Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 029Ankebut
29
Ankebût Sûresi
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
85
Âyet Sayısı :
69
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada yirmi dokuzuncu, iniş sırasına göre seksen beşinci sûredir. Rûm sûresinden sonra, Mutaffıfîn sûresinden önce-ağırlıklı görüşe göre-Mekke'de inmiştir. Tamamının Medine'de indiği de söylenmektedir. Bir rivayete göre geniş bölümü Mekke'de, baş tarafından on veya on bir âyeti de Medine'de inmiştir. Aksine İlk dokuz âyetinin Mekke'de, daha sonraki kısmının Medine'de indiği de söylenmiştir. Bu rivayetlerden çıkan sonuca göre tamamı hicretin hemen öncesine ve/veya sonrasına denk gelen bir zaman dilimi içinde inmiştir.[1]
Adı
41. âyette, Allah'tan başkasına güvenenlerin durumunun örümcek (ankebût) ağına güvenip dayananlara benzetilmesi dolayısıyla Ankebût adını almış; Hz. Peygamber döneminden beri de bu adla anılmıştır.[2]
Konusu
Ankebût sûresinin ana konusu doğru inanca sahip olmak ve bu minval üzere yaşamaktır. Sûre insanoğlunun başı boş yaratılmadığını, Allah karşısında sorumlu olduğunu, dolayısıyla bir imtihan hayatı yaşadığını bildiren âyetlerle başlar ve Allah'ın gerçek müminlerle münafıkları mutlaka birbirinden ayıracağını bildirir. Daha sonra Nûh, İbrahim, Lût ve Şuayb peygamberlerle Âd ve Semûd kavimlerinin yanı sıra Mûsâ ile ilgili kıssaların ibret alınması gereken yönleri özetlenir. Namazın mahiyeti ve ahlâkî yararlan hatırlatılır. Mekke putperestlerinin Hz. Peygamber ve Kur'an'la ilgili kuşkulan ve itirazları cevaplandırılır; onların iman konusunda içine düştükleri çelişkilere değinilir. Allah yolunda içtenlikle çaba gösterenlere Allah'ın destek ve yardımım müjdeleyen âyetle son bulur.[3]
Fazileti
Dârekutnî'nin Sünen'İnde (II, 64) nakledilen bir hadise göre Hz. Âişe, "Re-sûlullah aleyhisselâm, güneş ve ay tutulmalarında dört rek'atlı, dört secdeli namaz kılar, bu namazın ilk rek'atmda Ankebût veya Rûm sûresini, İkinci rek'atında Yâ-sîn sûresini okurdu" demiştir.[4]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Elif-mâm-mîm. 2. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? 3. Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de kesinlikle sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; keza O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır. 4, Yoksa kötü işler yapanlar, bizden kaçıp kurtulabileceklerini mi sandılar? Ne kötü hükmediyorlar! 5. Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse bilsin ki Allah'ın belirlediği sürenin sonu mutlaka gelecektir. O, her şeyi bilir, her şeyi işitir. 6. Her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur; çünkü Allah'ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur. 7. Biz, iman edip güzel işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz.[5]
Tefsiri
1. Sûrelerin başlarında bulunan bu harflere hurûf-ı mukattaa denir. İlk bakışta birer rumuz gibi görünen harflerin değişik anlamlara İşaret ettiği ileri sürülmüştür.[6]
2-3. Putperestlerin başta Bilâl-i Habeşî, Ammâr ve Yâsir gibi kimsesizler olmak üzere, müslümanlara uyguladıkları baskı ve zulümlerin dayanılmaz noktalara ulaştığı Mekke döneminin sonlarında inen bu âyetler, gerçek mümin ve müslüman olmanın anlamım ve şartlarını ana çizgileriyle ortaya koyması bakımından büyük önem taşımaktadır. Buna göre insanların sorumluluklarım yerine getirmiş sayılmaları, dolayısıyla gerçek mânada müslünıan olmaları için yalnızca "inandık" diyerek sözlü bir iman ikrarında bulunmaları yeterli değildir. Asıl dindarlık, Allah'ın insanları inançları uğrunda bazı güçlüklerle imtihan ettiğinde ortaya çıkar.
İbn Atıyye'nin de ifade ettiği gibi (IV, 305) her ne kadar bu âyetlerin, belirtilen tarihsel bağlamla ilgili olarak indiği kabul edilirse de içerdiği anlam ve mesaj süreklidir, evrenseldir; kapsamı da insanoğlunun karşılaşabileceği yoksulluk, hastalık, ölüm, savaş gibi bütün acı olayları, hatta yerine getirmek zorunda olduğu ödev ve sorumluluklara katlanmayı da içine alacak kadar geniştir. 3. âyette geçmiş çağlardaki toplulukların da bu tür fitnelerle imtihan edildikleri, yani düşmanlarının baskı ve zulümlerine mâruz kaldıkları belirtilmek suretiyle bü âyetlerin evrenselliğine işaret edilmiştir. Buna göre iyilikle kötülük, iyilerle kötüler, müminlerle münkirler arasındaki çatışma insanlık tarihinin sadece bir döneminde yaşanıp bitmiş bir olgu değildir; aksine bu "sünnetullah"tır, yani Allah'ın sürüp giden şaşmaz bir yasasıdır.[7] başlangıcından sonuna kadar dünya hayatı bireyler için olduğu kadar topluluklar için de bir imtihan alanıdır. Nitekim müslü-manlar, ilk zamanlarda olduğu gibi tarihin sonraki dönemlerinde de sıkıntılar yaşamışlar, inançlarını ve kutsal değerlerini yok etme hareketleriyle karşılaşmışlardır. Günümüz müslümanlan da aynı durumu ağır bir şekilde yaşamaktadırlar; tarihin gelecek dönemlerinde de bu tür tehlikelerle karşı karşıya kalabileceklerdir. Şu halde bu âyetler sadece ilk müslümanlan değil, her dönemdeki bütün inançlı insanları, -sadece "inandım" demekle yetinmeyip- kişisel ve toplumsal varlıklarına, değerlerine, hak ve özgürlüklerine, ülkelerine ve bağımsızlıklarına sahip çıkmaya; bu uğurda özveride bulunmaya, zorluklara ve acılara katlanmaya çağırmakta; doğrularla yalancıların, yani gerçekten mümin ve müslüman olanlarla sözde müslümanlann bu şekilde ortaya çıkacağını, bunların Allah katındaki değerlerinin de bu imtihandaki başarı derecelerine göre belli olacağını İfade etmektedir.[8]
4, İnsanlar yalnızca hastalıklar, can ve mal kayıpları, baskı ve zulümler, savaşlar gibi sıkıntılarla imtihan edilmezler. Daha genel olarak yaşadığımız dünya bir imtihan dünyasıdır; önümüze çıkardığı iyilik ve kötülükleriyle hayatın kendisi bir imtihandır. İyilikleri seçenler Allah nezdinde imtihanı kazanmış olurlar; kötülükleri seçenler ise -âyetteki ifadesiyle- Allah'tan kaçıp kurtulabileceklerini düşünmemelidirler. Onlar böyle düşünüyor, böyle hükmediyorlarsa bu çok kötü, çok yanlış bir hükümdür; aksine onlar Allah'tan kaçamayacaklar, O'nun huzurunda hesap verip hak ettikleri cezayı çekeceklerdir.[9]
5-6. "Allah'a kavuşmayı arzu eden"den maksat, dünyada O'nun iradesine uygun olarak yaşayıp O'nun hükümlerini yerine getirenler ve bunun karşılığının kendilerine verileceğini umanlar, dolayısıyla âhiret hayatına inananlardır. "Allah'ın verdiği sürenin sonu" ifadesiyle de ölüm veya öiüm sonrasında insanların yaptıklarının karşılığım bulacaktan âhiretteki yargılanma zamanı kastedilmiştir.[10] Hayat geçicidir; sonunda varılacak yer Allah'ın huzurudur. Dünyada acılara katlanma pahasına, Allah'ın yüklediği görevleri yerine getirerek büyük sınavı başaranlar, "Allah'a kavuşmayı arzu edenler"dir. Bunlar, iyi olmak ve iyiliği hâkim kılmak için gayretler göstermişlerse kendi iyilikleri için yapmışlardır, Çünkü "Allah'ın hiçbir kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur." İnsanların bütün iyi işleri er veya geç ama mutlaka kendi faydalarına sonuç verir; onun insanlıkta ve müslümanlıkta kemalini arttırır; Allah katındaki değerini ve derecesini yükseltir. Âyetten anlaşıldığına göre insanlar bir kere gönülden niyet edip karar vererek hayırlı işlere, üstün gayretlere giriştiler mi artık Allah'ın yardım ve desteği de onlarla olur ve bu sayede üstesinden gelemeyecekleri kadar ağır gibi görünen işleri bile başarabilirler, ulaşılamaz zannedilen hedeflere ulaşabilirler. Bu gerçeğe sûrenin son âyetinde de yer verilecektir.[11]
