Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 026Suara

26

 

Şu'arâ Sûresi

 

 

İndiği Yer :

 

Mekke

 

İniş Sırası :

 

47

 

Âyet sayısı :

 

227

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada yirmi altıncı, iniş sırasına göre kırk yedinci sûredir. Vakıa sûresinden sonra, Nemi sûresinden önce Mekke'de inmiştir. 197. âyeti ile son dört âyetinin (224-227) Medine döneminde indiğine dair rivayetler de vardır.[1]

 

Âdı

 

Adını 224. âyette geçen ve "şairler" anlamına gelen şu'arâ kelimesinden almaktadır. Aynca İlk âyetinden dolayı Tâ-sîn-mîm, kitap sahibi birçok peygamberin kıssasını İçerdiği için Camia sûresi diye de anılmıştır.[2]

 

Konusu

 

Ağırlıklı olarak Allah'ın birliği, peygamberlik, vahiy ve âhiret inancı gibi konular ele alınmaktadır. Aynca Kur'ân-ı Kerîm'den, onun kaynağından, şanının yüceliğinden ve müşriklerin Kur'an karşısındaki tutumundan bahsedilmekte, örnek ve ibret alınması İçin bazı peygamberlerin kıssaları ve tebliğlerinden kesitler verilmektedir. Bu kıssalarda tarih sürecinde insan karakterinin değişmediğine, bu sebeple insanda gerçeği inkâr etme eğiliminin her dönemde görülebileceğine, İnsanoğlunun zenginlik, iktidar, nüfuz ve şöhret düşkünlüğüne, kitlesel kültür ve ideolojilere körü körüne bağlılığına dikkat çekilmektedir. Kur'an'ın bir şair tarafından meydana getirildiği iddiaları çürütülmekte; gerçeği kabul etmeyen dönemin şairleri yerilmekte, ancak mümin ve makbul şairlerin de bulunduğu ifade edilmektedir.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahim olan Allah'm adıyla... 1. Tâ-sîn-mîm. 2. Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir. 3. İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin! 4. Biz istesek onlara gökten bîr mucize indiririz de derhal ona boyun eğerler, 5. Ne zaman Rahmân'dan kendilerine yeni bir uyan gelse mutlaka bundan yüz çevirmektedirler. 6. Hep yalanladılar, fakat alay edip durdukları şeylere ait bilgi yakında onlara gelecektir! 7. Peki o inkarcılar yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Orada her türden nice değerli bitkiler çikarmışızdır. 8. Şüphesiz bunlarda alınacak büyük bir ders vardır; ama çoğu iman etmezler. 9. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. [4]

 

Tefsiri

 

1-2. Bazı sûrelerin başında bulunan bu tür harflere "hurûf-ı mukattaa" adı verilmektedir.[5]

Sûre başlarındaki hurûf-ı mukattaadan sonra genellikle kitaptan, âyetlerden veya vahiyden söz edilmektedir. Nitekim burada da aynı üslûp kullanılmıştır. "Apaçık kitap" ifadesinden kastedilenin hangi kitap olduğu konusunda farklı görüşler olmakla birlikte müfessirlerin çoğunluğu bunun Kur'an olduğu kanaatindedir.[6]  "Apaçık" diye tercüme ettiğimiz miibîn kelimesi "açıklayıcı" anlamına da gelmektedir. Buna göre Kur'an âyetleri gelişigüzel söylenmiş sözler değil; anlamı açık, doğruluğunda şüphe olmayan ve gerçekleri açıklayan ilâhî kitabın âyetleridir. Bu sebeple ona şanına yakışır bir şekilde saygı gösterilmesi ve emirlerinin yerine getirilmesi gerekir.[7]

 

3-4. Bu âyetlerde müşriklerin Kur'an'a inanmamalarından ve ona karşı gösterdikleri düşmanca tavırdan dolayı üzülen Hz. Peygamber ve müminler teselli edilmektedir,[8] Çünkü Peygamber'in görevi onları zorla iman ettirmek değil, Kur'an'ı tebliğ edip doğru yolu göstermektir.[9] 4. âyette ifade edildiği üzere Allah Teâlâ isteseydi inkarcıları iman ettirecek bir mucize, bir felâket göndererek onların boyun eğmelerini sağlardı. Ancak böyle bir zorlama imtihan hikmetine aykırıdır. Allah dünyayı, hayatı ve ölümü imtihan için yaratmıştır. İnsanın bu imtihanı kazanması serbest ve özgür iradesiyle Allah'a inanmasına ve itaat etmesine bağlıdır.[10]

 

5-9.6. âyet, inkarcıların şimdi yalan saydıkları gerçeklerle bir gün karşı karşıya kalacaklarını haber vererek onları tehdit etmektedir. Halbuki akıllarını kullansalar İnkâr ettikleri şeylerin gerçek olduğunu onlara gösterecek nice deliller vardır. Hayata elverişli kılınmış olan yerküre ve onda her türden bitkilerin, canlıların üremesi Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren apaçık deliller değil midir? Şüphe yok ki toprağı, suyu, havası ve iklimi aynı olan bir arazî üzerinde bitki türlerinin yaratılmasında; tadı, rengi ve şekli ayrı olan meyve ve ürünlerin meydana germesinde üstün bir iradenin, sonsuz bir bilgi, hikmet ve kudretin mevcudiyetini birlikte insanların çoğu inanmaz. Oysa 9. âyette ifade buyurulduğu gibi Allah'ın gücü de rahmeti de sonsuzdur; inkârlarından dolayı onları cezalandırma gücüne sahip olduğu gibi, tövbe edip iman eden ve iyi işler yapanları bağışlayacak merhamete de sahiptir.[11]

 

Meali

 

10-11, Hani rabbin Musa'ya, şöyle seslenmişti: "O zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git. Onlar hâlâ sakınmayacaklar mı?" 12. Mûsâ, "Rab-bim! Doğrusu beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum; 13. Göğsüm daralıyor, dilim dolaşıyor; onun için bu elçilik görevini Harun'a yükle. 14. Ayrıca ben onlar nezdinde suçluyum; bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum" dedi. 15. Allah, "Hayır, asla böyle olmayacak!" buyurdu. "Haydi ikiniz de mucizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz." 16-17. Firavun'a gidin ve deyin ki: "Gerçekten biz, İsrâiloğulları'm bizimle beraber göndermen için âlemlerin rabbinin elçisiyiz." 18. (Makamına vardıklarında) Firavun (Musa'ya) şöyle dedi: "Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının nice yıllarını aramızda geçirmedin mi? 19. Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörUn birisin!" 20. Mûsâ, "Ben, dedi, o işi ne yaptığım bilmezlerden biri olarak yaptım. 21. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra rabbim bana doğru karar vermeyi öğretti ve beni peygamberlerden biri yaptı. 22. O nimet diye başıma kaktığın şeye gelince o da İsrâiloğulları'm kendine kul köle etmenden ibarettir." 23. Firavun, "Alemlerin rabbi de kimdir?" diye sordu. 24. Mûsâ, "Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa biliniz ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbidir" diye cevap verdi. 25. Firavun yanında bulunanlara, "Ne dediğini işitmiyor musunuz!" dedi. 26. Mûsâ, "O, sizin de rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da rabbidir" dedi. 27. Firavun, "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş" dedi. 28. Mûsâ devamla şunu söyledi: "Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların rabbidir." 29. Firavun, "Benden başkasını tanrı edinirsen, yemin ederim ki seni zindanlarda süründürürüm!" dedi. 30. Mûsâ, "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?" diye sordu. 31. Firavun, "Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu" diye karşılık verdi. 32. Bunun üzerine Mûsâ asasını alıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş! 33. Sonra elini çıkardı; o da bakanlara beyaz ışık saçan bir şey oluvermiş! 34. Firavun, adamlarına şöyle dedi: "Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! 35. Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?" 36. Dediler ki: ''Onu ve kardeşini bir süre alıkoy ve şehirlere, toplayıcı görevliler gönder; 37. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler." 38. Böylece sihirbazlar belli bir günün ilân edilmiş vaktinde bîr araya getirildi. 39- Halka, "Siz de toplantıya gelmiyor musunuz?" denildi. 40. "Sihirbazlar üstün gelirlerse -ki ümidimiz budur- herhalde onların yolundan gideriz." 41. Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a, "Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi?" dediler. 42. Firavun, "Evet", dedi; "O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız." 43. Mûsâ sihirbazlara, "Ne atacaksanız atın!" dedi. 44. Bunun üzerine iplerim, değneklerini yere attılar ve dediler ki: "Firavun'un izzeti adına, elbette üstün gelen biz olacağız." 45. Sonra Mûsâ da değneğini yere attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarım yutuveriyor! 46. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47-48. "Âlemlerin rabbine, Mûsâ ve Hâ-rûn'un rabbine iman ettik" dediler. 49. Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden ona iman ediyorsunuz, öyle mi? Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadı-nızmış! Ama şimdi göreceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!" 50. "Zararı yok, dediler, nasıl olsa biz rabbimize dönüyoruz. 51. İlk iman edenler olduğumuz için rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."[12]

