Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şuara Suresi - Kuran - 026Suara - 19. Sayfa

ŞUARA SURESİ 2

Müşriklerin İslam Daveti Karşısındaki Tutumları 2

Bazı Kelimeler: 2

Sûre Hakkında Ön Bilgi: 2

Açıklama: 2

Firavun Ve Adamları İle Musa'nın Kıssası 3

Bazı Kelimeler: 4

Nüzul Sebebi: 4

Açıklama: 5

İsrailoğullarının Harekete Geçip Mısır'dan Çıkmaları Ve Firavun'un Denizde Boğulması 8

İbrahim'in Kıssası 8

Bazı Kelimeler: 9

Kıssanın Özeti: 9

Açıklama: 9

Nuh (A.S.)'In Kavmi İle Olan Kıssası 11

Bazı Kelimeler: 11

Açıklama: 11

Hz. Hüd'un Kavmi İle Kıssası 12

Bazı Kelimeler: 12

Açıklama: 12

Salih Peygamberin Semûd Kavmi İle Olan Kıssası 13

Bazı Kelimeler: 14

Açıklama: 14

Hz. Lût'un Kavmi İle Olan Kıssası 15

Bazı Kelimeler: 15

Açıklama: 15

Hz. Şuayb'ın Eykelilerle Olan Kıssası 16

Bazı Kelimeler: 16

Açıklama: 16

Kur'an-I Kerim Ve Müşriklerin Ona Karşı Tavırları 17

Bazı Kelimeler: 17

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 17

Açıklama: 18

Rabbânî Nasihatlar. 19

Açıklama: 19

Peygamber Efendimizi Kahinlik Veya Şairlikle Niteleyenlerin Sözlerinin Reddi 20

Bazı Kelimeler: 20

Açıklama: 20


ŞUARA SURESİ

 

224, 225, 226 ve 227. âyetleri dışında bu sûrenin tamamı Mekki'dir. 227 ayettir.[1]

 

Müşriklerin İslam Daveti Karşısındaki Tutumları

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Tâ, Sîn, Mîm.

2- Bunlar apaçık Kitab'ııv ayetleridir.

3-  Ey Muhammedi İnanmıyorlar diye neredeyse kendini mahvedecek­sin.

4-  Biz dilesek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyun eğip kalırlar.

5-  Rahman 'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevi­rirler.

6-  Evet, yalanladılar; alay edip durdukları şeylerin haberleri kendileri ne ulaşacaktır.

7- Yeryüzüne bakmazlar mı? Orada, bitkilerden nice güze! çiftler yetiştirmişizdh.                                                                                    

8- Şüphesiz bunlarda Allah 'in kudretine işaret vardır, ama çoğu İnanmazlar.

9- Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Bu kelime Tâ-Sîn-Mîm şeklinde okunur. Okunurken de "Sîn" harfinin nunu, kendisinden sonra gelen "Mîm" harfine idgam edilir.Helak eden, öldüren. Lider ve reisleri. Sınıf. Güzel.[3]

 

Sûre Hakkında Ön Bilgi:

 

Bu ayetlerle Şuara sûresi başlafı)mtş ohtyor, Heca harfieriyic başlatılan bu sûre Mekkidir. Heca harfleriyle İlgili açıklamayı Bakara sûresinin başın­da vermiştik. Manasını elbetteki en iyi Allah bilir. Biz bu sınırı aşmadan de­riz ki; bu harfler Allah ile Peygamberi arasında bir nevi şifre mahiyelindedir-fer. Çünkü bunun muhatabı Peygamber (s.a.v.)'dir. Manasını O'nun bilme­si gerekir. Bazıları da derler ki, bunların manası ve sırrını kavramamız gere­kir. Ayet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre bu hecâ harfleri Kur'an-ı Kerim'in bu tür haflerle konuşan araplara karşı bir meydan okuyuşudur. Bu­na rağmen araplar Kur'an'ın benzerini getirmekten apaçık bir şekilde aciz kaldılar. Bu atmosfer için İnen bu sûre, Kur'an-ı Kcrim'den ve müşriklerin ona karşı tutumundan bahsetmekte, sonra da bazı peygamberlerin kıssalarından söz etmektedir. Son olarak ta Kur'an'dan ve peygamberden bahis açarak ni­hayete ermektedir.[4]

 

Açıklama:

 

Biı ayetler —Yani bu sûre— Kur'aıı-ı Kerİm'in hedef, maksat, hüküm İ'cazını anlatan ayetlerdirler. "îşte o kitap, kendisinde hiç şüphe yoktur". Ka­firlerin inançlarından kat-ı nazar ederek bu sûrelerdeki ifadelerin açıkladığı bir gerçek olarak göze çarpmaktadır. Evet eyMuhammed! Sana ayetleri sağ-ianılaştınlan, hikmet sahibi ve herşeydan haberdar olan zat tarafından açık­lanan bir kitap indirildi.

Bu kitapta hem senin için, hem ümmetin için nur ve hidayet vardır ama insanların çoğu bunu bilmezler. Kurıan-ı Kerim böyle olduğuna göre kafirler ona iman etmemişlerse, bu ondaki bir eksiklikten dolayı değildir. Bunu Cenab-ı Allah böyle dilemiştir. Onların İman etmeyişlerinden dolayı kendini fazlaca üzüntüye bırakıp ta kederlenme! Böyle yaparsan kendini öldüren kimseler gibi olursun ki, bunun sana hiçbir yaran yoktur. Biz sana karşı şefkatliyiz. Ey Muhammedi Sana tebliğden ve duyurmaktan başka bir görev yoktur. Hem bil ki, Allah'ın gücü herşeye yeter. Onları iman etmeye zorlayan bir mucize in­dirmeye de kadirdir. O dileseydi insanları zorla imana getirirdi. "Rabbin is­teseydi, yeryüzündekilerin tümü mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü'min olmaları için zorlayacaksın?"[5].

Rabbin dikseydi insanları bir (ek ümmet yapardı"[6]. Cenab-ı Allah'ın hikmeti, insanların serbest irade sahibi olmalarını gerekli kıldı ki, dileyen iman etsin, dileyen de kafir olsun. İnsanlara peygamber gönderilerek, üzerlerine ki­taplar İndirilerek, uyarıhp müjdelendirİlerek İnsanlar için mazeret imkanı bı­rakılmadı. Bundan dolayı Allah onlara sevap veya ikâb verdi. Ama her bir üm­mete Peygamber gelince onu yalanladılar, çoğu ondan yüz çevirdi ve ona inan­madılar. İşte şu Mekke kafirleri de Rablerinden kendilerine yeni bir uyan gel­diğinde ondan yüz çevirirler. Kur'an-ı Kerim Muhammed (s.a.v.)'e, olaylara bağlı olarak ayet ayet nazil oldu. Cebrail de onu sûre sûre ve ayet ayet Peygam­bere okudu. Kur'an, yani.harfleri ile sesleri, bu anlama hadis (yaratıImış)tır-lar. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah meaHen şöyle buyuruyor: Allah, onların reislerinin ve liderlerinin boyun eğip iman edecekleri bir ayeti İndir­meye muktedirdir. Bununla beraber doğru yolu bulup öğüt alsınlar diye on­lara merhamet ederek Kur'an-ı ayet ayet indiriyor, ama onlar bundan öğüt alıp ta iman etmiyorlar. Aksine yüz çevirip yalanlıyor ve alaya alıyorlar. Bu durumda oldukları için onları ancak şiddetli bir azap ve kalpleri titreten bir tehdit yola getirir ve onlara fayda verir. "O'nun habcr(ier)ini(n doğruluğu­nu) bir süre sonra gayet iyi anlayacaksınız!"[7]. "Rahmandan onlara hiçbir yeni uyarı gelmez ki, mutlaka ondun yüz çevirici olmasınlar (Ondun yüz çe­virdikleri gibi aynı zamanda onu) yalanladılar; ahıy edip durdukları şeyin ha­berleri, yakında kendilerine gelecektir" Evci dünyada üzerlerine azap inerek Muhammed ve zayıf sahabilerinin kendilerine karşı muzaffer olması ile bu­nun gerçek olduğunu görecekler. Yahut ta kıyamet gününde bunu bir haki­kat olarak karşılarında bulacaklardır. Noksanlıklardan münezzeh yüce Al­lah,olaylara bağlı olarak Kur'an-ı Kerim'i ayet ayet ve peyderpey indirmekle beraber varlık kitabında bazı kevnî deliller ortaya koymuştur ki, aklı başında oian kimse bu delilleri görmezden gelemez. Bu tür delilleri görmediğini id­dia eden kimseler kör mü oldular? Yeri ve yerdeki acaİpliklerî görmez mi ol­dular? Yerdeki acaiplikierle, deliller şu kainatta güçlü, kudretli, bilgili ve ha­berdar olan, putlarla mukayese edilmesi imkansız olan bir tanrının var oldu­ğunu diie getiriyorlar. Yere bakmıyorlar mı ki orada her çeşit bitkilerden çif­ter çifter, erkekli ve dişili olarak bitirdi. Şüphesiz yeryüzündeki bütün bitki­lerin bir değeri ve kendine göre yaran vardır. Her ne kadar insanların bir kıs­mı bu faydaların farkına varmasalar da bu bir hakikattir.

Bitkilerin bitirilmesinde kuvvetli işaretler ve mucizeler vardır. Hem de ne mucizeler?! Ama insanların çoğu buna iman etmezler. Haibuki senin Rabbin güçlüdür. Dostlarına üstünlük ve onur verir. Sevdiklerine de yardım eder. O, düşmanlarım yenilgiye uğratan güçiü bir ilah'tır. Onları mahveder. Çünkü onlar bunu haketmişlerdir. O Allah, bütün kullarına merhamet eder. O'nun nimetlerinde de hikmetlerinde de yaratıklarına rahmet vardır. Kâinattaki de­lilleri gördükleri halde, Kur'an-ı Kerimonlann göremez olduklarını ifade et­miştir. Çünkü onlar, gördüğü şeyin idrakine varamayan hayvanlar gibidirler. Kur'an-ı Kerim onların görmediklerini ve görmeyeceklerini söylemekle onla­rın manen, ruhen ve kalben göremeyeceklerini kastedmektedir. Ancak ruhen ve kalben görülen şeylerle insan öğüt ve ibret alır. Yoksa onların maddi gözle göremeyecekleri kâstedilmemiştir.[8]

 

Firavun Ve Adamları İle Musa'nın Kıssası

 

10-11-  Rabbin Musa'ya: "Haksızlık selen millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı?"

12-14- Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnad ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.

15-17- Allah: "Hayır; ikiniz, mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Bİz se­ninle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rab-binin elçisiyiz; İsrailoğullarım bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.

18-19- Firavun Musa'ya: Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Bayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağı­nı da yapım. Sen nankörün birisin." dedi.

20-22- Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırını. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet ve­rip, beni Peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullanni kendi­ne köle ettiğinden ötürüdür" dedi.

23- Firavun: "Alemlerin Rabbi   de nedir?" dedi.

24- Musa: "Kesin olarak inanacaksınız, bilin ki O göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbİdir" dedi.

25- Yanında bulunanlara "işitmiyor musunuz" dedi,

26- "O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi.

27- Firavun, çevresindekilere: "Sizegönderilen Peygamberiniz şüphe­siz delidir" dedi.

28- Musa: "Eğer akledilebilen kimseîersenlz bilin ki O, doğunun, ba­tının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi. -

29- Firavun: "Benden başkasını tanrı edinirsen, and olsun ki seni zin-danhk ederim" dedi.

30- Musa; "Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi?" dedi.

31- Firavun: "Doğru sözlülerden isen haydi getir" dedi.

32- Bunun üzerine Musa değneğini attı, besbelli bir yılan oluverdi.

33- elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü.

34-35- Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? dedi.

36-37- "Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbaz­ları getirecek toplayıcılar gönder" dediler.

38- Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar.

39- İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız?" denildi.

40- "Sihirbazlar üstün gelirse biz de onlara uyarız" dediler."

41- Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a; "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret vardır değil mi?" dediler.

42- Firavun: "Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız" dedi.

43- Musa onlara: "Ne alacaksanız aıın" dedi.

44- Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz üstün geleceğiz" dediler.

45- bunun üzerine. Musa değneğini attı; onların uydurduklarım yut­mağa başlayıverdi.

46-48- Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: Alemlerin Rabbi-ne, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.

49- Firavun: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhak­kak ki o, size sihri öğreten büyüğün üzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayak­larınızı, and olsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım' dedi.

50-51- İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize dö­neceğiz; inananların İlki olmamızdan Ötürü. Rabbimizin, kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler.

52- Biz Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takib edileceksiniz" diye vahyettik.

53-56- Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadilergönderdi.

57-59- Ama Biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başların­dan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailo-ğullarım mirasçı kıldık.

60- Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların ardına düş­tüler.

61- iki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık" dediler.

62- Musa:  "Hayır; Rabbim benimle beraberdir,  bana elbette yol gösterecektir" dedi.

63- bunun üzerine Biz Musa'ya: "Değneğinle denize vur" diye vah-yeîtik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi.

64- İşte oraya, geridekileri de yaklaştırdık.

65- Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

66- Öbürlerini suda boğduk.

67- Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır.

68- Doğrusu Rabbin, güçlü olandır, merhamet edendir.[9]

 

Bazı Kelimeler:

 

Red manasını ifade eden bir kelimedir. Yani Allah'tan sakın ve Firavün'dan, onun adamlarından korkmaktan vazgeç. Mucizeleri­mizle.Aranızdan çıkıp Medyen'e kaçtım. Zararı yok.Kullarımı geceleyin yürüt. Horlanan küçük bir top­luluk.İzinsiz çıktıklarından dolayı bizi kızdırmışlardır.Askerleri toplayanlar.ordu karşılaştığında Deniz­den bir parça. Yüce dağ gibi. Yaklaştırdık.Tedbir aldılar, sakındılar.[10]

 

Nüzul Sebebi:

 

Bu ayet-i kerimelerde,Firavun ve adamları ile Musa'nın arasında geçen olaylar anlatılmaktadır. Musa İle ilgiii kıssa,Bakara, A'raf, Yunus Hud, Tâ-hâ, Şuarâ, Nemi, Kasas, Gafir, Secde, Naziât sûrelerinde değişik üsluplarla anlatılmıştır. Musa ile Firavun arasında geçen kıssa bazı unsurları kapsamak­tadır ki bu kıssa Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde anlatılmıştır. ,

Bunu özetle şöyle sıralayabiliriz:

 

                         Konu                                Sûre                         Ayet

Musa'nın doğumu ve

Kasas

7-J3

emzirilmesi

Tâhâ

37-40

Musa'nın Firavun'un

Şuarâ

18-ve devamı

evinde yetiştirilmesi

 

 

Musa'nın Mısır'dan

Tâhâ

40-ve devamı

Medyen'e gidişi

Kasas

15-21

Musa'nın Medyen'dekİ yaşantısı

Kasas

22-25

Musa'nın kiralanma süresi

Kasas

26-28

Musa vadide

Tâhâ

9-23

 

Kasas

44-46

 

Kasas

29-32   -

 

Nem!

