Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kasas Sûresi - Kuran - 028Kasas - 5. Sayfa

KASAS     SÛRESİ 3

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 3

Meali: 3

Tâ-Sîn- Mîm                                                                     _. 4

Kitab-I Mübîn. 4

Azıp Sapıtan Liderler Ve Halkı Farklı Zümrelere Ayıranlar. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 4

Meali: 5

Soy Kırımı 5

Peygamberlik, Tahsille Elde Edilen Bir Meslek Değildir. 5

Vahiy Ve İlham.. 5

Allah, Verdiği Sözden Dönmez. 6

Âyetler Arasında Bağlantı 6

Meali: 6

Musa Peygamber'in Olgunluk Çağı 6

Suçlu Günahkârlara Arka Olmamak. 7

İsrail Oğullarına Bir Lider Gerekliydi 7

Âyetler Arasinda Bağlantı 8

Meali: 8

Musa Peygamberin Duası 8

Medyen Ve Halkının Geçim Yolu. 8

Savunmasız İki Kıza Yardım.. 9

Her An Allah'a Muhtaç Durumda Olduğumuzu Anlamamız Ne Güzel Şükürdür! 9

Doğruluğuna Ve Dindarlığına Güvenilen Kimseyi Evlendirmek. 9

Olayın Fıkhî Yönü. 9

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

Sekiz Veya On Yillik Hizmet Ve Olgunlaşma. 10

Musa Peygamber'e İki Mu'cize Birden Verildi 11

Tebliğ Ve İrşatta Düzgün Konuşmanın Tesiri 11

Âyetler Arasında Bağlantı 12

Meali: 12

Musa (A.S.) İle Fir'avn Yüzyüze. 12

Cehenneme Çağıran Liderler. 13

Tevrat'ın Övülmesi 13

Âyetler Arasında Bağlantı 14

Meali: 14

Tarihi Olaylardan Önemli Safhalar. 14

Araplara Daha Önce Uyarıcı Gönderilmemesi 14

Peygamber Gönderilmesinin Hikmetlerinden Biri 15

Yahudilerin İtirazı 15

İki Kitaba Benzer Bir Kitap Getirmek. 16

Hakkı Red Ve İnkâr Zulümdür. 16

Sözün Birbiri Ardınca Getirilmesi 17

Âyetler Arasında Bağlanti 17

Meali: 17

İlgili Hadîsler. 17

Önceki Kitaplara İnananlar. 18

Âyetler Arasında Bağlantı 18

Meali: 18

İniş Sebebi Ve İlgili Hadîsler. 18

Sünnetullah Ve Peygamber'in Asıl Görevi 19

Âyetler Arasında Bağlantı 19

Meali: 19

Allah'a İman  Uğruna Yurtlarını Terkedenler. 19

Peygamber Gönderilmedikçe Zâlim İnkarcılar Yok Edilmemişlerdir. 20

Âyetler Arasında Bağlantı 20

Meali: 20

İnsan, Her İki Hayat İçin Yaratılmıştır. 20

İki Hayatı Birden Kucaklamak. 21

Tapınılanlarla Tapanlar. 21

Peygamberlerin Çağrisi 21

Seçme Ve Seçilme Yetkisi 22

Hamd Ona Aittir, Hüküm De Ona Mahsustur. 22

Dönüşümüz Ancak O'na Olacaktır. 22

Âyetler Arasında Bağlantı 22

Meali: 22

Gece İle Gündüzün Belli Kanunlara Göre Düzenlenmesi 23

Ortaklarım Nerede?. 23

Âyetler Arasında Bağlanti 23

Meali: 23

Serveti Amaç Ve İlâh Edinenler. 24

Hazinelerinin Anahtarları 24

Nîmeti İki Hayatın Mutluluğuna Çevirmek Elimizdedir. 24

Nimeti, Fitne Ve Fesat Aracı Haline Getirmemek. 25

Başarıyı Kendi Bilgi Ve Becerisine İzafe Etmek. 25

Karun'un Yaşayışına İmrenenler. 25

Âyetler Arasinda Bağlantı 25

Meali: 26

Servet İle Böbürlenmenin Sonu. 26

Âhiret Yurdu Kimler İçindir?. 26

İşlerin Karşılığı 26

Âyetler Arasında Bağlantı 27

Meali: 27

İniş Sebebi 27

İlgili Hadîs. 27

Vatan Sevgisi 27

Kimin Doğru Yol Üzere Bulunduğunu Allah Daha İyi Bilir. 28

Allah'a İmân Ettikten Sonra Kâfire Arka Çıkmak, Küfrü Benimsemek Sayılır  28

Küfür, Nefse Ve Duyguya Hitap Eder. 28

Yalnız Allah'a İbâdet 28

Allah'tan Başka Her Şey Yok Olmaya Mahkûmdur. 29

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KASAS     SÛRESİ

 

Bir veya dört âyeti dışında tamamı Mekke'de inmiştir. Şöyle ki: İbn Abbas'a (R.A.) ve Katade'ye göre : 85. âyeti Mekke ile Medine arasında; İbn Selâm'a göre Cuhfe'de hicret esnasında inmiştir. Mukatil'e göre : 52-55. âyetleri Medine'de inmiştir. [1]

Musa ve Fir'avn kıssasına geniş yer verildiğinden sûreye «kıssalar» anlamına gelen KASAS adı verilmiştir.

Âyet sayısı       :     88

Kelime.»           :    441

Harf      »            : 5800    [2]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1— Fir'avn'ın kendini çok üstün ve yükseklerde görmesi, aynı zaman­da yeryüzünde bozgunculuk yapması ibretli safhalarıyla anlatılır.

2—  Allah'ın İsrail oğullarına yardım etmesine ve onları Fir'avn'ın be­lâsından kurtarıp korumasına yer verilir.

3—  Hakkın üstün, bâtılın baş aşağı gelmesine dikkatler çekilir ve bir­takım misaller verilir.

Musa Peygamber'in (A.S.) gösterdiği mu'cizeler açıklanır ve onun risalet görevini yerine getirme bölümlerinden bir kısmına atıflarda bulu­nulur.

5—  Hz. Muhammed'in (A.S.) gelip geçen milletlerin kıssalarının en ibretli ve öğüt alınacak noktalarını haber vermesinin, Onun peygamberliği­ni isbatlayan bir başka delil olduğu bildirilir.

6—  Doğru yola eriştirmenin Allah'a ait oiduğu belirtilir.

7__ peygamber gönderilmedikçe bir millete veya kavim ve kabileye

azap edilmiyeceği açıklanır.

8__ insanlar arasından peygamber seçip göndermenin, yani görev­lendirmenin Allah'a ait olduğu ifade edilir.

9—  Allah'ın insanlara olan nîmetlerinden birinin de gece ile gündüzün birbirini izlemesi oiduğu hatırlatılır.

10—  Peygamberlerin kendi ümmetleri lehine veya aleyhine şahitlik edeceği bir uyarı anlamında yansıtılır.

11—  İşlenen iyiliklerin kat kat karşılık göreceği müjdelenir.

12—  Her şeyin yok olup yalnız Allah'ın baki kalacağı hususu işlene­rek sûre noktalanır.[3]

 

Meali: 

 

1—  Tâ-Sîn-Mîm.

2—  Bunlar o çok açık ve açıklayıcı Kitab'ın âyetleridir.

3—  İmân eden bir millet için (onların yararına) Musa ve Fir'avn'la il­gili haberi sana gerçek ölçüde okuyup anlatacağız:

4__ Şüphesiz ki Fir'avn yeryüzünde (Mısır ülkesinde) yükselip iyice azıttı ve ora halkını farklı zümrelere ayırdı; onlardan bir zümreyi güçsüz hale sokup erkek çocuklarını boğazlıyor, kız çocuklarını sağ bırakıyordu. Doğrusu o, fitne ve fesat çıkaranlardan îdi.

5__, biz ise, o ülkede güçsüz hale düşürülenlere (lütuf ve rahmetimiz­le) yardımda bulunmayı, onları (örnek alınacak) liderler, önderler kılmayı, onları (o yerlere) vârisler yapmayı,

6__o yerlere yerleştirmeyi ve Fir'avn'a, Hâmân'a ve askerlerine on­lardan (hep endişe duyup) kaçındıkları hususunu göstermeyi diledik.

 

Tâ-Sîn- Mîm                                                                    

 

Bu harfler Allah ile Peygamberi arasında bir şifre mahiyetindedir. Ay­rıca sûredeki hikmetleri özetleyen ve konulara anahtar olan birtakım işa­retlerdir. Hakiki manasını Allah daha iyi bilir.[4]

 

Kitab-I Mübîn

 

Bu terkip (tamlama) hakkında Nemi Sûresi'nin baş kısmında gerekli açıklamayı yapmış bulunuyoruz, O bakımdan burada ikinci defa açıklama ve yoruma gerek görmüyoruz. Ancak Nemi Sûresi'nde «Kitab-ı Mübîn»den maksadın «Kur'ân» olduğu net biçimde belirtilirken Kasas Sûresi'nde «Kur'-ân» lafzı belirtilmeyerek sadece «Kitab-ı Mübîn» terkibine yer verilmiştir.[5]

 

Azıp Sapıtan Liderler Ve Halkı Farklı Zümrelere Ayıranlar

 

«Şüphesiz ki Fir'avn yeryüzünde (Mısır ülkesinde) yükselip iyice azıttı ve ora halkını farklı zümrelere ayır­dı..»

Bu âyetlerle aklını kullanan toplum ve milletlere iki önemli husus açık­lanarak, Cenâb-ı Hakk'ın milletler hakkında değişmeyen sünneti hatırlatı­lıyor:

1— idare edenlerin şımanp azgınlık ve bozgunculukta bulunarak yer­yüzünde fitne ve fesat çıkartması,

2__eİdare di|enlerin bölünüp parçalanması, zümrelere ayrılıp zâlim

arecilere yardımcı olma gayreti içinde birbirlerini güçsüz duruma getirnesi..

İşte bir milletin bünyesinde bu iki tehlikeli mikrop ortam bulduğu tak­dirde o milletin yıkılıp yok olması yakın sayılır. Dönüş yapılmazsa, sünne-tullah hükmünü elbette yerine getirir.

Allah, yaşamakta olan milletleri bilhassa uyararak, Mekkeli Putperest­lerin de zamanında uyarıldığını, çoğunun o uyanlara kulak vermemesi yü­zünden birçok nimetleri elden kaçırdıklarını ve sonunda küçümseyip haka­rette bulundukları mü'minlerin ilâhî inayete mazhar kılınarak Mekke'yi ve Arap Yarımadast'ni bir baştan bir başa fethettiklerini işaret yoluyla hatır­latıyor ve o gün için Mekkeli azgın inkarcılara Fir'avn'ın tutumunu misal verdiğini, fakat onların bu inceliği anlamadıklarını konu ediniyor; bugün için de anlamayanların aynı veya benzeri akibetlere uğratılacaklarına ka­palı şekilde atıfta bulunuyor.

Yukarıdaki âyetle anlatılan çarpık ve azgın inkarcı bir idarenin sonu­nun ne olduğu gözler önüne serilirken, öyle bir idareye heveslenenlerin ömürlerinin kısa olacağı dolaylı şekilde kafa ve kalplere işleniyor.

Şüphesiz bu âyetler inerken Mekkeli putperestlerin önemli bir kısmı, başta Resûlüllah (A.S.) Efendimiz olmak üzere, «Allah'tan başka ilâh yok­tur; Muhammed (A.S.) Allah'ın kulu ve resulüdür» diyen mü'minlere her tür­lü işkence ve saldırıda bulunuyor, onlara yaşama hakkı tanımıyorlardı. O kadar ki. Peygamber (A.S.) Efendimiz'in aziz vücudunu bile ortadan kaldır­mayı plânlıyor; Ona uyan cefakâr mü'minlere, kölelere reva gördükleri mua­meleden daha beterini uyguluyorlardı. Tıpkı Fir'avn'ın Mısır'da yaşayan İsrail oğullarını ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş yerine koyması ve sonra da Mısır yerlilerinin ezici çoğunluğunun üstünlüklerini kaybetmemeleri için de İsrail oğullarının nüfus artışını önlemeyi plânlaması; onlardan doğan kız çocuklarını diri bırakması, erkek çocukları öldürtmesi gibi çok zalimce bir fitne ve fesat atmosferi oluşturuyorlardı. Ne var ki, onların bilmediği ve hesaba katmadığı bir gerçek vardı? o da vakti saati gelince ilâhî sünnetin kahredici tokalıydı. O tokat Fir'avn ve yandaşlarını Kızıldeniz'de kahredip köklerini kestiği gibi, Mekkeli putperestlerin de yüzüne inmek üzere idi. Ni­tekim çok geçmeden hicret olayı, arkasından şehir devletinin kurulması ve Bedir Savaşı'nın patlak vermesi birbirini izledi. Allah'a karşı tuğyan eden başlar, savaş alanında kanlar içinde yuvarlanırken, gelecekte ortaya çıka­cak inkarcı azgın zâlimlere Allah'ın kesin ihtarı yapılmış oluyordu. Cenab-i Hak İsrail oğullarını Fir'avn'm zulmünden kurtarıp hem va'dedilen toprak­lara, hem de sonraları Mısır'a vâris kıldığı gibi, Mekke'den çıkarılan İslâm mücahitlerini de kısa bir süre sonra Mekke dahil, Arap Yarımadası'na vâris kıldı. Düşmanlarını da başlarını eğerek hakkın önünde küçülmüş güçsüzler durumuna getirdi. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın ezelî hükmü sünnetullah doğrultusunda tecelli etti, va'dini yerine getirerek mü'minleri aziz ve muzaffer eyledi.[6]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de çok sıkıntılı günler geçiren ve zalim zorbaların aralıksız saldırısına uğrayan mü'minleri hem teselli etmek, hem de yaşamakta olan inkarcı zâlimleri uyarmak için Muşu (A.S.) ile Fir'avn kıssasının önemli iki safhası konu edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ileride İsrail oğullan'nı Fir'avn'ın zulmünden kur­taracak olan Musa Peygamber'in Mısır'da uygulanan soy kırımından nasıl kurtarıldığı anlatılıyor ve hakkı sevip savunanlardan yana ilâhî inayetin aralıksız tecelli ettiğine ve edeceğine dikkatler çekiliyor.[7]

 

 Meali:        

 

7—  Musa'nın anasına: «Çocuğunu emzir, ona karşı (bir kötülük ve tecâvüzden) korktuğun zaman onu suya (Nil ırmağının akıntısına) ativer; korkma ve üzülme. Şüphen olmasın ki onu mutlaka sana döndüreceğiz ve onu tebliğ görevini yüklenen peygamberlerden kılacağız» diye ilhamda bu­lunduk.

8—  Fir'avn'ın ailesinden bir kısmı, kendilerine ileride düşman, üzül­melerine sebep olsun diye (bilmeden) onu, suya atılmış sahipsiz bir ço­cuk olarak kendi himayelerine aldılar. Doğrusu Fir'avn da, Hâmân da, as­kerleri de hep suçlu günahkârlar idiler.

9—  Fir'avn'ın eşi, «bu bulunan çocuk benim için de, senin için de göz bebeği (veya gözümüzün aydınlığı)! Sakın onu öldürmeyin; umulur ki bize yararlı olur veya onu kendimize evlât ediniriz» dedi. Kendileri (bunun altın­daki sır ve hikmetten) habersiz idiler.

10— Musa'nın anası ise, yüreği bomboş olarak sabahladı. (Hakk'ın verdiği sözün eninde sonunda gerçekleşeceğine) inananlardan olması için onun kalbini güçlendirip yatıştırmasaydık, neredeyse olup biteni açığa vu­racaktı.

11— O, Musa'nın kızkardeşine, «kardeşini izle!» dedi. O da uzaktan onu gözetti. Onlar (Firavn ailesi) bunu farketmemişlerdi.

12__ Daha önceden ona, süt analarının göğsünü emmeyi yasakladık.

Bunun üzerine Musa'nın kızkardeşi, (Fir'avn ailesine) «sizin için bu çocu­ğu emzirip besleyecek, onu iyi eğitecek bir aile halkını size bulup göstere­yim mî?» dedi.

13— Böylece onu, tekrar anasına döndürdük ki gözü aydınlık olsun, üzülmesin ve Allah'ın va'dinin hak olduğunu bilsin. Ne var ki onların çoğu bunu (bu gerçeği ve taşıdığı hikmeti) bilmezler.

 

Soy Kırımı

 

«Musa'nın na: Çocuğunu emzir, ona karşı (bir kötülük ve tecavüzden) korktuğun za­man onu suya (Nil Irmağı'nın akıntısına) atıver; korkma ve üzülme..»

Mısır'da ikinci, hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören ve her geçen gün zulme uğrayan İsrail oğullarının nüfusunun her yıl biraz daha arttığını gören ye bunu endişeyle karşılayan Fir'avn, başka çare kalmayın­ca onlar hakkında soy kırımı uygulama plânı hazırladı. Öyle ki: İsrail oğul-ları'ndan doğan her erkek çocuğun mutlaka öldürülmesini, kız çocuklarının ise diri bırakılmasını kararlaştırdı. Annelerin feryad-u-fiğanı Arş'a yükse­lirken, babaların yüreklerinin burkulduğu bu vahşet döneminde Musa (A.S.) doğdu.

Yukarıdaki âyetlerle bu son derece elim ve elim olduğu kadar gaddar­ca olayın ibretli safhaları nakledilmekte ve böylece başta Mekkeli'ler ol­mak üzere, mü'minlere karşı zulüm ve tecavüzü sanat haline getirenler uyarılmaktadır.[8]

 

Peygamberlik, Tahsille Elde Edilen Bir Meslek Değildir

 

«Musa'nın" anasına : Çocuğunu emzir, otıaw karsı (°ir kötülük ve tecavüzden) korktuğun zaman onu suya (Nil Ir-mağı'nın akıntısına) atıver..... diye ilhamda bulunduk.»

Musa (A.S.) kıssasının bu bölümü de bize peygamberliğin eğitim ve öğretimle elde edilen bir meslek olmadığını göstermektedir. Cenâb-ı Hak ezeli ve ebedî ilmiyle hazırladığı kâinat plânında kimleri peygamberlik gö-

evıyle şereflendireceğini dilemişse ancak onlar peygamber olabilir. Nitekim Musa (A.S.)ın annesine yapılan ilham, Musa (A.S.)ın Nil Irmağı'na atıl­ması, onun kurtarılması, Fir'avn ailesinin ona sıcak ilgi duyup, beslenmesi için kendi yanlarında alıkoyması; hiçbir süt anasının göğsünü emmemesi, o yüzden anasının dadılığa tutulması hep onun hakkındaki plân ve progra­mın gereğidir. Onun için Cenâb-ı Hak sünnetullahı doğrultusunda önoe se­bepleri oluşturur, sonra irâdesini gerçekleştirir.

Sonuç olarak konuyu şöyle özetliyebiliriz: Peygamberlik göreviyle şe­reflendirilecek kimseler analarından buna namzet olarak doğarlar. İlâhî siyanet altında eğitilerek her türlü günah ve kötülükten uzak tutulurlar. Vakti gelince de İlâhî vahye mazhar olurlar.[9]

 

Vahiy Ve İlham

 

Yedinci âyette Musa Peygamber'in (A.S.) anasına vahyedildiği bildi­rilmektedir. Oysa vahiy ancak peygamberlere iner. Cumhura göre, kadın­dan peygamber gönderilmemiştir. O halde âyette ifâde edilen «vahiy» keli­mesi, konulduğu manada değil, ona yakın bir mânada kullanıldığı ortaya çıkıyor. Zira sözü edilen kelime Kur'ân'ın birçok yerinde asıi konulduğu ha­kiki mânasında kullanıldığı gibi, ondan başka iki ayrı mânada da kullanıldı­ğını görüyoruz. Birincisi, insanların kalbine doğan önsezi; ikincisi, hay­vanların içgüdüsünü yönlendiren ilâhî sünnet.. Nitekim Nahl Sûresi'nde bal arısına yapılan vahiy bu anlamdadır. Konumuzu oluşturan âyette Musa Peygamber'in anasına yapılan vahiy, önseziye delâlet eden ilham mana­sınadır.[10]

 

Allah, Verdiği Sözden Dönmez

 

«Korkma- üzülme Şüphen olmasın ki onu mutlaka sana döndüreceğiz ve onu tebliğ görevini yüklenen peygamberlerden kılacağız,.»