 

Tefsiri

 

10-11. Bulunduğu ortam ve dini tebliğle görevli olduğu muhatapları bakımından Hz. Musa'nın durumu bir yönüyle Hz. Muhammed'in durumundan daha çetindi. Mûsâ aleyhisselâm köle gibi muamele gören bir kavme mensup olduğu halde bölgenin güçlü hükümdarı Firavun ve kavmini dine davetle görevlendirilmişti. Hz. Peygamber ise sosyal statü bakımından muhataplarıyla aynı seviyede bulunuyordu. Öte yandan Mekkeli müşrikler Arap yarımadasının hatırı sayılır kabilesi olmakla birlikte Firavun ve adamları kadar güçlü değillerdi. Bu âyetler, o zor şartlarda Hz. Mûsâ nasıl başarılı olduysa Hz. Peygamber'in de öyle başarılı olacağına işaret etmekte, müminlere ümit ve cesaret vermektedir.

Firavun İsrâiloğullan'nı köle gibi İstihdam ediyor, onları ağır işlerde kullanıyordu. Nüfuslarının çoğaldığını görünce, kendi yönetimi için tehlike oluşturacakları endişesiyle yeni doğan erkek çocuklarını öldürtmeye başladı. İşte bu tutumları yanında Allah'ın varlığım ve birliğini de tanımamaları sebebiyle Allah onlan "zalim kavim" olarak nitelendirmektedir.[13]

 

12-14. Çoğu zaman insanlar peygamberleri yalancılıkla itham etmişlerdir. Hz. Mûsâ böyle bir durumla karşılaşmaktan endişe ettiği için moralinin bozulacağını, bunun da dilinin dolaşmasına sebep olacağını (krş. Tâhâ 20/27), dolayısıyla peygamberlik görevini yerine getirirken rahat konuşamayacağını Allah Teâlâ'ya arzetmiş; ya kendisine yardımcı olmak veya tek basma Firavun'a elçi olarak gitmek üzere kardeşi Harun'un görevlendirilmesini niyaz etmiştir. Ayrıca İsrâiloğul-lan'ndan biriyle kavga eden bir Kıptî'yi öldürmüş olmasından dolayı kendisinin de öldürülmekten korkması böyle bir talepte bulunmasına sebep olmuştur.[14]

 

15-17. Yüce Allah, Firavun ve adamlarının Hz. Musa'ya herhangi bir zarar veremeyeceklerini kendisine bildirerek tereddütlerini giderdikten sonra ondan kendisine dayanıp güvenmesini istemekte ve yardımlarıyla onların yanında olacağını bildirmektedir.[15]

 

18-21. Vaktiyle Firavun'un, İsrâiloğulları'nın yeni doğan erkek çocuklarım öldürtmesi sebebiyle Mûsâ dünyaya geldiğinde annesi onu bir sandık içinde nehre bırakmıştı; çocuk Firavun'un hizmetçileri tarafından bulunmuş ve Firavun'un sarayında yetiştirilmişti. Bu arada Mûsâ, İsrâiloğulları'ndan biriyle kavga eden bir Kıptî'nin saldırılarını engelleme girişiminde bulunurken bir yumruk vurarak onu öldürmüştü; 18 ve 19. âyetlerde Firavun bu olaylara işaret ederek Musa'yı nankörlükle itham etmektedir. Tefsirlerde Hz. Musa'nın, öldürme kastı olmaksızın Kıptî'ye vurduğu ve bu olayın kastı aşan müessir fiil neticesinde meydana geldiği anlatılmaktadır, îbn Âşûr, Hz. Musa'nın, "Ben o işi, ne yaptığını bilmezlerden biri olarak yaptım" mealindeki sözünü, "Sinirine hâkim olamadığı için veya henüz kendisine vahiy gelmemiş olduğundan hukukî sonucunu bilmediği için yumruk vurdu" şeklinde yorumlamıştır.[16]

Bu olaydan sonra Hz. Mûsâ, Firavun ve kavminin kendisini öldürmek istediklerini haber alınca korkmuş ve Mısır'ı terkederek Akabe körfezinin kuzeyindeki Medyen'e gitmişti[17] Cenâb-ı Hak orada ona ilim, hikmet ve peygamberlik görevi verdi, kardeşi Harun'la birlikte Firavun ve kavmine gönderdi.[18]

 

22. Firavun'un, nimet diye Hz. Musa'nın başına kaktığı ve onu nankörlükle itham ettiği şey, onu bebekliğinde nehre bırakılmış bulunca alıp beslemesi ve barındırması, özellikle onu diğer erkek çocuklar gibi öldürtmemesi idi. Hz. Mûsâ, üstü kapalı olarak onun yaptığının esasen bir nimet olmadığını ve kendisinin İsrâ-İloğulları'nı kul köle edinmesinden İbaret bulunduğunu ifade etmektedir. Zira eğer Firavun Isrâiloğulları'na baskı uygulamasa, özellikle erkek çocukları öldürtmeye kalkışmasaydı Musa'nın annesi onu nehre bırakmak durumunda kalmayacak, Mûsâ da Firavun'un eline düşmeyecekti.[19]

 

23-28. Firavun'un alaycı tavırlarına rağmen Musa'nın bütün ilâhî dinlerin en temel ilkesi olan tevhid akidesini veciz ifadelerle ortaya koyduğu görülmektedir.[20]

 

29-33. Eskî Mısır inancında Firavun hem kral hem de tanrının oğlu ve dolayısıyla tanrı sayılıyordu. Bu sebeple, onun tanrılığını kabul etmemek veya tanrısallığına karşı meydan okumak mevcut dine karşı çıkmak anlamına geliyordu[21] Allah tarafından seçilerek gönderilmiş bir peygamberin, Firavun'un tanrılığını kabul etmesi ise söz konusu olamazdı. Hz. Musa'nın getirdiği deliller karşısında çaresiz kalan Firavun, kaba kuvvete başvurarak onu zindana atmakla tehdit etti. Bununla birlikte Mûsâ aleyhisselâm Firavun'un iman edeceği ümidiyle ona tatlı dille konuştu, Allah da mucizeler gönderdi.[22]

 

34-40. Hz. Musa'ya verilen mucizeler karşısında şaşkına dönen Firavun, çevresindekilerin bundan etkilenmesini önlemek için Musa'yı onlara becerikli, büyük bir sihirbaz olarak tanıtmaya çalıştı. Sihir yoluyla halkı tesir altına alıp yurtlarından çıkararak orada kendi hükümranlığım sürdürmek istediğini söyledi ve bunu önlemek için neler yapılabileceğine dair çevresindekilerin görüşlerine başvurdu. Onlar da ülkedeki bütün yetenekli sihirbazları toplayarak Musa'ya karşı mücadele etmesini tavsiye ettiler. Bunun üzerine Firavun gereken emri verdi; ülkenin her tarafına görevliler gönderilerek sihirbazlar toplandı. Karşılaşma zamanı olarak da halkın bir araya toplandığı bayram günü kuşluk vakti tayin edildi.[23]  O dönemde Mısır'daki mevcut kültürde sihrin önemli yeri vardı; sihirbazlar bu kültürün rahipleri olarak saygın bir konuma sahipti. Dolayısıyla onların Hz.Musa'ya galip gelmeleri, halkın gözünde bu konumlarını daha da pekiştirecekti. Bu sebeple devlet ileri gelenleri "Sihirbazlar üstün gelirlerse -ki ümidimiz budur-herhalde onların yolundan gideriz" diyerek halka moral vermeye çalıştılar.[24]