7-12

Musa'nın peygamber olarak görevlendirilmesi

Musa'nın Mısır'a dönüşü ve Firavun'u imana davet edişi Musa, Allah'ın Rabliği konusunda Firavunla tartışıyor Firavun, Allah'ı tanımazdan gelip kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Asâ ve el mucizesi

Firavun'un küfürde ısrar edip İsrailoğullarına eziyet etmesi Musa'ya suikast planı    : Allah'ın Firavun'a karşı mucizeleri

îsraiioğulîannm Mısır'dan çıkışı ve Firavun'un boğuluşu

 

Tana

24-36

Tâhâ

42-47

Şuarâ

10-16

Naziat

15-19

A'raf

104-105

Şuarâ

17-22

Tâhâ

48-55

Şuarâ

23-28

Kasas

28. ayet

Gâfir

36-37

A'raf'

106-126

Yunus

79-89

Tâhâ

57-76

Şuarâ

29-52

A'raf

127-129

Gâfir

28-46

A'raf ,

130-131

İsrâ

101-102

Nemi

.13-14

Kasas

36-37

Zuhruf

46-50

Naziat

20-21

A'raf

:         137-146

Yunus

90-92

İsrâ

103-104

Tâhâ

77-79

Şuarâ

52-68

Duhan

17-31

Kur'an-ı Kerim'in çok önem verip açıkça anlattığı bu kıssanın, Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde mücmel ve mufassal-olarak değişik üsluplarla Anla­tıldığını görmekteyiz.

Her sûrede bu kıssanın bazı bölümleri aktarılmaktadır. Bazı sûreler, kıs­sadaki önemli unsurları anlatmada ortak bir dil kullanırlar. Biliyoruz ki; Kur'an-ı Kerim'in, Musa'yı anlatan veya diğer Peygamberlerden söz eden her bölümünde, önceki ayetlerle sonraki ayetler arasında bir uyum birliği vardır.

İşte bu kıssa burada Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu gösteren ayetleri, O'-nun, dostlarına yardım edeceğini, peygamberlerini yalanlayan düşmanlarını —bunlar'her ne kadar güçlü kuvvetli ve saltanat sahibi olsalar da— helak edeceğini anlatmaktadır. Belirtilen ayetlerin özet manalarını Allah'ın yardı­mı üe burada anlatmaya ve açıklamaya çalışacağız.[11]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Hatırla o zamanı ki; Musa, kutsal tuvâ denen vadide iken Rabbin kendisine seslenmişti. İşte o zamanda meydana gelen halleri ve aca-iplikleri hatırla. Hani Rabbin Ona, keyfîyyetini ancak kendisinin bileceği bir kelamla seslenmişti. Önemli olan şu ki Musa, Rabbi'nin kendisine seslenerek söylediği şeyleri bildi. Rabbinin kendisine teklif etliği görevleri en iyi bir şe­kilde yerine getirdi. Rabbi ona seslenerek şöyle dedi. O zalim kavme git. Fi-ravun'un kavmine git. Onlar kendi nefislerine şirk kötülüğü ile zulmettiler, İsrailoğullarma azabın en acısını tattırarak haksızlık ettiler. Bunlar mal ve oğulların fayda vermeyeceği bir günde, kuvvetli olan Allah'ın yakalamasın­dan korkmuyorlar mı?

Musa dedi ki: Ey Rabbim! Beni yalanlamalarından korkuyorum. Onla-nn yaptıkları kötü işlerden dolayı benim kalbim sıkışıyor. Bir süre Mısır'dan uzak yaşadım. Mısır diliyle konuşmam zayıfladı. Rahatlıkla konuşamıyorum. Kardeşim Harun, Mısır dilini konuşmakta benden daha usta bir insandır. O meramını daha iyi bir şekilde anlatabiliyor. Ayrıca Mısır'dan çıkmazdan ön­ce bir Kıpîiyi öldürdüğümden dolayı onlar katında suçlu bir kimseyim. Sun­dan ve bundan dolayı beni öldürmelerinden korkuyorum.

Cenab-ı Aliah ona buyurdu ki: Asla, sana hiçbir kötülükte bulunamaz­lar. Allah seninle b'craberdir. Sana ve kardeşine yardım edecektir. İkiniz bir­likte Firavun ve adamlarına gidin. Ayetlerimizle ve mucizelerimizle destek­lenmiş olarak gidin. Ben sizinle beraberim. Bir an olsun sizi kendi başınıza bırakmayacağım. Allah söylenen sözleri işitendir. İşlenen fiilleri görendir. Hiç­bir şey O'na gizli kalmaz. Firavun'a gidin ve ona deyin ki: Biz alemlerin Rab-bİ'nin elçileriyiz. Sana gönderildik. Kavmine irşatçı olarak geldik. İsrailoğul- . larıni bizimle beraber gönder ki, çölde Rablerine İbadet etsinler. Ey Firavun, onlara işkence etme! Biz Rabbinden ayet ve mucizelerle saha geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.

Musa. Firavun'dan İsrailoğullannı kendisi ile birlikte göndermesini is­tedi ki, onları Filistin'e götürsün. Firavun ona dedi ki: Ey Musa! Sen dinimize aykırı bir dini nasıl getirirsin? Bize rağmen bazı işleri nasıl ortaya atarsın? Biz seni küçücük bir çocukken alıp besleyip büyütmedik mi? Sen elimizin altında, sarayımızda uzun bir süre himayerniz'altında yetişip büyümedin mi? Sen bütün bu İşleri nasıl yaparsın?! Şu iddia etmekte olduğun İşler de ne zaman çıktı?! Yani seni besleyip büyüttüğümüzü itiraf et. Bir süre hatta birkaç sene evimizde kaldığını ikrar et. Sonra Mısır'dan çıkmadan önce yaptığın o cinayeti de unutma. O Kiptiyi öldürme işini, yani haksız yere bir canlı alma kötülüğünü itiraf et.

Firavun sarayında yetişen bir kimsenin, bu iyiliğe karşı, Firavunun hoşu­na gitmeyecek işleri yapmaması gerekmez mi? Bir Kıptiyi öldüren kişinin (Mu­sa'nın) suçuna başka bir suç eklememesi, yani o zamana kadar tapılan tanrı­ları bir kenara itipte alışılmamış, tanınmamış bir dini ve ibadeti ortaya koy­maması gerekmez miydi?

Musa bütün bunlardan ötürü Firavuna şu karşılığı veriyor: ey.Firavun! Ben Kıptiyi öldürdüm. Zannımza göre ben hakkı bilmeyen ve hakkın peşin­den gitmeyen cahi! ve sapık kimselerdenim. Oysa ben, yapmış olduğum bu işte kınanmayı hak etmiş değilim. Ben sizin diyarınızdan çıkıp gittim. Sizden korktuğum için firar ettim. Ama Rabbim kendi katından bana ilim ve hik­met verdi. Beni Nebi ve Resullerden kıldı. Bunda garipsenecek bir durum yok-îur. Şaşmamanız ve beni inkar etmemeniz gerekir. Benî kendi evinde büyü­tüp beslediğini söyleyerek yaptığın iyiliği başıma kakıyorsun, İsraiioğullan-na işkence edip onlara azabın en kötüsün tattırdığından dolayı bana yaptığın iyiliği başıma kakmaya hakkın yoktur.[12]

 

Musa'nın Rabbi Hakkında Firavun'Ia Tartışması:

 

Musa, İsraiîoğuliannı Mısır'dan çıkarıp, Filistine götürmek istediğinde ısrar edip Firavun ve adamlarından, kendilerini yaratan Rablerİne ibadet et­melerini istedi. Ama onda hiçbir yumuşama, nimetleri ve alemin yaratılışını hatırlama belirtileri görmedi. Firavun, Ona: Alemlerin Rabbi nedir? dedi.Mu­sa, cevaben şu karşılığı verdi: O, göklerin yerin ve ikisi arasındaki varlıkların Rabbidir. O, bunların en güzel bir şekil ve en mükemmel bir düzen içersinde yarattı. Eğer doğru yolu bulmayı başaran kimseîerdenseniz bunu böyle bil­melisiniz.

Firavun hayret göstererek etrafındakilere dönüp, şu uydurma sözleri duy­madınız mı? diye sordu.

Musa sözlerine devamla şöyle dedi: O sizin ve sizin önceki atalarınızın, dedelerinizin Rabbidir.

Musa böyle söylemekle onların bakışlarını önemli bir yöne çevirmiş oi-du. Şöyle ki: O sizi ve ilk atalarınızı yaratıp dünyaya getiren Rabbdir. Sizler, sonradan meydana gelen yaratıklarsınız. Daha önce hiç yoktunuz. Babaları­nız yok iken var olduktan sonra tekrar yok oldular. Ey Firavun, sen yok iken meydana geldin. Meydana geldikten sonra da yok olacaksın. Allah'a gelince O, kendi yaratıklarının yok oluşundan sonra da varlığı devam edecektir. O'-nun varoluşunun başlancı yoktur. Ezelîdir, ebedîdir.

Firavunun bu sözlere karşı verdiği cevap şu oldu: Ey millet! Size gönde­rildiğini iddia eden bu elçi, bir deliden başkası değildir. Çünkü o, hiç bilmedi­ğimiz şeyleri ortaya atıyor.

Musa'ya gelince o şöyle dedi: O Allah'tır ki, doğunun ve batının Rabbi-dir. Bütün kâinatın Rabbidir. Emir ve yetki sahibidir. Şanı yücedir. İsimleri kutsaldır. Benzerliklerden, çocuktan, anadan ve babadan uzaktır. O gerçek ilah'tır. İçinde bulunduğunuz durumlardan arınmıştır. Eğer akledebiliyorsa-mz bu böyledir.

Tâhâ sûresinde bu anlatılanlar şu ayetlerle tamamlanıyor: "Bize (Allah'ı) yalanlayıp (ondan) yüz çevirenin, azaba uğrayacağı vahyolundu". Firavun: . "Rabbiniz kim ey Musa?"dedi. Musa: "Rabbimiz herşeye yaratılışını (varlı­ğını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola iletendir" dedi. [13].

Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbİnin elçisiyim.

Firavun, Musa'nın elçiliğini ve peygamberliğini inkâr edince, Musa ona şöyle dedi: Sana, benim doğru söylediğimi isbatlayan apaçık mucizeler ve ala­metler getirsem de mi inkar edeceksin?! Firavun Ona: Eğer doğru söylüyor-san,senin lehine tanıklık yapacak bir ayet ve mucize getir dedi. Musa'da elin­deki asasını yere attı. Bir de ne görsünler! Ortada apaçık bir şekiide görülen bir ejderha, görenlerin hiç kuşku duymayacağı canlı bir yılan, hareket edip koşuyor. Öte yandan Musa.elini yakasına koydu. Sonra çıkardı. Bir de ne gör­sünler! Bakanlar onun parıl parıl parıldamakta olduğunu müşahede ettiler. Firavun ve adamları, Musa'nın doğruluğuna, tanıklıkta bulunan bu iki maddi mucizeyi görünce; bu apaçık bir sihirdir, dediler. Şu Musa, usta bir büyücü­dür! Hakikatte olmayan şeyleri gerçekmiş gibi gösteriyor. Hakikatleri ters­yüz ediyor. Diğer sihirbazlardan hiçbir farkı yok. O; âlemlerin Rabbinden ge­len bir elçi falan değildir. Bu sizi kendi büyüsü ile altedip yurdunuzdan çı­karmak istiyor. İsrailoğullarını egemenliğimiz altından çıkarmak istiyor.

Firavun ve adamları, kendi aralarında ne yapacaklarını kararlaştırmak üzere danıştılar. Bazıları Firavun'a şöyle dedi: Musa ile kardeşine bir gün be­lirleyelim. O günde belli bir yerde bulunsunlar. Devletin her vilayetinden ve kasabasından usta sihirbazları toplayıp geîİreiim. Bu sihirbazlar herkesin gö­rebileceği bir yerde Musa'nın yaptıklarına benzer, hatta daha güçlü sihirbaz­lıklar sergilesinler. Sonuçta onun da, şehirdeki diğer sihirbazlar gibi olduğu görülecektir. O'nun bir üstünlüğü yoktur. İddia ettiği gibi, başımıza geçmeye de hakkı yoktur. Uygulanması greken en iyi görüş bundan başkası olamaz, dediler. Şehrin her tarafına askerler gönderildi ve sihirbazlar toplatıldı. Eski zamanlarda sihirbazlar kültürlü kesim arasında yer alırlardı. Hükümdarlar ve sultanlar katında itibarları vardı. Musa'yı yenecekle'ri hususunda kendile­rine güvenen sihirbazlar Firavunun yanına gelerek dediler ki: Şayet Musa'yı yenersek ücretimiz ne olacak? Firavun onlara: Yenersenİz benim yakınımda, yer alacak-ve gözdelerim olacaksınız, dedi. Millet toplandı. Sihirbazlar Mu­sa ile karşı karşıya geldiler. Musa onlara: Atacağınız asaları ve ipleri atın, de­di. Tabi Musa bu öneriyi onların kendisine yöneltmelerinden sonra yaptı. Mu­sa'nın bu önerisi üzerine onlar iplerini ve asalarını ortaya attılar. Ortalık yı­lanlarla, ejderhalarla dolup taşmaya başladı. Herkese yılanların ve ejderha­ların hareket edip koştukları zannı veriidİ. Sihirbazlar bu sanatlarını icra eder­lerken, Firavun'un izzetine yemin olsun ki; bizier Musa'yı yeneceğiz, dediler. Bu esnada Firavun ve adamları büyük bir sevinç içine daldılar. Sihirbazların yeneceğine kesin gözüyle baktılar. Musa'nın onları yenemeyeceğine mutfak nazarı ile bakıyorlardı. Çünkü Musa'nın beraberinde sadece Asâ'sı vardı. Olsa olsa onun asası da şu binlerce yılan ve ejderhanın arasında bir yılan olu vere­cekti. İşte bu esnada Musa, İçinde bir korku duymaya başladı. Cenab-ı Al­lah O'na, asasını yere atmasını emir buyurdu. Musa asasını yere attı. Bir de ne görsünler! Hareket edip koşmakta olan bir ejderha... Sihirbazların yılan­larını1 yakalayıp yutuyor. Süratle boğazından aşağıya indiriyor!