Allah «Hakîm»dir, yani her işi mutlak hikmet .ölçüleri içinde cereyan eder. Bizim gibi ne hissî davranır, ne de anında karar değiştirip sözünden döner. O'nun bütün emir ve irâdesi şaşmayan, değişmeyen bir plân ve prog­ram çerçevesinde cereyan eder. İlmiyle yaptığı tesbitlerde yanılmaz, kud­retini ortaya koymakta adalet sınırlarını aşmaz. O bakımdan Kur'ân'ın iki yerinde, sözü edilen hususu daha iyi kavrayabilmemiz için şöyle bilgi ve­rilmektedir: «Ve sen Allah'ın sünnetinde elbette bir değişiklik ve değişme bulamazsın; evet sen Allah'ın sünnetinde bir tahvil ve başkalaşma bulamazsm.» [11] «Bu, Allah'ın daha önceleri de gelip gecenler hakkında uygu-lanagelen sünnetidir. Ve sen elbette Allah'ın sünnetinde bir değişiklik bu­lamazsın.» [12]

Allah'ın süregelen sünnetlerinden biri de, yeryüzünde bozgunculuk ya­pıp insanlara zulüm eden; din ve vicdan hürriyeti tanımayan zâlim zorba­ları vakti saati gelince yok etmektir. İsrail oğulları'nı köle gibi çalıştıran ve onların erkek çocuklarını öldürmek suretiyle acımasızca soy kırımı politi­kası uygulayan ve Allah'ı inkâr edip kendini ilâhlaştıracdk kadar ölçüyü kaçıran Fir'avn'ın Kızıldeniz'de ordusuyla birlikte boğulmaları da sözünü ettiğimiz ilâhî sünnetin tezahürlerinden biridir. Zira zalimin yaktığı zulüm ateşi eninde-sonunda kendisini yakar.

Cenâb-ı Hak, koyduğu sünnet gereği, Fir'avn'ın helakini hazırlamak için Musa Peygamber'i ona besletip büyüttü. Böylece plânının şaşmadığı­nı, sünnetinin hedefinden sapmadığını ortaya koyarak her konuda mutlak hikmet sahibi olduğunu inananlara da, inanmayanlara da gösterdi.[13]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Fir'avn'ın helakine sebep olan olayları, zincirin halkaları gibi bir bir meydana getiren Cenâb-ı Hakk'ın, Musa Peygamber'i Mısır'da uygulanan soy kırımından nasıl kurtardığı konu edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, olgunluk çağına girince Musa Peygamber'e (A.S.) ilim ve hikmet verildiği, insanlar arasında hükmetme basîretine eriştirildiği belirtiliyor ve Mısır'da cereyan eden bazı nahoş olaylar üzerinde durularak birtakım aydınlatıcı bilgiler veriliyor. Sonra da Musa Peygamber'in Mısır'ı terketmek zorunda kaldığı açıklanarak Mekke'de çok üzücü olayların peş­keşe cereyan etmesi sebebiyle yakında Hz. Muhammed'in (A.S.) de Mek­ke'yi terkedip başka bir yere hicret edeceğine işarette bulunuluyor.[14]

 

Meali:

 

14—  Musa olgunluk çağına erişip ölçü ve İtidalini bulunca, ona hü­küm, hikmet ve ilim verdik. Biz, iyi-güzel işlerde bulunanları böyle mükâ­fatlandırırız.

15—  Musa, halkının haberi olmadığı bir sırada şehre girdi; iki adamı kavga eder buldu. Biri kendi taraf darlarından, diğeri de düşmanı tarafın­dan îdi. Kendi tarafdarlanndan olan adam, düşmana karşı Musa'dan yar­dım diledi. Musa da ona bir yumruk vurdu, derken adam öldü. Musa, «bu (olsa olsa) şeytanın işindendir. Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşman­dır» dedi.

16—  Musa, «Ey Rabbım, dedi, doğrusu ben kendime haksızlık ettim; artık beni bağışla.» Bunun üzerine Rabbı onu bağışladı. Çünkü O, gerçek­ten çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

17—  Musa, «Ey Rabbım! bana olan nimetin hakkı için suçlu günah­kârlara hiçbir zaman arka olmayacağım» dedi.

18—  Bu sebeple Musa, şehirde korkarak etrafı gözetip sabahladı, derken bir de ne görsün, daha dün kendisinden yardım isteyen adam yine feryat edip yardım isteğinde bulunuyor! Musa ona: «Sen cidden açıkça ortada (dönüp dolaşan) bîr azgınsın!» dedi.

19—  Ve hem kendinin, hem de yardım isteyenin düşmanı olan o ada­mı atılıp yakalamayı arzu ederken, o, «Ey Musa! dedi, dün bir cana kıydı­ğın gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmayı arzuluyorsun, ıslâh edenlerden olmak istemiyorsun.»

20—  Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve «Ey Mu­sa! dedi, şüphen olmasın ki ileri gelenler seni öldürmek için (kendi arala­rında) görüşüyorlar. Vakit kaybetmeden (şehirden) hemen çık. Çünkü ben muhakkak öğüt verip iyi düşünenlerdenim.»

21—  Bu haber üzerine Musa, korku içinde etrafı gözeterek çıktı (da şehirden uzaklaştı), «Ey Rabbım! beni şu zâlim milletten kurtar» dedi.

 

Musa Peygamber'in Olgunluk Çağı

 

«Musa olgunluk çağına erişip olcu ve itidalini bulunca, ona hüküm, hikmet ve ilim verdik..»

Peygamberliğe aday olarak doğan Musa (A.S.), bu büyük ve o nisbette ağır sorumluluk gerektiren görevin, ya da emânetin verilmesi için onun bu­na hazır duruma gelmesi söz konusuydu. On dördüncü âyetle bu hususa değinilerek olgunluk çağının dört önemli özelliği üzerinde duruluyor ve mü'minlere bu konuda lüzumlu biigi ve kıstas veriliyor. Şöyle ki:

1—  Ruhî ve bedenî yapıların güç ve kudret bulması ve böylece genç­liğin verdiği birtakım ölçüsüzlüklerden kurtulup enerjiyi itidal dahilinde kul­lanması,

2—  Akıl, zekâ ve idrâk gibi yeteneklerin gelişmesi; geçmiş olaylardan ibret ve öğüt alıp geleceğe ona göre hazırlanma duygu ve düşüncesinin üstünlük sağlaması,

3—  Hükümleri hikmetleriyle birleştirip ortaya koyma yetenek ve basi­retinin belirginleşmesi,

4—  Günün önemli olaylarını tahtîi gücüne sahip olması; kendini toplu­ma kabul ettirebilecek bilgi ve küitürie belli bir seviyeye gelmesi..

Bu dört özellik peygamberlik için ilk temel şartlardır. Bunların dışında her peygamberin birtakım özellikleri daha vardır. İlâhî inayet ve desteğe mazhar kılınmaları ise, ayrı bir hususiyet arzeder.

Ayrıca iyiliği, güzelliği, yararlı olmayı kendine sanat edinen şuurlu mü'minlere de, irşat hizmetini sağlıklı biçimde yürütebilmeieri için bu dört temel özellik gereklidir. Nitekim on dördüncü âyetin son kısmında «Biz, iyi-güzel işlerde bulunanları böyle mükâfatlandırırız» mealindeki cümle bu konuya dikkatlerimizi çekmekte ve halkı doğruya irşat için boş ve bilgisiz olarak yola çıkılmıyaoağı hatırlatılmaktadır.

Musa (A.S.)m Mısır'ı terkedip Medyen'e gidince, orada sekiz veya on yıl Şuayb Peygamber'in rah!e-i tedrisinde bir bakıma öğretim ve eğitim gör­mesi bunun güzel misallerinden biridir. Ancak unutmamak gerekir ki, pey­gamberlik tahsil ile elde edilebilen bir meslek değildir. Cenâb-ı Hak, kim­de üstün yetenekler ve belirtilen dört temel şartı taşıma özelliği varsa onun için sebepleri harekete geçirip olgunlaşmasını sağlar ve öylece peygam­berlik görevini tevdi eder. Peygamberler dışında insanları hakka davet eden mürşitlerin ise, belirtilen hususları öğretim ve eğitimle elde etmeleri gerekir.

O halde din mürşitleri hiçbir zaman Kur'ân'm belirttiği şu dört özelliği göz ardı etmemeli ve irşada başlamadan önce kendilerini onlarla donat­malıdırlar: Olgunluk, itidal, hikmetle hükmetmek ve bilgili olmak..[15]

 

Suçlu Günahkârlara Arka Olmamak

 

«Musa, ey Rabbım! bana olan nimetin hakkı için suçlu günahkârlara hiçbir zaman arka olmayacağım, dedi.»

Mısır'da Musa Peygamber'den hasmına karşı yardım isteğinde bulu­nan Sıbtî, aslında sapık azgının biri idi. Ancak onun feryadı, henüz pey­gamberlik göreviyle taltif edilmemiş olan Musa'nın (A.S.) millî duygusu­nu kamçılamıştı. Derken öldürme kasdı olmaksızın attığı bir yumrukla Kıb-tî'nin ölümüne sebep olmuştu. Hatasını derhal anladı; ama olan olmuş, iş işten geçmişti. Pişmanlık içinde Allah'a yalvarıp tevbe etti ve bir daha suç­lu günahkâr sapıklara arka çıkmayacağına söz verdi.

Cenâb-ı Hak kendi Keîâm'inda bize bu olayı naklederken sağlam bir ölçü vermekte, ırkçılık taassubu gütmememizi, sadece mazlumdan, yani haksızlığa uğrayandan yana olmamızı tenbih buyurmaktadır. Ayrıca bu olayla Mekkeli mü'minlere, henüz İslâm'a girmeyen yakın hısımlarına arka çıkmamaları hususunda işarette bulunmakta; hısım olmasa bile, haklı davalarında din kardeşlerini desteklemelerini ilham etmektedir.

Nitekim M^usa (A.S.) işlediği bu suçunun ezikliği altında Mısır'da kim­selere görünmeden dolaşırken yine o Sıbtî'nin feryat edip yardım istediğini duydu ve ona : «Sen cidden açıkça ortada (dönüp dolaşan) bir azgınsın» diyerek hem yardımda bulunmak istemedi, hem de uyanda bulundu.[16]

 

İsrail Oğullarına Bir Lider Gerekliydi

 

Fir'avn ve ileri gelen devlet adamları, esir gibi kullandıkları İsrail oğul-ları'nı biraraya getirip düştükleri esaret kaydından kurtaracak bir liderin ortaya çıkmasını düşünmek bile istemiyorlardı. O bakımdan zaman zaman İsrail oğulları'nı savunan Musa Peygamber'e pek iyi nazarla bakmıyorlar ve bir bakıma diş biliyorlardı. Derken kendi kavimlerinden bir adamın ölümü­ne sebep olması, onlara fırsat kapısını açtığından, Musa'yı (A.S.) öldür­meye karar verdiler. Ne var ki Musa Peygamberi seven bir adamın alınan u gizli karardan haberdar olup durumu zamanında Musa Peygamber'e bil­dirmesi, Fir'avn'ın plânını alt-üst etmiş ve Musa {A.S.) vakit kaybetmeden Mısır'ı terkedip başka bir ülkeye hicret etmişti.

Olayın dış görünümü bu. Aftında ise büyük hikmetler yatmaktaydı. Az ar|da da belirttiğimiz gibi, Musa. Peygamber'in bu azgın ve ilâhlık iddiasında bulunan sapık inkarcılarla ciddi ve seviyeli bir mücadelede bulunabil­mesi için olgunlaşması ve manevî bir potada şekillenmesi gerekiyordu. Se­bepleri bu doğrultuda oluşturan Yüce Kudret, onun yüzünü Medyen'e, Şu-ayb Peygamber'e çevirmiş oldu. [17]

Olayın bu bölümünün Mekke'de indirilmesine gelince: Öteden beri Re-sûlüllah (A.S.) Efendimize diş bileyen KUREYŞ'in ileri gelen müşrikleri, Onu kim vurduya getirip imha etmeyi tasarlıyorlardı. Mü'minlerin dur.umu ise, Mısır'da işkence gören İsrail oğullarının durumundan çok daha acıklıydı. Böylece Cenâb-i Hak, Musa Peygamber kıssasının bu safhasın! anlatmak­la şu haberi veriyordu: Yakında Mekke'.yi terkedip size itibar edilecek bir yere hicret edeceksiniz ve böylece zalim zorba bir kavimden kurtulup se-iâmete ereceksiniz.

Hemen ilâve edelim ki, söz konusu safha, her çağda yaşayan mü'min-lere birtakım mesajlar vermekte ve ilâhî sünnetin şaşmayacağını hatırlat­maktadır.[18]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in (A.S.) kâfirleri Hakk'a davet için olgunluk çağına girmesinin; ilim ve hikmetle donatılmasının lüzumu üzerinde duruldu. Sonra da cereyan eden olaylar sebebiyle Mısır'ı terket-mesi konu edilerek aydınlatıcı bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in Medyen'e gitmesi ve orada Şuayb Peygamber'le görüşmesi anlatılıyor. Musa Peygamber'in o döne­minde geçen ibretli safhalardan birkaçı nakledilerek ilâhî sünnetin hiçbir zaman şaşmadığını ve şaşmayacağını ilham ediyor.[19]

 

Meali:

 

22—  Ve Medyen tarafına yöneldiğinde şöyle dedi,  «Rabbımın  beni doğru yola eriştireceğini umarım.»

23—  Medyen suyuna varınca üzerinde toplanıp (davarlarını) sulayan bir grup insan buldu ve onların gerisinde (koyunlarına sahip çıkıp) sakına­rak (sıra) bekleyen iki kadın gördü. Onlara: «Ne bu hâliniz?» diye sordu, Onlar: «Çobanlar davarlarını sulayıp ayrılmadıkça biz davarlarımızı sula­yanlayız. Babamız ise iyice yaşlanmış bir ihtiyardır» diyerek cevap verdi­ler.

24—  Bunun üzerine (Musa gayrete gelip) onların davarlarını suladi; sonra da gölgeye çekilip şöyle dedi: «Rabbım! doğrusu bana indirdiğin nî-mete (her zaman) muhtacım.»

25—  Az sonra o iki kızdan biri utanarak Musa'ya doğru yürüyüp geldi ve «bizden yana davarları sulamanıza karşı bir ücret vermek için babam seni çağırıyor» dedi. Musa, onun babasına gelip (başından geçen) olayı anlatınca, o, «korkma, (halkı) zâlimler olan bir milletten kurtuldun» dedi.

26—  O iki kızdan biri, «babacığım! onu ücretle tut; şüphesiz ki ücret­le tuttuğun kimselerin en hayırlısı bu güçlü ve güvenilir olan (adam)dır» dedi.

27—  (Kızların babası, Musa'ya): «Sekiz yıl (ücretle çalışan bir işçi gibi) bana çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak isti­yorum; ama bunu on yıl olarak tamamlarsan o da senden (bir lütuf)... Ben (on yıl hususunda bir şart koşup) sana zorluk çıkarmak istemem. İnşaal-lah beni iyi-yararh kimselerden bulacaksın» dedi.

28—  Musa (ona): «Bu husus benimle senin orandadır. Bu iki süreden hangisini (tamamlayıp sözümü) yerine getirsem, artık bana karşı bir hak­sızlık söz konusu değildir. Allah bu dediklerimize vekildir» dedi.

 

Musa Peygamberin Duası

 

«Ve Medyen tara­fına yöneldiğinde şöyle dedi: Rabbımın beni doğru yola eriştireceğini uma­rım

rım.»

Mısır'ı terkedip Medyen'e yönelen Musa Peygamber'in (A.S.) âyette ifadesini bulan duası, Onun Allah'ın yardımının tecelli edeceğine inanmasının ve bu inanç düzeyinde derin bir ümit bağlamasının açık delilidir. Böy­lece Musa Peygamber, ileride başarılı olmanın yolunu seçmiş bulunuyor­du Zira insan doğruyu, doğru yolu bulmakta aklını ve zekâsını ne kadar kullansa bile mutlaka Allah'ın yardımına ve O'nun hidâyet bahşetmesine muhtaçtır. O halde biz, Cenâb-ı Hakk'ın dinine hizmet etmeye yönelirken her an O'nun inayetinin tecellisine muhtaç bulunduğumuzu idrâk ettiğimiz' öiçüde başarılı olabiliriz. İşte yalnız başına içinde yaşadığı ülkeyi ve çev­resini bırakıp yola çıkan Musa Peygamberin izhar ettiği arzu ve sergiledi­ği duâ ve yalvarışı iyi niyetin, güzel düşüncenin, her şeyden önce sağlam imânın ürünü kabul edilir ve yaşamakta olan azimli mü'minlere misal teş­kil eder.

Nitekim bu âyetlerin indiği dönemde Mekke'de yaşayan mü'minler bü­yük bir ümitle Cenâb-ı Hakk'ın yardımda bulunacağını, kendilerini o zalim kavimden kurtaracağını ve dinini mutlaka aziz kılacağını bekliyorlardı. Mu­sa kıssasının belirtilen bölümü onlar için teselli sinyali veriyor ve kurtulu­şun yakın olduğunu bir bakıma müjdeliyordu.[20]

 

Medyen Ve Halkının Geçim Yolu

 

«Medyen suyuna varın­ca, üzerinde toplanıp (davarlarını) sulayan bir grup insan buldu..»

Medyen, tarihçilerle coğrafyacıların verdikleri bilgiye göre, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sahilinde bîr yerdir. Tarihi milattan önce iki bin yıllarına kadar uzanmaktadır. Şuayb ve Musa Peygamberlerin yaşadıkları çağda Medyenli'Ierin daha çok hayvancılık ve ticaretle geçimlerini- sağla­dıkları,ve Mısır fir'avn'larının hâkimiyeti altında olmadıkları -Kur'ân-ı Ke-rîm'in verdiği kısa bilgilerden- anlaşılmaktadır.[21]

 

Savunmasız İki Kıza Yardım

 

«Ve onların gerisinde (koyunlarına sahip çıkıp) sakınarak (sıra)

bekleyen iki kadın gördü. Onlara: «Ne bu haliniz?» diye sordu. Onlar da: «Çobanlar davarlarını sulayıp ayrılmadıkça biz davarlarımızı sulayamayız. Babamız ise iyice yaşlanmış bir ihtiyardır» diyerek cevap verdiler.»

Medyen topraklarına ayak basan Musa (A.S.), davarlarını sulamaya getiren ora halkından zorbaların, zayıfların hakkına tecavüz ettiklerini gör­dü ve çok üzüldü. Özellikle iki kadının en gerilerde mahcup bir tavır içinde koyunlarını sulamak için beklediklerine, fakat her geien çobanın kendi da­varını öne geçirip suladığına ve o kadınlara bir türlü fırsat ve imkân verme­diklerine şahit olunca canı sıkıldı; zayıflardan yana olma gayreti harekete geçti ve o sebeple bir de durumu o kadınlardan sorup öğrenmeyi uygun buldu. Haksızlığa uğradıklarını anlayınca, onlara yardımcı oldu.

Kur'ân'da olayın bu safhasından bilhassa söz edilmesi, hem Musa (A.S.)ın gayretini bildirmek, hem de desteksiz ve güçsüz olanlara yardım edip haklarını savunmanın Aliah yanında büyük bir sevap olduğunu öğret­mek içindir.[22]

 

 Her An Allah'a Muhtaç Durumda Olduğumuzu Anlamamız Ne Güzel Şükürdür!

 

<<Bunun üzerine (Musa gayrete gelip) onların davarlarını suladi; sonra da gölgeye çekilip şöyle dedi: «Rabbım, doğrusu bana indirdiğin nimete (her zaman) muhta­cım.»

Yurdundan ve ailesinden uzak, Allah'tan başka dayanağı bulunma­yan Musa Peygamber, Cenab-ı Hakk'ın kendisine lütfettiği nîmete her za­man muhtaç olduğunu dile getirerek kendi aczini, Allah'ın sonsuz kudre­tini belirtti. Zahirî sebeplerin koptuğu bir ortamda'Allah'a daha çok güve­nip dayanmanın; tek hacet kapısının O'nun rahmet kapısı bulunduğunu id­rak etmenin, peygamberliğe namzet bir kişiye ne kadar yakıştığını anlat­maya gerek var mıdır? Şüphesiz böyle anlarda ilâhî lütuf ve inayet tecelli eder de umulmadık sebepler birbirini izler. Nitekim Musa Peygamber'in o iki kıza yardım etmesi, Şuayb Peygamber'le buluşmasına vesîle teşkil et­miş ve sonra da onun kızıyla evlenmesini ve bir peygamber evinde yıllarca kalıp daha iyi eğitilmesini sağlamıştır.

Ancak sözü edilen iki kızın, Şuayb Peygamber'in kızları olduğu hak­kında birtakım şüpheler izhar edenler olmuştur. Zira Kur'ân-ı Kerîm olayı naklederken sadece yaşlı bir babadan söz etmekte, Şuayb Peygamber'in ismini anmamaktadır.

