Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şuârâ Sûresi - Kuran - 026Suara - 5. Sayfa

ŞUÂR  SÛRESİ 3

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 3

M Eâ Ll : 3

Açık Seçik Kitap. 3

Peygamber (A.S.) Efendimizin Lüzumundan Fazla Üzülmesi 3

Gökten Âyet Ve Belge İndirilmemesi 4

Küfrün Baş Aşaği Geleceği Haberi 4

Bitkilerde Zevciyet 4

Allah, Hem Azîz'dir, Hem Rahîm'dir. 5

Âyetler Arasında Bağlanti 5

M eâli: 5

İnkarcı Zâlim Millete Uyarıcı 6

Musa Peygamber'in (A.S.) Endişesi 6

Tebliğ Ve İrşatta Endişeye Yer Yoktur. 6

Âlemlerin Rabbının Elçileri 7

Musa Peygamberin (A.S.) Kınanması 7

Rabbülâlemîn'in Mahiyeti 7

Tehdide Karşi Mu'cize. 8

Âyetler Arasında Bağlantı 8

Meali: 8

Fir'avn'ın Tek Başına Karar Vermekten Çekinmesi 9

Sihirbazların Gerçeği Anlaması 9

Fir'avn'ın Sarsılması 9

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

Mısır'dan Çıkış. 10

Âyetler Arasında Bağlanti 11

M eali; 11

İbrahim Peygamber'in (A.S.) Uyguladığı Metot 12

Allah'tan Şu Alti Şeyi İstemek. 12

İbrahim (A.S.)In Altı Maddelik Dileği 13

O Gün Mal Ve Evlât Fayda Vermez. 15

Ancak Allah'a Selim Bir Kalp İle Gelenler Müstesna. 15

Âyetler Arasında Bağlantı 15

Meali: 15

Nimetin Verdiği Sarhoşluk. 15

Cehennemide Suçlamalar Ve Tartışmalar. 16

Kendileri İçin Şefaatçi Ve Sıcak Dostların Bulunmadığı Gün. 16

Gerçek Dost 16

Şüphesiz Allah Hem Azîz'dir, Hem Gafur'dur. 17

Âyetler Arasında Bağlantı 17

İnkarcının Gururu. 18

Peygamberler, İnsanları Siniflara Ayırmazlar. 18

Nuh Kıssasından Mesajlar. 18

Âyetler Arasında Bağlanti 19

Meali: 19

Hûd Peygamber'in (A.S.) Tebliğ Metodu. 19

Hûd Ve Âd Kıssasından Mesajlar. 20

Âyetler Arasinda Bağlantı 21

Meali: 21

Semûd Kavmi Ve Öğüt Alınacak Yanı 21

İstedikleri Mu'cize'nın Gerçekleşmesi 22

Âyetler Arasinda Bağlantı 22

Meali; 23

Lût Peygamber Ve Södomlular. 23

Olayın Tarihî Yönü. 24

Lût Kıssasından Mesajlar. 24

Âyetler Arasinda Bağlantı 24

Meali: 25

Eykeli'ler Ve Şuayb Peygamber. 25

Şuayb Peygamber'in (A.S.) Uyguladığı Metot 25

Şuayb Peygamber (A.S.) Kavmini Beş Şey İle Uyardı 25

İstenilen Azap. 26

Küfür Ve Sapıklık, Hayatı İlâhî Plana Göre Uygulamamaktır. 26

Şuayb (A.S.) Kıssasından Öğütler. 26

Âyetler Arasinda Bağlantı 27

Meali: 27

Kur'ân, Lafzıyla, Manasıyla İlâhidir. 27

Kur'ân Açık Seçik Arapçadır. 28

Melek Cebrail'in Hz. Muhammed'in (A.S.) Kalbine İnmesi 28

«Ruhu'l-emin onu senin kalbine açık seçik Arap diliyle indirmiştir.». 28

Hz. Muhammed'in (A.S.) Tevrat Ve İncil'de Anılması 29

Kur'ân Arap Olmayan Birine İndirilseydi 29

İnkârın Kalpte Yer Etmesi 30

İsrail Oğulları'nın İlim Adamları 30

Uyarıcı Peygamber Gönderilmesi 30

Kur'ân'ı Şeytanlar İndirmemiştır. 30

Âyetler Arasinda Bağlantı 31

Meali: 31

İniş Sebebi 31

İlgili Hadîsler. 32

Yakınları Davet 32

İman Edip Hakka Uyanlara Tevazu Kanadını İndirmek. 32

Cin Ve Şeytanlar Kimlere Fısıldarlar?. 33

Yalancı Ve Hayalci Olan Şairler. 33

Zâlimlerin Uğradığı, Uğrayacağı İnkılâb. 34


ŞUÂR   SÛRESİ

 

Son kısmındaki dört âyet dışında sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. 224. âyeti şâirlerden söz ettiği için «şâirler» manasına gelen «şuârâ» sû­reye isim olmuştur.

 

Âyet sayısı        : 227   

Kelime sayısı     : 1279                                         

Harf sayısı         : 5540 [1]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1—  İnkarcı sapıkların İslâm'a karşı olumsuz yöndeki faaliyetlerine dik­katler çekiliyor. Hak ile bâtıl mücadelesinin insanla birlikte başladığına işa­retle Hz. Muhamrned (A.S.) ve arkadaşları teselli ediliyor.

2—  Cok çeşitli bitkileri yetiştiren Yüce Yaratan'ın varlığına, birliğine delîl getiriliyor. Böylece ilgililerin botanik üzerinde ciddi araştırma yapma­ları isteniliyor.

3—  Gelip geçen milletlerin ve kavimlerin kıssaları ve peygamberleri­ni yalanlamaları ve bunun neticesi olarak büyük felâketlerle onların yüzyü-ze gelmeleri ibretli yanlarıyla anlatılıyor.

4—  Kur'ân'ın bütünüyle ilâhî vahyin ürünü olduğu açıklanıyor ve bu sebeple Kur'ân âyetleri üzerinde ilmî çalışmalar yapmamız ilham ediliyor.

5—  Hz.  Muhammed'in  (A.S.)  hâşâ kâhin veya şâir olduğunu  iddia edenler reddedilip kınanıyor. Ona indirilen bilginin bu hususta yeterli de­lil ve belge olduğuna işaret ediliyor.

6—  Putperest müşriklerin, sapık inkarcıların sonlarının çok elem ve­rici azap olacağı hatırlatılıyor.

7—  Hz. Muhammed'in {A.S.) şâir olmadığı. Ona indirilen Kitab'ın şiir kalıplarına uymadığı konu ediliyor ve Kur'ân'ın bir bakıma Allahça olduğu­na işaretle bu dil üzerinde araştırma yapılması öneriliyor.

8—  Mekkeli putperestlerin yakında  nasıl  bir inkılâba  uğrayacakları haber verilerek Hz. Muhammed'in (A.S.)  İslâmiyet adına yeryüzünde en kalıcı inkılâbı yapacağına ve bunun çok yakın olduğuna değinilerek sûre noktalanıyor.[2]

 

Meali:       

                                            

1—  Tâ-Sîn-Mîm.

2—  Bu, açık-seçik (aynı zamanda açıklayıcı) Kitab'ın âyetleridir.

3—  (Ey Peygamber!) Onlar dosdoğru imân etmiyecekler diye nere­deyse kendine yazık edip kıyacaksın.

Biz isteseydik onlara gökten bir âyet (açık bir belge ya da mu'ci-ze) indirirdik de onlar ona boyun büküp eğilirlerdi.

Onlara Rahmân'dan ne kadar yeni bir öğüt geldiyse mutlaka ondan yüzçevirdiler.

6—  Cidden (onu) yalanladılar. Alaya aldıkları hususların haberi ken­dilerine gelecektir.

7—  Yeryüzüne bakmadılar mı? Onda gönül çekici her (bitki)den nice Çiftler yetiştirdik.

 Şüphesiz ki bunda açık bir belge vardır, ama onların çoğu inan­mazlar.

9— Rabbin gerçekten çok üstündür, çok güçlüdür ve çok merhamet sahibidir.

 

Açık Seçik Kitap

 

«Bu, açık seçik (aynı zamanda açıklayıcı) Ki-tab'ın âyetleridir,»

Allah'ın insanlara rahmetinin son habercisi ve kıyamete kadar son mesajı olarak Kur'ân-ı Kerîm, okunup anlaşılmak, anlaşılıp uygulanmak için indirilmiştir. Hükümleri açık seçiktir. Taşıdığı ana fikirler, koyduğu te­mel bilgiler ve temel kaideler tazeliğini hiçbir dönem ve devirde kaybetme­yecek kadar köklüdür, gerçektir ve müsbettir. Naklettiği kıssalar ibret ve öğüt alınacak ölçü ve muhtevadadır.

Ayrıca Kur'ân; akla ışık tutup onu harekete geçirmek ve böylece insa­na geniş düşünme ve araştırma imkânı vermek için bazı konuların sadece özetini verir, bazı konulara işaret yoluyla atıfta bulunur ve bazı ilmî konu­larda sadece ip ucu vermekle yetinir.

İşte Kur'ân'ın acık seçik olması, ilâhî muradın anlaşılır ölçüde olma­sını göstermekte ve açıklayıcı olması ise, insan aklına malzeme vermek suretiyle bazı konular üzerinde rahat yorum ve içtihatta bulunma imkân­larını yansıtmaktadır.[3]

 

Peygamber (A.S.) Efendimizin Lüzumundan Fazla Üzülmesi

 

«(Ey Peygamber!) Onlar dosdoğru imân etmiyecekler diye neredeyse kendine yazık edip kıyacaksın.»

Şüphesiz âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in kalbi insanlıktan yana rahmet ve şefkatla dolup taşıyordu. O ba­kımdan kimsenin küfür ve nifak üzerinde kalmasına gönlü razı olmuyor­du. Mekkeli müşrikleri Hakk'ın yoluna davette çok ciddi gayretler ve ardi-arkası gelmeyen mesailer sarfetti; gece gündüz demeden gerçeği anlat­maya çalıştı; fakat olumlu sonuç alamadı. Bâtılı inatla, ısrarla savunan­ların çoğuna, özellikle elebaşılarına tesir edemedi. O yüzden fazlasıyla üzüldü ve göğsü daralır gibi oldu.

İlgili âyetle bu kadar üzülüp sıkılmaya gerek olmadığı hatırlatılarak Peygamber'in (A.S.) asıl görevine ve yetki sınırlarına dikkatler çekildi. Zi­ra Onun görevi, gereğinden fazla üzülmek değil, Allah'tan inen emirleri olduğu gibi Allah'ın kullarına teblîğ etmek ve mevcut ortama, şartlara gö­re irşat hizmetini sürdürmektir. Kalpleri hakka açan, kişileri doğru yola ka­vuşturan ise, Allah'tır.

O halde Hz. Peygamber'in izinde olup insanları hakka davet ve irşat eden din mürşitlerinin, ilim adamlarının üzülmelerine, öfkelenmelerine, sı­kılmalarına gerek yoktur. Zira ne şu insanları, yani doğru yolda yürüme­yenleri yaratan, ne de diriltip hesaba çekecek olan onlardır. Kendilerini doğru yola eriştiren Allah'a hamdedip doğru yolda olmayanlara da hidâyet nasip etmesini dilemeleri ve hizmetlerini sükûnetle, vakarla ve sabırla sür­dürmeleri yeter bir görevdir.  [4]                                                                      

 

Gökten Âyet Ve Belge İndirilmemesi                                   

 

«Biz isteseydik onlara gökten bir âyet (açık bir belge ya da mu'cize) indirirdik de onlar boyun bü­küp eğilirlerdi.»

Cenâb-ı Hak bu âyetle, bir diğer önemli hususu hem Peygamber'e (A.S.), hem de mü'minlere öğretiyor. Şöyle ki : Boyunları eğecek, inatları kıracak, taassubu yenecek, gururları kaldıracak büyük bir âyet, yani bir mu'cize indirebilirdi. Ama indirmedi. Çünkü o zaman serbest düşünmenin, aklı yeterince kullanmanın anlamı kalmaz; ihtiyarî bir İmâna değil, ıztırarî bir imana kapı açılmış olurdu. Oysa Cenâb-ı Hak, kullarına verdiği akıl, id­râk ve benzeri yeteneklerle akıl ve düşünce yolundan hareketlerini sağla­mayı dilemiştir. Bunun için de ihtiyarî imânı kabule lâyık görmüştür. Öyle ki, sünnetullah bu yolda tecelli etmiştir ki, bazı istisnalarla sünnetullahın değişmesi söz konusu değildir.   [5]        

 

Küfrün Baş Aşaği Geleceği Haberi

 

«Cidden (onu) yalanladılar. Ala-ya aldıkları hususların haberi kendilerine gelecektir.»

Cenâb-ı Hak kudret ve üstünlüğünün damgasını yarattığı her şeye .vurmuştur. Eşya her yönüyle O'nun birliğine, kudretinin kemal mertebesin­de bulunduğuna şehadet etmektedir.. Böylece her şey insan aklına ışık tu­tup yardımcı olmakta, her düzen mutlak bir düzenleyicinin mevcudiyetin­den haber vermektedir.

Gerçek bu olunca, küfürde inat ve ısrar edenler kiminle yarışmakta ve­ya ne ile boy ölçüşmektedir? Allah'ın sınırsız kudretiyle yarışmak veya O'na karşı gelmek mümkün müdür? İndirdiği kitap, gönderdiği peygamber rahmetinin birer tezahürü değil midir? Yoksa O'nun buna ihtiyacı mı var­dır? İmân edenlerden bir menfaat mı beklemektedir? Hâşâ O ganiy-i mut­laktır. Mülk O'nun, her şey O'nundur. İndirdiği her emir insanlığın mutlaka hayrınadır. O halde bu hayırdan kaçmanın anlamı ne?

Mekkeli müşrikler küfür ve tuğyanda, saldırı ve işkencede çok ileri gittiler ve hem Kur'ân'i, hem de Hz. Peygamber'! (A.S.) alay konusu edin­diler. Yıllar çarçabuk birbirini kovaladı; derken ilâhî yardımın mü'minlerden yana tecelli zamanı yaklaştı. İşte o çok sıkıntılı ve ıstıraplı günlerde altın­cı âyetle şu haber verildi: Yakında alaya aldıkları değerlerin nasıl bir kud­rete mazhar bulunduklarının haberi kendilerine gelip ulaşacak ve artık alay konusu edindikleri o değerlerin karşısında baş eğip zelil ve hakir ola­caklardır.

Nitekim çok geçmeden hicret emri indi, Arkasından Medine'de şehir devletinin temeli atıldı ve çok geçmeden Tevhîd Burcu'na zafer bayrağı di­kildi; Mekke fethedilmekle kalmadı, müşriklerin Kabe'ye yaklaşmaları bi­le yasaklandı ve Arap Yarımadası bir baştan bir başa Allahu Ekber sesle­riyle fethedildi.[6]

 

Bitkilerde Zevciyet          

 

«Yeryüzüne bakmadılar mı? On­da gönül çekici her (bitki)den nice çiftler yetiştirdik.»

Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde kudretinin üstünlüğünü yansıtan bir diğer olay, bitki örtüşüdür, Toprakta bir çok elementleri oluşturan kudret, onu bir bakıma hayatın anası yapmış ve ona yerleştirdiği yararlı bakterilerle yeryüzünü renk renk bitkilerle süslemiştir.

Her türde zevciyet nüvesini oluşturmuş, aşılama ameliyesini böcek ve rüzgârla sağlayıp geliştirmiştir.

Ancak âyette belirtilen «zevç» kavramından maksat, ciceklerdeki er-kek-dişi organlarının yer alması mıdır, yoksa eşeyli üreme, eşeysiz üreme midir? Bilindiği gibi eşeyli üreme; bitki hücrelerini çoğaltarak büyür. Er­gen hale gelince tohum yoluyla kendine benzeyen yeni bir bitki meydana getirir. Eşeysiz üreme ise, bitki önce parçalara ayrılır sonra da her parça yeni bir bitki şeklini alır.

Diğer bir yorumla «zevciyet», çiçekli ve çiçeksiz bitkilerde olabilir. Çün­kü çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücreleri vardır. Bu bakımdan hem çiçekli ve çiçeksiz yönünden, hem de çiçekli olup erkek ve dişi üreme hüc­releri yönünden bitkiler çift çift yaratılmış, denilebilir.

Çekirdekliler ise «spor» adı verilen üreme hücreleriyle çoğalırlar. Böylece bitkileri hangi yönüyle incelersek «zevciyet» faktörünün farklı şe­kilde mevcut olduğunu görebiliriz.

Bütün bu konudaki düzenlemeler ve türün kendi özelliğini korumak suretiyle devam edegelmesi, üstün bir kudretin hazırladığı kusursuz bir plân ve programı yansıtmaktadır.

O bakımdan Cenâb-ı Hak bu konuyu az değişik anlatımla. Kur'ân'ın se­kiz yerinde açıklayarak, özellikle yaklaşık olarak yeryüzünde 600.000 çeşit bitki üzerinde geniş araştırma yapmak isteyenlere ana fikir vermekte ve' botanik üzerinde çalışmanın insanı Allah'a daha çok yaklaştıracağını il-' nâm etmektedir. [7]

 

Allah, Hem Azîz'dir, Hem Rahîm'dir                                            

 

«Rabbın gerçekten çok üstündür, çok güç­lüdür ve çok merhamet sahibidir.»

Kâinat mu'cizelerle doludur. Gözlerimizin önüne serilen renk renk, bi­çim biçim bitkilerin her biri ayrı bir mu'cize değil de nedir? Hem de aklımıza seslenen, ona temel bilgi veren mu'cize.. İnkarcı nankörler ise bütün bu mükemmel düzenleme ve programlamayı tabiatın kendisine hamletmekte ve bunların ötesinde başlarına inecek başka mu'cizeler istemektedirler. Oysa Cenâb-ı Hak, kurduğu düzeni, hazırladığı plân ve programı kişilerin arzu ve heveslerine göre değiştirmez ve herkesin isteğine göre bir mu'ci­ze indirmez. Çünkü insana gerçeği arayıp bulabilecek, hakikati öğrenebi­lecek güçte ve yetenekte akıl, zekâ ve idrâk vermiştir. Böylece O Yüce Kudret insanı, aklını.doğru yolda, hakikati arayıp bulmada kullanıp kullan­madığından dolayı sorumlu tutacağını açıklamış ve yol gösteren peygam­berler göndermekle, kitap indirmekle beraber kişiyi aüz'i iradesiyle bulun­duğu şart ve ortam içinde serbest bırakmıştır.

İşte Cenâb-ı Hakk'ın Aziz sıfatı, O'nun çok üstün, çok kudretli olduğu­nu vurgularken, hazırladığı kâinat düzeninin her parçasına izzet ve rah­met damgasını vurduğunu ilham etmektedir.[8]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekkeli putperestlerin İslâm'a karşı ilgisiz kal­makla yetinmeyip, onu doğduğu yerde yok etmek için çok hırçınca birtakım ölçüsüzlüklerde bulundukları konu edildi. Bu yüzden Hz. Muhammed'in (A.S.) çok üzüldüğüne dikkat çekilerek buna gerek olmadığı belirtildi. Son­ra Onun görev ve yetki sınırları çizilerek hidâyete erdirmenin ancak Al­lah'a ait olduğuna işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtılın tarih boyunca mücadele halinde olduğu belirtilerek Hz. Peygamber (A.S.) ve arkadaşları teselli ediliyor. He­men arkasından Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssası, ibretli ve aydınlatıcı bir mi­sal olarak hatırlatılıyor.[9]

 

M eâli:

 

10-11— Hani bir zaman Rabbin Musa'ya: «Zulmü âdet edinen mille­te, Fir'avn'ın milletine git; artık (Allah'tan) korkup (inkâr ve azgınlıktan, haksızlık ve taşkınlıktan) sakınmıyacaklar mı?» diye seslenmişti.

12—  Musa : «Rabbim! doğrusu (beni) yalanlıyacaklarından korkuyo­rum da,

13—  Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da peygam­berlik gönder.

14—  Hem onların benim üzerimde bir (cinayet) günahı vardır; bu yüz­den beni öldüreceklerinden endişeliyim» demişti.

15—  (Allah ona): «Hayır, bırak bu endişeleri dedi; açık belge ve mu'-cizelerimizle ikiniz (onlara) gidiniz. Şüpheniz olmasın ki biz sizinle bera­beriz; (olup bitenleri) işitiriz.

16—  İkiniz Fir'avn'a gidin de ona deyin ki: «Şüphesiz biz âlemlerin Rabbınm elçileri (peygamberleri)yiz;

17—  İsrail oğulları'nı (salıver de) bizimle gönder.»

18— (Fir'avn onlara:) «A, seni çocukken aramızda besleyip büyütme­dik mi ve sen ömrünün birkaç yılını bizde (geçirip) kalmadın mı?!

19— Yapmak istediğini yaptın ve sen (cidden) nankörlerdensin,» dedi.

20— Musa, «o işi ben henüz (peygamberlik) yolunda değil iken yap­mıştım» dedi.

21—  Sizden korktuğum zaman da aranızdan kaçtım, derken Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni Peygamberlerden eyledi.

22—  Sizde büyütülmem! başıma kakılan bir nimet (görüyorsan bu), İsrail oğullari'm kul-köle edinmendendir.»

23—  Fir'avn ona : «Âlemlerin Rabbı ne demektir?» diye sordu.

24—  Musa, «göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidır. Kesin olarak bilip inanırsanız (bu böyledir)», dedi.

25—  Fir'avn çevresindekilere, «işitmiyor musunuz? (Ben ne sordum, o ne cevap verdi!)» dedi.

26—  (Bunun üzerine Musa), «O, sizin de Rabbınızdır ve daha önceki atalarınızın da Rabbıdir» dedi.

27—  Fir'avn, «doğrusu size gönderilen elçinin herhalde aklî dengesi bozuktur» dedi.

28—  Musa, «eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, (bilin ki) O, doğunun da, batının da, ikisi arasındaki şeylerin de Rabbıdır; bütün bunları yaratıp mey­dana getiren, terbiye edip kemâle erdirendir.» dedi.

29—  Fir'avn, «eğer benden başka ilâh edinirsen, herhalde seni zin-danlıkiardan ederim» dedi.

30—  Musa ona : «Sana açık-seçik bir belge (ve mu'cize) getirsem de mi?» dedi.

31—  Fir'avn, «eğer doğru kişilerden isen haydi o belgeyi getir!» dedi.

32—  Bunun üzerine Musa, Asa'sını yere bırakıverdi, derken o çok açık ve belirgin ölçüde bir ejderha (oluverdi).

33—  ve elini çekip çıkardı derken o durup bakanlara (pırıl pırıl ışık veren) bembeyaz (bir görünüme büründü).

 

İnkarcı Zâlim Millete Uyarıcı             

 

«Hani bir zaman Rabbın, Musa'ya: Zulmü âdet edinen millete, Fir'avn'ın milletine git......diye seslenmişti.»    a

İlâhî rahmetin açık tecellilerinden biri de, inkâr doğrultusunda azıtıp sapıtan her millete ve kavma doğru yolu gösteren, tuttukları yanlış yolun sonunun felâket olacağını haber veren uyarıcı bir peygamber gönderme-sidir.       

Haberleşme imkânları doğup dünya coğrafyasının önemli bir kısmı keşfedilince artık her millet veya kavma bir peygamber değil, bütün insan­lara rahmet olarak Hz. Muhammed (A.S.) gönderilmiş ve böylece Kur'ân:ı Kerîm de Allah'ın insanlara en son mesajı olarak indirilmiştir. Kur'ân'da bu husus yer yer belirtilirken bazı kıssalardan önemli safhalar nakledilerek birtakım misaller verilir. Nitekim Konumuzu oluşturan Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssası bu misallerden biridir.

Demek oluyor ki, küfürde ısrar eden bir millet, zulüm ve ahlâksızıık-ta ileri gitmeye başlayınca, zevalinin çok yakın olduğu kesinlik kazanır. O bakımdan Cenâb-ı Hak o milleti bir peygamber vasıtasıyla uyarmadan yok etmez. Bu O'nun sünnetinin bir gereği ve ilâhî hükmünün ayrı bir tezahü­rüdür. Fir'avn ve avanesi Mısır'da zulme sapıp insanlara işkence etmeğe başlayınca, Musa Peygamber onlara uyarıcı olarak gönderilmiş ve teblîğ ve irşat sonuç vermeyince, Kızıldeniz azgın kâfirlere mezar olmuştur. Mek-keli putperest azgınlar da inkâr ve ahlâksızlıkta gemi azıya alınca, Cenâb-ı Hak son uyarılarını Hz. Muhammed (A.S.) vasıtasıyla yaptı ve olumlu so­nuç alınmayınca, mağrur başlan eğecek ilâhî nusrat indi, derken hem Mek­ke, hem de Arap Yarımadası putlardan, zâlimlerden ve ahlâksızlardan te­mizlendi.[10]

 

Musa Peygamber'in (A.S.) Endişesi

 

«Musa: Rabbım, doğrusu (beni) yalanlıya-çoklarından korkuyorum da...... demişti.»

