Ankebut Suresi - Kuran - 029Ankebut - 1. Sayfa
Girîş:
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Münafıklık Medine Dönemi'nde Yayıldı
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Rasûlün Vazifesi
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Lûtîliği İlk Yapanlar
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Ehl-İ Kitaptan Zulmedenler Kimlerdir?
Hz. Peygamber Okumaz Ve Yazmazdı
Rasûlullah Peygamber Olduktan Sonra Okuma-Yazmayı Öğrenmiş Midir?
Kendilerine İlim Verilenler Kimlerdir?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
«Ecel-İ Musemma»Dan Maksat Nedir?
Din İçin Hicret
Rızkın Daraltılması Ve Genişletilmesi Allah'a Mahsustur
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Allah Muhsînlerle Beraberdir
ANKEBUT SURESİ
Girîş:
îbn Dureys ve İbn Merduveyh, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ederler: «Bu sure Mekke'de nazil oldu». İbn Merduveyh, Abdullah bin Zübeyr'den bu rivayetin bir benzerini rivayet etmiştir. Bunun Mekki surelerden olduğu hususu Hasan Basri'den, Cabir ve İkri-me'den de rivayet edilmiştir. Bazıları da «Mekke'de en son inen sure Ankebut Suresi'dir» demişlerdir.
El-Bahr, İbn Abbas ve Katade'den bu surenin Medenî olduğunu, yani hicretten sonra indirildiğini rivayet etmektedir.
Yahya bin Sellâhı «Bu sure Mekki'dir. Ancak 1, 2 ve 3. ayetler müstesnadır» der. Celaleddin Suyuti, El-İtkan'da bunu söyle-mişse de kimseye nisbet etmemiştir.
Sure 69 ayet, 980 kelime ve 4165 harften meydana gelmiştir. Bu surenin Kasas Suresi'yle olan münasebeti şöyledir: Kasas Sure-si'nin sonunda Rasûlullah'ın hicretine işaret olduğu gibi, Anke-but'un sonunda da müminlerin hicreti bahis konusu edilmektedir. Böylece peşpeşe gelmeleri çok uygun olmuştur.
Bu surede genel olarak şu konular yer almaktadır:
1- İnsanların «îman ettik» dedikten sonra kurtulduklarını sanmaları doğru değildir.
2- Kötülük yapmasına rağmen Allah'tan kurtulacağını sanan kimse yanılmaktadır.
3- Cihad'ın yaran ancak mücahide aittir.
4- Salih ameller günahların kefaretidir.
5- İnsan, ana ve babasına hangi hususlarda itaat etmek mecburiyetindedir?
6- îman ve salih ameller insanı nereye götürür?
7- Allah göğüslerdekini bilir.
8- Allah gerçek müminlerle münafıkları ayırdeder.
9— Kafirlerin müminlere söyledikleri sözler.
10- Hz. Nuh 950 sene insanları Allah'a çağırmıştır.
11- Hz. İbrahim'in çabası.
12- Allah'ın kuvvet ve kudreti.
13- İbret için yeryüzünde seyahat edilmesi.
14- Allah'ın dilediğini yapması.
15- Kâfirlerin Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmaları. '16— Hz. Lut'un Hz. İbrahim'e iman etmesi.
17- Hz. İshak ve Hz. Yakub'un Hz. İbrahim'e hibe edilmeleri ve peygamberliği zürriyetinde kılması.
18- Hz. Lut ve kavmi.
19- Meleklerin misafir olarak gelmeleri ve Lut kavmini helak etmeleri.
20- Hz. Şuayb ve kavmi.
21- Ad ve Semud.
22- Karun, Firavun, Haman ve Musa.
23- Ümmetlerin değişik azapları.
24- Kâfirlerin Ankebut'a benzetilmesi.
25- Rasûl-ü Ekrem'e okuma ve namaz kılma emri.
26- Ehl-i Kitapla mücadelenin metodu.
27- Rasûl-ü Ekrem'in okuma yazma bilmemesinin hikmeti.
28- Öğütler.
29- Ehli imana hitap.
30- Her nefsin ölümü.
31- Ehli İman'a cennetin verilmesi.
32- Her şeyin rızkı Allah'a aittir.
33- Müşriklerin Allah'ı tanımaları.
34- Dünya hayatı.
35- Sıkıntıda Allah'ı çağırmak, genişlikte şirk koşmak.
36- Emin belde.
37- Allah adına yalan uyduranlardan daha zalim kim olabilir?
38- Allah için cihad edenlerin mükâfatı. [1]
Meal
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Elif, Lanı, Mim.
2- İnsanlar (sadece) inandık demeleriyle bırakılacaklarını kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?
3- Andolsun ki biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirimsizdir. Kesinlikle Allah doğruları bilir ve yalancıları da mutlaka bilmektedir.
4- Yoksa kötülük yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar?
5- Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa o bilsin ki Allah'ın tayin ettiği zaman elbette gelecektir. Allah her şeyi işiten ve bilendir.
6- Hak uğrunda cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Kuşkusuz ki Allah âlemlerden müstağnidir. [2]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(1-6) «Elif, Lâm, Mim, İnsanlar (sadece) inandık...» Bu Ayetlerin Tefsiri
2. ayetin takdiri şöyledir: «İnsanlar sadece «îman ettik» demelerinden ötürü imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?». Sadece «Biz iman ettik» demeleriyle sınanmayacaklarını, denenme-yeceklerini sanmaları tenkid edilmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak Meret, cihad, arzuları terketmek, sorumlulukları yerine getirmek, musibetlerin çeşitlerine maruz kalmak gibi şeylerle gerek nefislerde gerekse mallarda onları imtihan edecektir ki ihlas sahibi olan, münafıktan ayrılsın. Böylece Cenab-ı Hak herkese amelinin iktiza ettiğiyle muamele etsin. Amellerinin mertebelerine göre onlara sevap veya ikab versin. Çünkü sadece iman, hulûsu kalple de olsa sadece kişiyi ateşte ebedi kalmaktan kurtarır.
Abd bin Humeyd, îbn Cerir, İbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Hatim' in Sadi'den rivayet ettiklerine göre bu ayet Mekke'de bulunan bir grup hakkında nazil olmuştur. Onlar İslâm'ı kabul etmişlerdi. Hicret ayeti indiğinde sahabîler Medine'den bu zatlara şöyle yazdılar: «Sizin ikrar ve islâmtmz siz hicret etmedikten sonra kabul olunmaz». Bunun üzerine onlar Medine'ye doğru yola çıktılar. Mekke müşrikleri arkalarına düşüp onları geri çevirdiler ve bu ayet o zaman bu kimseler hakkında nazil oldu.
Sahabîler onlara «Sizin hakkınızda şu ayet nazil oldu» diye yazınca onlar da karar vererek, «Biz çıkacağız, hicret edeceğiz. Arkamıza düşen olursa savaşacağız» dediler. Ve çıktılar. Müşrikler arkalarına düştü. Müşriklerle savaştılar. Bazıları şehit oldu, bazıları da kurtuldular. O zaman Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: «Rabbin fitneden sonra hicret edenler ve hicretten sonra cihad edip sabır gösterenler için elbette çokça affedici ve çokça merhamet edicidir.»
Ayetin metnindeki «En-Nas» kelimesi haklarında ayet inen kimselerle tefsir edilmiştir. Hasan Basri'ye göre ise burada «En-Nas» ile münafıklar kastedilmektedir.
«Onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir» cümlesindeki «öncekiler» daha Önce geçmiş peygamberlerin tâbileridir. Onlara da çeşitli fitneler ve mihnetler isabet etmişti. Sabrettiler, dinlerine sarıldılar ve ebedi saadete mazhar oldular. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Nice peygamber vardır ki onunla beraber birçok rabbani alim (veya kendilerini Allah'a veren kimseler) savaştılar. Bunlar Allah yolunda kendilerine isabet edenden dolayı zayıf olmadılar. Ve zilleti de kabul etmediler» diye buyurmuştur.
Ayetin son cümlesi olan «Elbette Allah doğruları ortaya çıkaracak ve yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır» dolayısayla bazıları Allah'ın ilminin «muhdes» olduğunu vehmetmişlerdir. Bu ise bâtıl bir vehimdir.
4. ayette geçen «Yesbikûna» fiilini Mücahid «Bizi aciz bırakacaklarım, amelleri dolayısıyla kendilerine ceza vermeye muktedir olmayacağımızı mı sanıyorlar?» şeklinde yorumlamıştır. Kata-de aynı ayetteki «Seyyiat» kelimesini «şirk» ile tefsir etmiştir. Bazıları da «Seyyiat'tan maksat, küfrün dışındaki diğer günahlardır.» demişlerdir. Bu yoruma göre ayet müminler hakkında nazil olmuş olur. Müminler böyle bir durumu her ne kadar ummuyorlarsa da ilimlerinin mucibi olmayan bir nokta ve günahlardaki ısrar noktasında akıp gafletle gitmeleri, cezaya kesin surette inanmayan bir kimsenin hareketi gibi kabul edilmiş ve böylece tabir edilmiştir.
Bazıları «Seyyiat, küfür ve isyanların hepsini kapsamaktadır» demiştir. Rivayetler ise bu ayetin kâfirler hakkında nazil olduğuna delâlet eder,
İbn Ebi Hatim, Said bin Cübeyr'den şöyle rivayet ediyor: «5. ayetteki «Reca» ile maksat korkudur. Yani kim Ahiret'te haşre gönderileceğinden korkuyorsa kesinlikle bilsin ki Allah'ın tayin ğ ettiği vakit muhakkak gelecektir.»
Zemahşeri, «Allah'ın likası, akıbete varmanın bir temsilidir | ki o da Azrail'le karşılaşmak, haşre gönderilmek, hesap ve cezadır. Yani bu haller uzun bir zamandan sonra efendisinin yanına varan bir kölenin hâline benzer. Efendisi onun ne yapıp yapmadığım bilir. Efendisi onu ya müjde ile karşılar; çünkü onun yaptıklarından razıdır. Ya da tam tersi ile; çünkü yaptıklarından nefret eder. Bu bakımdan kelâm temsil kabHindendir. Beca'dan maksat ise emir ve ümiddir, demektedir.
«Allah'ın ecelUmden maksat, herhangi bir iş için tayin edi-ten ve uzayıp o noktaya kadar giden zamanın sonudur. Bazan ecel o zamanın tamamına da denilir. Fakat en meşhur kullanılışı birin mânâdır.
O vaktin geleceği, o vakitte olanın gelmesinden kinayedir.
«Allah âlemlerden müstağnidir», yani onların ibadetlerine ihtiyacı yoktur. Rahmet ve hikmetinin gereği olarak onlara sevap vermek için ibadet vazifesi vermiştir. [3]
Meal
7- İman edip salih amellerde bulunan kimselerin günahlarını muhakkak örteriz ve elbette işledikleri amellerin daha gü-zeliyle onları mükâfatlandırırız.
8- Bîz insana anne ve babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Buna rağmen (ey insan) hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmanı sana emrederlerse onların emirlerine itaat etme. (Çünkü) dönüşünüz ancak banadır. Ben size yaptıklarınızı haber vereceğim.
9- O kimseler kî iman etmiş ve salih amellerde bulunmuşlardır. Onları kesinlikle salihler arasına sokacağız.
