Neml Sûresi - Kuran - 027Neml - 5. Sayfa
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
Mü'minlerin Üç Vasfı Ve Özelliği
Âhiret'e İnanmayanların Amelleri Süslenip Çekici Hale Getirilmiştir
Kur'ân O Yegâne Hikmet Ve İlim Sahibi Allah'tan İndirilmiştir
Hz. Musa'ya Peygamberlik Verilmesi
Ancak Haksızlıkta Bulunanlar Korkar
Musa Peygambere Verilen Dokuz Âyet
Davud Ve Süleyman Peygamberler
Süleyman Peygamber'e Mantık-I Tayr Öğretildiği
Süleyman Peygamber (A.S.) Ve Karınca Vadisi
Kuvvet Ve Kudreti Allah'a Çevirmek
Haber Toplayıp Getiren Hüdhüd Bir Kuş Mudur?
Hüdhüd'ün Verdiği Bilgiyle Yetinmemek
Süleyman Peygamber'in (A.S.) Melikeye Gönderdiği Mektup
Melikenin Devlet Adamlarıyla İstişarede Bulunmasi
Sebe' Melikesinin Akıllıca Kararı
Yaninda Kitaptan Bilgisi Bulunan Biri
Nimet Arttıkça, Şükrü Artirmak
Melikenin İtirafı Ve Basiretinin Açık Olması
Süleyman (A.S.)In Kıssasından Mesajlar
Kadinlari Bırakıp Şehvetle Erkeklere Yaklaşan Ahlâksız Bir Kavim
Lût Kıssasının Özetinden Mesajlar
O Halde Selâm Seçkin Kullara Olsun
Darda Kalanın Sıkıntısını Kaldıran Tek Umut Kapısı
Rahmetin Önünde Rüzgârın Müjdeci Gönderilmesi
Yaratıp Öldüren, Sonra Da Geri Çeviren Kimdir?
Kâinatın Büyüklüğü, Allah'ın İlminin Sınırsızlığı
Her Şey Açık, Kitapta Yazılıdır
Tevrat'taki Yanlışları Düzeltmek
Ölülere Ve Sağırlara Hakkin Sesini Duyurmak Mümkün Mü?
Âyetleri Yalanlayanların Gruplar Halinde Biraraya Getirilmesi
Dağların Hareket Halinde Olması
İnsan Hem İyiliğe, Hem De Kötülüğe Yatkındır
Kulluğun Temelini Oluşturan Üç Esas
NEML SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. Karınca ve karınca vadisinden söz edildiği için sûreye, karınca manasına gelen «Nemi» ismi verilmiştir.
Âyet sayısı : 93
Kelime » : 1307
Harf » : 4799 [1]
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1— Kur'ân-ı Kerîm'in doğru yolu gösteren,"aynı zamanda insanlara rahmet saçan bir kitap olduğu açıklanır.
2— Musa ve Süleyman Peygamberlerin (salât-ü selâm ikisine de olsun) kıssalarının değişik safhaları, ibretli yanları anlatılır.
3— Semûd ve Lût kavimlerinin başlarına inen azabın öğüt ve ibret alınacak yönlerine ve yanlarına yer verilir.
4— Putperestlik bütünüyle kınanır ve insan haysiyetiyle bağdaşır yanı olmadığı belirtilir. Müşriklerin, inkarcı maddecilerin, ölümden sonra dirilmenin mümkün olmadığı iddiaları konu edilir ve bu hususta açıklayıcı bilgiler verilir.
5— İsrail oğulları'nın ayrılığa düştükleri hususlarda Kur'ân'ın hükmüne ve hakemliğine dikkatler çekilir.
6— İnkarcı sapıkların körler, sağırlar oldukları nefis bir benzetme ile işlenir.
7— Kıyâmet'in alâmetlerinden bir kısmı haber verilir,
8— Her iş ve amelin mutlaka karşılık göreceği belirtilerek gereken uyarı yapılır.
9— Allah'a hamd edip O'nu saygı ile övmenin derin anlamı üzerinde durulur.
10— İnkarcıların pek yakın gelecekte ilâhî belgeleri, delilleri göreceklerine temas edilerek, o dönemlerde ömrün son noktasına gelineceği için inanmalarının onlara bir yarar sağlamıyacağı hatırlatılır.[2]
Meali:
1— Tâ-Sîn. Bu, Kur'ân'ın ve (hakkı, doğruyu) açıklayan kitabın âyetleridir.
2— Mü'minler için doğru yol ve müjdedir.
3— 0 mü'minler ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Âhi-rete kesinlikle inanırlar.
4— Ahıret'e inanmayanlara ise, amellerini süsleyip çekici kıldık da o eple onlar (inkâr ve azgınlıkları içinde) bocalayıp dururlar.
5— İşte bunlar övle kimselerdîr ki, kendilerine azabın kötüsü vardır unlar Ahiret'te de ziyana uğrayanların kendileridir.
6— Şüphesiz ki sen (Ey Muhammedi) Kur^n'ı O yegâne hikmet sâhibi (her şeyi) bilenden alıyorsun.
Tâ-Sîn : Huruf-i mukatta'adandır. Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; aynı zamanda sûrenin hikmeti ve sırlarının anahtarı ve bir bakıma sûrenin özeti mahiyetindedir. Allah daha iyisini bilir..
Kitab-I Mübin
«Bu, Kur'ân'ın ve (hakkı, doğruyu) açıklayan kitabın âyetleridir.»
«Kitab-ı Mübîn» terkibi Kur'ân hakkında kullanılmıştır. Hem açık seçik, hem de açıklayan, açıklığa kavuşturan anlamına gelir. O bakımdan sözünü ettiğimiz terkip Kur'ân'rn on iki.yerinde geçmektedir. Ancak iki yerde «Kur'-ân-i Mübîn» şeklinde ifade edilmiştir.
Zira Kur'ân bütünüyle insan hayatının her safhasına yönelir; diğer bir anlatımla Kur'ân insan hayatıyla içice bir özellik taşır. Taşıdığı hükümlerinin, belgelerinin, delillerinin, öğütlerinin ve kıssalarının tamamı insanlardan yana birçok faydalar yansıtır. Bunun için Kur'ân, inanan ve aklını iyice kullanan kişiler için hem doğru yolu gösteren, hem de sonsuz mutluluk va'deden bir müjdedir.
0 halde Kur'ân'ı hayatımızın değişmeyen rehberi olarak önümüze koyup günlük yaşayışımızı ona uydurduğumuz ölçüde, Kur'ân'ın açıklayıcı havasına girmiş oluruz. Her âyeti üzerinde ciddi şekilde durup ilâhî muradı anlamaya çalıştığımız nisbette hayatımızı aydınlatma ve yolumuzu açma imkânına erişiriz.
Bu inceliğe işaretle Cenâb-ı Hak, Kur'ân hakkında iki sıfat kullanmıştır: «Hüdâ» ve «Büşrâ».. Yani aklını kullanıp ilâhî çağrıya kulak verenlere doğru yolu gösterir. İnanıp doğru yolu seçenleri ebedî saadetle, rahmet ve gufranla müjdeler.[3]
Mü'minlerin Üç Vasfı Ve Özelliği
(O mu'mm'er k'- namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Âhiret'e kesinlikle inanırlar.»
Cenâb-ı Hak, hidâyet ve tebşîre lâyık olan mü'minlerin üç önemli vasfına dikkatleri çekmektedir. Böylece imânla küfür, imânla nifak arasında ayırıcı farkları, diğer bir anlatımla alâmet-i farikayı vermekte; mü'minleri biraraya getirip cemaatleştiren üç manevî bağdan söz etmektedir: Namaz, zekât ve âhirete kesinlikle inanmak..
Namaz: Dinin direği, imânın en belirgin ürünü, mü'minin terazisidir. Allah ile kulu arasında en yaklaştırıcı yoldur; insan hayatını ilâhî programa göre düzenleyen ölçü ve kıstastır. Ferdi ahlâkan yükseltip topluma kazandırır. Kısacası, günlük hayatı düzen ve dengede tutan en kuvvetli amillerden biridir.
Zekât: İslâm'ın en sağlam köprüsü, imânın açık belirtilerinden birisidir. İnsanın yainız kendisi için değil, bağlı bulunduğu toplum için de çalıştığının ve var olduğunun göstergesidir. Böylece birbirlerine' güvenen, sevgi ve saygı besleyen bir toplumun meydana gelmesinde zekâtın yeri ve önemi çok büyüktür. Aynı zamanda sosyal adaletin mayasını oluşturur.
Âhiret'e imân : İmânın altı şartından biridir. Burada özellikle anılması çok anlamlıdır. Zira Allah'a ve Âhiret'e dosdoğru inanan kişiler toplumun huzur ve güven dayanağı olurlar. Aynı zamanda böyle bîr iman her zaman sorumluluk duygusunu kamçılar; insan haklarına saygılı olmayı öğretir. Hayatın her bölüm ve safhasının ilâhî murakaba altında olduğunu fısıldar.
İşte bu üç vasfı kendinde taşıyan mü'minler için Kur'ân hem doğru yoldur, hem doğru yolu gösterendir, hem de doğru yolda yürüyenleri ebedî saadetle müjdeleyen ilâhî müjdedir.
Bu hikmete mebnidir ki, Resûlüllah'ın (A.S.) birinoi halîfesi Hz. Ebû Bekir Sıddîk, namaz kılmayanları tenkîl etti; zekât vermeyenlerin üzerine asker göndererek İslâm'ın köprüsünü yıkmak isteyenlere hak ettikleri cezayı vermekte bir an bile tereddüt göstermedi..[4]
Âhiret'e İnanmayanların Amelleri Süslenip Çekici Hale Getirilmiştir
«Âhiret'e inanmayanlara ise, amellerini süsleyip çekici kıldık da o sebeple onlar (inkâr ve azgınlıkları içinde) bocalayıp dururlar.»
İnsan, Allah'a ve Âhiret'e inanmayınca vicdanı körelir, kalbi katılaşır, ruhu sarsıntı geçirir ve sorumluluk duygusu kılıflanır. Mal ve makam onun tek istek ve arzusu haline gelir. Kişinin bu tutum ve bocalaması ölümle noktalanırsa, her şeyini kaybetmiş oîur.
Böylesi, «insan dünyaya bir defa gelir» diyerek ikinci hayata inanmadığından nefsini tatmin için her şeyi mubah sayar. Oysa gerçek onun anladığı veya inandığı gibi değildir. Evet, insan bu dünyaya bir defa gelir; bu doğrudur. Ama bir defa geldiği için de hayatını inkâr fırtınasına sokmaması, onu günahlar, hatalar ve zaaflar içinde geçirmemesi gerekir. Varlığındaki mevcut değerleri daha <çok geliştirmek, çevresine daha çok faydalı olup ışık tutmak ve doğru olanı seçmek zorundadır. Aksi halde dünyaya gelmesi amaçsız ve hikmetsiz kalır. Oysa kâinatta amaçsız ve hikmetsiz hiçbir şey, hiçbir olay yoktur.
Konumuzu oluşturan âyetle Cenâb-ı Hak özellikle bu hususlara dikkatleri çekiyor; hayatı basit bir yaşayış tarzında anlamanın çok hatalı olduğuna işarette bulunuyor.
Böylece dinî öğretim ve eğitimin lüzumu ortaya çıkıyor. Zira dünya hayatından gerçek amaç ve hikmetin ne olduğunu ancak İslâmiyet haber vermektedir. Kur'ân bütünüyle insan hayatına yönelmiş bir muhteva ve özelliktedir. Onun açık seçik ve açıklayıcı, gerçeği ortaya koyucu karakteri ancak eğitim ve öğretim yoluyla öğrenilebilir. Bilhassa âhiret kavramını ancak Kur'ân yoluyla anlamak mümkündür.
Bir düşünürün dediği gibi: Aslanları, kaplanları ehlileştirmek, kolaydır ama benliğimizin yırtıcı taraflarına zincir vurmak zordur.
Şüphesiz biz insanlar akıl ve zekâmızla vahşi ve yırtıcı hayvanları eh-lileştirebiliyoruz, ama çoğumuz azgın nefsinin sınırsız isteklerini meşru sınırlar içine almakta aklını ve zekâsını o derece kullanamamaktadır. Kur'ân'-ın getirdiği açık seçik hakikatlerdir ki insan nefsini terbiye edip onu meşru sınırda tutar. Bu da kendiliğinden oluveren, yani mantar biter gibi kalp ve kafada biten bir nesne değildir. Mutlaka ciddi bir eğitime muhtaçtır.[5]
Kur'ân O Yegâne Hikmet Ve İlim Sahibi Allah'tan İndirilmiştir
«Şüphesiz ki sen {Ey Muhammedi, Kur'-ân'ı O yegâne hikmet sahibi, (her şeyi) bilenden alıyorsun.»
Kur'ön'ın çıkış kaynağı belirtilirken Allah'ın iki sıfatına yer veriliyor: Hakîm ve Alîm.. Birincisi, yaptığı her şeyi belli bir amaç ve yarara göre düzenleyen, lüzumsuz ve gereksiz bir şey ypratmayan, buyruklarını, kanunlarını yerli yerince koyan; plân ve programını mutlak anlamda kusursuz yürüten demektir. İkincisi, her şeyi yeterince bilen ve her şeyi yüksek bilgisinin ölçüleri içinde var kılan ve yarattığı her varlığa, ilme ve akla ışık tutan esas temayı yerleştiren ve ilmiyle de kâinatın her zerresine nüfuz edip onu bütünüyle kuşatan demektir.
O halde Kur'ân ilâhî kaynaktan süzülüp indirilirken daha çok bu iki sıfatın tecellisine mazhar kılınmıştır. Bu bakımdan Kur'ân'in hem tamamı, hem de her âyeti ancak ilim ve hikmet yansıtır ve ancak ilimle anlaşılır, hikmetle uygulanır. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Kur'ân'i feyizli kalbine alırken Allah'ın bu iki sıfatına mazhar kılınarak onu telakki etmiş ve yine ilim ve hikmetle açıklayıp teblîğ etmiştir.[6]
Âyetler Arasında Bağlantı
Kur'ân'ın açık seçik bir kitap olduğu, doğru yolu gösterdiği, doğru yolda yürüyenleri sonsuz saadetlerle müjdelediği açıklandı. Aynı zamanda mü'minlerin üç ayrı vasfına değinilerek onlarla Kur'ân arasında ciddi bir köprü kurmanın yolu ve yöntemi belirtildi. Sonra da inanmayanların işlerinin süslenip çok çekici kılındığı konu edilerek inkârın insanı asıl amaçtan nasıl uzaklaştırdığına atıfta bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtılın amansız sürtüşme ve mücadelesine parmak basılarak Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasının bazı ibretli safhaları misal veriliyor. Böylece Mekke'de müşriklerle çetin mücadele veren mü'-minler teselli edilerek hakkın mutlaka üstün geleceğine işarette bulunuluyor.[7]
Meali:
7— Hani bir vakit Musa kendi ailesine, «doğrusu benim bir ateşe gözüm ilişti; size ondan ya bir haber getireceğim, ya da ısırıcısınız diye bir kor getireceğim» demişti.
8— Ne vakit ki o ateşe vardı, kendisine (şöyle) seslenildi: «Ateşin önündeki kimse ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbı Allah (her türlü noksanlıktan, şekil ve suretten) paktır, yücedir, münezzehtir.
9— «Ya Musa! şüphen olmasın ki Ben, O çok üstün hikmet sahibi olan Allah'ım.
10— Asâ'nı yere atıver.» Derken onu çok kıvrak bir yılan gibi hareket eder görünce dönüp kaçtı, arkasına bakmadı. «Ya Musa! korkma; çünkü gerçekten benim yanımda peygamberler korkmazlar.
11— Ancak zulmeden müstesna. Sonra da kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse, şüphe etmesin ki ben çok bağışlayan ve çok merhamet edenim.
12— (Ya Musa!) elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz pırıl pırıl çıksın; tâ ki Fir'avn'a ve milletine sunacağın dokuz mu'cize içinde yer alsın. Çünkü gerçekten onlar Hakk'ın yolundan çıkmış bir millettir.»
13— Mu'cize ve belgelerimiz onların gözleri önüne açık biçimde sergilenerek gelince, «bu açık bir sihirdir» dediler.
14— Mu'cizeleri, gönülleri kesinlikle kabul ettiği halde sırf haksızlık, azgınlık ve kendilerini yüksek görmek yüzünden onları inatla inkâr ettiler. Artık sen fesatçıların sonunun ne olduğuna bir bak!
İlgili Hadîs
«Şüphesiz ki Allah uyumaz ve uyumak O'na yaraşmaz. Adaleti gereği, (kimini) alçaltır, (kimini) yüceltir. Geceleyin (işlenen) amel gündüzleyin (işlenen) amelden önce; gündüzleyin (işlenen) amel de geceleyin (işlenen) amelden önce O'na yükselir.
O'nun hicabı (perde ve örtüsü) nurdur. Eğer onu açacak olsa, yüzünün (varlığının) nurunun azameti, yaratıklarından gözü ona ilişeni derhal yakar.» [8]
Hz. Musa'ya Peygamberlik Verilmesi
«Ne vakit ki o ateşe vardı, kendisine (şöyle) seslenildi: «Ateşin önündeki kimse ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbı Allah (her türlü noksanlıktan, eş ve ortaktan) paktır, yücedir, münezzehtir.»
Hz. Musa (A.S.) Medyen'deki hizmetini tamamlayınca vaki ilham üzerine ailesini alıp Mısır'a doğru yola çıktı. Tâ-Hâ Sûresi'nin baş kısmında açıklandığı gibi, soğuk bir havada geceleyin yoluna devam ederken hangi tarafa gitmekte olduğunda bir ara tereddüt etti; yolunu kaybetmiş gibiydi. Derken uzaktan gözüne bir ateş pırıltısı ilişti. Orada kimselerin bulunabileceğini düşünerek hem yolu sorabileceğini, hem ailesini ısıtmak için bir ateş parçası getirebileceğini umarak ateşe yaklaştı. Tam o sırada bir ses geldi: «Ateşin önündeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır..»
İşte bu, ilâhî vahyin surette tecellisi idi. Çünkü Musa (A.S.)ın kalbi henüz doğrudan, ya da Melek Cebrail vasıtasıyla vahyi telakkiye hazır değildi. Hem murad-i ilâhî ona kendi sözünü ayrı bir tecelliyle ulaştırmayı plânlamıştı. O bakımdan vahiy bir nur görünümünde, yani uzaktan ateş görünümünde yeşil bir ağaçta, yani surette tecelli ettikten sonra Musa'ya (A.S.) öylece seslenilmiş oldu. Böylece Musa Peygamber (A.S.) ilâhî hitaba maz-har kılınmak suretiyle peygamberlik makamına yükseltildi.
Aynı konuya Tâ-Hâ Sûresi'nde daha geniş olarak yer verilmiştir. Burada ise bazı farklı safhalarına değinilmekte ve bir tekrardan ziyade kıssanın ana hatları tamamlanmaktadır. Böylece kıssanın yer aldığı iki sûredeki bölümleri arasındaki farklı hüküm ve bilgileri şöyle özetiiyebiliriz.
Tâ-Hâ Sûresinde:
Musa (A.S.), vadide tecelli eden ilâhî nuru ateş sanıp ona doğru giderken kendisine Rabbı tarafından seslenildiği açıklanır. Aynı zamanda Musa (A.S.)ın kutsal Tuvâ Vâdisi'nde bulunduğu hatırlatılarak o sebeple ayakkabılarını çıkarması emredilir,
Nemi Sûresinde:
Bu kısım az farkla anlatılırken ne Tuvâ Vâdisi'nden, ne de ayakkabıların çıkarılma emrinden söz edilmez.. Ancak Tâ-Hâ Sûresi'ndekinden fazla olarak o nurun önünde ve çevresinde bulunanların mübarek kılındığına
yer verılir-
Tâ-Hâ Sûresinde:
Musa'nın (A.S.) Peygamber olarak seçildiğine temas edilerek Allah'a ibâdet edip namaz kılması emredilir. Ayrıca Musa (A.S.)ın sağ elinde tuttuğu şeyin ne olduğunun sorulduğu ve onun verdiği cevap konu edilir.
Nemi Sûresinde :
Sadece "Asâ'nın yere bırakılması emredilir ve yılana dönüşen Asâ'dan Musa (A.S.)ın korkup arkasını dönerek uzaklaşmak istediği belirtilir.
Tâ-Hâ Sûresinde :
Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasına geniş yer verilirken Neml Sûresi'nde aynı konu az değişik anlatım ve hükümlerle özetlenir.
Böylece -az yukarıda da temas ettiğimiz gibi- tekrar gibi sanılan aynı kıssa iki ayrı sûrede değişik bilgiler, farklı öğütler ve teselliler sergileyerek konunun önemli ve ibretli safhaları tamamlanır.[9]
Allah Suretten Münezzehtir
«Âlemlerin Rabbı Allah (her türlü noksanlıktan, şekil ve suretten) paktır, yücedir, münezzehtir.»
Kur'ân-ı Kerîm bu ifadeyi bilhassa önemine binaen âyetin sonuna koymaktadır. Yani yeşil ağaçta surete inip tecelli eden Allah'ın zatı değildir. Çünkü O, suretten, şekilden, maddeden ve her türlü cismanî kayıtlardan pâk ve yücedir. Ağaç denilen surette tecelli eden vahyin nurudur ki bir ateş görünümünde tezahür etmiştir.[10]
Vahyin Kalp Üzerindeki Tesiri
Bu konuda vahiy. Kelâm sıfatının tecelli ve tezahürüdür. Manevî tesiri, kalbi yerinden oynatacak, ruhu sarsacak kudrettedir. Bunun için peygamberlerin ruhî yapısı diğer insanlarınkine nisbetle daha güçlü ve daha faal yaratılmıştır. Bununla beraber peygamberin kalbinin ona hazır duruma getirilmesi söz konusudur. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin başlangıçta ilâhı vahyi altı aylık bir dönem içinde uyku halinde rüya anlamında telakki etmesinin sebeplerinden biri budur. Buna rağmen Melek Cebrail, ilâhî vahiy ile inip Peygamberdin (A.S.)- kalbine ilka ederken onun tavrında bir de-gışme olduğu görülürdü ki, bunu iki türlü yorumlamak mümkündür: Birincisi, belirttiğimiz gibi, vahyin kalp ve ruh üzerindeki tesiridir. İkincisi, be-aenm bir bakıma o anlarda ruha dönüşmesidir.
