Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 027Neml

 

 

                                                       27

 

 

                                               Nemi Sûresi

İndiği Yer

: Mekke

 

İniş Sırası

:48

 

Âyet sayısı

:93

 

 

Nüzulü

 

Mushaf'taki sıralamada yirmi yedinci, İniş sırasına göre kırk sekizinci sûredir. Şuarâ sûresinden sonra, Kasas sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]

 

Adı

 

Sûre adını 18. âyette geçen ve "karıncalar" anlamına gelen nemi kelimesinden almıştır. Buhârî ("Tefsir", 27) ve Tirmizî, ("Tefsir", 28) gibi sahih hadis kaynaklarında da sûre bu adla anılmaktadır. Ayrıca, içinde Süleyman aleyhİsselâm kıssası anlatıldığı için "Süleyman sûresi" ve 20. âyette hüdhüd adlı kuştan söz edildiği için "Hüdhüd sûresi" adlarıyla da anılmıştır.[2]

 

Konusu

Bir önceki Şuarâ ve bir sonraki Kasas süreleriyle bir bütünlük arzeden Nemi sûresinde Allah'ın birliği, peygamberlik, vahiy ve âhiret hayatı gibi İslâm'ın inanç esasları ele alınmaktadır, Şuarâ sûresinde olduğu gibi bazı geçmiş milletlerin ve bunlara gönderilmiş olan peygamberlerin kıssalarından kesitler sunulmak suretiyle insanlara Öğütler verilmekte ve anlatılan olaylardan ibret almaları istenmekte, Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı ve Sebe' kraliçesi (Belkıs) ile olan öyküsüne genişçe yer verilmektedir. Kozmik deliller gösterilerek Allah'ın sonsuz ilmi ve kudreti ispat edilmekte, kalplerde gizlenenler dahil olmak üzere evrende var olan hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmayacağı, müşriklerin yaptıklarının ise bâtıl olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca kıyamet alâmetlerinden biri olan dabbetû'l-arzın çıkarılacağı haber verilmekte, mahşer gününde karşılaşılacak durumlar ve olaylar tasvir edilmektedir.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Tâ-sîn. Bunlar Kur'an'in, gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir. 2-3 Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin bir şekilde iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir. 4. Şüphesiz biz âhirete inanmayanların yapıp ettiklerini kendilerine güzel gösterdik; bu yüzden bocalayıp dururlar. 5. İşte en ağır cezayı hak edenler bunlardır; âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da yine bunlardır. 6. Şüphesiz ki bu Kur'an sana hikmet sahibi, bilen Allah tarafından verilmektedir. [4]

 

Tefsiri

 

1-3. Bazı sûrelerin başında bulunan bu tür harflere "hurûf-ı mukattaa" adı verilmektedir.[5] 1. âyet, "Kur'an" ve "kitap" kelimeleri yer değiştirmiş olarak Hicr sûresinin başında da geçmektedir. Bu kelimeler müfessir-ler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışsa da Râzî her ikisiyle de Kur'ân-ı Kerim'in kastedildiği kanaatindedir; ancak Kur'an onun okunuşunu, kitap İse yazılı şeklini ifade etmektedir (XIX, 151). İbn Âşûr da bu görüşü tercih etmiştir.[6] "Gerçekleri açıklayan" diye çevirdiğimiz mübîn kelimesi ise "açık seçik anlaşılan" veya kısaca "apaçık" şeklinde de çevrilebilir. Buna göre Kur'an'ın âyetleri gelişigüzel söylenmiş değil, anlamı açık, doğruluğunda şüphe olmayan, gerçekleri açıklayan, müminlere doğru yolu gösteren ve müjde veren ilâhî sözlerdir. 3. âyette müslümanlar, Medine döneminde hükümleri ayrıntılı olarak belirlenen ve İslâm'ın temellerinden birini oluşturan zekât vecibesine hazırlanmaktadır, o sırada daha çok gönüllü malî ödemeler şeklinde gerçekleşen bu davranış öviilmektedir.[7]

 

4-6. İnanmayanların yapıp ettiklerinin kendilerine güzel gösterilmesi Allah'ın onlara inanç ve yaşayışları konusunda seçme hakkı tanımaması anlamına gelmez; bilâkis kendi irade ve tercihleriyle İnkarcılıkta ısrar ettikleri İçin Allah on-lan yapıp ettikleriyle baş başa bırakır. Böylece kalpleri katılaşır, iman etmezler ve

yaptıklarının güzel olduğunu sanırlar. Bunun sonucu olarak da hem dünyada hem de âhirette yaptıklarının sonucuna katlanırlar.[8]

 

Meali

 

7. Bir zamanlar Mûsâ, ailesine, "Ben bir ateş gördüm, size oradan bir haber ya da ısınmanız için bir ateş koru getireceğim" demişti. 8. Oraya geldiğinde ona şöyle seslenildi: "Ateşin bulunduğu yerdekilerle çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır! 9. Ey Mûsâ! Şüphesiz ben mutlak galip ve hikmet sahibi olan Alla-hım! 10. Asam yere at!" Mûsâ atıp da onu yılan gibi kımıldanır görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı (Dedik ki): "Ey Mûsâ! Korkma, benim huzurumda peygamberler korkmaz; 11. Ancak kim haksızlık ederse o başka. Sonra o da işlediği bir kötülük yerine bir iyilik ederse bilsin ki ben çok bağışlayıcıyım, çok merhametliyim. 12. Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine git. Çünkü onlar yoldan çıkımı bir kavim oldular." 13. Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince, "Bu, düpedüz bir sihirdir" dediler. 14, Mucizeleri açık ve kesin olarak görüp idrak ettikleri halde zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak![9]

 

Tefsiri

 

7-14. Hz. Musa'nın kıssası çeşitli yerlerde çeşitli vesilelerle anlatılmaktadır. Burada anlatılanlar biraz daha genişçe ve farklı üslûplarla A'râf (7/104-136), Tâbi (20/9-98) ve Kasas (28/2-46) sûrelerinde de yer almıştır. Bu âyetlerin bağlamından ve bunlar üzerine yapılan yorumlardan anlaşıldığına göre bu olay Hz. Musa'nın ailesiyle birlikte Medyen'den Mısır'a yaptığı yolculuk esnasında soğuk bir gecede meydana gelmiştir, Müfessirler, Hz, Musa'nın ateş sandığı ışığın gerçekte ilâhî bir nur olduğunu belirtirler.[10]  Ateşin, yani nurun bulunduğu yerde mübarek kılınandan maksat Hz. Mûsâ, çevresindekiler ise Cebrail ve o yeri aydınlatmakla görevli meleklerdir.[11]  Mecazi anlamda ateş peygamberlere mahsus manevî aydınlanma olarak da yorumlanmıştır.[12]  Buna göre ateşin içinde olan Mûsâ, çevresinde olanlar da ona İman edenlerdir. Zemahgerî'ye göre ateşten maksat onun bulunduğu yerdir. Burada mübarek kılınanlar ise Mûsâ ile o yerin çevresinde bulunan kutsal topraklardır (III, 137). 8. âyetin son bölümünde Allah'ın, sadece İsrâiloğullan'nın değil, âlemlerin, bütün insanlığın rabbi olduğu vurgulanmakta, 9. âyette ise Allah'ın mutlak galip ve hikmet sahibi olduğu belirtilerek tevhid mücadelesinde ancak O'na güvenip dayanmak gerektiğine işaret edilmektedir.[13] 