10- İnsanoğlundan öyleleri vardır ki «Allah'a inandık» derler. Fakat Allah uğrunda bir eziyete uğratıldı mı tutup insanların eziyetini Allah'ın azabı gibi telâkki eder. Ancak Rabbinden bir zafer gelirse onlar şöyle derler: «Doğrusu bîz de sizinle beraberdik». Allah bütün âlemlerin kalplerinde olanı en iyi bilen değil midir?
11- Andolsun Allah hiç kuşkusuz iman edenleri de bilir, münafıkları da bilir.
12- O küfre kayanlar iman edenler İçin (şöyle derler): «Bizim yolumuza uyun sizin günahlarınızı da biz yüklenelim». Oysa onların günahlarından hiçbir şey yüklenici değillerdir. Kuşkusuz onlar yalancıdırlar.
13- Muhakkak ki onlar hem kendi yüklerini hem de kendi yükleriyle beraber başka yükleri de yüklenecekler ve Kıyamet Günü uydurdukları şeylerden ötürü sorguya çekileceklerdir.
14- Yemin olsun ki biz Nuh'u kendî kavmine gönderdik. O da içlerinde elli yıl eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakaladı. [4]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(7-14) «İman edip, salih amellerde bulunan kimselerin...» Bu Ayetlerin Tefsiri
8.ayette sözü edilen «insanlara anne-babalan hakkındaki va-siyyet»ten maksat, onların gönüllerini almak, haklarına riayet etmektir.
«Um» kelimesinde bulunan tenkir, tahkir içindir. Yani mâbud olması hak ve müstakim olmayan bir şeyi bana ortak koşmanı sana emrederlerse onlara itaat etme!
Bu ayet Sa'd bin Ebi Vakkas hakkında nazil olmuştur. Sa'd müslüman olduğu zaman annesi Abdişems'in kızı Hamne: «Ey Sa'd: Kulağıma geldiğine göre sen Muhammed'in dinine girmişsin. Sen Muhammed'i bırakmadıktan sonra Allafra yemin ederim, hiçbir şey yemeyeceğim, içmeyeceğim ,rû'zgâr ve güneşten hiçbir şeye sığınmayacağım» dedi. Sa'd annesinin en sevimli evlâdıydı. Fakat o, annesinin sözlerine karşı geldi. Annesi üç gün güneşte oturdu, yemeden-içmeden durdu. Sa'd, Allah'ın Rasûlü'ne gelerek durumu şikâyet etti ve bu ayet o zaman nazil oldu. Aynı zamanda Lokman ve Ahkâf surelerindeki ayetler de indi. Rasûl-ü Ekrem Sa'd'a ihsan ile annesini razı etmeye çalışmasını emretti,
9. ayetin metninde geçen «Salihler»den maksat, salah-ı nefiste derinleşenler ve salah halinde kemâle erenlerdir. Salah, fesadın zıddıdir ve bütün hayırları derleyen bir vasıftır. Nihayetsiz mertebeleri vardır. Kemâl mertebesi orada e'n yüksek mertebedir. Bunun için peygamberler de salahı istemişlerdir. Nitekim Hz. Süleyman «Rahmetinle beni salih kullarının içerisine sok» demiştir.
Ayette bir takdirin olması muhtemeldir. Yani «Beni salihle-rin girdiği yere (cennete) gönder.»
10. ayette «Allah uğrunda eziyet gördüğü zaman» tabirinden maksat, Allah için (Allah yolunda) eziyete maruz kaldığı, müşriklerin imanından dolayı ona azap verdikleri zaman demektir.
«Rabbinden bir zafer gelirse, onlar şöyle derler: «Andolsun, biz beraberdik», yani sizinle beraber savaşır, size yardımcı oluruz, derler. Savaşta arkadaşlığımız muhakkaktır. Cenab-ı Hak böyle bir arkadaşlığın olmadığını beyan etmiştir.
10. ayet, müslümanların zayıf bir grubu hakkında nazil olmuştur. Kendilerine kâfirlerden bir eziyet dokunduğu zaman onlar kâfirlerle uyum sağlamaya çalışırlar ve bu durumu müslü-manlardan gizlemeye çalışırlar. Böylece de münafıklardan olurlar. Onun için İbn Zeyd ve Süddi «Bu ayet münafıklar hakkında nazil oldu» demişlerdir.
«Allah âlemlerin göğüslerinde olanı en iyi bilen değil midir» cümlesindeki, «A'lemu» kelimesi ismi tafdil olarak anlaşıldığı takdirde ayetin mânâsı şöyle olur: «Allah âlemlerden daha fazla, alemlerin göğsünde bulunan ahlâkı ve nifakı daha iyi bilmez mi?». Katade, «Bu ayet, hicret edip Mekke'ye tekraren götürülenler hakkında nazil olmuştur» demektedir.
Bazı müfessirler «Bu ayet müşriklerin soruyla çıkıp Bedir'e gelen müminler hakkında nazil oldu ki onlar Bedir'e geldikten sonra ihtida ettiler» demişlerdir.
Onbirinci ayette geçen «Allah elbette inananları da bilir ve elbette iki yüzlüleri de bilir» cümlesindeki «ilim»den maksat, mükâfat ve cezadır. Yani Cenab-ı Hak onlar'da olan iman ve nifaktan ötürü onları mükâfatlandıracak ve cezalandıracaktır. [5]
Münafıklık Medine Dönemi'nde Yayıldı
Ayetin zahirine bakılırsa, bu ayet nifak Medine'de zahir olduğuna göre Medine Dönemi'nde inmiştir. Bu ayetin Mekke Döne-mi'nde nazil olduğunu söyleyenler «Bu sure tamamen Mekke'de nazil olmuştur. Kâfirlerin müslümanlara azap etmeleri de kesinlikle Mekke'de olduğundan dolayı bu sure Mekki'dir» demişlerdir. Yahut bu sure, gaybtan verilen haberler kabilinden olduğu için Mekki'dir. Yani biz Ad ve Semud'u da helak ettik. Ve onları helak etmemiz meskenlerine bakmaktan ötürü size apaçık görülmektedir. Yani siz Mekke'den, Hicaz bölgesinden Şam'a giderken onların yurtlarından geçmektesiniz.
Bazıları «Aden ve Semude kelimeleri mukadder bir fiilin me-fulüdür. Yani Ad ve Semud'u hatırlayınız mânâsındadır» dediler. Yani kıssalarını gözlerinizin Önüne getiriniz veya Rasûl-ü Ekrem'e hitaben «Sen hatırlat» demek oluyor.
Bazı kıraat alimleri «Medyen» kelimesinin üzerine atfetmek suretiyle Adin ve Semudi şeklinde esre ile okumuşlardır.
«Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi.» Yani onlara bu vesveseyi verdi. Onların küfür ve isyandan meydana gelen çirkin amellerini kendilerine vesvese vermek suretiyle süslü göstermiştir. Ve onları hakka götüren yoldan saptırdı. Halbuki Ad ve Semud akıllı kimselerdi. Hak ile bâtılı delil getirmek, düşünmek suretiyle ayırd edebilirlerdi. Fakat gaflete daldılar, düşünmediler ve acı akıbetle karşı karşıya kaldılar.
Bazı müfessirler «Onlar akıl sahipleriydi. Hakkı bilirlerdi. Fakat inat ederek kâfirlikte ısrar ettiler» diyor. Bazıları «Mustebsiri. ne, azabın kendilerine lahik olacağını açıkça bilirlerdi. Çünkü peygamberler onlara bunu söylemişlerdi. Fakat onlar ısrar ettiler ve mahut netice ile karşı karşıya geldiler» diyor.
Katade. ve Kelbi, Mecma'ul-Beyan'da da belirtildiği gibi şöyle derler: «Bu ayetin mânâsı şudur: Onlar kendi nefisleri katında yani kendi kendilerine üzerinde bulundukları dalâleti görürler, fakat hidâyet üzerinde olduklarını sanırlardı.»
Îbn'ul-Munzir'in 12. ayetle ilgili olarak Katade'den rivayet ettiğine göre, onlar sapıklıkları nedeniyle utandıkları için «Ne biz haşre gönderiliriz ne de siz. Bize tâbi olun (yani küfre girin). Eğer sizin boynunuza bir şey yüklenilirse biz onu üzerimize alırız» derlerdi.
İbn Ebi Şeybe ve İbn'ul-Munzir, İbn Hanefiyye'den şöyle rivayet ediyorlar: «Ebu Cehil ve Kureyş'in ileri gelenleri insanlar Rasûl.ü Ekrem'e müslüman olmak için geldiklerinde onların önünü keserler ve «Muhammed içkiyi, zinayı haram kılıyor. Araplar'ın bütün yaptıklarını haram kılıyor. Siz Muhammed'e iman etmeyip dönün. Biz sizin günahınızı yüklenelim» derlerdi. İşte bunun üzerine 12. ayet nazil oldu.»
14. ayetin metninde geçen «Fe Lebise» fiilinin başındaki «Fa» harfi takibi ifade eder. İnsanın zihnine ilk gelen şudur: Hz. Nuh, peygamber olduktan sonra 950 sene kavminin içerisinde durmuş ve onları Allah'a davet etmiştir. Nitekim bu durum bazı rivayetlerde belirtilmiştir. İbn Ebi Şeybe, Abd bin Humeyd, İbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Hatim, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ederler: «Nuh kırk yaşındayken Allah onu peygamber yaptı. 950 sene kavminin arasında durdu ve onları Allah'a çağırdı. Tufan koptuktan sonra da insanlar çoğalıp yayılıncaya kadar 60 sene daha yaşadı.»
Bu rivayete göre Hz. Nuh'un ömrü 1050 sene olmuş olur. Bazı rivayetlerde daha fazla yaşadığına dair kayıtlar vardır.
İbn Atiyye «Ayette zikredilen 950 sene onun bütün ömrü de olabilir» demiştir.
Cenab-ı Hak ayette «Sene» kelimesini kullanmıştır. Çünkü «Sene», şiddet ve kıtlık mânâsında kullanılır. Hz. Nuh zamanı da şiddet ve tufan zamanı olduğundan dolayı bu tabir ayete daha uygun düşmüştür.
Tufan, bir şeyi çokça ve şiddetlice saran durumlara denir. Meselâ sel, rüzgâr ve karanlık gibi. [6]
Meal
15- Böylece biz Nuh'u da, gemide bulunanları da kurtardık ve bu hadiseyi âlemler için bir ayet (mucize) kıldık.
16- Ve İbrahim'i de (kavmine peygamber olarak gönderdik). Hatırlat o zamanı ki İbrahim, kavmine şöyle demişti: «(Ey kavmim) Allah'a ibadet edin ve ondan korkun. Bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.»
17- «Siz Allah'ı bırakıp putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah'ı bırakıp taptıklarınız sizlere rızık vermeye güç yetiremezler. Öyleyse bütün nzıklan Allah katında arayın. Sadece O'na ibadet edin ve O'na şükredin. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz.»
18- «(Ey Kavmim!) Eğer (beni) yalanlarsanız kesinlikle sizden öncekiler de (peygamberlerini) yalanlamışlardı. Peygamberin vazifesi sadece apaçık bir tebliğdir.»
