Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ankebut Suresi - Kuran - 029Ankebut - 13. Sayfa

ANKEBUT SURESİ 3

Surenin Adı: 3

Konusu: 3

Önceki Sure ile İlişkisi: 3

Surenin Muhtevası: 3

İnsanların İmtihana Tabi Tutulmaları Ve Amellerinin Karşılığının Verilmesi 4

Belagat: 4

Kelime ve İbareler: 4

Nüzul Sebebi 5

Açıklaması 5

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 8

Mükelleflerin Çetin Bir İmtihana Tabi Tutulmaları, Müminlerin İmtihan Şekilleri, Kâfirlerin Ve Münafıkların Tehdit Edilmesi 9

Belagat: 10

Kelime ve İbareler: 10

Nüzul Sebebi 10

Ayetler Arası İlişki 11

Açıklaması 11

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 14

Hz. Nuh (A.S.) İle Kavminin Kıssası 14

Belagat: 14

Ayetler Arası İlişki 15

Açıklaması 15

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 15

Üç Temel Esasın Yani Allah'ın Birliğinin, Peygamberliğin Ve Öldükten Sonra Dirilmenin Delilleri 16

Belagat: 16

Kelime ve İbareler: 16

Ayetler Arası İlişki 17

Açıklaması 17

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 19

Kavminin Hz. İbrahim'e Verdikleri Cevap, Hz. Lût'un Hz. İbrahim'e İman Etmesi, Hz. İbrahim'e Verilen Nimetlerin Beyan Edilmesi 20

Belagat: 20

Kelime ve İbareler: 20

Açıklaması 21

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler. 22

Hz. Lût (A.S.) İle Kavmi Kıssası 23

Belagat: 23

Kelime ve İbareler: 23

Ayetler Arası İlişki 24

Açıklaması 24

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 26

Şuayb, Hud, Salih Ve Musa'nın (A.S.) Kavimleriyle Olan Kıssaları 26

Belagat: 26

Kelime ve İbareler: 27

Ayetler Arası İlişki 27

Açıklaması 27

Hz. Şuayb Kıssası: 27

Hz. Musa'nın Kıssası: 28

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 28

Putperestlerin Örümceğin Durumuna Benzetilmeleri 29

Belagat: 29

Kelime ve İbareler: 29

Ayetler Arası İlişki 29

Açıklaması 30

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler. 30

Göklerin Ve Yerin Yaratılmasının Faydası, Kur'an Okuma Ve Namazın Dosdoğru Kılınması 31

Kelime ve İbareler: 31

Ayetler Arası İlişki 31

Açıklaması 31

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler. 32

Ehl-i Kitabı Davet Etme Metodu: 33

Kelime ve İbareler: 33

Ayetler Arası İlişki: 34

Açıklaması: 34

Tartışma Üslûbu: 35

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 36

Müşriklerin Olmasını İmkansız Sandıkları Bazı İstekleri, Azabın İndirilmesinde Acele Etmeleri Ve Hissedilir Mucizelerin Getirilmesi: 37

Kelime ve İbareler: 37

Nüzul Sebebi: 38

Ayetler Arası İlişki: 38

Açıklaması: 38

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler: 40

Dinî Vazifelerin Yerine Getirilememesi Durumunda "Hicret" Etmenin Emredilmesi: 41

Belagat: 41

Kelime ve İbareler: 41

Nüzul Sebebi: 41

Ayetler Arası İlişki: 41

Açıklaması: 42

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 43

Müşriklerin, Yaratan, Rızık Veren Ve Dirilten Bir İlâhın Varlığını Kabul Etmeleri: 44

Belagat: 44

Kelime ve İbareler: 44

Ayetler Arası İlişki: 44

Açıklaması: 44

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 45

Dünyanın Durumunun Açıklanması Ve Dünyada Kâfirlerin Çelişkili Durumu: 46

Belagat: 46

Kelime ve İbareler: 46

Nüzul Sebebi: 47

Ayetler Arası İlişki: 47

Açıklaması: 47

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 48


Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

ANKEBUT SURESİ

 

Surenin Adı:

 

Allah Tealâ bu surede (41. ayette) putları ve diğer bazı varlıkları ilâh edi­nen kimseleri gayet zayıf ve çürük yuva yapan ankebuta (örümceğe) benzettiği için bu sureye Ankebut adı verilmiştir. [1]

 

Konusu:

 

Bu surenin konusu diğer Mekkî sureler gibi akide esaslarının yani Al­lah'ın birliği, risalet, öldükten sonra dirilme ve amellere karşılık verilmesi hususlarının ortaya konulması, bütün şartlarda ve özellikle belâ ve mihnet zamanında kalplerde imanın yerleştirilmesidir.

Sure insanın imtihana tabi tutulduğu gerçeği ile başlamakta ve Allah yolunda cihad edenlerin en doğru yola ve Allah'ın yardımına iletileceği vaadi ile sona ermektedir. [2]

 

Önceki Sure ile İlişkisi:

 

Bu surenin hakla batıl, güçsüzlerle ezici güce sahip olanlar, iman üzeri­ne sabır ve sebat etmenin tesirleri ile imandan vazgeçmenin tesirleri arasın­daki mücadele hakkında gerçek hayattan alınmış örnekleri beyan etme ko­nusunda bir önceki sure ile irtibatı gayet açıktır.

Kasas suresinde Allah Tealâ Firavun'un böyüklük taslaması ve dikta­törlüğünü, insanları guruplara ayırmasını, İsrailoğulları'nın erkek çocukları­nı boğazlatıp kızlarına dokunmamak suretiyle horlandığını, Hz. Musa (a.s.) ile kavminin kurtuluşunu, tağutlara karşı zafere nail olmasını ve isyankâr­ların boğulduğunu zikretmekte, ayrıca şımarık ve kibirli zengin Karun'un yerin dibine geçirilmek suretiyle cezalandırılması kıssasını anlatmaktadır.

Bu surede ise Cenab-ı Hak müşriklerin kendilerine dinleri sebebiyle ezi­yet ettikleri ve Firavun'un İsrailoğulları'na yaptıkları işkenceye yakın bir iş­kence ile muamele ettikleri müslümanlara sabır ve tahammül kuvveti ver­mek ve kendilerinden öncekilerin durumu anlatılarak onlara teselli vermek için bu müslümanların kıssasını anlatmaktadır. Daha sonra da Hz. Nuh'un iman ordusuyla birlikte gemiye binip tufandan kurtulduklarını, onu yalanla­yan kavminin de boğulduğunu zikretmektedir.