7. Kur'an'ın en çok önem verdiği, zihinlere yerleştirmeyi istediği ilkelerden biri de şudur: İnsanın İnancı ne kadar yanlış, işleri ne kadar kötü olursa olsun, onun için kurtuluş kapısı daima açıktır; insan bir kere içtenlikle Allah'a dönüp bu kapıdan girdikten, yani istikametini düzeltip Allah'ın istediği ruh temizliğini gerçekleştirdikten, kalbini imanla ve hayatını güzel işlerle donattıktan sonra artık günahları anlamını kaybedecek ve tamamıyla silinip yok edilecek; o İnsan tertemiz bir mümin olarak hayata yeniden başlamış sayılacaktır; hatta âyete göre Allah böyle insanları, yaptıkları iyi işleri sayesinde hak ettiklerinden daha güzeliyle ödüllendirecektir. Bu ödüllendirmenin bir âhiret yönünün bulunduğu muhakkaktır; fakat âyette bunun sadece âhirette olacağına dair sınırlayıcı bir ifade bulunmadığına göre, burada hem uhrevî hem dünyevî ödüllendirmenin kastedildiği düşünülebilir. Özellikle âyetteki "güzel işler"in her türlü hayırlı, verimli gayretleri; gerek bireyin gerekse toplumun maddî ve manevî gelişmesine, kalkınmasına katkıda bulunan faydalı İşleri kapsadığı düşünülecek olursa dünyevî ödüllendirmenin anlamı daha iyi ortaya çıkar. Buna göre kısaca eğer insanlar iman edip güzel işler yaparlarsa Allah da onları eskiden yaptıkları kötü işlerin zararlı sonuçlarından kurtarır; bundan böyle yapacakları güzel işlerin sonuçlarının daha da güzel olmasını sağlar; onların hem bireysel hem de toplumsal planda gelişmelerini, güçlenmelerini, mutlu ve huzurlu olmalarım; eğitimde, kültürde, sağlıkta, uygarlığın diğer nimetlerinde hem bunlan üretme hem de bunlardan İstifade etme yönünde onlara yardım eder. Kuşkusuz âyetteki "sâlih amelleri işleme" ifadesi, Allah'ın rızâsına ve yoluna uymayan her türlü kötülüklerle mücadeleyi de içine aldığına göre -bir önceki âyetle de bağlantısı dikkate alındığında- Allah'ın bu ödüllendirme vaadi, kötülüklerle mücadelede başarıyı, dolayısıyla erdemli bir toplum gerçekleştirmeyi de kapsar.[12]
Meali
8. Biz insana ana babasına iyi davranmasını emrettik. Ama onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara uyma! Sonunda dönüşünüz yalnız bana olacaktır. İşte o zaman, vaktiyle yapmış olduğunuz her şeyi önünüze koyacağım. 9. iman edip güzel işler yapanlara gelince onlan mutlaka erdemli insanlar arasına alacağız. 10. İnsanlar arasında öyleleri de vardır ki, "Allah'a inanıyoruz" derler; ama Allah uğrunda bir sıkıntıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allah'tan gelen bir ceza gibi düşünürler. Ama rabbinden bir yardım gelecek olsa o zaman da mutlaka (gerçek müminlere), "Aslında biz hep sizinle olduk" derler. Peki ama herkesin kalbindekileri en iyi bilen Allah değil inidir? 11. Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir. 12. İnkarcılar müminlere, "Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim" derler. Oysa onların bir parça günahlarını bile gerçekten yüklenecek değillerdi; hakikatte onlar katıksız yalancılardır. 13. Onlar mutlaka kendi günahlarıyla birlikte başka yükler de taşıyacaklar; düzüp koştukları iddialardan dolayı kıyamet gününde kaçınılmaz olarak sorguya çekileceklerdir. [13]
Tefsiri
8. Ana babaya İyi davranma konusu Kur'an'ın önem verdiği, dolayısıyla İslâm ahlâkının öncelikli ödevlerinden biridir. Burada ana babaya İyiliğin Özellikle hatırlatılmasının sebebi, böylesine önemli olan bu Ödevin dahi tevhid inancından daha önemli ve önde tutulamayacağına işaret etmektir. İnsan sadece dışarıdan gelen baskılara değil, bizzat ebeveyninin baskılarına mâruz kalarak da bir sınav geçirebilir. Şu halde eğer ana baba evlâtlarından, Allah'ın varlığım ve birliğini tanımama yönünde, bu sonucu doğurabilecek bir istekte bulunurlarsa bu isteğe uyul-mayacaktır. Ancak burada ana babalar, inkâr ve şirkin dışında, açıkça günah ve haram olan başka şeyler buyururlarsa bu buyruğa itaat edilmesi gerektiği şeklinde bir anlam çıkarılmamalıdır. Zira hiçbir buyruk Allah'ın buyruğundan daha önemli olamaz; dolayısıyla hadislerde de belirtildiği gibi kural olarak Allah'a âsi olma anlamına gelebilecek hiçbir buyruğa İtaat edilemez.[14]
Ayet bazı putperest Araplar'in, müslüman olan evlâtları üzerinde baskı kur-malanyla ilgilidir. Ancak müminler bu tür baskılarla her zaman karşılaşabilirler; evlâtlarının dindarlığından rahatsızlık duyan ve onlar üzerinde baskı kurmaya çalışan ailelere her dönemde rastlamak mümkündür. Böyle durumlarda bir yandan Allah'ın buyruklarına karşı gelmekten sakınmak, diğer yandan da yine Allah'ın buyruğu olan ebeveyn hukukuna riayet etmek için samimi bir çaba göstermenin evlatlar için oldukça zor ama ecri büyük bir davranış olacağını ve bu gerilime katlanmanın da bu dünyada tâbi olduğumuz sınavın bir parçası olduğunu daima göz önünde tutmak gerekir.[15]
9. Yukarıda 7. âyette de geçtiği gibi "İman edip güzel işler yapma" ifadesi, Kur'an'ın sık sık tekrar ettiği son derece kapsamlı bir ifadedir. 7. âyette iman edip güzel işler yapanlara geçmişteki hatalarının bağışlanacağı, yaptıkları iyiliklerin daha güzelleriyle ödüllendirilecekleri bildirilmişti. Burada ise Allah, iman edip güzel işler yapanları mutlaka erdemli insanlar arasına alacağını vaad etmektedir. "Erdemli İnsanlar" diye çevirdiğimiz âyetteki "sâlihîn"in tekili olan sâlih, "düzenli, uygun, iyi, doğru, yararlı, barışçı, uzlaşmacı" gibi anlamlarda hem eylemlerin hem de insanların sıfatı olarak kullanılır. İlgili âyetler bir bütünlük içinde düşünüldüğünde, özellikle Enbiyâ sûresinin 105. âyeti de dikkate alındığında sâlih kelimesinin, din ve dünya işlerinin hakkını vererek yapan, dünya ve âhirette huzurlu ve mutlu olmanın gerektirdiği şartlan taşıyan insanı ifade etmektedir.[16]
10-11. Bu iki âyette münafıklann tutumundan söz edilmektedir. Münafıkken Medine'de ortaya çıktıklan dikkate alınarak bu âyetlerin Medine döneminde -çiğini kabul edenler vardır. Ancak özellikle Mekke döneminin sonlarına doğru putperestlerin müslümanlar üzerindeki baskılarının şiddetlenmesi sebebiyle, müs-'. .iman olmuş bazı kişilerin zaaf gösterdikleri, münafıkça davrandıkları da düşünü-".ebiiir. Burada asıl önemli nokta, insan gerçeğinin son derece ciddi bazı zaaflarına işaret edilmesidir.
Diğer bütün canlılardan farklı olarak insan, inançları ve değerleri uğruna gerektiğinde güçlüklere katlanmayı göze alan bir varlıktır. O, bedeni ve organları ne kîdar kendi varlığının bir parçası ise aynı şekilde İnancını, manevî değerlerini, r.îklannı ve ödevlerini de kişiliğinin vazgeçilmez unsurları olarak gördüğü, gerek-ağınde bunlar uğruna fiziksel zorluklara göğüs gerip kişiliğini koruduğu sürece yaratılmışların üstünü olma ayrıcalığına sahip olur. 10. âyet bu temel insanlık şuuruna ulaşamamaları, bu yüzden farklı durumlarda farklı kişilikler sergilemeleri sebebiyle -İslâmî literatürde münafıklar denilen- sözde inanmışları eleştirmekte; böylece müslümanların önüne yüksek bir insanlık ideali koymaktadır. Daha sonra Allah'ın, insanların kalplerindeki en gizli niyetleri bildiği gibi kimin özü sözü bir, kimin iki yüzlü, kimin sahtekâr olduğunu bildiği uyarısında bulunulmakta; böylece zımnen müminle münafık arasındaki önemli bir farka işaret edilmektedir ki, bu fark da yukarıda belirtilen kişilik yapısına, insanlık idealine ulaşma derecesinde ortaya çıkmaktadır.[17]
12-13. Bu âyetlerin yukarıdaki iki âyetle bağlantısı dikkate alındığında, bazı Kureyşli putperestlerin -biraz da alay kokan bir üslûpla- müslümanlan dinlerinden döndürmeye çalıştıktan anlatılmaktadır. İyî incelendiğinde görülecektir ki Kur'ân-ı Kerîm, inançsız da olsa kendi halindeki kişilerden çok, gerçek inanca ve erdemli yaşayışa düşman olan, bu tür değerlere karşı savaş veren, bu yolu benimsedikleri için insanlara düşman olan ve onları yollarından döndürmek için alay eden, hakarette bulunan ve ağır baskılara kadar her türlü yola başvuran, insanlık fıtratı bozulmuş, militan, zorba ve beyinsiz (sefih) inkarcılara karşı mücadele vermektedir. Kur'an'ın yönelttiği asıl uyan, inanan insanın kişiliğini böyle bir sapkınlıktan koruması, sonra da o sapkınları iyi tanıyarak zararlarını önlemesidir.