19- Onlar görmediler mi ki Allah yaratmaya nasıl başlıyor? Sonra onu nasıl iade ediyor? Kuşkusuz ki bu Allah'a pek kolaydır.
20- (Ey Rasûlüm!) De ki: Yeryüzünde gezin, görün. Allah yaratmaya nasıl başladı? Sonra ikinci yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.
21- O dilediğine azap verir, dilediğine merhamet eder. Hepiniz O'na çevrilirsiniz.
22- Siz ne yerde ne de gökte (Allah'ı) aciz bırakanlar değilsiniz. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
23- Allah'ın ayetlerini ve onunla mülâki olmayı inkâr edenler, evet onlar benim rahmetimden ümidi kesmişlerdir ve onlar için elem verici bir azap vardır. [7]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(15-23) «Böylece biz Nuh'u da, gemide,,.» . Bu Ayetlerin Tefsiri
16. ayette geçen «Ve İbrahime» kelimesi Nuh üzerine atıftır. Yani «Biz İbrahim'i de peygamber olarak gönderdik». Aklı tekâmül ettiği, eşyaya bakarak delil getirebilecek kudrete eriştiği ve kemâl rütbesinden tekmil derecesine geçtiği zaman onu peygamber olarak gönderdik.
17. ayette geçen «İfki yaratıyorsunuz» tabirinden maksat, yalan uyduruyor, üretiyorsunuz demektir. Çünkü taptıklarınıza «Mabud» diyorsunuz, bu da yalandır. «Onlar bize Allah katında şefaatçi olacaklardır» diyorsunuz, bu da yalandır. Veya bunları iftira ve yaîan için yapıp ortaya kovuyorsunuz.
«O'na döndürüleceksiniz», yani Allah'a döndürüleceksiniz. Başkasına değil! Önce Ölümle, sonra da haşre gönderilmekle O'nun huzuruna döndürüleceksiniz. O halde onun emrettiklerini yapın, yasaklarından sakının!
18. ayetin yorumu şöyledir: Eğer beni tasdik ederseniz dünya ve Ahiret saadetini elde etmiş olursunuz. Eğer size haber verdiğim konularda beni yalanlarsanız, sizden önceki ümmetlerin çoğu da peygamberlerini yalanladılar. Bu bakımdan yalanınız bana hiçbir zarar vermez. Zira sizden Önceki ümmetler de peygamberlerni (Şit, İdris, Nuh ve Salih (a.s)) yalanladılar. Fakat onların yalanlamaları peygamberlere hiçbir zarar vermedi. Sadece kendileri için zararlı oldu. Çünkü onların neticede azaba maruz kaldıkları malûmdur. [8]
Rasûlün Vazifesi
«Rasûl'e düşen ancak açıkça duyurmaktır» cümlesi, peygam-j|| berlerin vazifesini belirtmektedir. Yani onların vazifeleri şek ve şüpheye yer bırakmayan bir tebliğdir. Kavminin kendilerini tasdik etmesi peygamberlerin vazifesi değildir. Bir peygamber beliğ bir şekilde vazifesini belirttikten sonra artık bir yükümlülüğü kalmaz, kavminin kendisini yalanlamaları artık ona bir zarar vermez. Bu aye,t, Hz. İbrahim'in kıssasının devamıdır. «Bundan sonra onun kavminin cevabı şu oldu» ayeti de o kıssanın devamıdır. Aynı zamanda Hz. Muhammed'in hâline değiniliyor da olabilir. Yani Kureyş'in ona karşı nasıl tavır aldığı, onun Kureyş'in dinini nasıl yıktığı ve kötülüklerinden dolayı onlara nasıl tehdidde bulunduğu ifade edilmektedir. Böylece Rasûl-ü Ekrem'in bu kıssası Hz. İbrahim'in kıssasının arasına girmiş olmaktadır. Çünkü Hz. İbrahim'in kıssası Rasûlullah'ı teselli etmek, ona bir nefes aldırmak için sevkedilmiştir.
«De ki: Yeryüzünde gezin...»
Buradaki emir Hz. İbrahim'edir. Öna bu sözü kavmine söylemeşini Cenab-ı Hak emretmektedir. Bu emrin Rasûl-ü Ekrem'e yönelik olması ve Rasûl-ü Ekrem'in bunu Kureyş'e söylemesi de mümkündür. Çünkü Kureyş'in durumu Hz. İbrahim'in kavminin durumu ve daha önceki ümmetlerin durumu gibidir. Onlar da haş- n inkâr etmişler, peygamberin getirdiğine karşı çıkmışlardı.
«Sonra Allah son yaratmayı da yapacaktır», yani gördüğünüz birinci yaratmadan sonra son yaratmayı yapacaktır. «Neşet» icad etmek, halketmek demektir.
Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki ceset tamamen yok olacak sonra yeni bir yaradılışla iade edilecektir. Yoksa cesedin parçalarının ayrılacağı, sonra da o parçaların biraraya geleceği kastediliyor değildir: Fakat bu iki görüşü de savunanlar vardır ve delilleri birbirleriyle çarpışmaktadır. Bu, İbn'uî-Hemam'ın dediği gibi mü-dekkikler nezdinde zanni bir meseledir.
20. ayetin son cümlesi olan «Allah her şeye kadirdir» cümlesi, daha önceki meselelerin nedenidir. Çünkü Allah'ın bütün kâinata kadir olduğunu bilen bir insan, Ö'nun kâinatın bir parçası olan iade hususundaki kudretinde de zerre kadar tereddüt etmez.
İlk yaradılış (neş'et) kâinatın yaratılmasıdır. Son yaradılış ise Ahiret'teki yaratmaktır. Yani dünya hayatı birinci neş'e, Ahiret hayatı da ikinci neş'edir.
«Siz ne yerde ne de gökte aciz bırakamazsınız», yani geniş olan arzda kaçmanız veya yerin varılamayacak kadar derin noktalarına inmeniz, yerden daha geniş olan gökte sipere yatmanız dolayısıyla Allah'ın hakkınızdaki hükmünde O'nu aciz bırakamazsınız. [9]
Meal
24- Kavminin (İbrahim'e) cevabı ancak şu olmuştur: «Onu (İbrahim'i) öldürün veya yakın». Bunun üzerine Allah onu ateşten kurtardı. Kuşkusuz ki bu hadisede iman eden bir kavim için ayetler (mucizeler) vardır.
25- (İbrahim, kavmine) dedi ki: «Dünya hayatında aranızdaki sevgiden ötürü siz Allah'ı bırakıp bazı putlar edindiniz. Kıyamet Günü'nde ise bir kısmınız bir kısmınıza küfür isnad edecektir. Ve yine bir kısmınız diğer kısmınıza lanet edecektir. Sizin sığınacağınız yer ateştir ve sizin için hiçbir yardımcı da yoktur.
26- Bu sözler üzerine Lut, İbrahim'e iman etti ve «Ben Rabbim (in emrettiği yer) e göç edeceğim. Kesinlikle Allah her şeye g-aliptir ve hikmet sahibidir» dedi.
27- Biz ona (İbrahim'e) İshak'ı ve (İshak'in oğlu) Yakub'u hibe ettik. Biz onun zürriyetinde nübüvveti ve Kitab'ı kıldık. Ona ecrini dünyada verdik. O Ahiret'te de kesinlikle salih kimselerdendir.
28-(Biz) Lut'u da (kavmine) gönderdik. Hatırlat o zamanı ki Lut, kavmine şunları söylemişti; «Şüphesiz ki siz çok kötü bir iş yapıyorsunuz. Öyle kî sizden Önce âlemlerden hiç kimse bunu yapmamıştır.»
29- «Hâlâ erkeklere yaklaşacak, (mal için) yol kesecek ve biraraya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?» (Bu sual üzerine) Lut'un kavmi şu cevabı verdi: «Eğer doğru söyleyenler-densen bize Allah'ın azabını getir.»
30- (Lut) dedi ki: «Ey Rabbim! Fesatçı bir kavme karşı bana yardım et.» [10]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(24-30) «Kavminin (İbrahim'e) cevabı ancak...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Onu öldürün veya yalan» cümlesini sarfedenler Hz. İbrahim' in kavminin bir kısmıydı ve diğerlerine söylüyorlardı. Veya ileri gelenler tâbilerine bunu söylüyorlardı. Onu öldürün veya onu ateşte yakın ki hemen ondan kurtulalım. Yani ateşe uzandığı zaman eğer dininize dönerse ne âlâ, yoksa yakın! Bu tereddütün bir kısmının» Öldürün!» bir kısmının da «Yakın!» demelerinden ileri gelmesi mümkündür. Sonunda ateşi seçtiler ve Hz. İbrahim'i ateşe attılar. Yani İbrahim'in kesin delilleri karşısında onlar delil getirmekten aciz kaldıktan sonra bu çirkin sözleri söylediler.
«Allah onu ateşten kurtardı», yani onlar onu ateşe attılar, Ce-nab-ı Hak da onu ateşten kurtardı. Ateşi onun üzerinde serin ve sağlam bir şekle soktu. Nitekim Kur'an'm konuyla ilgili diğer ayetlerinde bu belirtilmektedir.
Bu hadise Kûfe'nin köylerinden olan Kusa (veya Kusi) denilen yerde olmuştur. Diğer bir meşhur rivayete göre hadise Urfa' da cereyan etmiştir. Kalenin daha yıkılmamış ayaklarının mancınık için kurulan ayaklar olduğu keyfiyeti bir efsanedir. Oradaki balıkların avlanamayacağı, etlerinin yenemeyeceği şeklindeki kanaat da bâtıldır, asılsızdır.
«Siz dünya hayatında birbirinizi sevmek için Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz», yani bir kısmınızın diğerini sevmesi sizi putlar edinmeye sevketmiştir. Çünkü sevdiğiniz birtakım insanların putlara taptıklarını görünce, siz de onlara riayet ettiniz. Bir düşünce neticesinde,, bir fikir ve akıl yürütme sonucunda değil, ancak sevdiklerinizle uyum sağlamak için bunu yaptınız. Nitekim insan sevdiği bir kimsenin bir şey yaptığını görünce onun sevgisinden dolayı o da onu yapmaya kalkışır. Yani, sizi onları mabud edinmeye sevkeden, onlarda yarar veya zararın defi vardır şeklindeki düşünceler değildir. Sizi onları mabud edinmeye sevkeden nokta, sadece dostlarınızın onları mabud edindiğini görmenizdir. Yoksa «Biz bunlara bizi Allah'a daha da yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz» şeklindeki sözünüz doğru değildir. Siz bu mülahaza ile onları mabud edinmiş değilsiniz. Çünkü bu gerçek bir durum değildir, mevhum bir emirdir. Zerre kadar aklı olan bir insanı, bu neden put edinmeye sevketmez.
Bazı müfessirler «Buradaki muhataplar birtakım özel kişilerdir» demişlerdir. «Biz onlara bizi Allah'a daha da yaklaştırsınlar diye tapıyoruz» diyenler ise onlardan başkadır.
26. ayette geçen «Lut ona iman etti» cümlesinin mânâsı, Hz. İbrahim'i bütün sözleriyle tasdik etti veya onun peygamberliğine inandı demektir. Yoksa ayetin mânâsı «Lut onun çağırdığı tevhide iman etti» demek değildir. Zira Hz. Lut daha önce iman etmişti.