Müfessirlerin çoğu ise, A'raf Sûresi 85, Hud Sûresi, 84 ve Ankebût Sûresi 36. âyetlere dayanarak o yaşlı babanın Şuayb Peygamber olduğunu söylemişlerdir. Zira sözü edilen üç âyette «Medyen'e de kardeşleri Şu-ayb'ı peygamber olarak gönderdik» denilmektedir,

Tevrat'ta Musa Peygamber'in bu yolculuğuna geniş yer verilmekte, Musa'nın gittiği yerin Medyen olduğu belirtilerek biraz değişik bilgiler nakledilmektedir. Öyie ki, o yaşlı zatfn adının Yetron olduğu, kâhin olarak tanındığı ve yedi kadar kızının bulunduğu o bilgilerden bir kısmını teşkil eder.[23]

Tabiatıyla Tevrat'a insan sözü karıştığı ve aslının hayli değişikliğe uğ­radığı dikkate alınınca, bu olayın da tahrifata uğraması mümkündür.[24]

 

Doğruluğuna Ve Dindarlığına Güvenilen Kimseyi Evlendirmek

 

Kızların babası, Musa'ya): Sekiz yıl (ücretle çalışan bir işçi gibi) bana çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum.... dedi.»

Şuayb (A.S.), Medyenli'lerie uzun yıllar mücadele etmiş; insanların ru­hî yapılan hakkında geniş bilgi edinmiş; aynı zamanda göz dolduracak bil­gi ve kültüre sahip bir peygamberdi. Musa Peygamber hakkında kızlarının övgü dolu sözleri de onun düşüncelerini kuvvetlendirmiş ve bir anda kay­naşmalarını sağlamıştır. Çünkü ikisinin de inancı, yolu ve davası aynıydı; öyle ki, Musa (A.S.) da büyük bir peygamber olmaya namzet olarak dün­yaya gelmiş bulunuyordu. Şuayb Peygamber onda henüz gizli duran bu mazhariyetin ışığını görebiliyor; onun her sözünde ve davranışında bunun izlerini farkedebiliyordu. O bakımdan sekiz yıllık bir çalışma karşılığı olarak iki kızından birini ona nikâhlamayı tasarladığını çekinmeden açıklıyabili-yordu.

Böylece Allah'ın Musa'ya (A.S.) indirdiği nîmet halkalarına bir diğeri eklenmiş oldu. Zira Musa (A.S.) da yabancı bir ülkede başını sokacak bir eve, sıcak bir çorba hazırlayacak bir hanıma muhtaç durumda idi.[25]

 

Olayın Fıkhî Yönü

 

Meselenin bir de fıkhı yönü söz konusudur. Şöyle ki: Şuayb Peygam­ber'in (A.S.) şeriatında bir babanın öz kızını ahlâk ve dindarlığına güvendiği bir gence eş olarak verme teklifi sünnettir. Ayrıca mehir olarak da iş­çiliğin caiz oiduğu ortaya çıkıyor. Aynı zamanda aralarındaki bu sözleşme­ye başkası şahit gösterilmiyor, sadece Allah vekîl olarak ifade edilmekle yetiniliyor.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm, Şuayb Peygamber'în şeriatında yer alan iki önemli konu hakkında kısa bilgi vererek hukukçuları aydınlatıyor.

Nitekim Şuayb Peygamber'in kızını eş olarak Musa'ya arzetmesi, İs­lâm'da da bir sünnet olarak kalmış ve olumlu sonuçlar doğurmuştur, Siyer-cilerin tesbitine göre, Hz. Ömer (R.A.) kızı Hafsa'yı Ebû Bekir (R.A.) ile Os­man (R.A.) hazretlerine arzetmiş; Mevhube adındaki bir hanım da kendini Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e eş olmak üzere arzetmiştir. [26]

Ayrıca bu âyette, nikâh akdinin veliye ait olduğu, kadının bu hususta yetkisi bulunmadığı da istidlal edilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ise, buna muha­lefet etmiş ve ergen olan her kadının kendini nikâh ettirmekte söz sahibi olduğunu belirtmiştir. Onun bu mesele hakkındaki içtihadı şöyledir: «Kız ergen olunca rızası alınmaksızın hic kimse onu evlendiremez. Çünkü ken­disi teklîf cağına girmiş bulunuyor. Ergenlik çağına girmeyen kızı ise, ve­lîsi iznini almadan evlendirebilir..»

İmam Şafiî bu âyetle şu hükmü istidlal etmiştir: «Nikâh akdi, Tezvîe ve İnkâh lâfızlarına mevkuftur, yani nikâh akdinde bu iki lâfızdan birini kul­lanmak suretiyle akit yapılabilir.» Rebi'a, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Davud ez-Zahirî ve İmam Mâlik de aynı görüştedirler. Ne var ki Malikî Mezhebi'nde söz sahibi olan ilim adamları her lâfızla nikâh akdi caiz olur diyerek kolay1 lık getirmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ise, «temlîk ve te'bîd ifade eden her lâ­fızla nikâh akdi geçerli olur» demiştir. [27]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in Medyen'e yaptığı hicret ve orada Şuayb Peygamber'le buluşması konu edildi. Bu arada fıkhı birkaç meseleye yer verilerek hukukçuları aydınlatıcı mahiyette bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in (A.S.) Medyen'den çıkışı ve yolda, surette tecelli eden ilâhî hitaba mazhariyeti anlatılıyor. Sonra da Fir'avn ve kavmini Allah'ın varlığına, birliğine inanmaya davet etmek üzere görevlendirildiği konu edilerek birtakım mucizelerle desteklendiği haber veriliyor.[28]

 

Meali:

 

29—  Musa (hizmeti) yerine getirip   belirlenen   süreyi   tamamlayınca ailesiyle birlikte yola çıktı ve Tûr tarafında gözü bir ateşe ilişti. Ailesine de­di ki: «Siz burada bekleyin, çünkü benim gözüm bir ateşe ilişti; umarım ki ondan size ya bir haber, ya da bir kor parçası getiririm de ısınma imkânı bulursunuz.»

30—  Ateşe doğru gelince, mübarek bölgedeki vadinin sağ tarafında yer alan ağaçtan, «Ya Musa! şüphen olmasın ki ben âlemlerin Rabbı Al­lah'ım» diye seslenildi.

31—  «Asâ'ni yere atıver» denildi. Musa, Asâ'nın kıvrak bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasını dönüp uzaklaştı, geriye dönüp bakmadı. «Ya Musa! yüzünü çevirip gel, hiç korkma; çünkü gerçekten sen güven içinde olanlardansın.

32—  Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz pırıl pırıl çıksın. Korku uyandıran durumdan dolayı kollarını kendine çekip toparlan, İşte bu ikisi, Fîr'avn ile ileri gelen yoldaşlarına Rabbmdan iki açık ve kesin belgedir. Çünkü onlar gerçekten (ilâhî) sınırı aşmış suçlulardır» denildi.

33—  Musa, «Ey Rabbım! dedi, doğrusu ben onlardan birini öldürdüm; bu yüzden beni öldüreceklerinden korkuyorum.

34—  Kardeşim Hârûn var ya, o benden daha güzel ve pürüzsüz konu­şur; onu benimle yardımcı olarak gönder de beni tasdik etsin; çünkü (Fir'-avn ve yandaşlarının) beni yalanlamalarından endişe ediyorum» dedi.

35—  (Allah  ona):   «Pazını  kardeşinle  takviye  edip  güçlendireceğiz; ikinize öyle bir üstünlük vereceğiz ki bu belgelerimiz karşısında size el uza-tamıyacaklar. İkiniz de, ikinize uyanlar da üstünlersiniz» dedi.

 

Sekiz Veya On Yillik Hizmet Ve Olgunlaşma

 

Musa (A.S.), Şuayb Peygamber'in (A.S.) kızıyla evlendi ve sözleşme gereği sekiz veya on yıl o aileye hizmet etti. Bu süre içinde Musa (A.S.) ço­banlık yapıp ruhunu cilaladı ve kendini ilâhî kudret ve sanatın enginliği­ne bırakıp durmadan arınmaya, düşünce ufkunu genişletmeye çalıştı. Şuayb Peygamber'in (A.S.) ailesi arasına girmekle de bilgi, görgü ve kültürünü geliştirip genişletti. İnkarcı bir toplulukla uğraşmanın zorluklarını, sıkıntı­larını yakından gördü. Böylece belli bir düzeye gelince de surette tecelli edecek ilâhî vahye muhatap olma derecesine erişmiş bulunuyordu. Kendi­sine vaki olan ilham üzerine soğuk bir mevsimde eşini ve nevalesini alarak yola çıktı. Tûvâ Vâdisi'ne gelince gözü ateşimsi bir ışığa ilişti. Eşini yoiun kenarına bırakıp o ateşe doğru yürüdü; hem buna büyük ihtiyacı da vardı. Derken ağaçta tecelli eden ilâhî kelâm bir nur görünümünde Musa'ya ses­lendi: «Ya Musa! şüphen olmasın ki ben âlemlerin Rabbı Allahim.»

İşte bu, ledünden tecelli eden ilâhî vahyin ilk seslenişi idi ki peygam­berlik görevi ona tevdi ediliyordu.

Burada hatıra birçok sorular gelebilir: Neden ağaçta ateş görünü­münde tecelli etti? Neden vahiy indirmekle görevli olan Melek Cebrail inip ona seslenmedi? Neden böyle yolculuk halinde tenha bir yerde olay mey­dana geldi?

Önce şunu belirtelim ki: Musa (A.S.) henüz melek Cebrail'in inmesi­ne, onun getireceği vahyin ilkasına tam hazır değildi. Çünkü o düzeye ge­lebilmek için çok ciddi kalbî eğitimi gerekliydi; o da uzun bir süre kendini yalnız Allah'a verip masivadan çekilmekle ve bir süre tecelli edecek salih rüyalarla ve aralıksız ilhamlarla mümkündü. Oysa Musa (A.S.) bütün bu hususları kusursuz yerine getirecek kadar vakit bulamamıştı. Şuayb Pey­gamberle (A.S.) sekiz veya on yıllık buluşma ve görüşmesi onu ancak su­rette tecelli edecek vahye hazırlayabilmişti.

Denilebilir ki: «Ama neden Melek Cebrail'in kalbe ilka edeceği vahyi telakkiye güç getiremezdi? Oysa buna namzet bulunuyordu.» Bilindiği gi­bi vahiy Allah Kelâmı'dır; ses ve harf kayıtlarından uzaktır. O, keyfiyeti bi­linmeyen kutsî bir mana ve haldir ki melek vasıtasıyla kalbe atılır. Ayrıca Melek Cebrail büyük bir ruhtur. Beşer ruhu onunla mülakata hemen güç getiremez; meğerki ilâhî desteğe mazhar kılınmış olsun; aynı zamanda pey­gamberlik doğrultusunda ona önceden hazırlanmış bulunsun. İşte bu se­beple vahiy önce ağaçta yani surette tecelli edip inmiş, ateş görünümün­de suretten surete intikal etmiştir.

Hz. Muhammed (A.S.) ise, önceden buna hazırlandığı için Melek Ceb­rail'in inmesi mümkün olmuş ve gelişen ruhu onunla mülakata güç getire­bilmiştir. Böylece hem Cebrail'in, hem de vahyin kutsî ağırlığı peygambe­ri kendinden bütünüyle geçirecek kadar sarsmıyordu. Sadece Resûlüllah'-ıh vahiy esnasında bedenî bir bakıma ruhlaşıyor, duyu organlarının dış âlemle ilgisi kesiliyor ve öylece inen vahyi telakki kolaylaşiyordu.

Aslında böylesine kutsal bir durumu kelimeyle tasvir etmek mümkün değildir. Bizim yazdıklarımız sadece o halin dış görüntüsüyle ilgilidir. Ni­tekim Tâ-Hâ Sûresi 10-12. âyetlerin tefsirinde bu konuya geniş yer vermiş ve Şeyh Muhyiddin Arabi'nin keşif ve müşahedelerinden bir kısmını naklet­miş bulunuyoruz. Meraklıların o kısma bakmaları tavsiye olunur.[29]

 

Musa Peygamber'e İki Mu'cize Birden Verildi

 

Asayı yere atıver.... Elini koynuna sok.»

Mukaddes Tûvâ Vâdisi'nde Musa'ya (A.S.) ilk vahiy inip peygamberlik görevi verilince, ağır ve o nisbette meşakkatli bir yükün altına sokulmuş oldu. İsrail oğullan'nın soyunu kıran, onları köle gibi ezip çalıştıran ve üs­telik ilâhlık iddiasında bulunan Fir'avn'i ve kavmini imâna davete gidebil­mesi ve azıtıp sapıtan bir ülkeyi irşat edebilmesi için Musa Peygamber'in (A.S.) şüphe yok ki hem manevî desteğe, hem arkadaşa, hem de birtakım imkânlara ihtiyacı vardı. Bunun için önce Allah onun kalbini yatıştırıp ce­saret ve güvenini artırmak üzere iki mu'cize verdi: Elindeki değneğin kıv­rak bir yılana dönüşmesi ve koynuna sokup çıkarınca sağ elinin bembe­yaz ışıl ışıl nuranî bir görünüm arzetmesL

Musa Peygamber'in (A.S.) kalbi bunlarla ne kadar yatıştıysa da daha önce kazara Mısır yerlilerinden birini öldürmesi, onu suçlu duruma düşü­rüyor ve yakalandığı takdirde ağır bir aeza yiyeceği endişesi az da olsa cesaretini kırıyordu. O sebeple Mısırlı'lara, özellikle Fir'avn ve meclisinde yer alan devlet adamlarına karşı rahat konuşabilecek kardeşi Harun'un kendisine yardımcı verilmesini istiyordu. Cenâb-ı Hak onun bu dileğini de kabul buyurdu. Böylece göstereceği mu'cizeler karşısında Fir'avn'ın on­lara kötü niyetle el uzatamıyacağı müjdelendi. Aynı zamanda er-geç hak­kın üstün geleceği de bildirilerek aradaki birtakım engel ve pürüzler kaldı­rıldı.

ResûlüIİah (A.S.) Efendimiz de Mekkeli'lere birtakım mu'cizeler gös­termiş ve aralarında çetin bir  sürtüşme   ve   tartışma   başlamıştı.   Musa  (A.S.)ın Fir'avn'a üstün gelmesi, nasıl ilâhî inayetin mü'minlerden yana bir tecellisi ise, Müslümanların da mutlaka üstün geleceklerinin ve bâtılı tem­sil eden putperestlerin hezimete uğrayacağının öylece ilahî tecelli ve maz­hariyet olacağı kapalı bir anlatımla bildirilmekte ve cok sıkıntılı günler ge­çiren mü'minler teselli edilmektedir. Nitekim Allah'ın bu va'di de yerine geldi, kutsal Kabe ve kutsal şehir Mekke putlardan, putperestlerden te­mizlendi.[30]

 

Tebliğ Ve İrşatta Düzgün Konuşmanın Tesiri

 

Güzel ve tesirli söz söylemek, geniş bilgi ve kültüre bağlı olduğu ka­dar ağız yapısına, ses tonuna ve rahat bir telâffuza da geniş çapta ihtiyaç vardır. O bakımdan Musa Peygamber, Tâ-Hâ Sûresinde belirtildiği üzere şöyle dilekte bulunmuştu: «Ey Rabbım, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü çınlayabilsinler.» [31] Konumuzu oluşturan âyette ise, bu dileğinin asıl sebebi üzerinde duruluyor ve kardeşi Harun'un daha güzei ve pürüzsüz konuştuğu açıklanıyor.

Böylece kıssanın bu bölümüne iki ayrı yerde değinilmesi, söz söyle­menin ne kadar önemli olduğunu belirtmek içindir. Halka hitap edecek, kitleleri sürükleyecek, hakkı anlatacak, bâtılın mutlak anlamda zararlı ol­duğuna inandıracak hatiplerin güçlü hitabete sahip olmaları, yani güzel ve tesirli söz söyleme yeteneklerinin bulunması şarttır.

Musa Peygamber'in (A..S.) dilinde rekaket veya pelteklik olduğu söy­lenirse de, bunu tevsîk etmek, yani belgeye dayalı olarak ortaya koymak mümkün değildir. Klasik tefsîrlerde ağzına koyduğu bir kor parçası ne­ticesi dilinde bir rekaket başladığı yazılıysa da hiçbiri buna sıhhatli bir kaynak ve dayanak gösterememiştir. Ancak Musa Peygamber'in (A.S.) tam pürüzsüz konuşmadığı âyetlerin delâletinden anlaşılmakta ve bu hu­susta Harun Peygamber'in daha net ve pürüzsüz konuştuğu ifade edilmek­tedir. Allah daha iyisini bilir.

Tevrat'ta bu olaya geniş yer verilmişse de kıssaya insan sözü karış­tığı için önemli bir bölümü ilâhî ölçüsünü ve vasfını kaybetmiştir.

Musa (A.S.Jın dilindeki rekaket veya peltekliğe gelince: Tevrat'ta şöy-'e bir anlatımın yer aldığını görüyoruz: «Musa, Rabbe dedi: Aman, ya Rab, ben ne dün, ne evvelki gün, ne de kuluna söylediğin vakitten berf söz ada-roı değilim; çünkü ben ağzı ağır ve dili ağır adamım....» [32]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in (A.S.) Medyen'den çıkışı ve yolda kendisine tecelli eden ilâhî vahiy konu edildi. Sonra da Fir'avn ve kavmini Hakk'a davet ile emrolunduğu, bunun için hem kendisine iki mu'ci-ze verildiği, hem de yardımcı olarak Harun Peygamber'in görevlendirildiği belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamberle Fir'avn arasında geçen konuş­malar ve tartışmalar üzerinde duruluyor. Hakk'ı kabule asla yanaşmayan Fir'avn ve meclisinde yer alanların her geçen gün küfür ye azgınlıklarının arttığına değinilerek sonlarının çok elim olduğu bildiriliyor. Böylece Mek-keli azgın putperestlerle, yaşamakta olan mağrur inkarcılar uyarılıyor.[33]

 

Meali:

 

36—  Musa, açık-seçik belge ve mu'cizelerle onlara gelince, «bu an­cak uydurulmuş bir sihirdir. Önce gelen atalarımızdan böyle bir şey işit­medik» dediler.

37—  Musa dedi ki: «Rabbım kendi katından kimin doğru yol üzere geldiğini ve (Dünya ile Âhiret) yurdunun neticesi kimin olacağını daha iyi bilir. Gerçek şu ki, zâlimler kurtuluşa eremezler.»

38—  Fir'avn dedi ki: «Ey ileri gelenler! ben sizin için benden başka bir tanrı bilmiyorum. Ey Hâman! balçık{tan hazırlanan tuğlalar) üzerinde ateş yak da benim için bir kule yap; belki Musa'nın tanrısına doğru yük­selip onun hakkında bir şeyler öğrenirim. Doğrusu ben, Musa'yı yalancı­lardan sanıyorum.»

39—  O ve askerleri yeryüzünde haksız olarak gurura kapılıp büyük­lük tasladılar ve zannettiler ki bize hiç döndürülmeyecekler.

40—  Biz onu da, askerlerini de yakalayıp (Kızıldeniz'in) sularına fır-latıverdik. Bir bak, o zâlimlerin sonu ne oldu..

41—  Biz, onları (tuttukları yol gereği) Cehennem ateşine davet eden liderler kıldık ve Kıyamet gününde ise yardım göremiyecekler.

42—  Bu Dünya'da peşlerinden lanet gönderdik; Kıyamet gününde ise çok çirkin suratlılardan olacaklardır.

43—  Ve and olsun ki biz, önceki kuşakları yok ettikten sonra Musa'ya* insanların kalp ve vicdanlarını açıp aydınlatacak, doğru yol (rehberi) ve rahmet olacak Kitab'ı verdik; ola ki düşünüp öğüt alırlar.

 

Musa (A.S.) İle Fir'avn Yüzyüze

 

«Musa acık seçik belge ve mu'cizelerle onlara geiince, «bu ancak uydurul­muş bir sihirdir. Önce gelen atalarımızdan böyle bir şey işitmedik» dediler.»

Musa (A.S.) aldığı emir üzerine, beraberinde kardeşi Harun (A.S.) bu­lunduğu halde Fir'avn'ı Hakk'a inanmaya davete geldiler ve böylece onun­la kavmini Allah'ın varlığını ve birliğini tanıyıp kabul etmeğe çağırdılar. Al­lah'ın elçileri bulunduklarını kanıtlamak için de iki önemli mu'çize göster­diler: Asâ'nın yılana dönüşmesi ve koynuna sokup çıkardığı sağ elinin bem­beyaz ışıl ışıl nuranî bir görünüm arzetmesi..

Fir'avn, menşei ilâhî olan sözler ve mu'cizeler karşısında sarsıldı, en­dişelendi ve o yüzden ani bir karar vermekten kaçındı. Sonra da Mısır yer­lilerinin ona inanmaması için de «Bu ancak uydurulmuş bir sihirdir. Önce gelen atalarımızdan böyle bir şey işitmedik» diyerek onları yalancılıkla suç­ladı. Musa Peygamber, kimin doğru yol üzere geldiğinin ve dünya ile âhi-ret yurdunun neticesinin kime olacağının bilgisini Allah'a bırakıp, Fir'avn'-m zâlim olduğunu ima ederek : «Gerçek şu ki, zâlimler kurtuluşa ermezler» dedi. Böylece kendisinin haksız bir davayı savunmadığını, hakkı yansıtma­ya çalıştığını belirterek, haksızlıkta bulunanların kurtuluşa eremiyecekleri-ne dikkat çekti.