Bu şekilde insanları saptırmaya kalkışanlar, kendi günahlarının yanında, saptırdıkları insanlarınki kadar başka günahlar da yüklenirler. Nitekim Hz. Peygamber bu gerçeği daha genel bir çerçevede şöyle ifade etmiştir: "Kim İslâm'da bir güzelliğe önder olursa kıyamete kadar o yolda gidenlerin sevabınca sevap kazanır, ötekilerin sevabından da bir şey eksilmez. Ama kim bir kötülüğe önder olursa kiyamete kadar onu yapanların günahları kadar günah işlemiş olur, ötekilerin günahları da eksilmiş olmaz"[18]
Meali
14. Vaktiyle biz Nuh'u kendi kavmine resul olarak göndermiştik. Nûh, bin yıldan elli yıl daha az bir süreyle onların arasında kaldı. Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tufan yakaladı. 15. Fakat biz Nuh'u re gemide-kileri kurtardık ve bunu bütün insanlık için bir ibret yaptık. [19]
Tefsiri
14-15. Sûrenin 3. âyetinde önceki toplulukların da imtihandan geçirildikleri bildirilmişti. Buradan itibaren 43. âyete kadar bazı peygamberlerin tebliğlerinin özünü oluşturan konulardan ve kendi topluluklarının bu peygamberler karşısında sergiledikleri inkarcı tutumlardan, bu yüzden uğradıkları felâketlerden örnekler verilerek insanlık tarihinin din bağlamında ders alınmaya değer yönleri özetlenmekte; böylece bir yandan İslâm'ın muhatapları olanlar uyarılırken bir yandan da İslâm peygamberinin karşılaştığı inkarcı ve düşmanca davranışların benzerleriyle önceki peygamberlerin de karşılaştığı hatırlatılarak Resûlullah ve müminler teselli edilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de kavmiyle giriştiği inanç mücadelesi hakkında bilgi verilen ilk peygamber Hz. Nuh'tur; ayrıca yine Kur'an'da kaç yıl yaşadığı bildirilen tek peygamber de odur. Tevrat'ta da Nuh'un 950 yıl yaşadığı bildirilmektedir.[20] Ancak, bir tarih kitabı mahiyetinde olan Tevrat'ın Tekvin bölümünde (5/28; 9/29) Nuh'un hayatı ayrıntılı olarak anlatılırken Kur'an'da sadece onun hayatının ders almaya değer yönleri verilmiştir.[21]
Meali
16, İbrahim'i de (resul olarak gönderdik). Kavmine şöyle demişti: "Allah'a kul olunuz ve O'na saygıyla itaat ediniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. 17. Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah'ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size nzık vermekten âcizdirler. O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayınız, O'na kul olunuz, O'na şükrediniz; sonunda O'na döneceksiniz. 18. Eğer (gerçeği) yalanlamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki sizden önceki nice topluluklar da böyle yalanlamalarda bulundular. Elçinin görevi açık bir tebliğden ibarettir." 19. Peki onlar, Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra onu ardarda sürdürdüğünü görmezler mi? Kuşkusuz bu, Allah için kolaydır. 20. De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşınız ve Allah'ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görünüz. Allah, daha sonra ikinci hayatı da işte böyle gerçekleştirecektir; Allah her şeye kadirdir. 21.0, dilediğine azap verir dilediğini esirger. Hepiniz dönüp dolaşıp O'na varacaksınız. 22. Ne yeryüzünde ne de gökte Allah'ı çaresiz bırakabilirsiniz. Allah'ın dışında bir himayeciniz ve yardımcınız da yoktur." 23. Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler, işte bunların rahmetimden ümitleri yoktur ve bunlar için acı bir azap vardır. 24.Kavminin (İbrahim'e) cevabı, "Onu öldürün ya da yakın!" demekten ibaret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. İşte bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. 25. İbrahim onlara şöyle dedi: "Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lanetler yağdıracaksınız. Varacağıma: yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır." 26. Bunun üzerine Lût ona iman etti. "Artık ben, rabbime göç edeceğim. Şüphesiz O güçlüdür, hikmet sahibidir" dedi. 27. Ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık, soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Ona bu dünyada mükâfatım verdik; o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.[22]
Tefsiri
16-18. Hz. İbrahim'in kavmiyle ilişkileri ve tebliğ faaliyetleri hakkında daha
önceki sûrelerde başka vesilelerle bilgi verildiği için burada ayrıntılı açıklama yapmayı gerekli görmüyoruz. Şu kadarını belirtelim ki İbrahim, öncelikle halkını, bütün peygamberlerin tebliğlerinin ortak ilkesi olan bir Allah'a kul olmaya, tanrı diye taptıkları putlann gerçekten tanrı niteliklerine sahip olup olmadıkları üzerinde düşünmeye çağırmış; daha önce başka toplumların da kendi peygamberlerini yalancılıkla suçladıklarını hatırlatarak onların akıbetlerinden ibret almaları gerektiğini ima etmiştir.
Hz. İbrahim'in, "Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır" şeklindeki ifadesi (16. âyet) özellikle şu gerçeklere işaret etmektedir: İnsanın Allah'a kul olup O'na saygıyla itaat etmesinin faydası yine insanın kendisinedir. Çünkü Allah'tan başkasına kul olmak öncelikle insanlık onurunu, kişiliğini tahrip eder; ayrıca inkarcılık insanların âhiretteki kurtuluşunu imkânsız kıldığı gibi eninde sonunda dünya hayatlarına da zarar verir. 18. âyette bazı eski toplulukların yanlış tutumlarının hatırlatılması da inkarcılığın yol açtığı dünyevî kayıp konusunda uyan maksadı taşımaktadır.[23]
19-23. Bu bölümün, Hz. İbrahim ve onun halkıyla ilgili önceki âyetlerin devamı sayılabileceği gibi -bir tür parantez içi ifadesi olarak- Hz. Peygamber ve onun kavmiyle ilgili olabileceği de belirtilmektedir. Her iki durumda da Önemli olan, varlığı, oluşu ve hayatı başlatanın da devam ettirenin de Allah olduğunun ortaya konmasıdır. Bu gerçeğin "... görmezler mi?" şeklinde soru ifadesiyle dile getirilmesi ise insanın duyu ve zihin imkânlarını kullanmasının gerekliğine işaret etinektedir. Ayrıca sağlıklı bir şekilde İncelenip üzerinde düşünüldüğünde varlığın arkasındaki hikmeti, planı ve o pJanın sahibini anlama imkânının elde edilebileceğine de işaret vardır. Bu yaratılış olgusunun hatırlatılmasında, -Kur'an'da değişik vesilelerle sık sık altı çizildiği gibi- aynı yaratıcı kudretin âhiret denilen ikinci hayatı gerçekleştirmeye de muktedir olduğuna bir ima bulunmaktadır.
19. âyeti şu şekilde anlayanlar da vardır: "Görmez mi onlar, Allah varlığı İlk baştan nasıl yoktan yaratıyor? Sonra O, yaratılışı tekrar gerçekleştirecektir." Bu yoruma göre önce evrendeki sürekli yaratılış hatırlatılmakta, ardından da âhiret hayatının başlangıcı olmak üzere ikinci yaratılışın gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir. İlk yaratılışın geniş zaman (muzâri) fiiliyle zikredilmesi bu yaratılışın sürekliliğine işaret eder.[24] Ancak âyetin bütününde dünyadaki yaratılışa, bu yaratılışın sürekliliğine dikkat çekildiği şeklindeki görüş daha isabetli görünmektedir. 20. âyette ise hem dünyadaki yaratma hem de dünya hayatının sona ermesinin ardından ikinci hayat için diriltme söz konusu edilmiş; ilk yaratma, ikinci yaratmanın mümkün olduğuna delil olarak gösterilmiştir.[25] 21. âyette ikinci yaratılışın yani âhiret hayatının gerçekleşme sebebi dolaylı bir ifadeyle belirtilmiştir ki bu da Allah'ın dilediğine azap etmesi, dilediğine de merhametiyle muamele edip azaptan esirgemesidir. Kuşkusuz Allah, adalet ve hikmet sahibi olduğu için, dünya hayatını inkâr ve isyanla geçirenleri cezaya çarptıracak, iman ve itaatle geçirenleri de azaptan koruyup lütuf \e merhametiyle onlara ikramda bulunacaktır. Nitekim 23. âyet, ilâhî rahmetin ve cezanın adalet temeline dayandığına dikkat çekmektedir.[26]
24-25. Hz. İbrahim, kavminin bayram şenliği için kasabanın dışına çıktığı bir sırada, en büyükleri dışındaki bütün putlarını kırmış, bu yüzden onu ateşe atarak cezalandırmaya kalkıştıklarında Allah Teâlâ bir mucize gerçekleştirip, o dehşetli ateşi serinliğe dönüştürmüştü, İbrahim de sağ salim kurtulmuştu.[27] Fakat bu olay da kavmi üzerinde ciddi bir tesir bırakmadı; 25. âyetten anlaşıldığına göre bunun bir sebebi de putperestliğin, söz konusu kavim arasında bir dayanışma ruhu doğurmuş olmasıydı. Yani onlarda din, bir inanç konusu olmaktan ziyade bîr toplumsal kaynaşma aracı idi. Böylece onlar için dinî inançların doğru veya yanlış olmasının önemli görülmediği, toplumda bir sevgi bağı oluşturacak şekilde geleneksel bir kurum olmasının yeterli bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda bir gerçeklik konusu değil de sadece bir töre ve çıkar konusu, bir kültür unsuru olarak benimsenen dinin ebedî kurtuluşu sağlamaktan uzak olacağı da açıktır. Dolayısıyla, 25. âyette belirtildiğine göre, dünyada böyle bâtıl bir din etrafında birleşenler, sadece gerçek olanların değer taşıyacağı âhirette aynı sevgi bağını sürdüremeyecekler; aksine tapanlar, tapılanlar, birbirini aldatıp haktan saptıranlar ve körü körüne onlara kapılıp sapanlar, hepsi birbirinden kopacak, hatta birbirine ağır eleştiriler yönelteceklerdir; ama bu suçlamalar hiçbirini hak ettikleri cezaya çarptırılmaktan, Allah'ın yardımından mahrum kalmanın doğuracağı çaresizlikten kurtaramayacaktır.[28]
26-27. Lût, İbrahim'in kardeşi Haran'ın oğludur.[29] Amcasının Harran'da yaymaya çalıştığı dini benimsemiş, daha sonra kendisi de peygamberlikle şereflendirilmiştir.