«... Ben Rabbime hicret ediyorum» cümlesindeki zamir Hz. İbrahim'e racidir. Nitekim Katade ve Nehai de bunu ifade etmişlerdir. Zamirin Hz. Lut'a raci olduğunu söyleyenlere itibar edilmez. Çünkü gramer açısından mahzurludur.
«Biz ona İshak'ı öz evlat, Yakub'u da torun olarak verdik».
Doğurmaz ve ihtiyar bir kadından çocuğun geleceğinden ümitsiz olduğu bir devrede, bu hadise olmuştur.
Hz. İbrahim kıssasında Hz. İsmail zikredilmemektedir. Bununla ilgili birkaç neden ileri sürülmüştür:
1- Bu makam Allah'ın İbrahim'e minnet etme makamıdır. İhsanının zikredilmesi makamıdır. Bu nimet Hz. İshak ve Hz. Ya-kup ile olmuştur. Hz. İsmail ile değil.
2- Hz. İsmail'in burada zikredilmesi uygun düşmez. Çünkü Hz. İbrahim onu annesi ile beraber hiçbir yoldaşları olmaksızın Mekke'de bırakmıştı.
Ayetin metnindeki «El-Kitab» ile Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'-an gibi kitaplar kastedilmektedir.
«Biz ona yapmış olduğu amele karşılık ecrini dünyada verdik». Mücahid'in yorumuna göre, onu ateşten ve mütekebbir diktatörden kurtardık. Kıyamet'e kadar herkes onu güzel bir şekilde anacaktır. [11]
Lûtîliği İlk Yapanlar
«Ve Luten» kelimesi ya İbrahim veya Nuh üzerine atıftır. «EL Fahişe» kelimesinden maksat, kabahat ve kötülükte son safhada bulunan hareket demektir ki bu da lûtîliktir.
«Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı fuhuşa gidiyorsunuz» cümlesinden anlaşılıyor ki onlardan önce bu hareketi hiç kimse yapmamıştı. Yani bütün âlemler tarafından kendisinden kaçınılan fıtratın nefret ettiği ve şerefli kimselerin hoşlanmadığı bir hareketi yapıyorsunuz.
Mücahid, Kasım bin Muhammed, Katade ve İbn Zeyd, «Onlar meclislerinde birbirlerini alenen gördükleri halde erkek erkeğe ilişki kurarlardı» demişlerdir.
Hz. İbrahim ve Hz. Şuayb'm kıssalarında «Onlar kavimlerini Allah'ın hidayetine davet ettiler» gibi bir söz Lut kıssasında geçmemektedir. Çünkü Hz. Lut, Hz. İbrahim'in kavmindendi ve onun zamanında yaşamıştır. Hz. İbrahim ondan Önce insanları Allah'a ibadete ve onun birliğine davet etmişti. Bu hususta Hz. İbrahim'in durumu halk arasında meşhurdu. Lut da bu çirkin fiile mâni olmak çabaSındaydı ve Cenab-ı Hak insanlara onu bu görevle takdim etmiştir.
İbrahim ve Şuayb'a gelince; onlar, Allah'a daha önce ibadet edenlerin münkariz oldukları bir dönemde gelmişlerdir. Bunun için ikisi de kavimlerini Allah'a ibadete davet etmişlerdir.
«Lut kavminin cevabî sadece: Eğer doğrulardan isen haydi Allah'ın azabım getir, demeleriydi» cümlesi, zahiren Hz. Lut'un onlara azab vaadettiğini ifade etmektedir.
Hz. Lut'un ilk vaazında bu cevabı verdiler. A'raf ve Nemi Su-resi'ndeki cevaplar ise ilk vaazdan sonraki vaazlara karşılık olarak verilmiştir. Binaenaleyh buradaki haşr ile diğer haşrlar arasında tezat ve çelişki sözkonusu değildir. [12]
Meal
31- Elçilerimiz İbrahim'e o müjde ile geldikleri zaman dediler ki: «Şüphesiz biz bu ülkenin halkını helak edeceğiz. Çünkü bu ülkenin halkı zalimdir.»
32- (İbrahim:) «Fakat o ülkede Lut var» dedi. (Melekler ona cevap olarak): «Orada olanları biz daha iyi biliriz. An dolsun biz onu ve aile efradını kurtaracağız. Ancak onun eşi müstesnadır. O orada kalacak olanlardandır» dediler.
33- Elçilerimiz Lut'a geldiklerinde, onlardan ötürü Lut (un) durumu kötüleşti. Ve bunlardan dolayı onun kolu (göğsü) daraldı. (Bu manzarayı gören melekler) dediler ki: «Korkma ve mahzun olma! Eşinin dışında seni de aileni de kesinlikle kurtaracağız. Eşin ise burada kalacak olanlardandır.»
34- «Şüphesiz ki biz fenalık yaptıklarından ötürü bu memleket ahalisinin üzerine gökten bir azap indireceğiz.»
35- Şüphesiz ki aklını kullanacak bir kavim için o memleketten apaçık bir alâmet (harabeler) bıraktık.
36- Biz Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı (peygamber olarak gönderdik). O: «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin ve Ahi-ret Günü'nü arzulaym. Sakın fesat çıkaranlar olarak yeryüzünde isyan etmeyin!» dedi.
37- Böylece Şuayb'ı yalanladılar ve bundan dolayı da onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı. Onlar yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.
38- (Biz) Ad ve Semud'u da (helak ettik). (Ey inkarcılar! Onlara ne yapıldığı) yurtlarının harap oluşundan size belli olmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel göstererek onları yoldan çıkardı. Oysa bakıp ibret alabilirlerdi. [13]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(31-38) «Elçilerimiz İbrahim'e o müjde...»Bu Ayetlerin Tefsiri
31. ayette kullanılan «Hazihi» (bu) kelimesi işaret eder ki helak edilmesi istenilen yerler Hz. İbrahim'in yerine gayet yakındı. Hz. İbrahim'in «Fakat orada Lut var» sözü kalbinin mutmain olması içindi. Çünkü Lut'u çok severdi. Hz. İbrahim helak edilmek istenen o kasabada herhangi bir kimsenin sağ bırakılıp bırakılmayacağını öğrenmek için böyle söylemişti.
32. ayetin son kelimesi «Gâbirin», köyde kalanlar demektir. Veya Katade'nin rivayet ettiğine göre azapta kalanlar demektir. Bazı müfessirler bu ayetteki «ehl» kelimesini Hz. Lut'a iman eden kimseler diye tefsir etmişlerdir.
33. ayetteki «Sie» fiili Hz. Lut'a üzüntü çöktü demektir. Bu da kavminin gelen elçilere kötülük edecekleri endişesinden ileri geliyordu. Çünkü onlar garip ve yabancı kimselere karşı böyle davranırlardı. Melekler ise Hz. Lut'a güzel insan suretinde gelmişlerdi.
Ayetin metnindeki «Zer'an» kelimesi takat demektir. Yani Hz. Lut'un eli daraldı, takati onlara yetmiyordu.
34. ayetin metnindeki «Riczen» kelimesi azap demektir. O azap ona duçar olan insanı kıvrandınp durur.
«Akleden bir kavim için», yani ibret almak, basiretle görmek için akıllarım kullanan kimseler için. Bu ayetler livatanın çirkinliğini, korkunçluğunu sergilemektedir. Bütün ümmetin ittifakıyla lûtîlik büyük bir günahtır. Hatta zinadan daha şiddetli olduğu hususunda ittifak edilmiştir.
Hz. Şuayb'ın «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin ve Ahiret Gü-nü'nü arzu edin» mânâsmdaki ayette kullanılan reca, Ebu Ubey-de'ye göre korku demektir. Yani Ahiret Günü'ndeki ilâhi intikamdan korkun!
37. ayetin metnindeki «Racfe» kelimesi şiddetli zelzele ve sarsıntı demektir. Hud Suresi'nde «Zulmedenleri bir sayha yakaladı» denir. Yani Hz. Cebrail'in bağırması. Zira bu bağırma sarsıntıya sebeptir. Çünkü havayı ve o havanın komşuluğunda bulunan yeri sarsar. Mücahid «Racfe»yi burada sayha ile tefsir etmiştir. Çünkü Hud Suresi'nde «Sayha» tabiri kullanılmıştır. Veya bu sayhadan, insanların kalpleri titrediği için böyle denilmiştir.
«Dam kelimesinden maksat beldeleridir. Zira «dar» eve denildiği gibi beldeye de, şehre de denir. Bunun için Medine-i Mü-nevvere'ye Dar'ul-Hicre denilmiştir. Veya maksat, meskenleridir. Diyar yerine dâr kelimesinin kullanılması, iltibası önlemek içindir. Çünkü onlar tek evde veya şehirde olamazlar. Veya bu tabir bu sarsıntının onlarm meskenlerini yıktığına, o meskenler arasındaki duvarları paramparça ettiğine ve bütün meskenlerin tek mesken haline geldiğine işaret eder.
Ayetin sonundaki «Casimin» kelimesi dizüstü yığılmış demektir. Burada dizüstü yığılarak Ölmüş manasınadır. Nitekim bu Ka-tade'den rivayet edilmiştir.
38. ayetin başındaki «Ve Aden ve Semuden» kelimeleri mukadder bir fiilin mef'ulüdür.
Yani biz Ad ve Semud'u da helak ettik. Ve onları helak etmemiz meskenlerini gördüğünüz için size apaçık görülmektedir. Yani siz Mekke'den Hicaz bölgesine, Şam'a giderken onların yurtlarından geçiyorsunuz.
Bazıları «Aden ve Semude» kelimeleri mukadder bir fiilin mef'ulüdür» demiştir. Yani Ad ve Semud'u hatırlayın! Kıssalarını gözlerinizin önüne getirin. Rasûl-ü Ekrem'e hitap etmek suretiyle «Hatırlat» anlamında da kullanılmış olabilir.
Bazı kıraat alimleri «Medyen» kelimesinin üzerine atfetmek suretiyle «Adin ve Semudin» şeklinde esre ile okumuşlardır.
«Şeytan onlara amellerini süslü gösterdin, yani bu vesveseyi onlara verdi. Onların küfür ve isyandan meydana gelen çirkin amellerini vesvese vermek suretiyle güzel gösterdi ve onları hakka götüren yoldan saptırdı. Halbuki Ad ve Semud akıllı kimseler idiler. Hak ile bâtılı, delil getirmek ve düşünmek suretiyle ayır-dedebilirlerdi. Fakat gaflete daldılar, düşünmediler ve acı akıbetle karşı karşıya kaldılar. [14]
Meal
39- (Biz) Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'i da (helak ettik). Andolsun ki Musa onlara mucizelerle geldi. Onlar yeryüzünde böbürlendiler. Ve onlar kurtulacak da değillerdi.
40- Biz onların her birini günahından ötürü yakaladık. Kiminin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik, kimini Korkunç gürültü yakaladı. Kimini yere batırdık. Kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
41- Allah'tan başka dost edinenlerin misâli, kendine ev edinen örümcek misaline benzer. Muhakkak ki evlerin en dayanıksızı örümcek evidir. Eğer bilirlerse!..