 

Meali

 

52. Musa'ya? "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik. 53. Firavun da asker toplamak üzere şehirlere adamlar gönderdi. 54. (Adamlarına) "Bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk; 55. Fakat bize karşı nefretle doludurlar. 56. Biz de kuşkusuz tedbirli, tek vücut bir topluluğuz" (diyordu). 57-58. Sonunda onları bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik. 59. Böyle oldu; İsrâiloğulla-rı'na da benzer nimetler verdik. 60. Derken Firavun ve adamları gün doğarken onlara yetiştiler. 61. İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları, 'işte yakalandık!" dediler. 62. Mûsâ, "Hayır! Eminim ki rabbim benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir" dedi. 63. Bunun üzerine Musa'ya, "Asan ile denize vur!" diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı, her parça koca bir dağ gibi oldu. 64. Ötekilerim de oraya getirdik. 65-66. Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardıktan sonra ötekilerini suda boğduk. 67. Şüphesiz bunda inandırıcı işaretler vardır; ama çokları imana gelmiş değildir. 68. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.[25]

 

Tefsiri

 

52-60. Firavun ve kavminin, Hz. Musa'ya iman edenlere uyguladığı haksızlıklar sebebiyle birçok felâket ve musibete uğratıldılar; Mısır'da yıllarca kuraklık ve kıtlık oldu, büyük sıkıntılar çektiler. Hz. Musa'ya başvurarak sıkıntılar kaldırıldığı takdirde tsrâiloğullan'na Mısır'dan çıkış izni vereceklerini söylediler. Mû-sâ'nm duası üzerine Allah sıkıntıları giderdikçe sözlerinden döndüler.[26]  Allah Teâlâ Hz. Musa'ya İsrâiloğulları'nı Mısır'dan geceleyin gizlice çıkarmasını vahyetti. Mûsâ geceleyin kavmi ile birlikte yola çıktı. Durumu haber alan Firavun ve adamları İsrâiloğullan'nı takip edip imha etmeye karar verdiler. Firavun, isrâiloğulları'nı rahatlıkla ezebileceğim ifade ediyordu. Çünkü onların düzenli orduları ve yetişmiş askerleri yoktu. Şehir ve kasabalara görevliler göndererek asker toplayıp harekete geçti. Filistin'e gitmek üzere yola çıkmış olan İsrâ-iloğullan Kızıldeniz'e gelmişlerdi. Güçlü ordusuyla onları takip etmekte olan Firavun bir gün sabahleyin güneş doğarken onlara yetişti.

Muhammed Esed 57 ve 58. âyetleri Firavun'un sözlerinin devamı gibi düşünerek onun İsrâiloğullan'nı Mısır'dan çıkardıklarını anlatan bir ifadesi olarak yo-rumlamışsa da, klasik müfessirler bu âyetleri bizim de tercih ettiğimiz anlamda, yani Allah'ın Firavun ve kavmi hakkındaki kelâmı olarak değerlendirmişlerdir.[27]

"Firavun ve adamları gün doğarken onlara yetiştiler" diye tercüme ettiğimiz 60. âyete, "Firavun ve adamları onlan doğu yönünde takip ettiler" şeklinde de mâna verilmiştir.[28]  Bu durum İsrâiloğullan'nın Mısır'ın doğusunda yer alan Kızıldeniz'e doğru gittiklerini, Firavun'un da bu istikamete yönelerek onlan takip ettiğini ifade eder.[29]

 

61-68. İsrâiloğulları, mucize eseri olarak denizden açılan yollardan geçip Sî-nâ yarımadasına çıktılar. Bunları izlemekte olan Firavun da açılmış olan bu yollara ordulanyla birlikte girdi. Ancak Yüce Allah, Mûsâ ve beraberindeki müminleri kurtardı, Firavun ve beraberindekileri ise denizde boğdu.[30]

 

Meali

 

69. Onlara İbrahim hakkında da bilgi ver. 70. Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" diye sormuştu. 71, "Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz" diye cevap verdiler, 72. İbrahim, "Peki ama, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? 73. Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?" 74. "Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk" dediler. 75-76. İbrahim dedi ki: "İyi de sizin, kendiniz ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? 77-78. İyi bilin ki o taptıklarınız benim düşmanımdır; ama âlemlerin rabbi, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. 79. Beni yediren ve içirendir. 80. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. 81. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. 82. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur. 83. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat. 84. Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle! 85. Beni, naîm cennetine girenlerden eyle. 86. Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu. 87-89. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği günde beni mahcup etme!" 90.0 gün cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır. 91, Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir. 92-93. Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Sîze yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir. 94-95. Artık onlar, o sapkınlar ve İblîs'in orduları toptan tepetaklak cehenneme atılırlar. 96. Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle derler: 97-98. "Vallahi, biz sizi âlemlerin rabbi île eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindcj misiz. 99. Bizi ancak o günaha batmış olanlar saptırdı. 100-101. Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de samimi bir dostumuz. 102. Âh keşke bizim için bir dönüş daha olsa da müminlerden olsak!" 103. İşte bunda elbet alınacak büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. 104. Şüphesiz rabhin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.[31]

 

Tefsiri

 

69. Hz. İbrahim'in kıssasının bir bölümü anlatılarak onun müşriklerden olmadığına, bilâkis getirdiği dinin Hz. Muhammed'in getirdiği dinle Özü itibariyle aynı olduğuna, onu sevdiklerini ve peşinden gittiklerini iddia edenlerin Hz. Mu-hammed'i de sevmeleri, ona tâbi olmaları gerektiğine işaret edilmektedir. Ayrıca kıssada Allah'ın birliği esasına dayanan tevhid dinini yaymak uğrunda öz vatanından hicret etmiş olan Hz. İbrahim'in Filistin, Mısır ve Hicaz'da yaşadığı gurbet hayatı ve şirke karşı verdiği mücadele anlatılarak başta Hz, Peygamber olmak üzere müminlere ümit aşılanmakta ve teselli verilmektedir.[32]

 

77-82. Bu âyetlerin zahirinden anlaşıldığı üzere Hz. İbrahim'in kavmi Kel-dânîler ay, güneş ve yıldızlara veya bunların yerdeki sembolü olan putlara tapıyorlardı. Bu toplumun gökyüzündeki en büyük tanrıları güneş, yeryüzündeki en büyük tanrıları ise onun temsilcisi olan Baal adındaki put idi. Onlara göre insanların hayatını putlar yönetiyordu, yaratma ve yok etme İşini de zaman yapıyordu.[33]  İşte Hz. İbrahim, kavminin Allah'ı bırakıp da tapmış oldukları bütün tanrıların uydurma, onlara tapanların da yanlış yolda olduklarına İşaret etmiş, bundan sonra da gerçek ve tapılmaya lâyık olan tanrının yaratan, hidayete erdiren, yediren, içiren, şifa veren, öldüren, hayat veren ve kıyamet gününde günahları bağışlayan Allah Teâlâ olduğuna dikkat çekmiştir.[34]

 

83-89. 84. âyette "Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle!" diye çevirdiğimiz cümledeki "lisân-i sıdk" (doğruluk dili) tamlaması iki türlü yorumlanmıştır:[35]

 

a) Bu tamlamadaki lisân terimi dille aktarılabilecek, dille ulaştırılabilecek şeyleri veya bunları aktaranları ifade için mecaz olarak kullanılmıştır. Buna göre Hz. İbrahim söylediklerinin doğru, gerçek ve yüce mânalar taşıyan sözler olmasını veya kendi soyundan, getirmiş olduğu hak dini sonraki nesillere aktaracak kimselerin gelmesini Allah Teâlâ'dan niyaz etmiştir. Nitekim yüce Allah duasını kabul ederek başta Hz. Muhammed olmak üzere onun soyundan birçok peygamber göndermiş ve Hz. Peygamber'e onun dinine uymasını emretmiştir.[36]

 

b) Bu tamlama Hz. İbrahim'in, sonraki nesiller içerisinde İyilikle anılmak istediğini ifade etmektedir. Bundan dolayıdır ki müslümanlar onu önder kabul eder, kendisini ve soyundan gelenleri hayırla anarlar. Yahudi ve hıristiyanlar gibi Ehl-i kitap da aynı şekilde ona ve soyundan gelenlere saygı gösterirler.[37]

Mtifessirler, 89. âyette "temiz bir kalp" diye çevirdiğimiz "kalb-i selîm" tamlamasını şu mânalarda yorumlamışlardır: Şirk ve şüpheden arınmış, iman esaslarına samimiyetle inanmış, manen sağlıklı [38] ()kötülüklerden korunmuş[39] sünnete gönülden bağlı olup bid'atlerden uzak duran, mal ve evlât sahibi olduğu için sunamayan bir kalp[40]  Râzî'ye göre bu konudaki görüşlerin en doğrusu, kalb-i selimi, "Cehaletten ve kötü huylardan arınmış kalptir" diye tanımlayan görüştür (XXIV, 151).

