Şuara Suresi - Kuran - 026Suara - 1. Sayfa
Gîriş
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Haşrin Delilleri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Hz. Musa Île Firavun'un Mücadelesi
Firavun Allah'ın Varlığını Biliyor Muydu?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Hz. Musa Île Sihirbazların Arasında Geçen Sözler
Neyle Yemin Edilir?
Sihirin Mahiyeti
Tedbir Almak İlahî Bir Gerektir
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Körü Körüne Olan Taklidin Zararı
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Salih Peygamberin Mucizesi
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Eyke Ve Medyen Halkı
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Medyen Ahalisinin Azap Çeşitleri
Kür'an Mu'cizesi
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Müşriklerin Kur'an Hakkındaki İddiaları
Şairler Ve Şiir
Zalim, Kıyamette Neyle Karşılaşır
ŞUARA SURESİ
Gîriş
Bu sure Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. Ancak surenin son dört ayeti Medine Dönemi'nde inmiştir. Bu sure ismini 224. ayetinden almaktadır. Çünkü o ayette şairler zikredilmektedir, 227 İ ayet, 1279 kelime ve 5540 harftir.
Bu surede genel olarak şu konular yer almaktadır: Easûlul-lah'ın üzüntüsünü gidermek ve ona teselli vermek, Hz. Musa ve Hz. ibrahim'in kıssaları, kör taklid ile ve kavimleriyle mücadele U etmeleri, peygamberliğe hüküm verilmesi, cehennemliklerin cehennemdeki münakaşaları, Hz. Nuh'un kıssası, müminlere hüsnü zan, peygamberlerin vazifesi, Ad kavmi ve peygamberleri Hud, bu kavmin teknikteki ileriliği, Semud kavmi ve peygamberleri Hz. I Salih, bu kavmin taş oymaktaki başarılan, Lut Kavmi ve şeni fiil-^ leri, Ashab-ı Eyke ve peygamberleri Hz. Şuayb, bu milletin ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmaları, Kur'an ve îsrailoğullan, müc-|j rimler, helak edilen her memlekete mutlak bir peygamber gönde-I rilmesi, en yakınım korkutma emrinin Hz. Muhammed'e gelmesi, Rasûlullah'ın yumuşak davranması, şeytanların kime indikleri, şairler ve zalimlerin sonu. Surede sözkonusu edilen genel meşe. leler içerisinde birçok özel meseleler ve dallar vardır. Tevfik Al-I lah'taridır.
Bu sureye Eş-Şuara Suresi denildiği gibi El-Camia Suresi de denilir. îbn Merduveyh'in îbn Abbas ve Abdullah bin Zübeyr'den rivayet ettiğine göre bu surenin tamamı Mekke'de nazil olmuştur. Yine îbn Abbas'tan rivayet edüdiğine göre bu sure, son 5 ayet h gelmestai" nedeni, geçen bzrtalam hükümleri daha fazla ağması ve izah et-mesicür Aynca ikisinde de Rasûlullah'm tesellisi söz konusu edil. mistir. İfa sureye de Kur'an'ın medhini ifade eden ayetlerle bas. [1]
Meal
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Tâ, Sîn, Mim.
2- Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.
3- (Ey Rasûlüm!) İnanmıyorlar diye neredeyse kendini mahvedeceksin.
4- Eğer biz dilersek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyun eğip kalırlar.
5- Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.
6- Üstelik yalanladılar. Fakat alay edip durduktan şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.
7- Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki biz orada bitkilerden nice güzel çiftler bitirmişizdir.
8- Kuşkusuz ki bu çiftlerde bir işaret vardır. Ama çoğu iman etmezler.
9- Şüphesiz ki Rab bin güçlüdür, merhametlidir.
10- Hatırlat o zamanı ki Rabbin Musa'ya: «Zalim kavme git» diye nida etmişti.
11- «Firavun'un kavmine! Onlar daha sakınmayacaklar mı?»
12- (Musa): «Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkuyorum» dedi.
13- «Bundan içim sıkılır, dilim söylemez olur. Artık Harun'a (Cebrail'i) gönder.»
14- «Onların bana isnad ettikleri bir suç ta var! Beni öldürmelerinden korkuyorum.»
15- (Allah): «Hayır! (Seni öldüremezler). İkiniz birlikte mucizelerimizle gidin. Kuşkusuz kî biz sizinle beraberiz ve işitici-leriz!»
16- «(Gecikmeden) Firavun'a gidin ve «Biz alemlerin Rab-bi'nin peygamberiyiz» deyin.»
17- «İsrailoğullan'm bizimle beraber salıver.»
18- (Firavun): «Seni çocukken yanımızda büyütmedik mi? Hem de aramızda ömründen senelerce kaldın» dedi.
19- «O yaptığın işi de (bu esnada) yaptın. Sen nankörlerdensin*»[2]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(1) «Tâ, Sîn, Mim..m Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayet gibi daha Önce Elif, Lam, Mim; Elif, Lâm, Ra gibi ayetler geçmiştir. O ayetlerin tefsirinde ne söylenmişse hepsi burada da geçerlidir.
(2) «Bunlar apaçık bir kitabîn...» Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayetin başındaki «Tilke» kelimesi bu sureye işaret eder. Bu kelime ile uzak mesafede olana işaret edildiğine göre bu surenin de azamet ve büyüklükte mertebesinin çok yüksek olduğuna işaret var demektir.
«ELKitab»6a,n maksat Kur'an'dır. «EfrMubin» ise icazı apaçık ve zahir olan Kur'an demektir. Buna göre ayetin mânâsı şudur: Şu ayetler (yani bu surede serdedilen, sayılan ayetler) Kur' an'dan olmak Özelliğine sahiptirler.
Bazıları, «Ayetin başındaki «Tilke» Kur'an'a işarettir. Haberi olan «Ayat» kelimesi müennes olduğundan dolayı müennes getiritmiştir» derler. Bazı müfessirler «Kitaba Mubin'den maksat, Levh'i Mahfuz'dur» diyorlar Onun mubin (açıklayıcı) olması, meleklere bütün eşyanın ahvalini ve durumlarını açıklamış olmasındandır. Fakat en uygun olanı daha önceki yorumdur.
(3) «(Ey Rasûlüm.'n İnanmıyorlar diye...» Bu Ayetin Tefsiri
Ayet metnindeki «Bahiun» kelimesi öldürmek, helak etmek mânâsını ifade eden b-h-a kökünden gelmektedir. El-Askeri, «Bu kelime burada yasak yerinde kullanılmıştır» diyor. Yani, «îman etmedikleri için üzülmek suretiyle kendini helak etme». Bazıları da istifham yerine konulduğunu söyleyerek mânâyı şöyle ifade etmişlerdir: «Onlar iman etmiyorlar diye sen kendini öldürecek misin?»
(4) «Eğer biz dilersek onlara...» Bu Ayetin Tefsiri
Metinde geçmekte olan «Ayeten» kelimesi mucize, alâmet mânâsım ifade eder. Yani onları iman etmeye zorlayan bir mucize, bir alâmet demektir.
İbn Abbas, Mücahid, İbn Zeyd ve El-Ahfeş'e göre «E'nak» kelimesi cemaatlar ve gruplar demektir. Bu takdirde ayetin mânâsı şöyle olur: «Onların cemaatleri, yani tümü ona eğilir.»
Bazıları «E'nak kelimesinden maksat ileri gelenlerdim demişlerdir. Ayetin zahirine bakılırsa bu mucizelerin inmesi tahakkuk etmemiştir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın kanun-i ilâhisi insanları zorlama olmaksızın imana davet etmektir.
Ayetten maksat onları zelil düşürücü bir ayet ise bu (Ka-tade'den rivayet edildiğine göre) tahakkuk etmiştir.
(5) Rahmandan kendilerine gelen...» Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayet «Onlar zorlayıcı bir mucize inmedikçe kâfirlikten, peygamberi yalanlamaktan vazgeçemezler» mânâsını ifade eder. Bu Rasûlullah'm onların müslüman olmaları için gösterdiği istekten kendilerini vazgeçirmek içindir. Dikkat edilirse «Min'alla-hi» yerine «Min'er Rahmani» tabiri kullanılmıştır. Bu, onların yaptıklarının ne denli çirkin olduğunu sergilediği gibi, Allah'tan geleni ne olursa olsun inkâr etmenin çirkin ve şenî bir fiil olduğunu ifade eder.
(6) «Üstelik yalanladılar...» Bu Ayetin Tefsiri
«Alay ettikleri şeyin haberlerinden maksat, ileride başları-na gelecek olan dünya ve Ahiret cezalarıdır. Zira her gelecek olan yakın sayılır. Veya Bedir Günü'ndeki felâket veya Kıyamet Gü-nü'nde maruz kalacakları felâkettir. Buna «Haberler» mânâsına gelen «Enba» denilmesi, Kur'an'ın bu haberi veriyor olmasıdır. [3]
Haşrin Delilleri
(7) «Yeryüzüne bir bakmadılar m,..m Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayet, onların Kur'an ayetlerini yalanladıktan sonra kevni ayetlerden de yüz çevirdiklerini haber vermektedir. Ayet başındaki hemze, istifham-ı inkâri'yi ifade etmektedir. Yani onlar Allah'ı inkâr etmek, kendilerini Allah'a iman etmeye çağıran Kur'-an-ı yalanlamak hususunda ısrar edip yeryüzündeki harikuladeliklere bakmazlar mı? Yazıklar olsun!
Bazı müfessirler: «Bu ayette onların hasrı yalanladıklarının beyanı vardır. Zira daha önce onlar yaradılışı yalanlamışlardı ve Cenab-ı HakJc'ın Kitabı'nı ve sıfatlarını inkâr etmek suretiyle reddiyede bulunmuşlardı» diyorlar.
Bu yoruma binaen ayetin takdiri şöyle olur: Onlar kendilerini yalanlamaktan alıkoyan yeryüzündeki harikuladeliklere bakmadılar mı ki ölümden sonra dirilmeyi ve hasrı inkâr ediyorlar?
Metindeki «Zevç» kelimesi yarım demektir. «Kerim» kelimesi de her şeyin iyisi, övüleni anlamındadır. Rağıb Müfredat'ında «Âlemde ne varsa bir zıddı veya misali veya terkibi olduğundan dolayı mutlaka zevçtir» diyor. Yani hiçbir yönden hiçbir şey zev-ciyet vasfından ayrılmaz. Bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın yeryüzünde bitirmiş olduğu her şeyde bir faydanın olduğuna delâlet eder.
(8) «Kuşkusuz ki bu çiftlerde...* Bu Ayetin Tefsiri
Metinde yer alan «Ayeten» kelimesindeki tenvin, tazim içindir. Yani bu yeryüzündeki bitkilerde Allah'ın kudretine delâlet eden büyük bir mucize vardır. Fakat insanların çoğu buna rağmen iman etmemektedirler.
«îmansızltğı» çoklarına nisbet etmek, onların bir kısmının iman edeceğine işarettir.
Ayetin metnindeki «ELAziz» lâfzı kâfir olanlardan intikamını almak hususunda galiptir demektir. Er-Rahim ise küfürde tevbe edenler için çok merhametlidir anlamındadır. Allah böyle olduğundan dolayı onlara mühlet verir, işledikleri büyük günahlardan ötürü onları hemen muaheze etmez.
(9-11) «Şüphesiz ki Rabbin güçlüdür...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu ayetler bir kıssayı diğer bir kıssa üzerine atfetmek kabi-îindendir. Yani nefsinde Rabbinin kardeşin Musa'ya nida ettiği zamanı hatırla. Ve mucizelerin açıklanmasına rağmen kavminin Musa'yı nasıl yalanladıkları hususunu kalbinden uzak tutma. Böylece bilesin ki ümmetlerin peygamberlerini yalanlaması ilk defa senin çağında başlamış değildir.
Şeyhulislâm'a göre «Kamvine bunu hatırlat» demektir. Ve en münasip yorum da budur. Çünkü «Onlara oku» tabiri buna de-lâlet etmektedir.
«Zalim kavme git» cümlesindeki «Zalim kavimizden maksat, küfürle, isyanla, İsraüoğullan'nı köle edinmekle, erkek çocukları kesip sadece kız çocuklarını bırakmakla zulmeden bir kavme git demektir.
Onbirinci ayetin başındaki «Firavundun kavmi» tabiri zalim kavmin atfı beyanıdır. O zalim kavim de Firavun'un kavmidir. Ayette «Firavun ile Firavun'un kavmi» denilmemiş, sadece «Firavun'un kavmi» denilmiştir. Çünkü Firavun'un da o kavme dahil olduğu hususu açıktır. Nitekim bazı ayetlerde «Firavun ve Firavun'un kavmi» şeklinde kullanılmıştır. Bu da delâlet eder ki Firavun, «Kavmne dahildir. Nasıl Ademoğullan «Adem»i kapsarsa, Firavun'un kavmi de onu içine alır.
(Onlara; îttika etmeyecek misiniz? (yani Allah'ın azabından korkmayacak mısınız?) de!»
(12-14) «(Musa): Ey Rabbim! Onların...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Hz. Musa'nın bu sözleri Allah'ın emrini yerine getirmemek için ileri sürülen illetlerden değildir. Aksine bu emri yerine getirmek hususunda bir yardımcının istenmesi için kastedilen bir özür silsilesidir ki davet tam manâsıyla yapılsın. Çünkü kendisini yalanlamak, göğsünün daralması, dilinin açılmaması davete eksiklik getirebilir, hüccetin tam yerinde olmamasına sebep olabilir. Nitekim ((Cibril'i Harun'a gönder, onu peygamber yap. Onunla benim kuvvetimi artır. O bana yardımcı olsun» cümlesi de buna delâlet eder. Bu durum Kasas Suresi'nde daha açık bir şekilde ortaya konmuştur.
(15-17) (((Allah): Hayır! (Seni öldüremezler). İkiniz...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Cenab-ı Hak, Hz. Musa'ya, ((öldürülme korkusundan vazgeç. Çünkü, sen bizim himayemizdesin. Sen ve kardeşin Harun Fira' vun'a gidin» demek suretiyle Hz. Harun'un peygamberliğini Hz. Musa'ya haber verdi ve kendisine teminatta bulundu. Ayetin si-yakı Hz. Harun'un orada bulunmamasını iktiza eder. Binaenaleyh ((İkiniz gidin» hitabında tağlib vardır. Yani Hz. Musa sanki Hz. Harun'un yerine de kaim olmuştur.
«Ayetlerimle» şeklindeki tabirden maksat Cenab-ı Hakk'm Hz. Musa ve Hz. Harun'a Piravun'a gösterilmek üzere vermiş olduğu mucizelerdir. Bu tabir, Hz. Musa'nın korktuğu noktayı bu mucizelerin ortadan kaldıracağına işaret etmektedir.
«Biz sizinle beraberiz ve dinleyenleriz» hitabı Hz. Musa, Hz. Harun ve onlara tabi olan İsrailoğulları'nadir. Bu kelâm onların geleceklerine, İsrailoğulları'nm kendilerine tâbi olacağına işaret müjdesini içermektedir. Sibeveyh, «Bu hitap sadece Hz. Musa ile Hz. Harun'adır. Fakat çoğul sigası kullanılmıştır. Cenab-t Hak onları yüce mertebelerinden dolayı bir cemaat imişcesine kabul etmekte ve hitabını buna göre yapmaktadır» diyor. Fakat gerek bu ayetten öncekilerde, gerekse bundan sonra gelen ayetlerde Cenab-ı Hak, Hz. Musa ile Hz. Harun için «İkiniz» tabirini kul* landığına göre Sibeveyh'in bu yorumunun pek makbul olmadığı anlaşılmış olur.
16. ayetin metnindeki «Rasûl» kelimesinin tekil getirilmesi mastar olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü aslında bu mastardır, tekil, ikil, çoğul hepsi orada eşittir. Tıpkı «Adaletli bir kişidir» denilmesi gibi. Yani çok adil olduğundan dolayı, adeta adaletin kendisi olmuştur.