Yine bu iki sure arasında hicret konusuna işaret etmek açısından ben­zerlik bulunmaktadır. Kasas suresinin sonunda Efendimiz'in (s.a.) hicretine işaret edilmektedir: "Sana Kur'anın tebliğini farz kılan Allah seni dönülecek yere -Mekke'ye- tekrar döndürecektir." (Kasas, 28/85). Bu surenin sonunda ise müminlerin hicretine işaret edilmektedir: "Ey iman edenler! Benim arzım gayet geniştir. O halde sadece bana kulluk edin." (Ankebut, 29/56).

Ayrıca bu iki sure arasında gaye ve amaç tahdidi açısından irtibat bu­lunmaktadır. Kasas suresinde mütevazi ve muttaki kimselerin güzel akıbeti beyan edilmektedir: "Bu ahiret yurdunu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve fesat çıkarmak istemeyen kimselere veririz. Güzel akıbet takva sahiplerinin-dir." (Kasas, 28/83). Bu surede de güzel sonucun salih amel işleyen müminle­re ait olduğu anlatılmaktadır: "İman edip salih amel işleyenlere cennette alt­larından nehirler akan köşkler hazırlayacağız. Onlar orada ebedî kalacak­lardır. Amel edenlerin ecri ne kadar güzeldir." (Ankebût, 29/58).

Daha sonra Allah Tealâ bir önceki surenin sonunda: "O'ndan başka her şey yok olacaktır." buyurduktan sonra mahşer yerinde toplanmayı inkâr edenlerin sözlerini iptal eden "Hüküm verme sadece O'na aittir ve yalnız O'na döndürüleceksiniz." ayetini inzal buyurdu.

Bu surenin başında ise: "Yükümlülüğün hiçbir faydası yoktur. Zira he­lak olduktan ve yok olduktan sonra tekrar dönüş yoktur." diyerek mahşeri in­kâr edenlere cevap verildi. Bu reddiyenin muhtevası şudur: Yükümlülüğün bir faydası vardır: Allah şükredenleri mükâfatlandıracak ve nankörlere azap verecektir. [3]

 

Surenin Muhtevası:

 

Bu sure şu hususları ihtiva etmektedir:

1- Müminlerin dünyada zorluk ve mihnetlerle imtihan edildiğinin ilân edilmesi, nefisle cihadın faydasının beyan edilmesi, zorluk zamanında iman kuvvetinin derecesinin bilinmesi.

Mümin, büyük olaylar önünde yumuşamayan, imanı ve akidesi sarsıl-maksızın sağlam bir sütun gibi dimdik ve sabit duran, sabırlı ve mücahid ki­şidir.

İmanı sarsılan kişi ya da münafık kişiye gelince bazan imanı ortaya ko­yar, ama Allah yolunda eziyete tahammül edemez. "İnsanlardan bir kısmı: Allah'a iman ettik, der. Allah yolunda eziyete uğradıkları zaman insanların fitnesi Allah'ın azabı gibi olacaktır." İşte o zaman Allah münafıkları ayırdığı gibi müminleri de ortaya koyarak ayırd edecektir. Allah zaten bunları ezel­den bilmekte ama insanların bilmesi için ortaya koymaktadır.

2- Müminlerin çektikleri mihnetten daha şiddetli olan peygamberlerin mihnetinin söz konusu edilmesi.

Allah Tealâ Rasulüne ve müminlere Hz. Nuh, İbrahim, Lût, Şuayb, Hud, Salih, Musa ve Harun'un kıssalarını anlatarak Allah'ın kendilerine yardım ettiğini ve kavimlerini helak ettiğini bildirdi: "İşte biz her birini günahı sebebiyle yakaladık. Kiminin başına bir kasırga gönderdik..." (Ankebut, 29/40).

3- Müşriklere tehdit ve azarlama şeklinde bazı misaller verilerek, Ehl-i Kitab'a karşı güzellik, yumuşaklık ve hikmetle hüccet takdim etme.

4- Kendisi okumayan, yazmayan ümmî bir kimse olmakla beraber, ken­disine Kur'an'ın nazil olması mucizesiyle Hz. Muhammed'in (s.a.) peygam­berliğinin ispat edilmesi... Müşriklerin onun peygamberliği hakkındaki bazı şüphelerinin çürütülmesi ve kendilerine inmesi kesin olan azabın acilen in­mesini istemelerinin yanlışlığının beyanı...

5- Müminlerin dinlerini korumak sebebiyle fitnelerden kaçmak üzere ülkelerinden hicret etmelerinden ölüm korkusunun uzaklaştarılması... Zira ölüm her zaman ve her yerde mutlaka meydana gelecektir.

6- Müşriklerin göklerin ve yerin yaratcısmın, rızık veren, zararları kal­dıran ve tehlikelerden koruyucu olanın Allah olduğunu itiraf etmeleri... Bu da bu geniş kâinatta Allah'ın birliğine ve kudretine delâlet eden delil ve bur­hanları ihtiva etmektedir.

7- Çevrelerinde bulunanlar korku içerisinde iken Mekke'lilerin emniyet içindeki Harem bölgesinde ikamet etmeleri sebebiyle Mekke halkına yapılan bu ikramın hatırlatılması. Onların Allah'a şirk koşarak, Peygamberini ya­lanlayarak bu en büyük zulmü işlemeleri bu nimetlere ve diğerlerine nan­körlük etmeleri.

8- Mihnetler ve zorluklar karşısında sabreden, Allah yolunda canını ve malım ortaya koyarak cihad eden ve mihnetleri emniyet ve selâmetle aşan müminlere verilen karşılığın beyan edilmesi. [4]

 

İnsanların İmtihana Tabi Tutulmaları Ve Amellerinin Karşılığının Verilmesi

 

2-  İnsanlar sadece "iman ettik" de­mekle bırakılıp imtihan edilmeyecek­lerini mi sanıyorlar?

3-  Gerçekten biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette sözüne sadık olanları da çok iyi bilir, yalan­cıları da çok iyi bilir.

4-  Yoksa kötülük işleyenler bizden kaçacaklarını mı sanıyorlar? Ne de kötü hüküm veriyorlar?

5- Kim Allah'a kavuşmayı arzuluyor­sa muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği vakit mutlaka gelecektir. O her şeyi gayet iyi işiten ve her şeyi çok iyi bi­lendir.

6- Kim cihad ederse ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz ki Allah kâ­inatın hiç bir şeyine muhtaç değildir.

