Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Suret Yapmanın Hükmü: - 027Neml - Kurtubi02

Suret Yapmanın Hükmü: 5

1- Bunalmış Olanın Duasını Kabul Eden: 6

2- Bunalmış Olanın Yapacağı Dua: 6

3- Bunalmış Olanın Duasının Kabulü: 7

Hz. Âişe'nin Bedir'de Öldürülen Müşriklerin Peygamber Efendimizin Seslenmesini İşittiğini Kabul Etmemesi ve Dayanağı: 12


48.
O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, fakat ıslâh etmeyen dokuz kişi vardı.

49. Onlar kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki; "Ona ve aile halkına gece baskın yapalım, sonra da velisine: 'Biz aile halkının helak edildikleri yere bile tanık olmadık. Biz ger­çekten doğru söyleyenlerdeniz' diyelim."

 

Yüce Allah'ın: "O şehirde" yani Salih (a.s)'ın şehri olan el-Hicr'de "yer­yüzünde bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi Tardı." On­ların soylularının oğullarından dokuz adam vardı. ed-Dahhak dedi ki: Bu do­kuz kişi o şehrin büyükleri idi. Bunlar hem yeryüzünde bozgunculuk çıkar­tıyor, hem bozgunculuğu emrediyorlardı. Pek büyükçe bir kayanın yakının­da oturmuşlardı, yüce Allah o kayayı üzerlerine devirdi,

Ata b. Ebi Rebah dedi ki: Bana ulaştığına göre bunlar dinar ve dirhemle­rin kenarlarını kesiyorlardı. Bu da yeryüzünde fesad çıkartmak kabilinden-dir. Said b. el-Müseyyeb de böyle demiştir.

Bir diğer açıklamaya göre onların bozgunculukları şu idi: Onlar insanla­rın kusurlarını araştırıyor ve bu kusurlarını yayılmasın diye setretmiyorlardı. Bunun dışında başka şeyler de söylenmiştir. Âyet-i kerimeden anlaşılması ge­reken ed-Dahhak ve diğerlerinin söyledikleridir. Bunlar kavimlerinin en İleri gelenleri, servetleri en çok ve en varlıklı kimseleri idiler. Ayrıca bunlar hem küfre sapmış, hem de çokça masiyet işleyen kimselerdi. Onlar genel­likle fesad çıkartırlar ve hiç de düzeltmezlerdi.

Topluluk ismidir. Sanki bu dokuz kişi, herbirisinin arkasından bir topluluk gelen ileri gelen kimseler gibi idiler. (Bu bakımdan bu çoğul isim­le adlandırılmışlardır). Bunun çoğulu da; ileşekillerinde ge­lir. Şair şöyle demiştir:

"Rahtlarmı (silahlarını) koyup da dinlendikleri, O savaş ne kötüdür!"

Burada sözü edilen kimseler dişi deveyi kesen Kudar'in arkadaşları idi­ler. Bunu İbn Atiyye zikretmiştir.

Derim ki: Bu dokuz kişinin isimleri hususunda farklı görüşler vardır, el-öaznevi dedi ki: Bunların isimleri şöyledir: Kudar b. Salif, Misda', Eşlem, Des-mâ, Züheym, Za'mâ, Zuaym, Kattal ve Saddâk.

İbn İshak dedi ki: Bunların başı Kudar b, Salif île Misda' b. Mehra' idi, bun­ların arkasından da yedi kişi gelirdi ki, bunlar da Bel' b. Meylâ, Duayr b. Ğunm, Züâb b. Mehrec ile isimleri bilinmeyen dört kişi daha vardı.

ez-Zemahşerî, Vehb b. Münebbih'den naklen onların isimlerini şöylece zik­retmektedir: el-Hüzeyl b. Abdi Rabb, Gunm b. Gunn, Riyâb b. Mehrec, Mis­da' b. Mehrec, Umeyr b. Kerdube, Âsim b. Mahreme, Sübeyt b. Sadaka, Sem'an b. Safî, Kudar b. Salif. Dişi devenin öldürülmesi için çalışanlar da bun­lardı. Bunlar Salih kavminin azgınları idiler. Bunlar kavmin en soylularının üğullanndandılar.

es-Süheylî dedi ki: en-Nekkaş yeryüzünde bozgunculuk çıkartıp ıslah et­meyen dokuz kişiyi zikretmiş ve onların isimlerini tek tek saymıştır. Ancak bunun bir rivayet ile tesbiti söz konusu değildir. Şu kadar var ki ben bu isim­leri içtihad ve tahmine binaen kaydediyorum. Şu kadar var ki bizler Muham-med b. Habib'in kitabında bulduğumuz şekilde bu isimleri veriyoruz. Bun­lar: Misda' b. Dehr -ki Dehm de denilir-, Kudar b. Salif, Hureym, Savab, Ri-yab, Dabb, Da'ma, Herma, Duayn b. Umeyr'dir.

Derim ki; el-Maverdî, İbn Abbas'tan rivayetle onların isimlerini şöylece zik­retmektedir: Bunlar Da'ma, Duayn, Herma, Hureym, Dâbb, Savab, Riyab, Mis-tah ve Kudar idiler. Şam topraklarında bir yer olan Hicr diyarındaydılar.

"Onlar kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki; Ona ve aile halkına gece baskın yapalım." Buradaki "Kendi aralarında...

yemin ederek'in müstakbel bir fiil olması mümkündür. O zaman bu bir emir olur, yani biri diğerine yemin ediniz, dedi. Bununla birlikte hal manasında mazi bir fiil de olabilir. Sanki: Onlar Allah adına kendi aralarında yemin ede­rek dediler ki... denilmiş gibi olur. Bu yorumun delili ise Abdullah (b. Mes'ud)'ın şu şekildeki kıraatidir: "Bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı, onlar kendi ara-' arında Allah adına yemin ettiler." Onun bu kıraatinde "dediler ki" lafzı bulunmamaktadır.

"Ona ve aile halkına gece baskın yapalım, sonra da velisine... diyelim" buyrukları genel olarak her ikisinde de "nûn" (cem-V mütekellim) ile okunmuştur. Ebu Hatim de bunu tercih etmiştir. Hamza ve el-Kisaî ise her iki fiili "te" ile, "te" ve "lam" harfini hitab olmak üzere ötreli okumuşlardır. Yani onlar kendi aralarında böylece birbirlerine hitab etti­ler. Bunu da Ebu Ubeyd tercih etmiştir.

Mücahid ile Humeyd her iki fiili "ya" ile okumuşlar, "ya" ve "lam" harf­lerini de haber vermek üzere ötreli okumuşlardır.[1]

"Velisine" lafzının anlamı Salih'in kanını taleb etmek velayetine sahip ya­kınları, akrabaları demektir.

"Biz aile halkının helak edildikleri yere bile tanık olmadık." Orada bu­lunmadık, onu, aile halkını kimin öldürdüğünü bilmiyoruz.

"Biz gerçekten" onun öldürülmesi hakkında bilgi sahibi olmadığımız hususunda "doğru söyleyenleriz."

"Helak edilme yeri" anlamındaki lafız "mim" harfi üstün değil de ötreli ola­rak da; şeklinde okunmuştur ki, bu helak etme, edilme anlamında­dır. Yer anlamına gelmesi de mümkündür. Asım ve es-Sülerm de, helak ol­mak anlamında "mim" ile "lam" harfini üstün olarak okumuşlardır. Mesela; "Vurdu, vurur, vurmak" denilir. el-Mufaddal ile Ebubekİr İse mim harfini üstün, "lam" harfini de esreli okumuşlardır. O takdirde bu "oturma yeri" demek olan "meclis" gibi, mekan ismi olur. Mastar olması da mümkündür. Bu da yüce Allah'ın:Dönüşünüz ancak O'nadır" (Yunus, 10/4) buyruğunda mastar anlamında olduğu gibi.[2]

 

50. Onlar tuzak kurdular. Biz de -onlar farketmeksizin- bir tuzak kur­duk.

51. Tuzaklarının akıbeti nasıl oldu, bîr bak! Çünkü Biz onları da, ka­vimlerini de hep birlikte helak ettik.

52. İşte zulümleri sebebi ile onların bomboş ve harab olmuş evle­ri... Artık bunda bilen bir topluluk için bir âyet vardır.

53. İman edenleri ve sakınmakta olanları da kurtardık.

 

"Onlar tuzak kurdular. Biz de -onlar farketmeksizin- bir tuzak kur­duk" buyruğunda sözü edilen onların tuzakları, rivayette nakledildiğine gö­re devenin öldürülmesinden sonraki ilk üç günde, Salih (a.s) kendilerine aza­bın gelmekte olduğunu haber vermiş idi. Bunlar da geceleyin Salih (a.s)'ın evi-ne gidip onu ve ona yakın akrabalarını öldürmek üzere ittifak etmiş ve ahidleşmişlerdi. Kendi aralarında şöyle demişlerdi: Eğer bize yaptığı tehditte ya­lan söylüyor ise, biz ona hakeetiği işi yapmış olacağız. Şayet bize doğru söy­lemiş ise o zaman da bizden önce onu öldürmüş olacağız ve böylelikle yü­reğimize su serpmiş olacağız. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.

İbn Abbas da dedi ki: Yüce Allah o gece melekleri gönderdi. Salih'in evi meleklerle doldu. Bu dokuz kişi kılıçlarını kınlarından sıyırmış olarak Salih'in evine geldiler. Melekler onlara attıkları taşlarla onlan öldürdüler. Bu dokuz kişi taşları görüyor ancak taşlan kimin attığını göremiyorlardı.

Katâde dedi ki: Bunlar çabucak ve hızlıca Salih'e gitmek üzere yola ko­yuldular. Elinde bir kaya parçası bulunan bir melek onlara musallat kılındı ve bu melek onları öldürdü.

es-Süddî dedi ki: Bunlar bir uçurum kenarında oturmuşlardı. Bu uçurum onların altında yıkılıp gitti, yüce Allah da onları o uçurumun altında bıraka­rak helak etti. Denildiğine göre onlar Salih'in evine yakın bir mağarada sak­lanmışlardı. Bir kaya parçası gelip, onların üzerine yıkıldı ve hepsini öldür­dü. İşte onların tuzakları bu idi. Şanı yüce Allah'ın tuzağı ise buna karşılık onları cezalandırmasıdır.

"Tuzaklarının akıbeti nasıl oldu, bir bak! Çünkü Biz onları da kavim­lerini de hep birlikte helak ettik." Yani Biz onları kendilerini helak eden çığlıkla helak ettik. Şöyle denilmiştir: Hepsinin helak edilmesi, Cebrail'in çığ­lığı ile olmuştu. Ancak daha kuvvetli görülen, bu dokuz kişinin ayrı bir azab ile helak edildikleridir. Daha sonra ise diğerleri çığlıkla gelen helak ile helak oldular.

el-A'meş, el-Hasen, İbn Ebi İshak, Âsim, Hamza ve el-Kisaî "Çünkü Bİz"in hemzesini üstün ile okurlardı. İbnu'l-Enbarî dedi ki: Bu görüşe göre

"Tuzaklarının akıbeti..." üzerinde vakıf güzel olmaz, çünkü; "Çünkü Biz onları... helak ettik" anlamındaki buyruk; "Oldu" lafzı­nın haberidir. Bununla birlikte "akıbefe tabi kılmak suretiyle, ref mahallin­de kabui etmek de caiz olur. el-Ferrâ'nın görüşüne göre nasb mahallinde, el-Kisaî'nin görüşüne göre de cer mahallinde kabul etmek mümkündür ki, bu da: "Çünkü Biz onları... helak ettik" anlamlarında olur.

Ayrıca bunu;"Nasıl"ın mahallen i'rabına tabi kabul ederek nasb ma­hallinde de kabul etmemiz mümkündür. İşte bu görüşlere göre "tuzaklarının" anlamındaki lafız üzerinde vakıf güzel olmaz.

İbn Kesir, Nafî ve Ebıı Amr ise; "Şüphesiz Biz onları helak et­tik" şeklinde yeni bir başlangıç olarak hemzeyi esreli okumuşlardır. Bu okuyuşa göre "tuzakları" anlamındaki kelime üzerinde vakıf güzel olur.

en-Nehhas dedi ki: "Akıbeti" kelimesini "Oldu" lafzının ha­beri olarak nasbetmek caizdir. Bu durumda; "Muhakkak Biz" de ismi oia-rak ref mahallinde olur. Bununla birlikte akıbeti açıklamak üzere mübteda takdiri ile ref mahallinde de olabilir. Bu durumda ifadenin takdiri şudur: O akıbet şu ki: Biz onları helak ettik. Ebu Hatim dedi ki: Ubeyy'in kıraatinde üstün ile okunacağını doğrular mahiyette; "Bizim onları helak et-memiz(e bak)!" şeklindedir.

"İşte zulümleri sebebi İle onların bomboş ve harab olmuş evleri" buy-ruğundaki; "Bomboş ve harab olmuş" lafzı genel olarak el-Ferrâ ve en-Nehhas'a göre hal olmak üzere nasb ile okunmuştur. Yani oraları ahali­si boşalmış, sakinleri bulunmayan harabe haldedir.

el-Kisaî ve Ebu Ubeyde bunun nasb ile okunması kat' manasınadır tak­diri de; "İşte bomboş ve ıpıssız evleri" şeklindedir. Bura­da "elif ve "lam"ı kaldırılınca (yani sıfat yapılmayınca), hal olarak nasbedil-miştir. Yüce Allah'ın: "Din de daima ve yalnız O'nadır." (en-Nahl, 16/52) buyruğunda olduğu gibi.

İsa b. Ömer, Nasr b. Âsim ve el-Cahderî ise; "İşte"nin haberi ve; "Evleri" de "işte"den bedel olmak üzere "bomboş ve harab olmuş" anlamındaki lafzı ref ile okumuşlardır. "Evleri"nin atf-ı beyan, "bomboş"un ise "işte"den haber olması da mümkündür. Diğer taraftan "bomboş" lafzının mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile gelmesi de mümkündür. Yani onlar bomboştur, ya da "evleri"nden bedel olabilir. Çünkü nekre marifeden bedel yapılabilir.

"Artık bunda bilen bir topluluk için bir âyet vardır." Salih'e "iman eden­leri ve" Allah'tan korkup azabından çekinen "sakınmakta olanları da kur­tardık."

Denildiğine göre Salih'e yaklaşık dörtbin kişi iman etti. Diğerlerinin ise -Mukatil ve başkalarının dediklerine göre- bedenlerinde nohut tanesi büyük­lüğünde kabarcıklar oluştu. Birinci gün bu kabarcık kırmızı idi, ertesi gün sa­rardı, üçüncü gün karardı. Deveyi ise çarşamba günü öldürmüşlerdi, onlar da pazar günü helak oldular. Mukatil dedi ki: Bu kabarcıklar patladı, bu es­nada da Cebrail onların üzerine çığlığını kopardı ve hepsi de cansız yere se­rildiler. Bu da kuşluk vaktinde olmuştu.

Salih iman edenlerle beraber Hadramevt'e gitti. Oraya girdiğinde vefat et­ti. Bundan dolayı buraya "Hadramevt" adı verildi.

ed-Dahhak dedi ki: -daha sonra bu dörtbin kişi daha önce Ashab-ı Ress kıssasında açıklandığı üzere- Hâdûrâ denilen bir şehir inşa ettiler. [3]

 

54. Lût'u da (peygamber gönderdik). Hani o kavmine demişti ki: "Siz bu fuhşu bile bile mi işlersiniz?"

55.  "Siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşırsınız? Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz."

56. Kavminin cevabi: "Lût(u ve) ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temizlik taslar kimselerdir" demelerinden başka bir şey olmadı.

57. Biz de onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onun kalan­lardan olmasını takdir etmiştik.

58. Biz üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Korkutulanların yağmu­ru ne kötüdür!

 

"Lût'u da" yani onu da peygamber gönderdik, yahut Lût'u da an, demek­tir. "Hani o kavmine" ki onlar Sedumlulardır, "Demişti kls Siz bu fuhşu" bu son derece çirkin fiili "bile bile mi İşlersiniz?" Bunun hayasızlık olduğunu bilerek mi yaparsınız? Bu ise onların günahlarının daha da büyük olmasını gerektiriyordu. Şöyle de açıklanmıştır: Sizler bu işi yapanlara bakıp durur­ken; birbirinizle ilişki mi kurarsınız? Onlar daha bir azgınlık olsun diye bu işi yaparken örtünmezlerdi. "Siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşırsınız?" Bu işin aşın derecedeki çirkin ve kötülüğü dolayısıyla tek­rar onu söz konusu etmektedir.

"Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz." Ya bunun haram olduğunu bilmiyorsunuz yahutta bunun cezasını bilmiyorsunuz. el-Halil ile Sibeveyh: "Siz... mi" de ikinci hemzeyi tahfif ile okumayı tercih etmişlerdir. An­cak bunun bütün okuma şekillerine göre elif ile yazılması gerekir. Çünkü bu, hemzelerden birisi, başına istifham hemzesi gelmiş ibtida hemzesidir.