- Âlemlerin Rabbi» tabiri Firavun'un aleyhinde bir reddiyedir. Çünkü o ulûhiyet iddiasmdaydı. Aynı zamanda bu onu yumuşak bir şekilde Allah'ın «Âlemlerin Rabbi» olduğunu kabul etmeye davettir.
«Bizim le beraber İsrailoğullan'nı gönder» cümlesi irsalin içeriğini açıklamaktadır. Çünkü Rasûl'den irsal (gönderilmek) anlaşılıyor. Bu gönderilmenin mânâsı da İsrailoğullan'nı serbest bırakarak onlarla beraber Filistin'e gitmelerini sağlamaktır. Çünkü orası daha önce Hz. Musa, Hz. Harun ve İsrailoğulları'nın vatanıydı. 400 seneden beri İsrailoğulları Mısır'da köle muamelesi görüyorlardı.
(18-19 ) «(Firavun): Seni çocukken yanımızda...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Sen kâfirlerden idin», yani benim nimetimi inkâr eden nankörlerdendin. Benim has adamlarımdan birisini öldürdün. (Nitekim bu, İbn Zeyd'den böyle rivayet edilmiştir).
Veyahut; «Senin şu anda kâfir olduğunu iddia ettiğin kavmin bir ferdiydin» demektir ki bu rivayet de Süddi'den gelmiştir. Fakat bu hüküm zahirde Hz. Musa'nın halinden anlaşılan mânâya binaendir. Çünkü Hz. Musa o zaman onlarla karışıktı. Kalbinden müslümandı, Allah'ı biliyordu. Fakat zahirde, kendisi hakkında şüphe etmesinler diye onlarla beraberdi. Zira peygamberler risa-letten önce de sonra da kâfirlikten masundurlar.
Bazıları ayeti «Firavun burada Hz. Musa'ya iftira ediyor» şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü eğer Firavun, Hz. Musa'nın daha Önce iman ettiğini bilseydi onu ya hapseder veya öldürürdü. [4]
Meal
20- (Musa) dedi ki: «Bunu yaptığım zaman şaşkınlardan idim.»
21- «Sizden korktuğum için de durmadan aranızdan kaçtım. Sonra da Rabbim bana hüküm verdi ve beni elçilerinden kıldı.»
22- «Görünürde başıma kaktığın o nimet te gerçekte İsra-iloğulları'm kendine köle edinmiş olmandan dolayıdır.»
23- Firavun; «Âlemlerin Rabbi de kimdir?» diye sordu.
24- (Musa cevaben) dedi ki: «O göklerle yerin ve bu ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidîr. Eğer gerçek olarak inanıyorsanız (durum budur).»
25- (Firavun) çevresinde bulunan kimselere: «Duymuyor musunuz?» dedi.
26- (Musa): «O sizin de, daha Önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir» dedi.
27- (Firavun): «Herhalde size gönderilen bu peygamberiniz delinin birisidir» dedi.
28- (Musa) dedi ki: «Eğer akıl erdiriyorsaniz o (Allah) doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidir.»
29- (Firavun): «Yemin ederim ki eğer benden başka bir ilâh edinirsen muhakkak ki seni hapse atılanlardan kılacağım» dedi.
30- (Musa): «Sana apaçık bir mucize getirmiş isem de mi?» dedi.
31- (Firavun): «Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir o mucizeyi» dedi.
32- Bunun üzerine (Musa), asasını yere attı. O açıkça bir ejderha oluverdi.
33- Bir de elini çıkardı. O da bakanlara bembeyaz oluverdi.
34- (Firavun) etrafındaki ileri gelenlere: «Doğrusu bu bilgin bir büyücüdür» dedi.
35- «Büyüsü ile sizi memleketinizden çıkarmak istiyor. Şimdi ne yapmamı buyurursunuz?» dedi.
36- Onlar: «Onu ve kardeşini oyala. Şehirlere de toplayıcılar gönder.»
37- «Bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler.»
38- İşte böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.
39- Halka da şöyle denildi: «Toplanıyor musunuz?» [5]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(20-22) «(Musa) dedi ki: Bunu yaptığım zaman...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Hz. Musa, Cenab-ı Hakk'm hıfzına son derece inandığı ve iman ettiği için kıptiyi öldürdüğünü ikrar etmiştir. «Ve ben o saman sapıtanlardan idim» dedi. Yani cahillerdendim, onu bilmiyordum. Nitekim İbn Abbas'm kıraatinde «Sapıtanlar» demek olan «Dâllin» kelimesi yerine «Cahilin» kelimesi gelmiştir. Ebu Hayyan'ın El-Bahr'da naklettiğine göre İbn Mesud'un kıraatinde de böyledir. Fakat Ebu Hayyan şöyle diyor: «Bana kalırsa bu kıraat «Dallîmrin tefsiridir. Yoksa Rasûlullah'tan rivayet edilen bir kıraat değildir» der. Hz. Musa (Katade'nin rivayetine göre), bu sözü ile «Ben onu kasten değil de Öleceğini bilmeyerek ona tokat attım» demek istiyor. Zira Hz. Musa ona haddini bildirmek için tokat atmıştı. Fakat bu tokat onun ölümüne yol açtı, İbn Zeyd de aynı mânâyı rivayet etmektedir. Yani «Ben, tokalımın onu öldüreceğini bilmiyen-lerdendim.»
«Hüküm» kelimesi peygamberlik veya ilim ve eşyanın hakikatine vakıf olmak mânasına- gelir. Birinci yorum Süddi'den rivayet edilmiştir. Bazıları «Peygamberliğin özelliklerinden olan bir ilmi Rabbim bana hibe etti mânâsmdadır» demiştir.
Hz. Musa'nın Firavun'a verdiği red cevabının özeti şudur: Bir müsltimana nisbet edilen kati hususundaki konuşmana gelince, ondan ötürü ben kınanmam ve o benim peygamberliğime herhangi bir halel de getirmez. Çünkü herhangi bir kastım olmamıştır ve hadise peygamberlikten önce olmuştur. Attığım tokat ancak o kişiye haddini bildirmek ve onu saldırganlıktan vazgeçirmek içindi. Fakat üzerine ölüm terettüb etti.
Ayetin metnindeki «Tilke» kelimesi «Biz seni içimizde bir çocuk olarak yetiştirmedik mi?» sözüne racidir. Yani Firavun'un bu sözüne karşı Hz. Musa; «O başıma kaktığın nimet de İsrailoğuU ları'nı köle yapman yüzündendir» diye cevap verdi. Hulâsa şudur: Senin söylediğin zahirde nimettir. Fakat hakikatte o bir nimet ve azaptır. Çünkü benim kavmimi zelil etmiştin. Onların erkek çocuklarını keser, kız çocuklarım bırakırdın. Eğer bu durum olmasaydı ben senin ne sarayına gelir ne de yardımlarından faydalanırdım.
Durum ne olursa olsun bu ayet açıkça belirtiyor ki kişinin kâfir olması ondan sadır olan nimeti iptal etmez. Yani o nimetin karşılığı ayrı bir şey, küfür ayn bir şeydir. Bazıları da «Küfür mutlaka nimeti iptal eder ki medh ile zemm, ecir ile azap birarada olmasın» demişlerdir. [6]
Hz. Musa Île Firavun'un Mücadelesi
(23) «Firavun: «Alemlerin IÇabbi de...» Bu Ayetin Tefsiri
Cenab-ı Hak Hz. Musa ile Hz. Harun'a «Firavun'a gidin. Biz âlemlerin Rabbi'nin elçileriyiz, İsrailoğulları'nı bizimle beraber serbest bırak deyin» diye emredince onlar Allah'ın emrini yerine getirmek üzere Firavun'a vardılar ve aynı teklifleri ilettiler. Firavun evvelâ Hz. Musa'ya «Biz seni içimizde bir çocuk olarak yetiştirmedik mi?» dedi. Sonra «Âlemlerin Rabbi de nedir?» sorusunu Hz. Musa ile Hz. Harun'a tevcih etti.
Firavun daha önce bir cinayete adı karışmış bir insanın peygamberlik mertebesine uygun olmadığını ifade ettikten sonra onu gönderen Allah ile istihza etmek için «Âlemlerin Rabbi de nedir?» diye sormuştur.
(24) «(Musa cevaben) dedi ki: O göklerin...» Bu Ayetin Tefsiri
Hz. Musa, Cenab-ı Hakk'ın zatının keyfiyetini haber verdikten sonra onun sıfatlarım zikretmeye başladı. Fakat onun hakikatini açıklamak insanın kudreti dahilinde değildir. Eğer yakîn sahibi iseniz, yani eşyanın hakikatim tahkik eden ve onlara inanan kimselerseniz. Cenab-ı Hakk'a inanmanız daha önce gelir. Çünkü onun varlığının delilleri apaçık ortadadır. Zira bu mümkünat sahasına giren ve hissedilen bütün varlıklar (ister mürekkeb isterse gayri mürekkeb olsun) onların durumları bir başlatanın varlığına delâlet eder.
(25) «(Firavun) çevresinde bulunan kimselere...» Bu Ayetin Tefsiri
Firavun, Hz. Musa'nın bu cevabını işitince etrafındakilerin kalbine bir şüphe girmesinden korkarak onlara, «Bunu dinlemiyor musunuz? Yani onun söyledikleri sizi hayrete düşürmüyor mu?» dedi. Ve Hz. Musa'yı önemsemiyormuşçasına bir tavır takındı.
Hz. Musa'nın cevabı Firavun'un sualine tam mutabık değildi. Zira o, Allah'ın hakikatini soruyordu, Hz. Musa ise Allah'ın vasıflarından haber veriyordu.
(26) «(Musa): O sizin de, daha Önce...» Bu Ayetin Tefsiri
Firavun, Hz. Musa'nın cevabının hiçbir kıymeti olmadığını, sadece onu dinlemenin dahi onları kabul etmemeye kâfi geldiğini söyleyince ve Hz. Musa da bunu sezince şu cevabı verdi: «O, sizin de daha önce geçen atalarınızın da Rabbidir.»
Yoktan varedilmek, suret veren ve hikmet sahibi olan bir zat gerektirir. Bu da onların nefislerinde ve atalarında durumunda apaçık görülmektedir. Bu sebeple onların dikkati bu noktaya çekilmiştir.
(27) «(Firavun): Herhalde size gönderilen...» Bu Ayetin Tefsiri
Firavun, «Size gönderilen elçiniz kesinlikle delidir» dedi. Çünkü ondan başka bir şey soruluyor, o ise başka bir cevap veriyor. Onun dikkati esas cevaba çekilirken o bu hususta uyanmayarak başka bir cevaba yaslanıyor. Firavun'un Hz. Musa'ya «Elçi» demesi istihza tankıyladır. Yani onunla alay ediyor. Yoksa bu onun elçi olduğunu ikrar etmek için değildir.
(28) «(Musa) dedi ki: Eğer alcıl er diriyor sanız...» Bu Ayetin Tefsiri
Hz. Musa ilk cevabını daha iyi açıklayabilmek için «O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidir» dedi. Böylece açık bir şeküde göklerin ve göklerde bulunanların hareketlerini, durumlarının değişmesini, yerin bazen karanlık bazen de aydınlık olmasını Allah'a isnad etmiştir.
«Eğer akıl ediyorsanız», yani eğer bir şeye aklınız eriyorsa veyahut da akıl erbabından iseniz durumun benim dediğim gibi olduğunu hemen anlarsınız. Hz. Musa bu cevabı ile onların akü dairesinden çıkmış olduklarını ve deli sayılmalarının daha uygun olduğunu ifade etmek istemiştir.
(29) (Firavun): «Yemin ederim ki eğer benden başka...» Bu Ayetin Tefsiri
«Eğer benden başka bir mabud edinirsen kesinlikle seni hapse atılanlardan kılarım», yani seni zindana atarım, hapsederim. Firavun böyle demek suretiyle işi tehdide dökmüştür. Zaten inatçı, tekebbür sahibi diktatörlerin adeti, fikren mağlub edemedikleri kimseleri tehdidle ve maddi cezalarla susturmaktır. [7]
Firavun Allah'ın Varlığını Biliyor Muydu?
Alimler «Firavun bu kâinatın bir Rabbi vardır» gerçeğini biliyor muydu bilmiyor muydu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları «Biliyordu» demiştir. Çünkü başka bir ayette Hz. Musa ona «Andolsun biliyorsun ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabbi indirmiştir» demekte ve onun bilgi sahibi olduğunu ifade buyurmaktadır.
Onun «Ben sizin en yüce Rabbinizim» sözü ise kavmini korkutmak için söylenmiş bir sözdür. Yoksa o kendisinin böyle olduğuna inanmıyordu. Nasıl olur da bu durumda «Âlemlerin en yüce Rabbi» olduğunu iddia edebilirdi?
Bazı alimler «O Allah'ı bilmezdi. Bununla beraber göklerin ve yerin ve oradakilerin Rabbi olduğuna da inanmıyordu. Çünkü deh-ri idi, yaratıcıyı yok sayardı. Varlığın vücubunun feleklerden, feteklerin varlığının da hareketlerden meydana geldiğini iddia ederdi» demişlerdir.
(30) (Musa): «Sana apaçık bir mucize...» Bu Ayetin Tefsiri
Hz. Musa yumuşak davranarak onun iman etmesine temah gösterdiği için «Sana apaçık bir şey getirirsem de bunu yapacak mısın?-» diye cevap verdi. Yani benim davamı doğrulayan bir durum ortaya getirirsem yine böyle yapar mısın?
(31) «(Firavun): Eğer doğru söyleyenlerdensen...» Bu Ayetin Tefsiri
Firavun, Hz. Musa'yı susturacak bir fırsat yakaladığını sanarak: «O apaçık şeyi, eğer doğrulardan isen, getir» dedi.
(32-33) «Bunun üzerine (Musa), asasını yere attı...»
Hz. Musa âsasmı yere attı. Âsa apaçık bir ejderhaya dönüştü. Bu hayalen veya göz boyama şeklinde değil gerçekten böyle olmuştu. Olay sihirbazların yaptığından farklıydı.
Ayetin metnindeki «Su'ban» kelimesi yılanların en büyükleri (ejderha) demektir. Esasında bu geniş bir şekilde yürümek mânâsına gelen «Sa'be» kelimesinden gelmektedir. Çünkü süratle ve geniş bir alanda hareket eder. Sanki akan bir su gibi idi.
Asanın ejderha olması muhal değildir. Çünkü Cenab-ı Hak onun «Âsahk» vasfını kaldırır, onun yerine ejderhalık vasfını verir. O, buna kadirdir.
Ve Hz. Musa elini çıkardı ve o el, bakanlara pırıl pırıl parla yan bir şey oluverdi. Yani bakanların dikkatleri, çok parıltılı o: duğundan, bir noktaya toplanıyordu. Bembeyaz ve nûrani idi.
(34-35) «(Firavun) etrafındaki ileri gelenlere...» Bu Ayetlerin Tefsin
Daha önce de geçtiği gibi «Et-Mele» kavmin eşrafı, ileri geler leri, Özel kişileri demektir.
«Bilgin», yani sihir ilminde üstün bir kişi «Sisi cebren araz nizden çıkarmak istiyor.» Doğup büyüdüğünüz memleketinizdei vatanınızdan sizi sihirle çıkarmak istiyor. Firavun bu sözleriyl etrafmdakileri Hz. Musa'ya karşı son derece nefrete itmek ist yordu. Onun önüne aşılması çok zor olan engeller getirmek ist yordu.
(36-37) «Onlar: Onu ve kardeşini oyala...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Ayetin metnindeki «ELMedain» kelimesi, «Medine»nin çoğı ludur. Şehirler, kasabalar demektir. «Haşirin» kelimesi ise topl; yıcı devlet görevlileri demektir: Polis ve jandarma gibi. «Sehhaı kelimesi ise mübalâğa ifade eden bir siga olup çokça sihir bile kişi demektir. «Alim» kelimesi sihir ilminde üstün olan kişi ani: mındadır.