7- İman edip salih ameller işleyenlerin yaptıkları kötülükleri elbette affedece­ğiz ve onları işledikleri amellerden da­ha güzeliyle mükâfatlandıracağız.

 

Belagat:

 

"İnsanlar sadece "iman ettik" demekle bırakılıp imtihan edilmeyecekleri­ni mi sanıyorlar:" Buradaki soru tehdit, azarlama ve inkâr anlamındadır.

"Sadakû" ve "kâzibîn" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.

"Muhakkak ki Allah 'in tayin ettiği vakit mutlaka gelecektir." ayeti "inne" ve "lâm" ile te'kit edilmiştir. Zira muhatap inkarcıdır.

"Semi"' ve "alîm" kelimeleri feîl vezninde mübalağa sigalarıdır. [5]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Elif... lâm... mim." Bu alfabe harfleri Kur'an'm i'cazına uyarıda bulunmaktadır. Bu harflerden sonra soru gelmesi bu harflerin müstakil bir ayet olduğuna delildir.

"İnsanlar sadece "iman ettik" demekle bırakılıp imtihan edilmeyecekleri­ni mi sanıyorlar?" Buradaki soru inkâr anlamındadır. "Hasibe" fiilinin cüm­lenin başında kullanılması bu cümlenin sabit ve gerçek olduğuna delâlet et­mek içindir. Yani onlar yalnız "iman ettik" deyip imtihana tabi tutulmadan bırakılacaklarını mı zannediyorlar? Bilâkis Allah ihlâslı olanı münafık olanı; dinde sebatkâr olanla bu konuda tereddütlü olanı birbirinden ayırd etmek için ve dinî emirler üzerinde sebat ederlerse yüksek derecelere ulaşmaları için hicret, cihad, nefsî arzulara karşı koymak, ibadet ve taatleri yerine ge­tirmek ve can ve malda çeşitli musibetler gibi zorlu yükümlülüklerle Allah onları imtihan edecektir. Zira sadece iman etmiş olmak sadece azapta ebedî olarak kalmaktan kurtarır. "Onlar imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar?" Onlar zorluklarla karşılaşmaları sebebiyle imanlarının gerçek derecesini or­taya koymaları için imtihana, denemeye tabi olacaklardır.

"Gerçekten biz onlardan öncekileri de imtihan ettik." Yani bu bütün üm­metlerde cereyan eden ezelî bir ilâhî kanundur. Dolayısıyla bundan başkası­nın beklenmesi düşünülemez. "Allah elbette sözüne sadık olanları da çok iyi bilir, yalancıları da çok iyi bilir." Yani Allah onların doğruluğunu ve yalancı­ların yalancılığını ortaya koyacaktır. Onların sevap ve cezalarını buna bağla­yacaktır. Bu o andaki durumlarla ilgili olup iki gurubun birbirinden müşahe­de neticesi ayırd edilmesi demektir. Bu Allah'ın her şeyi ezelde bilmesiyle çe­lişki teşkil etmez. Zira Cenab-ı Hak yarattıklarını yaratmadan önce iyi bilir.

"Yoksa" küfür ve masıyet gibi "kötülükler işleyenler..." Zira "amel" keli­mesi kalplerin ve azaların yaptıkları hareketleri içine almaktadır, "bizden kaçacaklarını" yani kurtulacaklarını, kendisinden intikam almayacağımızı "mı sanıyorlar?" Yani onların kötülüklerine karşı ceza vermeyeceğimizi mi zannediyorlar?

"Ne de kötü hüküm veriyorlar!" Yani hükmettikleri şey ne kötüdür! On­ların bizden kaçmaları hükmü ne çirkindir!

"Kim Allah'a kavuşmayı arzuluyorsa" Yani Allah'ın huzuruna çıkmayı, O'nun sevabını ve cennetteki mükâfatını ümid edip istiyorsa, bir başka görü­şe göre Allah'a kavuşmaktan korkuyorsa "muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği vakit mutlaka gelecektir." Zira Allah'la kavuşmak için belirlenen vakit yahut ölüm mutlaka "O" kullarının sözlerini "gayet iyi işitendir" ve kullarının yap­tıklarını "gayet iyi bilendir."

"Kim" itaat üzerine ve şehvetlerinden elini eteğini çekmek ve düşman­larla can ve malla mücadele hususunda gayretini sarfetmek hususunda se­batkâr davranarak nefsiyle "cihad ederse ancak kendisi için cihad etmiş olur." Zira cihadının faydası sadece kendisine aittir. "Şüphesiz ki Allah kâ­inatın hiçbir şeyine muhtaç değildir." Yani insanlar, cinler ve meleklerden ve onlara ibadet etmekten müstağnidir. O onların itaatine muhtaç değildir. An­cak kullarına rahmet olarak ve onların salahını gözeterek bazı yükümlülük­ler verdi.

"İman edip salih ameller işleyenlerin" salih ameller işlemeleri sebebiyle "yaptıkları kötülükleri elbette affedeceğiz." Yani iyi amellerin sevabına muka­bil onların cezası düşürülecektir. "Ve onları işledikleri -salih- amellerden da­ha güzeliyle mükâfatlandıracağız."

"Ahsen" ya "daha güzel" ya da "güzel" nıanasındadır. "Ahsene" kelimesi başındaki "bâ" harf-i cerrinin kaldırılması ile mansubdur. Mana şudur: On­ları amellerini en güzel karşılığıyla mükâfatlandıracağız. Bu en güzel karşı­lık bir haseneye on misli veya daha fazla karşılık verilmesidir. [6]

 

Nüzul Sebebi

 

Rivayet olunduğuna göre, bu ayetler müşriklerin eziyetlerinden dehşete kapılan sahabeden bir gurup müslüman hakkında -bir başka görüşe göre Ammar hakkında- nazil olmuştur.

İbni Sa'd, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'den naklediyor: Ammar b. Yasir Allah'ın dininde işkenceye uğradığında onun hakkında: "İnsanlar sadece "iman ettik" demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar?" aye­ti nazil oldu.