"Kavminin cevabı: Lût(u ve) ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temizlik taslar kimselerdir' demelerinden başka bir şey olmadı" buy­ruğunda kastedilen "temizlik" onların erkeklere arka yoldan yaklaşmaktan uzak durmalarıdır. Onlar bu sözleri ile Lût ve ailesi ile alay ediyorlardı. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Katâde de dedi ki: Allah'a yemin ederim onlar, hiç de ayıp olmayan bir şey ile kötü amellerden temizlenmek istemekle ayıplamışlardı.

"Biz de onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onun kalanlardan olmasını takdir etmiştik" buyruğundaki; " Onun... takdir etmiştik" buyruğunu Asım şeddesiz olarak; diye okumuştur ki, mana aynıdır. Ni­tekim, bir şeyi takdir ettim, anlamında; da, da denilir.

"Biz üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Korkutulanların" yani korkutu­lup da bu korkutup uyarmayı kabul etmeyenlerin "yağmuru ne kötüdür!" Buna dair açıklamalar daha önceden el-A'raf Sûresi (7/84. âyetin tefsiri) ile Hud Sûresi (11/82. âyetin tefsiri)nde geçmiş bulunmaktadır. [4]

 

59. "Allah'a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun" de. "Al­lah mı hayırlıdır, yoksa koştukları ortaklar mı?"

60. Göklerle yeri yaratan ve sizin için gökten bir su indiren mi? Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik. Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz. Allah İle birlikte bir ilâh mı var? Hayır, onlar sapan bir topluluktur.

61. Yoksa yeri barınılabilir halde yaratan, aralarında akar sular var eden, orada sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasında engel kı­lan mı? Allah ile birlikte bir ilâh mı var? Hayır, onların çoğu bil­mezler.

 

"Allah'a hamdolsun seçtiği kullarına da selâm olsun, de." el-Ferra de­di ki: Meâni âlimleri dediler ki: Lût'a: helak edildikleri için "Allah'a hamdol­sun de" denildi. Ancak bu hususta ilim adamlarından bir topluluk el-Ferrâ'ya muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Bu Peygamberimiz Muhammed (sav)'a bir hitaptır, yani geçmişteki kâfir ümmetlerin helak edilişi dolayısıyla Allah'a hamdolsun, de,

en-Nehhas dedi ki: Bu daha uygundur. Çünkü Kur'ân Muhammed (sav)'a indirilmiştir. Bu Kur'ân'da ne varsa o da onunla muhatabtır. Bundan sade­ce ancak başkasına hitab olduğu takdirde anlannı sahih olabilen buyruklar müstesnadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Ey Muhammed: "Allah'a hamdol­sun, seçtiği kullarına da selam olsun, de." Burada da onun ümmeti kaste­dilmektedir. el-Kelbî dedi ki; Allah onların kendisini tanımaları ve kendisi­ne itaat etmeleri suretiyle onları seçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas ve Süfyan dedi ki; Bunlar Muhammed (sav)'ın ashabıdırlar.

Şöyle de denilmiştir: Rasûlullah (sav) yüce Allah'ın vahdaniyetine, herşe-ye kadir olduğuna, hikmetine dair apaçık belgeleri ortaya koyan bu âyet i kerimeleri okumakla, buna yüce Allah'a hamd u sena ile peygamberlere ve kul­ları arasından seçilmiş olanlara da selam getirmekle başlamakla emrolundu. Ayrıca bu buyruklarda güzel bir hususun öğretilmesi, güzel bir edebin bil­dirilmesi, bu iki zikirin bereketinden, hayrından istifade etmenin teşvik edilmesi, dinleyenlere yapılan hitablan kabul edip, söylenenlere kulak ver­meleri için bu iki hususun taşıdıkları önemin ortaya çıkarılması, söylenecek sözlerin kulak veren kimsenin dinlemek istediği sözler seviyesine getirilme­si açısından taşıdıkları önem de ortaya konulmaktadır.

İşte bu edebi İlim adamları, hatibler ve vaizler biri diğerinden miras ola­rak devralagelmişlerdir. Onlar yüce Allah'a hamd, Rasûlüne de salat ve se­lamı faydalı herbir bilginin başında zikrettiler. Herbir vaazın öncesinde ve her-bir hutbenin başlangıcında bunu dile getirdiler. Mektub yazıcıları da bu hu­susta onlara tabi olarak fetihler, tebrik ve kutlamalar ve buna benzer önem­li olaylar dolayısıyla yazdıkları mektublarının başına bunları yazdılar.

"Seçtiği kullar"  risaleti için beğenip seçtiği kimseler demektir. Bunlar da peygamberlerdir. Hepsine salat ve selam olsun. Bunun da delili yüce Al­lah'ın: "Gönderilmişpeygamberlere selâm olsun." (es-Sâffât, 37/181) buyruğudur.

"Allah mı hayırlıdır" buyruğunu Ebu Hatim; şeklinde iki hemze ile okumayı caiz kabul etmektedir. en-Nehhas der ki: Bu husus­ta ona tabi olan kimse olduğunu bilmiyoruz. Çünkü buradaki medin geliş se­bebi, istifham ile haber arasındaki farkı ortaya koymaktır. Buradaki elif tev­kif elifi diye bilinir. "Hayırlıdır" da burada, "daha faziletlidir" anlamında de­ğildir. Bu şairin şu beyitinde kullandığı manadadır.

"Onu hicvetmek haddine mi düştü, sen ona denk olmadığın halde, İkinizin kötü olanı kimse, hayırlı olanınıza feda olsun."

Yani sizin ikinizden şerli olan kimse, hayırlı olan kimseye feda olsun. Bu­rada "Filan kişi, filandan daha şerlidir" sözündeki anlamda olması caiz olamaz, bu ifadeye göre her ikisinde de şer vardır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Anlam şudur; Hayır bunda mıdır? Yoksa sizin ibadette ortak koştuğunuzda mıdır? Sibeveyh de; "Sen mutluluğu mu daha çok seversin, yoksa bedbahtlığı mı?" şeklinde bir ifadenin, -muhatabın-mutluluğu daha çok sevdiğini bilmekle birlikte- kullanıldığını da nakletmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Burada "hayırlıdır" ifadesi asıl kipi olan tafdil an­lamındadır. Yani Allah mı hayırlıdır? Yoksa sizin ortak koştuklarınız mı? Bu da şu demektir; Onun sevabı mı hayırlıdır? Yoksa ortak koşmanızın cezası mı hayırlıdır? Şöyle de açıklanmıştır: Onlara bunu söylemesinin sebebi ken­dilerinin putlara ibadet edişlerinde bir hayır bulunduğuna inanmış olmala­rıdır. Yüce Allah, böylelikle onların inançlarını doğru farz ederek onlara hi-tab etmiştir.

Buradaki ifadenin soru, manasının da haber vermek anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ebu Amr, Âsim ve Ya'kub; "Ortak koştukları" şeklinde haber ola­rak "ya" ile okumuşlardır. Diğerleri ise muhatab kipi olarak "te" ile ("koştuk­larınız" anlamında) okumuşlardır. Ebu Ubeyd'le Ebu Hatîm'in tercih ettiği bu­dur. Peygamber (sav) bu âyeti okuyunca: "Hayır, Al­lah en hayırlıdır, bakidir, en yücedir ve en kerim olandır" derdi.

"Göklerle yeri yaratan... mı?" Ebu Hatim dedi ki: İfadenin takdiri şöyle­dir: Sizin ilahlarınız mı hayırlıdır? Yoksa göklerle yeri yaracan mı? Bu da az ün­ce geçmiş bulunmaktadır. Bu da; onları yaratmaya kadir otan anlamındadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştin Tapındığınız putlara ibadet mi hayır­lıdır? Yoksa gökleri ve yeri yaratana ibadet mi? Bu da mana itibariyle az ön­cekinin kapsamı İçerisindedir. Böyle bir soruda onları azarlama manası ile yü­ce Allah'ın kudretine, ilâhlarının da acizliklerine dikkat çekme anlamı vardır.

"Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik." Burada "bahçe; el-hadika" etrafı du­var ile çevrilmiş olana denilir, "Göz alıcı" görünüşü güzel anlamın­dadır.

el-Ferrâ dedi ki: Hadika, duvar ile etrafı çevrilmiş ve başkalarına karşı ko­runmuş bahçe demektir. Eğer etrafında duvar yoksa ona bustan denilir, bu­na hadika adı verilmez. Kata de ve İkrime dedi ki; "Bahçeler" göz alıcı hur ma ağaçlarıdır. Göz alıcı ise süs ve güzel demektir. Onu görenin gözlerini ka­maştırır.

"Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz." Bu buyrukta­ki: nefy içindir. Bu, siz böyle bir işi yapamazsınız, buna imkanınız yok­tur, demektir. Yani insanların bunun ağaçlarını bitirebilme imkanları, güç ve kudretleri yoktur. Zira insanlar da tıpkı o ağaçlar gibi acizdirler. Zira ağaç­ların bitirilmesi bir şeyin yokluktan varlığa çıkartılması demektir. [5]

 

Suret Yapmanın Hükmü:

 

Derim ki: Bu buyruktan İster canlı olsun, ister olmasın herhangi bir şeyin suretini yapmanın yasaklığına delil gösterilebilir. Bu da Mücahid'in görüşüdür. Bunu da Peygamber (sav)'ın şu buyruğu desteklemektedir: "Aziz ve ce-lil olan Allah buyurdu ki: Benim yarattığım gibi yaratmaya kalkışan kimse­den daha zalim kim olabilir? Haydi bir zerre yahut bir tane ya da bir arpa ya-ratsınİar."[6] Bunu Müslim, Sahih'inde, Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledimr Aziz ve celü olan Allah buyurdu ki deyip, hadisi zikretti.

Görüldüğü gibi burada yüce Allah'ın yaratmış olduğu yaratıklardan her­hangi bir şeyi tasvire kalkışıp yüce Allah'ın tek başına yaratıp tek başına var ettiği mahlukatı ona benzetmeye kalkışan kimselerin hepsini genel olarak yer­miş, tehdit etmiş ve yaptıkları işin çirkin olduğunu ifade etmiştir. Bu da açık­ça anlaşılan bir husustur.

Bununla birlikte cumhurun kanaatine göre cansız varlıkların suretlerinin yapılması ve bu yolla para kazanılması caizdir.

İbn Abbas suret yapmak isteyen ve bu maksatla soru soran kimseye şöy­le demiştir: Eğer bu işi mutlaka yapacak isen, ağaçların ve canı olmayan var­lıkların suretini yap. Bunu da Müslim rivayet etmiştir.[7]

Bu işin yasakl ığı ise, belirtmiş olduğumuz husus dolayısıyla -Allahualem-daha uygundur, İleride buna dair daha etraflı açıklamalar yüce Allah'ın iz­ni ile Sebe' Sûresi'nde (34/13. âyet, 2. başlık ve devamında) gelecektir.

Daha sonra yüce Allah azarlayıcı bir üslûpla: "Allah İle birlikte bir ilah mı var?" Yüce Allah ile birlikte bu hususta ona yardımcı olacak bir mabud mu var?

"Hayır, onlar sapan bir kavimdirler." Yani onlar Allah'a başkalarını eş tutan kimselerdir. Burada; 'in; (mealde olduğu gibi) "haktan ve doğ­ru yoldan sapan kimseler" yani inkar edip kâfir olan kimseler" anlamında ol­duğu da söylenmiştir.

Şöyle de denilmiştir: "İlah" buyruğu "ile birlikte" dolayısıyla mer-fudur. Bunun da takdiri "Vay sizin halinize! Allah ile birlikte bir ilah mı var?" şeklindedir. "Allah île birlikte..." buyruğu üzerin­de vakıf yapmak güzeldir.

"Yoksa yeri barınılabilir" karar kılınan "halde yaratan, aralarında" ya ni yerin ortasında "akar sular var eden" bu da yüce Allah'ın: "Bunların ara­sında da bir ırmak akıtmıştık" (el-Kehf, 18/33) buyruğunu andırmaktadır.

"Orada sabit dağlar yaratan" yani orayı tutan ve (gereksiz) hareketlen­meden engelleyen dağlar var eden "ve İki deniz arasında engel kılan mı?"

Acı su, tatlı suya karışmasın diye kudretinin bir tecellisi olarak bir engel var eden mi? İbn Abbas dedi ki: Kendi kudretinden bir sultan var eden mi? de­mektir. Ne bu öbürünü değiştirir, ne öbürü berikini değiştirir.

"Haciz: Engel"in masdarı olan "hacz" alıkoymak, engellemek demektir. "Al­lah ile birlikte bir ilâh mı var?" Yani bütün bunları O'ndan başkasının yap­maya muktedir olmadığı sabit olduğuna göre niçin fayda da veremeyen, za­rar da veremeyen varlıklara ibadet ediyorlar?

"Hayır, onların çoğu bilmezler." Yani sanki onlar Allah'ı bilmiyor gibi­dirler. Onlar yüce Allah'ın hakkında inanılması gereken vahdaniyetini bilme­mektedirler. [8]

 

62. Yoksa bunalmış olana kendisine dua ettiğinde duasını kabul edip, o kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile birlikte İlâh mı vardır? Ne kadar az düşünüyorsunuz?

63. Yoksa kara ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünde müjde olarak rüzgârları gönderen mi? Al­lah İle birlikte bir ilah mı var? Allah, koştukları ortaklardan çok yücedir.

64. Yoksa ilkin yaratan, sonra da onu tekrar var edecek olan, gök­ten ve yerden size rızık veren mi? Allah ile birlikte başka bir İlâh mı varmış? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi delilini­zi getirin.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [9]

 

1- Bunalmış Olanın Duasını Kabul Eden:

 

Yüce Allah'ın: "Yoksa bunalmış olana kendisine dua ettiğinde, duası­nı kabul edip..." buyruğunda geçen "el-muztarr; bunalmış olan" kimse İbn Abbas'ın dediğine göre zaruret sahibi, çaresizlik içerisinde kalmış ve bunal­mış kimse demektir. es-Süddî de: Hiçbir güç ve takati olmayan kimse demek­tir. Zünnun da: Allah'ın dışındaki herkesden bütün ilişkileri koparmış olan kimsedir, diye açıklamıştır.

Ebu Ca'fef ile Ebu Osman en-Nisaburî: Bu müflis (iflas etmiş) kimsedir. Sehl b. Abdullah da: Yüce Allah'a dua etmek üzere ellerini kaldırıp da daha ön­ceden yapmış olduğu itaat türünden herhangi bir ameli bulunmayan kimse demektir. Bir adam Malik b. Dinar'a gelip şöyle dedi: Allah adına ben senden bana dua etmeni istiyorum. Çünkü ben bunalmış (muztar) bir kimseyim. O da şöyle dedi: O halde sen O'na dua et. Çünkü O, kendisine dua ettiği vakit muztar (bunalmış) olanın duasını kabul eder. Şair şöyle demektedir;

"İş benim için çokça daralmışken Allah'a dua ederim, Fazla vakit geçmeden bu bunalmışlığım açılır, Nice kardeş vardır ki, karşısında çıkış yolları tıkanmıştır, Fakat Allah'a dua edince, o yollar için çıkış bulmuştur." [10]

 

2- Bunalmış Olanın Yapacağı Dua:

 

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî'nin, Müsned'inde Ebu Bekre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) bunalmış (muztar) kimsenin duası hak­kında şöyle buyurmuştur:

Allah'ım ben Senin rahmetini ümit ederim. Bunun için bir göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi beni bana bırakma! Benim için bütün işlerimi Sen düzelt. Senden başka hiçbir ilah yoktur."[11]

 

3- Bunalmış Olanın Duasının Kabulü:

 

Yüce Allah kendisine dua etmesi halinde bunalmış olanın duasını kabul edeceğini taahhüt etmekte ve bu hususta kendi zatı hakkında böylece haber vermektedir. Çünkü zorunlu olarak O'na sığınmak, İhlasın bir neticesidir. Kal­bin O'ndan başka herkesten ilişkiyi koparmasının bir belirtisidir. Yüce Allah'ın nezdinde ise İhlasın önemli bir yeri ve bir mükafatı vardır. Bu ister mü'mi-nin ortaya koyduğu bir tavır olsun, ister kâfirin, ister itaatkar bunu yapsın, ister günahkar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "... Nihayet siz ge­milerde bulunduğunuz zaman, onlar da içindekileri güzel bir rüzgar ile gö­türüp kendileri de bununla sevindikleri sırada o gemilere şiddetli bir fır­tına gelip çatar. Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye baş­layıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları bir sırada dinleri­ni yalnızca Allah'a hâlis kılanlar olarak O'na şöyle dua ederler: Andolsun ki, eğer bizi kurtarırsan, muhakkak şükredenlerden oluruz." (Yunus, 10/22); "Onları karaya kurtarınca da bakarsın ki onlar ortak koşarlar." (el-Anke-but, 29/35) Yüce Allah onların çaresizlikten bunaldıkları bir sırada ihlas ile dua ettikleri vakit dualarını kabul etti. Bununla beraber onların tekrar şirk ve küfürlerine geri döneceklerini de biliyordu. Yüce Allah: "Gemiye bindikle­rinde dini yalnız Allah'a hâlis kılanlar olarak O'na yalvarırlar" (el-Anke-but, 29/65) diye buyurmaktadır. Buna göre o çaresiz kalıp, bunalmış olanın duasını çaresizliği ve ihlası dolayısı ile kabul eder.

Hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Üç dua vardır ki, kabul olunur; bun­da hiçbir şüphe yoktur: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evla­dına duası."[12] Bunu eş-Şihab sahibi zikretmiş olup, sahih bir hadistir. Müs­lim'in, Sahih'inde de Peygamber (sav)'dan nakledildiğine göre o Muaz (b. Ce­bel)'e kendisini Yemen'e gönderdiğinde şöyle demiştir: "Bir de mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duası ile Allah arasında hiçbir perde yok tur.'l[13]

Yine eş-Şihab adlı eserde şöyle denmektedir: "Mazlumun duasından çe­kinin. Çünkü o bulutlar üzerinde taşınır da şanı yüce ve mübarek olan Al­lah şöyle buyurur: İzzetim ve celalim hakkı için bir süre sonra dahi olsa mut­laka sana yardım edeceğim. "[14] Bu da sahih bir hadistir,

el-Âcurrî de Ebu Zerr yoluyla gelen hadiste Peygamber (sav)'in şöyle bu­yurduğunu kaydetmektedir: "Şüphesiz ben o duayt geri çevirmem, isterse bir kâfirin ağzından çıkmış olsun. "[15]

O çaresizliği dolayısıyla, ihlâsının öneminden ötürü ve kereminin bir gereği olarak ma2İumun duasını kabul eder, Böylelikle onun ihlâsına karşı­lık verir, isterse kâfir olsun. Aynı şekilde din bakımından günahkâr bir kim­se' dahî olsa böyledir. Demek ki, günahkârın günahı, kâfirin küfrü, O'nun mut­lak egemenliğinin hükümdarlığını herhangi bir şekilde eksiltmez ve gevşet­mez. Dolayısı île bunalmış olan kimse hakkında vermiş olduğu hüküm, onun duasını kabul etmesine de engel değildir. Mazlumun duasının kabul edilmesini de şanı yüce Allah'ın ona zulmedeni kahretmek yahut ona kısas uygulamak ya da onu kahredecek bir başka zalimi musallat etmek suretiy­le, yüce Allah'ın dilediği herhangi bir şekilde ona zulmedene karşı yardım­cı olması ile açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte Biz zalimlerin kimini kimine böylece musallat ederiz." (el-En'am, 6/129) Hz. Pey­gamber'in hadisinde mazlumun duasının çabucak kabul edileceğini, "bulut­lar üzerinde taşınır" ifadesi ile pekiştirmektedir. Bunun da anlamı -Al-lahualem- şöyledir: Yüce Allah mazlumun duasını karşılamak ve bunu bu­lutların üzerinde taşımak üzere melekleri görevlendirmiştir. Onlar da bu du­ayı alıp semaya yükseltirler. Sema İse duanın kıblesidir. Buna sebeb ise me­leklerin tümünün görmesidir. îşte böylece mazluma yardımı da tahakkuk ed­er, melekler de mazlumun duasının kabul edilmesi için -ona merhametleri dolayısıyla- şefaat ederler.

Bu ifadeler genel olarak zulümden sakındırmaktadır. Çünkü zulüm Allah'ın gazabını gerektirdiği gibi, Allah'a bir İsyan, O'nun emrine muhalefettir. Yü­ce Allah peygamberinin ifadeleriyle Müslim'in Sahik'inde ve diğerlerinde şöy­le buyurmaktadır: "Ey kullarım, şüphesiz ki Ben zulmü kendime haram kıl­dım. Ben onu kendi aranızda da haram kıldım. O halde birbirinize zulmet­meyiniz... "[16]

O halde mazlum kimse "bunalmış (çaresiz kalmış)" bir kimsedir. Yolcu­nun hali de buna yakındır, çünkü yolculukta bulunan bir kimse ailesinden, vatanından uzaktadır. Yanında dost ve samimi arkadaş yoktur, kalbi mutlu­luk verecek hiçbir şey dolayısıyla huzur bulmaz, garibliği dolayısıyla da yar­dımcısı olmaz. Dolayısıyla onun da yüce Mevlaya kesin muhtaç oluşu orta­dadır. Bundan dolayı yüce Allah'a sığınmasında ihlâs bulunur. Kendisine dua ettiği vakit bunalmışın duasını kabul eden de yüce Allah'tır. Aynı şekilde ba­banın evladına duası (bedduası) da böyledir. Babanın evladına olan düşkünlük ve şefkati bilinen bir husustur. E^ iadına beddua etmesi ancak ona kar­şı hiçbir şey yapamayacağı, gerçekten bunaldığı, evladının kendisine iyi dav­ranmaktan ümidini kestiği, bununla beraber evladının kendisine eziyet etti­ği bir zamanda mümkün olur. İşte o vakit de Cenab-ı Hak onun yaptığı bed­duayı çabucak kabul eder.

"O kötülüğü" yani zarureti çaresizlik ve bunalmışlığı el-Kelbî'nin ifade­sine göre zulmü "gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri* yani sakinleri "yapan mı?" Çünkü bir kavmi helak ederken, başka kavimleri vareder. "Ki-tabu.'n-Nekkd.ş"d2i da şöyle denilmektedir: Yani sizin evlatlarınızı, sizin ha­lefiniz kılar. el-Kelbî dedi ki: Kâfirlere halef kılar ve sizi onların toprakları­na yerleştirir. Onların küfürlerinden sonra da mü'minler Allah'a itaat etme­ye başlar.

"Allah İle birlikte ilâh mı vardır?" Bu da azarlamak üslubu ile söylen­miştir. Sanki, yazıklar olsun size, Allah'la beraber bir ilah mı olur? demiş gi­bidir. Buna göre "ilah" lafzı: "İle birlikte "ile merfudur. Bununla bir­likte; "Allah ile birlikte bunları yapan bir başka ilah mı var ki ona ibadet edesiniz?" takdiri ile merfu olması da mümkündür. Bu­rada vakıf "Allah ile birlikte" buyruğu üzerinde yapılırsa, güzel bir vakıf olur.

"Ne kadar az düşünüyorsunuz?" Ebu Amr, Hişam ve Ya'kub haber olmak üzere "ya" ile; "Düşünüyorlar?" şeklinde okumuşlardır. Yüce Allah'ın: "Hayır, onların çoğu bilmezler" buyruğu ile "Allah koştukları ortaklardan

çok yücedir" buyruklarında olduğu gibi. Hem bu âyetten önce, hem de bu âyetten sonra haber olarak (fiilleri "ya" ile) zikretmiştir. Ebu Hatim de bunu tercih etmiştir, diğerleri ise yüce Allah'ın: "Ve sizi yeryüzünün halifeleri ya­pan mı?" buyruğu dolayısıyla hitab olmak üzere "te" ile (ne kadar az düşü­nüyorsunuz! anlamında) okumuşlardır.

"Yoksa" gece ve gündüz kendilerine doğru yol aldığınız ülkelere yolcu­luk yaptığınız sırada "kara ve denizin karanlıklarında size" gideceğiniz yo-lu"gösteren..." Şöyle de denilmiştir: O herhangi bir alâmeti bulunmayan ka­ra geçitlerini yaratmıştır. Deniz dalgaları ise tıpkı karanlıkları andırmaktadır. Çünkü oralarda kendileri vasıtası ile yolun bulunabileceği herhangi bir alâ­met yoktur.

"Ve rahmetinin önünde müjde olarak rüzgarları gönderen nü?" Bura­da te'vil bilginlerinin ittifakı ile yağmurdan önce demektir.

"Allah ile birlikte" bunları yapan ve bu hususta ona yardımcı olan. "bir İlâh mı var?"

"Allah" kendisine "koştukları ortaklardan çok yücedir."

"Yoksa ilkin yaratan, sonra onu tekrar var edecek olan..." Onlar yüce Allah'ın yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlardı. Böylelikle onla­rı öldükten sonra dirilişi kabul etmek zorunda bırakmaktadır. Yani O, ilkin yaratmaya kadir olduğuna göre -zorunlu- olarak tekrar yaratmaya da kadir­dir ve bu O'nun için daha bir kolaydır.

"Allah ile birlikte" yaratan, rızık veren, ilkin var eden ve tekrar yarata­cak olan "başka bir ilâh mı varmış? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi delilinizi" yüce Allah'ın ortağı olduğuna dair delilinizi yahutta Allah'tan başka bu görülen varlıklardan herhangi birisini yaratmış bir kimsenin bulun­duğuna dair delilinizi "getirin." [17]

 

65. De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne vakit diriltileceklerini de bilmezler."

66. Halbuki âhirete dair bilgileri ardarda (kendilerine) ulaştırılmış­tır. Onlar ise bundan yana şüphe içindedirler. Bilakis onlar, ona karşı kördürler.

 

"De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez" buyru­ğu ile ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: O gaybını yaratıklarından gizlemiştir. Kullarından herhangi bir kimse yüce Allah'ın imtihanından yana emin olmaması için, hiç kimse O'nun gaybına muttali olamaz.

Denildiğine göre âyet-i kerime, Peygamber (sav)'a müşriklerin kıyametin kopmasına dair soru sormaları üzerine nazil olmuştur.

Buradaki "Kimse" lafzı ref mahallindedir. Yani: De ki: Allah'tan baş­ka hiçbir kimse gaybı bilemez. Burada; "Kimse" lafzı 'den bedel­dir. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmıştır.

el-Ferra da şöyle demiştir: "Başka" anlamındaki istisna edatından son­ra (müstesnanın) merfu gelmesi, bu edattan önceki ifalerin cahd (inkâr, red) olmasından dolayıdır. Bu da bir kimsenin: "Babandan başka kimse gitmedi" demesine benzer, mana birdir. ez-Zeccac dedi ki:

Bunu nasb ile okuyanlar da istisna olmak üzere nasbetmişlerdir. Yani ifade­de bir istisna vardır. en-Nehhas dedi ki: ben onun bu âyet-i kerimeyi bîr mü­neccimin (yıldız falcısının) söylediklerini doğru kabul eden kimseye karşı delil gösterirken dinledim ve bu arada: Böyle bir kimsenin bu âyet-i kerimeyi İnkar etmiş olacağından korkarım, demişti.

Derim ki; Bu husus, yeterli açıklamalarla beraber daha önceden et-En'âm Sûresi'nde (6/59- âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Âişe (r.nha) dedi ki: Kim Muhammed'in yarın ne olacağını bildiğini iddia ediyor ise hiç şüphesiz yüce Allah'a karşı büyük bîr iftirada bulunmuş olur. Çünkü yüce Allah: "De ki; Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." diye buyurmaktadır. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir[18]

Rivayete göre Haccac'ın huzuruna müneccim bir şahıs girmiş, Haccac onu tutuklamış. Sonra eline saydığı bir kaç çakıl taşı almış, sonra da: Elimde kaç tane çakıl taşı var diye sormuş. Müneccim hesap yaptıktan sonra şu kadar de­yip, isabet ettirmiş. Bir daha onu bir yerde tuttuktan sonra bu sefer saymak-sızın bir kaç çakıl taşı almış ve elimde kaç tane çakıl taşı var demiş. Münec­cim yine hesap etmiş fakat bu sefer yanılmış. Tekrar hesab etmiş, tekrar ya­nılmış, sonra şöyle demiş: Ey emir, zannederim sen de bunların kaç tane ol­duklarını bilmiyorsun. Haccac, hayır bilmiyorum deyince, müneccim: O za­man ben isabet ettiremem demiş. Peki aradaki fark nedir? diye sorunca şu ce­vabı vermiş: Birincisinin kaç tane olduklarını sen saydın. Dolayısıyla bunlar gaybın sınırları dışına çıkmış oldu. Şimdikileri ise saymadın, o bakımdan bun­lar bir gaybdır ve: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." Bu husus daha önceden Al-t İmran Sûresi'nde (3/7. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.

"Halbuki âhirete dair bilgileri ardarda (kendilerine) ulaştırılmıştır." Ara­larında Asnn, Şeybe, Nâfi, Yahya b. Vessâb, el-A'meş, Hamza ve el-Kisaînİn de bulunduğu çoğu kimse "Ardarda ulaştırılmıştır" anlamı verilen lafzı; diye okumuşlardır.[19] Buna karşılık Ebu Ca'fer, İbn Kesir, Ebu Amr ve Humeyd ise "idrâk: yetişmek, ulaşmak"dan gelen bir fiil olarak; "Ulaştı, geldi" diye okumuşlardır. Ata b. Yesar ile kardeşi Süleyman b. Yesar ve el-A'meş ise hemzesiz ve şeddeli olarak; diye okumuşlardır. İbn Mu-haysın ise istifham olmak üzere; diye okumuştur. İbn Abbas "ya" ile birlikte; "Evet" diye ve; şeklinde kat' hemzesi ile "dal" harfi şed­deli ve ondan sonra da bîr "elif" ile okumuştur.

en-Nehhas dedi ki: Bunun isnadı sahih bir isnaddır. Rivayet Şu'be yoluyla gelmekte olup, onu İbn Abbas'a merfu olarak rivayet etmektedir. Harun el-Karf de Ubeyy'in kıraatinin; şeklinde olduğunu iddia etmiştir, es-Sa'lebî'nin naklettiğine göre ise Ubeyy'in kıraatinde; şeklindedir. Araplar eğer sözün başında istifham var ise; ile 'i birbirlerinin ye­rine kullanmaktadır. Şairin şu beyi tinde olduğu gibi:

"Allah'a yemin ederim kî bilemiyorum, Selma mı (renk renk boyanmakla) gulyabani'ye benzedi, Yokaa hepsi mi benim sevgilimdir. "[20]

Burada görüldüğü gibi edatı anlamında kullanılmıştır. en-Neh-has dedi ki: Birinci ve sonuncu kıraatlerin anlamı birdir. Çünkü ın as­lı şeklindedir. Burada "dal" harfi "te"ye idgam edilmiş ve vasi elifi ge­tirilmiştir. Bunun ne anlama geldiği hususunda da iki görüş vardır. Birinci­sine göre anlam şöyledir Onların âhirete dair bilgileri mükemmellik dere­cesine ulaşmıştır. Çünkü onlara vaadolunan herbir şeyi gözleriyle görmüş bu­lunuyorlar, böylelikle onların ilmi mükemmellik derecesindedir.

Diğer görüşe göre anlam şöyledir: Onların âhirete dair bilgileri arka ar­kaya gelmiştir. Onlar olacak da dediler, olmayacak da dediler.

İkinci kıraatin anlamı hususunda da yine iki görüş vardır. Birincisine gö­re anlam, onların âhiret hakkındaki bilgileri kemale ermiştir, bu da birinci­si gibidir. Mücahid dedi ki: Yani onların âhiret hakkındaki İlimleri idrâk edi­lecektir. Onlar âhireti bilmenin kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda, âhireti gözleriyle görecekleri vakit o bilgiyi de bilmiş olacaklardır. Bunun on­lara fayda vermeyiş sebebi İse, dünyada iken yalanlayıcılardan olmalarıdır. İkinci görüşe göre de anlam inkar manasınadır. Bu da Ebu İshak'ın görüşü­dür. O bu görüşün doğruluğuna bundan sonra: "Bilakis onlar ona karşı kör­dürler" buyruğunu delil göstermektedir. Yani onların bilgileri âhireti bilecek noktaya erişmemiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların âhiret hakkındaki bilgileri sapmıştır ve şaş­mıştır. Onların bu hususta herhangi bir bilgileri yoktur.

Üçüncü kıraat ise; şeklindedir ki bu da; 'in (yani birinci kıraatini anlamı İle aynıdır. Çünkü kipi ile kipi aynı anlam­da gelebilir. Bundan dolayı, ifadesi, anlamında kullanıldığı takdirde, sahih bir kullanış olarak kabul edilmiştir.

Dördüncü kıraate gelince, bunun anlamı ile ilgili olarak sadece bir görüş vardır. Bunda da inkâr anlamı söz konusudur. Bit kimsenin: Seninle ben mi çarpıştım (çarpışmadım anlamında) demesine benzer. Bu durumda anlam: On­lar bu bilgiyi elde edememişlerdir, olur. İbn Abbas'ın kıraatinin anlamı da bu­na racidir. İbn Abbas dedi ki: "Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri erişmemiştir" yani onların bilgileri bu noktaya ulaşma­mıştır.

el-Ferrâ dedi ki: Bu güzel bir açıklamadır. Sanki o bu açıklamasını öldük­ten sonra dirilişi yalanlayanlar ile bir çeşit alay diye yorumlamış gibidir. Me­sela senin yalanladığın bir kimseye: Hayır, yemin olsun ki sen selefe ulaş­mış bulunuyorsun ve sen benim rivayet etmediğim şeyleri rivayet ediyorsun. Bu sözlerden maksat ise muhatabı yalanlamaktır.