İyice azıtıp sapıtan ve-Fir'avn'ı ilâhlaştıracak kadar ölçülerini kaybe­den Mısır yerlilerine Hz. Musa (A.S.) uyarıcı ve yol gösterici olarak gönde-rilince, daha önce Mısır'da doğup büyüdüğü, bazı olaylara karıştığı ve Fir'avn'ın niyet ve tutumunu cok iyi bildiği için endişelendi ve bunu iste-miyerek dile getirdi. Kardeşi Harun'un da kendisine yardım eden bir pey­gamber kılınmasını diledi. [11]

Musa Peygamber'i asıl endişelendiren hususları; Kur'ân'ın kıssayla ilgili diğer bölümlerini de dikkate alarak şöyle özetliyebiliriz:

a)   Fir'avn ve yandaşları hakkı kabul etmemekle yetinmeyip birde ağır hakarette bulunabilirlerdi.

b)  O yüzden yüklendiği ağır ve sorumluluk gerektiren görevi hakkıyla yerine getiremiyeceğini hesaba katarak ilâhî inayete sığınıyor, destek istiyordu.

c)  Pürüzsüz bir konuşma ve düzgün bir telaffuz nimetine sahip olma­dığından, ilâhî buyrukları yeterince ve tesirli biçimde anlatabilecek miydi?

d)  Bir süre önce kazara Mısır yerlilerinden bir kıbtî'yi öldürmüştü. O yüzden tecavüze uğrayabilirdi.[12]

 

Tebliğ Ve İrşatta Endişeye Yer Yoktur                                    

 

«(Allah ona): Hayır, bırak bu en­dişeleri! dedi. Açık belge ve mucizelerimizle ikiniz (onlara) gidiniz. Şüphe­niz olmasın ki biz sizinle beraberiz; (olup bitenleri) işitiriz, buyurdu.»

Peygamberler büyük dâvaların, yüce amaçların, kutsal gayelerin er­leridir. Kalpleri davalarının büyüklüğüne orantılı azim ve cesaretle dolu­dur. Endişeleri kendi canlarından ziyade yüklendikleri ulvî hizmetin ak­saması ve davanın asıl amacına ulaşmamasıdır.

Musa Peygamber (A.S.)ın da endişeleri daha çok bu noktada topla­nıp düğümleniyordu. Kardeşi Harun'u (A.S.) yardımcı istemesinin asıl se­bebi bu idi. Allah ona: «Hayır, bırak bu endişeleri» buyurarak her peygam­berin imkân ve kudreti nisbetinde teblîğ ve irşadı sürdürmekle yükümlü bulunduğunu hatırlattı. Ayrıca kutsa! dâvada Cenâb-ı Hakk'ın kendisine güvenip dayananlarla beraber olacağını bildirerek daha çok manevî yar­dım ve desteğe dikkatlerini çekti.

Ne var ki, ilk adımda peygamberin peygamberliğini kanıtlayan mu'ci-zeyi ikinci bir destek olarak verdi. Böylece ilâhî inayete mazhar olan pey­gamberin bir maceracı olmadığına, dünyalıktan yana herhangi bir arzu ve ihtiras beslemediğine işarette bulundu.

Kıssanın bu önemli bölümünde, Hz. Muhammed'in (A.S.) bir yardımcı bile istemeksizin yalnız başına ortaya çıktığına, Fir'avn ve kavminden daha şirret ve azgın olan putperestlerle çetin bir mücadele verdiğine; her an ölüm tehlikesiyle burun buruna geldiği halde yılmadan hizmetini kusursuz sürdürdüğüne atıflar yapılıyor ve bu üstün azim ve irâdenin karşısında çok geçmeden azgın kâfirlerin diz çökeceği dolaylı şekilde hatırlatılıyor. Böylece hem Hz. Muhammed'e(A.S.), hem çok sıkıntılı günler geçirmekte olan arkadaşlarına zaferin çok yakın olduğu müjdesi veriliyordu.[13]

 

Âlemlerin Rabbının Elçileri

 

«İkiniz Fir'avn'a gidin de ona deyin ki: Şüphesiz biz âlemlerin Rabbının elçileri (peygamberleri)yiz.»

Anlatım tarzında bir incelik söz konusudur. Şöyle ki: Fir'avn kendini putlaştırıp millî ölçüde ilâh ilân etmiş ve Kıpt'ları buna az-çok inandırmış-ti. Musa Peygamber'in ise ona millî bir ilâhın hakikatte yeri olmadığını, kâinatın ancak bir tek ilâhı bulunduğunu, onun da âlemlerin Rabbı, yani yaratıp kemale erdiricisi, eşyayı terbiye edip düzen ve dengede tutucusu Allah olduğunu hatırlatmakla söze başlaması emredilmiştir.

Böylece her peygamberin ilk tebliğe «Tevhîd İnancı»nı anlatmak ve sahte ilâhların «âlemlerin Rabbı» olamıyacaklarını hatırlatmakla başladı­ğına işaret edilmektedir.

Bu uyarının bir ucu da Mekke ve Medine çevresinde yaşamakta olan Yahudilere yönelik bulunuyor. Zira onlardan birçoğu Allah'ı sırf İsrail oğul-ları'nın ilâhı sanıp ona millî bir hüviyet yakıştırmaktadırlar. Kur'ân'ı Kerim, Musa Peygamber'in (A.S.) ilk adımda millî bir ilâhın olamıyaoağıni, ancak âlemlerin bir tek ilâhı bulunduğunu ilân ettiğine parmak basmak suretiyle Yahudilerin o gibi sakat ve son derece sakıncalı inançtan vazgeçmelerini hatırlatmaktadır.

Diğer bir husus da şudur: Cenâb-ı Hak, Fir'avn ve avanesinin hak di­ne girmiyeaeklerine işarette bulunarak «Tevhîd İnancı»nı hatırlattıktan son­ra ona şöyle teklîfte bulunmasını emretmiştir: «İsrail oğulları'nı salıver de bizimle gönder.»

Âyetin bu bölümü Mekkeli putperestlerin nasıl bir yol izleyeceklerine atıfta bulunuyor ve çok geçmeden Hz. Muhammed'in de (A.S.) imân eden fakir ve kölelerle birlikte Mekke'yi terketmek isteyeceği, fakat fir'avn ruhlu müşriklerin buna engel olacakları imâ edilerek hatırlatılıyor. Nitekim sonuç öyle oldu..

Görüldüğü gibi, Kur'ân'da hiçbir âyet ve âyette yer alan cümle lüzum­suz, ibret ve öğütsüz, hikmet ve esrarsız değildir.[14]

 

Musa Peygamberin (A.S.) Kınanması

 

«(Fir'avn onlara): A, seni çocukken aramızda besleyip büyütmedik mi ve sen ömrünün birkaç yılını bizde (geçirip) kalmadın mı?! Yapmak iste­diğini yaptın ve sen (cidden) nankörlerdensin, dedi.»

Fir'avn kendi kavmini keyfince yönetip kendini onların gözünde ilâh-laştırınca, elbette ülkesinde ikinci bir baş, ikinci bir yönetici kabul etmiye-cekti. Aslında böyle bir durumu da hiç beklemiyordu. Derken karşısına Musa Peygamber (A.S.) dikiliverdi ve onu âlemlerin yegâne Rabbina imâ­na ve itaate çağırdı. Fir'avn önce bu çağrıya inanamadı, sonra Musa'nın ciddi olduğunu ve mu'cizelerle geldiğini görünce onu deli diye tanıtmaya çalıştı. Mu'cize karşısında ne yapacağını şaşırınca da Musa (A.S.) için «Bilgili bir sihirbaz» damgasını vurmayı ihmal etmedi.

Mekke'nin ileri gelen ve kendilerini Kabe'nin rakipsiz sahiplen sanan şımarık müşrikleri de Haşim oğullarıyla devamlı bir rekabet havası içinde bulunuyorlardı. Derken hiç beklemedikleri bir günde Hâsım oğullarından Hz. Muhammed (A.S.) peygamber olarak gönderildiğini ilân ediverdi. Üs­tünlüğün Hâşim oğullarına geçeceği, kutsal Kabe'ye onların sahip çıkaca­ğı endişesine kapıldılar ve bir anda karşı gelip o büyük peygamberi büyü­cü, sihirbaz ve şâir gibi sıfatlarla tesirsiz hale getirmeye çalıştılar.

Fir'avn işin az-çok ciddiyetini anlamakta gecikmedi ve ülkesini bu rah­met havasından uzak tutmak için Musa'nın (A.S.) kusurlarını hatırlatarak onu halkın yanında küçük düşürmeyi plânladı. Şöyle ki : Küçükken saray­da bir evlât gibi beslendiğini, büyüyünce de Kıbt'lardan birini öldürdüğünü alaylı bir tavırla söyleyerek onun azim ve gayretini kırmayı hesapladı. Mu­sa Peygamber de birinci olayın irâdesi dışında cereyan ettiğini, aynı za­manda onun temelinde İsrail oğulları'nın kul köle edinilmesinin yani ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulmasının ve bir soy kırımının söz ko­nusu olduğunu; ikinci olayın ise henüz peygamber değil iken kazara mey­dana geldiğini söyleyerek kendini savundu.

Hz. Muhammed'in (A.S.) geçmişinde bu ve benzeri olaylar bulunma­dığı halde Kureyş müşrikleri birçok yakıştırmalarda bulunmaktan çekinme­diler. Anlaşılan o ki, inkarcı, maddî çıkarları ve dünyevî saltanatı elinden gitmesin diye en namuslu ve dürüst kişilere bile çamur atmaktan ve ifti­rada bulunmaktan çekinmez. Zira onlara göre, gaye vasıtayı meşru kılar.[15]

 

Rabbülâlemîn'in Mahiyeti

 

«Fir'avn ona: Âlemlerin Rabbı ne demektir? diye sordu.»

Arapçada bir şeyin mahiyetinden sorulurken daha çok soru edatı olan (ma) ile sorulur. Şöyle ki: Bir şeyin mahiyeti; o şeyin içyüzü, neden ibaret olduğu, aslı ve mayası, zatı ve özü demektir. Fir'avn ilâhlığı maddeleştiren bir putperest idi. O bakımdan Âlemlerin Rabbı'nın mahiyetini sorma ihti­yacını duymuştu. Musa Peygamber «Ulülazm» bir Resul olarak ilim ve hik­metle donatılmıştı. Allah'ın mahiyetinin bilinemiyeceğini ve bu açıdan so­runun yersiz ve anlamsız olduğunu çok iyi biliyordu. O nedenle Cenâb-ı-Hakk'i eserleriyle, ilminin tezahürleriyle, kudretinin tecellileriyle tanıtmaya çalıştı. Fir'avn sorusuna istediği cevabı alamayınca, Musa Peygamber'i (A.S.) küçük düşürmek için o fırsatı değerlendirmeyi ihmal etmedi: «İşiti­yor musunuz? (Ben ne sordum, o ne cevap verdi)» diyerek hem Allah hak­kındaki bilgisizliğini, hem de Hakk'a karşı isyanını ortaya koydu.

Musa Peygamber (A.S.) âlemlerin Rabbı olan Allah'ın terbiye edip ke­male erdirme kudretini, üç ayrı tecelli safhasını anarak dile getirdi:

a)  Âlemleri yaratıp yavaş yavaş belli bir plâna göre kemâle erdiren­dir.

b)  Kâinat plânında yer alan her şeyin yaratanı, onların da, atalarının da Rabbıdır,

c) Doğunun da, batının da ve ikisi arasındaki şeylerin de Rabbıdır. Bü­tün bunları yaratıp meydana getiren, Lerbiye edip kemale erdiren, düzenle­yip dengede tutan O'dur.

Birinci safha ile, ilâhî terbiyenin varlık âlemini bütünüyle kapsamakta olduğu belirtilmekte ve böylece Rab sıfatının tecelli ve tezahürü genel an-Igmda ifade edilmektedir. İkinci ve üçüncü safhalarla, genellemeden sonra özellendirmeye yer verilmekte, bir bakıma husus ile umum açıklanmaktadır. Şüphesiz böyle bir anlatım tarzı hem muhatabı daha iyi aydınlatmaya, hem de daha iyi düşünmeye yönelik bir metot ölçüsünü yansıtmaktadır. Cümle­nin başındaki «Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız» sözü ise hem bu hikmeti terennüm etmekte, hem de Allah'ı akıl yoluyla bilmenin mümkün olabilece­ğine işarette bulunmaktadır.  [16]                       

 

Tehdide Karşi Mu'cize

 

«Fir'avn: Eğer benden baş­ka ilâh edinirsen, elbette seni zindanlıklardan ederim, dedi.»

Bâtılı temsil edenler hakkı temsî! edenlerin karşısında acze düşün­ce tehdide başvururlar. Nitekim Musa (A.S.) bir olan Allah'ın yüce kud­retini, O'nun kemal sıfatlarıyla açıklayıp kâinatı denge ve düzeniyle asıl yaratıcısına nisbet edince, Fir'avn'ın ilâhlaştırılan kişiliği zedelendi ve o yüzden Musa Peygamber'i zindan ile tehdît etti. Musa Peygamber onun acze düşüp yanlış ve tehlikeli bir karar vereceğini anlayınca, hakkın üs­tünlüğünü kelimenin dar kalıbından çıkartıp müşahhas duruma getirmeyi uygun gördü ve ardarda iki mu'cize gösterdi: Elindeki asasını yılana, elini, koynuna sokup onu ışıl ışıl ışıldayan bir nura dönüştürdü..

Fir'avn bu olağanüstü iki olay karşısında Musa'daki kudreti az-çok fark etmekle beraber mu'cizeyle sihri ayırt edemiyecek kadar bilgisiz ve ilgisiz idi. Ancak onu tesirsiz hale getirmenin gereğine inanıyor ve kafa­sından birçok şeyler geçiriyordu. Nitekim aşağıdaki âyetlerle onun düşün­ce ve tutumu ortaya konmakta ve olayın diğer safhaları ibretli yanlarıyla anlatılmaktadır.[17]

 

Âyetler Arasında Bağlantı   

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de iman cephesine karşı müşriklerin ardı arkası gelmeyen saldırılarının yeni bir olay olmadığına dikkatler çekilerek Musa Peygamber ile Fir'avn arasında gecen olay misal verildi. Musa Pey-gamber'in (A.S.) hakkı yansıtan sözlerine karşılık veremeyen Fir'avn'ın onu zindan ile tehdit ettiği ve o nedenle Musa Peygamber'in bu defa ilâhî kudreti müşahhas olarak yansıtan iki mu'cize gösterdiği, fakat Fir'avn'ın daha da endişelenerek başka tedbirler düşünmeye başladığı açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Fir'avn'ın Musa Peygamber'i tesirsiz hale getirip gözden düşürmek için ülkesinde yaşayan uzman sihirbazları toplayıp Mu­sa'ya (A.S.) karşı çıkardığı konu ediliyor. Musa Peygamber'in sergilediği mu'cizenin sihir cinsinden olmadığını anlamakta gecikmeyen sihirbazların Allah'a imân ettikleri üzerinde durularak kıssanın diğer önemli safhaları anlatılıyor.[18]

 

Meali:

 

34__ Fir'avn, çevresindeki ileri gelenlere, «şüphesiz ki bu, bilgin bir sihirbazdır,

35—  Sizi kendi ülkenizden sihriyle çıkarmak istiyor; (ey ileri gelen­ler! bu hususta) ne buyurursunuz?» dedi.

36—  Onlar, «bununla kardeşini gözaltında tut ve (sonra da) şehirlere toplayıcılar gönder de,

37—  Bilgili olan her sihirbazı toplayıp sana getirsinler» dediler.      ,

38—  Böylece sihirbazlar bilinen bir günün belli vaktinde toplandılar.

39—  Halka, «siz de toplandınız mı» denildi.

40—  Üstün gelirlerse, sihirbazlara uyacağımızı umarız dediler.

41—  Sihirbazlar geldiğinde Fir'avn'a dediler ki, «eğer üstün gelenler bizler olursak bizim için herhalde bir mükâfat vardır?»

42—  Fir'avn, «evet, o takdirde siz elbette (bana) yakınlardan olursu­nuz» dedi.

43—  Musa, sihirbazlara: «siz ne atacaksanız, ne ortaya koyacaksanız koyun!» dedi.

44—  Onlar da urganlarını ve değneklerini yere attılar ve «Fir'avn'ın azizliği hakkı için elbette bizler üstünleriz» dediler.

45_ Musa da Asa'sını yere attı, derken ansızın onların uydurup (göz boyayarak) ortaya koyduklarını yalayıp yuttu.

46— Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar.

47-48— «Biz âlemlerin Rabbına, Musa ve Harun'un Rabbına inandık» dediler.

49— Fir'avn, «ben size izin vermeden ona imân ettiniz (öyle mi?), her­halde o size sihir öğreten büyüğünüzdür. Yakında (neler yapacağımı) bi­leceksiniz. Yemin ederim ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesece­ğim ve elbette hepinizi asacağım» dedi.

50—  (Onlar) «ne zararı var, çünkü biz mutlaka Rabbımıza döneceğiz.

51—  Biz (senin adamlarından) ilk imân edenler olduktan geri Rab-bımızın hatâlarımızı bize bağışlayacağını ummaktayız» dediler.

 

Fir'avn'ın Tek Başına Karar Vermekten Çekinmesi

 

«Fir'avn çevresindeki ileri gelenlere : Şüphesiz ki bu, bilgin bir sihirbazdır. Sizi kendi ülkenizden sihriyle çıkartmak istiyor. (Ey ileri gelenler! bu hu­susta) ne buyurursunuz? dedi.»

Musa Peygamber'in (A.S.) gerek hikmetli sözleriyle, gerekse sergile­diği mu'cizelerle hakkı temsil etmesi ve doğruluğunu isbatlar mahiyette si­hir türünden olmayan, aynı zamanda ilâhî kudretin tezahürü sayılan iki ay­rı harikulade olayla Fir'avn't acze düşürüp tedirgin etmesi, Mısırlı'lann ge­niş çapta dikkatlerini kendi üzerinde toplamış ve özellikle İsrail oğullan'nın kendisine olan sevgi ve bağlılığını kat kat artırmıştı.

İşte Fir'avn bu gelişmenin farkında idi. O bakımdan tek başına lehte veya aleyhte bir karar vermeyi uygun görmemişti. Zira lehte vereceği bir karar kendi otoritesini, aleyhte vereceği bir karar halkın belli bir kesiminin güvenini sarsabilirdi. Bu inceliği düşünerek meclisinde yer alan devlet adamlarının görüşlerine başvurmayı tercîh etmişti.

Olayın, Mekke'deki durumla benzerlik arzetmesi:

Mekke'nin ileri gelenleri de Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yüksek şah­siyeti ve getirip teblîğ ettiği ilâhî hakikatler karşısında acze düşünce, onun aleyhinde hemen bir karara varmak istiyorlardı, ama Hâşim oğullarıyla bir iç savaşa kapı açılır endişesiyle pek acele etmiyorlardı. Sonunda her ka­bileden bir genç seçip bir gece baskınında Onun vücudunu ortadan kal­dırmaya hep birlikte karar vermiş oldular.[19]

 

Sihirbazların Gerçeği Anlaması

 

«Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. Biz âlemlerin Rabbına, Musa ve Harun'un Rab­bına inandık, dediler.»

Musa Peygamber'in yaşadığı M.Ö. XIII. yüzyılda Mısır ve dolaylarında sihir ve büyücülüğün çok yaygın olduğu anlaşılıyor. Nitekim ünlü müfessir İbn Kesîr de bu hususu çok açık biçimde belirtmiştir. O nedenle sözünü ettiğimiz çağda gönderilen peygamberin sihir ve büyüyü tesirsiz hale ge­tirecek ve gerçekle ilgili bulunmadığını isbatlayaeak ölçü ve nitelikte bir­takım mu'cizelerle donatılması gerekiyordu. İşte Musa Peygamber'in (A.S.) ortaya koyduğu mu'cizelerdeki hikmet ve amacı daha çok bu noktaya çe­virmekte yarar vardır. Özellikle Musa Peygamber'in (A.S.) elindeki değ­neğin çok kıvrak büyükçe bir yılana dönüşüp sihirbazların urgan ve değ­neklerini bir bir yalayıp yutması ve böylece yılan şeklinde gösterilen bu iki şeyin ortadan yok edilmesi, Asâ'da tezahür eden harikulade olayın sihir ve büyü cinsinden olmadığını, bütünüyle ilâhî kudreti yansıttığını ortaya koy­muş oldu. Bu gerçeği anlamakta gecikmeyen sihirbazlar Musa Peygam-ber'e inandılar ve hep birlikte imân ederek Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin te­cellisine baş eğip secdeye kapandılar.

Böylece Kur'ân-i Kerîm bu tarihî olayın ibretli safhalarını açıklarken hakkınıer-geç üstün geleceğini, bâtılın yıkılıp yok olacağını mü'minlere müj­de mahiyetinde verirken, inkarcıları uyarır.

Mekkeli müşriklerin geleceğini belirleyen ve yaşamakta olan inkarcı maddecilere uyarıcı ölçü ve kıstas verecek olan bu olay yaklaşık Kur'ân'ın yirmi kadar yerinde az farklı bir anlatımla tekrarlanmıştır. Aslında onlar bi­rer tekrar değil, değişik anlamda öğüt ve ibret alınacak farklı bilgiler ge­tirmektedir. Aynı zamanda konunun önemine dikkatleri çekip idrâkleri uya­nık tutmaya ve hafızalardaki izleri derinleştirmeye yönelik bulunmakta­dır. [20]

Fir'avn'ın Sarsılması

 

«F'r'avn : Ben size izin vermeden ona iman ettiniz (öyle mi). Elbette o size sihir öğreten büyüğünüzdür. Yakında (neler yapacağı­mı) bileceksiniz. Yemin ederim ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke­seceğim ve elbette hepinizi asacağım, dedi.»

Sihirbazlarla Musa'yı (A.S.) alt edip onu gözden ve gönülden düşür­meyi plânlayan Fir'avn, beklediği sonucu alamayınca üzüldü ve arkasın­dan sihirbazların bir olan Allah'a ve Musa Peygamber'e imân etmeleriyle de büsbütün sarsıldı, otoritesi zedelendi; tek kelimeyle kullandığı silah ge­ri tepti ve kalbinden yaralandı.

Kaba kuvvete başvurmaktan başka çare düşünemiyen Fir'avn, imân eden sihirbazları ölümle tehdit etti. Ne var ki Allah'a ve Peygamber'ine îmân; akıl, duygu ve düşünce üçlüsü doğrultusunda gerçekleşince artık hiçbir engel dinlemez; aynı zamanda ölümü Cenâb-ı Hakk'a gerçek vus­latın yolu olarak kabul eder. Nitekim sihirbazlar da Fir'avn'ın tehdidine böy­le bir imân şuuru içinde cevap vermişlerdir: «Ne zararı var, çünkü biz mut­laka Rabbımıza döneceğiz..»

Kur'ân-ı Kerîm imân eden sihirbazların bu yüksek irfanlarından süzü­lüp gelen sözlerini, iman eden mü'minlere örnek oıarak gösteriyor. Nite­kim Hz. Muhammed (A.S.) Efendimizin etrafında toplanan imân ve irfan ordusunun Hakk'a olan teslimiyetleri bunun çok üstünde bir anlam ve hik­met taşımaktaydı.

Böylece Cenâb-ı Hak, akıl, düşünce ve duygu yoluyla kalbin derinliği­ne yerleşen hakikî imânın zevki insanın bütün benliğini sarınca, ölüm teh­didinin onun karşısında çok önemsiz kalacağını hatırlatarak bu zevke eriş­meyi telkîn ve tavsiye etmektedir.

Sonra da Kıbt'lardan Musa'ya (A.S.) ilk imân etme bahtiyarlığına eri­şen sihirbazların bu anlamdaki açıklamalarının 51. âyetle bildirilmesi, Mek­ke'de Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e ilk imân eden kişilerin ne kadar bahti­yar ve Allah katında aziz olduklarına işaret edilmektedir. Aynı zamanda küfrün boğucu havasından sıyrılıp imânın nurlu ve ferahlatıcı havasına giren kimselerin geçmiş günah ve kusurlarının bağışlanacağına atıf. yapıl­makta ve böylece Kureyş müşriklerinin dikkatleri bu önemli konuya çe­kilmek istenmektedir.[21]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, sihirbazların sihirle mu'cize arasındaki farkı an­lamakta gecikmedikleri anlatıldı. O bakımdan hiçbir tesir altında kalma­dan Musa Peygamber'in (A.S.) Asâ'sında tecelli eden ilâhî kudret karşı­sında imân ettikleri açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, kullandığı silahın geri tepmesi sebebiyle öfkele­nen Fir'avn ve yandaşlarının İsrail oğulları hakkında soy kırım politikası gütmeyi tasarladıklarına işaret ediliyor. İşin farkına varan Musa Peygam­ber {A.S.) Mısır'ı terketmekîen başka çarenin kalmadığını düşünürken hic­ret emrinin indiği belirtiliyor ve böylece Musa Peygamber'in gecenin karanlığında İsrail oğulları'nı alıp Mısır'ı terkettiği konu edilerek olayların ge­lişme safhasına geçiliyor.[22]

 

Meali:

 

52— Biz, Musa'ya: «Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü gerçekten siz takip edileceksiniz» diye vahyettik.

