etrafındaki ileri gelenlere...» Bu Ayetlerin Tefsin

Daha önce de geçtiği gibi «Et-Mele» kavmin eşrafı, ileri geler leri, Özel kişileri demektir.

«Bilgin», yani sihir ilminde üstün bir kişi «Sisi cebren araz nizden çıkarmak istiyor.» Doğup büyüdüğünüz memleketinizdei vatanınızdan sizi sihirle çıkarmak istiyor. Firavun bu sözleriyl etrafmdakileri Hz. Musa'ya karşı son derece nefrete itmek ist yordu. Onun önüne aşılması çok zor olan engeller getirmek ist yordu.

(36-37) «Onlar: Onu ve kardeşini oyala...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Ayetin metnindeki «ELMedain» kelimesi, «Medine»nin çoğı ludur. Şehirler, kasabalar demektir. «Haşirin» kelimesi ise topl; yıcı devlet görevlileri demektir: Polis ve jandarma gibi. «Sehhaı kelimesi ise mübalâğa ifade eden bir siga olup çokça sihir bile kişi demektir. «Alim» kelimesi sihir ilminde üstün olan kişi ani: mındadır.

(38-39)    «İşte böylece sihirbazlar...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Es-Sehara» lâfzındaki eliflâm ahd içindir Yani belli sihirbaz­lar toplatıldı. «Belli bir günün 7nikatı»ndan maksat, belli bir gü­nün saatleridir. Yani toplantının kararlaştırıldığı saatler. Bu hadi­se kuşluk zamanında Mısırlılar'ın ziynetlerini taktıkları bayram günlerinde olmuştur.

«Halka da, siz o saatlerde hazır bulunacak mtsımz? diye so­ruldu». İstifham burada teşvikten ibarettir. Yani o saatte mut­laka bulunun ve acele edin! [8]

 

Meal

 

40- «Üstün gelirlerse, biz de büyücülere uyarız.»

41- Büyücüler gelince, Firavun'a: «Üstün gelirsek bize mü­kâfat var mı?» dediler.

42- (Firavun): «Evet. Hem de benim yakınlarımın sırasına geçeceksiniz» dedi.

43- Musa, sihirbazlara: «Ne atacaksanız atın» dedi.

44- (Sihirbazlar da)   iplerini, değneklerini  attılar ve Fira-vun'ıın kudreti hakkı için üstün çıkacağız» dediler.

45- Musa da asasını yere bıraktı. Asa, büyücülerin uydur­malarını yuttu.

46- Sihirbazlar hemen yüzüstü kapanarak secde ettiler.

47- «Biz bütün âlemlerin Rabbine inandık»- dediler.

48- «Musa ve Harun'un Rabbine...»

49- Firavun,   (sihirbazlara):  «Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? O size sihri öğreten büyüğünüzdür. Size tat­bik edeceğim cezayı yakında görür, öğrenirsiniz. Ellerinizi ve ayak­larınızı çapraz olarak keseceğim, sonra topunuzu asacağım,» dedi.

50- (Büyücüler): «(Ne yaparsan yap) bizi bir zarara uğra-tamazsm. Biz Rabbimize döneceğiz.»

51- «İlk iman edenler olduğumuzdan Rabbimizin günahla­rımızı bağışlamasını umuyoruz» dediler.

52- Musa'ya vahyettik: «Geceleyin kullarımla yola çık. Ta­kip edileceksiniz.»

53- Firavun şehirlere münadiler gönderdi.

54- «İsrailoğullan sayısı az bir cemaattir.»                              

55- «Onlar bizi öfkelendirdiler.»

56- «Biz ise gözüaçık bir cemaatiz.»

57- Böylece onları cennet gibi bağlardan, ırmaklardan, çı-

58- Definelerle dolu yerlerden, mamur ve şerefli makamlar  dan...

59- İşte böyle yaptık ve onlara İsrailoğullari'nı mirasçı kıl­dık.

60- (Böylece Firavun ve askerleri)  güneş doğarken  onları takip etmeye başladılar. [9]

 

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(40) «Üstün gelirlerse, biz de...» Bu Ayetin Tefsiri

«Sihirbazlara tâbi olmak», onların dinine uymak, kendilerine tâbi olmak demektir. «Eğer onlar galip gelirlerse» tabiri işin ateş­lenmesi, harekete geçirilmesi için teşvik babında söylenilmiştir. Zira onların makamına en uygun olan şudur: Onlar galip geldiği zaman biz sihirbazlara tabi olacağız demeleriydi. Bu sözü söyle­yenler, Firavun'un kavmi olan Mısırlılar'dı. Bazı müfessirlere gö­re Firavun da buna dahildir. Yani Hz. Musa'dan gördüğü işler-den dolayı dehşete kapılıp «Biz sihirbazlara dinlerinde tâbi olu* ruz» demiştir. Yoksa kendisi ulûhiyyet iddiasmdaydı ve onlar ken­disine ibadet etmekteydiler.

(41)  «Büyücüler gelince Firavun'a.,.»Bu Ayetin Tefsiri

«Ecren» kelimesindeki tenvin, tazim içindir. Yani biz galip gelirsek bize büyük bir ecir var mı? Yani Musa mağlûp olursa veya biz galip olursak... Esasında «Eğer biz galip olursak» deme­meleri gerekiyordu. Bunun yerine «Biz galip olduğumuz zaman» demeleri gerekiyordu. Fakat daha önceki sözde kullanılan tabire uyum sağlansın diye böyle söylemişlerdir.

(42) «(Firavun): «Evet, dedi. Hem de,,.» Bu Ayetin Tefsiri

Bu sözü Firavun sihirbazlara söylüyor: «Siz yaklaştırılmışlar-dan olacaksınız», yani benim katımda yakınlarımdan olacaksınız. Benim huzuruma ilk giren ve huzurumdan son çıkan siz olacak­sınız demek istiyor. [10]

 

Hz. Musa Île Sihirbazların Arasında Geçen Sözler

 

(43) «Musa sihirbazlara...» Bu Ayetin Tefsiri

Bu sözü Hz. Musa sihirbazlara söylemiştir. Onlar «Sen mi ön­ce asam yere atacaksın, yoksa biz mi atalım?» dediklerinde Hz. Musa onlara: «Siz atacaklarınızı atın», yani önceliği size veriyo­rum dedi. Hz. Musa burada «Sihirbazlık yapın, halkın gözünü bo-yayın» demek istemiyor. Çünkü sihir esasında haramdır ve bütün şeriatlarda da haram olarak gelmiştir. Bazen insanı küfre kadar götürür. Masum olan bir peygamberin böyle bir emir vermesi uy­gun değildir. Hz. Musa onların kesinlikle yapacaklarını bildiği bir işte Önceliği kendilerine verdi. Onun için «Siz atacağınızı atın» de­di. Böylece onların yapacaklarının iptaline yol açmış oldu. Bu tıp­kı dinsiz bir adamdan reddedilmesi için hüccetlerini getirmesini istemek gibidir. Burada yasaklanana rıza bahis konusu değildir. «Küfre rıza göstermek de küfürdür» kaidesi de mutlak değildir. [11]

 

Neyle Yemin Edilir?

 

(44) «(Sihirbazlar da) iplerini, değneklerini...»Bu Ayetin Tefsiri

Onlar Firavun'un izzetiyle «Biz kesinlikle galip geleceğiz. Mu­sa galip gelemeyecektir» diyorlardı. Onlar Firavun'un izzetine ye­min ederek bu hükme vardılar. Onların bu yemini kendi iddiaları­na göre Hz. Musa'yı korkutmak içindir.

Bu yemin cahiliyyet döneminde yapılan yeminlerin bir çeşidi­dir. Müslümanların çoğu da yeminlerinde bu cahillerin yeminin­den daha korkuncunu getirmekteydiler. Meselâ bazı müslünıan-lar Allah'la ve Allah'ın sıfatlarıyla yemin eden bir kimseye inan­mıyorlar, ancak «Senin başına yemin ediyorum», veya «Sultanın nimetine» veya «Sultanın başına» veya «Kendi basıma» veya «Se­nin sakalına» veya «Babanın kabrindeki toprağa yemin ederim» şeklinde yeminleri vardı. Bunlar söylendiği zaman cahiller onlar­dan emin olurlardı. Müslümanların aralarında tazim ettikleri ve kendileriyle yemin ettikleri bazı şeyler vardır ki yalan olarak Al-lab ile yemin etmek günah yönünden bunlara doğru şekilde yemin etmekten daha hafiftir. Bu belâ geneldir. Cenab-ı Hak bizi muha­faza eylesin.

Yemin ancak Allah'ın sıfatıyla veya zatıyla olur. Onun dışın­da Allah'tan başka hiçbir kimse, Allah'ın zat sıfatlarından başka­sıyla yemin edemez. Meselâ Kabe ile yemin edilmez. «Kabe'nin Rabbiyle» yemin edilir. Ayla, güneşle, yıldızlarla yemin edilmez, onları yaratan Allah ile yemin edilir. Hz. .Muhammed'le yemin edilmez, onu peygamber olarak gönderen Allah'a yemin edilir.

(45) «Musa da asasını yere bıraktı...»Bu Ayetin Tefsiri

Ayetin metnindeki «Telkafu» kelimesi süratle yutmak mâna­sını ifade eder. Yani onların uydurdukları şeyleri süratle yuttu. Uydurma, göz boyama, yani bir şeyi bir halden başka bir hale sokmuşcasma bakanlara göstermek demektir. [12]

 

Sihirin Mahiyeti

 

(46) «Sihirbazlar hemen yüzüstü kapanarak...»Bu Ayetin Tefsiri

Sihirbazlar secde edici oldukları halde kendilerini yere attı­lar. Yani onların imanı onları secdeye zorladı veyahut da Hz. Mu­sa'dan gördükleri dehşet verici mucizeler onları secde etmeye zor­ladı. Sihirbazların secdeye yarmalan ve müslüman olmaları sih­rin en son noktasının göz boyama ve hayal olduğunu, hakikatinin bulunmadığım ortaya koymaktadır. Çünkü sihrin en kuvvetli dö­nemi Hz. Musa zamanındaydı. Zira her peygambere verilen muci­ze kendi zamanında en geçerli olan nesneye göre düzenleniyordu.

Sihrin hayal ve göz boyama olması kesin değildir. Çünkü ba­zı sihirler vardır ki bu türden değildir. İmam Kazvini {(Sihir haki­katen bir sureti başka bir surete'dönüştürmek iddiasıdır ve bu, avamın hurafelerinden, kadınların masallanndandır. Çünkü hiç­bir sihirle bu mümkün olamaz» der. Her sihir mutlaka bir göz bo­yamadan hâli değildir. Fakat bu ayetle şuna da delil getirilmiştir: Bir ilimde derinleşmek faydalıdır. Çünkü o sihirbazlar sihir ilmin-de derinleştikleri için Hz. Musa'nın getirdiklerinin hakikatini bil-diter, mucize olduğunu hemen anladılar ve iman ettiler. Çünkü onları iman etmeye, hakkı ikrar etmeye sürükleyen saik bu saha­daki gelişmeleri ve yetişmiş olmalarıydı.

(47-48) «Biz bütün âlemlerin...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Bu ayetlerdeki sözler mukadder bir sualin cevabıdır. Sanki şöyle sorulmaktadır: Onlar secdeye vardıkları zaman acaba ne dediler? Böyle bir sorunun cevabı da şöyledir: Onlar «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbi'ne iman ettik» dediler.

Musa ve Harun'un Rabbi, âlemlerin Rabbi'nin atfı beyanıdır, yani onun açıklayıcısıdır veya bedelidir.

(49) «Firavun (sihirbazlara): Ben size...» Bu Ayetin Tefsiri

Sihirbazlara bu sözü Firavun söylemektedir. «O size sihri öğ­reten büyüğünüzdür» cümlesinden bu anlaşılıyor. Yani siz daha önce ondan sihri öğrenmişsiniz ve aranızda gizli bir anlaşma var. Veya bu sihirden bir kısmını size öğretmiş, bir kısmını ise öğret memiştir. Öğretmediği kısmıyla sizi mağlup etti.

(50-51) «(Büyücüler): (Ne yaparsan yap) bizi bir...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Zarar yoktur», yani bize bir zarar yoktur. Söylediğin ceza­lan bize tatbik etmende hiçbir zarar yoktur. Biz kesinlikle bun-lan bize tatbik ettiğin takdirde Rabbimize döndürüleceğiz. Aksine bunda hakikat noktai nazanndan bizim için büyük bir fayda var­dır. Çünkü senin yaptıklarına karşı Allah rızası için sabır gösteri­riz ve böylece büyük sevaplara sahip oluruz.