Hz. İbrahim bu duayı yaptığı zaman kendisine peygamberlik görevi verilmişti [41] Bu sebeple müfessirler, mealinde "hikmet" diye çevirdiğimiz hükm kelimesini birçok yerde "peygamberlik" anlamında yorumlarken, burada 83. âyette "derin bilgi, doğru hüküm verme ve kavrama yeteneği" gibi anlamlarda yorumlamışlardır. Müfessirler, İbrahim'in babasının affı dışındaki bütün dileklerinin kabul olunduğuna dair çeşitli deliller getirmişlerdir.[42] İbrahim aleyhisselâm, babasının Allah düşmanı bir putperest olduğunu anlayınca ondan uzaklaşmıştır.[43]  Hz. İbrahim'in "hep iyilikle anılması" konusundaki duasının bir sonucu olarak her ümmet ona ayrı bir sevgi duymuş ve admi övgüyle anar olmuştur. Müslümanlar namazda ve namaz dışında "salli" ve "bârik" dualarını okurken Hz. Peygamberce birlikte onu da anarlar.[44]

 

95. Burada geçen "İblis'in ordulan"ndan maksat kendi türünden olanlarla Âdem'in soyundan olup da ona uyan kimselerdir.[45]

 

96-102. Dünyada bâtıl tanrılara tapanlar âhirette o tanrıların kendileri için hiçbir İşe yaramadığını görünce dünyada yaptıklarına pişmanlık duyarak kendilerinin yanlış yola saptıklarını itiraf ederler; uydurma tanrıları âlemlerin rabbi olan Allah'a denk tuttukları için hem kendilerini hem de sapmalarına sebep olan önderleri kınarlar, fakat pişmanlık fayda vermez. Zira orada onları kurtaracak dost veya şefaatçi olmadığı gibi dünyaya geri dönüp kurtuluşa erdirecek iman ve amel etme talepleri de kabul edilmez.[46]

Râzî'ye göre putperestlerin âhirette tanrılarını görmeleri ve onlara hitap et-meleri mümkün değildir. Onların ancak suretlerini görecekler ve dünyada yaptıklarına pişman olarak putlara tapmakla büyük hata ettiklerini itiraf edeceklerdir (XXIV, 152).[47]

 

Meali

 

105. Nûh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. 106. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: "İnkârdan sakınmayacak imsiniz? 107, Bakınız ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. 108. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınınız ve bana itaat ediniz. 109. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabbine aittir. 110. Artık Allah'a isyandan sakınınız ve bana itaat ediniz." 111. Şöyle cevap verdiler; "Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana îman eder miyiz!" 112. Nûh dedi ki: "Onların vaktiyle ne yaptıklarım bilmem. 113. Onların hesabı ancak rabbime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız! 114. Ben iman etmiş kimseleri kovacak değilim. 115. Ben sadece gerçekleri apaçık ortaya koyan bir uyarıcıyım." 116. "Ey Nûh, dediler, bu işten vazgeçmezsen, kesildikle sen de taşlanacaksın!" 117. Nûh, "Rabbim, dedi, kavmim beni yalancılıkla suçluyor. 118. Artık benimle onların arasmdakî durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!" 119. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık. 120. Sonra geri kalanları da sulara gömdük. 121. Doğrusu anlayanlar için bu kıssada büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. 122. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.[48]

 

Tefsiri

 

105-122. Bu âyet kümesi incelendiğinde Hz. Nuh'un davetinin esaslarıyla Hz. Mûsâ ve Hz. İbrahim'in davetini anlatan âyetlerdeki İlkelerin öz ve içerik olarak aynı olduğu görülmekte; keza bu peygamberin tebliğde bulunduğu toplulukların inançları ve hak din karşısındaki tavırları arasında da büyük bir benzerlik olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç itibariyle her üç peygambere dair âyetler grubunda da aynı mesajlar verilmiştir.[49]

 

Meali

 

123. Ad kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. 124. Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmıyor musunuz? 125. Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. 126. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınınız ve bana itaat ediniz. 127. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir. 128. Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı yükseltirsiniz? 129. Temelli kalacağınızı umarak mı büyük konaklar yaparsınız? 130. Gücünüzü hep zalim zorbalar gibi mi kullanırsınız? 131. Artık Allah'tan korkunuz ve bana itaat ediniz. 132-134. Bildiğiniz şeyleri size veren, size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden Allah'a karşı gelmekten sakınınız. 135. Doğrusu sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum." 136. Şöyle cevap verdiler: "Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir. 137. Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. 13$. Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz."

139. Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları helak ettik. Doğrusu bunda da büyük bir ibret vardır ama çoktan inanmazlar. 140. Şüphesiz rab-bin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. [50]

 

Tefsiri

 

123. Hz. Nuh'tan sonra tarih sahnesine çıkmış olan Âd kavmi Yemen'de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamış eski bir Arap toplumudur. Önceleri doğru yolda yürürlerken zamanla bunlar da Nûh kavmi gibi yoldan sapmış, putperest olmuşlardı. Kendilerine gönderilmiş olan peygamberi dinlemedikleri için helak olup tarih sahnesinden silinmişlerdir.[51]

 

128-135. "Yüksek yer" diye çevirdiğimiz "rî' kelimesi "yol" mânasına da geldiği için 128. âyeti "Sİz boş şeylerle uğraşarak her yol üstüne bir anıt mı yükseltirsiniz?" şeklinde tercüme etmek mümkündür. Hz. Hûd, kavminin âhiret hayatını unutup tamamen dünya hayatı ve zevklerine yöneldiklerini, Allah'a ortak koşarak O'na ibadeti terkettiklerini görünce böyle bir uyanda bulundu. Çünkü güçlü ve zengin olan kavmi daha önce din ve ahlâk kurallarına uygun olarak doğru yolda yürürken bilâhare güçlerine ve servetlerine güvenerek Allah'ı, peygamberi ve Allah'ın gönderdiği dini tanımaz duruma gelmişlerdi. Kur'an'ın verdiği bilgiye göre bunlar (Yemen'de İrem adında) bir şehir kurmuş, müreffeh bir şekilde yaşıyorlardı. Muhteşem sarayları, kaleleri, bağları, bahçeleri vardı[52]Tefsirlerde bildirildiğine göre bunlar, çöllerde yolcuların yollarını yitirmemeleri için yol kenarlarına, özellikle tepelere güvercin kaleleri, kuleler, âbideler ve alâmetler dikmişlerdi; su biriken yerlerde ise sarnıçlar yapılmıştı; kışın yağmur suları bu sarnıçlarda biriktirilir yazın ihtiyaç anında kullanılırdı. Özellikle çölde susuz kalan yolcular bu sarnıçlardan yararlanırlardı. İşlek yollardan gelip geçenlerle oyalanıp eğlenmek için hâkim noktalara binalar yaptıkları da zikredilmiştir.[53] Kısacası Âd kavmi güçlü ve müreffeh bir toplum haline gelmişti; yeryüzünde kendilerinden daha güçlü kimsenin bulunmadığı kanaatinde idiler.[54]130. âyet onların gerçekten güçlü olduklarına işaret etmektedir.[55]

 

