Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kasas Suresi - Kuran - 028Kasas - 19. Sayfa

KASAS SURESİ 2

Firavun Kıssası İle Giriş. 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

Musa'nın Kıssası: 3

Hz. Musa'nın Doğumu Ve Emzirilmesi 3

Bazı Kelimeler: 4

Açıklama: 4

Musa'nın Mısır'dan Çıkış Sebebi 5

Bazı Kelimeler: 5

Açıklama: 5

Medyen Şehri, Musa'nın Oraya Yerleşmesi Ve İhtiyarla Hısımlık Kurması 6

Bazı Kelimeler: 6

Açıklama: 7

Musa'nın Şuayb İle Hısımlık Kurması: 7

Musa, Süreyi Tamamladı Ve Kutsal Vadiye Doğru Yürüdü. 8

Bazı Kelimeler: 8

Açıklama: 8

Musa Peygamberin Firavun Ve Adamları İle Tartışması 9

Bazı Kelimeler: 9

Açıklama: 9

Peygamberlerin Gönderilişi Ve Resulullah'ın Doğruluğunu Gösteren Deliller  11

Bazı Kelimeler: 11

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 11

Açıklama: 11

Ehl-I Kitaptan İman Edenler. 12

Bazı Kelimeler: 13

Açıklama: 13

Müşriklerin İddialarının Çürütülmesi 13

Bazı Kelimeler: 13

Açıklama: 13

Müşriklerin Kıyamet Günündeki Durumları 15

Bazı Kelimeler: 15

Açıklama: 15

Cenab-I Allah'ın, Celâl Ve Kemâl Sıfatlarla Muttasıf Olması 16

Bazı Kelimeler: 16

Açiklama: 16

Mal Ve İlim, Bunların İnsandaki Etkileri 18

Bazı Kelimeler: 18

Açıklama: 18

Mekke'ye Dönüş Müjdesi 20

Bazı Kelimeler: 20

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 20

Açıklama: 21


KASAS SURESİ

 

Esas olan kavle göre bu s fire Mekkîdir. Bu sebepie görüyoruz ki sûre; müşrikler tarafından çeşitli azap ve işkencelerle bîzar kılındıkları zaman müs-lümanlara; zaferin Allah katında bulunduğunu, güvenliğin Allah'ın civarın­da mevcut olduğunu, her ne kadar güçH: kuvvetli, İtibarlı ve bilgili olsalar dahi, kafirlerin akıbetinin helak ve perişc:lhk olduğunu öğretmektedir. Bu se­beple; küvet sahibi olan Firavun ile, ilim sahibi olan Karun misal olarak gös­terilmiş ve bunların sonuçta ne gibi drumlarla karşılaştıkları anlatılmıştır. Bü­tün bunların ortasında, Allah'ın kudretinin sonsuzluğuna ve Peygamberleri­nin doğru sözlü olduklarına delalet eden maddî deliller ortaya sürülmüş, ay­rıca kıyamet gününün bazı halleri ve manzaraları bildirilmiştir. 88 ayettir.[1]

 

Firavun Kıssası İle Giriş

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1- Tâ, Sîn, Mîm,

2- Bunlar apaçık Kitab'm ayetleridir.

3- Ey Muhammed! İnanan bir millet için, sana Musa ve Firavun ola­yını olduğu gibi anlatacağız.

4- Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı, içlerin­den bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, bozguncunun biriydi.

5-6- Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları ön­derler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, haman ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Bu kelime Tâ sîn, mîm şeklinde okunur. Yalnız "sinin" sonun­daki: "nun" harfi kendisinden sonra gelen mine idğarn edilerek okunur. Büyüklük taslayarak zorbalık yaptı. Önemli haber. Sınıf ve fırkalar olarak Lütfedip nimet verelim. Sağ bıra­kıyor.Korkuyorlar. önderler ve hükümdarlar olarak.[3]

 

Açıklama:

 

İşte bu cümlerle Kasas sûresi başlatılmaş oluyor. Bu sûrede Firavun, Musa ve Karun'un kıssaları anlatılıyor. Her kıssada öğüt ve ibretler vardır. Hz. Mtı-hammed'in Peygamberliğinin gerçekliğine tanıklık eden deliller vardır. Bu da diğer Mekkî sûreler gibi, hurufu mukattaa ile başlamakta ve baş tarafta Kur'an-ı Kerim'den söz edilmektedir.

Tâ sîn mîm. Bu harflerin ne anlama geldiği daha önce anlatılmıştır, liıı sûredeki ayetler; helal ve haramı açıklayan ve Allah kalından geldiği bildiri­len, Muhammed'in Peygamberlik davasında sadık olduğunu isbatlayan, her-şeyin izahını yapan bir kitabın ayetleridir. Cenab-ı Allah genel esaslar çercevesinde bu kitapta anlatmadık hiçbir şey bırakmamıştır, "Biz kitapta hiç bîr şeyi eksik bırakmamışızdir."[4]

Ey Muhammedi Bİz, Kur'an'ı sana, okumakla yükümlü olan ruhu'1-emin Cebrail vasıtasıyla okuyoruz. Ayrıca Musa ve Firavunun haberlerini de sana aktarıyoruz. Musa ve Fİravnun haberleri, onların kıssalarının önemli bir bö­lümünü oluşturmaktadır. Bu kıssalar insanların öğüt ve ibret almaları İçin aktarılmaktadır. Yoksa Kur'an-ı Kerim, sadece bir tarih ve kıssa kitabı değil­dir. Biz onların haberlerini gerçek ve abartısız bir şekilde sana ulaştırıyoruz. Hakka hizmet etmek, hakkı açığa çıkarmak için bu kıssaları size intikal etti­riyoruz. Her ne kadar bunlar bütün insanlığa anlatılmakta ise de, bunlar­dan yararlanan ve bizim varlığımıza iman edenler ancak takva sahibi kimse­lerdir.

Firavun, Mısır hükümdarı idi. Yeryüzünde büyüklük tasladı ve taşkın­lık yaptı, başkalarına zorbalıkla hükmetti. Bozgunculuk çıkardı. Halkın bü­yüklerini küçülttü. Şerefli insanları tahkir etti. Mısırlıları çeşitli gruplara ve fırkalara ayırdı. Her fırka kendi yanında bulunan şeyle sevindi. Bunların ara­larını bozdu, fesat çıkardı. Aralarındaki düşmanlık artsın diye kimini kendi­ne yaklaştırdı, kimini de uzaklaştırdı. Böylece onları birbirine kırdırdı ve hep­sinin gücünü zayıflatarak otoritesini sağladı.

Bazı kimseler, ayet-i kerimenin şu manaya geldiğini söylemektedirler: Fi­ravun, Mısır ahalisini çeşitli gruplara ayırdı. Her grup kendi görüşünün bay­raktarlığını yaptı. Hak ta olsa, batıl da olsa kendi görüşünü savunur oldu. İşte böyle rezil bir insan sınıfı meydana geldi. Her hatibi alkışladılar, her propogandacının peşine takıldılar. Her reise boyun eğdiler. Eh artık Mısır hü­kümdarı olan Firavuna karşı elbette ki İtaatkar olacaklardı. O küfrederse ken­dileri de küfredeceklerdi. Hayır da konuşsa, şer de konuşsa hak da konuşsa, batıl da konuşsa, ona iman edeceklerdi. Herhangi bir konuda konuşmak da­hi bilmeseler O'nun emirlerine kayıtsız şartsız muvafakat eden bir grup ol­dular.

Öyle görülüyor ki, doğulu milletlerde de bu salgın hastalık vardır. Yöne­tenlerinde de yönetilenlerinde de bu hastalık bulunmaktadır. Görüyorsunuz ki bir yönetici, önce takva ve iman kalesine sığınır, erdemlilik ilkelerine sarı­lır, yüce idealler peşinde olduğunu milete anlatır; sonra çok geçmeden mad­decilik cerayanma kapılır, Firavun gibi millete zorbalık eder. Büyüklük tas­lar, şimanr, taşkınlık yapar, insanlara eziyet eder, bozgunculuk çıkarır. Maz­lumları zindanlara ve temerküz kamplarına atar, Eski dostlarını ve arkadaş­larını tanımaz olur. Bu yönetici şehvet bakımından bir hayvana dönüştüğünde veya her türlü yoldan mal toplamak için bir kul ve köleye dönüştüğünde işte o zaman kıyametin büyüğü kopar.

Yönetilenlere gelince onlar da kısa bir süre sonra bu alçaklık ve zillet hastalığına yakalanırlar. Alçalırlar, küçülürler, öyle ki hem kendileri, hem de beraberindeki bulunan kimseler, o zorba yöneticiye her yaptığı işte ve lıer söy­lediği sözde, hatla "Ben sizin en yüce Rabbinizim" derse dahi muvafakat eder­ler. Bütün bu nahoş hallerin önlenmesinin yegane iiacı, dinimize sarılmak ve Kur'an-ı Kcrİm'i her zaman için gözümüzün Önünde bulundurmaktır. Kal-bizime Ailah korkusunu ve tevekkülü yerleştirmektir ki, dünyaya ve dünya İtibarına aldanmayahm. Allah'tan başkasından "korkmayahm. Sadece Rab-bimizi razı edecek ve dinimize uygun düşecek sözler söyleyelim.

Şimdi yine Mısır'da büyüklük taslayan, Mısırlıları çeşitli gruplara bö--len, onlardan bazılarını (İsrailoğullarmı) zayıflatıp köleliştiren, kendi mülk ve saltanatının,, dünyalığının elinden gitmesinden korkarak İsrailoğuilarının erkeklerini öldüren, kadınlarını sağ bırakan Firavuna dönelim. Firavun İsra-iloğuflan arasında doğup büyüyecek bir erkeğin, ilerde kendisinin mülk ve saltanatı ile dünyalığını elinden alacağından endişe ettiği için çocuklarını öi-dürtürüyordu. Ayrıca Musa'dan önceki Peygamberler de Musa'nın doğaca­ğını ve Peygamber olacağını müjdelemişler, O'nun Allah'ın emrini yücelte­ceğini, insanlara yapılan zulmü önleyeceğini, özellikle İsrailoğullarıni zulüm boyunduruğundan kurtaracağını, zulüm ve zorbalık (emelleri üzerine kuru­lu Firavun saltanatını yıkacağını haber vermişlerdi. Firavun gerçekten boz­gunculuk ve fesat çıkaranlardandı. Cenab-ı Allah buyuruyor ki: Yer yüzün­de zayıflatıp sömürülenlere lütuftu bulunmak istiyoruz. Onları önderler, ku­mandanlar, yöneticiler ve hakimler kılmak istiyoruz. Yine onları Firavun mül­künün ve saltanatının yerine geçen Mısır'a hükümran olan mirasçılar kılmak istiyoruz. Azabın en kötüsüne uğratıldıktan sonra onları müreffeh kılmak is­tiyoruz. Onları yeryüzüne yerleştirmek, hükümran etmek, zorba Firavun, ve benzerlerini de ezmek, korktukları ve ürktükleri sona uğratmak istiyoruz. Mu­sa'yı Peygamber olarak görevlendirmek ve kendisine Tevrat*! indirmekIe,Ccnar> ı Allah bütün bunları gerçekleştirdi.

Bütün bunlara ibret nazarıyla bakmalıyız, israiloğullannı zilletten kur­tarıp, hükümran eden, yeryüzüne yerleştiren şeyin Tevrat ve onun getirdiği yüce din olduğunu anlamalıyız. O dinin sınırları dışına çıkıp Tevrat'tan uzak­laştıklarında, üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu. Küçültülüp ha­karete uğratıldılar.

Bütün bunlardan ancak akıl sahipleri öğüt ve ibret alırlar.[5]

 

Musa'nın Kıssası:

 

Daha önce de söylediğimiz gibi,Musa Peygamberin kıssası birkaç unsu­ru kapsamaktadır. Bu kıssa Kuran-ı KerimMn birçok yerinde anlatılmıştır. Su surede ise ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Kıssanın ana başlıklarını şöy­lece sıralayabiliriz. Musa'nın doğumu ve emzirilmesi, Firavunun evinde beslenip yetiştirilmesi, Mısırdan çıkış sebebi, Medyen mıntıkası ve orada konak­laması, ihtiyarla (şuayb Peygamberle) hısımlık kurması, Hz. Şuayb'ın yanın­da ücretli olarak çalışma süresini tamamlaması, Musa kutsal vadide, Musa, Firavun ve adamları ile tartışıyor, Firavunun inadı, ve iki tarafın akıbeti.[6]

 

Hz. Musa'nın Doğumu Ve Emzirilmesi

 

7- Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman onu svya bırak; korkma, üzülme; şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve Peygamber yapacağız" diye bildirmiştik.

8- Firavunun adamları onu almışlardı. Firavun, Hâmân ve askerleri, suçlu olduklarından, o onlara düşman ve başlarına da den olacaktı.

9- Firavunun karısı: "Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öl­dürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında işin farkında değillerdi.

10- Musa'nın annesi, gönlü bomboş sabahı etti, (oğuldan başka bir şey düşünemiyordu.) Allah 'm vadine iyice inanması için kalbini pekiştirme-şeydik, neredeyse saraya alman çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracak­tı.

11- Musa'nın ablasına: "Onu izle" dedi. O da, kimse farkına varma­dan, Musa'yı uzaktan gözetledi.

12- Önceden süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Mu­sa'nın ablası: "Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkım tavsiye edeyim mi?" dedi.

13- Böylece onu, gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler.

14- Musa erginlik çağına gelip olgunlaşmca, ona hikmet ve ilim ver­dik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız.[7]

 

Bazı Kelimeler:

 

Korkma ve üzülme. Korku, ileride meydana gelmesi beklenen ruhî bir acıdır. Hüzün ise geçmişte meydana gelen, sevilmeyen bir durumun, kişinin ruhunda meydana getirdiği acıdır.İlham etiik.Hata etmiş, hataya yönelmiş olarak.Göz aydınlığı, se­vinç ve ferah kaynağı Kalbinde Musa'dan başka bir şey bulunmaya­rak Durumu ona göstersin ve açığa çıkarsın diye.

"Kus" kelimesi, iz sürmek ve haberin peşine düşmek manasına gelir. Onun işini yürütüp tekeffül ederler. Uzak yerden. Güç­lülük çağı.[8]

 

Açıklama:

 

Sonunda Musa'nın anası çocuğunu doğurdu, (denilir ki Musa'nın anasının adı Yukâbld'dİr. Bazıları derler ki onun başka bir adı vardı. Aslında anasının ismi burada bizi İlgilendirmemektedir.) Musa, İsrailoğullannın çok sıkıntılı ve eziyet altında bulunduğu bir dönemde doğdu. O zaman Firavun îsraiioğullarmın erkeklerini öldürüyor, kadınlarını hayatta bırakıyordu. Mu­sa'yı doğuran şu zavallı kadın ne yapacaktı? Oğlu büyük bir adam olacaktı. O İsrailoğuIİarını kurtaracak bir peygamber olarak Allah tarafından görev­lendirilecekti. Üzerine Tevrat indirilecekti. Tevrat'ta nur ve hidayet vardır. Şu halde Rabbi onu koruyup gözetecek ve muhafazası altına alacaktı ki, o, Pey­gamberlik görevini yerine getirebilsin. Cenab-ı Allah'ın muradı gerçekleşti. Musa'yı gözetimi altında tutup korudu. Anası onu doğurunca Firavunun ca­suslarından gizledi. Bir süre yanında bekletti, fakat sonunda çocuğuyla ilgili sırrın açığa çıkmasından, ciğer paresinin öldürülmesinden ve umut kaynağı olan Musa'sının yok edilmesinden korkunca, her şeye muktedir olan Cenab-ı Allah kendisine şu-ilhamda bulundu; bir tabut yap, Musa'yı içine koy ve Nih nehrine at.