53-54— Fir'avn da şehir ve kasabalara (asker) toplayıcı yetkilileri gön­derdi (ve dedi ki): «Şüpheniz olmasın ki bunlar sayıları pek az bir toplu­luktur.

55—  Ve herhalde bunlar bize karşı iyice kızgın olup (diş bilemektedir­ler).

56—  Doğrusu biz de uyanık tedbirli bir topluluğuzdur.»

57-58— Bununla beraber biz Fir'avn ve askerlerini bahçelerinden, pı­narlarından, hazine ve yüce-şerefli makamlardan çıkardık.

59—  Böylece İsrail oğulları'nı (onların yerine) vâris kıldık.

60—  Güneş doğup ortalığı aydınlatırken Fir'avn ve adamları onları takibe koyuldular.

61—  İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın arkadaşları, «eyvah! ger­çekten yetişilmekteyiz» dediler.

62—  Musa (onlara): «Hayır, şüpheniz olmasın ki Rabbım bizimledir; (O, kurtuluş) yolu gösterecektir» dedi.

63—  Bunun üzerine Musa'ya, «Asâ'nı denize vur!» diye vahyettik. Böy­lece deniz yarılıverdi de her parçası büyük bir dağ gibi (yükselip kaldı}.

64—  Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

65—  Musa'yı ve beraberindekilerin in hepsini kurtardık.

66—  Sonra da diğerlerini (denizde) boğduk.

67—  Şüphesiz ki bu olayda öğüt ve ibret vardır; (ne var ki kalanların) çoğu imân etmiş değillerdir.

68—  Rabbın, gerçekten O'dur yegâne üstün, yegâne güçlü, O'dur çok rahmet sahibi.

 

Mısır'dan Çıkış

 

«Biz Musa'ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü gerçekten siz takip edileceksiniz, diye vahyettik.»

Hakkı temsîl eden Musa (A.S.), davasının haklılığını delil ve belgele­riyle ortaya koyup bâtılı temsîl eden Fir'avn ve yandaşlarını acze düşür­dükten sonra, onlarda bir yumuşama, hakka meyletme duygusunu görece­ği yerde, büsbütün küfür ve kinlerinin arttığını anladı. Böylece Fir'avn'ın kaba kuvvete başvurup bir imha hareketine girişeceğinin yakın olduğunu düşünerek Mısır'dan ayrılmanın isabetli olacağını düşünmeye başladı. Der­ken hicret emri geldi. Musa Peygamber ferahladı ve sadece küfürde inat ve ısrar etmekle kalmıyacağını, çok zalimce karar almaya başlayacağını bildiği Fir'avn'ın şerrinden İsrail oğullarını kurtarmak için ilgili ilâhî vahye uyarak gece yarısı Mısır'dan ayrıldı. Bu sırada Fir'avn'ın da tam bir imha hareketinde bulunmak için ülkesinin her yanından asker toplamaya başla­dığı gerçek bir vakıa idi.

Sabaha doğru Kızıldeniz'in kenarına gelen İsrail oğulları, Fir'avn'ın kuvvetli ve kalabalık bir orduyla kendilerini takip ettiklerini gördüler ve ister istemez korkup endişeye kapıldılar. Musa Peygamber (A.S.) onları teskine çalıştı. Allah'ın mutlaka kendilerine yardım edeceğini söyledi. Der­ken Melek Cebrail ne yapmaları gerektiğini açıklar mahiyette ilâhî vahyi getirdi:

«Asanı denize vur, diye vahyettik. Böylece deniz yarıhverdi de her par­çası büyük bir dağ gibi (yükselip kaldı).»

Böylece Musa (A.S.) kendi kavmiyle birlikte açılan yoldan geçip kur­tuldular. Güneş doğarken arkalarından onları takibe gelen Fir'avn ve as­kerleri Kızıldeniz'e dayandılar. Takdir tedbiri bozar; kaza gelince göz­ler kör oiur. Denizin açılıp kale misali suların iki yanda yükseldiğini görün­ce hem korktular, hem de İsrail oğulları'nın bir an önce işini bitirmek için açılan yola girdiler. İlâhî emri bekleyen dağ misali yükselen sular yıkıl­maya başladı. Böylece Fir'avn ve askerleri küfür ve zulümlerinin bedelini canlarıyla ödemiş oldular. Tabii âhiretteki azap ise çok daha beter..

Kur'ân bu tarihî olayı ibretli bir misal olarak verirken peygamberler ta­rihinde hicretin yerine ve lüzumuna işarette bulunmakta; yakında Mekke'­de sıkışıp kalan mü'minlere bir hicret emrinin indirileceğini ve böylece hakkı temsîl eden mü'minlerin, azgın müşriklerin şer ve fitnesinden kurtu­lacağını ve çok geçmeden bâtılın başaşağı geleceğini kapalı şekilde haber vermekte ve mü'minlerin biraz daha sabır göstermelerini istemektedir. Nitekim birkaç yıl sonra Medine'ye hicret gerçekleşti ve arkasından Bedir savaşı onu izledi; derken çeyrek yüzyıl geçmeden Mekke başta olmak üze­re Arap Yarımadası fethedilmiş oldu. Fir'avn ve askerleri Kızıldeniz'de çan verdikleri gibi, Mekkeli müşrikler de inat ve azgınlıklarının havasında bo­ğulup düne kadar küçümsedikleri fakir ve kölelerden oluşan irfan ordu­sunun karşısında baş eğip verilecek karara rıza göstermekten başka ça­relerinin kalmadığını fısıldadılar.. Öyle ki, Mekkeli kâfirler kin ve inkârla­rının, zulüm ve tuğyanlarının fırtınasında bir bakıma boğulup hakka teslim olmaya rıza gösterdiler.

Hakkı temsil edenler, bâtılı temsîl edenlere nisbetle sayı bakımından az da olsalar, davalarına sadakatle bağlı kaldıkları ve her türlü sataşmaya göğüs gerip sabrettikleri takdirde -ilâhî takdîr ve sünnet gereği- günü ge­lince üstünlük sağlarlar. Musa Peygamber ve kendisine inananların; Hz. Muhammed (A.S,) ve Ona gönülden bağlı olanların durumları bunun açık misallerinden sadece ikisidir. Kur'ân her iki olaya da özellikle bu açıdan da bakmamızı ilham etmektedir. Çünkü Allah mutlaka çok üstündür, çok güçlüdür ve çok merhamet sahibidir. Nitekim 67 ve 68. âyetlerle bu haki­kate işarette bulunulmakta ve yaşamakta olan sadık mü'minlere istikbal va'dedilmektedir.[23]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, başta Mekkeli putperestler olmak üzere bütün inkarcı azgınların, şaşkın maddecilerin ibret ve öğüt alabilecekleri Musa ve Fir'avn kıssasının önemli safhaları anlatılarak ilâhî uyarı yapıldı. Küf­rün sonunun mutlak hezimet olacağına işaretle yaşamakta olan kâfir top­lulukların dikkatleri çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hem Yahudilerce, hem de Araplarca bilinen ve se­vilen İbrahim Peygamber'in (A.S.) yönlendirici, umut ve güven verici kıssa­sının ibretli safhalarından pasajlar veriliyor; hakkı red ve inkâr edenlerin iyice düşünüp karar vermeleri dolaylı şekilde öneriliyor.[24]

 

M eali;

 

69— Onlara İbrahim'le ilgili haberi de oku.

70—Hani İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: «Neye tapıyorsu­nuz?»

71— «Putlara tapıyoruz ve hep onlar için toplanıp üzerlerine kapanır-casına tapmaya devam ediyoruz» dediler.

72-73— İbrahim onlara: «Duâ ettiğinizde sizi duyuyorlar mı veya size yarar, ya da zarar verebiliyorlar mı?» dedi.

74— «Hayır, biz babalarımızı böyle yaparlarken bulduk» dediler.

75-76— İbrahim, «sizin ve önceki atalarınızın nelere taptıklarını (üze­rinde düşünüp onların neler olduklarını iyice) görüp anladınız mı?

77—  Şüpheniz olmasın ki o taptıklarınız benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbı müstesna, (O benim yegâne dostumdur).

78—  O ki beni yaratmış ve beni doğru yola iletmiştir.

79—  O ki beni yedirir ve içirir.

80—  Hastalandığım zaman O bana şifâ verir.  

81— O ki beni öldürür, sonra da diriltir.             

82— O ki, hesap-cezâ   günü   günah ve   kusurlarımı   bağışlamasını O'ndan ummaktayım» dedi (ve ilâve etti):

83— «Rabbim! bana hüküm-hikmet ver ve beni iyi-yararlı kişilere eriş-

84— Sonra gelenler arasında doğru bir dil ile (anılmamı) bana sağla.

85—  Beni Naîm Cennet'inin vârislerinden eyle.

86—  Babamı da bağışla; çünkü gerçekten o (doğru yoldan) sapmış­lardandır.

87—  Beni (canlıların) dirilip kaldırılacakları gün rezîl ve rüsvay eyle­me.

88—  Öyle gün ki, mal ve oğullar (evlâd) fayda vermez.

89—  Ancak Allah'a selîm bir kalp ile gelenler müstesna, (onların el­bette imânı ve iyi-yararlı ameli fayda verir.)»

 

İbrahim Peygamber'in (A.S.) Uyguladığı Metot   

 

«Onlara İbrahim'le ilgili haberi de oku..»

İbrahim Peygamber (A.S.), neye niçin tapıldığını kendi kavmine bazı sorular yönelterek inkarcıların akıl ve düşüncelerini gerçeğe çekmeğe çalış­mıştır. Başta babası ve yakınları olmak üzere kendi kavmine putların bir hiç olduğunu anlatmak ve insan eliyle yontulup şekillendirilen bu cisim­lerin hiçbir zaman ilâh olamıyacaklarına kalplerini yatıştırmak için onlara ardarda şu üç soruyu tevcîh etme ihtiyacını duymuştur:

1— Neye niçin tapıyorsunuz?                                               

2— Dua ettiğinizde bu putlar sizi duyuyorlar mı?          

3— Taptığınız zaman size yarar, tapmadığınız zaman zar&f vereDiir-yorlar mı?                                                                                          

Putlarda en azından bu sıfat ve yeteneklerin bulunmadığı kendiliğin­den ortaya çıkmış bulunuyordu. Nitekim putperestlerin bu sorulara verdik­leri cevap «hayır» şeklinde olmuştur.

Böylece ilâh edinilen cisimlerin tapılmaya lâyık olmadıkları, üstelik on­lardan çok üstün ve çok şerefli olan insanın o gibi şekiller karşısında eğil­mesinin büyük, bir zillet ve aşağılık sayıldığı gerçeği ortaya çıkmış bulunu­yordu.

İbrahim Peygamber'in (A.S.) kavmi bu çok mantıkî sorular ve doğur­duğu neticeler karşısında fazla bir şey diyemediler, sadece kendilerini hak­lı göstermek için baba ve dedelerinin âdetlerine uyduklarını söyleyebildi-ler. İbrahim (A.S.), körü körüne atalarının dinine uymanın, onların izinde yürümenin sakıncalarına dokunarak bunun yarar ve zararlarını tesbit et­menin gereğine işarette bulundu.

Uygulanan bu metot, şüphesiz ki o anda olumlu bir sonuç doğurrna-mışsa bile, en azından kafalarda bir şüphe kıvılcımının oluşmasını sağla­mıştır.

İbrahim Peygamber (A.S.) bu ön girişten sonra asıl maksada yönele­rek, gerçek anlamda tapılmaya, ibâdet edilmeye ancak bir olan, ortağı bu­lunmayan âlemlerin Rabbı Allah'ın lâyık olduğunu anlatmaya çalışmış ve putlardan nefret ettiğini, onları bir bakıma «Tevhid İnancı»nı zedelediğin­den düşman kabul ettiğini belirtmekten çekinmemiştir.          

İbrahim Peygamber'in (A.S.) bu son sözlerinde kullandığı ifade şek­linde bir incelik söz konusudur ki, o da hakikî ilâhın vasıflarından bir kıs­mına parmak basmasıdır; şöyle ki:

1—  Varlık âlemini yaratıp her şeyi türünün özelliğine göre ve hılka-tındaki gayesine göre terbiye edip kemale eriştiren ve bundan dolayı Rab sıfatıyla anılan mutlak kudret tek ilâh,

2—  İnsanları birçok yeteneklerle yarattıktan sonra onları doğru yola ileten geniş rahmet sahibi benzersiz ilâh,

3—  Varlık âleminde yer alan her şeyi insan için yar.ritan; güneşi, ayı, bulutu, rüzgârı, deniz ve karayı onun hizmetine sevkedip baş eğdiren yüce

kudret,

4—  İnsana arız olan hastalıkları tedavi için lüzumlu bütün ilâç ve çareleri sergileyen ve bunları elde etmek için aklı kullanmayı, düşünceyi derinleştirmeyi emreden yegâne rahmet sahibi,

5—  İnsanı, hayatın anlam ve hikmetini; asıl yaratanı kemal sıfatlarıyla bilip idrâk etmesi için yaratıp belli bir süre yaşattıktan sonra öldüren ve sonra da onu gerçek hayata yeniden diriltip kaldıran ilâh,

6—  Hesap, ceza ve mükâfat gününde inanan mü'minlerin dünyada iş­ledikleri günah ve kusurlarını bağışlayan sonsuz merhamet sahibi..

İşte bu kemal sıfatlardan hiçbirini putlarda görmek mümkün değildir. Bu sıfatlar insana asıl yaratanını tanıtmakta ve insan olmamızın mana ve hikmetini öğretmektedir.[25]

 

Allah'tan Şu Alti Şeyi İstemek

 

«O ki beni yaratmış ve doğru yola iletmiştir.»

İbrahim Peygamber (A.S.) ilâhî kudretin üstünlüğünü, insan aklının ka­bul edebileceği anlamda açıkladıktan; putların anlamsız boş cisimler olduğunu ortaya koyduktan sonra, insanların hemen her gün daha çok muhtaç bulunduğu şu dört şeyin kaynağının da ancak Cenâb-ı Hak oldu­ğunu belirterek bu düzeyde de O'nun kullarına olan aralıksız rahmet ve inayetine dikkatleri çekmiştir:

1— «O ki beni yaratmış ve doğru yola iletmiştir.»

Yoktan yaratıp var kılmak Allah'a mahsustur. Kur'ân'ın anlatımıyla. insanlar ve sahte ilâhlar bir sivrisinek yaratmaya muktedir değildirler. Ni­tekim bugün ilmî araştırmalar bir hücrenin yapısını tesbit edip ortaya koy­muştur, ama ondaki canlılık vasfının nasıl oluştuğunu keşfedememiştir; aynı zamanda ona bu vasfı da verememiştir.

«Doğru yola iletmek» diye çevirisini yaptığımız «hidâyet»e erdirmek ise ancak Allah'a mahsustur. Peygamberler, mürşitler ve din âlimlerinin görevi, insanları tehlikeli yola karşı uyarmak; doğru yolu gösterip onları sonsuz bir hayat ve nimetleriyle müjdelemektir. Dinde bu yüce hizmete «inzar» ve «tebşîr» denilir ki, İslâmî bütün esas ve prensipleri; emirvene-hiyleri, tavsiye ve öğütleri kapsamaktadır.

2—  «O kl beni yedirir ve içirir.»

Cenâb-ı Hak, Âdem'i yaratmayı irâde buyurduğunda, önce Dünya'yı onun ve zürriyetinin rahat yaşayacağı şekilde yaratıp düzenledi. İnsanın önemli ihtiyaçlarından olan yiyecek ve içecek maddelerini belli bir plân ve programa bağlayıp ortamı ve şartları yeterli şekilde hazırladı: Toprak, bu­lut, rüzgâr, hava, güneş ve sayısı belirsiz canlıları bunun için hizmete şevketti.

Görüldüğü gibi, insanları yedirip içiren hakikatte Cenâb-ı Hak'tır. İb­rahim Peygamber bu inceliğe parmak basarak her çeşit nimetin sonsuz kudret sahibi Allah'tan geldiğini belirterek bizi bu konuda da aydınlatmış­tır.

Doğunun yetiştirdiği ünlü halk filozofu Şeyh Sadi bu gerçeği şu söz­leriyle çok güzel tasvîr etmiştir: «Bulut, rüzgâr, ay, güneş, gök ve zaman hepsi birden senin eline bir parça ekmek ulaşsın diye hizmet vermektedir­ler. O halde eline ulaşan bir parça ekmeği gafletle yemen insaf şartına ve ölçüsüne uygun düşmez.»

3—  «Hastalandığım zaman O bana şifâ ve­rir.»

İnsana şifâ veren bütün bitkileri taşıdıkları özellikleriyle yaratan Ce­nâb-ı Hak'tır. İlim adamları, kimyacılar, eczacılar ancak bu bitkilerin kim­yevî tahlilini yapıp neyin ne için faydalı, ya da zararlı olduğunu tesbit et­mektedirler. Hiç kimse kâinat plânında yer almayan, aslı ve mayası bulun­mayan bir ilâç icat etmemiştir. Zira bu mümkün değildir. O nedenle İslâm Dini, bir hastalıktan dolayı ilâç alınırken şifayı o ilâçtan veya tavsiye eden­den değil, onu yaratıp yararlanma düzeyine getiren Cenâb-ı Hak'tan bekle­meyi telkîn ve tavsiye etmiştir. Bu inceliğe değinip bizi yeterince aydınlatan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Her hastalık ve illetin bir devası (ve şifâsı) vardır.» [26]

«Cenâb-ı Hak ne zaman, nerede bir hastalık ve illet yaratmışsa, mut­laka (ona karşılık) deva (ve şifa) da yaratmıştır.» [27]

«Allah hiçbir hastalık ve illet indirmemiştir ki, onun şifasını da indir­miş olmasın.» [28]

Bu hadîsi şöyle de tercüme edebiliriz: «Cenâb-ı Hak ne kadar bir has­talık ve illet indirmişse, mutlaka onun şifasını da indirmiştir.»

4—<<o ki beni öldürür, sonra ds diriltir.»

Bedene yerleştirdiği -rahu hakikî mânada Cenâb-ı Hak çekip alır. An­cak ne var ki, bunun için meydana gelecek birtakım sebepleri O daha ön­ceden ezelî ve ebedî ilmiyle tesbit edip «ecel» denilen olayı ona göre tak-dîr etmiştir.

Bu bakımdan insanı öldüren, yani vakti gelince ruhunu çekip alan Ce­nâb-ı Hak'tır. Öldürülme veya bir kazaya uğrayıp hayatı kaybetme olayları birtakım zahirî sebeplerdir.

Öldükten sonra kudretini izhar edip ikinci hayata diriltip kaldırma da ancak Cenâb-ı Hakk'a mahsustur. Bedenden ayrılıp Berzah âleminde bek­lemekte olan insanî ruhlar için yeniden beden denilen varlığı yaratma kud­reti O'na aittir. Elementleri biraraya getirip hücreleri ve onları biraraya getirip bedeni oluşturmak beşer kudretinin çok üstünde ve ötesindedir. Ni­tekim yeşeren bitkilerin saranp çer-çöp haline geldikten sonra ya tohum­ları, ya kökleri veya taşıdıkları «sporlar» ı belli bir plân ve programa göre düzenleyip harekete geçiren Cenâb-ı Hak olmakla beraber; kökleri, to­humları ve sporları genetik bir düzenlemede tutan ve devam ettiren de Ce­nâb-ı Haktır. O, bitkilerde bu özellik ve kudreti yaratmamış olsaydı, hangi ilim adamı bir tohum meydana getirebilirdi? İşte kıyamet gününde insan­ları diriltmesi böyle bir düzenleme ve kudretle gerçekleşecektir.

Şüphesiz ki insanın, sıraladığımız bu dört şeyden zaman zamgn gaflet etmesi hatâ ve günahtır. O bakımdan İbrahim Peygamber (A.S.) buna işa­retle içinden geçeni şöyle dile getirmiş ve gaflet etmememizi tavsiyede bulunmuştur: «O ki, hesap-cezâ günü günah ve kusurlarımı bağışlamasını O'ndan ummaktayım..»[29]

 

İbrahim (A.S.)In Altı Maddelik Dileği

 

İbrahim Peygamber (A.S.) dünya ve âhiretini ilâhî hoşnutluk düzeyin­de tutup saadete çevirmek için Cenâb-i Hak'tan ayrıca altı maddelik bir dilekte bulunmuş ve böylece kendisinden sonraki mü'm.inlere de kalıcı bir ölçü ve öğüt bırakmıştır. Şöyle ki:

1—«Rabbim, bana hükünvhikmet ver..»

Hüküm : Çok geniş kapsamlı bfr kelimedir. Bulunduğu âyete ve yer aldığı konu ve cümleye göre yorumlanır. Burada ise, Allah'ın koymuş ol­duğu helâl-haram sınırlarını ve onlarla ilgili hükümleri bilmek ve aynı za­manda din ve dünya işlerinde bilgili ve anlayışlı olmaktır. Daha çok faydalı olabilmek için İbrahim (A.S.) böyle bir dilekte bulunmuştur.

Nitekim İbn Abbas ve Mukatil de hükmü buna yakın bir anlamda yo­rumlamışlardır. [30]

Şüphesiz ki kendini bu dilek doğrultusunda yetiştiren bir mü'min, her vesileyle bağlı bulunduğu aile ve toplum için huzur ve güven kaynağı olur. Özellikle din ve ahlâk bakımından ihmal edilen toplumların bu ölçüde yeti­şen mü'minlere günümüzde daha çok ihtiyacı vardır diyebiliriz

2—«Ve beni iyi-yararlı kişilere eriştir.»

Hayatını imâna dayalı olan iyi yararlı amellerle donatan kişiler, ger­çekten en bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Onlar ülkenin manevî direkleri, toplumun güven kaynağı, peygamberlerin gerçek vârisleri, meleklerin ya­kın dostları, Allah'ın sevgili kullarıdır. Gönderilen her peygamber, indirilen her kitap mutlaka hakikî imânın en verimli ürünü olan sâlih amelleri telkîn ve tavsiye etmekle kalmamış, bunun eğitim yoluyla gönüllere işlenmesini, öğretim yoluyla kafalara nakşedilmesini emretmişlerdir.

İbrahim (A.S.) sâlih kulların önde gelenlerinden biri olmakla beraber, onlara hem dünyada, hem kabir âleminde, yani Berzah'ta, hem de âhirette arkadaş olmanın büyük bir saadet olduğuna "atıfta bulunmuş ve kendisin­den sonrakilere toplum hayatını düzen ve dengede tutacak kişilerin ancak «sâlihler» olduğuna işarette bulunmuştur.

3—«Sonra gelenler arasında doğru bir dil ile (anılmamı) bana sağla..»

Güzel bir anı, övgü değer anlamda unutulmaz bir isim bırakıp gitmek elbette ki hakiki mü'minin yolu ve meşrebidir. Bunun için de 60-70 yıllık kısa bir ömrü Allah'ın dilediği şekilde değerlendirmek gerekmektedir. Zira iyi olgun bir insan olmak zor; kötü bir insan olmak kolaydır. Önemli olan, imân ve irâdeyi son sınırına kadar kullanıp zorluğu yenmek ve aradaki en­gelleri bir bir selâmetle aşmaktır.

İbrahim Peygamber'in (A.S.) bu uğurda harcadığı mesâiyi, verdiği mü­cadeleyi dikkate aldığımızda, Onun kendisinden sonrakilere örnek alına­cak çok güzel şeyler bıraktığını anlamakta gecikmeyiz.

«Kim Allah içinse, Allah da onun içindir» hikmeti böylece tecelli etmiş ve İbrahim Peygamber doğru bir dil ile anılma bahtiyarlığına lâyık görül­müştür.

M.Ö. yaklaşık 2000 yıllarında yaşayan bu kadri yüce peygamber hem Tevrat'ta, hem İncil'de, hem de Kur'ân-i Kerîmde anlatılmakta ve kitap eh­li tarafından da sevilip sayılmaktadır. Şüphesiz bu öyle yönlendirici bir olaydır ki Cenâb-ı Hak gözlerimizin önüne sermekte ve bu açıdan feyizli, bereketli bir hayat düzeni kurmamızı ilham etmektedir.

4—Ben' Naîm Cenneti'nin vârislerinden eyle..»

Böylece İbrahim Peygamber (A.S.) dünya ile âhiret arasında en sağ­lam köprü ve bozulmaz denge kurmanın yol ve yöntemini öğretmekte; bir fani İçin yaratıldığı hikmete yönelik bir hayat sürmek suretiyle âhirette gayeler gayesi olan ilâhî rızaya mazhar kılınıp nimetlerin köpürdüğü cen­nete vâris olmaktan daha yararlı bir şeyin düşünülemiyeceğini hatırlat­maktadır.

5—«Babamı da bağışla; çünkü gerçek­ten o (doğru yoldan) sapmışlardandır.»