11. âyet genel olarak, haksızlık ettikten sonra pişman olup tövbe eden kimselerin günahlarının bağışlanacağına, özel olarak da gençliğinde bir Mısırlıyı kaza sonucu öldürmüş olan Hz. Musa'nın bağışlanacağına işaret etmektedir.[14]

İlâhî mesajı Firavun'a tebliğ etmekle görevlendirilen Hz. Mûsâ dokuz mucize ile desteklenmiştir. Bunlardan sadece ikisi yani asasının yılana dönüşmesi ve elini koynuna sokunca -sapasağlam olduğu halde- bembeyaz çıkması şeklindeki mucizeleri burada zikredilmiş, diğerleri ise başka sûrelerde anlatılmıştır.[15]  Firavun ve onun ileri gelen adanılan, Hz. Mûsâ'mn gösterdiği mucizelerin insanları ikna ettiğini görüp kendileri bile bundan etkilenince şaşırıp kalmışlar; ancak iman etmeyi gurur ve kibirlerine yediremedikleri için inkâr yolunu tutup, mucizelerin düpedüz sihir olduğunu ileri sürmüşlerdir.[16]

 

Meali

 

15. Şüphesiz biz Davud'a da Süleyman'a da bir bilgi verdik. "Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun!" dediler. 16. Süleyman Davud'un yerine geçti. Dedi ki: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden gerektiği kadar verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur." 17. Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları Süleyman'ın enirinde toplanmış, birlikte sevk ve idare ediliyordu. 18. Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde, bîr karınca şöyle dedi: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; aman, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!" 19. Onun bu sözünden dolayı Süleyman neşeyle gülümsedi ve "Ey rabbim, dedi, gerek bana gerekse ana babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi kullarının araşma kat." 20. Süleyman kuşları gözden geçirdi ve "Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?" diye sordu. 21. "Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandınnm ya da onu boğazlarım!" 22. Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki:
"Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe' halkından sana kesin bir bilgi getirdim. 23. Onlan bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş; bir de muhteşem tahtı var. 24. Ancak onun ve halkının Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm. Şeytan onlara yaptıklarım güzel göstermiş, böylece onlan yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar. 25.
(Şeytan bunu) göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler, diye yapmış. 26. Oysa büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur." 27. Süleyman da "Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz. 28. Şu mektubumu götür, önlerine bırak, sonra onlardan biraz çekil de ne sonuca varacaklarına bak." 29- Sebe' melikesi (adamlarına) şöyle dedi: "Beyler! Bana çok önemli bir mektup gönderilmiş! 30. Mektup Süleyman'dan gelmekte, rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır; 31. 'Bana üstünlük taslamayın, bana gelip teslim olun' denilmektedir."[17]

 

Tefsiri       

 

15. Dâvûd aleyhisselâm, İsrâiloğullan'na gönderilmiş bir peygamber ve hükümdardır. Kur'an'da ilmi, hikmeti, adaleti ve güzel konuşmayla meşhur olduğu          bildirilmektedir.[18]  Kendisine dört büyük kitaptan biri olan Zebur i
gönderilmiş, dağlar ve kuşlar emrine verilmiştir.[19]  Süleyman da Dâvûd'un oğlu olup babası gibi İsrâiloğullan'na gönderilmiş bir peygamber ve hükümdardır. Yahudi literatüründe daha çok kral olarak tanınmaktadır.Hz. Musa'nın kıssası özet olarak verildikten sonra sûrenin ana konularından birini oluşturan Dâvûd aleyhisselâm İle oğlu Süleyman'ın kıssasına geçilmektedir. Taberî'ye göre babasına ve oğluna verilen bilgiden maksat her ikisinin de hayvanların dilinden anlamaları, kendi zamanlarında başkalarının bilgisi olmadığı alanlarda bilgi sahibi olmalarıdır (XIX, 87). Bilgi, nimetlerin en değerlisi olduğu için her iki peygamber de kendilerine lütfedilen bu nimet sayesinde mümin kulların birçoğundan üstün kılındıklarını ifade etmişlerdir.[20]

 

16. "Süleyman Davud'un yerine geçti" cümlesi, mal ve mülküne mirasçı olduğu anlamına gelmez; zira peygamberlerin bıraktığı mal sadakadır, ona mirasçı olunmaz.[21] O halde burada onun yerine geçmesinden maksat makam, ilim ve hikmet,peygamberlik ve hükümdarlık konularında ona mirasçı olmasıdır.[22]

"Bize kuş dili öğretildi" mealindeki cümle, Hz. Süleyman'ın, ilâhî bir mucize olarak kuşların dilini öğrendiğini ifade eder. Süleyman, kuşların yalnız sesleri veya hareketleriyle ifade ettikleri duygu ve eğilimlerini anlamakla kalmıyor, o duygulan idare eden ilâhî yasaları da biliyordu. Böylece onların öterek Allah Te-âlâ'yı teşbih ve tazim ettiklerini anladığı gibi, onları idaresi altına alarak kendine has teşkilâtıyla ordusunda hizmette de kullanıyordu.[23]

"Bize her şeyden gerektiği kadar verildi" cümlesi, verilen nimetlerin çokluğunu yani sahip olduğu ilim, hikmet, peygamberlik ve malı; cinler, insanlar, kuşlar, rüzgârlar, evcil ve yabani hayvanlara hükmedebilmeyi, göklerle yer arasında kendisine ihtiyaç duyulan her şeyi ifade eder .[24]  Süleyman aleyhi sselâm Allah'ın lütfettiği bu imkânlardan faydalanarak hem peygamberlik hem de hükümdarlık görevlerini yerine getirmiştir.