(38-39) «İşte böylece sihirbazlar...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Es-Sehara» lâfzındaki eliflâm ahd içindir Yani belli sihirbazlar toplatıldı. «Belli bir günün 7nikatı»ndan maksat, belli bir günün saatleridir. Yani toplantının kararlaştırıldığı saatler. Bu hadise kuşluk zamanında Mısırlılar'ın ziynetlerini taktıkları bayram günlerinde olmuştur.
«Halka da, siz o saatlerde hazır bulunacak mtsımz? diye soruldu». İstifham burada teşvikten ibarettir. Yani o saatte mutlaka bulunun ve acele edin! [8]
Meal
40- «Üstün gelirlerse, biz de büyücülere uyarız.»
41- Büyücüler gelince, Firavun'a: «Üstün gelirsek bize mükâfat var mı?» dediler.
42- (Firavun): «Evet. Hem de benim yakınlarımın sırasına geçeceksiniz» dedi.
43- Musa, sihirbazlara: «Ne atacaksanız atın» dedi.
44- (Sihirbazlar da) iplerini, değneklerini attılar ve Fira-vun'ıın kudreti hakkı için üstün çıkacağız» dediler.
45- Musa da asasını yere bıraktı. Asa, büyücülerin uydurmalarını yuttu.
46- Sihirbazlar hemen yüzüstü kapanarak secde ettiler.
47- «Biz bütün âlemlerin Rabbine inandık»- dediler.
48- «Musa ve Harun'un Rabbine...»
49- Firavun, (sihirbazlara): «Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? O size sihri öğreten büyüğünüzdür. Size tatbik edeceğim cezayı yakında görür, öğrenirsiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim, sonra topunuzu asacağım,» dedi.
50- (Büyücüler): «(Ne yaparsan yap) bizi bir zarara uğra-tamazsm. Biz Rabbimize döneceğiz.»
51- «İlk iman edenler olduğumuzdan Rabbimizin günahlarımızı bağışlamasını umuyoruz» dediler.
52- Musa'ya vahyettik: «Geceleyin kullarımla yola çık. Takip edileceksiniz.»
53- Firavun şehirlere münadiler gönderdi.
54- «İsrailoğullan sayısı az bir cemaattir.»
55- «Onlar bizi öfkelendirdiler.»
56- «Biz ise gözüaçık bir cemaatiz.»
57- Böylece onları cennet gibi bağlardan, ırmaklardan, çı-
58- Definelerle dolu yerlerden, mamur ve şerefli makamlar dan...
59- İşte böyle yaptık ve onlara İsrailoğullari'nı mirasçı kıldık.
60- (Böylece Firavun ve askerleri) güneş doğarken onları takip etmeye başladılar. [9]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(40) «Üstün gelirlerse, biz de...» Bu Ayetin Tefsiri
«Sihirbazlara tâbi olmak», onların dinine uymak, kendilerine tâbi olmak demektir. «Eğer onlar galip gelirlerse» tabiri işin ateşlenmesi, harekete geçirilmesi için teşvik babında söylenilmiştir. Zira onların makamına en uygun olan şudur: Onlar galip geldiği zaman biz sihirbazlara tabi olacağız demeleriydi. Bu sözü söyleyenler, Firavun'un kavmi olan Mısırlılar'dı. Bazı müfessirlere göre Firavun da buna dahildir. Yani Hz. Musa'dan gördüğü işler-den dolayı dehşete kapılıp «Biz sihirbazlara dinlerinde tâbi olu* ruz» demiştir. Yoksa kendisi ulûhiyyet iddiasmdaydı ve onlar kendisine ibadet etmekteydiler.
(41) «Büyücüler gelince Firavun'a.,.»Bu Ayetin Tefsiri
«Ecren» kelimesindeki tenvin, tazim içindir. Yani biz galip gelirsek bize büyük bir ecir var mı? Yani Musa mağlûp olursa veya biz galip olursak... Esasında «Eğer biz galip olursak» dememeleri gerekiyordu. Bunun yerine «Biz galip olduğumuz zaman» demeleri gerekiyordu. Fakat daha önceki sözde kullanılan tabire uyum sağlansın diye böyle söylemişlerdir.
(42) «(Firavun): «Evet, dedi. Hem de,,.» Bu Ayetin Tefsiri
Bu sözü Firavun sihirbazlara söylüyor: «Siz yaklaştırılmışlar-dan olacaksınız», yani benim katımda yakınlarımdan olacaksınız. Benim huzuruma ilk giren ve huzurumdan son çıkan siz olacaksınız demek istiyor. [10]
Hz. Musa Île Sihirbazların Arasında Geçen Sözler
(43) «Musa sihirbazlara...» Bu Ayetin Tefsiri
Bu sözü Hz. Musa sihirbazlara söylemiştir. Onlar «Sen mi önce asam yere atacaksın, yoksa biz mi atalım?» dediklerinde Hz. Musa onlara: «Siz atacaklarınızı atın», yani önceliği size veriyorum dedi. Hz. Musa burada «Sihirbazlık yapın, halkın gözünü bo-yayın» demek istemiyor. Çünkü sihir esasında haramdır ve bütün şeriatlarda da haram olarak gelmiştir. Bazen insanı küfre kadar götürür. Masum olan bir peygamberin böyle bir emir vermesi uygun değildir. Hz. Musa onların kesinlikle yapacaklarını bildiği bir işte Önceliği kendilerine verdi. Onun için «Siz atacağınızı atın» dedi. Böylece onların yapacaklarının iptaline yol açmış oldu. Bu tıpkı dinsiz bir adamdan reddedilmesi için hüccetlerini getirmesini istemek gibidir. Burada yasaklanana rıza bahis konusu değildir. «Küfre rıza göstermek de küfürdür» kaidesi de mutlak değildir. [11]
Neyle Yemin Edilir?
(44) «(Sihirbazlar da) iplerini, değneklerini...»Bu Ayetin Tefsiri
Onlar Firavun'un izzetiyle «Biz kesinlikle galip geleceğiz. Musa galip gelemeyecektir» diyorlardı. Onlar Firavun'un izzetine yemin ederek bu hükme vardılar. Onların bu yemini kendi iddialarına göre Hz. Musa'yı korkutmak içindir.
Bu yemin cahiliyyet döneminde yapılan yeminlerin bir çeşididir. Müslümanların çoğu da yeminlerinde bu cahillerin yemininden daha korkuncunu getirmekteydiler. Meselâ bazı müslünıan-lar Allah'la ve Allah'ın sıfatlarıyla yemin eden bir kimseye inanmıyorlar, ancak «Senin başına yemin ediyorum», veya «Sultanın nimetine» veya «Sultanın başına» veya «Kendi basıma» veya «Senin sakalına» veya «Babanın kabrindeki toprağa yemin ederim» şeklinde yeminleri vardı. Bunlar söylendiği zaman cahiller onlardan emin olurlardı. Müslümanların aralarında tazim ettikleri ve kendileriyle yemin ettikleri bazı şeyler vardır ki yalan olarak Al-lab ile yemin etmek günah yönünden bunlara doğru şekilde yemin etmekten daha hafiftir. Bu belâ geneldir. Cenab-ı Hak bizi muhafaza eylesin.
Yemin ancak Allah'ın sıfatıyla veya zatıyla olur. Onun dışında Allah'tan başka hiçbir kimse, Allah'ın zat sıfatlarından başkasıyla yemin edemez. Meselâ Kabe ile yemin edilmez. «Kabe'nin Rabbiyle» yemin edilir. Ayla, güneşle, yıldızlarla yemin edilmez, onları yaratan Allah ile yemin edilir. Hz. .Muhammed'le yemin edilmez, onu peygamber olarak gönderen Allah'a yemin edilir.
(45) «Musa da asasını yere bıraktı...»Bu Ayetin Tefsiri
Ayetin metnindeki «Telkafu» kelimesi süratle yutmak mânasını ifade eder. Yani onların uydurdukları şeyleri süratle yuttu. Uydurma, göz boyama, yani bir şeyi bir halden başka bir hale sokmuşcasma bakanlara göstermek demektir. [12]
Sihirin Mahiyeti
(46) «Sihirbazlar hemen yüzüstü kapanarak...»Bu Ayetin Tefsiri
Sihirbazlar secde edici oldukları halde kendilerini yere attılar. Yani onların imanı onları secdeye zorladı veyahut da Hz. Musa'dan gördükleri dehşet verici mucizeler onları secde etmeye zorladı. Sihirbazların secdeye yarmalan ve müslüman olmaları sihrin en son noktasının göz boyama ve hayal olduğunu, hakikatinin bulunmadığım ortaya koymaktadır. Çünkü sihrin en kuvvetli dönemi Hz. Musa zamanındaydı. Zira her peygambere verilen mucize kendi zamanında en geçerli olan nesneye göre düzenleniyordu.
Sihrin hayal ve göz boyama olması kesin değildir. Çünkü bazı sihirler vardır ki bu türden değildir. İmam Kazvini {(Sihir hakikaten bir sureti başka bir surete'dönüştürmek iddiasıdır ve bu, avamın hurafelerinden, kadınların masallanndandır. Çünkü hiçbir sihirle bu mümkün olamaz» der. Her sihir mutlaka bir göz boyamadan hâli değildir. Fakat bu ayetle şuna da delil getirilmiştir: Bir ilimde derinleşmek faydalıdır. Çünkü o sihirbazlar sihir ilmin-de derinleştikleri için Hz. Musa'nın getirdiklerinin hakikatini bil-diter, mucize olduğunu hemen anladılar ve iman ettiler. Çünkü onları iman etmeye, hakkı ikrar etmeye sürükleyen saik bu sahadaki gelişmeleri ve yetişmiş olmalarıydı.
(47-48) «Biz bütün âlemlerin...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu ayetlerdeki sözler mukadder bir sualin cevabıdır. Sanki şöyle sorulmaktadır: Onlar secdeye vardıkları zaman acaba ne dediler? Böyle bir sorunun cevabı da şöyledir: Onlar «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbi'ne iman ettik» dediler.
Musa ve Harun'un Rabbi, âlemlerin Rabbi'nin atfı beyanıdır, yani onun açıklayıcısıdır veya bedelidir.
(49) «Firavun (sihirbazlara): Ben size...» Bu Ayetin Tefsiri
Sihirbazlara bu sözü Firavun söylemektedir. «O size sihri öğreten büyüğünüzdür» cümlesinden bu anlaşılıyor. Yani siz daha önce ondan sihri öğrenmişsiniz ve aranızda gizli bir anlaşma var. Veya bu sihirden bir kısmını size öğretmiş, bir kısmını ise öğret memiştir. Öğretmediği kısmıyla sizi mağlup etti.
(50-51) «(Büyücüler): (Ne yaparsan yap) bizi bir...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Zarar yoktur», yani bize bir zarar yoktur. Söylediğin cezalan bize tatbik etmende hiçbir zarar yoktur. Biz kesinlikle bun-lan bize tatbik ettiğin takdirde Rabbimize döndürüleceğiz. Aksine bunda hakikat noktai nazanndan bizim için büyük bir fayda vardır. Çünkü senin yaptıklarına karşı Allah rızası için sabır gösteririz ve böylece büyük sevaplara sahip oluruz.
«Müslümanların ilki» olmaları, Firavun'un etbaından ilk iman edenlerin kendileri-olduğunu belirtmek içindir. Veya bu toplantı yerinde ilk iman edenler bizleriz demek istiyorlar. Yahut da zamanımızda ilk iman eden kimseler bizleriz manasınadır. Onlar bu sözleri söylerken Firavun ailesinden olan bir mümini, Hz. Asi-ye'yi ve Hz. Musa'ya tâbi olan İsrailoğulları'nın iman ettiğini bilmiyorlardı. Çünkü onların imanları gizliydi.
bir gruptur» dedi.
Alusi, «Firavundun ordusunun Hz. Musa'nın ordusundan daha[13]
Tedbir Almak İlahî Bir Gerektir
(52) «Musa'ya vahyettik: Geceleyin kullarımla...»Bu Ayetin Tefsiri
Cenab-ı Hak burada uzun senelerden sonra Mısır'dan Hz. Musa'ya çıkma izni vermektedir. Hz. Musa onların arasında uzun seneler kalmıştı. Durmadan onlan hakka davet etti. Onlara mucizeler gösterdi. Bu mucizelere rağmen onlar küfür ve inatta ileri gittiler. Onlann geceleyin çıkmasının nedeni Firavun ve askerlerinin onları takip etmeleri içindi. Gece çıktıkları takdirde Firavun ve ordulan kendilerine yetişmeden önce deniz kıyısına varacaklardı. Denizde açılan yollara girecekler, öbür tarafa geçerken Firavun ve ordusu da denize varacaklardı. Bu defa deniz üzerlerine kapanacak ve onlan boğacaktı.
(53-56) «Firavun şehirlere milnadiler gönderdi...» Bu Ayetlerin -Tefsiri
Firavun onlann geceleyin çıktıklarını haber alır almaz şehirlere asker toplayıcılar gönderdi. Ve «İsrailoğullan kesinlikle az fazla olduğu kesindir. Fakat iki ordunun asker sayısı hakkında bir şey söyleyemeyeceğiz. Çünkü burada sahih haberler yoktur. Üstelik âdet haricine çıkmış mübalâğalar vardır» diyor. [14]
«Onlar bizi kızdırmaktadırlar» cümlesi, emrimize muhalefet etmişlerdir, izin almadan bizim katımızdan çıkıp gitmişlerdir ve beraberinde mallarımızı da götürmüşlerdir. Borç olarak aldıkları takıları da vermemişlerdir. Zira rivayete göre Cenab-ı Hak onlara Kiptiler'den borç yoluyla süs eşyalarını almalarını emretmiştir. Onlar da bunları alarak Mısır'dan ayrıldılar.
«Biz ihtiyatlı bir cemaatiz» cümlesi, ihtiyat ve sakınma bizim âdetlerim izdendir mânâsını ifade eder.
(57-60 ) «Böylece onları cennet gibi...» Bu Ayetlerin tefsiri
Cenab-ı Hak «Biz onları çıkardık» diyor. Yani onların Mısır' dan çıkmalarına sebep olacak bir kuvvet halkettik. Bu sebeple onlar çıkarak Hz. Musa ile Ben-i İsrail'i takip ettiler. Onları nehrin kenarındaki bahçe ve çeşmelerden uzaklaştırdık ve hazinelerden ayırdık, onları güzel meskenlerden uzaklaştırdık.
«Kezalike» kelimesi ya mukadder bir mastarın —yani onlan o çıkışa benzer bir çıkışla çıkardık— veya makam kelimesinin sıfatıdır. Yani onların üzerinde bulunduğu o makam gibi kerim bir makamdan onlan çıkardık.
«Biz onu İsrailoğulları'na miras olarak verdik», yani Mısır'ı onlara mülk ettik. Tıpkı -babalarından, dedelerinden aldıkları miras gibi. Firavun ve ordulan, güneş doğmak üzereyken İsrailoğul-lan'nm ardına düştüler.
Maverdi, «Firavun ve orduları boğulduktan sonra İsrailoğulla-rt tekrar Mısır'a döndüler ve oradaki bütün servetlere, mülk ve arazilere sahip oldular» diyor. Dönüşleri pek uzun zaman sürmemiştir. Hasan Basri'den gelen bir rivayete göre onlar denizi aştıktan sonra Firavun ve ordusunun boğulduğunu görünce Mısır'a geri döndüler ve bütün mallarını ve servetlerini yeniden elde ettiler. [15]
Meal
61- İki cemaat birbirlerini gördükleri zaman Musa'nın arkadaşları «İşte bize yetiştiler» dediler.
62- (Musa): «Bize hiçbir zaman erişemezler. Rabbim benimle beraberdir. Bana yol gösterecektir» dedi.
63- Biz, Musa'ya «Asan ile denize vur!» diye vahyettik. O vurunca deniz yarıldı ve her iki taraf büyük dağ gibi oldular.
64- (Önce İsrailoğullan'nı) ve arkalarından diğerlerini denize girdirdik.
65- Musa'yı ve onunla beraber olanların tamamım kurtardık.
66- Sonra diğerlerini suda boğduk.