"Artık ben, rabbime göç edeceğim" mealindeki ifadeyi Hz. Lût'a nispet edenler olmuşsa da bunu Hz. İbrahim'in söylediği yönündeki görüş daha isabetli görünmektedir. Nitekim İbrahim aleyhisselâm, putperest halkı tarafından atıldığı ateşten en küçük bir zarar görmeden kurtulmasıyla sonuçlanan mucizeye rağmen yine de halkı kendisine iman etmeyince artık Harran'da kalmanın mânâsız hale geldiğini anlamış ve Kenan diyarına hicret etmeye karar vermişti.[30]
İshak, İbrahim'in İsmail'den sonra dünyaya gelen oğlu, Ya'kub da onun İs-hak'tan torunudur. Ya'kub'un diğer bir adı da İsrail'dir; İsrâiloğullan ismi buradan gelmektedir. Âyette İshak ile birlikte Ya'kub'un da Hz. İbrahim'e bir bağış ve armağan olarak anılması, onun İsrâiloğullan'nm tarihindeki önemine işaret eder.
İbn Atıyye, Hz. İbrahim'e dünyada verilen mükâfatı, ateşten kurtarılması, âdil davranması, doğru ve yararlı işler yapmayı İlke edinmesi, her çağda saygıyla anılması, sonraki bütün nesillerin onu manevî önder ve rehber olarak görmeleri, Hz. İsmail gibi gönlü saygıyla dolu bir evlâda sahip olması şeklinde özetlemiştir (IV, 314).[31]
Meali
28. Lût'a gelince o, kavmine demişti ki: "Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. 29. Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak, meşru yolu kapatacak, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız?" Kavminin tek cevabı şu oldu: "Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!" 30. Lût, "Şu bozguncular topluluğuna karşı bana yardım et rabbim!" diye dua etti. 31. Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde, "Biz bu memleketin halkım yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır" dediler. 32. İbrahim, "Ama orada Lût da yaşıyor!" dedi. "Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak" dediler. 33. Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lût, onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. Ama onlar korkma, tasalanma!" dediler; "Biz seni ve karın dışında bütün aileni kurtaracağız; karın ise kalanlar arasında yer alacak. 34. Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!" 35. İşte o memleketten geriye akimi kullananların yararlanabileceği açık bir ibret vesikası bıraktık. [32]
Tefsiri
28-35. Bu âyetlerde aktarılan Lût aleyhisselâm ve kavmiyle ilgili bilgiler, önemli ölçüde önceki bazı sûrelerde de yeri geldikçe birbirine yakın ifadelerle verilmiştir; ayrıca oralarda konuyla ilgili gerekli açıklama ve yorumlan da sunmuş bulunuyoruz.[33] Şu kadarını bir defa daha hatırlatalım ki, Allah Teâlâ varlık düzeni içinde doğal üremeyi ve cinsel hayatı erkekle dişi arasındaki birleşmeye bağlamıştır. Gerek burada gerekse diğer sûrelerin ilgili bölümlerinde Hz. Lût, erkekler için tek meşru ilişki yolunun kadınlarla evlenme olduğunu açıkça belirtmiş; aynı yerlerde eşcinsellik kesin bir dille yasaklanmış; bu ahlâksızlığın yaygınlık kazandığı toplumu bekleyen akıbetin ağır bir felâket olduğu bildirilmiştir.[34]
Meali
36. Medyenliler'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. "Ey kavmim" dedi, "Allah'a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın!" 37. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler! 38. Ad ve Samûd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Şeytan onlara, (kötü) işlerini güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı; oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. 39. Karun, Firavun ve Hâmân'ın akıbeti de aym oldu. Gerçekte Mûsâ onlara açık seçik kanıtlar getirmişti; ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri bile yoktu. 40. Her birini günahından dolayı cezalandırdık; kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik, kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine gömdük, kimini sularda boğduk. Allah'ın muradı onlara kötülük etmek değildi, fakat onlar kendi kendilerine kötülük ediyorlardı.[35]
Tefsiri
36-37. Şuayb aleyhisselâm Hz. Musa'nın çağdaşı olan bir peygamberdir. Ki-tâb-ı Mukaddes'te bildirildiğine göre[36] uzun süre Musa'yı hizmetinde çalıştırdıktan sonra onu kızıyla evlendirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu olay Hz. Şuayb'ın ismi zikredilmeden anlatılmakta[37] tefsirlerde ise Hz. Şuayb'ın kayınpederinin Şuayb aleyhisselâm olduğu bildirilmektedir. Sînâ yarımadasının kuzeyindeki bölgenin adı olan Medyen'de pey-cimber olmuş; fakat onun bütün gayretlerine rağmen halkı, başka günahları yanınözellikle iş ve ticaret hayatında hukuk ve ahlâk kurallarını çiğnedikleri, insanların yolunu kesip hak dini öğrenmelerine engel oldukları için helak olmuşlardır[38]
38. Âd ve Semûd iki eski Arap kavmidir. İlkine Hûd aleyhisselâm, ikincisine de Hz. Salih peygamber olmuştur.[39] Âyette şeytanın, bu toplulukların yapıp ettikleri üzerindeki etkisinden söz edilmekle birlikte, aslında onların gerçeği görme yeteneğine (istibsâr) sahip olduktan özellikle belirtilmektedir. Bu açıklama, insanın çeşitli olumsuz motivasyonlara rağmen, bunları aşacak zihinsel ve iradî güçlerle donatılmış bulunduğunu göstermesi bakımından özel bir Önem taşır.[40]
39-40. "Yeryüzü" diye çevirdiğimiz 39. âyetteki arz kelimesi Kur'an'da çoğunlukla hakkında bilgi verilen kişi veya topluluğun yaşadığı yeri, şehri veya ülkeyi ifade etmekte; dolayısıyla burada Mısır kastedilmektedir. Âyette zikri geçen kişiler, Hz, Musa'nın davetini etkisiz kılmaya çalışan bu ülkenin yöneticileridir.[41] Bu yöneticilerin eleştirilecek birçok kötülüğü bulunmakla birlikte âyette istikbâr kavramıyla ululuk taslamaları, kendilerini herkesten üstün görmeleri, özellikle hak din mensuplarına tepeden bakıp onların inançlarını aşağılamaları söz konusu edilmiştir. Bu da açıkça Kur'an'ın ilke olarak baskıcı ve despot yönetimlere karşı tavrının somut bir örneğini ortaya koymaktadır. Âyetin sonundaki "Oysa (Allah'tan) kaçıp kurtulma imkânları yoktu" cümlesi, bütün baskıcı yöneticilerin er veya geç Allah katında hak ettikleri cezayı görmekten kurtulamayacaklarını ifade etmekte, 40. âyette de bu baskıcı kesimlerden bazılarının, kötülük ve inkârları yüzünden başlarına gelen felâketlerden örnekler verilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in ilgili yerlerinde Lût kavminin taşları savuran fırtınalarla, Semûd kavmiyle Medyenliler'in korkunç bir sesle gelen deprem felâketiyle, Nuh kavmiyle Firavun'un adamlarının da sulara gömülerek cezalandırıldıkları bildirilmiştir.[42]
Meali
41. Allah'tan başkasını dayanak edinenlerin durumu, örümceğin durumuna benzer: Örümcek, (ağını) kendine bir yuva yapar, ama yuvaların en çürüğü örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! 42. Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü şeylere yalvarıp yakardıklaruıı şüphesiz bilmektedir. O, azizdir, hakimdir. 43. İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz ama bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır. 44. Allah gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasma göre yarattı. Şüphesiz, inananlar için bunda ibret vardır.[43]
Tefsiri
41. Putperestlerin dinlerinin anlamsızlığını, çürüklüğünü; onların tanrı diye inanıp bağlandıkları, sığınıp güvendikleri nesnelerin yararsızlığını anlatan âyet, daha genel olarak Allah'ı bırakıp O'ndan başkasını tann tanıyan veya böyle açıkça olmasa bile, tutum ve davranışlarıyla bir fâniye -olağan ve makul saygı sınırlarının ötesine geçerek- tann gibi bağlanan ve sadece Allah'tan bekleyebileceği yardım ve desteği ondan bekleyen insanın, içine düştüğü büyük yanılgıyı etkileyici bir benzetmeyle anlatmaktadır. 42. âyet, bu tür yanlış inanç ve davranışta olanlara bir uyandır. Bir önceki âyette Allah'tan başkasını dayanak edinenlerin ne kadar zayıf bir sığınağa güvendikleri belirtilmişti. Bu âyetin sonunda ise Allah'ın özellikle azîz (sınırsız derecede güçlü) ve hakim (kusursuz hüküm ve hikmet sahibi) isimlerine vurgu yapılmakla şu gerçeğe işaret edilmiştir: Allah, düzmece tanrılan, fâni varlıkları kendisinin yerine koyarak onlara dayanıp güvenenleri,üstün gücüyle hikmetinin gerektirdiği şekilde cezalandıracaktır. Nitekim önceki âyetlerde kıssalarına değinilen kavimler bu cezayı tatmışlardır.[44] Buna karşılık yalnız Allah'ı sığınak ve koruyucu (velî) bilenler, O'na inanıp bağlananlar, başka hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek derecede güvenilir ve yararlı bir sığınak seçmişlerdir. Onlar bu seçimi yapmakla, kendilerine eksiksiz güveni, nihaî huzur ve mutluluğu bahşedecek olan bir velînin, sonsuz derecede güç ve hikmet sahibi bir koruyucunun himayesini hak etmişlerdir.[45]