Bilindiği gibi, her peygamber önce yakınlarını hakka davetle işe başla­mıştır. İbrahim Peygamber de aynı metodu izleyen büyük bir peygamber­dir. Ne var ki, bütün gayret ve arzusuna rağmen babasını putperestlikten geri döndürememiş ve zaman zaman Cenâb-ı Hakk'ın onu doğru yola eriş-

tirmesi, küfür kirinden temizleyip «Tevhîd İnancı»yla cilâlanmasını dilemiş­ti. Ancak o, bu arzusunu belli bir sınıra kadar götürdükten sonra babası­nın cidden bir hak düşmanı olmakta ısrar edip kalacağını iyice anlayınca ve bu hususta kendisine vahiy veya ilham gelince, artık onun için istiğfar­da bulunmamış, yani ilâhî mağfirete mazhar kılınmasıyla ilgili dilek ve te­mennisinden vazgeçmiştir. Nitekim Tevbe Sûresi 114. âyette bu konu şöy­le açıklanmakta ve mü'minlere bir ölçü ve kıstas verilmektedir: «İbrahim'in kendi babası için istiğfarına gelince, bu sırf ona verdiği bir sözden dolayı idi. Babasının bir Allah düşmanı olduğu ona belli olunca, İbrahim ondan ilgisini kesip uzaklaştı. Doğrusu İbrahim yufka yürekli ve çok yumuşak tabiatlı, güzel ahlâklı idi.»

Müfessir Kurtubî bu konuda şöyle demiştir: «İbrahim Peygamber'in ba­bası zevahiri dikkate alarak oğluna, sırası gelince imân edeceğini söz ver­mişti. O bakımdan İbrahim Peygamber (A.S.) onun için istiğfarda bulun­muştur. Ancak babasının verdiği sözü yerine getirmediğini görünce ondan ilgisini kesip uzaklaşmıştır.»

Yukarıda konumuzu oluşturan âyette, İbrahim Peygamber'in babası için istiğfarda bulunduğu dönem, onun verdiği sözü yerine getirmesine ümit beslediği günlerdir. Tabii küfür üzerine ölen bir kimse için ne duâ, ne de istiğfar etmek caizdir. Ö bakımdan İbrahim Peygamber'in (A.S.) yap­tığı duâ ve istiğfar da, babası henüz ölmeden önceye aittir.

Sonuç olarak bu âyetin bize verdiği öğüt şudur: Salih bir mü'minin, ha-1 yatta olup imân etmesi umulan babası için duâ ve istiğfarda bulunması caizdir. Günahkâr olarak ölen ana-babası için de her zaman duâ ve istiğ­farda bulunması sünnettir. Küfür üzere ölen ana-baba, yakınlar ve tanı­dıklar için hiçbir zaman duâ ve istiğfar yapılmaz. Kur'ân ve Sünnet bunun doğru olmadığında birleşmiştir.

6—«Beni (canlıların) dirilip kaldırılacakları gün rezil ve rüsvay eyleme.»

Şüphesiz insan İçin en büyük rüsvaylık, âhirette bütün insanların, cin­lerin ve meleklerin hazır ve şahit bulunduğu hesap alanında kötülük ve gü­nahlarının ağır gelmesi; geriye kalan az bir iyilik ve sevabın da alınıp hak sahiplerine verilmesiyle neticelenen bir iflastır.

O halde âhiret gününde Cenâb-ı Hakk'ın rüsvay etmiyeceği peygam­berler, şehitler, sıddîkier ve sâlihlerin yolunu seçip o kafileye katılmamız gerekmektedir. İbrahim Peygamber'in (A.S.) bu husustaki duası bize yol göstermekte ve ölmeden önoe kendimizi insanlığımıza yakışan bir düzeye getirerek peygamber terbiyesiyle hayatımızı süslememizi telkîn etmektedir.[31]

 

O Gün Mal Ve Evlât Fayda Vermez

 

«Öyle gün ki, mal ve oğullar (evlât) fayda vermez.»

Günahkâr ölen bir baba ve anneye, âhiret gününde herkes kendi ame­liyle başbaşa kaldığında evlâdı bile bir yarar veremiyeceği gibi, küfür üze­re ölen babası Azer'i, büyük peygamberlerden olan İbrahim (A.S.) kurtara-mıyacaktır. Zira soy sop bağı daha çok dünyaya yönelik bir duygudur ki nesli devam ettirme kanunuyla bağlantılıdır. Âhirette böyle bir kanun söz konusu olmayacağına göre, evlâtla"ana-babası ve hısımları arasında ciddi bir bağ kalmayacaktır. Ancak Allah'ın şefaate izin verdiği kimselerin fay­dası umulur.

O haide şu ölümlü hayatta ve hazırlık döneminde mal ve evlâttan ya­na günah işlemenin, onlar sebebiyle Allah'a ibâdeti terketmenin makul hiç­bir yanı ve mazur gösterilecek hiçbir ciheti yoktur.[32]

 

Ancak Allah'a Selim Bir Kalp İle Gelenler Müstesna

 

«Ancak Allah'a selîm bir kalp ile gelenler müs­tesna, (onların elbette imânı ve iyi yararlı ameli fayda verir).»

Selîm kalp deyimi üzerinde farklı yorumlarda bulunulmuştur. Onları şöyle özetleyip sıraya koyabiliriz :

a)  Şüphe ve tereddütten arınmış bir kalp,

b)  Küfür, nifak, kıskançlık, düşmanlık gibi manevî hastalık taşımayan kalp,

c)  Bid'atlerden uzak, sünnet ile iciçe olan kaip,

d)  Madde saltanatının esiri olmayan; imân nimetini bütün nîmetlerin üstünde tutup bundan dolayı Allah'a hamd ve şükür eden kalp,

e)  İbâdet ve taât ile gelişen; zikrullahtan derin zevk alan kalp,

f)  Kur'ân ile aydınlanan ve bu aydınlığını bütün organlara yansıtan kalp..

İşte kıyamet gününde kişiye fayda verecek en kıymetli varlığı bu ölçülerde olan kalbidir. Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hak bu gerçeği kendi kita­bında en duyarlı ve veciz bir anlatımla gönüllere neşter vururcasına açık­lamaktadır.[33]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber'in (A.S.) kendi kavmi ile se­viyeli tartışmasına ve her mü'min için ölçü ve kıstas olacak şekilde onun dileklerine yer verildik Böylece sıkıntılı günler geçirmekte olan Hz. Peygam­ber (A.S.) ve arkadaşlarına zaferin yakın olduğu müjdesi kapalı bir anla­tımla haber verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, âhiret gününde gerçek mü'minlerle azgın kâfir­lere, sapık müşriklere verilecek karşılığın bazı önemli safhaları açıklanarak kâfirlerin ve suçlu günahkârların o gün ne kadar çok pişmanlık duyacak­ları ve dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri konu ediliyor.[34]

 

Meali:

 

90—  (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlara Cennet yaklaştı­rılır,

91—  Cehennem de azgın sapıklar için ortaya çıkarılıp gösterilir.

92-93— Onlara,  «Allah'tan başka taptıklarınız nerede?  Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu?» denilir.

94-95— Onlar da, azgın sapıklar da, İblîs'in askerleri de hepsi birden yüzükoyun Cehennem'e itilirler.

96—  Orada tartışıp çekişerek derler ki:

97—  «Allah'a yemin ederiz ki, bizler gerçekten açık bir sapıklık içinde idik.

98—  Çünkü sizi, âlemlerin Rabbı ile eşit seviyede tutuyorduk.

99—  Ve bizi ancak suçlu günahkârlar saptırdı.

100-101— Artık (bugün için) ne şefaatçilerimiz vardır, ne de candan sıcak bir dostumuz.

102—  Ah! eğer bir defa daha (Dünya'ya) dönüşümüz olsaydı herhal­de mü'minlerden olurduk.»

103—  Şüphesiz ki bu (anlatılanlar)da bir öğüt ve ibret vardır; (ne ya­zık ki) onların çoğu imân etmemiştir.

104—  Ve elbette senin Rabbın yegâne üstündür, çok merhametlidir.

 

Nimetin Verdiği Sarhoşluk

 

Bol nîmetin verdiği sarhoşluk ve beraberinde getirdiği gaflet havası içinde gününü gün edip Allah'ın varlığına ve kendi yaratılışındaki yüksek sanatın inceliğine delâlet eden binlerce belge ve delilleri görmeyenler her çağda çoğunlukta olmuştur. Bunun baş sebebi eğitimsizliktir. Aynı za­manda parayı amaç seçip ona ulaşmak için bütün vasıtaları mubah say­ma zihniyetinin toplumda iyice yer etmesidir.

Şüphesiz ki insanı dünya hayatına bağlayan ve durmadan onun pe­şinde koşturan hırs, istek ve arzu doğuştan mevcuttur. Zira hayata anlam ve canlılık kazandıran da budur. Ancak ilâhî buyruklarla, yani dinî esas ve prensiplerle kanalize edilmezse, insanı ölçüsüzlüğe iter ve aracı amaç yerine koyan kişinin kalp gözünü köreltebilir. Önüne geçilmeyip bir süre ken­di haline bırakılırsa, ikinci hayata karşı insanı kör ve sağır yapar. Kendini bu çizgiye getiren nankör ancak öldükten ve gözlerini ikinci hayata açtık­tan sonra uyanır.

İşte Kur'ân-ı Kerim böylesine sınır tanımayan ve ihtirasının esiri olan sapık gafilleri uyarmakta ve kıyamet gününde onların dramatik halini en ibretli yanlarıyla anlatarak, ölüm olayı meydana gelmeden önce onları ilâ­hî rahmet ve o rahmetin eseri olan peygamber davetinden nasip almaya çağırmaktadır.

Nitekim peygamberler tarihine ve onların küfür ve bâtılla olan mü­cadele safhalarına baktığımız zaman, onların inkarcı sapıklarla olan tar­tışma ve sürtüşmelerinin ağırlık noktasını belirttiğimiz hususlardaki uyarı­larının oluşturduğunu görebiliriz. İbrahim Peygamber ile Musa Peygam-ber'in (salât-ü selâm ikisine de olsun) kıssaları bunun açık misallerinden sadece ikisidir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in yirmi üç yıllık risâlet döne­minin hemen her günü böyle bir hava içinde geçmiştir.[35]

 

Cehennemide Suçlamalar Ve Tartışmalar

 

«Onlara, Allah'tan başka taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu? denilir,.»

İnsanların çoğunun dünyada güvenip bel bağladıkları, büyük ümit bes­ledikleri her şeyin bir bakıma açık ya da gizli şekilde ilâhlaştırıldığında şüp­he yoktur. Çünkü aynı kalpte hak ile bâtılın, yani hakikî ilâh ile bâtıl ilâhın bir arada bulunması söz konusu değildir. Aynı zamanda hak gelmeyince bâtıl yok olmaz. Doğru getirilmeyince ortadaki yanlışlığı gidermek mümkün değildir.

O bakımdan günümüzde de insanların bilerek veya bilmeyerek, gizli ya da açık olarak ilâhlaştırdıkları şeyler sayılmayacak kadar çoktur. On­ların daha belirgin olanlarını şöyle maddeleştirebiliriz :

a)  Maddeyi esas kabul edip, kuvvet ve kudreti tabiata çevirmek,

b)  Meşru hiçbir sınır tanımadan mal ve makamı tek amaç seçmek,

ç) Ülkeler için tek kurtuluş çaresinin ekonomik güç olduğuna inan­mak,

d)  Dünya hayatını bütünüyle birtakım nefsanî ve şehevî arzuları tat­minden ibaret kabul edip bunun ötesinde ikinei bir hayata inanmamak,

e)  Hayat dizginini bütünüyle nefis ve İblîs'in eline teslim etmek sure­tiyle hayvanî bir hayat düzenine sarılmak bu cümledendir.

İlkel toplumlarda dede babalarının yontup şekillendirdikleri taş ve ağaç­ları ilâh kabul edip onlarda tabiat üstü birtakım kuvvet ve kudretlerin bu­lunduğunu sananlar bazı ülkelerde hâlâ bulunmaktadır. Diyebiliriz ki, ilmin ve tekniğin geliştiği bir çağda artık şekillendirilmiş taşları ilâh edinenler, her türlü öğretim ve eğitimden mahrum kalanlardır. Modern çağda ise me­denî geçinen ülkelerin çoğunda putun yerini «madde», «tabiat», «maddî re­fah ve ekonomik güç» gibi şeyler almıştır.[36]

 

Kendileri İçin Şefaatçi Ve Sıcak Dostların Bulunmadığı Gün               

 

«Artık (bugün için) ne şefaatçilerimiz vardır, ne de çandan sıcak bir dostumuz....»

Fâniye dayanma, ölmeğe; ağaca dayanma, kesilmeğe; duvara dayan­ma, yıkılmaya; mal ve servete dayanma, elden gitmeğe veya tükenmeğe; putlara dayanma, silinmeğe mahkûmdur. Hiç ölmeyen, yıkılmayan, silinme­yen ve hep var olan ve var olacak olan o yegâne üstün kudret sahibi Allah'a dayan ki, O ezelî ve ebedîdir; aynı zamanda bütün hayırların, iyiliklerin, fa­ziletlerin, rahmet ve bağışlamaların tek kaynağıdır.

Tasavvuf erbabının, «Allah bes, baki heves..» sözü bu gerçeği yansıtır. Selîm akıl, gelişmiş vicdan, sağlam irfan, doğruyu yansıtan mantık da bu­nu böyle kabul eder. O halde Cenâb-ı Hakk't bırakıp birtakım eşyaya ta­panlar, her şeyden önce akıllarını, vicdanlarını ve irfanlarını ters yönde kullanmış sayılırlar. Sonra da insanlıklarını ve her organlarının üzerindeki Allah damgasını red ve inkâr etmiş olurlar. Bunun cezası ise, sonsuz bir azap ve o azap yerinde, ilâhlaştırdıkları eşyayla yüzleştirilmeleri oia-caktır. Artık o gün ne bir şefaatçileri, ne de bir gönül dostları bulunacak; kendi niyet, inanç ve amelleriyle başbaşa kalacaklardır. Zira beraberlerin­de ancak bu üç şeyi taşıyıp götürmüşlerdir.

«Tarlada izi olmayanın harmanda gözü yoktur» sözü ister istemez in­sanın hatırına geliyor. Dünyada kulluk tarlasında izi olmayanın, âhiret har­manında gözü yoktur demektir. Nitekim ilgili âyetlerle, öylelerinin âhirete, oradaki hesap, mükâfat ve mücazat harmanına inanmadıkları, sadece dün­ya hayatıyla yetinip amaç seçtikleri eşyaya bağlı kaldıkları için ölümle hem amaçlarını, hem de güvendiklerini kaybetmiş olacakları haber verilmekte ve ölmeden önce dönüş yapmanın yararı belirtilmektedir.[37]

 

Gerçek Dost

 

Gerçek dost, İmân doğrultusunda ilâhî rızaya yönelik bulunanıdır. Zi­ra böyle bir dostlukta haktan yana sevgi ve kardeşlik söz konusudur. Kişi­sel çıkarların yeri ve düşüncesi böyle bir dostlukta mevcut değildir. Her yö­nüyle dünyevî menfaatten arınmışlık mayasıyla içiçedir.

Âhiret gününde hısımlık, yakınlık, dostluk ve aile bağları kopar; herkes kendi niyet ve ameliyle başbaşa kalır. Ancak dünyada Allah için dost ve kardeş olanların dostluğu ve yakınlığı devam edecek; gerektiğinde Allah

izin verdiği takdirde biri diğerine şefaat edecektir.

Böylece inkarcı sapıkların, suçlu günahkârların kıyamet gününde dost­ları ve şefaatçileri olamıyacağı haber verilirken, gerçek mü'minlere aydın­latıcı bilgiler sunulmakta ve kişisel çıkarları için dostluk kuranlar uyarıl­maktadır.

İkinci hayata diriltilip kaldırılan insanlar o gün kaçırdıkları fırsatları çok daha iyi anlayacaklar. Mü'minler daha çok ibâdet etmediklerine, daha çok hayırlarda bulunmadıklarına; inkarcı maddeciler, sapık günahkârlar, ikiyüzlü münafık dönekler Allah'a inanmadıklarına, Peygamber'in yolunda yürümediklerine hayıflanıp üzüleceklerdir.[38]

 

Şüphesiz Allah Hem Azîz'dir, Hem Gafur'dur

 

«Ve elbette, senin Rabbın yegâne üstündür, çok merhametlidir»

Bizleri yokluk karanlığından varlık alanına çıkaran Allah, elbette ki bize karşı lütuf ve keremde bulunmuş ve rahmetini bizden yana çevirmiş­tir. İşte O'nun bize olan bu inayetinin dahi şükrünü ve hamdini yerine ge­tirmekten aciziz. Sonra da doğru yolu göstermesi; hakkı bâtıldan ayırt ede­bilmemiz için kitap indirmesi ve peygamber göndermesi o rahmet ve lût-fun uzantısı değil midir? Bu kadar merhametli ve kudretli olan Cenâb-ı Hak, verdiği bunca nimetlerden elbette soracak ve bizi öldürdükten sonra asıl yaratıldığımızın hikmet ve amacı olan ikinci hayata kaldıracaktır. Çünkü o mutlak anlamda azizdir, yani çok üstün, çok kudretlidir.

104. âyetin bu anlatım tarzında bir incelik söz konusudur. Yoktan ya­ratıp var kılmaya ve var kıldıktan sonra öldürüp yeniden diriltmeye kudreti yeten Allah, elbette ki sınırsız bir kuvvet ve kudrete sahiptir. İşte «Aziz» sı­fatı bunu yansıtmaktadır. Yarattıklarını severek yarattığı ve onlar için ya-şanaçak bir dünya hazırladığı, yaratılışlarının hikmet ve amacını anlayabi­lecek yeteneklerle onları donattığı ve'bunun ötesinde yardımcı olarak ki­tap indirdiği, peygamber gönderdiği için de O çok merhametlidir. Canlılar o rahmetle üremekte ve anne o rahmetle kendini evlâdına feda etmektedir. Yine o rahmetin tecellisiyle ikinci hayata kaldırılmaktayız. O bakımdan el­bette ki Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti ve izzeti gereği, kâinat planındaki yerini alıp yaratıldığı hikmete yönelik olarak bir hayat yaşayanlara geniş mükâ­fat; anlamayıp ters bir ömür sürenlere ise ceza verilecektir. Aksi halde Aziz ve Rahîm olmasının bir bakıma anlam ve hikmeti kalkmış olur.[39]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri putları; sevip ilâhlaştırdıkları nesneleri Allah'a ortak ve denk tutanların; nefsine esir olup İblis'in peşine takılanların kıyamet gününde derin bir pişmanlık ve perişanlık içinde günah ve kusurlarını dile getirecekleri, itiraf-i zünupta bulunacakları hatırlatıldı. Böylece önce Mekkeli müşriklerin, sonra da in­karcı her sapığın dikkatleri ilâhî adaletin, Aziz ve Rahîm sıfatlarının tecel­lisiyle birlikte işleyeceği güne çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, tarihte hakla bâtılın mücadelesinde çok geniş ve uzun bir yeri ve zamanı olan Nuh (A.S.) kıssası misal veriliyor ve kâfirlerin, Allah'a ortak koşan sapıkların her devirde birbirine çok yakın taktiklerle, herzelerle ve şarlatanlıklarla sahneye çıktığına ve sonunda kötü ve elim bir yıkılışla yıkıldığına değiniliyor. Böylece Mekke'de çok üzücü olaylarla karşı karşıya bulunan mü'minlere kurtuluşun yakın olduğu işaret yoluyla haber veriliyor.[40]

 

Meali :

 

105—  Nuh'un kavmi de peygamberleri yalanladılar.

106—  Hani kardeşleri Nûh onlara dedi ki: (Allah'tan) korkup (putlara tapmaktan, kötülüklerde bulunmaktan) sakınmaz mısınız?

107—  Şüphe etmeyin ki ben size gönderilen güvenilir bir peygambe­rim.

108—  Artık Allah'tan korkup bana itaat edin.

109—  Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim hizmetimin kar­şılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

110—  O halde Allah'tan korkun ve bana uyun.

111—  Onlar Nuh'a dediler ki: Sana en rezil aşağılık insanlar uymuş­ken biz sana inanır mıyız?

112—  Nûh da dedi ki: «Onların yaptıklarıyla ilgili bilgim yoktur, (on­ların içyüzünü bilmem).

113—  Bir düşünseniz a, onların hesabını görmek ancak Rabbıma aittir.  Ve ben mü'minleri kovacak da değilim.

115—  Ben ancak açık-seçik (şekilde, gelecek olan tehlikeyi haber ve­ren ve işlenilen kötülüklere karşı elîm bir azabın hazırlandığını duyuran) bir uyarıcıyım.»

116—  Bunun üzerine onlar dediler ki: «Ey Nûh! eğer (uyarıdan) vaz­geçmezsen herhalde taşlanacak (bedbaht)lardan olursun.»

117—  Nûh, «Ey Rabbım! dedi, doğrusu milletim beni yalanladı.

118—  Artık benimle onlar arasını (hükmederek) ayır ve benimle bera­ber olan mü'minlerî kurtar.»

119—  Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, (binenlerle ve yüklenen şeylerle) dolan gemide kurtardık.

120—  Sonra da geride kalanları (suda) boğduk.

121—  Şüphesiz ki bunda öğüt ve ibret vardır. (Ne yazık ki) onların ço­ğu imân etmediler.

122—  Senin Rabbın şüphesiz ki yegâne üstündür, çok merhametlidir.

 

İnkarcının Gururu

 

(OnIar Nûh'° dediler ki: Sana en re­zil aşağılık insanlar uymuşken biz sana inanır mıyız?»

Nuh Peygamber (A.S.) bilindiği gibi Resul olarak kendi kavmine gön­derilen büyük peygamberlerden biridir. Kur'ân'ın açıklamasına göre, 950 yıl yaşamıştır. M.Ö. kaçıncı yüzyılda yaşadığı kesin bilinmemektedir. Bu­gün hâlâ Ağrı dağında gemisinin kalıntısı aranmakta ve birtakım ip uçları elde edildiğini sananlar bulunmaktadır. [41]

Nuh Peygamber (A.S.) kıssasına Tevrat'ın özellikle Tekvin kitabında geniş yer verildiği gibi. Matta ve Bernaba İncil'lerinde de yer yer Nuh Tu-fan'ı misal gösterilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de ise, Hz. Nuh'tan ve kıssa­sından tam 43 yerde bahsedilmekte ve uzun süren mücadelesinin önemli ve ibretli safhaları anlatılarak mü'minlere yönlendirici birçok mesajlar ve­rilmektedir.

Böylece Nuh (A.S.)ın birkaç yüzyıl putperest azgınlarla, İnkarcı sapık­larla mücadele ettiği kesindir. Sürenin uzunluğu, dâvanın büyüklüğü, teblîğ ve irşadın aralıksız sürdürülmesi dikkate alınınca, neticenin dış görünü­şüyle pek parlak olmadığı intibaını verin. Ama iç yapısı ve hikmeti itibariy­le kıyamete kadar gelecek olan kavim ve milletlere öğüt, ibret ve misal olmaya devam edecektir. Bu itibarla sonuç oldukça parlaktır.

Nuh Peygamber'in (A.S.) davetinin ağırlık merkezini şu dört husus oluşturuyordu:

1—  Allah'ın varlığını, birliğini tanıtıp O'na imân etmek; aynı zamanda O'ndan korkup fenalıklardan sakınmak,

2—  Kendisinin güvenilir doğru bir elçi olarak gönderildiğini zaman za­man belirtmek,

3—  Allah'a ve O'nun peygamberine karşı gelmekten  korkup sakın­mak,

4—  Hizmetinin bir ücret, makam ve mevki karşılığında olmadığını or­taya koyup peygamberliğin kutsal amaçlarına kişisel çıkarların karıştırılma-dığını isbatlamak ve sık sık bu hizmetin hasbî olduğunu göstermek..

Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'in de davet ve tebliğinin ağırlık nok­tasını bu dört hususun teşkil ettiğini dikkate alırsak, gönderilen her pey­gamberin, özellikle «Ulu'l-azm» olan Resullerin aynı çizgiden hareket et-^ tikleri, aynı amaca yöneldikleri kendiliğinden anlaşılır. Nitekim Kur'ân'da ismi geçen peygamberlerin kıssalarında bu önemli noktaya hep işaret edil-, mekte ve birtakım bilgiler verilmektedir.

Buna karşı inkarcı maddecilerin, şaşkın müşriklerin ve nefsine esir olan gafillerin itiraz ve tepkisi daha çok şu iki hususta düğümlenmiştir:

1—  Peygambere ilk imân eden fakirlerin, zayıf ve kimsesizlerin sa­vundukları bir davayı benimsemeyi gururlarına yedirememek,

2—  Peygamberi göz ve gönüllerden düşürmek ve âciz bırakıp yalnız­lığa itmek için onu alaya almak, gerekirse işkenceye tabi tutmak ve sonra da yurdundan kovma tehdidinde bulunmak..

Mekkeli mağrur putperestlerin de Cihan Peygamberi Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı tutum, düşünce ve davranışları aynı doğrultuda cereyan et­miştir. Kur'ân kapalı bir benzetme ile tarihte geçen benzeri olayları hatır­latarak Hakk'a çağrının yolunda bu gibi dikenlerin bulunduğunu ve bulu­nabileceğini haber vermekte; mü'minlerin her zaman buna hazır olmaları­nın lüzumuna işaret etmektedir.[42]

 

Peygamberler, İnsanları Siniflara Ayırmazlar

 

«Ve ben mü'minleri de kovacak de­ğilim. Ben ancak açık-secik (şekilde gelecek olan tehlikeyi haber veren ve işlenilen kötülüklere karşı elim bir azabın hazırlandığını duyuran) bir uya­rıcıyım.))