Bu güzel, dokunaklı ve aynı zamanda düşündürücü bir uyarıydı. O gü­ne kadar Fir'avn'a karşı bu sözleri söyleyecek bir kahraman ortaya çıkma­mıştı. Bu sebeple Fir'avn'ın prestiji kısmen olsun sarsılmış ve onu eski öl­çüsüne çevirip koruyabilmek için de veziri Haman'a «Balçık(tan hazırla­nan tuğlalar) üzerinde ateş yak da benim için bir kule yap; belki Musa'nın tanrısına doğru yükselip onun hakkında bir şeyler öğrenirim. Doğrusu ben, Musa'yı yalancılardan sanıyorum» diyerek gayriciddi bir emir vermişti. Onun amacı, Musa'nın yalancı bir maceracı olduğunu ortaya koymak, gök­te tanrı diye bir varlığın bulunmadığına halkını inandırmaktı.

Ama bâtıl ne yana dönerse dönsün asla kurtuluş bulamaz. Fir'avn'ın baş vurduğu plânlar, hileler boşa gitti. İşlediği zulüm ve sergilediği tuğ­yan onu da, çevresini de alıp götürdü.

Allah'ın insanlara son mesajı olan Kur'ân'ı ve âlemlere rahmet olarak gönderdiği son peygamberi yalancılıkla suçlayan Mekkeli müşriklerin de sonu ya silinip yok olmak, ya da sevmedikleri fakir ve kölelerden oluşan İslâm mücahitleri karşısında baş eğip her türlü cahiliyet gurur ve üstün^ lüklerini kaybetmekti. Cenâb-i Hak onlardan bir kısmını Bedir ve diğer sa­vaşlarda yok edip Cehennem'e şevketti. Bir kısmına hidâyeti nasip edip cahiliyet kirlerinden temizleyerek, düne kadar tiksinip uzak durdukları mü'-minlerle onları kardeş yaptı.

Yaşayan inkarcı zâlimlere de ihtar edilmekte, hakka karşı çıkmanın sonunun mutlaka hüsran olacağı hatırlatılmaktadır.[34]

 

Cehenneme Çağıran Liderler

 

«Bizonları (tuttukları yol gereği) Cehennem ateşine davet eden liderler kıldık ve kıyamet gününde ise yardım göremiyecekler.»

Kalbi Allah'a imânla doimayan, ruhu Allah sevgisiyle gelişmeyen, dü­şünceleri hak ile berraklaşmayan, vicdanları doğrulukla yatışmayan; inkâr ve azgınlığı, hakka karşı gelmeyi kendi kişisel çıkarları uğruna sanat edi­nen liderler ve ileri gelenlerdir ki, milletlerinin m,ânevî yapısını, kutsal de­ğerlerini tahrip ederler ve o yüzden sadece mide ve şehveti cazip kılıp halkı bu iki şeyi elde etme konusunda yönlendirmeye çalışırlar ve çok sürmez onları birer robot haline sokup kendi peşlerinden Cehenneme çekip götü­rürler. Sonunda ne ülke, ne millet, ne de devlet kalır; hepsi birer masal olur.;

Böyle durumlarda gerçekçi ilim adamları, peygamber vârisleri olan din mürşitleri ve aklı eren mü'minler koordine bir çalışmayla dinin, ilmin ve güzel ahlâkın ışığında, yetişmekte olan kuşakları eğitip fazilet düzeyi­ne getirmezlerse, ülkenin sonu hüsranla noktalanır. Fir'avn ve ona tapar­casına kulluk edenler bunun ibretli misali olarak gösterilmiyor mu?

Kur'ân bu tarihî olayı en dikkat çekici noktalarıyla naklederken önce indiği dönemde hakka karşı gelip tuğyan eden Mekkeli müşriklerin daha cok ileri gelenlerini, sonra da her çağda yaşayan inkarcıları uyarmaktadır. Zira aynı veya benzeri olayların tekrar etmesi sebebiyle sünnetullah da tekrar eder, yani hükmünü yürütür. Unutmamak gerekir ki, hakkı inkâr, haksizlik ve ahlâksızlık hiçbir millete şeref ve itibar kazandırmamış ve hiç bir toplumu payidar yapmamıştır. Cenâb-ı Hak bu gerçeği şu sözlerle aklını kullanan milletlere hatırlatmaktadır: «Bu dünyada peşlerinden lanet gön­derdik; kıyamet gününde ise çok çirkin suratlılardan olacaklardır.»[35]

 

Tevrat'ın Övülmesi

 

«Ve and olsun ki biz, önceki kuşakları yok ettikten sonra Musa'ya, insanların kalp ve vicdanlarını açıp aydınlatacak, doğru yol (rehberi) ve rahmet olacak kitabı verdik; ola ki düşünüp öğüt alırlar.»

Kur'ân-ı Kerîm'de sık sık Tevrat'tan söz edilmektedir. Zira bu kitap bir­çok ilâhî hükümleri kendinde taşımaktadır. İndiği çağdan son Peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamber olarak ortaya çıkmasına kadar geçen asırlar içinde inananların kalp ve kafalarını ilâhî feyiz ve rahmetle aydın­latmıştır. Kısacası yeryüzünde düzenli, ahlâklı ve fazîletli bir hayat sür­menin yol ve yöntemlerini göstermiştir. Aynı zamanda yeryüzüne indirilen dört büyük kitaptan biridir.

Konumuzu oluşturan âyette ise, Tevrat'ın üç ana vasfı, diğer bir an­latımla özelliği üzerinde durulmakta ve böyleoe Kur'ân'ı red ve inkâr eden Yahudiler insafa davet edilmektedirler. Şöyle ki:

2—  Hüdâ,  

3—  Rahmet.    

Birinoi vasıf, «basîre» ve «basare» nin çoğuludur. Baş veya kalp gözüy­le görmek, idrak etmek anlamına gelir. Burada ise, Tevrat'ın getirdiği ilâhî bilgi ve belgelerle insanların kalp ve kafalarını hakikate açıp aydınlattığı ifade edilmektedir.

İkinci vasıf, doğru yolu göstermek, faydalı olana yönlendirmek; sapık­lıktan kurtarıp hakka döndürmeyi telkîn etmek gibi manalara delâlet etmek­tedir.

Üçüncü vasıf, imân edenleri ilâhî rahmetle müjdelemek ve rahmet ha­vası içinde yaşama yollarını göstermek gibi manalara gelmektedir.

Böylece hiç değişikliğe uğramayan Kur'ân'ın Tevrat'a lâyık olduğu ye­ri verdiğini ve onun aslının ilâhî olduğunu görmekte ve anlamaktayız. Yahudilere gelince : Onlar millî bir din ve millî bir iiâh iddiasını ortaya atıp hem Tevrat'ın aslıyla amel etmediler, hem de Kur'ân ile İncil'i reddederek küfre girdiler. Eğer Tevrat'a insan eli dokunmasaydı ve düşman istilaların­da orijinali kaybolmasaydı ve belirtilen üç ana vasfı zedelenmeseydi yani indiği gibi korunabilseydi, belki de Yahudiler red ve inkârlarında bu kadar ileri gidemiyeceklerdi.

Bununla beraber Tevrat'ta hâlâ birtakım ilâhî hükümler bulunmakta ve aydınlatıcı bilgiler yer almaktadır. Kapalı bir anlatımla da olsa, son pey­gamberden bahsedilmekte ve geleceği haber verilmektedir. O bakımdan Yahudilerin hem Kur'ân'ın ilâhî beyanı, hem de Tevrat'ın verdiği haber kar­şısında düşünüp öğüt almaları gerekmektedir. Nitekim 43. âyetin son kıs­mında bu husus belirtilmektedir.[36]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamberle Fir'avn arasında geçen tar­tışmanın ibretli safhaları anlatıldı. Böylece Mekkeli müşrikler uyarılarak tarihin tekerrür edeceğine işarette bulunuldu. Sonra da Tevrat'ın üç vasfı üzerinde durularak Yahudilerin iyice düşünüp insafa gelmeleri istendi.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa (A.S.) kıssasıyla ilgili bilgilerin bütünüyle ilâhî olduğu konu ediliyor ve böylece Kur'ân'ın her âyet ve kelimesiyle Al­lah sözü bulunduğuna değiniliyor. Sonra da peygamber gönderilmesinin se­bep ve hikmetlerinden biri üzerinde durularak aydınlatıcı bilgi veriliyor.[37]

 

Meali:

 

44—  (Ey Muhammedi) Biz, Musa'ya emri vahyedip yerine getirdiği­mizde sen Tûr'un batı yanında değildin ve sen (o ofaya) şahitlerden de de­ğildin.

45—  Fakat biz, birçok kuşaklar meydana getirdik de ömürleri uzayıp gitti. Ve sen onlara (Mekkeli'lere) âyetlerimizi okurken Medyen halkı ara­sında da ikamet eder değildin; ama (bu kıssaları anlatman için sana bil­gileri) gönderenler elbette ki biziz.

46—  Ve biz (Musa'ya) seslendiğimiz vakit sen Tûr'un yanında da bu­lunmuyordun. Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için Rabbindan bir rahmet olarak gönderildin. Ola ki düşünüp öğüt alırlar.

47—  Kendi ellerinin (kazanıp da) öne sürdüğünden dolayı başlarına bir musibet geldiği zaman, «Ey Rabbımız! bize bir (uyarıcı) peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uysaydık ve (öylece) mü'minlerden ol­saydık» dememeleri için (bunu böyle yaptık).

48—  Ne vakit ki onlara katımızdan HAK geldi, dediler ki: «Musa'ya verilenin bir benzeri (mu'cize) buna da verilme^ değil miydi?» (Oysa) daha önce (bu nankörler) Musa'ya verileni de inkâr ötmemişler miydi? «Birbir­lerine arka ve destek olan iki sihirbaz,» demişlerdi ve «biz herhalde hepsi­ni inkâr edenleriz» diye eklemişlerdi.

49—  De ki: «eğer doğrulardan iseniz bu ikisinden daha doğru yol gös­terici ve daha gerçekçi bîr kitap Allah'tan getirin de ona uyayım!»

50—  Eğer senin davetini kabul etmezlerse, bilmiş ol ki, onlar sadece heveslerine uyarlar, Allah'tan doğruyu gösterir belge olmaksızın sadece kendi hevesine uyan kimseden daha sapık ve şaşkın kim vardır? Şüphe­siz ki Allah zâlim kavmi (milleti) doğru yola iletmez.

51—  Bîz, düşünürler de öğüt alırlar diye sözü birbiri ardınca getirdik.

 

Tarihi Olaylardan Önemli Safhalar

 

İnkarcı sapık milletlerin yıkılıp yok edilme safhalarından ibret alına­cak misaller verilirken, onların sebep ve hikmetleri üzerinde de durulmakta ve böylece yaşamakta olan toplum ve milletlerin dikkatleri bu Önemli ko­nuya çekilmektedir. Şüphesiz tarihî olayları gerçek yanlarıyla, ibretli saf-halariyla, öğüt alınacak yanlarıyla bilmekte sayılmayacak kadar faydalar vardır. Kur'ân bunların birer özetini vermek suretiyle araştırıcılara hare­ket noktası belirlemektedir.

Kur'ân'da özet mahiyetinde verilen bilgileri daha çok altı maddede toplamak mümkündür. Şöyle ki:

1—  Tarihe ışık tutmak, geçen olayların ibret ve öğüt alınacak safha­ları üzerindeki esrar perdesini kaldırmak,

2—  Yıkılıp yok olan milletlerin yıkılış sebeplerine parmak basıp geç­mişle gelecek arasında köprü oluşturmak,

3—  İnkâr, zulüm ve azgınlığın birçok milletlerin haritadan silinmesine sebep olduğunu göstermek,

4—  Yıkılıp yok olan kavim ve milletlerin kalıntıları üzerinde araştırma ve inceleme yaparken çanak ve çömlekle meşgul olmaktan ziyade, onla­rın neden yıkılıp silindiklerinin sebeplerini tesbite çalışmak,

5—  Her türlü uydurma veya abartılmış ya da tahrif edilmiş rivayetleri reddedip tarih felsefesi perspektifiyle olayların içyüzünü, önemli bölümle­rini, can alıcı noktalarını tesbit edip ortaya koymak,

6—  Bir tarihçi ve araştırıcı olmayan, fakat Allah'tan alıp öylece ko­nuşan ve haber veren Hz. Muhammed'in (A.S.) bu en doğru tarihî bilgileri kendi kafasından veya bir tarihçiden, bir vakanüvisten değil, âlemlerin Rab-bından öylece alıp açıkladığını kanıtlamak.

Nitekim Tevrat'ta nakledilen birtakım kıssalara insan eli dokunduğu ve indiği gibi korunmadığı için hayli yanlış bilgiler karışmış ve yer yer di­nin temel kaideleri bile bozulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm taşıdığı ilâhî bilgilerle onları tashîh etmekte ve zedelenen dinî esasların doğru şeklini bildirmek­tedir.[38]

 

Araplara Daha Önce Uyarıcı Gönderilmemesi

 

«Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için Rabbından bir rahmet olarak gönderiidin. Ola ki düşünüp öğüt alırlar.»

Sadece Mekke ve çevresine değil, Arap Yarımadası'na  peygamber gönderilmediği anlaşılıyor. Burada konu edindiğimiz Arap Yarımadası'ndan daha çok, Kızıldeniz, Aden Körfezi ve İran (Basra) Körfezi arasında kalan kesimi kasdediyoruz. Bu kesim, bugünkü Suudi Arabistan ve Yemen'i kap­samaktadır. Musa Peygamber (A.S.) dan bu yana belirtilen kesime Arapları uyaran bir peygamber gönderilmemiştir. İsmail Peygamber'e gelince, o, Musa Peygamber'den çok önce yaşamış ve Araplara peygam­ber olarak gönderilmiştir. Musa Peygamber'den sonra gönderilen bütün peygamberlerin sözünü ettiğimiz kesimin kuzey ve kuzey batısında yer alan kavimlere, daha çok İsrail oğulları'na gönderildiği söylenebilir. İsa Peygam­ber'den (A.S.) sonra ise, hem belirtilen kesime; hem de bu kesimin kuze­yinde ve kuzey batısında kalan kavim ve milletlere uyarıcı hiçbir peygamber gönderilmediğini ise, sahîh kaynaklar bildirmektedir. Nitekim İmam Buha-rî Menakıb-ı Ansar Babında bu konuya değinerek şöyle demiştir: «İsa ile Muhammed (salât-ü selâm onlara olsun) arasındaki fetret altı yüz yıl­dır.» [39] Ayrıca Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in : «Benimle İsa arasında hiç­bir peygamber yoktur» buyurduğu sahîh hadîsler arasında yer almıştır. [40]

Dünyanın diğer ülkelerine gelince : Musa Peygamber'den önce de, sonra da onlara uyarıcı peygamberler gönderildiğini Kur'ân haber vermek­tedir. Şöyle ki:

«And olsun ki, her ümmete, «Allah'a kulluk edip tapın; azdırıp saptırıcı­lardan kaçının» diyerek (uyarıda bulunan) bir peygamber göndermişiz­dir..» [41]

«Hiç bir millet yoktur ki içlerinden (gelecek felâkete ve sapıklıkların-daki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber gelip geçmiş olmasın.» [42]

İsa Peygamber'den (A.S.) sonra ise, hadîsin zahirine bakılınca, dünya üzerinde altı asırlık dönem içinde yaşayan hiçbir millete peygamber gön­derilmediği anlaşılıyorsa da, ilim adamlarından bir kısmı, fetret döneminin sadece Arap Yarımadası'na ve kuzey ile kuzey batı kesimlerine has oldu­ğunu bir yorum olarak ortaya koymuşlardır. Allah daha iyisini bilir.

Böylece özellikle altı asırlık bir dönem içinde ilâhî olan dinlerin geti­rip tebliğ ettiği esaslar unutularak yerini bir sürü bâtıl inançlar almış, yak­tıkları ilâhî ışık sönmeye yüz tutmuştu. Allah'ı hâşâ maddeleştirme veya şekillendirme arzulan iyice kabarmış ve sahayı boş bulunca da putperestlik doğmuştu.

İlâhî dinlerin getirdiği Cenâb-ı Hakk'a ibâdet ve taât bütün ölçü ve hikmetini kaybetmiş; hak, adalet, kardeşlik, güzel ahlâk, fazîlet, namus ve iffet gibi toplumu ayakta tutan kutsal değerler; esas ve prensipler kalp­lerden ve kafalardan silinmiş ve yerini tam bir vahşet, cehalet ve zulme bırakmıştı.

İşte umutların tam söndüğü veya sönmek üzere bulunduğu bir sırada Cenâb-ı Hak hem Arap Yanmadası'na, hem de yerküre üstünde yaşayan bütün insanlara rahmet olmak üzere son peygamber Hz. Muhammed'i (A.S.) gönderdi. Şüphesiz ki bu büyük olay, önce Araplar için büyük bir rahmet ve kurtuluş ışığı idi. Ama ne yazık ki o dönemde Arapların çoğu onu an­layamadılar, düşünüp de akledemediler..[43]

 

Peygamber Gönderilmesinin Hikmetlerinden Biri

 

 «Kendi elleriyle (kazanıp da) öne sürdüğünden

dolayı başlarına bir musibet geldiği zaman, «Ey Rabbımiz! bize bir (uya­rıcı) peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uysaydık ve (öylece) mü'-minlerden olsaydık» dememeleri için (bunu böyle yaptık).»

Peygamber gönderilmesinin sebeplerinden biri olan bu ilâhî hikmet Kur'ân'ın birkaç yerinde açıklanmaktadır. Zira insan yalnız aklıyla yüce ya­ratanı lâyıkıyla bilemiyeceği gibi, âhiret denilen ikinci hayatı da bilemez. O bakımdan aklın mutlaka bu konularda semavî kitaba ve peygamber des­teğine ihtiyacı vardır. O bakımdan Cenab-ı Hak tarih boyunca her kavim ve millete mutlaka uyarıcı olarak peygamber göndermiştir. Bu durumda artık kıyamet gününde «bize neden uyarıcı peygamber göndermedin?» şek­linde bir soru ve itiraz söz konusu olamaz. İlgili âyetle bilhassa buna deği­nilmektedir.

Fetret devrinden sonra Hz. Muhammed'in Mekke'de peygamberlik gö­reviyle görevlendirilip bütün insanlara rahmet olarak gönderilmesi ve Onun önce Arap Yarımadası'nda sesini duyurması, sonra da bu merkezden çev­reye yansıması da sözü edilen hikmete dayanır.[44]

 

Yahudilerin İtirazı

 

Yahudi dîn âlimleri daha önce, Tevrat'ın geleceğini haber verdiği son peygamberi sabırsızlıkla beklerlerken, Hz. Muhammed (A.S.) bu ilâhî hiz­mete lâyık görülerek gönderilince, onlar kendi milletlerinden ve Harun Peygamber soyundan olmayan Hz. Muhammed'i (A.S.) kıskandılar ve hem dinî, hem de millî taassup onları hakikati kabulden alıkoydu. Onun kadr-u kıymetini düşürmek için çeşitli taktiklere baş vurdular, birçok entrikalar çevirdiler ve bu arada «Musa'ya verilenin bir benzeri (mu'cize) buna veril­meli değil miydi?» şeklinde kasıtlı birtakım itirazlar ortaya koydular ve «Hz. Muhammed (A.S.) hak peygamber olsaydı, herhalde Musa'nın (A.S.) gös­terdiği Asâ ve Yed-i beyza mu'cizelerini o da gösterir ve öylece peygam­berliğini isbat ederdi,.» diyerek Ona inanmak istemediler; bununla da kal­mayıp Ona inanmak isteyenlere engel olmaya çalıştılar.

Cenab-ı Hak bu nankör millete dede ve babalarının yanlış tutum ve bozuk inancını hatırlatarak, aynı hatayı bir daha işlememelerini şöyle ten-bîh buyuruyor: «Oysa daha önce (bu nankörler) Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? «Birbirlerine arka ve destek olan iki sihirbaz,» demiş­lerdi ve «biz elbette hepsini inkâr edenleriz» dîye eklemişlerdi.»

Böylece Yahudilerin önemli bir kısmı Musa Peygamber'e inanmak is­tememiş ve onu sihirbazlıkla suçlamışlardı. Aynı zamanda Musa (A.S.) za­manında yaşayan putperestler de ona karşı çıkmış ve gösterdiği mu'cize-leri sihir diye küçümsemişlerdi. Şimdi de onların torunları aynı sözleri Hz. Muhammed (A.S.) hakkında kullanmakta ve önlerinde en büyük mu'eize olan Kur'ân'i görmezlikten gelip başka başka mu'cizeler istemektedirler.