"(Çocuğun) başına birşey gelmesinden korkuyorsun (bir sandık içinde) onu denize (Nil'e) bırak, korkma, üzülme.." Şimdi bu ayet-İ celüenin ifade ettiği yüksek manâ üzerinde biraz düşünelim. Kadıncağız başına kötülük gel­mesinden korktuğu çocuğunu nasıl olurda denize atardı? Akıl,çocuğunun ba­şına bir felaket gelmesinden korkan bir kimsenin onu pencereden sokağa fır­latmasını kabul eder mi?! Hayır ama Cenab-ı Allah koruyup gözetirse bütün bunlar mümkündür, akıl da kabul eder. Çünkü o, Peygamberlerini ve elçileri­ni kendi koruyup kollaması altında tutup, düşmanlarından ve felaketlerden korur. Peygamberler beşikte iken, hatta babalarının belin de iken yine Allah tarafından lütuf ve inayetle korunmaktadırlar. Bakınız Peygamber efendimiz ne buyuruyor: "Ben, nikah mahsûlüyüm. Zina değil" Cenab-ı Allah onları kendi inayeti ile koruyup kollamakta ve gözetimi altında tutmaktadır. Bu da onların, Peygamberlikle görevlendirilmelerinden Önce dahi yüksek şah-siyyetler olduklarının birer göstergesidir. Onların normal insanlar statüsün­de olmadıklarının delilidir. Musa'yı annesi, gençlerin ve koca adamların bo­ğulduğu Nil'e atarken Cenab-ı Allah onu koruma.ve inayeti altında tutuyor­du. Sonra o yavruyu, anasına vadettiği gibi geri verdi. Görüyormusunuz. Cenab-ı Allah'ın vâdi'nin nasıl gerçekleştiğini görüyor musunuz? O herşeyi yapma gücüne sahip olan, gizliliklerin farkında olan Allah'tır. Bütün bun­larda Musa (A.S.)'ın Peygamberlik davasında gerçek ve sadık olduğuna dair deliller vardır. Musa'ya, Firavun tarafından bir kötülük görmesinden korku-yorsaiı, onu denize at. Boğulmasından yana endişen olmasın. Cenab-ı Allah onu koruyup gözetecektir. İlâhi inayet seni gözettikten sonra, bütün korkular senin için güvenliğe dönüşür.

Bütün bunlarda, hicretten önce Mekke'deki müslümanlar için öğüt ve ib­retler yok mudur?

Ey Musa'nın anası! Sen oğlundan yana korkup hüzünlenme. Şüphesiz biz onu .sana geri verecek ve onu Peygamberlerden kılacağız. Kadın Ccnab-ı Allah'ın emrine uyarak yavrusunu tabuta koyup Nil nehrine bıraktı. Firavu­nun hanımı onu nehirden bulup çıkardı. Oysa Firavun ailesi tümüyle Allah'­ın ve Musa'nın düşmanlarıydılar. Ama Cenab-ı Allah.sevgisini kalplerine bı­raktı. Firavunun karısı onu sevdi ve koruması altına aidi. İleride kendilerine fayda vereceğini umarak veya onu kendilerine evlatlık edinecekleri ümidiyle kendisi ve kocası için bir göz aydınlığı kıldı. "(Sen doğduğun zaman), anne­ne vahyedileni vahyet mistik:" "Onu sandığa koy, suya at; su onu sahile bı­raksın; onu, benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır." "(Ve ey Musa), gözümün önünde büyiiyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum, (görenler senin üzerine koyduğum bu sevgiden ötürü sana meftun oldular).[9]" Sonunda kendileri İçin apaçık bir düşman, hüzün ve zahmet kaynağı olsun diye Musa'yı Firavun ailesi Nil nehrinden bulup çıkardı. Fira­vun ile veziri haman ve askerleri suçlu ve günahkar bir kavim İdiler. Murdar ile temiz, aynı seviyede olamazlar.

Hz. Musa, Firavunun evine varıp Firavunun karısının gözleri ona ilişin­ce —Cenab-ı Allah Musa'nın sevgisini onun kalbine bıraktı— dedi ki: Şu ço­cuğun ileride bizler için bir teselli kaynağı, göz aydınlığı ve gönül sükûneti olacağına dair belirtiler görüyorum. Ey Firavun! Onu öldürmeyin. Umarım ki o bizim için faydalı olur. Ya da onu evlat ediniriz.

Bu çocuk sebebiyle gaybın kendileri için neler gizlediğini hissetmeksizin böyle konuştular.

Musa doğupta anası onu nehire bırakınca ciğer paresinden yoksun ka­lan anasının gönlü bomboş hale geldi. Sadece Musa ve Musa'nın haberi İle ilgilenir oldu. Zanlar ve sezgiler onu boş bırakmadılar. Sabırsızlığa düştü. Sevgili yavrusunu yitirdiğinden dolayı sızlanmaya başladı. Firavun ailesine . gidip nerede ise "Şu bulduğunuz çocuk benim yavrumdur" diyecekti. Bir ri­vayete göre ise neredeyse şöyle'diyecekti: Eyvah, benim yavrum nerede! Şid­detli üzüntü ve ümitsizliğe kapıldığından dolayı neredeyse bu şekilde feryad edecekti. Ama Cenab-ı Allah onun kalbine sabır ilham edince gönlü sükunet buiup Allah'ın emrine teslim oldu. Hakiki insan ile inananlardan olup Allah'ın kaza ve kaderini rıza ile karşıladı. O'nun vadini de tasdik edip doğruladı. Musa'­nın bacısına, Musa'nın izini takip etmesini ve onunla ilgili gelişmeleri araş­tırmasını emretti. Kızcağız da onu uzaktan uzağa gözetledi Musa Firavunun evinde idi. Emzirici kadınlara sunuluyor, ama hiçbirinin memesini tutmuyordu. Zira Cenab-ı Allah, anasından başka kadınların memesini tutmasın; ona ya­saklamıştı. Bacısı gelip Firavun ailesine dedi ki: Bu çocuğu koruyup besleye­cek bir aileyi size haber vereyim mi? Ona hizmet edecek ye emzirmesini titizlikle yerine getirip, temiz tutacak bir kadını size tanıtayım mı? Şüphesiz bu işi,sadece bir kadın değil ancak bir aile yapabilir. Bu aile de Firavuna ve onun tahtına bağlı olup iyiliğini isteyen kimselerdir. Onların kötülük yapmasından endişeniz olmasın.

İşte Musa'nın bacısı Firavun ailesine bu tavsiye ve önerilerde bulunmuş­tu. Şanı yüce olup yaratıklarına, özellikle dostlarına ve ahbaplarına karşı esir­geyen ve bağışlayan Allah'ın şu güzel tedbirine bakın. Musa'yı emzirip bes­lemesi ve büyütmesi için tekrar anasına iade ediyor. Anası ona ücretle süt emziren kadın pozisyonuna giriyor. Çocuğu emzirmesine karşılık Firavun ai­lesinden ücret alıyor. Böylece Musa, anasının kucağında iken Firavun ve adam­larının tuzaklarından emin biçimde büyüyor. Jurnalcılann Jurnallerinden de korunmuş oluyor. Kan ve dışkı arasından tertemiz, halis ve içimi kolay sütü yaratıp meydana getiren Allah; Musa'yı da, Firavun ve Haman ile, bunların askerleri arasından hiçbir kötülüğe uğramadan çıkarıp, besliyor ve büyütü­yor. Allah'ın lütfunda sıkıntı ve güçlük yoktur.

Biz, gözü aydın olsun, nefsi sükunet bulsun hüzünlenmesin ve Allah'ın vadinin gerçek olduğunu öğrensin diye Musa'yı anasına geri verdik, ama in­sanların çoğu bunu bilmiyorlar. Musa sütten kesildikten sonra Firavunun sa­rayına dönüyor, orada beslenip büyüyor. "(Firavun) dedi ki: "Biz seni, içi­mizde bir çocuk olarak yetiştirmedik mi? Ömründen nice yıllar aramızda kal­madın mı?"[10]. Musa, güçlülük çağına erip kuvvetlenince, aklî ve bedenî güçlerini tamamlayınca, O'na hüküm ve hikmet verdik. îlim ve Peygamber­lik verdik. İyilik yapan kimseleri işte böyle mükafatlandırırız...[11]

 

Musa'nın Mısır'dan Çıkış Sebebi

 

15- Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda, şehre girdi. Bîri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamı döğüşür buldu. Kendi tara­fından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düş­manına bir yumruk vurdu; ölümüne sebep oldu. "Bu şeytanın işidir; çünkü o, apaçık, saptıran bir düşmandır" dedi,

16- Musa: "Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla" de­di. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.

17- Musa: "Rabbim! Bana verdiğin nimete and olsun ki, suçlulara as­la yardımcı olmayacağım" dedi.

18- Şehirde, korku içinde etrafı gözetip dolaşarak sabahladı. Dün ken­disinden yardım isteyen kimse, bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Musa ona: "Doğrusu sen besbelli bir azgınsın" dedi.

19- Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun" de­di.

20- Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi: "Ey Musa! ileri ge­lenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu ben sana öğüt veriyorum" dedi.

21- Musa, korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalim milletten kurtar" dedi.[12]

 

Bazı Kelimeler:

 

Taraftarları yani Israiloğullan. Ondan yardım diledi. Yardımcı. Musa ona bir yumruk indirdi.Ondan imdat diliyor Gözetliyor. Şiddetle tutup yakalı­yor. Azgın ve sapık Şehrin uzak tarafından Sana suikast planlıyorlar. Şehrin ileri gelenleri.[13]

 

Açıklama:

 

Musa, Firavunun evinde yetiştirildi, ama o İsrailliydi. Onlarla akrabalık bağı, dilbirliği, din ve adet birliği vardı. İsrailliler Firavun ve adamlarından en şiddetli işkenceler görüyor ve azabın en kötüsüne uğratılıyorlardı. Bu se­beple Musa; kıptîlerin, yani Mısırlıların bu kötü muamelesine karşı öfkeleni­yor, İsrailoğullannı onlara karşı sertçe savunuyordu. Onun îsrailöğullanm savunan birisi olduğu herkesçe bilinir oldu. Bu nedenle İsrailliler Onun etra­fında toplanmaya ve ona taraftar olmaya başladılar. Musa günün birinde bir öğle istirahatinde Firavunun başkentine girdi. Mısırlı birisinin İsrailli, bir ada-mın yakasına yapışıp, onunla kavga ettiğini gördü. İsrailli kendisini Mısırlı­nın zulmünden kurtarması için Musa'dan yardım istedi. Musa Öfkelenerek gelip Mısırlıya bir yumruk indirdi. Ve onu öldürdü. Ölüsünü toprağa göme­rek gizledi. Bunu, yardım ettiği İsrailli adamdan başka hiç kimse görmedi. Musa'nın öfkesi dinince yaptığına pişman oldu ve şöyle söyledi: Bu-, şeytanın işidir. O insanları apaçık bir şekilde saptıran bir düşmandır, İsrailliye, düş­manı olan Mısırlıyı öldürmeden, yardım etmem daha uygun olurdu. Her ne kadar Mısırlıların yaptıkları insanı zıvanadan çıkarıyorsa da benim bu yaptı­ğım iş, kaba ve şiddetli bir eylemdir. Ey Rabbim! Ben kendi nefsime yazık ettim. Sana tevbe ediyorum. Yaptığım işten dolayı pişmanlık duyuyorum. Beni kendi katından bir bağışlama ile af buyur.

Cenab-ı Allah, onun bu içtenlikle yaptığı tevbesini kabul buyurup, gü­nahını bağışladı. Doğrusu Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Musa de­di ki: Ey Rabbim! Bana lütfettiğin sayısız nimetlerinden dolayı ben suçlulara ve günahkarlara destek olmayacağım. Ey Rabbim! Beni şer ehline asla yar­dımcı ve destekçi kılma.

İkinci gün olunca Musa, yaptığı işin açığa çıkmasından korkarak, karşı­laşacağı durumları uzaktan uzağa gözetlemeye başladı. Bir de ne görsün, bir gün önce kendisine yardım ettiği İsrailli bir başka Mısırlı ile kavgaya tutuş­muş. İsrailli yine Musa'dan yardım istedi. Ama Musa, dün yaptığı o cina­yetten dolayı pişman olmuştu. Bu İsrailliye yardım elini uzatmak istemedi. Her ne kadar Mısırlıyı tutup bir kenara çarpmak istiyorduysa da bunu yap­madı ve İsrailliye öfkelenip ferevan ederek: Sen apaçık azgınlık yapan biri­sin, dedi. İsrailli, Musa'nın kendisine kötülük yapmak istediğim zannederek:

Ey Musa! Dün bir adam öldürdüğün gibi bu günde beni mi öldürmek istiyor­sun? dedi.

Bir rivayete göre bu sözü söyleyen Mısırlı adamdı. Mıısayı kınayarak şöyk diyordu: Ey Musa! Sen zorbalık yapıp insanlara eziyet etmek ve fesat çıkar­mak isteyen birisin.

Hasımlarından biri Musa'nın yakını olduğundan dolayı, Musa'nın mı­sırlıyı Öldürme haberi şehirde yayıldı. Bu haber Firavun ve askerlerine ula­şınca Musayı öldürmek için aramaya çıktılar. Mısırlıyı öldürdüğü gibi, kendi­si de öldürülecekti. Tam bu esnada şehrin uzak tarafından Musa'ya bîr adam gelip, Firavun ve adamlarının ona karşı suikast planladıkları haberini verdi. Ve dedi ki: Ey MusaîFİravun ve ileri gelen adamları seni öldürmek için karar verdiler. En İyisi sen bu diyardan çık git.Doğrusu ben sana öğüt verenlerde­nim. .

Musa korkarak ve başına gelecek felaketleri gözetleyerek bu şiddetli mih­netin ortasında Mısır'dan çekip gitti. Ve ey Rabbim! Beni şu zalim kayimden kurtar dedi. Cenab-ı Allah onu, Firavun ve askerlerinin zulmünden koruyup Medyene ulaştırdı. "Sen, bir de adam öldürmüştün. Yine seni tasadan kur­tarmış ve seni iyi bir imtihana çekmiştik."[14]

 

Medyen Şehri, Musa'nın Oraya Yerleşmesi Ve İhtiyarla Hısımlık Kurması

 

22- Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Rabbimin bana doğru yolu göste­receğini umarım" dedi.

23- Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan toplulu­ğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. On­lara; "Derdiniz nedir?" dedi. "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Ba­bamız çok yaşlıdır onun için bu işi biz yapıyoruz" dediler.

24- Musa onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Doğrusu bana İndireceğin hayra muhtacım" dedi.

25- O sırada, kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: "ba­bam sana sulama ücreti ödemek için seni çağırıyor" dedi. Musa ona gelince, başından geçeni anlattı. O: "Korkma, artık zalim milletten kurtuldun" de­di.

26- İki kadından biri: "Babacığım? Onu ücretli olarak tut; ücretle tut­tuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi.

27- Kadınların babası: "Bana sekiz yıl çalışmamı karşılık bu iki kı­zımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o sen­den bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kim­selerden bulacaksın" dedi.