Gerek Nuh (A.S.), gerek ondan sonra gelen peygamberler, gerekse son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) devrinde ileri gelen söz sahibi inkarcı­lar kendilerini seçkin sınıf kabul edip fakirleri ve kimsesizleri hakir görmüş­lerdir. Peygamberlerin davet ve tebliğine karşı çıkıp onu red ve inkâr eder­ken, bir de onlara ilk imân eden fakirleri, köleleri ve kimsesizleri toplum­larının en rezil ve aşağılık sınıfı saymışlar ve onlarla beraber aynı safta ve aynı mecliste bulunamıyacaklannı söylemişlerdir.

Bu olay bize hak dinlerin ve özellikle İslâm Dini'nin bu gibi bölücü, par­çalayıcı, sınıf kavgasına sebep olan, din kardeşliğini yıkan, sınıf farkını do­ğuran her türlü görüş ve davranışı kesinlikle kaldırdığını, her insanın anasın­dan hür doğduğunu, hukuk açısından eşit bulunduklarını; Allah'a dosdoğru imân edenlerin kardeşlik bağlarıyla birbirlerine bağlandığını net biçimde ortaya koymuştur.

Konumuzu oluşturan âyetlerle de bu hususlara işaret edilerek çok iyi düşünmemiz istenmektedir.[43]

 

Nuh Kıssasından Mesajlar

 

1—  İlâhî buyruklar daha çok nefsin aşırılıklarını frenlemeğe yönelik olduğundan ve maddeyi amaç seçip her türlü vasıtayı mubah sayanları meşru sınırlar içine almayı plânladığından, alabildiğine hürriyet isteyen in­karcı sapıklarca kabul edilmemiş ve bu esasları teblîğ eden peygamberleri yalanlamışlardır.

2—  İnsan hayatının denge ve düzenini Allah korkusu ve O'nun yasak­ladığı kötülüklerden sakınmanın sağladığı, tartışma kabul etmiyecek ka-

 kesinlik arzetmektedir.

3— Gönderilen her peygamber son derece güvenilir kimselerdir. Onla­rın izinde yürüyen din âlimleri ve mürşitlerin de her bakımdan güvenilir ki­şiler olmaları gerekmektedir. Zira akiı başında olan halk tabakası her za­man önünde güvenebileceği liderleri görmek isterler.

4— Hiçbir peygamber yaptığı ilâhî hizmetten dolayı kimselerden kar­şılık ve ücret beklememiştir. O halde dini teblîğ eden din mürşitleri de im­kânlar ve şartlar elverdiği nisbette ücret almaktan kaçınmalıdırlar. Zira böy­lesine hasbî hizmetin ruhlar ve vicdanlar üzerindeki olumlu tesiri çok daha büyük olur.

5—  Allah'a ve imânın diğer şartlarına inanan her kişi hürmete lâyık­tır ve dinde kardeşimizdir. Fakirlik, kölelik, kimsesizlik arızî şeylerdir ve hiç­bir zaman insan için değer ölçüleri değildir.

6—  Din sınıf farkını kaldırır, mutlak anlamda din kardeşliğini getirir. Ne Arabın arap olmayan üzerinde bir üstünlüğü; ne de arap olmayanın Arabın üzerinde bir üstünlüğü vardır. Üstünlük ve fazîlet, takvadadır.

7—  Peygamber ve din âlimlerinin görevi, hakkı teblîğ ve irşattır. Doğ­ru yola iletmek ise Allah'a aittir.

8—  Teblîğ, irşat ve uyarı fayda vermediği, insanların saplandıkları kü­fürde ısrar ettikleri ve inkârlarını zulüm ve ahlâksızlıkla iyice birleştirip ge­mi azıya aldıkları zaman, Cenâb-ı Hakk'ın kahredici hükmü iner.

9—  Mekke'de müşriklerin saldırısına uğrayan ve her türlü hürriyetleri ellerinden alınmaya çalışılan mü'minlere, Nuh kıssasıyla büyük bir umut kapısı açılmakta ve yakın günlerde Mekke dahil Arap Yarımadası'nda put­perestliğin kökünün kesileceği müjdesi dolaylı şekilde verilmektedir.[44]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, Nuh Peygamber'in (A.S.) dâvetine, kavminin sırt çevirip ilgi göstermediklerine, teblîğ ve irşat devam edince de Onu yalan­lamaya başladıklarına ve birtakım tehditlerde bulunmaya kadar azıttıkları­na dikkatler çekildi. Sonra da davet, uyarı, irşat netice vermeyince Nuh peygamber'in (A.S.) ümidinin kesilmesi ve artık aralarında ilâhî hükmün in-* meşini beklemesi konu edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'i ve arkadaşları­nı teselli etmek ve kurtuluşun yaklaştığını haber vermek için Hud ve Âd kavimlerinin tutum ve âkibetleri ibretli birer misal olarak veriliyor.[45]

 

Meali:

 

123—  Âd (kavmi) de gönderilen peygamberleri yalanladı.

124—  Hani kardeşleri Hûd onlara dedi ki: «(Allah'tan) korkup (putla­ra tapmaktan, kötülük işlemekten) sakınmaz mısınız?

125—  Şüpheniz olmasın ki ben, size gönderilen güvenilir bir peygam­berim.                                                                                                   

126—  Artık Allah'tan korkup bana uyunuz.

127—  Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; benim (hizmetimin) karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

128—  Siz her yüksekçe yere bir anıt yapıp (kendinizden dünyalıkça aşağı olanlarla mı) eğlenirsiniz?

129—  Devamlı kalacağınızı umarak birtakım (su kanalları, sarnıçlar, kaleler gibi) sanat eserleri sayılacak yapıları mı (kendinize tek iş ve amaç) ediniyorsunuz?

130—  Şiddetle (hınçla) atılıp yakaladığınızda zorbalar gibi mi yakalar­sınız?

131—  Artık Allah'tan korkun ve bana uyun.

132—  Bildiğiniz nimetleri size (cömertçe) verenden (O'na karşı gel­mekten) sakının.

133-134— Size nice nimetlerle, oğullarla, bahçelerle, pınarlarla yar­dımda bulunmuştur.

135—  Ben, elbette size karşı o büyük günün azabından endişe ediyo­rum.»

136—  Onlar dediler ki: «Öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizim için fark etmez, birdir.

137—  Bu tutumunuz, öncekilerin (sürüp gelen) âdetlerinden başkası değildir.

138—  Ve biz azap edilecek de değiliz.»

139—  Böylece Hûd Peygamber'i yalanladılar. Biz de onları yok ettik. Şüphesiz ki bunda öğüt ve ibret vardır; ne yazık ki onların çoğu imân et­medi.

140—  Senin Rabbın elbette O'dur çok güçlü, çok üstün; O'dur çok merhametli.

 

Hûd Peygamber'in (A.S.) Tebliğ Metodu

 

Hûd Peygamber (A.S.), Allah'ın birçok nimetlerine erişip refah içinde ölçüsüz ve dengesiz bir hayat süren, aynı zamanda küfür ve azgınlıkta çok ileri giden Âd kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. O da diğer pey­gamberler gibi insanları putlara tapınma aşağılığından kurtarmaya, ahlâk­lı, faziletli bir hayat düzeyine getirmeye çalışarak işe, Allah'ın varlığını, bir­liğini anlatmakla başladı. İnsan olmanın hikmetine, kulluğun mana ve öl­çüsüne dikkatleri çekerek tebliğ ve irşat hizmetini sürdürdü.

Ancak bu kadri yüce peygamber teblîğ ve irşat hizmetini, kavminin birçok yönlerini düşünerek onu dört maddede topluyor ve buna göre bir metod kullanıyordu :

1—  Allah'tan korkup insan eliyle şekillendirilen putlara tapmanın doğ­ru olmadığını,

2—  Kendinin her bakımdan güvenilir bir Allah elçisi bulunduğunu,

3—  Allah'ın koymuş olduğu hayat kanununa ve düzenine uymazlıktan korkmanın ve bu konuyu en doğru şekilde anlatan Allah'ın peygamberine inanarak, güvenerek uymalarının mutlak saadete yol açacağını.

Hakkı, doğruyu ve iyiliğr teblîğ ederken kendilerinden hiçbir üc­ret beklemediğini; o bakımdan hiçbir makam ve mevkide gözünün olmadı­ğını; sahneye çıkmasının tek sebebinin, ilâhî vahiy ile görevli bulunduğunu bildiriyordu.

Birinci madde, yüce yaratanın şekilden, maddeden, suretten veya eşyaya benzemekten pâk ve münezzeh olduğunu,

İkinci madde, sadece hakkı ve doğru yolu bildiren Allah elçisinin son derece güvenilir bir kimse olduğunu, peygamberliğinden önceki dönemin­de de kimseyi aldatmadığını, yalan söylemediğini,

Üçüncü madde, varlık âleminde bir plân ve program; düzen ve denge varsa -ki mutlaka vardır- onun elbette bir planlayıcısı, proğramlayıcısı ve düzenleyicisi de vardır şeklinde mantıkî ve aklî'bir sonucu belgelediğini yansıtır.

O halde kâinatı yaratıp ayakta tutan o yüce kudrete karşı gelmekten sakınmak gerekmez mi?

Dördüncü madde, ilâhî emirleri tebliğ eden peygamberin kişisel hiç­bir çıkarının söz konusu olamıyacağını yansıtır.

Böylece Hûd Peygamber (A.S.) yönlendirici, düşündürücü, neticeleri araştırma duygusunu harekete geçirici bir metot uyguladığından, üç ka­demeli bir uyarı sistemi ortaya koymuştur. Onlardan birinci kademeyi dört madde halinde belirttik ki bu, Allah'ın varlığını ve birliğini; kulluğun da ma­na ve hikmetini öğretmeyi amaçlamaktadır İkinci kademe : Ölümlü bir dün­yada yüksekçe anıtlar, kale gibi saraylar yapıp bunları hayatın asıl amacı ve hedefi seçmenin büyük bir gaflet olduğunu; yapılan her şeyi terketmek zorunda bulunduğumuzu hatırlatmakta ve gelip geçen milletlerin kalıntı­larına bakmamızı önermektedir.

Âd Kavmi de bir zamanlar saray gibi evler, herkül misali putlarla haşır-neşir olurken malî ve fizikî güçlerini zulüm ve haksızlıkta; zayıfları, fakir­leri küçük görüp onları horlamakta kullanıyorlardı. Oysa sınıf farkı meyda­na getirip şeref ve azizliği, büyüklük ve üstünlüğü bu iki kaba güçte ara­mak hiç bir millete şeref ve mutluluk, huzur ve güven sağlamamış, üstelik yıkılıp yok olmasını hızlandırmıştır.

O bakımdan azıp sapıtan, hak ve hukuk tanımaz olan bu kavme Hûd Peygamber gönderilmiş, fakat sonuç dış görünüşüyle hiç de arzulanan çiz­giye getirilememişti.

Üçüncü kademe : Allah'ın var kılıp insanlara ve özellikle Âd Kavmi'ne, yaşadıkları yöreye göre bolca, cömertçe verdiği nimetleri gözler önüne sermekte; kıymeti bilinmeyen ve kimden geldiğine bakılmayan, şükrü ye­rine getirilmeyen o nimetlerin elden gideceğini hatırlatmaktadır.

Böylece Hûd Peygamber (A.S.) ilâhî emre uyarak önce insan aklına ve düşüncesine, sonra da onun duygu ve mantığına, sonra da vicdanına ses­lenmiştir.   

A'raf Sûresi'nde Âd Kavmi'nin bedensel yapıları itibariyle boylu, güçlü ve kuvvetli oldukları; Nuh Kavmi'nin yok edilmesinden sonra yerlerine bun­ların getirildiği ve birçok ilâhî nîmetlerin kapılarının kendilerine açıldığı be­lirtilirken, bu sûrede, yani konumuzu oluşturan Şuârâ Sûresi'nde ise, on­lara verilen nîmetlerin önemli bir kısmı açıklanmakta, kaba kuvvetlerini kö­tü yolda kullandıkları «batş» tabiriyle anlatılmakta; maddî ve manevî güç­lerinin tamamını sağlam saraylar, yüksekçe binalar ve benzeri konularda harcadıkları; dünya hayatından başka bir hayata, yani âhirete inanmadık­ları açıklanır.

Böylece Kur'ân ayrı ayrı yerlerde Âd Kavmi'yle ilgili bilgileri ibretli noktalarıyla safha safha inkarcıların gözleri önüne sererken gereken uya­rısını sürdürmekte ve konunun önemine binaen Cenâb-ı Hak hayatta olan­ların geniş çapta ibret ve öğüt almalarını murat ederek bu kavimden ve başlarına gelen elim sonuçtan Kur'ân'da tam yirmi dört yerde bahsetmek­tedir. Bu bir bakıma tekrar gibi görünürse de, aslında bir tekrar olmaktan ziyade, değişik öğütleri, mesajları ve uyarıları yansıtır.

Âd Kavmi'nin tutumları ile Mekkeli müşriklerin tutumu arasında yakın benzerlik vardır; şu farkla ki, Âd Kavminin fiziksel yapıları itibariyle daha güçlü olduklarını, daha sanatkâr ve becerikli bir düşünce ve davranışa sa­hip bulunduklarını, o bakımdan muhteşem eserler vücuda getirdiklerini söy­leyebiliriz. Bununla beraber inkâr ve azgınlıkta, ahlâksızlık ve zulümde ay­nı çizgide bulundukları kesindir.

O halde sadece ekonomik gücün, fiziksel kuvvetin, yüksek binaların, boy boy putların, köpüren nîmetlerin yeterli olmadığını anlıyoruz. Âd Kavmi bunun açık misallerinden biridir. Maddî güçle manevî gücü paralel yürüt­menin, dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurmanın, ruhla be­den arasında ilâhî düzene uygun bir denge sağlamanın lüzumu ortaya çık­makta ve buna uymayan milletlerin er-geç yıkılmaya mahkûm oldukları ke­za kesinlik kazanmaktadır.[46]

 

Hûd Ve Âd Kıssasından Mesajlar

 

Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hak mutlak hikmet sahibidir; kendi kitabında boş, anlamsız ve faydasız hiçbir şey anlatmaz. O bakımdan Âd Kavmi'nden belli parçalar nakledilirken, yaşamakta olan mü'minlere birtakım mesajlar verilmekte ve inkarcı azgınlar uyarılmaktadır.

Âd Kavmi'yle ilgili bu bölümde ise, şu mesajlar verilmektedir:

1— Fazîletin anahtarı, hikmetin başı Allah korkusudur. O yüce kudret-

ten korkmayanlardan elbetteki korkulur; zira öylelerinden her türlü kötü­lük umulur.

2—  İnsanları Allah yoluna çağıranların güvenilir doğru kişiler olması gerekir.

3—  Peygambere itaat, gerçekte Allah'a itaattir.

4—  Dini teblîğ edip bu yolda irşatta bulunurken imkânlar el verdiği nisbette ücret istememek, karşılık almamak kadim bir sünnettir. Yani her peygamberin uyguladığı bir metottur.

5—  Yüksekçe muhteşem  binalar, anıtlar yapıp böbürlenmek,  fakir­leri küçük görüp onları alay konusu edinmek; böylece toplum bünyesinde sınıf farkı ortaya koymak ilâhî gazaba sebep olur.

6—  Sadece şehirleri bayındır hale getirip kalpleri boş, ruhları cılız, vicdanları silik bırakmak, hiçbir zaman kalıcılık ve mutluluk va'detmez.

7—  Zulüm ve zorbalık; şarlatanlığın ve hırçınlığın, cehalet ve inançsız: lığın tabii ürünleridir.

8—  Köpürüp taşan nimetlerin hangi kudret tarafından nasıl ve niçin hazırlandığına bakıp ilâhi düzen ve işareti görmek şarttır.

9—  Kalpleri dünyalık ve şehvetle istilâya uğrayıp, maddeyi amaç edi­nen bir topluma vaaz ve öğüdün pek fazla tesiri olmaz. Başka yollar ve metotlar aramak gerekir.

10—  Bütün uyarılara rağmen tuttukları yanlış yoldan dönmeyenlerin sonlarının hüsran olacağını unutmamak gerekir.[47]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Hakk'a karşı tuğyan edip inkâr ve zulümde ısrar eden milletlerden, bugün hâlâ kalıntıları bulunan Âd Kavmi'nin sonunun ne olduğu en ibretli safhalarıyla hatırlatıldı. Böylece mü'minleri devamlı huzursuz edip her türlü haksızlığı reva gören Mekkeli'ler uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, yine hem Resûlüllah'ı (A.S.), hem yaşamakta olup haksızlığa uğrayan mü'minleri teselli etmek; mü'minlere haksızlıkta bulun­mayı sanat haline getiren zalimleri uyarmak için Semûd Kavmi misal veri­liyor. İlâhî sese kulak tıkayanların eninde-sonunda yıkılıp silineceğine atıf­larda bulunuluyor.[48]

 

Meali:

 

141—  Semûd (kavmi) de peygamberleri yalanladılar.

142—  Hani kardeşleri Salih onlara dedi ki: «Artık (putlara tapmak­tan, Hakk'ı inkâr etmekten) sakınmaz mısınız?

143—  Şüpheniz olmasın ki ben sizin için güvenilir bir peygamberim.

144—  Artık Allah'tan korkun ve bana uyun.

145—  Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim (hizmetimin) mükâfatı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

146-147-148— Şu bulunduğunuz yerde; bağlar ve bahçelerde; pınar­lar başında, ekinler içinde, gönül çekici salkım hurmalıklarda güven için­de kendi halinize bırakılacak mısınız?

149—  Dağlardan da ustaca sayılacak şekilde (fakat) şımarıkça evler yontuyorsunuz; (bunun böyle devam edeceğini mi sanıyorsunuz? Hayır al­danıyorsunuz).                                                                 

150—  Artık Allah'tan korkun, bana itaat edin.   

151-152— Yeryüzünde fesat çıkarıp orada dirlik-düzenlik getirmeyen­lerin; inkâr ve azgınlıkta aşın gidenlerin emrine uymayın.»             

153—  Dediler ki: «Herhalde sen büyülenenlerden birisin.

154—  Sen de ancak bizim gibi bir insansın; eğer (iddianda) doğrular­dan isen haydi bize bir açık belge, bir mu'cize getir.»

155—  Salih, «işte (belge ve mu'cize olarak) bir dişi deve! Su içme sı­rası, (bir gün) onun, belirli bir gün de sizindir.

156—  Sakın ona kötü (niyetle) dokunmayın; sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar» dedi.

157—  Buna rağmen onlar o deveyi   (bacaklarına)   vurup   devirdiler, (inatla onu) kestiler. (Sonra da) pişmanlık duyarak sabahladılar,

158—  O sebeple azap onları yakaladı. Şüphesiz ki (bu olayda) bir İb­ret ve öğüt vardır; ama onların çoğu imân edenler olmadı.

159—  Ve senin Rabbın şüphesiz ki yegâne üstündür, çok güçlüdür; çok merhamet edendir.

 

Semûd Kavmi Ve Öğüt Alınacak Yanı

 

«Semûd (kavmi) de peygamberleri yalanladılar..»

Hicaz yakınlarında Hicr yöresinde Asûr hâkimiyetinde, yaşadığı söyle­nen Semûd Kavmi de Âd Kavmi gibi putlara tapan; Allah'ı ve âhireti inkâr edip tanımayan bir millet idi. Her millet ve kavme uyarıcı olarak peygam­berler gönderildiği gibi, onlara da kendi aralarından doğruluğu, güvenilir­liği, iyilik ve cömertliği; insanlara karşı sevgi ve merhametiyle tanınan ve bilinen Salih Peygamber uyarıcı olarak gönderilmiştir. Diğer peygamberle­rin uyguladığı ve izlediği tebliğ ve irşat; uyarı ve müjdeleme metodunu o da uygulamıştır. Buna rağmen pek az kimse ona inanmış; çoğu ise dokuz kadar ahlâksız bozguncunun peşine takılarak Salih Peygamber'i (A.S.) ya­lanlamışlar ve küfürde ısrar edip zulüm ve tecavüzlerde bulunmayı sürdür­müşlerdi.

Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed'e (A.S.) «büyülenmiş adam» de­dikleri gibi, onlar da Salih Peygamber'e {A.S.) aynı şeyi söylemişlerdir. Mek-keli'ierin, sırf alay olsun ve Hz. Muhammed (A.S.) âciz kalsın da inananla­rın gözünden düşsün diye durmadan akla, hayale gelmedik mu'cizeler is­tedikleri gibi, onlar da Salih Peygamber'den (A.S.) çok açık ve susturucu büyük bir mu'cize1 istemişlerdir.

Kur'ân, Semûd Kavmi'nin indirilen mu'cizeyi de inkâr ve reddettiğini belirterek, bundan dolayı kötü bir azaba uğratıldıklarını kaydetmektedir. O bakımdan Mekkeli'ler bir defa daha uyarılıyor; kâinatın mu'cizelerle dolu olduğuna işaretle, aklını ve idrâkini kullanabilen kimselerin muhteşem ilâ­hî nizam karşısında başka bir mu'cizeye gerek duymayacaklarına kapalı bir anlatımla temas ediliyor. Zira istedikleri mu'cize indirildiği halde inan­mazlarsa artık iş bitmiş, dönüşü mümkün olmayan çok sakıncalı bir yola girilmiş sayılır ve Semûd Kavmi'nin o yüzden ilâhî azaba uğratıldıkları gibi Mekkeli'lerin de uğratılacağı o zaman mukadder olur.

Semûd Kavmi'nin iki ayrı özelliğine ayrıca dikkatler çekiliyor:

a)  Ovada cennet misali verimli topraklar üzerinde sayısı belirsiz nî-metlerden yararlandıkları; dağlık kesimde ise kayaları yontarak barınaklar, sığınaklar yaptıkları,

b)  O nedenle adı geçen kavmin ziraat ve sanatta hayli ileri oldukları anlaşılıyor.[49]

 

İstedikleri Mu'cize'nın Gerçekleşmesi

 

«Salih, işte (belge ve mu'cize olarak) bir dişi deve! Su içme sırası (bir gün) onun, belirli bir gün de sizindir. Sakın ona kötü (niyetle) dokun­mayın; sonra büyük bir azap sizi yakalar., dedi.»

Semûd Kavmi, uyarıcı olarak ortaya çıkan Salih Peygamber'in iddia­sını doğrulayacak şekilde istenilen mu'cizeyi getirdiği takdirde ona imân edeceklerine söz vermişlerdi. Bunun üzerine, -çeşitli rivayetlerden elde et­tiğimiz bilgilere göre- içtiği sudan kat kat fazla süt veren olağanüstü bir deve ortaya çıkarıldı. Aynı zamanda halkın cok rağbet ettiği bir pınar su­yundan bir gün o deve, bir gün de halk yararlanacaktı.

Böylece ortaya çıkarılan mu'cize deve birçok yönleriyle Allah'ın kud­retini yansıtmakta, O'nun damgasını taşımaktaydı. Buna rağmen Semûd Kavmi sözlerinde durmadılar; ısrarlı uyanlara rağmen vurup deveyi öldür­düler. Küfür, inat, azgınlık ve haksızlığın son kertesine gelinince de ilâhî hüküm indi ve Semûd Kavmi bir varmış, bir yokmuş hikâyesine dönmüş ol­du. Sadece ortada ibret ve öğüt alınacak kalıntıları gelip geçenlere «İşte Hakk'a karşı gelip inkâr ve zulümde bulunmanın hazin sonu!» diye fısılda­maktadır.

O halde tarihî eserleri, medeniyetleri inceleyenlere gereken en önemli bir konu da şudur: Hâlen kalıntılarına rastlanan o milletlerin yıkılıp yok ol­ma sebeplerini bulup çıkarmak ve böylece tarihin tekerrür edeceğine inan­maktır.

Salih Peygamber ve Semûd Kavmi kıssasından mesajlar:

Nuh ve Hud Peygamberlerin (salût-ü selâm ikisine de olsun) kıssala­rının baş kısmında geçen mesajlar burada tekrarlanır. Farklı olarak da şu mesajlara yer verilir:

1—  İçinde bulunduğumuz refah günlerine aldanıp Allah'ı ve ikinci ha­yatı unutmamız veya red ve inkâr etmemiz çok büyük bir haksızlık sayılır. Yani kişi böylece kendine yazık etmiş olur. Zira geçici olanı amaç kabul edip asıl kalıcı olanı unutmak veya inkâr etmek sonunda büyük bir pişman­lık getirir.

2—  Dağlarda kayaları yontup evler, sığınaklar yapmak ve böylece gü-'ven içinde bulunduğunu sanmak hiçbir kavme ölümsüzlük kapısını açmamış; ilâhî takdirin kapsamından dışarı çıkartamamıştır.

3__Yeryüzünde fesat çıkartıp, dirlik ve düzeni bozanlara; inkâr ve

haksızlığı sanat edinenlere uymak, aynı kötülükleri benimsemek ve aynı suçları işlemek demektir. Bir ülke halkı kendini bu tehlikeli çizgiye getirdi-âi takdirde, yıkılıp yok olması için yeterli sebepler oluşmuş demektir.