Olayların tekerrürüyle tarihin tekerrür ettiğine ve edeceğine işaret eden Kur'ân, daha çok Yahudilerin karakterinde pek önemli bir değişiklik meydana gelmediğine dikkatleri çekmekte ve onlara karşı mü'minlerin her zaman uyanık bulunmalarını ilham etmektedir.[45]

 

İki Kitaba Benzer Bir Kitap Getirmek

 

«De ki: Eğer doğrulardan iseniz bu ikisinden daha doğru yol gösterici ve daha gerçek­çi bir kitap Allah'tan getirin de ona uyalım.»

Tevrat da, Kur'ân da aynı kaynaktan indirilmedir. Sosyal şartların de­ğişmesi, yeni yeni meselelerin ortaya çıkmasına sebep olmuş ve o bakımdan yeni kitapların indirilmesi, yeni peygamberlerin gönderilmesi lüzumu doğmuştur. Onun İçin semavi kitaplardan, sonra indirileni, önce indirileni ya kısmen değiştirmiş, ya tamamen yürürlükten kaldırmıştır. Nitekim İn­cil'deki bazı hükümlerle Tevrat'ın bazı hükümleri kaldırılmış ve kısas hük­mü tadîl edilmiştir. Kur'ân'ın indirilmesiyle ondan önceki kitapların hepsi yürürlükten kaldırılmış ve böylece kıyamete kadar kalıcı hükümler, esas­lar ve temel bilgiler indirilerek İnsanların yolu aydınlatılmıştır.

Kur'ân gibi, Tevrat'ın aslı da birçok ilâhî hükümleri kapsamaktadır. Ayrıca insan hayatını en iyi şekilde düzenleyen temel kurallar da bu iki kitapta mevcuttur. Ancak şu farkla ki, Tevrat'taki hükümler ve temel ku­rallar, İsrail oğulları'nın sosyal, ahlâkî, ekonomik ve kültürel yapılarına gö­re bir özellik taşımakta; Kur'ân-ı Kerîm'dekiler ise, kıyamete kadar bütün milletlerin yapıları dikkate alınarak birçok değişik özellikler arzetmektedir.

İşte bu iki kutsal kitap ciddi şekilde incelendiğinde, insan zekâsının ürünleri olmadıkları rahatlıkla anlaşılır. Tabii bu iki kitap derken, Tevrat'ın orijinalini kasdediyoruz. O da bugün mevcut değildir. Bu nedenle Tevrat'ta yer alan ilâhî hükümleri insan sözünden arındırıp öylece bir inceleme yap­mamız gerekmektedir. Konuya bu acıdan baktığımız zaman rahatlıkla di­yebiliriz ki: Tarihin hiçbir dönem ve devrinde semavî kitapların bir ben­zeri yazılmamış, insan zekâsı bu yücelikte bir eser vücuda getirememiştir ve getiremiyecektir de..

İşte kırk dokuzuncu âyetle bu gerçeğe değiniliyor ve Hz. Musa'yı (A.S.), ona indirilen kitabı; Hz. Muhammed'i (A,S.) ve Ona indirilen son ki­tabı beğenmiyenlere sesleniliyor: «Eğer doğrulardan iseniz bu ikisinden da­ha doğru yol gösterici ve daha gerçekçi bir kitap Allah'tan getirin de ona uyalım.»

Cenab-ı Hak bu açıklamasıyla iki önemli konuya değinerek mü'minleri aydınlatıyor .

1—  Kâinatta hiçbir kimse Allah'tan kitap getirme yetkisine sahip de­ğildir. Böylesine çok önemli bir konu insanların arzu ve iradesine bağlı kı­lınmamıştır.

2—  Kur'ân'dan sonra artık kitap indirilmeyecektir ve hiçbir ilim ada­mı Allah Kelâm'ına benzer bir kitap meydana getirememiştir ve getiremiye­cektir.

O .halde inkarcı maddecilerin de, inatçı nankör Yahudilerin de Kur'ân ve Hz. Muhammed'i (A.S.) red ve inkâr etmelerinin gerçeğe dayalı hiçbir yanı ve dayanağı yoktur. Onların aşırı taassupları ve şaşkın fikirlerinin, nefsanî arzularının akıllarının ve idrâklerinin önünde yürüdüğü  kesindir.[46]

 

Hakkı Red Ve İnkâr Zulümdür

 

«Şüphesiz ki Allah, zâlim kavmi (milleti) doğru yola iletmez.»

Zira zulüm, bir bakıma eşyayı lâyık olduğu yere koymamak; hayatın denge ve düzenini bozmak veya değiştirmek suretiyle sünnetullah'a ters düşmektir. Aynı zamanda hakkı göz göre göre red ve inkâr etmektir. Bu mana ve yorumla, ilgili âyetle her iki grubun da zâlim oldukları açıklanı­yor ve Allah'ın zâlimleri doğru yola iletmiyeceği haber veriliyor.

Peygamberliği Hz. Muhammed'e (A.S.) lâyık görmeyenler cidden bü­yük bir haksızlık ve zulüm işlemişlerdir. Çünkü o büyük insanın hayatının her dakika ve safhası, bu kutsal hizmete lâyık olduğunu isbatlamış, her türlü şüphe ve tereddütleri kaldırmaya yetmiştir. Aynı zamanda Kur'ân'ın ilâhî ve semavî olmadığını iddia edenler de büyük bir haksızlıkta bulun­muşlardır. Zira bu kitabın her âyeti ve sûresi -ilmî açıdan da- Allah Kelâmı olduğunu isbatlamış ve devamlı surette ilmin, medeniyetin ve çağın önün­de yürüdüğünü yine bilimsel açıdan da ortaya koymuştur. Kur'ân'ı red ve inkâr eden sapık maddeciler, putperest müşrikler onun bir benzerini ge­tiremedikleri için de kendilerini hem yalancı ve müfteri durumuna düşür­müş, hem de hılkatlarındaki yüksek hikmete ters düşmek suretiyle ruhla­rına zulüm etmişlerdir.[47]

 

Sözün Birbiri Ardınca Getirilmesi

 

«Biz- düşünürler de öğüt alır­lar diye sözü birbiri ardınca getirdik.»

Kur'ân'da izlenen metot, insan gücünü aşmaktadır. İlk bakışta sûre­lerin, âyetlerin, konuların ve kıssaların birbirinden kopuk, insicamsız oldu­ğu sanılır. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Bunlar arasında sağlam bir zincirin halkalarının birbirine bağlılığı anlamında kopmaz irtibatlar, tamam­layıcı anlamlar vardır.

Buna, tefsirini yaptığımız 44-51, âyetlerin kapsadığı konular arasında­ki tamamlayıcı bağ ve bağlantıyı misal verebiliriz. Şöyle ki :

44 ve 45. âyetlerle kıssalarından bazı ibretli safhalar bildirilen Musa Peygamber'e, ardarda yönelen ilâhî tecelli ve hikmetin Hz. Muhammed'e lA.S.) ancak vahiy yoluyla bildirildiği konu edilir ve arkasından uzun süre uyarılmayan bir kavmi onun uyarması için hem indirilen Kur'ân'ın, hem de teinde yer alan bu gibi kıssaların Rabbından bir rahmet olduğu açıklanır.

Zira hak ile bâtıl mücadelesinin çok gerilere uzandığını, hüttâ ilk insan ile sahneye geldiğini bilmekte ve ona göre tebliğ ve irşat metodunu düzenle­mekte büyük yararlar ye teselliler söz konusudur.

46. âyet ise, 44 ve 45. âyetleri tamamlamakta; 47. âyetle Cenâb-ı Hakk'ı ve âhireti gerçek yönleriyle, önemli yanlarıyla yalnız akıl aracılığıy­la bilmenin yeterli, hattâ bozan mümkün olmadığına işaret edilir ve böy­lece uyarıcı peygamber göndermenin lüzumuna ve hikmetine değinilir. O nedenle de peygamberlerin niçin gönderildiği hakkında aydınlatıcı bilgi ve­rilir.

48 ve 49. âyetlerle, peygamberler zincirinin devam edip Hz. Muham-med (A.S.) ile son halkasına ulaştığına, ne var ki aşırı taassupları ve kıs­kançlıkları yüzünden onu kabul etmeyen Yahudilerin ve putperestlerin olumsuz tutumları üzerinde durularak, atalarının da Musa Peygamber'e (A.S.) karşı böylesine yanlış bir tutum içinde bulunduklarına dikkat çekilir ve Tevrat ile Kur'ân'dan daha güze! doğru yolu gösteren bir semavî kitap getirmeleri önerilir. Böylece Kur'ân ile Tevrat'ı iyi incelemeleri ve her ikisi­nin de aynı kaynaktan indirildiği hatırlatılarak akıllarına ışık tutulup mal­zeme verilir.

50. âyetle de onların böyle bir kitap getirmelerinin mümkün olmadığı­na ve olamıyacağına göre, delilsiz, dayanaksız ortaya çıkmanın hiçbir ka­vim ve milleti başarıya eriştirmiyeeeği, onlara rahmet getirmiyeeeği hatır­latılır ve dolayısıyla hakka karşı çıkmalarından dolayı büyük bir haksızlık­ta bulundukları belirtilir.

Görüldüğü gibi, âyetler ve konular birbirini tamamlamakta ve kopmaz bağlar oluşturmaktadırlar.[48]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa kıssasıyla ilgili doğru bilgilerin bütünüyle Allah tarafından bildirildiği konu edildi ve böylece Hz. Muhammed'in (A.S.) kendiliğinden bu sağlıklı bilgileri uydurmadığı, Kur'ân'ın da bütünüyle Al­lah Kelâmı olduğu belirtildi. Sonra da uyarıcı peygamberler gönderilmesi­nin sebeplerinden biri üzerinde durularak aydınlatıcı bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkı kabul eden ilim adamlarının ve gerçeğe kal­bini açık tutan akıl sahiplerinin inen âyetlere tam yatışkanlık içinde inan­dıkları konu ediliyor ve onlara iki mükâfat verileceği müjdelenerek, yaşa­makta olan ilim adamlarının dikkati Kur'ân'a çekiliyor. Sonra da onların iki özelliği üzerinde durularak yönlendirici misaller veriliyor.[49]

 

Meali:                   

 

52— Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz (onlardan ilim sahibi bulunan gerçekçiler) buna da inanırlar.

 (Kur'ân âyetleri) onlara karşı okununca, derler ki: «biz buna inandık; şüphesiz ki bu Rabbımızdan gelen hak (bir kitap)tır. Biz bundan önce de Hakk'a teslim olanlar idik.»

54—  işte onlara (imânlarında ve Hakk'a teslimiyetlerinde gösterdik­leri) sabırlarına karşılık mükâfatları iki defa verilir. Hem onlar, kötülüğü, iyilikle karşı gelip savarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Al­lah'ın hoşnutluğunu kazanmak için) harcarlar.

55—  Boş ve anlamsız bir söz işittiklerinde (vakar ile) ondan yüzçevi-nrler ve «bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir; selâm size o sun; biz kendini bilmezleri (o gibilerin dostluk ve arkadaşlığını) arzu et­meyiz!» derler.                                                                                           

 

İlgili Hadîsler

 

«Üç kimse ve»- ki onların mükâfatı iki defa verilecektir: Kitap Ehli'nden kendi peygamberine imân ettikten sonra bana iman eden kimse ile, hem Allah'ın hakkını, hem de efendisinin hakkını ödeyen köle ve kendisine ait olan cariyeyi güzel terbiye ettikten sonra azat edip onunla evlenen kim­se,.»[50]

«Kitap Ehli'nden İslâm'a giren kimseye iki defa mükâfat vardır. Bizim lehimize olan şey onların da lehinedir; bizim aleyhimize olan şey onların da aleyhinedir.» [51]

 

Önceki Kitaplara İnananlar

 

«Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz (onlardan ilim sahibi bulunan gerçekçiler) buna da inanır­lar..»

Kur'ân'dan önce indirilen Tevrat ve İncil'e inanan din âlimlerinden ger­çekçi olanları, Kur'ân indirilince, Allah sözüne olan aşinalıkları sebebiyle ona hemen inanırlar. Nitekim Yahudi din âlimlerinden Abdullah b. Selâm, hıristiyanlık hakkında geniş bilgisi olan Selmân el-Fârisî Kur'ân'a imân edenlerden ikisidir.

Ayrıca, Muhammed b. İshak'ın kendi siyerinde, İbn Kesîr'in kendi tef-sîrinde, Alâaddin Ali'nin Lübabu't-te'vîlinde ve Kurtubî'nin kendi tefsirinde belirttiklerine göre : İncil'e daha önce inanıp bağlanan Habeşli'ierden kırk veya yirmi kadar mü'min Mekke'ye, Cafer b. Ebî Tâlib (R,A.) ile birlikte gelmişler ve Hz. Muhammed'e (A.S.) iman ettikten sonra Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntıya fazlasıyla üzülmüşler ve Hz. Peygamber'e (A.S.) baş vurup, çok muhtaç durumda olan mü'minlere Habeşistan'dan bir mik­tar gıda maddesi getirmelerine izin vermesini istemişlerdi. Kendilerine izin verilmiş ve onlar da gereken yardımı yapmışlardı.

İlgili âyetle bu bahtiyar mü'minler övülmekte ve hem kendi peygam­berine, hem de son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) imân ettikleri için kendilerine iki kat ecir verileceği müjdelenmekte ve böylece yaşamakta olan Kitap Ehli'nin dikkati bu önemli olaya çekilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ayrıca bu şuurlu mü'minlerin dört güzei huyundan, diğer bir anlatımla özelliğinden söz edilerek yine yaşamakta olan Kitap Ehli'ne örnek gösteriliyorlar. Şöyle ki:

1—  Olaylar karşısında dayanma gücü taşırlar; imânları uğruna sab­retmesini bilirler.

2—  Aldıkları dinî terbiye gereği, kötülüğe iyilikle karşılık vermek su­retiyle fitneyi savarlar.

3—  Allah'ın verdiği nimetleri, O'nun hoşnutluğuna erişmek için ha­yırlı yollarda harcarlar.

Boş, anlamsız, kırıcı, üzücü, ürkütücü söze muhatap olunca, kar­şılık vermeyip yüzlerini edep ve vakarla çevirirler ve «selâmet size olsun, bilgisizlerden olmayı arzu etmiyoruz» şeklinde fısıldayıp ayrılırlar.

Birinci özellik, Allah'ın dinini yaymanın, teblîğ ve irşat hizmetini sürdür­menin temel taşlarından birini oluşturur. İkinci özellik, toplum yapısında iyi insan olmanın ölçülerini yansıtır. Üçüncü özellik, bedenî ibâdetle bir­likte malî ibâdeti de yerine getirmeyi öğütler. Dördüncü özellik, insanlarla anlaşma, kaynaşma ve beşerî münasebetleri sağlama sanatını telkin eder.

Eğer Kitap Ehii sayılan Yahudi ve Hıristiyan din âlimleri, kendilerinden önce gerçeği görüp inanan ve bu dört özellikleriyle Allah'ın rızasını kaza­nan şuurlu mü'minlerin yolunu seçselerdi, ne kan dökülür, ne bölünüp par­çalanmalar meydana gelir, ne Haçlı Seferleri düzenlenir, ne de Nazilerin yaptığı katliâma imkân kalırdı.[52]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle Kitap Ehli'nden ilim adamlarının son dine ve son peygambere imân etmelerinden övgüyle söz edildi. Onlara iki kat mükâfat verileceği müjdelendi ve ayrıca onların misal teşkil eden dört özelliği konu edildi.

Aşağıdaki âyetle, peygamberin yetkisi ve hizmet sınırı belirleniyor; hi­dâyetin yani doğru yola eriştirmenin ancak Allah'a ait olduğu belirtilerek, peygamber ve mürşitlere düşen görevin hakkı ve doğruyu teblîğ olduğuna dikkatler çekiliyor.[53]

 

Meali:

 

56— Ey Peygamber! doğrusu sen, sevdiğin kimseyi doğru yola eriş-tiremezsin; ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir ve O, doğru yola eri­şecekleri daha iyi bilir.

 

İniş Sebebi Ve İlgili Hadîsler

 

Bazrsiyercilerin ve klasik tefsirlerin rivayetlerinden bu âyetin Hz. Peygamber'in (A.S.) amcası Ebû Tâlib hakkında indiği anlaşılıyor. Nitekim Buharî ve Müslim'de sözü edilen âyetin Ebû Tâlib ile ilgili bulunduğu belir­tilmiştir.

Ebû Tâlib ölmek üzere idi. O sırada Peygamber (A.S.) Efendimiz onu sormaya geldi. İçeride Hişam oğlu Ebû Cehl'in ve Umeyye oğlu Abdullah'­ın oturduğunu gördü. Bunun üzerine Peygamberimiz (A.S,) amcasına yak­laştı ve şöyle telkînde bulundu: «Amcacığım, lâ ilahe illallah., söyle ki ben bu kelimeyle senin lehine Allah yanında şehadette bulunup delil getirebi-leyim.» Peygamber'in (A.S.) sözü henüz bitmişti ki Abdullah b. Ebî Umey­ye ile Ebû Cehl söze karıştılar ve Ebû Tâlib'e şöyle telkinde bulundular: «Sen Abdülmuttalib'in dininden yüz çevirir misin?»

Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz durmadan Kelime-i Tevhîd'i ona ar-zetti ve tekrar, tekrar ziyaret edip gerekeni söyledi. Ne çare ki Ebû Tâlib'in son sözü şu oldu : «Ben Abdülmuttalib'in dini üzereyim»..

Bunun üzerine Peygamber (A.S.) Efendimiz çok üzüldü ve şöyle bu­yurdu :

«Allah'a and olsun ki, menedilmediğim sürece senin için istiğfarda bu­lunacağım.»

O sebeple şu âyet indi : «Müşriklerin cehennemlik oldukları besbelli anlaşıldıktan sonra, hısım da olsalar, Peygamberin ve imân edenlerin onlar için istiğfar etmeleri uygun olmaz.» (1) Yine Ebû Tâlib'in durumuyla il­gili olarak yukarıda konumuzu oluşturan âyetin indiğini Buharî, Müslim ve Tirmizî tesbit etmişlerdir.[54]

 

Sünnetullah Ve Peygamber'in Asıl Görevi

 

(Ey Peygamber! doğrusu sen, sevdiğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin; ama Allah dilediğini doğru yo­la eriştirir..»

Âyet-i Kerîme bize iki önemli hususu öğretiyor: İnsanların doğru yolu bulabilmeleriyle ilgili sünnetullah'ın tecellisinin anlam ve hikmetini ve bir de Hz. Muhammed'in (A.S.) görevinin doğru yolu göstermek; teblîğ ve irşatta bulunmak olduğunu..

Böylece Hz. Muhammed (A.S.)dan sonra Onun ümmetinden biri kalkar da «ben sizi doğru yola eriştiririm» veya «bana uyun ki son nefesinizde si­ze yetişirim de şeytanın telkîn ve fısıltısından kurtarırım» derse, ölçü ve yetkisini aşmış; Hz. Muhammed'e (A.S.) verilmeyen yetkinin kendisine ve­rildiğini iddia etmiş olur. Bu da çok tehlikeli ve kişiyi İslâmiyetin dışına çı­karacak kadar muhataralıdır.

O bakımdan Kur'ân'ın yaklaşık yüz yerinde bu inceliğe dikkatler çekil­mekte ve peygamber ile din mürşitlerinin yetki sınırları belirlenmektedir.[55]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetle Peygamber (A.S.) Efendimiz ile din mürşitlerinin yet­ki sınırı belirlendi ve Ebû Tâlib'in, Peygamber (A.S.) Efendimizi üzen du­rumuna işaret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, inanmak istedikleri halde yurtlarından çıkartılırlar endişesiyle imân etmiyenlerin durumu konu ediliyor. Refah içinde yüzen nice inkarcı azgınların yok edildiği hatırlatılarak imân nimetinden daha üs­tün bir nîmetin söz konusu olamıyaoağına işarette bulunuluyor ve ana yer­leşim merkezi olan kasabalara peygamber gönderilmedikçe Cenâb-ı Hakk'-m o kasabaları küfür ve tuğyanları sebebiyle yok etmediğine dikkatler çe­kiliyor.[56]

 

Meali:

 

57—  Onlar (henüz imân etmeyenler) dediler ki; «Eğer biz seninle be­raber doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız.» Oysa biz onları güvenli, katımızdan rızık olarak her türlü ürünün taşınıp toplandığı Harem'e yer­leştirmedik mi? Ama çoğu (bu kutsal nimeti) bilmezler.

58—  Biz, geçimleri konusunda refah içinde şımaran nice kasaba hal­kını yok ettik. İşte onların kalıntıları; kendilerinden sonra pek az kimseler o yerlerde oturabilmiştir. (Onlara) biz, evet biz vârisler olduk.

59—  Rabbın, kasabaların ana yerleşim yerlerine, kendilerine âyetleri­mizi okuyan peygamber göndermedikçe o kasabaları yok edici değildir. Ve biz, halkı zâlimler olan kasabalardan başkasını da yok ediciler değiliz.