67- Elbette bunda bir mucize vardır. Hal böyle iken çokları inanmazlar.
68- Kuşkusuz ki senin Rabbin aziz ve rahimdir.
69- (Ey Rasûlüm!) Onlara (Mekkeliler'e) İbrahim'in haberini oku.
70- Hatırlat o zamanı ki İbrahim, babasına ve kavmine «Neye ibadet ediyorsunuz?» demişti.
71- Onlar «Birtakım putlara tapıyoruz. Bütün gün onlara ibadete devam ediyoruz» dediler.
72- İbrahim) dedi ki: «Acaba dua ettiğiniz zaman o putlar sizi işitiyorlar mı?»
73- «Veya size fayda veyahut da zarar verirler mi?»
74- Onlar: «Hayır! Ancak biz babalarımızı böyle yapıyorlar bulduk» dediler.
75- (İbrahim) sordu: «Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?»
76- «Hem sîz hem de Önceki atalarınız.»
77- «İşte bu mabudlar gerçekten benim düşmanimdır. Fakat âlemlerin Rabbi hariç!»
78- «Beni O yarattı ve beni hidayete mazhar kıldı.»
79- «Beni yediren ve içiren O'dur.»
80-81- «Hasta olursam bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek ve tekrar diriltecek de O'dur.
82- Kıyamet Günü günahlarımı bana mağfiret etmesini ümid eylediğim de O'dur.
83- Ey Rabbim! Bana bir hüküm ver ve beni salih kimselere kat.» [16]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(61-63) Bu Ayetlerin Tefsiri,
îki grup birbirlerini görecek şekilde yaklaştılar. Tevrat'ta hulâsa olarak şöyle denilmektedir: «İsrailoğulları Mısır'dan çıktıklarında önlerinde gündüzleri bir bulut direği, geceleri de ateşten bir sütun bulunurdu. Bunlar onlara yol göstericiydi adeta. Firavun ordularıyla onların arkasına düştüğünde onlar Firavun'u uzaktan görünce cidden korktular ve o zaman Hz. Musa'ya: «Acaba Mısır'da mezar yokmuydu ki sen bizi bu çöle Ölmek için çıkardın?
Biz sana demedik mi ki bizi burada bırak, Mısırlılar'a hizmet edelim. O hizmet, çölde ölmekten daha hayırlıdır» Bunun üzerine Hz. Musa onlara: «Korkmayın, Allah'ın yardımını bekleyin» dedi. Sonra Cenab-ı Hak, Hz. Musa'ya âsasıyla denize vurmasını vahyetti. Böylece deniz ve önlerindeki bulut sütunu arkalarına düştü, onlarla Firavun ordusu arasında sanki bir perde gibi oldu. Gece olunca bv durumda Firavun'un askerlerinden hiç kimse ileriye gidemedi. Deniz yarıldı, İsrailoğullan denizde açılan yollardan giderek öteki sahile çıktılar.»
Ayetin metnindeki «Lemudrakun», biz yakalandık, bize yetişecekler demektir. Abd bin Humeyd, ayeti «Lemuderrikun» şek-alinde okumuştur. Mânası «Biz yok olduk. İzmihlale uğradık, fena olduk» demektir. Hz. Musa onlara: «Hayır! Hiçbir zaman onlar size yetişemeyeceklerdir. Korumak ve yardım etmek suretiyle Rabbim kesinlikle benimle beraberdir. Yakın bir zamanda sizin kurtutuşunuza vesile olacak bir şeye hidayet edecektir, beni ve sizi onlara karşı galip getirecektir» dedi.
Dikkat edilirse Hz. Musa onlafı Rabbin beraberliği ve hidayeti konusunda kendisine ortak etmemiştir. Bu onların konuşmalarına karşılık olarak bu şekilde söylenilmiştir. Çünkü onlar «Bize yetiştiler, helak olduk» dediklerinde Hz. Musa'yı kendilerinden saymadılar, onu ortak kabul etmediler. Veya Hz. Musa metbu, onlar da tâbi olduklarından «Bizim» mânâsını ifade eden mânâ yerine «Benimle beraberdin) anlamına gelen «Merye» kelimesini kullanmıştır, «Seyehdinî» terkibi de böyledir.
Bu ayetteki «Deniz»den maksat, Kulzem Denizi'dir. Yani Ki* zıldeniz'dir. Bazı kimseler «Mısır'ın ötesinde bulunan İsaf Denizi», bazıları da «Nil'dir» demişlerdir Ayetin zahirine bakılırsa bu, vahy Hz. Musa yukarıda geçen sözlerini söyledikten sonra gerçekleşmiştir. Ve geceleyin yola çıkmakla emrolunduklan zaman Hz. Musa henüz denize âsasıyla vurma emrini almamıştı.
Ayetin metnindeki «Tavd» kelimesi -dağ demektir, yüce dağ, makarrında sabit olan dağ. Fakat ayetin zahirinden burada mutlak dağın kastedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Lûgatta bu kelimenin büyük dağ anlamına geldiği söylenilmektedir. İkinci kez «Büyük» lafzıyla sıfatlanması, sıfatı kâşife olur.
«Kullu Firkin» ile maksat, her .parçadır. Yani o suyun her parçası kabardı, yükseldi. Altı bir tünel gibi oldu.
(64-68) «(Önce İsrailoğulları'nı) ve arkalarından...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Ayet metnindeki «Ezlefna» fiili «Yaklaştırdık» demektir. «Semme» ise «Orada» manasınadır. «Ahirin»den Firavun ve ordusu kastedilmektedir. Yani biz Firavun ve ordusunu Musa'nın kavmine yaklaştırdık. Onlar da hemen onların arkasından, onların denize girdikleri yollardan denize daldılar. Tabii sonunda da boğulup öldüler.
Ayetin metnindeki «Zalike» lâfzı bu kıssaya işarettir. Yani Firavun ve Musa kıssasında büyük bir mucize vardır. Bu mucize Hz. Musa'ya iman etmeyi, onu getirdiği vahy hususunda tasdik etmeyi gerektirir. «Onların çoğu iman edici değildirler» sözüyle Fira-vun'un ordusu ve kavmi kastedilmektedir. Yani bu kavmin çoğu iman edici değildirler. Ancak onlardan, Firavun'un en yakınlarından olan imanlı kişi ile Asiye, müstesnadır.
(69-83) «Ey Rasûlüm!» Onlara (Mekkeliler'e)...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Ayet metninde geçmekte olan «Nebe» kelimesi büyük haber demektir. Cenab-ı Hak bu ayetlerde Hz. Muhammed'e, muhatapla n olan Kureyşliler'e ve dolayısıyla diğer insanlara Hz. İbrahim'in büyük hadisesini oku, büyük haberini onlara anlat, demektedir. Onlar Hz. İbrahim'in hadisesine vakıf olduktan sonra iman etmezlerse bu onların küfürde ne denli ileri gittiklerinin bir işareti olacaktır. Zira onlar İbrahim ile iftihar ederler, ona uymak isterlerdi. Çünkü onların büyük dedesidir.
Ayetin metnindeki «Nezellu» fiili devam mânâsında olan «Ze-lul» kökünden gelir. Yani biz onların etrafında daimi bir şekilde dönüyor ve ibadet ediyoruz.
Bazı müfessirler «Bir şeyi gündüzleyin yapmak mânâsına gelen «zelul» kökünden gelir» demişlerdir. Çünkü onlar o putlara geceleyin değil, gündüzleyin taparlardı. [17]
Körü Körüne Olan Taklidin Zararı
«Hayır! Fakat babalarımızı öyle yapar gördük» cümlesi onların mukallid olduklarına işaret etmektedir. Yani putlara bu ibadeti bizim ecdadımız yapıyor ve biz de onları taklit ediyoruz. Onlarda zararı defedecek veya yararı celbedecek bir sıfatın olup olmaması dikkate alınmamaktadır. Ebussuud Efendi «Onların bu cevabı, kulaktan, gözden, yarar ve zararı düşünmekten tamamen uzak bulunduklarına delâlet etmektedir» diyor. Yani biz o putların yararını veya zararını bilmedik ve görmedik. Fakat atalarımızın onlara ibadet ettiğini gördük ve biz de onlara ibadet ettik.
Hazin der ki: «Bu ayet, din hususunda taklidin bâtıl ve mez-mum olduğuna delâlet eder. Aynı zamanda istidlal yoluyla hüküm çıkarmanın da övülmüş bir durum olduğunu ifade eder.»
Ayetin metnindeki «Eferaeytum» fiili «Siz baktınız mı, gözünüzle gördünüz mü, düşündünüz mü, bildiniz mi ki hangi şeyin ibadetine devam ediyor, hangi şeye tapıyorsunuz? Sizin geçmiş ecdadınız da bunu düşündü mü, gördü mü?» anlamındadır.
Hz. İbrahim'in bu sözü inkârı bir kelâmdır. Yani onların sözlerini inkâr ediyor ve onları kınıyor. Bu sual onların mabudlarımn da, ibadetlerinin de bâtıl olduğunu içermektedir. Yani geçmiş ecdadının geçmiş olmaları hiçbir hükmü değiştiremez.
Hz. İbrahim devamla: «Âlemlerin Rabbi müstesna, sizin o tapmakta olduğunuz mabudlartnız benim düşmanımdırlar» buyurdu. Bu cümle «Ben sizin mabudlannıza tapmayacağım» veya «Onlara ibadet etmek doğru değildir» şeklindeki mukadder bir hükmün/ haberin nedenidir. Yani ben size onların bana düşman olduklarını haber veriyor ve bildiriyorum. Bilinki o tapılan putlar kendilerine ibadet edenlerin de düşmanlarıdır. O ibadet edenler ki Allah'ı sevdikleri gibi onları severler. Oysa ibadet edenler o putlar tarafından zarara uğratılırlar. Tıpkı düşmanı tarafından zarara uğratılan bir kişinin zararlı olması gibi. Cenab-ı Hakk'ın bu putlar için «Düşman» tabirini kullanması teşbih kabüindendir.
«Ancak Rabb'ul-Âlemîn müstesnadır» ibaresindeki «illâ», istisnaî munkatı harfidir. Yani âlemlerin Rabbi böyle değildir. O ba na düşman değildir demektir.
«O kendisine kulluk yapanın dünyada da Ahiret'te de yardım-cısıdır. Durmadan yararlı şeylerle kullarına lûtufta bulunur.»
«O âlemlerin Rabbi beni yarattı. Hemen yaratmanın ardından beni din ve dünyama elverişli yola hidayet etti. Ruhun bedenime üfürüldüğü andan itibaren daima bana hidayet üzerine hidayet bahşediyor. Ecelimin son noktasına kadar da böyle olacaktır.»
Ayetin zahirine bakılırsa «O'dur beni yediren, bana içiren»den maksat, bizim bildiğimiz .yemek ve bildiğimiz helâl meşrubatı içirmektir. Bu cümlede «Huve» kelimesi kullanılmıştır Fakat bu, daha önceki cümlede yoktur. Çünkü yaratmanın Cenab-ı Hakk'a ait olduğu herkes tarafından tasdik edilmektedir. Fakat yedirmek ve içirmek bu derecede değildir.
«Hastalandığımda o beni şifaya kavuşturur» cümlesi, «Bana yedirir ve içirir» cümleleri üzerine atıftır. Bu cümleleri aynı ipe geçirmenin nedeni, sıhhat ve hastalığın çoğu kez yemek ve içmenin dalları oluşundandır. Nitekim şair, «Hastalığa gelince, onun çoğu yemek ve içmektedir» demiştir.
«Âlemlerin Rabbi O'dur. Beni öldürür, sonra diriltir.» Dikkat edilirse burada, hastalıktan daha şiddetli olan ölüm Allah'a isnad edilmektedir. Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilmektedir:
Ölüm bilinmektedir ki Allah'ın kesin kaza ve kaderi demektir. Fakat hastalık böyle değildir. Nice hastalıktan afiyet bulan kişiler vardır ki ansızın ölümle karşı karşıya gelir ve ölüp gider-ler. Demek ki ölümün umumiyeti onun ceza olma yetkisini düşürür. Bu nedenle onu Allah'a nisbet etmek, edep yönünden caiz ol. maktadır. Hastalık ise, bazı insanların özelliği olduğundan, bazılarının başına gelmediğinden kesin olarak bir hikmet (bir ceza) telakki ediliyor. Bundan ötürü insan onu nefsine isnad eder, edebe riayet ederek Cenab-i Hakk'a isnad etmez,
JZemahşeri «Keşşaf»ta, «Hasta olduğum» tabiri kullanılır ve fakat «Beni hasta düşürdü» deyimi kullanılmaz diyor. Çünkü hastalığın sebepleri çoğu kez insanoğlunun ifrat ve tefritinden ileri gelir. Hastalık, yemek, içmek ve diğer konularda ifrat ve tefritten meydana gelir,
«Ey Rabbim! Bana hüküm ver» sözündeki hükümden, Fahred-din Razi'nin de ihtiyar ettiği üzere, ilmi kuvvetin kemali kastedilmektedir. Yani hayrı bilip de onunla amel etmeyi kendisine nasip etmesini Allah'tan istemiştir.
«Ve beni salihlere ilhak eyle» sözündeki «Salihler'den maksat, kâmil, salâhta rasih, büyük ve küçük günahlardan uzak zatlar demektir. Önce hikmeti, sonra salihlerden olmayı istemesi, ilmi kuvvetin ameli kuvvetten önce gelmesindendir. Yani evvelâ ilim kuvvetli olacaktır, sonra kuvvetli ameli gelecektir. Zira hakkı bilmesi ve onunla amel etmemesi mümkündür. Amel etmesi fakat hakkı bilmemesi mümkün değildir. Ayrıca ilim ruhun, amel bedenin sıfatıdır. Ruh ise bedenden öncedir. Ruhun bedenden daha şerefli oluşundan, dolayı onun sıfatı bedenin sıfatından daha şereflidir. Onun için daha Önce getirilmiştir.
Bazılarına göre, hükümden maksat hikmettir. Hikmet de ilim ve amelde kâmil olmaktır. «Beni salihlere ilhak et» ifadesinden maksat, ameldeki kemali talep etmektir. [18]
Meal
84- ((Sonradan gelenler arasında bana doğruluk dilini (iyilikle yadedilmeyi) ihsan et.»
85- «Beni nimet yurdu olan cennetin mirasçılarından kıl.»
86- «Sapıklardan olan babamı da affet.»
87-88- «Beni insanların diriltilecekleri gün rezil etme. O gün ne mal fayda verir, ne de oğullar!»
89- «Ancak Allah'a saf ve temiz kalp ile varan müstesnadır.»
90- Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılmiştır.
91- Azgınlar için de cehennem gözlerinin Önüne apaçık çıkarılmıştır.
92-93- Onlara «Allah'tan başka tapmakta olduklarınız nerede? (Acaba) size yardımları dokunuyor mu? Ya da kendilerine yardımları oluyor mu?» denir.
94-95- Artık onlar da, azgınlar da, İblis'in bütün orduları da (cehenneme) atılırlar.
96- Onlar orada çekiştikleri halde (şöyle) derler:
97- «Andolsun Allah'a! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz!»
98- «Çünkü sizi bütün âlemleri vareden Allah ile beraber tutuyorduk.»
99- «Bizi ancak günahkârlar saptırmışlardır.»
100- «Artık bizim için ne bir şefaatçi var...
101- Ne de candan bir dostumuz!»
102- «Bari bizim için geriye bir dönüş olsa da, müminlerden olsak.» [19]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(84-102) «Sonradan gelenler arasında bana...»Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu ayetler 104. ayete kadar, Hz. İbrahim'in duasını içermektedir.
«Lisan-ı Sîdk»tan maksat, zikri cemildir. Yani bütün ümmetler Kıyamet'e kadar beni iyilikle ansınlar.
«Et-Ahirin»den maksat, Hz. İbrahim'den sonra Kıyamet'e kadar gelen bütün ümmetlerdir. Ayrıca «El-Ahirinnden maksat, en son peygamberin ümmeti de olabilir, En son peygamber de Hz. Muhammed'dir. Hz. İbrahim Kıyamet'e kadar zikri cemilini Ce-nab-ı Hak'tan niyaz etmiştir.