4— Peygamberleri sıradan bir insan sanmak veya öyle kabul etmek büyük bir hatadır. Zira her peygamberin tutumu, yaşayışı, söz ve davranış­ları; öğüt ve tavsiyeleri hep ölçülü, yararlı, yol gösterici, fazilet ve güven telkin edici, yönlendirici ve en güzel ahlâkî kuralları işleyicidir. Bu vasıfları bir hükümdarda veya bir kahramanda görmek mümkün değildir. Aynı za­manda peygamberin teblîğ ve irşat çizgisinde kişisel hiçbir çıkarı, arzusu da söz konusu değildir.[50]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de çok çetin mücadele verip zulüm ve iş­kenceye maruz kalan mü'minler ve yaşamalarında sıkıntılı günler ge­çirmekte olan mü'minler teselli edilerek Semûd Kavmi'nin hazîn durumu misal verildi. Böylece zafer meşalesini yakma günlerinin yaklaştığına işa­retle sabırlı hareket etmeleri tavsiye edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yeryüzünde benzerine ender rastlanan cinsel sa­pıklığın en çirkinini işleyen ve hariçten gelen tacir ve konuklara tecavüz edecek kadar gözleri dönen, Lût Peygamber'in gönderildiği millet konu edi­liyor. Ahlâkını, faziletini, güvenilirliğini yitiren bir kavim ya da milletin yaşa­ma şansının kalmadığına işaret ediliyor ve dolayısıyla Mekkeli ahlâksız­lar uyarılarak baş aşağı gelme günlerinin yaklaştığına kapalı şekilde atıf yapılıyor.[51]

 

Meali;

 

160—  Lût kavmi de peygamberleri yalanladı.

161—  Hani kardeşleri Lût onlara dedi ki: «Artık (putlara tapmaktan, Hakk'ı inkârdan, hayasızca davranmaktan) sakınmaz mısınız?

162—  Şüpheniz olmasın ki ben size gönderilen güvenilir bir peygam­berim.

163—  O halde Allah'tan artık korkun ve bana uyun.

104— Bu (hizmete) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim hizme­timin karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

165-166— Rabbınızin sizin için yarattığı eşleri bırakıyorsunuz da âlem­ler içinde (kala kala) erkeklere mi (şehvetle) gidiyorsunuz?! Hayır, siz had­di aşan bir milletsiniz.»

167—  Onlar dediler ki: «Ey Lût! Eğer (bu tür uyarılardan) vazgeç­mezsen herhalde (yurdundan) çıkarılanlardan olursun.»

168—  Lût, «şüpheniz olmasın ki ben sizin yaptıklarınıza iyice içerle-nenlerdenim» dedi.

169—  «Rabbîm! beni ve ailemi bunların işleyegeldiği (iğrençliğin gü­nah ve azâb)ından kurtar» (diyerek duâ etti).

170-171— Biz de geride kalanlar arasında yaşlı bir kadın (Lût'un eşi) dışında onu ve bütün ailesini kurtardık.

172—  Sonra da diğerlerini yerle bir edip yok ettik.

173—  Ve üzerlerine (taştan topraktan bir felâket) yağmuru yağdır­dık. O uyarılanların yağmuru ne de kötü!

174—  Şüphesiz ki bunda bir ibret ve öğüt vardır; ama onların çoğu imân edenler olmadı.

175—  Ve elbette Rabbın yegâne üstündür, güçlüdür ve çok merhamet­lidir.

 

Lût Peygamber Ve Södomlular

 

«Lût Kavmi de peygamberleri yalanladılar..»

Lût .Peygamber (A.S.), diğer bölümlerde de açıkladığımız gibi, İbrahim Peygamber'in ya yeğeni, ya da amcasının oğludur. Müfessirlerden çoğuna göre, Lût Peygamber (A.S.) Sodomlu değildir. Çünkü İbrahim Peygamber'in Sodom'la bir hısımlık bağlantısı söz konusu olamaz. Ancak Kur'ân-ı Ke-nm'in kullandığı «kardeşleri Lût» sözü, bize bu konuda bir ip ucu vermek­tedir. Şöyle ki, Lût Peygamber önceleri gelip Sodom'a yerleşip oranın bir bakıma yerlisi olmuştur veya onlara komşu bir memlekettendir ki araların­da birtakım yakınlıklar söz konusudur.

BMindjği gibi, Sodom, Kudüs'e yakın bir şehirdir. Tevrat'ta da Lût Pey­gamber'in (A.S.) Sodomlu'lara gönderildiği yazılıdır.

Lût Peygamber de diğer peygamberlerin izlediği tebliğ ve irşat yolu­nu seçip uygulamıştır. Ancak Sodomlu'lar sadece putperest değil, aynı za­manda çok ahlâksız bir milletti. Seksüel sapıklıkların en çirkini olan homo­seksüel idiler.

Bütün uyanlara rağmen Sodomlu'lar doğru yola gelmediler. Kötü arzu ve davranışlarına engel olmak isteyen Lût Peygamber'i (A.S.) ülkelerinden dışarı çıkarmayı plânladılar. Nitekim Lût Peygamber'e kendi yakınları dı­şında imân eden olmadı. Yaptığı her uyarı onların sadece küfür ve ahlâk­sızlığını artırdı, yani yapılan uyarılara büsbütün öfkelenen bu sapık kavim hem inkârlarını, hem de ahlâksızlıklarını artırdılar. Lût Peygamber'in yaşlı sayılan eşi de sapıklardan yana idi. Uyarı ve irşat yolları kapanıp aksi te­sir uyandırınca, ülkenin altını üstüne getirmek üzere insan suretine girmiş iki melek gönderildi. Onlar.Lût Peygamber'e (A.S.) konuk oldular. Sodom­lu'lar gelen bu iki yabancıya seksüel temasta bulunma çarelerini araştır­dılar. Derken ilâhî hükmün inme zamanı geldi. Sebepler zincirinin son hal­kası da tamamlandı. Kur'ân'ın deyimiyle üzerlerine (taştan, topraktan bir) felâket yağmuru yağdırıldı. Tevrat'ın deyimiyle, üzerlerine kükürt ve ateş yağdırıldı. Böylece lâvların püskürükleri kısa zamanda şehri belirsiz hale getirdi. Geride yıkıntılar birer ibret levhaları olarak kaldı.

Mekkeli'ler de kendilerini hakka, doğruya, güzel ahlâka, fazîlet ve ada­lete davet eden Hz. Muhammed'i (A.S.) öz yurdundan sürüp çıkarmayı ve­ya vücudunu ortadan kaldırmayı plânlıyorlardı, Kur'ân, belirtilen yok etme sebeplerinden birinin de peygamberi yurdundan çıkarmaya azmetmek ol­duğuna dikkatleri çekerek, Lût Kavmi'nin başına gelen felâketin bir benze­rinin Mekkeli'lerin de başına gelebileceğini işaret yoluyla hatırlatmakta; Hakk'a karşı gelmekten vazgeçmelerini dolaylı şekilde ihtar etmektedir.

Lût Peygamber (A.S.) kıssasıyla ilgili Tevrat'ta birçok asılsız ve ölçü­süz bilgilere yer verilmiş ve konu asıl mecrasından saptırılmıştır. Özellikle Lût Peygamber'le kızlarının aynı yatakta yattıkları belirtilir ki, bu sözle­rin ilâhî olmadığı kesinlikle anlaşılır. O bakımdan da Kur'ân kıssanın ger­çek yüzünü anlatarak hem doğru bilgi verir, hem de insan sözünün karış-tırılmasıyla aslından uzaklaştırılan Tevrat'ın bu ve benzeri yerlerini tashîh eder. [52]

Nitekim 1670'de filozof Baruch Spinoza -ki bu bir yahudi idl-,.adını ver­meden yayınladığı «Tractatus theologico-politicus» adlı kitabında şöyle de­miştir:

«Kutsal kitap (Tevrat ve İncil)m, olduğu gibi, bir insana gökten inen Tanrı mektubu olduğuna inanan kişi, hiç şüphesiz beni, Kutsal Ruha karşı günah işlemekle suçlandıracaktır; çünkü ben burada Tanrı kelâmının yan­lışlarla dolu, birçok yerleri kesilmiş, değiştirilmiş ve birçok yerlerinde ken­di kendisiyle çelişir hale gelmiş olduğunu ileri sürmekteyim. Ama eğer on­lar da düşünecek olurlarsa hiç şüphesiz bağırmaktan vazgeçeceklerdir.» [53]

Şüphesiz Allah'tan indirilen kitaplar da, gönderilen peygamberler de her türlü yanlış, ölçüsüz, tutarsız sözlerden pak ve temizdirler. Özellikle peygamberlerin «ismet» sıfatı söz konusudur ki, onlar bu sıfatla her tür­lü günahlardan korunmuşlardır.

İşte böylece hak ile bâtıl mücadelesi sürüp gitmekte; kendini imân cid­diyeti ve samimiyetiyle hakka verenlerin galibiyetiyle noktalanmaktadır. Çünkü âlemlerin Rabbı olan Allah çok üstündür, çok kudretlidir ve çok mer­hametlidir. Her işi hikmetle, adaletledir. O, zulmü hem kendisine, hem de bizim aramızda haram kılmıştır. Asıl haksızlık yapan insanlardır.[54]

 

Olayın Tarihî Yönü

 

Gerek İbrahim Peygamber (A.S.), gerekse Lût Peygamber (A.S.) hak­kında tarihçiler farklı tesbitlerde bulunmuşlardır. Ama Lût Gölü'nün deniz seviyesinden 392 metre aşağıda olduğunu dikkate alan ilim adamlarının ciddi araştırmaları bazı ip uçlarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Müfes-sir Merâğî'nin nakline göre, Ürdün Nehri'nin uzandığı vadide Sodom ve Amure'de yapılan kazılarda birtakım tarihî kalıntılara rastlanmıştır. İbrahim ve Lût Peygamberlerin M.Ö. yaklaşık 2000 yıllarında yaşadıkları da bu yö­rede elde edilen bazı belgelerden anlaşılmıştır. Böylece şehrin önemli bir kısmının çökmesi neticesinde Lût gölünün oluştuğu sanılmaktadır. Allah daha iyisini bilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Lût kıssasına da geniş yer verilmiş ve yaklaşık yir­mi yedi yerde anılmıştır. Ancak her defasında ayrı bir öğüt, değişik bir saf­ha ve ibretli bir bölümü nakledilmek suretiyle olaya karşı hem idrâkler uya­nık tutulmuş, hem de hafızalarda yer eden izlerin derinleşmesi sağlanmış­tır. [55]

 

Lût Kıssasından Mesajlar

 

Bu kıssa ile diğerlerinin baş kısmında verilen mesajların bir benzeri ve fazla olarak da mü'minlere şu mesajlar verilmektedir:

1—  Kadınlarla meşru evlenmeyi ve teması bırakıp erkeğin erkeğe şeh­vetle meyletmesi; iyice insanlık, din, ahlâk, edep, terbiye, iffet ve namus sınırlarını aşmaktır.

2—  Böylece meşru sınırları aşan sapıkları doğru yola  irşat etmek, hakkın sesini onlara duyurmak çok zordur. Çünkü öylelerinin nefis ve şeh­veti akıl ve idrâklerinin önünde yürümektedir.

3—  Allah'a dosdoğru imân eden mü'minin, ailesinden birinin inkarcı, sapık, ahlâksız ve iffetsiz çıkması, o mü'min hakkında bir değerlendirme ölçüsü sayılmaz. Şu şartla ki, mü'min Hakk'ın sesini onlara duyurmak için gereken dinî öğretim ve eğitim imkânını kullanmışsa..

O bakımdan Âdem Peygamber, oğlu Kabil İle; Nuh Peygamber, inkâr üzere kalıp tufanda boğulan oğlu ile, İbrahim Peygamber, babası Azer ile; Lût Peygamber, ahlâksızlardan yana olan eşiyle kınanamaz.

4—  İnkâr, azgınlık ve cinsel sapıklığın yaygınlaştığı her ülke, yıkılıp yok olmanın eşiğine gelmiş sayılır.

Günümüzde homoseksüellerin özellikle Batı ülkelerinde her geçen gün çoğalması ve cinsel sapıklığın iyice yayılması, o toplumu kemiren bir kanser halini almıştır, O kadar ki, başta İngiltere olmak üzere bazı ülke­ler bu cinsel sapıklara yasal haklar tanımak suretiyle çirkin fiillerine meş­ruluk kazandırmışlardır.

Bu, medenî geçinen ve ekonomik kalkınmayı tek amaç seçip dünya ile âhiret arasında ciddi hiçbir irtibat ve köprü kurmayan, yani yetişmekte olan genç kuşaklara bu konuda ciddi bir eğitim vermeyen o milletlerin, -eğer dönüş yapıp ciddi tedbir almazlarsa- yakın gelecekte baş aşağı ge­leceklerinin en açık belirtisi sayılır.[56]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıda geçen âyetlerle cinsel sapıklığın en çirkinini kendi araların­da yaygınlaştıran ve peygamber öğüdüne kulak vermeyen Sodomİu'ların inkâr ve ahlâksızlığı konu edildi ve içine düştükleri ahlâksızlığın onları ilâ­hî gazaba çarptırarak yeryüzünden silip belirsiz hale getirdiği anlatıldı..

.Böylece Mekke'de Allah'a inananlara her türlü zulüm ve sataşmayı mu­bah sayan müşriklerin de günlerinin sayılı olduğuna işaret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ve arkadaşları te­selli edilerek bir diğer tarihî olay konu ediliyor: Şuayb Peygamber'le Ey-keti'ler, yani ormanlık bölgede yaşayan Medyen halkı arasında geçen mü­cadele misal veriliyor. Hem Allah'ı ve âhireti inkâr eden, hem de insan hak­larına tecavüzü sanat haline getiren o milletin de, -Peygamber tebliğ ve ir­şadına kulak vermedikleri için- ilâhî hışma uğradıkları açıklanıyor. Aynı zamanda Mekkeli azgın müşrikler uyarılıyor.[57]

 

Meali:

 

176—  Eykeli'ler (ormanda eyleşen Şuayb Peygamber'in gönderildiği kavim) de peygamberleri yalanladılar.                                

177—  Hani Şuayb onlara: «Artık (putlara tapmaktan, haksızlık etmek­ten, Hakk'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

178—  Şüpheniz olmasın ki ben, size gönderilen güvenilir bir peygam­berim.

179—  Artık Allah'tan korkun ve bana uyun.

180—  Bu (hizmetime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum.  Benim (hizmetimin) karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.

181—  Ölçeği tam tutun; (hak yiyip hakları) eksiltenlerden olmayın.

182—  Dosdoğru terazi ile tartın.

183—  İnsanların (haklarından bir) şeyler eksiltmeyin ve bir de sakın yeryüzünde fesat çıkararak düzensizlik ve bozgunculuk yapmayın.

184—  Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan (O eşsiz kudret)ten kor­kun» dedi.

185—  «Sen ancak büyülenmiş (aklî dengesini kaybetmişlerden biri-

sin.

186—  Sen ancak bizim gibi bir insansın; biz seni herhalde yalancılar­dan sanıyoruz.

187—  Eğer doğrulardan isen haydi göğün bir parçasını üzerimize dü­şür» dediler.

188—  Şuayb onlara : «Rabbım yapageldiğinizi çok iyi bilir» dedi.

189—  Buna rağmen onu yalanladılar. O sebeple gölge (yapan bulutun ortaya çıktığı) günün azabı  onları yakalayıverdi.   Şüphesiz ki bu bü­yük bir günün azabı idi.

190—  Bunda elbette bir öğüt ve ibret vardır. Zaten onların çoğu mü'-min değildi.

191—  Şüphesiz ki, Rabbın çok üstündür, çok güçlüdür, çok merha­met sahibidir.

 

Eykeli'ler Ve Şuayb Peygamber

 

«Eykeli'ler (ormanda eyleşen Şuayb Peygam­ber'in gönderildiği kavim) de peygamberleri yalanladılar..»

Eyke : Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sahilinde bulunan Medyen şehrinin bir başka ismidir. Kelime olarak, sık ağaçlı yer demektir. Bundan, Şuayb Peygamber'in gönderildiği kavmin ormanlık bir bölgede oturdukları ve o çağda Medyen şehrinin önemli bir kısmının ormanlık bir arazi üzerin­de bulunduğu anlaşılıyor.[58]

 

Şuayb Peygamber'in (A.S.) Uyguladığı Metot

 

Şuayb Peygamber de (A.S.) diğer peygamberlerin teblîğ ve irşat ko­nusunda uyguladıkları metodun bir benzerini uygulamıştır. Çünkü hepsi de aynı kaynaktan içmekte ve aynı kudretten beslenmekteydiler.

Eykeli'ler hem putperest idiler, hem de haklara tecavüzde çok ileri git­mişlerdi. Ölçü ve tartı, hak, hukuk gözetmezler, özellikle dıştan gelen tacir­lerin mallarına dolaylı yoldan tecavüz ederlerdi. Şuayb Peygamber, azıp sapıtan, meşru hiçbir sınır tanımayan bu şehir halkına peygamber olarak gönderilirken mutlaka çok çetin mücadeleler onu bekliyordu. Nefisleri­nin isteklerini meşru sınırlar içine almak, hayatlarını fazilet düzeyine ge­tirmek, insan haklarına saygılı olmayı öğretmek üzere işe başlayan Şuayb Peygamber, önce «Tevhîd İnancı»nı telkine çalıştı. Ne var ki bütün bu ak­la ve sağduyuya uygun telkin ve tavsiyeler onlara çok ağır geldiğinden Şuayb Peygamber'i önce büyülenmişlikle suçladılar; sonra da ölüm ve sür­günle tehdit ettiler. Bu da yetmiyormuş gibi, «eğer doğrulardan isen haydi 9öğün bir parçasını üzerimize düşür» diyerek onu alaya aldılar.

Eykeli'ler bu katı ve alaylı tutumlarını sürdürüp inkâr ve zulmün son kertesine gelince, sünnetullah gereği ilâhî hüküm iniverdi. Kur'ân'ın anlatımıyta «gölge (yapan bulutun ortaya çıktığı) günün azabı onları yakalayı-verdi. Şüphesiz ki bu büyük bir günün azabı idi.»[59]

 

Şuayb Peygamber (A.S.) Kavmini Beş Şey İle Uyardı

 

Şuayb Peygamber (A.S.) Allah'ın varlığını, birliğini, ibâdet edilmeğe ancak O'nun lâyık bulunduğunu, Allah'ın korkulmaya daha yeğ olduğunu belirttikten ve gereken bilgileri verdikten sonra, teblîğ ve irşat usûlü, şu beş madde üzerinde toplanıyordu :

1—  Ölçü ve tartıyı tam tutmak, haklara saygılı olup tecavüzde bulun­mamak,

2—  Doğru bir tartı, sağlam bir ölçüyü her zaman ve herkese karşı kul­lanmak,

3—  İnsan haklarına hiçbir suretle el uzatmamak, açık ve gizli yoliar-dan şunun bunun hakkını yememek,

Yeryüzünde bozgunculuk ve düzensizlik çıkarmamak, çıkaranlara destek olmamak,

5— İşlenen her fiilden sonra sorumlu tutulacaklarını düşünerek O Yü­ce Yaratan Allah'tan korkmak..

Gerek «Tevhîd İnancı», gerekse onun tamamlayıcısı, diğer bir tabirle tabii ürünleri olan bu beş ilâhî buyruk her yönüyle insanların yararına yö­nelik bulunmakta; onların zararına hiçbir hüküm taşımamaktadır.

Buna rağmen akıllarını ve sağduyularını nefislerinin emrine veren in­karcı sapıklar, Şuayb Peygamber'e (A.S.) karşı gelip baş kaldırdılar ve onun varlığına tahammül edemez oldular. O yüzden ona şu iki kötü sıfatı yakıştırmaktan kaçınmadılar: «Büyülenmiş yalancı bir adam», «dengesini kaybetmiş bir şaşkın..»[60]

 

İstenilen Azap

 

«Eğer doğrulardan isen haydi göğün bir parçasını üzerimize düşür dediler.»

Şuayb Peygamber'in kavmi inkâr, azgınlık ve sapıklıklarını artırıp Al­lah'ın elçisini yalnızlığa itmek, yalancı durumuna sokmak için göğün bir parçası üzerlerine düşürmesini istemişlerdi.

Şüphesiz bu, inkâr ve tuğyanın son kertesine gelip dayandıklarının k bir delili idi. O bakımdan sünnetullah hükmünü yürütmek üzere tecelli tti  Mevcut sebep ve kanunlar harekete geçirildi. «Gölge günü» diye ad­landırılan azap iniverdi.

Bu tabir bize, meydana gelen olayın oluşumu hakkında ip ucu vermek-dir Söyle ki : Ya bir yanardağın harekete geçmesi sebebiyle lâvların püs­kürttüğü taş toprak büyük bir toz tabakası halinde yükselip bulutumsu bir aölge meydana getirmiştir; ya da müthiş bir depremden önce ortalığı ke­sif bir sis tabakasının kaplaması ve deprem ile birlikte büyük bir toz bulu­tunun oluşması şeklinde düşünülebilir. Ayrıca müthiş bir kasırganın kop­ması sebebiyle şehri alt-üstedip büyük bir toz tabakasının meydana gelme­siyle de yorumlanabilir.

Ancak A'raf Sûresi 91. âyetin açık anlatımı, bu yorumlardan ikincisi­nin daha isabetli olduğunu göstermektedir. Zira ilgili âyette şöyle denil­mektedir: «Bunun üzerine onları müthiş bir sarsıntı yakalayıverdi ve (böy­lece) kendi yurtlarında oldukları yerde dizüstü çöküp kaldılar..»

Hud Sûresi 94. âyette ise, buna bir başka ip ucu daha eklenmekte ve daha sıhhatli yorum yapmamıza imkân vermektedir. Şöyle ki, sözü edilen âyette şöyle ifade ediliyor: «Zalimleri ise korkunç bir ses ve uğultu yaka­layıverdi; evlerinde dizüstü çöküp kaldılar..» [61]

Zira mu'cizeler dışında meydana gelen her olay; inen her azap ve fe­lâket belli sebeplerin oluşup harekete geçmesiyle gerçekleşir. Bu da Al­lah'ın değişmeyen sünnetlerinden biridir. Kur'ân, kavim ve milletleri yok edip haritadan silen felâket ve azaplardan söz ederken bize sadece kısa bilgi ve hareket noktamızı belirleyecek ip ucu verir. Aklımızı kullanma­mızı, mevcut kalıntıları gezip görmemizi, yıkılıp yok edilen kavim ve millet­lerin yıkılış sebeplerini araştırmamızı emreder. O sebeple Kur'ân olayları meydana getiren sebepleri tam açıklığıyla anlatmaz, buna lüzum da gör­mez. Araştırmayı insanların irade ve yeteneklerine bırakır.

O halde Nuh Tufanı'nın izlerini araştırmak ne kadar yararlıysa, neden böyle bir felâketi hakettikleri üzerinde durup düşünmemiz de bir o kadar, belki daha fazla yararlıdır. Âd ve Semûd, Sodom ve Medyen bölgelerinde kalıntılar üzerinde ciddi araştırmalar yapmamız ve o milletlerin neden ha­ritadan silindikleri üzerinde durmamız da son derece faydalı ye yönlendi­rici sonuçlara bizi götürür.[62]

 

Küfür Ve Sapıklık, Hayatı İlâhî Plana Göre Uygulamamaktır

 

Görüldüğü gibi küfür ve sapıklık, ister putları ilâhlaştırıp onlara tap­mak suretiyle hakka ve fazilete saldırıda bulunsun, ister ilâhî emirleri çiğ­nemekten zevk alıp, her türlü ahlâkî ve kutsal değerden uzaklaşsın, ister eziyet ve işkencede bulunsun ve ister cinsel sapıklığı âdet edinerek ilâhî uyarılarla alay etsin, isterse insan haklarına el uzatıp ölçü ve tartıyı tam kullanmasın her yönüyle ilâhî sünnete ters düşmekte, insan hayatını plân­layan ilâhî buyrukların dışına çıkmakta ve insanı yaratıldığı amaç ve dü­zenden uzaklaştırmaktadır.

Peygamberlerin hemen hepsi, insan hayatını en uygun biçimde düzene sokan ilâhî plân ve programı öğretmekle meşgul olmuşlardır.

Nitekim Kur'ân'da yer yer kıssaları parça parça anlatılan bütün ka­vim ve milletler bu plân ve sünnete uymaya davet edilmişlerdir. Semavî dinlerin hepsi bu plân ve sünnetin muhtevasını sosyal yapının şartlarına ve imkânlarına göre anlatmışlardır. Ne var ki, Tevrat ile İncil'e insan sözü ka­rıştığı ve birçok ilâhî emirler, tavsiyeler unutulup silindiği için kısmen de olsa bu çizgiden uzaklaşmıştır.[63]

 

Şuayb (A.S.) Kıssasından Öğütler

 

Bu konuyla ilgili geniş bilgiler, yeterli mesajlar daha çok A'raf Sûresi ile Hud Sûre'sinde geçti. Burada az değişik bazı öğütlere yer verilerek ko­nunun hafızalarda tazelenmesine imkân sağlandı.