Yedinci bir kıraat; "lam" harfi üstün olarak; şeklindeki kıraattir. Burada "lam" harfinin üstün okunması, üstünün hafifliğinden ötürüdür. Bu­na benzer bir kıraat şekli Kutrub'dan "Geceleyin kalk" (el-Müzzem-mil, 73/2) buyruğunda nakledilmiştir. Burada (esre yerine) üstün okumuş­tur. Aynı şekilde; "Elbiseyi sat" ve benzeri kullanımlarda böyledir.

ez-Zgmahşerî (el-Keşşaf)'da. şunu nakletmektedir: Bu buyruk ikHıemze ile; diye de okunmuştur. İki hemze arasında bir elif ile; di­ye okunmuştur, şeklinde, şeklinde ve; şeklinde de okumuştur. Böylelikle oniki kıraat şekli ortaya çıkmaktadır. Zemahşerî da­ha sonra bu kıraat şekillerini izah etmeye koyulur ve şöyle der: Eğer kıraatinin istifham anlamı ile okunması nasıl açıklanır diye soracak olursan derim ki: Bu, onların bilgilerinin bu noktaya ulaştığını inkâr etmek anlamında bir istifhamdır. Aynı şekilde; ile diye okuyan­ların kıraati de böyledir. Çünkü burada; ile soru hemzesi anlamın­dadır. şeklinde istifham ile okuyanların kıraatine gelince, bunun da anlamı şudur: Evet, onlar ne zaman diriltiieceklerinin farkındadırlar. Da­ha sonra onların kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi sahibi olmadık­larını belirtmektedir. Onların kopacağına dair bilgilerinin olmadığını belirt­tiğine göre; ne zaman gerçekleşeceğine dair herhangi bir bilgileri veya şu­urla n (farkına varmaları) da gerçekleşmez. Çünkü olacak bir şeyin vaktine dair bilgi, olacak şeyin oluşu ile ilgili bilgiye tabidir.

"Âhirete dair" âhiret ile İlgili ve âhiretin anlamı ile İlgili demektir.

"Bilakis onlar" dünya hayatında "ona karşı" kalpleriyle "kördürler."

Kördürler"in tekili dır. Tekilinin olduğu da söylen­miştir. Aslı ise; olup, iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla "ya" hazfedilmiştir. Harekenin ağırlığı dolayısıyla da harekelenmesi caiz değildir. [21]

 

67. Kâfirler dediler ki: "Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten tekrar çıkartılır mıyız?"

68. "Andolsun ki bundan önce biz de, atalarımız da bununla tehdit olunmuştuk. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir."

 

"Kâfirler" Mekke müşrikleri "dediler ki: Biz ve babalarımız... gerçekten tekrar çıkartılır mıyız?" anlamındaki buyru­ğunu Nafî' burada ve el-Ankebût Sûresi'nde (29/29. âyette) böyle[22] okumak­tadır. Ebu Amr (mealdeki gibi) iki istifham (soru) ile okumuştur. Ancak o hem­zeyi hafif okumuştur. Âsim ve Hamza da istifham ite ve iki hemzeyi de tah­kik ile okumuşlardır. Sözünü ettiğimiz bütün bu hususlar her iki sûrede de aynı şekildedir. el-Kisaî, İbn Âmir, Ruveys ve Ya'kub şeklinde iki hem­ze ile; "Gerçekten biz" lafzını da bu sûrede haber olmak üzere iki "nun" ile okumuşlardır.[23] el-Ankebut Sûresi'nde ise iki istifham ile okumuşlardır.

Ebu Cafer en-Nehhâs dedi ki: Biz ve babala­rımız toprak olduktan sonra gerçekten çıkartılır mıyız?" şeklindeki kıraat hat­ta uygundur ve güzel bir kıraattir. Ancak bu hususta Ebu Hatim ona itiraz ed­er ve şu anlamdaki sözleriyle bu itirazını dile getirir: istifham değildir. ise bir istifhamdır. Ayrıca bunda bir de "Gerçekten" edatı da var­dır. Peki istifhamdan sonra gelen bu edat kendisinden önceki ifadelerde na­sıl amel edebilir? Aynı şekilde bu edattan sonraki ifadeler de ondan önceki­lerde nasıl amel edebilir? ve -muhakkak Zeyd yarın gidecek anlamında: nasıl denilebilir? Eğer bunda istifham da varsa, böyle bir kul­lanımın doğru olma ihtimali daha da uzak olur. Evet, bu hususa dair soru sorulacak olursa belirttiği hususlar dolayısıyla cevaplandırılması zordur.

Ebu Cafer (en-Nehhas) dedi ki: Ben Muhammed b. el-Velid'i şöyle der­ken dinledim: Biz Ebu'l-Abbas'a Kur'ân-ı Kerim'den zor ve içinden kolay ko­lay çıkılamayan bir ayete dair soru sorduk. O da yüce Allah'ın şu buyruğu­dur: "Kâ­firler dediler ki: 'Siz çürüyüp, paramparça olduktan sonra muhakkak ye niden yaratılırsınız diye size haber veren bir adamı gösterelim mi size?" (Se-be', 34/7) Dedi ki: "Şayet: (mealde:) sonra edatında: "Size ha­ber veren" buyruğunun amel ettiği kabul edilirse bu imkansızdır. Çünkü o, o vakit onlara bu haberi vermeyecektir. Eğer bunda: "Muhakkak"dan sonrasının amel ettiği kabul edilirse, o zaman anlam doğru olur, ancak Arapça kaideleri açısından bu edatın öncesinde gelen İfadelerin, sonrasın­da gelenlerde amel etmesi bir hatadır. Bu (cevabı) açık bir sorudur ve ben bu cevabın âyetin bulunduğu sûrede zikredilmesini uygun gördüm.

Ebu Ubeyd İse Nâfî'in kıraatine meylederek iki istifhamın bir arada bulun sini reddederek yüce Allah'ın: "Eğer o ölüımasını reddederek yüce Allah'ın: "Eğer o ölür veya öldürülürse, ökçelerinizin üstünde geriye mi döneceksiniz?" (Al-i İm-ran, 3/144) buyruğu ile; "Sen ölürsen eğer, onlar ebedi mi kalacaklar?" (el-Enbiya, 21/34) buyruklarını delil göstermiştir. Ebu Amr, Âsim, Hamza, Talha ve el-A'rec'e verilen bu cevap hiçbir şeyi gerektirmemektedir (itiraz olarak bir değeri yoktur.) Onun getirdiği örneklerin de bu âyete ben­zer bir tarafı yoktur. Aralarındaki fark da şudur: Şart ve cevabı tek şey gibi­dir, yüce Allah'ın: "Sen ölürsen eğer onlar ebedi mi kalacakla?" (cl-Enbiya, 21/34) buyruğu yani sen ölürsen onlar ebedi bırakılacaklar mı? demektir. Bu­nun bir benzeri de "Gitmekte olan Zeyd midir?" ifadesidir. Halbu­ki; şeklinde (iki istifham edatı kullanılmak suretiyle) denilmez. Çünkü bu aynı şey gibidir, âyet-i kerimede ise durum böyle değildir. Zira ikin­cisi başlı başına bir cümledir. O bakımdan onda istifham uygun düşmekte­dir. Birincisi de istifhamın uygun düştüğü bir ifadedir. İkincisinden istifha­mı kaldırıp birincisinde kabul ederek "Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra şüphesiz biz..." diye okuyup, ikincisinden istifhamı haz-fedenlerin bu okuması da ifadede -inkâr anlamında- bu istifhama delil bu­lunmasından dolayıdır.

"Andolsun ki bundan önce biz de, atalarımız da bununla tehdit olun­muştuk. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir." Buyruğuna dair açıklamalar daha önce el-Mu'minun Sûresi'nde (23/82-83- âyetlerin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır. Peygamberler ileri derecede sakındırmak mak­sadı ile öldükten sonra dirilisin yakın olduğunu özellikle hatırlatıyorlardı. Za­ten gelecek olan herbir şey pek yakın demektir. [24]

 

69. De İd: "Yeryüzünde gezip günahkârların sonunun nasıl olduğu­nu bir görünl*

70. Onlara üzülme, kurdukları düzenlerden dolayı da sıkılma!

71. Derler ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?"

 

Şu kâfirlere "de kî: yeryüzünde" Şam, Hicaz ve Yemen topraklarında "ge­zip günahkârların" peygamberlerini yalanlayanların "sonunun nasıl oldu­ğunu" kalplerinizle ve gözlerinizle "bir görünl"

"Onlara" iman etmeyecek olurlarsa Mekke kâfirlerine "üzülme, kurduk­ları düzenlerden dolayı da sıkılma" kalbin daralmasın!

Bu buyrukların kendi aralarında Mekke'nin yollarını bölüştürerek (Pey­gamber (sav) ile) alay eden kimseler hakkında inmiştir. Daha önce (el-Hicr, 15/89-90. âyetlerin tefsirinde) bunlardan söz edilmişti.

"... da sıkılma" buyruğundaki; lafzı esreli olarak diye de okunmuştur. Buna dair açıklamalar en-Nahl Sûresi'nin sonlarında (16/123. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

"Derler ki: Eğer doğru söylüyor iseniz, bu tehdidiniz" yani yalanlama­mız sebebiyle bize geleceğini söylediğiniz azabın vakti "ne zaman" gerçek­leşecek? [25]

 

72. De ki: "O acele ettiğinizin bir bölümü hemen ardınızda bulunu-yordur, belki."

73.  Şüphesiz Rabbin insanlara bir lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.

74.  Muhakkak Rabbin göğüslerinin gizlediklerini de, açığa vur dutlarını da elbette bilir.

75. Gökte ve yerde gizil olan herşey mutlaka apaçık bir kitaptadır.

 

"De ki: O acele ettiğinizin" İbn Abbas'm dediğine göre çabuk gelmesi­ni istediğiniz azabın "bir bölümü hemen ardınızda bulunuyordur." Size çok­ça yaklaşmıştır "belki."

"Hemen ardında bulunmak" tabiri bir şey diğerinin arkasında olup, he­men peşinden gelmeyi ifade eden; " Hemen onun arkasından geldi" ta­birinden alınmıştır; "...nızda" lafzında da "lam" harfinin gelişi ise an­lamın; "Size yaklaştı, yakınınıza geldi" şeklinde oluşundan dolayıdır. Yahutta bu harf mastara taalluk etmektedir. Anlamının sizinle birliktedir şeklinde olduğu da söylenmiştir. İbn Şecere de: O hemen sizin ar­kanızdan gelmektedir, diye açıklamıştır. "Kadının arkası" tabiri de buradan gelmektedir, çünkü o ona tabi ve onun arkasında bulunmaktadır. Ebu Züeyb'in şu beyiti de bu kabildendir:

"Saçını ayırdığı yerlerdeki siyah saçlar beyazlaştı,

Hemen (siyahın) arkasından gelen ağarmış beyaz saçlara, merhaba diyemem."

el-Cevherî de şöyle demektedir: Arkasından bir iş geldi, şekli, 'in bir başka söyleyişidir. Tıpkı "Arkasından geldi" gibi, Huzeyme b. Malik b. Nehd de şöyle demektedir:

"el-Cevza (ikizler), süreyya (Ülker) yıldızının, hemen arkasından geldi mi. Ben de Fatıma hanedanı hakkında türlü zanlar beslerim."

Burada iki Kariz'den (yücelik sahibi) birisi olan Yezkur b, Aneze kızı Fa-tıma'yı kastetmektedir.

el-Ferra dedi ki: "Hemen ardınızda bulunuyordu!-" buyruğu size çok ya­kındır, anlamındadır, İşte bundan dolayı; denilmiştir, ile "Onun hemen ardından geldi" ifadelen aynı anlamdadır. Bu durum­da "lam" te'kid için ilave edilir. Bu açıklama da yine el-Ferra'dan nakledil­miştir. Nitekim; "Ona nakit öde­dim, ona ölçtüm ve tarttım" ve benzeri ifadelerde de böyledir.

"Acele ettiğinizin" acele gelmesini istediğiniz azabın "bir bölümü" de Be­dir günü gerçekleşmiş idi, Bunun kabir azabı olduğu da söylenmiştir.

"Şüphesiz Rabbin" onları cezalandırmayı ertelemek ve buna rağmen onlara bol bol nzık vermek suretiyle "insanlara bîr lütuf sahibidir, fakat on­ların çoğu" O'nun lütuf ve nimetlerine "şükretmezler. Muhakkak Rabbin göğüslerinin gizlediklerini" kalblerinde neleri sakladıklarını "da, açığa vurduklarını da" açığa çıkardıkları işlerini de "elbette bilir."

İbn Muhaysın ile Humeyd "Gizlediklerini" lafzını; diye okumuşlardır. Bu da; "O şeyi gizleyip, sakladın" tabirinden alın­mıştır. İfadenin burada ve el-Kasas Sûresi'nde (28/69. âyette) ki takdiri: "Göğüslerinin içinde gizledikleri" şeklindedir. Sanki "gö-ğüsler"deki zamir adeta hareket eden bir beden gibi değerlendirilmiştir. Bu­na karşılık; diye okuyanların kıraati ise bilinen kıraat şeklidir. Bu da; "O şeyi içimde gizledim" tabirinden alınmıştır.

"Gökte ve yerde gizli olan herşey mutlaka apaçık bir kitaptadır" buy­ruğu ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demektedir: Burada "gizli olan şey" kı­yamet demektir. Bunun, onların göremedikleri, onlar için gizli olan sema ve arz azapları olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da en-Nekkaş nakletmiş-tir. İbn Şecere de şöyle demiştir: Burada sözü edilen "gizli şey" yüce Allah'ın mahlukatından gizleyip sakladığı ve onlar İçin gayb haline getirdiği herbir şeydir. Bu da umumi bir ifadedir. "Gizli şey" anlamındaki; in sonuna he (yuvarlak te) gelmesinin sebebi çoğula işaret içindir, Yani insanlardan, ya­ratıklardan ne kadar gizli bir husus var ise mutlaka yüce Allah onu bilir ve onu nezdindeki Ana Kitap'ta tesbit etmiştir. Buna göre bunların gizleyip açık­ladıkları herbir şey, nasıl olur da O'nun için gizli olabilir?

Şöyle de denilmiştir: Herşey Ana Kitap'ta tesbit edilmiştir. Herbir şeyin vak­ti gelince, onu tayin edilen vaktinde çıkartır. Dolayısıyla bunların acele gel­mesini istedikleri azabın da tayin edilmiş bir vadesi vardır ve ne önce olur, ne de sonraya bırakılır.

Buradaki Kİtap'tan kasıt Levh-İ Mahfuz'dur. Yüce Allah bu Kitap'ta iste­diği herbir hususu tesbit etmiştir. Bundan maksat ise, bu yolla meleklerin­den dilediklerine bu hususları bildirmektir. [26]

 

76. Gerçekten bu Kuran, İsrailoğullanna hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır.

77. Muhakkak o, mü'minlerc bir hidayet ve bir rahmettir.

78. Elbette Rabbln aralarında hükmünü verecektir. Ve O, Aziz'dir, herşeyi bilendir.

79. O halde sen Allah'a tevekkül et! Çünkü sen şüphesiz apaçık hak üzeresin.

80.  Çünkü sen davetini ölülere de İşİttiremezsin, arkalarını dö­nüp gittikleri takdirde sağırlara da işittîremezsin.

81. Körleri de sapıklıklarından doğru yola erdiremezsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip teslimiyette olanlara dinletirsin.

 

"Gerçekten bu Kuran, İsrailoğullanna hakkında anlaşmazlığa düş­tükleri şeylerin çoğunu anlatır." Çünkü onlar bir çok hususlarda anlaşmaz­lığa düşmüşlerdir ve nihayet biri diğerine lanet okuyacak hale gelmiştir. Âyet bunun üzerine nazil olmuştur. Buyruğun anlamı şudur: Bu Kur'ân eğer onun gereğini kabul edecek olurlarsa, onlara hakkında ihtilâfa düştükleri bü­tün hususları açık açık bildirmektedir. Anlaşmazlığa düştükleri hususlar ise Tevrat ve İncil'deki tahrifleri ite kitaplarında (tahrif sonucu) kaldırılmış olan hükümlerdir.

"Muhakkak o" yani Kur'ân-ı Kerim "mü'minlere bir hidayet ve bir rah­mettir." Özellikle mü'minteri söz konusu etmesi yararlananların onlar olma­sından dolayıdır.

"Elbette Rabbİn aralarında hükmünü verecektir." Yani İsrailoğullan ara­sında, hakkında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda âhirette hüküm verecek ve haklı olana da, haksız otup batılın peşinden gidene de hakettiği karşılı­ğı verecektir.

Şöyle de açıklanmıştır Dünyada aralarında hüküm verecek ve böylelik­le onların yaptıkları tahrifler ortaya çıkacaktır.

"O, Azizdir" emrine kargı konulamayan, kendisine zarar verilemeyen mutlak galibdir, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan "herseyi bilendir."