Bu âyetin üslûbundan Hz. Süleyman'ın bu sözleri, büyük bir topluluğa hitap ederken söylediği, bununla insanların kendisine itaatini sağlamayı amaçladığı anlaşılmaktadır.[25]

 

17-30. Cin "ateşten yaratılmış, gözle görülmeyen, insanlar gibi iyileri ve kötüleri bulunan varlık" anlamına gelir.[26] 17. âyetten Hz. Süleyman'ın cinlerle de irtibat kurduğu; ordusunun cinler, İnsanlar ve kuşlar olmak üzere üç sınıftan meydana geldiği anlaşılmaktadır. Cinleri gizli işlerde, insanları ülke savunmasında ve düşmana karşı savaşta, kuşla-r. da haberleşme, su bulma vb. hizmetlerde istihdam ediyordu.[27] Tefsirlerde Karınca vadisinin Şam bölgesinde veya Tâif te yahut Yemen'de karinemi çok olan bir yerin adı olduğu bildirilmektedir.[28]  Bununla birlikte, böyle muayyen bîr mekan olmayıp çok sayıda karıncanın bulunduğu herhangi bir yer de olabilir. Âyet, toplu halde yaşadığı bilinen karıncaların aynı zamanda bir topluluk düzeni içinde hareket ettiklerini de ifade eder. Süleyman üç sınıftan oludan ordusunu düzenli bir şekilde yönetirken Karınca vadisi denilen yere gelmiş ve burayı geçerken de karıncaların başkanının onlara verdiği emri işitmiş, anlamış ve neşelenerek gülümsemİş, bütün bu nimetlerden dolayı rabbine şükür ve niyazını arzetmiştir.

Hüdhüd, çavuş kuşu denilen ve kendisine özgü nağmelerle öten bir kuş türünün adıdır. Bu âyette zikredilen hüdhüdün ise Süleyman'ın emrine verilmiş özel bir yaratık olduğu anlaşılmaktadır.[29].Sebe' (Saba), aslında bir hanedan veya kabile İsmi olup sonradan Yemen'de-ki Sebe' Devleti'nin ve başşehri Me'rib'in adı olmuştur.[30]

Tefsirler Hz. Süleyman'ın hüdhüdü bilhassa çöllerde su bulmada istihdam ettiğini belirtiyorlar. Bir gün konakladığı susuz bir çölde kuşları teftiş etmiş, su bulmak İçin görevlendireceği hüdhüdün ortadan kaybolduğunu anlayınca kızmış ve mazeretini gösteren bir delil getirmediği takdirde onu âyette belirtilen ceza şekillerinden biriyle cezalandıracağını ifade etmiştir.[31] Hüdhiid çok geçmeden gelip Sebe' ülkesinden Hz. Süleyman'a bilgi getirdiğini, orada bir kraliçenin yönetimindeki milletin, şeytana uyarak güneşe taptığını haber vermiştir.[32]  22. âyette, ilim ve hikmet sahibi olmasına rağmen Hz. Süleyman'ın bilmediği bir şeyi herhangi bir hayvanın bilebileceği hatırlatılmaktadır.[33]Ayrıca bu âyet, bilgili kimselere arız olabilecek kendini beğenme duygusuna karşı insanı dikkatli olmaya çağıran bir uyandır.[34]

Müfessirler Sebe' ülkesinde hükümdar olan ve Kur'an'da adı anılmaksızm bahsi geçen kadının Belkıs bint Şürahbil olduğunu kaydetmektedirler.[35]  Ancak kaynaklarda Yelkame bint el-Yeşrah b. Haris veya Belbs bint el-Hedahid b. Şürahbil, bir Habeş efsanesine göre Mâkedâ adlarıyla anıldığı da bildirilmiştir. Belkıs'ın kimliği hakkında kesin bilgi verilmemekle birlikte tarihçiler onun milâttan önce X. yüzyılda yaşamış, Hz. Süleyman'la çağdaş bir Arap kraliçesi olduğunu söylemişlerdir.[36] Süleyman aleyhisselâm, hüdhüdün sözünün doğru olup olmadığını anlamak için yazdığı bir mektubu kraliçeye götürüp sonuçtan kendisini haberdar etmesini hüdhüde emretti. Mektubun besmele İle başlaması ve Sebe' halkının Süleyman'a teslim olmalarını istemesi davetin hem siyasî hem de dinî olduğunu göstermektedir.[37]

 

Meali

 

32. Melike şöyle dedi: "Beyler, içinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayınız. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem." 33. Şu cevabı verdiler: "Biz güçlüyüz, zorlu savaşçılarız, yine de yetki senindir; artık ne buyuracağını sen düşün." 34. Melike şöyle dedi: "Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını zelil duruma düşürürler. Bunlar da öyle yapacaklardır. 35. Ben bunlara bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler?" 36, (Elçiler) Süleyman'a geldiklerinde o şöyle dedi: "Siz bana mal yardımı mı yapıyorsunuz? Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha değerlidir. Hayır, hayır! Hediyenizle ancak siz sevinirsiniz. 37. (Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki asla karşı koyamayacaktan ordularla üzerlerine gelir, muhakkak surette onları yenilmiş ve küçük düşürülmüş olarak oradan çıkarırız!" 38. (Danışmanlarına dönerek) "Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o melikenin tahtmı bana getirebilirsiniz?" diye sordu. 39. Cinlerden bir bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. 40. Kitaptan bir bilgisi olan ise ''Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lütfudıır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir." 41. "Onun tahtını tanı-yamayacağı bir hale getiriniz; bakalım gerçeği anlayacak mı yoksa anlamıyan-lardan mı olacak?" dedi. 42. Melike geldiğinde, "Senin tahtın da böyle mi? diye soruldu. "Tıpkı onun gibi" dedi. "Bize bundan Önce bilgi verilmişti ve biz de boyun eğmiştik" 43. Onu, daha önce Allah'tan başka taptığı şeyler saptırmıştı. Çünkü o inkarcı bir kavimdendi. 44. Ona, **Köşke gir" dendi. Melike salonu görünce onu oraya toplanmış su sandı ve eteğini topladı. Süleyman, "Bu, billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir" diye uyardı. Melike, "Rabbinı, ben gerçekten kendime zulmetmişim! Artık Süleyman'la beraber âlemlerin rabbi olan Allah'a teslim oldum" dedi. [38]

 

Tefsiri

 

32-35. Süleyman aleyhisselâmın mektubunu alan melike devlet ileri gelenlerini toplayarak mektubun içeriği hakkında bilgi vermiş, ne yapmaları gerektiği konusunda kendileriyle istişarede bulunmuştur. Danışmanları ülkenin savaş gücü hakkında bilgi verdikten sonra nihaî kararın melikeye ait olduğunu ifade etmişlerdir. Melike, savaşın başarısızlıkla neticelenmesi durumunda düşman istilâsının kötü sonuçlarını anlatarak meseleyi barış yoluyla çözmenin daha uygun olacağını ifade etmiş, barıştan yana olduğunu göstermek üzere Hz. Süleyman'a hediyeler göndermiş ve sonunu beklemiştir.[39]

 

36-40. Peygamberin görevi insanlarla savaşarak ganimet elde etmek veya savaş tehdidiyle hediye almak değil, Allah'ın dinini tebliğ etmek, insanların sapkın inançlardan kurtulmalarının yolunu açmak olduğu için Hz. Süleyman, melikenin gönderdiği hediyelere iltifat etmemiş ve teslim olmadıkları takdirde karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine gideceğini söyleyerek onları tehdit etmiştir.