Önce Mekke'de aralıksız saldırı ve işkenceye uğrayan cefakâr mü'-minler teselli edilmekte, sonra da diğer kıssaların baş kısmında verilen mesajlar tekrarlanmakta ve ayrıca birkaç yeni mesaj verilmektedir. Şöyle ki:

1—  Ölçü ve tartıyı tam tutmak farzdır. Buna ilgisizlik insan hakların­da tecavüze yol açar ki bu, günahların -Allah'a ortak koşmaktan sonra- en ağırı ve ödenmediği takdirde affedilmeyenidir.

2—  Doğru, yani ayarı tam terazi ile tartmak bir emr-i ilâhîdir. Bunu hafife almak Allah'tan korkmamanın açık delillerinden biridir.

3—  Haklara bilerek tecavüz, hakkı inkâr etmek anlamına gelir. Bu da yeryüzünde kargaşalık, bozgunculuk çıkarmaya neden olur. O bakımdan mütecaviz fesatçı,herkes elim bir azap ile tehdid edilmektedir.

4—  İnsanı yaratıp neslini kuşak kuşak devam ettiren Cenâb-ı Hak'tan her yerde ve her zaman korkmak insanlığımızın gereğidir. Bu korku insanı devamlı iyiye ve doğruya döndürür.

5—  İnkarcı sapıklar nefislerinin aşırılığını meşru sınırlar içine alıp ka-nalize etmek isteyen peygamberlere ve onların izinde yürüyen mürşitlere, din âlimlerine hep karşıdırlar. Onları büyülenmişlikle, yalancılıkla suçla­mak suretiyle tesirsiz hale getirmekten derin zevk duyarlar.[64]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, tarih boyunca hak ile bâtılın nasıl bir mücadele halinde bulunduğuna işaretle Şuayb (A.S.) kıssasından parçalar ve mesaj­lar verildi. Haktan yana olan mü'minlerin Allah'a güvenip dayandıkları ve küfrün karşısında imân desteğiyle sabrettikleri, seviyeli bir mücadele ver­dikleri takdirde, mutlaka başarılı olacaklarına dolaylı şekilde atıf yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın yeri ve hedefi belirtiliyor. Hz. Muham-med'in (A.S.) kutsal kitaplarda müjdelendiği, yani O'nun geleceğini haber veren belgelerin bulunduğu açıklanıyor. Sonra da Mekkeli müşriklerin bâ­tılı ayakta tutmak için inatla ve ısrarla hakka karşı gelip azgınlık göster­dikleri anlatılıyor ve gelip.geçen azgın inkarcı kavimlerin başına gelen fe­lâketin bunlardan pek uzak olmadığı hatırlatılıyor.[65]

 

Meali:

 

192— Gerçekten bu Kur'ân, âlemlerin Rabbından indirilmedir.

193-194-195— Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine acık-seçik Arap diliyle indirmiştir.

196—  Hem o, öncekilere (indirilen semavî) kitaplarda da (bazı özel­likleriyle) vardır.

197—  Onu İsrail oğulları'ndan olan ilim adamlarının bilmesi onlar için (gerçeği yansıtan) bir belge ve kanıt değil midir?

198-199— Eğer Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.

200-201— İşte biz onu (inkâr ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârla­rın kalplerine aktarıp soktuk da elem verici azabı görmedikçe mümkün de­ğil ona inanmazlar,

202— Bu azap, farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine ge­lir de,

203— «Acaba bize mühlet verilmez mi?» derler.        

204—Onlar azabımızı mı acele istiyorlar?

205-206— Söylesen ya, eğer biz onları yıllarca (bolluk ve refah içinde) yararlandırıp geçindirsek, sonra da va'dolunduklan (günün azabı) onlara gel iverse,

207—  O yararlandırılıp geçindirildikleri bolluk ve refahın kendilerine bir faydası olur mu?

208—  Hiçbir kasaba (halkını), kendilerine uyarıcılar göndermedikçe yok etmiş değiliz.

209—  Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur! Ve biz onlara zulmedioi-ler olmadık.

210—  Kur'ân'ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir.

211—  Hem bu, onlara göre uygun ve lâyık da değildir; hem güçleri de yetmez.

212—  Onlar (inen vahyi) dinlemekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.

 

Kur'ân, Lafzıyla, Manasıyla İlâhidir

 

«Gerçekten bu Kur'ân, âlemlerin Rabbından indirilmedir.»

Kur'ân indiği gibi ezberlenmiş ve yazılmıştır. Yazıldığı gibi korunmuş­tur. O bakımdan kesinlikle insan sözü ona karışmamıştır; insan düşüncesi­nin ürünü olan hükümler ve öğütler ona girmemiştir. Bunun içindir ki, Kur'ân'ın üzerinden on beş asra yakın bir zaman geçmesine rağmen o hep taze kalmış; her geçen gün cilâsı artmış eksilmemiştir. Gelişen ve gerçeği tesbit eden ilimle çelişkiye düşmemiş; ilim doğruyu bulup ortaya çıkarınca ancak Kur'ân'ı tasdîk etmiştir.

Kur'ân'da yer alan çeşitli konulardaki temel bilgileri ve ana fikirleri, zamanı gelince ilim adamları hayranlıkla doğrulamış ve inanan âlimler on­ları kendilerine hareket noktası seçmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak ancak faydalı olanı, doğruyu söyler ve O, yarattığı eşyanın aslını, amacını, mahi­yet ve yararını en iyi bilendir.

Kur'ân'a her bakımdan hayranlık duyan bazı Batılı ilim adamlarının son birkaç yıl içindeki itirafları bunun delillerinden sadece biridir. Nitekim Amerikalı Prof. Gressy Morrison diyor ki: «İlim ve fen çağının henüz ba­şında bulunuyoruz. Her yeni gün, kudret ve ilim sahibi mutlak bir yaratan tarafından yapılan şeyleri biraz daha meydana çıkarma imkânını bulabili­yoruz. İlme has bir tevazu ve bilgiden gelen imânla Allah'ın varlığının daha çok farkına varmaktayız ve varacağız..»

Kur'ân'da ilme temel bilgi ve maya olan, ilim adamına ışık tutup hare­ket noktasını gösteren belgelerden birkaçını misal vermemizde fayda vardır Şöyle ki:                                                

Zümer Sûresi 6. âyette deniliyor ki :    

«Sizi analarınızın karınlarında üç ayrı karanlıklar içinde yaratılıştan ya­ratılışa sevkederek yaratır.»

Bu âyetle Kur'ân'ın ilmî bir mu'cizesi daha ortaya çıkmış oluyor. Ce­nâb-ı Hak, ceninin üç ayrı sargı, diğer bir tabirle üç ayrı tabaka ya da kılıf içinde bulunduğunu «fi-zülûmatin selâs» sözüyle açıklamaktadır. Ana rah­mi, yani dölyatağı ilk bakışta tek tabaka gibi görünürse de günümüzde ya­pılan anatomik tesbitlerle üç tabakadan oluştuğu ortaya çıkmıştır.

Nemi Sûresi 88. âyette deniliyor ki :

«Dağları yerinde durur gibi görürsün. Oysa onlar bulutların geçişi gibi inektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir.»

Bu âyetle dünyanın devamlı hareket-halinde olduğu, dağların   nirengi noktaları olarak buna delil gösterildiği açıklanıyor.

Yâ-Sîn Sûresi 40. âyette ise şöyle deniliyor.

«Ne Güneş'in Ay'a yetişmesi uygun (bir kanun)dur, ne de gece gün­düzün önüne geçebilir. Her biri ayrı bir yörüngede yüzerler (hareketlerini sürdürürler).»

Bu âyet ilmî olarak üç ana fikir, ya da temel bilgi vermektedir. Birinci­si : Güneş'le Ay'ın hareket ederken aynı noktada kesişmesinin, birinin di­ğerinin sınırına geçmesinin söz konusu olamıyaoağıdır. İkincisi: Dünya ters dönüş yapmadıkça gece gündüzün önüne geçemez hususudur. Yani belli düzenlemede gecenin gündüzü izlemesi değişmeyen bir kanundur. Dünya batıdan doğuya doğru hareketini sürdürmekle bu düzenleme meydana gel­mektedir. Düzenlemenin tersine vüeut bulabilmesi için dünyanın doğudan batıya doğru dönmesi gerekmektedir. Üçüncüsü: Güneş ile ayın her biri­nin kendine has bir yörüngesi vardır ve her biri kendi yörüngesinde hare­ketini sürdürmektedir.[66]

 

Kur'ân Açık Seçik Arapçadır

 

«Uyarıcılardan olasın diye, Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık seçik Arap diliyle indir­miştir.»

Arap Yarımadası'nın Asya, Afrika gibi iki büyük kıta arasında bulun­ması, ticarî kervanların Hindistan ve Çin'e kadar uzanması, o günkü Arap­ların çok hırçın olması, baba ve dedelerinin din ve âdetlerine sıkı sıkıya bağ­lılıkları, putperestliğin aşırı derecede benimsenmesi ve korunması; edebiya­tın doruğuna erişmesi gibi birtakım olayları ve özellikleri dikkate aldığımız­da Allah'ın son kitabının Mekke ve Medine'de indirilmesinin, aynı zamanda en fasîh bir Arapçayla düzenlenmesinin sebep ve hikmetini kısmen olsun anlayabiliriz.

Ayrıca bütün milletlere ve kabilelere ilâhî muradı zedelemeden yansı­tacak en zengin ve gelişmiş dilin Arapça olduğu da kesindir. Bu da Kur'ân'-ın Arapça indirilmesinin sebeplerinden birini bize hatırlatmaktadır.

Sonra da Resûlüllah (A.S.) Efendimizin bir-iki yaşında iken, Yarımada'-da en fasîh Arapça konuşup vahada yaşayanlar arasına gönderilerek hem Mekke'nin kavurucu sıcak havasından uzak tutulması, hemde Beni Sa'd kabilesinde fasîh bir Arapça öğrenmesi, bu konuda zincirin birbirlerini ta­mamlayan halkalarından birini oluşturmuyor mu?

Melek Cebrail'e «Ruhu'l-emîn» yani «Güvenilir ruh» denilmesi, O'nun çok büyük bir kudret, hayat ve enerji kaynağı olduğuna ve ilâhî vahyi mün­hasıran indirmekle görevli bulunduğuna işarettir. Nitekim bu büyük ruh, Hz. Meryem'e manevî bir nefhada bulununca onda, yani rahminde bir in­san vücuda gelmiştir. Bu ruhun nefhasıyla vücut bulan İsa (A.S.)in ruhî gücü çok belirgin bir düzeyde bulunuyordu. Öyle ki, ölüye dokunup «Al­lah'ın izniyle kalk» deyince ölü diriliveriyordu. İki gözünden arızalı olan amaya dokununca gözleri açılıp görebiliyordu. Hastaya dokununca şifâya kavuşuyordu.

Ancak şu hususu da ifade edelim ki, Melek Cebrail'in nasıl bir hayat kaynağı olduğunu bütün derinliği ve inceliğiyle bilmemiz veya anlamamız mümkün değildir. Bildiğimiz tek şey, Kur'ân'in bu yüce ruh hakkında ver­diği kısa bilgilerdir. Çünkü ruh hakkında bize çok az bir bilgi verilmiştir.[67]

 

Melek Cebrail'in Hz. Muhammed'in (A.S.) Kalbine İnmesi

 

«Ruhu'l-emin onu senin kalbine açık seçik Arap diliyle indirmiştir.»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in kalbi, ruhundaki yücelik ve kudretten aldığı güç ile son derece gelişmiş ve çok duyarlı bir düzeye gelmiş bulu­nuyordu. İlâhî rahmet ve inayetin ona yönelmesi ile de melekût, misal âlem­leriyle ve Levh-i Mahfuz'la irtibat sağlama mazhariyetine erişmişti. O ba­kımdan hem büyük ruh Melek Cebrail'in inmesine, hem de indirdiği ilâhî vahyi alıp muhafazaya hazır durumda idi. İlgili âyetle bu inceliğe işaret edil­mektedir.

Sıradan bir insanın ruhunun Melek Cebrail'in inip seslenmesine taham­mül etmesi mümkün değildir. O bakımdan Peygamber (A.S.) Efendimiz'e ilk vahiy rüya ile başlamış ve bu bir ön hazırlık dönemi olarak altı ay devam etmiştir.[68]

 

Hz. Muhammed'in (A.S.) Tevrat Ve İncil'de Anılması

 

 <<Hem o önceki'ere (indirilen semavî) kitaplarda da (bazı özellikleriyle) vardır. Onu İsrail Oğulla-rın'dan olan ilim adamlarının bilmesi onlar için (gerçeği yansıtan) bir bel­ge ve kanıt değil midir?»

Son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) ve O'na indirilen Kur'ân'ın Tevrat ve İncil'de bazı özelliklerinin bulunduğu açıklanıyor. Gerçi hâlen mevcut Tevrat ve İncil nüshalarının Allah'tan indiği gibi korunmadığını, bir­çok değişikliklere uğratıldığını biliyoruz. Bununla beraber yine de Kur'ân'ın belirttiği gibi, Hz. Muhammed'in (A.S.) geleceğini haber veren belge­ler eksik değildir. Özellikle Havari'lerden biri olan Bemaba'nın yazdığı İn­cil'de bu haber yirmiye yakın yerinde çok açık bir anlatımla belirtilmiştir.

Nitekim En'am Sûresi 114, 115; A'raf Sûresi : 155*157. âyetlerin tefsî-rinde Bernaba İncil'inden birkaç âyet nakletmek suretiyle konuyu belge­lemiş bulunuyoruz. Ancak hem okuyucularımıza, hem araştırıcılara kolay­lık olsun diye Tevrat ve İncil'lerden birkaç belge nakletmekte yarar görü­yoruz. Şöyle ki :

Tevrat:

«Allah'ın Rab senin için aranızdan, kardeşlerinden benim gibi bir pey­gamber çıkaracak, onu dinleyeceksin.» [69]

«Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaraca­ğım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek.» [70]

«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden razı ol­duğu seçme kulum. Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı mey­dana çıkaracaktır. Bağırmayacaktır ve sesini yükseltmiyecek ve onu so­kakta işittirmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürme­yecek, hakkı hakikate erdirecek.» [71]

İnciIer :

«İsa diyor ki: Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben de Rab-be yalvaracağım ve size başka bir   t e s e11 i c i ,   hakikat ruhunu vereçektir.» [72]

«Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem Tesellici size gelmez. Fakat gider­sem onu size gönderirim ve o geldiği zaman günah için, salah için ve hü­küm için dünyayı ilzam edecektir.» [73]

«Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamazsınız, Fakat o hakikat ruhu gelince size her hakikate yol gösterecek; zira kendi­liğinden söylemiyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şey­lerden size bildirecektir.» [74]

İsa (A.S.) diyor ki :

«Sizin sözünüz bana teselli vermez. Çünkü sizin nur beklediğiniz yer­den karanlık gelecektir, Fakat gelecek olan peygamberle teselli buluyorum. O benim hakkımdaki yalancı görüşü ortaya çıkarıp açıklayacak; dini âleme uzanıp yayılacak. Çünkü bu haberi Allah, babamız İbrahim'e böylece va'-detmiştir.»

Kâhin sordu :                                                                

— Ondan sonra başka peygamber gelecek mi?     

Cevap verdi:

Ondan sonra Allah gönderilen peygamber olmayacaktır. Ancak birkaç tane yalancı peygamber ortaya çıkacaktır.

Kâhin devamla sordu:                               

— Gelecek olan Teselliei'nin adı nedir?

İsa (A.S.) cevap verdi:

Teselliei'nin ismi hayret uyandırıcıdır. Çünkü Allah O'nun ruhunu ve özünü yaratınca semavî behaya koydu ve ona : «Sabret ya Muhammedi Çünkü ben senin için Cennet'i, âlemi ve mahlûkatı yaratmak istiyorum...» buyurdu.

İşte onun mübarek ismi Muhammed'dir.

Bu sırada orada hazır bulunan cemaat seslerini yükselterek dediler ki: «Ey Allahımız, o Resulünü bize gönder. Sen de ya Muhammedi âlemi kur­tarmak için acele gel.» [75][76]

 

Kur'ân Arap Olmayan Birine İndirilseydi

 

«Eğer Kur'ân'ı Arap ol­mayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.»

İnkâr ön yargı haline gelince şartlanan sapık, bâtılı savunmasında ve hakkı reddetmesinde hep itirazcı ve şüphecidir. Getirdiği deliller yersiz ve dayanaksızdır. O bakımdan çarçabuk çürütülebilir. Buna dayanamayınca da kaba kuvvete ve hezeyana baş vurur.

Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed'e (A.S.) değil de Arap olmayan bir yabancıya indirilseydi acaba ona inanılır mıydı? Mekkeli müşriklerden bir kısmı bu akıl ve mantık dışı görüşü ileri sürüyorlar ve başka birine indiril­seydi, herhalde ona uyacaklarını söylüyorlardı. Oysa onlar bu sözlerinde hiçbir zaman ciddi ve samimi değillerdi. Çünkü Hz. Muhammed'in (A.S.) doğruluğu, fazileti, ciddiyet ve vakan; güvenilirliği, yüksek ahlâkı ve kişi­liği Mekke ve çevresinde çok iyi biliniyordu. Hiç kimse bu hususlarda ona ieke konduramazdı; meğer ki kıskançlığı aklına üstün gelen, ihtirası ahlâk ve faziletin önünde yürüyen bir şarlatan olsun..

Nitekim Mekkeli'ler ona «el-Emîn» diyerek, O'nun güvenilir ve doğru bir kimse olduğunu kabul etmişlerdi. Buna rağmen, üstünlük Hâşim oğul-lan'na geçer de kendilerinin söz sahibi olma durumları sona erer endişe­siyle onun peygamberliğini kabul etmediler. Kendi kendilerini yalaneı ve müfteri durumuna düşürecek kadar âdileştiler de o yüce peygambere «ya­lancı», «büyülenmiş», «şâir», «aklî dengesi bozuk» dediler,

Gerçek bu olunca, kendilerinden olmayan, ahlâk ve kişiliği bilinme­yen bir yabancıya nasıl inanabilir ve onu peygamber olarak kabul edebi­lirlerdi.

Kur'ân-ı Kerîm, Mekkeli müşriklerin ne kadar büyük bir çelişki içinde olduklarını, hislerinin hem akıllarının, hem insaf ve vicdanlarının önünde Yürüdüğünü konu edinerek bu sapık zümre hakkında yeterli bilgi veriyor ve onları da insaf ile düşünmeye çağırıyor.[77]

 

İnkârın Kalpte Yer Etmesi

 

«İşte biz onu (in-ar ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârların kalplerine aktarıp soktuk da elem verici azabı görmedikçe mümkün değil ona inanmazlar.»

Allah'ın ezelde hazırladığı plân ve program kusursuz şekilde hedefine doğru yol alır; o bakımdan şaşması, aksaması söz konusu değildir. İlâhî plâna uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar.

Cenâb-ı Hak yine ezelî ilmiyle kimlerin plân ve programa uyarak hak­kı kabulleneceğini, kimlerin de uymayıp haktan yüz çevireceklerini tesbit etmiştir. O'nun ilmi yanılmayacağına göre, tesbit ettikleri günü saati gelin­ce aynen gerçekleşir. Bu düzenlemede zorlama, iradeyi, yani cüz'i iradeyi bağlama söz konusu değildir. İlâhî ilim bu konuda malûmata tabidir; yani Allah bilip yazdığı için kişi doğru yolu seçmiyor, yeteneklerini bu hususta kullanıp ilâhî hidâyete mazhar kılınacağı için bilinip yazılmıştır.[78]

 

İsrail Oğulları'nın İlim Adamları

 

Hz. Muhammed (A.S.) peygamberlik göreviyle sahneye çıktığı yıllarda Yahudilerden birkaç tane ilim adamı, Tevrat'ta geleceği haber verilen son peygamber hakkındaki belgeleri araştırmışlar ve yeterli bilgi toplamışlardı. Başta Abdullah b. Selâm, İbn Yâmîn, Sa'lebe, Esed ve Useyd olmak üzere din bilginleri topladıkları belgelerin Hz. Muhammed'e (A.S.) tıpatıp uyduğu­nu görünce vakit kaybetmeden İslâmiyeti kendilerine din olarak seçmiş­lerdi.

O bakımdan 197. âyette, son peygamber ve son kitap hakkında inkar­cı ya da şüpheci olanlara, sözünü ettiğimiz din âlimlerinin olumlu tutum ve inançları delil olarak gösterilmektedir.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm hem ilim adamlarının kadrini yüceltiyor, hem ilmin yol gösterici olduğuna işarette bulunuyor; hem de ilim adamlarına uymanın lüzumu üzerinde duruyor. Şu şartla ki, ilim adamları gerçeği bul­muş olsunlar..[79]

 

Uyarıcı Peygamber Gönderilmesi

 

«Hiobîr ka^afaıı^ljalkını), kendilerine uyarıcılar göndermedikçe yok etmiş değiliz.»

İnsan aklı, dünyevî ilimlerle birleşse bile yalnız başına Allah'ı kemal sıfatlarıyla, âhireti ve o hayattaki safhaları hikmet ve esrarıyla anlayamaz. Çünkü aklın sının görülebilen madde âlemidir. Görebildiğiyle istidlal ede­bilir. İlim ise deney ve gözleme dayanır. Yani her ikisinin de sahası fizik âlemidir. Aflah, Âhiret ve bunlarla ilgili konular daha çok fizikötesiyle ilgi­lidir. Bu bakımdan insanlara Yüce Yaratan'ı, ölümü ve ölüm ötesini, ikinci hayatı ve safhalarını öğretecek yardımcı unsurlara ihtiyaç vardır. Akıl yal­nız başına ciddi bir araştırmaya yönelirse, mevcut düzen ve dengeyi ku­rup ayakta tutan büyük bir kudretin mevcudiyetini anlayabilir ve anlama­sı da gereklidir. Ancak yeterli değildir. İşte tarih boyunca her kavim ve mil­lete uyarıcı olarak peygamber gönderilmesinin sebebi budur. Çünkü Ce­nâb-ı Hakk'ın hazırladığı plân ve program gereği, peygamber gönderme­dikçe azap etmemektir. Nitekim 209. âyette bu inceliğe değinilerek, «Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur ve biz onlara zulmediçiler olmadık» buyu-rulmakta ve İsrâ Sûresi 15. âyetle, bu âyet şöyle açıklanmaktadır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz.»

Çünkü Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir ve O, zulmü kendisine de haram kılmıştır. [80]                                                    

 

Kur'ân'ı Şeytanlar İndirmemiştır

 

«Kur'ân'ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir. Hem bu, onlara göre uygun ve lâ­yık da değildir; hem de güçleri buna yetmez. Onlap(inen vahyi) dinlemek: ten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.»

Mekkeli müşrikler, inkarcı maddeciler, Kur'ân âyetlerinin yüksek ve parlak tesiri karşısında ne diyeceklerini şaşırdılar. Bazan Peygamber (A.S:) için «sihirbaz», bazan «şâir», bazan «büyülenmiş», bazan da «akli denge­si bozuk» diyorlardı. Bazan da iyioe saçmalayarak, «Kur'ân'ı onun kalbine şeytanlar fısıldamaktadır» diyerek garip ve yakışıksız bir iddia ortaya atı­yorlardı. İlgili âyetle bu iddia reddediliyor. İlim, hikmet, hukuk, düzen, ah­lâk, fazilet gibi önemli konuları en mükemmel anlam ve muhtevada getirip yansıtan ve kesinlikle insan söz ve düşüncesinden -üslûp, kudret, konu ve ifade bakımından- ayrılan Allah sözünün lanetlenmiş şeytanlar tarafından indirilmesi elbetteki mümkün değildir ve hiçbir zaman da düşünülemez. Böylesine saçma bir iddia, açık havada güneşin varlığını inkâr etmek kadar gülünçtür. Nitekim ünlü edip ve şâir Tufayl, Kur'ân âyetlerini dinleyince, kendinden geçmiş ve «mümkün değil bu insan sözü olamaz» demekten ken­dini alamamıştı.

Günümüzde de haklı bir şöhrete sahip olan Fransa'nın tanınmış ilim adamlarından Prof. Dr. Maurice BUCAILLE de diyor ki : «Kur'ân her keli­mesiyle ilâhîdir......Kur'ân'ın modern dönemde ilmî bakımdan tenkid edilebilecek hiçbir taraf ihtiva  etmediğini   kesin  olarak   kabule   mecbur  kal­dım.» [81][82]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, peygamber göndermenin hikmetinden, Kur'ân'ın ilâhî özelliğinden ve yüceliğinden söz edildi. Sapık inkarcıların iddiaları reddedildikten sonra bir olan Allah'a ibâdet ve kulluğun lüzumuna geçildi.

Aşağıdaki âyetlerle bu lüzum üzerinde duruluyor. Sonra da O'nun emirlerini tebliğde yakın hısımlardan işe başlanması bildiriliyor. Arkasın­dan şeytanların kimlere fısıldadıkları konu edilerek sapık şâirler kınanıyor.[83]

 

Meali:

 

213—  Artık sen, Allah ile beraber başka bir tanrıya duâ edip kulluk­ta bulunma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.

214—  En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar.

215—  Mü'minlerden sana uyanlara (tevazu, hoşgörü, rahmet ve şef­kat) kanadını (yerlere kadar) indir.