43. "Gerçek bilgi sahibi olanlar" diye çevirdiğimiz "âlimûn" kelimesi bu bağlamda, yukarıda ana hatlanyla değinilen ilâhî hakikatleri anlama yeteneğine, birikimine sahip olan; kendilerine okunanlarla gözlemledikleri şeyler üzerinde düşünerek[46] doğru sonuçlar çıkaran inançlı ve kavrayışlı zihinleri ifade etmektedir. Gerek bu âyetin gerekse bundan önceki âyetin sonunda geçen ilim ve akıl kavramlarıyla insanın zihinsel yeteneklerine vurgu yapılmakla, dünya işlerinde olduğu gibi dinî konularda da bu yeteneklerin önemli rolüne dikkat çekilmiştir.[47]
44. Mealindeki "hikmet ve fayda esasına göre" ifadesinin karşılığı "bi'l-hak-ki" deyimidir. Kur'ân-ı Kerîm'de yaratmayla İlgili olarak kullanıldığı yerlerde bu Je\im. genellikle evrende yaratılmış hiçbir şeyin bâtıl, yersiz, faydasız ve mânamız olmadığına; aksine Allah'ın yaratmasının hakimane yani eksiksiz kusursuz olduğuna: ayrıca canlısıyla cansızıyla her varlığın, Hakk'ın eseri, dolayısıyla O'nun kudret ve hikmetinin bir tecellisi ve bu anlamda yaratılanın da hak olduğuna işaret eder.[48]
Meali
45. Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülükten meneder. Allah'ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir. 46. İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i ki-tap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki: "Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir. Biz O'na teslim olmuşuzdur." 47. İşte biz kitabı sana böyle indiriyoruz. Daha Önce kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar, şunlardan da ona
inananlar var. Âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez. 48. Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi. 49. Hayır! O (Kur'an), bilgiye mazhar kılınmış olanların gönüllerine yerleşmiş âyetlerden ibarettir. Ayetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez. 50. Onlar hâlâ, "Rabbinden ona bazı mucizeler indirilmeli değil miydi?" diyorlar. De ki: ''Mucizeler yalnız Allah'ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım." 51. Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Elbette inanan bir topluluk için onda rahmet ve ibret vardır. 52. De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilmektedir. Bâtıla inanan ve Allah'ı inkâr edenlere gelince, işte hüsrana uğrayacak olanlar onlardır.[49]
Tefsiri
45. Kitaptan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Her ne kadar burada, "Kur'an'dan önce indirilmiş Tevrat ve ekleri"nin kastedildiğini ileri sürmüşse de[50] bu.yorum, her şeyden önce âyetin lafzına uymamaktadır. Çünkü burada açıkça Hz. Muhammed'e hitap edilerek "kitaptan sana indirilen" denilmektedir. Kuşkusuz Kur'an'da, -aynı ifadelerle olmasa da- daha önce Tevrat'ta yer alan konular, özellikle geçmiş peygamberlere dair kıssalar bulunmaktadır. Fakat buna dayanarak âyette Peygamber'in okuması istenen kitabın, "Kur'an'dan önce indirilmiş Tevrat ve ekleri" olduğu, dolayısıyla burada Resûlullah'a, "Tevrat ve eklerini oku" gibi bir buyruk bulunduğu ileri sürülemez. Nitekim hiçbir müfessir âyette Resûlullah'a "Tevrat'ı oku" gibi bir anlamın bulunduğunu söylememiştir. Esasen Ateş, "Kur'ân-ı Kerîm'de mârife olarak "el-kitâb", Tevrat ve eklerini... gösterir" diyorsa da (VI, 517) böyle bir genelleme yanlıştır. Kur'an'da "el-kitâb", eski peygamberlere indirilen kitaplar için kullanıldığı gibi Kur'an'ı da ifade etmektedir; ayrıca "Allah'ın ezelî ilmi, takdiri" veya "insanların bu dünyada yapıp ettiklerinin kaydedildiği ve âhirette ortaya konacak olan bir nevi tutanak, yani amel defteri" gibi başka anlamlarda da kullanılmıştır. Nitekim Süleyman Ateş de -"Kur'ân-ı Kerîm'de mârife olarak "el-kitâb", Tevrat ve eklerini... gösterir" şeklindeki kendi iddiasının aksine- "el-kitâb" kelimesinin geçtiği âyetlerden meselâ Nahl sûresinin 64. âyetinde "... bu kitabın Hz. Muhammed'e indirildiği bildirilmektedir" (V, 120); aym sûrenin 89. âyetinde "... Kur'an'ın, her şeyi açıklamak ... için indirildiği bildirilmektedir" (V, 132); Kehf sûresinin 1. âyetinde "1-5. âyetlerde Kur'an'ın.... indirildiği... bildirilmektedir" (V, 289); R'ad sûresinin 39. âyetinde "... yapılacak her şeyin yazılmış, tespit edilmiş bir zamanı vardır ..."; Kehf sûresinin 49. âyetinde "... herkesin kitabı yani yaptığı işlerin tutanağı ortaya konur" (V, 302) diyerek "el-kitâb" kelimesini hem "Kur'an" hem "Allah'ın ezeldeki yazısı, takdiri" hem de "amel defteri" anlamında açıklamıştır.
"Hayasızlık" diye çevirdiğimiz fahşâ kelimesi, Arapça'da aynı kökten olan fuhuş kelimesiyle eş anlamlı olup genellikle çirkin sözler ve fiiller için kullanılır.[51] daha genel olarak başta zina olmak üzere edep, iffet, haya gibi erdemlerle çelişen söz ve davranışları ifade eder. "Kötülük" şeklinde çevirdiğimiz mttnker ise ma'rûf kavramının zıddı olarak genellikle "aklın ve sağ duyunun çirkin bulduğu, erdemli toplumun yadırgadığı tutum ve davranışlar" anlamına gelir.[52]
Âyete göre gerek abdest, kıraat, rükû, secde, ta'dîl-i erkân gibi zahirî şartlarına ve rükünlerine gerekse ihlâs, huşu, takva gibi manevî şartlarına özen göstererek kılınan namaz, İslâm'ın ve sağ duyu sahibi erdemli toplumların edepsizlik, hayâsızlık ve kötülük sayıp reddettiği tutum ve davranışlarla uyuşmaz, âdeta bir na-sihatçı, bir uyarıcı gibi[53] namaz kılan kişiyi bu davranışlardan meneder. Böylece âyette namazın ahlâkî tesirlerine, kötülüklere karşı koruyucu özelliğine işaret edilmekte; namaz kıldıkları halde hak hukuk gözetmeyen, edep ve ahlâk kurallarına uymayanlara da dolaylı bir uyarı bulunmaktadır.
Yaygın yoruma göre "Allah'ı anmak" diye çevirdiğimiz "zikrullah"tan maksat namazdır. Nitekim Cum'a sûresinde de cuma namazı için aynı tabir kullanılmıştır. Namazın zikir kelimesiyle anılması, onun tam bir ibadet bilinciyle, Allah'ın huzurunda bulunulduğu şuuru ve sorumluluğu ile eda edilmesi şartıyladır ki belirtilen ahlâkî etkiyi gösterecek kaliteye ulaşmış olacağını ima eder. Bu şekilde namaz kılarak Allah'ı anmak en büyük İbadettir. Namazın insandaki Allah şuurunu güçlendirme işlevi, diğer faydalarından daha önemlidir. Ayette namazın böyle bir bilinç ve sorumluluk duygusundan uzak olarak kılındığı oranda ibadet kalitesini de kaybedeceğine işaret vardır.[54]
46. Ankebût sûresinin Mekke'de indiği yönündeki rivayet kabul edildiği takdirde[55] buradaki Ehl-İ kitap'tan maksat, Mekke'de bulunan az sayıdaki rnristiyanlardır. Hz. Peygamber'in bu hıristiyanlarla ilişkisinde ciddi bir sıkıntı bulunmadığı bildirilmekte, âyette de bu ilişkilerin iyi yolda götürülmesi yönünde talimat verilmektedir. Şayet sûrenin tamamının veya bu Ayetin de içinde bulunduğu bir bölümünün Medine döneminin başlarında indi- yönündeki bilpi doğru kabul edilirse buradaki Ehl-İ kitabın ağırlıklı olarak Medine hırımla yııhııtlilerle iliş haksızlığa sapanlar dışında" şeklinde bir istisnanın yer alması, bazı Medineli ya-hudilerin daha ilk zamanlarda İslâm'a, Peygamber'e ve müslümanlara karşı olumsuz bir tavır takınmaya başladıklarını göstermektedir. Bazı müfessirler, "haksızlığa sapanlar"la cizye vergisi vermeye yanaşmayan Ehl-i kitap mensuplarının kastedildiğini ileri sürmüşlerse de [56] henüz o dönemde cizye uygulamasının bulunmadığı, cizye âyetinin[57] hicretin IX. yılında indiği dikkate alınırsa bu yorum isabetsizdir. Şu halde Zemahşerî'nin de belirttiği gibi (III, 192) burada Ehl-i kitap içinden müslümanlar karşısında düşmanca tavır takınan sertlik yanlıları kastedilmiş, sertliğe sertlikle karşı konulmasına izin verilmiş olmalıdır.