136-140. Müşrikler Hûd aleyhisselâmın uyarılarına kulak vermediler; öğüt vermesiyle vermemesi arasında bir fark bulunmadığını kendisine ifade ettiler. Mü-fessirler 137. âyette "yol" anlamında tercüme ettiğimiz huluk kelimesindeki kıraat farkını da dikkate alarak âyetten kastedilenin ne olduğu hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır: a) Şu yaptıklarımız veya sahip olduğumuz din, ilk atalarımızdan beri sürüp gelen bir gelenektir, bundan dolayı herhangi bir ceza görmeyiz. Sen bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak istiyorsun, bunu kabul etmeyiz, b) Senin iddia ettiğin peygamberlik, getirdiğin şu din ve "İnsanlar öldükten sonra yeniden diriltilecek" şeklindeki iddian, geçmişlerin yalan ve uydurmalarıdır, c) Bizim hayatımız öncekilerin hayatı gibidir, yaşarız, ölürüz. Öncekiler nasıl öldüler bir daha dirilmedilerse biz de yaşayıp öleceğiz, bir daha dirilme-yeceğiz.[56]

 

Meali

 

141. Semûd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. 142. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? 143. Bakınız, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. 144. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınınız ve bana itaat ediniz. 145. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir. 146-149. Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz? 150. Artık Allah'tan korkunuz ve bana itaat ediniz. 151-152. Yeryüzünde düzeni bozan ama düzeltmeye yanaşmayan aşırıların istediklerini yapmayınız." 153. Dediler ki: "Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! 154. Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mucize getir." 155-156. Salih: "İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir; sakın ona bir kötülük yapmainiz, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır" dedi. 157-158. Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular; çünkü onları azap yakaladı. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. 159. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. [57]

 

Tefsiri

 

141-142. Semûd kavmi, soyu kesilmiş eski bir Arap kabilesi olup Suriye ile Hicaz arasında bulunan Hicr'de yaşamıştır.[58]  Hz. Salih bu kabileye Allah'ın dinini tebliğ etmek üzere gönderilmiş bir peygamberdir. Kıssası Kur'an'da birçok yerde anlatılmış olup her geçtiği yerde kıssanın farklı yönleri ön plana çıkarılmıştır. Burada insanların güç ve servetine güvenerek şımarmalarının doğru olmadığı, dünya hayatının geçici olduğu ve âhirette hesaba çekilecekleri vurgulanmıştır.[59]

 

146-150. Hz. Salih inkarcı kavmine Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatarak bu nimetlere şükretmek, Allah'a karşı gelmekten sakınmak, O'nun emir ve yasaklarına itaat etmek, haddi aşıp yeryüzünde fesad çıkaranların peşinden gitmemek gerektiğine ve bu nimetleriyle birlikte dünyanın ebedî olmadığına dikkat çekerek uyarıda bulunmaktadır.

"Ustaca" diye çevirdiğimiz 149. âyetteki "fârihîn" kelimesi, "şımararak" anlamına gelen "ferihîn" şeklinde de okunmuştur.[60]  Buna göre âyetin meali "Şımararak dağlardan evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?" şeklinde olur. Birinci anlama göre âyet Semûd kavminin dağlardaki kayaları ustaca yontarak ve oyarak sağlam evler yapmış olduklarını, ikinci anlama göre ise zengin, güçlü ve kuvvetli oldukları için dağları ve kayaları rahatlıkla oyarak ve yontarak evler yaptıklarını, bundan dolayı da şımardıklarım ifade eder.[61]

 

155-159. Bozguncuların mucize istemeleri üzerine Salih, mucize olarak deveyi gösterdi. Bu mucize ile Semûd kavminin bu hayvana karşı nasıl davranacağı Allah tarafından sınanıyordu. Suyu dönüşümlü olarak kullanacaklardı, yani bir gün Salih'in devesi içecekti, bir gün de Semûd halkı ihtiyacı olan suyu alacaktı veya geleneğe bağlı olarak halkın su İhtiyacı için ayrılmış olan günde halk suyunu alacak, develerin su içmesi için ayrılmış günde ise deve diğerleriyle birlikte su içecekti. Salih'in, bu deveye herhangi bir kötülük yapmamaları hususunda halkını uyarmasına rağmen onu hunharca öldürdüler. Aslında deve bir imtihan aracı idi, maksat onların ilâhî buyruklara itaat hususundaki niyet ve kararlılıklarını denemekti. Ne var ki onlar bu sınavı kaybettiler.[62]

 

Meâli

 

160. Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. 161. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? 162. Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. 163. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınınız ve bana itaat ediniz. 164. Bunun için sizden karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir. 165-166. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar arasında erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz!" 167. "Ey Lût! dediler, "Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki koyulmuşlardan olacaksın!" 168. Lût, "Doğrusu ben bu işinizden dolayı size öfkeliyim" dedi. 169. "Rabbim! Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarının vebalinden kurtar" diye dua etti. 170-171. Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık. 172. Sonra diğerlerini helak ettik. 173. Üzerlerine de öyle bir yağmur yağdırdık ki! Önceden uyarılmış olanların yağmuru ne kötüydü! 174. Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler, 175. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. [63]

 

Tefsiri

 

160-166. Lût aleyhisselâm, Hz. İbrahim'in kardeşi Haran'in oğludur. İbrahim aleyhisselâm ile birlikte Irak'tan ayrılıp Filistin'e gitmiş, daha sonra da Ölüdeniz (Lût gölü) kıyısında yaşayan inkarcılık ve sapık ilişkiler (homoseksüellik) içinde bulunan Sodom ve Gomore halkını ıslah etmekle görevlendirilmiş bir peygamberdir.[64]

 

171-173. Burada yaşlı kadından maksat Hz. Lût'un eşidir.[65]  Rivayete göre bu kadın iman etmemişti. Kocasının, misafirleri halktan gizli olarak evine davet etmesinden rafiatsız oMıgiı veya 6azı bildirildiğine göre ceza olarak bu kavmin üzerine taş yağdırılmıştır. 173. âyette yağdınldığı bildirilen yağmurdan maksadın da bu taş yağmuru olması muhtemeldir. Böylece Lût kavmi inançsızlık ve ahlâksızlığının cezasını çekerek tarih sahnesinden silinip gitmiştir.[66]

 

Meali

 

176. Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. 177. Şuayb onlara şöyle demişti; "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? 178. Bakınız ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. 179. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınınız ve bana itaat ediniz. 180. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin rabbine aittir, 181. Ölçüyü tam tutunuz, eksik verenlerden olmayınız. 182. Doğru terazi ile tartınız. 183. İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayınız, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayınız. 184. Sizi ve önceki nesilleri yaratana saygılı olunuz." 185. Şöyle cevap verdiler: "Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin! 186. Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz. 187. Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır." 188. Şuayb, "Yaptıklarıma en iyi bilen rabbimdir" dedi. 189. Onu yalancılıkla suçladılar, derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi. O gerçekten büyük bir günün azabıydı! 190. Doğrusu almak isteyenler için bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. 191. Şüphesiz rabbin, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. [67]

 

Tefsiri

 

176-184. Eyke, "sık ağaçlı yer" anlamına gelir. Bazı müfessirlere göre Eyke ile Medyen aynı yerin adı, halkları da aynı halktır; bazılarına göre İse bunlar iki ayn yerin adıdır, halkları da aynı ırkın iki koludur. Medyen halkı şehirde, Eyke halkı ise Medyen çevresinde bir vadide yaşıyorlardı.[68]  Medyen, Hicaz bölgesi ile Suriye ticaret yolu üzerinde, Akabe körfezine yakın bir yerleşim merkezidir. Şehir adını Hz. İbrahim'in oğlu Medyen'den almıştır.[69]

Şuayb aleyhisselâm Hz. İbrahim'in dördüncü kuşaktan torunu olup Medyen ve Eyke halkına gönderilmiş bir peygamberdir. O da diğer peygamberler gibi inkarcı ve putperest halkına önce Allah'tan başka tanrı olmadığını, her şeyi ve herkesi O'nun yarattığını anlattı, halkını yalnızca O'na kulluk etmeye çağırdı. Medyen halkı putperestliğinin yanında toplumsal ahlâk, özellikle ticaret ahlâkı bakımından çok bozulmuştu. Bolluk ve bereket İçinde yaşamalarına rağmen ahlâk kurallarını çiğneyerek alışverişlerinde karşı tarafı zarara sokacak hileli işler yapıyorlardı. Hz. Şuayb, ölçüyü tartıyı eksik tutmamaları, adaleti gözetmeleri ve düzgün ölçüp tartmaları, çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemeleri ve yeryüzünde fesad çıkararak ülke düzenini bozmamdan hususunda onlara uyanlarda bulundu; böylece hak dinin tevhid ve adalet ilkelerini toplumda yerleştirmeye çalıştı.[70]