Musa Peygamberde ise, böylesine bir değişiklik meydana gelmediği-m sebebi, inen vahyin nur anlamında önce surette tecelli etmesi ve son-ra da suretten surete geçiş sağlamasıdır.[11]
Aziz Ve Hakim Olan Allah
(Ya Musa! Şüphen olmasın ki ben, O çok üs-tün hikmet sahibi olan Allah'ım..»
Surette tecelli eden ve nur veya nar görünümünde olan ilâhî hitap, bir anda Musa Peygamber'in (A.S.) kalbini ve ruhunu her türlü şüphe ve vesveseden arındırmak için şöyle bilgi vermiştir: «Şüphen olmasın ki ben, O çok üstün hikmet sahibi olan Allah'ım.»
O Azîz'dir, her şeye gücü yeter ve yegâne üstün olan O'dur.. Hakîm'-dir, her şeyi ve her olayı hikmetle yönetir ve yürütür; her işi akla, ilme ve gerçeğe göre yerine getirir. Fiilinde hata, tecellilerinde sapma, hükmünde değişme, düzenlemesinde karışıklık, plânında yanlışlık, tasarrufunda adaletsizlik hiçbir zaman söz konusu değildir.[12]
İlk Mu'cize Ve Tesiri
«Asâ'nı yere alıver. Derken onu çok kıvrak bir yılan gibi hareket eder görünce..»
Bilindiği gibi, peygamberin peygamberliğini kanıtlayan açık belgelerden biri de mu'cizedir. Bu, hem o peygamberi gönül yatışkanlığma eriştirir, hem onun güç ve cesaretini artırır, hem inanmayan sapıkların kalp ve kafalarında birtakım soruların doğmasına yardımcı olur, hem de imân edenlerin imân ve irfanlarını artırır.
Mısır'a birtakım kuşku ve endişe duyarak dönen Musa Peygamber, elinde tecelli eden mu'cize sayesinde endişeyi atmış ve çok mukaddes bîr görevle görevlendirildiğinin bilincinde olarak rahatlamış ve gönül huzuru içinde yolculuğunu sürdürerek Mısır'a gelmiştir.
Dikkat edilecek bir husus da şudur:
Mu'cize, Musa Peygamber'in (A.S.) elinde ve asasında; İbrahim Peygamber'in (A.S.) derisinde; İsa Peygamber'in (A.S.) gözünde ve elinde, dilinde ve sözünde; Hz. Muhammed'in (A.S.) dilinde, işaretinde, elinde, parmaklarında, gözünde ve nefesinde tecelli etmiştir.
Aradaki fark, her peygamberin yaşadığı çağla, sosyal yapıyla ve günün şartlarıyla yakından ilgilidir.[13]
Peygamberler Korkmazlar
<Ya Musa! korkma: Çünkü gerçekten benim yanımda peygamberler korkmazlar.»
Peygamberlerin kalpleri ve ruhları Allah'ın Azîz sıfatının tecellisine geniş çapta mazhar kılındığından, başkaları korktuğu zaman onlar korkmazlar; başkaları olaylar karşısında sarsılıp üzüldüğü zaman onlar paniğe kapılmaz ve fazla üzülmezler. Fizik ötesinden haber aldıkları, bazı müşahedelerde bulundukları için de ölümden korkmazlar. Tek endişe ve korkuları, aldıkları kutsal görevi lâyıkıyla yerine getirip getiremiyeeekleri noktasında toplanır,
Asâ'nın kıvrak bir yılana dönüşmesi, ilk anda Musa'nın (A.S.) ürkmesine ve korkmasına neden olmuşsa da bu, olağanüstü bir olaya karşı meydana gelen tabii bir refleks hali sayılabilir. Ama Cenâb-ı Hak bunu bile peygambere çok görerek korkmaması gerektiğini bildirmiştir. Zira Allah'ın «Azîz» sıfatının geniş ölçüde tecellisine mazhar olan bir insanın artık böyle olaylar karşısında korkmaması söz konusudur. Aynı zamanda yapılan hatırlatma Musa Peygamberi biraz daha takviyeye yöneliktir.
Ayrıda bu âyeti şöyle yorumlayanlar da olmuştur: Peygamberlere ilâhî vahiy indiği veya ilâhî kelâm sıfatının nuru tecelli ettiği zaman kalp ve kafalarını, düşünce ve duygularını bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın o tecellisine verip başka bir olayla meşgul olmazlar ve bu esnada bir şeyden korkmazlar. Bunun dışında onlar da birer insan oldukları için bazı tehlikeli olaylar karşısında korkabilir, endişe duyabilirler. Nitekim âyette konu işlenirken «ledeyye» tabiri kullanılmıştır ki, bu, Allah'ın kelâm sıfatının tecelli ettiği anları hatırlatmakta, böyle anlarda peygamberlerin Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda bulunduklarına işaretle O'nun siyanetinde. güvende oldukları bildirilmektedir.
Bence bu son yorum daha isabetlidir.[14]
Ancak Haksızlıkta Bulunanlar Korkar
«Ancak zulmeden müstesna. Sonra da kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse, şüphe etmesin ki ben çok bağışlayan ve çok merhamet edenim.»
Âyetin anlatım tarzında bir incelik vardır: Musa (A.S.) henüz Med-yen'e gitmeden Mısır'da iken, kıbtlardan birinin tecavüzüne uğrayan İsrail oğuliarı'ndan bir adamı koruyup kurtarmak için harekete geçerek attığı bir yumrukla kıbtînin Ölümüne sebep olmuş ve bundan dolayı fazlasıyla üzülmüştü. Şüphesiz böyle bir davranışın ileride peygamber seçilecek bir şahsa yakışmadığı ve onun derece ve makamına göre haksızlık sayılacağı kesindir. Böylesine bir hata ve haksızlık yapan kimsenin elbette ki ilâhî kudret ve adaletin karşısında korkması ve sık sık endişe duyması normaldir. Cenâb-ı Hak, onun bu haksızlığına işaretle, işin içinde kasıt bulunmadığını ve Musa'nın derin bir pişmanlık duyup o kötülüğü iyiliğe çevirdiğini hatırlatarak bağışlandığını, o bakımdan bundan böyle korkup endişelenmesine gerek olmadığını bildiriyor.
Bu âyetin mü'minlere verdiği mesaj ise sudun
Haksızlıkta bulunup onu gidermeyen ve işlediği kötülüğü iyiliğe çevirmeyen kimsenin bağışlanması pek umulmaz. Bu durumda olan mü'minlerin her zaman korku ve endişe duymaları gerekir. Çünkü bir kimsenin haksız ve günahkâr olarak ölmesi hiç de iyiye yorumlanmaz. Ölümün de ne zaman geleceği bilinmediğinden, zulmeden, haksızlıkta bulunan, günah işleyen bir mü'minin derhal pişmanlık duyup tevbe ve istiğfar etmesi ve o kötülüğü silecek şekilde bir iyilik işlemesi gerekir.
Haksızlık vicdan azabına yol açar ve az-çok sorumlu tutulma duygusunun harekete geçmesini sağlar. Tabii bu herkese has bir ölçü değildir. Allah'a ve Âhiret'e dosdoğru imân edenlerle yakından ilgili bir haslettir. Böyle bir haslet korkmaya ve endişelenmeye sebep olur.
İnsanlardan her biri kendi imân ve irfanı, bilgi ve görgüsü, ahlâk ve fazileti nisbetinde haksızlık yapmaktan korunabilir; günah işlemekten kendini alıkoyabilir.
Kötülüğün ardından onu iyiliğe döndürenlere ise, rahmet ve mağfiret müjdesi vardır. İnsanın günahla sevap arasında bazan mekik dokurcasına gidip geldiğine işaretle tevbe kapısının her zaman açık tutulduğu kapalı şekilde hatırlatılıyor.[15]
Musa Peygambere Verilen Dokuz Âyet
«(Ya Musa!) elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz pırıl pırıl çık-sın; tâki Fir'avn'a ve milletine sunacağın dokuz mu'cize içinde yer alsın.
Çünkü gerçekten onlar Hakk'ın yolundan çıkmış bir millettir.»
İlâhlık iddiasında bulunan şımarık bir kralı Hakk'a davet etmek için ona ilâhî kudreti gösterecek mu'cizelerle gitmek gerekiyordu. Başka türlü teblîğ ve irşada başlamak çok zor, hattâ bazı hallerde imkânsızdı. İşte Musa (A.S.)ın mu'cizelerle donatılıp gönderilmesinin hikmeti budur.
Musa Peygamber'e (A.S.) verilen dokuz mu'cizeden biri de, elini koynuna sokup çıkardığında nuranî bir görünüm arzetmesiydi. Buna Kur'ân'ın deyimiyle «Yed-i beyza» denilir. Şüphesiz ki böyle bir mu'cize, Musa Pey-gamber'in (A.S.) kalbine tecelli eden ilâhî Kelâm sıfatının nurunun onun koynunda ve elinde yansımasıdır.
Âyetteki (fî) harfini zarf edatı anlamında kullananlara göre, Fir'avn'ı Hakk'a davet etmesi için Asâ ve Yed-i beyza'dan başka Musa'ya dokuz açık belge daha verilmiştir. Onu (min) manasında yorumlayanlara göre, bu İkisinin de dahil olduğu dokuz âyet verilmiştir.
Böyleoe on bir âyet diyenler şöyle bir tesbit ve sıralamada bulunmuşlardır :
1— Asâ'nın yılana dönüşmesi,
2— Eline ilâHî nurun aksetmesi,
3— Kızıldeniz'ın ayrılıp yol vermesi,
4— Mevzii olarak tufan olayının meydana gelmesi,
5— Ekinleri çekirge sürüsünün imha etmesi,
6— Bit ve pirenin çoğalması,
7— Kurbağa yağması,
8— Kan yağması,
9— Uyuz hastalığının baş gösterip yaygınlaşması,
10— Göz hastalığının çok yaygınlaşması,
11— Ekinlerin az ürün vermesi.. [16]
Bunların dışında Musa Peygamber (A.S.) İsrail oğullan'nı alıp Mısır'-aan çıktıktan sonra birçok mu'cizeler göstermiştir.[17]
Mu'cizelerı İnkâr
«Mu'cize ve belgelerimiz onların gözleri önüne açık biçimde sergilenerek gelince, «bu açık bir sihirdir» dediler..»
Fir'avn ve meclisinde yer alan ülkenin ileri gelenleri, Musa Peygam-ber'in (A.S.) gösterdiği açık mu'cizeleri ve âyetleri, gönülleri ister istemez kabullendiği halde, sırf haksızlıkta, azgınlıkta ısrar etmek ve kendilerini yüksek görmek, otoriteyi zaafa uğratmamak için inkâr ettiler.
Allah sözü, Allah düzeni, Peygamber ahlâk ve terbiyesi, ayrıca gösterilen mu'cizeler bir milleti doğru yola getiremezse, artık başka bir vasıtayı aramaya gerek kalır mı? Bu noktaya gelen bir milletten yana yapılacak başka bir şey kalmamıştır ve o milletin sonu gelmiş demektir. Nitekim Fir'avn ve yandaşlarının sonları geldiğinden ilâhî emir yani hüküm inmiş ve hepsi de Kıztldeniz'in kahredici dalgalan arasında can vermişlerdir. Böylece yeryüzünde Allah'ın kullarını saptırıp doğru yola girmelerine engel olanların, bozgunculuk çıkartıp zulme sapanların kökü kazınmış oldu,.
Şüphesiz kıssanın bu bölümü, inkâr ve tuğyan havasını oluşturup insanları din ve ahlâktan uzaklaştırıp ahlâksızlığa ve inkâra prim veren her kadro için ibretli ve uyarıcı bir misaldir.
Unutmamak gerekir ki, sünnetullah bağlı bulunduğu ilâhî nizam gereği şaşmadan hedefine ilerler. Ona uyanlar hem dünyada, hem âhirette mutlu ve başarılı olurlar; uymayanlar ise kendilerine yazık etmiş bulunurlar. Hiç kimse bu programı değiştiremez ve Cenâb-ı Hakk'ı âciz bırakamaz.
Cenâb-i Hak on dördüncü âyetle, yeryüzünde bozgunculuk yaparak Allah'ın kullarını doğru yoldan alıkoyup saptıranların sonlarının ne olduğuna bakmamızı tavsiye etmekte; tarihî olayları çok iyi incelememizi ve yıkılıp yok olan milletlerin yıkılış sebepleri üzerinde ciddi biçimde durmamızı emretmektedir.[18]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, yaşamakta olan inkarcı sapıklara, şaşkın maddecilere, Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasının önemli ve düşündürücü, aynı zamanda öğüt ve ibret alınacak yanı açıklandıktan sonra hem Mekke'de sıkıntılı günler geçiren mü'minler, hem de haksızlığa uğrayıp Allah'ın yardımını bekleyen mü'minler teselli edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Arap Yarımadasfnda İslâm'a karşı fitne ve fesat çıkaran, bu maksatla da Tevrat'ın bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre değiştiren Yahudiler konu ediliyor. Geçmişteki altın çağlarına değinilerek nereden nereye geldikleri hatırlatılıyor ve peygamberlere dosdoğru uydukları devirlerde hep yükseliş kaydettiklerine işaretle, son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı gelmeleri, Onu inkâr etmeleri kınanıyor; bu tutumlarının hiçbir zaman kendilerine mutluluk va'detmiyeceğini bilmeleri isteniliyor.[19]
Meali:
15— And olsun ki Davud'a ve Sülyeman'a ilim verdik. Onlar da «bizi mü'm in kullarından bir çoğuna üstün kılan o Allah'a hamd olsun» dediler.
16— Ve Süleyman (babası) Davud'a (hem peygamberlik, hem de hükümdarlıkta) vâris oldu da, «Ey insanlar! dedi, bize kuş dili öğretildi ve bize (insanları idare edip yönetme hususunda) her şey verildi. Şüphesiz ki bu apaçık ortada (gözle görülebilen) bir üstünlüktür.»
17— Süleyman'ın (buyruğu gereği) cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplanıp bir araya getirildi ve bunlar (emredil-dlği cihete) gruplar halinde dağıtıldı.
18— Sonunda karıncaların (daha çok eyleştiği) vadiye geldiler. Dişi bir karınca, «ey karıncalar! yuvanıza hemen girin ki Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi kırıp geçmesinler.» dedi.
19— Bunun üzerine Süleyman, karıncanın o sözüne gülerek tebessüm etti ve «Ey Rabbım! dedi, bana, anama-babama verdiğin nimetlere karşı şükretmemi ve senin hoşnut olacağın iyi-yararlı işde bulunmamı ilham eyle ve beni kendi rahmetinle sâlih kulların arasına sok.
Davud Ve Süleyman Peygamberler
«And olsun ki Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik..»
İsrail oğullarına altın çağı yaşatan Davud Peygamberle oğlu Süleyman Peygambere (Salât-ü selâm ikisine de olsun) üç önemli vasıf verildiği hatırlatılmaktadır: Peygamberlik, hükümdarlık ve ilim.. Gerçi peygamberlik denilince beraberinde İlim ve hikmeti de taşıdığı akla'gelirse de, Kur'-ân'ın bu iki peygambere verilen ilmin ayrı bir özellik taşıdığına işarette bulunduğu arılaşılıyor. O da insanları idare etme bilgisi; sanat ve teknik alanda yetişen uzmanları kullanma ve yeni elemanlar yetiştirme becerisidir. Nitekim Davud Peygamber'in disiplinli bir ordu kurduğunu, savaş aleti olarak zırh ve benzeri silahlar imal ettiğini; Süleyman Peygamber'in disiplinli ordusuyla birlikte günün mevcut tekniğinden yeteri kadar yararlandığını, güçlü bir deniz filosu meydana getirdiğini; heykeller, lengerler, büyük kazanlar imal ettirdiğini; deniz altı ürünlerinden yararlandığını; bunun için eğitilmiş dalgıçlar yetiştirdiğini yine Kur'ân'ın verdiği bilgilerden öğreniyoruz. Ayrıca haberleşmede bazı kuşlardan yararlandığı da kesindir.
İlgili âyette, sözü edilen iki peygambere verilen üç sıfattan bahsedilmesi, sadece bize tarihî bir bilgi vermek değil; peygamberlere verilen vasıfların tamamının Hz. Muhammed'e (A.S.) verildiğini ve İslâm'ın iki hayatı birden kucakladığını bildirmek; bunun devamını sağlamanın ilimle, sanatla, peygamberlik ahlakıyla, insanları idare etme becerisiyle, sanatı ve sanatkârı himaye edip yetiştirmekle mümkün olacağını öğretmeği telkin ve tavsiyede bulunmak içindir. Misal olarak Davud ve Süleyman Peygamberler veriliyor ve son dinin her konuda olduğu gibi bu üç konuda da çok geniş bilgilerle indirildiğine işarette bulunuluyor.[20]
Süleyman Peygamber'e Mantık-I Tayr Öğretildiği
«Ve Süleyman (babası) Davud'a (hem peygamberlik, hem de hükümdarlıkta) vâris oldu da, «ey insanlar, dedi, bize kuş dili öğretildi ve bize (insanları idare edip yönetme hususunda) her şey verildi. Şüphesiz kî bu apaçık ortada (gözle görülebilen) bir üstünlüktür.»
«Mantık-ı tayr» Arapça olup «nutk» kökünden bir masdardır. Düşünüleni belli sözlerle anlatmak anlamına gelir. Terim olarak: Doğru düşünmenin kurallarını tesbit eden, düşüncenin düşünceyle doğru ve yanlış olduğunu yine kurallarla ortaya koyan ilim dalı demektir.
Âyette gecen «mantjk»tan sözlük anlamı kasdedilmiştir. Belirtilen terkibi Türkçemize ancak «kuş dili» olarak çevirmemiz mümkündür ki bu tam bir karşılık değildir. Çünkü Kur'ân'a göre «mantık» düşünüleni sözle an'at-mak olduğu gibi, içgüdüyü sesle anlatmak anlamına da gelmekte veya bu anlamda da kullanılmaktadır.
Süleyman Peygamber, kuşların içgüdülerine dayalı seslerinden neler anlatmak istediklerini nasıl anlayabiliyordu? Önce şunu belirtelim ki, peygamberlerin ruhî varlığı çok faal durumdadır. Her peygamberin özelliğine ve içinde bulunduğu sosyal şartlara göre ruhunun ayrı bir veya birkaç ibresi devamlı kendine has titreşim halinde olup belli bazı konularda duyularımızın ve aklımızın tesbit edemediğini onlar tesbit edebilmektedirler. Süleyman Peygamber'in (A.S.) daha çok faal olan ruhunun birkaç ibresi devamlı tesbite yönelik bir titreşim içindeydi. Bir ibresi kuşların seslerinden ve ötmelerinden neler dediklerini anlama yeteneği taşırken, diğer bir ibresi cinlere tesir edip onları bazı işlerde kullanabiliyordu.
Aslında olağanüstü sayılan bütün bu olaylar, ruhun gücünü, kudretini, mana âlemine nüfuzunu, fizikötesi algılarını göstermektedir. Ne var ki, ruhların çoğunun bu gibi tesir sahası kapalıdır. Aşkla birleşen imân; imânla birleşen tezkiye-i nefs sayesinde ruhun kapalı duran bazı ibrelerinin düğmesi açılabilir. Nitekim büyük velî ve mürşitlerde bu husus az veya çok belirginleşir.
Ruhun bu özellikleri hakkında ilmi çalışmalar henüz tatmin edioi bir tesbit yapamamıştır. Daha doğrusu insanoğlu kendindeki bu büyük hazine ve kudreti bilmemektedir. Cenâb-ı Hak adı geçen peygambere verilen birtakım yetenekleri misal göstererek ruh üzerinde daha iyi çalışmamızı ve kuşlar hakkında bilmediğimiz çok şeylerin bulunduğunu ilham etmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm, Süleyman Peygamber'e verilen bu meziyetlerin apaçık bir üstünlük olduğunu, bunu da Cenâb-ı Hakk'ın ona lütfettiğini belirterek, her şeyin dizgininin O'nun elinde bulunduğuna işaret etmektedir.[21]
Süleyman Peygamber'in Ordusu
«Süleyman'ın (buyruğu gereği) cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplanıp biraraya getirildi ve bunlar (emredildiği cihete) gruplar halinde dağıtıldı.»
Süleyman Peygamber (A.S.), Allah'ın kendisine verdiği kudret ve yeteneklerle üç ayrı cins canlıdan yeterince yararlanabiliyordu: İnsanlar, cinler ve kuşlar..
İnsanlardan yararlanmayı açıklamaya gerek görmüyoruz. Kuşlardan yararlanmasına gelince: Onları daha çok savaşlarda posta, haberleşme işlerinde kullandığı, bunun için de bazı kuşları eğittiği anlaşılıyor. Cinleri de meydana gelen bazı önemli olayları zamanında tesbit edip bilgi toplamakta görevlendirdiği; deniz aşırı ülkelerden bu sayede haber aldığı ayrı bir yorum olarak ortaya konmaktadır.
Bunun için Kur'ân ilgili âyetle Süleyman Peygamber'in (A.S.) ordusunun üç'ayrı cins canlıdan oluştuğunu haber vererek daha iyi düşünmemizi ilham etmektedir.