Elçiler dönüp durumu kraliçeye anlatınca kraliçe maiyetindeki ileri gelenlerle birlikte Hz. Süleyman'ı ziyaret edip onun dini hakkında bilgi almak üzere harekete geçmiştir. Öte yandan Hz. Süleyman'a bu bilgi ulaşmış (âyet 42), o da kraliçe gelip teslim olmadan önce onun tahtım getirmelerini yanındaki görevlilerden istemiştir.

39. âyette geçen ifrit, "güçlü, kuvvetli, yaramaz, ele avuca sığmaz kimse" demektir. Sıfat olarak cinler için kullanıldığı gibi insanlar için de kullanılır.[40] "Kitap ilmine sahip olan biri"nin kimliği hakkında farklı rivayetler vardır. "Bir melek, bir insan, Hızır, Süleyman'ın veziri Âsaf b. Berhiyâ" veya "Süleyman'ın kendisi" denilmiştir. Râzî gerekçelerini de açıklayarak Süleyman'ın kendisi olduğunu söyleyen görüşü tercih etmektedir (XXIV, 197-198).[41]

 

41-44. Rivayete göre Hz. Süleyman Allah'ın kendisine lütfettiği mucize ve nimetleri melikeye göstermek amacıyla büyük bir saray yaptırmış, camdan yapılmış olan tabanını havuz görünümüne sokmuş ve melikenin tahtını buraya yerleştirmiştir.[42]  Sarayın tabanının su şekline sokulması, tahtın tanınmasının güç hale getirilmesi melikeyi sarsmak, kendine ve ihtişamına güvenini zayıflatmak, onu büyük bir manevî değişime hazırlamak için olmalıdır.

"Bize bundan önce bilgi verilmişti ve biz de boyun eğmişizdir" cümlesinin kime ait olduğuna dair farklı görüşler vardır: a) Bu söz kraliçeye aittir. Kraliçe ve çevresi bu mucizeden önce hüdhüdün getirdiği mektup vb. diğer yollarla Hz. Süleyman'ın peygamber olduğuna dair sağlam bilgi elde etmiş ve ona boyun eğmişlerdir. b) Söz Süleyman'a aittir. Bu takdirde meali şöyle olmalıdır: "Bize kraliçeden önce bilgi verilmişti ve biz de boyun eğmişizdir." Süleyman aleyhisselâm bu sözüyle kraliçe gelmeden önce onun müslüman olduğu ve gönüllü olarak geldiği hakkında bilgi edindiğini ifade etmektedir, c) Bu söz Süleyman'ın kavmine aittir.

Melikenin Hz. Süleyman'ı ve sarayını gördükten, bazı bilgiler de aldıktan sonra söylediği söz, yukarıdaki ifadenin ona değil, Hz. Süleyman'a ait olduğuna bir karine teşkil etmektedir.

Belkıs'ın Süleyman aleyhisselâmı ziyareti konusunda Kitâb-ı Mukaddes de  uzlaşır bilgiler vermektedir. Ancak oradaki bilgilere göre Belkıs, Allah'ın iiraymasından dolayı şöhreti her tarafta duyulan Hz. Süleyman'ı bizzat görmek, serçst  peygamber olup olmadığını anlamak üzere büyük bir kafile ve değerli he-diyeLede Kudüs'e gelmiştir. Ziyareti esnasında Hz. Süleyman'a sorduğu, karşılığı yalnız kendince bilinen her sorunun cevabını almış, sonunda onun bilgisinin derinliğine, tudrecnin büyüklüğüne inanmış; Allah'ın birliğine iman ettikten sonra ülkesine dönmüştür[43]Yukarıda Nec-câr'dan naklettiğimiz rivayette de ziyaretin Kudüs'te gerçekleştiği ifade edilmiştir.[44]

 

Meali

 

45. Semûd kavmine, "Allah'a kulluk edin" demesi için kardeşleri Salih'i gönderdik. Ama hemen birbiriyle çekişen iki grup oluverdiler. 46. Salih, "Ey kavmim, dedi, irilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz; size merhamet edilmesi için Allah'tan bağış dikseniz olmaz mı?" 47. Şöyle cevap verdiler: "Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz." Sâtih, "Uğursuzluğunuz Allah'ın elindedir. Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz" dedi. 48.0 şehirde dokuz elebaşı vardı; bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardi. 49. Allah'a and içerek aralarında şöyle konuştular: "Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, "Biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz" diyelim. 50. Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında obuadan bir plan kurduk. 51. Bak işte tuzaklarının sonu ne oldu: Onları da kavimlerini de (nasıl) toptan helak ettik! 52, İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda ibret vardır. 53, İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları ise o felâketten kurtardık.[45]

 

Tefsiri

 

45-53. Semûd kavmi ve Salih peygamber hakkında daha önce ilgili yerlerde bilgi verilmişti.[46] Müfessirler, 45. âyette birbiriyle çekiştiği bildirilen iki gruptan birinin Salih peygambere iman eden güçsüzler ve zayıflar, diğerinin ise ona inanmayan güçlü, mağrur kimseler olduğunu belirtmişlerdir.[47]  48. âyette geçen şehirden maksat Hz. Salih'in yaşadığı ve peygamber olarak görev yaptığı Hicr şehridir.[48]  Bu şehirdeki dokuz elebaşından oluşan bir grup, geceleyin bir baskınla, uğursuz saydıkları Salih aleyhisselâm ve ailesini öldürüp yok etmeyi planlamışlardır.[49]  kan davasında bulunacak olan akrabasına da "Biz Salih ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik" veya farklı kıraate göre "Onun ailesini kimin öldürdüğünü görmedik" demeyi planlamıştır. Onlar bu planlan kurarlarken Salih kendisine inananlarla birlikte yurdu terkedip kurtulmuş, Semûd kavmi ise şiddetli bir depremle yok olup gitmiştir.[50]

Bu kıssada Hz. Peygamber için bir teselli, Kureyş müşrikleri için de bir ikaz vardır. Çünkü Semûd kavminin Salih peygamber hakkında düşündüklerinin aynını Kureyşliler Hz. Peygamber hakkında düşünmüşler ve onu yok etme teşebbüsünde bulunmuşlardır.[51]

 

Meali

 

54-55. Lût'u da hatırla! o kavmine, "Göz göre göre hâlâ o hayasızlığı yapacak mısınız? Gerçekten siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yönetiyorsunuz? Doğrusu siz değerleri bilmez cahil bir topluluksunuz" demişti. 56. Fakat kavminin cevabı sadece, "Lût ailesini ülkenizden çıkarın; onlar temiz kalmaya çalışan insanlarmış!" demekten ibaret oldu. 57. Bunun üzerine onu ve karısı dışında kalan ailesini kurtardık. Karısının geride kalanlardan olmasını takdir ettik, 58. Onların üzerine müthiş bir yağmur indirdik; önceden uyarılmış olanların yağmuru ne korkunç oldu! [52]