İbni Ebî Hatim, İbni Cerir ve İbnü'l-Münzir "Elif, lam, mim. İnsanlar sadece "iman ettik" demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyor­lar?" ayeti hakkında Şa'bî'den naklediyorlar ki: Bu ayet Mekke'de bulunan, İslâm'ı ikrar eden bir gurup hakkında nazil oldu. Bunlara Rasulullah (s.a.) ashabı Medine'den mektup yazarak hicret etmedikçe sizin İslâm'a girmeniz kabul edilmez dediler. Onlar da Medine'ye müteveccihen yola çıktılar. Müş­rikler de peşlerini takip edip onları geri çevirdiler. Bu ayet onlar hakkında nazil oldu. Bunun üzerine Medineli müslümanlar onlara sizin hakkınızda şu şu ayetler nazil oldu diye mektup yazdılar. Mekkeli müslümanlar "Mek­ke'den çıkalım, biri sizi izlerse onunla çarpışırız." dediler ve yola çıktılar. Müşrikler de onları takip ettiler. Mekkeli müslümanlar onlarlarla çarpıştı­lar. Bir kısmı şehit oldu, bir kısmı ise kurtuldu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti (Nahl, 16/110) indirdi: "Sonra şüphesiz ki senin Rabbin işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, sonra cihad edenlerin ve sabredenlerin lehinedir. Gerçekten senin Rabbin bunun ardından Gafur ve Rahimdir."

Yine İbni Ebî Hatim, Katade'den naklediyor: Elif, lam, mim ile başlayan Ankebut suresinin ilk ayetleri Peygamberimiz'e (s.a.) gitmek üzere yola çı­kan ama müşrikler önlerine çıkınca da tekrar geri dönmek zorunda kalan Mekkeli bir gurup müslüman hakkında nazil oldu. Medineli kardeşleri bu Mekkelilere kendileri hakkında nazil olan ayetleri mektupla bildirdiler. Bu­nun üzerine bu Mekkeli gurup tekrar yola çıktılar. Bu defa -müşriklerle yapılan çatışmada- şehit edilen şehit oldu, kurtulan da kurtuldu. Bunun üzeri­ne şu ayet nazil oldu: "Bizim uğrumuzda cihad edenlere biz yollarımızı göste­ririz. Şüphesiz ki Allah muhsinlerle -iyi amel işleyenlerle- bebaberdir."

Mukatil diyor ki: Bu ayetler Hz. Ömer'in azatlı kölesi Mihca1 hakkında nazil oldu. Mihca' Bedir günü İslâm ordusunun verdiği ilk şehit idi. Ona Amir İbnil-Hadramî'nin oku isabet etmiş ve şehit olmuştu. Peygamberimiz (s.a.) "Şehitlerin efendisi Mihca dır. O bu ümmetten cennet kapısına ilk davet edilecek kişidir." buyurdu. Bunu duyan Mihca'ın ana-babası ve hanımı ağlaş­maya başladılar. Bunun üzerine "Elif, lâm, mim..." ayetleri nazil oldu.[7]

 

Açıklaması

 

"Elif... lâm... mim." Bu mukattaa harfleri dinleyicinin dikkatini çekmek, kulak vermesini temin etmek ve Kur'anın sonsuz hikmet sahibi ve her şey­den haberdar olan Allah'ın kelâmı olduğuna delâlet eden Kur'an'ın mucize olduğunu hissettiren harflerdir.

Razî şu noktaya dikkat çekmektedir:[8] Başında mukattaa harfleri bulu­nan Meryem, Ankebut ve Rum sureleri hariç bu harflerle başlayan her sure mutlaka "kitab", "tenzil" ve "Kur'an" la başlamaktadır:

Bakara suresi: Elif, lâm, mim. Zâlike'l-kitabü...

Âl-i İmran suresi: Elif, lâm, mim... Nezzele aleyke'l-kitâbu...

A'raf suresi: Elif, lâm, mim, sâd. Kitâbün ünzile ileyke...

Yasin suresi: Yâ, sîn. Vel-Kur'âni'1-hakîm...

Sad suresi: Sad. Ve'1-Kur'âni...

Kaf suresi: Kâf. Ve'1-Kur'ânil-mecid...

Gafir (Mümin) suresi: Hâ, mim...

Fussılet (Secde) suresi: Hâ, mim...

Şûra suresi: Hâ, mim...

Kuranda dikkat çekmek için manası anlaşılmayan bu harfler dışında aynı maksatla başka kelimer de kullanılmıştır. Hac suresinin başında: "Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir." şeklin­de. Ahzab suresinin başında: "Ey Peygamber! Allah'tan kork!" şeklinde, Tah-rim suresinin başında: "Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını niçin haram kılıyorsun?!" şeklinde yapılan tenbihler gibi.

Kur'an veya Kitap konusuyla başlanılmadığı halde bu surenin bu harf­lerle başlamasının sebebi mükellefiyetin başlangıcına işaret etmektir. Bütün mükellefiyetlerde nefse ağırlık vardır. Bu harflerden sonra gelen hususun önemine dikkat çekmek için sureye bu tenbih harfleriyle başlanılmıştır.

"İnsanlar sadece "iman ettik" demekle bırakılıp imtihan edilmeyecekleri­ni mi sanıyorlar1?" Yani insanlar yaratıldıktan sonra sadece Allah'a ve Rasu-lüne iman ettim deyip imtihansız olarak bırakılacaklarını; hicret, Allah yo­lunda cihad, şehvetlere karşı koymak, taat vazifelerini ifa etmek, namaz ve oruç gibi bedenî, hac ve zekât gibi malî farizaları eda etmek gibi yükümlü­lükler olmayacağını, halis müminle münafığın, dininde köklü bir inanca sa­hip olanla lâubalî olanın birbirinden ayırdedilmesi için can, mal ve ürünler­de musibetlere maruz kalmayacaklarını, imtihan edilmeyeceklerini, herkese ameline göre ceza-mükâfat veremeyeceğimizi mi zannediyorlar?

Bu inkârî bir istirhamdır. Manası şudur: Allah Tealâ mutlaka mümin kullarını taşıdıkları imana göre imtihan edecektir. Nitekim sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: İnsanlar arasında en şiddetli belâya uğrayanlar Pey­gamberler, sonra salih kullar, sonra da Allah'ın diğer iyi kullarıdır. Kişi dini­ne göre belâya uğrar. Dininde sağlam ve çetin ise belâsı artırılır.