 

185-187, Şuayb'ın insanlan gerçeğe, doğruluk ve dürüstlüğe çağırmasına karşılık onlar peygamberi büyülenmiş biri olarak tanıtıp onun aklî melekelerini yitirdiğini, şuurunun bozulmuş olduğunu, bu sebeple Allah tarafından peygamber olarak gönderilmesinin mümkün olmadığını söyleyerek onu halkın gözünde küçük düşürmeye çalıştılar. Aynca beşerden peygamber olamayacağı kanaatini taşıdıkla-n için onun peygamberlik davasında bulunmasını yalancılık olarak değerlendirdiler. Şayet iddiasında samimi ise Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğunu ispatlayacak bir delil getirmesini, meselâ üzerlerine gökten azap yağdırmasını istediler. Ancak Hz. Şuayb onların neye ve hangi azaba lâyık olduklarını Allah Teâlâ'nın daha iyi bildiğini ifade etti.[71]

 

189. Müfessirlere göre Eyke halkı peygamberi yalancılıkla itham edip inkârlarında ısrar edince Allah Teâlâ onları ya şiddetli bir depremle veya volkanik bir patlama ile cezalandırdı. Nitekim A'rât sûresinin 91. âyetinde Medyen halkının şiddetli bir depremle cezalandırıldığı bildirilmiştir. Âyette belirtilen "gölge gti-nü"nden maksat bu deprem sebebiyle gökte oluşan toz ve duman tabakasının güneş ışınlarını engellediği gündür, "Gölge gününün azabı" tamlamasının mecazi anlamda "geç kalınmış bir pişmanlıkla birlikte baş gösteren ruhsal bir karanlığa ve kasvete işaret" olarak da yorumlanabileceği söylenmiştir.[72]

Kur'an'da farklı bağlamlarda değişik üslûpla anlatılan bu kıssalar, tarih boyunca insanlığın temel yanlışlarının değişmediğini, hakkı tebliğ eden peygamberlerin ise her çağda insanların akıl ve basiretlerini bağlayan hırs ve tamahkârlıklarına, nüfuz ve iktidar tutkusuna, kendini beğenmişliğe karşı mücadele verdiklerini bildirmektedir.[73]

 

Meali

192. Şüphesiz bu Kur'an âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. 193-195. Onu, uyarıcılardan olasın diye güvenli ruh senin kalbine açık bir Arapça ile indirmiştir. 196.0, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır. 197. İs-râiloğullan bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir delil değil midir? 198-199. Kur'an'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusay-dı, yine iman etmezlerdi. 200. Onu günahkârların zihinlerine sokup anlamalarını sağladık. 201. Onlar, sonunda can yakıcı azabı görmedikçe ona iman etmezler. 202. O azap farkında olmadan kendilerine ansızın geliverir. 203. Buyüzden "Bize yeni bir süre verilir mi acaba?" derler. 204. Yani azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar? 205-207. Ne dersin! Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vaad edilen azap başlarına gelmişse senelerce yararlandırıldıktan nimetler onlara ne fayda sağlamıştır? 208-209. Kaldı ki biz, öğüt vermek üzere uyarıcılar göndermeden hiçbir ülke halkını yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz. [74]

 

Tefsiri

 

192-195. "Güvenli ruh"tan maksat Cebrail'dir. Yaratılış özellikleri sebebiyle güvenilirliği ihlâl etmediği ve Allah'ın emaneti olan vahyi tam bir emniyet içerisinde peygamberlerine ulaştırdığı için "güvenli" anlamına gelen emîn sıfatı ile nitelendirilmiştir.[75]  Ruh teriminin yukarıdaki anlam akışı içerisinde "mutlak güvenilirlik derecesinde vahiy" mânasında kullanılmış olabileceği ifade edilmişse de[76]  kanaatimizce bu yorum dil kuralları bakımından uygun değildir. Zira cümlenin öznesi "ruh" kelimesidir. "Bihî" ifadesindeki "bi" edatı ise "indi" anlamına gelen "nezele" fiilîni geçişli kılmaktadır. "Hî" zamiri de vahyi yani Kur'an'ı ifade eder. Buna göre ruh inen değil, vahyi indirendir.[77] Cümlenin anlamı ise şöyle olur: "Onu senin kalbine güvenli ruh indirmiştir." Esed'in verdiği mânadan ruhun indirdiği değil, indiği anlaşılmaktadır ki bize göre bu mâna uygun değildir. Ayrıca vahyin Hz. Peygamber'in kalbine bir melek (Cebrail) tarafından indirildiğine dair başka deliller de vardır.[78]Yüce Allah mesajım insanlara iletmek üzere peygamberleri hangi kavimden seçmişse kitaplarım da o kavmin diliyle göndermiştir.[79] Hz. Peygamber de Araplar arasından seçilerek görevlendirildiği için Kur'an ona Arapça olarak indirilmiştir. Fakat bu, onun sırf Araplar'a hitap ettiği anlamına gelmez. Nitekim Kur'an'ın evrensel olduğunu gösteren birçok âyet vardır.[80]

 

196-197. Hz. Muhammed'e vahyedilen mesajın mânası ve özü, temel çizgileri itibariyle önceki peygamberlere gelmiş olan Tevrat, İncil, Zebur vb. kitaplarda da vardı. Bir görüşe göre de Kur'an'ın indirileceği önceki, peygamberlerin kitaplarında haber verilmişti.[81]  Âyette bu anlamların her ikisi de kastedilmiş olabilir.

Bir kısım müfessİrler "İsrâiloğuüan bilgınlerTnden maksadın Abdullah b.Selâm ve onun gibi müslüman olan bazı yahudi bilginleri olduğunu söylemişlerse de âyeti genel anlamda -miislüman olsun olmasın- yahudi bilginleri olarak değerlendirmek daha uygundur. Rivayete göre Mekkeliler Medine'de bulunan yahudi bilginlerine adam gönderip Hz. Peygamber'İn durumu hakkında onlardan bilgi istemişler; onlar da böyle bir peygamberin geleceğini ve niteliklerinin Tevrat'ta mevcut olduğunu söylemişlerdir.[82]Özellikle Mekke döneminde, İsrâiloğullan bilginlerinden bazıları Kur'an'da anlatılan bu kıssaların Tevrat'ta anlatılanlara uygun olduğu gerçeğini teslim ediyorlardı. Nitekim Mekke döneminde inmiş olan Ankebût sûresinin 47. âyetinde Ehl-i ki-tap'tan bazılarının Kur'an'a iman ettikleri haber verilmiştir.[83]

 

198-203. Yukarıda 195. âyette, Kur'an'ın tam olarak anlaşılabilmesi için "açık bir Arapça" ile indirilmiş olduğu ifade edilmişti. Ancak Hz. Peygamber Arap, getirdiği mesaj da Arapça olunca müşrikler bunu kendisinin uydurduğunu iddia ettiler.[84]  Oysa Allah mesajını Arap olmayan birine Arapça olarak indirse ve onun okumasını sağlasaydı -uydurdu diyemezlerdi ama- yine de iman etmezlerdi [85]  veya Kur'an'ı bir yabancının diliyle vahyet-miş olsaydı inkarcılar bu sefer de mesajı anlayamadıklarını ileri sürerek yine inanmayacaklardı.[86] Allah Teâlâ, Kur'an'm hak olduğuna dair İsrâiloğullan bilginlerinin onun hakkında bilgi sahibi olmalarını delil olarak göstermektedir. Zira onlar son peygamberin geleceğini, onun bazı niteliklerini ve getireceği mesajı kendi kitaplarında okuyor ve biliyorlardı. Kur'an'ın hak olduğu günahkârların zihinlerine yerleştirilmiş, onu anlamaları da sağlanmış bulunmasına rağmen can yakıcı azabı görmedikçe onların inanmayacakları ifade buyurulmaktadır. Ancak azap geldiği zaman da yaptıklarına pişman olacak ve kaybettiklerini telâfi etmek için mühlet İsteyeceklerdir. Bu durum Hz. Peygamber'i teselli ettiği gibi müşrikleri de ikaz etmektedir.