«Müslümanların ilki» olmaları, Firavun'un etbaından ilk iman edenlerin kendileri-olduğunu belirtmek içindir. Veya bu toplantı yerinde ilk iman edenler bizleriz demek istiyorlar. Yahut da za­manımızda ilk iman eden kimseler bizleriz manasınadır. Onlar bu sözleri söylerken Firavun ailesinden olan bir mümini, Hz. Asi-ye'yi ve Hz. Musa'ya tâbi olan İsrailoğulları'nın iman ettiğini bil­miyorlardı. Çünkü onların imanları gizliydi.

bir gruptur» dedi.

Alusi, «Firavundun ordusunun Hz. Musa'nın ordusundan daha[13]

 

Tedbir Almak İlahî Bir Gerektir

 

(52) «Musa'ya vahyettik: Geceleyin kullarımla...»Bu Ayetin Tefsiri

Cenab-ı Hak burada uzun senelerden sonra Mısır'dan Hz. Mu­sa'ya çıkma izni vermektedir. Hz. Musa onların arasında uzun seneler kalmıştı. Durmadan onlan hakka davet etti. Onlara muci­zeler gösterdi. Bu mucizelere rağmen onlar küfür ve inatta ileri gittiler. Onlann geceleyin çıkmasının nedeni Firavun ve askerleri­nin onları takip etmeleri içindi. Gece çıktıkları takdirde Firavun ve ordulan kendilerine yetişmeden önce deniz kıyısına varacak­lardı. Denizde açılan yollara girecekler, öbür tarafa geçerken Fira­vun ve ordusu da denize varacaklardı. Bu defa deniz üzerlerine kapanacak ve onlan boğacaktı.

(53-56)  «Firavun şehirlere milnadiler gönderdi...» Bu Ayetlerin -Tefsiri

Firavun onlann geceleyin çıktıklarını haber alır almaz şehir­lere asker toplayıcılar gönderdi. Ve «İsrailoğullan kesinlikle az fazla olduğu kesindir. Fakat iki ordunun asker sayısı hakkında bir şey söyleyemeyeceğiz. Çünkü burada sahih haberler yoktur. Üstelik âdet haricine çıkmış mübalâğalar vardır» diyor. [14]

«Onlar bizi kızdırmaktadırlar» cümlesi, emrimize muhalefet etmişlerdir, izin almadan bizim katımızdan çıkıp gitmişlerdir ve beraberinde mallarımızı da götürmüşlerdir. Borç olarak aldıkları takıları da vermemişlerdir. Zira rivayete göre Cenab-ı Hak onlara Kiptiler'den borç yoluyla süs eşyalarını almalarını emretmiştir. Onlar da bunları alarak Mısır'dan ayrıldılar.

«Biz ihtiyatlı bir cemaatiz» cümlesi, ihtiyat ve sakınma bizim âdetlerim izdendir mânâsını ifade eder.

(57-60 )  «Böylece onları cennet gibi...» Bu Ayetlerin tefsiri

Cenab-ı Hak «Biz onları çıkardık» diyor. Yani onların Mısır' dan çıkmalarına sebep olacak bir kuvvet halkettik. Bu sebeple on­lar çıkarak Hz. Musa ile Ben-i İsrail'i takip ettiler. Onları nehrin kenarındaki bahçe ve çeşmelerden uzaklaştırdık ve hazinelerden ayırdık, onları güzel meskenlerden uzaklaştırdık.

«Kezalike» kelimesi ya mukadder bir mastarın —yani onlan o çıkışa benzer bir çıkışla çıkardık— veya makam kelimesinin sıfa­tıdır. Yani onların üzerinde bulunduğu o makam gibi kerim bir makamdan onlan çıkardık.

«Biz onu İsrailoğulları'na miras olarak verdik», yani Mısır'ı onlara mülk ettik. Tıpkı -babalarından, dedelerinden aldıkları miras gibi. Firavun ve ordulan, güneş doğmak üzereyken İsrailoğul-lan'nm ardına düştüler.

Maverdi, «Firavun ve orduları boğulduktan sonra İsrailoğulla-rt tekrar Mısır'a döndüler ve oradaki bütün servetlere, mülk ve arazilere sahip oldular» diyor. Dönüşleri pek uzun zaman sürme­miştir. Hasan Basri'den gelen bir rivayete göre onlar denizi aştık­tan sonra Firavun ve ordusunun boğulduğunu görünce Mısır'a geri döndüler ve bütün mallarını ve servetlerini yeniden elde etti­ler. [15]

 

Meal

 

61- İki cemaat birbirlerini gördükleri zaman Musa'nın ar­kadaşları «İşte bize yetiştiler» dediler.

62- (Musa):   «Bize hiçbir zaman  erişemezler. Rabbim be­nimle beraberdir. Bana yol gösterecektir» dedi.

63- Biz, Musa'ya «Asan ile denize vur!» diye vahyettik. O vurunca deniz yarıldı ve her iki taraf büyük dağ  gibi   oldular.

64- (Önce İsrailoğullan'nı)  ve arkalarından diğerlerini de­nize girdirdik.

65- Musa'yı ve onunla beraber olanların tamamım kurtar­dık.

66- Sonra diğerlerini suda boğduk.

67- Elbette bunda bir mucize vardır. Hal böyle iken çok­ları inanmazlar.

68- Kuşkusuz ki senin Rabbin aziz ve rahimdir.

69- (Ey Rasûlüm!) Onlara (Mekkeliler'e) İbrahim'in habe­rini oku.

70- Hatırlat o  zamanı ki İbrahim, babasına ve  kavmine «Neye ibadet ediyorsunuz?» demişti.

71- Onlar «Birtakım putlara tapıyoruz. Bütün gün onlara ibadete devam ediyoruz» dediler.

72- İbrahim)  dedi ki: «Acaba dua ettiğiniz zaman o put­lar sizi işitiyorlar mı?»

73- «Veya size fayda veyahut da zarar verirler mi?»

74- Onlar: «Hayır! Ancak biz babalarımızı böyle yapıyorlar bulduk» dediler.

75- (İbrahim)  sordu:   «Şimdi neye   tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?»

76- «Hem sîz hem de Önceki atalarınız.»

77- «İşte bu mabudlar gerçekten benim düşmanimdır. Fa­kat âlemlerin Rabbi hariç!»

78- «Beni O yarattı ve beni hidayete mazhar kıldı.»

79- «Beni yediren ve içiren O'dur.»

80-81-  «Hasta olursam bana şifa veren O'dur. Beni öldüre­cek ve tekrar diriltecek de O'dur.

82- Kıyamet Günü günahlarımı   bana   mağfiret   etmesini ümid eylediğim de O'dur.

83- Ey Rabbim! Bana bir hüküm ver ve beni salih kimse­lere kat.» [16]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(61-63) Bu Ayetlerin Tefsiri,

îki grup birbirlerini görecek şekilde yaklaştılar. Tevrat'ta hu­lâsa olarak şöyle denilmektedir: «İsrailoğulları Mısır'dan çıktıkla­rında önlerinde gündüzleri bir bulut direği, geceleri de ateşten bir  sütun bulunurdu. Bunlar onlara yol göstericiydi adeta. Firavun ordularıyla onların arkasına düştüğünde onlar Firavun'u uzaktan görünce cidden korktular ve   o zaman Hz. Musa'ya: «Acaba Mısır'da mezar yokmuydu ki sen bizi bu çöle Ölmek için çıkardın?

Biz sana demedik mi ki bizi burada bırak, Mısırlılar'a hizmet ede­lim. O hizmet, çölde ölmekten daha hayırlıdır» Bunun üzerine Hz. Musa onlara: «Korkmayın, Allah'ın yardımını bekleyin» dedi. Son­ra Cenab-ı Hak, Hz. Musa'ya âsasıyla denize vurmasını vahyetti. Böylece deniz ve önlerindeki bulut sütunu arkalarına düştü, on­larla Firavun ordusu arasında sanki bir perde gibi oldu. Gece  olunca bv durumda Firavun'un askerlerinden hiç kimse ileriye gidemedi. Deniz yarıldı, İsrailoğullan denizde açılan yollardan gi­derek öteki sahile çıktılar.»

Ayetin metnindeki «Lemudrakun», biz yakalandık, bize yeti­şecekler demektir. Abd bin Humeyd, ayeti «Lemuderrikun» şek-alinde okumuştur. Mânası «Biz yok olduk. İzmihlale uğradık, fena olduk» demektir. Hz. Musa onlara: «Hayır! Hiçbir zaman onlar size yetişemeyeceklerdir. Korumak ve yardım etmek suretiyle Rab­bim kesinlikle benimle beraberdir. Yakın bir zamanda sizin kurtutuşunuza vesile olacak bir şeye hidayet edecektir, beni ve sizi onlara karşı galip getirecektir» dedi.

Dikkat edilirse Hz. Musa onlafı Rabbin beraberliği ve hidayeti konusunda kendisine ortak etmemiştir. Bu onların konuşmalarına karşılık olarak bu şekilde söylenilmiştir. Çünkü onlar «Bize yetiştiler, helak olduk» dediklerinde Hz. Musa'yı kendilerinden sayma­dılar, onu ortak kabul etmediler. Veya Hz. Musa metbu, onlar da tâbi olduklarından «Bizim» mânâsını ifade eden mânâ yerine «Be­nimle beraberdin) anlamına gelen «Merye» kelimesini kullanmış­tır, «Seyehdinî» terkibi de böyledir.

Bu ayetteki «Deniz»den maksat, Kulzem Denizi'dir. Yani Ki* zıldeniz'dir. Bazı kimseler «Mısır'ın ötesinde bulunan İsaf Deni­zi», bazıları da «Nil'dir» demişlerdir Ayetin zahirine bakılırsa bu, vahy Hz. Musa yukarıda geçen sözlerini söyledikten sonra gerçek­leşmiştir. Ve geceleyin yola çıkmakla emrolunduklan zaman Hz. Musa henüz denize âsasıyla vurma emrini almamıştı.

Ayetin metnindeki «Tavd» kelimesi -dağ demektir, yüce dağ, makarrında sabit olan dağ. Fakat ayetin zahirinden burada mut­lak dağın kastedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Lûgatta bu kelime­nin büyük dağ anlamına geldiği söylenilmektedir. İkinci kez «Bü­yük» lafzıyla sıfatlanması, sıfatı kâşife olur.

«Kullu Firkin» ile maksat, her .parçadır. Yani o suyun her par­çası kabardı, yükseldi. Altı bir tünel gibi oldu.

(64-68) «(Önce İsrailoğulları'nı) ve arkalarından...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Ayet metnindeki «Ezlefna»    fiili    «Yaklaştırdık»    demektir. «Semme» ise «Orada» manasınadır. «Ahirin»den Firavun ve ordusu kastedilmektedir. Yani biz Firavun ve ordusunu Musa'nın kav­mine yaklaştırdık. Onlar da hemen onların arkasından, onların denize girdikleri yollardan denize daldılar. Tabii sonunda da boğu­lup öldüler.

Ayetin metnindeki «Zalike» lâfzı bu kıssaya işarettir. Yani Fi­ravun ve Musa kıssasında büyük bir mucize vardır. Bu mucize Hz. Musa'ya iman etmeyi, onu getirdiği vahy hususunda tasdik etme­yi gerektirir. «Onların çoğu iman edici değildirler» sözüyle Fira-vun'un ordusu ve kavmi kastedilmektedir. Yani bu kavmin çoğu iman edici değildirler. Ancak onlardan, Firavun'un en yakınların­dan olan imanlı kişi ile Asiye, müstesnadır.

(69-83) «Ey Rasûlüm!» Onlara (Mekkeliler'e)...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Ayet metninde geçmekte olan «Nebe» kelimesi büyük haber demektir. Cenab-ı Hak bu ayetlerde Hz. Muhammed'e, muhatapla n olan Kureyşliler'e ve dolayısıyla diğer insanlara Hz. İbrahim'in büyük hadisesini oku, büyük haberini onlara anlat, demektedir. Onlar Hz. İbrahim'in hadisesine vakıf olduktan sonra iman etmez­lerse bu onların küfürde ne denli ileri gittiklerinin bir işareti ola­caktır. Zira onlar İbrahim ile iftihar ederler, ona uymak isterler­di. Çünkü onların büyük dedesidir.

Ayetin metnindeki «Nezellu» fiili devam mânâsında olan «Ze-lul» kökünden gelir. Yani biz onların etrafında daimi bir şekilde dönüyor ve ibadet ediyoruz.