"O halde sen Allah'a tevekkül et." Yani sen işini O'na havale et, O'na gü­ven, sana O yardım edecektir. "Çünkü sen şüphesiz apaçık hak üzeresin." Düşünen kimselere doğruyu gösterensin diye de açıklanmıştır,

"Çünkü sen davetini ölülere de işittiremezsln." Maksat düşünmeyi ter-kettikleri için kâfirlerdir. Çünkü onlar duyuları, akılları bulunmayan ölü gi­bidirler. Bu buyruğun yüce Allah tarafından iman etmeyecekleri, bilinen kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir.

"Arkalarını dönüp gittikleri takdirde sağırlara da işittiremezsin." Ya­ni verilen öğütleri kabul etmemek suretiyle sağır durumunda bulunan kâfir­lere işittireraezsin. Bunlar hayra davet olunduklarında yüzlerini çevirirler ve hiç işitmemiş gibi arkalarını dönüp giderler. Önceden de geçtiği üzere yü­ce Allah'ın: "Onlar sağırdırlar, dilsizdirler..." (el-Bakara, 2/18) buyruğu da buna benzemektedir.

İbn Muhaysm, Humeyd, tbn Kesir, İbn Ebi İshak ve Abbas, Ebu Amr'dan -"işittiremezsin" anlamındaki- buyruğu; "İşitmez" şeklinde "ya" ile "mim" harfi üstün; "sağırlara" anlamındaki buyruğu da; "Sağırlar (işit­mez)" şeklinde, fail olmak üzere merfu okumuşlardır. Diğerleri ise; "İşittirmezsin" şeklinde; "İşittirdin" şeklinden muzari fiil olarak;  Sağırlara" lafzını da nasb ile okumuşlardır. [27]

 

Hz. Âişe'nin Bedir'de Öldürülen Müşriklerin Peygamber Efendimizin Seslenmesini İşittiğini Kabul Etmemesi ve Dayanağı:

 

Âişe (r.anha) Bedir'de öldürülüp kuyuya atıldıktan sonra Peygamber (sav)'in sesini onlara işittirmesini kabul etmezken, bu âyeti delil göster­mektedir. O meseleye aklî bir kıyas ile bakmış ve bu âyet-i kerimenin hük­münü benimsemiştir. Halbuki Peygamber (sav)'ın: "Sizler onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz" diye buyurmuştur, İbn Atiyye dedi ki: Göründüğü ka­darıyla Bedir'de cereyan eden bu olay Muhammed (sav) için olağanüstü bir olay (bir mucize)dir. Çünkü yüce Allah müşriklere İdrâklerini geri çevirmiş ve onun söylediği sözü bu yolla işitmişlerdir. Eğer Rasûlullah (sav) bizlere söylediği sözleri İşittiklerini haber vermemiş olsaydı, onun kendilerine ses­lenişini geri kalan kâfirlere azarlamak ve mü'minlerin gönüllerini rahatlatmak anlamında bir davranış olarak yorumlayacaktık.

Derim ki: Buhârî rivayet ediyor: Bana Abdullah b. Muhammed anlattı, o Ravh b. Ubade'yi Şöyle derken dinlemiş: Bize Said b. Ebu Arube, Kata-de'den anlattı, dedi ki: Enes b. Malik'in bize Ebu Taiha'dan zikrettiğine gö­re Allah'ın peygamberi (sav) Bedir günü Kureyş'in ileri gelenlerinden yirmi-dört kişinin Bedir'deki susuz kuyulardan, pis mi pis bir kuyuya atılmalarını emretti. Bir kavme karşı zafer kazandı mı orada üç gün İkamet ederdi. Be-dir'de üçüncü günde yük devesinin getirilmesini emretti ve onun üzerine yük­leri bağlandı. Sonra yürüyerek yola koyuldu, ashabı da arkasından gitti. Zan­nederiz, o bir İhtiyacını görmek üzere gitmektedir, diye düşündüler. Niha­yet kuyunun ağzına gelip durdu, onların ve atalarının isimlerini zikrederek: "Ey filan oğlu filan, ey filan oğlu filan Allah'a ve rasûlüne itaat etmiş olma­nız sizin için daha iyi olmaz mıydı?" diye sesleniyordu. "Çünkü biz Rabbimİ-zin bize vaadettiğinin hak olduğunu gördük. Sizler de Rabbinizin size vaadet-tiğini hak olarak gördünüz mü?" Bu sefer Ömer (r.a): Ey Allah'ın Rasûlü de­di, sen ancak ruhları bulunmayan cesetlerle konuşuyorsun. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Muhammedin nefsi elinde olana yemin olsun kî, sizler be­nim bu sözlerimi onlardan daha iyi işitmiyorsunuz." Katade dedi ki: Yüce Al­lah onları söylediği sözleri işittirinceye kadar -onlara azar olsun, onları kü­çültsün, onlara bir musibet, bir hasret ve bir pişmanlık olsun diye- sözünü onlara işittirdi.[28] Bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir.[29]

Buhârî dedi ki: Bize Osman anlattı, dedi ki: Bize Abde anlattı, o Hişam'dan, o babasından, o İbn Ömer'den dedi kî: Peygamber (sav) Bedir kuyusunun başında durup şöyle buyurdu: "Rabbinizin size vaadettiğini hak olarak bul­dunuz mu?" Daha sonra dedi ki: "Şu anda onlar hiç şüphesiz vaktiyle benim kendilerine söylemiş olduklarımın hakkın kendisi olduğunu bilmektedirler." Sonra şu: "Çünkü sen davetini ölülere de İşittiremezsin" âyetini bi tirinceye kadar okudu[30]

Bu âyet-İ kerime Bedir kıssası ile, kabirdekilere selam vermek ile ilgili ha­dislerle çelişki halindedir. Ayrıca bu hususta ruhların belli bir takım vakitler­de kabirlerin kenarlarında bulunduklarına, ölünün yakınları kendilerini bı­rakıp gittikten sonra ayak seslerini duyduğunu belirten rivayetler ve benze­ri rivayetlerle de çelişki halindedir, Çünkü eğer ölü işitmese ona selam ve rilmezdi, bu da açık bir husustur. Biz bunları "et-Tezkire" adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

"Körleri de sapıklıklarından" yani küfürlerinden "doğru yola erdiremez­sin." Yani sen kalplerinde imanı yaratabilecek güce sahip değilsin.

Hamza bu buyrukları; "Sen körleri sapıklık­larından hidayete iletemezsin" şeklinde; "Körlere doğru yolu sen gösterebilir misin?" (Yunus, 10/45) gibi okumuştur. Diğerleri ise "Körleri de... doğru yola erdiremezsin" diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim'in tercih ettiği okuyuş da budur. er-Rum Sûresi 'nde

 ibidir. Hepsi;  kelimesi üzerinde

(30/53. âyette) de bunun gibidi vakıf yaptıkları takdirde, bu sûrede "ya' ile vakıf yaparlar. er-Rum Sûresi'nde ise Mushaf a tabi olarak "ya"sız vakıf yaparlar, ancak Ya'kub herjki yerde de "ya" ile vakıf yapmıştır. el-Ferra ile Ebu Hatim ise; şeklin­deki okuyuşu da caiz kabul etmişlerdir. Abdullah (b. Mesud)'un kıraatinde ise; şeklindedir.

"Sen ancak, âyetlerimize İman edip teslimiyette olanlara dinletirsin." İbn Abbas dedi ki: Ancak benim mutlu olması için yarattığım kimselere işit­tirirsin, işte onlar tevhidde ihlâs sahibi olan kimselerdir. [31]

 

82. O söz aleyhlerine gerçekleşince, Bil onlara yerden bir Dâbbe çı­kartırız. Onlara: "İnsanlar âyetlerimize İnanmıyorlardı" diye söyler.

83. Âyetlerimizi yalanlayan her ümmetten bir topluluk hasredece­ğimiz gün onlar bir arada durdurulurlar.

84. Nihayet geldiklerinde der ki: "Benim âyetlerimi -onları bir bil­giye dayanarak kavramadığınız halde- yalanladınız hal Yoksa ne yapıyordunuz?"

85. Zulmetmeleri sebebi ile söz aleyhlerine gerçekleşti. Artık konu­şamazlar.

86. Bizim geceyi, o vakitte dinlensinler diye yarattığımızı, gündü­zü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak bunda inanan bir topluluk İçin âyetler vardır.

 

Yüce Allah'ın: "O söz aleyhlerine gerçekleşince biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara... söyler" buyruğunda geçen: "söz aleyhlerine ger­çekleşince" buyruğu ile "Dâbbe"nin ne olduğu hususunda farklı görüşler var­dır.

Bir görüşe göre; "o söz aleyhlerine gerçekleşince" yani aleyhlerine ila­hi gazab vacib olunca, dernektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Mücahid de şöyle demiştir: Bu, onların iman etmeyeceklerine dair aleyhlerinde söz hak olunca, anlamındadır.

İbn Ömer ile Ebu Said el-Hudri (r. anhuma) dediler ki: İyiliği emretme-yip kötülükten sakındırmayacak olurlarsa ilahi gazab aleyhlerine vacip olur.

Abdullah b. Mes'ud dedi ki: "Sözün gerçekleşmesi" alimlerin ölümü, il­min yok olması ve Kur'ân'ın kaldırılması demektir. Yine Abdullah (b. Mes'ud) dedi ki: Kaldırılmadan ünce çokça Kur'ân okuyunuz. Dediler ki: Peki hay­di mushaflar kaldırıldı, ya onu ezberlemiş olanların ezberleri ne olacak? Şöy­le dedi: Geceleyin onun üzerine bir yürüyüş tertiplenir, onlar Kur'ân'dan ya­na kupkuru sabahı ederler. Lâ ilahe illallah'ı unuturlar, cahiliyenin sözleri­ne ve şiirlerine dalarlar. İşte bu, sözün aleyhlerine gerçekleşeceği vakittir.

Derim ki: Bunu Ebubekr el-Bezzâr senedini kaydederek zikreder, el-Bezzardedi ki: Abdullah b. Yusuf es-Sakafî anlattı, dedi ki: Bize Abdu'1-Me-cid b. Abdu'1-Aziz, Musa b. Ubeyde'den anlattı. Musa Safvan b. Suleym'den, o Abdullah b. Mes'ud'un oğlundan (Allah ondan ve babasından razı olsun) rivayete göre; Abdullah dedi ki: Kaldırılmadan ve insanlar onun mekânını unutmadan önce şu Beyt'i çokça ziyaret ediniz. Kaldırılmadan önce şu Kur'ân'ı çokça okuyunuz. Ey Abdu'r-Rahman, dediler: Haydi mushaflar kal­dırıldı diyelim, peki ya onu ezberlemiş olanların kalplerinden nasıl kaldırı­lacak? Dedi ki: Sabahı edecekler ve bizler bir söz söylüyorduk, bizler bir söz söylüyorduk ama... diyecekler ve bu sefer cahiliye şiirlerine ve cahiliye hi­kâyelerine dönecekler. İşte bu sözün aleyhlerine hak olacağı zamandır[32]

Bir diğer açıklamaya göre sözü edilen "hak olacak söz" yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirilmektedir: "Fakat benden sadır olan: Cehennemi... el­bette dolduracağım, sözü hak olmuştur." (es-Secde, 32/13) Buna göre sözün gerçekleşmesi bunların hakkında cezanın vacip olmasıdır. İşte bunlar tevbe-lerinin kabul olunmayacağı ve kendilerinden mü'min bir evladtn olmayaca­ğı bir noktaya geldiklerinde, o vakitte kıyamet kopmuş olacaktır. Bunu da ei-Kuşeyrî zikretmektedir. Altıncı bir görüş de şöyledir: Hafsa bint-i Şîrîn de­di ki: Ben Ebu'l-ÂÜye'ye şanı yüce Allah'ın: "O söz aleyhlerine gerçekleşin­ce biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara... söyler." buyruğu hak­kında sordum da şöyle cevap verdi: Yüce Allah Nuh (a.s)'a: "Kavmimden da­ha evvel iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecektir." (Hud, 11/36) diye vahyetmişti. (Onun bu açıklamasını İşitince) sanki yüzümün üs­tünde bir perde vardı da, açılmış oldu.

en-Nehhas dedi ki: Bu da verilen güzel cevaplardandır. Çünkü insanlar imtihan edilirler ve geride bırakılırlar. Zira aralarında mü'min ve salih kim­seler de vardır. Yüce Allah'ın daha sonra iman edip tevbe edeceğini bildiği kimseler de vardır. Bundan dolayı onlara mühlet verildi ve biz de (iman et­meyenlerden) cizye almakla emrolunduk. İşte bu husus ortadan kalktı mı ar­tık söz aleyhlerine gerçekleşir ve onlar da şanı yüce Allah'ın: "Kavminden daha evvel iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecektir." (Hud, 11/36) diye buyurduğu Nuh kavmi gibi olurlar.

Derim ki: Üzerlerinde düşünülecek olursa, bütün görüşlerin aynı anlam­da olduğu görülecektir. Buna delil ise âyetin sonunda yer alan: "İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı" buyruğudur. Bu buyrukta; (ûl)'în hemzesi üs­tün olarak da okunmuştur. Biraz sonra gelecektir,

Müslim'in Sahih'inde belirtildiğine göre Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiş­tir: Rasûiullah (sav) buyurdu ki: "Üç husus ortaya çıktı mı eğer önceden iman etmemiş yahut imanı halinde herhangi bir hayır kazanmamış ise hiçbir nef­se imanının faydası olmayacaktır. (Bunlar): Güneşin batıdan doğması, Dec-cal ve Dabbetu'l-arz'ın çıkmasıdır."[33] Bu hadis daha önceden de geçmiş bu­lunmaktadır. Dâbbe'nin tayini, nitelikleri ve nerden çıkacağı hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardır. Biz bunları et-Tezkire adlı eserimizde zikret­tiğimiz gibi burada da ondan yüce Allah'ın izniyle yeteri kadar sözedeceğiz.

İlk görüş, bu Dâbbe'nin Salih (a.s)'ın devesinin yavrusu olduğudur. Bu hu­sustaki görüşlerin -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- en sahihi de budur. Çünkü Ebu Dâvûd et-Tayalisî, Müsned'inde Huzeyfe (r.a)'ın şöyle dediğini kaydetmektedir: Rasûiullah (sav) bizlere Dâbbe'yi zikredip şöyle dedi: "Bu Dâbbe zaman içinde üç defa çıkacaktır. Evvela çölün en uzak yerinde çıka­cak ve bu kasabaya -yani Mekke'ye- onun adı dahi girmeyecektir. Sonra uzun bir süre gizli kalacak, sonra bir daha fakat öncekinden daha kısa bir süre çı­kacaktır. Yine onun çölde adı yayılacak ve bu sefer onun adından bu kasa­bada da -yani Mekke'de de- sözedileçektir." Rasûlullah (sav) devamla buyur­du ki: "Sonra insanlar bütün mescitler arasında Allah nezdinde en çok say­gı değer olan, bütün mescitlerin en hayırlısı ve Allah için hepsinin en değer­lisi, şereflisi olan Mescid-i Haram'da bulundukları bir sırada aniden bu Dâb­be Rükün İle Makam arasında böğürüverecek ve başının üzerinde toprağı sil-keleyecektir, İnsanlar bölük pörçük etrafa dağılacaklar. Mü'minlerden Allah'ın elinden kurtulamayacaklarını bilen bir topluluk sebat gösterecektir. O da on­larla işe başlayacak, onların yüzlerini aydınlatacaktır. Adeta onları yüzlerini inci gibi parıldayan bir yıldız haline getirecektir. Sonra yeryüzünde yol al­maya koyulacaktır. Arkasından koşacak hiç kimse ona yetişemeyecek, önün­den kaçan hiç kimse de elinden kurtulamayacaktır. Öyle ki adanı ondan ko­runmak için namaza duracak, bu sefer arkasından gelip: Ey filan sen şimdi mi namaz kılıyorsun? diyecek. Sonra da önünden gelip onun yüzünü dam­galayacak, sonra bırakıp gidecektir. İnsanlar matlarda ortak olacak, şehirler­de birbirleriyle barış içinde yaşayacaklar. Mü'min, kâfirden ayırdedilecektir. Öyle ki mü'min: Ey kâfir hakkımı öde diyecektir."[34]

Bu hadiste Dâbbe'nin Hz. Salih'in dişi devesinin yavrusu olduğuna delil teşkil edecek taraf "ve o böğürecektir" ifadeleridir. Böğürmek (er-ruğa) de­veler hakkında kullanılır. Diğer taraftan dişi deve öldürülünce, onun yavru­su kaçtı. Bir kaya parçası önünde açılınca o da kayanın içine girdi, sonra da kaya üzerine kapandı. Yüce Allah'ın izni ile ortaya çıkıncaya kadar orada ka­lacaktır.

Bu Dâbbe'nin tüylü, kıllı, altmış zira' uzunluğunda ayakları bulunan bir varlık olduğu da rivayet edilmiştir. Bunun el-Cessâse olduğu da söylenir. Bu da Abdullah b. Ömer'in görüşüdür.

Yine İbn Ömer'den gelen rivayete göre Dâbbe yaratılış itibariyle Âdemo-ğulları gibidir. Bu Dâbbe'nin başı bulutlarda, ayaklan ise yerde olacaktır.