28- Musa: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi.[15]

 

Bazı Kelimeler:

 

Medyen suyuna vardı. Karşısında.Men ediyorlar.Büyük bir topluluk Durumu­nuz nedir?Çobanlar hayvanları sulayıp geri döndükten sonra. Hikaye anlattı. Hiccet kelimesinin çoğulu olup se­ne manasına gelir.Haddi aşmak yoktur.[16]

 

Açıklama:

 

Nihayet Musa (A.S.) kıptilerden birini öldürdüğü için başına gelecekler­den korkarak Mısırı terkedip Medyen'e gitti. Azıksız ve bineksiz olarak yola çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu. îsrailoğufîarı ile aralarında soy biriiği ol­duğu için Medyenlilerin yanına gitmek istedi. Zira Medyenliier Hz. İbrahim soyundan gel i yo rlardf. İsrailliler ise İbrahim oğlu İshak'ın çocuğu Yakup (A.S.)'ın soyundan geliyorlardı. Medyen tarafına yöneldiğinde Rabbine yai-vararak şöyle dedi:,Ey Rabbim! Umarım ki sen bana doğru yolu gösterir ve beni amacıma ulaşacak yola iletirsin.

Kuzeyden arap kör fesin e ve Hicazın kuzeyi ile Filistin'in güneyine yakın bir noktada bulunan Medyen'e ulaştığında su üzerinde kalabalık bir insan topluluğu gördü, davarlarına su veriyorlardı. Onların gerisinde davarlarını suya gitmekten alıkoyan ve su başında davarlarına su vermekte olan çoban­ların çekip gitmelerini bekleyen iki kadın gördü. Çobanlar davarlarım sula­yıp gittikten sonra bu iki kadın su başına gelip davarlarına su vermeye başla­dılar.

Zayıf olanlar güçlülere karşı her zaman böyle çekingen davranırlar. Ön­ce güçlüler davarlarına temiz ve berrak suyu içirirler, zayıflar da geri kalan bulanık suyu davarlarına içirirlerdi. Güçlüîer .şöyle derler: Suya geldiğimizde önce biz saf ve berrak suyu içeriz. Bizden sonra gelenlerse bulanık ve çamur­lu suyu içerler.

Musa gayret ve çalışma adamı idi. Tembellikten hoşlanmazdı. Kadınla­rın, güçsüzlüklerinden ötürü sudan uzak durmaları hoşuna gitmedi. Güçlü ve kuvvetli erkeklerin Öncelikle su başını Uıimaktıından hoşlanmadı. Bunu nasıl kabul edebilirdi ki? O zulme karşı başkaklıran, Firavunun zorbalık ve taşkınlığından hoşlanmayan bir adamdı. Gidip kadınlara durumlarım sor­du. Davarlarını sudan alıkoyuş sebeplerini Öğrenmek istedi. Kadınlar ceva­ben dediler ki: Bu çobanlar davarlarına su vermeden Önce,biz su başına gidipde davarlarımıza su veremeyiz. Onlar güçlü kuvvetli insanlar, biz ise gör­düğün gibi güçsüz kadınlarız. Babamızda yaşlı bir ihtiyardır. Hayvanları su­lama ve otlatma işinin üstesinden gelemiyor... Bu sözleri üzerine Musa'da er­keklik ve yardım severlik duygulan kabardı. Davarlarına su verdi. Kovasını diğer erkeklerin kovaları arasında kuyuya sarkıttı. Su çıkarıp o İki kadının davarlarına su verdi. Sonra yol yorgunluğunu giderip istirahat etmek için ağacın gölgesine çekildi. O her zaman Rabbi ile bağlantı içersinde bulunan bir adamdı. Rabbini anar, O'na yalvarır ve O'nu asla unutmazdı. Özellikle böylesine dar ve sıkıntılı zamanda Rabbini unutması mümkün değildi. Dedi ki: Ey Rab-bim! Bana lütufta buhjn, bol nimetlerinden beni yararlandır. Bana indirdiğin hayır ve iyiliğe muhtacım.

Cenab-ı Allah O'nu hiç unutur muydu? Asla! Kim Allah'a tevekkül edip dayanırsa O'na Allah kafidir. O ne güzel vekildir.

Kadınlar yaşlı babalarının yanma döndüier. Hergün ki adetlerinin aksi­ne o gün eve erken dönmelerinin sebebini sordu onlara. Kendisine, davarları­nı sulamada bir adamın yardımcı olduğunu eve bunun için erken dönebil­diklerini söylediler. Bunun üzerine babaları, ikisinden birini Musa'ya gön­derdi. Suya yakın bir ağacın altında gölgelenmekte olduğunu gördü. Utana­rak ve çekinerek: Babam davarlarımızı sulamana karşılık ücretini vermek üzere seni çağırıyor, dedi. Musa, bu sözde bir genişliğe kavuşmanın belirtilerini gör­dü. Cenab-ı Allah O'nun duasına çabucak icabet buyurmuştu. Rabbi onu unutur muydu? Asla! Bu imkansız bir şeydi.

Musa, kadının ardısıra babasının evine doğru yol almaya başladı. Ancak bir süre yürüdükten sonra kadına: Arkama geç ben önümde yürürken senin açılan taraflarını görmek istemiyorum, dedi. Ayrıca arkasında gelmekte iken hangi tarafa gitmesi gerektiğini ve hangi yöne koyulması gerektiğini kendisi­ne bildirmesini istedi. Bunda bir gariplik yoktur. Bu Peygamber n yüksek edebinin bir gereğidir.

Musa ihtiyar-adamın (Hz. Şuaby'm) yanına geldi, Musa'ya hoş geldin diyerek ikramda bulunup, O'nu ağırladı. Musa, başından geçenleri Hz. Şu-ayb'a anlattı. Doğduğu günden o güne dek, karşılaştığı olayları birer birer anlattı. Ayrıca Mısır'daki İsraillilerle ilgili haberleri de ona aktardı. Şuayb ona teselli vererek teskin etti ve korkma, hüzünlenme, Allah seni o zorba ve zalim kavimden kurtardı, dedi.[17]

 

Musa'nın Şuayb İle Hısımlık Kurması:

 

Musa Şuayb'ın yanına geîip başından geçenleri anlatınca, Şuayb (A.S.) onu teskin etti. Korkusunu giderdi. Kızlarından biri babalarına şöyle dedi: Ey Baba onu davarlarımızı otlatmak üzere çoban olarak kirala. O güçlü ve güvenilir bir adamdır.

Güçlülük ve güvenilirlik, İşçide bulunması istenilen övgüye değer özellik­lerdir. Kızcağız, Musa'daki kuvveti, davarlarına su verirken görmüştü. Ayrıca ondaki güvenilirliği de eve gelirken arkasından germisini kendisinden isteme­si.esnasında müşahede etmişti. Hz. Şuayb, kızınm Önerisini benimsedi. Musa'nın güçlü ve güvenilir bir adam olduğuna kanaat getirdi. Davarlarını sekiz sene süre ile otlatmasını Musa'dan istedi. Bu süreyi on seneye tamam­ladığı takdirde bunu kendisinden taraf bir iyilik olacağını bildirdi. Ve bunu yapmadığı takdirde de sorumlu tutmayacağını söyledi. Buna karşılık kızla­rından birisini kendisine nikahlayacağını söyledi. Ve hangi kızını nikahlaya­cağını da ona işaretle gösterdi. Musa sekiz, ya da on senelik sürelerden birini kabul etmekte muhayyer olacağını belirterek öneriyi kabul etti. Böylece ara­larında ki anlaşma tamamlanmış oldu.[18]

 

Musa, Süreyi Tamamladı Ve Kutsal Vadiye Doğru Yürüdü

 

29- Musa süreyi doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Tûr tarafın­dan bir ateş gördü. Ailesine: "Durunuz, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir haber yahut tutuşmuş bir odun getiririm de ısınabilirsiniz" dedi.

30- Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetin­den: "Ey Musa! Şüphesiz Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım" diye seslenil­di.

31- "Değneğini at." Musa değneğinin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Dön gel; korkma; şüp­hesiz güvende olanlardansın" denildi.

32- "Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkanına karşı Rabbinin iki delili­dir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir" denildi. .

33-34- Musa: "Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarını. Kardeşim Harun'un dili, benimkinden daha düz­gündür. Onu benijiestekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım" dedi,

35- Allah; "Seni kardeşinle destekleyeceğiz; ikinize bir kudret verece­ğiz ki, onlar size el uzatamayacaklardır. Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyan­lar üstün geleceklerdir" dedi.[19]

 

Bazı Kelimeler:

 

Belirlenen mîad. Sinadaki bir dağın adı. Gör­düm, Isınırsınız. Ateş koru. Hızla hareket edebi­len yılan.Vadinin yanı. Geri döner. Ka­çarak Aslında, taraf demek olan cenah, burada el manasınadır. Elin.Yaka. Sok Pazunu kuvvetlendireceğiz.Yardımcı  Korku. Kuvvetli delil.[20]

 

Açıklama:

 

Sonunda olanlar oldu. Musa iki süreden en mükemmelini ve en tamamını

doldurdu. Hanımı ile birlikte yola koyuldu. Tûr'a yaklaşınca dağın yanında bir ateş gördü. Soğuk bir gecede yolda yürümekte olduklarından dolayı ha­nımını ısındırmak için ateş yakmaya çalıştıysa da beceremediğinden hanımı­na şöyle dedi: Şurada bekleyin. .Sakın olaki buradan ayrılmayasıniz. Ben o ateşin yanına gidip bize yol gösterecek olan birisinden haber getireyim, ya da ısınmanız için size ateş koru getireyim. Vadinin sağ yanına geldiğinde ora­daki bir ağacın hizasında kendisine şöyle bir ses geldi: Ey Musa! Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Şüphesiz sen, Tuvâ denen kutsal vadide bu­lunmaktasın. Ey Musa! Alemlerin Rabbi benim ben. Asâ'm yere at!..

Musa asasını yere attı. Bir de ne görsün! O asa hızla hareket edip kıvrıl­makta olan bîr yılana dönüşmemiş mi? Korkup sarsıntı geçirdi ve ardına dö­nüp kaçmaya başladı. Tam bu esnada Cenab-ı Allah kendisine şöyle, buyur­du: Ey Musa! Geri dön, korkma, doğrusu benim katımda Peygamberler ve İnsanlığa hidayet rehberi olarak gönderilen elçiler korkmazlar. Şühpesiz sen güvenlik içindesin. Emniyet içinde olanlardansın. Ey Musa! Elini gömleğinin •yakasından içeriye sok. O pırıl pırıl parlayan alacasız ve lekesiz bir el olarak çıkacaktır. Kanadını, yani açık olan elini kendine doğru çek ki, onunla yılan­dan korunasın. Çünkü sen korkup, ürkeri biri gibisin. Yani elini yumup pa-zunun altına sok, sonra onu çıkar. Parlayıp ışık saçsın ve senin korkmakta olduğunu da kimse görmesin. Ayrıca elinin parlayıp ışık saçması da ayrı bir mucize olur.

Musa uzun boylu esmer bir adamdı. "Kanadım kendine (doğru) çek." mealinde ki ayet-i kerimenin manası, cesaret ve direnç göstermektir. Asasının yılana dönüşmesi anında Musa'nın korkmayıp sebat ve metanet göstermesi gerektiğini ifade etmektedir.Nitekim kuşlar da korktukları zaman kanatları­nı açıp yayar, kendilerini güvenlik İçinde hissettikleri zaman da kanatlarını yumarlar. İşte kuşların bu davranışına bir benzetme ve istiare olsun diye Cenab-ı Allah bu ifadeyi, Musa (A.S.) için kullanmıştır.

Asâ'nın yılana dönüşmesi ve elinin de lekesiz ve alacasız, pırıl pırıl par­layan bir ele dönüşmesi, Allah tarafından Firavun ve adamlarına gösterilen iki kuvvetli delildir. Zira onlar şer'î ve aklî sınırların dışına çıkan fasık bir millet idiler.

Musa, İsraİloğullarmı Firavun ve adamlarının işkencesinden kurtarıp Mı­sır'dan çıkarmakla görevlendirildiğini, ayrıca Firavun ve adamlarına Allah'­ın emirlerini tebliğ etmekle yükümlü kılındığını anlayınca, omuzundaki yü­kün ağırlığını hissetmeye başladı. "Rabbim, dedi, ben onlardan birini öldür­müştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum. Kardeşim Harun, O, di! bakı­mından benden daha güzel konuşur." O açıklama ve ikna yeteneğine sahiptir.

İfadesi benden daha kavvetlidir. Mısır dilini ve lehçesini benden daha iyi ko­nuşur. Çünkü o Mısır'ı terketmedi. Onu benimle birlikte yardımcı olarak gön­der. Onu bana vezir yap ki, gücüne dayanayım. Risalet yükünü de benimle beraber taşısın. Mısırlıların, Firavun ve adamlarının beni yalanlamalarından korkuyorum. Cenab-ı Allah ona cevaben şöyle buyurdu; Senin pazunu, kar­deşinle kuvvetlendireceğiz ve seni takviye edeceğiz. Doğru sözlü olduğunuza ve alemlerin Rabbinin elçileri olduğunuza delalet edecek kuvvetli delili size vereceğiz. "Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün, beni anmakta gevşeklik et­meyin." Allah sizinle beraberdir ve size yardım edecektir. Sizi insanların kö­tülüklerinden koruyacaktır. Kimse size kötülük do kunduram ayacak t ir. Bila­kis sîz ve size tabii olanlar,galip olacaksınız. Sizler Allah'ın taraftansınız. Ha­beriniz olsun, Allah'ın taraftarları kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Hz. Mu­sa'nın Firavun ve adamları arasında geçen kıssası, 19. cüzde de anlattığımız gibi, Tâhâ, Nemi ve Kasas sûrelerinde mükerrer olarak yer almıştı. Tûr'u Si-na'daki ağacın sağ yanında Musa'ya Cenab-ı Allah'tan gelen çağrı, bizlere dü­şünme fırsatını vermektedir. Şöyle kî: "Ey Musa, muhakkak alemlerin Rabbi Allah, benim ben![21] "Ateşin içinde bulunan da, çevresinde olan da müba­rek kılındı. Alemlerin Rabbi Allah, eksikliklerden münezzehtir.'[22] Bu İki ayet-i kerimedeki ifadeler değişik de olsalar, anlamları hemen hemen aynıdır. Bu mana da; Musa (A.S.)'a vahiy indiği ve Peygamberliğinin başlandığına de­lalet etmektedir.Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, herşeyi burada kendi­sine anlatmıştır. Bunlar Allah tarafından kendisine yapılan çağrının kapsa­dığı gerçekler olup, her sûrede bir kısmı aktarılmıştır. Nakledeceğimiz şu ayetler de üslûp bakımından buna benzemektedir. "Elini koynuna sok."[23]. "Eli­ni koynuna girdir."[24] "Elini (sol) yanma sok." [25] Bu ayetlerdeki ifadeler de değişik kalıplar da olmakla birlikte aynı manayı vermektedirler. Sonra bura­da şöyle bir soru akla gelmektedir: Ayet-i kerimelerin aslında geçen "cenah" kelimesi el manasına gelmektedir. Bu kelime madmûm (koyulup, sokulan) manasında kullanıldığında sağ el, madmûm ileyh (kendisine sokulup gizle­nen) manasına kullanıldığında sol el kastedilmektedir. Dolayısıyla yed ve ce­nah kelimeleri aynı şey olmaktadır.

Burada sorulması mümkün olan ikinci bir soru daha vardır: Musa'nın asasının o esnada yılana dönüşmesinin, elini koynuna sokup çıkardıktan sonra parıl parıl parlamasının ne yaran vardı? Buna cevaben denilir ki; bununla, Musa (A.S.)'m mucizeler izhar etmesi için kendisine bir alışkanlık kazandı­rılması ve Rabbi ile karşılaşma gücüne kavuşması amaçlanıyordu. Bu yolla, ilk karşılaşmada yaşadığı ürküntüyü, sonraki mülakatlarında hissetmesin.[26]

 

Musa Peygamberin Firavun Ve Adamları İle Tartışması

 

36- Musa onlara, apaçık olarak, mucizelerimizle gelince: "Bu sadece uydurma bir sihirdir. Önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik" dediler.