Bazı müfessirler «Bir şeyi gündüzleyin yapmak mânâsına ge­len «zelul» kökünden gelir» demişlerdir. Çünkü onlar o putlara ge­celeyin değil, gündüzleyin taparlardı. [17]

 

Körü Körüne Olan Taklidin Zararı

 

«Hayır! Fakat babalarımızı öyle yapar gördük» cümlesi onla­rın mukallid olduklarına işaret etmektedir. Yani putlara bu ibade­ti bizim ecdadımız yapıyor ve biz de onları taklit ediyoruz. Onlar­da zararı defedecek veya yararı celbedecek bir sıfatın olup olma­ması dikkate alınmamaktadır. Ebussuud Efendi «Onların bu ceva­bı, kulaktan, gözden, yarar ve zararı düşünmekten tamamen uzak bulunduklarına delâlet etmektedir» diyor. Yani biz o putların ya­rarını veya zararını bilmedik ve görmedik. Fakat atalarımızın on­lara ibadet ettiğini gördük ve biz de onlara ibadet ettik.

Hazin der ki: «Bu ayet, din hususunda taklidin bâtıl ve mez-mum olduğuna delâlet eder. Aynı zamanda istidlal yoluyla hüküm çıkarmanın da övülmüş bir durum olduğunu ifade eder.»

Ayetin metnindeki «Eferaeytum» fiili «Siz baktınız mı, gözü­nüzle gördünüz mü, düşündünüz mü, bildiniz mi ki hangi şeyin ibadetine devam ediyor, hangi şeye tapıyorsunuz? Sizin geçmiş ecdadınız da bunu düşündü mü, gördü mü?» anlamındadır.

Hz. İbrahim'in bu sözü inkârı bir kelâmdır. Yani onların söz­lerini inkâr ediyor ve onları kınıyor. Bu sual onların mabudlarımn da, ibadetlerinin de bâtıl olduğunu içermektedir. Yani geçmiş ec­dadının geçmiş olmaları hiçbir hükmü değiştiremez.

Hz. İbrahim devamla: «Âlemlerin Rabbi müstesna, sizin o tap­makta olduğunuz mabudlartnız benim düşmanımdırlar» buyurdu. Bu cümle «Ben sizin mabudlannıza tapmayacağım» veya «Onlara ibadet etmek doğru değildir» şeklindeki mukadder bir hükmün/ haberin nedenidir. Yani ben size onların bana düşman olduklarını haber veriyor ve bildiriyorum. Bilinki o tapılan putlar kendileri­ne ibadet edenlerin de düşmanlarıdır. O ibadet edenler ki Allah'ı sevdikleri gibi onları severler. Oysa ibadet edenler o putlar tarafından zarara uğratılırlar. Tıpkı düşmanı tarafından zarara uğra­tılan bir kişinin zararlı olması gibi. Cenab-ı Hakk'ın bu putlar için «Düşman» tabirini kullanması teşbih kabüindendir.

«Ancak Rabb'ul-Âlemîn müstesnadır» ibaresindeki «illâ», is­tisnaî munkatı harfidir. Yani âlemlerin Rabbi böyle değildir. O ba na düşman değildir demektir.

«O kendisine kulluk yapanın dünyada da Ahiret'te de yardım-cısıdır. Durmadan yararlı şeylerle kullarına lûtufta bulunur.»

«O âlemlerin Rabbi beni yarattı. Hemen yaratmanın ardından beni din ve dünyama elverişli yola hidayet etti. Ruhun bedenime üfürüldüğü andan itibaren daima bana hidayet üzerine hidayet bahşediyor. Ecelimin son noktasına kadar da böyle olacaktır.»

Ayetin zahirine bakılırsa «O'dur beni yediren, bana içiren»den maksat, bizim bildiğimiz .yemek ve bildiğimiz helâl meşrubatı içir­mektir. Bu cümlede «Huve» kelimesi kullanılmıştır Fakat bu, da­ha önceki cümlede yoktur. Çünkü yaratmanın Cenab-ı Hakk'a ait olduğu herkes tarafından tasdik edilmektedir. Fakat yedirmek ve içirmek bu derecede değildir.

«Hastalandığımda o beni şifaya kavuşturur» cümlesi, «Bana yedirir ve içirir» cümleleri üzerine atıftır. Bu cümleleri aynı ipe geçirmenin nedeni, sıhhat ve hastalığın çoğu kez yemek ve içme­nin dalları oluşundandır. Nitekim şair, «Hastalığa gelince, onun çoğu yemek ve içmektedir» demiştir.

«Âlemlerin Rabbi O'dur. Beni öldürür, sonra diriltir.» Dikkat edilirse burada, hastalıktan daha şiddetli olan ölüm Allah'a isnad edilmektedir. Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilmektedir:

Ölüm bilinmektedir ki Allah'ın kesin kaza ve kaderi demektir. Fakat hastalık böyle değildir. Nice hastalıktan afiyet bulan kişiler vardır ki ansızın ölümle karşı karşıya gelir ve ölüp gider-ler. Demek ki ölümün umumiyeti onun ceza olma yetkisini düşü­rür. Bu nedenle onu Allah'a nisbet etmek, edep yönünden caiz ol. maktadır. Hastalık ise, bazı insanların özelliği olduğundan, bazı­larının başına gelmediğinden kesin olarak bir hikmet (bir ceza) telakki ediliyor. Bundan ötürü insan onu nefsine isnad eder, ede­be riayet ederek Cenab-i Hakk'a isnad etmez,

JZemahşeri «Keşşaf»ta, «Hasta olduğum» tabiri kullanılır ve fakat «Beni hasta düşürdü» deyimi kullanılmaz diyor. Çünkü has­talığın sebepleri çoğu kez insanoğlunun ifrat ve tefritinden ileri gelir. Hastalık, yemek, içmek ve diğer konularda ifrat ve tefritten meydana gelir,

«Ey Rabbim! Bana hüküm ver» sözündeki hükümden, Fahred-din Razi'nin de ihtiyar ettiği üzere, ilmi kuvvetin kemali kastedil­mektedir. Yani hayrı bilip de onunla amel etmeyi kendisine nasip etmesini Allah'tan istemiştir.

«Ve beni salihlere ilhak eyle» sözündeki «Salihler'den maksat, kâmil, salâhta rasih, büyük ve küçük günahlardan uzak zatlar de­mektir. Önce hikmeti, sonra salihlerden olmayı istemesi, ilmi kuv­vetin ameli kuvvetten önce gelmesindendir. Yani evvelâ ilim kuv­vetli olacaktır, sonra kuvvetli ameli gelecektir. Zira hakkı bilmesi ve onunla amel etmemesi mümkündür. Amel etmesi fakat hakkı bilmemesi mümkün değildir. Ayrıca ilim ruhun, amel bedenin sı­fatıdır. Ruh ise bedenden öncedir. Ruhun bedenden daha şerefli oluşundan, dolayı onun sıfatı bedenin sıfatından daha şereflidir. Onun için daha Önce getirilmiştir.

Bazılarına göre, hükümden maksat hikmettir. Hikmet de ilim ve amelde kâmil olmaktır. «Beni salihlere ilhak et» ifadesinden maksat, ameldeki kemali talep etmektir. [18]

 

Meal

 

84- ((Sonradan gelenler arasında bana doğruluk dilini (iyi­likle yadedilmeyi) ihsan et.»

85- «Beni nimet yurdu olan cennetin mirasçılarından kıl.»

86- «Sapıklardan olan babamı da affet.»

87-88-  «Beni insanların diriltilecekleri gün rezil etme. O gün ne mal fayda verir, ne de oğullar!»

89- «Ancak Allah'a saf ve temiz kalp ile varan müstesna­dır.»

90- Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılmiştır.

91- Azgınlar için de cehennem gözlerinin Önüne apaçık çı­karılmıştır.

92-93-  Onlara «Allah'tan başka tapmakta olduklarınız ne­rede? (Acaba) size yardımları dokunuyor mu? Ya da kendilerine yardımları oluyor mu?» denir.

94-95- Artık onlar da, azgınlar da, İblis'in bütün orduları da (cehenneme) atılırlar.

96- Onlar orada çekiştikleri halde (şöyle) derler:

97- «Andolsun Allah'a!   Biz gerçekten   apaçık bir sapıklık içindeymişiz!»

98- «Çünkü sizi bütün âlemleri vareden Allah ile beraber tutuyorduk.»

99- «Bizi ancak günahkârlar saptırmışlardır.»

100- «Artık bizim için ne bir şefaatçi var...

101- Ne de candan bir dostumuz!»

102- «Bari bizim için geriye bir dönüş olsa da, müminlerden olsak.» [19]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(84-102) «Sonradan gelenler arasında bana...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Bu ayetler 104. ayete kadar, Hz. İbrahim'in duasını içermek­tedir.

«Lisan-ı Sîdk»tan maksat, zikri cemildir. Yani bütün ümmet­ler Kıyamet'e kadar beni iyilikle ansınlar.

«Et-Ahirin»den maksat, Hz. İbrahim'den sonra Kıyamet'e ka­dar gelen bütün ümmetlerdir. Ayrıca «El-Ahirinnden maksat, en son peygamberin ümmeti de olabilir, En son peygamber de Hz. Muhammed'dir. Hz. İbrahim Kıyamet'e kadar zikri cemilini Ce-nab-ı Hak'tan niyaz etmiştir.

«Beni cenneti Naim'in varislerinden kil». Hz. İbrahim'in bu duasından, salih amelin bir inşam yüzdeyüz cennete götürmeyeceği anlaşılmaktadır. Kulun Allah katında büyük mertebe sahibi ol-maklığı da böyledir.

«Yarab! Babamı affeyle, kesinlikle o dalâlete gidenlerden idî». îbn Abbas bu cümle hakkında «Ona katından bir tevbe ihsan et ki o tevbe ile senin mağfiretine müstehak olsun, onu iman etmeye muvaffak et, demektir» diyor. «Zira o dalâlete gidenlerden idi» şeklindeki cümle de bunu iş'ar etmektedir. Hz. İbrahim'in Dabasının Ölümünden önce bu duayı yapmış olması halinde mesele yoktur. Eğer babası müşrik olarak öldükten sonra bu duayı yap­mışsa o vakit mağfiret ve dua etmek zahirine hamledilir. «Cenab-ı Hak müşriki affetmez» vahyi kendisine gelmezden önce, Hz. İb­rahim herhangi bir müşriğe mağfiretle dua etmenin caiz olduğu kanaatini taşıyordu. Zira aklen şirk koşanın affedilmemesi mem­nu görülmemektedir. Müslim'in şârihi İmam Nevevi şunu rivayet ediyor; «Cenab-ı Hakk'ın şirki affetmemesi bu ümmetin özellikle-rindendir. Bu ümmetten önceki ümmetlerde Cenab-ı Hak bazen müşriki de affederdi.» Fakat bu görüşte dikkat edilecek noktalar vardır.

«Beni rezil etmen, babamı azaba duçar etmek, veya babamı sapıtanlar içerisinde haşre göndermek, onu iman etmeye muvaffak kılmamak suretiyle beni rezil etme. Veya eksik yaptığım ameller­den ötürü beni muaheze etme.

«O gün mal ve evlât fayda vermez» cümlesindeki evlâttan mak­sat, ya insanın öz evlâtlarıdır veya dünyada yardımcısı olan her­kestir. Ayetin mânâsı bazılarına göre şöyledir: «Dünyanın süsle­rinden hiçbirisinin fayda vermediği günde.»

«Ancak, kalbi selimle Allah'a gelen müstesnadır.» Bu istisna fayda vermediği (velev ki dünyada hayratlar için sarfedilmiş olsa daHi) salih de olsalar, şefaat ehli de olsalar evlâtların fayda ver­mediği, ancak küfürden, nifaktan sapasağlam bulunan kalbin fay­da verdiği, o kalple gelen bir kimsenin^ faydası olduğu günde beni mahcup etme.

«Kalbi selim»den, küfür ve nifak hastalığından sağlam olan kalbin kastedilmesi, îbn Abbas, Mücahid, Katade, İbn Şirin ve ba­zı tabiin alimlerinden rivayet edilmiştir.

îmam Fahreddin Razi, «Kalbi selimden maksat, fasik akidelerden sağlam olan, dünya şehvetlerine meyletmeyen ve dünya lez­zetlerine önem vermeyen kalptir» diyor. Bu kalbe salih ameller it-tiba eder. Çünkü kalbi selimin alâmeti, azalarda etki sahibi olma­sıdır.