42- Hiç kuşkusuz Allah onların kendisinden başka çağırdıkları her şeyi bilir. O (Allah) her şeye galiptir ve (hükmünde) hikmet sahibidir.
43- İşte bu misalleri insanlar için açıklıyoruz. Bunlara ancak âlimler akıl erdirebilir.
44- Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Kesinlikle bu misallerde müminler için bir ayet (alâmet) vardır.
45- (Ey Rasûlüm!) Kitap'tan sana vahyedileni oku. Namazı ikame et. Şüphesiz ki namaz (insanı) kötü işlerden ve uygunsuzluklardan alikpyar. Allah'ı zikretmek (her ibadetten) daha büyüktür. Kuşkusuz ki Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir. [15]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(39-45) «(Biz) Karun'u, Firavun'u ve...» Bu Ayetlerin Tefsiri
39. ayetin başındaki «Karun, Firavun ve Haman» kelimeleri «Ad» üzerine atıftırlar. Karun önce zikredilmiştir, çünkü Hz. Musa'nın kavminin hasedinden ötürü ne türlü felâketlere maruz kaldığı söylenmek suretiyle Rasûlullah'a teselli verilmek isteniyor. Karun da Hz. Musa'nın kavminden, hatta bu fesadı yapanların ön-derlerindendir. Veya Ad ve Semud'un haline Karun'un durumu daha uygun olduğu için takdim edilmiştir. Çünkü Karun da insanların en keskin görüşlülerinden ve Tevrat'ı en güzel bilenlerden birisiydi. Fakat bu keskin zekâ ve bilgi onun için hiçbir şey ifade etmedi. Nitekim Ad ve Semud kavmi de büyük bir görgüye sahip olmalarına, akıllı olmalarına rağmen kendilerine hiçbir şey fayda vermemiştir. Veya Karun'un helaki Firavun ve Haman'm helakinden öncedir. Zaman bakımından önce olduğu için ibarede de önce zikredilmiştir. Veya Karun, Firavun ve Haman'dan daha şerefliydi. Çünkü zahiren Hz. Musa'ya iman etmişti, Tevrat'ı biliyordu ve Hz. Musa ile akraba idi. İşte bu noktalardan ötürü gazab yerinde Cenab-ı Hakk'in onu takdim etmesi, böyle bir şerefin, insan küfür üzerinde olduktan sonra kendisini kurtarmadığına işaret etmektedir. Ayetin son cümlesi «Onlar geçici değildiler»dir. Yani Allah'ın emrini geçemezler, Allah'ın emri onları sımsıkı yakaladı, he-Iâke götürdü.
Ebu Hayyan «Onlar diğer ümmetleri geçip de küfre tek varanlar değildiler)) diyor. Yani onların yaptıkları, diğer ümmetlerin peygamberlerine yaptıklarının aynısıydı. Fakat Ebu Hayyan'm bu tevili müfessirler tarafından pek rağbet görmemiştir
40. ayetin metnindeki «Hasib» kelimesi, şiddetle esen ve taşları bile sürükleyip götüren rüzgâr demektir. Bazı müfessirlere göre onlara taş atan bir melek demektir. Bu şiddetli rüzgârla helak olanlar Lut kavmidir. Onların bir kısmını da Cenab-ı Hak sayha ile yakaladı. Onlar da Medyen ve Semud kavmidir. «Onların bir kısmım da yere batırdık)). Bu da Karun'dur. «Onların bir kısmını da suda boğduk)), O da Firavun ve beraberindekilerdir.
«Allah onlara zulmedecek değildi», yani onların zulmünü irade etmedi. Onları lüzumsuz yere cezalandırmak istemiyordu. Çünkü bu, hikmetine ters düşer. Envaru't-Tenzil'de «Cenab-ı Hak onlara zalimlerin muamelesiyîe muamele etmek istemiyordu. Ki onları suçsuz bir şekilde cezalandırsın. Zira bu, Allah'ın adeti değildir» denilmektedir.
«Onlar kendi nefislerine zulmederler di», yani zulmü gerektiren küfür ve isyana kendi ihtiyarlarıyla devam ederlerdi.
41. ayetin metnindeki «El-Buyut» kelimesindeki eliflâm istiğrak ifade eder. O zaman ayetin mânâsı, Allah'ı bırakıp başka veliler edinenler, bu velileri edinmek hususunda örümcek misali gibi bir temsile sahiptirler. Çünkü Örümcek de bir ev edinmiştir. Halbuki bütün evlerden daha zayıf olan ev onun evidir. Bunlar da Allah'tan başka veliler edindiler. Halbuki bütün velilerin en zayıfı bunların edinmiş oldukları velilerdir. Dilersen şöyle yorumlayabilirsin: Ankebut demlen örümcek gayet zayıf bir ev edindi. Bunlar da kendilerine gayet zayıf olan yardımcılar edindiler. Bunlar ve örümcek, en zayıfı (yardımcı) edinmek hususunda ortaktırlar.
Ayetin gayesi onların dinlerinin zayıf olduğunu takrir ve tes-bit etmektir. Onların dinleri ile örümcek ağmın birbirine benzetilmesi, onların veli edindiklerinin örümcek ağına benzemesindendir. Halleri bunun hali gibi zayıftır ve güvenmeye, dayanmaya elverişli değildir.
Ayetin zahirinden anlaşıldığına göre örümcekten maksat, havada ağını ören hayvandır ki bununla sinekleri avlar ve yer. Yoksa bu örümcekten maksat, evlerde yuva yaparak diğer haşeratlar gibi geceleyin çıkıp gezen örümcekler değildir. Bunlar birçok kimsenin söylediğine göre zehirli hayvanlardandır, onu öldürmek sünnettir. Tabii onu öldürmenin sebebi de zehirleme ihtimalidir. Yoksa sebep Ebu Davud'un Merasil'inde Yezid bin Mersed'den bahsettiği şu hadis değildir: «Ankebut bir şeytandır. Allah onu neshetmiş' tir. Kim onu bulursa öldürsün». Demirî'nin söylediğine göre bu hadis zayıftır.
41. ayetin son cümlesindeki «Lev», şart edatıdır. Cevabı haz-fedilmiştir. Bazıları «Lev burada keşke anlamında olan temmeni içindir» dediler. O zaman cevaba ihtiyaç yoktur. Fakat Lev'in şart edatı olması daha kuvvetlidir. Yani onlar putlarm zafiyetini bilselerdi kesinlikle Allah'ı bırakarak onları veli edinmezlerdi.
43. ayetteki «Alimler» kelimesi ile maksat, ilimde rusuhiyet kesbetmiş, düşünme neticesinde eşyanın hakikatine vakıf olmuş kimselerdir. Muhisunne Cabir'den şöyle rivayet ediyor: «Allah'ın Rasûlü bu ayeti okuduğunda: «Alim o kimsedir ki Allah'ın dediklerini anlamış, Allah'ın taatiyle amel etmiş ve Öfkesinden de sakın- • mıştır» dedi.
«Kitap'tan sana indirileni okun cümlesinden maksat, Allah'a okumak suretiyle yaklaşmak, ayetlerin derinliklerindeki mânâlara vakıf olmak, halkı teşvik etmek ve onlara htaırlatmak için, o ayet-lerdeki ahkâmla amel etmelerini, güzel edeplerle edeplenmelerini, mekârimi ahlâka sahip olmalarını sağlamak için daimi bir şekilde okumaktır. Namazı da kıl, namazın kılınmasına da devam et.
Ayette emredilen namazı, bildiğimiz beş vakit namaza hamletmek daha kuvvetli bir tevildir ve sahih haber ve rivayetlerle de desteklenmiştir.
İbn Cerir, İbn Ömer'den şunu rivayet ediyor: «Bu ayetteki namazdan maksat Kur'an'dır.»
İbn Bahr «Bu ayetteki namazdan maksat duadır» der. Yani Allah'ın emrine çağırmaya devam et. Çünkü dua (Allah'ın emrine çağırmak) insanı her türlü fuhşiyat ve münkerden alıkoyar.
Bu iki yorum da ayetin zahirinden udul etmektir. Halbuki ortada hiçbir sebep de yoktur.
«Elbette Allah'ın zikri daha yücedir» cümlesinin tefsirinde îbn Abbas, îbn Mesud, İbn Ömer, Ebu Kurre, Mücahid, ve Atiye şöy-le demişlerdir: «Allah'ın sizi anması sizin Allah'ı anmanızdan daha yücedir.»
Başka bir lâfızda «Allah'ın kulunu anması, kulun Allah'ı anmasından daha yücedir» denilmiştir.
İbn Abbas, bunu söyledikten sonra «Beni anın ki ben de sizi anayım» ayetini okumuştur.
Bazıları şöyle tevil etmişlerdir: «Kulun namazda iken Allah'ı anması, namazın haricinde Allah'ı anmasından daha yücedir.»
Bazıları da «Kulun Allah'ı anması diğer amellerin hepsinden daha yücedir» demişlerdir.
Seleften bir cemaat bunu iktiza eden rivayetler nakletmiştir. [16]
Meal
46- Kitap ehli (yahudi ve hıristiyanlar) ile en güzel şekilde mücadele edin. Ancak içlerinden zulmedenler hariç. (Onlara) deyin ki: «Bize indirilene de inandık. Bizim mabudumuz ile sizin mabudunuz birdir. Biz yalnız O'na teslim oluruz.»
47- İşte biz böylece sana Kitab'i indirdik. Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, ona (Kur'an'a) iman ederler. Bunlardan da ona iman edenler vardır. Bizim ayetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler.
48- (Ey Rasûlüm!) Sen bu Kur'an'dan önce hiçbir kitap okumamıştın. Sağ elinle de yazı yazmamıştın. Aksi takdirde bâtıl söz söyleyenler şüpheye düşerlerdi.
49- Hayır! O (Kur'an) ilim sahibi olan müminlerin kalplerine yerleşmiş apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi yalnız zalimler inkâr eder.
50- Dediler ki: «Rabbinden ona ayetler (mucizeler) indi-rilse ya!» (Ey Rasûlüm!) De ki: «O ayetler Allah katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.»
51- Acaba sana indirdiğimiz ve kendilerine okunmakta olan Kitap onlara yetmiyor mu? Şüphesiz ki iman etmekte olan bir kavim için bunda gerçekten bir rahmet ve bir öğüt vardır.
52- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Benimle sizin aranızda Allah in şahit olması yeter. (Zira) göklerde ve yerde ne varsa o bilir. Bâtıla inanan ve Allah'ı inkâr edenler yok mu, işte onlar hüsranda kalanların tâ kendileridir.» [17]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(46-52) «Kitap ehli (yahudi ve Hıristiyanlar) ile en güzel...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Ehli Kitap'tan maksat, yahudiler ile hıristiyanlardır. Veya Nec-ran hıristiyanlarıdır. En güzel haslet, sertliğe yumuşaklıkla, öfkeye öfkeyi yutmakla, bağırmaya nasihat etmekle, gazaba sabırlı davranmakla cevap vermektir. [18]
Ehl-İ Kitaptan Zulmedenler Kimlerdir?
«Ancak onlardan zulmedenler karşısında katı davranın.»