Böylece hak ortaya çıktı. Sihirbazların yaptıkları işler boşa gitti. Fira­vun ve adamları dehşete kapıldılar. Sihirbazlar biidiler ki, Musa'nın bu yap­tığı iş sihir değildir. Çünkü sihirin yapabileceği şey sadece görünürde insan­lara hayal vermektir. Hakikatlere gelince; onlar, oldukları gibi hiçbir değişik­liğe uğramadan kalırlar. Musa'nın asa'sı hakikatleri değiştirdi. Hatta kendi-yaptıkları sihirleri yuttu. Değnek ve iplerini boğazından aşağıya indirdi.

Sihirbazlar, sihrin bu işi yapamayacağını anladılar. Bunu yapanın her şeye muktedir olan ve insan üstü güçlere sahip olan Allah olduğunu anladı­lar. Düşünüp taşınmadan protokol ve düzene aldırmadan, oldukları yerde.sec­deye kapandılar. Musa'nın ve Harun'un Rabbine İman ettiler . Hakkı batıla tercih ettiler. Firavun'un sözlerini ve onun vadettîği ücretleri bir kenara atlı­lar. Onun asılsız iddialarını, batılını ve zorbalığını duvara çarptılar. Başları­na gelecek olanı hiç mi hiç umursamadılar.

Firavun onların bu yaptıklarını görünce hayrete kapıldı. Bütün halka ha­ber salıp halkı toplattığı ve görkemli bir merasim düzenlediği bu sihir icra yerinde Musa'yı yenmeyi düşlerken, karşılaştığı bu beklenmedik bozgun kar­şısında şaşkına döndü. Bütün bu merasimi düzenlemekle, eliyle kendi kuyusu­nu kazan biri durumuna düştü. Yardımına en çok.muhtaç olduğu ve bir anda kendisini yardımsız bırakan şu sihirbazlara dönüp tehdit ederek şöyle dedi: Biz size izin vermeden Musa'ya iman mı ettiniz? Onun Peygamberliğini doğ-ruladınız mı? Doğrusu bu sizin yaptığınız, bir tuzaktan başka birşey değildir. Daha önce siz bu hususta kendi aranızda mutlaka söz birliği etmişsiniz. Mu­sa, daha önce size sihir öğreten büyüğünüzcîür.

Firavun bunları söylerken, Musa'nın kendi evinde büyüyüp yetiştiğini, sonra Medyen'e göç eniğini, oradan da. Peygambcr olarak Mısır'a geri döndüğünü, sihirbazlarla asla bir araya gelmemiş olduğunu, bu hususta onlarla bir plan kurmadığını ve onlara sihir öğretmediğini biliyordu. Ama yenilgiye uğradığından dolayı sağa sola çarpılan bir kör gibi, rasgele ona buna sataşı­yordu. Sonra onları, maddi azapla tehdit etti.

Ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keserek sizleri hurma ağaçlarına asa­cağım ve bundan sonra başınıza gelecek olanları bileceksiniz. Benim mi, yoksa Musa'nın mı güçlü olduğunu göreceksiniz, dedi. Sihirbazlar, Allah'a inanıp güven içindeki anlayışlı bir mü'minin ağzına yaraşır bir şekilde ona şöyle de­diler. Hiç mi hiç zararı yok. Senin bize dünyada vereceğin azap hiç de umu­rumuzda değildir. Senin bize yapacağın işkence geçicidir. Biz ona katlanırız. Ama Allah'ın huzuruna da inanmış olarak çıkarız. Senin azabın ancak şu fani cesetlerimizi etkiler. Şu geçici maddeyi etkiler. Ama bizim, bunca muci­zelerin, belgelerin, nur ve hidayetin gelişinden sonra seni, hakka tercih etme­miz imkansızdır. Nur ve hidayet kalbimizi doldurmuştur. Sen ne yaparsan yap. Sen ancak bu dünya hayatında bize hükmedebilirsin. İnananların ilkleri olduğumuzdan dolayı Cenab-ı Allah'ın, günahlarımızı bağışlayacağı ümidiyle O'na iman ettik. Hatalarımızı ve zorla bize yaptırdığın sihri affedeceğini ümid ediyoruz. Hem bil ki, Allah daha hayırlı ve daha bakidir.

İşte böyle ey müslaman kardeş! Öteden beri hakkı söyleyen, hakkın pe­şine düşen, hakka iman eden, hak Peygamberi tasdik eden,senin mü'min kar­deşine kafirler azap ve işkence çektirmişlerdir, çektirmektedirler. Cenab-ı Ailah ne doğru buyurmuş: "Rabbimİzin ayetleri gelince,ona inandık diye bizden öc alıyorsun. (Ey) Rabbimiz, üzerimize sabır dök ve bizi müslümanlar ola­rak öldür!"[14]

Allah yolunda, Allah'ın dinine davet yolunda işkenceye uğrayanlar! Sab­redin. Sonra yine sabredin. Umuiur ki bu nefislerimizi arındırır ve kalpleri­mizi ıslah eder.

"İnsanlar yalnız "İnandık" demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarım mı sandılar?"[15]

 

İsrailoğullarının Harekete Geçip Mısır'dan Çıkmaları Ve Firavun'un Denizde Boğulması

 

Bütün bunlardan sonra Cenab-ı Allah Musa'ya: Kullarımı geceleyin yü­rüterek Mısır'dan çıkar, diye variyetti. Musa, kendisine emredileni yaptı. Ay­rıca Cenab-ı Allah, Firavunun onların peşine düşeceğini de Musa'ya haber verdi ve haber olduğu gibi gerçekleşti. Firavun onların Mısır'dan çıktıklarını öğrenince, kendisine asker toplamaları için şehirlere adam saldı. İsrailoğul-larını tekrar eski köleliklerine geri çevirmeleri için büyük bir ordu hazırlandı masını buyurdu ve şöyle dedi: Bu az bir grup olan İsrailoğulları bizleri çok Öfkelendirin işi erdir. Düşlerimizi boşa çıkarmışlar. Afişık olmadığımız bir di-nİ, daha önce bilmediğimiz bir şeriatı ortaya atmışlardır. Oysa biz büyük bir topluluğuz. Beraberimizde düzenli bir ordu var. Sayı ve teçhizat bakımından mükemmel olan bu ordu, hazırlığını yapıp silahını omuzlamıştır.

Güneşin doğuşu esnasında Süveyş Körfezinde İsrailoğullarına ulaştılar. îsraıloğulian, Firavun ve askerlerini gördüklerinde mahvolacaklarına kesin göz­üyle baktılar, ama Allah'tan vahiy alan Peygamber Musa onların korkuları­nı gidererek nefislerini teskin etti. Yakın bir zaferin gelmekte olduğunu, Fi­ravunun ve çevresindekilerinin de mutlak bir helakle karşı karşıya gelecekle­rini onlara müjdeledi: "İki topluluk (yaklaşıp birbirini görünce Musa'nın adamları: îşte yakalandık dediler. (Musa): "Hayır, dedi. Rabbim benimle be­raberdir. Bana yol gösterecektir." Cenab-ı Allah Musa'ya, asa'smı denize vur­masını vahyetti. O da asa 'sim denize vurunca deniz, kendilerine yol verdi. De­nizde on iki yol meydana geldi. îsrailoğullarının boylan ve kabileleri sayısın­ca oniki yol her bir kabilenin geçişine hazır hale geldi. Su, aralarında büyük bir dağ kütlesi gibi durdu. Musa ve arkadaşları için denizde kupkuru bir yol meydana geldi. Firavun ve adamlarına gelince, İsrailoğullannın peşine takıl­dılar. Ardîarı sıra yürüdüler. Denizin ortasına vardıklarında İsraihğulları karşı karşıya varıp kurtuldular. Tam bu esnada deniz, Firavun ve askerlerinin üze­rine örtüldü, eski haline döndü. Firavun ve askerlerinden hiçbiri kurtülama-yıp boğuldu. "Ötekileri de buraya yaklaştırdık (Musa ve adamlarının ardın­dan, düşmanları da bu denizde açılan yollara girdiler). Musa'yı ve berabe­rinde olanları tamamen kurtardık" ayet-i kerimesinin anlamı işte budur.

Cenab-ı Allah mü'rnİnleri işte böyİe kurtarır. Zalim ve kafirleri de böy­lece mahveder1. Cenab-ı Allah,Firavun ve kavmini bahçelerden, çeşmelerden, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardı. İsrailoğullarıni da,bir zaman bo­yunca onlara mirasçı kıldı ve onlarm yerine geçirdi. Bütün bunlarda, inanan kimseler için ayetler ve mucizeler vardır. îbrei ve öğüt alan kimseler için Al­lah'ın birliğine ve kudretine işaretler vardır. Allah, inanan kullarına yardim etmiş, düşmanların! ve şeytanın taraftarlarını —her ne kadar çok olsalar da— yenilgiye uğratmıştır. Allah'ın yaratıklarına karşı uyguladığı yasası işte bu­dur. O'nun yasasında asla. birdeğişikiik bulamazsın. O'nun yasası haktir. Doğ­rusu senin Rabbin güçlüdür. Dostlarına yardım eder. Düşmanların! yenilgiye uğratır, Bütün yaratıklara karşı merhametidir.[16]

 

İbrahim'in Kıssası

 

69- Ey Muhammedi Onlara İbrahim'in kıssasını anlat.

70- İbrahim, babasına ve milletine: "Nelere tapıyorsunuz?" demişti.

71- "Putlara tapıyoruz; onlara bağlanıp duruyoruz'' demişlerdi.

72-73- İbrahim: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir lavdave zarar verirler mi?" demişti.

74- "Hayır ama, babalarımızı da bu şekilde İbadet ederken bulduk " demişlerdi.

75-83- İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görü­yor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiref gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.

84-89- Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardan­dır. İnsanların diriltileceğigün, Allah'a temiz bir kalblegelenden başka kim­seye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.

90-91- O gün cennet, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir.

92-93- Onlara: 'Allah'ı bırakıp, taptıklarınız nerededir. Size yardım edi­yorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

94-95- Onlar, azgınlar ve iblisin adamları, hepsi,tepetaklak oraya atı­lırlar. .

96-102- Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bii dönüşümüz olsa da inananlardan olsak derler.

103- Bunda şüphesiz bir ders vardır ama çoğu inanmamıştır.

104- Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir. [17]

 

Bazı Kelimeler:

 

Önemli haber, Sürekli ibadet edenler. Gü­nahım ve suçum. İlim, hikmet ve anlayış. Güzel bir övgü. İçine girsinler diye cennet yaklaştırıldı. Cehennem ortaya çıkarıldı. İçine atıldılar. Yüz üstü, defalarca içine atıldılar. Dünyaya bir dönüş.[18]

 

Kıssanın Özeti:

 

Bu sûrede geçen mezkûr kıssa şöyle özetlenebilir:

a- İbrahim'in putlara tapma, bir ve kahhar olan Allah'ı terketme konu­sunda babası ve milleti ile tartışması.

b- Mü'minlerin ve kafirlerin kıyamet gününde beklemekte oldukları hal­ler.

c- Kıssadan alınacak ders ve ibretler.[19]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Mekke kafirlerine ve diğerlerine İbrahim'in önemli ha­berini oku ki, müşrikler, özellikle Mekke ahalisi, ataları İbrahim'in hangi yolu izlediğini; kavmine, özellikle babasına karşı nasıl bir tavır takındığını öğren­sinler. Bunda akıl sahihleri için alınacak ders ve ibretler vardır.

Onlara İbrahim'in önemli haberini oku. Hani O, babasına ve kavmine: Siz neye tapıyorsunuz, diye sormuştu. Bu soruyu bile bile onlara sormuştu ki bakışlarını, tapmakta oldukları şeylere çevirsinler. Dediler ki: Ey İbrahim! biz putlara tapıyoruz. Ve onlara tapmaya da devam edeceğiz. İbrahim onlar­la tartışarak şöyle dedi: Şaşıyorum bu yaptıklarınıza, Tapmakta olduğunuz şu putlar sizin dualarınızı ve çağrılarınızı işitiyorlar mı? Herhangi bir husus­ta size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?

Onlar cevaben şöySe dediler: Her ne olursa olsun, biz babalarımızın bu pullara tapmakta olduklarını gördük. Biz de babalarımızın yolunda yürü­meye devam edeceğiz. Ne tuhaf değil mi? İbrahim onların dikkatlerini, dua­ları işitmeyen, hiçbir fayda veya zarar veremeyen şu putlara çeviriyor. Oysa onların putları tanrı diye kabul edip kutsamalarının hiçbir gerekçesi ve daya­nağı yoktur. Sadece körü körüne bîr taklidle putlara tapmaktadırlar. Ve: Biz babalarımızın bu putlara taptıklarını gördük, biz de onların ardından yürü­meye devam edeceğiz, dediler. İbrahim onlara dedi ki: Önceki atalarınızın ve sizin tapmakta olduğunuz şu putlar hakkındaki görünüşünüz nedir? İba­det ettiğiniz bu cansızların durumunu bana bildirin. Bunlar ibadete layık mıdırlar, değil midirler? İbrahim, böyle konuşmakla puta tapanları alaya almış oluyordu.

Bana bu putların durumlarını anlatın. Eğer onların kuvvetleri varsa ben de onları kendime düşman ettiğim için kendi başımın çaresine bakayım. Bazı iedbirlcr alayını! Ama alemlerin Rabbi şu pullar gibi değildir. Bilakis O, dünya ve ahirctte benim yardımcım ve dostumdur. Beni O yaratmış. Dün­ya ve ahİretin hayırlarına beni kavuşturacak olan da O'dur. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Rabbinin yüce adını teşbih et (O'nun eksikliklerden uzak olduğunu an). O (Rab)ki (hcrşeyi) yarattı, düzene koydu. O (Rab)ki (her-şeyin biçimini, özelliğini ve süresini) belirleyip hedefini gösterdi"[20]. O Allah ki, bana yedirir ve içirir. Kâinattaki herşeyi yaratıp insanın emrine veren, in­sanın da o şeylerden yemesine, içmesine, giymesine, yararlanmasına imkan veren O Allah, benim ve sizin Rabbinİz değil midir?!... Kullara rızık vermiş, bu şeyleri, sizler ve davarlarınız için bir geçimlik kılmıştır.

Ben hastalandığım zaman, yaşayacak ömrüm kalmış ise bana şifa veren de Rabbim'dir.

Şu peygamberliğin yüksek edebine bak. Herşey Allah'tan gelip Allah'a gittiği halde bu ifadeyle Hz. İbrahim, hastalığı kendine, şifayı da Alİah'a nis-bei etmiştir. Bu da Allah'a tevekkül eden bir insanın bu tevekkülünden sonra sebeplere tutunmasını ve sebeplerin öngördüğü işleri yapmasını engellemez.

Ecelim tamam olduğu zaman beni öldüren, sonra hesap ve mükafat için beni yenıılen diriltecek olan yine Allah'tır. Ölüm ve Ölümden sonraki ahiret hayatı, Aîİah'ın kullarına bahşettiği nimetlerden bir nimettir. Yine O Allah'­tır ki, kıyamet gününde ve hesap esnasında günahlarımı bağışlayacağını ümid 'ederim.