«Cennet muttakiler için yaklaştınlmıştır», yani cennet küfür­den ve bütün isyanlardan sakınan kimseler için yakîaştırılmıştır. Onlar mahşer yerinden cenneti görmektedirler. Cennetin içerdiği çeşitli güzelliklere muttali olurlar ve böylece cennete gideceklerin­den dolayı sevinirler.

«Cehennem azgınlara görünmüştür», yani onlar cehennemdeki çeşitli dehşetleri görmektedirler ve oraya sevkedileceklerinden do­layı dehşetli bir hüzün ve üzüntü içindedirler, paniğe kapılmışlar­dır. Cenab-ı Hak burada iki fiili muhtelif şekilde getirmiştir. Yani «Cennet muttakiler için yaklaştırıldı», «Cehennem de azgınlar için yaklaştırıldı» dememiş, «Cennet muttakiler için yaklaştırıldı, ce­hennem de azgınlar için görüldü» demiştir. Bazı müdekkiklerin söylediğine göre bu, vaadin tarafını tercih etmek içindir. Çünkü «Yaklaştırmak» tabiri, yakın olmanın en son noktası demektir. Bu, imanlıların cenete girmelerinin çok yakın olduğuna işaret ediyor. Ama «îbraz» (görünmek, belirmek) böyle değildir. O uzaktan da görülebilir. Böyle bir görme, insanı kurtuluşa ümitlendirir.

Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki cennet bugün bulunduğu yer­den Kıyamet Günü'nde nakledilecektir. Zira yaklaştırmak nakli gerektirir. Fakat hadislerde cenetin nakline dair herhangi bir de­lil mevcut değildir. Fakat hadislerde ateşin nakli hakkında riva­yetler vardır.

Ayet metnindeki «Kubkibu» fiili peşpeşe cehenneme itilerek atılmak demektir. Cehennemin derinliklerine istif oluncaya ka­dar atılırlar. Buradaki zamir, Allah'tan başka tapılmakta olan put­lara racidir ve sonra gelen munfasıl zamir de onun terkibidir. Yani ikisi de akıllıların zamiri olmalarına rağmen putlar için kulla­nılmışlardır. Bu da putlarla alay etmek kabilindendir. Veyahut da Cenab-i Hak o gün anlayış ve konuşma imkânı verir. Bundan dola­yı akıllılara raci olan zamir onlara da raci olmuştur.

Ayetin metnindeki «El-Gaun» kelimesinden maksat, putlara tapanlardır. Bu tapanlara «Gaun» denilmiş, fakat âbidun denilme­miştir. Bunun sebebi dalâlet, bataklık, felâket vasfını tescil etmek içindir.

İblis'in askerlerinden maksat, şeytanlar veya onun izinde gi­den insan ve cinlerdir.

«Çünkü sizi âlemlerin Rabbi'ne eşit tutuyorduk» cümlesine gelince, bu cümlenin başındaki «iz» edatı onların açık dalâlette ol­duklarını göstermektedir. Veya mukadder bir fiilin zarfıdır. Yani biz onlan âlemlerin Rabbi'yle eşit tuttuğumuz zaman dalâlete düş­tük. Bazılarına göre ayetin mânâsı şudur: «Allah'a yemin ederiz, biz kesinlikle sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tuttuğumuz zaman apa­çık ve fahiş bir dalâlet içinde bulunuyorduk!»

«Artık bizim ne şefaatçilarımız ne de sıcak bir dostumuz var» cümlesinde şefaatçılar çoğul, dost da tekil olarak getirilmiştir. Çünkü gerçek dost pek azdır.

Bazıları «Sadık kelimesinden, maksat, çoğuldur. Çünkü mas­tarın veznindedir» demişlerdir.

Beyzavi'ye göre Sadîk'i tekil olarak getirmenin sebebi şudur: İnsanın lehinde bir tek samimi dost birçok şefaatçidan daha faz­la çalışmaktadır. Hulâsa burada çoğul mânâsındadır ve adet bu işte rol oynamaktadır. Bunun için «Sadık» tekil getirilmiştir. Çün­kü manen çoğulla mutabıktır.

«Ne olurdu bir kere daha dönüş olsa da inananlardan olsak» cümlesinin başındaki«Z-ez>», temenni harfidir. Yani «Leyte» mânâ­sını ifade eder: Buna göre ayetin mânâsı şöyle olur: «Keşke bizim için dünyaya ikinci bir dönüş olsaydı da müminlerden olsaydık. Öldüğümüzde ve haşredildiğimizde, bugün içinde bulunduğumuz dehşetten o zaman kurtulmuş olurduk.» [20]

 

Meal

 

103- Bunda  bir ibret vardır. Fakat onların  çoğu iman et­mezler.

104- Kuşkusuz ki Rabbin yegâne galip ve bağışlayan Allah'tır.

105- Nuh'un kavmi de gönderilen peygamberleri yalanladılar.

106- Hatırlat o zamanı ki kardeşleri Nuh onlara: «Siz Allah'­tan korkmaz mısınız?» demişti.

107- «Doğrusu ben size  gönderilmiş,  güvenilir bir peygam­berim.»

108- «Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.»

109- «Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»

110- «Artık Allah'tan sakının ve bana da itaat edin.»

111- Onlar:  «Biz sana nasıl inanalım ki. Sana uyanlar bir­takım süfli ve basit kimselerdir» dediler.

112- (Nuh)  dedi ki: «Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur.»

113- «Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer iyice düşün­seydiniz (bunu bilirdiniz).»

114- «Hem ben mümin olanları da kovacak değilim.»

115- «Ben sadece apaçık bir korkutucuyum.»

116- Onlar dediler ki: «Ey Nuh! Eğer dediğinden vazgeçmez­sen kesinlikle taşla öldürülenlerden olacaksın.»

117- Nuh dedi ki: «Ey Rabbim! Kavmim benî yalanladı.»

118- «Benimle onların arasım ayır (aramızda hükmet). Beni de, benimle beraber iman edenleri de kurtar.» [21]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(103-104) «Bunda bir ibret vardır...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Metindeki «Zalike» kelimesi Hz. İbrahim'in kıssasına racidir. Yani «Hz. İbrahim'in kıssasında görmek isteyenler için kesinlik' le hüccet ve delil vardım. Veya. «İbret alanlar için». Çünkü bu en muntazam bir tertip ve en güzel bir takrir üzere varid olmuştur. Düşünen bir insan ondan pekçok işaretler alabilir. Ve o kıssada din ilimlerinin usullerine de işaretler vardır. Delillere işaret edil­mektedir. Hz. İbrahim'in kavmim güzelce Allah'a daveti, onlara güzel bir şekilde muhalefet etmesi vardır. Onlar için kemali şefka-ta sahip olması bahis konusudur.

«Onların çoğu iman edici değildir» sözünden maksat, İbn Ab-bas'a göre şöyle yorumlanmaktadır: «Eğer dünyaya tekrar gönde-rilirlerse çoğu yine de iman etmeyecektir», yani hiçbiri iman et­meyecek, hepsi kâfir kalacaktır.   

«Muhakkak ki Rabbin azizdir.» Yani süratle intikam almaya kadirdir. «Rahim'dir», onlar iman etsinler, zürriyetlerinden mü­minler gelsin diye azablarım tehir eder.

(105-110) «Nuh'un kavmi de...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Nuh'un kavmimden maksat, onun cemaatidir. Hz. Nuh bir kişidir. «Onlar Nuh'u yalanladılar» denilecek yerde «Nuh'un kav­mi peygamberleri yalanladılar» denilmiştir. Diğer kıssalarda da böyle gelmiştir.

Cevap olarak şöyle deriz: Peygamberlerin dini birdir. En son gelen, en önde gelenin getirdiğini getirir. Peygamberlerden biri­sini yalanlayan bütün peygamberleri yalanlamış olur. [22]

Nuh onlardan bir fert olduğu için «Onların kardeşi Nuh, on­lara söyledi» şeklinde gelmiştir.

«Siz Allah'tan korkmaz mısınız?», O'na ibadeti bırakıp da baş­kasına ibadet ediyorsunuz. «Ben size gelen güvenilir bir peygam­berim», yani aranızda peygamber olmazdan önce de «Emin» ola­rak biliniyordum. O halde, Allah'tan korkun ve Allah'tan aldığım ve size aktardığım konularda bana itaat edin. Yani tevhidde, Al­lah'a taatte. Çağrı ve nasihatlarıma karşılık sizden herhangi bir ecir istemiyorum.

İbn Abbas'a göre ecirden maksat, rızıktır. Yani «Kendi rızkı­mı sizden istemiyorum» demektir. Benim rızkım ancak âlemlerin Rabine aittir. O halde Allah'tan korkun. Size emrettiğim tevbe ve iman konusunda bana itaat edin, gösterdiğim yola tabi olun.

(111) «Onlar: «Biz sana nasıl inanalım ki...» Bu Ayetin Tefsiri

Bu ayetin metninde geçmekte olan «Erzelun» kelimesinden maksat, fakir ve ayak takımı denilen kimselerdir. İbn Abbas «Bu­rada fakirler kastedilmektedir» diyor.

Bazıları «Örücüler ile ayakkabı tamir' edenler kastediliyor» demişlerdir.

(112-115) (Nuh) dedi ki: Onların yapmakta...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Yani onların ne yaptıklarını bilmiyorum. Onların davranışla­rının düşüklüğü bana ait değildir. Hallerinden herhangi bir şeyle de sorumlu değilim. Ben ancak onları Allah'a davet etmekle gö-levZendirildim. Beni ancak onların zahirdeki durumları ilgilendirir.

Bazılarına göre ayetin mânâsı şöyledir: «Ben bilmiyorum ki, Allah onlara hidayet edip, sizi dalâlete mi götürür? Onları muvaf­fak edip sizi mahrum mu bırakır? Onların hesabı ancak Rabbimin üzerindedir; eğer anlayışınız varsa!». Yani eğer bu durumu bilsey* diniz onları mesleklerinden (sanatlarından) ötürü küçümsemezdi-niz. Onlar Hz. Nuh'tan iman edenleri huzurundan kovmasını, imanlarının sadece kendilerini ilgilendirecek noktada durdurma­sını istediler, Hz. Nuh da cevap olarak «İman ettikleri halde ben müminleri huzurumdan kovamam» dedi.

«Ben ancak açık bir uyarıcıyım». Yani beni yalanlayanları Al­lah'ın azabıyla korkuturum. İman edenlere gelince, onlar benim yakınlarımdırlar. İman etmeyen bir kimse benden çok uzak­tır.

(116 «Onlar dediler ki. «Ey Nuh! Eğer...» Bu Ayetin Tefsiri

Kavmi, Hz. Nuh'a «Eğer dediklerinden vazgeçmezsen kesinlik­le meymenetsizlerde veya taşlanmış kimselerden olursun» dediler. Yani seni taş yağmuruna tutarız. Taşla öldürülenlerden kılarız ki bu ölümün en kötüsüdür.

Bazı müfessirler ayete «Sövülenlerden olursun» anlamını ver­mişlerdir.

(117-118) «Nuh dedi ki: «Ey Rabbim!..» Bu Ayetlerin Tefsiri

Hz. Nuh, Cenab-ı Hakk'a yalvararak: «Ey Rabbim! Kuşkusuz kavmim beni peygamberlik davamda yalanladı. Bana iman eden fakir, mazlum kimseleri öldürdü. Benimle onlar arasında hükmet. Beni ve benimle beraber olanları zalimlerin zulmünden kurtar» dedi.

Ayetin metnindeki «İftah» fiili «Hütmet» anlamındadır. Yani beni ve beraberimde bulunan müminleri kurtar. Bu kâfirlerin kö­tü niyet ve amellerinden, meymenetsizliklerinden bizi kurtar.

Hz. Nuh bu duayı ileride onlar için yapacağı bedduaya bir mu­kaddime olmak üzere yapmıştır. Bedduanın nedeni onların hakkı yalanlamalarıdır. Yoksa bu bedduayı sadece onları korkutmak ve kendi nezdinde bir kıymeti taşımadıkları için yapmıyor. [23]

 

Meal

 

119- Bunun üzerine biz de onu ve onunla beraber bulunan­ları yüklü bir gemide kurtardık.

120- Sonra da geride kalanları boğduk.

121- Şüphesiz ki bunda da bir ibret (temsil)  vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler.

122- Kuşkusuz ki Rabbin aziz  (her şeyi mağlub eden), ra­him (çok merhametli olan) dır.

123- Âd kavmi de gönderilen peygamberleri yalanladı.

124- Hatırlat o zamanı kî) kardeşleri Hud onlara (şöyle) de­mişti: «Siz Allah'tan korkmaz mısınız?»