 

Tefsiri

 

54-58. Birçok kötülükleri yanında homoseksüellik gîbi iğrenç bir ilişkiye alışmış olan ve peygamberin uyarılarına kulak vermeyen bir topluluğun nasıl helak edildiği anlatılarak insanların bu tür kötülüklerden sakınmaları istenmektedir. 58. âyette bu kavmin başına yağdığı bildirilen müthiş yağmurun taş yağmuru olduğu Hûd sûresinin 82. âyetinde bildirilmiştir.[53]

 

Meali

 

59. De ki: "Hamd olsun Allah'a, selâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı daha hayırlı yoksa O'na koştukları ortaklar mı? 60. Peki gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren kim? Biz o suyla, sizin bir tek ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel güzel bahçeler, bağlar yetiştirmekteyiz. Allah'tan başka tanrı mı! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur. 61. Peki yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, aralarından nehirler akıtan, yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Allah'tan başka bir tanrı mı? Doğrusu onların çoğu gerçeği bilmiyorlar. 62. Peki darda kalanın kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim? Allah'tan başka bir tanrı mı? Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz! 63. Peki karaların ve denizlerin karanlıkları içinde yol bulmanızı sağlayan, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kim? Allah'tan başka bir tanrı mı? Allah, onların ortak koştuklarından çok yücedir, münezzehtir, 64. Peki ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve size hem gökten hem yerden nzık veren kim? Allah'tan başka bir tanrı mı? De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin bakalım!"

65. De ki: "Allah'tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez." Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. 66. Hayır; onlann âhi-ret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; dahası, bu hususta şüphe içindedirler; bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. [54]

 

Tefsiri

 

59-62. Sûrenin başından buraya kadar anlatılan kıssalarda peygamberlerin ve getirdikleri mesajın önemi vurgulandıktan sonra bu âyetlerde de Allah'ın varlığı, birliği ve sonsuz kudretini gösteren kozmik deliller sıralanmakta, müşriklerin âhi-ret hakkındaki inanç ve tutumları tenkit edilmektedir. 59. âyette Allah, Hz. Pey-gamber'e bu âyetleri okumaya başlarken kendisine lütfettiği peygamberlik ve diğer nimetlerinden dolayı Allah'a hamd etmesini ve davetini tebliğ etmesi için seçtiği peygamberlere salâtü selâm getirmesini emretmektedir. Şevkânî, âyette geçen " Allah'ın seçkin kıldığı kullar" İfadesini genel anlamda yorumlar ve hem peygamberlerin hem de onlara iman eden müminlerin bu zümreye girdiğini söyler (IV, 141). Yazılı veya sözlü herhangi bir hitabede bulunurken sözün başında Allah'a hamd etme, bu buyruğa dayalı olarak Hz. Peygamber'e ve ailesine salâtü selâm getirme geleneği zamanımıza kadar devam etmiştir.

61. âyette iki deniz arasına konulduğu bildirilen engelden maksat, tuzluluk oranı farklı denizleri birbirinden ayıran sınırdır. Özgül ağırlığı farklı olan yani birinin suyu diğerine nispetle daha tuzlu olan iki su kütlesi yan yana durdukları halde aralarında görünmeyen bir perde varmış gibi birbirine karışmamakta ve birle-şİmlerindeki farklılık değişmemektedir. Bununla beraber "deniz" anlamında çevirdiğimiz bahr kelimesi Kur'an'da yer yer nehir veya büyük su kütlesi için de kullanılmaktadır. Buna göre âyette tatlı suların tuzlu sulara karışmadığı belirtilmiş olur. Bu da Allah'ın kudretini gösteren delillerdendir.[55]

Önceki âyetlerde Allah'ın kudretini göstermek için dış âlemden deliller getirilmişti; 62, âyette ise Allah'ın insanlar üzerindeki iki türlü tasarrufundan bahsedilerek kudretinin sonsuzluğuna delil getirilmektedir. Bunlar: a) Allah'ın, ihtiyaçtan dolayı kendisine dua edenin duasını kabul edip imdadına yetişmesi, sıkıntıları gidermesi ve insanı bunlardan koruması; b) İnsanları yeryüzünün yöneticileri yapması veya nesilleri birbirinin ardından getirerek yeryüzünün sahipleri kılmasıdır.[56]

 

63. İnsanların karada ve denizde gece karanlığında yolculuk yaparken yönlerini tayin etmelerine elverişli olarak yaratılmış olan yıldızlar, bunlardan faydalanacak özellikte yaratılmış olan insan zekâsı[57]  aynca denizlerden buharlaşan suyu kara parçalarının içlerine kadar götürüp oralarda yağmur veya kar olarak yağmasını sağlayan ve bu yağmurların (rahmet) müjdecisi olan rüzgâr, işte bütün bunlar Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretinin büyüklüğünü gösteren kev-nî delillerdendir.[58]

 

64. Diğerleri yanında varlığın, oluşun ve hayatın başlaması, devam etmesi ve yaratılışın yenilenmesi de Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren delillerdendir.[59] Müşrikler, evrenin Allah tarafından yoktan yaratılıp yönetildiğine, Allah'ın gökten yağmur yağdırıp onunla yeryüzüne hayat verdiğine ve buradan canlıları nzıklandırdığına inanıyor fakat öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı. Kendisini Allah'ın yaratmış olduğunu itiraf eden insan, bir soru yöneltilerek düşünmeye sevkedilmekte ve kendisinin öldükten sonra yeniden diriltebileceğine de iman etmeye çağrılmaktadır.

"Kesin delil" diye çevirdiğimiz burhan kelimesi "akıl, işaret, ve alâmet" anlamlarına da gelir. Burada Allah'a ortak koşanların bu iddialarının doğruluğunu ispatlayacak kesin delil getirmeleri istendiği için bu şekilde tercüme edilmiştir.[60]  

 

65-66. Rivayete göre putperestler, Resûlullah'ın peygamberliğini reddetmek için ona kıyametin ne zaman kopacağına dair bir soru yöneltmişler; bunun üzerine inen âyette kıyametin gayb olaylarından olduğu, Allah'tan başka kimsenin onu bilemeyeceği açıklanmıştır.[61]  Âhiret hayatı insanın bu dünyada algılayabileceği alanın ötesinde yer alan bir gerçek olduğu için insanlar onu bilemez ve tam olarak tasavvur edemezler. Ancak 66. âyette putperest Araplar'ın bu bilgisizliği, kuşkuculuğa, hatta inkâra kadar götürdükleri bildirilmektedir. Ama onlar, âhirette gerçekle karşı karsıya geldiklerinde bilgileri tamamlanacaktır. Bu sebeple Kur'an, ölümden sonraki hayat hakkında bilgi verirken genellikle temsilî bir üslûp kullanmaktadır. "Onlar âhiretten yana kördürler" cümlesi, inkarcıların, âhiret hayatının ilâhî ilimdeki yaratma planının mantıkî bir sonucu olduğu gerçeğini idrakten âciz bulunduklarını İfade eder. Hakkıyla düşünselerdî insandaki sorumluluk ve adalet duygusu ve düşüncesinin ancak mutlak adaletin tecelli edeceği bir âhiret hesabı ve mahkemesiyle anlam kazanacağını, yerine oturacağını anlarlardı. Müfessirler "Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır" mealindeki cümlede geçen ve "yetersiz kalmıştır" anlamına gelen "iddâreke" fiilinin farklı kıraatine göre cümleye şöyle de mâna vermişlerdir: "Hayır, onların âhiret hayatı hakkında bilgileri yoktur.[62]