«Beni cenneti Naim'in varislerinden kil». Hz. İbrahim'in bu duasından, salih amelin bir inşam yüzdeyüz cennete götürmeyeceği anlaşılmaktadır. Kulun Allah katında büyük mertebe sahibi ol-maklığı da böyledir.
«Yarab! Babamı affeyle, kesinlikle o dalâlete gidenlerden idî». îbn Abbas bu cümle hakkında «Ona katından bir tevbe ihsan et ki o tevbe ile senin mağfiretine müstehak olsun, onu iman etmeye muvaffak et, demektir» diyor. «Zira o dalâlete gidenlerden idi» şeklindeki cümle de bunu iş'ar etmektedir. Hz. İbrahim'in Dabasının Ölümünden önce bu duayı yapmış olması halinde mesele yoktur. Eğer babası müşrik olarak öldükten sonra bu duayı yapmışsa o vakit mağfiret ve dua etmek zahirine hamledilir. «Cenab-ı Hak müşriki affetmez» vahyi kendisine gelmezden önce, Hz. İbrahim herhangi bir müşriğe mağfiretle dua etmenin caiz olduğu kanaatini taşıyordu. Zira aklen şirk koşanın affedilmemesi memnu görülmemektedir. Müslim'in şârihi İmam Nevevi şunu rivayet ediyor; «Cenab-ı Hakk'ın şirki affetmemesi bu ümmetin özellikle-rindendir. Bu ümmetten önceki ümmetlerde Cenab-ı Hak bazen müşriki de affederdi.» Fakat bu görüşte dikkat edilecek noktalar vardır.
«Beni rezil etmen, babamı azaba duçar etmek, veya babamı sapıtanlar içerisinde haşre göndermek, onu iman etmeye muvaffak kılmamak suretiyle beni rezil etme. Veya eksik yaptığım amellerden ötürü beni muaheze etme.
«O gün mal ve evlât fayda vermez» cümlesindeki evlâttan maksat, ya insanın öz evlâtlarıdır veya dünyada yardımcısı olan herkestir. Ayetin mânâsı bazılarına göre şöyledir: «Dünyanın süslerinden hiçbirisinin fayda vermediği günde.»
«Ancak, kalbi selimle Allah'a gelen müstesnadır.» Bu istisna fayda vermediği (velev ki dünyada hayratlar için sarfedilmiş olsa daHi) salih de olsalar, şefaat ehli de olsalar evlâtların fayda vermediği, ancak küfürden, nifaktan sapasağlam bulunan kalbin fayda verdiği, o kalple gelen bir kimsenin^ faydası olduğu günde beni mahcup etme.
«Kalbi selim»den, küfür ve nifak hastalığından sağlam olan kalbin kastedilmesi, îbn Abbas, Mücahid, Katade, İbn Şirin ve bazı tabiin alimlerinden rivayet edilmiştir.
îmam Fahreddin Razi, «Kalbi selimden maksat, fasik akidelerden sağlam olan, dünya şehvetlerine meyletmeyen ve dünya lezzetlerine önem vermeyen kalptir» diyor. Bu kalbe salih ameller it-tiba eder. Çünkü kalbi selimin alâmeti, azalarda etki sahibi olmasıdır.
«Cennet muttakiler için yaklaştınlmıştır», yani cennet küfürden ve bütün isyanlardan sakınan kimseler için yakîaştırılmıştır. Onlar mahşer yerinden cenneti görmektedirler. Cennetin içerdiği çeşitli güzelliklere muttali olurlar ve böylece cennete gideceklerinden dolayı sevinirler.
«Cehennem azgınlara görünmüştür», yani onlar cehennemdeki çeşitli dehşetleri görmektedirler ve oraya sevkedileceklerinden dolayı dehşetli bir hüzün ve üzüntü içindedirler, paniğe kapılmışlardır. Cenab-ı Hak burada iki fiili muhtelif şekilde getirmiştir. Yani «Cennet muttakiler için yaklaştırıldı», «Cehennem de azgınlar için yaklaştırıldı» dememiş, «Cennet muttakiler için yaklaştırıldı, cehennem de azgınlar için görüldü» demiştir. Bazı müdekkiklerin söylediğine göre bu, vaadin tarafını tercih etmek içindir. Çünkü «Yaklaştırmak» tabiri, yakın olmanın en son noktası demektir. Bu, imanlıların cenete girmelerinin çok yakın olduğuna işaret ediyor. Ama «îbraz» (görünmek, belirmek) böyle değildir. O uzaktan da görülebilir. Böyle bir görme, insanı kurtuluşa ümitlendirir.
Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki cennet bugün bulunduğu yerden Kıyamet Günü'nde nakledilecektir. Zira yaklaştırmak nakli gerektirir. Fakat hadislerde cenetin nakline dair herhangi bir delil mevcut değildir. Fakat hadislerde ateşin nakli hakkında rivayetler vardır.
Ayet metnindeki «Kubkibu» fiili peşpeşe cehenneme itilerek atılmak demektir. Cehennemin derinliklerine istif oluncaya kadar atılırlar. Buradaki zamir, Allah'tan başka tapılmakta olan putlara racidir ve sonra gelen munfasıl zamir de onun terkibidir. Yani ikisi de akıllıların zamiri olmalarına rağmen putlar için kullanılmışlardır. Bu da putlarla alay etmek kabilindendir. Veyahut da Cenab-i Hak o gün anlayış ve konuşma imkânı verir. Bundan dolayı akıllılara raci olan zamir onlara da raci olmuştur.
Ayetin metnindeki «El-Gaun» kelimesinden maksat, putlara tapanlardır. Bu tapanlara «Gaun» denilmiş, fakat âbidun denilmemiştir. Bunun sebebi dalâlet, bataklık, felâket vasfını tescil etmek içindir.
İblis'in askerlerinden maksat, şeytanlar veya onun izinde giden insan ve cinlerdir.
«Çünkü sizi âlemlerin Rabbi'ne eşit tutuyorduk» cümlesine gelince, bu cümlenin başındaki «iz» edatı onların açık dalâlette olduklarını göstermektedir. Veya mukadder bir fiilin zarfıdır. Yani biz onlan âlemlerin Rabbi'yle eşit tuttuğumuz zaman dalâlete düştük. Bazılarına göre ayetin mânâsı şudur: «Allah'a yemin ederiz, biz kesinlikle sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tuttuğumuz zaman apaçık ve fahiş bir dalâlet içinde bulunuyorduk!»
«Artık bizim ne şefaatçilarımız ne de sıcak bir dostumuz var» cümlesinde şefaatçılar çoğul, dost da tekil olarak getirilmiştir. Çünkü gerçek dost pek azdır.
Bazıları «Sadık kelimesinden, maksat, çoğuldur. Çünkü mastarın veznindedir» demişlerdir.
Beyzavi'ye göre Sadîk'i tekil olarak getirmenin sebebi şudur: İnsanın lehinde bir tek samimi dost birçok şefaatçidan daha fazla çalışmaktadır. Hulâsa burada çoğul mânâsındadır ve adet bu işte rol oynamaktadır. Bunun için «Sadık» tekil getirilmiştir. Çünkü manen çoğulla mutabıktır.
«Ne olurdu bir kere daha dönüş olsa da inananlardan olsak» cümlesinin başındaki«Z-ez>», temenni harfidir. Yani «Leyte» mânâsını ifade eder: Buna göre ayetin mânâsı şöyle olur: «Keşke bizim için dünyaya ikinci bir dönüş olsaydı da müminlerden olsaydık. Öldüğümüzde ve haşredildiğimizde, bugün içinde bulunduğumuz dehşetten o zaman kurtulmuş olurduk.» [20]
Meal
103- Bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler.
104- Kuşkusuz ki Rabbin yegâne galip ve bağışlayan Allah'tır.
105- Nuh'un kavmi de gönderilen peygamberleri yalanladılar.
106- Hatırlat o zamanı ki kardeşleri Nuh onlara: «Siz Allah'tan korkmaz mısınız?» demişti.
107- «Doğrusu ben size gönderilmiş, güvenilir bir peygamberim.»
108- «Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.»
109- «Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»
110- «Artık Allah'tan sakının ve bana da itaat edin.»
111- Onlar: «Biz sana nasıl inanalım ki. Sana uyanlar birtakım süfli ve basit kimselerdir» dediler.
112- (Nuh) dedi ki: «Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur.»
113- «Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer iyice düşünseydiniz (bunu bilirdiniz).»
114- «Hem ben mümin olanları da kovacak değilim.»
115- «Ben sadece apaçık bir korkutucuyum.»
116- Onlar dediler ki: «Ey Nuh! Eğer dediğinden vazgeçmezsen kesinlikle taşla öldürülenlerden olacaksın.»
117- Nuh dedi ki: «Ey Rabbim! Kavmim benî yalanladı.»
118- «Benimle onların arasım ayır (aramızda hükmet). Beni de, benimle beraber iman edenleri de kurtar.» [21]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(103-104) «Bunda bir ibret vardır...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Metindeki «Zalike» kelimesi Hz. İbrahim'in kıssasına racidir. Yani «Hz. İbrahim'in kıssasında görmek isteyenler için kesinlik' le hüccet ve delil vardım. Veya. «İbret alanlar için». Çünkü bu en muntazam bir tertip ve en güzel bir takrir üzere varid olmuştur. Düşünen bir insan ondan pekçok işaretler alabilir. Ve o kıssada din ilimlerinin usullerine de işaretler vardır. Delillere işaret edilmektedir. Hz. İbrahim'in kavmim güzelce Allah'a daveti, onlara güzel bir şekilde muhalefet etmesi vardır. Onlar için kemali şefka-ta sahip olması bahis konusudur.
«Onların çoğu iman edici değildir» sözünden maksat, İbn Ab-bas'a göre şöyle yorumlanmaktadır: «Eğer dünyaya tekrar gönde-rilirlerse çoğu yine de iman etmeyecektir», yani hiçbiri iman etmeyecek, hepsi kâfir kalacaktır.
«Muhakkak ki Rabbin azizdir.» Yani süratle intikam almaya kadirdir. «Rahim'dir», onlar iman etsinler, zürriyetlerinden müminler gelsin diye azablarım tehir eder.
(105-110) «Nuh'un kavmi de...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Nuh'un kavmimden maksat, onun cemaatidir. Hz. Nuh bir kişidir. «Onlar Nuh'u yalanladılar» denilecek yerde «Nuh'un kavmi peygamberleri yalanladılar» denilmiştir. Diğer kıssalarda da böyle gelmiştir.
Cevap olarak şöyle deriz: Peygamberlerin dini birdir. En son gelen, en önde gelenin getirdiğini getirir. Peygamberlerden birisini yalanlayan bütün peygamberleri yalanlamış olur. [22]
Nuh onlardan bir fert olduğu için «Onların kardeşi Nuh, onlara söyledi» şeklinde gelmiştir.
«Siz Allah'tan korkmaz mısınız?», O'na ibadeti bırakıp da başkasına ibadet ediyorsunuz. «Ben size gelen güvenilir bir peygamberim», yani aranızda peygamber olmazdan önce de «Emin» olarak biliniyordum. O halde, Allah'tan korkun ve Allah'tan aldığım ve size aktardığım konularda bana itaat edin. Yani tevhidde, Allah'a taatte. Çağrı ve nasihatlarıma karşılık sizden herhangi bir ecir istemiyorum.
İbn Abbas'a göre ecirden maksat, rızıktır. Yani «Kendi rızkımı sizden istemiyorum» demektir. Benim rızkım ancak âlemlerin Rabine aittir. O halde Allah'tan korkun. Size emrettiğim tevbe ve iman konusunda bana itaat edin, gösterdiğim yola tabi olun.
(111) «Onlar: «Biz sana nasıl inanalım ki...» Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayetin metninde geçmekte olan «Erzelun» kelimesinden maksat, fakir ve ayak takımı denilen kimselerdir. İbn Abbas «Burada fakirler kastedilmektedir» diyor.
Bazıları «Örücüler ile ayakkabı tamir' edenler kastediliyor» demişlerdir.
(112-115) (Nuh) dedi ki: Onların yapmakta...»Bu Ayetlerin Tefsiri
Yani onların ne yaptıklarını bilmiyorum. Onların davranışlarının düşüklüğü bana ait değildir. Hallerinden herhangi bir şeyle de sorumlu değilim. Ben ancak onları Allah'a davet etmekle gö-levZendirildim. Beni ancak onların zahirdeki durumları ilgilendirir.
Bazılarına göre ayetin mânâsı şöyledir: «Ben bilmiyorum ki, Allah onlara hidayet edip, sizi dalâlete mi götürür? Onları muvaffak edip sizi mahrum mu bırakır? Onların hesabı ancak Rabbimin üzerindedir; eğer anlayışınız varsa!». Yani eğer bu durumu bilsey* diniz onları mesleklerinden (sanatlarından) ötürü küçümsemezdi-niz. Onlar Hz. Nuh'tan iman edenleri huzurundan kovmasını, imanlarının sadece kendilerini ilgilendirecek noktada durdurmasını istediler, Hz. Nuh da cevap olarak «İman ettikleri halde ben müminleri huzurumdan kovamam» dedi.
«Ben ancak açık bir uyarıcıyım». Yani beni yalanlayanları Allah'ın azabıyla korkuturum. İman edenlere gelince, onlar benim yakınlarımdırlar. İman etmeyen bir kimse benden çok uzaktır.
(116 «Onlar dediler ki. «Ey Nuh! Eğer...» Bu Ayetin Tefsiri
Kavmi, Hz. Nuh'a «Eğer dediklerinden vazgeçmezsen kesinlikle meymenetsizlerde veya taşlanmış kimselerden olursun» dediler. Yani seni taş yağmuruna tutarız. Taşla öldürülenlerden kılarız ki bu ölümün en kötüsüdür.
Bazı müfessirler ayete «Sövülenlerden olursun» anlamını vermişlerdir.
(117-118) «Nuh dedi ki: «Ey Rabbim!..» Bu Ayetlerin Tefsiri
Hz. Nuh, Cenab-ı Hakk'a yalvararak: «Ey Rabbim! Kuşkusuz kavmim beni peygamberlik davamda yalanladı. Bana iman eden fakir, mazlum kimseleri öldürdü. Benimle onlar arasında hükmet. Beni ve benimle beraber olanları zalimlerin zulmünden kurtar» dedi.
Ayetin metnindeki «İftah» fiili «Hütmet» anlamındadır. Yani beni ve beraberimde bulunan müminleri kurtar. Bu kâfirlerin kötü niyet ve amellerinden, meymenetsizliklerinden bizi kurtar.
Hz. Nuh bu duayı ileride onlar için yapacağı bedduaya bir mukaddime olmak üzere yapmıştır. Bedduanın nedeni onların hakkı yalanlamalarıdır. Yoksa bu bedduayı sadece onları korkutmak ve kendi nezdinde bir kıymeti taşımadıkları için yapmıyor. [23]
Meal
119- Bunun üzerine biz de onu ve onunla beraber bulunanları yüklü bir gemide kurtardık.
120- Sonra da geride kalanları boğduk.
121- Şüphesiz ki bunda da bir ibret (temsil) vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler.
122- Kuşkusuz ki Rabbin aziz (her şeyi mağlub eden), rahim (çok merhametli olan) dır.
123- Âd kavmi de gönderilen peygamberleri yalanladı.
124- Hatırlat o zamanı kî) kardeşleri Hud onlara (şöyle) demişti: «Siz Allah'tan korkmaz mısınız?»
125- «Gerçekten ben size gönderilen, güvenilir bir peygamberim.»
126- «Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.»
127- «Buna karşılık sizden herhangi bir ücret de talep etmiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»
128- «Siz her tepeye bir ayet (anıt veya köşk) inşa edip oyalanıp eğleniyor musunuz?»
129- «İçlerinde daim kalacakmış gibi müstahkem kaleler mi inşa ediyorsunuz?»
130- «(Bizi) tutup yakaladıkça zorbalar gibi tutup yakalıyorsunuz.»