Âyetin devamında müslümanlann Ehl-i kitap mensuplarına, "Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim Tannmız da sizin Tanrınız da birdir. Biz O'na teslim olmuşuzdur" demeleri istenmiştir. Bu ifade müslümanlann onlarla iyi geçinmelerinin ilkesel gerekçesini ortaya koymaktadır. Zira -putperest Araplar'ın aksine- müslümanlarla Ehl-i kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunmakta, yani müslümanlar onların kitaplarının hak kitap olduğunu kabul ettikleri gibi temelde ulûhiyyet konusunda da onlarla aynı inancı paylaşmaktadırlar. Ehl-i kitap'taki tev-hid ilkesine aykırı inançlar, onların dinlerinin aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkmış bir sapmadır. Sonuç olarak müslümanlann temel inanç konulannda kendileriyle aynı çizgide gördükleri Ehl-i kitabı düşman bilmeleri anlamsızdır. Müslümanlarla Ehl-i kitap arasında daha sonra baş gösteren çatışmalar, müslümanlardan kaynaklanmış değildir; nitekim tarihî bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Bu açıklamalar dikkate alındığında, haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i kitap'la iyi geçinmeyi emreden bu âyetin savaşa izin veren daha sonraki âyetlerle neshedildiğini ileri süren görüşün de isabetli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Zira bu âyetin, "içlerinden haksızlığa sapanlar dışında" şeklindeki istisna bölümü, zaten gerektiğinde savaşmaya kadar varacak olan sertliğe sertlikle mukabele yolunu açık tutmaktadır. Nitekim müfessirler de bu yönde yorumlar aktarmışlardır.[58]
47. "İşte biz kitabı sana böyle indiriyoruz" ifadesi çoğunlukla, bir önceki âyetin, "Ve deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim Tannmız da sizin Tannnız da birdir" mealindeki bölümüyle bağlantılı olarak, "İşte biz Kur'an'ı sana böyle (daha önceki ilâhî kitaplan onaylayan, onlardaki Allah'ın birliği inancını teyit eden, dolayısıyla ilâhî vahyin evrensel doğrulanm tekrarlayan) bir kitap olarak indiriyoruz" şeklinde yorumlanmıştır. Ancak âyetin bu bölümünü, "İste biz önceki peygamberlere kitaplar indirdiğimiz gibi sana da bu kitabı,Kur'an'ı indiriyoruz" şeklinde açıklayanlar da olmuştur.[59]
"Daha önce kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler" ifadesi de farklı şekillerde açıklanmıştır. Yaygın yoruma göre burada, yahudi iken müslüman olmuş Abdullah b. Selâm ve yakınları kastedilmiştir.[60] Ancak İbn Âşûr, âyetteki "yü'minûne" Fiilini -bizim de çeviride tercih ettiğimiz şekilde- geniş zamanlı bir fiil kabul ederek burada, o gün İslâm'ı hak din olarak kabul etmiş ve daha sonra da kabul edecek olan Ehl-i kitap mensuplarının söz korusu edildiğini belirtmiştir (XXI, 9). "Şunlardan da ona inananlar var" ifadesinde ise -ağırlıklı görüşe göre- Araplar arasında müslüman olanlardan söz edilmiştir. Bu sûrenin indiği dönemde Araplar'ın çok büyük kısmı henüz müslüman olmadığı için âyette böyle bir ifade kullanılmıştır,[61]
48. Okumak ve yazmak, birinden öğrenim görmenin en temel iki yoludur. Âyette Hz. Peygamber'in başka birinden bu şekilde öğrenim görmediği belirtilmektedir. Zira onun okuması yazması olsaydı o zaman Kur'an'ı inkâr etmek için bahane arayanlar, onu başka birinden, meselâ bir Ehl-i kitap mensubundan okuyup yazdığını ileri sürebilirlerdi. Nitekim yine de bu tür iddialar gündeme getirilmiş fakat etkili olamamıştır. Bunun önemli sebeplerinden biri, bu ve benzeri âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, Resûlullah'ın -en azından yirmi üç yıllık peygamberlik süresinin on üç yılını oluşturan Mekke döneminde- okuma yazmasının olmaması, yani ümmî oluşudur.[62]
49. "Apaçık âyetler" şeklinde çevirdiğimiz "âyâtün beyyinât" İfadesini Zemahşerî, "mucize olduğu apaçık belli âyetler" (İÜ, 193), Kurtubî de "bilgiye mazhar kılınmış olanlar" diye çevirdiğimiz "ûtü'1-ilm" tabirini, "Allah kelâmı ile beşer sözünü ... birbirinden ayırma yeteneğine sahip olanlar" (XIII, 367) şeklinde açıklamıştır. Buna göre Kur'an, Resûlullah'ın başka bir insandan okuyup yazarak derlediği, kendisinin ürettiği bir eser değildir; zaman zaman müşriklerin ileri sürdüğü gibi bir şiir veya bir sihir ürünü de değildir; aksine o, zihinsel yetenekleri gelişmiş olan inançlı ve iyi niyetli İnsanların, ilâhî kelâmda bulunması gereken apaçık mucizevî özelliklere sahip olduğunu anlayıp kavradıkları âyetlerden oluşur.
Zemahşerî (III, 193), bu âyette Kur'an'ın iki özelliğine vurgu yapıldığı kanaatindedir: 1. Kur'an'ın, apaçık mucize olan âyetlerden oluşması, 2. Âyette "sudur" (kalpler) kelimesiyle ifade edilen hafızalarda ezberlenip korunması. Kur'an bu iki özelliği ile öteki kutsal kitaplardan ayrılmaktadır. Çünkü o kitaplar, a) Mevcut şekliyle doğrudan Allah kelâmı, dolayısıyla apaçık mucizevî âyetler değildir, aksine onlar -bugün bilimsel olarak da tespit edildiği gibi- bazı Kitâb-ı Mukaddes yazarlanmn kaleminden çıkmış eserlerdir; b) Yahudi ve hıristiyan kültüründe bu eserler ezberlenerek korunmuş değildir; hafızlık geleneği sadece müslümanlarda vardır.[63]
50-52. Peygamber dönemindeki inkarcılar, genellikle iyi niyetli olarak Re-sûl-i Ekrem'in gerçekten peygamber olup olmadığım öğrenmek, dolayısıyla gerçeği anlamak için değil, fakat sırf akıllarınca onu güç durumda bırakmak maksadıyla sık sık geçmişteki bazı peygamberler gibi onun da hissî (duyulara hitap eden) mucizeler göstermesini isterlerdi. 50. âyette öncelikle mucize göstermenin Allah'a ait olduğu, Peygamber'in görevinin ise insanları inanç ve amel hayatı konusunda uyarmak ve aydınlatmaktan ibaret bulunduğu bildirilmekte; 51. âyette ise çok önemli bir noktaya dikkat çekilmektedir: "Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?" Şu halde Peygamber efendimizin en büyük mucizesi Kur'an'dır; insanlara asıl gerekli olan, gelip geçici hissî mucizeler değil, benzerini asla ortaya koyamayacakları, hayatın her anında feyzinden yararlanmaları mümkün olan bu ebedî mucizedir.[64] Öteki mucizeler duyulara hitap eder, gelip geçicidir; Kur'an ise okunan mucizedir, akla hitap eder.[65] insanlığın dünya huzuru ve âhiret kurtuluşu için muhtaç olduğu doğru inanç ve düzgün yaşayışın ilkelerini verir. Âyette Kur'an'in bu özelliği iki kelimeyle verilmektedir: Rahmet ve ibret (zikrâ). Rahmet dünya ve âhire-te dair bütün güzellikleri kapsayan bir kelimedir; çünkü Allah kuluna rahmetiyle muamele edince ona lâyık olduğu güzellikleri ihsan eder; ibret ise Kur'an'm üslûbuna baştan sona hâkim olan kanıtlar, uyanlar, derslerdir; aslında bunlar da Kur'an'ın tabiriyle "akıl sahipleri" (İİlü'l-elbâb) için birer rahmettir. Ama âyete göre Kur'an'daki rahmet ve ibret kaynaklarından feyiz alınanın yolu -putperestler vb. inatçı ve inkarcı zümrelerin yaptığı gibi Kur'an'a ve Peygamber'e savaş açmak değil- hakikatleri görünce inanmaya hazır bir içtenliğe, dürüstlüğe sahip olmaktır.