İbrahim Peygamberin de günah ve suçu var mıydı? O'nun günah ve ha­ta dediği şeyler, iyi kimselerin, hasenelerinin, Allah'a yakın olan kimselerin seyyie'Ieri türünden olan günah ve hatalarıdırlar. Bu gibi kimselerin evlâ olanı terk etmeleri dahi kendileri için bir suçtur. Fakat bu gibi davranışlar, bizlere nisbetle, suç ve günah sayılmazlar.

İşte Cenab-ı Allah, kendisine layık olan bir şekilde İbrahim Peygamber tarafından Övülmüştür. Bundan sonra İbrahim, dualarımızın kabulü için Al­lah'a yalvarıp tazarruda bulunmamız gerektiğini bize öğretmek için Allah'a duada bulunmuş. Şu halde önce Allah'a ihlasla ibadet etmeli, sonra duada bulunmalıyız. Eğer bu şartlara uymadan dua edersek, dua adabına aykırı dav­ranmış oluruz.

Ey Rabbim! Bana hüküm, hikmet, iljm ve fazilet bağışla. Ey lütfü ve ke­remi geniş olan Rabbİm! Beni dünya ve ahirette iyiler topluluğuna kat. Nitekim Peygamber (s.a.v.) efendimiz vefat edeceği esnada şöyle niyazda bulun­muştu: "Allah'ım beni refik-ı A'laya ulaştır". Bütün Peygamberlerin atası olan İbrahim (A.S.), Rabbine; beni iyi kimseler zümresine kat diye yalvardığı-na göre bize ne olmuş? Ya biz Allah'a nasıl dua' edeceğiz ve O'na dua eder­ken ne gibi isteklerde bulunacağız?!

İbrahim Rabbine dua ederek şöyle diyor: Ey Rabbim! Benden sonra ge­lenler arasında bcnİflı için güzel bir anı ve iyi bir Övgü bırak ki, o övgü ve anı ile hatırlanayım. İşte bütün bunlardan ötürü Hz. İbrahim'den sonra ge­len bütün ümmetler O'nu sever, O'nu dost edinir, O'na iman'eder, O'nuıı yolundan yürümekte olduğunu ileri sürerler. Bazı kimseler, ayct-İ kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Ey Rabbim! Benden sonraki nesiller içer­sinde benim İçin doğru lisan sahibi bir insan yaratki o benim dinimin asimi yenilesin. Ve insanları davet etmlkte olduğum katıksız tevhide, Ölüm sonrası dirilişe ve kıyamet gününe iman etmeye davet etsin. Bu doğru lisan sahibi, bilindiği gibi Muhammcd (s.a.v.)'dir.

Ey Rabbim! Mirasçının kendisine miras olarak kalan malda istihkak sa­hibi olduğu gibi; insanlara, davranışları karşılığı verilen cennete beni de mi­rasçı kıl. Babamı da bağışia, çünkü o hak yojunu bilmeyen sapıklardan biri­dir.

İbrahim (A.S.) babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkmazdan önce Ailah'a bu şekilde yalvarıp niyazda bulunmuştu. "Fakat onun, bir Allah düş­manı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi"[21].

"(Kulların) diriltilecekler! gün beni utandırma. O gün ki ne mal, ne de oğullar fayda verir". İnsanın malı, kendisini Allah'ın azabından koruya­maz. Kendi nefsine karşı fidye olarak,yeryüzü doluşunca altın verse bile kur­tulması mümkün değildir. Yeryüzündeki bütün şeyleri kendisi için fidye ola­rak verse dahi evlatları onu koruyamazlar. O günde Allah'a imandan, O'na karşı ihlasla ibadet etmekten, masiyet ve şirk gibi, Allah'ı öfkelendirecek şey­lerden uzak durmaktan başka hiçbir şey insana fayda vermez. Bu nedenle Cenab-ı Allah buyurmuş ki: "Ancak Allah'a (küfür ve nifak hastalıkların­dan korunmuş) sağlam ve temiz kalp getiren (fayda görür)".

İşte İbrahim Halilin babası ile kavminin durumu bundan ibaretti. On­larla tartışıyor, onlarla münakaşa ediyordu. Rabbine karşı durumu da şun­dan İbaretti: Onu güzelce övüyor ve yalvaran bir dille O'na yakarıyordu. Al­lah'ın zikri ile meşgul olan bir dille O'na dua ediyor ve O'nu hiç unutmuyor­du.

İnsanların durumlarına gelince; onlar, Allah'a ya iman ederler ya da O'nu inkar ederler. İşte bu nedenle Kur'an-ı Kerim her iki durumdan da bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur: Cennet, gözleri ve kalpleri güzellikle dolduran, bezenmiş ve süslenmiş bir gelin gibi,takva sahibi kimselere, içine girsinler diye yaklaş­tırıldı. Takva sahibi mü'minler, cenneti kıyamet gününde aramadılar ve peşi-, ne düşmediler, ama cennet kendiliğinden onlara geldi, yanlarına yaklaştırıl-j di. Azgın ve sapık kimseler için de, cehennem ortaya konuldu. Kalplerine has­retle, gönüllerini hüzün ve kederle dolduracak bir şekilde cehennem ortaya çıktı. Onu görünce de dünyada kaçırdıkları fırsatlardan, cahillik ve sapıklık­tan dolayı pişmanlık duymaya başladılar. Kınamak için kendilerine şöyle denildi: Hani dünyada tapmakta olduğunuz, o tanrı diye peşine düştüğünüz varlıklar? Allah'ı bırnkıpta dost edindiğiniz ahbaplarınız nerede? Hani bu­gün size fayda verebiliyorlar mı? Size yardım edip te azabı sizden uzaklaştı-rabüiyorlar mı? Allah'ın azabına karşı size bir fayda verebiliyorlar mı? Ha­yır, ne şöyle ne de böyle... Tapan da, tapılan da, yüzleri üzerine cehenneme sürüklenecekler. Cenab-ı Allah, kafirleri biribirlerinin üzerine mükerrer bir biçimde cehenneme atacak ve ateşin dibine düşecekler. Yaptıkları kötülük­lerden dolayı cehennemin içine yerleşecekler... İnsî ve cinnî şeytanlarla, şeyta­nın askerleri ve yandaşları topluca cehenneme atılacaklar. İşte onlar cehen­nemde biribirleriyle taştışarak şöyle diyecekler: Allah'a andolsıın ki, biz apaçık bir sapıklık içersinde imişiz. Çünkü ey taşlar ve putlar ve meleklerle bazı in­sanlar! Biz sizleri alemlerin Rabbı ile eşit tutmuştuk. Sizin emrinizi O'nun emri, sizin taatinizi O'nun taali gibi telakki etmiştik. Hakikatte bizleri suç­lulardan başkaları saptırmadılar.

Bugün bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok. Bizim yardımcılarımız ve dostlarımız da yok ki, bu azabı bizden savsınlar. Ne bu, ne de şu,hiçbiri yok "Bu, mutlaka gerçektir, ateş halkının tartışmasıdır (bunun olacağından asla şüphe yoktur)"[22]. Şayet dünyaya bir daha dönüşümüz olsaydı Allah'a ina­nanlardan olurduk, İkinci kez dünyaya döndürülmek istediler ki, orada İyi ameller işlesinler. Ama kalpleri.körelmiş, sapıklığa düşmüş ve doğru yolu bu­lacak ta değillerdir. Nitekim onlar hakkında Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: "Biz onlara acıyıp ta başlarındaki sıkıntıyı alsaydık, yine azgınlıklarında bo­calamaya devam ederlerdi"[23]. Bütün bunlarda ibret ve öğütler vardır. Evet, İbrahim'in kendi kavmi ile tartışması ve suçlamasında, onlara karşı tevhid delillerini ileri sürmesinde, akıl sahihleri için ayet ve ibretler vardır. İbrahim'in, babasına ve kavmine karşı tutumunda, paygamberin kalbine sebat verip onun ürküntüsünü dindirecek, kafirliklerine karşı da tasalandırmayacak unsurlar vardır. Onların çokları iman edenler değillerdi.Ey MuhammedlSenin rabbin, kendisine isyan edenlere karşı güçlü, intikam, alıcı, cebbar bir zattır. Kendi­sine iman edip itaat eden kullarına İse merhametli ve şefkatlidir.[24]

 

Nuh (A.S.)'In Kavmi İle Olan Kıssası

 

105- Nuh'un milleti peygamberlerini yalanladı.

106-110- Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakinimiz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bil elçiyim. Allah'tan sakı­nın ve bana itaat.edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.

111- "Sana mı inanacağız? Sana en rezil kimseler uymaktadır" dedi­ler.

112-115- Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hcsabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sade­ce açıkça uyarıcıyım" dedi.

116- "Ey Nuh! Eğer bu İşe son vermezsen, şüphesiz taşınacaklardan olacaksın" dediler.

117-118- Nuh: "Rabbim! Mîlletim beni yalanladı. Benimle onların ara­sında Sen hüküm ver. Beni ve beraberim deki inananları kurtar" dedi.

119- Bunun üzerine onu ve beraberinde bulunanları, dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık.

120- Sonra da geride kalanları suda boğduk.

121- Doğrusu bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır.

122- Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.[25]

 

Bazı Kelimeler:

 

"Erzel" kelimesinin çoğulu olup bayağı ve aşağılık kimseler, düşük zanaat sahipleri demektir. Bazı kimseler bu kelimenin yoksul kimseler anlamına geldiğini söylemişlerdir. Aramızda hükmet.İn­sanlar ve hayvanlarla dolu.[26]

 

Açıklama:

 

Bu, kavmi arasında 950 sene yaşayarak onları Allah'ı ibadet etmeye, şir­ki bırakmaya, putlara ibadetten vazgeçirmeye davet eden Nuh (A.S.)'ın kıs-sasıdır. Bütün bu davete rağmen O'nu yalanladılar. O kavim hakkında Allah şöyle buyurdu: "Nuh kavmi,peygamberleri yalanladılar". Bir peygamberi ya­lanlayan, bütün peygamberleri yalanlamış gibi olur. Zira Peygamber, insan­ları bütün peygamberlere inanmaya davet eder. "Mü'minlcr de, hepsi'Allah'a meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. "O'nun elçilerinden hiç­birini diğerinden ayıramayız" (dediler)"[27]

Nuh Peygamber onlara: Sakınmaz mısınız! Yaratıcıların en güzeli, hem sizin, hem önceki atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakıp ta puta mı ibadet edip yalvarıyorsunuz? Oysa ben size gelen güvenilir bil elçiyim, doğru sözlü ve iddiası hak olan bir peygamberim. Alemlerin Rabbi tarafından size gön­derilmişim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin. Bana isyan edip, yalanlamanız İçin hiçbir neden göremiyorum. Ben sizin kardeşinizim. Siz be-nİ, asil bir aileden biri olarak tanıyorsunuz. İyi huylu, güzel sözlü, doğru sözlü bir insan olarak tanıyorsunuz. Bu çağrıma karşılık olarak sizden mal, İtibar ve servet istemiyorum. Benim ücretimi ancak Rabbİm verir, benim mükafatim sadece O'nun katındadır. Size ne olmuş ki küfrediyorsunuz? Ey Milletim! Allah'tan sakının ve bana itaat edin.

Dediler ki: Ey Nuh! Bu aşağılık insanlar sana tabii olmuşken biz sana iman mı ederiz? Nuh'a iman etmeme hususunda hiç bir dayanak bulmadılar, sadece kavmin fakirlerinin ve zayıf kimselerin kendisine Eabi oluşunu iman­larına engel bir bahane olarak gösterebildi 1er. Tuhaf, hem de ne kadar tuhaf! Hayat tekerrür ediyor. Bu kötü anlayış öteden beri, insanları inanmaktan alı­koymuştur. Bu altadıcı gurur ki, İblisi de isyana düşürmüş ve Allah'ın rah­metinden kovulmasına yo! açmıştı. O da bu kibire ve gurura aldanmış ve şöyle demişti: Ben Adem'e secde mi ederim? Oysa ben O'ndan daha hayırlı­yım. Ey Rabbim sen beni ateşten, Onu İse çamurdan yarattın...

Kureyş kafirlerinin de Muhammed (s.a.v.)'e iman etmelerini engelleyen sebep: Bilâl, Suheyb ve diğer, avamdan bazı kimselerin iman etmiş olmaları idi. İşte Nuh kavmi de böyle bahaneler ileri sürüyorlardı: Düşük zenaat sa-hİplerİ ile, aşağılık kimseler seni doğrulamış iken, biz sana iman mı ederiz? hayır mümkün değü, biz senin kavminin önde gelen kimseleriyiz! Nuh onia-ra şöyle diyordu: Onların yapmakta oldukları işler hakkında benim hiçbir bilgim yoktur. Yaptıkları işi bilmekle yükümlü değilim. Onların hesap ve ne­seplerini araştırmak beni ilgilendirmez. Ben sadece onlan alemlerin Rabbine imana davet etmekle görevlendirildim. Onlar da davetime icabet ettiler. Al­lah'a, meleklerine, ahiret gününe iman ettikten sonra benim peygamberliği­me de iman ettiler.

Onların amellerine gelince; hesapları Rabbime aittir. Bana ait değildir. Ah, keşke bunu anlaya bilseydiniz. Şayet siz bunu anlayıp bilseydiniz, hesap­larının Rabbine ait olduğunun farkına varsaydınız, onların yaptıkları işler­den ötürü beni kınamazdınız. Ben, durumları her neolsalar.olsun, yoksul da olsalar, zayıf ta olsalar, yufka halli de olsalar mü'nıİnİerİ yanımdan kovacak değilim. Hepsi yanımda eşit durumdadırlar. Salih amelden başka, ins'anları biribirine üstün kılacak bir unsur ve faktör yoktur. Ben sadece açıkça uyaran bir insanım.