125- «Gerçekten ben size gönderilen, güvenilir bir peygam­berim.»

126- «Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.»

127- «Buna karşılık sizden  herhangi bir ücret de talep et­miyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»

128- «Siz her tepeye bir ayet (anıt veya köşk) inşa edip oya­lanıp eğleniyor musunuz?»

129- «İçlerinde daim kalacakmış gibi müstahkem kaleler mi inşa ediyorsunuz?»

130- «(Bizi) tutup yakaladıkça zorbalar gibi tutup yakalıyor­sunuz.»

131- «Artık Allah'tan korkun ve bana da itaat edin.»

132- «Bilmekte olduğunuz şeylerle size yardım edenden kor­kun.»

133- «Size (sürü sürü)  davarlar, evlâtlar veren...

134- Bağlar, ırmaklar ihsan eden  Allah'a  karşı  (görevinize dikkat edin!).»

135- «Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan kor­kuyorum.»

136- Onlar dediler ki: «Senin öğüt vermen de vermemen de bizim için birdir.» [24]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(119-122) «Bunun üzerine biz de...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Biz onunla onun beraberindekileri meşhun doldurulmuş) ge­miyle (yani insanlarla dolu bir gemiyle) kurtardık.» İnsanlar, kuş­lar ve diğer canlılardan birer çift yüklenmiş olan gemiyle onları kurtardık. Onları kurtardıktan sonra kalan diğer insanları, hay­vanları ve canlıların hepsini boğduk. Burada kesinlikle bir mucize ve ibret vardır. Fakat onların çoğu iman edici değildirler. Kuşku­suz ki Rabbin galib olanın kendisidir. Yani süratle intikam alan Kahhar'dır. Mühlet vermek suretiyle azabı tehir eden Rahim'dir.

(123-135) «Âd kavmi de...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Âd» kelimesi kabile mânâsına geldiğinden dolayı müennes getirilmiştir. Esasında bu, o kabilenin atasının ismidir. Onlara kendi soylarından olan Hz. Hud peygamber olarak gönderilmiştir. O da diğer peygamberler gibi onlara nasihat etti ve Allah'ın aza-bıyla korkuttu. Kendisine itaat etmelerini emretti. Ve bundan ötü­rü de herhangi bir ecir istemediğini, kendi ecrinin ancak âlem­lerin Rabbine ait olduğunu söyledi.

Kıssanın başında bunların açıklanması gösteriyor ki, peygamberler insanları hakkın marifetine davet etmek ve davet edileni sevaba yaklaştıran ve azabtan uzaklaştıran konularda itaat edil­mek için gönderilmişlerdir. Peygamberlerin hepsi bu konuda müt­tefiktirler.* Her ne kadar bazı fer'î meselelerde aralarında ihtilaf varsa da bu, esasta bir olmalarını engellemez. Onlarda düşük ta­mahkârlıklar, dünyevî garaz ve gayeler bahis konusu değildir. On­lar dünyayı elde etmek için insanları hakka davet etmemişlerdir. Ecirlerini ancak Hak'tan isterler.

128. ayetteki «Ri,» kelimesi «Yüksek yer» demektir. İbn Ab-bas'a göre yüksek tepe demektir. Başka bir rivayette «Her yol», bir diğer rivayette de «İki dağ arasındaki her geçit» anlamında ol­duğu bildirilmiştir.

Ayetten maksat alâmettir. Yani kaybolmamayı sağlayan ni­şan... «Oradan geçenlerle oynaşıp duruyorsunuz.» Bunlar yüksek tepelerde binalar inşa ederlerdi ki gelen geçeni görsünler, kervan­ları seyretsinler, onlarla istihza etsinler, oynasınlar.

îbn Abbas'a göre «Mesani» kelimesinin mânâsı binalar demek­tir. Bazı müfessirlere göre ise bu kelime devâsâ köşkler anlamın­dadır. Çok çeperli ve gelip geçene yol vermeyen kaleler demektir. Bazıları da «Su havuzlan» demek olduğunu söylemişlerdir. Yani bunları ediniyor ve sanki dünyada ebediyyen kalıp, hiç Ölmeyece­ğinizi umuyorsunuz.

«Allah'tan korkun ve bana itaat edin» cümlesi, onları dün­ya sevgisinden, şeref peşinde koşmaktan, böbürlenmekten daha fazla menetmek için getirilmiştir. Öyle bir zatın azabından kor­kun ki sizin bildiklerinizi size imdad. olarak göndermiştir. Yani hayırdan size bildiklerini vermiştir. O bildiklerinizin bir kısmı şun­lardır: Nimetler, çocuklar, bahçeler, çeşmeler vermiştir. Bunlar Cenab ı Hakk'ın nimetlerine dikkat çeken ibarelerdir.

«Ben size gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.» İbn Abbas, «Eğer bana isyan ederseniz sizin akıbetinizden korka­rım» diye tefsir etmiştir «Büyük gün»6.en maksat, Kıyamet Günü' dür. O azap ateşle olacaktır. Eğer tevbe etmezseniz, küfür ve şirk­ten ve putlara tapmaktan vazgeçmezseniz!..

(136) «Onlar dediler ki: Senin öğüt vermen...» Bu Âyetin Tefsiri

Onlar «Bizi menetmeye çalışsan da, vaaz etmesen de bizim için eşittir. Yani vaazetmenle etmemen arasında hiçbir fark yok­tur. Zira biz üzerinde bulunduğumuz şeylerden caymayız» demiş­lerdi. Yani onlar böyle demekle Hz. Hud'un sözüne önem verme­diklerini, onu hafife aldıklarını ifade etmek istemişlerdi. [25]

 

Meal

 

137- «Bu, öncekilerin yalanlarından başka bir şey değildir.»

138- «Biz azaba duçar edilecek de değiliz.»

139- Böylece onu yalanladılar. Biz de kendilerini helak ettik. Kesinlikle bunda bir ibret vardır. Ama çokları mümin değildir.

140- Muhakkak ki Rabbin güçlü ve esirgeyendir.

141- Semud  (kavmi de) peygamberleri yalanladılar.

142- Hatırlat o zamanı)  ki kardeşleri Salih, onlara: «Hâlâ sakınmaz mısınız?» demişti.

143- «Kesinlikle ben size gönderilmiş,   emin bir peygambe­rim.»

144- «Öyleyse Allah'ın (azabından) sakının ve bana da itaat edin.»

145- «Bu (tebliğe karşı) sizden hiç bir ücret istemiyorum. Be­nim mükâfatım ancak âllemlerin Rabbi'ne aittir.»

146- «Siz burada güvenlik içinde bırakılacağınızı mı sanıyor­sunuz?»

147 - «Bahçelerin, pınarların içinde...

148- Ekinlerin ve salkımları sarkmış hurmalıkların arasın­da...

149- Dağlarda yonttuğunuz kâşaneler içinde...

150- Artık Allah'tan (azabından) korkun ve bana itaat edin!

151- Ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin!»

152- «O ölçüsüzler yeryüzünde ıslah etmezler (aksine) fesad işlerler.»

153- Onlar dediler ki: «Sen iyiden iyiye sihre uğratılmış bir kimsesin.»

154- «Sen ancak bizim gibi bir beşersin.  Eğer doğrulardan isen bir ayet (mucize, doğruluğuna dair bir alâmet) getir.»

155- (Salih) onlara: «İşte (mucize) bu dişi devedir. Su içme hakkı onundur. Belli bir gün de içme hakkı sizindir» dedi.

156- «Sakın ona bir kötülükle dokunmayın. Aksi takdirde bü­yük bir günün azabı sizi yakalayıverir.»

157- Onlar ise deveyi kestiler. Fakat pişman da oldular.

158- Bunun aakbinde azap onları yakaladı. Kesinlikle bu ha­disede bir ayet (bir ibret) vardır. Fakat onların çoğu mümin de­ğildir.

159- Şüphesiz ki senin Rabbin güçlü ve esirgeyendir. [26]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(137-140)    «Bu öncekilerin...)} Bu Ayetlerin Tefsiri

Bu ayetler de Hz. Hud'a verilen cevabın parçalarını teşkil et­mektedir. Metindeki «Hüluk» kelimesi, yalanlar anlamına gelir. Yani bu sözlerin, getirdiğin şeyler daha öncekilerin yalanlandır. Yani bizim üzerinde bulunduğumuz hayat, ölüm ve binalar edin­mek gibi hususlar ancak daha öncekilerin adetleri cümlesinden-dir. Veya üzerinde bulunduğumuz din, Öncekilerin dinidir. Kısa­ca senin getirdiklerin daha öncekilerin uydurmalarıdır. Senden önce peygamberlik iddiasında bulunanlar da yalanlandılar.

«Biz dünyada azap görmeyeceğiz. Haşr ve hesap diye bir şey yoktur.» Böylece onlar Hz. Hud'u yalanladılar. Biz de onları he­lak ettik.

(141-152)    «Muhakkak ki Rabbin...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Siz burada güven içinde mı bırakılacaksınız? Öyle mi sanı­yorsunuz?» cümlesindeki «Burada» zamiri dünyaya racidir. Yani azapdan emin olarak, güven içinde, bu dünyada terkedileceğinizi mi sanıyorsunuz? Ölümden, azaptan, zevalden emin olarak böyle yaşayacağınızı mı sanıyorsunuz? Bostanlarda, çeşmelerde, ziraatlerde, ve meyvesi ince ve lâtif hurmalıklarda bu şekilde yaşayaca­ğınızı mı zannediyorsunuz? Dağlardaki kayaları yontarak inşa et­tiğiniz evlerde güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Al­lah'tan korkun. Bana itaat edin. İsraf edenlerin (müşriklerin) emirlerine itaat etmeyin! O israf edenler kâfir olmak, şirk koşmak, insanları, insanların ve diğer putların ibadetine davet etmek sure­tiyle yeryüzünde fesad çıkarıyorlar.

«İslah etmezler», yani ıslahı emretmezler.

(153-154)   «Onlar dediler ki; Sen...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Sen de bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, davanda doğru isen bir mucize getir!» [27]

 

Salih Peygamberin Mucizesi

 

(155-159) «(Salih) onlara: İşte...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Allah Hz. Salih'in duasıyla kayadan bir deve yarattıktan son­ra, Hz. Salih onlara: «İşte bu bir devedir. Bir gün onun su içme hakkı vardır. Belki bir günde de su içme hakkı sizindir. Siz sadece payınıza düşen suyu için. Sakın onun gününde ona izdiham yap­maya kalkışmayın. Ona bir kötülükle dokunmayın (dövmeyin, kes­meyin). Aksi takdirde büyük bir günün azabı sizi yakalayıverim dedi.

«Günün büyüklüğümden   maksat, o günde   vaki olan azabın büyüklüğüdür. Binaenaleyh «Büyük azap» demenin yerine «Büyük bir günün azabı» demek daha mübalâğalı olmuştur.

«Nihayet onlar deveyi kestiler.» Kesme fiili bütün Salih kav­mine isnad edilmiştir. Oysa deveyi kesen birkaç kişidir. Fakat bu birkaç kişi onların rızasıyla kestiklerinden, sanki bizzat onlar deveyi kesmiş gibidir. Bundan dolayı da azap onların hepsini is­tisna etmeksizin yakaladı. Onlar azabın gelişinden korkarak piş­man oldular. Çünkü artık tevbe yoktur. Ve de azabı gördükleri an­da pişman oldular. Artık o anda tevbe de etseler fayda vermezdi. Vaadedilen azap onları yakaladı. Bu hadisede kesinlikle bir mu cize vardır. Onların çoğu iman edici değildi. Kesinlikle Rabbin Aziz ve Rahim olandır.

İmanın onların çoğundan neiyedilmesi gösteriyor ki, eğer on­ların çoğu veya yarısı iman etseydi azap kendilerine gelmeyecek­ti. Kureyş kabilesi de kendi aralarından iman edenlerin bereke-tiyle böyle bir azaptan kurtulmuştur. [28]

 

Meal

 

160- Lut kavmi gönderilmiş peygamberleri yalanladı.

161- (Hatırlat o zamanı)  ki kardeşleri Lut onlara şöyle de­mişti: «Hâlâ sakınmayacak mısınız?»

162- «Ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim.»

163- «Artık Allah» in azabından sakının ve bana itaat edin.»

164- «Ben sizden (bu tebliğ için) bir mükâfat dilemiyorum. Mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»

165- «Siz (cinsi arzularınızı tatmin etmek için) âlemlerden erkeklere mi gidiyorsunuz?»

166- «Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bı­rakıyorsunuz. Hayır! Siz sının aşan bir kavimsiniz.»