İslâm Dini'nin bu husustaki hükmüne gelince :
İslâm, her bakımdan aklı ve ilmi rehber seçip bu ikisini dinin esaslarıyla birleştirerek hayatımızın yolunu aydınlatmamızı emreden ve cinlerle temas kurmayı, gaipten haber veren kâhinlerden, büyücülerden ve. cincilerden bir şey sormayı haram kılıp yasaklayan en mütekâmil dindir.
Cenâb-ı Hak, Süleyman Peygamber'in belirtilen bazı özelliklerini bize nakletmekle, insan ruhunun yüceliğini, bilhassa peygamberlerin ruhlarındaki kudreti; kuşlar hakkında ciddi araştırma yapmamızı; cinler hakkında bilgi sahibi olmamızı tavsiye etmektedir.[22]
Süleyman Peygamber (A.S.) Ve Karınca Vadisi
«Sonunda karıncaların (daha çok eyleştiği) vadiye geldiler. Dişi bir karınca, «ey karıncalar, yuvanıza hemen girin ki Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi kırıp geçmesinler» dedi..»
Kur'ân bu garip olayı nakletmekle, karınca ve benzeri kollektif çalışan canlılar hakkında ciddi araştırma yapmak isteyen ilim adamlarına ip ucu, diğer bir tabirle ana fikir vermekte ve karıncaların kendilerine göre bir zekâya sahip olduklarına, gelen tehlikeden kendilerini korumayı bildiklerine dikkatlerimizi çekmektedir.
Süleyman Peygamber'in (A.S.) ruhunun hayvan sesiyle ilgili duyarlığına bir başka örnek veriliyor. Karıncaların tabiat olaylarını; diğer canlıların ve insanların neler yaptıklarını görebildikleri nisbette bilip anladıklarına, içgüdüleri ve sezileri sayesinde korunduklarına işaret ediliyor.[23]
Kuvvet Ve Kudreti Allah'a Çevirmek
İmandan kaynaklanıp gelen en güzel tevazu ve teslimiyet; kuvvet ve kudreti, başarı ve zaferi Allah'a çevirmektir. İnsanlar sadece birer vasıtadır. Onları gerçekte yükselten de, alçaltan da Cenâb-ı Hak'tır. Hazırladığı hayat plânı insan aklının kavrayabileceği, insan yeteneğinin uygulayabi-eceği ölçüdedir. Süleyman Peygamber bütün ihtişam ve kudretine rağ-en bu gerçeği bir an olsun aklından çıkarmamış ve her nimete erişme-e< er ^aşorı sağlamada Allah'a yönelip teslimiyet göstermesini bilmiş-■ Nitekim Karınca Vadisi'nde bir dişi karıncanın fısıltısını anlayan bu pey-er hem Allah'ın bu lûtfuna sevinip tebessümde bulunmuş, hem de et ve kudreti ona çevirerek şöyle demiştir: «Ey Rabbım, bana, ana-a verdiğin nimetlere karşı şükretmemi ve senin hoşnut olacağın iyi yararlı işlerde bulunmamı bana ilham eyle ve beni kendi rahmetinle sâlih kulların arasına sok..»[24]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, yahudilere altın çağı yaşatan Davud Peygam-ber'den ve daha çok onun oğlu Süleyman Peygamber'den ve onlara verilen üç sıfattan söz edildi. Ayrıca Süleyman Peygamber'in faal olan ruhunun birkaç ibresinin çok duyarlı olduğu belirtilerek bir iki misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Süleyman Peygamber'in Hüdhüd kuşunu haberleşmede kullandığı ve bu kuşun kendine göre zekâsı olduğu anlatılıyor. Sonra da adı geçen kuşun Sebe' ülkesine gittiği ve ülkeyi bir kraliçe'nin yönettiğini tesbit edip Süleyman Peygamber'e bilgi toplayıp getirdiği açıklanarak kuşlar üzerinde daha ciddi araştırma yapmamız için temel bilgiler veriliyor. [25]
Meali:
20— Bir de kuşları denetleyip araştırdı, derken, «nerede, Hüdhüd'ü (çavuşkuşu) göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?
21— O, ya bana açık kesin bir kanıt getirmelidir, ya da ona çok şiddetli bir azap ile azap ederim veya onu keserim» dedi.
22— Derken çok beklemeden Hüdhüd çıkageldi ve Süleyman'a dedi ki: «Senin (hükümdarlığınla bilip) kapsayamadiğın bir şeyi kapsayıp öğrendim; sana Sebe' (ülkesin)den kesin bir haberle geldim.
23— Şüphen olmasın ki ben, ülkesi halkına hükmeden ve (bu hususta gereken ne ise) kendisine her şeyden (bir pay) verilen, aynı zamanda büyük bir tahtı bulunan bir kadına rastladım.
24— Onu ve milletini, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara işlerini süslemiş de (onları doğru yoldan) alıkoymuştur; bu yüzden onlar da doğru yolu bulamıyorlar.»
25— (Şeytanın bu süslemesi ve alıkoyması), göklerde ve yerde gizli (her şeyi) ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi de açıkladığınızı da bilen Allah'a secde etmemeleri (ni sağlaması) içindir,
26— Allah, Büyük Arş'ın Rabbıdır; Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.
27— Süleyman ona dedi ki: «Bir bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?»
28— «Şimdi bu mektubumu götür de onların yanına bıraktıktan sonra geri çekil, nasıl bir sonuca varacaklarına bir bak!»
29-30— (Hüdhüd verilen emri aynen yerine getirdi. Sebe' Melikesi): «Ey ileri gelenler! dedi, doğrusu bana çok önemli bir mektup bırakıldı; şüphesiz ki o, Süleyman'dandır; Rahman ve Rahim olan Allah adıyladır.»
31— (Mektup şöyledir): «Bana karşı kendinizi yüksek görüp baş kaldırmayın ve (Hakk'a, bir olan Allah'a) teslimiyet göstererek bana gelin!»
32— (Melike), «ey ileri gelenler! bu önemli işim hakkında görüşünüzü bildirin. Siz hazır olmadığınız takdirde bir işi kesin sonuca bağlayacak değilim» dedi.
33— Onlar dediler ki: «Biz kuvvet sahibiyiz ve oldukça şiddetli (savaşçı ve dayanıklı) kimseleriz. Ama emir size aittir; artık ne emredecek-sen ona bak.»
Haber Toplayıp Getiren Hüdhüd Bir Kuş Mudur?
«Bir de kuşları denetleyip araştırdı. Derken, «nerede, hüdhüdü (çavuşkuşu) göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?»
Süleyman Peygamber'e (A.S.) Sebe' ülkesinden haber getiren hüdhüd bir kuş mudur, yoksa ismi Hüdhüd olan ve kuş gibi sürat gösteren bir elçi midir? Şeyh Mecdüddin Firuzabadî'nin Kamus'ta belirttiği gibi, hüdhüd mutlak anlamda öten kuşa denir. Özel olarak da Çavuşkuşu'nun Arapça adıdır. Bu manayla cok öten güvercine de hüdhüd denilebilir. [26]
Âyeti bu iki tefsire göre yorumlamak mümkün : Ya çavuşkuşu Süleyman Peygamber'in ruhundan yükselen tesirle çevreyi tarayıp haber getiriyordu, ya da posta ve haberleşme işlerinde kullanılan güvercin bu bilgileri toplayıp iletiyordu.
Ancak burada ilk hatıra gelen bir soru vardır,, o da şudur: Karıncanın ve hüdhüd'ün akıl ve idrak sahibi bir insan gibi anlayıp düşünerek, aynı zamanda bilerek hareket etmesi ve ona göre ses çıkartıp bilgi vermesidir. İlim bu konuda bize fazla bir bilgi verememiştir. Hayvanların içgüdüsüyle ilgili tesbit ve yorumlar ise yeterli sayılmaz. O halde Kur'ân'ın bu konudaki açıklamasını yorumlamak hayli zor ve ilk bakışta karmaşıktır. O halde az yukarıda peygamberlerin ruhlarının daha cok kudrete sahip bulunduğunu belirterek bazı bilgiler vermeye çalıştık ve hayvanlarla ilgili şaşırtıcı hususlar üzerinde ilim adamlarının sabırla durmasının gereğine değindik. Ancak konunun önemine binaen biraz daha bilgi toplamamız ve meraklılara malzeme vermemiz uygun olur.
Şah Veliyullah Dehlevî, Hüccetullah el-Baliğa adlı iki ciltlik eserinde, hayvanların bu tür hareket ve ses çıkarmalarını meleklerin ilhamına bağlamakta ve buna misal olarak şunu vermektedir: Balıkçı ağını denize atınca, ona yakın yerde bulunan balıkların bir kısmına görevli melekler ağa doğru gitmelerini, bir kısmına da oradan uzaklaşmalarını ilham ederler.
Bu yorumun ışığında karıncayla hüdhüdün bilerek, anlayarak haber vermelerini meleklerin ilhamına bağlayabilir miyiz? Bağladığımız takdirde, sözünü ettiğimiz hayvanların her zaman bu akıl ve idrâke sahip olmadıklarını; ancak melek ilham edince idrâk düzeyinde ses çıkarabileceklerini ve bilgi toplayıp getirebileceklerini söyleyebiliriz.
İkinci bir yorum :
Hayvanların çoğunda bizim henüz bilmediğimiz ve tesbit edemediğimiz bir hafıza ve zekâ, aynı zamanda idrâk mevcuttur. Onlar bununla kendi aralarında kolaylıkla anlaşabilmekte ve gelen tehlikeyi sezebilmektedirler. İnsanlarla irtibat halinde olan güvercin, köpek, karınca, bal ansı ve diğer evcil hayvanlar mevcut yetenekleriyle görünürde insanların neler yaptıklarını veya yapacaklarını anlamakta ve ona göre kendilerini hazırlamaya, korunmaya çalışmaktadırlar.
Üçüncü bir yorum ı
Çavuşkuşu ya ckı güvercini ulak olarak kullanmada görevli kişiler bu-nuyordu. Kuşun boynuna takılan yazılı kâğıt bu görevliler tarafından açı-"P Süleyman Peygamber'e okunuyordu.
u mecazî anlamda bir yorum sayılır, o bakımdan ilim adamlarınca pek sıhhatli kabul edilmemiştir. Allah daha iyisini bilir. Kur'ân Hüdhüd kuşundan söz ederken ondan önce «ve tefekkade't-tayr» cümlesine yer vermiştir ki bunun Türkçe karşılığı şöyledir: «Bir de kuşları denetleyip araştırdı..» Böylece Hüdhüd'ün bir kuş olduğu kesinlik kazanıyor. Buna başka bir yorum bulup getirmek veya mecazî anlamda kullanmak bizi ilâhî murattan uzaklaştırabilir. O bakımdan konunun baş kısmında verdiğimiz bilgi ve yaptığımız yorum ve açıklama âyetin açık delâletine daha uygun gelmektedir diyebiliriz.[27]
Sebe' Ülkesi
«Derken çok geçmeden Hüdhüd çıkageldi ve Süleyman'a dedi ki: «Senin (hükümdarlığınla bilip) kapsayamadığın bir şeyi kapsayıp öğrendim: Sana Sebe' (ülkesin)den kesin bir haberle geldim.»
Süleyman Peygamber'in Kudüs'te oturduğu, Mısır ve Suriye sınırlarına kadar hükmettiği bilinmektedir. Sebe1 ise, ya Yemen tarafında bir şehir devletidir, ya da Ma'rib ülkesine verilen bir diğer isimdir.
Bu tesbite göre : Süleyman Peygamber'in (A.S.) uzak ülkelere özel ulaklar gönderdiği anlaşılıyor. Sonra da Hüdhüd kuşunun kendi zekâsıyla bu ülkeyi keşfedip geniş bilgi getirmesi, Süleyman Peygamber'e has bir keramettir.
Hüdhüd'ün, adı geçen ülke hakkında üç ana bilgi getirdiği konu edilirken, bir ülkeye gönderilen elçilerin daha çok nelere dikkat etmesi gerektiğine işaret vardır. Böylece Kur'ân o çağda Sebe' ülkesinde üç faktörün nazım rol oynadığını haber vermekte ve tarihçilere özet mahiyetinde hareket noktasını belirlemektedir. Şöyle ki:
1— Ülkeyi bir melike (kraliçe) yönetiyormuş,
2— Kraliçenin kendine has büyükçe bîr tahtı varmış, :
3— Ülke halkı Güneş'e tapıyormuş.. [28]
Hüdhüd'ün Verdiği Bilgiyle Yetinmemek
«Süleyman ona dedi ki: «Bir bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?»
İster Süleyman Peygamber, Hüdhüd'ün -melek ilhâmıyla- içgüdüsünden gelen sesi anlamış olsun, isterse onu, haber götürüp getirmede bir casusun yönetiminde ulak olarak kullansın, her iki durumda da Onun verilen haberle yetinmemesi ve sözü edilen Sebe' melikesine yazılı bir name göndermesi oldukça dikkat çekicidir. Devletin başında bulunan kişi ister kral, ister imparator, isterse diktatör olsun, ic ve dış politikada akl-ı selîmle hareket etmesi, verilen her habere hemen inanmaması, meseleyi ciddiyetle araştırması son derece lüzumludur. Ayrıca devlet kademesinde önemli görevlerde bulunanları sık sık denetlemesi şarttır. Süleyman Peygamber'in (A.S.) kıssası bize bu hususlarda bir misal teşkil etmektedir.[29]
Güneşe Tapanlar
Onu ve milletini, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde ettiklerini gördüm.»
Kur'ân'ın bu açık beyânından anlaşılıyor ki, kavimler, kabileler ve milletler dinsiz yaşamamışlardır. Hakk'ın davetini duymayanlar bile kendi anlayış ve kültürlerine göre bazı şeyleri ilâh edinmek suretiyle manevî boşluklarını doldurmaya çalışmışlardır.
Yaklaşık milattan on asır önce Sebe'li'lerin ve bölgedeki kabilelerin güneşe taptıkları bunun örneklerinden biridir.
O bakımdan «dinsiz fertlere rastlanmış, ama dinsiz kavim ve milletlere rastlanmamıştır» sözü bu gerçeği yansıtmakta ve dinler tarihinde, aynı zamanda psikoloji ve sosyolojide önemli bir yer işgal etmektedir.[30]
Süleyman Peygamber'in (A.S.) Melikeye Gönderdiği Mektup
«Şimdi bu mektubumu götür de onların yanına bıraktıktan sonra geri çekil, nasıl bir sonuca varacaklarına bir bak!»
Peyaamber'in Sebe' melikesine yazdığı mektup çok kısa ve Tamamı dört satırdan ibarettir:
1— Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla başlanılmış.
2— Süleyman'a karşı kendilerini yüksek görüp baş kaldırmamaları hakkında uyarı yapılmış,
3— Hakk'a, bir olan Allah'a teslimiyet göstererek gelmeleri emredilmiştir.
4_ ya mektubun üst köşesine, ya da son kısmına «Süleyman, tarafından olduğu» yani onun gönderdiği ifade edilmiştir.
Bu mektup bize şu hususları öğretmektedir:
a) Büyük ve güçlü devletlerin yazdıkları rriektup ve mesajlar genellikle kısa olur.
b) Allah'a inanan devlet adamları, mektuplarına Bismi'llahi'r-Rahmâ-ni'r-Rahîm ile, yani Allah'ın adını yazarak başlarlar.
c) Dinî esaslarla idare edilen devletin söz sahibi başkanı veya kadrosu, sapık inkarcılar üzerine ordu hazırlayıp sevketmeden önce onları Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaya davet eder.
d) Ve aksine bir yol tutmamalarını ihtar eder.
Ayrıca milattan on asır önce gerek Yemen ve dolaylarında, gerekse Filistin "ve dolaylarında; Mısır ve Suriye'de yazılı belgelere yer verildiği, okur-yazar olanların bulunduğu anlaşılıyor. ,
Süleyman Peygamber'in okur-yazar olduğu ise kesindir. Çünkü Tevrat ile amel edip ülkesini onun hükümleriyle yönettiğine göre, Tevrat'ı okuyup hükümler çıkarması çok tabiidir.
Böylece her peygamber gibi Süleyman Peygamber de savaşı ve kan dökülmesini son çare olarak düşünmüş ve bunun için birtakım ön tedbirler almıştır.[31]
Melikenin Devlet Adamlarıyla İstişarede Bulunmasi
«(Melike): Ey ileri gelenler! Bu önemli işim hakkında görüşünüzü bildirin. Siz hazır olmadığı nız takdirde bir işi kesin sonuca bağlayacak değilim, dedi..»
Sebe' melikesinin idare şekli, meşrutiyete yakın bir sistemdir; tamo-men monarşi değildir. Melikenin, devletin ileri gelenlerinin görüşünü almadan yalnız başına bir karar veremiyeceğini söylemesi, devamlı yanında bir istişarî kurulun bulunduğunu göstermektedir.[32]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İsrail oğulları'na altın devri yaşatan Süleyman peygamber'in ordusundan, haberleşme sisteminden ve yazdığı mektuptan söz edildi. Böylece idarî sistem üzerinde araştırma yapmak isteyenlere bu konuda ana fikirler verildi. Sonra da Sebe' melikesinin gelen mektup üzerinde durup istişarî kurulun görüşünü almadan bir karar veremiyeceği belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, aynı konunun diğer önemli iki safhası anlatılıyor. Melikenin Süleyman Peygamber'i düşüncesinden vazgeçirmek için geniş çapta hediyeler gönderdiği üzerinde durularak açıklayıcı mahiyette bilgi veriliyor.[33]
Meali:
34— Melike) <<D°9rusu hükümdarlar bir kasabaya (savaş niyetiyle) ri zaman oranın düzenini bozarlar da aziz ve şerefli kişilerini aşağilık kılıp rezîl ederler. İşte (bir ülkeye giren düşmanlar) böyle yaparlar.
35— Doğrusu ben onlara bir hediye göndereyim de elçilerin ne (haber) ile döneceğine bir bakayım» dedi.
36— (Melikenin7 gönderdiği elçi) Süleyman'a gelince, O, «siz mal İle mi bana yardım ve destekte bulunmak istiyorsunuz? (Oysa) Allah'ın bana verdiği (nimetler) size verdiğinden daha hayırlıdır. Hayır, siz hediyenizle sevinip duruyorsunuz!
37— Sen artık (getirdiğin hediyenle) onlara dön. Yemin ederim ki, kaçşı koyamıyaçakları bir ordu ile kendilerine geleceğiz ve onları aşağılayıp rüsvay edilmiş bir halde zelil ve hakir olarak (yurtlarından) çıkaracağız», dedi.
Sebe' Melikesinin Akıllıca Kararı
«Doğrusu hükümdarlar bir kasabaya (savaş niyetiyle) girecekleri zaman oranın düzenini bozarlar da aziz ve şerefli kişilerini aşağılık kılıp rezil ederler. İşte (bir ülkeye giren düşmanlar) böyle yaparlar.»
İstişarî kurulun savaşacak kuvvete sahip olduklarını belirtmeleri üzerine, melike onların bu görüşünü hissî ve ölçüsüz buldu. Güçlü bir hükümdarın ordusuyla birlikte ülkelerinin üzerine gelmesinin mutlak surette kendilerinin aleyhine olacağını, onlarla savaşa girişmenin çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını hesaba katarak kurulu uyardı. Aklın yolunu seçmenin isabetli olacağını düşünerek barış yollarını araştırmanın fayda sağlayacağına inandığından Süleyman Peygamber'e yakışacak hediyeler hazırlayıp göndermeyi kararlaştırdı. Zira savaşın hiçbir zaman rahmet getirmiyeceğini, o yüzden savaşmaya kararlı olan karşı tarafı oyalamanın ve yumuşatmanın olumlu sonuçlar doğuracağını umarak kararını net olarak açıkladı. Aynı zamanda onun başvurduğu bu yol biraz da zaman kazanmaya yönelik bir kurnazlık olarak yorumlanabilir. Bu da melikenin ileriyi gören bir devlet adamı olduğunu göstermektedir.[34]
Süleyman Peygamberin Tepkisi
Melikenin gönderdiği elçi) Süleyman'a gelince, O, «siz mal ile mi bana yardım ve destekte bulunmak istiyorsunuz? (Oysa) Allah'ın bana verdiği (nimetler) size verdiğinden daha hayırlıdır..» dedi.»
Süleyman Peygamber hem askerî, hem ekonomik, hem de ooğrafî bakımdan çok güçlü bir devletin başında bulunuyordu. Aynı zamanda ilâhî hükümlerle ülkeyi yönetip adalet, denge ve düzen sağlıyordu. Denilebilir ki, o çağın en güçlü devleti Onun idaresinde idi ve komutası altında ezici bir güce sahip disiplinli bir ordusu vardı. Onun amacı ülkeleri bu güçle istilâ etmek değil, Allah'ı bırakıp eşyaya ibâdet eden ve aynı zamanda ahlâksızlıkla zulmü birleştirip yeryüzünde fesat çıkaran milletleri te'dip etmek ve Allah'ın varlığını, birliğini, kudretinin her şeyin üstünde nafiz bulunduğunu öğretmekti. O bakımdan Sebe' melikesinin gönderdiği hediyelere iltifat etmedi. Zira amacı mal ve servet edinmek değil, güneşe tapan bir milleti, güneşi de, kendilerini de yaratan Yüce Allah'a tapmaya davet etmek; hakkı ve insanca yaşamayı bütün sadelik ve tazeliğiyle kalp ve kafalara işlemekti.
Süleyman Peygamber hediyeleri geri çevirirken son kararını şöyle açıkladı:
«Yemin ederim ki, karşı koyamıyaçakları bir ordu ile kendilerine geleceğiz ve onları aşağılayıp rüsvay edilmiş bir halde zelîl ve hakir olarak (yurtlarından) çıkaracağız.»[35]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Süleyman Peygamber ite Sebe' melikesi arasında gidip gelen elçilerden söz edildi ve son olarak Süleyman Peygamber'in takdim edilen hediyeleri kabul etmeyip -Hakk'a baş eğip teslimiyet göstermedikleri takdirde- mutlak surette savaşmak üzere hareket edeceğini bildirmesi üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Süleyman Peygamber'in cinler vasıtasıyla melikeyi tahtıyla birlikte kendi huzuruna getirttiği konu ediliyor. Allah'ın bu geniş lütuf ve inayetine karşı şükretmenin gereğini ifade eden Süleyman Peygamber'in her türlü nîmet içinde Allah'ı unutmadığına dikkatler çekili-yor ve arkasından melike ile olan mülakatlarına yer veriliyor.[36]
Meali:
38— Süleyman, «ey ileri gelenler! bana teslimiyet gösterip gelmelerinden önce sizden hanginiz a melikenin tahtını bana getirebilir?» dedi.