Nuh (A.S.)'ın bu sözleri kafir kavme fayda vermedi. Bu usiûp onları hoş­nut etmedi. Bilakis bu sözleri, kendilerine hakaret ve tanrılarına bir sövgüola-rak telakki ettiler. Ve dediler ki: Ey Nuh! Şayet tanrılarımıza sövmekten, düşleri­mizi bozmaktan vazgeçmezsen taşlarla recmedilir ve en kötü bir biçimde Öl­dürülürsünüz Hz. Nuh onların bu yaptıklarından sıkıntıya düşünce Rabbi­ne dua ederek şöyle dedi: Ey Rabbim'kavmim beni yalanladı. Sen aramızda adilce hüküm ver. Beni ve beraberimdeki mü'minteri bunların kötülüklerin­den koru ve sıkıntıdan kurtar. Allah'ın reddilmeyecek adil hükmü ve yargısı şöyle oldu: Allah Nuh ve beraberindeki mü'minleri, içi yaratılmışlarla dolu bir gemiye bindirerek kurtardı. Bu husustaki geniş açıklama, Hud ve Mü'mİ-nûn sûrelerinde verilmiştir. Sonra Ccnab-ı Allah, kafirleri mutlak bîr şekilde suda boğdu. Doğrusu bu, Allah'ın kudretine işaret eden bir mucize idi. Bun­dan daha beliğ bir delil düşünülemezdi. Ey kafirler, ey Kureyşü müşrikler! Şayet siz bunu bilseydiniz, imana gelirdiniz. İşte Nuh Peygamber, kavmini 950 sene süre ile imana davet etti, ama O'na iman etmediler, bilakis şöyle dediler: Aşağılık kimseler sana tabi olmuşken biz iman mı edelim? İşte ey Mekkeli müşrikler! Sizin doğru sözlü ve güvenilir Peygamberiniz, sizi İmana davet etli, .siz de O'na iman ölmediniz ve bilakis şöyle dediniz: "Allnh, ;ım-mızdan şunlara mı lütfü layık gördü?"[28]. Yine dediniz ki, ey Muhammedi Eğer sana inanmamızı istiyorsan, iman getirmemizi diliyorsan, şu köleler ve hizmetçiler grubuyla bir arada oturma! Ey millet! Sizden Önceki müşriklerin peygamberleri, kendilerine öfkelendiği zaman başlarına gelen belalardan İb­ret ve Öğüt alın. Onlar boğuldular. Sadece Nuh ve beraberindeki mü'minlcr kurtuldular. Nuh'un oğlu dahi iman etmediğinden dolayı tufan selİ içersinde boğuldu. Sana gelince ey Muhammedi Şu müşriklerin yaptıklarından dolayı üzülüp tasalanma. Zafer, mü'minlerindir. Helak, kafirlerindir. Hz. Nuh, kav­mini uzun bir süre imana davet etti, fakat buna rağmen çokları iman etmedi­ler. Doğrusu senin Rabbin,onur ve üstünlük sahibidir. Şefkatli ve merhamet­lidir.[29]

 

Hz. Hüd'un Kavmi İle Kıssası

 

123- Âd milleti de peygamberlerini yalanladı.

124-135- Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakı­nın ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir, siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinir­siniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve ba­na itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğullan, bah­çeleri ve akarsıılan size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün aza­bından korkuyorum" dedi.

136- "İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir.

137-138- bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratıla­cak da değiliz" dediler,'

139- Böylece onu yalanladılar; Biz de kendilerini yok ettik. Bunda şüp­hesiz ki ders vardır; ama çoğu inanmamıştır.

140- Doğrusu Rahbin güçlüdür, merhametlidir.[30]

 

Bazı Kelimeler:

 

"Riyat" kelimesinin çoğulu olup, yüksekçe yer manasına gelir. Bazıları bu kelimenin, yol anlamına geldiğini de söylemişlerdir. Belirti ve işaret. Faydasız işler yapıyorsunuz. Mesnaa; kelimesi­nin çoğulu olup havuz anlamına geür. Bazıları bu kelimenin köşkler ve şehir­ler anlamına geldiğini de .söylemişlerdir.

Batş kelimesi; tutmak, şid­detle yakalamak anlamına gelir. Adcı ve karakter. Bazıları bu keli­meyi iftira ve yalan anlamına gelen halk şeklinde okumuşlardır.[31]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah, Hûd Pcygameri Âd kavmine gönderdi, bunlar O'nun milleti idiler. Güçiü, kuvvetli ve bolluk içersinde yaşıyorlardı. Onlara dedi ki: Sade­ce Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka tanrı yoktur. Ne diye O'ndan sakınmıyor, azabından korkrnuyor sunuz? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Allah tarafından gönderildim. Allah'a karşı gelmekten sakının. Ba­na uyun ki, Allah'ta sizin işlerinizi düzeltsin ve üzerinizdeki nimetleri koru­sun. Ben bu yaptıklarıma karşı sizden bir ücret ve mal istemiyorum. Bunun­la saltanat, itibar ve şan'da elde etmek istemiyorum. Ücretim ancak Rabbi-me aittir. Şayet bilirseniz bu böyledir. Ama kavmi, bu sözü söylediğinde O'nu yalanladılar. Beyinsizlik ve delilikle nitelediler. Hûd onlara dedi ki: Ey kav­mim! Siz her yol üzerine veya her yüksekçe yere, gelip geçenleri aldatmak için oyun olsun diye bazı işaretler ve yapılar mı kuruyorsunuz? Aslında size ya­rarlı olacak işlerle uğraşmıyorsunuz, size uğradıkları zaman başkaları ile alay ediyor, binaları ve işaretleri kurmakla onları maskara yerine koyuyorsunuz. Yüksek kaleler ve şehirler inşa ediyorsunuz.

Tarih bize bunların, set ve barajlar yapmış bir millet olduklarını, yüksek yüksek kaleler inşa ettiklerini ve bunların içinde ebedi yaşamayı amaçladık­larını anlatıyor. Yani Hûd peygamber onlara şöyle demek istiyordu: Sizler dün­yada ebedi yaşamayı umarak, ölüm sonrası dirilişi inkâr ederek, bütün bu görkemli şehirlerle kaleleri İnşa ettiniz. Bir kimseyi yakaladığınızda onu zor­ba ve cebbar kimselere yaraşircasına kaba kuvvetle yakaladınız.

Bu kabile güçlü kuvvetli bir kabile idi. Allah onları beden ve yaratılışça güçlü kıldı. Onları yeryüzüne hükümran etti. Her taraftan onlara bereketler yağdırdı. Bu sebeple, başkalarına saldırıp savaştıklarında onları şiddet ve zor­balıkla yakalarlardı. Cenab-ı Allah onları üç sıfatla niteledi ki, bunlardan her biri de, onların yeryüzünde üstünlük ve büyüklük sağlamak peşinde oldukla­rına işaret ediyor. Yeryüzünün yüksekçe tepeleri üzerine binalar kurup baş­kalarıyla alay ediyor ve laubalilikle zamanlarını geçiriyorlardı. Menziller ve kaleler İnşa ettiler, sanki onların içinde ebedi yaşayacaklarmış gibi o binalar­la köşklere tutkun oluyorlardı. Başkalarını yakaladıklarında kaba kuvvet kul­lanıp onları eziyorlardı. Bu nitelikler İmanla, şerefli peygamberleri doğrula­makla asla bağdaşacak nitelikler değildir. Bu sebeple onların, Hûd peygam­beri yalanladıklarını ve O'na meydan okuduklarını görüyoruz: "Ey Hud, bize bir mucize getirmedin. Biz senin sözünle tanrılarımızı terkedecek değiliz.[32]

Bununla beraber onları güzellikle iman'a davet ediyor, onlara Allah'ın nimetlerini hatırlatıyordu ki, doğru yola gelip, Allah'a yönelsinler: "Ey kav­mim! Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin." Ey kavmim! Sizi yaratan, bildiğiniz nimetleri bahşeden, kendilerinden yediğiniz davarları size lütfeden ve üzerlerine bindiğiniz hayvanları size bahşeden, kıllarından, yün­lerinden, yapağlarından elbiseler edindiğiniz hayvanları emirlerinize musalıhar kılan, güçlü kuvvetli oğullarla sizi destekleyen, bahçelerle pınarları size nasip eden Allah'tan sakının ve O'na karşı gelmeyin. Bu saydıklarımdan da­ha büyük nimet var mıdır?

Cenab-ı Allah onlara adamlar, davarlar, bahçeler, nehirler bahsetmişti. Bütün bunlar, insanın şükretmesini ve ilahi emirlere uymasını gerekli kılmaz mı? İşte bu nedenle Hûd onlara şöyle demiş: Ey kavmim! Doğrusu ben dünya ve ahirette büyük bir günün azabının size dokunmasından korkuyorum!

Ama onlar aldanmış bir kavim idiler. Mağrur olmuşlardı. Peygamberle­rinin çağrısına icabet etmediler. Bilakis O'na şöyle dediler: Ey Hûd! bizi uya­rıp vaz-u nasihatta bulunsan da, bulunmasan da bizim için farketmez. Biz senin Öğütlerine kulak asmayız. Senin sözlerini işitmeyiz. Çünkü sen önceki­lerin masallarını, yalanlan ve İftiraları ile uydurma sözlerini bize anlatıyor­sun. Ancak ayet-i kerimede geçen halk kelimesini ötreli olarak "huluk" şek­linde okuduğumuz zaman anlam şöyle değişir: Ey Hûd! Bizim şu yüksek yük­sek kalelerle şehirleri inşa etmemiz, savaşlarda güçlü ve kuvvetli kimseler ol­mamız, bizim atalarımızın geleneğidir. Biz bu geleneği onlardan miras ola­rak devraldık. Biz asla azaplanacak bir kavim değiliz. Çünkü durum, senin dediğin gibi değildir.

Sonuçta onlar, Hûd peygamberin getirdiği bütün ayetlerle, ilahi buyruk­ları yalanladılar. Biz de onları uğultulu, azgın bîr kasırga ile helak ettik. O'nu yedi gece, sekiz gün, ardı ardına onların üzerlerine musallat ettik. O kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürsün. Doğrusu bütün bunlarda, ayetler ve kudretimize işaretler vardır. Hem de ne işaretler. Bundan daha kuvvetli ve daha etkili ve daha uzak anlamlı ayetler ve işaretler var mı­dır?

Bu ayet-i kerimelerde, kavmi kendisini beyinsizlik ve'delilikle nitelendik­leri zaman Hûd peygamberin onlara karşı takındığı asil tavrı müşahede edi­yoruz. Kavmi kendisine deli ve beyinsiz dediklerinde onlara şöyle karşılık verdi: Ey kavmim! Beri de beyinsizlik yoktur. Ben deli de değilim.

Yİne bu ayetlerde, insanları Allah'a davet eden kimsenin nasıl yumuşak davrandığını ve onlara Allah'ın bahşetmiş olduğu nimetlerle, şükrü gerekti­ren lütuflan nasıl hatırlattığını ve Allah'a iman etmenin neden dolayı gerekli olduğunu nasıl açıkladığını gözlemliyoruz. Yine bu kıssada Cenab-ı Allah'­ın, Peygamberine isyan eden ve O'na iman getirmeyen kimseleri nasıl mah­vettiğini de görüyoruz. Ey Mekkeliler! Hz. Muhammed'e isyan etmekten ve O'nu yalanlamaktan sakının!

İşte sen ey Muhammedi Sen Allah'ın gönderdiği doğru sözlü bir elçisin Kardeşin Hûd'un, İnkarcı kavmine neler yaptığını gördün. Kafirlerin başla­rına gelen felaketleri de duydun. Bununla beraber senin Rabbin hiç kimse tarafından mağlub edilemeyecek güçlü ve kuvvetli bir Rab'dır. Kendisine ina­nanlara merhamet eden bir Allah'tır.[33]

 

Salih Peygamberin Semûd Kavmi İle Olan Kıssası

 

141- Semûd milleti de peygamberleri yalanladı.

142-152- Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; be­nim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başların­da, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısiniz? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizler emirleri­ne itaat etmeyin" dedi.

153-154- "Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge gelir" dediler.

155-156- Salih: "İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi.

157- Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular.

158- Bunun üzerine onları azab yakaladı. Doğrusu bunda bir ders vardır, İh kat çoğu inanmamıştır.

159- Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.[34]

 

Bazı Kelimeler:

 

Hurma ağacının tomurcuğu. Yumuşak.Şı­marıklar ya da ustalar olarak.

Büyülenmiş, büyünün etkisi altına girmiş  İçimlik. Onu kestiler.[35]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah; Seriıud kabilesine, kardeşleri Salih'i peygamber olarak gön­derdi. Salih onların soy bakımından orta derecedeki fertlerinden biriydi. Ah­laken yüksek mertebede idi. Onlara: Sİz Allah'tan sakınmaz mısınız? Diye­rek kendilerini, putları bırakıp Allah'ı ibadet etmeye çağırdı ve şöyle dedi: ben size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim. Allah'a karşı gelmekten sa­kının. Bana itaat edin. Çünkü ben size alemlerin Rabbinden gönderilen bir elçiyim. Bu elçilik görevime karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ben ne mal, ne itibar, ne başkanlık, ne de şan ve şeref istiyorum. Benim ücretimi an­cak ve ancak alemlerin Rabbi verir. Salih Peygamber gayet açık bîr şekilde onları diğer peygamberler gibi kendi davasının doğruluğuna delalet eden ve dürüstlüğünü kanıtlayan ayetler ve delillerle hak'ka davet etti. "Size Rabbi-nizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah'ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu, Allah'ın arzında yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azap yakalar"[36].

Şu dünyanızda nimetler içinde yüzerek azaptan emin bir şekilde kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Hayır böyle sanmayın. Şu rahat halinizde bırakılacağınıza inanmamanız gerekir. Siz şu dünyada güvenlik içer­sinde bahçeler ve pınarlar gibi nimetlerin içersinde, yumuşak tomurcuktu hurmalıklar arasında bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz. İçinde bulunduğunuz şirk, küfür ve apaçık zulüm gibi hallerde bırakılacağınızı düşünmeniz makul de­ğildir.

Sizler nimetler ortasında şımarmışken bahçeler, nehirler, ekinler, ürün­ler güzel ve yumuşak tomurcuklu hurmalıklar arasında keyif sürmeniz müm­kün değildir.

"Sizler ferah ve fahur bir vaziyette dağlardan ustalıklı evler mi yontu­yorsunuz?". Buradaki soru,inkâr anlamına gelmektedir. İnkarda ferahlık ve fahurluk üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yani sizler sevinip ferahlanarak, şrnıa-np azarak sevinç ve neş'e içersinde dağlardan kendinize evler yontmayın. Çün­kü bu vaziyette evler yontmanız dünyada ebedi yaşayacağınız düşüncesine siz­leri kaptırmaktadır. Sizler kıyamet gününe inanmayıp dünyaya meylederek, kendinize bu evleri inşa ediyorsunuz. Allah'a karşı gelmekten ve O'na karşı başkaldırmaktan sakının. Günah işleyerek kendilerine yazık edenlere itaat et­meyin. Hiçbir hususta onlara uymayın. Çünkü onlar yeryüzünde bozguncu­luk çıkarmaktadırlar. Hiçbir zaman iyilik ve barış da bulunmazlar. Onlar kav­min önde gelen kodamanlarıdırlar. Zayıflara gelince onlar Hz. Salih'e ve O'-nun Peygamberliğine iman ettiler. "Kavminden büyüklük taslayan ileri ge­lenler, içlerinden zayıf görünen inananlara: "Siz, dediler, Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor muşunuz?" (onlar da): "(evet), doğ­rusu biz O'nunla gönderilene inananlarız!" dediler. Büyüklük taslayanlar! "Biz, sizin inandığınızı inkar edenleriz! dediler"[37]. Şu büyüklük tasiayan-lar yine dediler ki: Ey Salih! doğrusu biz, bizleri kendisin  davet ettiğin şey hakkında kuşkuluyuz.