216—  Bununla beraber (hısımlarından) sana karşı gelip başkaldırır-larsa, de ki: «Şüphesiz ben sizin işleye geldiğiniz (inkâr, azgınlık ve sa­pıklıktan beriyim.»

217—  O yegâne güçlü, çok üstün, çok merhametli olan (Allah)a gü­venip dayan.

218-219— O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor.

220—  Çünkü gerçekten Allah işitendir, bilendir.

221—  Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi?

222—  Her günahkâr iftiracı, yalancı, sahtekâr üzerine iner.

223—  Bunlardır ki, (şeytanların iftira ve yalanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır.

224—  (Sapık hayalci) şâirlere ise, ancak yozmuş azgınlar uyarlar.

225—  Baksana, onlar her vadide avare-şaşkın dolaşırlar.

226—  Ve yapmadıklarını, yapamıyacaklarını söyleyip dururlar.

227— Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar, Allah'ı çokça ananlar ve zulme uğradıktan sonra kendilerini savunup (gerektiğinde) kar­şı koyanlar müstesna.. O zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğraya­caklarını, nerede dönüp kalacaklarını bileceklerdir.

 

İniş Sebebi

 

İbn İshak'ın Hz. Ali (R.A.)den yaptığı sahîh rivayete göre: Kur'ân'da «Yakın hısımlarını uyar» emri inince, Peygamber (A.S.) Efendimiz etli bir! yernek sofrası hazırlayıp hısımlarını davet etti. Başta amcaları Ebû Tâlib, Hamza, Abbas ve Ebû Leheb olmak üzere kırka yakın kişi hazır bulundu. Yemek yenildikten sonra Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz teblîğ ve uyarıya başladı. Derken amcası Ebû Leheb Onun sözünü kesti ve «bu arkadaşımız neredeyse sizi büyüledi. Haydin dağılalım» dedi, Onun bu önerisi üzerine sofraya gelenler ayrılıp gittiler ve istenilen şekilde tam bir uyarı yapılama­dı. Hz. Peygamber (A.S.) fazlasıyla üzüldü.

İkinci bir defa yine sofra hazırlamamı emretti. Hısımları çağrıldı. Ye­mekten sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle konuştu :

«Ey Abdülmuttalib oğulları! Şüpheniz olmasın ki ben size dünya ve âhiret iyiliğini, düzenini getirdim. Sizi, kendisine (varlığını, birliğini kabule) davet etmem için Allah bana emretti. Bu durumda hanginiz bana yardım­da bulunur da benim kardeşim, vasîm ve halifem olur?»

Bunun üzerine hazır bulunanlar Ondan yüz çevirdiler; sadece ben aya­ğa kalktım -ki yaşça hepsinin küçüğü idim- ve «Ey Allah'ın Peygamberi! ben senin yardımcın olurum» dedim. Peygamber (A.S.) da boynumu tutup şöy­le buyurdu : «İşte bu benim yardımcımdır, vezirimdir. Artık onu dinleyin ve kendisine itaat edin.»

Hısımları Onun bu sözünü ciddiye almadılar ve gülüp ayrıldılar ve Ebû Talib'e şöyle dediler: «Yeğenin sana, öz oğluna itaat etmeni emrediyor.»

Buharî ve Müslim'in İbn Abbas (R.A.) ve Ebû Hüreyre (R.A.)dan yap­tıkları rivayete göre : «Yakın hısımlarım uyar» âyeti inince. Peygamber (A.S.) Efendimiz Safa Tepesi'ne çıkıp hısımlarını çağırdı. Onlar da toplanıp gelince, Peygamber (A.S.) şöyle buyurdu : «Size şu tepenin arkasında üze­rinize baskın yapmak üzere bir süvari bölüğünün bulunduğunu söylersem bana inanır mısınız? Onlar da «Senin hiç yalan söylediğini görmedik» diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A.S.) onlara: «Şüpheniz ol­masın ki önünüzde beklemekte olan şiddetli bir azaba karşı sizi uyaran bir peygamberim» deyince, amaası Ebû Leheb kızdı ve «yazıklar olsun sana, bizi bunun için mi çağırdın?» diyerek onu kınadı. Bunun üzerine «Tebbet Sûresi» de indi.[84]

 

İlgili Hadîsler

 

«Şiir var ki hikmettir.» [85]

«Söz var ki (insanı) büyüler. Şiir de var ki hikmettir,» [86]

Amr b. Şerîd'in (veya Şüreyd) babası anlatıyor:

«Bîr gün yolculuk esnasında Peygamber (A.S.) Efendimiz'in arkasında bulunuyordum. Bana dedi ki: Şâir Ümeyye b. Ebî Sait'in şiirlerinden bildi­ğin var mı? Ben de «evet» dedim. «Oku» diye emretti. Okudum ve arzusu üzerine onun şiirlerinden yüze yakın okudum.» [87]

Hz. Âişe (R.A.) diyor ki:

«Şiir de bir sözdür, iyisi olduğu gibi kötüsü de vardır. Sen iyi olanını al.»

Nitekim Ebû Bekir, Ömer, Ali ve İbn Abbas'ın (Allah hepsinden razı ol­sun) bazan şiir söyledikleri bilinmektedir.[88]

«Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki: Bu ümmetten yahudi olsun, hıristiyan olsun kim benim peygamberliğimi duyar da bana imân etmezse, elbette Cehenneme girer.» [89]

 

Yakınları Davet

 

«En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar.»

İslâm Dini, mürşitlere, sorumluluk taşıyan mü'minlere, aile reislerine ve toplumu doğru yola yönlendirmeye çalışanlara, önce yakınlarından işe başlamalarını, yani ilk adımda kendi hısımlarını Allah yoluna davet etme­lerini ve öylece yavaş yavaş daireyi büyüterek çevreye ışık tutmalarını emreder. Bunun sebebi açıktır: Kendi aile ve yakınlarını başıboş bırakıp başkalarını «Tevhîd İnancı» doğrultusunda hakka çağırmak başarılı olmaz ve olumlu sonuç vermez. Çünkü çevre, halk psikolojisi gereği, önce mür­şit ve yol gösterenin kendi ailesi ve yakınları üzerindeki tesirine bakarlar. Onların irşat edilmediklerini görünce, kendilerini irşat edenlere pek inan­mazlar; inansalar bile itibar etmezler. Ama davetci veya mürşidin bütün gayret ve azmine rağmen kendi yakınlarını yola getiremediği ortaya çıkar­sa, çevre böyle bir mürşidi hem kınamaz, hem de dinlemek ister. Nitekim İbrahim Peygamber (A.S.), Nuh Peygamber (A.S.), Lût Peygamber (A.S.) bunun açık misallerinden birkaçını teşkil eder.

İşte Resûlüllah (A.S.) Efendimizin Mekke'de risalet görevini yürütmek­le emrolunduğu zaman, teblîğ ve irşatta; uyarı ve yönlendirmede yakın hı­sımlarını uyarıp irşat etmesi hakkında inen âyetin indirilmesinin sebep ve hikmetlerinden biri budur.

Bu metot uygulanmış, hısımları Onu dinlemeyip aleyhine dönünce, çev­reyi uyarmak ve irşat etmek ortamı hazırlanmış ve böylece Resûlüllah (A.S.) hısımlarının tutumundan dolayı kınanmayacak bir çizgiye gelmiştir.

Bu metot her aile reisi, her ilim adamı ve toplumu yönlendirme mev­kiinde olan herkes için geçerlidir ve lüzumludur.[90]

 

İman Edip Hakka Uyanlara Tevazu Kanadını İndirmek

 

«Mü'minlerden sana uyanlara (tevazu, hoşgörü, rahmet ve şef kat) kanadını (yerlere kadar) indir.»

Mü'minler arasında sınıf farkı yoktur. Camideki safların düzenlenmesi; hac ibâdeti yerine getirilirken hepsinin beyaz ihrama bürünmesi bunun açık delillerinden biridir. Özellikle lider ve önder durumunda olan kişinin kendi­ni mü'minlerden biri kabul edip onlarla kardeşçe kaynaşması bir emr-i ilâ­hîdir. Bu emir önce Hz. Peygamber'e (A.S.), sonra da irşat yolunda bulu­nan, lider ve önder durumunda olan her mü'minedir. Aksi halde İslâm'ın getirdiği kardeşlik kelimenin dar kalıbında kalır.

Onun içindir ki Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Suffa'da toplanan fakir, evsiz barksız, kimsesiz mü'minlerle tam bir kardeşlik havası içinde kay­naşmış, onlara her zaman yakın ve sıcak ilgi göstermeyi ihmal etmemiştir. Kureyş Kabilesinin ileri gelenleri Ona : «Çevrende kümelenen köle ve fa­kirleri uzaklaştır ki senin meclisine gelebilelim» dedikleri zaman, Hz. Pey­gamber (A.S.) Efendimizin rengi değişmiş ve böyle bir anlayış ve davranış­tan Allah'a sığınarak onların teklifini reddetmiştir.

Çünkü Resûlüllah {A.S.) Efendimiz yüce davasını yürütürken, kendini halk tabakasının üstünde gören şımarık zenginlere., nüfuz sahibi mağrur­lara değil, o yegâne güçlü ve en üstün olan sonsuz merhamet sahibi Al­lah'a güvenip dayanıyordu.

Bu sebepledir ki, Cenâb-ı Hak ona şöyle emir vermiştir: «Bununla be­raber sana karşı gelip başkaldırırlarsa, de ki: Şüphesiz ben sizin işleye-geldiğiniz (inkâr, azgınlık ve sapıklıktan beriyim. O yegâne güçlü, çok üs­tün, çok merhametli olan (Allah)a güvenip dayan. O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görü­yor. Çünkü gerçekten Allah işitendir, bilendir.»[91]

 

Cin Ve Şeytanlar Kimlere Fısıldarlar?

 

«Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftiracı, yalancı sahtekâr üzerine inerler. Bunlar (şeytanların iftira ve ya­lanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır.»

Cenâb-ı Hak bu üç âyetle hem iftiracı sapık Mekkeli müşriklerin id­diasını reddediyor, hem de günümüzde tertiplenen seanslarda, sözde in­sanlarla ruhlar arasında aracılık yapan medyumları bize tanıtıyor. Şeytan ve cinlerin ancak büyücülere, kâhinlere (gaipten haber verenler) fısıldadık­larını bildiriyor.

Sevgili Peygamberimize (A.S.) sordular:

—  Kâhinlere ne dersiniz? Cevap verdi:

—  Şüpheniz olmasın ki onlar gerçek (anlamda) bir şey değildirler. Soranlar dediler ki:

Ey Allah'ın Peygamberi! Onlar bir şeyler anlatıyorlar da bazan doğru Çıkıyor..

Bunun üzerine Efendimiz (A.S) şöyle buyurdu;

~~ Evfj' ° 9'bi sözleri haktandır; (öyle ki) cinnî o sözü kapıp, tavuğun 9it git dediği gibi onu dostlarının kulağına fısıldar; ne var ki cinler de, kâ-ninler de o söze yüz yalandan fazla katarlar. [92]

Diğer bir hadîste ise Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurmuştur:

«Doğrusu melekler yeryüzüne yakın kapalı bir havada bir iş, durum hakkında konuşurlar. Şeytanlar konuşulan sözleri işitirler de onu sırçalı bardaklar ses çıkardığı gibi bir ses çıkartıp kâhinlerin kulağına fısıldarlar. Onlar da o söze yüzden fazla yalan katarlar.» [93]

 

Yalancı Ve Hayalci Olan Şairler

 

«(Sap.k hayalci) şairlere ise, ancak yozmuş azgınlar uyarlar. Baksana, onlar her va­dide avare-şaşkin dolaşırlar ve yapmadıklarını, yapamıyacaklarını söyleyip dururlar.»

İslâm Dini faydalı ilimlere geniş yer ayırırken şiir ve edebiyatı, güzel ve yararlı söz söylemeyi de ihmal etmemiştir. Zaman zaman Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Ben sizin en fasihinizim..» «Ben sizin en katıksız arabı-nızıni; ben Kureyş'tenim ve dilim, (badiyede yaşayan) Beni Sa'd bin Bekir dilidir.» [94]

Yapılan ciddi tesbitlere göre, badiyede yaşayan bedevilerin çok pü­rüzsüz ve net bir Arapça konuştuğu, özellikle Beni Sa'd kabilesinin bu alanda haklı bir şöhrete sahip olduğu anlaşılmıştır.

Böylece Resûlüllah (A.S.) Efendimiz düzgün ve tesirli konuşmaya dik­katleri çekmiş bulunuyor.

Kur'ân-ı Kerîm'in manasındaki fevkalâdelik kadar lafzı da edebî olarak erişilmez bir noktaya yükselmiştir. O bakımdan indiği çağın ve son­raki çağların en ünlü arap şâir ve edipleri Kur'ân'ın bedi' ve beyânı karşı­sında sönük kalıp baş eğmekten başka çare bulamamışlardır.

Böylece Kur'ân'ın da edebiyata, güzel ve tesirli konuşmaya yer ver­diği kendiliğinden anlaşılmaktadır. Resûlüllah (A.S.) Efendimize şiirle sal­dıranlara karşı Ashab-ı Kirâm'dan bazı zatlar şiirle, hem İslâm'ı ve Pey­gamberini savunmuşlar, hem de sataşanları tesirsiz hale getirmişlerdir.

Önceleri azılı bir İslâm ve Peygamber düşmanı olup şiirleriyle Pey-gamber'e ve İslâm'a sataşan, hicivlerde bulunan Şâir Kâb b. Züheyr, İs­lâm'a girmek üzere Peygamber (A.S.) Efendimiz'in huzuruna alınınca «Banet Suâd» şiirinden Peygamberi (A.S.) över anlamda birkaç mısra' oku-vunça, Peygamberimiz (A.S.) duygulanmış ve sırtındaki hırkayı çıkarıp onun sırtına geçirmiştir.

İlgili üç âyetle de inkarcı sapık şâirlerden Abdullah bin Ziba'rî, Mü-safi' bin Abdimenaf ve Ümeyye bin Ebî Salt hakkında indiği ve böylece bunların ahlâksız sapık şairler konusunda birer ölçü ve misal teşkil ede­bileceği belirtilmiştir.

Ayrıca şiirleri davranış ve tutumuna uymayan ünlü Arap şâiri Ebî İzzet el-Cümehî hakkında indiği de söylenir. O bir şiirinde şöyle demiştir:

«Benden yana ulaştırın o Peygamber Muhammed'e: Ki sen gerçekten haksin, Melik (Allah) da Hamîd'dir.

Ama ben Bedri ve ehlini hatırlayınca,

Bütün kemiklerim derim ile birlikte inler durur.» [95]

Sûrenin son 227. âyeti ile, övgüye değer görülen şâirlerin de bulun­duğuna atıf yapılıyor ve onların şu üç özelliğine parmak basılarak mü'min-lere sağlam bir kıstas veriliyor:

1—  Dosdoğru imân edenler,

2—  Salih (iyi yararlı) amellerde bulunanlar,

3—  Allah'ı çokça ananlar..

Öyle ki: Kur'ân'ın övdüğü şâirler Allah'a dosdoğru inanırlar, O'nun emirlerine uyarlar. İyi yararlı iş ve amellerde bulunurlar, mısra'larıyla da bunu sözlü olarak açıklarlar ve Allah'ı çokça anıp hayal peşinde koşmaz­lar. Şiirlerinin ilham kaynağı Allah, Peygamber ve İslâmdır.

Hasan bin Sabit, Abdullah bin Revaha, Kâb bin Mâlik ve Kâb bin Zü­heyr Kur'ân'ın övdüğü şâirlerdir. Nitekim şâirleri yerer mahiyette 224, 225. âyetler inince, adı geçen şairlerden üçü Peygamber (A.S.) Efendimiz'e ge­lip şöyle dediler:

— Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak şairler aleyhine bu âyetleri indirmiş bulunuyor.

Peygamberimiz (A.S.) onlara şöyle buyurdu :

— «Onlardan sonraki âyeti okuyunuz. Şüphesiz ki sizler haksızlığa uğradıktan sonra kendinizi (şiirle de) savunup korudunuz.» [96]

Şüphesiz bu konuda birçok hadîsler, rivayetler, belgeler ve deliller da­ha vardır. Hacmimiz müsait olmadığından buraya alamadık.

224 ve 225. âyetlerle yerilen şâirlere gelince: Cenâb-ı Hak onların üç kötü sıfatından söz ederek faydalı şâirlerle zararlı şâirler arasında bir ay­rım yapmamızı dilemiştir.

Zararlı şâirlerin üç kötü sıfatı :

1—  Onlara, doğru yoldan sapmış azgın ahlâksızlar uyarlar.

Çünkü şiirleri ancak o gibilerin heveslerine uymakta, şehvetlerine ses­lenmektedir.

2—  Her vadide avare ve şaşkın dolaşıp hayal peşinde koşarlar ve ha­yalcilere malzeme toplarlar.

3—  Yapmadıkları, yapamıyacakları şeyleri söylerler. Sözleri fiillerine, davranışları sözlerine uymaz.[97]

 

Zâlimlerin Uğradığı, Uğrayacağı İnkılâb

 

«O zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını, nerede dönüp kalacaklarını bileceklerdir.»

Cenâb-ı Hak birçok günahların cezasını âhirete bırakır; ancak zulmün ve ana-babaya karşı gelmenin cezasını pek geciktirmez; dünyada da ve­rir. Öyle ki, bu iki grubun cezasını dünyada imhal etse bile ihmal etmez. Çünkü haksızlığa uğrayanların bedduası ile Allah arasında engel hiçbir perde yoktur. Allah'ın «müntakim» sıfatı er-geç tecelli eder.

İlgili âyette ise, zâlimlerin uğrayacağı inkılâbın hem dünyada, hem de âhirette gerçekleşeceğine açık delâlet vardır.

Zulümden maksat nedir? Bunu Kur'ân'ın ve konunun ışığı altında şöy­le maddeleştirebiliriz :

a) Güçlü azgınların güçsüz fakirleri, kimsesizleri ezip haklarına, hür­riyetlerine, namus ve iffetlerine tecavüz etmesi,   

b)  Zorbaların dikta rejimini kurup halka köle muamelesinde bulun­ması,

c)  İnkâreı zalimlerin din ve ibâdet hürriyetini kaldırıp insanları küfre zorlaması bu cümledendir.

İnkılaptan maksat nedir?

a)  Zalimlerin kurduğu düzenin ters dönüp başaşağı gelmesi,

b)  Zulme uğrayanların bir gün güçlenip kendi aralarında birlik kur­mak suretiyle Allah'ın yardımına mazhar kılınmaları ve sonra da Cenâb-ı Hakk'ın«kahhar» ve «müntakim» sıfatlarının tecelli etmesi,

c)  Zalimlerin öldükleri zaman kendi kendilerini nasıl bir uçuruma yu­varladıklarını görmeleri ve görevli meleğin onlara dünyadaki haksızlığın mutlak hüsran olduğunu göstermesi,

d)  Âhiret'te ise, ilâhî adalet karşısında zalim zorbaların daha elim bir inkılâba uğratılması ile yorumlanabilir.

Nuh Peygamber'e zulmeden inkarcı azgınların; İsrail oğullarına ikinei sınıf vatandaş muamelesinde bulunan ve onlar hakkında soy kırım plâ­nını uygulayan Fir'avn ve yandaşlarının; Hz. Muhammed'e (A.S.) ve mü'-minlere her türlü haksızlığı mubah sayan Kureyş'in zorba müşriklerinin dünyada iken inkılâba uğratilmalarını Kur'ân ibretli birer misal olarak ver­mekte ve âhiretteki inkılâbın çok daha ağır ve kalıcı olacağına işarette bu­lunmaktadır.

Şuârâ Sûresi'ne, Kur'ân âyetlerinin son derece açık-seçik olduğuna ve o bakımdan akıllarını kullananlar için her âyetin yeterli delil bulunduğu­na değinilerek başlanıldı. İnkarcı zorbaların imân etmemelerinden dolayı mü'minlerin fazla üzülmesine gerek olmadığı açıklanarak peygamber (A.S.) ve O'nun izinde yürüyen din mürşitlerinin kendilerine düşen tebliğ ve irşat hizmetini sürdürmeleri istendi.

Zalim zorbaların, saldırgan inkarcıların -dönüş yapmadıkları takdirde-er-geç inkılâba uğratılıp baş aşağı edilecekleri haber verilerek sûre nok­talandı.

Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk'a sayısız hamd-u senalar olsun. Bizim başarımız ancak Allah'ın yardımıyladır. Salât-ü selâm da Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.) ve Onun âl ve ashabına olsun..[98]

 



[1] Lübabu't-te'vîl :   3/358

 

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4350-4351.

[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4353.

[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4353-4354.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4354.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4355.

[7] Bilgi için bak : Kaf Sûresi : 7, Hac Sûresi : 5, Lukmân Sûresi: 10, Rah­man Sûresi: 52, Ra'd Sûresi: 3, Zâriyat Sûresi: 49, Yâ-Sîn Sûresi: 36 ve Tâ-Hâ Sûresi: 53. âyetlerin tefsiri   

 

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4356-4357.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4357.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4360-4361.

[11] Geniş bilgi için bak ; Tâ-Hâ Sûresi : 9- 64. âyetlerin tefsiri

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4361-4362.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4362.

[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4363.

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4364.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4365.

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4366.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4366.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4369.

[20] Bilgi için bak : A'raf Sûresi : 107-113, Tâ-Hâ Sûresi: 45-73, Yunus Sû­resi: 81, Kasas Sûresi:-36. âyetlerin tefsiri.. Ayrıca Bakara Sûresi: 102. âyetin tef­siri

 

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4370-4371.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4371-4372.

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4374-4375.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4375.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4378-4379.

[26] BuharI/tıb : 1- Ebû Dâvud/tıb: 11- Ibn Mâce/tıb : 1- Tirmizî/tıb: 2- Ah-med: 1/377, 413, 443, 446- 3/335- 4/278, 315-5/371

[27] Müsned-i Ahmed :  1/156

[28] Ibn Mâce/tıb: Ebû Hüreyre (R.A.)den- Câmiussağîr : 2/143

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4379-4382.

[30] Bilgi için  bak :   Tefsîr-i Kurtubî:   13/112

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4382-4385.

[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4385.

[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4385-4386.

[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4386.

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4387-4388.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4388-4389.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4389-4390.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4390.

[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4390-4391.

[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4391.

[41] Bilgi için bak: Ankebut Sûresi : 14. âyetin tefsiri

[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4393-4395.

[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4395.

[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4396.

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4397.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4399-4401.

[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4401-4402.

[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4402.

[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4405.

[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4406-4407.

[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4407.

[52] Bilgi için bak : Tevrat-Tekvîn :  19-1-35

[53] Hayrullah Örs/Musa ve Yahudilik - Remzi Kitabevi: 4

[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4409-4411.

[55] Bilgi için bak : A'raf Sûresi : 80, Hud Sûresi : 70-89, Hicr Sûresi: 59-61, Hac Sûresi: 43, Nemi Sûresi: 56, Ankebut Sûresi: 26, Enbiyâ Sûresi: 71-74. âyet­lerin tefsiri

 

[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4412.

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4412-4413.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4415.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4415-4416.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4416.

[61] Geniş bilgi için bak : A'raf Sûresi : 85-93., Hud Sûresi ; 84-95. âyetlerin tefsiri

[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4416-4417.

[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4418.

[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4418-4419.

[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4419.

[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4422-4423.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4423-4424.

[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4424.

[69] Tevrat/tensiye 18/15

[70] Tevrat/tensiye 18/18

[71] “       “ /İşaya 42/1-4

[72] Yuhanna :  14/15                                          

[73] »    : 16/7                                                            

[74] »   : ıe16/12           

[75] Bernaba İncil'i: 162- Mısır: 1393

[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4425-4426.

[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4427.

[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4427-4428.

[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4428.

[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4428-4429.

[81] Kitab-ı Mukaddes, Kur'ân ve bilim/1981

[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4429-4430.

[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4430.

[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4432.

[85] Buharî/edeb :   90-   Tlrmizî/edeb:   49-İbn   Mâce/edeb:    41-Dâremî/isti'-:  68- Ahmed:  1/269, 273, 303, 309, 313, 327, 332- 3/456- 5/125

[86] Ebû Dâvud/edeb: 87- Ahmed:  1/269, 273- 3/456-5/125

[87] Müslim/şiir : l- ibn Mâce/edeb; 41-"Ahmed: 4/388, 389, 390

[88] Fazla bilgi için bak:  Kurtubî:  13/147-149

[89] Sahîh-i Müslim

 

[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4433-4434.

[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4434-4435.

[92] Sahîh-i Müslim/selâm : 122

[93] Sahîh-i Buharî/bed'-i halk : 11

 

[94] Taberânî - Câmiussağîr: 1/107 (Suyûti, bu hadisin zayıf olduğunu kay­detmiştir)

[95] Şâir hem Peygamberi hak olarak kabul ediyor, hem de Bedir Savaşında o dürülen müşriklerin ileri gelenlerine hayıflandığını ve o durumu hatırladıkça Kemiklerinin inlediğini söylüyor.

[96] Tefsîr-i Kurtubî :  13/152, 153

[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4436-4438.

[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4438-4439.