Uyarı üslûbu taşıyan 52. âyete göre bütün evreni kuşatan ilmiyle her şeye şa-hİt olan, eksiksiz kusursuz bilen Allah, sonuçta kimin ne yaptığını da görüp gözetmekte olup müminlerle münkirler arasındaki ihtilâflarda nihaî hükmü verecek ve o zaman "bâtıla (uydurma tanrılara) inanan ve Allah'ı inkâr edenler", nefsânî İhtiraslarına, benlik iddialarına kapılarak doğru yola ve bu yolun yolcularına karşı verdikleri zalimce savaşın kendilerine neler kaybettirdiğini göreceklerdir.[66]
Meali
53. Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Eğer önceden belirlenmiş bir vade olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti. Ama onlar farkında olmadan o ansızın kendilerine gelecektir. 54. (Evet) Onlar senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Kuşkuları olmasın, cehennem inkarcıları kuşatmış durumda! 55.0 gün azap onları tepeden tırnağa saracak ve Allah, "Yaptıklarınızın cezasını tadın!" buyuracaktır. 56. Ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmakta sebat edin. 57. Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz. 58-59, İnanıp hayırlı işler yapanlara gelince, işte onları içinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz; sıkıntılara katlanan, yalnız Allah'a dayanıp güvenerek işlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık! 60. Nice canlı var ki rızkım sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır. O, her şeyi işitir, her şeyi bilir.[67]
Tefsiri
53-55. İnkarcıların Hz. Peygamber'den tehdit edilip uyarıldıkları azabı çabuklaştırmasını istemeleri, gerçekten böyle bir azaba İnandıkları ve ona razı oldukları anlamına gelmez; onlar, bu ifadeleriyle aksine azaba inanmadıklarını açıkça ortaya koyarak alaylı bir üslûpla Peygamber'e karşı meydan okuyorlardı. 53. âyete göre söz konusu azabın gerçekleşme zamanı ilâhî hikmet tarafından tayin edilmiş olup o zaman gelince, onlar farkında bile olmadan azap ansızın başlarına gelecektir. İnkarcıların cezasının hemen verilmeyip belli bir zamana ertelenmesinin, tuttukları yanlış yoldan dönmelerine fırsat vermek, Allah'ın ne kadar sabırlı ve merhametli olduğunu göstermek gibi hikmetleri vardır.[68]
Tefsirlerde 53. âyetteki azapla putperestlerin, Bedir Savaşı'nda yaşadıkları
eİ vorumu da yapılmıştır. Nitekim müslümanlar karşısındaki ilk mağlûbiyetleri olan bu savaş onlar için sonun başlangıcı olmuştur. Böylece "Hadi bizi tehdit ettiğin azabı hemen şimdi getir!" diyerek meydan okuyanlar, daha dünyada cezalandırılmışlardır. 54-55. âyetler ise inkarcıların kendi yapıp ettikleri yüzünden âhirette uğrayacakları cezanın dehşetini, kaçınılmazlığını ve kuşatıcılığım özetlemektedir. Tarihsel bağlamda Kur'an'ın ilk muhatapları konumundaki putperest Araplar'ı uyaran bu âyetler, evrensel planda her devirde İslâmî inanç ve değerler karşısında benzer düşmanlıkları sergileyenleri ilgilendiren umumi bir ikaz anlamı da taşımaktadır.[69]
56. Bu sûrenin on âyetinde Mekkelİ müslümanlann, "Allah'a inanıyoruz" dedikleri için eziyete uğradıklarına işaret edilmiş; sonraki âyetlerde de yeri geldikçe putperestlerin psikolojik baskı ortamı doğuran küstah ve alaycı tutumlarına işaret edilip bunlar eleştirilmişti. Konumuz olan âyette ise Allah Teâla, "Ey inanan kullarım!" şeklindeki iltifatkâr ifadeyle hitap ettiği müslümanlara, dünyanın geniş olduğunu hatırlatarak onlardan her türlü uydurma tanrıları bir yana bırakıp yalnız kendisine kul olmaya devam etmelerini, dolayısıyla dinlerinde kararlı olmalarını istemektedir. Bu ifadeler de ilk müslümanlann bir baskı ortamı içinde bulunduklarına İşaret eder. Âyet müminlere bu şartlar karşısında hicret yolunu göstermektedir. Çünkü -müfessirlerin de ittifakla belirttikleri gibi- "Benim arzım geniştir" İfadesi, "Mekke'de inancınızı açığa vurmanıza imkân vermeyen bir baskı altında bulunuyorsanız dininizi rahatlıkla yaşamanıza elverişli başka bir yere göçebilirsiniz" anlamına gelir. Nitekim giriş kısmında da kaydedildiği gibi bu sûrenin inmesinden kısa bir süre sonra Medine'ye hicret olayı gerçekleşmiştir.
Âyetin hükmünü sadece Medine'ye hicret olayıyla sınırlı görmek de isabetli olmasa gerektir. Elbette Kur'ân-ı Kerîm yeri geldikçe, emir bi'1-ma'rûf nehiy ani'l-münker hakkındaki âyetler başta olmak üzere, doğrudan ve dolaylı ifadelerle müslümanlardan, içinde yaşadıkları topraklarda dinlerini özgürce yaşamalarına imkân verecek şartlan oluşturmak için çaba göstermelerini istemektedir. Ancak bu âyete dayanarak bîr kimsenin inanç ve düşüncelerini özgürce hayata geçirme imkânının bulunmadığı ve mevcut olumsuzlukları ortadan kaldırma ümidinin tükendiği durumlarda şartların elverişli olduğu başka yerlere göç etmek gerektiği düşünülebilir. Nitekim İbn Aüyye (IV, 324), Zemahşerî (III, 194), Şevkânî (IV, 241) gibi birçok müfessir de böyle bir yoruma yer vermiştir.[70]
57-60. Geçim kaygısı sebebiyle Medine'ye hicret etmekten çekinen, bu hususta tereddüt yaşayan bazı müslümanlan hicrete teşvik amacı taşıyan[71] bu âyetlerin ilkine şöyle mâna verilmiştir: Hicretmek gerektiğinde gittiğiniz yerde nasıl geçineceğinizi, ne yiyip ne içeceğinizi kaygı çekmeyiniz. Çünkü sonuçta her canlı gibi siz de Allah'ın takdir ettiği kadar yaşayıp sonunda öleceksiniz; fâni olan bu hayatın geçim kaygısı, öldükten sonra Allah'ın huzuruna vardığınızda ebedî kurtuluşunuzu sağlayacak olan kulluk vecîbelerinizi ikinci plana atmanıza yol açmasın.
Âhiret nimetlerinin özendirici bir özetinin verildiği 58-59. âyetlerde bu nimetlere kavuşmanın başlıca şartları zikredilmiştir. Bunlardan iman ve amel-i sâlih ebedî kurtuluşun genel şartlarıdır; sabır ve tevekkül kavranılan ise bu bağlamda özellikle dini yaşama özgürlüğü ve bu özgürlüğün ortamını oluşturma, arama, bu uğurda karşılaşılabilecek güçlükler ve baskılar karşısında tahammüllü, kararlı ve onurlu bir kişilik sergileme anlamını içerir. Buradaki tevekkül ayrıca geçim kaygısıyla hicretten çekinmemek, bu hususta Allah'ın yardım ve desteğine güvenmek gerektiğine de işaret etmektedir[72] Nitekim 60. âyette de geçim kaygısıyla hicret etmekten korkanlara, diğer canlılar gibi insanların rızkını verenin de Allah olduğu hatırlatılarak bu hususta bir güvensizliğe kapılmanın yanlışlığına dikkat çekilmiştir.[73]
Meali
61. Şayet onlara, "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?" diye soracak olsan, hiç tereddütsüz "Allah'tır" derler. Ohalde haktan nasıl yüz çevirirler? 62. Allah, kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü verir; kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilir. 63. Yine onlara, "Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat yeren kimdir?" diye sorsan, hiç tereddütsüz "Allah'tır" derler. De ki: "Hamd Allah'a mahsustur; ama onların çoğu akıllarım kullanmazlar. 64. (Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi! 65. Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla tek Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın kî yine Allah'a ortak koşuyorlar. 66. Kendilerine bahşettiğimiz şeylere karşı nankörlük etsinler, zevku safa da sürsünler! Ama yakında anlayacaklar! 67. Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır? Hâlâ asılsız şeylere inanıp Allah'ın nimetine karşı nankörlük mü edecekler? 68. Allah hakkında yalan yanlış şeyler uyduran yahut kendisine hakikat geldiğinde onu yalanlayandan daha zalimi kimdir! İnkarcıların sürekli kalacağı yer cehennemin içinde değil midir? 69. Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelince onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır.[74]
Tefsiri
61-63. Önceki âyetlerde Mekke putperestlerinin baskılan karşısında bunalan müminlerden, bir kurtuluş yolu olmak üzere, hicret etmeleri istendikten sonra bu âyetler grubunda baskıcı putperestlerin asıl sorunları olan çarpık inançlarından ve bu yüzden içine düştükleri çelişkilerinden örnekler verilmektedir. Buna göre onlar, bir yandan sorulduğunda yeri göğü yaratan, değişmez yasaları uyarınca ay ve güneş gibi gök cisimlerinin hikmetli ve amaçlı bir düzen içinde işleyişlerini sağlayan, keza gökten su indirip ölü toprağı canlandıran gücün Allah olduğunu söylüyor; fakat öte yandan Allah'ı bırakıp âdi nesnelere tapıyorlardı. 61. âyette bu tutumun haktan yüz çevirme anlamına geldiği, 63. âyette de akılsızlık olduğu bildirilmektedir. Zira gerçek mânada insan, inancında ve yaşayışında hakikatle uyum içinde olmalıdır. Oysa müşrikler, bir yandan evreni yaratıp yöneten gücün Allah olduğunu söylerken diğer yandan Allah'tan başka şeyleri tanrı sayıp onlara tapıyorlardı; tevhidden sapma demek olan bu tutum hem bir çelişki hem de insanın en değerli meziyetlerinden olan aklı kullanmamak, akıl ölçülerinden uzaklaşmak demektir. Bu durumda putperestlerin, sorulduğunda Allah'ı yaratıcı güç olarak tanıdıklarını söylemelerinin pratikte bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü onlar, Allah'ın dinini, peygamberini ve kitabını inkâr ediyor; buyruk ve yasaklarım tanımıyor; eylemlerini sanki Allah yokmuş, O'na karşı sorumlu değillermiş gibi sürdürüyorlardı. Kuşkusuz ilk muhatapları müşrikler olduğu için onlara hitap eden bu âyetler, aynı zamanda benzer tutumları sergileyen bütün insanları kapsamaktadır.[75]