İbn Cerir, Mücahid'den şöyle rivayet ediyor: «Onlardan zulmedenler"»den maksat, «Allah'ın evlâdı ve ortağı vardır» diyenlerdir. Veya Allah'ın elleri bağlıdır veya fakirdir diyenlerdir veya RasûlulJah'a eziyet verenlerdir.
Burada «Katı davranmak»tan maksat savaş değildir. Çünkü bu sure Mekkî'dir, hicretten Önce nazil olmuştur. Bu ayet de dolayısıyla Mekkî olur. Savaş iznini getiren ayet ise, yaygın görüşe göre, Mekke'de değil, Medine'de nazil olmuştur.
Bazıları «Ayetin mânâsı zimmete giren, cizye veren kimselere en güzel hasletle karşılık verin. Ancak onlardan zulmeden, zimmet akdini bozan, cizye vermek istemeyenlerle kılıçla mücadele edin demektir» demişlerdir.
İbn'ul-Munzir ile İbn Ebi Hatim'in Mücahid'den buna benzer rivayetleri vardır. Fakat bu surenin Mekkî olması, harp ve haracın ancak Medine'de meşru kılınması buna mânidir. «Ayet, gelecek bir hükmün beyanını getirmiştir» demek de uzak bir ihtimaldir. Tahsis etmenin delili de yoktur.
îbn Zeyd «Ehli Kitap'tan maksat, Ehli Kitap'tan iman edenlerdir. «En güzel hasletten» maksat, onların geçmişlerin haberlerinden naklettiklerinde kendilerine uyum sağlamaktır. «Onlardan zulmedenlerden» maksat da küfür üzerinde kalanlardım diyor.
Bu ayetin neshedildiği hususunda ihtilaf vardır. Ebu Davud «Nasih»inde, İbn Cerir, İbn'ul-Munzir, İbn Ebi Hatim ve İbn'ul-Enbari «El-Mesahif»inde Katade'den şöyle rivayet ediyorlar: «Bu ayette Ehli Kitap'la mücadele etmek yasaklanır. Sonra bu yasak neshedilir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. «Allah'a ve son güne iman etmeyenlerle savaşmış.»
Kılmçtan daha şiddetli bir mücadele yoktur. Mecma'ul-Beyan' da Tabersi «Sahih odur ki bu ayet mensuh değildir. Çünkü cidal-dan maksat münazaradır» der.
«Ehli Kitab'a inen»den maksat Tevrat ve İncil'dir. Süfyan bin Huseyn şöyle der: «İşte en güzel mücadele, biz bize inene de size inene de iman ettik demektir.»
47. ayetteki «Ona iman ederler» ifadesindeki zamir Hz. Pey-gamber'e inen kitaba (Kur'an'a) veya Hz. Peygamber'e racidir. O zaman onlardan maksat Rasûlullah'm asrında yaşamış ve iman etmiş kimselerdir. Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi. Bunlar «Kendilerine kitap verilenler» şeklinde takdim, edilmişlerdir. Çün-
kü kitaptan ancak bunlar yararlanmış, bunların dışında kalanlara sanki kitap verilmemiştir.
«Ayetlerimizi inkâr edenler ancak kâfirler olur» cümlesindeki «cahd» kelimesi, Ragib'ın dediği gibi, kalpte sabit olanı yok saymak ve kalpte yokluğu sabit olanı ispata çalışmaktır. Cahd burada ilimden gelen inkâr demektir. Yani bizim ayetlerimizi bilmelerine rağmen sadece küfre çok dalanlar inkâr ederler. Çünkü bu dalış onları ikrardan, teslim olmaktan men eder. [19]
Hz. Peygamber Okumaz Ve Yazmazdı
48. ayet Hz. Peygamberin peygamber olmazdan önce herhangi bir kitabı okumamış olduğu ve sağ eliyle de yazmadığı hükmünü getirmektedir. Yanı sen Kur'an'in sana indirilişinden önce herhangi bir kitap okumadın ve sağ elinde de yazmaya muktedir değildin. Veya Kitap okumak ve yazmak senin âdetin değildi. Ce-nab-ı Hak burada «Sağınla yazmadın» demektedir. Bunun mânâsı solunla yazdın demek değildir. Bu, Rasûl-ü Ekrem'den yazıyı uzaklaştırma tasvirini daha açık bir şekilde yapmak içindir. Bu tıpkı «Ben gözümle gördüm» cümlesindeki «gözümle» tabiri gibidir.
Ayetin sonundaki «Bâtıl söz söyleyenler» ile maksat, Mekke müşrikleridir. Yani sen okumaya veya yazmaya muktedir olsaydın (veya okuma ve yazmayı adet edenlerden olsaydın) Mekke müşrikleri şüpheye düşer ve «Belki de bu Kur'an'ı daha öncekilerin kitaplarından almıştır» derlerdi. Madem ki böyle bir şey yoktur, onların bu şekilde bir şüphe izhar etmelerinin de sebebi mevcut değil demektir. Sanki burada başkasından Öğrenme ihtimali hiç nazarı itibara alınmamıştır. Çünkü uzun ve mufassal bir kitabın Öğrenilmesi uzun bir zamam ve uzun müzakereleri gerektirir ki bu durum gizli kalmaz. Cenab-ı Hak Mekke müşrikleri için «Mubtilun» vasfını kullanmaktadır. Bu kelime, Rasûl-ü Ekrem hakkındaki şüpheleri ve küfürleri itibarıyla kullanılmıştır. Rasûl-ü Ekrem «Ümmi» idi. Yani annesinden doğduğu gibi ne okuma biliyordu ne de yazma. Sanki şöyle denilmektedir: Eğer sen okuma ve yazma buseydin şu andaki iptalciler şüpheye düşeceklerdi ve bu takdirde şüphelerinin her hangi bir sebebi olabilirdi. [20]
Rasûlullah Peygamber Olduktan Sonra Okuma-Yazmayı Öğrenmiş Midir?
Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bazı görüşlere göre Rasûlullah güzel yazmayı peygamber olduktan sonra da bilmiyordu. Begavi «Tezhib»inde bu görüşü tercih etmiş ve «En sıhhatli olan bu görüştür» demiştir.
Bazıları «Rasûl-ü Ekrem peygamber olduktan sonra, yazıyı öğrenmeye çalışıyordu. Onun «bilmemesi» bu ayetin mucize oluşunun sebebidir. Kur'an nazil olduğu, İslâm şöhret bulduğu ve şüphe durumu ortaya çıktığı zaman, yazmayı öğrendi» demektedirler. İbn Ebi Şeybe der ki: «Rasûl-ü Ekrem okuma-yazma öğrenmezden önce vefat etmedi». Bu durum Şabi'ye nakledildiğinde bunu tasdik ederek şöyle dedi: «Ben bazı kimselerden işittim, Onlar «Bu ayet buna münafi ve zıd değildir» derlerdi.»
Rasûlullah'm yazı yazdığına dair delil olarak birçok hadis vardır. Meselâ Sahih-i Buhari'de Hudeybiye Sulhu'nda Hz. Peygamber sulhnameyi Hz. Ali'nin elinden aldı ve «Bu sulhname Mu-hammed bin Abdullah'ın üzerinde hükmettiği sulhnamediryi iba-resini hadisde geldiği gibi sonuna kadar yazdı.
Bu görüşü paylaşanlar Ebu Zer, Abd bin Humeyd, Begavi, Ebu'1-Feth Nisaburi, Ebu'1-Velid'ul-Baci gibi Endülüs'alimleridir.
Aynı görüş Semmani'den de nakledilmiştir. Semmani bu hususta bir kitap yazmıştır. Ondan önce de îbn Munye bir kitap yazmıştır.
Ebu'l-Velid bu görüşü ileri sürdüğünde ona herkes hücum etti, kendisini zındıklıkla itham etti ve minberlerde ona küfürler yağdırıldı. Sonra onu imtihan etmek için bir meclis akdedildi ve iddiasını ispatlayan bir delil getirdi. Böylece etraftaki alimlere bu durumu yazdı. Onlar da ona uygun olanla cevap verdiler. Hz. Pey-gamber'in ümmilikten sonra yazabilmesi mucizeye ters düşme, mektedir. Çünkü bu da başka bir mucizedir. Çünkü talim olmaksızın yazmayı bilmiştir.
Bazı büyük alimler bu görüşü reddettikten sonra hadiste va-rid olan «Yazdı» fiilini ve diğer ibareleri «Yazmayı emretti» şeklinde yorumlamışlardır. Meselâ «Sultan falan şeyi falan adama yazdı» denildiğinde yazmayı emrettiği anlaşılır.
Ayette «Ondan önce» mânâsını ifade eden «Min kablihi» tabirinin «Sen yazmıyordun» tabirinden önce getirilmesi Rasûl-ü Ekrem'in hiçbir zaman yazı yazmadığı hükmünü açıkça belirten bir durum gibidir. İki hükmün arasındaki kaydın kendisinden sonra gelen hükme raci olması daimi bir durum değildir. Bazı büyük alimler zannetmişlerdir ki «Ondan önce» tabiri, hem kendisinden önce hem de kendisinden sonra gelen hükme racidir. Bundan anlaşılıyor ki Rasûl-ü Ekrem okumaya da yazmaya da kitap indikten sonra muktedir idi. Eğer bu itibar olmasa kelâm faydadan hali kalırdı.
«Biz ümmi bir ümmetiz. Yazmayız, hesab etmeyiz» hadisi de Hz. Peygamber'in ömrünün sonuna kadar yazmadığı hususunda nass değildir. Umulur ki bu, Rasûlullah'ın yeni peygamber gönderilmiş olması itibanyladır. Ayrıca kendilerine peygamber olarak gönderilen insanların ekserisinin durumu nazarı itibara alınmış-
tır. Çünkü Rasûl-ü Ekrem Araplar arasındaydı. Onların çoğu üm-miydi, yazmaz ve hesap yapmazlardı. [21]
«Hayır! O kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde açık açık ayetlerdir» cümlesine gelince, zamir Kur'an'a racidir. Bu ayet insanları onların şüphelerinden uzaklaştırır. Yani Kur'an'm durumu apaçık olduğundan dolayı orada şüphe edilecekler kabilinden değildir. Belki o açık, sabit ve ilim ehlinin göğsünde rasih olan ayetlerdir. Başka bir kitaptan alıntı yoluyla alınmış değildirler. Onu ilim erbabı hıfzeder, onun tahrifi mümkün olamaz. Katade «Zamir Kur'an'a değil Rasûl-ü Ekrem'e racidir» diyor. Katade burada «Ayat» yerine tekil ifadesi olan «Ayetun» tabirini kullanmıştır. Yani Hz. Peygamber tevhidin bir ayetidir.
Bazıları «Ayat kelimesi çoğul olarak kullanılsa dahi zamir yine Hz. Peygambere racidir» demişlerdir. Yani Hz. Peygamber ve onun işleri apaçık ayetlerdir! [22]
Kendilerine İlim Verilenler Kimlerdir?
«Kendilerine ilim verilenler »den kitap ehlinin alimlerinin kastedildiği rivayeti Dahhak'tan gelir. Fakat tefsircilerin çoğu kendilerine ilim verilenlerden maksadın Rasûl-ü Ekrem veya sahabi-lerin alimleridir kanaatindedirler. (Bu, Hasan Basri'den de rivayet edilmiştir).