Müfessİrler 201. âyete "(Kendi günahları yüzünden) suçluların kalbine inkarcılığı öyle yerleştirdik ki artık can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler" şeklinde de mâna vermişlerdir.[87]

 

204-207. Zahiren 203. âyet ile 204. âyet arasında bir çelişki varmış gibi gözükmektedir. Zİra ilk bakışta birinden, ansızın gelen azap karşısında İnkarcıların mühlet istedikleri, diğerinden ise azabın çabucak gelmesini talep ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekte ise çelişki ifadede değil, inkarcıların bu ifadelerle özetlenen tu-tumlarmdadır. Çünkü 203. âyete göre onlar, beklemedikleri azapla âhirette karşılaşınca azaplarının ertelenerek, yanlışlarını telafi etmeleri için kendilerine yeni bir hayat, yeni bir fırsat tanınmasını isteyeceklerdir. Oysa 204 âyete göre daha önce onlar, -alay yollu ifadelerle- Hz. Peygamber'in söyledikleri doğru ise hemen şimdi başlarına taş yağdırmasını veya elem verici bir azap göndermesini Allah'tan istemişlerdi.[88]

 

208-209. Yüce Allah insanları iyiyi kötüden ayırt edebilecek niteliklerle donatmıştır. Ancak yine de O, -merhametinin bir sonucu olarak- peygamber gönderip onlara doğru yolu gösteren mesajını ulaştırmadıkça sorumlu tutmamaktadır. Helak edilen toplumlara mutlaka önceden peygamber gönderilerek Allah'ın mesajı kendilerine ulaştırılmış, fakat insanlar onu reddettikleri için cezalandırılmışlardır, [89]

 

Meali

 

210-211. Kur'an'ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara düşmez, zaten buna güçleri de yetmez. 212. Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. 213.0 halde sakın Allah ile birlikte başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra cezaya çarptırılanlardan olursun! 214. Yakın akrabanı da uyar, 215. Sana uyan müminlere kol kanat ger. 216. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağını." 217-219. Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenlerle birlikte yere kapandığın zaman seni gören Allah'a güvenip dayan. 220. Her şeyi işiten, bilen O'dur. [90]

 

Tefsiri

 

210-213. Mekkeli bazı müşrikler risâlet görevinin ilk yıllarında Peygamber efendimizin karanlık güçler ve kötü ruhlarla ilişkisi olan bir kâhin olduğunu iddia ediyor, Kur'an'ı ona bir şeytanın getirdiğini söylüyorlardı.[91]  zira onların inançlarına göre kâhinlerin söylediklerini onlara şeytanlar telkin ediyordu. Bu sebep onlara göre Resûlullah'ın getirdiği Kur'an da olsa olsa bir şeytan sözü olabilirdi. Söz konusu âyetler bu tür yersiz iddiaları reddetmektedir.[92]Hz. Peygamber'İn şahsında genel olarak insanlığa hitap eden 213. âyet, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu delilleriyle ispatlandıktan sonra artık insanın şeytanların vesvese ve telkinlerine aklanıp da Allah'a ortak koşmaması, O'nunla birlikte başka ilâhlara tapmaması gerektiğini, aksi takdirde şiddetli cezaya çarptırılacağını haber vermektedir.[93]

 

214-220. "Akraba" diye tercüme ettiğimiz aşiret kelimesi, terim olarak kabile karşılığı kullanıldığı gibi kabilenin altında daha küçük bir topluluğu da ifade etmektedir.[94]  Önceki âyetlerde Hz. Peygamber'İn genel anlamda insanlık için uyarıcı olarak görevlendirildiği ifade edilirken bu âyetlerde de özel olarak akrabalarım uyarması emredilmektedir. Bu buyruk Peygamber'İn akrabası olmanın kimseye sorumluluğunu yerine getirmeme gibi bir ayrıcalık kazandırmadığını ifade etmesi bakımından önemlidir. Bu âyet inince Hz. Peygamber Küreyş kabilesine mensup inanan İnanmayan, yakın uzak akrabasını veya temsilcilerini Safa tepesinde toplayarak yakınlarından birinin peygamber olmasının Allah katında kimseye bir fayda sağlamayacağım, her şahsı ancak kendi imanının ve sâlih amelînin kurtaracağını haber vermiştir.[95]

Allah Teâlâ 213-217. âyetlerde Hz, Peygamber'İn şahsında bütün müminlere hitap etmekte, dini tebliğ hususunda her müminin kendisine en yakın kimselerden başlamasını emretmekte; özellikle din önderlerinin hakkı tebliğ konusunda başarılı olmaları için kendilerine tâbi olan müminlere kol kanat germelerini yani onlara karşı alçak gönüllü, şefkatli, merhametli olmalarını ve iyi davranmalarını; kendilerine karşı inanç bağlamında düşmanca bir tavır takındıkları takdirde ise onlara sahip çıkmamalarını istemektedir. İsyan eden akrabalardan uzak durmak, gerek Peygamber'İn gerekse diğer din önderlerinin kalplerinde, yakınlarıyla olan münasebetlerinde soğukluk, belki de düşmanlık meydana getirebilir. Bu sebeple Allah önderlerin, karşılaşacakları düşmanca davranışlara aldırış etmemelerini ve Allah'a dayanıp güvenmelerini öğütlemekte, Allah'ın herkesten güçlü olduğuna ve rahmetiyle müminleri düşmanlardan koruyacağına işaret etmektedir.

Bazı müfessirler, "Huzurunda durduğun ve secde edenlerle birlikte yere kapandığın zaman seni gören Allah'a güvenip dayan" mealindeki 218-219. âyetleri "her nerede olursan ol seni gören" şeklinde yorumlamışlardır.[96] Aynca "secde edenlerle birlikte yere kapandığın zaman seni gören" ifadesini "Seni Allah'ın birliğine inanmış olan bir peygamberin sulbünden diğer peygamberin sulbüne nakledip nihayet bu ümmette ortaya çıkaran" şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.[97]

 

Meali

221. Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim nü? 222. Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler. 223. Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler, çoğu da yalancıdır. 224. Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar. 225-226. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarım ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerim görmez misin? 227. Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerim yakında görecekler.[98]

 

Tefsiri

 

221-223; Önceki âyetlerde (210-212) Kur'an'ı Hz. Peygaınber'e şeytanların getirdiği, dolayısıyla onun bir kâhin olduğu iddiaları reddedilmişti. Burada ise şeytanların Hz. Peygamber'e yaklaşamayacakları belirtilmekte ve kimlere yaklaşabilecekleri açıklanmaktadır. Şeytanlar ancak çok yalan söyleyen, iftira atan, sahtekâr, günah işlemekten çekinmeyen kimselere, yani kendilerine uygun karaktere sahip olanlara yanaşırlar.[99]

 

224-227. İnkarcılar Kur'an'in gayb âleminden verdiği haberleri şeytanların ilhamı, nazmını da şiir olarak telakki ediyor, dolayısıyla Hz. Peygamberce kâhin ve şair diyorlardı. İşte bu âyetler onların bu tür temelsiz iddialarını reddetmekte; inkarcı şairlere gerçekleri arayanlar değil, ancak hevâ ve hevesleri peşinde giden, zevk ve eğlence düşkünlerinin tâbi olacağını bildirmektedir.

"Her vadide dolaşmak" her konuya girmek, her konuda söz söylemek demektir. Gerçekten de -müteakip âyette belirtildiği üzere inançlı ve ahlâkî değerlere bağlı olanlar farklı olmakla beraber- öyle şairler de vardır ki bunlar her vadide dolaşır, iyi kötü, eğri doğru her konuya girerek toplumu etkilemeye çalışırlar. Sözleri ile yaptıkları birbirini tutmaz, yapmadıklarını söyler, söylemediklerini yaparlar. Bu sebeple onların peşinden dürüst insanlar değil, ancak sapkınlar gider.[100]  Bu nitelikte olan şiir ve şairle Kur'an ve Peygamber'İ karşılaştırmak bile abestir.