39— Cinlerden bir ifrit, «sen yerinden henüz kalkmadan ben onu sana getiririm. Ben herhalde ona karşı hem güçlüyüm, hem de güvenilirimdir,» dedi.
40— Yanında kitaptan (az-cok) bilgisi bulunan biri ise şöyle dedi: «Sen gözünü açıp kapamadan onu sana getiririm» derken, Süleyman onu (melikenin tahtını) yanında karar kılmış bir halde görünce dedi ki: «Bu, Rabbı-mın lûtf-u kereminden (bana verilen bir nîmet)dir ki şükür mü edeceğim, nankörlükte mi bulunacağım diye beni deniyor. Tabiî kim şükrederse, o ancak kendi lehine şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, elbette Rab-bım ganıy (her şeyden müstağnidir, kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur; ama herkes O'na mutlaka muhtac)dır. Kerîm (iyilik ve ihsan sâhibi)dir.»
41— Süleyman, «tahtını ona tanıyamıyacağı hale sokun da bakalım onu tanıyabilecek mi, yoksa tanımayanlardan mı olacak?» dedi.
42— Melike gelince, «tahtın böyle mi idi?» denildi, O da «onun gibi bir şey! bundan daha önce bize bilgi verilmişti; bizler de teslim olmuş idik,» dedi.
43— Melike'yi (bu teslimiyetten) alıkoyan, Allah'tan başka taptığı şeydi; çünkü o inkarcı bir mîlletten idi.
Ona, «Köşke gir!» denildi. Melike köşkün (selâmlık kısmını) görünce onu derince büyük bir su (havuzu) sandı ve bacaklarını sıvadı. Süleyman: «O camdan kaplı bir salondur» dedi. Melike «Rabbım!» dedi, «doğrusu ben kendime haksızlık ettim ve artık Süleyman'la beraber âlemlerin Rabbı Allah'a teslîm oldum.»
Cinlerden Bir İfritin Hüneri
«Süleyman, «ey ileri gelenler! bana teslimiyet gösterip gelmelerinden önce sizden hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?» dedi..»
Kur'ân-ı Kerîm'in bu anlatımından, Süleyman Peygamber'in de çevre-■nae istişarî bir kurulun yer aldığı anlaşılıyor. Hem din, hem devlet işlerini are ed'P yürüten bir peygamberin veya onun izinde olan bir devlet ada-minin dünya işlerinde tek başına karar vermesi pek doğru olmaz. Nitekim her iki görevi bir arada yürüten Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e Cenâb-ı Hak şöyle emir ve tavsiyede bulunmuştur: «(Dünya) işiyle ilgili hususlarda onlara danış», yani istişarede bulunarak görüşlerini al.. [37]Diğer bir âyette de, «(Mü'minlerin) işleri kendi aralarında danışma iledir» [38]Duyurularak Allah'a inanan her devlet adamının bir istişari kurula da ihtiyacı bulunduğuna işaret ediliyor.
Süleyman Peygamber geniş nüfuzunu, devletinin gücünü göstermek için çevresindeki istişarî kuruldan birinin, melike henüz Hakk'a teslim olup gelmeden onu tahtıyla birlikte huzuruna getirmesini irâde etti. Bunun üzerine cinlerden bir ifrit, verilen bu emri yerine getirebileceğini bildirerek şöyle dedi : «Sen yerinden henüz kalkmadan ben onu sana getiririm. Ben herhalde ona karşı hem güçlüyüm, hem de güvenilirimdir»
«Cinlerden bir ifrit» sözünün yorumu ne olabilir?
Ünlü müfessir Kurtubî ve Fahruddin Râzî'nin tesbitlerine göre «ifrit» İsmi şu manalarda kullanılır:
a) Azılı ve güçlü olan cin,
b) Habîs ve aynı zamanda çetin ve şiddetli olan cin ve şeytan, ç) Yaratılışı itibariyle kuvvetli ve kudretli olan cin.
İbn Abdilber ve emsali ilim adamları ise, bu konuda şu bilgiyi vermişlerdir:
«Sadeoe cinden söz edildiğinde, ona «ainnî» denir. İnsanlarla birlikte belli yerlerde eyleşenlere «ummar» denir. Çocuklara dokunup onlarla meşgul olanlarına «ervah» denir. İyice azgınlaşıp kötülükte bulunmayı sanat edinene «şeytan» denir. Daha da azılı ve çetin olup üstün güç ve kuvvette bulunanlara «afârit» denir ki bunun tekili «ifrît»tir.»
Ayrıca bozguncu, vurup kırıcı, yıkıp dağıtıcı, merhametsiz azılı insana da mecaz yollu «ifrit» denildiği olmuştur. Nitekim İslâm tarihini yazan bazı vakanüvislerin Rumlarla yapılan savaşları tasvîr ederken «Rum ifritlerinden bir ifrit» sözünü kullandıklarına rastlanmaktadır. Onlar bununla mecazı anlamda çok tahrip edici azılı kişileri kasdetmişlerdir.
Süleyman Peygamber'in (A.S.) ruhundaki bir tezahürle cinlere de hükmettiği kesindir. Cinler ateşten, diğer bir ifadeyle ışınlardan yaratıldığından dolayı onlar için mesafe ve engel söz konusu değildir. Işığın saniyede 300.000 kilometre kat'ettiğini biliyoruz. Cinlerin hılkatlarındaki özelliklerini dikkate alacak olursak, onlardan çok güçlü ve çetin olan birinin, Allah'ın Süleyman Peygamber'e verdiği keramet doğrultusunda Yemen tarafında Sebe' melikesinin tahtını zedelemeden ve hissettirmeden Kudüs veya Şam'a getirmesi gayr-i mümkin sayılamaz.
O halde tarihî bir olayı sadece bizim bildiğimiz fiziksel kanunlarla izah etmeğe kalkışmamız bizi yanlış bir sonuca götürebilir. Çünkü müsbet ilmin bugün için cinİer hakkında sağlıklı bir tesbit yapması pek söz konusu değildir. Zira cin konusu şimdilik müsbet ilmin sahası dışında bulunuyor. Olayı, peygamberin ruhî yeteneği ve kerameti, ya da mu'cizesi açısından değerlendirmemiz daha doğrudur.[39]
Yaninda Kitaptan Bilgisi Bulunan Biri
«Yanında kitaptan (az-çok) bilgisi bulunan biri ise şöyle dedi: «Sen gözünü açıp kapamadan onu sana getiririm..»
Sebe' melikesinin tahtını, Süleyman Peygamber (A.S.} henüz gözünü açıp kapamadan getiren bilgili kimse kimdir? Âyette bir açıklama yoktur. Aynı zamanda bu hususta sahih bir hadîs de mevcut değildir.
Müfessirlerle ilim adamları bu konuda üç yorum üzerinde durmuşlardır :
1— Süleyman Peygamber'in teyzesinin oğlu Asaf bin Berhiya'dır. Bu zat bilgili, aynı zamanda «İsm-i A'zam»ı bilen bir kişiymiş..
2— Süleyman Peygamber'in (A.S.) kendisi.
3— Hızır (A.S.).
Bunlar birer yorumdur, isabetli veya isabetsiz olabilir. Ama biz olayı mu'cize çerçevesinde değerlendirdiğimizde müşkiller kendiliğinden çözülmüş olur. O halde diyebiliriz ki olay, Süleyman Peygamber'in (A.S.) bir mu'-cızesı ve bilgin kişinin de bir kerametidir. Şayet o kişiyi bir insan değil de bilgili bir cinnî kabul edersek, ifritin yeteneği hakkında verdiğimiz bilgi bizi Yine olay hakkında olumlu bir sonuca götürür.[40]
Nimet Arttıkça, Şükrü Artirmak
«Derken Süleyman onu (melikenin tahtını) yanında karar kılmış bir halde görünce dedi ki: «Bu, Rabbımın lûtf-ü kereminden (bana verilen bir nîmet)tir ki şükür mü edeceğim, nankörlükte mi bulunacağım dîye beni deniyor. Tabii kim şükrederse, o ancak kendi lehine şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, elbette Rabbım ganiy (her şeyden müstağnidir, kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur; ama herkes O'na mutlaka muhtaç)dır. Kerîm (iyilik ve ihsan sahibijdir.»
Kur'ân, Allah'ın birçok nimetlerine erişen Süleyman Peygamber'in (A.S.) her geçen gün şükrünü, ibâdet ve kulluğunu artırdığına dikkatleri çekerek refah içinde olanlara güzel bir örnek veriyor. Ayrıca verilen her nîmetin ve başa gelen her musîbet ve felâketin birer imtihan olduğunu hatırlatarak böyle durumlarda nasıl davramlması gerekiyorsa onun bir ölçüsünü belirliyor.[41]
Süleyman Peygamber'in Köşkü
Kur'ân bu arada Süleyman Peygamber'in (A.S.) aynı zamanda çok kudretli bir hükümdar olduğuna işaretle onun köşkü hakkında ipuou vermekte; selâmlığının camdan döşenmiş bulunduğunu, bilmeyip de aniden görenlere içi su dolu büyük bir havuz intibaını verecek bir güzellikte olduğunu belirtmekte ve böylece o çağda cam madeninin geniş çapta işlendiğine, bu konuda bir sanat dalının meydana geldiğine işarette bulunmaktadır.[42]
Melikenin İtirafı Ve Basiretinin Açık Olması
«Bundan daha önce bize bilgi verilmişti; bizler de teslim olmuş idik, dedi.»
Süleyman Peygamber hakkında hayli bilgi toplayan melike, kendini onun huzurunda bulunca bunu pek yadırgamadı. Zira Onda tecelli eden mu'cize ve kerameti, devletinin büyüklüğünü, ordusunun kudretini görünce hemen Cenâb-ı Hakk'a yönelip imân etmiştir. Yani daha önce topladığı bilgilerin bile az olduğunu anlamakta gecikmemiş ve kalbinde doğan hidâyet ışığını onun huzurunda kalbinden diline getirmiş oldu.
Bu, melikenin gerçeği görmekte ve anlamakta ne kadar akıllı ve ileri görüşlü olduğunu gösteren bir başka belgedir.[43]
Süleyman (A.S.)In Kıssasından Mesajlar
Kur'ân-ı Kerîm'de Süleyman Peygamber'in (A.S.) kıssasına geniş yer verilmesinin elbette ki birtakım faydaları söz konusudur. Allah'a dosdoğru imân eden mü'minlere birkaç mesaj verilirken, bu arada hem Mekkeli müşriklerin ileri gelenleri uyarılmakta, hem de Yahudilerin nereden nereye geldikleri tarihî bir tablo şeklinde gözler önüne konulmaktadır. Aynı zamanda birçok imkân ve nimetlere erişen bir kraliçenin hakikati görünce tereddüt etmeden nasıl baş eğdiği ve her şeyinden vazgeçerek Cenâb-ı Hakk'a teslimiyet gösterdiği nefis bir misal olarak sergilenmektedir.
Mü'minlere verilen mesajlar:
1— Halkı, diğer bir tabirle kitleleri idare edenlerde şu iki özelliğin, yani meziyetin bulunması gerekir: a) İmân, b) İlim..
2— Cenâb-ı Hakk'ın dünyamızı süslemek ve biz insanların yararlanmasını kolaylaştırmak için birtakım özelliklerle yarattığı canlıları çok iyi tanıyabilmemiz, her birinde O Yüce Yaratan'ın hilkat kanununun izlerini, Bedi' sıfatının damgasını görebilmemiz ve bunun için ilmî araştırma yapmamız istenmektedir.
3— İnsan ruhunun çok kudretli olduğu; onu, imanla, nefis terbiyesiyle geliştirdiğimiz veya önündeki engelleri kaldırdığımız takdirde fizik ötesiyle ilgili gerçeklen öğrenebileceğimize işarette bulunulmaktadır.
4— Böylece gelişen ruhî kuvvetle, -Allah dilerse- hayvanların içgüdüsünü, çıkardıkları seslerin anlamını anlamanın kolaylaşabileceği ilham edilmektedir. Nitekim kalp gözü açık büyük velîlerin kısmen olsun bu mazhariyete erdikleri bilinmekte ve kerametin bir uçunun da bu kabil keşif ve müşahedeye dayandığı ağırlık kazanmaktadır.
Mevlânâ Celâlettin Rumî, bununla ilgili bir keşfini dile getirirken onu kelime kalıbına şöyle dökmektedir:
«Kuşların şeyhi leyleğin (lak, lak) ettiğinde ne dediğini bilir misin? el-Hamdu lek, ve'l-mülkü lek, ve'l-emrü lek ya müsteân!. demektedir.»
5— Nîmete eriştikçe daha iyi bir insan olmaya yönelmek, Allah'a daha çok şükretmek gerekir. Bu idrâk hem nimetin artıp devamına, hem de kişiyi daha çok Allah'a yaklaştırmaya vesîle olur.
6— Verilen bir habere hemen inanmayıp onu araştırmak, imânın ve aklın yolu; tedbîr ve tevekkülün ölçüsüdür.
7— Hak ortaya çıkınca teslim olmak; fitne ve fesadı, kan akıtmayı önleyen sıhhatli bir düşüncenin ve seyyal bir aklın ürünüdür. Olaylar karşısında duyguyla değil, akıl ve imânla hareket etmek veya tavır almak şarttır.
8— Yazılan namelere, emirnamelere, mektuplara Alllah'ın ismiyle başlamak, peygamberlerin devam edegelen sünnetlerinden biridir.
9— Elde edilen başarıyı, zafer ve üstünlüğü fanilerin şahsında görmeyip onları bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın sınırsız kudretine ve tecelli eden inayetine çevirmek kadar mahviyetkâr bir tutum ve anlayış; zevkine erilmiş bir imân ve irfan olamaz.[44]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Süleyman Peygamber'in (A.S.) bilgili cinler vasıtasıyla birçok şeyler yaptığı konu edildi. Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği bunca kuvvet ve kudret karşısında eğilip şükrettiği ve her olayla çetin bir sınavdan geçirildiğini idrâk ederek Hakk'a bütün mevcudiyetiyle teslimiyet gösterdiği açıklandı. Sonra da melike ile olan mülakatları anlatılarak birtakım mesajlar verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerin kafa ve kalplerini geçmiş olaylara çekip kendilerini, daldıkları gafletten uyandırmak için ilâhî hışma uğrayan Semûd Kavmi'nin başından geçen olayın önemli safhalarından bir kısmı açıklanıyor ve böylece hem küfür ve tuğyan içinde bulunan Mekkeli putperestlere, hem de yaşamakta olan inkarcı maddecilere ihtar veriliyor.[45]
Meali:
45— And olsun ki, Semûd (kavmine) de Allah'a tapsınlar diye kardeşleri Salih'i (peygamber olarak) gönderdik. Fakat onlar, ansızın birbirleriyle sürtüşüp tartışan iki grup oluverdiler.
46— Salih, onlara: «Ey kavmim! dedi, neden iyilikten önce kötülüğü acele istiyorsunuz? Allah'tan bağışlanmanızı dileseniz a; ola ki rahmete eriştirilirsiniz.»
47— Kavmi ona : «Biz seninle ve beraberinde bulunanlar sebebiyle uğursuzluğa uğradık» dediler, O da, «sizin uğursuzluğunuz Allah yanında (kötü amelinizden dolayı)dır. Hayır, siz ciddi bir imtihandan geçiriliyorsu-nuz!» dedi.
48— O şehirde dokuz kişilik bir (fesatçı) grubu bulunuyordu ki onlar yeryüzünde fesat çıkarıp barış ve düzenden yana olmuyorlardı.
49— O (fesatçılar) kendi aralarında yemin edip dediler ki: «Ona ve ailesine bir gece baskınında bulunalım, sonra da ona sahip çıkan yakınına, ailesinin yok edilmesine şahit olmadık ve herhalde bizler doğru kimseleriz, diyelim.»
50— Onlar, bir hile ve düzen plânladılar, biz de onlar farkında değilken hilelerini başlarına geçirerek bir plân kurduk.
51— Onların hile ve düzeninin sonuna bir bak! Doğrusu onları ve kavimlerinin hepsini yok edip (ülkelerinin) altını üstüne getirdik.
52— İşte zulmettiklerine karşılık çatısı çökük evleri!. Şüphesiz ki bunda bilen bir millet için (ibret alınacak) belge ve öğüt vardır.
53— İmân edenleri kurtardık. Bunlar (Allah'tan) korkup (kötülüklerden) sakınanlar idi.
Semûd Kavmi
«And olsun ki Semûd (Kavmi'ne) de Allah'a tapsınlar diye kardeşleri Salih'i (peygamber olarak) gönderdik. Fakat onlar ansızın birbirleriyle sürtüşüp tartışan iki grup oluverdiler..»
Kur'ân-ı Kerîm bu kıssanın belirtilen safhasını anlatmakla Mekke'deki duruma dikkatleri çekiyor. Zira Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in sahneye çıkmasıyla birlikte Mekkeli'ler de iki gruba ayrılmış bulunuyorlardı: Son Pey-gamber'e inanıp Hakk'a gönülden teslim olanlar; Peygamber ve Kitabı reddedip küfrü ve bâtılı savunan sapık müşrikler.. Semûd Kavmi'nden Salih Peygamber'den yana olup Allah'a imân edenler nasıl kurtulduysa, Mekke'de Hz. Muhammed'e inanıp Allah'a imân edenlerin de yakın gelecekte kurtulacakları ve küfürde inat ve ısrar edenlerin baş aşağı gelecekleri işaret yoluyla haber veriliyor ve böylece sıkıntıda olan mü'minlere ferahlatıcı bir hava estiriliyor.
Semûd Kavmi'ne gelince: Öğüt ve ibret alınacak bir kıssa olduğundan, Kur'ân'ın yirmi üç yerinde anılmış ve her defasında başka mesajlar ve ibretli safhalar anlatılmıştır. Şuârâ Sûresi'nde belirttiğimiz gibi, yapılan araştırmalardan ve kazılardan elde edilen belgelerden, bu kavmin Asur hakimiyetinde yaşayan bir millet olduğu anlaşılmıştır. Öyle ki, Hicaz bölgesinde Hicr yöresinde otururlardı. Küfür, azgınlık ve zulümleri sebebiyle Allah kardeşleri Salih Peygamber'i onlara doğru yola irşat edip, tuttukları yolun mutlak tehlikeye uzandığını haber veren bir uyarıcı olarak gönderdi. Aklı eren bazı fakir kişiler Salih Peygamber'e inandıysa da memleketin refah içinde yüzen ileri gelenleri ona karşı geldiler. Özellikle ortalıkta fitne ve fesat çıkaran, halkı doğru yoldan alıkoyan dokuz kişinin ülkeyi ikiye bölmesi, bu karşı gelmeyi tehlikeli bir noktaya getirmiş bulunuyordu.
İnkarcı azgınlar çetin mücadelelerden sonra aleyhlerine va'dedilen azabın hemen indirilmesini istediler. Çünkü böyle bir felâketin indirileceğine inanmıyorlar ve dolayısıyla Salih Peygamber'i acze düşürmeyi, yalancı olduğunu göstermeyi plânlıyorlardı. O bakımdan her geçen gün inkâr ve tuğyanlarını artırdılar, kendilerini doğruya, iyiye ve güzele irşat edenlere baş düşman kesildiler.
Salih Peygamber (A.S.) onları son bir defa daha uyarmak ihtiyacını duydu ve «neden iyilikten önce kötülüğü acele istiyorsunuz? Allah'tan bağışlanmanızı dileseniz ya. Ola ki rahmete eriştirilirsiniz» dedi, Bu uyarı o dokuz kişilik fesatçı çetesinin inkâr ve azgınlık bardağını taşıran son damla oldu. Hemen harekete geçtiler; Salih Peygamber'le ona imân edenleri öldürmeyi plânladılar. Halkı durmadan tahrik edip ülkede tam bir zulüm ve vahşet ortamı oluşturdular. Onların bu düşünee ve davranışı da ilâhî hükmün, yani «Müntakım Sıfatı»ndan tecelli eden adalete dayalı azabın inmesine sebep teşkil eden son çizgi oldu. Sebepler harekete geçirildi. Derken ülkenin altı üstüne getirildi. Zâlim ve azgın bir millet inkâr ve taş-kınhklarıyla birlikte yok edildi; imân edenler ise kurtudu.
Oysa daha önce istedikleri mu'cize de tecelli etmiş, olağan üstü bir deve ortaya çıkıvermişti. Öyle ki, içtiği suyun birkaç misli süt vermeye başlamıştı. Ne var ki, kitle psikolojisi çok defa akim ve idrâkin yolunu değil, kabarmış hissin yolunu seçer de kendi felâketini hazırlar.
Kıssanın hem yirmi üç yerde farklı anlatım ve değişik yönleriyle anlatılması, hem de burada dört kadar ibretli safhasına yer verilmesi, bütünüyle Mekkeli gözü dönmüş putperestleri ve yaşamakta olan o karakterdeki inkârcılan uyarmaya yöneliktir. Nitekim ilgili âyetlerin indiği yıllarda Mekkeli azgın putperestler de zulüm ve azgınlıkta, ahlâksızlık ve şirretlikte gemi azıya almışlardı,- öyle ki, Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'le Ona imân edenleri imhayı plânlıyorlardı. Allah onlara, tarihte hakka karşı gelip bu gibi plânlar, hileler hazırlayanların başarıya erişemediklerini, sonlarının mutlak hüsran olduğunu hatırlatıyor ve rahmeti gereği bir defa daha onları uyarıyor.[46]
Semûd Kıssasından Mesajlar
1— Hak ile bâtılın mücadelesi tarih boyunca sürüp gelmiştir ve kıyamete kadar da devam edecektir. Dünya hiçbir zaman ne iyilerden, ne de kötülerden boş kalmamıştır.