Bu ayetin benzeri şu ayetler vardır: "Yoksa siz Allah içinizden cihad edenlerle sebat edenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız1?" (Âl-i İmran, 3/142); "Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin başını­za gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?";" Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki, peygamberleri ve beraberindeki iman edenler Allah'ın yardımı ne zaman? diyorlardı. Gözünüzü açın! Allah'ın yar­dımı muhakkak yakındır." (Bakara, 2/214). Bu ayet Ammar b. Yasir'in anne­si Sümeyye, babası Yasir, Ayyaş b. Ebî Rabia, Velid b. Velid ve Seleme b. Hi-şam gibi sadece müslüman oldukları için Kureyş kâfirleri tarafından işken­ceye tabi tutulan ve çeşit çeşit eziyet ve cefalara uğrayan Mekke'deki cefakâr müminler için nazil olmuştur.

Bundan anlaşılmaktadır ki Hakkın cevherini temsil eden İslâm var ol­duğu müddetçe, dinsizlik, küfür, lâiklik akımlarına ve yeryüzünün her köşe­sindeki putperestlik pisliğine, belâsına karşı meydan okuyan sahih bir inanç var olduğu müddetçe, Müslümanların varlığını koruyan her yerde tilâvet olunan şerefli Kur'an var olduğu müddetçe, eziyet ve işkenceye maruz olmak Hz. Muhammed (s.a.) ümmeti için devam eden hususi bir özelliktir. Ancak beşer güçleri İslâmm sesini susturmaya, din kalesini yıkmaya ve Allah'a iman ordusunu tasfiye etmeye asla muvaffak olamazlar.

İbni Atıyye diyor ki: Bu ayet her nekadar bu sebeple ya da bu mana için indirilmiş olsa da Ümmet-i Muhammed (s.a.) hakkında baki olan, kıyamete ka­dar hükmü devam edecek bir ayettir. Zira Allah Tealâ'nm İslam devletinin sınır boylarında çarpışma, esir olma ve işkence gibi imtihanları devam edecektir.

İmtihana tabi olmak ve eziyete uğramak müslümanlar için yeni bir şey değildir. Bu geçmişte, şu anda ve gelecekte Allah'ın mahlûkatı hakkındaki daimî bir sünnetidir. Bunun için Cenab-ı Hak onlara teselli vermek üzere şöyle buyurdu:

"Doğrusu biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette sözüne sâdık olanları da bilir, yalancıları da bilir." Yani yemin olsun ki biz geçmiş müminleri hatta geçmiş peygamberleri çok çeşitli zorluk, meşakkat ve sıkın­tılarla imtihan ettik. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmak­tadır: "Nice peygamberlerle birlikte birçok alimler savaştı. Allah yolunda kendilerine gelen belâlardan dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, (düşma­na) boyun da eğmediler. Allah sabredenleri sever." (Âl-i İmran, 3/146).

İmtihanın amacı Allah'ın kulunun imanını ve sebatını ortaya çıkarmak suretiyle onların durumunu belli etmektir. Yani Allah iman davasında sadık olanlarla sözünde ve davasında yalancı olanları ortaya çıkaracak ve herkesi takdim ettiği amelle cezalandırıcaktır. Ehl-i sünnetin ittifakıyle; Allah, geç­mişte olan şu anda meydana gelen ve gelmeyen, olacaksa nasıl olacağını ezelde gayet iyi bilir. Bunun için İbni Abbas "illa lina'leme" gibi ayetleri "bil­memiz" yerine "görmemiz için" ifadesiyle tefsir etmişti. Zira görmek var olan bir şeyle ilgilidir. İlim ise görmekten daha genel bir ifadedir. Zira hem var olan hem de var olmayan şeylerle ilgilidir.

Dikkat edilirse Cenab-ı Hak müminler hakkında fiil sifasıyla "ellezîne sadakû (sâdık olanlar)" ifadesini kullandı. Çünkü onlardan sadakat gözlem­lendi. Kafirler hakkında ise "el-Kazibîn" ismü'1-fail sigasını kullandı. Zira onlar yalancılıkta ısrar ve devam ettiler. Ayrıca lafzın farklı oluşu fesahate daha çok delâlet etmektedir.

Sahih sünnette İslâmdan önceki müminlerin işkenceye uğramaları hak­kında haberler ve örnekler yer almaktadır.

Buharî, Ebu Davud ve Nesaî, Habbab b. Eret'ten rivayet ediyorlar: Hab-bab şöyle anlatıyor: Rasulullah (s.a.) Kabe'nin gölgesinde bürdesine dayan­mış olduğu bir anda ona şikâyette bulunduk.

- Bizim için Allah'tan yardım dilemez misin? Bizim için dua etmez mi­sin? dedik. Efendimiz (s.a.) şöyle buyurdu:

- Sizden önce -geçmiş ümmetlerde müslüman- bir adam alınır, onun için hendek kazılır, hendeğe atılır, bir testere getirilir, testere başına konulur ve onu iki parçaya ayırırdı. Kişi demir taraklarla taranır, eti bir yana kemiği bir yana atılırdı. Yine bu onu dininden çevirmezdi. Allah'a yemin olsun ki Al­lah bu dini tamamlayacaktır. Hatta San'adan kalkan bir yolcu Hadramut'a gidecek, Allah'tan başka kimseden korkmayacaktır. Kurt koyunların başında olacaktır. Fakat siz acele davranıyorsunuz."

İbni Mace, Ebu Said el-Hudri'den naklediyor: Peygamberimiz'in (s.a.) ağır hastalığı zamanında yanına girdim. Elimi üzerine koydum. Onun hara­retini örtünün üzerindeki ellerimde hissettim. Dedim ki:

-Ya Rasulallah! Bu hastalığın ne kadar da şiddetli! Buyurdu ki:

-  Biz böyleyiz. Bize, belâ katlanarak verilir. Ecir de katlanarak verilir. Dedim ki:

-Ya Rasulallah! insanlar içinde en şiddetli belâya uğrayan kimlerdir? Buyurdu ki:

- Peygamberlerdir. Dedim ki:

- Sonra kimdir?

- Sonra salihlerdir. Onlardan biri öyle fakirliğe yakalanır ki üzerini örte­cek bir aba bile bulamaz. Sizden biriniz nasıl refah içinde olmakla sevinirse onlardan biri de belâ içinde olmakla sevinir."

Özetle: Hayat mücadele, cihad meşakkat ve yorgunluk meydanıdır. So­rumluluk artınca sorumlu kimsenin değeri de artmaktadır. Sorumluluk ih­mal edilirse sorumlu kimse de ihmal edilir.