Sen de bizler gibi bir insansın. Bize karşı nasıl peygamberlik iddiasında bulunursun. Oysa peygamberlik hususunda biz senden daha öncelikliyiz. Zi­ra bizler mal ve itibar sahibiyiz. Eğer Peygamber isen, doğruluğuna delalet eden bîr ayet ve işaret getir. Galip zahmmız odur ki, sen büyülenmiş ve aklı­nı yitirmiş bir adamsın. Bu sebepten dolayı şu iddialarda bulunmakta ve pey­gamber.olduğunu söylemektesin.

Salih onlara dedi ki: Ey kavmim! İşte bu Allah'ın devesidir. Benim doğ­ru söylediğime delalet eden bir ayet ve mucizedir. "(Bir gün) onun su içme hakkı var, belli bir gün su içine hakkı da sizindir".

Rivayet olunduğuna göre bu deve kayadan çıkmıştır. Bütün suyuda bir günde içiyor. Sonra da içtiği suyun karşılığı olarak ta insanlara süt veriyor­muş. Diğer günlerde de Salih kavminin fertleri, davarları ve ekinlerine su veriliyordu. Öyle anlaşılıyorkİ —yine doğruyu en iyi Allah bilir— bu deve . Hz. Salih'in gerçek peygamber olduğunu ispatlayan bîr ayet ve mucizedir. Nor­mal bir deve olsaydı, Hz. Salih'in peygamberliğinin gerçekliğine nasıl delalet ederdi.

Hz. Salih, kavminden, bu deveye kötülükte bulunmamalarını, normal gü­nünde suyunu içmesine müasaade etmelerini ve ona İlişmemelerini, dilediği' yerde otlamasına müsade etmelerini ve ona hiçbir kötülükte bulunmamaları­nı istemişti. Ona dokundukları takdirde kendilerine şiddetli bir azabın isabet edeceğini söyleyerek onları sakındırmış!.!.

Hz. Salih'in kavminden Kudar adındaki bir şahıs deveyi boğazladı. Fa­kat diğerleri de onun bu yaptığına memnuniyet gösterdiler. Bu sebeple deveyi kesme konusunda Hz. Salih'in bütün kavmi fail olarak kabul edildi.

Bu nedenle Kur'an-ı Kerim de şöyle denildi. Onu boğazladılar. Yaptık­larına pişman oldular. Ancak tövbesiz kaldılar. Pişmanlıkları da, azabın ken­dilerine mutlaka geleceğini bilmelerinden kaynaklanıyordu. Ve kurtulama­yacaklarını da biliyorlardı. İşte aniden onları sabahleyin bir çığlık yakaladı. Kazandıkları şeyler onları bu azaptan kurtaramadı. Doğrusu bütün bu olan­larda Allah'ın kudretine işaret eden ayetler vardır. Bundan daha büyük bir ayet düşünülebilir mi? Onlar azgınlık edip taşkınlık yapan, mallan ve itibar­ları ile gururlanan ve bu gururlandıkları şeylerin de faydasını görmeyen, pey­gamberlerine iman etmeyen bir kavim idiler. Halbuki Peygamberlerinin be­raberinde, kendisinin gerçek elçi oluduğuna tanıklık eden ayetler ve mucize­ler vardı. Buna rağmen bu küfürlerinde ısrar ettiklerinden Ötürü Allah'ın azabı üzerlerine indi. "Ama yine çoktan inanmazlar. Şüphesiz Rabbim, işte üstün O'dur. Merhamet eden O'dur".[38]

 

Hz. Lût'un Kavmi İle Olan Kıssası

 

160- Lût milleti de peygamberleri yalanladı.

161-166- Kardeşleri Lût, onlara "Allah 'a karşı gelmekten sakınmaz mı­sınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana iiaai edin. Buna karşı sîzden bir iierel istemiyorum;'benim ecrim ancak alemlerin Rabbinc aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bı­rakıp da, İnsanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz az­mış bir milletsiniz" dedi.

167- "Ey Lût! Bu sözlerinden vazgeçmezsen, mutlaka kovulacaksın" dediler.

168-169- Lût: "Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Be­ni ve ailemi bunların yapageldiği kötülükten kurtar" dedi.

170-171- Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık.

172- Diğerlerini yerle bir etlik.

173- Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan faka! yola gelmeyenle­rin yağmuru ne kötü idi!

174- Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır.

175- Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.[39]

 

Bazı Kelimeler:

 

Erkekler, Terkediyorsunuz. Sınırı aşıyorsu­nuz. Öfkelenenler. Yerinde kalıp bekleyenler.[40]

 

Açıklama:

 

Hz. İbrahim'in kardeşi,Harun'un oğlu Lût, amcası İbrahim'e iman elli ve O'nunla beraber göçtü. O'nun gösterdiği doğru yola girdi. Sonra Cenab-ı Allah O'nu,Ördün mmtıkasındaki Semud ahalisine peygamber olarak gön­derdi. Onlar kötü ahlaklı bir kavim idiler. Allah'a ortak koşuyorlardı.

Lût onlara dedi ki: Siz Allah'ın azabından sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Bu davetime karşılık sizden bir ücrel istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Ey kavmim! Allah'ın size helal kıl­dığı ve sizin için hazırladığı kadınlarınızın ferçkrini bırakıp ta arkalarından erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? "Kadınlarınıza Allah'ın size emrettiği yerden yaklaşın" Aksine sizler haddi aşan ve makul sınırlan zorlayan bir kavimsi­niz.

Dediler ki; ey Lüt! Sen bizi bu yaptığımız işlerden nasıl men edersin? Eğer bu protestona son vermezsen bu ülkeden ve bu kasabadan sürülürsün! Lût onlara şöyle dedi: Doğrusu bu yaptığınız kötü işten ötürü çok öfkelenip kızı­yorum. Bu, insanlıkla taban tabana zıt bir davranıştır. Hatta vahşi hayvanlar bile bu davranışınızdan nefret eder ve bu gibi kötü işleri yapmazlar. Onlar bu İşleri sürdürdüklerinden ötürü Lût'un sabrı tükendi. Öğüdü onlara fayda vermedi. Artık bundan sonra onlara ilenç getirdi ve şöyle dedi: Ey Rabbim! Beni ve ailemi bu kavmin yaptığı kötülüklerden kurtar. Çünkü bunların yap­tıkları işler, senin gazabını celp edecek türdendir. Senin- azap ve cezana sebep olacak işlerdir. İnsanları senin öfkene uğratacak kötülüklerdendir.

Biz Lüt'u ve ailesini tümüyle kurtardık yalnız azapta kalmasını takdir ettiğimiz ihtiyar bir kadını orada bıraktık. Bu kadın Lût'un karısı olup O'na iman etmemişti. Kafir kavmi seviyordu. Lût'un haberlerini onlara ulaştırı­yordu. Bu sebepten dolayı mahvolanlardan oldu. Sonra biz kötülükleri İşle­yen, kendilerini yoktan var edip Allah'ı inkar eden, peygamberlerine iman etmeyen kavmi helak edip, yurtlarını harebeye çevirdik. Üzerlerine şiddetli bir yağmur yağdırdık. Uyarıldıkları halde uyanlara kulak asmayan ve helake maruz bırakılan o kavmin üzerine yağdırılan yağmur ne kötü bir yağmurdur.

Doğrusu bütün bu olanlarda, Allah'ın kudretine işaret eden ayetler var­dır. Çünkü O, günah işleyen isyankar kavmi mahvetti. İyi yolda giden mü'-minleri kurtardı. Lût'a yakınlığı ve onunla ilişkisi oluşu, kafir bir kadın olan Lût'un karışma fayda vermedi. Aksine herkes, yaptığı ye işlediği amellere karşı bir rehinedir. Yine onların çokları iman etmediler. Şüphesiz Rabbin, üstün olandır. Rahman olan O'dur.[41]

 

Hz. Şuayb'ın Eykelilerle Olan Kıssası

 

176- Ormanlık yerde oturan Eykeliler de peygamberlerini yalanladı..

177-183- Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden ücret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, insanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgun­culuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

184- Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi.

185-187- "Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan baş­ka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler.

188- Şuayb: "Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir" dedi.

189- Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bîr günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün, azabı büyük bir gündü.

190- Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır.

191- Rabbin şüphesiz Güçlüdür, merhametlidir.[42]

 

Bazı Kelimeler:

 

Dalları birbirine sarılmış, sık ağaçlıklı yerler. Doğru ölçen terazi ile. Eksiltmeyin.Bozgunculuk yapmayın.Çok sayıdaki insanlar ve yaratıklar. Parça veya taraf. Defalarca büyülenen ve akılları bozulan kimseler.

Göl­ge, yani onları helak eden azap. Çünkü bu azap gölge şeklinde üzerlerine gel­mişti.[43]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah, peygamberi Şuayb'ı Medyen kabilesine gönderdi. "Medine'de kardeşi Şuayb'ı (Peygamber olarak gönderdik)". Ayrıca Ccnab-ı Al-. lah onu, Eykelilere de peygamber olarak gönderdi. Eykelüer ağaçlık, orman­lık, ekin ve ürün sahibi bir kavim idiler. Bu sebeple Cenab-ı Allah burada Hz. Şuayb'ıh Eykelilere peygamber olarak gönderilişinden söz ederken "Kar­deşleri Şuayb" demiyordu. Sadece Şuayb diye bir İfade kullanıyor. Çünkü Hz. Şuayb her ne kadar Eykelilere peygamber olarak gönderildi ise de onlar­dan biri değildi.

Hz. Şuayb onlara dedi ki: Siz Allah'ın azabından korunmaz mısınız? Doğ­rusu ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Allah'a karşı gelmekten sakı­nın ve bana itaat edin. Bu davetime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbine aittir.

Hz. Şuayb'ın kardeşleri Nûh, Hûd, ve Salih gibi peygamberler de bu tür ifadeler kullanmışlardı. Çünkü tümü de insanların Allah'a karşı takvalı ol­malarını, taatkâr ve ihlasla ibadet etmelerini emretme; risalet vazifesinin ge­reklerini yerine getirip, ilahi hükümleri tebliğ etmeye karşılık ücret İstememe, zorluklara ve musibetlere göğüs germe noktasında birleşmiş idiler. Hepsi de bu zahmetlerine karşılık, alemlerin Rabbinden: kıyamet gününde kendilerine sevap vereceğini umuyorlardı. İşte bütiîft davet sahipleri, yaptıkları tebliğ gö­revi karşılığında kullardan mükafat ve teşekkür beklemezler. Mal ve itibar, aldatıcı saltanat ve başkanlık peşine düşmezler. Aksi takdirde bunlar da, hi­dayeti sapıklığa, ahifetin kalıcı mükafatlarını, dünyanın geçici metaına değiş­tiren yahudi alemleri gibi olurlar.

Peygamberlerin hepsi,rİsaletin umumi konularında müttefik idiler. Hepsi aynı yöntemi uyguladılar. Bundan sonra her birisi kendi kavmi arasında yay­gın olan manevi hastalıkları tedavi etmenin çare ve yöntemlerini araştırmaya başladılar. Bu sebeple Hz. Hûd'un, kavminin bina ve yüksek kaleler yaparak boş şeylerin peşine düşmelerini, dünyaya bel bağlayıp, ebedî yaşayacakmış gibi işler yapmalarını, insanlara karşı katı davranmalarını kınayarak onları uyarmış. Yine Hz. Salih'te, kavminin ferah ve fahur bir vaziyette dağlardan

evler yontmalarını kınayarak onları ikaz etmiş, ayrıca Lût; kavminin, kadın­ları bırakıp ta erkeklere yanaşmalarını protesto ederek bu yaptıkları işin çok çirkin olduğunu yüzlerine karşı haykırmış. Hz. Şuaybde, kavminin Ölçüp tar­tarken eksik ölçüp tarttıklarını, terazi ve ölçüm aletlerinin hakkım vermedik­lerini, insanların haklarını eksiltmenin büyük bir vebal olduğunu .söyleyerek adilce ölçüp tartmalarını, kimsenin hakkını yememelerini, yeryüzünde büh­tan ve İftira ile bozgunculuk çıkarmamalarını söylemiş, bu hususta dikkatle­rini çekmiş Allah'tan sakınmalarını tavsiye etmişti. Allah'ın azabından kork­maları hususunda onları uyarmıştı. Cenab-ı Allah önce oniarı, onlardan ön­ce atalarını vb daha Önceki toplumları, milletleri ve nesilleri yaratmıştı. Ken­dilerine bu kadar nimetleri bahşeden Allah'a ibadet etmek elbetteki zorunlu­dur. Ama onlar inatçı bir kavim olduklarından dolayı Şuayb'in bu çağrısına icabet etmemiş, sözlerine kulak vermemiş, bilakis şöyle demişlerdi: Ey Şu­ayb!'Sen büyülenmiş, hem de defalarca büyülenerek aklı bozulmuş, zihni dar­madağın olmuş bir adamsın. Sen de bizler gibi bir İnsansın. Bizler dururken sen Peygamber olduğunu nasıl iddia edersin? Biz seni yalancı bir peygamber olarak biliyoruz. Şayet sana itaat etmediğimiz takdirde azaplanacağımızı bil­dirmen gerçekten doğruysa, gökîcn üzerimize bir parça düşür de bu düşen parça, senin Allah tarafından gönderildiğini doğruluyan bir delil olsun!

Ama Cenab-ı Allah onların kalplerindeki kötü niyeti ve inkarı biliyor­du. Onların durumunu şu sözle bildiriyordu: "Gökîcn bir parçanın düştü­ğünü görseler, (yine inatlarından): "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler'[44]

Şuayb kendi nefsini tatmin ederek şöyle dedi: Ben İman-ı Kalbinize yer­leştirmekle ve sizi hesaba çekmekle yükümlü değilim. Ben sadece size ilahi gerçekleri duyurmakla mükellefim. Benim ve sizin Rabbiniz, yapmakta ol­duğunuz işleri bilmektedir. Bu yaptığınız işlerden dolayı da sizleri cezalandı­racaktır!