2— Her ülkede insanların doğru yolu seçmelerine engel olan bozguncu bir grup vardır; bunlar çok da olabilir, az da olabilirler; ama tesirlerini unutmamak gerekir.
3— İnkârı bırakıp Hakk'a inanarak yönelmek, geçmiş bütün günahların bağışlanmasına kapı açar.
4— Fert, aile ve toplumda bir uğursuzluk varsa, onu başkalarında değil, kendi nefislerinde, yani kendi niyet ve amellerinde aramalıdırlar. Asıl uğursuzluğu doğuran insanın kendi kötü düşünce ve niyetidir.
5— İnkâr, azgınlık ve ahlâksızlık zulümle birleşip bütünleşince eceli yaklaşmış olur,- öyle ki belli çizgiye gelince -sünnetullah gereği- ilâhî azap iniverir. Tıpkı Semûd Kavmi'nin gelip dayandığı çizgi gibi..[47]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkâr ve tuğyanlarını zulümle birleştirip gemi azıya alan; kendilerini bir olan Allah'a îmâna davet eden peygamberi ve onun yolunda yürüyen mü'minleri yok etmeyi plânlayan Semûd Kavmi'nin hazin akibetinin, hem Mekkeli'ler, hem de yaşamakta olan inkarcı zalimler için en ibretiLmisallerden biri olduğu belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, cinsel sapıklıkta başka bir milletin açmadığı en çirkin yolu açıp hayasızlığın en şenisini işleyen Lût Kavmi'nin akibeti gözler önüne seriliyor.
Böylece, bir kadının birkaç erkekle birarada bulunmasını hoş gören, eşlerini bir süre birbirleriyle değiş-tokuş yapacak kadar ahlâksızlaşan ve böyle bir bataklık içinde bocalarken Hz. Muhammed'in (A.S.) uyarı ve irşatlarına, davet ve tebliğlerine kulak tıkayan ve sonra da onu Mekke'den çıkarmayı, değilse vücudunu ortadan kaldırmayı plânlayacak kadar da şuurlarını kaybeden Mekkeli putperestler ve o karakterdeki inkarcılar uyarılıyor. Allah'ı inkâr edip ruhu ve vicdanı boşlukta bırakmanın hiçbir kavim ve millete rahmet ve mutluluk va'detmediği dolaylı biçimde hatırlatılıyor.[48]
Meali
54— Lut’uda (kavmine PeY9amber gönderdik). Hant o, kavmine, «gö-'9'niz halde bu gibi hayasızlığı mı işleyeceksiniz, öyle mi?
55— Kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi gidiyorsunuz? Hayır siz (ne yaptığını) bilmeyen bîr milletsiniz» dedi.
56— Bu uyarıya karşı milletinin cevabı sadece şu olmuştu: «Lût ailesini kasabanızdan çıkarın; çünkü onlar fazlaca temizlenip arınmaya özenen insanlardır.»
57— Biz, Lût'u da, ailesini de kurtardık; ancak karısını değil, onu geride kalıp (yok edilecekler) arasında takdir ettik.
58— Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. O uyarılanların yağmuru ne kötüdür!
Kadinlari Bırakıp Şehvetle Erkeklere Yaklaşan Ahlâksız Bir Kavim
«Lût'u da (kavmine peygamber gönderdik). Hani o, kavmine, «görüp bildiğiniz halde bu gibi hayasızlığı mı işleyeceksiniz, öyle mi?» dedi.»
Cinsel sapıklığı hayatlarının tek ölçüsü ve amacı haline getiren; nefislerinin gayr-i meşru istekleri uğruna ahlâk, fazilet, namus, iffet ve her türlü edep ve terbiye sınırlarını aşmakta bir sakınca görmeyen azgın, inkarcı, sapık bir milletin sonunun nereye vardığı açıklanmaktadır.
Bu bakımdan nefse uymanın, seksin ve maddenin uydusu olmanın kolaylığı ile nefsi yenmenin, asıl amaca yönelmenin, hilkatin gayesi doğrultusunda bir ömür sürmenin zorluğu arasında her an çetin sınav veren insanoğlu, aklını, idrâkini hakikati arayıp bulmada kullanmadığı takdirde, nefsine mağlup olur, kutsal sayılan bütün değerleri kaybetme bedbahtlığına uğrar.
Lût Peygamber'in (A.S.) Sodomlu'larla Gomorrah'lara [49]gönderilmesinin sebeplerinden biri de âyette açıklanan cinsel sapıklıktır. Ne var ki, o bölge halkına insanlıklarının mana ve hikmetini öğretmeğe çalışan; Hakk'a kul olmaya onları davet eden Lût Peygamber (A.S.) kendi ülkesinden sürülmek istenmiştir. Gerekçe olarak da, Lût ailesinin fazlaca namus ve ahlâklarını korumaya özendikleri, temizlenip arınma hususunda çok titiz davrandıkları gösterilmiştir.
Zira ilâhî eğitimle ıslâh edilmeyen nefis çoğu zaman âsidir, azgındır ve saldırgandır. O nedenle arzularının ve eğilimlerinin önünde duran bütün engellen aşmaktan çekinmez. Nefsi terbiye edip onu aklın ve imânın emrine vermek, ise, daha çok 5-20 yaş arasındaki dönemde mümkündür ve tesirlidir. Ondan sonra din, ilim ve ahlâkın tesiri inkâr edilmese bile başarı grafiği pek düşük olur. Nitekim Lût Peygamber'in teblîğ ve irşadının pek az kişi üzerinde tesirli olduğu görülmüş ve kavminin çoğu ona karşı gelip her türlü hayasızlığı mubah görmekte ısrar etmişlerdir. Sonunda ilâhî hüküm inmiş ve Sodomiu'larla Gomorralı'lar üzerine felâket yağmuru yağmış ve ilâhî sünnet onların kökünü kesip yerle bir etmiştir. Tevrat'ta ise bu felâket gökten yağan kükürt ve ateş şeklinde açıklanır. O bakımdan Lût Kav-mi'nin büyük bir volkanın harekete geçmesiyle haritadan silindiği anlaşılıyor.
Kıssanın bu bölümüyle de Cenâb-ı Hak Hz. Muhammed'i ve arkadaşlarını öz yurtlarından çıkartmak isteyen Mekkeli putperestleri bir defa daha uyarmakta ve yaşamakta olan ahlâksız kavim ve milletlerin dikkatini tarihî bir olaya çekerek ilâhî kıstasını bildirmekte; kurduğu hayat nizamına uy-mayıp inkâr ve ahlâksızlıkta ileri gitmenin hiçbir millete saadet havası estirmediğini ve estirmiyeceğini hatırlatmaktadır.[50]
Lût Kıssasının Özetinden Mesajlar
Lût kıssası yaklaşık on beş yerde değişik veya az farklı anlatım ve mesajlarla geçmektedir. Kur'ân'da bu kıssaya ağırlık verilmesinin sebebi açıktır. Şöyle ki: Bir aile, toplum veya millet inanç ve ahlâkını kaybettiği gün, her şeyini kaybetmiş sayılır.
A'raf ve Hud sûrelerinde kıssaya geniş yer verildiği gibi, Şuârâ sûresi 160-167. âyetlerin tefsirinde de az değişik öğütlerle kıssanın ibretli bir misal teşkil ettiği üzerinde durulmuştur. Burada ise, adı geçen sûrelerdeki anlatımın bir özeti verilmekte ve başta Mekkeli putperestler olmak üzere inanç ve ahlâkını kaybetmiş kavim ve milletler uyarılmaktadır; aynı zamanda mü'minlere de şu mesajlar verilmektedir:
1— Cinsel sapıklığın başlıca sebebi, Cenâb-ı Hakk'ı bilmemek ve tanımamak; hak dinin esas ve prensiplerinden habersiz yetiştirilmektir.
2— Gerçek anlamda inanç ve ahlâkını yitirmiş bir kavim veya millet, kendilerini Hakk'a çağırıp doğru yolu gösteren mürşitlere çoğu zaman düşman olurlar.
3— Ruhunu ve kalbini arındırıp tertemiz bir ömür sürmek isteyen dinarlar, sözü edilen ahlâksız toplum ve millet arasında küçümsenip alaya alınırlar.
4— Hakk'm buyruğuna kulak verip kendilerini çirkef bir yaşantıdan uzak tutmak suretiyle teblîğ ve irşat hizmetini sürdürenler eninde sonunda ilâhî yardıma jnazhar kılınırlar. Onlara karşı olanlar ise hüsrana uğratılırlar.
5— Dindar, faziletli bir yol göstericinin, doğru yolu gösteren bir mürşidin eşi yanlış yolda olabilir.[51]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı sapık ve azgın milletlerin, bütün uyarılara rağmen doğru yolu seçmemelerinin acı sonuçları misallerle açıklandı. O misallerden birinin de Lût Kavmi'nin başına indirilen ilâhî azap olduğu belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler sıralanarak insan aklı harekete geçiriliyor.[52]
Meali:
59— De ki, hamd Allah'a, selâm da Allah'ın seçip beğendiği kullarına olsun. Allah mı hayırlıdır, yoksa (sapıkların) ortak koştukları mı?
60— (Onlar mı) yoksa gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi (hayırlıdır)? Ki o su ile göz ve gönül açan güzel bahçeler yetiştirdik. Oysa siz onun bir ağacını bile bitirecek (güce sahip) değilsiniz. Allah ile beraber başka bir ilâh mı?! Hayır, onlar doğru yoldan sapan bir millettir.
61— Yoksa yeri oturmaya uygun yaratan, aralarında ırmaklar meydana getiren; ona (denge sağlayıcı) dağlar sunan ve iki deniz arasına bir engel koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı?! Hayır, onların çoğu (gerçeği) bilmezler.
62— Yoksa darda kalıp da duâ ettiğinde duasına olumlu cevap veren; üzuntüı ve sıkıntıyı açıp gideren ve sizi yeryüzünde öncekilerin yerine gecırıp söz sahibi kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı?! Ne de az dü-sunuyorsunuz!
63— Yoksa kara ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin hemen önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah iİe beraber başka bir ilâh mı?! Allah onların ortak koştuklarından çok yücedir.
64— Yoksa halkı yaratmaya başlayıp devam eden, sonra da onu (öldürdükten sonra) yeniden çevirip var kılan; gökten ve yerden size rızık veren mi? Allah ile beraber başka bir ilâh mı?! De ki: eğer doğrulardan İseniz haydi delil ve belgenizi getirin.
Hamd, Allah'a Olsun
«De ki, hamd Allah'a, selâm da Allah'ın seçip beğendiği kullarına olsun..»
Hakk'ın hikmet ve yararını, bâtılın tehlike ve zararını açıklayıp aklını, idrâkini kullanan kullarını aydınlatan; imânın gerçek huzur ve mutluluk kaynağı, inkârın şaşkınlık ve azabın asıl sebebi bulunduğunu tarihî misallerle bir bir belirten Allah'a hamd olsun. O'nun rahmet ve sünneti gereği mü'minlerin imân ve irfanını artırdığı; inkarcılara iyice düşünmeyi ve akıllarını kullanmayı kolaylaştırdığı ve bunun için de on dört kadar delil sıralayıp rahmet ve kurtuluş yollarını bütünüyle açık tuttuğu için de O her zaman övülmeye ve ibâdet edilmeye lâyıktır.
Birer ana fikir ve temel bilgi mahiyetinde sıralanan on dört kadar belgeye gelince : Bunların astronomi, botanik, coğrafya, yerbilim, psikoloji ve biyoloji ile ilgili olması çok dikkat çekicidir.
Başımızı önce göğe ve ondaki kusursuz düzen ve dengeye; sunduğu nimete çevirdiğimiz; sonra bitkiler âlemine yöneldiğimiz; arkasından yeryüzündeki kaynaklara baktığımız,- sonra da bunca nîmet ve iltifatlara lâyık görülen insanoğlunun yaratılışindaki yüae hikmeti, ondaki harikulade sanatı ve hılkatındaki amacı düşündüğümüz zaman bizi Allah'a yaklaştıran bütün sebep ve vasıtaların hizmete sevkedildiğini; bizi O'ndan uzaklaştıran engellerin her zaman ortadan kaldırılmasının çok kolay olduğunu görür ve O yegâne kudret karşısında eğilir, O'nun her türlü güzel övgüye lâyık bulunduğunu anlarız.[53]
O Halde Selâm Seçkin Kullara Olsun
Selâm : Selâmet ve güven telkin eden dirlik ve kardeşlik sembolüdür. Her türlü noksanlık, kusur, şaibe, son bulma, zevale yüztutma gibi arızalardan pâk ve münezzeh olduğu; imân eden kullarını selâmet yurduna lâyık gördüğü için Allah'a «Selâm» denilmiş yani bu O'nun doksan dokuz isminden biri sayılmıştır.
Mü'minlerin birbirlerine selâm vermesi, Allah'ın bu isminin tecellilerine mazhar olmalarını dilemelerine ve birbirleri için dünya ve âhiret selâmeti temenni etmelerine yönelik bir anlam taşımaktadır,
Bu manayla gerçek selâm ve selâmet ise Cennet'tedir. Çünkü orası sonsuzluk yurdudur; fakirlik ve sıkıntı orada yoktur. Alçalıp rezil olmak; itilip kakılıp hakarete uğramak orada söz konusu değildir. Kısacası, insan Cennet'e girinoe, insanlığının asıl manasını, değerini ve Allah yanındaki makam ve mertebesini daha iyi anlar. Öylece hakiki selâmetin ne olduğunu gözleriyle görür.
Onun için Allah'a hamd edildikten sonra; selâm, O'nun seçip beğendiği iyi kullarına lâyık görülmüştür. Allah'ın seçtiği kullar ise, başta peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlihler olmak üzere imân zevkiyle yaşayan bütün mü'minlerdir.[54]
Gökleri Ve Yeri Yaratan
«Allah T" hayırlıdır, yoksa (sapıkların) ortak koştukları mı? (Onlar mı) yoksa gökleri ve yeri yaratan.....mı (hayırlıdır)?»
Göklerin ve ondaki sistemlerin belli bir plâna göre yaratılıp insanların hizmetine verilmesi, şüphesiz ki insanın Allah yanındaki değerini, her şe^ ym onun için yaratıldığının hikmetini ortaya Koymaktadır. O bakımdan insan denilen varlık yoksa, göklerin ve yerin anlam ve hikmeti kalmaz ve bo-Şuna yaratıldığını sonuçlandırır ki bu, bütünüyle hikmete ters düşer. Zira t-enab-ı Hak mutlak hikmet sahibidir, abes ile iştigal etmez; boş ve anlamsız bir kâinat yaratmaz.
su h--yaratlllS' mutlak bir düzen ve denge arzediyor, kusur-^ z bir- plânın mevcudiyetine delil sayılıyorsa, o takdirde mutlaka onları enge ve düzene sokup kusursuz bir plâna göre yürüten üstün bir kudret vardır demektir. O bakımdan ilgili âyetle bu inceliği düşünmemiz ilham ediliyor.
Yeryüzünde ise belli oranda meydana getirilen denizler, göller ve ırmaklar su dengesini sağlamaktadır. Mevcut denizler yerkürenin onda yedi nisbetinden daha az veya çok olsaydı, dengesizlik meydana gelir ve bu kadar güzel bir dünya olmazdı.
Ayrıca tuzlu acı suyun buharlaşıp atmosfer tabakasında ilâhî filitre-den geçirilip öylece yeryüzüne indirilmesi, tesadüflere kesinlikle yer vermemekte ve kusursuz bir programın uygulanmasını isbat etmektedir. O halde Allah ile beraber başka bir ilâh sözü olur mu? Bu mümkün müdür? Başka ilâhlar olsaydı bu kusursuz plân ve ona bağlı düzen ve denge vücut bulur muydu?
Allah'ın varlığını inkâr mı? Bu mümkün müdür? Allah yoksa, plân ve program olmazdı; düzen kurulmaz, hayat gerçekleşmezdi. Çünkü insandan yana hazırlanıp hizmete sevkedilen şaşmayan mükemmel bir düzen vardır. O halde mutlaka bir düzenleyici de vardır.
Irmakların bütünüyle hayat taşıyıp getirdiğini, dağların, yerkürenin dengesini sağladığını kim inkâr edebilir? Dünyanın yirmi üç derece meyilli tutulması, dağların henüz tamamıyla tesbit edemediğimiz bir plâna göre yerleştirilmesi; ırmakların rastgele değil, ince bir hesaba göre var kılınıp yönlendirilmesi her yönüyle Allah'ın varlığına delâlet etmekte ve her hizmetiyle O'nun kudret kaleminin çizgilerini taşımaktadır.[55]
İki Deniz Arasinda Bir Engel
<<Ve iki deniz arasmo bir en9e' koyan mı?»
Herbiri kendi özelliğini korusun diye iki deniz arasına konulan engel nedir ve iki denizden maksat ne olabilir? Müfessirlerin bu konuda farklı yorumları olmuştur. Onları kısaca şöyle belirtebiliriz :
a) Acı su Ne tatlı su,
Nitekim Furkan Sûresi 53. âyette bu husus belirtilmektedir.
b) İki deniz arasında Arap Yarımadası,
c) Hint Okyanusu ile Akdeniz,
d) Atlas Okyanus'undaki meşhur sıcak deniz akıntısı (golfstrim),
Bilindiği gibi bu konu Kur'ân'ın üc ayrı yerinde az değişik anlatımla açıklanmıştır. Şöyle ki:
Furkân Sûresi 53. âyet: «O iki denizi salıverip yaklaştırdı; şunun suyu tatfı içimi kolay, bunun suyu tuzlu acı. Aralarına da (birbirlerine karışmalarını önlemek için) bir engel, aşılması zor bir sınır koydu.»
Nemi Sûresi 61. âyet: «Ve iki deniz arasına bir engel koyan mı?...»
Rahman Sûresi 19, 20. âyetler: «Birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi; aralarında bir engel vardır ki, biri diğerinin sınırını geçmez.»
Son yıllarda ünlü Fransız ilim adamlarından Kaptan Cousteau'nun yaptığı bir araştırma ve verdiği birtakım bilgiler vardır. Her üç âyetin delâlet etti hükmü tasdîk eder mahiyette ilmî açıdan bazı tesbitleri olmuştur ki onu Furkan Sûresi 53. âyetin tefsirinde nakletmiş bulunuyoruz.
Böylece belli boğazlarda birleşen iki denizden her birinin taşıdığı özelliklerini koruması; birinin diğerine bu yönden karışmaması, ilâhî kudretin benzersizliğini ortaya koymakta, varlığına ve birliğine delil sayılmaktadır.[56]
Darda Kalanın Sıkıntısını Kaldıran Tek Umut Kapısı
«Yoksa darda kalıp da duâ ettiğinde duasına olumlu cevap veren; üzüntü ve sıkıntıyı açıp gideren... mi?.»
Darda kalanın sıkıntı ve üzüntüsünün kaldırılması iki ayrı yorum istemektedir: Birincisi, Allah adına yeryüzünde icrâ-i faaliyette bulunan mü'-minler, köklü, sağlam bir imânla Hakk'a yönelip sebeplere başvurur ve asıl şifa ve çareyi Allah'tan beklerlerse, başvurdukları sebepler son derece olumlu sonuç verir şeklindedir. İkincisi, sebep ve çarelerden olumlu sonuç alamayan mü'minlerin çaresizlik sınırında durup Cenâb-ı Hakk'a el açarak ilahî yardımın tecelli etmesini istemeleri ve yardımın da arzulanan istikamette tecelli etmesi anlamındadır.
Sıkıntıya düşen ve çare bulamayan inkarcıya gelince, onda ne böylesine köklü bir ümit, ne de Allah'a güvenip dayanma inancı vardır. O bakım-an onu o durumda kahreden üç sebep söz konusudur: Çaresizlik, ümitsiz-llk ve inançsızlık..
Böylece ilgili âyetle bir bakıma Tababet-i Ruhiye, yani Psikoterapi'ye at'er çekilmekte ve bunun tedavideki tesirine işaret edilmektedir.[57]
Rahmetin Önünde Rüzgârın Müjdeci Gönderilmesi
«Ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi?..»
Havadaki nemin başlıca şu üç sebepten ötürü yağış haline dönüştüğü bilinmektedir:
1— Nemli havanın, karşısına çıkan yüksek dağlar boyunca yükselirken daha soğuk hava tabakasıyla karşılaşması,
2— Alçak basınç alanlarında yükselen havanın yükseldikçe soğuması,
3— Nemli havanın rüzgârın tesiriyle sıcak yerden soğuk yere sürüklenmesi..
Böylece Cenâb-ı Hak ilgili âyetle yağışın oluşmasında rüzgârın rolünü belirtiyor ve bu konuda araştırıcılara ana fikir veriyor. Yağmurdan hemen önce esen rüzgârın yağışın gelmekte olduğunu haber vermesi, Cenâb-ı Hakk'in atmosferde kurduğu düzen ve hazırladığı programı yansıtır. Öyle ki, bu düzenli, plânlı ve programlı olayı, hiç bir zaman tesadüflerin bir-araya getirdiği söylenemez. Zira belli sebeplerin oluşması ve yağmurun meydana gelmesi, her gün değişik kanunlarla, başka başka programlarla değil, dünya yaratıldı yaratıjalı sürüp gelmektedir. Olayın bu şaşmazlık içinde sürüp gelmesi her türlü tesadüfü reddetmekte, çok üstün bir kudretin mutlak, tasarrufunu simgelemektedir.[58]
Yaratıp Öldüren, Sonra Da Geri Çeviren Kimdir?