167- Onlar:  «Ey Lut!  Andolsun, bu nasihatten vazgeçmez­sen kesinlikle çıkartılanlardan olacaksın» dediler.

168- (Lut) dedi ki: «Kesinlikle ben sizin amelinize buğzeden-lerdenim.»

169- «Ey Rabbim! Beni ve aile efradımı onların yaptıkların­dan kurtar.»

170- Biz de onu ve aile efradının tamamım kurtardık.

171- Yalnız  (onun eşi olan)  ihtiyar bir kadın geride kalan­larla beraber bırakıldı.

172- Sonra diğerlerim helak ettik.

173- Ve üzerlerine de bir yağmur yağdırdık. Korkutulanların yağmuru ne de kötü oldu!

174- Kesinlikle bu hadisede bir ayet (bir ibret) vardır. Fa­kat onların çoğu mümin değildir.

175- Kuşkusuz ki Rabbin üstün olan ve esirgeyendir.

176- Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.

177- (Hatırlat o zamanı) ki Şuayb onlara şöyle demişti: «Sa­kınmaz mısınız?»

178- «Bilin ki ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.»

179- «Artık Allah'a  karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.»

180- «Bu tebliğe karşı sizden herhangi bir ücret istemiyo­rum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»

181- «Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın.»

182- «Doğru terazi ile tartın.»

183- «İnsanların hakkı  olan  şeyleri   kısmayın.   Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.» [29]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(160-166) «Lut kavmi gönderilmiş peygamberleri...» Bu Ayetlerin Tefsiri

165. ayetin metnindeki «Ez-Zukran» kelimesi erkekler demek­tir. «El-Âlemîn» ile maksat, her nikâh edilen veya sadece erkek­ler demektir. Yani siz sizin dışınızda kalan âlemlerin erkekleri­ne varıyorsunuz. Oysa bu hususta hiç kimse size ortak değildir. Veya siz Ademoğulları'ndan erkeklere varıyorsunuz. Oysa onla-nn içinde kadınlar da gâlibtir. Sanki kadınlar onların eline geç-miyormuş gibi bir durum vardır. Birinci yoruma göre «Alemler» den maksat, nikâh edilen herkes, ikinci yoruma göre ise sadece erkekler demektir.

«Rabbinizin sizin için yaratmış olduğu hanımları bırakıyor, sunuz. Siz azgın bir kavimsiniz». Yani hududu aşmış, şehvetin kölesi olmuş kimselersiniz. Zira diğer insanların hepsinden, hat­ta hayvanlardan daha fazla çirkin fiiller işliyorsunuz. Veya siz gü­nahlara ifrat derecesinde dalmış kimselersiniz. Sizin günahları­nızdan birisi de erkeklere varmanızdır. Veya siz bu suçu irtikâb ettiğinizden dolayı «düşman» olarak nitelenmeye elverişli kimse­lersiniz.

(167) Onlar: «Ey Lut! Andolsun...» Bu Ayetin Tefsiri

«Sen çıkartılmışlardan olacaksın» cümlesinden maksat, en kö­tü şekilde sürgün edilenlerden olacaksın demektir.

(168-169) «(Lut) dedi ki: «Kesinlikle ben...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Hz. Lut onlara meydan okuyarak «Kesinlikle ben sizin ameli­nize buğzeden kimselerdenim». Yani son dereceye kadar yaptık­larınıza buğzediyorum ve onu tenkid etmeyi tehdidinizle bıraka­cak da değilim.

Ayet metnindeki «El Kalın» kelimesi yerine «Kal» kelimesi kullanılmamıştır. Çünkü bu şekildeki ifade Hz. Lut'un onlardan olduğuna ve onların zümresinden sayıldığına işaret eder.

Hz. Lut devamla «Yarab! Beni ve ehlimi onların işledikleri­nin meymenetsizliğinden ve azabından koru» diye due etti. Ve de­vamla onların habis fiilleri üzerine terettüp edecek azaptan beni koru dedi.

(170-175) «Biz de onu ve...»Bu Ayetlerin Tefsiri

«Biz Lut ile tüm ehlini kurtardık». Yani aile efradından olan­ların hepsini kurtardık. Ona tabi olan dindaşlarını kurtardık. Aza­bın geleceği zamana yakın onları bu kavmin içinden çıkardık.

«Ancak bir acuze müstesnadır.» O acuze, Hz. Lut'un hanımıy­dı. O azaptan geri kalanlar zümresinden sayılıyordu. Nitekim ona da yolda giderken bir taş isabet etti ve onu helak etti. Çünkü o Lut kavmine meyilli idi. Onların yaptıklarına rıza göstermekteydi.

Bazı müfessirler «Kasabada kalanlar arasında kaldı. Lut'la be­raber çıkmadı» demişlerdir. Eğer çıkmışsa da yolda kendisine bir taş isabet etmiş ve ölmüştür.

«Sonra diğerlerini helak ettik. Onlar üzerine bir yağmur yağ­dırdık.» Bazı müfessirlere göre bu ayetin mânâsı şöyledir: O ka­vimden geri kalanları, taş yağdırmak suretiyle helak ettik.

«Azaba uğrayanların yağmuru ne kötü bir yağmurdur?»

Uyarılan mânâsına gelen «ELMunzerîn»m üzerindeki eliflâm cins içindir. Yani hangi peygamber tarafından uyanlırsa uyaril-sm, uyarılmaya rağmen hidayete gelmeyenlerin yağmurları (on­lara isabet eden helak) ne kötü bir yağmurdur. [30]

 

Eyke Ve Medyen Halkı

 

(176-183) «Eyke halkı da...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«EUEyke», yumuşak ağaçlar yetiştiren orman demektir. Bu­rada Medyen şehrine yakın bir orman kastedilmektedir. Orada bir grup insan yaşıyordu. Allah onlara Hz. Şuayb'ı peygamber ola­rak gönderdi. Nitekim Hz. Şuayb aynı zamanda Medyen şehrine de peygamber olarak gelmişti. Hz. Şuayb onlardan değildi. Bunun için Cenab-ı Hak diğer peygamberler hususunda «Hatırlat o za­manı ki, kardeşlen Salih, kardeşleri Lut onlara şöyle şöyle söy­ledi» derken, burada şöyle demiştir: «Hatırlat o zamanı ki Şu­ayb: Sis (Allah'ın kahrından) sakınmayacak mısınız? dedi.» Hz. Şuayb onlardan değildi. Aksine o, Medyen ehlinin nesebinden ge­liyordu. Çünkü hadis-i şerifte «Şüphesiz ki Şuayb, Medyen'in kardeşi olarak onlara gönderildi.» Ve «Eyke ashabına gönderildi» de­nilmektedir.

Bazı kıraat alimleri Eyke yerine «Leyke» okumuşlardır. Bu takdirde onların memleketinin ismi olur.

«Ölçeği tamam ölçün ve halkın hakkını hafif Ölçmek suretiy­le yiyenlerden olmayın.» Halkın haklarını eksik vermeyin.

Ölçü üç kısma ayrılır:

1- Tam tamına olan Ölçü ki bunu Cenab-ı Hak emretmiştir.

2- Eksik olan ölçü. Cenab-ı Hak bunu yasaklıyor.

3- Fazlasıyla tartmak veya ölçmek. Cenab-ı Hak bu hususta bir şey söylemiyor. Bunun ayette zikredilmesi delâlet eder ki eğer fazlasıyla tartılırsa iyilik yapılmış olur. Eğer fazla bir şey vermezse kişi herhangi bir şekilde kınanmaya nıustehak olamaz.

Ayetin metnindeki «Kıstas» tan maksat, mizan veya kapan­dır. Eğer bu, «Kıs» kelimesinden geliyorsa, adalet demektir.

«Halkın hakkını eksik yapmayın.» Eşyalardan maksat, onla­rın dirhemleri ve dinarlarıdır. Onların etraflarını makasla kesmek suretiyle hainlik yapmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yapmak su­retiyle karışıklık çıkarmayın. Yol kesmek, insanlara ansızın hü­cum etmek, ziraatlerini helak etmek gibi şeylerde bulunmayın. Cahiliyet döneminde insanlar bunu yaparlardı. Cenab-ı Hak bu fiilleri yasaklamaktadır. [31]

 

Meal

 

184- Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan  (azabından) kerkun.

185- Onlar dediler ki: «Sen iyiden iyiye büyülenerek aklını bozmuş bir adamsın.»

I86- «Sen de bizim gibi bir beşersin. Biz seni kesinlikle ya­lancılardan sanıyoruz.»

187-  «Eğer doğrulardan isen bizim üstümüze gökten bir par­ça düşür.»

188- (Şuayb):  «Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendim dedi.

189- Onlar Şuayb'ı yalancı saymakta ısrar ettiler. Bu yüz­den gölge gününün azabı onları yakaladı. O azab büyük  (kor­kunç) bir günün azabı idi.

190- Kuşkusuz ki bunda  (bu hadisede)  bir mucize  (bir ib­ret)   vardır. Fakat onların çoğu mümin değildir.

191- Kuşkusuz ki Rabbin üstün olan ve esirgeyendir.

192- Kuşkusuz ki o  (Kur'an)   âlemlerin Rabbinih indirme­sidir.

193- Onu Ruh-ul Emin indirmiştir.

194- Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine.

195- Açık Arapça bir dille.

196- Şüphesiz o  (Kur'an)   kesinlikle daha öncekilerin kitap­larında da vardır.

197- İsrailoğullan âlimlerinin bu durumu bilmeleri onlar için kâfi bir delil değil midir?

198- Eğer biz Kur'an'ı acemlerden (Arap olmayanlardan) bi­rine vahyetmiş olsaydık,

199- O da Kur'an'ı onlara okusaydı yine ona inanmayacak­lardı.

200- Biz onu böylece mücrimlerin kalbine soktuk.

201- Onlar  elem  verici  o  azabı   görmedikçe  ona  iman   et­mezler.

202- Onlar sezmedikleri  halde ansızın o azap onlara gele­cektir.

203- Böylece onlar «Acaba bize mühlet verir.mi?» diyecek­lerdir.

204- Onlar hâlâ azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?

205- (Ey Rasûlüm) gördün mü? Biz onları senelerce yarar-landirsak,

206- Sonra da kendilerine vaadolunan gelirse! [32]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(184) «Sizi ve daha önceki nesilleri...» Bu Ayetin Tefsiri

İbn Kesir ayetin metnindeki «El-Cibillet'ekEvvelîn» kelimesi­ni geçmiş atalar şeklinde tefsir ediyor. Nitekim H. Musa «Sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbidir» demiştir. İbn Abbas, Müca-hid, Süddî, Süfyan bin Uyeyne ve Abdurrahman bin Zeyd bin Eş­lem, bu ibare ile maksadın geçmişlerin yaratılışı olduğunu söyle­mişlerdir. İbn Zeyd, «O sizden birçok cibüleri dalâlete götürdü» cümlesini «Birçok insanı dalâlete götürdü» şeklinde tefsir etmiş­tir.