 

Meali

 

67. İnkarcılar dediler ki: "Sahi, biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı diriltilip (hayat alanına) çıkarılacak

mışız? 68. Doğrusu bu tehdit bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Ama bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir." 69. De ki: "Yeryüzünde dolaşın da günahkârların sonu nice oldu, görün!" 70. Sen de onların yüzünden üzülme, tuzak kurmalarından dolayı da canım sıkma. 71. "Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?" diye soruyorlar. 72. De ki: "Çabucak gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı belki de tepenize inmek üzeredir." 73. Şüphesiz rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler. 74. Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir. 75. Gökte ve yerde gözlerden gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta yer almasın. 76. Doğrusu bu Kur'an, İsrâilo-ğuUarı'na, üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi açıklamaktadır. 77. Şüphesiz o, müminler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir. 78. Gerçek şu ki rabbin onların arasında hükmünü verecektir. O çok güçlüdür, her şeyi bilmektedir. 79.0 halde sen Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin. 80. Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. 81. Sen körleri yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin. Sen (çağrım) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin. 82. Söylenen (kıyamet) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir yaratık çıkarırız da insanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur.[63]

 

Tefsiri

 

67-72. Âhiretin inkârı ve inkarcıların çeşitli oyunları son peygamberin muhataplarına özgü değildir; bütün peygamberler bu inkârla karşılaşmış, her şeye rağmen görevlerini yapmış, ilâhî adalet ve irade yerini bulmuştur. Şu halde son mesajın tebliğcisi de gördüğü tepkilere fazla üziitmemeli, canını sıkmamalıdır. Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in uyarılarına rağmen müşrikler âhiret hayatını inkâr etmekle yetinmeyip alaylı ifadelerle o hayatın ne zaman geleceğini sormaktadırlar. 72. âyette Hz. Peygamber'in bu soruya nasıl cevap vermesi gerektiği bildiriliyor. Genellikle müfessirler bu.âyette müşriklerin tepesine inmek üzere olduğu bildirilen azabı Bedir Savaşı'nda başlarına gelen ölüm ve esaret olarak yorumlamışlardır.[64]

 

75. "Apaçık kitap" ifadesi, "ana kitap, levh-i mahfuz veya Allah'ın ilmi" olarak yorumlamıştır.[65] Mu-hammed Esed ise "Allah'ın, yarattığı âlem İçin koyduğu yasalar ve ilkeler örgüsü" olarak tercüme etmiştir (II, 775).[66]

 

76-78. "İsrâiloğulları" ifadesi hem yahudileri hem de hıristiyanları içermektedir.[67]  Zira her iki grup da Eski Ahid'e bağlı oldukları halde orada daha önce açıkça ortaya konmuş olan birçok temel gerçek üzerinde sonradan ayrılığa düşmüşler, neticede birbirlerini yalanlamış hatta lânet-lemİşlerdir. Kur'an'ın mesajı evrensel olmakla birlikte Ehli kitabın inanç ve kültürlerinin insanlığın büyük bir kısmı üzerindeki etkisinden dolayı açıklamanın İs-râiloğullan'na yapıldığı söylenmiştir. Kur'an'ın, İsrâiloğulları'nm İhtilâf ettiği meselelerin hepsini değil de çoğunu açıklamış olması, ihtilâf konusu bazı meselelerin âhİrette açıklanacağına[68]  bazılarının ise açıklanmasına ihtiyaç bulunmadığına işaret etmektedir.[69]

Kur'an tüm insanlığa doğru yolu gösteren bir kılavuz, onları her türlü kötülükten ve bunun neticesi olan azaptan koruyan bir rahmet olmakla birlikte inanmayanlar onun hidayetinden faydalanamadıklarından dolayı 77. âyette Kur'an sadece "müminler için bir hidayet rehberi ve bir rahmet" olarak tanıtılmıştır. Yukarıda da işaret edildiği üzere gerek Hz. Peygamber'i yalancılıkla itham edenler hakkında gerekse Ehl-i kitabın bu dünyada ihtilâfa düşüp birbirlerini yalanladıkları konularda Allah âhirette gereken açıklamayı yapacak, hikmet ve adaletiyle aralarında hükmünü verecektir.[70]

 

79-81. İnkarcıların haksız ve inatçı tutumları karşısında Hz. Peygamber teselli edilmekte, gittiği yol doğru ve apaçık olduğu için ümitsizliğe kapılmaması ve Allah'a dayanıp güvenmesi tavsiye edilmektedir. Bununla birlikte inanmayanları Allah Teâlâ 80. âyette ölü ve sağırlara, 81. âyette ise yolunu yitirmiş körlere benzetmektedir. Çünkü duyularım ve aklını amaçlarına uygun olarak kullanmayanın bunlardan yoksun olandan farkı yoktur.[71]

 

82. "Söylenen"den maksat, 71. âyette ne zaman meydana geleceği sonılan kıyamettir.[72]  Nitekim bir sonraki âyette de kıyamet kopmadan önce meydana gelecek olaylar açıklanmaktadır. "Yerden bir yaratık" diye çevrilen ve insanlarla konuşacağı bildirilen dâbbetü'1-arz, tefsirlerdeki bilgilere göre kıyametin yaklaştığını bildiren büyük alâmetlerden biri olarak ortaya çıkacak olan garip bir yaratıktır. Hadislerde bildirildiğine göre inkarcıların, öncekilerin masalları olarak gördükleri ne varsa hepsinin meydana geleceği ve gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacağı kıyamet günü yaklaştığında bunun bir alâmeti olarak "dâb-betü'1-arz" ortaya çıkacaktır.[73] İs-lâmî kaynaklarda dâbbetü'1-arz ile ilgili olarak bazı ayrıntılar olmakla birlikte bunun tek bir hayvan mı yoksa yeryüzünü kaplayacak bir hayvan türü mü veya bunun temsilî bir anlatım mı olduğu hususu açık değildir. Dâbbetü'l-arzın çıkacağı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmekle beraber, onun mahiyeti, ne zaman, nerede ve nasıl çıkacağıyla ilgili ayrıntılara dair bilgilerin çoğu sağlam rivayetlere dayanmamaktadır. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgileri özetleyen Râzî kendi kanaatini şöyle ifade eder: "Şunu bilmelisin ki Kur'an'da bu hususların hiçbiri hakkında herhangi bir delil mevcut değildir. Eğer Hz. Peygamber'den sahih bir haber gelmişse kabul edilir, değilse hiçbir açıklama dikkate alınmaz" (XXIV, 218). Bu sebeple dâbbetü'l-arza Kur'an'da işaret edildiği şekliyle inanıp ondan ötesine gaybî mesele olarak bakmak ve bunu kıyamet alâmetlerinin hikmetleri içerisinde değerlendirmek gerekir[74]  Dâbbetü'1-arz kavramının yeryüzündeki bütün İnsanları kapsamayan, belli olumsuz şartların ortaya çıkması halinde sadece belli yerlerde vuku bulan veya vuku bulacak olan sosyal bir sarsıntıyı sembolize ettiğini düşünenler de vardır.[75]