Bazı İmamiler'in rivayetine göre Caferi Sadık ve Ebu Abdullah, «Kendilerine ilim verilenlerden maksat, Hz. Rasûlullah'ın âlinden olan imamlardır-» demişlerdir.
50. ayette yer alan «Dediler» fiilindeki fail Kureyş kâfirleridir. Onlar Ehli Kitap'tan olan bazı kimselerin öğretmesi ile böyle demişlerdir. Veya bu fiilin faili Ehli Kitap'tır.
51. ayetin metninde geçmekte olan «Rahmet» kelimesi büyük nimet demektir. «Zikra» kelimesi ise hatırlatmak demektir. Yani hedefleri, maksatları, imanı olan bir kavim için bu kitapta büyük nimet ve büyük hatırlatma vardır.
Bu ayet ile «Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın» ayeti arasında bir çelişki yoktur. Çünkü ikinci ayetin mânâsı şöyledir: «Allah bizim iddia ettiğimizin hak olduğuna dair şahittir» demeyün. Delil getirmekten aciz olan kişinin dediği gibi bu sözü söylemeyin.
52. ayet meyninde geçmekte olan «Bâtıl» kelimesinden maksat, İbn Abbas'a göre Allah'tan başkası demektir. Yani Allah'tan baş kasma iman eden bâtıla iman etmiş olur. Bu, Hz. İsa, ve melekler
gibi nesneleri de kapsamaktadır. Fakat bu noktadan bakıldığı zaman hakikatte bâtıl, tapılanlar değil de tapmadır. Yanı İsa veya melekler bâtıl değil, İsa'ya veya meleklere tapmak bâtıldır.
Mukatil bâtılı burada «şeytan» mânâsına alır. Bâtıla iman edenler demek, şeytana iman edenler demektir. Bazı müfessirlere göre ise put demektir. Yani bâtıla iman edenler puta iman ederlerdir. [23]
Meal
53- (Ey Rasûlüm!) Onlar senden hemen azap isterler. Eğer onun (azabın) muayyen bir vakti olmasaydı onlara azap (hemen) gelirdi. Ansızın gelir de farkında olmazlar.
54- Senden hemen azap isterler. (Halbuki) cehennem kesinlikle kâfirleri kuşatıp durmaktadır.
55- Hatırlat o günü ki azap onları üstlerinden ve ayakları altından sarar. Biz de onlara; «İşlediklerinin (cezası olarak) tadın» deriz.
56- Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim (yarattığım) arzım geniştir. Artık yalnız bana ibadet edin!
57- Her nefis ölümü tatlıcıdır. Sonra bize döndürüleceksiniz.
58- îman eden ve salih amellerde bulunanları elbette cennetin (gölgelikleri) altından ırmaklar akan yüksek çardaklarında barındıracağız. O (iyi) çalışanların ücreti (mükâfatı) ne güzeldir!
59- Onlar sabrederler ve sadece Rablerine tevekkül ederler.
60- Nice canlılar vardır ki kendi rızkını taşımaz. Allah onlara da size de rızık verir. O (Allah hakkıyla) işiten, (kemâliyle) bilendir.
61- (Ey Rasûlüm!) Andolsun eğer onlara, «Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı musahhar kılan kimdir?» diye soracak olsan, «Allah'tır» derler. O halde (nereye) döndürülüyorlar?
62- Allah kullarından dilediği kimseye rızkı bazen genişletir, bazen âarlaştınr. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
63- (Ey Rasûlüm!) Andolsun eğer onlara, «Gökten yağmuru indiren, onuma kuruduktan sonra yere hayat veren kimdir?» diye soracak olsan «Allah'tır» derler. Onlara de ki: «Allah'a hamd-olsun! Hayır! Onların pekçoğu buna akıl erdiremezler.» [24]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(53-63) «(Ey Rasûlüm!) Onlar senden hemen azap...»
Bu Ayetlerin Tefsiri
«Asabı hemen isterler» cümlesindeki çabukluktan maksat, Ra-sûlullah ile istihza etmektir. Yani Rasûlullah'ın bu azabı getirmekten aciz olduğunu ifade etmek istemektedirler. Onu tekzip ediyorlar. Meselâ «Btı vaad ne zaman yerine gelecek? Eğer bu hak ise bizim üzerimize taş yağdır» veya «Bize bir azap getir» şeklinde alay etmişlerdir. [25]
«Ecel-İ Musemma»Dan Maksat Nedir?
Eceli Musemma'dan maksat, Cenab-i Hakk'ın onların azabı için Levh-i Mahfuz'da tesbit ettiği zaman demektir. İbn Cüreyc; «Ecel'den maksat Kıyamet Günü'dür. Çünkü rivayete göre Cenab-ı Hak Rasûlü'ne kavmini temelden helak etmeyi değil, Kıyamet'te azap etmeyi vaad etmiştim der.
54. ayette «Cehennem kâfirleri kapsamaktadır» sözünden maksat, «Kapsayacaktır» demektir. Veya şu anda onları kapsamış gibidir. Çünkü küfür ve isyanlar onları kapsamıştır. Küfür ve isyan da cehennemin onları kapsamasına sebeptir.
Bazı kimseler «Küfür ve isyan ateşin ta kendisidir, ancak dünyada küfür, isyan şeklinde ortaya çıkarlar» fikrindedir. Kâfirlerden maksat, azabı acele olarak isteyenlerdir. Veya tüm kâfirler kastedilmiştir. Azabı acele isteyen kâfirler de zaten bunlara dahil olur.
«O gün azap onları üstlerinden, ayaklarının altından kapsar» cümlesinden maksat, azabın onları her cihetten kapsaması demektir. Bazıları «Ayakların zikrinden maksat, onların cehennemde istikrar bulmadıklarını ifade etmek içindir» demiştir. İşte bu oturmamak, istikrar bulmamak azabın en şedididir.
«O işlemiş olduklarınızı tadın» ifadesindeki zamir Allah'a veya O'nun emriyle onları azaba duçar kılmakla görevlendirilen meleğe racidir. Yani dünyada işlediklerinizin cezasını tadınız demektir. [26]
Din İçin Hicret
56. ayet, Mukatil'in Kelbi'den rivayet ettiğine göre, Mekke'deki zayıf müslümanlar hakkında nazil olmuştur. Onlara Mekke'den hicret emri verildi. Fakat hicret etmediler. Tefsir alimlerinin çoğu «Ayetin sebebi nüzulü budur» derler. Bazı alimler daha genelleştirerek «Yeryüzünün herhangi bir yerinde dinini tam manâsıyla icra etmekten menedilen, bu imkândan yoksun bırakılan bir kimse bu ayete dahildir. Bu men ister kâfirler tarafından, isterse başkaları tarafından gelsin. Böyle bir müslümana dinini tam mâ> nâsıyla yaşayabilecek bir beldeye hicret etmesi lâzım gelir» demişlerdir. Bu hüküm İbn Cübeyr, Ata, Mücahid ve Malik bin Enes'den rivayet edilmiştir.
«Her nefis ölümü tadıcıdır» ayeti muste'nife (yani daha önceki cümlelerle ilgisi olamayan) bir cümledir, İbadette ihlasa veI Allah rızası için hicret etmeye teşvik için getirilmiştir. Çünkü bu ayet dünyanın kalıcı olmadığını ifade etmektedir.
Dünyanın arkasında bir ceza evi vardır. Yani nefislerden her
nefis kesinlikle ölüm acısını tadacaktır. Bedenden ayrılma acısına maruz kalacaktır. O halde azıklanmaya, hazırlık yapmaya ihtiyaç vardır.
58. ayetin metnindeki «Nubevvienne» fiili daimi kalmak üzere onu konaklandıracağım demektir. «Guraf» kelimesi kusursuz köşkler saraylar demektir. İbn Abbas'tan gelen rivayete göre bu sarayları Cenab-ı Hak «Durr»den, «Zebercet ve Yakut» yapmış-tır'
«Orada ebedidirler», yani köşklerde veya cennette ebedidirler.
60. ayetin sebebi nüzulü şudur: Allah'ın peygamberi Mekke'de bulunan müminlere,-Medine'ye hicret etmelerini emretti. Onlar da
Rasûlullah'a «Biz maişetimiz içinde olmayan herhangi bir beldeye H nasıl varabiliriz?» dediler ve ardından bu ayet nazil oldu. Yani nice canlı vardır ki rızkını yüklenmeye gücü yetmediği halde (zayıftır veya azık edinemez) Allah onu rızıklandınr.
61. ayetin başında yer alan «Andolsun onlara» ifadesindeki M zamir Mekkeliler'e racidir. Ayet metninde gelen «Allah» kelimesi
gramer bakımından ya mübtedadır ki haberi hazfedilmiştir veya faildir, fiili hazfedilmiştir. Yani onların yaratıcısı Allah'tır. Veya onlan yaratan Allah'tır. [27]
Rızkın Daraltılması Ve Genişletilmesi Allah'a Mahsustur
62. ayetin metnindeki «Yekdiru» fiili, daraltır manâsını ifade eder. Yani Allah kullarından dilediğine rızkı yayar veya onun için daraltır. Rızkı yayılan ile rızkı daraltılan aynı kişi de olabilir, iki ayrı kişi de olabilir. Birisinin rızkını yayar, birisininkini de daraltır. Ayette iki ihtimal vardır. Yani tek kişiye bazen geniş nzık verir, bazen de dar. Bu ayet Cenab-ı Hakk'ın 60. ayette «Onları da sizi de Allah besler» ayetinin tefsiridir. Zira birinci ayet nzık olarak verilen nesne ile onun genel olması hakkındadır. İkinci ayet ise rızkın daraltılması ve genişletilmesi hakkındadır.
63. ayet 61. ayette olduğu gibi, müşriklerin, bütün mümküna-tin Allah tarafından vücuda getirildiğini ikrar etmelerine rağmen Cenab-ı Hakk'ın bazı mahlûklarını O'na ortak koştuklarını bildirmektedir.
«De ki: Hamd Allah'a mahsustur» cümlesi, Hz. Muhammed'e hitaptır. Yani bu hüccetin ortaya çıkması ve onların kendilerini ilzam edecek itiraf ve ikrarda bulunmaları itibarıyla sen Allah'a hamdet.
Bazıları «RasûLü Ekrem onların sapıklıklarından uzak olduğu için ona hamdetmek emri verilmiştir» der. Çünkü onlar da «Nimetlerin asılları da dallan da Allah'tan gelmiştir» şeklinde ikrarda bulunuyorlaT fakat buna rağmen Allah'a şirk koşuyorlardı. Bu nu bilen Rasûl-ü Ekrem Allah'ı birleyince bu nimete karşı hamdet-mesi gerekiyor. Tıpkı çeşitli belâlara müptela olan bir kimseyi görenin hamdetmesi gibi. [28]
Meal
64- Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve bir oyundur. Şüphesiz ki Ahiret yurdu, eğer bilseler, asıl hayatın ta kendisidir.
65- Onlar gemiye bindiklerinde dini yalnızca Allah'a halis kılarak O'na yalvarıp dururlar. Fakat onları karaya çıkarıp kurtarınca hemen şirk koşarlar.
66- Ki kendilerine verdiğimiz nimetleri inkâr etsinler ve zevk alsınlar. Fakat yakında (başlarına gelecek felâketi) bileceklerdir.