37- Musa: "Rabbim, katından bir doğruluk rehberini kimin getirdiği­ni, dünyanın sonunun kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrusu zalimler başa­rıya erişemezler" dedi.

38- Firavun: "Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız oldu­ğunu bilmiyorum. EyHâman! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Doğ­rusu onu yalancılardan sanıyorum" dedi.

39- O ve askerleri, memlekette, haksız yere büyüklük tasladılar. Ger­çekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

40- Biz de, onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Ey Muhammedi Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.

41- Onları, ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım gör­mezler.

42- Bu dünyada laneti aralarına takdık; onlar kıyamet gününde de iğ­renç kimselerden olacaklardır.

43- And olsun kî; Musa'ya, ilk nesilleri yok ettikten sonra, insanlar düşünsün er diye Kitab'ı, açık belgeler, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verdik.[27]

 

Bazı Kelimeler:

 

Uydurma sözler. Çamından bana tuğla­lar imal et.Firavunun veziri Çıkıp yükseleyim Köşk ve Kule Uzaklaştırılıp kovulanlar.Onları attık.[28]

 

Açıklama:

 

Musa'ya,kardeşi ile birlikte Firavun ve adamlarına gidip, öğütlenerek Al­lah'tan korkarlar diye onlara yumuşak söz söylemeleri emredildi. Bunun üze­rine Musa ve kardeşi, Firavun ve adamlarının yanına giderek; ibadet editme-si gereken, göklerle yerin ve bunlar arasındaki şeylerin Rabbi olan, herşeyi yaratıp, sonra ona doğru yolunu gösteren, yeri sizler için bir sergi halinde ya­yan, gökleri de bina gibi üstünüzde tutan, göklerden üzerinize su indiren, o su ile çeşitli bitkilerden çifter çifter ve sınıf sınıf yaratan, bu bitkilerden de hem kendiniz yiyesiniz, hem de davarlarınızı otiatasınız dîye azıklar yaratan. Allah hakkında Firavn ve adamları ile tartıştılar. Doğrusu bütün bunlarda akıl sahipleri için, Allah'ın birlik ve kudretine İşaret eden alâmetler vardır.

Musa; kendisinin, alemlerin Rabbinin elçisi olduğuna delalet eden ayetler ve mucizelerle, Firavun ve adamlarının yanına geldiğinde ona şu karşılığı -verdiler: Bize getirdiğin ve Allah'a ait olduğunu söylediğin bu şeyler, uydur­duğun bir sihirden başka bir şey değildir. Bizleri çağırmakta olduğun bu şey­leri ilk atalarımız da görmedik.

Musa aklî ve mantıkî deliller ileri sürecek onlarla tartıştı. Verdikleri ce­vap, beyinsizliklerini gösteriyordu. Onlar bunun bir sihir olduğunu iddia edi­yorlar ve önceki atalarından bu gibi şeyleri duymadıklarını söylüyorlardı. Musa bu sözlerini reddederek şöyle söylüyordu: Benim Rabbim herşeyi yaratandır. Yerde ve göklerde gaybı, görünmez ve bilinmez şeyleri bilendir. Kendi katın­dan sizlere nûr ve hidayeti getiren, sizden daha iyi bilip tanıyandır, kimin güzel akıbetle karşılaşacağını ve kıyamet gününde kimin en mükemmel mü­kafat ve sevaba'kavuşacağını elbetteki en İyi bilendir. Zalimler dünya ve ahi-rette O'nun katında asla felah bulamazlar, İddia ettiğiniz gibi ben, yalancı, iftiracı ve büyücü olsaydım, Allah'a karşı asılsız şeyler söyleseydim, O bana mucizeler vermezdi. Sizleri çağırmakta ve davet etmekte olduğum h.akkı ve hayrı bana göstermezdi: Çünkü O; hiçbir şeye muhtaç olmayan, herşeyi yerli yerince yapan bir zattır. Yalancıları Peygamber olarak, sihirbazlanda elçi olarak insanlara göndermez. Zalimler O'nun katında kurtuluşa eremezler. O, kulla­rının üzerinde kahredici bir güce sahiptir. Yaratıklarının durumundan haber­dardır. Hiçbirşey O'na gizli kalmaz!

Bu sözier Firavn ve adamları için bir tehdit, mü'minler içinse bir direnç ve güven unsuru idi. Musa, Firavunu Allah'a imana davette, kendi adamları arkasındayken ısrar edince, Firavunun otoritesini sarstı ve heybetini giderdi. Oysa heybet ve otoritesine çok düşkün bir adamdı. Bu ısrarlı davet karşısın­da bazen; "Size gönderilen bu peygamber delinin biridir." diyordu. Bazen de,Musa'nın Tanrısının yanına çıkıp onunla hesaplaşmak için kuleler yapiır-ma sevdasına kapılıyordu. Herhalde Musa, benim Rabbim göklerin ve yerin Rabbidir derken O, Musa'nın Rabbinin yerde değilde gökte oturduğu gibi bir sakat anlayışa kapılmıştı. Kavmine'hitab ederken bakın neler söylüyordu: Ey eşraf, ey kavmimin ileri gelenleri, ben sizin için benden başka tanrı olduğu­nu bilmiyorum! O, kendisinden başka tanrı bulunmadığı inancına sahip ol­duğuna göre, veziri olan Haman'a nasıl olurdu da; Ey Haman! Benim için bir kule yaptır da üzerine çıkarak, Musa'nın Rabbinin yanına gideyim ve onunla hesaplaşayım, derdi! Herhalde bu sözü söylemesi, onun kendi hasmına tes­lim olduğunu gösterirdi. Bazı insanlar da, kuru kuruya bir görüş ileri sürer ve savunurlar ama, o görüşte yanılgıya düştüklerini bilirler. Ve söyledikleri sözün hiçbir dayanağı olmadığının da farkında olurlar. Böyle olunca da, çok geçmeden o görüşlerinde ve sözlerinde kuşkuya kapılır, başka bir yoi ve gö­rüş buluruz ümidiyle daha önce söylediklerinden vazgeçerler. İşte aynı şekilde Firavun da kendisinin ilah olduğunu, Musa'nın yalancı olduğunu, Kainatta Firavndan başka Tanrı bulunduğunu iddia ederken aslında iftira ettiğini iddia ediyor. Sonra çok geçmeden veziri Haman'a şu emri veriyordu; Ey Ha-man! Benim İçin tuğlalar imal et. O tuğlalarla yüksek yüksek kuleler inşa et ki, o kulelerin üzerine çıkıp Musa'nın Rabbinin yanına gideyim ve O'nunla hesaplaşayım.

Sonra Fİravn, günahlarına günah katarak, yalan sözlerine asılsız bazı ila­velerde bulunarak, körler gibi yalpaladığını ve kuşku içinde olduğunu göste­ren bazı ifadeler kullandı. Musa'nın doğru söylediğinden şüpheye kapılmış olduğundan dolayı, bir eylem olsun diye veziri Haman'a yukarıdaki emri ver­mişti. "Böylece yaptığı kötü iş, Firavun'a süslü gösterildi ve (o), yoldan çıka­rıldı. Firavunun tuzağı tamamen boşa çıktı."[29]

Bütün bunlar oldu. Firavun, kendi kavminden ve ileri gelen adamların­dan doğruyu söyleyen veya hayır yolunu gösteren veyahut zulmü önleyen bir kimse bulmadı. Tümü, söyledikleri sözün doğruluğuna inandılar. Arzularını ye­rine getirdiler. Sonuçta hem onun, hem de kendilerinin akıbetleri ziyan ve fela­ket oldu. Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı. Taşkınlık edip zorbalık yap­tı, üstünlük sevdasına kapıldı. En büyüğün, kendisi olduğunu iddia etti. Hem kendisi, hem askerleri böyle bir açmaza düştüler. İşte sonunda böyle şaşkın bir duruma düştüler. Bu çirkinlikleri işlediler. Bütün bunları da, Allah'a dön­meyeceklerine dair kesin inançlarından ötürü yaptılar.

Bakınız şanı yüce olan Allah, onların sonlarını ne muazzam ifadelerle tescil buyuruyor: "Bizonu ve askerlerini yakaladık. Onları denize attık." Evet onlar, olmasını dilediği bir şeye "ol" diyen Cenab-ı Allah'ın pençesine düş­tüler. Onları bir çakıl yığınını avuçlayip denize atan bir kimse gibi toparlayıp denize attı. Dünyaya aklıyla bakan ve dünyayı kalbiyle düşünen ey adam! Bakta gör, şu zalimlerin sonları nice oldu! Biz onları, başkalarını cehenneme davet eden ve bu davetlerine icabet edilen önderler ve reisler yaptık. Küfürde ısrar edip batılda devam etmelerinden dolayı, kendi yönetimleri ve tabiiyyetleri ara­sında bulunan kimseleri cehennem ateşine davet eden kimseler gibi oldular. Çünkü Tabiiyyetleri altında bulunan kimseler bu davetlerinde onlara uydu­lar. Peşlerinden yürüdüler. Bunlar kıyamet gününde de hiç yardım göreme­yeceklerdir. Biz onları mahvettik. Onlara yardım edecek kimse yoktur, bu dün­yada onların peşine Iânet ve Allah'ın rahmetinden uzaklık taktık. Kıyamet gününde de onlar Allah'ın gazabına uğrayarak çirkinleştirilen kimselerden olacaklardır. "Bu dünyada da (onların) peşlerine lanet takılmıştır, kıyamet gününde de! (burada da lanetle anılacaklardır ahirette de). Verilen bu vergi ne kötü vergidir?"[30]

Andolsun ki, biz, Musa'ya kalplerin nuru olan Tevrat'ı verdik. Tevrat bir rahmet ve hidayet rehberi idi. Tevrat'ı, öğüt alıp düşünürler diye onlara gönderdik. Rivayete göre Ebü Said-İ Hudrî Peygamber (s.a.v.) efendimizin şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Cenab-ı Allah, Jevraf'/ Musa'ya indirdik­ten sonra, maymunlara çevrilen kasabalılardan başka hiçbir ümmeti, nesli ve kavmi ve de bir kasaba halkını, ne gökten bir azap île ne de yerden bir azap ile helak etmiş değildir." Peygamber efendimiz böyle söyledikten sonra şu ayet-i kerimeyi okumuş: "And olsun biz, ilk nesilleri (Nûh Hûd, Salih ve Lût ka­vimlerini) helak ettikten sonra Musa'ya, insanların kalp gözlerini aydınlata­caknûr ve onlara yol gösterici olarak kitap verdik." Geçmiş ümmetlerin helâk edilişinden sonra Tevrat'ın insanlığa verilmesi herhalde Tevrata olan aşırı ihtiyacı hissettirmek içindir. İlk nesillerin helak edilmeleri; onlarda şer'î izie-rin silindiğine, insanların durum ve ihtiyaçlarına cevap verecek, ayrıca ken­dilerini o belalardan kurtaracak yeni bir şeriata, semavî bir risalete muhtaç olduklarına işaret etmektedir.[31]

 

Peygamberlerin Gönderilişi Ve Resulullah'ın Doğruluğunu Gösteren Deliller

 

44- Ey Muhammedi Musa'ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, (Musa'yı bekleyenler arasında) değildin, onu görenler arasın­da da yoktun.

45- Ama Biz nice nesiller var etmiştik. Üzerlerinden yıllar geçti. Ey Muhammedi Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi oku­muyordun, fakat o haberleri sana gönderen Biziz.

46- Sen, Musa'ya hitabettiğimiz zaman Tûr'un yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için, Rabbin-den bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler.

47- Yaptıklarından dolayı, başlarına bir musibet geldiğinde: "Rabbi-miz! Bize bir Peygamber gönderdeydin de, ayelerine uysak ve mü'ninlerden olsaydık olmaz mıydı" derler (üye peygamber göndermişizdir.)

48- Ama onlara katımızdan gerçek gelince: "Musa'ya verildiği gibi buna da mucize verilmesi gerekmez mi?" derler. Daha önce Musa'ya verileni de inkar etmemişler miydi?" "Yardimlaşan iki sihirbaz" demişlerdi; "Hepsini inkar edenleriz" demişlerdi.

49- De ki "Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden da­ha doğru bir Kitab getirin de ona uyayım.

50- Eğer, ey Muhammedi Sana ceyab veremezlerse, onların sadece he­veslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyan­dan daha sapık kim vardır? Allah zalim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez.

51- And olsun ki, Biz vahyi onlara ard arda yetiştirdik; belki düşünürler.[32]

 

Bazı Kelimeler:

 

Ümmetler. Hazır bulunanlar. İkamet eden. Ömürleri uzadı.Yani bu işi yapmaz­larsa sana cevap veremezlerse. Sözü peşpeşe, yani vahyimizi aralıksız olarak onlara ulaştırdık ki, onlar sürekli olarak öğüt alsınlar. Yardımlaşarak.[33]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu da Musa'nın kıssasından alınacak bir başka ibrettir. Musa'nın kıssa­sında meydana gelen gelişmenin genel bir sonucudur. Çünkü o kıssa da,Re-sutullah (s.a.v.) efendim izin gerçek Peygamber olduğunu gösteren deliller­den birisidir. Zira o, kendilerini görüp müşahade etmediği bir kavmin haber­lerini mekkeli müşriklere ve tüm insanlığa anlatmaktadır. Şu halde bu kıssa­ları kendisine ulaştıracak yegane bir kaynak vardır ki, o da ilahî vahiydir. İş­te bütün bunlarda alınacak ibret ve öğütler vardır. Bunlar, Resulullah (s.a.v.) efendimizin doğru sözlü olduğunu gösteren delillerdirler. Burada da, Kur'an-i Kerim'inr kendisine şiddetle ihtiyaç duyulduğu bir zamanda indirildiğini açık­layan sözlerle mevzuya girilmektedir.[34]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammed! Musa'ya hükmü verdiğimizde ve O'nu ahdimize alıp-kendisinden söz aldığımızda, sen Tûr'un batı yakasında değildin. Orada ha­zır bulunmuyordun ki, bu bilgileri öğrenipteinsanlara haber veresin. Ancak, biz Musa'ya, "Tevrat'ı kuvvetle al" diye emir vermiştik. Sen orada Musa ile be-sun. Peygamberliğinin gerçekliğine tanık olsun.

Buna da gerçekten büyük bir ihtiyaç vardır. Zira Peygamberler arasın­daki fetret devri uzamış, insanların kalpleri katılaşmış, zulüm ve bozguncu­luk bütün dünyayı içine alacak kadar yayılmış, insanların bocalamalarına yol açan kuşatıcı bir sapıklık ve bilgisizlik yaygınlaşmıştı. Evet, insanların ömrü uzamış, nihayet Allah'ı anmayı unutmuş, kalpleri katılaşmıştı. İlahî ahdi ye­nilemek, izni ile ışık olmak İçin Peygamber Muhammed (s.a.v.) insanlığa gönderildi. "Ey kitap ehl-i, elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada si/.c elçimi/, geldi, gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette); ' Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi demeyesiniz işte müjdeleyici ve uyana gel­di. Allah, herşeyi yapabilendir."[35] EyMuhammed, sen Şuayb'la birlikte Medyen halkı arasında ikamet et etmiyordun ki, onlara ait bilgileri en güzel bir şekilde Mekke halkına anlatabilesin. Ama yüce Allah seni Peygamberlik­le görevlendirip, Medyenlilerin haberlerini sana vahiy İle bildirdiki, bu ha­berler senin Peygamberliğin gerçek olduğuna delalet eden kuvvetli deliller ol­sunlar.