 

Meali

 

83.0 gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalan sayan grupları bir araya getiririz. Onlar düzenli bir şekilde (hesap yerine) sevkedilirler. 84. Nihayet oraya geldikleri zaman Allah buyurur: "Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?" 85. Zulme saptıkları için kendileri hakkındaki söz gerçekleşmiştir; artık konuşamazlar. 86. Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler miydi? İman eden bir kavim için elbette bunda ibretler vardır, 87. Sûrun üflendiği gün, Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır, hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler. 88. Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. 89. Kim (ilâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir; o gün onlar kıyamet dehşetinden de etkilenmezler. 90. Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar. Yaptıklarınızın karşılığından başkasını mı göreceksiniz? 91-92. De ki: "Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin rabbine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi; zaten her şey O'na aittir. Bir de bana müslümanlardan olma ve Kıır'an okuma emri verildi." Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: "Ben sadece uyarıcılardanım," 93. Ve şunu da söyle: "Hamd Allah'a mahsustur. O, işaretlerini size gösterecek, siz de onlan görüp tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.[76]

 

Tefsiri

 

83-86. Bu ve devamındaki âyetlerde kıyamet hallerinden bir kesit verilmektedir. Bu âyetlere getirilen yorumlara göre kıyamet gününde mahlûkatm diriltilip mahşer yerinde toplandığı gün her ümmetin İçinden dünyada peygamberleri yalancılıkla itham edip Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olanlar {veya bumann liderleri) çıkarılarak başka bir yerde toplanacak ve özel olarak hesaba çekileceklerdir. Dünyada Allah'ın kevnî ve vahyî âyetleri üzerinde düşünmeden O'na ortak koşmaları ve bunun sonucu olarak Allah'a ve kullarına karşı işlemiş oldukları haksızlıklar sebebiyle ağır bir şekilde cezaya çarptırılacaklardır.[77]  Elmalılı Muhammed Hamdi ise bu âyetlerin dâbbe-tü'l-arz olayını anlatan âyetin hemen ardından geldiğini dikkate alarak bu olayın kıyâmet-i kübrâdan önce meydana gelecek küçük veya orta bir kıyamet olduğunu söylemektedir (V, 3705).[78]

 

87. Sözlüklerde "üflendiğinde ses çıkaran boynuz biçiminde bir boru" diye açıklanan sûr, geleneksel İslâmî İnanca göre dört büyük melekten biri olan İsrafil'in kıyamet gününde biri bütün canlıların Ölmesi, diğeri ise tekrar dirilip kabirlerden kalkması için iki defa üfleyeceği çok güçlü ve alışılmadık bir ses çıkaran borudur. Sûrun İki defa üfleneceği kanaatinde olan müfessîrlere göre bu âyette haber verilen üfleme birinci, yani bütün canlıların ölmesini sağlayacak olan üflemedir. Üç defa üfleneceği kanaatinde olanlara göre ise bu üfleme, korkutma üflemesidir; bundan sonra öldürme üflemesi, onun ardından da yeniden diriltme üflemesi gelecektir.[79]

 

88. Bazı müfessirler bu âyeti dünyanın güneş etrafındaki dönüşüne İşaret olarak değerlendirmişledir[80] Yine bazı tefsircilere göre bu vakıa, kıyametin ilahî kudretle kopacağının delilidir. Dünya gibi büyük bir kütleyi uzay boşluğunda yaratılış amacına uygun, düzenli bir şekilde ve bulutlar gibi yürüten sonsuz kudret, zamanı geldiğinde bu dünyayı başka bir âleme dönüştürebilecek bilgi ve kudrete sahiptir ve bunu yapacaktır. Nitekim müfessirler sûrun üflenmasinden sonra Allah Teâlâ'nın dağlan yok ederek yeryüzünü başka bir âleme dönüştüreceğini ifade etmişlerdir.[81]  "Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır" cümlesi, sadece dünyanın ve dağların değil evrendeki her şeyin Allah'ın ilmi, kudreti ve sanatıyla mükemmel bir şekilde yaratıldığını ve yaratılış amacına uygun, düzenli bir şekilde idare edildiğini, hiçbir şeyin tesadüfe bırakılmadığını İfade etmektedir. "Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır" mealindeki son cümle ise bu değişimin meydana geldiği kıyamet gününde Allah Teâlâ'nın insanları dünyada yaptıklarından hesaba çekeceğine işaret etmektedir. Nitekim bundan sonra gelen âyetler de bu yorumu destekler mahiyettedir.[82]

 

89-90. Dünya hayatında yapılanların âhirette karşılıksız kalmayacağı, ceza veya mükâfata lâyık olarak tanımlanan şeyin, dünya hayatında ortaya konan iyi yada kötü tutum ve davranışların tabii sonucundan başka bir şey ifade edilmektedir. Nitekim 89. âyet, kişilerin birey veya toplum olarak yaptıkları iyi eylemlerin bir sonucu olmak üzere kendilerine âhirette daha iyisinin verileceğini ve orada huzur ve güven içerisinde bulunacaklarını bildirirken, 90. âyet dünyada sadece kötü İşler yapanların veya kötülükleri iyiliklerinden fazla olanların[83]âhirette yüzüstü cehenneme sürükleneceklerini haber vermektedir.[84]

 

91-92. Allah'ın birliği, vahiy, peygamberlik ve öldükten sonra dirilme gibi ana konuların ele alındığı Nemi sûresinin bu âyetlerinde dinin özü ve amacı, Hz. Peygamber'in şahsında insanlara anlatılmakta, Mekke şehrini harem bölgesi (dokunulmazlık alanı) kılan bir tek Allah'a kulluk etmeleri, O'na teslim olduklarını açıklamaları ve insanlara Kur'an okumaları emredilmektedir. Allah Teâlâ, o dönemde can güvenliğinin bulunmadığı Arap yarımadasında inşa edildiği günden itibaren Kabe'yi müminlerin kıblesi yapmış, Mekke'de kan dökme, zulmetme, avlanma ve bitkileri koparma gibi eylemler konusunda yasaklar koymuş; bu şehri emniyetli, saygın ve dokunulmaz (harem) bir şehir haline getirmiştir. Arap yarımadasının her tarafında insanlar kan akıtırken Mekkelİler gerek buranın saygınlığından, gerekse güvenli bir belde oluşundan geniş olarak faydalanmışlardır. 92. âyet şu yalın gerçeği de hatırlatmaktadır: İnsanlara maddî nimetler bahşeden, kitap ve peygamber göndererek doğru yolu bulmalarına yardım eden Allah'ın, insanların doğru veya eğri yolu tutmalarından bir menfaati yoktur; bunun faydası ve zaran kullara aittir.[85]