131- «Artık Allah'tan korkun ve bana da itaat edin.»
132- «Bilmekte olduğunuz şeylerle size yardım edenden korkun.»
133- «Size (sürü sürü) davarlar, evlâtlar veren...
134- Bağlar, ırmaklar ihsan eden Allah'a karşı (görevinize dikkat edin!).»
135- «Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.»
136- Onlar dediler ki: «Senin öğüt vermen de vermemen de bizim için birdir.» [24]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(119-122) «Bunun üzerine biz de...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Biz onunla onun beraberindekileri meşhun doldurulmuş) gemiyle (yani insanlarla dolu bir gemiyle) kurtardık.» İnsanlar, kuşlar ve diğer canlılardan birer çift yüklenmiş olan gemiyle onları kurtardık. Onları kurtardıktan sonra kalan diğer insanları, hayvanları ve canlıların hepsini boğduk. Burada kesinlikle bir mucize ve ibret vardır. Fakat onların çoğu iman edici değildirler. Kuşkusuz ki Rabbin galib olanın kendisidir. Yani süratle intikam alan Kahhar'dır. Mühlet vermek suretiyle azabı tehir eden Rahim'dir.
(123-135) «Âd kavmi de...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Âd» kelimesi kabile mânâsına geldiğinden dolayı müennes getirilmiştir. Esasında bu, o kabilenin atasının ismidir. Onlara kendi soylarından olan Hz. Hud peygamber olarak gönderilmiştir. O da diğer peygamberler gibi onlara nasihat etti ve Allah'ın aza-bıyla korkuttu. Kendisine itaat etmelerini emretti. Ve bundan ötürü de herhangi bir ecir istemediğini, kendi ecrinin ancak âlemlerin Rabbine ait olduğunu söyledi.
Kıssanın başında bunların açıklanması gösteriyor ki, peygamberler insanları hakkın marifetine davet etmek ve davet edileni sevaba yaklaştıran ve azabtan uzaklaştıran konularda itaat edilmek için gönderilmişlerdir. Peygamberlerin hepsi bu konuda müttefiktirler.* Her ne kadar bazı fer'î meselelerde aralarında ihtilaf varsa da bu, esasta bir olmalarını engellemez. Onlarda düşük tamahkârlıklar, dünyevî garaz ve gayeler bahis konusu değildir. Onlar dünyayı elde etmek için insanları hakka davet etmemişlerdir. Ecirlerini ancak Hak'tan isterler.
128. ayetteki «Ri,» kelimesi «Yüksek yer» demektir. İbn Ab-bas'a göre yüksek tepe demektir. Başka bir rivayette «Her yol», bir diğer rivayette de «İki dağ arasındaki her geçit» anlamında olduğu bildirilmiştir.
Ayetten maksat alâmettir. Yani kaybolmamayı sağlayan nişan... «Oradan geçenlerle oynaşıp duruyorsunuz.» Bunlar yüksek tepelerde binalar inşa ederlerdi ki gelen geçeni görsünler, kervanları seyretsinler, onlarla istihza etsinler, oynasınlar.
îbn Abbas'a göre «Mesani» kelimesinin mânâsı binalar demektir. Bazı müfessirlere göre ise bu kelime devâsâ köşkler anlamındadır. Çok çeperli ve gelip geçene yol vermeyen kaleler demektir. Bazıları da «Su havuzlan» demek olduğunu söylemişlerdir. Yani bunları ediniyor ve sanki dünyada ebediyyen kalıp, hiç Ölmeyeceğinizi umuyorsunuz.
«Allah'tan korkun ve bana itaat edin» cümlesi, onları dünya sevgisinden, şeref peşinde koşmaktan, böbürlenmekten daha fazla menetmek için getirilmiştir. Öyle bir zatın azabından korkun ki sizin bildiklerinizi size imdad. olarak göndermiştir. Yani hayırdan size bildiklerini vermiştir. O bildiklerinizin bir kısmı şunlardır: Nimetler, çocuklar, bahçeler, çeşmeler vermiştir. Bunlar Cenab ı Hakk'ın nimetlerine dikkat çeken ibarelerdir.
«Ben size gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.» İbn Abbas, «Eğer bana isyan ederseniz sizin akıbetinizden korkarım» diye tefsir etmiştir «Büyük gün»6.en maksat, Kıyamet Günü' dür. O azap ateşle olacaktır. Eğer tevbe etmezseniz, küfür ve şirkten ve putlara tapmaktan vazgeçmezseniz!..
(136) «Onlar dediler ki: Senin öğüt vermen...» Bu Âyetin Tefsiri
Onlar «Bizi menetmeye çalışsan da, vaaz etmesen de bizim için eşittir. Yani vaazetmenle etmemen arasında hiçbir fark yoktur. Zira biz üzerinde bulunduğumuz şeylerden caymayız» demişlerdi. Yani onlar böyle demekle Hz. Hud'un sözüne önem vermediklerini, onu hafife aldıklarını ifade etmek istemişlerdi. [25]
Meal
137- «Bu, öncekilerin yalanlarından başka bir şey değildir.»
138- «Biz azaba duçar edilecek de değiliz.»
139- Böylece onu yalanladılar. Biz de kendilerini helak ettik. Kesinlikle bunda bir ibret vardır. Ama çokları mümin değildir.
140- Muhakkak ki Rabbin güçlü ve esirgeyendir.
141- Semud (kavmi de) peygamberleri yalanladılar.
142- Hatırlat o zamanı) ki kardeşleri Salih, onlara: «Hâlâ sakınmaz mısınız?» demişti.
143- «Kesinlikle ben size gönderilmiş, emin bir peygamberim.»
144- «Öyleyse Allah'ın (azabından) sakının ve bana da itaat edin.»
145- «Bu (tebliğe karşı) sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âllemlerin Rabbi'ne aittir.»
146- «Siz burada güvenlik içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?»
147 - «Bahçelerin, pınarların içinde...
148- Ekinlerin ve salkımları sarkmış hurmalıkların arasında...
149- Dağlarda yonttuğunuz kâşaneler içinde...
150- Artık Allah'tan (azabından) korkun ve bana itaat edin!
151- Ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin!»
152- «O ölçüsüzler yeryüzünde ıslah etmezler (aksine) fesad işlerler.»
153- Onlar dediler ki: «Sen iyiden iyiye sihre uğratılmış bir kimsesin.»
154- «Sen ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğrulardan isen bir ayet (mucize, doğruluğuna dair bir alâmet) getir.»
155- (Salih) onlara: «İşte (mucize) bu dişi devedir. Su içme hakkı onundur. Belli bir gün de içme hakkı sizindir» dedi.
156- «Sakın ona bir kötülükle dokunmayın. Aksi takdirde büyük bir günün azabı sizi yakalayıverir.»
157- Onlar ise deveyi kestiler. Fakat pişman da oldular.
158- Bunun aakbinde azap onları yakaladı. Kesinlikle bu hadisede bir ayet (bir ibret) vardır. Fakat onların çoğu mümin değildir.
159- Şüphesiz ki senin Rabbin güçlü ve esirgeyendir. [26]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(137-140) «Bu öncekilerin...)} Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu ayetler de Hz. Hud'a verilen cevabın parçalarını teşkil etmektedir. Metindeki «Hüluk» kelimesi, yalanlar anlamına gelir. Yani bu sözlerin, getirdiğin şeyler daha öncekilerin yalanlandır. Yani bizim üzerinde bulunduğumuz hayat, ölüm ve binalar edinmek gibi hususlar ancak daha öncekilerin adetleri cümlesinden-dir. Veya üzerinde bulunduğumuz din, Öncekilerin dinidir. Kısaca senin getirdiklerin daha öncekilerin uydurmalarıdır. Senden önce peygamberlik iddiasında bulunanlar da yalanlandılar.
«Biz dünyada azap görmeyeceğiz. Haşr ve hesap diye bir şey yoktur.» Böylece onlar Hz. Hud'u yalanladılar. Biz de onları helak ettik.
(141-152) «Muhakkak ki Rabbin...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Siz burada güven içinde mı bırakılacaksınız? Öyle mi sanıyorsunuz?» cümlesindeki «Burada» zamiri dünyaya racidir. Yani azapdan emin olarak, güven içinde, bu dünyada terkedileceğinizi mi sanıyorsunuz? Ölümden, azaptan, zevalden emin olarak böyle yaşayacağınızı mı sanıyorsunuz? Bostanlarda, çeşmelerde, ziraatlerde, ve meyvesi ince ve lâtif hurmalıklarda bu şekilde yaşayacağınızı mı zannediyorsunuz? Dağlardaki kayaları yontarak inşa ettiğiniz evlerde güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Allah'tan korkun. Bana itaat edin. İsraf edenlerin (müşriklerin) emirlerine itaat etmeyin! O israf edenler kâfir olmak, şirk koşmak, insanları, insanların ve diğer putların ibadetine davet etmek suretiyle yeryüzünde fesad çıkarıyorlar.
«İslah etmezler», yani ıslahı emretmezler.
(153-154) «Onlar dediler ki; Sen...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Sen de bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, davanda doğru isen bir mucize getir!» [27]
Salih Peygamberin Mucizesi
(155-159) «(Salih) onlara: İşte...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Allah Hz. Salih'in duasıyla kayadan bir deve yarattıktan sonra, Hz. Salih onlara: «İşte bu bir devedir. Bir gün onun su içme hakkı vardır. Belki bir günde de su içme hakkı sizindir. Siz sadece payınıza düşen suyu için. Sakın onun gününde ona izdiham yapmaya kalkışmayın. Ona bir kötülükle dokunmayın (dövmeyin, kesmeyin). Aksi takdirde büyük bir günün azabı sizi yakalayıverim dedi.
«Günün büyüklüğümden maksat, o günde vaki olan azabın büyüklüğüdür. Binaenaleyh «Büyük azap» demenin yerine «Büyük bir günün azabı» demek daha mübalâğalı olmuştur.
«Nihayet onlar deveyi kestiler.» Kesme fiili bütün Salih kavmine isnad edilmiştir. Oysa deveyi kesen birkaç kişidir. Fakat bu birkaç kişi onların rızasıyla kestiklerinden, sanki bizzat onlar deveyi kesmiş gibidir. Bundan dolayı da azap onların hepsini istisna etmeksizin yakaladı. Onlar azabın gelişinden korkarak pişman oldular. Çünkü artık tevbe yoktur. Ve de azabı gördükleri anda pişman oldular. Artık o anda tevbe de etseler fayda vermezdi. Vaadedilen azap onları yakaladı. Bu hadisede kesinlikle bir mu cize vardır. Onların çoğu iman edici değildi. Kesinlikle Rabbin Aziz ve Rahim olandır.
İmanın onların çoğundan neiyedilmesi gösteriyor ki, eğer onların çoğu veya yarısı iman etseydi azap kendilerine gelmeyecekti. Kureyş kabilesi de kendi aralarından iman edenlerin bereke-tiyle böyle bir azaptan kurtulmuştur. [28]
Meal
160- Lut kavmi gönderilmiş peygamberleri yalanladı.
161- (Hatırlat o zamanı) ki kardeşleri Lut onlara şöyle demişti: «Hâlâ sakınmayacak mısınız?»
162- «Ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim.»
163- «Artık Allah» in azabından sakının ve bana itaat edin.»
164- «Ben sizden (bu tebliğ için) bir mükâfat dilemiyorum. Mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»
165- «Siz (cinsi arzularınızı tatmin etmek için) âlemlerden erkeklere mi gidiyorsunuz?»
166- «Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır! Siz sının aşan bir kavimsiniz.»
167- Onlar: «Ey Lut! Andolsun, bu nasihatten vazgeçmezsen kesinlikle çıkartılanlardan olacaksın» dediler.
168- (Lut) dedi ki: «Kesinlikle ben sizin amelinize buğzeden-lerdenim.»
169- «Ey Rabbim! Beni ve aile efradımı onların yaptıklarından kurtar.»
170- Biz de onu ve aile efradının tamamım kurtardık.
171- Yalnız (onun eşi olan) ihtiyar bir kadın geride kalanlarla beraber bırakıldı.
172- Sonra diğerlerim helak ettik.
173- Ve üzerlerine de bir yağmur yağdırdık. Korkutulanların yağmuru ne de kötü oldu!
174- Kesinlikle bu hadisede bir ayet (bir ibret) vardır. Fakat onların çoğu mümin değildir.
175- Kuşkusuz ki Rabbin üstün olan ve esirgeyendir.
176- Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.
177- (Hatırlat o zamanı) ki Şuayb onlara şöyle demişti: «Sakınmaz mısınız?»
178- «Bilin ki ben size gönderilmiş emin bir peygamberim.»
179- «Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.»
180- «Bu tebliğe karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir.»
181- «Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın.»
182- «Doğru terazi ile tartın.»
183- «İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.» [29]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(160-166) «Lut kavmi gönderilmiş peygamberleri...» Bu Ayetlerin Tefsiri
165. ayetin metnindeki «Ez-Zukran» kelimesi erkekler demektir. «El-Âlemîn» ile maksat, her nikâh edilen veya sadece erkekler demektir. Yani siz sizin dışınızda kalan âlemlerin erkeklerine varıyorsunuz. Oysa bu hususta hiç kimse size ortak değildir. Veya siz Ademoğulları'ndan erkeklere varıyorsunuz. Oysa onla-nn içinde kadınlar da gâlibtir. Sanki kadınlar onların eline geç-miyormuş gibi bir durum vardır. Birinci yoruma göre «Alemler» den maksat, nikâh edilen herkes, ikinci yoruma göre ise sadece erkekler demektir.
«Rabbinizin sizin için yaratmış olduğu hanımları bırakıyor, sunuz. Siz azgın bir kavimsiniz». Yani hududu aşmış, şehvetin kölesi olmuş kimselersiniz. Zira diğer insanların hepsinden, hatta hayvanlardan daha fazla çirkin fiiller işliyorsunuz. Veya siz günahlara ifrat derecesinde dalmış kimselersiniz. Sizin günahlarınızdan birisi de erkeklere varmanızdır. Veya siz bu suçu irtikâb ettiğinizden dolayı «düşman» olarak nitelenmeye elverişli kimselersiniz.
(167) Onlar: «Ey Lut! Andolsun...» Bu Ayetin Tefsiri
«Sen çıkartılmışlardan olacaksın» cümlesinden maksat, en kötü şekilde sürgün edilenlerden olacaksın demektir.
(168-169) «(Lut) dedi ki: «Kesinlikle ben...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Hz. Lut onlara meydan okuyarak «Kesinlikle ben sizin amelinize buğzeden kimselerdenim». Yani son dereceye kadar yaptıklarınıza buğzediyorum ve onu tenkid etmeyi tehdidinizle bırakacak da değilim.
Ayet metnindeki «El Kalın» kelimesi yerine «Kal» kelimesi kullanılmamıştır. Çünkü bu şekildeki ifade Hz. Lut'un onlardan olduğuna ve onların zümresinden sayıldığına işaret eder.
Hz. Lut devamla «Yarab! Beni ve ehlimi onların işlediklerinin meymenetsizliğinden ve azabından koru» diye due etti. Ve devamla onların habis fiilleri üzerine terettüp edecek azaptan beni koru dedi.
(170-175) «Biz de onu ve...»Bu Ayetlerin Tefsiri
«Biz Lut ile tüm ehlini kurtardık». Yani aile efradından olanların hepsini kurtardık. Ona tabi olan dindaşlarını kurtardık. Azabın geleceği zamana yakın onları bu kavmin içinden çıkardık.
«Ancak bir acuze müstesnadır.» O acuze, Hz. Lut'un hanımıydı. O azaptan geri kalanlar zümresinden sayılıyordu. Nitekim ona da yolda giderken bir taş isabet etti ve onu helak etti. Çünkü o Lut kavmine meyilli idi. Onların yaptıklarına rıza göstermekteydi.
Bazı müfessirler «Kasabada kalanlar arasında kaldı. Lut'la beraber çıkmadı» demişlerdir. Eğer çıkmışsa da yolda kendisine bir taş isabet etmiş ve ölmüştür.