Yine rivayete göre bu Dâbbe'de herbir canlının hilkatinden (bir miktar) bulunacaktır.

el-Maverdî ve es-Sa'lebî'nin naklettiklerine göre, başı öküz başı, gözleri do­muz gözleri, kulakları fil kulakları, boynuzları dağ keçisi boynuzu, boynu de­vekuşu boynu, göğsü arslan göğsü, rengi kaplan rengi, böğürleri kedi böğ­rü, kuyruğu koç kuyruğu, ayaklan deve ayaklan olacaktır. Herbir eklem arasında da oniki zira' bulunacaktır. -ez-Zemahşerî: Âdemoğlu ziraıyla diye kayıt koymuştur. Onunla birlikte Musa'nın asası, Süleyman'ın mühürü de çı-kacakttr. Müslümanın yüzüne Musa'nın asası ile beyaz bir nokta koyacak yü­zü ağaracaktır. Kâfirin yüzüne de Süleyman (a.s)'ın mührünü basacak yüzü simsiyah kesilecektir. Bunu (Abdullah) ibn ez-Zübeyir (r.a) söylemiştir.

Kitabu'n-Nekkaş'ta İbn Abbas (r.a)'dan şöyle dediği kaydedilmektedir; Dâbbe, Kureyş'liler Kabe'yi yeniden inşa etmek istediklerinde kartalın gelip, kaldırdığı Kabe'nin duvarı üzerine çıkan ejderhadır.

el-Maverdî de Muhammed b. Kâb'dan, onun Ali b. Ebi Talih (r.a)'dan ri­vayetine göre ona Dâbbe hakkında sorulmuş ve şöyle demiştir: Allah'a ye­min ederim ki onun kuyruğu yoktur, fakat sakalı vardır. el-Maverdî dedi ki: Onun bu sözü Dâbbe'nin -açıkça ifade etmese dahi- insanlardan olduğuna bir işarette bulunmaktadır.

Derim ki: İşte -Allahualem- tnüteahhir müfessîrlerden birisi bundan do­layı şöyle demiştir: Daha kuvvetli ihtimai bu Dâbbe'nin bid'at ve küfür eh­li İle tartışarak onları susturmak üzere, onlarla tartışacak konuşan bir insan oima İhtimali en yüksektir. Böylelikle helak olan apaçık bir delil üzere he­lak olacak, hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalacaktır.

Hocamız İmam Ebu'l-Abbas Ahmed b. Ömer el-Kurtubî "el-Müfhim" ad­lı eserinde şöyle demektedir: Bu görüşü benimseyenin kanaatine göre en kuv­vetli ihtimalin bu olmasının sebebi yüce Allah'ın: "Onlara... diye söyler" bu­yurmuş olmasıdır. Buna göre bu Dabbe'de olağanüstü ve özel bir âyet (mu­cize, belge) söz konusu olmayacaktır ve bu hadis-i şerifte sözü edilen on alâ­metten biri de olmayacaktır. Çünkü bid'at ehline karşı delil getirip onlarla tar­tışanların varlığı çoktur. Böyle olmasında özel bir alâmet olacak taraf bulun­mamaktadır. O halde Dâbbe'nin (Kıyametten önce görüleceği bildirilen) on alâmet ile birlikte zikredilmemesi gerekir. Böylelikle "söz gerçekleşince" onun varlığının özelliği kalkmış olacaktır. Diğer taraftan bu kanaatin kabul edilmesi halinde yeryüzünde yaşayan insanlara göre bilgili, faziletli ve on­larla tartışan bu insana, insan adı verilmeyip, alim ya da imam denilmeyip, ona Dâbbe denilmek yolu tercih edilmiş olur. Bu ise fasih şahsiyetlerin adeti ve ilim adamlarının ta'zimi dışındadır. Akıl sahibi kimselerin yolu da bu değildir. O halde evla olan tefsir alimlerinin söyledikleridir. İşlerin gerçek­lerini en iyi bilen yüce Allah'tır.

Derim ki: Bu Dâbbe ile ilgili olarak bizim zikrettiğimiz Huzeyfe yoluyla gelen hadis-i şerif konuyla ilgili anlaşılmaz ve İçinden çıkılamaz noktaları çö-zümleyip ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla ona güvenmek ve dayanmak gerekir.

Dâbbe'nîn nereden çıkacağı hususunda da görüş, ayrılığı vardır. Abdullah b. Ömer dedi ki; Bu Dâbbe Mekke'deki Safa tepesinden çıkacaktır. Bu tepe çatlayacak ve o da içinden çıkacaktır. Abdullah b, Amr da buna yakın bir söz söylemiş ve şöyle demiştir: Şayet ayağımı çıkacağı yere koymak istesem ko­yabilirim.

Peygamber (sav)'dan gelen bir haberde şöyle denilmektedir: "İsa (a.s) müs-lümanlarla birlikte Beytullah'ı tavaf ederken, Sa'y cihetinde bulundukları bîr sırada Dâbbe'nin üzerinden yer yarılacak ve içinden Dâbbe çıkacaktır. Dâb­be Safa'dan çıkarak mü'minin gözlen arasına mü'mindir diye bir alamet ko­yacaktır. Bu alamet adeta inci gibi parıldayan bir yıldız gibi olacaktır. Kâfi­rin de gözleri arasına kâfir diye siyah bir nokta koyacaktır."[35] Zikredilen bu haberde, bu Dâbbe'nin kılının ve tüyünün olacağı da zikredilmektedir. Bu rivayeti de el-Mehdevî kaydetmiştir. İbn Abbas'tan rivayete göre bu Dâbbe dağ arasındaki bir yoldan çıkacaktır. Başı bulutlara değerken, ayaklan da yer­de olacaktır. Beraberinde Musa'nın asası İİe Süleyman (a.s)'ın mührü oldu­ğu halde çıkacaktır.

Huzeyfe'den gelen rivayete göre de Dâbbe üç defa çıkacaktır. Birincisin­de çöllerden birisinde çıkacak sonra gizlenecektir, daha sonra kasaba ve şe­hirlerde çıkacaktır, akıtılacak kanlar oldukça fazla bir miktarı bulacak şekil­de de emirler birbirleriyle bu şehirlerde çarpışacaklardır. Üçüncü bir çıkışı ise mescidlerin en büyüğü, en şereflisi, Allah nezdinde en değerlisi ve fazi­letlisi olan mescid'den (Mescid-i Haram'dan) olacaktır,

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu Dâbbe rnescidden çıkarken sağda kalan Mahzumoğulları evinin hizasında Rükün arasından çıkacaktır. Kimileri ondan ka­çacak, kimileri durup seyredeceklerdir.

Katâde'den gelen rivayete göre Dâbbe Tihame'de çıkacaktır. Yine bu Dâb­be'nin Nuh (a.s)'ın tufanının kaynamaya başladığı yer olan Tandır'dan, Kû-fe'deki mescidden çıkacağı da rivayet edilmiştir.

Taif ten çıkacağı da söylenmiştir. Ebu Kubeyl dedi ki: Abdullah b. Amr aya­ğıyla Taif topraklarını vurup, şöyle dedi: İnsanlarla konuşacak olan Dâbbe buradan çıkacaktır.

Tihame vadilerinden birisinden çıkacağı da söylenmiştir ki, bu da İbn Ab-bas'ın görüşüdür. Ecyâd taraflarındaki bir kayadan çıkacağı da söylenmiştir, bu da Abdullah b. Amr'ın görüşüdür. Sedum denizinden (gölünden) çıkaca­ğı da söylenmiştir ki, bu da Vehb b. Münebbİh'in görüşüdür,

Bu son Üç görüşü el-Maverdî Kitab'ında zikretmiş bulunmaktadır.

el-Bağavî Ebu'I-Kasım Abdullah b. Muhammed b. Abdul-Aziz de şöyle de­mektedir: Bize Ali b. el-Ca'd anlattı. Ali, Fudayl b. Merzuk er-Rukaşî el-Ağar'den -ki Yahya b. Main'e hakkında sorulmuş, o da: Güvenilir birisidir, demiştir- o Atİyye el-AvfTden, o İbn Ömer'den dedi ki: Dâbbe, Kabe'deki bir çatlaktan atın yürüyüşünü andırırcasına çıkacaktır. Üç gün süre ile onun sa­dece üçte biri çıkmış olacaktır.

Derim ki: İşte Dâbbe'nin çıkışı ve nitelikleri ile ilgili Ashab ve Tabiînin gö­rüşleri bunlardır. Bunlar da nıüfessirler arasından: Dâbbe bir konuşan insan­dır, bid'at ehli ile ve kâfirler ile konuşup tartışır diyenlerin görüşlerini red­detmektedir. Ebu Umame'nin rivayetine göre de Peygamber (sav) şöyle bu­yurmuştur: "Dâbbe çıkacak ve burunları üzere insanlara işaret koyacak­tır. "[36] Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

-Keiarn kökünden gelen bir lafız olarak- "te" harfi ötreli, "lâm" harfi de es-reli ve şeddeli olarak "Onlara... söyler" şeklindeki okuyuş umumun kıraatidir. Buna da Ubeyy'in; "onlara haber verir" şeklindeki oku­yuşu ayrıca delil teşkil etmektedir.

es-Süddî dedi ki: Onlara İslâm dini dışındaki bütün dinlerin batıl olduğu­nu söyleyecektir. Onların hoşlarına gitmeyecek şeyler söyleyecektir, diye de açıklanmıştır. Onlara akıcı bir ditle söz söyleyeceği ve uzakta olsun, yakın­da olsun herkesin işiteceği bir sesle onlara şöyle diyeceği de söylenmiştir: "İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı." Bundan kasıt benim çıkışımdır, çün­kü onun çıkışı âyetlerdendir. Dâbbe ayrıca: Şunu bilin ki, Allah'ın laneti za­limlerin üzerinedir" diyecektir.

Ebu Zür'a, İbn Abbas, el-Hasen ve Ebu Recâ ise bu lafzı; şeklin­de "yara açmak" anlamındaki kökünden gelen bir kelime olarak "te" harfini üstün okumuşlardır. İkrime dedi ki: Bu da onlara işaret vurur anla­mındadır. Ebu'l-Cevza dedi ki: Ben İbn Abbas'a bu: "Onlara... söyler" mi­dir? yoksa "onlarıyaralar" şeklinde midir? diye sordum. O da bana şöyle de­di: Allah'a yemin ederim, o onlarla hem konuşacaktır, hem de onları yara­layacaktır. Mü'min ile konuşacak, kâfir ile faciri ise yaralayacaktır.

Ebu Hatim de şöyle demektedir: Burada "Onlara... söyler"

buyruğu aynı zamanda; "Onları yaralar" demek gibidir. O bu ka­naatiyle bu lafzın; "(İşitti): Onları yaralar" çokluk anlamı ifade eden kipi ol­duğu kanaatindedir.

"İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı" buyruğundaki;Kûfeli-ler, İbn Ebi İshak ve Yahya; diye üstün okumuşlardır. Haremeyn ehli, Şamlılar ve Basrahlar ise esreli okumuşlardır. en-Nehhas dedi ki: Hem üstün okuyuş ile hem de esreli okuyuş ile ilgili iki görüş vardır. el-Ahfeş dedi la: Üstün okuyuş; "Diye..." demektir, İbn Mes'ud aynı şekilde: diye okumuştur. Ebu Ubeyde dedi ki: Fiilin üzerinde vaki olması dolayısıyla nasb mahatlindedir. Yani onlara: İnsanlar... diye haber verecektir.

el-Kisaî ve el-Ferra ise yeni bir cümle (isti'naf) olarak esreli okumuşlar­dır. el-Ahfeş dedi ki: Bu okuyuş; " Muhakkak insanlar... diye­cektir" anlamındadır. Burada insanlardan kasıt kâfirlerdir.

"Ayetlerimize" yani Kur'ân-ı Kerim'e ve Muhammed (sav)'a "inanmıyor­lardı." Bu ise şarjı yüce Allah'ın kâfirin imanını kabul etmeyeceği ve Dâb-be'nin çıkışından önce yüce Allah'ın ilmine göre mü'min ve kâfir olanlar dı­şında kimsenin kalmayacağı bir zamanda olacağını göstermeklerin Doğru­sunu en iyi bîlen Allah'tır.

"Âyetlerimizi" Kur'ân-ı Kerim'i, hakka delalet eden belgelerimizi "yalan­layan her ümmetten bir topluluk" bir zümre, bir cemaat "hasredeceğimiz gün onlar da durdurulurlar." Yani hesaplarının görüleceği yere itilir ve sü­rüklenirler. eş-Şemmâh dedi ki:

"Nice büyük orduları önümüze kattık, sürükledik, Nice kahraman başkandan da bağışlar aldık."

Katade dedi ki: "Durdurulurlar" burada başlan sonlarına iade edilir, döndürülür, anlamındadır.

"Nihayet geldiklerinde" yüce Allah "der ki: Benim âyetlerimi" peygam-berime indirdiğim âyetlerimi ve tevhidime delil olmak üzere ortaya koydu­ğum belgelerimi "onları bir bilgiye dayanarak kavramadığınız halde" on­ların batıl olduklarını bilmediğiniz halde "onlardan yüz çevirdiniz". Delil­siz olarak ve cahilce onları "yalanladınız ha! Yoksa ne yapıyordunuz?" Bu ifade bir azardır, yani sizler bu âyetler hakkında araştırmanızı yapmayıp bun­ların hakkında düşünmediğiniz zamanlarda ne yapıyordunuz?

"Zulmetmeleri sebebi ile söz aleyhlerine gerçekleşti." Zulümleri yani şirkleri dolayısıyla haklarında azab vacib oldu.

"Artık konuşamazlar." Yani herhangi bir mazeret ve delilleri yoktur. De­nildiğine göre ağızlarına mühür vurulacak ve bundan dolayı konuşamayacak­lardır. Müfessirlerin çoğu böyle demişlerdir.

"Bizim geceyi o vakitte dinlensinler" yani rahat bulup uyusunlar "diye

yarattığımızı, gündüzü de" rızık için çalışmak maksadıyla etrafın görüldü­ğü "aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak bunda" Allah'a "ina­nan bir topluluk için âyetler vardır." Yüce Allah burada ulûhiyet ve kud­retinin delâletlerini söz konusu etmektedir. Yani onlar bizim kudretimizin ke­malini bilip niye iman etmediler!'[37]

 

87. Sûr'a üfurüleccğl günde -Allah'ın dilediği kimseler dışında-göklerde olanlar da, yerde olanlar da dehşetle korkarlar. Hep­si de huzuruna küçülmüşler olarak geleceklerdir.

88. Sen dağları görür ve'onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler. Allah'ın herşeyi sapasağ­lam yapan yaratmasına bak! Muhakkak O, yaptıklarınızdan ha­berdardır.

89. Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır. Hem onlar o gün­de dehşetli bir korkudan yana güvenlik içindedirler.

90. Kim de kötülükle gelirse, yüzleri üzere ateşe dökülürler. (Onla­ra): "işlediğinizden başkası ile mi cezalandırılacaksınız ki"? (denilir.)

 

"Sûr'a üfürüleceği günde" yani sen Sûr'a üfürüleceği günü hatırla, yahut onlara bunu hatırlat. el-Ferra'nın kabui ettiği görüşe göre anlamı şudur: İş­te o gün Sûr'a üfürüleceği gündür, deyip burada; "(ç£&): İşte o" ism-i işare­tinin hazfedileceğini caiz kabul etmiştir.