Sonuçta yine ö'nu yalanladılar. O'na isyan ettiler. O gölgeli günün aza­bı onları yakaladı. O büyük bir günün azabı idi. İbn-İ Abbas'tan rivayet ol­duğuna göre; Eykeliieri şiddetli bir sıcak çarpmış, bunun üzerine Cenab-ı Allarf, üzerlerine bir bulut göndermiş, gölgelenmek için o bulutun altı­na kaçmışlardı. Bulutun tam altına geldiklerinde kendilerini bir çığlık yaka­ladı ve hepsi toptan helak olup gittiler. Azap bakımından bu, dünyanın en önemli ve en büyük günlerinden biri idi. Şüphesiz bunda Allah'ın kud­retinin sonsuzluğuna işaret eden, ayetler vardır. Ey Mekke kafirleri! Şayet bilseniz siz de Muhammed'e iman ederdiniz. Ama çokları Şuayb'e iman et­mediler. Şüphesiz senin Rabbin O'dur ki,'kendi dostlarını üstün kılıp, mu­zaffer eder, düşmanlarını da aşağılayıp, kudretli bir zata, galip bir şahsiyete yaraşircasına yakalayıp yere çarpar. O, bütün halka merhamet edendir. Azapta verse, mükafatta verse O merhamet sahibidir. Cenab-ı Allah'ın kavli değiş­mez. Şüphesiz bütün bunlarda âyetler vardır. Ama onlar bu âyetlere iman etmediler.

Bu sonuncu cümle, bütün peygamberlerin kıssalarının sonunda tckrar-Llandı. Her kıssada aklı başında kimseler için öğüt ve ibret vardır. "Elbctle onların hayat hikayelerinde akü sahiplen için ibret vardır.[45]

 

Kur'an-I Kerim Ve Müşriklerin Ona Karşı Tavırları

 

192- Şüphesiz Kur'an, âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

193-195- Ey Muhammedi Apaçık arab diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.

196- O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir.

197- İsra'iloğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu ?

198-199- Biz Kur'an'ı arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik

de o, bunları okusaydi yine de ona inanmazlardı.

200-202- Suçluların kalblcrinc Kur'an'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azab onlara haberleri olmadan geliverecek tir.

203- O zaman "Erteye bırakılmaz mıyız?" derler.

204- Bizim azabımızı mı acele istiyorlardı?

205-207- Bana söylesene, Ey Muhammedi Biz onlara yıllar yılı nimet­ler vermiş olsak, sonra da tehdid edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?

208-209- Hiç bir kasaba halkını, kendilerine öğüt veren uyarıcılar gel­meden yok etmedik. Biz zalim değiliz.

210- Kur'an'ı şeytanlar indirmemiştir.

211- bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez.

212- Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.

213- O halde sakın Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarma, yoksa azab göreceklerden olursun.[46]

 

Bazı Kelimeler:

 

Risalelte güvenilir olan cebrail. Önce­kilerin kitapları. Burada geçen zübiir kelimesi Zeburun çoğulu olup.kitap ma­nasına gelir.Acemi kelimesinin çoğulu olup farisi asıldan gelen kimselere denir. A'cemİ kelimesi,arap olsa dahi herşeyi iyi konuşamayan kim­selere de denir.Onu girdirdik.Ansızın. Ertelen­mişlerdir. Men olunmuşlardır.[47]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu ayetlerle, sûrenin başında belirlenen amaca dönülmektedir ki, orada Kur'an-ı Kerim'den, Hz. Muhammed'in davetinden, müşriklerin O'na karşı tavırlarından söz edilmiştir. Anlatılan kıssalar, ibret alan kimseler için öğül ve nasihattir, kuvvetli ve sadık bir delildir. Bütün bunlar Peygamber (s.a.v.) efendimizin hak peygamber olduğunu isbatlamaktadırlar. Çünkü O, muasırı olmayan ve haberlerini okumadığı kimselerin haberlerini ve kıssalarını Mek-keiilere anlatıyordu. Bu kıssalarla haberleri hiçbir öğretmenden veya îtstad'-tan öğrenmiş değildi. O bunları insanlığa haber veriyordu. O, hiçbir kitap okumayan, hiçbir harf dahi yazamayan, ümmi bir peygamber idi.

İşte bu ayetlerde Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'in kendi katından gön­derildiğini, Muhamnrcd (s.a.v.) tarafından uydurulmuş bir kitap olmadığını isbatlayan deliller ileri sürmektedir.[48]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Sana indirilen bu Kur'an, âlemlerin rabbi tarafından indirilen bir Kitab'tır. Onu Cebrail (A.S.) indirmiştir. O, elçilikte güvenilir bir melektir. İndirilen ayetlerin hizmetkarıdır. Oniarı senin kalbine indirdi. Kal­bin de onları ezberledi. Bu lütuf sana Allah katından bahşedilmiştir. "(Ey Muhammed) onu tekrarlamak için (henüz Cebrail, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme. Onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur'an-ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takib et"[49]. Bu sûre­nin 194. ayetinde Kur'an-ı Kerim Cebrail tarafından peygamber efendimizin kalbine indirildiğinden söz edilmektedir. Zirakalb, vücudun merkezidir. Özel duyguların merkezidir. Ruhi duyguların ana kumanda yeridir. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim sürekli olarak kafirleri, kalpleri kilitli kimseler olarak nitele­miştir. "Yoksa kalpler(inin) üzerinde kilitleri mi var"[50]. "Zira gözler kör ol­maz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) gö­ğüslerdeki kalpler kör olur (ası! felaket, kalp gözünün kör olmasıdır)"[51].

Ayet-i Kerimede kalpten söz edilmesi ile, Kur'an-ı Kerim'in peygamber efendimize indirildiğine, onunla Kur'an'ı kalbi iie ezberlediğine ve uyarıcı­lardan olmak için de, onu hafızasına yerleştirdiğine işaret edilmiştir. Bakınız, Cenab-ı Allah ne buyuruyor: "Apaçık arapça bir dille..." Bununla beraber Kur'an-ı Kerim araplara; kendisinin bir benzerini veya içindeki sûrelere ben­zer on sûreyi yahut bir sûreyi getirmeleri için meydan okuyurdu. Ama onlar bu benzer-kitabı, sûreleri veya sûreyi kendi yardımcıları ile, Allah'a ortak kos­takları ile elele verdikleri halde getirmekten aciz kaldılar. Bütün bunlarda, Kur'an-ı Kerim'in, Mekke'li araplardan biri olan Hz. Muhammed tarafından uydurulmuş değil de, Allah tarafından indirilmiş muciz bir kitap olduğuna delil yok mudur? Bütün kavmine meydan okunduğu halde ve hepsi el ele ve­rip güç birliği yapmakla birlikle Kur'an-ı Kerim'in benzerini getiremedikleri­ne, kendileri ile alay edilmesine rağmen bu İşin üstesinden gelemediklerine göre, Muhammed (s.a.v.) onlardan bir fert olarak nasıl oturdu da Kur'an-ı Kerim'i tek başına kendi yanından uydurabilirdi?! Sonra Ktır'an-ı Kerim'in Allah katından gönderilen bir kitap olduğuna delalet eden üçüncü deiile ba­kınız: "O(nun zikri yahut manası), evvelkilerin kitaplarında da vardır" Ger­çekten de Kur'an-ı Kerim, önceki Peygamberlere indirilen kitaplarda da anıl­mıştır. Yani o kitaplarda Muhammed (s.a.v.) efendimizin Peygamber olarak gönderileceği, Kur'an-ı Kerim'in de, O'nun doğruluğuna tanıklık eden, O'nu kollayıp koruyap bir kitap olarak üzerine inzal buyurıılaeağı müjdclenmişti. "Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (tevrat)i doğrula­yıcı bir kitap (Kur'an) geldi, daha önce inkar edenlere karşı yardım İsteyip dururlarken, o bildikleri (Kur'an) kendilerine gelince Onu inkar ettiler; artık Allah'ın laneti, inkarcıların üzerine olsun"[52]. "Sana da kendinden .önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu kitabı gerçekle indirdik"[53]. Şu Mekkeli kafirler köreh'p sapıttılar mı ki, İsrailoğuilannın hak kitap dedikleri Kur'an-ı Kerim'i ve Tevrat'ta geleceği müjdelenen pey­gamber işte budur diyerek Hz. Mııhammed'i tanıdıkları halde, onlar bunu bir ayet ve delil olarak telakki etmediler! Bütün bunlarda Kur'an-ı Kerim'in Allah kâtından gönderilen bir kitap olduğuna, Muhammed (s.a.v.)'in de nü­büvvet davasında sadık olduğuna işaret eden güneş gibi aydınlık deliller .yok mudur? Ama inat ve küfür, onların hakka teslim olmalarına engel oluyor. Biz şu Kur'an'ı yabancı birine indirseydik de onu onlara okusaydi, yine ona iman etmezlerdi. "Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürîcmiştir, göz­lerinde de perde vardır"[54]. Yabancı birinin Kur'an'ı onlara okuması duru­munda bile nasıl ki yalanmalayı kalplerine yerleştirdik, aynı şekilde onu müc­rimlerin, Mekkeli müşrik ve kafirlerin kalplerine soktuk. Ama onlar acıklı azabı görünceye dek Kur'an'a iman etmezler.'O azaptan daha şiddetli hiçbir azap yoktur. O ansızın kendilerini yakalayı verecek tir. Ondan şiddetli ve kan bir azap düşünülmez. Ertelenmesi mümkün olmadığı halde o azabın kendi­lerinden ertelenmesini isterler. Onlar acıklı azabın ansızın kendilerini yaka-lay i vermesinden önce Kur'an'a iman getirmezler. Hiç hissetmedikleri ve far­kında olmadıkları halde azap onları aniden yakalayıverir ve: Göz açıp kapa­yacak kadarlık olsa dahi, bize bir süre tanıyın ve azabı erteleyin ki iman ede­lim! Derler. Ama onlara cevaben: Cehennemde, olduğunuz yere sinin ve hiç sesinizi çıka     adan bekleyin, konuşmayın, denilir. Bu .surenin 202. ayeli cilan ayet-i kerimesinin başındaki "fe" harfi zamanı tertip için değil, sıra tertibi içindir. Bununla beraber derler ki: Şu azap ne zaman gelecek? Pey­gamber efendimizle alay ederek ve azabın geciktiğini söyleyerek işi hafife alırlar. Onlar bizim azabımızın çabuk gelmesini mi istiyorlar?! Doğrusu bu çok tu­haf ve şaşılacak bir durumdur. Ama onlar demişlerdi ki: "Allah'ım, eğer bu, senin yanından gelmiş gerçekse, başımıza gökten taş yağdır, yahut bize avı bir azap ver!"[55]

Evet: Allah'ım,eğer bu hak ise bizler bu hak yola ilet, demeleri gerekir­ken, yukardaki sözü söylemişlerdi. Azabın çabuk gelmesini İstemelerine şaş­mamak gerekir. Aslında Allah'ın azabının belli bir zamanı ve süresi vardır. Bilinen bir.nizamı ve düzeni vardır. Gelecek olan herşeyin belirlenmiş bir va­desi vardır. Allah'ın ihmal ettiğini mi sanıyorlar, hayır bilakis o sadece süre tanımişir.

Ey muhatap! Söyle bakalım, biz onları, azabı erteleyerek senelerce yaşatsak, sonra da azab kendilerine ansızın gelse, hangi şey kendilerine fayda verir? Yani azap kendüerine gelmeyip geciktirilse ve insan Allah tarafından bahşedilen nimetlerle rahat bir hayat sürer de buna rağmen ayetlerimize iman getirmez, sonra da üzerine ansızın azap iniverirse, onun helak ve ölümü bir defada ger­çekleşir. Bu durumda sahip olduğu nimetlerden hangisi ona fayda sağlar? Hiç­bir şey ona fayda sağlamaz ve sahip olduğu dünya metamdan hiçbiri azabı ondan savamaz. Biz, iman etmedikleri halde kendilerine bu nimetleri ve bu dünya metalarını, helakleri şiddetli olsun diye bir istidraç kabilinden veriyo­ruz. Bu nimetleri ve dolayısıyla, azabın üzerlerine indirilmesi, kendilerinden sonra gelecek olan kimseler için de bir öğüt ve ibrettir. Firavun, Ad, semûd, Lût kavminin kıssaları, sizlerden çok uzak değildir. Bunlardan habersiz değil­siniz.

İşte öteden beri Ccnab-ı Allah'ın, ümmetlere uyguladığı yasası budur. Biz hiçbir kasabayı, kendilerine uyarıcı ve müjdeci elçiler göndermeden mahvet­medik, helak etmedik, O elçiler onları doğru yola, çeşitli yöntem ve üslupiar-la, sonsuz hikmet ve öğütlerle davet ettiler. Davete uymayıp küfretmeleri du­rumunda üzerlerine en kötü azap indi. Ama Cenab-ı Allah mü'minicri de kurtardı. Ey basiret sahipleri! Bütün bu olup bitenlerden ibret alın. Allah'ın yasası değişmez. "Allah'ın yasasında hiçbir değişiklik bulamazsın'1. Deliller ortasında,önceki ayetlerde müşriklerle tartışma yapıldıktan sonra şimdi de Kur'an'ın Allah katından gönderildiğini isbatlayan delillerin sonuncusunu siz­lere aktarıyoruz.

O müşrikler diyorlardı ki: Mühammed kâhindir, Kur'an bir kehanet ürü­nüdür. Şeytan, başkalarının zihinlerine bazı sözler attığı gibi,şu Kur'an'ı da Muhammed'in zihnine atmıştır..

Oysa ki Cenab-i Allah şu sözleri reddediyordu: Kur'an'ı şeytanlar indir­medi. Kur'an-ı indirmek onlara yaraşmaz. Onlar hiçbir şeyi duymazlar. Bu Kur'an-ı işitmekten men olunmuşlardır.

Evet, tarih peygamber efendimizin risaletle görevlendirilmesinden önce, kahinlerin ve kehanetin nıevcud olduğunu, şeytanlarında arap yarımadasın­da meydana gelecek olaylara ilişkin bazı haberleri göklerden çaldıklarını, .sonra bu haberlerini Şak ve Satıh gibi bazı kahinlere ulaştırdıklarını anlatıyor, ama noksanlıklardan münezzeh yüce Allah; Hz. Muhammed'in'risaletle görev­lendirilmesinden kısa bir süre önce, şeytanların, göklerden hırsızlık yapmala­rını bütünüyle engellemişti. Öyle ki cinler ve şeytanlar bundan sıkıntıya düş­müş, bunun sebebini araştırmaya başlamışlardı. "Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçilerle ve alevlerle doldurulmuş bulduk. Ve biz onun dinlenmeye mahsus olan oturma yerlerinde oturur (gayb haberlerini dinlemeye çalışır­dık. Artık şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir alev parçası bulur Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü (yapılmak) istendi, yoksa Rablerî onlara bir hayır mı diledi"[56].Bütün bunlar sabit olduğuna göre, ki ben de bunun akıüı ve doğru yolu bulmakta başarılı olan kimselerin değer­lendirme ve muhakemelerinde yer tuttuğunu zannediyorum. Hal böyle iken Allah'la beraber başka tanrıları çağırmayın. Onlara ibadet etmeyin. Aksi tak­dirde helake uğrayan, azaplanan kimselerden olursunuz.[57]

 

Rabbânî Nasihatlar

 

214- Önce en yakın hısımlarım uyar.