Mükellef kılmak, yükümlülük vermek değer vermenin delilidir. Bu şah­siyetin ve kişiliği ispat etmenin işaretidir. İşsiz ve görevsiz geçen hayatın ta­dı yoktur. Çünkü hayatın lezzeti ve tadı insanın belirli bir hedef ve gaye için çalışmasıdır. Aksi takdirde bu hayat insanı usanç ve hayrete düşüren lüzum­suz, manasız bir hayat olur. Bu görevlendirme üzerine Allah'a hamdolsun. Çalışanla çalışmayan, işine sarılan ve sağlam yapanla hiçbir şeye aldırış et­meyen ve bunu terk eden kimseyi ayırd etmek için belâ ve imtihan üzerine Allah'a şükrolsun.

"Yoksa kötülüklerde bulunanlar bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sanı­yorlar? Ne de kötü hüküm veriyorlar?" Yani masıyet işleyenler kendilerine dokunmayacağımızı ve cezalandırmayacağımızı mı sanıyorlar? Bizim azabı­mızdan, asla kurtulamazlar. Ne kötü bir zan içinde bulunuyorlar! Hem isyan edip Allah'ın emrine muhalefet edecekler, hem de cezaya uğramayacaklar. Böyle bir hüküm ne kötüdür! Bu hatalı, kötü, çirkin bir hüküm olup akıl, şe­riat ve adaletin gereğiyle çelişki teşkil etmektedir.

İbni Abbas diyor ki: Ayet bu ifadeyle Velid b. Muğîre, Ebu Cehil, Esveb, Âs b. Hişam, Utbe, Velid b. Utbe, Ukbe b. Ebî Muayt, Hanzala b. Ebî Süfyan ve Âs b. Vaü'i kastetmektedir.

Verilen görevi terk eden kimsenin azaba uğrayacağını beyan ettikten sonra Cenab-ı Hak ahirete iman edip bunun için gayret eden kimsenin yaptı­ğı amelin sevabını bulacağını beyan ederek şöyle buyurdu:

"Kim Allah'a kavuşmayı arzuluyorsa muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği vakit mutlaka gelecektir. O her şeyi gayet iyi işiten ve her şeyi gayet iyi bilen­dir. " Yani kim hayrı bekliyor, arzuluyor ve ahiret yurdunda Allah'ın bol seva­bını ümid ediyor ve salih amel işliyorsa, hiç şüphesiz Allah, onun umudunu gerçekleştirecek ve ona amelinin karşılığını tam ve eksiksiz olarak verecek­tir. Zira diriliş vakti ve haşirle ikinci hayat hiç şüphesiz olacaktır. Allah du­aları ve kullarının bütün sözlerini gayet iyi işitmekte olup ona bunlardan hiçbir şey gizli kalmamaktadır. O her şeyi gayet iyi bilen ve bütün varlıkları görendir. O kulların inançlarını ve amellerini gayet iyi bilir ve herkese ame­linin karşılığını verir. Bu vaad ve vaîdin kesinlikle meydana geleceğinin delilidir. Ayrıca ümidi doğrulayan ve emeli kazandıran salih amel işleme gayre­tini teşvik etmektedir.

"Allah'ın vadesi"nden murad ölüm olabilir, ya da haşirden sonraki hayat olması da mümkündür.

"Kim Allah'a kavuşmayı arzuluyorsa muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği vakit mutlaka gelecektir." ifadesi şart ve cezadır. Bundan murad itaatkâr kimseye sevap vaad edilmektedir. Kim Allah'a kavuşmayı ümid ediyorsa hiç şüphesiz Allah'ın tayin ettiği vade sevabıyla gelecektir. Kendisine taate karşı sevap verilecektir. Hiç şüphe yok ki bunu ümid etmeyen kimseye de Allah'ın vadesi, kendisine sevap verilecek şekilde mutlaka meydana gelecektir.

Fakat mükellefiyetin yararı Allah Tealâ'ya değil mükellefe aittir:

"Kim cihad ederse ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz ki Allah kâinatın hiçbir şeyine muhtaç değildir." Yani kim nefsiyle ve nefsî arzularıy­la cihad eder, Allah'ın emrettiği şeyi yerine getirir ve Allah'ın nehyettiği şey­lerden vazgeçerse cihadının yararı kendisine ait olur, amelinin faydasıda başkasına değil sadece kendisine aittir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim salih amel işlerse bu sadece kendi nefsine aittir." (Fussılet, 41/46); "Siz iyi amel işlerseniz sadece kendi nefsiniz için iyi amel işlemiş olursunuz." (İsra, 17/7). Zira Allah kulla­rının ve insan-cin bütün mahlûkatın fiillerinden, amellerinden müstağnidir, bu amellere muhtaç değildir.

İtaat edenin mükâfatının cinsi ise şöyledir:

"Biz iman edip salih ameller işleyenlerin yaptıkları kötülükleri elbette affedeceğiz ve onları işledikleri amellerden daha güzeliyle mükâfatlandıraca­ğız." Yani Allah Tealâ bütün mahlûkattan müstağni olmasına rağmen Al­lah'a, Rasulüne iman edip, yoksullara destek olmak ve mazlumlara yardımcı olmak, ümmetlerini canları ve en kıymetli varlıklarıyla desteklemek şeklin­de hayırları yapmak, farzlara uymak suretiyle salih ameller işleyenleri el­bette affedeceğiz.

"En güzel mükâfat" işledikleri kötü amellerin, affedilmesi ve yaptıkları­nın en güzeliyle mükâfatlarının verilmesidir. Dolayısıyla az bir haseneye ka­bul edecek her hasene (güzel amel) karşılığında on misliyle ve yediyüz misli­ne kadar sevap verecektir. Günaha karşı da misliyle karşılık verecek ya da affedip müsamaha gösterecektir.

Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz ki Allah zer­re kadar haksızlık etmez. Bir iyilik olursa onu kat kat artırır. Kendi tarafın­dan pek büyük bir mükâfat verir." (Nisa, 4/40). [9]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerden şu hususlar çıkarılmaktadır:

1- Dünya imtihan ve deneme yurdudur, meşakkatli amellerin yükümlü­lük yeridir. Dolayısıyla sadece Allah Tealâ'ya ve Rasulüne imanı ilân etmek yeterli değildir, bilakis çeşitli musibetlerle ve değişik taatlerle imtihana tabi tutulmak gereklidir. Zira ibadetin en yüce maksadı Allah'ı sevmektir.