 

Allah'a İman  Uğruna Yurtlarını Terkedenler

 

«Onlar (henüz imân etmeyen­ler) dediler ki: Eğer biz seninle beraber doğru yola uyarsak yurdumuzdan

atılırız..»

İslâm'ın ilk yıllarında Mekke'de çok ağır şartlar içinde Allah'a ve Pey­gamberine dosdoğru imân eden bahtiyarlar, eriştikleri bu en yüksek nîmet ve paha biçilmez devlet uğruna, canları ve yurtları dahil, her şeylerini fe­da etmekten kaçınmadılar ve böylece sadakat, ahde vefa ve fedakârlık grafiğinin en üst çizgisine ulaştılar. Medine'ye hicret etmek suretiyle de dinlerinden ve imanlarından daha aziz bir şey tanımadıklarını isbatladılar.

O bahtiyarlardan sonra Mekkeli'lerden bir kısmı da son dine girmeye hevesleniyor, ama o takdirde zorba kâfirler tarafından öz yurtlarından çı­karılacaklarını hesaba katarak bu heveslerini gerçekleştiremiyoriardı. Oysa er-geç Mekke Müslümanların oiacaktı. Ama onlar ilerisini göremiyorlardı.

Bunun sebebine gelince : Hemen belirtelim ki, imân aşk derecesinde kalbin derinliğine inmedikçe, hücrelere sızmadıkça arzulanan anlamda ger­çekleşmez ve istenilen ölçüde meyva vermez. O takdirde basit anlamda dünyevî ihtiyaçlar, her zaman öylesine köksüz .bir imâna üstün gelir.

Oysa Cenâb-ı Hak daha çok İbrahim Peygamber'den (A.S.) bu yana Mekke'yi kutsal şehir kılmış, kendisine ibâdet için de ilk ibâdet evini bu beldeye lâyık görmüş ve sonra da burayı her türlü şer ve kötülüğün işlen­mesinin haram olduğu kutsal bir toprak kılarak oraya girenin her türlü tecavüzden korunup güven içinde kalmasını emretmiştir.

Ne yazık ki, putperest müşriklerin kabile ve aşiret hayatı, onları bu kutsal değerleri çiğnemeye kadar itmiş ve kendi bâtıl inançları dışında kim­selere din, vicdan ve hayat hakkı ve hürriyeti^tanımayacak kadar hırçın-laşmışlardı. İlgili âyetle Allah'ın bu kutsal toprakları, özellikle de Kabe'yi putperest azgınlardan, müşrik zorbalardan eninde sonunda temizleyeceği­ne işaret ediliyor. Sonra da gerçek saadetin ve faziletin anahtarı olan, Al­lah'a dosdoğru imânı birkaç günlük huzur ve refah uğruna terketmenin bir yararı olmayacağı, fakat çok zarar doğuracağı hatırlatılıyor ve arkasından refah içinde yüzen inkarcı zâlimlerin yok edildiğine, sadece kalıntılarının birer tarihî şahit ve belge olarak kaldığına dikkatler çekiliyor. Bunun da sünnetullah'ın gereği olduğu, kıyamete kadar devam edeceği dolaylı şekil­de kalp ve kafalara işleniyor.

İnkâr, zulüm, azgınlık ve şımarıklıkla birleşen refahın milletler ve ka­vimler için mutlak felâket olduğuna parmak basılarak inananlar da, inan­mayanlar da uyarılıyor.[57]

 

Peygamber Gönderilmedikçe Zâlim İnkarcılar Yok Edilmemişlerdir

 

«Rabbın, kasa­baların ana yerleşim yerlerine peygamber göndermedikçe o kasabaları yok etmiş değildir..»

Allah'ın değişmeyen kanunlarından ve ezelde hazırladığı plândaki ana çizgilerinden biri de; zalim, zorba, şımarık ve inkarcı bir kavme veya millete uyarıcı, hakkı tebliğ edici peygamber göndermedikçe onları azaba uğratma-maktır. Zira insan aklı yalnız başına dinî gerçekleri bütün esas ve ana te­malarıyla, incelik ve hikmetleriyle; Allah'ın yüce varlığını ve birliğini kemal sıfatlarıyla; âhireti yönlendirici safhalarıyla bilip anlamaya, idrâk edip açık­lamaya yeterli değildir. O sadece şu kâinatı düzen ve dengede tutan bir üstün kudretin varlığına yol bulabilir ve Allah hakkındaki tek sorumluluğu da budur. Onun için insan aklı ve idrâki hem peygambere, hem de semavî kitaba muhtaçtır. Kendisine ışık tutan, önünü aydınlatan peygamber gön­derildikten sonra hâlâ inkâr ve azgınlıkta ısrar ederse, o takdirde dünya ve âhiret azabını birden hak etmiş olur.

Nitekim İsrâ Sûresi 15. âyette bu konu şöyle açıklanmaktadır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz.»[58]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, inanmak istedikleri halde yurtlarından çıkarıla­caklarını hesaba katan Mekkeli'lerin durumu konu edildi. Oysa eninde so­nunda güven şehri olan Mekke'ye dönüleceğinin mukadder bulunduğunu imâ ile endişelerinin yersiz ve anlamsız olduğuna işaret edildi. Refah içinden yüzen inkâreı zorbaların yok edildikleri hatırlatılarak, imândan daha üstün ve güven verici bir nîmetin söz konusu olamıyaeağı dolaylı şe­kilde hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah katında mü'minler için hazırlanan sonsuz nîmetle'rin kalıcı olduğuna dikkatler çekiliyor. Sonra da âhiret gününde meydana gelecek o çok üzücü safhalardan birkaçına parmak basılarak müstesna bir tablo oluşturuluyor.[59]

 

Meali:

60—  Size verilen herhangi bir şey Dünya hayatının yararlanılacak ge­çimi ve süsüdür. Allah katındaki ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?

61—  Kendisine güzel bir va'dde bulunduğumuz ve bu sebeple va'de-dilene (lâyık olup) kavuşan kimse; (sadece) Dünya geçimiyle geçindirdi­ğimiz sonra da Kıyamet günü (hesap ve azap için) hazırlananlardan olan kimse gibi midir?

62—  O gün (Allah) onlara seslenir de, «iddia edip durduğunuz ortak­larım nerede?» der.

63—  Aleyhlerine söz (ilâhî hüküm) sabit olanlar derler ki: «Ey Rab-bımız! işte bunlar bizim azdırıp saptırdığımız kimselerdir; biz nasıl azdıy-sak onları da öylece azdırıp saptırdık. Onlarla ilgimizi kesip sana yöneldik. Aslında onlar bize tapıyor değillerdi.»

64—  Onlara, «ortak koşup durduğunuz şeyleri (o sahte tanrıları) çağı­rın!» denilir. Çağırırlar ama onlara cevap vermezler, derken azabı görür­ler; keşke doğru yolu bulmuş olsalardı!.

65—  O  gün  (Allah)  onlara  seslenecek:   «Peygamberlerin  davet  ve tebliğine ne cevap verdiniz?» diyecek,

66—  O gün haberler, onlara (cevabı verilmez) bir düğüm olacak, ar­tık bu durumda birbirlerinden de soramıyacaklar.

67—  Ama tevbe edip dosdoğru inanan,  iyi-yararlı amelde bulunan kimselerin korktuklarından kurtulup umduklarına    kavuşanlardan    olması umulur.

68—  Rabbın dilediğini yaratır ve dilediğini seçip beğenir. Onların ise seçmek ve seçilmek yetkileri yoktur. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir ve yücedir.

69—  Rabbın onların göğüslerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

70—  O (öyle) Allah'tır ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Dünya'da da, Âhi-ret'te de hamd (her türlü güzel övgü) O'na mahsustur. Hüküm O'na aittir ve ancak O'na döndürüleceksiniz.

 

İnsan, Her İki Hayat İçin Yaratılmıştır

 

 Sİze verilen herhangi bir şey dünya hayatının yararlanılacak geçimi ve süsü­dür. Allah katındaki ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Artık aklınızı kul­lanmaz mısınız?»

İnsan, biri hazırlık dönemi sayılan kısa, diğeri, de kalıcı olup mutlak saadet va'deden sonsuz iki hayatı yaşamak üzere yaratılmıştır. O bakımdan iki hayat arasında denge kurması emredilmiştir. Bunun için de önce kendi iç yapısında nefisle ruh, akılla imân, melekî sıfatla hayvanı sıfat arasında sağlam ölçülere dayalı ilgi kurması; birinin diğerini tamamlayıp asıl amaca yönelttiğini bilmesi gereklidir. Geçici hayatın çekiciliğine kapılıp ikinci ha­yatı ihmal etmek ciddi dengesizlikler doğurur ve böylece dünya hayatı ga-yesizliğe itilir; araç iken amaç edinilmiş olur. Oysa dünya ile âhiret birbiri­ni hem tamamlayan, hem de her birinden amacın ne olduğunu ortaya ko­yan pozitif ile negatif gibi unsurlardır.

İşte konumuzu oluşturan 60. âyetle bu incelik özetlenerek aklımıza malzeme veriliyor ve çok etraflı düşünmemiz isteniliyor.[60]

 

İki Hayatı Birden Kucaklamak

 

«Kendisine güzel bir va'dde bulunduğumuz ve bu sebeple va'dedilene (lâ­yık olup) kavuşan kimse; (sadece) dünya geçimiyle geçindirdiğimiz sonra da kıyamet günü (hesap ve azap için) hazırlananlardan olan kimse gibi mi­dir?»

İki hayatı belirttiğimiz ölçü ve anlamda kucaklayıp imân ve aklın ışı­ğında denge kuran kimseye sonu gelmiyecek olan daha feyizli ve daha gü­zel bir hayat vazedilmektedir. Yalnız dünya hayatına aldanıp sarılan, ga­ye ve amaçtan uzak kalarak âhiret hayatına inanmayan veya inanıp da onu bütünüyle ihmâl edenler ise, kıyamet gününde, dünyada iken ilâhlaştırdık-'an şeylerle başbaşa bırakılıp mutluluğa erişememenin hasret ve neda-•etiyle yanıp tutuşurlar. Dünyada denge kurma fırsatını kaçırmanın do­ğurduğu elim neticeyi hak ettiklerini anlarlar, ama neden sonra..[61]

 

Tapınılanlarla Tapanlar

 

«O gün (Allah) onlara seslenir de, «iddia edip durduğunuz ortaklarım nerede?» der..»

Dünya hayatının sona ermiyeceğini sanıp nefsanî arzularının doğrul­tusunda bir ömür tüketmek suretiyle gerçek hedef ve gayeden uzaklaşan ve bununla da yetinmeyip başkalarını da saptırmaya çalışan ve insanları kul ve köle edinenlerle, onlara tapanların biraraya getirileceği günden bir iki safha sergilenmektedir. İşte o gün hatâ ve günahını anlayarak yüreği­nin derinliğine inen pişmanlık içinde her biri hem sapıttığını ve saptırdığını kabul etmek zorunda kalacak, hem de sucu ve günahı diğerinin üzerine atma gayreti içinde çırpınıp duracaktır. Fakat nafile; herkesin ameli eksik­siz tesbit edilmiş, niyet ve gayesiyle birleştirilmiş; böylece itiraz hakkının olmadığı kesinlik arzetmiş olacaktır. Artık ne başkasını suçlamanın, ne de pişmanlık duymanın yararı vardır. Tapılanlarla tapanlar, idare edilenlerle, idare edilenler birbirlerine düşman kesilecek, biri diğerinden uzaklaşarak hak ettiği cezayı görecektir.

Hele bir de taştan, ağaçtan şekillendirilmiş eşyayı ilâh edinip tapan­lar ise, büsbütün hüsrana uğrayacaklar, dünyada ilâh diye tapındıkları put­lara seslenecekler; ama cevap bile alamayacaklar. Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle tasvîr ederek yaşamakta olan putperestleri uyarıyor: «Onlara: Ortak koşup durduğunuz şeyleri (o sahte ilâhları) çağırın, denilir. Çağırırlar ama onlara cevap vermezler, derken azabı görürler; keşke doğru yolu bulmuş olsalardı.»[62]

 

Peygamberlerin Çağrisi

 

«O gün (Allah) onlara seslenecek: Peygamberlerin davet ve tebliğine ne cevap verdiniz? diyecek..»

Hz. Muhammed (A.S.) en son peygamberdir ve O bu vasfı ve özelli­ğiyle kıyamete kadar gelecek olan bütün milletlere, kavim ve kabilelere gönderilmiştir.

Şüphesiz ki Hz. Muhammed (A.S.) asırlarca önce Allah'ın son mesajı­nı teblîğ ile sahneye çıkınca, bütün insanları muhatab edinerek hepsine birden seslenmiş; akıl, idrak, vicdan ve sağduyu ölçüleri içinde onları Ce­nâb-ı Hakk'in varlığına, birliğine ve emirlerine itaate davet etmiş ve son sözünü söyleme bahtiyarlığına erişerek görevini tamamlayıp öylece ara­mızdan ayrılmıştır. Geriye ise, davetini her an hatırlatacak, onu bütün ta­zeliğiyle gözlerimizin önüne serecek ve gerçek amacın ne olduğunu bize öğretecek iki şey bırakmıştır: Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerîm'i ve kendi Sün-net'ini..

O bakımdan Cenâb-ı Hak, kıyamet günü daha önce gelip geçen kavim ve milletlere soracağı gibi, Hz. Muhammed'in (A.S.) teblîğ alanına giren bütün kavim ve milletlere de soracak: «Peygamberlerin davet ve tebliğine ne cevap verdiniz?» İşte bu sorunun cevabı, insanların çoğuna çözümü zor bir düğüm olup, boğazlarında kilitlenip kalacaktır.         

Zira unutmamak gerekir ki, varlık âleminde yegâne hükümrân ve tek tasarruf sahibi bir Allah vardır. Kâinat bütünüyle O'nun halk-u icadı ve mül­küdür. O takdirde O'nun mülkünde, O'nun nimetleriyle yaşama yol ve yön­temi, plân ve programı da mutlaka vardır. Plân ve programı olduğuna gö­re, ondan haber veren, onları öğreten ve insanları Û yüce yaratana döndü­ren elçileri ve kitapları da elbette ki gereklidir. İnsan başıboş, sorumsuz, plân ve program dışı bırakılmış değildir.[63]

 

Seçme Ve Seçilme Yetkisi

 

«Rabbın dilediğini yaratır ve dilediğini seçip beğenir. Onların ise seçmek ve seçilmek yetkileri yoktur.»

İnsan doğarken nasıl kız veya erkek olma yetkisine sahip değilse, her­hangi bir kimsenin de peygamber seçme ve seçilme hak ve yetkisi yoktur. Bütün bunlar ilâhî takdirin çizdiği plâna göre gerçekleşen hususlar­dır. Çünkü yoktan var kılan, var kıldığı esrar ve hikmeti icad edip belirgin hale getiren ve kâinatı sevk ve idare eden ancak O'dur. Beğendiğini seçip peygamberlik göreviyle taltîf etme hak ve yetkisi de bütünüyle O'na aittir.

Hz. Muhammed (A.S.) Efendimize peygamberliği yakıştırmayan veya çok gören sapık putperestler, şüphesiz ki derin bir bilgisizlik içinde şöyle fısıldaşıyorlardi: «Ülkemizde Velîd b. Muğîre, Urve b. Mes'ud gibi kadri yü­ce 2engin zatlar, nüfuz sahibi şahsiyetler varken, peygamberlik Kureyş Kabilesi'nden yetim olarak büyümüş Muhammed'e mi verilir?! Eğer cidden iddia edildiği gibi Allah peygamberlik gibi şerefli bir hizmeti birine verme­yi dileseydi, onu elbette bizim iki büyüğümüzden birine lâyık görürdü.»

İlgili âyetle, bir bakıma koyu cehaletten kaynaklanan bu iddia cevap­landırılıyor. Böylece peygamberi seçme ve beğenme hakkının yalnız Allah'a ait olduğu haber verillyor.[64]

 

Hamd Ona Aittir, Hüküm De Ona Mahsustur

 

 (öyle) Allah'tır ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Dünyada da, âhirette de ha m d (her türlü güzel övgü) O'na mahsustur. Hüküm O'na aittir ve ancak O'na döndürüleceksiniz.»

Kâinat her parçasıyla ve bütün sistemleriyle ilâhî kudretin eseridir. Onun dışında başka bir varlık ve kudret söz konusu değildir ve olamaz da.. Her şey bir amaç ve hikmete yönelik olarak yaratılmış ve plândaki yerine oturtulmuştur. Yine her şey yüklendiği programı kusursuz yerine getir­mekte ve ilâhî irâdeye baş eğerek hizmetini sürdürmektedir. O halde gerçek anlamda övülmeğe lâyık olan eşya değil, onu yaratan yüce kudrettir. An­cak eşyayı övmek gerçekte onun yaratanını; düzeni övmek, hakikatte dü­zenleyicisini övmek demektir.

Onun için ilgili âyetle, dünyada da, âhirette de hamd'in (her türlü gü­zel övgünün), hükmün (kâinatı belli kanunlarla yönetmenin, her şeyi ilâhî irâdeye bağlamanın) Allah'a ait olduğu belirtilmekte ve bu konuda düşün­ce ufkumuzu genişletmemiz istenmektedir.[65]

 

Dönüşümüz Ancak O'na Olacaktır

 

Her gelişin bir gidiş ve dönüşü söz konusudur. Varlıkta her şey enin-de-sonunda aslına rücu' eder, yani döner. Bedenimiz topraktan alınan gı­dalarla gelişip ölçüsünü bulduğu için sonunda toprağa, ruhumuz ilâhî kud­retin bir tezahürü olarak ruhlar âleminden geldiği için sonunda oraya dö­ner ve sonra da bizi var kılıp varlık alanına getiren Allah'a dönmek sure­tiyle bu yolouluk biter. O halde insan oğlu ne kadar Allah'ı inkâr ederse et­sin, O'ndan ne kadar kaçarsa kaçsın, sonunda O'na dönmek zorunda ol­duğunu bilmeli ve ona göre hayatını tanzim etmelidir.

Irmak, göl ve denizden buharlaşıp kalkan su zerrecikleri de öyle değil midir? Bazı safhalardan ve ilâhî filitreden geçip bulut ve nihayet yağmur hafine gelir ve tekrar aslına dönerek yolculuğu tamamlanır.[66]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, imân temeli üzerinde sâlih amellerle hayatını donatan gerçek mü'minler için kalıcı anlamda hazırlanan sonsuz nîmetlerden söz edildi. Arkasından gaflet içinde ömür sermayesini tüketmeye yönelen inkarcı sapıkları, maddeci şaşkınları uyarmak için âhirette mey­dana gelecek korkunç ve üzücü safhalara dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insan düşünce ve aklına ışık tutularak gece ve gündüzün birbirini izlemesi konu ediliyor ve bu düzenlemenin mutlak ve sonsuz kudrete delâlet ettiği açıklanıyor. Sonra da âhiret gününde, put­perestlerin dünyada iken Allah'ı bırakıp bazı eşyayı ilâh edinmeleri üze­rinde durularak kendilerinden açık belge istenileceği haber veriliyor.[67]

 

Meali:

71—  De ki, ne dersiniz? Eğer Allah geceyi size Kıyâmet'e kadar uza­tıp devam ettirseydi, Allah'tan başka hangi ilâh size bir ışık getirebilir? Artık (gerçeği anlayıp Hakk'ın sesini) duymaz mısınız?

72—  De ki, ne dersiniz? Eğer Allah gündüzü size Kıyâmet'e kadar uzatıp devam ettirseydi, Allah'tan başka hangi ilâh size içinde dinlenip ra­hat edeceğiniz geceyi getirebilir? Hâlâ görmüyor musunuz?!

73—  Rahmetinin tecellisi olarak dinlenmenizi O'nun bol bol verdiği nimetlerinden geçiminizi arayıp elde etmeniz için geceyi ve gündüzü dü­zenleyip var kılmıştır. Ola ki şükredersiniz.

74—  O gün (Allah) onlara (putperest müşriklere) seslenip şöyle der: «İddia edip durduğunuz ortaklarım nerede?»

75—  (Kıyamet günü) her bir ümmetten (kendilerine uyarıcı olarak gön­derilen peygamberlerini) şahit olarak çekip çıkarırız, «haydi açık-seçik ke­sin delillerinizi getirin!» deriz. Onlar, artık Hakk'ın (tamamıyla) Allah'a ait olduğunu bilip anlarlar ve uydurdukları (bâtıl tanrılar) da kendilerinden uzaklaşıp kaybolurlar.

 

Gece İle Gündüzün Belli Kanunlara Göre Düzenlenmesi

 

 «De ki, ne dersiniz? Eğer Allah geceyi size kıyamete kadar uza­tıp devam ettirseydi, Allah'tan başka hangi ilâh size bir ışık getirebilir? Ar­tık (gerçeği anlayıp Hakk'ın sesini) duymaz mısınız?»