215- Sana uyan mü'minieri kanatların altına al

216- Sana başkaldınrlarsa: "Yaptıklarınızdan uzağım" de.

217-220- Ey Muhammedi Senin kaikıp namaz kılanlar arasında bu­lunduğunu gören güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.[58]

 

Açıklama:

 

Bil ki ey kardeşim! Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah seni hayırlara muvaffak eylesin. O yüce Rab Peygamberini, insanların çoğu iman etmiyor­lar diye üzülüp tasalanmaması için uyarıyordu. Sonra bu hususu teyid etmek ve peygamberi teselli etmek için bazı kıssalar anlatıyordu. Bunun ardısıra,pey-gamberİn risalet davasında doğru ve gerçek yol üzerinde olduğunu isbatla-yan delillerle, burhanları ortaya sürüyordu. Boş şüpheleri konusunda müş­riklerle tartışıyordu. Bütün bunlardan sonra Peygamberi, yaratıcıya her ne surette olursa olsun eş ve ortak koşmaktan yasaklıyordu. Ö'na ortak koşan­ları şiddetli azap ile uyarıyordu (aslında bu tehditle,peygamber efendimizden başkaları kastediliyordu. Zira Peygamber efendimizin Allah'a ortak koşması imkânsızdır).

Peygamber (s.a.v.) efendimizin, "Allah'la beraber başka bir tanrıyı çağırma" sözü ile Allah'a ortak koşmaktan yasaklanması, sonra da sırası ile yakın akrabalarını ve aşiretini İslama davet etmekle emrolunması... İşte bü­tün bunlardan anlıyoruz ki amaç Peygamber (s.a.v.) efendimizin islam da­vetinde şek ve şüphe yoktur. O'nun davetine dil uzatmakta mümkün değil­dir. Çünkü insan kendi şahsı ve aile efradı için hayır ve iyiliği dileme özelli­ğiyle yaratılmıştır. Müslim, Sahihinde Ebu Hureyreden şu rivayeti aktarıyor. Ebu Hureyre demiş ki: "En yakın akrabalarını uyar" ayet-i kerimesi nazil olduğunda Resulullah (s.a.v.) efendimiz Kureyşlileri çağırdı ve onlar da, iri­li ufakh, büyüklü küçüklü, hep bir araya gelerek toplandılar. Onlara hitaben şöyle dedi: ' 'Ey Ka~'b bin Lüeyy oğullan! Kendi nefislerinizi ateşten kurtarın. Ey Abd-ı Menaf oğullan! Kendi nefislerinizi ateşten kurtarın. Ey Haşimo-ğullan! Kendi nefislerinizi ateşten kurtarın. Ey Abduİmuttalib oğullan! Kendi nefislerinizi ateşten kurtarın. Ey Patıma! Kendi nefsini ateşten kurtar. Allah'a yemin olsun ki sizin için Allah'a karşı hiçbir şeye malik değilim. Şu kadar var ki, sizin için bir akrabalık hakkı vardın Ve ben sıla-i rahimde bulunaca­ğım."

Bunlar, davetçilerle hak yolunun, hayır ve hidayetin irşadçılan için çok yararlı, kıymetli öğütlerdir. Yani ey davetei ve irşadçı! Önce insanlardan sana en yakın olanlara çağrıda bulunacaksın. Onlar seni tanırlar ve sendeki özel­liklere güvenirler. Bununla beraber sen onlara karşı mütevazi olup güzel ah­laklı ve iyi geçimli olursan, sana tabi olup, yolundan yürüyenlere iyi davra-nırsan, sözlerin kalplerini etkiler. Bu yolla insanların davranışlarına etki edebilirsin. Bu nedenle Cenab-ı Allah peygamberine şöyle buyuruyor: "(önce) en yakın akrabanı uyar. Ve mü'minlerden sana uyanlara kanadını indir (on­lara karşı mütevazi ve şefkatli davran)" Şayet aşiretin ve yakınların sana uy­maz ve sana karşı gelirlerse onlara de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım! Sen böyle dedikten sonra da Allah'a dayan ve işini O'na bırak. Kendini güç­lü, dostlarına yardım eden, düşmanlarını kahreden Rabbine bırak. Senin Rab-bin seni onlara karşı rahmeti İle muzaffer kılacaktır. O seni görüyor. Her­hangi bir iş yaptığın zaman seni gözetliyor. Rükû edenlerle, secde edenlerle, ibadet edenlerle, Allah'a gönülden bağlı olanlarla birlikte olduğun zaman­larda seni gözetiyor. O söylenen bütün sözleri işitendir. İşlenen bütün fiilleri bilendir.[59]

 

Peygamber Efendimizi Kahinlik Veya Şairlikle Niteleyenlerin Sözlerinin Reddi

 

221- "Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?" de.

222- Onlar, günahkar iftiracıların hepsine iner.

223- Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.

224- Şairlere ancak azgınlar uyar.

225-226- Onların her vadide, şaşkın şaşkın dolaştıklarım ve yapmadık­larını yaptık dediklerini görmez misin?

227- Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve hak­sızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır. Haksızlık eden kimseler, nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.[60]

 

Bazı Kelimeler:

 

Çok yalana. Çok günahkar. Söz sanatları ve yollan.

el-hiyâmü: Kişinin, burnunun dikine hiçbir şeye bakma­dan yürüyüp gitmesi.

Bu, aşktan veya başka bir sebepten kaynaklanabilir: Gidiş ve dönüş yeri.[61]

 

Açıklama:

 

Kur'an-ıKerim'in, arapların ruhlarına etkisi büyük olmuştur. Onun vur­gusu kulaklarını çınlatmış, titretmiştir. Kur'an-ı Kerim'den önce, sihrin arap­ların kalbindeki etkisi çok büyük olmuştu. Velid bin Mugîre'nin, Kur'an-i Ke­rim'den bir bölüm dinlediği zaman söylemiş olduğu.şu sözlere kulak verin: Allah'a andolsun ki.Kur'an'ın bir sıcaklık ve tatlılığı vardır. Üzerinde güzel­liğe ait bir parlaklık vardır. Onun üstü semerelidir, altı da bereketlidir. O in­san sözü değildir.

"Emrolunduğun şeyi açıkla"[62] ayet-i kerimesini okumakta olan bir kİ-şİyi duyan ârabînîn. biri secdeye kapanmış, ona niçin secde ettin denildiğin­de; ben bu ayetin belâgati karşısında secdeye kapandım, demişti. İslama kar­şı en güçlü düşmanlardan ve en şidditli engelleyicililerden biri olan Hz. Ömer'­in, Tâhâ sûresinin baş kısmını dinlediğinde müsîüman oluşunu unutmadığı­nızı sanırım.

Bu Kur'an ki, müşrikler ondaki cazibe karşısında ne yapacaklarını bile­mediklerinden ötürü şaşkına dönmüşlerdi. Bu nasıl sihirdir ki baba ile oğu-lu, kardeş ile kardeşi, ana ile evladı birbirinden ayırıyor. Mutlaka bu bir si­hirdir, dediler. Kimi de bunun kehanet olduğunu, bir başkası da şiir olduğu­nu, hem de çok güçlü bir şiir olduğunu söylemişti. Cenab-i Allah onların bü­tün bu söylediklerini reddederek, Kur'an-ı Kerim'in kehanet ve şiir olmadığı­nı ifade buyurdu.

Cahiliyet döneminde araplar arasında kehanetin büyük bir etkisi vardı. Kehaneti, anlaşmazlıkları çözüme kavuşturan, ağırlıklı önemi olan bir mes­lek olarak görürlerdi. Problemlerini ve müşküllerini kehanetle hallediyorlar­dı. Arap edebiyat kitapları, kehanet ve kıssalarıyla doludur. Örneğin Muavİ-ye hazretlerinin anası Utbe.kızı Hind, kocası Fakih bin Muğire el-Mahzumi ile anlaşmazlığa düşmüş, kocası onu zina ile itham etmiş, kadının babası da kahine başvurmuştu. Kâhin, kadına şöyle demişti: Ey Hind! Kalk, sen zina-kar değilsin. Sen de hiçbir çirkinlik te yoktur. Sen Muaviye adında bir hü­kümdar doğuracaksın. Bunun üzerine Hind, kocası Fakih'e dönerek: Ey Fa­kih! Artık senden başkası ile evlenmem gerekir, dedi. Ebu Süfyan'la evlendi. Ve Muaviye'yi doğurdu.

Meşhur kâhinlere örnek olarak Mekke'de ikamet etmiş olan Falıma el-Has'amîyye'yi gösterebiliriz. Hz. Peygamberin anası Amine ile evlenmeden ön­ce, Abdullah ile Fatıma arasında bir kıssa cereyan etmişti. Yine meşhur kahin­lere örnek olarak şakk-i Anmar ile Satıh ez-zî'biyi gösterebiliriz. Bildiğim ka­darıyla kahinlerin sözlerinin bir kısmının doğruluğu, kuvvetli feraset ve ileri görüş sahibi olmalarına, şeytanlar aracılığı ile gökten bazı haberler çalmala­rına dayanmaktadır. Onlar öncede söylediğimiz gibi, Peygamber efendimizin risalede görevlendirilmesinden önce bunları yapma gücüne sahip idiler. Ama verdikleri haberlerin bir çoğunda da yalan söyledikleri ortaya çıkmıştır. İşte bu noktadan hareketle Cenab-ı Allah peygamberini ve Kur'an-ı Kerim'ini ke­hanet damgasından korumaktadır. Ve şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Si­ze, şeytanların kime indiğini haber vereyim mi? Doğrusu onlar, her yalancı ve günahkara inerler. Şeytanlar, duydukları haberleri zihinlerine atarlar. On­ların çoğu yalancıdırlar. Duydukları şeylere diğer birçok yalanlan da katar­lar. Siz peygamber (s.a.v.)'i şu kahinlerden biri olarak mı sanıyorsunuz?!

Şiire gelince şiirin sana ne olduğunu öğreten kimdir? Onun kuvvetli bir te'sir ve büyüsü vardır. Ama Peygamber (s.a.v.) efendimiz şair değildi. Onun şiir söylemesi de yakışık almazdı. Çünkü O'nun mertebe ve şahsiyeti, buna yeltenmesine elverişli değildi. Şairlere, haktan uzak, azgın kimseler uyarlar. Muhammed (s.a.v.) efendimize ise, doğru yolu bulan kimseler uyarlar. Şair­lerin, söz sanatlarının oluşturduğu vadilerde şaşkın şaşkın dolaştıklarını gör­müyor musunuz? Laubalice şakalaşma, çirkin hicivlerde bulunma, asılsız şey­lerle övgüde bulunma, kişiye bazen methedip, bazen kötüleme gibi söz san'-atlarınm vadilerinde, burunlarının dikine giderler, Şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ve hiçbir şeye dönüp bakmazlar Şiirin esası hayaldir. Hayali ise hiçbir şey sınırlamaz. Onu hiçbir şey durduramaz. Şairin hayali ne kadar geniş, duygu­su ne kadar güçlü olursa şiiri de o kadar güçlü ve etkili olur. Şiir doğruluğa ve gerçekliğe dayanmaz. Aksine abartıya ve sınırları zorlamaya dayanır. Bu nedenle denilmiş ki: Şiirin en tatlısı, en çok yalan İçerendir. Şairler hayalci ve duygusal kimselerdirler. Yapmadıkları işleri söylerler. İşte bütün bunlar­dan dolayı Peygamber (s.a.v.) efendimizin şiir söylemesi yakışık almaz. Şiir­de bir söz çeşididir. İyisi de vardır kötüsü de... Makbulü da vardır, reddedile-. ni de. İşte bu noktadan hareket edersek Peygamber efendimizin aşağıya ala­cağımız iki hadis-i şerifi arasında bir uyum sağlayabiliriz. Birinci hadiste şöyle buyuruluyor: "Sizden birisinin karnının tıka basa irinle dolması, şiirle dol­masından daha hayırlıdır." İkinci hadisi şerifte ise şöyle buyuruyor: "Doğ­rusu beyânda sihir vardır (yani güzel konuşup açıklamada büyü vardır) ve şüphesiz şiirden bazısı da hikmetdir.

Hakkın muzaffer olması, vatanın savunulması gibi,işlere kendini ada­yan, Peygamber (s.a.v.) efendimizi methetmek gibi övülmeyi hak edenleri övmekle uğraşan, nefisleri terbiye edip, akılları tehzip eden ve safları birleştiren, milli konularda güzel mısralar üreten şairler; Laubalice sözler sarfeden, kızlar ve kadınlarla olan eğlencelerini anan, insanları fışkı fücura çağıran şa­irler gibi değildir. Bu ikincisinin sözleri edebiyat alanında ödüle layık görül­se bile, çirkindir. Kınanmıştır. Birincisi ise şer'an övgüye layıktır. İşte bu ne­denle Kur'an-ı Kerim; iman edip, İyi işler yapan, Peygamber efendimizi ve dinini savunan Hasan bin Sabit ile Abdullah ibn-i Ravaha gibi şairleri kötü şairlerden ayrı tutulmuştur. Peygamber efendimiz Abdullah ibn-i Ravaha'-nın şiiri hakkında şöyle buyurmuştur: "Ey Ömer bırak onu. Çünkü onun . şiiri Kureyşe ok yağmurundan daha etkilidir" Hassan ibni Sabit, Bûsirî ve Şevkinin şiirleri sizden pek uzakta değildir.

Sonra Cenab-i Allah sûreyi şu şiddetli tehditle sona erdirmiştir: "Zulr medenler, yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir"[63]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/343.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/343.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/344.

[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/344.

[5] Yunus: 99.

[6] Hûd: 118.

[7] Sâd: 88.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/345-346.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/346-351.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/351.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/351-353.

[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/353-354.

[13] Tâhâ: 48-50.

[14] A'raf: 126.

[15] Ankebût: 2. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/354-357.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/357-358.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/359-361.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/361.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/361.

[20] Âlâ: 1-3.

[21] Tevbe: 114.

[22] Sad: 64.

[23] Mü’minûn: 75.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/361-364.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/365-366.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/366.

[27] Bakara: 285.

[28] En’am: 53.

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/366-368.

[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/368-369.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/369.

[32] Hûd: 53.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/369-371.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/372-373.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/373.

[36] A'raf: 73.

[37] A'raf: 75-76.

[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/373-375.

[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/375-376.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/376.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/376-377.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/377-378.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/379.

[44] Tûr: 44.

[45] Yusuf: 111. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/379-381.

[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/381-382.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/382.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/382-383.

[49] Kıyamet: 16-18.

[50] Muhammed: 24.

[51] Hac: 46.

[52] Bakara: 89.

[53] Maide: 48.

[54] Bakara: 7.

[55] Enfâl: 32.

[56] Cin: 8-10.

[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/383-386.

[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/386-387.

[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/387-388.

[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/388.

[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/389.

[62] Hicr: 94.

[63] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/389-391.