64. Putperestlerin anılan tutumu benimsemelerinin temelinde dünya tutkusunun bulunduğuna işaret edilmektedir. Aslında bu durum birçok İnkarcı için de geçerlidir. Çünkü din bir yasalar bütünüdür; buyrukları ve yasaklan vardır ve bunlar insanın arzularını sınırlar. Bu noktada insan bir ikilemle karşı karşıya kalır: Aklının ve vicdanının buyruklarını nefsanî isteklerine hâkim kılanlar iradelerini inançlarıyla bütünleştirir; dinin buyruk ve yasaklarının mâkul, değerli ve uyulması gerekli ödevler olduğuna hükmederler. Nefsânî arzulan akıl ve vicdanlarına galip gelenler ise söz konusu buyruk ve yasaklan birer külfet olarak gördükleri için bun-lann anlamsız ve yararsız olduğuna hükmederek sonuçta din karşıtı bir düşünceyi ve hayat çizgisini benimserler. Konumuz olan âyet, bu kesimlerin algıladığı anlamda bir dünya görüşünün yanlışlığına dikkat çekmekte; bu anlayışla yaşanan bir dünyanın sadece sıradan, gelip geçici zevkler ve nazlardan ibaret olduğu uyansın-da bulunmaktadır. Halbuki insan için önemli olan, "âhiret yurdu"ndaki asıl hayatı kurtarması, oradaki mutluluk ve esenliği için çalışmasıdır. İşte insan, hedefini dünyanın geçici zevkleriyle sınırlamayıp kendini "baki kalan sâlih işler"e[76] adadığı takdirde sadece âhİretİ için çalışmakla kalmayıp dünyasını da anlamlı kılmış olur. Artık bu İnsan, kendisine "Yeri göğü yaratan kimdir?" diye sorulduğunda sadece "Allah'tır" demekle kalmaz; aynı zamanda din ve dünya ile ilgili bütün işlerinde Allah'ı tek ve mutlak otorite olarak görür, yalnız O'na kul olur, O'na itaat eder; yanlış ve yanıltıcı olması asla düşünülemeyecek olan ilâhî iradeye uygun bir hayat sürer; dünyanın güzelliklerini de âhiretin güzelliklerini de O'ndan bekler[77] nihayet bu iman ve ihlâs ile yaşadığı sürece her iki güzelliği de elde eder.[78]
65-66. Bir felâketle karşı karşıya kaldıklarında içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakaran, normal hayata döndüklerinde ise her zaman olduğu gibi alelade şeyleri Allah'a tercih ederek Allah'ı bırakıp onlara kul olan müşriklerin inançla-nndaki samimiyetsizliğe ve tutarsızlığa yeni bir örnek verilmekte; ardından da bunun bir nankörlük olduğu belirtilerek yakında gerçeği anlayacakları, dolayısıyla bu tutumlarının cezasını görecekleri uyarısında bulunulmaktadır.[79]
67-68. İslâm hâkimiyetinden önce Arap yanmadasıda can ve mal emniyeti yoktu; insanlar öldürülür veya yurtlarından yuvalanndan koparılıp sürülür, malları yağmalanırdı. Buna karşılık içinde kutsal Kabe'nin bulunması sebebiyle Mekke şehri bir güvenlik merkezi olarak kabul edilir, Kureyş sûresinde de bildirildiği gibi Mekkeliler çevredeki Arap topluluklarından saygı görür, bu sayede daha güvenli bir hayat yaşarlardı. 67. âyette bu durum, Allah'ın Mekkeliler'e bir lütfü olarak gösterilmekte; bir tehlike ile yüz yüze geldiklerinde Allah'ı hatırlarken, güvenlik ortamına kavuşunca yine bâtıl inançlarına dönmelerinin bir nankörlük olduğuna işaret edilmektedir. 68. âyette ise onların uydurma tanrılar ihdas ederek bunları Allah'a ortak koşmaları, Allah'ın gönderdiği hakikati yani Peygamber'İ ve vahyi inkâr etmeleri bir zulüm olarak değerlendirilmiştir. Adaletin zıddı olan zulüm teriminin asıl anlamı, "birine hak ettiği şeyi vermemek, onun hakkı olan şeyi başkasına vermek" demektir. Buna göre tanrılık yalnızca Allah'a ait olduğu halde O'ndan başkasına tanrılık isnat ederek Allah'a gösterilmesi gereken saygıyı ona göstermek bir zulümdür, haksızlıktır. Nitekim Lokman sûresinde (31/13) "O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bîr haksızlıktır (zulümdür)."[80]
69, Putperestlerin, bütün uyanlara rağmen inkarcı ve inatçı tutumlarını devam ettirmelerinden üzüntü duyan müminleri teselli amacı taşıdığı anlaşılan sûrenin son âyeti, müminler İçin anlamlı bir müjdedir. Zira âyette Allah, düşmanlarının baskılan karşısında sabır ve metanetle inançlarını koruyan, çizgilerinden sapmayan müminleri mutlaka başarıya ulaştıracağım, çünkü kendisinin daima iyilerin yani inançları doğru, işleri düzgün olanlann yanında olduğunu müjdelemektedir.[81]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/239.
[2] bu konudaki bir rivayet için bk. İbn Âşûr, XX, 199
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/239.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/239.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/240.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/240.
[6] bilgi için bk. Bakara 2/1
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/240.
[7] Şevkânî, III, 221
[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/240-241.
[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/241.
[10] Râzî, XXV, 31
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/242.
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/242-243.
[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/243-244.
[14] meselâ bk. Müsned, 1,400,409; II, 17,142; Buhârî, "Ahkâm", 4; "Cihâd", 108; Müslim, "İmâre", 39
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/244.
[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/244.
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/245.
[18] Müsned, IV, 362; Müslim, "İlim", 15; "Zekât", 69
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/245-246.
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/246.
[20] Tekvîn, 9/29
[21] Nûh tufanı hakkında bilgi için bk.Hûd 11/36-49
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/246.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/247-248.
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/248.
[24] bk. Kurtubî, XIII, 349; İbn Âşûr, XX, 228
[25] Taberî, XX, 138-139
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/248-249.
[27] bilgi için bk. Enbiyâ 21/51-71
[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/249-250.
[29] Tekvin, 14/12
[30] Hz. İbrahim'in hayatı hakkında bilgi için bk. Bakara 2/124; Âl-i İmrân 3/95
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/250.
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/251.
[33] bk. A'râf 7/80-84; Hûd 11/69-83; Hicr 14/58-77
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/251.
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/252.
[36] Çıkış 2/18-22; Resullerin İşleri, 7/29
[37] bk. Kasas 28/22-28
[38] bilgi için bk. A'râf 7/85-93
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/252-253.
[39] bilgi için bk. A'râf 7/65-79
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/253.
[41] bu isimler hakkında bk. A'râf 7/103; Kasas 28/6-8,76-83
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/253.
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/254.
[44] bk. Taberî, XX, 151
[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/254.
[46] Şevkânî, IV, 235
[47] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/254.
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/255.
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/255-256.
[50] Ateş, VI, 517
[51] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredâtt "fhş" md
[52] bilgi için bk. A'râf 7/157
[53] İbn Âşûr, XX, 259
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/256-257.
[55] bk. sûrenin girişindeki açıklama
[56] meselâ bk. Taberî, XXI, 1
[57] Tevbe 9/29
[58] meselâ bk. Taberî, XXI, 2;İbnKesîr,VI,292
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/257-258.
[59] Taberî,XXI,4; İbn Atıy-ye, IV, 321; Zemahşerî, m, 192
[60] Zemahşerî, El, 192; Şevkânî, IV, 238
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/258-259.
[62] ümmîlik konusunda aynca bk. A'râf 7/157-158
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/259.
[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/259-260.
[64] Zemahşerî, III, 193
[65] İbn Âşûr, XXI, 15
[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/260.
[67] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/261.
[68] İbn Âşûr,XXI, 19
[69] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/261-262.
[70] bu konuda geniş bilgi için bk.en-Nisâ 4/97-100
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/262.
[71] Zemahşerî, III, 195; İbn Atıyye, IV, 324
[72] İbn Kesîr, VI, 300
[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/262-263.
[74] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/263-264.
[75] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/264-265.
[76] Kehf 18/46
[77] Bakara 2/201
[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/265.
[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/265.
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/265-266.
[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/266.
İslami Okul Okulların En Önemlisi