Musa'ya seslendiğimizde sen Tûr'un yanında bulunmuyordun. O zaman biz Musa'ya Tevrat'ı kuvvetle al diye emir vermiştik. Sen orada Musa ile be­raber bulunmuyordun ki, olup bitenleri müşahede edesin de insanlara haber veresin. Ama biz seni Rabbinden taraf alemlere Rahmet olarak gönderdik ki, bir kavmi uyarasm. Bu kavim de araplardır. Senden önce onlara hiçbir uyarı­cı gelmiş değildir. Seni onlara uyarıcı olarak gönderdik ki, Allah'ı anıp O'na iman etsinler. Her bakımdan güçlü ve övgüye layık olan Rablerini ansınlar. Doğrusu araplara İsmail Peygamberden sonra bir uyarıcı gelmiş değildi. Musa ve İsa Peygamberler Allah tarafından gönderilmiş idilerse de onların Peygam­berliği sadece İsrailoğullarına mahsustu. İşte bundan hareketle, Peygamber efendimizin araplara gönderilmesinin, zaruret derecesinde bir ihtiyaç olduğu­nu anlıyoruz. Allah O'nu alemlere rahmet olarak gönderdi ki insanlar, özel­likle araplar şöyle bir mazeret beyan etmesinler: Ey Rabbim! Bizleri uyara­cak, bizlere müjde verecek, beraberindeki kitap ile bizleri doğru yola iletecek bir Peygamber göndermedinki,senin ayetlerine tabi olup, elçilerine iman ede­lim. Gazaba uğrayan ve sapıklığa düşenlerden değil de, Senin gerçek ve sadık inançlı kullarından olalım.

Bu dünyada elleri ile işledikleri günahlardan ötürü ahireUe kendilerine azap dokunduğu zaman böyle diyecek olmasalardı, ey Muhammed! Biz seni Peygamber olarak göndermezdik, ama onların mutlaka böyle söyleyecekleri­ni bildiğimizden dolayı, onların az önce belirtilen mazeretlerinin önünü kes­mek için biz seni,tarafımızdan bir Peygamber olarak gönderdik. "(Bunları) müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, Peygamberler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın."[36] "Yahut: "Eğer bize kitap indirilseydh biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk." demeyesi-niz. İşte size de Rabbinizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi"[37] Bu cüm­lede, Peygamber Serin gönderilişlerinin bazı sebepleri ve onlara duyulan ihti­yaçlar açıklanmaktadır. Mekkelilere, kendi katımızdan bir hak ve elçimizin üzerine indirilen nûr geldiğinde: Bundan önce âsa ve parlak el gibi, Musa'ya verilen mucizeler şu Muhammede de verilmeli değil miydi? dediler. Şu müş-rikierin hallerine şaşıyorum! onların ataları, daha önce Musa'ya verilen mu­cizelere İnkâr nazarıyla bakıp sihir ve iftiradır, dememişler miydi?!

Bir başka görüşe göre ayet-i kerime şu manaya gelir: Kitap ehline, Muhammed (S-A.V.)'in eii ile hak ve doğru söz geldiğinde —ki onların Munanî-med'İn geleceğini söyleyerek kafirlere karşı bir zafer tesellisi içine girmekte idiler.— Hakkı tanımadılar. Kendileri, hakkın tebliğcisİ olan Muhammed'i inkar ettiler. Ve: Daha önce Musa'ya verilen mucizeler şu Muhammed'e de verilmeli değil miydi?! dediler. Onların bu sözleri, şaşılacak sözlerdir. Onlar Musa'ya ve beraberindeki hakka da inkar nazariyle bakmamışlar mıydı? Musa ve kardeşi Harun için; bunlar biribirleriyle yardımlaşan iki büyücüdürler. Biz bunların ikisini de inkar ediyoruz demişlerdi. Ya da söz Mekke'li araplara nisbet edilirse —ki ayet-İ kerime her iki şekildeki.manalandırmaya da açık­tır.— O zaman mana şöyle olur: Biz Musa ve Muhammed'in ikisinin de si­hirbaz olduklarını biliyoruz ve ikisini de inkâr ediyoruz.

Ey Muhammedi Onlara de ki: Madem öyle, Allah katından sîz de bir ki­tap getirin. Getireceğiniz kitap benimkinden daha çok hidayet vesilesi olsun, daha etkili olsun, ayetleri daha da sağlamlaştırılmış olsun! Şayet bu hususta doğru sözlü İseniz o zaman ben size tabii olurum.

"Benimkinden daha etkili bir kitap getirin'' emri bir kişiye "göğe çık" derken vermiş olduğumuz emre benzer. Nasıl ki, kişinin hiçbir araç olmadan göğe çıkması imkansızsa, işte Peygamber efendimizin müşriklere hitaben söy­lemiş olduğu "Benim kitabımdan daha tesirli bir kitap getirin" Mealindeki emri de, yerine getirilmesi imkansız olan bir anlamı taşımaktadır. Bu da karşı tarafı zor duruma düşürüp, onunla alay etme türünden bir emirdir. Şayet bunu yapamazlarsa ki, zaten yapamazlar, ey Muhammedi Bil ki, onlar bu batıl inanç­larında, sadece heveslerinin peşine düşmektedirler. Kendi heveslerine tabî olan kimselerden daha sapık kim vardır. Allah'ın doğru yoluna girmeyen kimse­lerden daha fazla sapıklıkta .olan kim vardır? Doğrusu Allah, zalimler güru­hunu doğru yola iletmez. And olsunbiz.sözü açık seçik olarak onlara peşpe-şe gönderdik. Fasıla koymadan vahyimizi devam ettirdik. Peygamberden sonra Peygamber gönderdik. Elçiden sonra elçi gönderdik, bunlardan herbiri ken­di zamanının ve çağının gereklerine uygun mucizeleri onlara gösterdiler.

Bu söz, yani Kur'an, sözün en güzel biçimde noktalanmasıdır. Zira bu sözlerin sahibi, Peygamberlerin en hayırlısı ve en sonuncusu ve aynı zamanda onların önderidir. Getirmiş olduğu din, her zaman ve mekâna elverişlidir. İşte ayetler bunu pekiştirmek için peşpeşe gelmektedirler ki, in­sanlar, Öğüt ve ibret alsınlar.[38]

 

Ehl-I Kitaptan İman Edenler

 

52- Kendilerine daha Önceden kitab verdiklerimiz buna da inanırlar.

53- Kur'an onlara okunduğu zaman: "Ona inandık, doğrusu o Rab-bimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha Önceden müslüman olmuş kim­seleriz; derler.

54- İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kö­tülüğü iyilikle savarlar, Kendilerine verdiğimiz azıktan ta sarfedeiier.

55 Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. "Bizim işledi­ğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun. Cahillerle ilgilenmeyiz" derler.[39]

 

Bazı Kelimeler:

 

Lüzumsuz söz, boş ve anlamsız sövgü ve benzeri kötü sözler.Savarlar. Cahillerle sohbet etmek istemeyiz.[40]

 

Açıklama:

 

Kalplerinde hayra eğilim bulunan, güzel ve hoş davetleri kabule istidadı bulunan bir başka sınıfta; işte, yukardaki ayetlerde anlatılan kimselerdir. On­lar, Peygamberlerim: iman eden, Peygamberlerinin sözlerini ve kitaplarında Peygamber efendimize ait bulunan müjdeleri tahrif etmeyen, gıyabında Önce Peygamber efendimize iman eden, sonra gördüklerinde de ikinci kez ona iman eden ve Önceki imanlarını ikrar eden bir topluluktur. Bunlara Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman; Biz ona iman ettik, onu doğruladık, onu getirenin.Allah elçisi olduğunuda tasdik ettik, derler.

Adamın biri çıkıpta "Peki, niçin?" diye sorabilir. Ona cevaben şu karşı­lığı verirler: O kitap Rabbimiz katından gelen hak ve doğru bir kelamdır ki, içinde şek ve şüphe yoktur. Onu biz başkalarından daha iyi biliyoruz. Nüzu­lünden önce biz ona iman etmiş, müslümanlığı kabu! etmiş, Allah'ın emrine teslim olmuş kimseleriz.

İşte böylelerine İki defa ecir verilir. Çünkü onlar bir defa kendi kitapla­rına ve Peygamberlerine iman ettikleri, ikinci defasında da Kur'an'a ve Hz. Pey­gambere iman ettikleri için kafirlere ve onların eziyetlerine katlanmışlardı. Onlar kötülüğü iyilikle,şerri de hayırla savarlar. Allah'ın kendilerine rızık olarak bahşettiği nimetleri yine Allah yolunda harcarlar. Kafirlerin sözlerinden ba­zı boş sözler işittiklerinde veya Allah'a ortak koşanlardan taraf kendilerine bir eziyet dokunduğunda onlardan yüz çevirirler ve: Bizim yaptıklarımız bi­ze, sizin yaptıklarınız da size olsun, selâm olsun size, haydi hoşça kalın, biz cahillerle sohbet etmek istemeyiz, derler.[41]

 

Müşriklerin İddialarının Çürütülmesi

 

56- Ey Muhammedi Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Al­lah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.

57- "Seninle beraber doğru yolda gidersek, yurdumuzdan ediliriz."dediler. Onları katımızdan bir nzık olarak her şeyin ürününün toplandığı gü­venli ve kutlu bir yere yerleştirmedik mi? Ama çoğu bilmezler.

58- Nimet ve refaha karşı nankörlük eden nice kasabaları yok etmi-şizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra pek az kimseler oturabilmiştir. orala­ra Biz varis olmuşuzdur.

59- Rabbin kasabaların halkına, onlara ayetlerimizi okuyacak bir Pey­gamber göndermedikçe onları yok etmiş değildir. Zaten Biz yalnız, halkı za­lim olan kasabaları yok etmişizdir.

60- Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve sü­südür. Allah katında olan daha iyi ve devamlıdır. Akletmez misiniz?

61- Va'dettiğimiz güzel bir nimete kavuşan kimse; dünya hayatında ken­disine; geçimlik verdiğimiz, sonra kıyamet günü azab için getirilen kimse gi­bi midir?[42]

 

Bazı Kelimeler:

 

Yurdumuzdan çabucak atilırız.Onları, güvenli ve dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi?Başkenti­ne.Refah ve bolluk zamanında azdı, şımardı.[43]

 

Açıklama:

 

Yukarıda geçen ayet-i kerimelerde iki insan grubunun nitelikleri açıklandı. Bu gruplardan biri taşkınlık edip azmış, Allah'ı ve Resulünü inkâr etmişti. Diğeri ise Allah'a iman edip doğru yolu bulmuş, hak yoluna çağıranın çağrı­sına icabet etmiş, Allah'ın peygamberine tabi olmuştu: Her iki gruptan da birçok insanlar vardır. Cenab-ı Allah Peygamber efendimize şöyle seslenmiş: Sen, insanlardan sevdiğini doğru yola iletemezsin. Onları iman çemberine ko­yamazsın. Sana düşen, yalnızca duyurmak ve Allah'a davet etmektir. AYdın-' İrk İslam dinini insanlara açıklamaktır. Ama noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, dilediğini doğru yola iletir ve doğru yolu bulmakta onu başarılı kılar. Göğsünü İslama açar. "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine in­sanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?”[44]."Onları doğru yola ilet­mek senin üstüne vazife değildir. Ama Allah dilediğini doğru yola İletir."O, sonsuz hikmet ve eksiksiz ilim sahibidir. Kalplerdeki gizlilikleri, göğüslerde­ki sırları bilir. Kimin doğru yolu ve iyiliği bulmağa istidatlı olduğunu bilir. Böylelerini doğru yola iletir. Doğru yolu bulmakta muvaffak kılar. Buharî ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre bu ayet-i kerime, Pey­gamber (s.a.v.) efendimizin amcası Ebu Talip hakkında İnmiştir. Onun, Pey­gamber (s.a.v.) efendimizi kendi himayesi altına alıp koruduğunu, gözetti­ğini, çokça sevdiğini, velayeti altında tuttuğunu herkes bilir. Ölüm döşeğine yatıpta eceli geldiğinde, Resulullah (s.a.v.) efendimiz onu imana davet edip İslama girmesini İstedi. Ama kader kalemi, O'nun hakkındaki hükmü daha Önceden yazmıştı. Cenab-ı Allah, onun için hayır dilememişti. O da eski kü­für halinde kalıp, kafirliğe devam etti. Sonsuz hikmet Allah'a aittir. O herşe-yi yerli yerince yapar. Bazı müşrikler boş mazeretler ileri sürerek dediler ki: Ey Muhammedi Eğer getirmiş olduğun hidayete ve seninle beraber inen nûr'a tabî olursak müşriklerin bize saldırmasından ve arap kabilelerinin, her taraf­tan bize eziyette bulunup savaş açmalarından ve bizleri baskı ve şiddetle yur­dumuzdan çıkarmalarından, bizim de onlara karşı koyamayacağımızdan kor­karız!

Görüyorsunuz ya, onlar zayıf mahluklardan korkmuşlar. Güçlü kuvvet­li, dilediğini yapan ulu yaratıcının tuzağından ve düzeninden emin olmuşlar­dı! Şunlara hayret ediyorum. Allah'ın, kendilerini yeryüzüne hükümran kıl­dığını, onları güvenli kıldığı ve bütün araplar tarafından kutsanıp ziyaret edilen, yerlilerine ve ahalisine hürmet edilen, emirliklerine ve efendilerine boyun eği­len bir beldeye yerleştirdiğini unuttular mı? Bütün bunları bilmiyorlar mı? Yer­leşmiş oldukları şehirde çarşılar ve pazarlar vardır. Yaşamakta oldukları ül­kede, korkulu kimseler güven içinde dolaşırlar. Katiller rahat ve endişesiz bir hayat içindedirler. Zorba ye mütecaviz kimselerin gönülleri sükûn bulur. Arap­lar harem dahilinde ve haram aylarda başkalarına saldırıda bulunmayı ha­ram sayarlardı. Bütün bunlar da Allah'ın tevfik ve İnayeti sayesindedir. O, insanların gönüllerini Mekke'ye tutkun kılıp, orayı ziyaret etmeyi arzu eder hale gelmiştir. "(Rabbİmiz) artık sen de insanlardan bir takım gönülleri, onları sever, (onlara koşar) yap ve onları çeşitli meyvalarla besle.[45]

Mekke'de çeşit çeşit meyvalar ve ürünler, her taraftan geldiği İçin, bol ve ucuz olur. Cenab-ı Allah bunları kendi katından, mekkelilere bir nzık olarak yaratmıştır. Yukardakİ satırlarda geçen boş ve asılsız mazeretlerin, artık bütün bu anlatılanlardan sonra geçerliliğinin olmayacağını zannederim, ancak insanların çoğu bilmezler.