67- (Mekkeliler) görmediler mi biz (Mekke'yi) güvenilir ve haram (dokunulmaz bir belde) kıldık. Halbuki çevrelerinde insanlar yağma ediliyor. Buna rağmen onlar bâtıla inanıp Allah'ın nimetlerini inkâr mı ediyorlar?
68- Allah'a karşı yalan düzen kişiden veya kendisine hak geldiğinde onu yalan sayandan daha zalim kim vardır? Kâfirlere cehennemde barınacak yer mi yoktur!
69- Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza hidayet edeceğiz. Şüphesiz ki Allah kesinlikle ihsan edenlerle beraberdir. [29]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(64-69) «Bu dünya hayatı ancak bir eğlence...» Bu Ayetlerin Tefsiri
64. ayetin başındaki ismi işaret tahkir işaretidir. Zira dünya Allah katında bir sivrisinek kanadına denk gelmemektedir. Tirmi-zi, Ibn Sa'd'dan rivayet ediyor. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdular: «Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar kıymet taşısaydı Allah kendisini inkâr eden bir kâfire bir tek yudum suyunu dahi içirtmezdi.» Burada dikkat edilecek bazı noktalar vardır, islâm'ın düşmanları birçok noktadan İslâm'a hücum ettikleri gibi bu tür hadisler ve deyimlerden dolayı da İslâm'a hücum etmektedirler. İslâm burada dünya edinmeyin, çalışmayın, nzık topiamaym demiyor. Helâlinden toplayın, çalışın diyor. Hatta nafakayı temin etmek farzdır. İslâm bu gibi noktalarda dünyaya tamamen kendisini vermiş, dünyayı mabud edinmiş, sadece hedefinin dünyayı toplamak, onu edinmek olduğunu söyleyen kimselere hitap etmektedir. Allah katında dünya böyledir. Böyle olan bir şeye mabud gözüyle bakmak felâket üstüne felâkettir. Yoksa bir lokma bir hırka felsefesi burada bu noktalardan çıkarılmamalıdır.
65. ayet tam bir temsil mahiyetindedir. Yani onlar Allah'ın birliğini gerektiren ikrarlarına rağmen Allah'ı birlemekten uzaktılar ve süratle kaybolup giden şeylerle meşgul olarak ebedî hayattan gafildirler. Gemiye binip felâketlerle karşı karşıya kaldıklannda dini Allah'a halis kılan kimselerin suretine girip Allah'a yalvarıyorlar. Çünkü bilirler ki bu şiddeti ancak Allah götürür. Cenab-ı Hak onları karaya çıkardığında hemen Cenab-ı Hakk'ın birliğinden vazgeçer, tekrar şirke dönerler.
Bu ayet temsil olmakla birlikte onlarla istihzayı da içermektedir.
66. ayetin başındaki «Liyekfuru» fiili ile «Liyetemetteu» fiilinin başındaki lâm, key mânâsını ifade eder. Yani onlar Allah'a ortak koşuyorlar ki bu şirklerinden Ötürü Allah'ın onlara vermiş olduğu kurtuluş nimetini inkâr etsinler ve putların ibadetinde birleşerek birbirlerini sevsinler, zevklensinler. Demek ki şirk koşmak, onların bu nankörlüklerinin nedenidir. Veya lâm, emir lamıdır. Allah'ın vermiş olduğu nimetleri inkâr etmek ve buna katlanmak emri, onların mahrumiyetlerinden ve tehlikelerinden kinayedir, Meselâ sana muhalefet eden bir kimseye karşı «Dilediğini yap» demen gibi.
67. ayette bahis konusu edilen yer Mekke'dir ve «Onlar görmediler mi?» ayetindeki zamir de Kureyşliler'e racidir. Cenab-ı Hak onları Mekke'de emin kılmıştır.
Dahhak şöyle der: «Mekke'nin dışındaki Araplar birbirlerini Öldürür, mallarım talan ederlerdi.» Zira ayetin metnindeki «Yuta-hattafu» fiili süratle alıp kaçmak, götürmek demektir. «Haram» kelimesinden maksat, başka yerde yapılan birçok şeyi orada yapmayı haram kıldık demektir. «Aminen» kelimesinden maksat, orada oturanları esir edilmek ve öldürülmekten emin kılmaktır. Böylece oranın «Emin» olmasından orada oturanların emniyeti kastedilmiş olur. Mekke'nin sakinlerini Cenab-ı Hak tahsis ediyor. Halbuki Mekke'de kuşlar ve yırtıcı hayvanlar da emindirler. Hiç kimse onlara dokunamaz. Çünkü burada maksat Mekkeliler'e karşı minneti izhar etmektir.
Daha önce de geçtiği gibi «İman edilen bâtıl»d&n maksat ya put veya şeytandır.
68. ayetin metnindeki «Mesven» kelimesi dönüp dolaşıp sığınılacak yer demektir.
69. ayetin metnindeki «Subulena» kelimesi bize varan yollar demektir. Hayra varan yola onları hidayet ederiz. Yani hayra götüren yola onları daha fazla muvaffak kılarız. Çünkü cihad bir hidayettir veya cihadın neticesi hidayettir. Cenab-ı Hak başka bir ayette «Hidayete erenleri hidayet yönünden daha artırdı» buyuruyor. Bir hadiste «Bildiğiyle amel eden bir kimseye Cenab-ı Hak bilmediğinin ilmini miras olarak verir» denilmektedir.
Bazı müfessirler «Cahedu» fülini «Cihadı irade ederse» şeklinde tercüme etmişler, «Onları hidayet ederiz» cümlesini de zahiri mânâsı üzerinde bırakmışlardır.
Süddi «Bu ayetin mânâsı, iman üzerine sabit kılmak suretiyle cihad eden kimseleri cennete götüren yollara hidayet ederiz demektedir» der. Bazı müfessirlef «Savaşlarda cihad eden kimseleri şehadet ve mağfiret yollarına hidayet ederiz demektir» demişler-dir. [30]
Allah Muhsînlerle Beraberdir
«Şüphesiz ki Allah muhsinlerle beraberdir» cümlesinden maksat, onların yardımına koşar, onları korur, hidayet eder; hepsini kuvvet ve kudretiyle ihata eder demektir.
Süddi «Bu ayet düşmanla savaş farz olmadan önce nazil olmuştur» diyor. İbn Atiyye «Bu ayet bizim bildiğimiz cihattan önce gelen bir ayettir» der. Buradaki cihattan maksat, Allah'ın dininde, onun rızasını talep etmek yönünde yapılan cihattır. Hasan bin Ebu'l-Hasan «Bu ayet Allah'a çokça ibadet edenler hakkında nazil olmuştur» eliyor. İbn Abbas ve İbrahim bin Ethem, «Bu, bildik-leriyle amel eden kimseler hakkında nazil olmuştur» der. ÎEbu Süleyman ed-Darani «Buradaki cihattan maksat sadece kâfirlerle yapılan savaş değildir. Aksine Allah'ın dinine yardım etmek, bâtıl iddialardan vazgeçirmeye çalışmak da buna girer. Zalimlerin karşısına dikilmek, emri bilmaruf ve nehyi anil münkeri yapmak, Allah'ın taatlerinde nefislerle cihad etmek, hepsi buna dahildir. Çünkü bunlar en büyük cihattır» demektedir.
Abdullah bin Abbas ayeti «Taatımızda cihat edenleri sevabımızın yollarına hidayet ederiz» şeklinde yorumlamıştır. Onun bu yorumu daha önceki bütün yorumlan kapsamaktadır. Onun bu sözüne Abdullah bin Zübeyr'in şu sözü benzemektedir: «Hikmet der ki: Beni arayan ve arayıp bulamayan bir kimse beni iki yerde arasın: 1 — Bildiğinin en güzeliyle amel etsin, 2 — Bildiğinin en pisinden sakınsın.»
Hasan bin Fadl «Ayette takdim ve tehir vardır» der. Yani bizim hidayet ettiklerimize gelince, bizim yolumuzda cihad edenler onlardır.
«Biz kesinlikle onları yollarımıza hidayet ederiz» cümlesinin mânâsı «Hak dine muvaffak kılarız» demektir. Yusuf bin Esbat, «Onların niyetlerini, sadaka ve namazlarını, oruçlarını halis kılacağız demektir» der.
«El-muhsinin» kelimesindeki eliflâm ahd içindir. O zaman «Muhsinler»den maksat, cihad edenlerdir veya cins içindir ki o zaman güzel fiilleri işleyen herkes bu ayetin kapsamına girmiş olur.onun rızasını talep etmek yönünde yapılan cihattır. Hasan bin Ebu'l-Hasan «Bu ayet Allah'a çokça ibadet edenler hakkında nazil olmuştur» diyor. İbn Abbas ve İbrahim bin Ethem, «Bu, bildik-leriyle amel eden kimseler hakkında nazil olmuştur» der. (Ebuı Süleyman ed-Darani {(Buradaki cihattan maksat sadece kâfirlerle yapılan savaş değildir. Aksine Allah'ın dinine yardım etmek, bâtıl iddialardan vazgeçirmeye çalışmak da buna girer. Zalimlerin karşısına dikilmek, emri bilmaruf ve nehyi anıl münkeri yapmak, Allah'ın taatlerinde nefislerle cihad etmek, hepsi buna dahildir. Çünkü bunlar en büyük cihattır» demektedir.
Abdullah bin Abbas ayeti «Taatımızda cihat edenleri sevabımızın yollarına hidayet ederiz» şeklinde yorumlamıştır. Onun bu yorumu daha önceki bütün yorumlan kapsamaktadır. Onun bu sözüne Abdullah bin Zübeyr'in şu sözü benzemektedir: «Hikmet der ki: Beni arayan ve arayıp bulamayan bir kimse beni iki yerde arasın:
1- Bildiğinin en güzeliyle amel etsin,
2- Bildiğinin en pisinden sakınsın.»
Hasan bin Fadl «Ayette takdim ve tehir vardır» der. Yani bizim hidayet ettiklerimize gelince, bizim yolumuzda cihad edenler onlardır.
«Biz kesinlikle onları yollarımıza hidayet ederiz» cümlesinin mânâsı «Hak dine muvaffak kılarız» demektir. Yusuf bin Esbat, «Onların niyetlerini, sadaka ve namazlarını, oruçlarını halis kılacağız demektir» der.
«El-muhsinîn» kelimesindeki eliflâm ahd içindir. O zaman «Muhsinler»den maksat, cihad edenlerdir veya cins içindir ki o zaman güzel fiilleri işleyen herkes bu ayetin kapsamına girmiş olur. [31]
ANKEBUT SURESİNİN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/551-553.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/555.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/556-558.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/560.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/561-563.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/563-565.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/567.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/568-569.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/569-570.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/572.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/573-575.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/575-576.
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/578.
[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/579-581.
[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/583.
[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/584-587.
[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/589.
[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/590.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/590-592.
[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/592593.
[21] Alusi, Ruh'ul-Meani, cilt: 21, sh: 4
[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/593-595.
[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/565-596.
[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/598.
[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/599.
[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/599-600.
[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/600-601.
[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/601-602.
[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/604.
[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/605-607.
[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 12/607-608.
İslami Okul Okulların En Önemlisi