«Yoksa halkı yaratmaya başlayıp devam eden, sonra da (öldürdükten sonra) yeniden çevirip var kılan... mı?»
Bitkiler âleminde dirilip ölme bir devr-i daim halinde sürüp gitmektedir. Botanik alanda konulan hilkat kanunu hedefinden hiç sapmamakta ve bu hal aynı ölçülere göre devam etmektedir. Aynı şeyi insanlar ve hayvanlar hakkında, aynı zamanda kâinatın bütünü hakkında düşünebiliriz. Bitkileri öldürdükten sonra belli şartların oluşmasıyla tekrar hayata çeviren Cenâb-ı Hak, insanları öldürdükten sonra yine koyduğu kanunlar gereği şartlar oluştuğu zaman diriltip kaldıracaktır. Kâinatı belli bir plâna göre yaratıp düzen ve dengede tuttuktan sonra bir gün o düzeni bozacak ve yeni bir düzen meydana getirecektir. Böylece hemen her şey için ikinci bir hayat, bir var kılınma söz konusudur.
Bitkilerle ilgili koyduğu hilkat kanunu nasıl hedefinden sapmadan işler halde devam ediyorsa, insanlar hakkında koyduğu hilkat kanunu da hedef ve amacından sapmadan devam etmektedir.
Bütün bu ölçülü ve düzenli olaylar, Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu hilkat kanununun izlerini taşımakta ve olayları meydana getiren, her sebep O Yüksek Kudret'in damgasının rengini yansıtmaktadır. Art*fc Allah ile beraber başka bir ilâh söz konıfeu olabilir mi?
O halde Cenâb-ı Hakk'ı inkâr edenler, iddialarını isbat için delillerini bulup getirsinler! Getirebilirler mi? O bakımdan diyebiliriz ki, Allah'ın yokluğunu isbat mümkün değildir. Çünkü her olay ve her eşya mutlak surette O'nun varlığına delâlet etmekte, fakat var olmadığına hiçbir şey delâlet etmemektedir.[59]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına, birliğine, ortağı bulunmadığına delâlet eder on dört kadar delil sıralandı ve öylece insan aklına malzeme verilerek Allah hakkında daha etraflı ve derin düşünmesi istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, sınırlarını beürliyemiyeceğimiz kadar büyük olan bu kâinatta bilmediklerimiz, muhakkak ki bildiklerimizden çoktur. Zira bizim aklımız da, bilgimiz de, düşünce ufkumuz da hep sınırlıdır. Allah ise sınırsızdır. Yarattığı kâinat da bize nisbetle sınırsız denilecek kadar geniştir şeklinde bir ön fikir verilmektedir.[60]
Meali;
65-66— De ki: göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez ve onlar da ne zaman diriltilip kaldırılacaklarının bilincinde değillerdir. Hayır, onların Âhiret hakkındaki bilgisi kıt ve yetersizdir. Hayır, Âhiret hakkında (devamlı) şüphe içindedirler. Hayır, onlar Âhiret'ten yana (o hususta) kördürler.
Kâinatın Büyüklüğü, Allah'ın İlminin Sınırsızlığı
«De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez..»
İnsan ömrü sınırlı ve sayılı olduğu gibi, bilgisi de sınırlıdır. Kâinat ise rakamla belirlenemiyecek kadar büyüktür. Allah'ın ilmi ise sonsuz ve sınırsızdır; ezelle ebed arasını kapsayıp kuşatmıştır. Peygamber ve ilâhî kitaplar bizi fizik âleminin ötesine götürür, bilgimizi artırır, düşünce ufku-, muzu genişletirler. 0 kadar ki, ilmî araştırmalarla elde edemiyeceğimiz bilgileri bize verirler. Maddeci sapıklar, inkarcı şaşkınlar ise, kendilerini bu bilgilerden, ilâhî irfandan yoksun bırakırlar. O sebeple konumuzu oluşturan âyetlerle bunlar üc ayrı anlatımla kınanmakta, tek yanlı bir bilgi içinde dönüp dolaştıklarına işaret edilmektedir:
a) Ne zaman diriltilip kaldırılacaklarının bilincinde değildirler. Çünkü peygamber eğitim ve öğretiminin dışında kalmışlardır.
b) Âhiret Âlemi hakkındaki bilgileri ya hiç yoktur, ya da son derece yetersizdir. Zira ilâhî kitaplara inanmazlar ve onlardaki bilgilere itibar etmezler.
c) İkinci hayat konusunda bütünüyle kör ve sağırdırlar. Çünkü kâinatın her parçasında kendini gösteren ilâhî damgayı görmezler; kâinatın mevcut düzeninin taşıdığı ilâhî sanatın kusursuzluğunu anlayamazlar. Aynı zamanda hayat kanunlarının hikmet ve amacını idrâkten çok uzaktırlar.
Böylece hakkı red ve inkâr eden maddecilerin üç ayrı vasfı üzerinde duruluyor ve onları daha iyi tanıyabilmemiz hususunda sağlam bir kıstas daha veriliyor: Hakikate karşı şuursuzdurlar; gerçeği anlayıp idrâk etmede yetersizdirler ve Hakk'ın eşyadaki izini görmekte kördürler..[61]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kâinatta bilmediğimiz çok şeyin bulunduğu konu edildi. Allah'ın sonsuz kudreti ve sanatı karşısında ne kadar küçük olduğumuza işaret edildi. Sonra da inkarcı maddecilerin üç vasfı üzerinde durularak onları teşhîs konusunda bir kıstas verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, müşriklerin ikinci hayata inanmadıklarına değiniliyor. Sonra da kendilerinden önoe gelip geçen milletlerin kalıntılarını gezip görmeleri, inceleyip araştırmaları; suçlu günahkâr kavim ve toplulukların sonlarının ne olduklarına bakmaları tavsiye ediliyor. Arkasından Peygamber'e (A.S.) ve Onun izinde yürüyen mü'minlere, inkarcıların katı tutumlarından, bilgisizce taassuplarından dolayı üzülmemeleri hatırlatılarak ilâhî hükmün inmesini, beklemeleri dolaylı şekilde emrediliyor. Allah'ın, inkâr ve günah içinde ömürlerini harcayanlara azap etmekte aceleci olmadığına da atıf yapılarak her şeyin belirlenmiş bir vakti, hazırlanmış bir süresi olduğuna işarette bulunuluyor.[62]
MEALİ:
67— O küfredenler dediler ki: «Biz ve babalarımız toprak olduğumuz zaman mı, cidden bizler (kabirlerimizden diriltilip) çıkarılacak mıyız?!
68— And olsun ki, bu bize de ve daha önce babalarımıza da söylenegelen bir tehdittir; bu ancak eskilerin (uydurdukları) masallardır.»
69— De ki: «Yeryüzünde bir gezin de o suçlu günahkârların sonunun ne olduğunu bir görün.»
70— Ve artık (Ey Peygamber!, bu inkâr ve inatlarından dolayı) onlara karşı (onlardan yana) üzüntü çekme ve plânladıkları hile ve düzenden de sıkıntıya kapılma.
71__ Derler ki, «doğrulardan iseniz bu va'diniz (tehdidiniz) ne zaman?»
72__ De ki: «O acele istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı belki size yaklaşıp ensenize yapışmak üzeredir.»
73__ Ve şüphesiz ki Rabbın, insanlara karşı lütuf, iyilik ve ihsan sahibidir; ne var ki onların çoğu şükretmezler.
74— Hem gerçekten Rabbın, onların göğüslerinde neleri gizlediklerini ve neleri açığa vurduklarını elbette bilir.
İkinci Hayatı Masal Sayanlar
«O küfredenler dediler ki: Biz ve babalarımız toprak olduğumuz vakit mi, cidden bizler (kabirlerimizden diriltilip) çıkarılacak mıyız? And olsun ki, bu bize ve daha önce babalarımıza da söylenegelen bir tehdittir; bu ancak eskilerin (uydurdukları) masallardır.»
Mekkeli putperestler herşeye, cehaletle birleşip bütünleşen madde gözüyle bakıyor; dünya hayatından başka bir hayatın söz konusu olamıya-cağı inancıyla hüküm veriyorlardı. Gerçi hiç kimse hayatın tadını aldıktan ve onun ne kadar tatlı olduğunu kavradıktan sonra bir daha yok olup büsbütün silinmek, unutulup belirsiz hale gelmek istemez. Ne var ki akıl, imân ve ilimle birleşip bir sehpa meydana getirmedikçe fizik ötesinden gönderilen haberlere pek itibar etmez; yalnız başına yola çıkınca da belli bir sınıra kadar varıp onun ötesine inanmak istemez.
Günümüzdeki materyalistlere gelince: Onların durumu câhiliyet devri inkarcılarından farklıdır; o günkü putperestler küfrü cehaletle birleştirip tanrıyı maddeleştirmiş4er ve böylece katı bir şekilcilik düzeyinde ruhlarını dondurmuşlardı. Bugünkü maddeci kâfirler ise, gerçek imândan yoksun bir doğrultuda materyalizm felsefesiyle beyinlerini yıkayıp veya yıkatıp maddeyi tek esas olarak kabul etmişlerdir. Böylece o dönemle bu dönem kâ-. fırleri amaç ve hedefte birieşmekteler. O da, Yüce Yaratanı ve âhireti inkar etmekten; insanları yiyip içen, evlenip üreyen ve sonunda ölüp toprağa karışan bir avuç parazite dönüşen gayesiz, amaçsız, hikmetsiz canlılar saymaktan ibarettir.
İddia ve inanç bu olunca, kutsal ve hürmete lâyık hiçbir şey kalmıyor; yüksek ahlâk, fazîlet, fedakârlık, âlicenaplık, yardımseverlik, kardeşlik gibi ustun değerler birer fantezi olmaktan öteye geçmiyor.[63]
Hakkı İnkâr Edenlere Uyari
<<De kİ: Yervuzunde Wr gezin de o suçlu günahkârların sonunun ne olduğunu bir görün.»
Kıyameti ve ikinci hayata dirilip kalkmayı inkâr edenlere, akılları ve idrâkleri ölçüsünde bir uyarı belgesi gösteriliyor: Yıkılıp yok edilen inkarcı azgınlardan geriye kalan harabeler..
Neden gelip geçen milletlerin kalıntılarını görmeleri emrediliyor? Bunun âhireti ve ikinci hayata dönmeyi isbatlayan bir yanı var mıdır? İlk bakışta yok gibiyse de aslında böyle bir belge kalıntılarda yatmaktadır. Şöyle ki: İnkâr, azgınlık ve haksızlığı kendine huy ve sanat edinen bir kavim ya da milletin kendi kendini adım adım sünnetullahın sillesine hazırlamakta; ilâhî plân ve düzene ters düşmenin doğuracağı elim sonuca itmektedir. Eğer yeryüzünde, diğer bir anlatımla, varlık âleminde şaşmayan bir ilâhî plân ve program câri olmasaydı, her millet zulmüyle, tuğyanıyla, yaşama şansına sahip olsaydı, o takdirde yıkılıp yok edilerek yerin altına geçirilen birçok zâlim inkarcı millet ve kavimlerin haritadan silinme felâketine uğramaması gerekirdi. O halde servetleriyle,sanatlarıyla sahneden silinen milletlerin bu hazin akibeti, insanı yaratan yüce kudretin, yarattığı hiçbir şeyi başıboş bırakmadığı, her şeyi ezelde hazırladığı plândaki yerine göre belli kanunlara bağlandığını göstermekte ve konuyu daha etraflı düşünmemizi ilham etmektedir. Böylece zıtlar âleminde yaşadığımız ortaya çıkmakta; hayatla ölüm, dünyayla âhiret, iyilikle kötülük, hakla bâtıl, doğru ile eğri birbirini kovalamakta; biri diğeriyle daha iyi bilinip tanınmaktadır.[64]
Peygamber Ve Mürşide Düşen, Fazla Üzülmek Değil, Yüklendiği Kutsal Görevi Yerine Getirmeye Çalışmaktır
<<Ve artık (ey Pevsamber, bu inkâr ve inatlarından dolayı) onlara karşı (onlardan yana) üzüntü çekme ve plânladıkları hile ve düzenden de sıkıntıya kapılma.»
Peygamber'e (A.S.) ve onun yolunda yürüyen mürşitlere ve ilim adamlarına düşen görev, doğru yolu bütün açıklığı ve yararlı neticeleriyle; eğri yolu bütün zorlukları ve acı sonuçlarıyla anlatmak; kâinatı şaşmayan ka-nunarıyla düzenleyip belli bir amaç ve hedefe doğru götüren Yüce Yara-tan'i tanıtmak ve aradaki engelleri kaldırmaktır. Bu durumda irşada kulak vermedikleri, doğru yolu seçmedikleri için uyarılanlara karşı büzülmemek aerekir. Zira hiç kimse Allah kadar âdil ve merhametli değildir. Aynı zamanda inkarcı sapıkların Hakk'a karşı gelip uyana aleyhine hile ve düzen kurmalarından dolayı sıkıntıya kapılmak da lüzumsuzdur. Zira unutmamak aerekir ki, ahlâksızlık ve azgınlıkla birleşen her inkâr ve sapıklığı pusuda bir felâket beklemektedir.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm, Mekke'de zâlim putperestlerin haksız saldırısına uğrayan mü'minlere zaferin yakın olduğuna, zâlim zorbaların baş aşağı gelmek üzere bulunduğuna işaret etmekte ve ilâhî hüküm ininceye kadar sabretmelerini, teblîğ ve irşat hizmetini sürdürmelerini kapalı şekilde istemektedir.
Nitekim öyle oldu.. Çok geçmeden kâfirler zulüm ve tuğyanlarını artırdılar; o kadar ki, Hz. Peygamber'in (A.S.) mübarek vücudunu ortadan kaldırmayı plânladılar. Derken Allah sebepleri harekete geçirdi; önce hicret, arkasından Bedir Savaşı ve sonra da Mekke'nin ve Arap Yarımadası'nın fethi gerçekleşti.
Putperest sapıklar, Hz. Muhammed'in {A.S.) ve Kur'ân'ın verdiği bu haberi ciddiye almadılar ve «doğrulardan iseniz bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek?» diyerek bir bakıma hak ile alay ettiler. Kur'ân, onlara: «İstediğiniz tehdit azabının bir kısmı yaklaşıp ensenize yapışmak üzeredir» diyerek bâtılın pek yakında baş eğeceğini haber verdi. Ne yazık ki onlar bunu bir türlü anlayamadılar. Kendilerine bir süre mühlet verilmesi sırf ilâhî lütuf ve rahmetin bir gereğiydi; onu da bir türlü akledemediler de nankörlükte ısrar edip durdular. Allah'ın ilmi onların tuttukları yolda ısrar edeceklerini tesbit etmiş bulunuyordu. Ama yine de Peygamber'e (A.S.) düşen, teblîğ ve irşadı devam ettirmektir. Zira kaderin bu görüntüsünde de Allah'ın ilmi zorlayıcı değildir. Sadece önceden bilip tesbit edicidir. Çünkü Ce-nab-ı Hak onların göğüslerinde neleri gizlediklerini ve neleri açığa vurduklarını elbette bilir. İlim malûmata tabi olarak kader çizgisini çizer.[65]
Âyetler Arasında Bağlantı
Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz teselli edildikten ve putperestliğin sonunun yaklaşmakta olduğuna işaret edildikten sonra Cenâb-ı Hakk'm her Şeyi bildiğine dikkatler çekilerek ilmiyle, kudretiyle, tasarrufuyla her şeyi kuşattığı haber verildi.
sev" A?aâ'daki âyetle de Allah'ın,olmuş ve olacak her şeyi bildiği gibi, her * yi o açık ve açıklayıcı kitaba yazdığı belirtilerek günlük hayatımızın mut-murakaba altında olduğuna işaret ediliyor.[66]
Meali:
75— Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki o açık ve açıklayıcı kitapta (yazılı) olmasın.
Her Şey Açık, Kitapta Yazılıdır
Kur'ân'ın dokuz yerinde «Kitab-ı Mübîn» terkibi (tamlama) geçmektedir. Onlardan üçü ile Kur'ân, altısı ile Levh-i Mahfuz kasdedilmektedir. Ancak «Levh-i Mahfuz» ne demektir veya neyin ismidir? Kelime olarak «Korunmuş Levha» demektir. İsim olarak, ya varlık âleminde meydana gelecek her şeyin yazılı bulunduğu bir Levha'yı, veya «Ümmu'l-Kitap» denilen «Ana Kitab» ı ifade etmektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk'ın ilmi, kâinatta olmuş ve olacak her şeyi önceden tesbit edip «Ana Kitap» olan «Levh-i Mahfuzsa yazmıştır. Vakti saati gelince yazıldığı gibi meydana gelir. Çünkü ilâhî ilim tesbitinde yanılmaz. Ancak bu tesbitlerin insan hayatıyla ilgili hususlarda onun iradesinin dışında gerçekleştirildiği sanılmamalidır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Cenab-i Hakk'ın ilmi malûmata tabidir; yani bir iş ve olay insanın cüz'î iradesiyle meydana geleceği için tesbit edilip yazılmıştır; yazıldığı için o iş ve olay meydana gelmiyor, geleceği için yazılıyor. Nitekim Ehl-i Sünnet âlimlerinin de konuyla ilgili görüşleri bu doğrultudadır.
Hatırlanması gereken bir husus da şudur: «Levh-i Mahfuz» veya «Üm-mu'l-Kitap»ta yazılı olan şeyler genel olarak ikiye ayrılır. Birincisi, kâinat plân ve düzeniyle ilgili ana bilgilerdir ki, bu bütünüyle dünyanın ömrü, kâinatın denge ve düzeni, ruhlar ve melekler âlemi; kıyamet ve âhiretle ilgili hükümlerdir; insan irâdesinin bunda herhangi bir tesiri veya rolü söz konusu değildir. İkincisi, insanların günlük hayatlarıyla ilgili hükümlerdir ki hemen her bölüm ve safhasında insan irâdesinin rolü ve tesiri vardır.
Ayrıca bu konuda büyük kalemin ve küçük kalemlerin yazdıkları üzerinde duranlar olmuştur. Muhyiddin Arabî (K.S.) Fütuhat-i Mekkiye adlı eserinde buna geniş yer vermiş ve iki ayrı kalemin yazdıklarına dikkatleri çekerek, büyük kalemin yazdıklarının sabit ve silinmez olduğunu; küçük kalemlerin yazdıklarından ilâhî irâdeyle bir kısmının sabit bırakılacağını, bir kısmının da silinebileceğini belirtmiştir. [67]
Âyetin ikinci yorumu:
«Kitab-i Mübîn»den maksat, burada Kur'ân olabilir. O takdirde gökte ve yerde gizli (kapalı) olan şeylerden maksat, kâinat planıyla ilgili hususlardır ki onlardan her biri sünnetullah doğrultusunda Kur'ân'da temel bilgi özelliğinde yazılmıştır.
Birinci yorum daha isabetlidir. Nitekim ilim adamlarının çoğu o yorumu benimsemiştir. [68]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, ilâhî ilmin her şeyi önceden kapsayıp kuşattığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle Kur'ân'ın sadece doğruyu gösteren bir kitap olduğu üzerinde duruluyor. Tevrat'ın bazı hükümlerini değiştirip dinde ihtilâf yaratan İsrail oğulları uyarılıyor. Sonra da kalbi ve kafası inkâr, inat ve taassupla kılıflanmış inkarcılara hakkı duyurmanın çok zor olduğu konu ediliyor. Arkasından ilâhî davete kulak verenlerin tutumu misal verilerek şüpheciler uyarılıyor. [69]
Meali:
76— Şüpheniz olmasın ki, bu Kur'ân, İsrâi! Oğullan'na, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerin pek çoğunu (yer yer, bölüm bölüm) anlatır.
77_ Hem Kur'ân, şüphesiz ki imân edenlere doğru yolu gösterendir ve katıksız bir rahmettir.
78— Rabbin elbette onlar arasında kendi hükmünü verecektir ve O, çok üstündür, çok güçlüdür ve (her şeyi) bilendir.
79_ Artık Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen mutlaka apaçık hak üzeresin.
80— Şüphesiz ki sen ölülere işitti rem ezsin; arkalarını dönüp gidecekleri vakit sağırlara da (Hakk'ın davetini) duyuramazsm.
81— Ve sen körleri bulundukları sapıklıktan kurtarıp doğru yola eriş-tirici de değilsin. Sen ancak âyetlerimize inanan kimselere (Hakk'ın sesini) duyurabilirsin. İşte (Hakk'a) teslim olup esenliğe erişenler bunlardır.
Tevrat'taki Yanlışları Düzeltmek
«Şüpheniz olmasın ki bu Kur'ân, İsrail oğullan'na, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerin pek çoğunu (yer yer, bölüm bölüm) anlatır.»
Aslı yazılı bulunduğu Levha'larla birlikte kaybolan ve sonradan din adamlarının gayretiyle toplanıp yazılan Tevrat'a hayli hatalar girmiş ve ilâhî kelâmdan daha çok insan sözü karışmıştır. Nitekim bir yahudi olduğu bilinen Filozof Baruch Spinoza, adını vermeden 1670'de yayınladığı «Trac-tatus theologico-politicus» adlı kitabında şöyle demiştir:
«Kutsaİ Kitab'ın, olduğu gibi, bir insana gökten inen Tanrı Mektubu olduğuna inanan kişi, hiç şüphesiz beni Kutsal Ruha karşı günah işlemekle suçlandıracaktır. Çünkü ben burada Tanrı Kelâmı'nin yanlışlarla dolu, birçok yerleri kesilmiş, değiştirilmiş ve birçok yerlerinde kendi kendisiyle çelişir hale gelmiş olduğunu ileri sürmekteyim. Ama eğer onlar da düşünecek olurlarsa hiç şüphesiz bağırmaktan vazgeçeceklerdir.,» [70]
Tevrat'ın birçok yerlerinin kesilmiş ve değiştirilmiş olduğuna birkaç misal vermemizde fayda düşünüyoruz. Şöyle ki:
a) Kıyâmet'le ilgili hükümlerin çoğu kesilip çıkarılmıştır. Bu konuya birkaç yerde işaret edilmişse de o da yanlış şekilde aksettirilmiştir. Örneğin, «And Cennet'i, âhiretteki Cennet değil, Yemen'in güneyinde Aden'in kendisidir ve Adem Peygamber bu cennette memnu meyva ağacından yemiştir» diye yazılıdır.