İşte onların uyduruk ve anlamsız sözleri, bir başka ifadeyle daha redde­diliyor: Eğer seninle beraber hidayete tabii olursak yurdumuzdan sürülürüz! Evet onlar şirk ve küfür halleri üzerinde bulunmaya.devam ettikleri takdirde huzur ve güvenlik içinde kalacaklarına inanmışlardı. Peygambere tabii oldukları takdirde üzerlerine belâ ineceğine de kanaat getirmişlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Alİah durumun, kendi inanışlarının aksine olacağım açıkladı. Şirki bırakıp, alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldukları takdirde dünya ve ahi-retin azabından emin ve Allah kâtında yakın kimselerden olacaklarını, kendi eski dinlerinde ve yanılgılarım sürdürdükleri takdirde, üzerlerine azap ineceğini, dünya ve ahiret azabına müstehak olacaklarını açıkladı. Zira noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, birçok kasaba halklarım, kafirlikleri sebebiyle dar­madağın edecek olan şiddetli azaplarla perişan etmiştir. Onlar çeşitiî nimet­ler içersinde bolluk ve refah içersinde yaşayıp şımarmışlardı. Ey Mekkcii ka­firler! Allah'ın azabından ve şiddetinden korkup sakınmanız, içinde bulun­duğunuz, güvenli hale aldanmamanız sizin için daha hayırlıdır. Sizin gibi birçok kasaba halkları, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük edip Allah'ı inkar etti­ler. O da onları açlık ve korku ile cezalandırdı. İşte onların meskenleri.. On­ların mahvedilmelerinden sonra bu meskenlerde pek az kimseler yaşamışlar­dır. Rabbinİz sizleri onların meskenlerine mirasçı .kılıp, sizleri onların yerleri­ne geçirdi. O mirasçıların en hayirlısıdır. Bu, Allah'ın kuüarına uyguladığı yasadır. Sen Allah'ın yasasında asla değişiklik bulamazsın. Bütün bunları Cenab-ı Allah yaptı ki herkes, O'nun âdil hükümdar olduğunu, doğru ölçen ve tartan terazilerin sahibi olduğunu bilsin. Hiçbir nefis, asla zulme uğratıl­maz. Senin Rabbin, kendilerini doğru yola davet edip, sırat-ı Müstakimi gös­terecek elçiyi göndermedikçe hiç bir kasaba halkını ve topluluğu helak ede­cek değildir. Eğer O hidayet rehberi olan elçiye tabii olup, O'na İman eder­lerse hepsi kurtulurlar. Ama Ona muhalefet edip inkar eder ve sakıphğa dü­şerlerse üzerlerine azabın en kötüsü iner. Cenab-ı Allah'ın ezeli hüküm ve yargısında sabit olmuştur ki; Kasaba halklarına, merkezî durumdaki başkent­lerine elçi göndermedikçe ve gönlerilen elçi onlara Allah ayetlerini okuma­dıkça O münkir olan halkları helak edecek değildin "Peygamberler geldik­ten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın."[46] Cenab-ı Allah sadece zalimleri, kendisini ve elçisini inkar edenleri helak etmiştir. İşte size kendi içinizden bir elçi gelmiştir. Sizin sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne gider. İman etmenizi tutkuyla ister. İnananlara şefkatli ve merhametlidir. İnkar ettiğiniz takdirde başınıza azabın İnmesinden sakının. Doğrusu senin Rabbinin yaka­laması çok şiddetlidir..

Şimdi de, sapıklığı hidayete, bakiyi fâniye, ahireti de dünyaya değiştiren kimseler için bir başka reddiyeyi size sunuyoruz. Elinize verilen dünyalık ve dünya nimetleri, içinde yaşamakta olduğunuz bu dünya hayatının bir geçim­liği ve süsüdür. Ahiret ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Allah'ın yanındaki se­vap ve mükafat, dünyadan da, dünyanın içindeki bütün şeylerden de daha hayırlıdır. Zira dünya hayatının geçimliği yok olmaya mahkum bir geçimlik­tir. Ölümün anılması ve halkın yok olması onu noksanlaştırır. Siz bütün bunları düşünmüyor musunuz? Öğüt ve ibret almıyor musunuz? Dininizi, heva ve heveslerinize tercih etmiyor musunuz?!

Şimdi, işlediği iyi amellerden Ötürü kendisine.güzel bir vaadde bulundu­ğumuz ve vadettiğimiz şeye de mutlaka erişecek olan kimse; kendisine dünyanın fanî geçimliğini ve yok olmaya mahkum eşyasını vererek yaşattığı­mız ve sonra da kıyamet gününde yakalayıp1 getirteceğimize dair tehditte bu­lunduğumuz kimse gibi olur mu?! Bunlardan birincisi mü'min, ikincisi ka­firdir. Bunları eşdeğerde saymak akıl kân değildir.. Dünyada salih amel ve ahirette de güzel vaatle mükafatlanan birinci gruptan olmamız akim ve hik­metin gereğidir. Bu, Allah'ın, dilediği kuluna bahşettiği bir lütfudur. Allah lütfü bol olan, nimeti büyük olan zattır.

Bu ayetlerde müşriklerin batıl inançları reddediliyor. Müslümanların, şid­detle mahtaç oldukları bir zamanda azimleri bileniyor, bütün bunlardan sonra Kur'an-ı Kerim, kâfirlerin kıyamet günündeki hallerine değiniyor.[47]

 

Müşriklerin Kıyamet Günündeki Durumları

 

62- Allah, o gün onlara seslenir: "Benim ortağını olduklarını iddia ettikleriniz nerededirler?" der.

63- Hükmün aleyhlerine gerçekleştiği kimseler: "Rabbimiz! İşte bun­lar bizim azdırdığımız kimselerdir, kendimiz azdığımız gibi onları da azdır­dık. Onlardan uzalkaşıp Sana geldik, zaten aslında bize tapmıyorlardı" der­ler.

64- "Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın" denir; onlar da çağırırlar ama, kendilerine cevap veremezler; cehennem azabını görence doğru yolda olma­larına yanarlar.

65- O gün Allah onlara seslenir: "Peygamberlere ne cevab verdiniz?" der.

66- O gün, haberlere karşı körleşirler, verilecek cevaplan kalmaz; bir­birlerine de soramazlar.

67- Fakat, tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyen kimsenin, kurtuluşa eren­ler arasında bulunması umulur.[48]

 

Bazı Kelimeler:

 

Üzerlerine söz vacip oldu. Yani azap sözü üzerlerine hak oldu.Sözler kör gibi oldu. Yani oniara ulaşmaz oldu. Ha­berlerden yana kör gibi oldular. Saptırdık.[49]

 

Açıklama:

 

Şu heveslerine tabi olup, yollarını şaşıran, başkalarını da saptıranlara ha­tırlat. Rablerinin kendilerine seslenerek, kınama ve azarlama türünden soru soracağı günü onlara hatırlat. O zorlu günde ve sıkıntılı zamanda Allah'tan başka taptıkları tanrıların kendilerine yarar sağliyamıyacağı zamanı ha­tırlat.. Rabbinin: Bana ortak diye iddia edip ortaya koyduğunuz ortaklarım hani nerede? Beni bırakıpta kendilerine taptığınız tanrılarınız nerede? İbade­te müstehak olduklarını iddia ederek bana ortak koştuğunuz diğer ilahları­nız nerede?! diye sorduğu soruyu hatırlat.

Bu soru karşısında cevap vermekten aciz kalırlar. Verecek cevap bulamazlar. bu soru kendilerine sorulduğunda nasıl bir durum meydana gelir? Bu soru kendilerine yöneltildiğinde kendileri ile, dünyada iken taptıkları ve peşlerinden gittikleri kimselerle; avam tabakası arasında çekişme ve mücade­le başlar. îş kızıştıkça aralarındaki tartışma ve mücadele de şiddetlenir. Bakı-, mz Cenab-ı Allah İbrahim sûresinde bu durumu nasıl tasvir ediyor: "(İşte) hepsi Al!ah(m huzurunda hesap vermek) için kalk(ip toplan)dıîar. Zayıflar, büyüklük taslayan (önder)ler (in)e: "Biz size tabi idik. Şimdi siz, bizden Al­lah'ın azabından (en ufak) birşey savabilir misiniz?"[50] İşte burada üzerle­rine azap sözü hak oluyor. Bu sözün gereği olan azap üzerlerine iniyor. Azap sözünden kasıl, Cenab-ı Allah'ın şu sözüdür: "And olsun, ben cehennemi hep cinlerden ve insanlardan dolduracağım!"[51]. "Senden ve onlar içinde sa­na uyan kimselerden (gelenler ile) cehennemi dolduracağım!"[52], Hakların­da azap sözü gerçekleşen ve sabit oian bunlar, sapıklığın öncüleri şirkin ön­derleridirler. İnsanlar onlara tabi olup peşlerinden gitmişlerdi. Mazeret be­yan etmek, ya da avamın: "Biz size tabi idik. Şimdi siz, bizden Allah'm aza­bından (en ufak) bir şeyi savabilir misiniz?" Söylediği bu sözü reddetmek İçin şöyîe derler: Bize tabi olan şu insaniar bizim yaptığımız gibi, küfrü ima­na tercih ettiler. Böyle olunca aramızda bir fark kalmamaktadır. Biz her ne kadar onları küfre çağırdık şada, bu çağrımıza karşılık Cenab-ı Allah'ta on­ları imana çağırdı. Onlara düşünce verdi. Onlara akılgücü ihsan etti. Onlara elçiler gönderdi. Onlara, vaad ve tehdit, öğüt ve övücü cümlelerle dolu ki­taplar indirdi. Evet Cenab-ı Allah onların göğüslerini İslama açmış olsaydı çağrımıza kulak vermemeleri gerekirdi. Bunlar bizim saptirdıklânınızdır. Bi­zim saptığımız gibi onlar da saptılar. Hülasa içinde bulunduğumuz azabı hak etme hususunda hepimiz eşit durumdayız. Ey Rabbimiz! Onlardan ilişki-' mizi kesip sana yaklaşıyor ve onlardan da uzaklaşıyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı. Onlar sadece kendi heveslerine tapıyorlar ve şeytanlarına itaat ediyorlardı.

Yine onlara denilir ki: Allah'ı bırakıp ta O'iıa ortak koştuğunuz tanrıla­rınız gelsinler de size yardım etsinler, Allah'ın size çektirmekte olduğu aza­bın birazını sizden uzaklaştırsmlar ve sizi azaba karşı korusunlar. Evet, çağı­rın o tanrılarınızı ve çağırmakta ısrar edin?

O ortaklan ve Allah'tan başka taptıkları tanrıları her ne kadar çağirdiy-. saiarda,tanrıian onlara kıyamet gününde icabet etmedi. Nasıl icabet etsinler ki. Dünyada iken sağır, dilsiz ve kör idiler. Hatta cansız ve taş idiler. Müşrik­ler aleşi gördüler. Azabı tadıp müşahede etliler. Ne olurdu, dünyada onlar doğra yola girselerdi! Kendilerini kınamak ve azarlamak için Allah tarafından şöyle seslenilir: Dünyada size gelip te hakka davet eden elçilere ne cevap verdiniz?!

Rivayete göre, biri öldüğünde kendisine; Rabbinden, Peygamberinden ve dininden sorulur. Müslüman der ki: Rabbim Allah'tır, Peygamberim, Mu-hammed (s.a.v.)'dir. Dinim, Fıtrat ve halis tevhid dini olan islam dinidir. Kafir ve müşrik'e gelince o cevap veremez, susar. Çünkü bu dünyada kör. olan kimse, ahirette daha da kördür ve yol bakımından daha da sapıktır, bu ne­denle Cenab-ı Allah buyurmuş ki: "O gün haberler, onlara kör olmuştur." O haberlerde hiçbir belagat ta yoktur! Ama tevbe edip Allah'a iman eden, Rcsulullah'ı doğrulayan, Allah rızası için saüh amel işleyen kimselerin felah -ve kurtuluşa erecekleri umulur. (Kur'an-ı Kerim'de geçen asa kelimesi, aslın­da tahkik manasını ifade eder), İşte Cenab-ı Allah böyle meseller verir. Mü'-minlerle kafirlerin kıyamet günündeki durumlarını açıklar. O günde mal ve oğullar kişiye fayda vermez. Ancak selim bir kalbi Allah'a getiren kimse fay­da görür. Bütün bunlardan ibret alın ey basiret sahipleri.[53]

 

Cenab-I Allah'ın, Celâl Ve Kemâl Sıfatlarla Muttasıf Olması

 

68- Rabbin delediğini yaratır ve seçer; onlar için seçim hakkı yoktur. Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.

69- Rabbin, gönüllerinin gizlediklerini ve açığa vurduklarım bilir.

70- Allah O'd ur; O'ndan başka tanrı yoktvr. Hamd, dünyada da ahirette de O'nun içindir; hüküm de O'nundıır. Yalnız O'na döndürüleceksiniz.

71- Ey Muhammedi De ki: ' 'Söyler misiniz? Eğer Allah geceyi üzeri­nize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi tanrı size bir ışık geti­rebilir? Dinlemez misiniz?"

72- De ki: "Söyleyin: Eğer Allah gündüzü üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi tanrı, içinde istirahat edeceğiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?"

73- Allah dinlenmeniz İçin geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü meydana getirmiştir. Bunlar. O'nun rahmetinden ötürüdür. Belki artık şükredersiniz.

74- O gün Allah onlara seslenir: "Benim ortağım oldukları iddia et­tikleriniz nerededir?" der.

75- Her ümmetten bir şahid çıkarır ve "Kesin delilinizi ortaya koyun deriz. O zaman, gerçeğin Allah'a ak olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar. [54]

 

Bazı Kelimeler:

 

Gizler. Seçim.Orada dinlenirsiniz. Daim ve peşpeşe.Onlardan kaybolup gitti. Çı­kardık,[55]

 

Açiklama:

 

Ey Muhammedi Senin Rabbin, Celal ve Kemal sıfatlarıyla muttasıftır. Herşey O'nun elindedir. O bütün noksanlıklardan münezzehtir. Övgüye değer niteliklere sahiptir. Esirgeyendir, bağışlayandır. Bol, uçsuz bucaksız nimetle­rin sahibidir, dilediğini yaratır. O'nun hükmünü aksatacak hiçbir varlık yok­tur. Yargısını reddedecek hiçbir şey mevcut değildir. Dilediği iş ve hükmü se­çer. Dilediğini yaratır.

Bu ifadeler, Cenab-i Allah'a koşulan ortak ve şefaatçilerin bahsedildiği bir cümleye bitişik olarak kullanılmışlardır. Denildi ki; bu ifadeler, Velid bin Mugîre'nin söylediği şu söze karşı bir reddiyedir: "Bu Kur'an, iki kasabadan (Mekke ve Taiften) büyük bir adama inmeli değil miydi." Velid bin Mugîre bu sözü ile, kendi şahsını ve Taif şeyhi olan Urvebin Mes'ud Es-Sakafi'yi kas­tediyordu. Tuhaf, hem dene kadar tuhaf? Rabbinin rahmetini onlar mı tak­sim ediyorlar? Yoksa göklerle yeri yoktan var eden Allah'ın üzerinde vasilik mi yapıyorlar? Allah Peygamberliğini nereye bırakacağını bilmiyor mu? O, yaratıklarının hâl ve istidatlarını bilir. "Yaralan bilmez mi? O latiftir (bilgisi, her şeyin İçine geçen) harşcyi haber alandır."[56] Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah onların ortak koştukları şeylerden üstündür. Senin Rabbin onla­rın göğüslerinin gizlediği şeyleri, açığa vurduğu.ve ilan ettiği şeyleri bilir. Çünkü O, kalplerde bulunan sırlardan haberdardır. O, şanı yüce olandır. O'ndan başka tanrı yoktur. Varlık alanında O'ndan başka hakkıyla tapınılacak bir zat ta yoktur. Sadece O vardır. Dünya ve ahirette övgüler O'na aittir. Hüküm O'nun elindedir. Bütün işler O'na döner. Bütün yaratıklar kıyamet gününde sadece O'na geri dönüp, huzurunda toplanırlar. İşte bunlar; Allah'ın kevnî ve Kur'a-nî ayetlerinin tanıklık ettiği bazı hakikatlerdir. Ey Muhammed! Onlara de ki: Bana haber verin bakalım! Eğer Cenab-ı Allah gündüzsüz olarak geceyi, üze­rinizde kıyamete kadar devam ettirmiş olsaydı, size yararlanacağınız bir ışığı Allah'tan başka getirecek bir tanrınız var mıdır?! Bu söylediklerimi anlayış ve tefekkürle dinliyor musunuz? Yine onlara de ki: Eğer Cenab-ı Allah gece-siz olarak gündüzü, kıyamete kadar üzerinizde devam ettirmiş olsaydı, içinde sükûn bulup dinleneceğiniz bir geceyi Allah'tan başka getirecek bir tanrınız var mıdır?!