Dünyanın 24 saatte kendi ekseni etrafındaki dönüşünü, 365 günde de güneşin çevresindeki dönüşünü tamamlamasıyla gece ve gündüz meyda­na gelmekte ve mevsimler oluşmaktadır. Eğer dünya sadece güneşin et­rafında döner, fakat kendi ekseni etrafında dönmeseydi gece ile gündüz oluşmaz; güneşe doğru olan yüzü hep aydınlık, diğer yüzü ise hep karan­lık kalır ve bugünkü düzenli, faydalı hayat olmazdı. Ayrıca dünyanın 23 de­rece eğik olması ve güneşin etrafında elips çizerek bir yörünge izlemesiy­le hem mevsimler meydana gelmekte-, hem de gece ile gündüzlerin uzayıp kısalmasını sağlamaktadır.

Bütün bunlar insan oğluna hayat, huzur ve bol nimet vermeğe yönelik bir anlam taşımakta ve her yönüyle o yüksek kudretin varlığını ve bir­liğini isbat etmektedir.

Konumuzu oluşturan âyetle dikkatler bu hakikate çekilmekte; cansız, şuursuz taştan ve ağaçtan şekillendirilen putların ve ilâhlaştırılan fânile­rin eseri olmadığı ve olamıyacağı hatırlatılmaktadır.[68]

 

Ortaklarım Nerede?

 

«O gün (Allah) onlara (putperest müşriklere) seslenip şöyle der: «İddia edip durduğunuz ortak­larım nerede?»

Cenâb-ı Hak, kurduğu mutlak düzende yer alan her sistemi ve ilimle hikmete dayalı her olayı varlığına ve birliğine, kudretinin eşsizliğine delil gösterdikten ve insan aklını harekete geçirmek için gereken temel bilgi ve ana fikri verdikten sonra, hâlâ inkârda ısrar edenlere şu gerçeği hatırlatı­yor : Kıyamet gününde size şöyle sesleneceğim : «İddia edip durduğunuz ortaklarım nerede?» İşte o gün böyle bir soru karşısında kaiıp kahrolmak-tansa, ölmeden ve o gün gelmeden önee insan olmanın ne kadar büyük bir lütuf olduğunu düşünün de Allah'ın kudret damgasını kendi bünyeni­zin her parçasında görün ve akıl yoluyla gerçek imâna kavuşmaya çalı­şın,.

İş bununla da bitmeyecek, Cenâb-ı Hak o gün peygamberleri şahit ola­rak dinleyecek: Gönderildikleri kavim veya milletlere hakkı teblîğ edip et­mediklerini; teblîğe karşı ne eevap verildiğini soracak. Böylece inkarcı sa­pıklar her şeyin yok olduğunu, yolun sonuna gelindiğini anlayacaklar.

O nedenle Cenâb-ı Hak, inkarcı nankörleri uyarmak için bilimsel araş­tırmaya esas teşkil edecek; aklı, hakikati bulmaya çevirecek iki delil ver­mekte ve duygu ile düşünceyi doğruya yönlendirmek için de âhirette mey­dana gelecek iki safhadan söz etmektedir.[69]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, insan aklına ve düşüncesine ışık tutan iki delile yer verildi ve ayrıca âhirette meydana gelecek iki önemli safhaya dikkatler

çekilerek doğruyu aramanın, hakkı bulmanın mutluluk va'dettiâine işaret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, servet ve bol nimeti kötüye kullanıp onları âde­ta ilâhlaştıran Karun olayı üzerinde duruluyor ve imândan, Allah'tan ve ahlâktan kopuk bir makam ve servetin hiçbir zaman kurtarıcı olmadığı an­latılarak Karun'un âkibeti misal veriliyor.[70]

 

Meali:

 

76—  Şüphesiz ki, Karun, Musa'nın kavminden idi. Onlara karşı az­gınlık ve taşkınlıkta bulundu. Biz ona öyle hazineler verdik ki, anahtarları­nı taşımak, güçlü bir gruba bile ağır geliyordu. Hani kavmi ona dedi ki: «Şımarıp böbürlenme; Allah elbette ki şımarıp böbürlenenleri sevmez.

77—  Allah'ın sana verdiği bunca hazinelerle Âhiret yurdunu arayıp elde etmeye çalış. Dünya'daki nasibini de unutma; Allah sana iyilikte bu­lunduğu gibi sen de iyilikte bulun; bir de sakın yeryüzünde fesat çıkarma­ya özenme; çünkü gerçekten Allah fesat çıkaranları hiç sevmez.»

78—  Karun, «bu hazineler bendeki bir bilgi (ve beceri) sayesinde ba­na verilmiştir» dedi. Bilmez mi ki Allah ondan önceki nesillerden, kendisin­den daha güçlü ve daha çok servet toplayan nicelerini yok etmiştir. Artık suçlu günahkârların suç ve günahı kendilerinden sorulmaz.

79—  Derken Karun (bir gün) şatafat içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını (gönülden) arzu edenler, «keşke Karun'a verilenin bir ben­zeri bizim de olsaydı; doğrusu o büyük bir pay sahibidir» diye temennide bulundular.

80—  Kendilerine ilim verilenler ise, «yazıklar olsun size! Allah'ın se­vabı, dosdoğru îmân edip iyi-yararlı amelde bulunan için daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşabilir» dediler.

81—  Biz Karun'u da, evini de yere geçirdik. Allah'a karşı ona yardım­da bulunacak çevresi de olmadı. O da (bu durumda) kendine yardım edip savunabilenlerden değildi.

 

Serveti Amaç Ve İlâh Edinenler

 

«Şüphesiz ki Karun, Musa'nın kavminden idi. Onlara karşı az­gınlık ve taşkınlıkta bulundu. Biz ona öyle hazineler verdik ki, anahtarlarını taşımak güçlü bir gruba bile ağır geliyordu..»

Kur'ân'da sapık putperestlerden, nankör inkarcılardan ve onların ilâh edindikleri putlardan söz edilirken, birden Karun olayına geçildiğini görü­yoruz. İlk bakışta ayrı bir konuya başlık atıldığı intibaını veriyorsa da ger­çekte öyle değildir. Şöyle ki: Allah'a ve âhirete inanmayan nankörlerin kendilerine göre edindikleri ilâhlar genellikle üç grupta toplanır:

1— Cansız cisimler,

2— Canlı varlıklar,

3—- Altın ve para..

İşte Musa Peygamber'in (A.S.) kavminden olduğu, büyük bir peygam­bere ve ahkâm yansıtan büyük bir kitaba eriştiği halde, altın ve servetten başka değer ölçüsü tanımayan, dini ve dindarlığı fantezi olarak gören Ka­run, üçüncü grubu temsîl edenlerin başında geldiğinden, Cenâb-ı Hak, kal­bini ve kafasını altın ve paraya takıp başka bir değer tanımayan şaşkın­ları bu misal ile uyarıyor.

O bakımdan ilim adamlarımız çok geniş bir servete sahip olup Allah'ı ve âhireti unutan Karun'dan söz edilmesinin birtakım sebep ve hikmetleri üzerinde durmuş ve geniş açıklamalar getirmişlerdir. Onları birkaç madde halinde şöyle özetliyebiliriz:

a)  Böylesine muhteris bir zenginin Yahudilerden olması,

b)  Altından  buzağı yapıp Allah'ı  maddeleştirmek  isteyen o kavmin altın ve servete tutkularının sınır tanımaması,

c)  Altın ve parayı büyük bir peygamberin meclisinde bulunmaktan, on­dan feyiz ve rahmet almaktan daha kıymetli görüp servetin imâna tercih edilmesi,

d)  Mal ve geniş servetle başkasına karşı üstünlük taslamanın o ka­vimde çok yaygın olması,

e)  Mekke'nin ileri gelen söz sahibi zenginlerin, insanlara rahmet ola­rak gönderilen Hz. Muhammed'i (A.S.) küçümseyip kendi servet ve nüfuz-larıyla böbürlenmelerine karşılık, şımarık bir zenginin uyarıcı anlamda mi­sal verilmesi bu cümledendir.

Şüphesiz ki Kur'ân'da, geniş servetiyle ün yapan Karun misal verilir­ken, hem Mekke'li zengin putperestler, hem de yaşamakta olan şımarık ve azgın zenginler uyarılmakta ve mü'minlerin servet edinirken onu sade­ce bir araç görmeleri telkîn   edilmektedir. Aynı zamanda hakiki mutluluğun, gerçek anlamda insan olmanın ölçü ve kıstasının mal ve geniş ser­vet olmadığına işaretle; insanı insan yapan şeyin, kalbinde kök salan sağ­lam iman ve irfanı, doğruyu bulan selîm aklı ve haktan yana gelişen vic­danı olduğu hatırlatılıyor. Zira mal ve makam, şöhret ve servet arızî şeyler­dir ve amaca yönelik araçlardır. İyi ve yararlı yolda kullanılırsa sahibini her iki âlemde mutlu ve bahtiyar eder; kötü ve zararlı yolda kullanılırsa, sa­hibini felâkete sürükler. Nitekim geniş servet ve nîmeti amaç edinen ve onu şımarma ve böbürlenme, inkâr ve tuğyan vasıta ve vesîlesi yapan Ka­run'un nasıl bir sonuçla baş aşağı geldiği en duyarlı şekilde anlatılmakta ve ondan ibret almamız tavsiye edilmektedir.[71]

 

Hazinelerinin Anahtarları

 

Karun'un hazinelerinin anahtarlarının güçlü, kuvvetli bir grup insana ağır geldiğinden söz edilmektedir. İlk anda bu anlatım şekli bazı kimselere tuhaf gelebilir; «bu kadar hazine ve anahtar olabilir mi?» sorusunu doğu­rabilir. Ancak meseleyi bugünkü ölçülere ve imkânlara göre düşünüp de­ğerlendirecek olursak, cidden garip sayılabilir. Ama yaklaşık dört bin yıl öncesine götürürsek, o zaman rahat bir yorum yapabilir ve meseleyi sağ­lıklı çözüme kayuşturabiliriz. Şöyle ki: O devirden kalma tarihî yıkıntıları ve kalıntıları dikkatle incelediğimizde, demirciler tarafından yapılan kapı­ların kalınlığı, kullanılan çivilerin büyüklüğü ve ona oranla takılan kilitlerin azameti kendiliğinden anlaşılır ve bizi olumlu neticeye götürür. Hazinelerin kapılarının sağlamlığı, onlara takılan kilitlerin büyüklüğü ve kilitlere oran­la anahtarların büyüklüğü dikkate alınınca, anahtarlardan birkaç tanesi­nin bir grup insan tarafından taşındığı çok normal kabul edilir.[72]

 

Nîmeti İki Hayatın Mutluluğuna Çevirmek Elimizdedir

 

 «Hani kavmi ona dedi ki: «Şımanp böbürlenme; Allah elbette ki şımarıp böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği bunca hazinelerle âhiret yurdunu arayıp elde etmeye çalış. Dünyadaki nasibini de unutma; Allah sana iyilikte bulunduğu gibi sen de iyilikte bulun....»

Allah'ın insanlara cömertçe verdiği sayısız nîmetlerden her kişi kendi kabiliyeti, zekâsı, çalışması ve başarısı nisbetinde faydalanabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, nîmetler hayatın gayesi değildir; hayatın devamını sağlamaya ve onu hareketli kılmaya yönelik vasıtalardır. Kullanılma alanı meşru ve gayr-i meşru olmak üzere ikiye ayrılır. Meşru ^olanı elinin çizdiği ölçüler dahilinde elde edilip dünyadan nasibini almaya ve öylece âhiret yurdunu hazırlamaya yöneliktir. Nitekim Kur'ân bu şeklin ilâhî murada uy­gun olduğunu bildiriyor. Gayr-i meşru olanı ise, dinî ölçüler dışında elde edilip nefsin ardı-arkası kesilmeyen arzularını gerçekleştirmeye ve dünya hayatından başka ikinci bir hayat kabul etmemeye yöneliktir. Karun'un an­layış ve tutumu bu ikinci şıkka misaldir.[73]

 

Nimeti, Fitne Ve Fesat Aracı Haline Getirmemek

 

«Bir de sakın yeryüzünde fesat çıkarmaya özenme; çünkü gerçekten Allah fesat çıkaranları sev­mez.»

Allah'a, O'nun rahmet ve kudretinin, nîmet dolu hazinelerinin sınırsız­lığına inanan mü'minlerin, o dönemde servetiyle böbürlenip hakkı unutan Karun'a son tavsiyeleri şu olmuştu: «Sakın yeryüzünde fesat çıkarmaya özenme..»

Cenâb-ı Hakk'ın böyle bir olayı ibretli yanlarıyla nakletmesi, şüphesiz ki birtakım hikmetleri beraberinde taşımakta ve yönlendirici mesajlar ver­mektedir. Şöyle ki:

a)  Daha çok sevilmeye,  kalpte taşınmaya lâyık olan  Allah'tır.  Zira O'ndan başka her şey fanidir; O ise hep bakidir.

b)  Kalbi ve kafayı mal ve makama olan arzu ve ihtirasla meşgul edip her türlü kutsal değeri unutmak ve böylece malı şerre âlet edinmek bed­bahtlığın en açık belirtisidir.

c)  Allah'ın insanlardan yana hazırlayıp verdiği nimeti, O'nun mülkün­de, O'nun huzurunda O'nun rızası dışında kullanmak küstahlığın kendisidir.

d)  Nimeti, fitne ve fesat ateşini yakıp çevreyi tedirgin edecek biçimde kullanmak nankörlüğün en kötüsüdür.

e)  Kötü yolda kullanılan hiçbir mal ve makam kişiye rahmet getirme­miştir, Karun bunun misallerinden sadece biridir.[74]

 

Başarıyı Kendi Bilgi Ve Becerisine İzafe Etmek

 

«Karun, «bu hazineler bendeki bir bilgi (ve beceri) sayesinde bana verilmiştir» dedi..»

Kendisine Allah'ın yüce kudreti, geniş rahmeti hatırlatıldıkça konuyu değiştiren; «dünya ile âhiret arasında denge ve köprü kurmak ve olgun bir insan olmak için yalnız aklın ve zekânın gelişmesi, servetin çoğalması ye­terli değildir; buna paralel olarak imânın ve vicdanın da gelişmesi şarttır» denildikçe, kuvvet ve kudreti kendi bilgi ve becerisine bağlayıp ilâhî sün­neti ve O'nun ezelî plânını hesaba katmayan Karun böbürlendikçe böbür-lenmişti. Oysa ilâhî sünnete uymayan, vicdanını bu doğrultuda geliştirme­yen daha güçlü ve daha zengin olan sapık azgınların başaşağı getirilip yok edilecekleri bir gerçektir. Ancak bu bazan hem dünyada, hem de âhirette, bazan da sadece âhirette gerçekleşir.

Kur'ân böylece hayat dengesini bozan ve aracı amaç edinen kişileri uyarmakta ve kendini bu düzeye getiren Karun'un akıbetinin ne olduğunu gözlerinin önüne sermektedir.[75]

 

Karun'un Yaşayışına İmrenenler

 

 «Derken Karun (bir gün) şatafat içinde kavminin karşısına çılfti. Dünya hayatını (gönülden) arzu edenler, «keşke Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o büyük bir pay sahibidir» diye temen­nide bulundular.»

Servetini üstünlük sebebi sayma, dünyalıkça kendisinden aşağıda olanları küçük görme hastalığına yakalanan zenginleri tedavi etmek cok zordur. Bu incelikleri düşünmeden Karun'un şatafatlı yaşayışına, köpürüp duran mal ve servetine, imanı zayıf kişilerin özenmesi ise buna yakın bir

hastalıktır ki erken teşhis edilip tedavi edilmezse, neticesi cok üzücü ola­bilir.

Şüphesiz hayata nefis ve şehvet gözlüğüyle bakanların bu tarz özen­tileri ömürleri süresince kalp ve kafalarını meşgul etmekten ve ruhî sıkın­tı doğurmaktan başka bir şeye yaramaz.

Aklını ve idrâkini Allah'a ve âhiret'e çevirip onu imân ile birleştiren sağduyu sahipleri ise, asıl imrenilecek hayatın imân, irfan ve faydalı amel­lerle değerlendirileni olduğunu bilirler ve dünyanın şatafatlı nesnelerine, çekici metaına kapılanları uyarırlar. Zira kendini bu düzeye getiren o bah­tiyarlar dünya ile âhiretin birbirini tamamlayan iki ayrı hayat olduğunu cok iyi bilirler. En üstün şeref ve azizliği Allah'a karşı kulluk görevlerini dos­doğru yerine getirmekte ararlar.

Böylece ilgili âyetlerle, Karun'un ölçüsüz davranışı uyarıcı bir misal verilirken, dosdoğru imân eden mü'minlerin tavsiyeleri anlatılarak yaşa­makta olan mü'minlerin hayatına ışık tutuluyor, karanlık içinde yürüyen nankörler ise uyarılıyor.[76]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, serveti böbürlenme aracı sayıp başkalarını kü­çük gören ve bu hava içinde Hakk'ı unutan Karun'dan söz edildi. Gerçek imândan, ahlâk ve faziletten kopuk bir makam ve servetin sadece vebal ve azap olduğuna işaretle yönlendirici mesajlar verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, servetiyle birlikte yerin dibine batırılan Karun'un âkibetini görenlerin uyanması konu ediliyor. Arkasından âhiret yurdunun kimlere rahmet ve huzur kaynağı olaeağı üzerinde durularak üç ayrı özel­liğe parmak basılıyor ve iyiliğin karşılığının daha fazla iyilik olacağı, kötü­lüğün de denk ceza göreceği hatırlatılıyor.[77]

 

Meali:

 

82—  Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler sabahlayınca, «vay! dediler, demek Allah, rızkı kullarından dilediği kimselere genişletiyor, dilediğine daraltıyor. Eğer Allah bize Iûtfetmeşeydi, herhalde bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! demek ki inkâra saplananlar (küfrü seçip azgınlık göstererek böbürlenenler) umduklarına kavuşamazlar.»

83—  İşte Âhiret yurdu! onu yeryüzünde ne böbürlenip başkasına te­peden bakmak, ne de fesat çıkarmak arzu ve isteğinde olmayanlara veri­riz. İyi sonuç (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlaradır.

84—  Kim iyilikle gelirse, ona daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülük işleyenler ancak işlediklerine denk ceza görürler. Serveti tek amaç olarak seçen Karun'un sonunun nereye vardığını;

 

Servet İle Böbürlenmenin Sonu           

 

Serveti tek amaç olarak seçen Karunun sonunun nereye vardığını. dünyalığı Üâhlaştıranların nasıl bir yıkılışla yıkılıp gittiklerini gözleriyle gö­ren zayıf iradeli, zayıf imanlı kişiler uyandılar. Daha önce ilim adamlarının «yazıklar olsun size! Allah'ın sevabı, dostluğu imân edip iyi yararlı amel­de bulunan için daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşabilir» diye uyarıda bulunmalarının hikmetini ve rızkın Allah'a ait olduğunu daha iyi anladılar; dünya malının sadece bir geçim vasıtası bulunduğunu idrâk ettiler; gerçek başarı ve kurtuluşa ermenin servet ve makamla değil; imân, irfan, ahlâk, fazilet ve her hül-ü kârda Allah'a güvenip dayanmakla oldu­ğuna akıl erdirdiler.

Cenâb-ı Hak Karun olayının bu bölümünü belirtirken, gaflete dalıp ken­dini dünyalığa kaptıran zayıf iradeli mü'minleri uyarmakta ve insanları iyi­ye, doğruya, hakka ve fazilete irşat eden ilim adamlarının öğüt ve tavsiye­lerine kulak vermelerini emretmektedir. Aksi halde ölüm olayıyla bütün fırsatlar kaçırılmış ve dönüşü mümkün olmayan bir çizgiye varılmış olur.[78]

 

Âhiret Yurdu Kimler İçindir?

 

«İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde ne böbürlenip başkasına tepeden bak­mak, ne de fesat çıkarmak arzu ve isteğinde olmayanlara veririz. İyi sonuç (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlaradır.»

Dünya, âhiret yurdunun yolu üzerinde bir uğrak, orası için hazırlan­ma yeri, ebedî hayatı anlamanın ölçü ve kıstasıdır. Dünya hayatını bu öl­çü, bu anlamın dışında düşünüp onu tek amaç haline getirmek, küçücük bir göleği görüp denizi unutmaya benzer. Kur'ân-ı Kerîm bu ölçüsüz bağ­lanmanın iki önemli sebebini açıklamaktadır: Zevkine erişilmemiş, amaç ve hikmeti anlaşılmamış bir inanç; Allah'ı ve âhireti unutup mal ve ma­kamla böbürlenip yetinmek; sonra da başkalarına tepeden bakmak, nî-meti kötüye kullanıp yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmak..