Tevrat'taki bu fahiş hatanın, ya mütercimler tarafından, ya da onun aslını bilmeyen bilgisiz din adamları marifetiyle meydana geldiği söylenebilir. Kur'ân bu hatayı tashih etmektedir.
b) İsrail oğulları, İsa Peygamber'i peygamber olarak kabul etmezler. Tevrat'ta onunla ilgili haber ve işaretleri olduğu gibi ya değiştirmişler, ya da yanlış yorumlamışlardır. Oysa Hz. İsa (A.S.), İsrail oğullarına gönderilen büyük peygamberlerden biridir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu kadri yüce peygambere lâyık olduğu yer ve değer verilerek hem Tevrat'taki işaretlerin doğru anlaşılmasına yardımcı olunmuş, hem de" İsrail oğullarının bu husustaki inançlarını düzeltmeleri tavsiye edilmiştir.
c) Gerek Davud, gerekse Lût Peygamber hakkında çok yanlış bilgiler verilerek, peygamberlik makamı zedelenmiştir. Kur'ân'da, Tevrat'taki bu hatalara da atıflar yapılarak gereken doğru bilgiler verilmiştir.
d) Deve'nin mundar olduğu yazılıdır. Oysa deve helâldir.
e) İnsan ölüsü, mundar hayvan leşine benzetilir. İnsan ölüsüne değen, yani dokunan her şey de mundar sayılır. Oysa insan ölüsü aslında mundar değildir. Ölüm olayından hemen sonra yıkanması ise, üzerindeki manevî mundarlığı kaldırır. Böylece ona dokunan hiçbir eşya mundar sayılmaz.
f) Kadın ay hali olunca yedi gün mundar olur; ona bu süre içinde do-. kunan da mundar olur diye yazılıdır. Oysa bu durumda olan kadınla sadece
cinsel temas haramdır. Ne oturduğu yer, ne dokunduğu eşya mundar olur. Kur'ân ve Hadîs bu konuda da Tevrat'taki vaki yanlışları tashîh eder.
Böylece Kur'ân hem Tevrat'ta meydana gelen bu yanlışları düzeltir, hem de yahudilerin dinî konularda kişisel görüş ve yorumlarını ortaya koyarak ihtilâfa düştükleri meselelere dikkatleri çeker ve doğru olanını seçmeleri için gereken yol ve yöntemi açıklar. Zira Kur'ân'a insan sözü karıştırılmamış, içindeki ilâhî kelâm olduğu gibi korunmuştur. O bakımdan her yönüyle doğruluk rehberidir ve imân edenler için katıksız bir rahmettir.
Kur'ân'ın Tevrat'ı tashihine ve her konuda doğru yolu gösterdiğine inanmayıp muhalefet edenler arasında Cenâb-ı Hak kıyamet gününde hükmedecek ve öylece hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırt edecektir.
O halde Peygamber'e (A.S.) ve O'nun izinde yürüyen mürşitlere düşen görev, hakkı tebliğ ettikten sonra her bakımdan Allah'a güvenip dayanmaktır.[71]
Ölülere Ve Sağırlara Hakkin Sesini Duyurmak Mümkün Mü?
«Şüphesiz ki sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp gidecekleri vakit sağırlara da (Hakk'ın davetini) duyuramazsın.»
İnsan ruhunun gıdası, bedeninin.afiyet kazanması, Allah'a dosdoğru imânla başlar; bu her iki varlık mevcut gıda ve afiyeti alarak yaratıldığı gayeye yönelme imkânını bulmuş olurlar. Önüne nefis, madde ve küfür üçlüsü konulan ruh ise, gerçek gıdasını ve hılkatına uygun bir hayatı kaybeder. Beden de afiyet havasından mahrum kalır ve böylece ruhla beden ârasında büyük bir uyumsuzluk ortaya çıkar. Aynı zamanda o gibi kişilerin dün-yalarıyla âhiretleri arasındaki köprü kalkar. Derken onlar bakan körler, duyan sağırlar olurlar.
Mekkeli sapık inkarcıların çoğu bu körlüğe ve sağırlığa mübtelâ bulundukları için Hz. Muhammed'in (A.S.) tebliğ ve irşadını gerçek anlam ve hikmetiyle duyup anlayamadılar; Kur'ân'ın insan üstü kudretini idrâk edemediler. O sebeple de Cenâb-ı Hak onları körler ve sağırlar olarak vasıflandırmakta ve yaşamakta olan inkarcıların akıllarını iyi kullanmalarını hatırlatmaktadır.
Müşriklerin belirtilen körlük ve sağırlıklarına üzülen Reslüllah (A.S.) Efendimize Cenâb-ı Hak 80. âyetle tesellide bulunarak hayırlı sonucun haktan yana tecelli edeceğini haber vermektedir.[72]
Körleri Doğru Yola Eriştirmek
İnkâr ve cehalet körlüğüne mübtelâ olup doğru yolu bulmayan nankörleri doğru yola eriştirmek Allah'a aittir. Peygamber ve Onun sünnet potasında şekillenen ilim adamlarının görevi ise, doğru yolu.göstermek, yanlış yolun tehlikesinden haber vermektir.
O halde toplum hakikati göremiyecek kadar körleşip, imân ve irfan ışığından mahrum kalınca, doğru yolu görmesi çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. Bununla beraber insan ruhunu uyandırıp ona gıda veren ilâhî davetin sesini öylelerine işittirmeğe çalışmak vaciptir. İşitmedikleri takdirde de üzülmeğe gerek yoktur. Çünkü o durumda davetçi ve mürşit görevini yapmış sayılır.[73]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın her yönüyle doğru yolu gösterdiği konu edildi. Tevrat'ta insan eliyle meydana gelen değişmeler, noksanlıklar ve fazlalıklar üzerinde durularak Kur'ân'ın ondaki vaki yanlışları düzelttiği hatırlatılarak yahudilerin dinî taassupla değil, akıl ve vicdanla konuya eğilmeleri istendi. Sonra da ilâhî davetin sesini işitmeyen sağırlara ve hakikati görmeyen körlere dikkatler çekilerek hidâyetin yâni doğru yola eriştirmenin Allah'a ait olduğuna işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, mü'mini kâfirden ayırt edecek büyük bir liderin çıkacağı haber verilerek İslâm'ın geleceğinin çok parlak olacağına işaret ediliyor. Sonra da Allah'ın âyetlerini yalan sayanların âhiretteki durumları konu edilerek, yaşamakta olan inkarcılar uyarılıyor. Aynı zamanda dünyada da inkâr ve zulümlerinden dolayı alçaltıcı bir azapla karşılaşacaklarına atıfta bulunularak mü'minlere ümit, kâfirlere korku veriliyor.[74]
Meâli
82— Söylenen (tehdit edildikleri şey) başlarına gelince, onlara yerden bir DÂBBE çıkarırız da, o, insanların âyetlerimize kesin kesin inanmadıklarını kendilerine bildirir.
83— Ve o gün, her ümmetten, âyetlerimizi yalanlıyanları birer grup halinde toplayıp biraraya getireceğiz; onları birarada tutup (sonra da Ce-hennem'e) sevkedeceğiz.
84— Sonunda (Mahşer alanına) geldiklerinde, (Allah onlara) «Siz âyetlerimi anlayıp kavrayamazken onları yalan mı saydınız? Yoksa neler yapıyordunuz?» der.
85— İşledikleri zulümden dolayı söylenen söz (va'dedilen azap) başlarına gelir de artık söz söyleyecek (güçleri) kalmaz.
İlgili Hadîsler
«Şu on alâmet (belirti) görülmedikçe kıyamet kopmaz: Güneşin batıdan doğması, (ortalığı kaplayan) duman, dâbbe, Ye'cüc-Me'cüc'ün çıkması Meryem oğlu İsa'nın zuhuru (gökten inmesi), Deccal'tn çıkması, üç (bölgede) yerin batması: Biri batıda, biri doğuda, biri de Arap Yarımadasi'nda; insanları toplayıp sevkedecek bir ateşin Aden çukurundan (veya derinliğinden) çıkıp insanlarla beraber gecelemesi ve onlarla beraber öğle sıcağında dinlenmesi..» [75]
Açıklama :
Hadîsteki alâmetlerin anlatımı tarih sırasına göre değildir. Zira (vav) harfiyle yapılan atıf daha çok anlatılan şeylerin birarada belirtilmesi içindir. Nitekim güneşin batıdan doğması en son alâmet olduğu halde en başta anılması da bu yorumu doğrulamaktadır.
Bu olay, yani güneşin batıdan doğması, batıdan doğuya doğru dönmekte olan yerkürenin kıyamet olayıyla güneş aile sisteminin bozulmasıyla ters dönüş yapacağı veya bozulan sistemin bu neticeyi doğuracağı ile yorumlanabilir. O bakımdan İslâm'ın son dönemde batıdan bir güneş misali doğacağı şeklindeki bir yoruma gerek yoktur.
Ortalığı bir duman (gaz)ın kaplamasına gelince : Bu, güneş sisteminin bozulmasıyla yerkürenin bir yumurta gibi düz, pürüzsüz bir hal alması sonucu büyük bir toz tabakasının oluşup her tarafı kaplamasıyla yorumlanabileceği gibi, kıyamete çok yakın bir tarihte dünya çapında bir nükleer savaşın başlatılması neticesi ortalığı kesif bir dumanın ve öldürücü radyasyonların kaplamasıyla da yorumlanabilir. Allah daha iyisini bilir.
Dâbbe'nin çıkması, ayrı bir konu olduğundan onu aşağıda özel bir başlık altında açıklıyoruz.
Ye'cüc-Me'cüc'le ilgili bilgi ve yorumları Kehf Sûresi 94. âyetin tefsirinde açıklamış bulunuyoruz.
İsa (A.S.)ın zuhuru, yani gökten inmesi hakkında altmışa yakın hadîs olsun rivayet edilmiştir; onlardan kırk tanesinin sahîh olduğunu söyleyebiliriz.İnmeyeceğine dair tek bir hadîs olsun rivayet edilmemiştir. Kırk hadisin blr araya gelmesi, rivayetin tevatür derecesinde kuvvet kazandığını gösterir.
Deccal da «Dâbbe» gibi sembolik bir anlatım yansıtmaktadır. Şöyle ki:
Hadîslerde vasıflan ve özellikleri belirtilen bu yaratık, gerçekte bir şahıs değildir. Dünya ülkelerini tehdit edip büyük fitneler doğuracak menfi bir akımdır. Bugün için komünizmi buna misal gösterebiliriz; ama ileride daha tehlikeli ve kapsamlı menfi bir akımın gelişip ortalığı fitne ve fesada boğa-cağıyla da yorumlanabilir. Zira Deccal'ın yüzünün renginin kızıl olması, kan dökücülüğüne; sağ gözünün kör olması, hakikati görmediğine; merkebinin kulaklarının uzun olup haber alması, o dönemde haberleşmenin dünya çapında gelişmiş olacağına; merkep ile dolaşması, akılla bağdaşmaya,-; fikir ve iddiaları beraberinde taşıdığına; merkebinin üstünde biri cenneti, diğeri cehennemi temsil eden iki köfenin bulunması, iddiasını, temsil ettiği batılı cennet göstereceğine, hak ve hakikati cehennem olarak tanıtacağına delâlet eder.
İnsanları toplayıp sevkedecek ateşin mahiyetini bilmediğimiz için herhangi bir yorumda bulunmamız pek isabetli olmaz. Ancak ilende ortaya çıkacak çok önemli olaylar bu hususta birtakım ipuçları verebilir. O halde bunun yorumunu bizden sonraki ilim adamlarına bırakmamız daha doğru olur.
İlgili hadîslerin devamı:
«Dabbetü'l-arz beraberinde Musa'nın Asa'sı, Süleyman'ın yüzüğü bulunduğu halde çıkar; kâfirin burnunu Asa ile damgalar. Yüzük ile de mü'-minin yüzünü ışıldatır. O kadar ki, insanlar sofra üzerinde biraraya gelirler de mü'min (hemen) kâfirden ayırt edilip tanınır.» [76]
Dabbetü'l-Arz
«sövlenen (tehdit edildikleri) şey başlarına gelince, onlara yerden bir DÂBBE çıkarırız da, o, insanların âyetlerimize kesin kesin inanmadıklarım kendilerine bildirir.»
Kur'ân'da va'deHilen azap kıyamete çok yakın bir zamanda kâfirlerin başına inince, mü'minle kâfiri birbirinden kesin çizgileriyle ayıran Dâbbe-tü'l-arz çıkar.
Ancak Dâbbetü'l-arz nedir?
Sözlük olarak incelediğimizde «yerden çıkan bir hayvan» mânası anlaşılır..Gerçi bu ismi açıklar mahiyette birçok rivayetler yapılmıştır. Ne var ki çoğu sahîh değildir. Biz sadece sahîh kabul edilenlerden ikisini nakletmiş olduk.
Terkibi ayırıp yalnız «dâbbe» kelimesini ele alınca, yerde yürüyen, hareket eden canlı bir varlık mânası ortaya çıkar. Kıyametin yakın alâmeti olarak bildirilen bu varlık, cidden bir hayvan mıdır, yoksa yeryüzünde düzenli hareketlerle geniş çapta ıslâhat yapıp mü'mini kâfirden ayıran büyük bir lider midir? İlgili âyetle sahîh hadîsleri biraraya getirdiğimizde, «Beraberinde Musa'nın Asa'sı, Süleyman'ın mührü olduğu halde insanlara konuşacak» cümlesinden onun çok büyük bir^lider olduğu anlaşılıyor.
Bu yorumumuzun ışığında şu sonucu çıkarmamız mümkündür: Kıyamete yakın yeryüzünde insanlar iyice dünyalığa dalıp azgınlık gösterdikleri, maddeyi amaç seçtikleri, haklara tecavüzde bir sakınca görmedikleri zaman büyük bir ısiâhatcı mü'min lider çıkacak, hakkı bâtıldan ayırıp mü'mini kâfirden ayıracaktır.
Ayrıca «Dâbbetü'l-arz»ı İsa (A.S.) ve .Mehdi ile yorumlayanlar da olmuştur. Çünkü bu ikisi de yeryüzünde büyük ıslâhatlar yapacak, insanları huzur ve güvene kavuşturacaklardır. Allah daha iyisini bilir.[77]
Âyetleri Yalanlayanların Gruplar Halinde Biraraya Getirilmesi
<<Ve ° gun her ummetten- âyetlerimizî yalanlayanları birer grup halinde toplayıp bîraraya getireceğiz; onları birarada tutup (sonra da Cehennem'e) sevkedeceğiz.»
Kur'ân-ı Kerîm bu âyetle körü körüne inkâra sapıp hakkı inceleme, araştırma zahmetine katlanmadan reddeden nankörlerin kıyamet gününde iyice azarlanıp kınanacaklarını haber verirken, insanların dikkatini çok önemli bir noktaya çekiyor: Allah kelâmı olan Kur'ânl iyice araştırıp incelemek, hükümlerini, hikmetlerini anlamaya çalışmak ve ondan sonra karar vermek gerekir. O halde Kur'ân'ı hak kitap olarak kabul eden okumuş mu'minlerin herkesten fazla Kur'ân âyetlerini araştırmaları, Kur'ân ilimleri üzerinde mesai sarfetmeleri vaciptir.'Çünkü Allah Kelâm'i okunmak ve ıçındekıyle amel edilmek üzere indirilmiştir. O bakımdan mü'minlerin daha pok bu kitaba sahip çıkıp boşluğu dolduracak ilim adamları yetiştirmeleri ır farz-ı kifaye olarak karşımıza çıkıyor.
Kur'ân'ı yalanlamak hiç bir grubu kurtuluşa götürmez. Aynı zamanda hakikati araştırmadan karar vermek hiçbir toplum ve millete rahmet kapılarını açmamıştır ve açmaz da. Zira hak ve hakikat her yönüyle uyumdur, güvendir, dengedir ve düzendir. Bâtıl her yanı ve yönüyle uyumsuzluk, dengesizlik, güvensizlik ve düzensizliktir.[78]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın âyetlerini; O'nun varlığına ve birliğine delâlet eden belge ve delilleri inkâr eden maddeci sapıkların dünyada den-gesizik ve umutsuzluk içinde yaşayacakları; âhirette de rezil ve rüsvay edilecekleri haber verildi. Bu anlatım içinde «İstikbal İslâm'ındır» sinyali verilerek büyük bir liderin yeryüzünde adalet, doğruluk ve haktan yana geniş çapta hareket sağlayacağı ve bunun da kıyamete yakın bir zamanda olacağı müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın hem varlığına, hem de kudretinin sınırsızlığına ve rahmetinin genişliğine delâlet eden gece-gündüz düzenlemesi konu ediliyor. Böylece inkarcı şaşkınların, şüpheci maddecilerin kâinattaki düzen üzerinde araştırma yapmaları ve öyle karar vermeleri isteniliyor.
Sonra da Allah'tan kaçıp uzaklaşmanın, O'nun mülkünün ve mutlak tasarrufunun dışına çıkmanın mümkün olmadığına işaretle, ikinci hayata Sûr'un üflenmesiyle başlanacağı ve her şeyin ister istemez baş eğerek, boyun bükerek Cenâb-i Hakk'ın belirlediği alanda toplanacakları hatırlatılıyor.[79]
Meali:
86— Görmediler mi ki biz gerçekten dinlensinler diye geceyi oluşturduk, gündüzü de aydınlık kıldık. Şüphesiz ki bunda imân eden bir millet için deliller ve belgeler vardır.
87— Sûr'a üfürüleceği gün, -Allah'ın dilediği kimseler dışında- gökte-kiler de, yerdekiler de dehşet ve korkuya kapılıp, boyunlarını bükerek aşağılanmış bir halde gelecekler.
İlgili Hadîsler
«Sûr'a üflenecek. O yüzden göklerde ve yerde olanlar müthiş korkuya kapılıp kendilerinden geçecekler. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna. Sonra tekrar Sûr'a üflenecek de başını topraktan ilk kaldıran ben olacağım. Derken Musa'nın, Arş'ın ayaklarından birini tutup durduğunu göreceğim. Artık bilemiyorum, o da Allah'ın istisna ettiği kimselerden midir, yoksa başını benden önce mi kaldırmıştır?
Kim de «ben Meta oğlu Yunus'tan hayırlıyım» derse, herhalde o yalan söylemiş olur.» [80]
Gece Ve Gündüzün Düzenlenmesi
«Görmediler mi ki, biz gerçekten dinlensinler diye geceyi oluşturduk, gündüzü de aydınlık kıldık. Şüphesiz ki bunda imân eden bir millet için deliller ve belgeler vardır.»
Kur'ân, Allah'ın mutlak varlığını açıklarken gece ve gündüzün kâinat planındaki yerine ve önemine değinmektedir. Aynı zamanda plânda yer alan hiçbir şeyin hedef ve amacından sapmasının söz konusu olmadığına ve hiçbir şeyin gereksiz ve amaçsız yaratılmadığına işaret etmektedir.
Geçe ile gündüzün düzenlenmesi, insan hayatıyla içiçedir, birini diğerinden ayırmamız mümkün değildir. Öyle ki, gece olunca iş-güçü bırakıp istirahata çekilmemiz, yorulan vücudumuzun dinlenmesini ve deliksiz bir uykudan sonra ertesi gün bütün yorgunluklardan kurtulmuş olarak uyanmamızı, hayatımıza daha sağlıklı ve zinde dönmemizi sağlar.
Şunu da ilâve edelim ki, geceleyin yatağımıza çekilip uyumamızla, bütün organlarımız az veya çok uykuya katılır. Yalnız kas çalışmaları durmakla kalmaz, beyin çalışmalarının bir azalması, bir kısmının da durması sonucunda, solunum sistemimizde yavaşlama, tansiyonda düşme, vücut ısısında düşme olur. Böylece uyku aynı zamanda yorulmuş olan beyni de dinlendirir.
Gündüzün aydınlık kılınması ise, hayatımızı ve ihtiyaçlarımızı kazanma bakımından oldukça lüzumludur. Güneşin hayatımız üzerindeki olumlu tesirleri sayılmayacak kadar çoktur. O bakımdan insanı yaratan Cenâb-ı Hak, onun çalışma ve dinlenme sürelerini şaşmayan kanunlarla düzenlemiş ve yarattığı birçok şeyi onun hizmetine sevketmiştir. Bütün bu düzenli, plânlı ve programlı olayları tesadüflere bağlamak mümkün müdür? Ortada hedefinden sapmadan bir denge ve düzen varsa, mutlaka bir dengeleyici ve düzenleyici de vardır.
İlâhî plânda yer alan «kıyametin kopma safhalarından bîrine dikkatler çekilerek gece ile gündüz nasıl şaşmadan birbirini izlemekte ve bağlı bulundukları ilâhî kanuna baş eğmektelerse, öylece kıyametin kopması da bağlı bulunduğu kanun ve düzenlenme gereği meydana gelecek ve bozulan düzenden sonra yepyeni ve çok değişik bir düzen kurulacak; her şey bu yeni değişik düzene ister istemez baş eğip uyacaktır.