Sûr iie ilgili doğru olan görüş, onun İsrafil'in kendisine üfleyeceği nurdan bir boynuz olduğudur. Mücahid borazan şeklindedir, demiştir. Sûr'un Ye­menlilerin lehçesindeki borazan (el-bûk) olduğu söylenmiştir. Buna dair açık­lamalar ile ilim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önceden el-En'âm Sûresi'nde (6/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerde olanlar da, yerde olanlar da dehşetle korkarlar." Ebu Hureyre dedi ki; Peygamber (sav) buyurdu ki: "Yüce Allah gökleri yaratmayı bitirdikten sonra Sûr'u yarattı. Onu İsrafil'e ver­di. O bu Sûr'u ağzına koymuş, gözünü Arşa dikmiş, ne zaman üfürmekle em-rolunacağına bakmaktadır." Ey Allah'ın Rasûlü Sûr nedir? diye sordum. Şöy­le buyurdu: "O bir boynuzdur. Allah'a yemin ederim ki, çok büyüktür. Be­ni hak ile gönderene yemin olsun ki ondaki bir dairenin büyüklüğü gökler­le yerin eni kadardır. Ona üç defa üfleyecektir. Birinci üfürüş feza' (dehşe­te kapılma) üfürüşüdür. İkinci üfürüş baygınlık (sa'k) üfürüşüdür. Üçüncü­sü ise öldükten sonra diriliş ve âlemlerin Rabbinin huzuruna kalkış üfürüşü­dür, "[38] diye hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. Bu hadisi Ali b. Ma'bed, et-Taberî, es-Sa'lebî ve başkaları zikretmiş olup, İbnu'l-Arabî sahih olduğu­nu belirtmiştir. Ben bu hadisi et-Tezkire adlı eserimde zikrettiğim gibi, ona dair orada açıklamalarda da bulunmuştum. Sûr'a üfürmenin sayısı hususun­da sahih olan ise bunların üç değil iki olduğudur. Feza' (korku ve dehşete kapılma) üfürüğü aslında baygınlık (sa'k) üfürüşüne racidir. Çünkü bu iki hu­sus, bu İki üfürüşle birlikte olacaktır. Yani onlar öyle bir dehşete kapılacak­lardır ki, bundan dolayı öleceklerdir. Yahutta öldükten sonra diriliş nefha-sına racidir, bu da el-Kuşeyrî ve başkalarının tercihidir. O bu âyet-İ kerime ile ilgili açıklamaları esnasında şöyle demektedir: İkinci üfürüşten kasıt; onların dehşete kapılmış olarak diriltilmeleri: "Yattığımız yerden kim kaldır­dı bizi?" (Yâsîn, 36/52) diyecekleri ve kendilerini dehşete düşürüp korku duy­malarına sebeb teşkil edecek işler görecek olmalarıdır. İşte bu üfürüş bora­zan sesi gibi olacaktır. İnsanlar da amellerinin karşılıklarını görecekleri yer­de toplanacaklardır. Bunu da Katade söylemiştir. el-Maverdî dedi ki: "Sûr'a üfurüleceği günde" buyruğundaki gün, kabirlerden kalkılacağı gündür. Korku hakkında da İki görüş vardır demiştir. Birincisine göre seslenişin ge­reğini yerine getirmek ve bu maksatla acele etmektir. Bu da Arapların sana yardım etmek üzere seslenilmesi halinde çabucak koşmanı anlatan; "Bu hususta ben sana hızlıca geldim" ifadelerinden alınmış­tır. İkinci görüşe göre ise burada sözü edilen korku ve dehşet, korku ve üzün­tüden i feri gelen alışılmış bir dehşettir. Çünkü onlar kabirlerinden tedirgin edilecekler, bundan dolayı korku ve dehşetle kalkacaklardır. İki görüşün doğ­ruya yakın olanı da budur.

Derim ki: Ebu Hureyre ile Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği hadislerden sa­bit olan sünnet, üfürmelerin üç değil, iki defa olacağını göstermektedir. Bu iki hadisi de Müslim rivayet etmiş olup, biz bunları "et-Tezkire" adlı eserimiz­de zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusu da yüce Allah'ın izniyle bu üfürmelerin iki defa olacağıdır. Yüce Allah: "Sûr'a üfürülmüş -Allah'ın diledikleri müs­tesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş olacaktır" (ez-Zümer, 39/68) buyruğunda korku ve dehşet nefhasında istisnada bulunduğu gibi, burada da istisnada bulunmaktadır. Bu da bu iki yerde sözü edilen üfürüşlerin ay­nı üfürüş olduğunun delilidir. İbnu'l-Mübarek, el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İki nefha (üfürüş) arasında kırk yıl olacaktır. Birincisinde yüce Atlah herbir canlıyı öldürmüş ola­cak, İkincisinde de yüce Allah ölmüş olan herbir kişiyi diriltecektir."[39]

Şayet: Yüce Allah'ın; "Arkasından onu Kadife izleyecek" buyruğundan itibaren... "O ancak bir tek haykırıştır." (en-Na2iat, 79/7-13) buyrukları za­hiri gereğince bu üfürüşlerin üç tane olması gerekir denilecek olursa, böy­le diyene şöyle cevap verilin Hayır, durum böyle değildir. Burada haykırış (Zecra)'dan kasıt, İnsanların kabirlerinden çıkışlarının arkasından gerçekle­şeceği İkinci üf-ürüştüc İbn Abbas, Mücahid, Ata, İbn Zeyd ve başkaları da böyle demiştir. Mücahid dedi ki: Bunlar iki sayha (haykınş)dır. Birincisinde yüce Allah'ın izniyle bu üfürüş sonucunda herkes ölecektir. İkincisinde ise yüce Allah'ın izniyle bu üfürüş ile herşey diriltilecektir. Ata dedi ki: (en-Nâ-ziat, 79/6) buyruğunda sözü edilen sarsıcı (er-Racife) kıyamet günüdür. "er-Râdife" ise öldükten sonra diriliş demektir. İbn Zeyd dedi ki: er-Râcife'den kasıt ölümdür, er-Râdife'den kasıt da kıyamet saatidir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır.

"Allah'ın dilediği kimseler dışında" buyruğunda istisna edilenlerin kim­ler olduğu hususunda da farklı görüşler vardır. Ebu Hureyre yoluyla gelen hadise göre bu İstisna edilenler Rabbleri nezdinde kendilerine rızık verilen şehidlerdir. Bu korku ve dehşet sadece hayatta ulanlar içindir. Said b. Cü-beyr'in görüşü de budur. Bunlar Arşın etrafında kılıçlarını kuşanmış olan şe­hitlerdir. el-Kuşeyrî dedi ki: Peygamberler de onların kapsamına girer. Çün­kü onların peygamberlikle beraber bir de şehitlikleri vardır.

İstisna edilenlerin melekler olduklan da söylenmiştir. el-Hasen dedi ki; Yü­ce Allah iki nefha (üfürüş) arasında ölecek bir takım melekleri de istisna et­miştir.

Mukatil dedi ki: Bununla Cebrail, Mikail, İsrafil ve ölüm meleğini kastetmektedir. Maksadın el-hûru'1'în oldukları da söylenmiştir. Bunlar mü'miriler­dir, diye de açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah bu buyruğun akabinde şöyle bu­yurmaktadır: "Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır. Hem onlar o günde dehşetli bir korkudan yana güvenlik içindedirler."

Kimi ilim adamımız da şöyle demiştir: Sahih olan bunların kimliklerinin tayini hususunda sahih herhangi bir haberin gelmemiş olduğudur, hepsi ih­timal dahilindedir.

Perim ki: Bu, ilim adamımız Kadı Ebubekr İbmı'l-Arabînin de sahih ol­duğunu belirttiği, Ebu Hureyre yoluyla gelen hadisi görememiştir. O bakım­dan bu hadis, bu konuda dayanak alınmalıdır. Zira kimliklerin tayini husu­sunda bu hadis nasstır, diğerleri ise bir içtihaddır, doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır. İleride ez-Zümer Sûresi' nde (39/68, âyetin tefsirinde) geleceği üzere bundan başka görüşler de ileri sürülmüştür.

Yüce Allah'ım "Göklerde olanlar da... dehşetle korkarlar" buyruğunda fiil mazi, "ufürüleceği günde" buyruğunda ise fiil muzari olarak kullanılmış­tır. Peki bu durumda mazi fiil nasıl muzari fiile atfedtlmiştir diye sorulabilir. el-Ferrâ'nın kanaatine göre burada atıf manaya göredir, çünkü anlam: Sûr'a üfürüldüğünde... korkarlar, şeklindedir. "Allah'ın dilediği kimseler dışın­da" buyruğunda da müstesna olarak nasb halindedir.

"Hepsi de huzuruna küçülmüş olarak geleceklerdir." buyruğunda ge­çen ve "ona geleceklerdir" anlamındaki buyruğu Ebu Amr, Âsim, el-Kisaî, Nafî', İbn Âmir ve İbn Kesir; şeklinde müstakbel (müzari) bir fiil ola­rak okumuşlardır. el-A'meş, Yahya, Hamza ve Âsım'dan Hafs ise medsiz ola­rak ve mazi fiil olmak üzere; diye okumuşlardır. İbn Mes'ud da böy­le okumuştur. Katade'den de "Ona gelecektir" (şeklinde fiilin faili müf-red olarak) okumuştur.

en-Nehhas dedi ki: Benim Ebu İshak'dan naklen kıraatlere dair yazdıkla­rımda şunlar da vardır. Kim; diye okursa, lafzına binaen fiili tekil okur. Kim de; "Gelicidirler" diye okursa, manasına binaen çoğul okur. Ancak böyle bir görüş çirkin bir hatadır: Çünkü diye okun­duğu takdirde tekil değil, çoğul okunmuş olur. Eğer tekil okuyacak olsa; demek icab ederdi. Fakat diyenler manaya binaen çoğul okumuş olurlar ve fiili mazi kullanmış olurlar. Çünkü o bu durumda fiili "deh­şetle korkar" fiili gibi değerlendirmiştir. Buna karşılık; diye okuyan­lar ise yine manaya göre ve önceki cümle ile anlamı kopuk olduğundan do­layı böyle okumuşlardır.

İbn Nasr dedi ki: Ebu İshak -Allah'uı rahmeti üzerine olsun-dan söyleme­diği bir söz nakledilmiş bulunmaktadır. (en-Nehhâs'ın nakline işaret ediyor.)

Ebu İshak'ın kullandığı ifade şöyledir: "Hepsi dehuzuruna küçülmüşler olarak geleceklerdir" buyruğu "Gelicidirler" diye de okunur. Tekil okuyan kimse 'ın lafzı dolayısıyla tekil okur, çoğul oku­yanlar da anlamı dolayısıyla çoğul okurlar. O şunu anlatmak istemektedir: İster Kur'ân'da, ister Kur'ân-ı Kerim'in dışında; "Hepsi" lafzının habe­ri eğer müfred olarak gelirse lafza göre nıüfred gelmiştir, çoğul olarak gel­mişse manaya göre çoğul olarak gelir. Ebu Cafer (en-Nehhâs) bu manayı esas alarak söylediklerini söylememiştir.

el-Mehdevî dedi ki: "Hepsi de huzuruna küçülmüş ola­rak geleceklerdir" buyruğunda fiil; "Gelmek" mastarındandır ve burada (fail), "Hepsi"nin anlamına binaen gelmiştir, lafzına göre değil­dir. Buna karşılık " Hepsi de ona küçülmüşler olarak gelici-lerdir," diye okuyanların okuyuşunda İse bu "Geldi"den ism-İ faildir, Buna da yüce Allah'ın: Hepsi kıyamet gününde ona yalnız başına gelicidirler" (Meryem, 19/95) buyruğu delildir.

"Herkes ona gelir" diye zamiri müfred okuyanlar ise "hepsi"nin anlamına göre değil de, lafzına göre okumuşlardır. Buna karşılık: "Küçülmüşler olarak" lafzının çoğul gelmesi de manaya göredir. An­lamının "küçülmüşler olarak" olduğu İbn Abbas ve Katade'den rivayet edil­miştir. Buna dair açıklamalar da daha Önceden en-Nahl Sûresi'nde (16/48. âye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki; Sen dağlan dimdik ayakta görürsün, gerçekte ise onlar kesintisiz, aralıksız olarak yürümektedir. el-Kutebî dedi ki; Çünkü dağlar bir araya getirilecek ve yürütülecektir. İnsan gözüyle ayakta duruyor gibi görünecek, gerçekte ise on­lar yürümektedirler. Büyük olan herşey ve büyük kalabalıkları göz tamamiy-le ihata etmekten uzaktır. Buna sebeb ise bunların çoklukları ve enleri ile bo­yu arasındaki mesafelerin büyüklüğüdür. Bu görenin bir yanılmasıdır. O, on­ları duruyor gibi görecektir, gerçekte ise onlar yürümektedirler. Şair Nâbiğa bir orduyu nitelendirirken şöyle demektedir:

"Büyük dağı andıran çok yüksek bir dağda sanırsın onları -Binekleri hızlıca yol aldığı halde- bir takım ihtiyaçları için durmuşlar (gibi görürsün)."

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu kıyamet gününde olacaktır. Yani dağlar çoklukla­rı dolayısıyla duruyorlar gibi gelecektir. Bu da insan gözüne böyle görüne­cektir. Gerçekte ise onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Nitekim üstüste yığılmış olan bulut da gerçekte yürürken duruyor zannedilir. Yani bu dağlar geriye onlardan hiçbir şey kalmayıncaya kadar bulutlar gibi yürüyüp gidecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Dağlar da yürütülüp bir serap olacak," (en-Nebe', 78/20)

Denilir ki; Yüce Allah dağları çeşitli şekillerde nitelendirmiştir. Hepsinin ortak anlamı bunların yeryüzünden alınacakları, gizledikleri şeyleri açığa çı­kartacakları şeklindedir. İlk vasıfları dağlann dümdüz edilmeleridir, Bu da (kı­yamet) sarsıntısından önce olacaktır. Sonra atılmış pamuk gibi olacaklardır, bu da semanın erimiş maden gibi olacağı vakit gerçekleşecektir. Yüce Allah şu buyruğunda onları bir arada zikretmektedir: "Ogün gök erimiş maden gi­bi olacak, dağlar da renk renk boyanmış (ve atılmış) yün gibi olacak." (el-Meâric, 70/8-9) Üçüncü halleri dağların toz zerrecikleri gibi olmasıdır. Bu da önceleri atılmış yün gibi iken, zerrelerinin birbirinden koparılması ile gerçek­leşecektir.

Dördüncü halde dağlar yerlerinden sökülüp, atılacak, çünkü önceki hal­lerinde dağlar yerlerinde durmuş olacaklar ve altlarından yer görünmeyecek-tir. Altlarında neyin olduğunun açığa çıkması için; üzerlerine rüzgarların gön­derilmesi suretiyle dağlar savrulacaklardır.

Beşinci hal: Rüzgarlar dağlan yeryüzünün yukarısına çıkartacaklar ve adeta toz zerreleri gibi; havada bir ışık gibi görüneceklerdir. Uzaktan onla­ra bakan bir kimse ise kesiflikleri dolayısıyla cansız ceset gibi görecektir, Ha­kikatte ise bunlar yürümektedirler, ancak onların yürümeleri dümdüz edil­miş ve darmadağın olmuşcasına rüzgarlar peşinden olacaktır.

Altıncı hal ise dağlann serap gibi görünmeleridir. Onların bulundukları ye­re bakan bir kimse serap görmek halinde olduğu gibi, onların bulundukla­rı yerde dağlardan hiçbir şey göremeyecektir.

Mu katil dedi ki: Dağlar yerin üzerine çökecekler ve yerle dümdüz edile­ceklerdir. Daha sonra da bu açıklamaların bir benzeri yapılmaktadır.

el-Maverdî dedi ki: Bunun neye misal verildiği hususunda üç görüş var­dır:

1- Bu yüce Allah'ın dünyaya vermiş olduğu bir misaldir. Ona bakan bir kimse, onun dağlar gibi durmakta olduğunu zanneder, fakat dünya tıpkı bu­lutlar gibi yok oluştan payını almaya devam etmektedir. Bu açıklamayı Sehl b. Abdullah yapmıştır.

2- Bu yüce Allah'ın imana vermiş olduğu bir misaldir. Sen imanı kalpte sabit zannedersin, onun ameli ise semaya doğru yükselmektedir.

3- Bu yüce Allah'ın ruhun çıkışı sırasında nefse vermiş olduğu bir misal­dir. Gerçekte ruh bu esnada Arşa doğru yükselmektedir.

"Allah'ın herseyi sapasağlam yapan yaratmasına bak!" Yani bu yüce Al­lah'ın yaptıklanndandır. Yüce Allah'ın yaptıkları da elbetteki sapasağlamdır.

"Sen... görür" anlamındaki fiil gözün görmesindendir. Şayet kalbin gör­mesi ile ilgili olsaydı, iki mefule geçiş yapması gerekirdi. "Görürsün" fiilinin aslı şeklindedir. Hemzenin harekesi "ra" harfine verildikten son­ra "ra" harfi harekelenmiş oldu, sonra da hemze hazfedildi. Eğer makabli (on­dan önceki harf) sakin ise hemzenin hafifletilme yolu budur. Ancak burada bu fiilin hafifletilmesi ayrılmaz bir özelliğidir.

Kûfeliler "Onları... sanırsın" fiilini "sin" harfi üstün olarak okur­lar. Kıyas böyle okumayı gerektirir. Çünkü bu fiil; "Sandı, sa­nır" dan gelmektedir. Şu kadar var ki Peygamber (sav)'dan bundan farklı ola­rak müzaride "sin" harfini esreli okuduğu rivayet edilmiştir. O takdirde bu fiilin vezni; şeklinde salim fiillerden; ile; gibi olur.da zikredilmiştir. Arapçada bu fiillerin dışında bu şekilde kul­lanılanı bilinmemektedir.

"HaIbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler" ifade sinin takdiri; şeklindedir. Burada sıfat mevsufun yerine muzaf da muzafun ileyhin yerine getirilmiştir. Dağlar yeryüzündeki yerlerin­den izale edilecekler. Bir araya getirilecek ve bulutların yürütüldüğü gibi yü­rütüleceklerdir. Sonra da dağlar paramparça edildikten sonra tekrar yere ge­ri döneceklerdir. Nitekim yüce Allah; "Ve dağlar parça parça ufalandığı za­man" (el-Vakıa, 56/5) diye buyurmaktadır.