İbn Kesir, Eyke Ashabı hakkında şunları söylüyor: «Onlar en sahih haberlere göre Medyen halkıdırlar. Allah'ın peygemberi Şuayb onlardandı. Cenab-ı Hak burada «Onların kardeşi Şuayb» tabirini kullanmamıştır. Çünkü onlar Eyke'ye ibadet etmeye nis-bet edilmişlerdir. Eyke ise bir ağaç demektir.» Bazıları sarmaşık olduğunu söylemişlerdir. Tıpkı ny de gibi. Onlar o ağaca ibadet ederlerdi. Bunun için Cenab-ı Hak «Eyke halkı peygamberleri ya­lanladılar» dediğinde «Kardeşleri Şuayb'ın dediğini hatırlat» iba­resini eklemedi. Ancak «Hatırlat o zamanı ki Şuayb onlara dedi ki» cümlesini kullandı. Böylece kardeşlik nisbetini Cenab-ı Hak kesmiş oldu. Çünkü onlar Eyke'ye tapmaya nisbet ediliyorlardı. Her ne kadar Şuayb onların soyca kardeşleri ise de Cenab-ı Hak bu noktadan dolayı kardeş tabirini kullanmamıştır. Bazı insanlar vardır ki bu noktayı sezmediklerinden dolayı zannederler ki Eyke ashabı Medyen ehlinden başka kimselerdir ve iddia eder­ler ki Hz. Şuayb iki ümmete peygamber olarak gönderilmiştir. Birisi Eyke, diğeri de Medyen halkı. Hatta bazıları «üç ümmete peygamber olarak gönderilmiştir» derler. İshak bin Bişr el-Kaili —bu zat zayıftır— İbn Süddi'den, o da babası Süddi'den, o Zeke-riya bin Amr'dan, o Husayf'tan o da îkrime'den şöyle rivayet edi­yor:

«Allah bir peygamberi iki defa göndermemiştir. Sadece Şu­ayb müstesna. Bir defasında Medyen halkına peygamber olarak gönderilmiş ve onlar itaat etmemişlerdir. Gürültü ile Cenab-ı Hak onları helak etmiştir. İkinci defa da Eyke'lilere gönderilmiştir. Cenaba Hak, Eyke halkını da gölge gününün azabıyla helak et­miştir.»  [33]

(185-187) «Onlar dediler ki...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Sen sihirlenmişsin. Sen ancak bizim gibi bir beşersin. Biz seni yalancılardan zannediyoruz. Kasten söylediklerinde yalan söylüyorsun, Allah seni göndermemiştir.» Ayetin metnindeki «Ki sefen» kelimesi, Dahhak'a göre, gökten gelen taraf, Katade'ye gö­re gökten gelen bir parça, Süddi'ye göre de gökten gelen bir azap­tır. Onların Hz. Şuayb'a söyledikleri bu gibi şeyler, Kureyş'in Hz. Muhammed'e söylediklerine benzer. Kureyş; «Bu kumsal arazi­den gürül gürül akan pınarlar çıkarmadıkça, şunu şunu yapma­dıkça veya iddia ettiğin gibi gökten bizim üzerimize bir parça dü­şürmedikçe veya Allah melekler göndermedikçe sana îman etme­yeceğiz» demişti. Kureyşliler «Ya Rabbi! Eğer bu hak ve senin

1—  Evlerinde iken onları sarsıntı yakaladı; Öyle ki mecbu­ren evlerinden dışarı fırladılar.

2—  Dışarı çıktıklarında dehşetli bir şekilde korkuya kapıldı-

katından gelmişse, üzerimize gökten taş yağdır» diyorlardı. On­lar da böyle diyorlar.

(188-191) «(Şuayb). Rabbim...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Nihayet o gölge gününün azabı onları yakaladı» cümlesinde bahsi geçen gölge gününden maksat, Abdullah bin Amr'dan gelen rivayete göre Allah'ın onlara yedi gün sıcaklık musallat kılması­dır. Hiçbir şey onları gölgelendirmiyordu. Hararetten kurtarmı­yordu. Derken, Cenab-ı Hak onlar için bir bulut peydah etti. İç­lerinden birisi o buluta doğru gitti, gölgesine girdi. Orada serin­lik ve rahatlık hissetti. Bu haberi kavmine götürdü, onlar da bu­lutun altına geldiler. Onlar bulutun altında gölgelenirken bulut on­ların üzerine ateş yağdırdı. İkrime, Said bin Cübeyr, Hasan ve Katade'den de böyle rivayet edilmiştir.

Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem der ki: »Allah onlara bir gölge gönderdi. Onlar o gölgenin altında tamamen biraraya gel­diklerinde gölgeyi üzerlerinden kaldırdı, bu sefer güneş bütün ha-raretiyle onların üzerine doğdu. Tavada veya sıcakta çekirgenin yandığı gibi yandılar.» [34]

 

Medyen Ahalisinin Azap Çeşitleri

 

Muhammed bin Kâb el-Kurezi der ki: «Medyen ahalisi üç sı­nıf azap ile azap görmüşlerdir:                                                        

lor. Evler üzerlerine düşecek diye oralara girmekten de korktu­lar.

3- Allah onlara gölge gönderdi. Bir kişi gölgenin altına gir­di ve «Bunun gibi hoş, serin bir gölge görmedim» dedi. «Siz de gelin» diye onları çağırdı. Hepsi gölgenin altına girdikten sonra onlara bir sayha geldi ve hepsi öldüler.»

Bunları söyledikten sonra Muhammed bin Kâb bu ayeti oku­muştur.

Muhammed bin Cerir'in anlattığına göre Yezid el-Bahili bu ayetin mânâsını İbn Abbas'a sorar. İbn Abbas, «Cenab-ı Hak on­ların üzerine bir sarsıntı ile şiddetli bir hararet gönderdi. Sıcak neredeyse onları boğacak şekildeydi. Evlerinden çıkarak çöllere doğru kaçtılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onların üzerine bir bulut gönderdi. Onları güneşin hararetinden korudu. Bulutun se­rinliğini hissederek lezzetlendiler. Bir kısmı diğerini oraya çağır­dı. Hepsi bulutun altında biraraya gelince üzerlerine bir ateş gön­derdi. İşte gölge gününün azabı budur» dedi. [35]

 

Kür'an Mu'cizesi

 

(192-206)   Kuşkusuz ki o (Kur'an)...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Cenab-ı Hak bu ayetlerde kulu ve peygamberi Hz. Muham-med'e indirdiği kitaptan, yani Kur'an'dan bahsetmektedir. «İnne-hu» kelimesindeki zamir Kur'an'a racidir. Çünkü Kur'an bahsi sûrenin başında geçmişti.

«Kesinlikle Rabb'ul âlemîn'den indirilmîştin> cümlesi «Allah onu sana indirmiştir, sana vahyetmiştir» demektir. Ruh'ul-Emin'-den maksat Hz. Cebrail'dir. Bunu selef âlimlerinden çoğu söyle­miştir. İbn Abbas, Muhammed bin Kâb, Katade, Atiyet'ul-Ufi, Süd-di, Dahhak ve İbn Cüreyc böyle demiştir. Ruh'ul-Emin'in Cebrail olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur.

Zühri, «Bu ayet tıpkı, «De ki: Kim Cebrail'e düşman ise ke­sinlikle Cebrail Kur'an'ı senin kalbine Allah'ın izniyle indirmiştir ve Kur'an daha önceki kitablart tasdik etmektedir» ayeti gibidir» demiştir.

«Cebrail, korkutucu ve uyarıcı olasın diye onu senin kalbine indirmiştir.» Mele'i-Âlâ'da itaati yapılan ve Allah katında büyük mertebeye sahib olan keremli ve emin bir melek onu senin kalbi­ne indirmiştir ey Muhammed! O kirden, fazlalık ve eksiklikten münezzehtir ki sen uyarıcılardan olasın. Bu Kur'an'la Allah'ın aza­bının hikmetini göz önüne sermek suretiyle insanları korkutasın. Bu da Kur'an'a ve peygambere muhalefet eden ve onu yalanlayan kimse için bahis konusudur.

«Sana tâbi olun müminlere müjde vej'esin diye onu indirmiş-tir.»

«Apaçık Arapça bir lisan ile». Yani sana indirilen Kur'an, apaçık, fasih, kâmil, kapsayıcı Arapça bir lisanla indirilmiştir. Ki açık ve zahir olsun. Mazeretler tamamen ortadan kalksın. Hüccet ve deliller tam anlamıyla ikame'edilsin ve ilk muhataplar ondan istifade etmek istiyorlarsa etsinler.

Bu Kur'an'ın zikri ve şerefi daha Önce bütün kitaplarda ve peygamberlerden nakledilen vahylerde geçmektedir. Onlar tâ es-kidenberi Kur'an'ın müjdesini vermektedirler. Nitekim Cenab-ı Hak bunun misakını onlardan almıştır. Hatta onların en son geleni (Hz. İsa) cemaati içerisinde ayağa kalkıp Ahmed'in müjdesi­ni verdi. Bunu dedikten sonra bu konuyla ilgili olan ayeti okudu.

«Zubur» kelimesi burada kitaplar demektir. Zebur'un cem'i-dir. Zebur da kitap demektir ki Hz. Davud'a verilmiştir.

«İsrailoğulları'nın alimlerinin onu (Kur'an'ı) bilmeleri onla­ra mucize olarak kâfi gelmez mi? Doğru şahid olarak bu kâfi de­ğil midir?»

Evet, îsrailoğullan'nm alimleri Kur'an'ın zikrini kitapların­da görürlerdi. O kitaplar durmadan okunurdu.

«İsrailoğulları'nın alimlerbmden maksat, adil ve insaflı bil­ginlerdir. O alimler ellerindeki Tevrat'ta Hz. Muhammed'in vasıf­larını, peygamberliğini ve ümmetini görüyorlardı. Nitekim onlar­dan iman edenler böyle demişlerdir.

«Eğer biz Kur'an'ı Arapça bilmeyen yabancılardan birisine in­dirmiş olsaydık ve bu kitab (Kur'an) açıklayıcı diliyle, fesahatıy-la ona inmiş olsaydı onlar ona iman etmezlerdi.» Bunun içindir ki Cenab-i Hak başka bir ayette «Eğer onu Acemler'den bazılarına indirmiş olsaydık ve Acem de onu Araplar'a okumuş olsaydı, ona iman etmezlerdi» buyurmuştur.

«İşte böylece biz yalanlamayı, küfrü, inkârı ve inadı mücrim­lerin kalbine soktuk. Onlar elem verici azabı görmedikçe Kur'an'a inanmazlar, hakka inanmazlar. O zaman da onların mazeretleri hiçbir fayda vermez. Onlar için lanet ve kötü yurt vardır. O elem verici azab onlar sezmedikleri halde ansızın gelecektir. Onlar o zaman azabı gördüklerinde şöyle bir temennide bulunacaklardır: «Keşke az bir zaman bize mühlet verilseydi de orada Allah'a iba­dette bulunsaydık.» «Eğer biz onları tehir etsek ve kendilerine bir zaman mühlet versek, üstelik bu, oldukça uzun bir zaman olsa dahi onlar Allah'ın emri geldiğinde bu emri gördükleri gün, aca­ba onlara hiçbir şey fayda verecek midir?» [36]

 

Meal

 

207- Edindikleri faydalar ve aldıkları zevkler onlara hiç ya­rar sağlamaz.

208- Biz hangi kasabayı helak etmiş isek muhakkak oraya peygamberler göndermişizdir.

209- Muhakkak   onlara  uyanda   bulunmuşuzdur.  Biz  zalim değiliz.

210- Onu  (Kur'an'ı)  şeytanlar indirmiş değildir.

211- Onlara böyle bir şey ne uygundur ne de onların gücü buna yeter.

212- Kesinlikle   şeytanlar   dinlemekten   uzaklaştırılmışlardır.

213- (Ey Rasûlüm)  Öyle ise Allah'la beraber başka bir ma­budu çağırma. Aksi takdirde azab görenlerden olursun!

214- En yakın aşiretini (hısımlarını) uyar.

215- Müminlerden sana tâbi olanlara kanadını indir.

216- Eğer onlar sana isyan ederlerse de ki: «Kesinlikle ben sizin yaptıklarınızdan beriyim.»

217- (Ey Rasûlüm)  salip ve esirgeyici olan  (Allah'a) tevek­kül et!

218- O Allah ki kaim olduğun zaman seni görür.

219- Secde edenler arasında dolaşmam da görür.

220- Kesinlikle o   (Allah)  dinleyen ve bilendir.

221- Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?

222- Şeytanlar çokça yalan söyleyen ve çokça günah işleyen kimselerin üzerine inerler.

223- Onlar   (Şeytanlara)   kulak  verirler,  fakat   (buna rağ­men) onların çoğu yalancıdır.

224- Şairlere de azgın sapıklar uyarlar.

225- Görmez misin onlar, her vadide mübalâğaya dalarlar.

226- Gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylerler.

227- Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah'ı çokça ananlar, zulme uğratıldıktan sonra kendilerini müdafaa edenler müstesna. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını yakında bi­leceklerdir. [37]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(207-227) «Edindikleri faydalar .ve aldıkları.,,» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Biz hangi yurdu helak etmişsek mutlaka oraya uyarıcı pey­gamber göndermişizdir. Ki Kıyamet Günü'nde oradaki sakinler kendilerini mazur göstermesinler. Bu da onlar için bir hatırlat­madır ve biz onları azaba duçar etmekte zalimler değiliz. Zira da­ha önce hüccet gelmişti.» [38]

 

Müşriklerin Kur'an Hakkındaki İddiaları

 

Müşrikler «Kur'an'z Muhammed'in kalbine şeytanlar ilka edi­yor» dedikleri için Cenab-ı Hak onların bu sözünü reddederek şöyle buyurmaktadır: «Onu şeytanlar indirmedi ve bu, şeytanlara yaraşmaz ve şeytanın gücü buna yetmez. Kesinlikle şeytanlar me­leklerin kelâmını dinlemekten azledilmişlerdir». Yani perdelenmiş-lerdir, onlara ateşler atılır ve meleklerin sözlerini dinleyecek bir makama varamazlar. Çünkü meleklerin sözünü dinlemek için, me­leklerle zat sıfatlannda ortak olma ve hakkın feyezanını kabul et­me şartı vardır. Melekûti suretlerin kalplerinde ve nefislerinde nakşedilmek şartı vardır. Halbuki şeytanların nefisleri zulmanî, habis ve şerirdir. Onu kabul etmez. Kur'an ise hakikatlerin ve gay-bî emirlerin unvanıdır. Onu peygamber ancak melekten telakki edebilir.