Görüldüğü gibi, kâinat bütünüyle, en büyük sistemdir ve bu büyük sis-temdeyer alan sayısız üniteleri birbirini tamamlamakta ve bütünün bir parcası olma düzeyinde yaratıldığı hizmeti yerine getirmektedir. En büyük sistemde yapılacak bir değişiklik bütün ünitelere sirayet edecek ve böylece kâinat bütünüyle bozulup ezelde hazırlanan ikinci plâna göre yeniden kurulacaktırcaktır.[81]
Allah'ın Dilediği Kimseler
«Sür'a üfürüleceği gün, -Allah'ın dilediği kimseler dışında- göktekiler ve yerdekiler de dehşet ve korkuya kapılıp boyunlarını bükerek aşağılanmış bir halde gelecekler..»
Kıyamet olayının meydana gelmesiyle göklerde ve yerde bulunan bütün canlı varlıklar müthiş korkuya kapılacak, yürekler yerinden oynayacak, saclar ağaracak, gebe kadınlar çocuklarını düşürecek; insanlar sarhoşlar gibi olacaklar. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna.. O halde bu müstesna tutulanlar kimler olacak? İlim adamlarının farklı tesbit ve yorumları olmuştur. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz :
a) Ashab-fKirâm'dan Ebû Hüreyre'ye (R.A.) göre: Arş'ın etrafında silahlarıyla, kanlarıyla duran şehitlerdir.
b) İbn Abbas'a (R.A.) göre : Allah yanında şerefli yerlerini alan şehitlerdir. Bu iki yorum birbirine çok yakın bir hüküm ifade etmektedir.
c) Diğer birçok ilim adamlarına göre : Dört büyük melek Cebrail, İsrafil, Mikâil ve Azrail'dir. Sûr'a üflenince bu dört melekten başka her canlı ölür. Sonra bu dört melek de ilâhî takdirle ölür ve dirilirler.
d) Bazı ilim adamlarına göre ise: Cennet Ridvân'ı, huriler. Mâlik ve zebanilerdir.
İlgili hadîs bölümünde Musa Peygamber'in (A.S.) bu müstesnalardan biri olup olmadığı üzerinde durulmuş ve Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in kesin bir açıklamada bulunmadığı görülmüştür.[82]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına, birliğine, kurduğu kusursuz Planına delâlet eden gece ile gündüzün düzenlenmesi konu edildi. Sonra kıyamet olayıyla mevcut sistemlerin alt-üst olacağı, canlı varlık adına
bazı istisnalar dışında- hiçbir şey kalmıyacağı haber verilerek inkarcılar ve şüpheciler uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın herkes hakkında mutlak anlamda âdil olduğu; o nedenle de her insanı, kendi hür iradesiyle işlediği kötü amellere, taşıdığı fena niyete göre cezalandıracağı ve iman temeli üzerinde yükselen sâlih amel sahiplerini fazlasıyla mükâfatlandıracağı belirtiliyor. Böylece ölmeden önce ilâhî hilkat kanununa uygun bir ömür sürmemizin lüzumuna işaret ediliyor.[83]
Meâli
88— (Ey Peygamber ve ey inananlar!) Dağları yerinde durur görürsün; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir.
89__ Kim iyilikle gelirse, ona ondan daha hayırlısı var ve onlar, o günün müthiş korkusundan güven içindedirler.
90__ Kim de kötülük getirirse, yüzükoyun ateşe atılırlar. Sizler yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız?
91_92— Ben ancak hürmete lâyık gördüğü bu şehrin (Mekke'nin) Rab-bına ibâdetle emrolundum. Her şey O'na aittir ve ben Müslümanlardan olmakla, Kur'ân okumakla da emrolundum. Artık kim doğru yolu bulup seçerse, o ancak kendi lehine bulmuş olur; kimde sapıtırsa, deki: «Ben ancak (kötü ve tehlikeli sonucu haber veren) uyarıcılardanım.»
93— ve de ki: «Hamd olsun O Allah'a ki size âyetlerini gösterecek de onları bilip anlayacaksınız. Hem Rabbım yapageldıklerinizden habersiz değildir.»
Dağların Hareket Halinde Olması
«Dağları yerinde durur görürsün; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir.»
İlgili âyetle çok önemli bir husus. Yüce Yaratan'ın varlığına, birliğine ve mutlak düzenine delil gösteriliyor. Ayni zamanda astronomi ve fizikle uğraşan ilim adamlarına ana fikir veriliyor ve Kur'ân'ın insan kafasının ürünü olmadığına işarette bulunuluyor.
Böylece Kur'ân dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında iki ayrı hareket halinde bulunduğunu belirtirken dağları nirengi noktası olarak gösteriyor.
şğ gibi, Kur'ân, on dört asır önce hiç kimsenin yerkürenin ha-dQ erı nakk'nda ciddi bir bilgisi ve keşfi yokken çok hikmetli ve düşün-cu bir anlatımla dünyanın hareket halinde bulunduğunu haber vermiş-Kur'ân'dan ilham alan İmam Gazali, Muhyiddin Arabî ve benzeri İslâm âlimleri dokuzyüz ve yediyüz yıl önce dünyanın boşlukta döndüğünü net bir anlatımla haber vermişlerdir. Şeyh Muhyiddin Arabî, Füsusu'l-Hikem adlı eserinde İdris bahsinde ve Fütuhat-i Mekkiyye adlı paha biçilmez kitabında güneşin merkez oiduğunu açıklamıştır.
Ne var ki, İslâm âlemi kendi öz değerlerine, ilim adamlarına ve onların buluş ve isbâtlarına yönelecekleri yerde Batı hayranlığına kapılıp onaltınci asrın ilk yarısında dünya ile diğer gezegenlerin merkezinin güneş olduğunu isbat edenin Copernicus; dünyanın kendi ekseni ve bir de güneşin etrafında döndüğünü isbat edenin ise Galile olduğunu kabul etmişe benziyorlar.
Gazalî'yi de, İbn Arabî'yi de bırakalım; Kur'ân birkaç yerde ve özellikle konumuzu oluşturan âyette on dört asır önce dünyanın boşlukta döndüğünü haber vermiştir. İslâm ülkelerinin çoğunda bu gerçek anlatılmadığı için körü körüne bir Batı hayranlığı kafa ve kalpleri doldurmuş ve Allah'ın insanlara en son mesajı olan Kur'ân'dan uzak nesillerin yetişmesine imkân verilmiştir.[84]
Allah'ın Sapasağlam Sanatı
Kur'ân dünyanın hareket halinde bulunduğunu düşündürücü, aklı harekete geçirici bir anlatım şekliyle ortaya koyarken, bunu Allah'ın sapasağlam sanatı olarak vasıflandırıyor. Şöyle ki: Kâinat plânında yer alan her şeyin sağlam ölçülere, şaşmayan kanunlara bağlandığını; yanlış, sakat, arızalı, noksan ve yararsız gibi bir düzensizliğin bulunmadığını vurgulamaktadır.
Cenab-ı Hak, her şeyi sapasağlam yapıp yerine oturturken bunu bize «itkan» sözüyle anlatmaktadır. Bununla her sistemin temelinin sağlam, düzeninin kusursuz, dengesinin yerinde olduğu neticesi ortaya çıkıyor ve insan aklının ve düşüncesinin bu noktaya çevirilmesi ilham ediliyor. Nitekim Mülk Sûresi'nde bu konu daha da açıklanarak şu bilgi veriliyor: «O ki yedi göğü tıpatıp uyum halinde yaratmıştır. Sen, Rahmân'ın yarattığında hiçbir düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin; gözünü bir çevir de bak, acaba bir çatlak, bir bozukluk görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; gözün yorgun bitkin halde alçalmış olarak sana döner.»[85]
İnsan Hem İyiliğe, Hem De Kötülüğe Yatkındır
«Kim iyilikle gelirse, ona ondan daha hayırlısı var..»
Kendinde hem melek, hem de hayvanla ilgili iki sıfatı taşıyan, yani bu özellikte yaratılan insan, nefsiyle hayvana; ruhuyla, aklıyla meleğe yakındır. O bakımdan o hem iyiliğe, hem de kötülüğe yatkındır. Hak din, selîm akıl, hakkı yansıtan ilim ve güzel ahlâk insanı ruhen yükseltmek, onunla Yüce Yaratan'i arasındaki engelleri kaldırmak ve böylece insanın melekî özelliğine ağırlık kazandırmak içindir.
O nedenle her insanın hak dine, güzel ahlâka, selim akla ve hakikati arayan bilgiye büyük ihtiyacı söz konusudur. Bu da ancak ciddi ve seviyeli bir eğitim ve öğretimle gerçekleşebilir.
Konuyu bu iki zıt sıfat, ya da duygu açısından incelediğimizde, görürüz ki, insan taşıdığı özellikleri gereği iyilik ve kötülük işlemekte serbest bırakılmış, yani bu hususta cüz'i iradesiyle başbaşa bırakılmış; ancak yardımcı olarak kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir. Bu iki ilâhî rehber ona doğru ve eğri yollar hakkında; hak ve bâtıl sayılan şeylerle ilgili gereken bilgiyi vermekte ve doğru yola yönlendirici telkîn ve tavsiyelerde bulunmaktadır. Artık bu durumda kişinin işlediği iyiliğin mükâfatı, kötülüğün cezası tamamen kendisine raci'dir ve bu ölçü en âdil kıstasın tabii sonucudur. Çünkü Allah mutlak anlamda âdildir; O, haksızlığı hem kendine, hem de insanlara haram, kılmıştır. 89 ve 90. âyetlerle bize bu gerçekler özet mahiyetinde öğretilmektedir.[86]
Hak Din Bütünüyle İlâhidir
Allah öncesiz ve sonrasız olduğu için O'nun indirdiği son din ve o dinin taşıdığı hüküm ve hikmetler de öylece ebedîdir, yani kıyamete kadar tazeliğini, özelliğini ve yüceliğini kaybetmiyecektir. Öyle ki, zaman aşımıyla aşınmaz, okumakla eskimez; sosyal yapıdaki değişmelerle değişmez. Çünkü insanın temelde ruhî ve bedenî ihtiyaçları sınırlıdır. Kur'ân bu ihtiyaçları en uygun şekilde karşılayıp insanı mutlu edecek bir kudret ve muhtevada indirilmiştir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak yarattığı insanı ezelde hazırladığı plân ve program gereği nasıl yöneteceğini, ihtiyaçlarını nasıl ve ne yoldan karşılayacağını da planlamıştır. O bakımdan insanı en iyi bilen ve onun en ölçülü şekilde mutlu olmasına imkân hazırlayan anoak Cenâb-ı Hak'tır. O halele insan her an ilâhî tebliğe muhtaçtır. O teblîği yansıtan hak din -Allah'ın son mesajı olarak- indirildiği gibi korunur; ona başka söz katmak veya hükümlerini değiştirmek; fazlalık ve noksanlık yapmak asla caiz değildir ve bu yetki hiç kimseye verilmemiştir.
Şunu da ilâve edelim ki, İslâm'ın getirdiği hüküm ve hikmetler cumhurun aklıyla, vicdanıyla ve bilgisiyle her zaman uyum sağlayacak özelliktedir. Tabiî cumhurdan kasdımız, aynı çağda yetişen büyük din âlimlerinin biraraya gelip oluşturduğu ilim şurâsıdır.
Günün değişen şartlarını dikkate alarak dinî esasları değiştirip onlara uydurmak, dini temelinden yıkıp yozlaştırmak olur ve sık sık meydana gelen bu değiştirmeler onu ilâhî ölçü ve sınırın dışına çıkarır. O bakımdan dinin kesinlik ifade eden hükümleri ve prensipleri yabancı bir sisteme uy-durulamaz. Aksi halde her iki sistem de ağır yara almış olur.[87]
Kulluğun Esası Nedir?
«Ben ancak hürmete lâyık gördüğü bu şehrin (Mekke'nin) Rabbına ibâdetle emrolundum. Her şey O'na aittir ve ben Müslümanlardan olmakla, Kur'ân okumakla da emrolundum..»
Şüphesiz kulluğun esası ve amacı, insanın kendine has kulluk derecesini bilip Yüce Yaratan'ına ibâdet etmesidir. Zaten insan bu amaca yönelik olarak yaratılmıştır. O halde imân temeline dayalı olarak yapılan ibâdet, hilkatimizin gereğidir. Kulluk ölçü ve derecesini unutup kendimizi ibâdet çizgisinden uzak tutmamız ise, hilkat kanununa ve ondaki hikmete ters düşer. Dünya işleriyle haşır-neşir olmak, yeme, içme gibi nefsanî ihtiyaçları karşılamak ve gidermek hayatın ve var olmamızın gayesi değil araç ve ihtiyaçlarıdır, yani hayatımızın bir süre devamını sağlayan ve ona canlılık kazandıran vasıtalardır.
Gerçek bu olunca, iyilik ve kötülük nisbî ve izafîdir. O bakımdan bunların karşılığı olarak takdir edilecek ceza ve mükâfat da münhasıran o ameli işleyene aittir.[88]
Kulluğun Temelini Oluşturan Üç Esas
İlgili 91 ve 92. âyetlerle Cenâb-ı Hak, kulluğu ayakta tutacak ve ona sehpa teşkil edecek üç esastan söz etmektedir:
1— Allah'a imân doğrultusunda ibâdete devam edilmesi,
2— Bu ibâdetin İslâm'ın belirlediği anlam ve ölçüde yerine getirilmesi,
3— İnsan hayatını her yönüyle ele alıp düzene sokan, yönlendiren Kur'ân'ın bilinerek, anlaşılarak okunması..
Bilindiği gibi, ibâdet imândan kaynaklanan kulluk derecesinin anlam ve ölçüsünü belirler. İmansız ibâdetin bir anlam taşımıyacağı gibi, ibâdet-siz imânın da ürünsüz tarla, meyvasız ağaç gibi olduğu ortaya çıkar. O bakımdan ibâdetle emrolunan insanlar, bu emirle önce ibâdet edecekleri Allah'ı bilip imân etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İbâdet de gelişigüzel olmaz ve insan aklına ve düşüncesine göre şekillendirilmez; o ancak Allah'ın İnsanlıktan yana geniş rahmetinin tezahürü olarak indirdiği İslâm Dini'ne göre bilinip yerine getirildiği takdirde gerçek ölçüsünü bulur ve kabule şayan görülür. İslâmiyeti de anlayıp kavrayabilmek için mutlaka Kur'ân'ı ve ondaki bütün hükümleri, prensipleri, tavsiyeleri ve öğütleri bilmek şarttır.
İşte kulluk derecesinin esasını oluşturan bu üç maddenin ardarda sıralanmasının hikmeti budur.[89]
Mekke'nin Rabbı
91. âyette geçen bu tabir çok dikkat çekicidir. Aynı zamanda üzerinde durulmayı gerektiren birtakım hikmetleri yansıtmaktadır. Şöyle ki, erbab-i tasavvufun «Kesretten vahdete» dedikleri «çokluktan birliğe» yönelmenin açık işareti söz konusudur. Çünkü Kabe birliğin sembolüdür. Allah'a kulluk ise, gerek halde, gerekse kaalde birliğe yönelmeyi gerektirir. Onun için kutsal Mekke'yi bu birliğin odağı kılmış; namaz ve hac ibadetiyle de birliğin gerçekleşmesini, kesretten vahdete yönelinmesini sağlamıştır. Zira Allah'ın mutlak anlamda birliği, yalnız kendisine ibâdeti emreder ve toplum hayatı da ancak O Bir'e ibâdet ve taâtle birlik ruhuna erişir, kardeşlik bağlarını kurup pekiştirebilir.
Böylece Cenâb-ı Hak bize gerçeğin ışığını yansıtan âyetlerini bildirmekte, gerisini imân ve irfanımıza bırakmaktadır. Artık O, yapacağımız her Şeyi, kafa ve kalbimizden geçen her düşünce ve niyeti hakkıyla bilir, görür e tesblt eder de ona göre bize karşılık hazırlar.[90]
Allah'ın Ayetleri
«Ve de ki: Hamd olsun o Allah'a ki size âyetlerini gösterecek de onları bilip anlayacaksınız. Hem Rabbım yapageldiklerinizden habersiz değildir.»
Enfüste ve afakta (nefis ile dışı) Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgeleri ve O'nun kudretiyle sanatının eşsizliğini gösteren âyetleri; aynı zamanda her şey üzerinde mutlak hükümranlığının izlerini görmek mümkündür. Yeter ki düşünen kafanın, akleden kalbin, bakan gözün ve işiten kulağın temelinde dosdoğru iman ve gelişmiş bir irfan bulunsun.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, Mekkeli putperestlere yakında bu âyetlerin kendilerine gösterileceğini bildirirken, yaşamakta olan inkarcı toplum ve milletlere de yakında O Yüce Kudreti'nin belgelerini ve eşyadaki damgasını göstereceğini hatırlatarak hiçbir çağda bu ölçünün dışına çıkmanın, yani sözü edilen âyetleri tamamen belirsiz hale getirmenin mümkün olamı-yacağına işaret etmektedir.
Nitekim on dört asır önce Mekkeli müşriklerin işkence edip küçümse-dikleri mü'minler, çeyrek asır geçmeden dünyanın en medeni milleti olarak sahneye çıkmış oldular. «Eskilerin masalları» diyerek hafife aldıkları Kur'-ân-ı Kerîm hâlâ çağların, milletlerin ve medeniyetlerin önünde rakipsiz yürümektedir. İlmi buluş ve tesbitler Kur'ân'daki temel bilgileri tasdîk etmekte ve inkarcılar o yüzden şaşkına dönmektedirler.
Enfüsteki âyetler:
Tıp, anatomi, biyoloji ve fizyoloji üzerindeki ciddi çalışmalar ve tesbitler, insandaki her organın, hattâ her hücrenin üzerinde Cenâb-ı Hakk'ın kudret damgasının bulunduğunu isbatlamakta ve daha mükemmelinin dü-şünülemiyeceğini ortaya koymaktadır.
Beyni oluşturan milyonlarccKsinir hücresinin akıllara durgunluk veren işleyişi ve hafızada milyonlarca eşyanın şeklinin, renginin, sesinin ve özelliğinin arşivlenmesi, çok mükemmel bir proğramlayıcının varlığına, sistemi oluşturan üstün bir kudretin sanatına delâlet etmektedir.
Hücredeki canlılık vasfının ancak Allah'ın varlığıyla izahı ise, ayrı bir belge olarak inkarcı nankörü insaf ve iz'ana çağırmaktadır.
Afaktaki âyetler:
Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz: Dünyanın, yaratıldığı günden beri bağlı bulunduğu kanun ve sistemin gereği belli bir hızla ve belirlenmiş yöne doğru dönmesi; güneş ile dünya arasındaki mesafenin çok dengeli ve yararlı bir ölçüde ayarlanıp tutulması; atmosfer tabakasının yine ötçülü nisbetteki bir kalınlıkta ve yükseklikte muhafaza edilmesi; dünyanın onda yedisinin denizlerle kaplı olması hep yüksek ve mükemmel bir kudretin düzenlemesine delâlet etmekte ve her türlü şüpheyi reddedecek kadar kesinlik arzetmektedir.
Fussilet Sûresi 53. âyette bu konu şu anlatımla biraz daha açıklanarak rrtü'minlere bilgi verilmekte, inkarcılar da daha iyi düşünmeye davet edilmektedir :
«İleride onlara âyetlerimizi hem birçok ufuklarda, hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Tâ ki O'nun (Kur'ân'ın) hak olduğu meydana çıkıp onlara açıklanmış olsun. Rabbının her şeye şahit olması yetmez mi?»
Nemi Sûresine, açık ve açıklayıcı olan Kur'ân'ın insanlara doğru yol ve müjde olduğu belirtilerek başlandı. Yine Kur'ân'ın okunması emredildikten sonra insana enfüste ve afakta âyet ve belgelerini gösteren Allah'a hamd edilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u se-nâiar; bize manevî ışık tutan, ilham kaynağımız olan ve Allah'ın kitabını açıklamak suretiyle bize bol malzeme bırakan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.[91]
[1] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4440.
[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4440.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4442.
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4442-4443.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4443-4444.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4444-4445.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4445.
[8] Müslim/imân : 293, 294- îbn Mâce/mukaddeme: 13- Âhmed: 4/401, 405
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4447-4449.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4449.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4449.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4450.
[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4450.
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4451.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4451-4452.
[16] Bu konuda fazla bilgi için bak : tsrâ Sûresi: 101. âyetin tefsiri
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4452-4453.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4454.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4454-4455.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4456-4457.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4457-4458.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4458-4459.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4459.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4459-4460.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4460.
[26] Bak : Kamus/H-D maddesi
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4462-4464.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4464.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4464-4465.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4465.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4465-4466.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4466.
[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4467.
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4468.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4468-4469.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4469.
[37] Âl-i îmrân Sûresi : 159
[38] Şura Sûresi: 38
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4471-4473.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4473.
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4474.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4474.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4474-4475.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4475-4476.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4476.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4478-4480.
[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4480.
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4480-4481.
[49] Bu iki isim Tevrat'ta yazılıdır.
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4482-4483.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4483-4484
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4484.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4486.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4487.
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4487-4488.
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4488-4489.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4489.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4490.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4490-4491.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4491.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4492-4493.
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4493.
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4495.
[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4496.
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4496-4497.
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4497.
[67] Bilgi için bak : Ra'd Sûresi 39. âyetin tefsiri
[68] * » : Tefsîr-i Kurtubî : 13/231
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4499.
[70] Musa Ve Yahudüik/HayrullahÖRS - 1966 İstanbul: 4
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4501-4502.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4502-4503.
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4503.
[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4503-4504.
[75] Tirmizi/fiten : 21- Ahmed: 4/6' 7" Ebû Dâvud/melâhim: 12- İbn Ua.ce/ fiten-28
[76] Ebû Dâvud/melâhim : 11, 12- Tirmizî/tefsir : 6
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4506-4507.
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4507-4508.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4508.
[80] Buharî/enbiyâ : 35- Müslim/fiten: 116, fezâil: 116- Ahmed: 2/166
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4510-4511.
[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4511.
[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4511-4512.
[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4513-4514.
[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4514.
[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4515.
[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4515-4516.
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4516.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4516-4517.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4517.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4518-4519.
İslami Okul Okulların En Önemlisi