"Allah'ın yaratması" buyruğu el-Halil ve Sİbeveyh'e göre mas­tar olarak nasbedilmiştir. Çünkü Allah: "Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler" diye buyurması onun bunu bilhassa yarattığına (müfessir bu­nu mef ul-i mutlak kipiyle anlatmaktadır) delil teşkil etmektedir. Bununla bir­likte iğra olmak üzere nasbedilmesi de caizdir. Yani"Allah'ın yaratmasına bir bak" anlamında olur (mealde olduğu gibi). Bu durumda; Bulutlar" kelimesi üzerinde vakıf yapılır, ancak birinci takdire gö­re bunun üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla birlikte; "Bu Allah'ın yaratmasıdır" takdirine göre ref ile okunması da mümkündür.

"Herseyi sapasağlam yapan" son derece muhkem kılan demektir. Pey­gamber (sav)'ın şu hadisinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır: Bir iş yapıp da onu sapasağlam yapan kimseye Allah'in rahmeti olsun."[40]

Katade ise bunun herşeyi güzel yapan anlamında olduğunu söylemiştir. İtkam ise muhkem kılmak sağlam yapmak demektir. Mesela; "Eş­yayı iyi bilen, İyi yapan" anlamındadır, ez-Zührî der ki: Bunun aslı İbn Tikn'dan gelmektedir. Bu da Ad kavminden gelen bir adamın adıdır. Hiçbir oku hedefini şaşırmazdı. O bakımdan o misal gösterilmiştir. Mesela: "İbn Tikn'den daha iyi ok atıcı" denilir. İşte herbir işte olduk­ça maharetli olan kimseye; denilir.

"Muhakkak O yaptıklarınızdan haberdardır." Cumhur hitap kipi ile "te" ile okumuşlardır. İbn Kesir, Ebu Amr ve Hişam ise ya ile ("yaptıkların­dan" anlamında) okumuşlardır.

"Kim iyilikle gelirse, ona ondan hayırlısı vardır." İbn Mes'ud ve İbn Ab-bas (r.anhumâ) dediler ki: İyilik lâ İlahe illallah'tır. Ebu Ma'şer dedi ki: İb­rahim kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah hakkı için diye yemin ed­er ve bu yemininde hiç de istisna yapmadan iyilik (el ha sene) lâ ilahe illal­lah Muhammedu'r-Rasûlullah'dır derdi.

Ali b. el-Huseyn b. Ali (r.anhum) dedi ki: Bir adam gazaya çıktı bir yer­de yalnız kaldı mı: Lâ ilahe İllallah vahdehû lâ şerike leh: Allah'tan başka hiç­bir İlah yoktur, O bir ve tektir, O'nun hiçbir ortağı yoktur derdi. O, Rum (Bi­zans) topraklarından kurak ve çorak bir yerde iken yüksek sesle la ilahe il­lallah vahdehu la şerike leh dedi. Karşısına üzerinde beyaz elbiseler bulu­nan bir atlı çıktı ve ona şöyle dedi: Nefsim elinde olana yemin ederim ki; bu şanı yüce Allah'ın: "Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır" diye buyurduğu sözdür.

Ebu Zerr dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, bana vasiyette bulun. Şöyle dedi: "Al­lah'tan kork ve bir kötülük işledin mi hemen arkasından bir iyilik yap ki onu silsin." Ben: Ey Allah'ın Rasûlü la ilahe illallah hasenattan (iyiliklerden) mı­dır? diye sordum. O: "Hasenatın en faziletlilerindendir" diye buyurdu. Bir ri­vayette de şöyle buyurmuştur: "Evet o hasenatın en iyisidir." Bunu el-Bey-hakî zikretmiştir[41]

Katade dedi ki: "Kim iyilikle gelirse" ihlas ve tevhidle gelirse demektir. Bütün farzları eda ile gelirse, diye de açıklanmıştır.

Derim ki: Bir kimse gerçek anlamıyla lâ ilahe illallahı söyleyecek ve bu­nun gereklerini -daha önce İbrahim Sûresİ'nde (14/24-25. âyetlerin tefsirinde) açıklandığı üzere- yerine getirecek olursa, o kimse hem tevhidi, hem ih-lâsı, hem de farzları yerine getirmiş olur.

"Ona ondan hayırlısı vardır" buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas dedi ki: Yani ondan kendisine hayır ulaşır. Mücahid de böyle demiştir. Bir diğer gö­rüşe göre ona güzel karşılık verilecektir ki; bu da cennettir. Buradaki; "Hayırlı" tabiri ism-İ tafdil değildir. İkrime ve İbn Cüreyc dedi ki: Bu­rada o kimseye ondan hayırlısı verilecektir, ifadesinin imandan hayırlısı ve­rilecektir anlamı kastedilirse, böyle bir şey söz konusu olmayacaktır. Çünkü lâ ilahe illallah diyenden daha hayırlı hiçbir şey yoktur, fakat o kimseye lâ ilahe illallah'tan hayır verilecektir, demektir.

"Ona, ondan hayırlısı vardır" buyruğunun tafdil için olduğu da söylen­miştir. Yani yüce Allah'ın vereceği mükâfat kulun amelinden, söylediği söz­den ve zikrinden hayırlıdır. Aynı şekilde yüce Allah'ın razı olması da kul için kulun yaptığı işten hayırlıdır. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır.

Bir diğer görüşe göre bu, mükâfatın kat kat verilmesi ile alakalıdır. Şanı yüce Allah bire karşı on verecektir. Kısa sürelik bir iman karşılığında ona ebe­di mükafat ihsan edecektir, Bu açıklamayı Muhammed b. Ka'b ile Abdu'r-Rah-man b, Zeyd yapmışlardır.

"Hem onlar o günde dehşetli bir korkudan yana güvenlik İçindedirler" buyruğundaki "O günde dehşetli bir korku" buyruğunu Âsim, Hamza ve el Kisaî izafet olmak üzere; "O günün dehşetli korku­su" diye okumuşlardır, Ebu Ubeyd dedi ki: Böyle bir okuyuşu ben daha uy­gun bulmaktayım, çünkü o günün dehşetli korkularının tümünden yana emniyette olmak bu husustaki İki te'vilden daha genel kapsamlı olanı ifade eder. Buna karşılık diğer kıraatteki anlamı ile "o günde dehşetli bir korku­dan" denilecek olursa, sanki çeşitli mertebelerde korkular olacak gibi bir an­lam anlaşılır.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu buyruk; Dehşetli bir korku"dan şeklin­de tenvin İle okunmuştur. Sonra da bununla kastedilen tek bir dehşetli kor­kudur, denilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "En büyük korku onları üzmez." (el-Enbiya, 21/103) Bir diğer görüşe göre bundan çokluk kastedilmiştir. Çünkü burada mastar kullanılmıştır. Mastar ise çokluk anlamını ihtiva etmeye elverişlidir.

Derim ki; Bu açıklamaya göre her iki kıraatin de anlamı birdir. el-Mehde-vî dedi ki: O günde dehşetli bir korkudan" diye tenvin ile oku­yanın kıraatine göre;"O günde" lafzı "dehşetli korku" anlamındaki mas­tar ile nasbedilmiştir. Bunun "dehşetli korku"nun sıfatı olması ve bir mahzu-fa taalluk etmesi de mümkündür. Çünkü mastarlara dair zaman isimleri ile haber verilebildiği gibi onları sıfat olarak alırlar. Bununla birlikte; "Gü­venlik İçindedirler" ism-i failine taalluk etmesi de caizdir. İzafet zarfların bu­na elverişli oluşundan dolayıdır. Tenvini hazfedip "mim" harfini de üstün oku­yanlara göre zarf-ı zaman olduğundan dolayı onlar bu lafzı, "yevm: gün" laf­zını mebni kabul etmişlerdir. Çünkü zaman zarflarında i'rab mütemekkin de­ğildir. Mütemekkİn olmayana ve mu'reb de olmayana İzafe olununca bu se­fer mebni olmuştur. Sibeveyh şu beyiti nakletmistir

"İnsanların pek büyük işleri kendilerini meşgul ettiği bir zamanda Ey-Zureykliler tilkilerin kapıp gitmeleri gibi siz de malı kapınız."'

"Kim de kötülükle gelirse" buradaki "kötülük" şirk demektir. Bu açıkla­mayı İbn Abbas, en-Nehaî, Ebu Hureyre, Mücahid, Kays b. Sa'd ve el-Hasen yapmışlardır. Te'vil ehli bir önceki âyette geçen "el-Hasen'e: İyilik"ten kas­tın lâ ilahe illallah, burada geçen "es-seyyie: Kötülük "ten kastın da bu âyet­te şirk anlamında olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.

"Yüzleri üzere ateşe dökülürler." İbn Abbas: bırakılırlar, ed-Dahhak: Atı­lırlar diye açıklamışlardır. "Kabı yüzüstü tersine çevirdim" deni­lir. Bunun lazım şekli de; diye gelir. Arapçada bu şekil çok az kulla­nılır.

"İşlediğinizden" yani amellerinizin karşılığından "başkası İle mi cezalan-dirilirsiniz ki?" Yani onlara ...cezalandırılır mısınız ki? denilecektir. Bu yü­ce Allah'ın söyleyeceği bir buyruk da olabilir, meleklerin söyleyeceği bir buy­ruk da olabilir. [42]

 

91. Ben ancak burayı saygıdeğer kılan ve herşey kendisinin olan bu beldenin Rabblne İbadet etmekle emrolundum. Müslümanlar­dan olmakla da emrolundum;

92. Kur'ân'ı okumakla da. Kim hidayet bulursa, ancak kendi lehi­ne hidayet bulur. Kim de sapıklığa düşerse, de ki; "Ben ancak uyarıcılardanım."

93. Ve de ki: "Hamdolsun Allah'a. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbim yaptıklarınızdan gafil değildir."

 

"Ben ancak burayı saygıdeğer kılan" yaratmak ve mülkü itibariyle "her­şey kendisinin olan bu beldenin Rabbine ibadet etmekle emrolundum"

buyruğunda sözü edilen "bu belde" yüce Allah'ın çok saygıdeğer kıldığı Mek­ke'dir. Yani O, burayı -birkaç yerde daha önce açıklandığı üzere- güvenlik­li bir harem kılmıştır, orada kan dökülmez, kimseye zulmedilmez. Orada av avlanılmaz, hiçbir ağaç sökülmez.

İbn Abbas "burayı saygıdeğer kılan" buyruğunu "belde" lafzına uygun olmak üzere; diye okumuştur. Ancak diğerleri diye okumuş­lardır. Bu da nasb mahallinde ve "Rabb"in sıfatıdır. Eğer "elif" ve "lam" ile olmuş olsaydı, o takdirde; demek icab ederdi. Çünkü bu takdirde fiil kendisine ait olduğu failden başkasına uygun olarak gelmiş olacaktır. Eğer  dediğimiz takdirde ayrıca; zamirini takdir etmemize ihtiyaç kalmaz.

"Müslümanlardan" emrine itaatle boyun eğen ve O'nu tevhid edenler­den "olmakla da emrolundum. Kur'ân'ı okumakla da." Yani Kur'ân'ı oku­makla da emrolundum; yani bana onu oku, denildi.

"Kim hidayet bulursa ancak kendi lehine hidayet bulur." Yani hidayet bulmasının sevabı ona aittir.

"Kim de sapıklığa düşerse" bana düşen tebliğ etmektir, üzerimde başka bir sorumluluğum yoktur. Bunu kıtal (savaşı emreden) âyet neshetmiştir.

en-Nehhas dedi ki: "Kur'ân'ı okumakla buyruğu ile nasb mahallindedir. el-Ferra: İki kıraatten birisi; "Ve Kur'ân'ı oku diye..." şeklindedir, demiş ve enir dolayısıyla cezm mahallinde olduğunu İddia et­miştir. İşte "vav"ın hazfediliş sebebi budur. en-Nehhas dedi ki: Bizler kim­senin bu şekilde okuduğunu bilmiyoruz ve bu, bütün mushaflara muhalif bir hattır.

"Ve de kî hamdolsun Allah'a." O'nun nimetlerine ve bizi doğru yola İlet­mesine,

"O size âyetlerini" gerek kendi nefislerinizde, gerek dışınızda "gösterecek." Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Âyetlerimizi onlara hem afak-ta (dış dünyalarında) hem de nefislerinde göstereceğiz." (Fussilet, 41/53)

"Siz de onları" yani gerek kendi nefislerinizde, gerek göklerde, gerekse de yerde vahdaniyet ve kudretinin delillerini "tanıyacaksınız." Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna benzemektedir: "Yakînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Artık görmez misiniz?" (ez-Zâriyât, 51/20-21)

"Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir." Medineliler, Şamlılar ve Âsım'dan rivayetle Hafs "te" ile muhatap kipi ile okumuşlardır. Buna sebeb ise; "O size âyetlerini gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız" diye buyurulmuş olmasıdır. Bu durumda ifadeler tek bir şekilde uyum halinde de­vam eder, diğerleri ise öncesinde gelen; "kim hidayet bulursa" buyruğuna göre "ya" ile okumuşlardır, (Rabbİn onların yaptıklarından gafil değildir demek olur). Böylelikle o âyet-i kerime hakkında burada haber verilmiş ol­maktadır.

Sûre burada tamam olmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Efendimiz Muhammed'e, onun aile halkına ve ashabına da Allah'ın salât ve selâmları olsun. [43]

 



[1] "Te" ile okuyuşun anlamı: Gece aile halkına baskın yapacaksınız... diyeceksiniz; şek­linde, "ya" harfi ile okuyuş gece baskın yapacaklar... diyecekler demek o!ur.

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/202-204.

[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/204-207.

[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/207-208.

[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/208-211.

[6] Bukari, VI, 2747; Müslim, III, 1671; Müsned, W, 232, 259, 451

[7] Müslim, III, 1670.

[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/211-213.

[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/213-214

[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/214.

[11] Ebu Davûd ct-Tayalisî, Müsned, 1, 117; Müsned, V, 42.

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/214.

[12] Ebû Dâvâd, II, 89; Tirmizi, IV, 314, V, 502; Miisned, II, 25«, 348; Muhammed h. Selâ-me el-Kudaî, ef-Şİhâb, I, 208.

[13] Müslim, I, 50; Buharı, II, 364; Tirmizt, III, 21, IV, 368; Ebû Dâvûd, II, 104; İbn Mâce, 1, 56H.

[14] el-Kudaî, a.g.e., I, 427; el- Heysemî, Mecmaii'z-Zeuaîd, X, 152.

[15] Ebu Hureyre'den rivayete göre Peygamber Efendimiz: "Mazulumun duası kabul edilir. İslerse günahkâr olsun", Mecmau'z-Zevaid, X, 151.

[16] Müslim, IV, 1994.

[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/215-218.

[18] Müslim, I, 159; Tirmizî, V, 262; Müsned, VI, 49.

[19] Bu farklı kıraatlerin ne anlama geldiği, biraz sonra merhum müfessir tarafından açık­lanacaktır.

[20] Burada Kurtubrde birinci mısraın sonundaki "tekavvelet" kelimesi "teğavvelet: Gulya-bani'ye benzedi", ikinci mısranın başındaki "el-kavl kelimesi" en-nevm: uyku" kelime­si kabul edilerek tercüme edilmiştir. Bu şekildeki düzeltme ise el-Ferra, Meani'l-Kur'ân, II, 299'e göre yapılmıştır.

[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/218-222.

[22] Tek soru ile. Buna göre meal: "Hiz ve bahalarımız toprak olduktan sonra gerçekten tek­rar çıkartılır mıyız?" şeklinde olur.

[23] Buna göre de meal: 1L... toprak olduktan sonra mı, gerçekten çıkartılacağız?" şeklinde olur.

[24] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/222-223.

[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/224.

[26] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/224-226.

[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/227-228.

[28] Buhârî, IV, 1416; Müsned, IV, 29.

[29] Müslim, IV, 2202, 2203.

[30] Buhari, IV, 1462.

[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/228-230.

[32] Beyhakî, Şttabu'l-İman, 11, 355; tbnu')-Mübarek, ez-Zühd, s, 277.

[33] Müslim, I, 138; Tirmizt, V, 264; MUmed, II, 445.

[34] Ebû DâvCId, et-Tayalisi, el-Müsned, I, 144.

[35] Bu lafız ve manada tespit edemedik, ancak, Musned, V, 2(ıH'de Ebu Umame'den gelen bir rivayette, "Dâbbe'nin genel olarak insanları burunları üzerinde mühürleyeceğinden" söz edilmekte, fakat buradaki diğer tafsilât zikredilmemektedir.

[36] Müsned, V.

[37] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/230-238.

[38] Taberî, Cemiu'l-Beyân, XVI, 30.

[39] Hadis, görüldüğü gibi mürseldir. Ancak Ebû Hureyre'den gelen ve "iki iifürüş arasın­da kırk vardır " deyip, bu kırkın mahiyetini sorulan soruya rağmen belirtmediği riva­yet için bk.: Buhari,  IV, 1813, 1881; Müslim, IV, 2270.

[40] Mana itibariyle yakın bir rivayet için bk.: Nesaî, II, 68; Ebû Dâvûd, II, 48

[41] Kelime-i Tevhid ile ilgili bölümü bulunmayan bir rivayet Beyhaki, Fudail-îman, II, 245'te ancak "mürser olduğu kaydıyla.

[42] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/238-247.

[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 13/247-249.