«Her şeyden önce en yakın akrabalarını korkut ve uyar.» Bu cümle üzerinde varid olan birtakım hadisleri nakledelim.

Birinci hadis, İmam Ahmed tankıyla İbn Abbas'tan geliyor. «Allah bu ayeti indirdiği zaman Rasûl-ü Ekrem, Safa Tepesi'ne geldi. Tepenin üzerindeki taşlara tırmandı ve sonra nida etti:

«Ya Sabaha!»

Bu çağrı üzerine halk ya bizzat peygambere geliyordu veya bir elçisini onun yanına gönderiyordu. Allah'ın Rasûlü: «Ey Ab-dulmuttalib oğulları! Ey Fehroğulları! Ey Lueyoğulları! Acaba si­ze, şu dağın arkasında bir ordu var ve size hücum, etmek, istiyor­lar desem beni tasdik eder misiniz?» dedi.

Onlar da «Evet, seni tasdik ederiz» dediler. Rasûl-ü Ekrem: «O halde ben kesinlikle uyarıcıyım. Sizin için gönderildim. Benim önümde şiddetli bir azab vardır» dedi. Bunun üzerine Rasûl-ü Ek­rem'in öz amcası Ebu Leheb:

«Ey bütün gün gezen! Helak olasın! Sen bizi bunun için mi buraya çağırdın?» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Tebbet Sure-si'ni indirdi.»

(Buharı, Müslim, Tirmizi ve Nesei, el-A'nıeş tankıyla bu ha­disi rivayet etmişlerdir.)

İkinci hadis, İmam Ahmed tankıyla Hz. Aişe'den geliyor.

«Bu ayet indiği zaman Allah Rasûlü ayağa kalkarak şöyle bu­yurdu: «Ey Muhammed'in kızı Fatma! Ey Abdulmuttalib'in kızı Safiyye! Ey Abdulmuttalib oğullan! Allah'ın yanında sizi hiçbir şekilde müstağni kilamam, sizi bir şeyden kurtaramam. Malım­dan ne isterseniz size vereyim.»

 (Bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir).

«Allah sen kaim olduğun zaman seni görür». Yani namaza kalktığında kıyamını, rükûunu ve secdeni görür. Hasan Basri «Sen tek başına namaz kıldığın zaman seni görüm demiştir. Dahhak «Sen yatağından veya meclisinden kalktığın zaman seni görür» derken, Katade «Seni ayaktayken, otururken ve bütün haller üze­rinde görür» demiştir. «Secde edenler arasında dolaşmam da gö­rür.» Katade «Namazda seni tek başına olduğun zamanda da gö­rür, cemaat içerisindeyken de görür» demiştir. Bu aynı zamanda İkrime, Ata el-Horasani ve Hasan Basri'nin de görüşüdür.

Mücahid der ki: «Rasül-ü Ekrem önündekileri gördüğü gibi arkasındakileri de görürdü. Bunun delili de sahih olarak gelen şu hadistir:» «Saflarınızı düzeltin. Kesinlikle ben sizi ardımda iken görürüm.»

Müşriklerden bazıları «Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an hak değildir. Bu, onun kendiliğinden uydurduğu bir şeydir. Veya cin­lerden bir şeytan onu getirmiştir» diye iddia ederlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onu onların iftiralarından tenzih ederek, «Şey-tanların kime ineceğini haber vereyim mi? Onlar her günahkâr ki­şiye ve yalancıya inerler» buyurmuştur. Yani Rasûl-ü Ekrem'in getirdiği ancak Allah katından gelen vahiydir. Allah'ın tenzilidir. Keremli, emin ve yüce makamlı bir melek onu getirmiştir. O şey­tanlar tarafından gelmiş değildir. Çünkü onlar onun ehli değildir. Onlar ancak bunların şeklinde olanlara, kendilerine benzeyen ya­lancı kâhinlere birtakım yalanlar getirirler. [39]

 

Şairler Ve Şiir

 

«Şairlere ise sadece azgınlar uyar» meselesi üzerine İbn Abbas'tan Ali bin Ebi Talha şöyle rivayet ediyor: «Kâfir şairlere in­san ve cinlerin sapıkları uyarlar.»

Mücahid, Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem ve diğer tabiin alimleri de bunu bu şekilde rivayet etmişlerdir.

İkrime «İki şair vardı. Birbirlerine hücum ederlerdi. Herbi-risine halktan bir grup yardım ederdi. Cenab-ı Hak bu ayeti o ha­diseyi yermek için indirmiştir» diyor.

İmam Ahmed'in Ebu Said'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir:

«Biz bir ara Rasûlullah ile beraber yürürken bir şair peydah oldu. Şiir okuyordu. Hz. Peygamber: «Şeytanı tutun. Zira herhan­gi birinizin içinin irin dolması şiir dolmasından daha hayırlıdır» buyurdu.»

«Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar'»dan maksat, Ali bin Ebi Talha'nın İbn Abbas'tan rivayetine göre. onlar her mânâ­sız, fuzuli işlere dalarlar demektir.                  \»

- Dahhak, İbn Abbas'tan rivayet ediyor ki «Onlar kelâmın her fendine dalarlar.» Mücahid de böyle söylemiştir. Hasan Basri ise «Allah'a yemin ederim, kesinlikle onların daldığı vadileri biz gör­dük. Onlar bir defa falan adama küfrederler bir defa da falan ada­mın medhine dalarlar» demiştir.

Katade «Şair, bir kavmi batılla medheder, bir kavmi de bâ­tılla zemmeder. İşte her vadide yürümelerinin mânâsı budur» di­yor.

«Onlar yapmayacakları şeyleri söylerler» cümlesi hakkında El-Ufi îbn Abbas'tan şunları rivayet eder:

«Rasûlullah döneminde iki kişi vardı. Birisi ensardan, diğeri başka bir kavimdendi. İkisi de hidvd idiler. Her birisinin yanın­da bir grup bulunurdu. Bunlar kavimlerinin sapıklarındandı. Se-fih kimselerdi. Bunun için Cenaba Hak: «Şairlere azgınlar uyar. Görmüyor musun, onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşıp durur­lar. Onlar yapmadıkları şeyleri söylerler» buyurmuştur.»

Ali bin Ebi Talha, İbn Abbas'tan şunu rivayet ediyor: «Yani onların sözlerinin çoğu yalandır.»

İbn Abbas'ın bu tefsiri gerçek olan bir yorumdur. Çünkü şa­irler bazı söz ve fiillerle gurura kapılırlar ki ne bu söz onlardan sadırolmuştur ne de bu fiili işlemişlerdir. Onlar kendilerinde ol­mayan şeyleri kendilerinde çokça varmış gibi kullanırlar. Bunun için alimler «Şair şiirinde haddi gerektiren bir şey ikrar ederse kendisine had vurulup vurulmayacağı» konusunda ihtilaf etmiş­lerdir.

İbn Ubeyy tankıyla Hişam bin Urve'den şöyle rivayet edilmiş­tir: «Bu ayet indiği zaman Abdullah bin Revana: «Ey Allah'ın Ra-sûlü! Allah biliyor ki ben bu şairlerden birisiyim» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak «Ancak inananlar ve salih amel işleyenler» cümlesini indirdi. (İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Katade ve Zeyd bin Eşlem böyle söylemişlerdir).

Bu cümle, «Ancak iman edenler ve salih amel işleyenler» is­tisnadır. Bunun istisna olduğa hususunda da şüphe yoktur. Fakat bu süre Mekke döneminde nazil olmuştur. Bu ayetlerin sebebi nü­zulü nasıl olur da ensardan olan şairler olabilir? Bu hususta dik katli olmak gerekir. Daha önceki bütün hadisler mürseldir, onla­ra itimad edilmez. Allah hakikati daha iyi bilir. [40]

İbn Kesir şöyle devam ediyor: «Fakat bu istisnaya hem en-sarın hem de başka grupların şairleri girer. Hatta İslamı zemme­den, müslümanlara hücum eden fakat sonradan tevbe edip dönüş yapanlar da buna dahildirler. Zira haseneler günahlan siler. Bun­lar İslâm'a düşman olduktan sonra, dönerek İslâm'ı Övmüşler, müslümanlan medhetmişlerdir.

İmanlı şairlerin Allah'ı çokça zikretmelerinden maksat, şiir­lerinde zikretmeleridir. Bunlar daha önce geçen günahların da ke­fareti olurlar.»

«Kendilerine zulmedildikten sonra üstün gelmeye çalışanlar böyle değildir» cümlesine gelince, İbn Abbas bunu «Müminlere kâfirler tarafından yapılan hileyi kâfirlerin aleyhine çevirirler» şeklinde yorumlamıştır. (Mücahid ve Katade de böyle demişler­dir). [41]

 

Zalim, Kıyamette Neyle Karşılaşır

 

«Zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklannıbi-leceklerdir» cümlesine gelince, bu cümle tıpkı «Hatırlat o güdü ki zalimlerin mazeretleri yarar sağlamaz» cümlesi gibidir. Sahih' te sabit olmuştur ki Allah'ın Rasûlü «Zulümden kaçının. Çünkü zulüm Kıyamet Günü'nde birçok zulme inkılâb eder. Bir tek zu­lüm birçok zulme dönüşür. Tek karanlık Kıyamet'te birçok karan­lık olur» buyurmuştur.

Katade bin Dehame bu ayet hakkında şunları söyler: «Bura­da, şairlerden ve diğer zalimlerden gelen zulüm kastedilmektedir.»

Ebu Davud et-Tayalisi şöyle der: «Ben Hasan Basri'nin huzufundaydım. Bir hırisetiyan cenazesi geçti, O bu ayeti okudu». Ya­ni hristiyanlığın da zulüm olduğuna işaret etti.

Bazıları da «Bu zalimlerden maksat, Mekke ehlidir. Çünkü onlar Hz. Muhammed'e zulmetmişlerdir» demiştir.

Bazıları «Zulmedenlerden maksat, müşriklerin zalimleridir» demiştir. Fakat sahih görüş bu ayetin genel mânâ taşımasıdır. Her zalimin hakkında gelmiştir. Nitekim İbn Ebi Hatim böyle söy­lüyor. Ebu Şaid en-Nehdi tankıyla Hişam bin Urve'den, Aişe va­lidemizden rivayet edildiğine göre, o şöyle diyordu:

«Babam Ebubekir vasiyetnamesinde iki satır yazdı:

«Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla! Bu, Ebubekir bin Ebu Kuhafe'nin dünyayı terkedeceği anda yapmış olduğu vasiyet­tir. Öyle bir an ki kâfir o anda iman eder, facir bir kimse artık fücurundan vazgeçer. Yalanlayan tasdik eder. Kesinlikle ben si­zin üzerinizde (ey müslümanlar) Hattab'ın oğlu Ömer'i seçiyo­rum. Eğer adaletle hükmederse onun hakkında benim zannım böy­leydi. Eğer zulmeder ve Allah'ın ahkâmını değiştirirse, ben gaybı bilmem. (Sonra da bu ayeti yazdı) «Zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini göreceklerdir.» [42]

ŞUARA SURESİ'NİN SONU —



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/301-302.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/304.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/305-307.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/307-312.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/314.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/315-316.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/316-319.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/319-322.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/324.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/325-326.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/326.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/327-328.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/328-330.

[14] Alusi, Ruh'ul-Meanî, cilt: 19, sh: 82, vd.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/330-332.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/334.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/335-337.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/338-340.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/342.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/343-347.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/349.

[22] Hazin, Mecma'ut-Tefasir, cilt: 4, sh: 482

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/350-353.

[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/355.

[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/356-358.

[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/360.

[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/361-362.

[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/362-363.

[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/365.

[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/366-368.

[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/368-369.

[32] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/371.

[33] Tefsir-i İbn Kesir, cilt: 5, sh: 203 vd

[34] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/372-374.

[35] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/374-375.

[36] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/375-377.

[37] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/379.

[38] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/380.

[39] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/380-382.

[40] Tefsir-i İbn Kesîr, cilt: 4, sh: 119 vd

[41] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/382-385.

[42] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/385-386.