Hayatın hikmet ve amacını belirleyip ona göre bir yol tutmak ve mutlu bir gelecek hazırlamak ise, şu iki hususla mümkündür:

a)  Hakikî imân nîmetine eriştikten sonra her hâl-ü kârda Allah'tan korkmak,

b)  İnsan ruhunu kirleten, vicdanını karartan, yaratilışındaki azizliğe ters düşen her türlü kötülükten sakınmak.,

Kur'ân «iyi sonuç»u bu iki hususu paralel yürütmeye bağlamakta ve böylece mü'minlere imânın gereğini belirlemektedir.[79]

 

İşlerin Karşılığı

 

«Kim iyilikle gelirse, ona daha hayırlısı vardır. Kim de kötü­lükle gelirse, kötülük işleyenler ancak işlediklerine denk ceza görürler.»

Allah'ın rahmeti her zaman gazabının önündedir. Çünkü varlıkta her şey O'nun rahmetinin eseridir ve her şey mutlaka mevcut düzende yerine oturtularak belli bir hizmete ve amaca yöneltilmiştir. O bakımdan rahat­lıkla diyebiliriz ki, kâinatta hâkim olan plân, şaşmayan denge ve düzende en âdil ölçülere bağlı bulunuyor. İlâhî rahmet ve kudretten, adalet ve hik­metten nasibini almayan hiçbir şey meveut değildir.

İnsana gelince : O aklıyla, zekâsıyla, hılkatındaki azizliğiyle diğer eş­yadan ve mahlûkattan çok farklı bir çizgide yer almıştır. Bazı yönleriyle kâinattaki denge ve düzene ister istemez bağlı kılınmışsa da, diğer bazı yönleriyle serbest bırakılmış ve kendisine cüz'î irâde verilerek birtakım yar­dımcı unsurlarla desteklenmiştir ki, bu unsurların başında semavî kitap ve sonra da peygamber gelmektedir. Böylece insanoğlu hayatını bütünüyle mevcut denge ve düzen ölçüleri içinde sürdürmek İçin hazırlanan ortamda kendisine doğru ve eğri yollar gösterildikten sonra hür iradesiyle başbaşa bırakılmıştır.

Bütün bu mazhariyetler ilâhî rahmet ve adaletin gereği ve hazırladığı plân ve programın tabii sonucudur. O bakımdan insanoğlunun işleyeceği her iyilik ve kötülük, imân ve niyeti kıstas alınarak mutlaka karşılık görür; ancak önde giden ilâhî rahmet gereği, işlediği iyiliğe kat kat' eeir verilirken, işlediği kötülüğe karşılık denk bir ceza verilir.

Cenâb-ı Hak dünya üzerinde kötülükleri azaltmak, iyilikleri çoğaltmak, diğer bir anlatımla ahlâklı, faziletli mü'minlerin sayısını artırmak; ahlâksız zorbaların, inkarcı sapıkların sayısını azaltmak için, iyiliğe geniş çapta eeir vermekte ve iyiler için sonsuz mükâfatlar hazırladığını bildirmektedir.

O halde plân arızasız, düzen mükemmel, program yeterli, adalet ku­sursuzdur. Uyarı rahmet, emir ve tavsiye inayet, mükâfat rahmet, ceza ada­lettir.[80]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, serveti tek amaç seçip onunla böbürlenen Ka­run'un ibretli akıbeti konu edildi. Hayatın hikmet ve amacını bilen mü'minler için mutluluk va'deden âhiret yurdunun hazırlandığına dikkatler çekildi. İyiliğe kat kat karşılık verileceği; kötülüğe ise misliyle ceza takdir edilece­ği bildirilerek iyilerin çoğalmasında her bakımdan büyük faydaların söz konusu olduğuna atıf yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, haktan yana olanlara parlak ve zafer dolu bir ge­lecek va'dediliyor. Bu çerçeve içinde Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in yakın gelecekte Mekke'ye döneceği kapalı bir anlatımla müjdeleniyor. Sonra da uygulayacağı metot ve izleyeceği yol açıklanıyor.[81]

 

Meali:    

 

85-— Şüphesiz ki sana Kur'ân'ı (ondaki hükümlerle amel etmeyi) farz kılan (Allah) seni döneceğin yere döndürecektir. De ki: «Rabbım doğru yol üzere geleni de, açık bir sapıklık içinde bulunanı da daha iyi bilendir.»

86— Sen, sana bu Kitab'ın vahyolunacağını ummuyordun. Şüphen ol­masın ki, bu ancak Rabbından bir rahmet (olarak sana verilmiş)tir. O hal­de sakın sakın kâfirlere arka olma!

87__ Sana indirildikten sonra sakın onlar seni Allah'ın âyetlerinden alıkoymasınlar. Rabbına (insanları) davete devam et; sakın Allah'a ortak koşanlardan olma!

88— Allah ile beraber sakın başka bir ilâh (edinip) tapma. O'ndan başka tanrı yoktur. Allah'ın vechinden (zatından veya O'nun rızasına uy­gun olanından) başka her şey yok olucudur. Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.

 

İniş Sebebi

 

Buharî'nin İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayete göre, âyette geçen «meâd»dan maksat «Mekke»dir. Şöyle ki: Peygamber (A.S.) Efendimiz Me­dine'ye hicret etmek üzere saklandığı mağaradan çıkıp Mekke ile Medine arasında Cuhfe mevkiine gelince, Mekke'ye uzanan yola dönüp baktı ve çok sevdiği öz yurdundan ayrılmanın üzüntüsünü için için duydu, derken Melek Cebrail indi ve yukarıdaki âyetleri getirdi. [82]

 

İlgili Hadîs

 

«Şair Lebîd'in dediği en doğru söz, onun şu mısra'ıdır: «Haberiniz olsun ki, Allah'tan başka her şey boş ve anlamsızdır.» [83]

 

Vatan Sevgisi

 

İnsan doğup büyüdüğü yerin hatıralarını ömrü boyunca beraberinde ta­şır. Hele bu yer kişinin öz yurdu olursa, ona karşı duyduğu sevgi ve ilgiyi hiçbir zaman içinden söküp atamaz. Şüphesiz ki bu duygu, ırkçılığın değil, milliyetçiliğin insan ruhunda yer eden tabii tezahürüdür. Ancak Resûlül­lah (A.S.) Efendimiz'in Mekke'ye olan ilgi ve sevgisi bu duygunun da öte­sinde kutsal Kabe'ye karşı duyduğu saygı ve beslediği iştiyaktır. O, put­lardan arınmış, Tevhîd Inancı'yla asıl hüviyetine ve amacına kavuşturul­muş bir mabedi görebilmenin hasretini taşıyor ve henüz ona erişememenin üzüntüsünü yaşıyordu.

Bu bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Mekke'ye uzanan yola iki değişik duyguyla bakmış ve gözleri nemlenerek ona bir gün döneceğini ümit etmişti. Bunun için Cenab-ı Hak hicretin bir yenilgi ve tamamıyla Mek-

ke'den kopma ve dönüşü olmayan bir uzaklaşma olmadığını, bilakis zafe­rin kararlı adımları, başarının sırrı olduğunu yukarıdaki âyetlerle Ona ha­ber verdi. Böylece bu anlatımın feyizli çerçevesinde hem Mekke'nin fethi, hem İslâm'ın üstün geleceği haberi yer alıyor; aynı zamanda kalplere bü­yük bir teselli iksirini enjekte ediyordu.[84]

 

Kimin Doğru Yol Üzere Bulunduğunu Allah Daha İyi Bilir

 

<<De ki: Rabbım doğru yol üze-re geleni de, açık bir sapıklık içinde bulunanı da daha iyi bilendir.»

Bilindiği gibi, her grup ve ekol, her kişi ve mezhep kendi görüş ve inan­cını savunur ve haklı olduğunu söyler. Oysa «hak» denilen şey birdir, bir­kaç tane değildir. Haklı olduğunu savunanlardan biri haklıysa, haktan ya­na ise, diğerleri mutlaka bâtıldır. Özellikle bu, inançların sürtüşüp çarpış­tığı bir ortamda çok geçerli bir hükümdür. Ama ne var ki gruplardan çoğu bu gerçeği düşünüp ortaya çıkarmaktan ziyade kendi taassuplarının esi­ridirler.

O halde kimlerin doğru yol üzerinde bulunduğunu, kimlerin de haktan uzaklaşıp sapıttığını Allah daha iyi bilir, şeklinde düşünerek gerçek hükmü O'nun takdirine bırakmak daha uygun ve isabetli olur. Âhiret gününde mut­lak âdil olarak o hakikati ortaya çıkartır. Bunun için karşıt gruplarla inanç ve mezhep kavgasını başlatmak, lüzumsuz sürtüşüp tartışmak fayda yeri­ne zarar getirir. Haktan yana olan mü'minler her zaman akıllarını iman ve irfanlarıyla birleştirip ilmin rehberliğinde gerçeği anlatmayı prensip edin­melidirler. Artık onların görüşünü kabul eden eder; etmeyen de kendi ha­line terkedilir. Zira seksen beşinoi âyetin son kısmı bunu ilham etmektedir.[85]

 

Allah'a İmân Ettikten Sonra Kâfire Arka Çıkmak, Küfrü Benimsemek Sayılır

 

«Sen, sana bu kitabın vahyolunacağıni ummuyordun. Şüphen olmasın ki bu ancak Rab-bından bir rahmet (olarak sana verilmişjtir. O halde sakın kâfirlere arka olma.»

Âyetin anlatımında hitap has, emir ise genellik ifade etmektedir; yani kelime ve oümle konumu olarak sadece Hz. Peygamber'e (A.S.) hitap edilmekteyse de taşıdığı hüküm ümmetin hepsine yöneliktir.

O halde doğru yolu bulup seçtikten ve imân nimetine eriştikten sonra inkarcı sapıklara arka çıkmak, onlardan yana bir tavır ortaya koymak ha­kikî imâna ters düşer de İslâmiyeti zedeler. Zira gerçek imân, Cenâb-ı Hakk'ı bilmek, O'nun bütün emirlerine mutlak surette uymak ve bundan dolayı bir sıkıntı ve eziklik duymamaktadır. Küfür ise, hakkı red ve inkâr et­mek, bâtılı seçip savunmaktır. O bakımdan imân, kul ile Allah arasında ka­vuşturucu tek yoldur. Küfür, nefsin hevesleri doğrultusunda İblîs ile dost­luk kurmak suretiyle hakka sırt çevirmektir. Bu sebeple bu iki karşıtın uyum sağlaması, bağdaşıp anlaşması mümkün değildir. Biri diğerine uyma­dıkça sözü edilen zıdlık sürüp gider.[86]

 

Küfür, Nefse Ve Duyguya Hitap Eder

 

«Sana indirildikten sonra sakın onlar seni Allah'ın âyetlerinden alıkoymasınlar..»

İnsan, hayatını en uygun ve en yararlı şekilde tanzim ettikten ve onu ebedi hayata hazırlayan âyetleri okuyup anlama bahtiyarlığına eriştirildik­ten sonra, onu o yoldan alıkoymak için inkarcı sapıklar çok sistemli faali­yete geçerler. Duygu ve düşünceleri alt-üst etmeye çalışıp dünyanın çeki­ci nîmetierini araç olarak kullanırlar. Böyle durumlarda mü'min çetin bir sınav geçirdiğini bilmeli ve ona göre hazırlık içinde olmalıdır. Aksi halde kâfirlerin ağına düşmekten kendini kurtarma şansı azalır. Nitekim günü­müzde Yahudi tuzağı olan masonların sadece madalyonun bir yüzünü gös­termek suretiyle insanlığa hizmet amacı güttüklerini anlatarak, makam ve servete karşt zaafı olanları kendi teşkilatlarına almaları misâl gösterile­bilir.

Oysa imân ve İslâm'dan maksat, Yüce Yaratan'ı kemal sıfatlarıyla bi­lip O'na ibâdet etmek ve her vesileyle O'na yakınlık sağlayıp, teslimiyet içinde hoşnutluğunu kazanmaktır. Başlanılan her işte O'nun rızasını ön plâna almak, yapılan her işte O'nun sevgi ve korkusunu rçin için hisset­mek ise, İmân ve İslâm'ın gereğidir. Hakk'ı inkâr etmek, azgınlık ve ahlâk­sızlıkta bulunmak ise, bunun tam aksine bir yol tutmaktır; yani nefis ve şeytanı rehber edinip dünyalığı amaç seçmek ve bu uğurda her şeyi mu­bah saymaktır. Bu bakımdan inkarcı sapık, amacına ulaşabilmek için önün­de engel istemez, varsa bir engel onu kaldırmadan rahat edemez. Aynı za­manda herkesin kendisi gibi olması için durmadan çalışıp çareler düşün­me ihtiyacını duyar. Tabii gerçek mü'minler de herkesin kendileri gibi, doğru yol üzerinde olmasını, herkesin doğru ve âdil davranmasını arzu eder­ler ve bu uğurda tebliğ ve irşat hizmetlerini -imkânlar el verdiği nisbette-sürdürmeye çalışırlar. Böylece hak ile bâtıl mücadelesi devam eder.

Kur'ân-ı Kerîm ilgili seksen yedinci âyetle bu gerçeğe dikkat çekmek­te, mü'minlerin kendilerine indirilen İlâhî âyetlerle yollarını aydınlatmaları­nı, kalplerini irfan ile süslemelerini ve imânlarını devamlı takviye etmeleri­ni ilham etmektedir.[87]

 

Yalnız Allah'a İbâdet

 

«Rabbına (insanları) davete devam et; sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.»

İnsanları Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini tanımaya, O'nun emirle­riyle amel etmeye çağırabilmek için önce imânın lezzetini bütün zerafetiyle duymak ve ilâhî emirlerle yaşamak gerekir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in yirmi üç yıllık daveti bu düzey ve ölçüde cereyan etmiş; Ona ashab olma şerefine erişen bahtiyarlar da aynı metodu uygulamışlardır. Çünkü ibâdet kulluğun belirtisi ve değişmeyen yoludur. O bakımdan ibâdet Yaratan ile yaratılanlar arasında en işlek yoldur ve tek kelimeyle imânın en tabii ürü­nüdür. Hakk'a davet edenlere en çok şeref ve azizlik kazandıran şey, şüp­hesiz ki, ibâdettir. Ancak ibâdet çok kapsamlı bir kavramdır; insanın gün­lük hayatının her bölümüyle içiçedir. Düşüncemizden, tezgâhımızdan, ma­samızdan, kalemimizden ibâdet ruhunu çekip aldığımız gün, maddeyi, diğer bir anlatımla dünyalığı amaç ve hedef seçmiş oluruz. O takdirde başkaları­nı Allah'ın dinine ve emirlerini uygulamaya davet etmemizin anlamı kalmaz ve kendimizi yalancı durumuna düşürmüş oluruz. O bakımdan 85 ve 86. âyetleri birarada incelediğimiz zaman, davetin hangi ölçüler içinde ve na­sıl bir imân ve irfanla yerine getirilmesinin emredildiği kendiliğinden anla­şılır. Sonra da 88. âyetin baş kısmında «Allah ile beraber sakın başka bir ilâh (edinip) tapma. Ondan başka ilâh yoktur» buyurularak, ibâdetin, sev­ginin, gayenin ve maksadın sadece Allah'a yönelik bulunması hatırlatılıyor.[88]

 

Allah'tan Başka Her Şey Yok Olmaya Mahkûmdur

 

«Allah'ın vechinden (zatından veya O'nun rızasına uygun olanından)   başka her şey yok olucudur. Hü­küm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.»

Eşyanın yok olması, içinde bulunduğu düzenin bozulması ve bağlı bu­lunduğu plânın alt-üst olup yeni bir plâna göre yeni kurulan düzende yer almasıdır. İnsanın yok olması, eskiyen beden elbisesinden sıyrılması, yeni bir hayata gözlerini açmak için ölüm şerbetini içmesidir. Allah'ın zâtı ve kemal sıfatları ne ise öyle kalacak, bir değişikliğe uğramıyacakttr. Zira mülk bütünüyle O'nundur ve yegâne tasarruf sahibi olarak da O bulunu­yor. Kendisi yaratılmamıştır; başkasının mülkü olmadığı gibi, hiçbir şeye de muhtaç değildir. Varlığı kendisindendir, yani O'nun varlığı, vâcibü'I-vücut olmasına dayanmaktadır. O bakımdan yok olması, değişikliğe uğraması düşünülemez; her türlü noksanlıktan pak ve münezzehtir.

Ama neden bu yokluk ve değişiklik? Âhiret yurdundaki hayat şartları dünyadakine benzemez ve uymaz; öyle ki dünyadaki mevcut hayat şart­larına göre yaratılan insan bedeninin bir değişikliğe ve yeniliğe uğratılma­dan âhiretteki hayat şartlarına uyması mümkün değildir. Çünkü bu iki ortam ve mevcut şartlar arasında kıyas yapılamıyacak kadar büyük fark söz ko­nusudur. Mevcut plân ve düzen ise, dünyadaki hayat şartlarına göre kurul­muştur. O halde bu düzen ve bağlı bulunduğu plânın bozulup âhiretteki ha­yat şartlarına göre yeni bir düzene dönüşmesi zarurîdir. İşte ölümün ve kıyametin sebep ve hikmetlerinden biri budur.

O bakımdan hüküm bütünüyle Allah'a aittir. Çünkü her şey O'nun kud­retinin eseridir. Her şey O'na döndürülecektir. Çünkü her şey O'nun halk-u icadıdır ve O'nun tasarrufu altında bulunuyor.

Kasas Sûresi'ne, Kur'ân'ın açık ve açıklayıcı bir kitap olduğu belirti­lerek başlanmakta ve Allah'tan başka her şeyin yok olmaya mahkûm bu­lunduğuna değinilmekte ve hükmün ancak O'na ait bulunduğuna ve so­nunda hepimizin O'na döndürüleceğine atıf yapılarak sûre noktalanmakta­dır.

Bu sûrenin de tefsîrine bizi muvaffak kılan Rabbımıza hamd-u senalar olsun. Vekîi olarak O bize yeter. Ne güzel Mevlâdır O ve ne güzel vekildir.[89]

 



[1] Tefsîr-i Kurtubl : 13/247

[2] Lübabü't-te'vîl : 3/396

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4520.

[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4520-4521.

[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4523.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4523.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4523-4525.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4525.

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4527.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4527-4528.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4528.

[11] Fâtır Sûresi: 43

[12] Ahzab Sûresi: 62

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4528-4529.

[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4529.

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4531-4532.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4533.

[17] Kur'ân'da Musa (A.S.)ın Medyen'e hicret ettiği açıklanmaktaysa da, ora­da görüşüp kızlarından biriyle evlendiği zatın sadece yaşlı bir baba olduğu belir­tilmektedir. Ancak Şuayb (A.S.)m Medyenlİ'lere uyarıcı bir peygamber olarak gönderildiğine bakılırsa, o yaşlı zatın Şuayb (A.S.) olduğu ihtimalini kuvvetlen­dirmektedir. Allah daha iyisini bilir.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4533-4534.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4534.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4536-4537.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4537.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4537-4538.

[23] Bilgi için bak : Tevrat/Çıkış : 2/16-3/1-2

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4538-4539.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4539.

[26] Tefsîr-i Kurtubî: 13/271

[27] Geniş bilgi için bak : Kitabü'l-Fıkhı Alâ'l=Mezahibi'l-Arbaa/Akdi nikâh babı ve Tefsîr-i Kurtubî : 13/272, 273

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4539-4540.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4540-4541.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4543-4544.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4544-4545.

[31] Geniş bilgi için bak : Tâ-Hâ Sûresi 25. âyetin tefsiri

[32] Tevrat/Çıkış : 4/1-11

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4545.

[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4546.

[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4548-4549.

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4549-4550.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4550-4551.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4551.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4553-4554.

[39] Buhar î/menakıb-ı Ansar: 53

[40] Buharı/enbiya: 48- Ebû Dâvud/sünnet:  13, melâhim:  14- Ahmed: 2/319, 437, 463, 464, 541

[41] Nahl Sûresi: 36

[42] Fâtır Sûresi: 24

[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4554-4556.

[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4556.

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4557.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4557-4558.

[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4559.

[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4559-4560.

[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4560.

[50] Dâremî/nikâh : 46

[51] Müsned-i Ahmed : 5/259

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4562.

[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4562-4563.

[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4563.

[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4564-4565.

[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4565.

[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4565.

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4566-4567.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4568.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4568.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4571.

[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4571.

[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4572.

[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4572-4573.

[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4573.

[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4574.

[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4574.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4574-4575.

[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4576-4577.

[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4577.

[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4577-4578.

[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4579-4581.

[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4581.

[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4581-4582.

[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4582.

[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4583.

[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4583-4584.

[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4584.

[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4585-4586.

[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4586.

[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4587.

[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4587-4588.

[82] Lübabu't-te'vîl : 3/415 - Tefsîr-i Kurtubî:  13/322

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4589.

[83] Buhar î/m enakıb-ı Ansar : 26, edeb: 90- Müslim/şiir: 3/6, 40- İbn Mâce/ edeb: 41- Ahmed: 2/248, 393, 458, 470

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4589.

[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4589-4590.

[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4590.

[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4590-4591.

[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4591-4592.

[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4592.

[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4592-4593.