 

93. Allah'ın göstereceği işaretlerden maksat, O'nun birliğini ve kudretini gösteren gerek dış dünyadaki gerekse insanın kendi varlığındaki delillerdir.[86] Sûrenin bu son âyetin son cümlesi ile Hz. Peygamber teselli edilmekte, müşrikler ise uyarılmaktadır.[87]

 



[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/185.

[2] İbn ÂşÛr, XIX, 215

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/185.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/185.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/186.

[5] bilgi için bk. Bakara 2/1

[6] XIV, 8; ayrıca bk. Hicr 15/1

[7] zekâtın farz kılınması konusunda bilgi için bk. Tevbe 9/60, 103

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/186.

[8] bu konuda ayrıca bk..Bakara 2/7

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/186-187.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/187.

[10] bilgi için bk. Tâhâ 20/10; Taberî, XIX, 82; Şev-kânî, IV, 122

[11] İbn Âşûr, XIX, 226

[12] Esed, II, 763

[13] asâ mucizesi hakkında bilgi için bk. A'râf 7/107; Tâhâ 20/17-21

[14] Şevkânî, IV, 123; İbn Âşûr, XIX, 230; Mûsâ hakkında ayrıca bk. Kasas 28/15-16

[15] meselâ bk. A'râf 7/103-108,130-136; İsrâ 17/101

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/187-188.

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/189-190.

[18] Sâd 38/17-20,26

[19] bilgi için bk. Bakara 2/251; En- biyâ 21/78-80; Ömer Faruk Harman, "Dâvûd", Dİ A, IX, 21-24

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/190.

[21] bk. Buharı, "Humus", 1; "Megazî", 14, 38

[22] bu konuda bilgi için ayrıca bk. Meryem 19/6

[23] Elmalılı, V, 3665-3666

[24] Şevkânî, IV, 125

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/190-191.

[26] cinler hakkında bilgi için bk. En'âm 6/100; Cin 72/1-19

[27] İbn Âşûr, XIX,

[28] Elmalılı, V, 3667

[29] bilgi için bk. Ömer Faruk Harman-Cemal Kurnaz, "Hüdhüd", Dİ A, XVIII, 461

[30] bilgi için bk. Sebe' 34/15

[31] Elmalılı, V, 3670

[32] şeytanın insanlara, yaptıklarını güzel göstermesi ve onları doğru yoldan alıkoyması hakkında bk. En'âm 6/43; Nahl 16/63

[33] RM, XXIV, 190

[34] Zemahşerî, III, 143

[35] Şevkânî, IV, 128

[36] bilgi için bk, Orhan Seyfi Yücetürk, "Belbs", Dİ A, V,420; Kitâb-ı Mukaddes, I. Krallar, 10/1-10,13; II. Tarihler, 9/1-9, 12

[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/191-192.

[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/193-194.

[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/194.

[40] Elmalılı, VI, 3678-3679

[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/194-195.

[42] Abdülvehhâb en-Neccâr, Kısasu'l-enbiyâ, s. 396

[43] bk. 1. Krallar, 10/1-10,13; II. Tarihler, 9/1-9,12

[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/195.

[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/196.

[46] bk. A'râf 7/73-79; HÛd 11/61-68; Şuarâ 26/141-159

[47] bk. Taberî, XIX, 107; ayrıca krş. A'râf 7/75

[48] bk. Hicr 15/80; Taberî, XIX, 108

[49] peygamber ve ona inananların inkarcılar tarafından uğursuz sayılması hakkında bk. A'râf 7/131

[50] bk. A'râf 7/78; Hûd 11/66-67

[51] bilgi İçin bk, Enfâl 8/30

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/196-197.

[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/197.

[53] Hz. Lût ve peygamber olarak gönderilmiş olduğu Sodom halkı hakkında bilgi için bk. A'râf 7/80-84; Hûd 11/69-83; Şuarâ 26/160-173 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/197.

[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/198-199.

[55] krş. Furkan 25/53; Rahman 55/19-20; bu âyette geçen diğer konular hakkında bilgi için bk. en-Nahl 1.6/14-16

[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/199.

[57] krş. En'âm 6/97

[58] krş. A'râf 7/57

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/199-200.

[59] yaratılış hakkında bilgi için bk. Yûnus 10/4,34; Ankebût 29/19

[60] burhan hakkında bilgi için bk. en-Nisâ 4/174

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/200.

[61] İbn Âşûr, XX, 19; gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3

[62] Şev-kânî, IV, 170; İbn Âşûr, XX, 22

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/200.

[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/201-202.

[64] Razî, XXIV, 214; Şevkânî, IV, 145

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/202.

[65] krş. Taberî, XX, 8; Şevkânî, IV, 145; İbn Âşûr, XX, 29

[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/202.

[67] bk. Zemahşerî, III, 159; Esed, II, 776

[68] Esed, II, 776

[69] İbn Âşûr, XX, 30-31

 

[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/202-203.

[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/203.

[72] îbn ÂşÛr, XX, 38

[73] Müslim, "Fiten", 118,128-129; Müsned, IV, 7

[74] gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3

[75] bilgi için bk. İlyas Çelebi, İtikadı Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, s. 132-142; Zeki Smtoprak, "Dâbbetü'l-arz" DİA, VIII, 393

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/203.

[76] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/204-205.

[77] Râzî, XXIV, 218; Şevkânî, IV, 148; İbn Âşûr, XX, 42

[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/205.

[79]krş. Zümer 39/68; Elmalılı, V, 3708; sûr ve kıyamet sahneleri hakkında bilgi için ayrıca bk. En'âm 6/73

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/205.

[80] bk. Celal Kırca, Kur'ân-ı Kerim'de Fen Bilimleri, s. 76

[81] bk.İbnÂşûr, XX,47; bu konuda bilgi için bk. İbrahim 14/48; ayrıca krş. Kehf 18/47; Tâhâ 20/105-107; Karia 101/5

[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/205-206.

[83] İbn Kesîr, VI, 227

[84] hasene" ve "seyyie" kelimelerinin anlamı ve bu bağlamdaki İzahı hakkında bilgi için bk. En'âm 6/160

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/206.

[85] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/206.

[86] bilgi için bk. Fussılet 41/53

[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/206.