Kur'an insanların sosyal ve kültürel hayatlarında önemli bir yer işgal eden şiiri ve şairleri mutlak olarak yermemiş, bilâkis şiirin iyisine ve güzeline insanları özendirmiştir. Kur'an'm üstün ifade gücünü gören Araplar onu şiire benzetmişler, Hz. Peygamber'e de şair demişlerdir.[101]  Bu durum karşısında Kur'an kendisinin ne şair ne de kâhin sözü olduğunu, fakat Allah tarafından indirilmiş ilâhî bir kelâm olduğunu vurgulamış.[102]  ve putperestlik döneminin İslâm ilkeleriyle ters düşen şiirini yermiştir. Nitekim 227. âyette özellikleri anlatılan gerçek müminler, müşrik dönem şairlerini yeren yukarıdaki hükmün dışında tutulmuşlardır. Bunlar söyledikleri şiirde gerçekleri dile getirirler; söyledikleriyle yaptıkları birbirine uygundur. Allah'ın birliği esasına dayanan tevhid dininin ilkelerini savunur, Allah'ı zikreder, O'nu yüceltirler. Yaptıkları iyi işlerle hem kendilerinin hem de toplumun yücelmesini ve yükselmesini gözetirler. Zulmün ve haksızlığın karşısında şiirleriyle mücadele verir, hakkı savunurlar. Sahih hadis kaynaklarında yer alan birçok hadiste de iyi maksatla kullanılan şiir, yukarıda kötülenen şiirden istisna edilmiş, hatta özendirilmiştİr.[103] Meselâ Câhiliye döneminin önde gelen şairleri arasında yer alan ve Medine döneminin sonların doğru müslüman olan Lesbîd b. Râbia'nın "Bilinmelidir ki Allah'tan başka her şey bâtıldır" anlamındaki mısraı [104]  Hz. Peygamber'İn "şairlerce söylenmiş en doğru söz" şeklindeki takdirine mazhar olmuştur[105]  Keza ashâb-ı kiram arasında Resûl-i Ekrem'in takdirlerini kazanmış başka birçok şair bulunmaktaydı. Bunların başında gelen Hassan b. Sabit'e, "Müşrikleri (şiirlerinle) hicvet, bil ki Cebrail de seninle beraberdir" buyurmuştur.[106]

 



[1] Süyûtî, el-İtkan, 1,12; İbn Âşûr, XIX, 89-90

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/155.

[2] İbn Kesîr, VI, 144; İbn Âşûr, XIX, 89

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/155.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/155.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/156.

[5] bilgi için bk. Bakara 2/1

[6] Râzî, XXIV, 118; Şevkânî, IV, 91; İbn Âşûr, XIX, 92; bu konuda bilgi için aynca bk. Ra'd 13/1; Hicr 15/1

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/156.

[8] krş. Kehf 18/6; Fâtır 35/8

[9] Nahl 16/82

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/156-157.

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/157.

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/158-159.

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/159-160.

[14] bu konuda bilgi için ayrıca bk. Kasas 28/15

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim  Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/160.

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/160.

[16] XIX, 114; aynca bk. Kasas 28/16

[17] krş. Kasas 28/20

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/160-161.

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/161.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/161.

[21] Firavun hakkında bilgi için bk. A'râf 7/103

[22] 32 ve 33. âyetlerde belirtilen mucizeler hakkında bilgi için bk. A'râf 7/107-108; Tâhâ 22/22,56-76

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/161.

[23] krş. Tâhâ 20/59

[24] 41-51. âyetlerin açıklaması için bk. A'râf 7/113-126

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/161-162.

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/162.

[26] bk. A'râf 7/130-135

[27] bk. Taberî, XIX, 49; Râzî, XXIV, 137

[28] bk. Şevkânî, IV, 98

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/162-163.

[30] Hz. Mûsâ ve Firavun hakkında bk. Bakara 2/49-59; A'râf 7/103-141; Tâhâ 20/9-80; Kasas 28/3-46

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/163.

[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/164-165.

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/165.

[33] İbn Âjûr, XIX, 141

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/165.

[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/165.

[36] bk. Nah] 16/123; krş. Âl-i İmrân 3/95; Nisa 4/125

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/165.

[37] Zemahşerî, II, 512; krş. Meryem 19/50

[38] tbn Kesîr, VI, 159

[39] Esed, II, 749

[40] Şevkânî, IV, 103

[41] Râzî, XXIV, 147; İbn Âşûr, XIX, 145

[42] Râzî, XXIV, 147-150

[43] bk. Tevbe 9/114

[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/166.

[45] Taberî, XIX, 55; İblîs hakkında bilgi için bk. Bakara 2/34; Kehf 18/50

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/166.

[46] şefaat ve şefaatçiler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48,255

[47] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/166-167.

[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/167.

[49] Hz. Nuh'un kıssası hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Hûd 11/25-49

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/168.

[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/168-169.

[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/169.

[52] kış. Fecr 89/6-8

[53] İbn Aşûr. XIX, 165-168

[54] bk. Fussılet 41/15

[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/169.

[56] kış. Taberî, XIX, 60; İbn Âşür, XIX, 172-174; Âd kavmi hakkında bilgi için bk.A'râf7/65;Hûd 11/50

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/

[57] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/169-170.

[58] bk. İbn Âşûr, V1II/2,215-216

[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/170-171.

[60] Şevkânî, IV, 108

[61] bilgi için bk. A'râf7/74

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim afi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/171.

[62] Semûd kavmi ve Sâlİh peygamber hakkında bilgi için bk. A'râf 7/73-79; Hûd 61-62. vd

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/171.

[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/172.

[64] bk.A'râf7/8O

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/172.

[65] bk. Tahrîm 66/10

[66] Lût ve kavmi hakkında bilgi için bk. A'râf 7/80-84; Hûdll/77-83

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/173.

[67] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/173-174.

[68] İbn Kesîr, VI, 168; İbn Âşûr, XIV, 71; Eyke hakkında bilgi için bk. Hicr 15/78-79; İbn Âşûr, XIX, 182-184

[69] bilgi için bk. A'râf 7/85-87

[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/174.

[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/174.

[72] Esed, II, 757; Şuayb ve Eyke halkı hakkında bilgi için bk. A'râf 7/85; Hûd 84-95; İbn Âşûr, VIII, 239 vd

[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/175.

[74] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/175-176.

[75] bk. Taberî, XIX, 68; İbn Âşûr, XIX, 189

[76] Esed, II, 758

[77] bk. Râzî, XXIV, 165

[78] bk. Bakara 2/97; Buhârî, "Bed'ü'1-vahy", 2

[79] bk. İbrâhîm 14/4

[80] meselâ bk. A'râf 7/158; Furkan 25/1; Kur'an'ın Arapça olarak indirilmesi ve evrenselliği hakkında bilgi için bk. Yûsuf 12/2; ez-Zümer 39/28; vahyin geliş şekilleri hakkında bilgi için bk. "Tefsire Giriş" bölümü, "I. Kur'ân-ı Kerîm A) Tanımı ve Özellikleri, 2. Vahiy" başlığı

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/176.

[81] Şevkânî, IV, 113; İbn Âşûr, XIX, 191-192; Esed, n, 758

[82] Kurtubî, XIII, 138-139; Ebû Hayyân, VII, 39

[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/1176-177.

[84] bk. Hûd 11/13

[85] Şevkânî, IV,114

[86] krş. Fussılet 41/44.

[87] Taberî, XIX, 70; İbn Kesîr, VI, 173; Şevkânî, IV,114

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/177.

[88] bk. Enfâl 8/32

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/177-178.

[89] bu konuda bilgi için bk. el-Hicr 15/4; el-İsrâ 17/15; Tâhâ 20/134;

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/178.

[90] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/178.

[91] krş. Tur 52/29

[92] Râzî, XXIV, 171;İbnÂşûr,XIX,198

[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/178-179.

[94] Yûsuf Halaçoğlu, "Aşiret", DİA, IV, 9

[95] Buhârî, "Tefsîr", 26

[96] Taberî, XIX, 76

[97] Şevkânî, IV, 116

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/179.

[98] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/180.

[99] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: :IV/1180.

[100] Elmalı-lı, W 3649-3650

[101] bk. Enbiyâ 21/5; Sâffât 37/36; Tur 52/30

[102] bk. Hakka 69/41-42

[103] bk. Buhârî, "Edeb", 90; İbn Mâce, "Edeb", 42

[104] Dîvân, s. 132

[105] Buhârî, "Menâkıbü'l-ensâr", 26

[106] Buhârî, "Bed'ü'l-halk", 6, "Megazî", 30; Müslim, "Fezâilu's-sahâbe", 153

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/180-181.