Bu gerçekleri görmüyor musunuz k^ bunların sahibi olan şanı yüce Rab-binize tam hakkını vererek, O'nu celal ve kemal sıfatlarla niteleyip, yaratık­ların niteliklerinden tenzih ederek iman getiresiniz?! O, yaratıklarına rahmet ettiğinden dolayı, İçinde dinlenesiniz diye sizler için geceyi yarattı; içinde ih­tiyaçlarınızı goresiniz ve geçim işlerinizi yoluna koyasınız diye, sizlere bol bol verdiği lütuf ve nimetlerinden dolayı rabbinîze şükredersiniz diye gündüzü de yarattı. Kuzey kutbu taraflarındaki ülkelere giden kimse orada hayatın yok­luğunu görür. Çünkü oralarda gündüz ve gece, altışar ay sürmektedirler. Bu hali gören kimse, gece ile gündüzün peşpeşe gelmesindeki sırrı ve bundaki sayısız nimetleri idrak eder. "Ve O, öğüt almak veya şürketmek iste­yenler için gece ile gündüzü, birbirini izler yaptı."[57] Tuhaf, hem de çok tu­haf! Bu ilahî ayetler; Allah'ın, yalnız başına herşeye muktedir olduğuna, O-nun zat, sıfat ve fiiller bakımından tek olduğuna, emir sahibi olduğuna ta­nıklık ettikleri halde bazı kullar Cenab-i Allah'a bir takım varlıkları ortak koşmaktadırlar. O ortaklar ki "Hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa bunu ondan kurtaramazlar. İste­yen de aciz, istenen de (yani puta tapan da aciz, tapılan put ta)"[58]

Ey Muhammed, hatırla o günü ki kendilerine şöyle seslenir: Aüah'ın or­takları olduğunu iddia ettiğiniz ortaklarınız hani nerede?! O müşriklere ya­pılan nida ikinci kez tekrarlanıyor. Çünkü iki durum biribirinden ayrıdır. Bi­rinci defa kendilerine —önce de belirtildiği gibi— seslenilir. Onlar da bu sı­kıntılı durumda, kendilerini azaptan kurtarmaları için putlarını yardıma ça­ğırırlar, ama çağrılarına cevap alamazlar, dolayısıyla şaşkın şaşkın dolaşırlar. İkinci kez kendilerine seslenir —Bu ayetlerde anlatıldığı gibi— sakin sakin durur, hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermez, cevap ta veremezler. İşte bu,onlar için bir kınama ve azarlamadır.

Kurtubî (R.A.) der ki: Bu ayetteki sesleniş müşriklere Allah tarafından yapılan bir çağrı ve nida değiidir. Çünkü yüce Allah kafirlerle konuşmaz. Zi­ra Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Ailah buyuruyor ki: "Kıyamet gününde onlar­la konuşmaz". Ancak Cenab-ı Allah, onları kınayip-azarlayacak ve sustura­cak birine emir verir, o biri de, hesap görme makamında onlara karşı deliller ortaya koyar ve onları hesaba çeker.

Bazı kimseler yukardaki seslenişin Aliah tarafından kafirlere yöneltile­bileceğini söylemişlerdir. "Kıyamet gününde onlarla konuşmaz." ayet-i keri­mesi, bazı durumlar için sözkonusudur. Örneğin Cenab-ı Allah onlara ahiret-te şöyle seslenecektir: "Sinin orada (cehennemde) ve konuşmayın."

Dünyadaki arpelleri hususunda, aleyhlerine tanıklıkta bulunması için her ümmetten bir şahit çıkardık. Bu şahit, onlara dünyada iken gönderilmiş olan Peygamberleridir. Bütün bu şahit Peygamberlerden sonra  Hz. Muhammed (s.a.v.) hesap yerine geierek, bütün Peygamber için tanıklıkta bulunur."Her ümmetten (inançlanmnbozukluğuna,işlerin kötülüğüne tanıklık edecek) bir şahid, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman, (halleri) nice olur?"[59]On­lara deriz ki; hadi, delillerinizi getirin! İşte o zaman hakkın Allah'a ait oldu­ğunu, Peygamberlerin getirdikleri hükümlerin doğru ve gerçek olduğunu öğ­renirler. Uydurdukları şeylerin de kendilerinden kaybolduğunu müşahede eder­ler. "Rabbim dilediğini yaratıp seçer," ayet-i kerimesini açıklarken bazı tefsir kitaplarında şöyle denilir: Dünyevi bir işi yapmak isteyen kimsenin istihare namazı niyeti ile namaz kılması güzel olur. Birinci rek'atta fatihadan sonra ''Ve rabbüke yahluku mayeşâü veyehtâru mâ kâneîehmüî hıyeretü." ayet-İ ke­rimesini okuması, ikinci rek'atta ise yine fatihadan sonra "Vemâkâne Umû­minin velâmüminetin izâ kadallâhü ve resûlühü emran en yekûne lehülmül hıyaretü min emrihim." ayet-i kerimesini okuması, selamdan sonra da Bu-harî'nin rivayet ettiği şu duayı okuması gerekir. Buharî,Sahih'inde Cabir ibn-i Abdillah'tan naklederek şöyle bir rivayette bulunur. Cabİr der ki: Peygamber ' (s.a.v.) efendimiz bütün işlerde istihare yapmamızı, Kur'an'dan bir sûreyi öğretir gibi bize Öğretir ve şöyle derdi: "Sizden biriniz bir iş yapmaya niyet­lendiği ve yöneldiği zaman iki rek 'at nafile namazı kılsın ve şöyle desin. Al­lah 'im ben senin ilminle istihare yapıyor ve senin kudretinden güç diliyorum. Senin büyük lütfunu istiyorum. Sen güç yetirirsin ben yetiremem. Sen bilir­sin, ben bilemem. Sen gaypları bilensin. Allah'ım eğer şu işimin; dinim, dün­yam ve işlerimin akıbeti bakımından benim için hayırlı olduğunu biliyorsan bu işi benim için mukadder kıl ve bana müyesser eyle. Sonra da bu işi benim için bereketli kıl. Allah'ım eğer bu işin; benim dinim, dünyam, geçimim ve işimin akıbeti bakımından kötü olduğunu biliyorsan bunu benden, beni de bundan uzaklaştır. Her nerede olursa- olsun benim İçin hayır takdir et. Sonra da beni onunla hoşnud eyle." Böyle söyledikten sonra da ihtiyaçlarını bildir­sin.[60]

 

Mal Ve İlim, Bunların İnsandaki Etkileri

 

76-77- Karun, Musa'nın milletİndendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazîneler vermiştik. Milleti ona: "Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah 'm sana verdi­ği şeylerde, ahiret yurdunu da gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi.

78- Karun: "Bu servet ancak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir" demişti. Allah'ın, Önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mil Suçluların suçlarını ken­dilerinden sorulmaz.

79- Karun, ihtişam içinde milletinin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: "Keşke Karun'a verildiği gibi bizim de olsa; doğrusu o büyük bir varlık sahibidir" demişlerdi.

80- Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: "Size yazıklar olsun; Allah'­ın mükafatı, inanıp yararlı iş işleyenler İçin daha iyidir. Ona da ancak sabre­denler kavuşabilir" demişlerdi.

81- Sonunda, onu da, sarayını da yerindibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edebilecek kimse de yoktu; kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.

82- Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: "Demek Allah kulla­rından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veriyor. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki, inkarcılar ba­şarıya eremezler" demeye başladılar.

83- Bu ahiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu is­temeyen kimselere veririz. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.,

84- Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Kim bir kötülük geti­rirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler. [61]

 

Bazı Kelimeler:

 

Onlara karşı büyüklük tasladı. Ya da onlara zulmetti.Hazineler Taşımasını bîr topluluk dahi güçlükle ya­pabiliyordu. İşte. Bendeki bilgi sayesinde. "Veyl" kelimesi, helak veya azap anlamına gelir."Vey" kelimesi şaşarım, tuhaf manalarına gelir. Keen kelimesi ise teşbih içindir. Da­raltıp kısar.Üstünlük ve galebe içinde olmak.[62]

 

Açıklama:

 

Yukardaki ayet-i kerimelerde, malın ve servetin kıssası, ilimle mağrur ol­manın hikayesi ve bu ikisinin sonucunun nasıl olduğu anlatılmaktadır.

Karun, Hz. Musa'nın kavminden idi. Onlara karşı azgınlık etti. Onlarla beraber yaşadı. Ama komşuluk hakkına ve hürmetine riayet etmedi. Bilakis onlara karşı zorbalık yaptı. Nihayet büyük çapta bir servet elde etti. Onlara büyüklük taslayıp taşkınlık ederek ve zulümkârlık yaparak ileri gitti. Cenab-ı Allah ona, menkûl ve gayr-i menkul o kadar çok mal verdi ki; o malların sayı ve miktarını, onları denetleyip kontrol altında tutmayı ancak bilgili ve güçlü bir topluluk yapabilirdi.

Bazı kimseler, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Biz Karun'a o kadar çok mal ve hazineler verdik ki, o hazinelerin anahtarlarını ancak güçlü, kuvvetli bir erkek topluluğu taşıyabiliyordu.

Ayet-i kerimeyi manalandırma konusundaki bu. anlaşmazlığın kaynağı şudur: Ayette geçen "mefatih" kelimesinden, bazen ilim ve marifetler de kas-tedilebilir. Zira Kur'an-ı Kerim'deki bir başka ayette "Gaybm anahtarı Allah kalındadır." denilmektedir. Bu ayetteki anahtarlar kelimesinin arapçası olan "mefatih" kelimesi ile, ilim ve marifetler kastedilmiştir. Ama bu kelime ba­zen bilinen hazinelerin anahtarı anlamına da gelebilir.

Karun, Musa'nın kavmindendi. Büyük bir sevrete sahipti. Aslında bu kıssanın anlatılışındaki asıl amaç şudur: Ey Muhammedi Çevresinin, fazla sevinip şımarmaması için Karun'a Öğütte bulunduğu o ant hatırla. Hani şöy­le demişlerdi: Allah'ın sana verdiği servette ahİret yurdunu ara. Dünyadaki nasibini de unutma. Allah sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et. Yeryüzünde fesat çıkarma, fesad peşine düşme.

Bu beş esas çok önemli bir reçete hükmündedir. Her kim buna sarılıp gereğince davranırsa dünyadan ve dünyadaki belalardan kurtulur.

1- Ona şöyle demişlerdi: Dünya ile gururlanıp şımarma. Fitne ve gu­rura kapılma. Dünya geçici bir meta'dır. Geri alınacak iğreti bir maldır. Dün­yanın içyüzünü bilen kimse, dünyada kazançlı olur. Dünyaya aldanan kimse ise ziyana düşer, "elinizden çıkana üzülnieyesiniz. Ve (Allah'ın) size verdiği ile sevinip   şımarmayasmız. Şüphesiz Allah, (gururlanıp) şımaranlan sev­mez."[63]

2- "Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara!' Evet dünya ahiretin yoludur. Ebedi hayat için bir tarladır. Burada hayır eken, ahi-retçe de hayır biçer. Burada Rabbinin hoşlanmadığı yollarda ömrünü zayii eden kimse, ahirette pişman olur. Akıllı odur ki, dünyasını vererek ahireti is­ter. Allah'ın kendisine verdiği dünya malı ile ahiret yurdunu isteyen kimse, ahirette bol mükafat ve çok hayra kavuşur. Ama Cenab-ı Allah, ahireti elde etmek için dünyada elde ettiğimiz malların tümünü harcamamazt bizden is­temiyor. Aksine, yüce Rabbrm hoşnutluğunu elde etmek için malınızın az bir kısmını dahi harcasanız yine de büyük mükafatlara ve bol sevaba kavuşursu­nuz.

3- "Dünyadan da nasibini (almayı) unutma" Evet orta yol ve doğru görüş işte budur: Ebedi yaşayacakmişsın gibi dünyan için çalışmalı yarın öle-cekmişsin gibi ahiretin için çalışmalısın. Dünyayı tamamen terkedip çoluk ço­cuğunu muhtaç ve sefil durumda bırakman zahidlik değildir. Aksine din, sen­den, helal yoldan zengin olmak için çalışıp gayret göstermeni istemektedir. Mal toplayıp servet sahibi olursan, o mal ve servetteki Allah hakkını fakirlere ve harcanması gereken diğer yerlere sarfetmelisin. Ama dünyadan da nasibi­ni almayı unutmamalısın. Yani israfa ve de kısıntıya gitmeksizin dünya ni­metlerinden yararlanmalısın.

Her şeyi yerli yerince yapan ve herşeyi görmekte olan Allah'ın koymuş olduğu sağlam ve ince1 nizama dikkatle bakın!

4- "AHah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de öyle iyilik et" Bu ayet-i keri­menin aslında geçen ve iyilik, etme şeklinde tercüme ettiğimiz "ihsan" keli­mesi, aslında işi sağlam yapmak manasına gelir ki, bu da her hak sahibine hakkını vermeyi gerekli kılar.

5- Zulmederek, haksızlık ederek, büyüklük taslayarak, insanlara za­rar vererek yeryüzünde fesat çıkarmak isteme. Bütün bunlar, hepsi Rabbin katında kötü olan ve hoşlanılmayan şeylerdir. Doğrusu, her ne şekilde olursa olsun, bozgunculuk çıkaranları Allah sevmez.

Şu Karun'a bakın. Kendisine verilen bu öğütleri kabule yanaşmadı. Çünkü o hayrı kabul etmeye başarılı kılınmamıştı. Bilakis taşkınlığını ve inkarcılığı­nı daha da artırarak şöyle dedi: Bu servet, sahip olduğum ilim sayesinde bana verildi. Ben ilim ve marifet sahibi olduğumdan dolayı bu zenginliği hak et­tim. Ya da kendi bilgim sayesinde, kazanmanın ve malı arttırmanın, serveti bol­laştırmanın yollarını öğrendim. Öylece zengin oldum. Hülasa sahip olduğum bunca mal ve servet, kendi emek ve deneyimlerimin ürünüdür. Hİç kimsenin, malımda hakkı yoktur.

O böyle demekle, Cenab-ı Allah'ın kendisine bu mallan vererek in'amda bulunduğunu inkâr ediyordu ve bu mallarda dilediği gibi tasarrufta bulun­ma hakkına sahib olduğunu açıklıyordu. Cenab-ı Allah onun bu mesnetsiz sözlerini şu beliğ ifade ile reddediyor: Övünmekte ve dolayısıyla büyüklen-mekte olduğu bu ilim, gerçekten kendi yanında var mıdır? Zenginliği hak etmesine vesile olduğunu iddia ettiği bu bilgi ve marifetlere sahip midir?! O bu bilgilerle amel etmedi ki; kendi nefsini bela ve musibetlerin saldırısına karşı koruyabilsin. Allah bu bela ve musibetlerle, yeryüzünde taşkınlık yapan, zor­balık peşine düşen, insanları ezmeye kalkan kimseleri mahvetti. Onlar Ka­run'dan daha da güçlü daha da zengin ve daha da çok idiler. Cenab-ı Allah, onların işlemiş oldukları suçlan ve günahları bildiğinden dolayı, suçlulara dünyada işlemiş oldukları günahların hesabı sorulmaz. Sormaya ihtiyaç kal­maz, îşte insanın; kendi malı, evladı ve topluluğu ile övünmemesi, bunların her ne kadar çok olsalar da, kendisine bir fayda sağlayamıyacaklannı bilme­si gerekir. Zira Cenab-ı Allah, birşeyin olmasını dileyince ona "ol" der ve o şey de oluverir. Müslüman kimse, günlerin deveran etmekte olduğunu, bazı günlerin kendi lehine, bazısının da aleyhine olacağını, zamana bel bağlan­maması gerektiğini bilmelidir. Geçmişte meydana gelen olaylardan ibret al­malıdır. Allah yolunda bir kısmını harcayarak, malını koruma altına almalı­dır.