«Sonra diğerlerini helak ettik. Onlar üzerine bir yağmur yağdırdık.» Bazı müfessirlere göre bu ayetin mânâsı şöyledir: O kavimden geri kalanları, taş yağdırmak suretiyle helak ettik.
«Azaba uğrayanların yağmuru ne kötü bir yağmurdur?»
Uyarılan mânâsına gelen «ELMunzerîn»m üzerindeki eliflâm cins içindir. Yani hangi peygamber tarafından uyanlırsa uyaril-sm, uyarılmaya rağmen hidayete gelmeyenlerin yağmurları (onlara isabet eden helak) ne kötü bir yağmurdur. [30]
Eyke Ve Medyen Halkı
(176-183) «Eyke halkı da...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«EUEyke», yumuşak ağaçlar yetiştiren orman demektir. Burada Medyen şehrine yakın bir orman kastedilmektedir. Orada bir grup insan yaşıyordu. Allah onlara Hz. Şuayb'ı peygamber olarak gönderdi. Nitekim Hz. Şuayb aynı zamanda Medyen şehrine de peygamber olarak gelmişti. Hz. Şuayb onlardan değildi. Bunun için Cenab-ı Hak diğer peygamberler hususunda «Hatırlat o zamanı ki, kardeşlen Salih, kardeşleri Lut onlara şöyle şöyle söyledi» derken, burada şöyle demiştir: «Hatırlat o zamanı ki Şuayb: Sis (Allah'ın kahrından) sakınmayacak mısınız? dedi.» Hz. Şuayb onlardan değildi. Aksine o, Medyen ehlinin nesebinden geliyordu. Çünkü hadis-i şerifte «Şüphesiz ki Şuayb, Medyen'in kardeşi olarak onlara gönderildi.» Ve «Eyke ashabına gönderildi» denilmektedir.
Bazı kıraat alimleri Eyke yerine «Leyke» okumuşlardır. Bu takdirde onların memleketinin ismi olur.
«Ölçeği tamam ölçün ve halkın hakkını hafif Ölçmek suretiyle yiyenlerden olmayın.» Halkın haklarını eksik vermeyin.
Ölçü üç kısma ayrılır:
1- Tam tamına olan Ölçü ki bunu Cenab-ı Hak emretmiştir.
2- Eksik olan ölçü. Cenab-ı Hak bunu yasaklıyor.
3- Fazlasıyla tartmak veya ölçmek. Cenab-ı Hak bu hususta bir şey söylemiyor. Bunun ayette zikredilmesi delâlet eder ki eğer fazlasıyla tartılırsa iyilik yapılmış olur. Eğer fazla bir şey vermezse kişi herhangi bir şekilde kınanmaya nıustehak olamaz.
Ayetin metnindeki «Kıstas» tan maksat, mizan veya kapandır. Eğer bu, «Kıs» kelimesinden geliyorsa, adalet demektir.
«Halkın hakkını eksik yapmayın.» Eşyalardan maksat, onların dirhemleri ve dinarlarıdır. Onların etraflarını makasla kesmek suretiyle hainlik yapmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yapmak suretiyle karışıklık çıkarmayın. Yol kesmek, insanlara ansızın hücum etmek, ziraatlerini helak etmek gibi şeylerde bulunmayın. Cahiliyet döneminde insanlar bunu yaparlardı. Cenab-ı Hak bu fiilleri yasaklamaktadır. [31]
Meal
184- Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan (azabından) kerkun.
185- Onlar dediler ki: «Sen iyiden iyiye büyülenerek aklını bozmuş bir adamsın.»
I86- «Sen de bizim gibi bir beşersin. Biz seni kesinlikle yalancılardan sanıyoruz.»
187- «Eğer doğrulardan isen bizim üstümüze gökten bir parça düşür.»
188- (Şuayb): «Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendim dedi.
189- Onlar Şuayb'ı yalancı saymakta ısrar ettiler. Bu yüzden gölge gününün azabı onları yakaladı. O azab büyük (korkunç) bir günün azabı idi.
190- Kuşkusuz ki bunda (bu hadisede) bir mucize (bir ibret) vardır. Fakat onların çoğu mümin değildir.
191- Kuşkusuz ki Rabbin üstün olan ve esirgeyendir.
192- Kuşkusuz ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinih indirmesidir.
193- Onu Ruh-ul Emin indirmiştir.
194- Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine.
195- Açık Arapça bir dille.
196- Şüphesiz o (Kur'an) kesinlikle daha öncekilerin kitaplarında da vardır.
197- İsrailoğullan âlimlerinin bu durumu bilmeleri onlar için kâfi bir delil değil midir?
198- Eğer biz Kur'an'ı acemlerden (Arap olmayanlardan) birine vahyetmiş olsaydık,
199- O da Kur'an'ı onlara okusaydı yine ona inanmayacaklardı.
200- Biz onu böylece mücrimlerin kalbine soktuk.
201- Onlar elem verici o azabı görmedikçe ona iman etmezler.
202- Onlar sezmedikleri halde ansızın o azap onlara gelecektir.
203- Böylece onlar «Acaba bize mühlet verir.mi?» diyeceklerdir.
204- Onlar hâlâ azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?
205- (Ey Rasûlüm) gördün mü? Biz onları senelerce yarar-landirsak,
206- Sonra da kendilerine vaadolunan gelirse! [32]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(184) «Sizi ve daha önceki nesilleri...» Bu Ayetin Tefsiri
İbn Kesir ayetin metnindeki «El-Cibillet'ekEvvelîn» kelimesini geçmiş atalar şeklinde tefsir ediyor. Nitekim H. Musa «Sizin de geçmiş atalarınızın da Rabbidir» demiştir. İbn Abbas, Müca-hid, Süddî, Süfyan bin Uyeyne ve Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem, bu ibare ile maksadın geçmişlerin yaratılışı olduğunu söylemişlerdir. İbn Zeyd, «O sizden birçok cibüleri dalâlete götürdü» cümlesini «Birçok insanı dalâlete götürdü» şeklinde tefsir etmiştir.
İbn Kesir, Eyke Ashabı hakkında şunları söylüyor: «Onlar en sahih haberlere göre Medyen halkıdırlar. Allah'ın peygemberi Şuayb onlardandı. Cenab-ı Hak burada «Onların kardeşi Şuayb» tabirini kullanmamıştır. Çünkü onlar Eyke'ye ibadet etmeye nis-bet edilmişlerdir. Eyke ise bir ağaç demektir.» Bazıları sarmaşık olduğunu söylemişlerdir. Tıpkı ny de gibi. Onlar o ağaca ibadet ederlerdi. Bunun için Cenab-ı Hak «Eyke halkı peygamberleri yalanladılar» dediğinde «Kardeşleri Şuayb'ın dediğini hatırlat» ibaresini eklemedi. Ancak «Hatırlat o zamanı ki Şuayb onlara dedi ki» cümlesini kullandı. Böylece kardeşlik nisbetini Cenab-ı Hak kesmiş oldu. Çünkü onlar Eyke'ye tapmaya nisbet ediliyorlardı. Her ne kadar Şuayb onların soyca kardeşleri ise de Cenab-ı Hak bu noktadan dolayı kardeş tabirini kullanmamıştır. Bazı insanlar vardır ki bu noktayı sezmediklerinden dolayı zannederler ki Eyke ashabı Medyen ehlinden başka kimselerdir ve iddia ederler ki Hz. Şuayb iki ümmete peygamber olarak gönderilmiştir. Birisi Eyke, diğeri de Medyen halkı. Hatta bazıları «üç ümmete peygamber olarak gönderilmiştir» derler. İshak bin Bişr el-Kaili —bu zat zayıftır— İbn Süddi'den, o da babası Süddi'den, o Zeke-riya bin Amr'dan, o Husayf'tan o da îkrime'den şöyle rivayet ediyor:
«Allah bir peygamberi iki defa göndermemiştir. Sadece Şuayb müstesna. Bir defasında Medyen halkına peygamber olarak gönderilmiş ve onlar itaat etmemişlerdir. Gürültü ile Cenab-ı Hak onları helak etmiştir. İkinci defa da Eyke'lilere gönderilmiştir. Cenaba Hak, Eyke halkını da gölge gününün azabıyla helak etmiştir.» [33]
(185-187) «Onlar dediler ki...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Sen sihirlenmişsin. Sen ancak bizim gibi bir beşersin. Biz seni yalancılardan zannediyoruz. Kasten söylediklerinde yalan söylüyorsun, Allah seni göndermemiştir.» Ayetin metnindeki «Ki sefen» kelimesi, Dahhak'a göre, gökten gelen taraf, Katade'ye göre gökten gelen bir parça, Süddi'ye göre de gökten gelen bir azaptır. Onların Hz. Şuayb'a söyledikleri bu gibi şeyler, Kureyş'in Hz. Muhammed'e söylediklerine benzer. Kureyş; «Bu kumsal araziden gürül gürül akan pınarlar çıkarmadıkça, şunu şunu yapmadıkça veya iddia ettiğin gibi gökten bizim üzerimize bir parça düşürmedikçe veya Allah melekler göndermedikçe sana îman etmeyeceğiz» demişti. Kureyşliler «Ya Rabbi! Eğer bu hak ve senin
1— Evlerinde iken onları sarsıntı yakaladı; Öyle ki mecburen evlerinden dışarı fırladılar.
2— Dışarı çıktıklarında dehşetli bir şekilde korkuya kapıldı-
katından gelmişse, üzerimize gökten taş yağdır» diyorlardı. Onlar da böyle diyorlar.
(188-191) «(Şuayb). Rabbim...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Nihayet o gölge gününün azabı onları yakaladı» cümlesinde bahsi geçen gölge gününden maksat, Abdullah bin Amr'dan gelen rivayete göre Allah'ın onlara yedi gün sıcaklık musallat kılmasıdır. Hiçbir şey onları gölgelendirmiyordu. Hararetten kurtarmıyordu. Derken, Cenab-ı Hak onlar için bir bulut peydah etti. İçlerinden birisi o buluta doğru gitti, gölgesine girdi. Orada serinlik ve rahatlık hissetti. Bu haberi kavmine götürdü, onlar da bulutun altına geldiler. Onlar bulutun altında gölgelenirken bulut onların üzerine ateş yağdırdı. İkrime, Said bin Cübeyr, Hasan ve Katade'den de böyle rivayet edilmiştir.
Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem der ki: »Allah onlara bir gölge gönderdi. Onlar o gölgenin altında tamamen biraraya geldiklerinde gölgeyi üzerlerinden kaldırdı, bu sefer güneş bütün ha-raretiyle onların üzerine doğdu. Tavada veya sıcakta çekirgenin yandığı gibi yandılar.» [34]
Medyen Ahalisinin Azap Çeşitleri
Muhammed bin Kâb el-Kurezi der ki: «Medyen ahalisi üç sınıf azap ile azap görmüşlerdir:
lor. Evler üzerlerine düşecek diye oralara girmekten de korktular.
3- Allah onlara gölge gönderdi. Bir kişi gölgenin altına girdi ve «Bunun gibi hoş, serin bir gölge görmedim» dedi. «Siz de gelin» diye onları çağırdı. Hepsi gölgenin altına girdikten sonra onlara bir sayha geldi ve hepsi öldüler.»
Bunları söyledikten sonra Muhammed bin Kâb bu ayeti okumuştur.
Muhammed bin Cerir'in anlattığına göre Yezid el-Bahili bu ayetin mânâsını İbn Abbas'a sorar. İbn Abbas, «Cenab-ı Hak onların üzerine bir sarsıntı ile şiddetli bir hararet gönderdi. Sıcak neredeyse onları boğacak şekildeydi. Evlerinden çıkarak çöllere doğru kaçtılar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onların üzerine bir bulut gönderdi. Onları güneşin hararetinden korudu. Bulutun serinliğini hissederek lezzetlendiler. Bir kısmı diğerini oraya çağırdı. Hepsi bulutun altında biraraya gelince üzerlerine bir ateş gönderdi. İşte gölge gününün azabı budur» dedi. [35]
Kür'an Mu'cizesi
(192-206) Kuşkusuz ki o (Kur'an)...»Bu Ayetlerin Tefsiri
Cenab-ı Hak bu ayetlerde kulu ve peygamberi Hz. Muham-med'e indirdiği kitaptan, yani Kur'an'dan bahsetmektedir. «İnne-hu» kelimesindeki zamir Kur'an'a racidir. Çünkü Kur'an bahsi sûrenin başında geçmişti.
«Kesinlikle Rabb'ul âlemîn'den indirilmîştin> cümlesi «Allah onu sana indirmiştir, sana vahyetmiştir» demektir. Ruh'ul-Emin'-den maksat Hz. Cebrail'dir. Bunu selef âlimlerinden çoğu söylemiştir. İbn Abbas, Muhammed bin Kâb, Katade, Atiyet'ul-Ufi, Süd-di, Dahhak ve İbn Cüreyc böyle demiştir. Ruh'ul-Emin'in Cebrail olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur.
Zühri, «Bu ayet tıpkı, «De ki: Kim Cebrail'e düşman ise kesinlikle Cebrail Kur'an'ı senin kalbine Allah'ın izniyle indirmiştir ve Kur'an daha önceki kitablart tasdik etmektedir» ayeti gibidir» demiştir.
«Cebrail, korkutucu ve uyarıcı olasın diye onu senin kalbine indirmiştir.» Mele'i-Âlâ'da itaati yapılan ve Allah katında büyük mertebeye sahib olan keremli ve emin bir melek onu senin kalbine indirmiştir ey Muhammed! O kirden, fazlalık ve eksiklikten münezzehtir ki sen uyarıcılardan olasın. Bu Kur'an'la Allah'ın azabının hikmetini göz önüne sermek suretiyle insanları korkutasın. Bu da Kur'an'a ve peygambere muhalefet eden ve onu yalanlayan kimse için bahis konusudur.
«Sana tâbi olun müminlere müjde vej'esin diye onu indirmiş-tir.»
«Apaçık Arapça bir lisan ile». Yani sana indirilen Kur'an, apaçık, fasih, kâmil, kapsayıcı Arapça bir lisanla indirilmiştir. Ki açık ve zahir olsun. Mazeretler tamamen ortadan kalksın. Hüccet ve deliller tam anlamıyla ikame'edilsin ve ilk muhataplar ondan istifade etmek istiyorlarsa etsinler.
Bu Kur'an'ın zikri ve şerefi daha Önce bütün kitaplarda ve peygamberlerden nakledilen vahylerde geçmektedir. Onlar tâ es-kidenberi Kur'an'ın müjdesini vermektedirler. Nitekim Cenab-ı Hak bunun misakını onlardan almıştır. Hatta onların en son geleni (Hz. İsa) cemaati içerisinde ayağa kalkıp Ahmed'in müjdesini verdi. Bunu dedikten sonra bu konuyla ilgili olan ayeti okudu.
«Zubur» kelimesi burada kitaplar demektir. Zebur'un cem'i-dir. Zebur da kitap demektir ki Hz. Davud'a verilmiştir.
«İsrailoğulları'nın alimlerinin onu (Kur'an'ı) bilmeleri onlara mucize olarak kâfi gelmez mi? Doğru şahid olarak bu kâfi değil midir?»
Evet, îsrailoğullan'nm alimleri Kur'an'ın zikrini kitaplarında görürlerdi. O kitaplar durmadan okunurdu.
«İsrailoğulları'nın alimlerbmden maksat, adil ve insaflı bilginlerdir. O alimler ellerindeki Tevrat'ta Hz. Muhammed'in vasıflarını, peygamberliğini ve ümmetini görüyorlardı. Nitekim onlardan iman edenler böyle demişlerdir.
«Eğer biz Kur'an'ı Arapça bilmeyen yabancılardan birisine indirmiş olsaydık ve bu kitab (Kur'an) açıklayıcı diliyle, fesahatıy-la ona inmiş olsaydı onlar ona iman etmezlerdi.» Bunun içindir ki Cenab-i Hak başka bir ayette «Eğer onu Acemler'den bazılarına indirmiş olsaydık ve Acem de onu Araplar'a okumuş olsaydı, ona iman etmezlerdi» buyurmuştur.