Nitekim Buharî'nin Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ettiği sahih bir hadis-i kudsîde şöyle buyurulmaktadır: "Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya de­vam eder, nihayet ben onu severim. İnsan diliyle: "Allah'a iman ettim." derse kalbinde Allah sevgisi olduğunu iddia etmiş olur. Ancak bunu tasdik edecek-şahitlere ihtiyacı vardır. Taat ve ibadetleri eda etmek ve haramlardan sakın­mak, bu sevgiyi tasdik etmek için açık şahitlerdir." İmtihan için belâlara ma­ruz kalmak ilk derecelerden en yüksek derecelere ulaşmak için bir vesiledir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine ilim verilenlere de­receler vardır." (Mücadile, 58/11). Yine şöyle buyurmaktadır: "Allah mallarıy­la ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara nispetle bir derece üstün kılmıştır." (Nisa, 4/95).

2- Belâlara ve imtihanlara tabi tutulmak Allah'ın mahlûkatmdaki bir sünneti, kullarındaki ilâhî âdetidir. Allah geçmiş ümmetlere de imtihan ola­rak belâlar vermişti. Meselâ İbrahim Halilullah (a.s.) ateşe atılmıştı. Âbid ve zahid Yahya (a.s.) öldürülmüştü. Allah'ın dini uğrunda bir kavim testerelerle doğranmış ama onlar -daha önce açıklandığı gibi- yine de dinlerinden dön­memişlerdi. İsrailoğulları da Firavun ve kavmiyle, Karun'la imtihana tabi tutulmuşlar, kendilerine büyük sıkıntılar isabet etmişti. Hz. İsa'ya iman edenler de bu peygamberi yalanlayan, ondan yüz çeviren ve onu öldürmeye teşebbüs edenlerle -yani Yahudiler ve zamanın idarecileriyle- imtihana tabi tutulmuşlardı.

3- Belâya ve imtihana tabi tutulmanın hedefi imanlarında sadık ve sa­mimî olanların sadâkatini ortaya koymak ve günlük hayatta bunun açıkça görülmesini temin etmek Allah'ı inkâr ettikleri halde Allah'a iman ettikleri­ni iddia eden yalancıların yalanlarını açığa çıkarmaktır.

4- Kâfirler, mücrimler ve isyankârlar cezadan asla kurtulamazlar. Eğer onlar kurtulacaklarını zannediyorlarsa verdikleri hüküm ne kötü bir hü­kümdür.

5- İyi amel işleyen kimse iyi ameli sebebiyle mutlaka mükâfatlandırıla-caktır.

6- Bu zikredilen üç hakikat yani müminlerin fitnelerle imtihana tabi tu­tulması, isyankârın bu ameline karşılık cezalandırılması, Rabbinin huzuru­na çıkacağını ümid eden iyi amel işleyen kimsenin mükâfatlandırılması hiç şüphesiz meydana gelecektir.

Ancak kim din yolunda cihad eder, kâfirlerle çarpışmak ve taat işlemek hususunda sebat gösterirse ancak kendi nefsi için çalışmış olur ve bunun bü­tün sevabı kendisine ait olur. Bunun faydasından Allah'a hiçbir şey gitmez.

Kim nefsiyle cihadı ihmal eder, Rabbine taati yerine getirmez ve haramlar­dan kaçınmazsa sadece kendisine kötülük etmiş olur: "Kim iyi amel işlerse bu kendi lehine olur. Kim de kötü amel işlerse bu kendi aleyhine olur." (Fussilet, 41/46); "iyi amel işlerseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötü amel iş­lerseniz bu da kendinizedir." (İsra, 17/7).

Allah kullarının amellerinden müstağnidir. Hiçbir taatin ona faydası ol­maz, hiçbir masıyetin de ona zararı olmaz.

7- Salih amele verilecek mükâfatın cinsi dünyada mahlûkatın hiçbirinin nezdinde benzeri olamayacak şekildedir. Zira Allah Tealâ günahları mağfi­retle örter. Güzel amellerin ve taatin sevabını ise kat kat verir. Ne kadar az olursa olsun bu amellerden hiçbirini ihmal etmez. Bunu en güzel ve en mü­kemmel şekilde takdir eder. Allah ve Rasulünü tasdik edip salih amel işle­yenleri de en güzel amelleriyle mükâfatlandırır.

8- Bu ayetler bütünüyle dünya gerçeklerini tanıtmaktadır. Dünya ise imtihan ve belâ üzerine kurulmuştur. Bu ayetler dünyada salih amel işle­mek için sarfedilecek gayretleri kamçılamakta, iyi amel işleyenlerle kötü amel işleyenler arasında adaleti temin etmek için ceza gününün yakında meydana geleceğini vurgulamakta ve salih amelin başkalarından çok onu iş­leyen kimse için hayırlı olduğunu, Allah'ın bütün âlemlerden müstağni oldu­ğunu açıkça ifade etmektedir.

9- "Kim cihad ederse kendi nefsi lehine cihad etmiş olur. Şüphesiz ki Al­lah bütün âlemlerden müstağnidir." ayeti kulun salih amelleri çok işlemesi­nin ve bunu güzel bir şekilde yerine getirmesinin vacip olduğuna delâlet et­mektedir. Çünkü Allah'ın kendisini gördüğünü bilen kimse amelini güzelce yerine getirir ve dikkatle eda eder. Bu amelinin faydasının kendine ait oldu­ğunu ve bu faydanın da ameli kadar takdir edileceğini bilirse bu iyi ameli çokça işler.

10- Amele verilecek mükâfat buna hak kazandığımız için değil, bu mü­kâfat bize vaad edildiği içindir. Geçen ayet en iyiyi gözetmenin Allah'a vacip olmadığına delâlet etmektedir.

Çünkü bir şeyi Allah'a vacip kılacak, Allah'tan daha üstün bir güç ve hakimiyet yoktur. Kul ise ondan çok edna bir makamdadır. Yine bu ayet Al­lah Tealâ'nın belirli bir yerde olmadığı, özellikle arşın üzerinde de olmadığını ortaya koymaktadır. Arş Allah'ın mahlûkatmdandır. Allah ise yarattığı var­lıklardan müstağnidir.

11- Bu ayette hem müjdeleme hem de uyarı vardır. Uyarı, Allah'ın bü­tün âlemlerden müstağni olduğundan kullarını helak ederse -onlardan müs­tağni olduğu için- ona hiçbir sorumluluk yüklenmeyeceğidir. Bu da dehşetli bir korkuyu gerekli kılar. Müjdeye gelince: Allah müstağni olunca eğer O bü­tün yarattıklarını kullarından birine bahsetse bu yarattıklarından müstağni olduğu için yine ona hiçbir zarar yoktur. Bu da tam ümit sahibi olmayı ge­rekli kılar.