İşte Karun'un kendi malıyla, kendisine öğüt verenlere karşı tutumu ve sa­hip olduğu imkanlara aldanması ile ilgili durumu bundan ibarettir. Bir de in­sanların iki gruba ayrılarak neler söylediklerine kulak ver: Bunlardan bir kısmı yüzeysel görüşlere sahip olduklarından dünyaya ve dünyanın geçici metama aldanarak doğru yolu görememişlerdir. Diğer grup ise, Allah'ın nuru ile kalp­lerini aydınlattıklarından dolayı ibret ve öğüt nazarı ile dünyaya bakıyorlar­dı. Hakikatleri anlayan, insanı kapıp kaçıran zahiri tuzaklara düşmeyen, aklı başındaki adamların gözü ile dünyaya bakıp değerlendiriyorlardı.

Karun en mükemmel süsleri ve debdebesi içinde dışarıya çıkıp dolaşma­ya başlayınca birinci grup şöyle dedi: Keşke Karuna verilen servet bize de ve­rilmiş olsaydı! O dünyadan büyük bir paya sahip olmuştur.

Bunlar, dünyada kendi üstlerinde olan kimseye bakmışlar, zenginlik ve depdebe bakımından Karun seviyesinde olmayı dilemişlerdi. Ama Ccnab-ı Al­lah'ın kendi kulları içinde bazı çeşitli durumları bulunduğunu, hayır ve mut­luluğun çok malda ve yaygın şerefte olmadığım, aksine hayır ve mutluluğun bütün bunların gerisinde bulunan bir hakikatte saklı olduğunu unutmuşlar­dı. Kul, Rabbi ile bağlantılı olup, ondan razı ve Rabbi de kendisinden hoşnut olduğu takdirde ancak mutlu ve hayırlı bir kul olur. İşte bu gerçeği akıllarına getîremiyorlardi. Kur'an-ı Kerim bu hastalığı kesin bir şekilde iyileştirmeye çalışmıştır. Zira kutlu olan Allah, başkalarının zenginliğine göz koymanın teh­likeli olduğunu biliyordu. Gözü başkalarının malına dikip o mala sahip ol­mak isteyen kimsenin kalbi, o zengin kimseye karşı kin ve kıskançlıkla dolup taşar. Büyük suçlara yol açan bu tehlikelerden sakınman için şu ayet-i kerime­yi okumak yeterlidir: "Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için ver­diğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir."[64]

İkinci gruba gelince bunlar, arkadaşlarına öğüt vererek şöyle diyorlardı: Yazıklar olsun size, iman edip iyi işler yapanlar İçin Allah'ın sevabı daha ha­yırlıdır. Mutluluk ondadır. Hayır, sahibi içindir. Çünkü o devamlıdır. O ha­yırda yorgunluk, zahmet ve zarar yoktur. Bu malda ise mutsuzluk yorgunluk ve zahmet vardır, hakikat böyledir. Çünkü birçok zenginde biz,bu durumu müşahede etmekteyiz.Buna ancak sabredenler kavuşturulur, yani bu hakikatlere ancak sabredenler eriştirilir ve onlar ancak bu gerçeklerle amel ederler. Şüp­hesiz bunlar da iman ve salih ameldir. Dünya ve ahiretin hayırlarına kavuş­manın yollarını idrak etmektir. Karun öyle bir akıbetle karşılaştı ki bu, dün­ya ve ahirette İlim ve basiretin gösterdiği yolun, doğruluğunu te'yid etmektedir. Ccnab-ı Allah Karun'u; evi, malı ve adamları ile birlikte yere batırdı. Allah'a karşı hiçbir topluluk ona yardım edemedi. Hiç kimse onu Allah'ın azabın­dan ve şiddetli yakalamasından koruyamadı. Çünkü o, Rabbine yaklaştıracak olan İyi bir iş yapmamıştı. Malını da zekat ve sadaka ile koruma altına almamıştı. Kibir ve gururu bırakarak Allah'a ve insanlara yaklaşmamıştı. Bü­tün bunlardan dolayı sonuçta dünyasını kaybetti. Allah onu yere batırdı. Cenab-ı Allah herşeyi yapmaya muktedirdir. Kullarını gören ve onlardan ha­berdar olandır. Dün Karun'un yerinde olmayı arzulayanlar, Karun'un, serveti ile birlikte yere gömülmesinden sonraki gün, sabahleyin şöyle dediler: Vah, de­mek ki Cenab-ı Allah dilediğine rızkı bol, dilediğine de Ölçülü olarak veri­yor. Evet insanlara rızik vermeye muktedir olan sadece Allah'tır. O dilediği kuluna rızkı bol bol verir. Dilediğine de ölçülü ve kısıtlı olarak verir. Bir in­sana, salt akıllı ve bilgili olduğu için rızik vermez. Diğerine de cahil ve kötü görüşlü olduğundan dolayı yoksulluğu bir ceza olarak vermez. Hayır, bütün işler Allah'ın elindedir. Hal böyle olunca O'nun emirlerine uymak ve kötü­lüğü emreden nefse muhalefet etmek, gurur ile kibiri terk etmek gerekir. Çünkü bütün işler Allah'ın elindedir. O emir sahibidir. Cenab-ı Allah bize lütfetmeseydt, Karun'a dokundurduğu azabı bize de dokundururdu. Demek ki kafirler gerçekten de iflah olmuyorlar. Dünyada onlara verilen nimetler istidrac türündendir. Başkalarını da sınamak içindir. îşte şu ahiret yurdunu ve ondaki ebedi nimetleri, ordada zahmetsiz ve meşakkatsiz bir şekilde elde edilen ilahi bağışları, Rabbin, yeryüzünde üstünlük peşinde koşmayan, boz­gunculuk yapmak istemeyen takva sahipleri için hazırlamıştır. îyi sonuç tak­va sahrplerinindir. Bakınız Cenab-ı Allah ne buyruyor: Şu ahiret yurdunu, yeryüzünde üstünlük ve fesat peşinde olmayan kimseler için yaratmısızdır. İşte bu nimetleri Cenab-ı Allah, insanların fesat ve üstünlük gibi iki kötü şeyi İşlememeleri şartına değil de, bu gibi kötü şeylere yönelmemeleri ve bunların peşine düşmemeleri şartına bağlamıştır ki, böylece mü'minler bu iki tehlikeli manevi hastalıktan sakınmakta çok titiz davransınlar. Bu iki hastalık millet­leri mahveder. Fertleri ve toplumları helak eder.

Bütün bunlarda bir gariplik yoktur: Çünkü ortada hiç değişmeyen ilahi bir yasa vardır: Kîm bir iyilik getirirse, onun bu iyiliğine karşı daha çok hayır ve mükafat vardır. On misli ile karşılık verilir. Allah dilediği kuluna daha da fazlasını verir. Kim de bir kötülük getirirse, O'na ancak kötülüğünün misliyle karşılık verilir. Senin Rabbin büyük lütuf sahibidir. Çünkü kötülüğe ancak misli ile karşılık veriyor. İyiliğe karşı da on misli ile mükafat veriyor. Doğru­su senin Rabbin Mağrifet ve bağışlaması geniş olandır.[65]

 

Mekke'ye Dönüş Müjdesi

 

85- Ey Muhammedi Kur'an'a uymayı sana farz kılan Allah seni, dö­neceğin yere döndürecektir. De ki: "Rabbim, kimin doğrulukla geldiğini, ki­min apaçık sapıklıkta bulunduğunu en iyi bilendir.

86- Sen, sana bu Kitab'm verileceğini ummazdm. O, ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın İnkarcılara yardımcı olma.

87- Allah'ın ayetleri sana indirildiğinde, sakin seni onlardan alıkoy-masmlar. Rabbine çağır, sakın putperestlerden olma.

88- Allah'la beraber başka tanrı tutup tapma. O'ndan başka tanrı yok­tur; O'ndan başka bir şey yok olacaktır; hüküm O'nundur; O'na döndürüle­ceksiniz.[66]

 

Bazı Kelimeler:

 

Dönüş yeri, burada, makam-ı mahmud veya mekke anlammadir. Farzetti, burada ise, indirdi demektir.[67]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Fahr-İ Razî, tefsirinde şöyle der: Sonra, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allajı kıyamet gününü bütün ayrıntılarıyla Peygamberine açıkladı. Bun­dan sonra da kendisiyle ilgili şeyleri O'na açıkladı ve "Kur'an'ı (sana indiren ve onu okumayı) sana farz kılan.." mealindeki ayet-i inzal buyurdu.[68]

 

Açıklama:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah şöyle buyuruyor: Kur'an'ı sana inderen ve O'nu okumayı farz kılan Allah, seni, mutlaka dönülecek yere, ya­ni Makam-ı Mahmud'a,döndürecektir. Ölüm sonrası dirilişin ardından o makama varacaksın.

Bazı kimseler dediler ki ayet-i kerime şu manaya gelir. Kur'an-i sana in­diren Allah, seni sevgili belden olan Mekke'ye döndürecektir. Mecburiyet kar­şısında döneceksin, bu ayet-i kerime Mekke'de Peygamber efendimize nazil olmuştur ki, kavminin baskılarına ve iricitmelerine dayansın. Şu halde bu ayet-i kerimenin, gayblan bildiren ayetlerden olduğu anlaşılmaktadır ki, en doğru olan görüş te budur. Zira bu ayet, Peygamber efendimizin haberinin doğru­luğu açısından, nübevvetine bir delil olmaktadır.

Ey Muhammed! Şu müşriklere de ki: Benim Rabbim, görülen ve görül­meyen alemleri bilen ve gören Allah'tır. O, Kur'an-ı kendi katından getiren ve hidayeti sizlere ulaştıranı tanıyan, aynı zamanda kimlerin apaçık bir sa­pıklık içinde olduğunu bilendir. Bunlardan birincisine yardım eder,destek verir ve insanlara karşı korur. Ama sapıklık ve küfür içinde bulunanı ise terkeder, yardımsız bırakır. O kişi belalara maruz kalır. Cenab-ı Allah onu, sapıklığın­dan dolayı şiddetli ve kesin azapla azaplandırır. Ey Muhammed! Sen bu kita­ba kavuşmayı, ayetleri sağlamlaştırman ve herşeyi açıklayan, her bakımdan eksiksiz olan ve Kur'an'm'sana indirilmesini ümit etmiyordun. Ama Rabbin-den bir lütuf, iyilik ve rahmet olarak, içinde hiç şüphe bulunmayan, bütün insanlar için hidayet ve takva sahipleri için de Allah'ın birliğine işaret olan bu kitap verildi. Hal böyle olunca, işte beş konuda sorumluluk yüklüyoruz. Bunlara karşı titiz olman ve itina ile yerine getirmen gerekir. Çünkü bunlar dünya ve ahİrette kurtuluşun esaslarıdırlar:

1- Hiçbir durumda kafirlere destek ve yardımcı olma. Aksine, müslümanlara yardımcı ve destek ol. Allah seni bütün insanlara karşı koruyup hi­maye edecek ve seninle beraber olacaktır.

2- Kur'an sana indikten sonra, Allah'ın ayetlerini insanlara duyurma­na hiçbir şey engel olmasın. "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur"[69].

3- Bütün yollan deneyerek, bazen sert, bazen yumuşak olarak, orta­ma uygun vaziyette insanları Rabbine ve O' nun dinine davet et. Davetine icabet etmeyenlerin durumuna aldırma.

4- Müşriklerden olma. Zira müşriklerin davranışlarından ve yöntem­lerinden hoşnut olan, ya da onların izlediği yola eğilim gösteren kimse, on­lardan sayılır.

5- Herhangi bir işte Allah ile beraber başka bir tanrıyı çağırma ve O'na ibadet etme.

Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v.) efendimizin böyle yanlış bir davranışta bulunması mümkün değildir ki, Cenab-ı Allah O'nu bu işten sakındırsın, bu nasıl olur? Bu soruya verilecek cevap şudur: Bu, "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!" türünden bir sözdür. Evet ayet-i kerimede her ne kadar hkab, Peygamber efendimize ise de amaç, başkalarıdır. Peygamber efendimiz doğrudan bu hitaba mazhar olmaktadır. Çünkü bu konu çok önemli bir ko­nudur,

Allah ile beraber başka bir tanrıyı nasıl çağırır ve ona ibadet edersin?! O Allah ki kendisinden başka tanrı yoktur. Alemde O'ndan başka mevcut olan herşey yok olacaktır, ama o bakidir. Alemde helak olacak şeylerin var­lıkları, kendi zatlarının gereği değildir. Bilakis onların varlıkları, vacib-ül vücud (varlığı, kendi zatının gereği olan) Allah'ın varlığına bağlıdır. Şu halde Al­lah'tan başka herşey bil kuvve veya bilfiil yok demektir. Çünkü bu şeylerin varlıkları başka bir şeye bağlı ve dayalıdır. Bunlar dünyadaki varlıklarını bel­li bir süre için koruyabilirler. Bu süre uzun da olsa yine eninde sonunda yok olacaklardır. Şanı yüce olan Allah'ın zatından başka herşey yok olacaktır. O'nun varlığı kendi zatının gereğidir. Onun evveli yoktur. Nihayeti de yok­tur. Yök olması, fâni olması hiçbir durumda söz konusu değildir. Hüküm O-tıundur. Emir ve yetki sadece O'na aittir. Sizler de yalnızca O'na döndürüle-'c'eksiniz ve O'nun katında hesaba çekileceksiniz. Bu dünyada yapmış oldu­ğunuz işlerden dolayı da karşılık göreceksiniz. Hayır işlemişsenİz sevap göre­ceksiniz, Kötülük İşlemişsenİz ceza göreceksiniz.[70]



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/437.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/437-438.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/438.

[4] En'âm: 38.

[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/438-440.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/440-441.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/441-442.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/442.

[9] Tâhâ: 38-39.

[10] Şuara: 18.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/442-445.

[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/445-446.

[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/447.

[14] Tâhâ: 40. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/447-448.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/448-450.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/450.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/450-451.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/451-452.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/452-453.

[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/453-454.

[21] Kasas: 30.

[22] Neml: 8.

[23] Kasas: 32.

[24] Neml: 12.

[25] Tâhâ: 22.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/454-455.

[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/456-457.

[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/457.

[29] Mû'min: 37.

[30] Hûd: 99.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/457-460.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/460-462.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/462.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/462.

[35] Mâide: 19.

[36] Nisa: 165.

[37] En'âm: 157.

[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/462-464.

[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/465.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/465.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/465-466.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/466-467.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/467.

[44] En'âm: 22.

[45] İbrahim: 37.

[46] Nisâ: 165.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/467-470.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/470-471.

[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/471.

[50] İbrahim: 21.

[51] Hûd: 119.

[52] Sâd: 85.

[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/471-473.

[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/473-474.

[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/474.

[56] Mülk: 14.

[57] Furkân: 62.

[58] Hac: 73.

[59] Nisa: 41.

[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/474-477.

[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/477-479.

[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/479.

[63] Hadid: 23.

[64] Tâhâ: 131.

[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/479-483.

[66] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/483-484.

[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/484.

[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/484.

[69] Maide: 67.

[70] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/484-486.