«İşte böylece biz yalanlamayı, küfrü, inkârı ve inadı mücrimlerin kalbine soktuk. Onlar elem verici azabı görmedikçe Kur'an'a inanmazlar, hakka inanmazlar. O zaman da onların mazeretleri hiçbir fayda vermez. Onlar için lanet ve kötü yurt vardır. O elem verici azab onlar sezmedikleri halde ansızın gelecektir. Onlar o zaman azabı gördüklerinde şöyle bir temennide bulunacaklardır: «Keşke az bir zaman bize mühlet verilseydi de orada Allah'a ibadette bulunsaydık.» «Eğer biz onları tehir etsek ve kendilerine bir zaman mühlet versek, üstelik bu, oldukça uzun bir zaman olsa dahi onlar Allah'ın emri geldiğinde bu emri gördükleri gün, acaba onlara hiçbir şey fayda verecek midir?» [36]
Meal
207- Edindikleri faydalar ve aldıkları zevkler onlara hiç yarar sağlamaz.
208- Biz hangi kasabayı helak etmiş isek muhakkak oraya peygamberler göndermişizdir.
209- Muhakkak onlara uyanda bulunmuşuzdur. Biz zalim değiliz.
210- Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmiş değildir.
211- Onlara böyle bir şey ne uygundur ne de onların gücü buna yeter.
212- Kesinlikle şeytanlar dinlemekten uzaklaştırılmışlardır.
213- (Ey Rasûlüm) Öyle ise Allah'la beraber başka bir mabudu çağırma. Aksi takdirde azab görenlerden olursun!
214- En yakın aşiretini (hısımlarını) uyar.
215- Müminlerden sana tâbi olanlara kanadını indir.
216- Eğer onlar sana isyan ederlerse de ki: «Kesinlikle ben sizin yaptıklarınızdan beriyim.»
217- (Ey Rasûlüm) salip ve esirgeyici olan (Allah'a) tevekkül et!
218- O Allah ki kaim olduğun zaman seni görür.
219- Secde edenler arasında dolaşmam da görür.
220- Kesinlikle o (Allah) dinleyen ve bilendir.
221- Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
222- Şeytanlar çokça yalan söyleyen ve çokça günah işleyen kimselerin üzerine inerler.
223- Onlar (Şeytanlara) kulak verirler, fakat (buna rağmen) onların çoğu yalancıdır.
224- Şairlere de azgın sapıklar uyarlar.
225- Görmez misin onlar, her vadide mübalâğaya dalarlar.
226- Gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylerler.
227- Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah'ı çokça ananlar, zulme uğratıldıktan sonra kendilerini müdafaa edenler müstesna. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını yakında bileceklerdir. [37]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(207-227) «Edindikleri faydalar .ve aldıkları.,,» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Biz hangi yurdu helak etmişsek mutlaka oraya uyarıcı peygamber göndermişizdir. Ki Kıyamet Günü'nde oradaki sakinler kendilerini mazur göstermesinler. Bu da onlar için bir hatırlatmadır ve biz onları azaba duçar etmekte zalimler değiliz. Zira daha önce hüccet gelmişti.» [38]
Müşriklerin Kur'an Hakkındaki İddiaları
Müşrikler «Kur'an'z Muhammed'in kalbine şeytanlar ilka ediyor» dedikleri için Cenab-ı Hak onların bu sözünü reddederek şöyle buyurmaktadır: «Onu şeytanlar indirmedi ve bu, şeytanlara yaraşmaz ve şeytanın gücü buna yetmez. Kesinlikle şeytanlar meleklerin kelâmını dinlemekten azledilmişlerdir». Yani perdelenmiş-lerdir, onlara ateşler atılır ve meleklerin sözlerini dinleyecek bir makama varamazlar. Çünkü meleklerin sözünü dinlemek için, meleklerle zat sıfatlannda ortak olma ve hakkın feyezanını kabul etme şartı vardır. Melekûti suretlerin kalplerinde ve nefislerinde nakşedilmek şartı vardır. Halbuki şeytanların nefisleri zulmanî, habis ve şerirdir. Onu kabul etmez. Kur'an ise hakikatlerin ve gay-bî emirlerin unvanıdır. Onu peygamber ancak melekten telakki edebilir.
«Her şeyden önce en yakın akrabalarını korkut ve uyar.» Bu cümle üzerinde varid olan birtakım hadisleri nakledelim.
Birinci hadis, İmam Ahmed tankıyla İbn Abbas'tan geliyor. «Allah bu ayeti indirdiği zaman Rasûl-ü Ekrem, Safa Tepesi'ne geldi. Tepenin üzerindeki taşlara tırmandı ve sonra nida etti:
«Ya Sabaha!»
Bu çağrı üzerine halk ya bizzat peygambere geliyordu veya bir elçisini onun yanına gönderiyordu. Allah'ın Rasûlü: «Ey Ab-dulmuttalib oğulları! Ey Fehroğulları! Ey Lueyoğulları! Acaba size, şu dağın arkasında bir ordu var ve size hücum, etmek, istiyorlar desem beni tasdik eder misiniz?» dedi.
Onlar da «Evet, seni tasdik ederiz» dediler. Rasûl-ü Ekrem: «O halde ben kesinlikle uyarıcıyım. Sizin için gönderildim. Benim önümde şiddetli bir azab vardır» dedi. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem'in öz amcası Ebu Leheb:
«Ey bütün gün gezen! Helak olasın! Sen bizi bunun için mi buraya çağırdın?» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Tebbet Sure-si'ni indirdi.»
(Buharı, Müslim, Tirmizi ve Nesei, el-A'nıeş tankıyla bu hadisi rivayet etmişlerdir.)
İkinci hadis, İmam Ahmed tankıyla Hz. Aişe'den geliyor.
«Bu ayet indiği zaman Allah Rasûlü ayağa kalkarak şöyle buyurdu: «Ey Muhammed'in kızı Fatma! Ey Abdulmuttalib'in kızı Safiyye! Ey Abdulmuttalib oğullan! Allah'ın yanında sizi hiçbir şekilde müstağni kilamam, sizi bir şeyden kurtaramam. Malımdan ne isterseniz size vereyim.»
(Bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir).
«Allah sen kaim olduğun zaman seni görür». Yani namaza kalktığında kıyamını, rükûunu ve secdeni görür. Hasan Basri «Sen tek başına namaz kıldığın zaman seni görüm demiştir. Dahhak «Sen yatağından veya meclisinden kalktığın zaman seni görür» derken, Katade «Seni ayaktayken, otururken ve bütün haller üzerinde görür» demiştir. «Secde edenler arasında dolaşmam da görür.» Katade «Namazda seni tek başına olduğun zamanda da görür, cemaat içerisindeyken de görür» demiştir. Bu aynı zamanda İkrime, Ata el-Horasani ve Hasan Basri'nin de görüşüdür.
Mücahid der ki: «Rasül-ü Ekrem önündekileri gördüğü gibi arkasındakileri de görürdü. Bunun delili de sahih olarak gelen şu hadistir:» «Saflarınızı düzeltin. Kesinlikle ben sizi ardımda iken görürüm.»
Müşriklerden bazıları «Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an hak değildir. Bu, onun kendiliğinden uydurduğu bir şeydir. Veya cinlerden bir şeytan onu getirmiştir» diye iddia ederlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onu onların iftiralarından tenzih ederek, «Şey-tanların kime ineceğini haber vereyim mi? Onlar her günahkâr kişiye ve yalancıya inerler» buyurmuştur. Yani Rasûl-ü Ekrem'in getirdiği ancak Allah katından gelen vahiydir. Allah'ın tenzilidir. Keremli, emin ve yüce makamlı bir melek onu getirmiştir. O şeytanlar tarafından gelmiş değildir. Çünkü onlar onun ehli değildir. Onlar ancak bunların şeklinde olanlara, kendilerine benzeyen yalancı kâhinlere birtakım yalanlar getirirler. [39]
Şairler Ve Şiir
«Şairlere ise sadece azgınlar uyar» meselesi üzerine İbn Abbas'tan Ali bin Ebi Talha şöyle rivayet ediyor: «Kâfir şairlere insan ve cinlerin sapıkları uyarlar.»
Mücahid, Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem ve diğer tabiin alimleri de bunu bu şekilde rivayet etmişlerdir.
İkrime «İki şair vardı. Birbirlerine hücum ederlerdi. Herbi-risine halktan bir grup yardım ederdi. Cenab-ı Hak bu ayeti o hadiseyi yermek için indirmiştir» diyor.
İmam Ahmed'in Ebu Said'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir:
«Biz bir ara Rasûlullah ile beraber yürürken bir şair peydah oldu. Şiir okuyordu. Hz. Peygamber: «Şeytanı tutun. Zira herhangi birinizin içinin irin dolması şiir dolmasından daha hayırlıdır» buyurdu.»
«Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar'»dan maksat, Ali bin Ebi Talha'nın İbn Abbas'tan rivayetine göre. onlar her mânâsız, fuzuli işlere dalarlar demektir. \»
- Dahhak, İbn Abbas'tan rivayet ediyor ki «Onlar kelâmın her fendine dalarlar.» Mücahid de böyle söylemiştir. Hasan Basri ise «Allah'a yemin ederim, kesinlikle onların daldığı vadileri biz gördük. Onlar bir defa falan adama küfrederler bir defa da falan adamın medhine dalarlar» demiştir.
Katade «Şair, bir kavmi batılla medheder, bir kavmi de bâtılla zemmeder. İşte her vadide yürümelerinin mânâsı budur» diyor.
«Onlar yapmayacakları şeyleri söylerler» cümlesi hakkında El-Ufi îbn Abbas'tan şunları rivayet eder:
«Rasûlullah döneminde iki kişi vardı. Birisi ensardan, diğeri başka bir kavimdendi. İkisi de hidvd idiler. Her birisinin yanında bir grup bulunurdu. Bunlar kavimlerinin sapıklarındandı. Se-fih kimselerdi. Bunun için Cenaba Hak: «Şairlere azgınlar uyar. Görmüyor musun, onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşıp dururlar. Onlar yapmadıkları şeyleri söylerler» buyurmuştur.»
Ali bin Ebi Talha, İbn Abbas'tan şunu rivayet ediyor: «Yani onların sözlerinin çoğu yalandır.»
İbn Abbas'ın bu tefsiri gerçek olan bir yorumdur. Çünkü şairler bazı söz ve fiillerle gurura kapılırlar ki ne bu söz onlardan sadırolmuştur ne de bu fiili işlemişlerdir. Onlar kendilerinde olmayan şeyleri kendilerinde çokça varmış gibi kullanırlar. Bunun için alimler «Şair şiirinde haddi gerektiren bir şey ikrar ederse kendisine had vurulup vurulmayacağı» konusunda ihtilaf etmişlerdir.
İbn Ubeyy tankıyla Hişam bin Urve'den şöyle rivayet edilmiştir: «Bu ayet indiği zaman Abdullah bin Revana: «Ey Allah'ın Ra-sûlü! Allah biliyor ki ben bu şairlerden birisiyim» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak «Ancak inananlar ve salih amel işleyenler» cümlesini indirdi. (İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Katade ve Zeyd bin Eşlem böyle söylemişlerdir).
Bu cümle, «Ancak iman edenler ve salih amel işleyenler» istisnadır. Bunun istisna olduğa hususunda da şüphe yoktur. Fakat bu süre Mekke döneminde nazil olmuştur. Bu ayetlerin sebebi nüzulü nasıl olur da ensardan olan şairler olabilir? Bu hususta dik katli olmak gerekir. Daha önceki bütün hadisler mürseldir, onlara itimad edilmez. Allah hakikati daha iyi bilir. [40]
İbn Kesir şöyle devam ediyor: «Fakat bu istisnaya hem en-sarın hem de başka grupların şairleri girer. Hatta İslamı zemmeden, müslümanlara hücum eden fakat sonradan tevbe edip dönüş yapanlar da buna dahildirler. Zira haseneler günahlan siler. Bunlar İslâm'a düşman olduktan sonra, dönerek İslâm'ı Övmüşler, müslümanlan medhetmişlerdir.
İmanlı şairlerin Allah'ı çokça zikretmelerinden maksat, şiirlerinde zikretmeleridir. Bunlar daha önce geçen günahların da kefareti olurlar.»
«Kendilerine zulmedildikten sonra üstün gelmeye çalışanlar böyle değildir» cümlesine gelince, İbn Abbas bunu «Müminlere kâfirler tarafından yapılan hileyi kâfirlerin aleyhine çevirirler» şeklinde yorumlamıştır. (Mücahid ve Katade de böyle demişlerdir). [41]
Zalim, Kıyamette Neyle Karşılaşır
«Zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklannıbi-leceklerdir» cümlesine gelince, bu cümle tıpkı «Hatırlat o güdü ki zalimlerin mazeretleri yarar sağlamaz» cümlesi gibidir. Sahih' te sabit olmuştur ki Allah'ın Rasûlü «Zulümden kaçının. Çünkü zulüm Kıyamet Günü'nde birçok zulme inkılâb eder. Bir tek zulüm birçok zulme dönüşür. Tek karanlık Kıyamet'te birçok karanlık olur» buyurmuştur.
Katade bin Dehame bu ayet hakkında şunları söyler: «Burada, şairlerden ve diğer zalimlerden gelen zulüm kastedilmektedir.»
Ebu Davud et-Tayalisi şöyle der: «Ben Hasan Basri'nin huzufundaydım. Bir hırisetiyan cenazesi geçti, O bu ayeti okudu». Yani hristiyanlığın da zulüm olduğuna işaret etti.
Bazıları da «Bu zalimlerden maksat, Mekke ehlidir. Çünkü onlar Hz. Muhammed'e zulmetmişlerdir» demiştir.
Bazıları «Zulmedenlerden maksat, müşriklerin zalimleridir» demiştir. Fakat sahih görüş bu ayetin genel mânâ taşımasıdır. Her zalimin hakkında gelmiştir. Nitekim İbn Ebi Hatim böyle söylüyor. Ebu Şaid en-Nehdi tankıyla Hişam bin Urve'den, Aişe validemizden rivayet edildiğine göre, o şöyle diyordu:
«Babam Ebubekir vasiyetnamesinde iki satır yazdı:
«Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla! Bu, Ebubekir bin Ebu Kuhafe'nin dünyayı terkedeceği anda yapmış olduğu vasiyettir. Öyle bir an ki kâfir o anda iman eder, facir bir kimse artık fücurundan vazgeçer. Yalanlayan tasdik eder. Kesinlikle ben sizin üzerinizde (ey müslümanlar) Hattab'ın oğlu Ömer'i seçiyorum. Eğer adaletle hükmederse onun hakkında benim zannım böyleydi. Eğer zulmeder ve Allah'ın ahkâmını değiştirirse, ben gaybı bilmem. (Sonra da bu ayeti yazdı) «Zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini göreceklerdir.» [42]
ŞUARA SURESİ'NİN SONU —
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/301-302.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/304.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/305-307.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/307-312.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/314.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/315-316.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/316-319.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/319-322.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/324.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/325-326.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/326.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/327-328.
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/328-330.
[14] Alusi, Ruh'ul-Meanî, cilt: 19, sh: 82, vd.
[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/330-332.
[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/334.
[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/335-337.
[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/338-340.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/342.
[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/343-347.
[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/349.
[22] Hazin, Mecma'ut-Tefasir, cilt: 4, sh: 482
[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/350-353.
[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/355.
[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/356-358.
[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/360.
[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/361-362.
[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/362-363.
[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/365.
[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/366-368.
[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/368-369.
[32] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/371.
[33] Tefsir-i İbn Kesir, cilt: 5, sh: 203 vd
[34] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/372-374.
[35] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/374-375.
[36] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/375-377.
[37] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/379.
[38] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/380.
[39] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/380-382.
[40] Tefsir-i İbn Kesîr, cilt: 4, sh: 119 vd
[41] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/382-385.
[42] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/385-386.
İslami Okul Okulların En Önemlisi