12- "İman eden ve amel-i salih işleyenler..." ayeti amelin imandan ayrı olduğuna işaret etmektedir... Çünkü atıf atfedilen ile kendisine atfedilen arasındaki farklı oluşu ifade eder.

İman, Allah'ı, peygamberlerini, meleklerini, kitaplarını, ahiret gününü, kaza ve kaderi hayır ve şerri tasdik etmektir.

Saühamel ise Allah'ın emrettiği her şeydir. O'nun emretmiş olmasıyla amel, "salih amel" olmuş olur. Bu amelden nehyetmiş olsaydı "salih amel" ol­mazdı. Amel-i salih Allah rızası için olmadıkça baki, devamlı olamaz. Ancak O'nun rızası için olan kalıcı olur. Bizzat kendisi sebebiyle kalıcı olmaz. Çün­kü bu kaybolan bir durumdur. Amel eden sebebiyle kalıcı olmaz. Çünkü amel eden ölecek, helak olacaktır. Kendisi için amel edilen için de kalıcı ol­maz. Çünkü Allah'tan başkası fanidir. Amel-i salih mükellefin sırf Allah rı­zası için ihlâsla yaptığı ameldir.

Niyet, salih amellerde şart olup amelin Allah rızası için yapılması ama­cını taşımak demektir. Salih amel ancak güzel kelime -yani iman- ile yükse­lir. Allah'a inanmayanın ameli ise kabul edilmez.

Allah bu ayette kulun amellerinden iki çeşidi iman ve salih ameli zik­retti. Bu iki amelin karşılığında ise Allah'ın iki fiilini zikretti. Bu iki fiil iman karşılığında günahların affedilmesi ve salih amel karşılığında ise güzel mükâfat verilmesidir.

Bu durum -Razî'nin dediği gibi- şu üç neticeyi meydana getirir:

Birincisi: Mümin cehennemde ebedî kalmaz. Çünkü onun iman etmesi sebebiyle günahları kefaret olunur. Dolayısıyla cehennemde ebedî kalmaz.

İkincisi: Burada zikredilen güzel mükâfat cennet dışındaki mükâfattır. Çünkü mümin imanı sebebiyle cennete girer. Güzel mükâfatın Allah'ın gö­rülmesi manasında olması uzak bir ihtimal değildir.

Üçüncüsü: İman dünyadaki günahların çirkinliklerini örter. Allah ahi-rette ayıplarını örter. Salih amel, sahibinin dünyadaki halini güzelleştirir. Ahirette de güzel mükâfatla mükâfatlandırılır. İsyan imanı ortadan kaldır­maz. Bilakis iman masiyetlere galip gelir ve onları örter, sahibini nedamete sevkeder.[10]

13- Allah kötü amel işleyenin halini şu ayetle hülâsa etti: "Yoksa kötü­lük işleyenler... olacağını mı zannettiler?" Bu azaba işarettir. İyi amel işleye­nin halini şu ifadeyle hülâsa etti. "Kim cihad ederse kendi lehine cihad etmiş olur." Sonra da rahmetinin gazabından daha fazla, lütfunun adaletinden da­ha geniş olduğuna işaret etmek üzere iyi amel işleyenlerin durumunu tafsi­latıyla anlattı: "İman edip salih amel işleyenler..." [11]

 

Mükelleflerin Çetin Bir İmtihana Tabi Tutulmaları, Müminlerin İmtihan Şekilleri, Kâfirlerin Ve Münafıkların Tehdit Edilmesi

 

8- Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Eğer annen ve baban senin hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koş­man için seni zorlarlarsa o takdirde onlara itaat etme. Sizin dönüşünüz yalnız banadır. Ben size yapmış oldu­ğunuz şeyleri haber vereceğim.

9- İman edip salih amel işleyenleri biz mutlaka salihler arasına katacağız.

10- İnsanların bir kısmı: "Biz Allah'a iman ettik." derler. Fakat Allah yo­lunda eziyete uğrayınca insanların yaptığı eziyeti Allah'ın azabı gibi ka­bul eder. Rabbinden müminlere bir zafer gelse yemin olsun ki, münafık­lar: "Şüphesiz biz de sizinle beraber­dik." derler. Bütün âlemlerin sinele­rinde yatan her şeyi en iyi bilen, Al­lah değil midir?

11- Elbette Allah iman edenleri de ga­yet iyi bilir, münafıkları da gayet iyi bilir.

12-  İnkâr edenler iman edenlere: "Bi­zim yolumuza tabi olun da sizin gü­nahlarınızı biz yüklenelim." derler. Oysa onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

13- Onlar kendi ağır günahlarını ve kendi ağır günahlanyla birlikte daha nice ağır günahları yüklenecekler ve kıyamet günü iftira ettikleri şeylerden de mutlaka hesaba çekileceklerdir.

 

Belagat:

 

"İnsanların yaptığı eziyeti Allah'ın azabı gibi kabul eder." Bu ifade mür-sel ve mücmel bir teşbihtir. Bu teşbihte benzetme yönü hazfedildiği için müc­meldir.

"Onlar kendi ağır günahlarını... yükleneceklerdir." ifadesi ise istiaredir. Günahları ağırlıklara benzetmiştir. Zira günahlar insana manevi yönden ağırlık vermektedir. [12]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını" iyi muamele etmesini "tavsiye ettik." Ayetteki "vassâ" fiili "emrettik" manasındadır. Ayetteki "hüs-nen" kelimesi "hasenen" ve "ihsânen" şeklinde de okunmuştur.

"... Senin, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şey..." Onun Allah'a şirk koşma hususunda ya da ilahhğı hususunda bilgi sahibi olmadığın bir şey de­mektir. İlâhlığın reddedilmesini ilmin olmaması ile ifade etti. Bununla doğ­ruluğu bilinmeyen şeye uyulmanın caiz olmadığına işaret edilmektedir.

"O takdirde" Allah'a şirk koşma hususunda "onlara itaat etme." Zira ya­ratıcıya isyan olan hususta yaradılana itaat edilmez.

"Sizin dönüşünüz ancak banadır." İçinizdeki iman edenle şirk koşan arasındaki dönüş bana ait olup ben size hakkıyla karşılık veririm. "Ben size vapmış olduğunuz şeyleri haber vereceğim." Dolayısıyla sizin amelinizin kar­şılığını (mükâfatım-cezasım) vereceğim.

"İman edip salih amel işleyenleri biz mutlaka salihler arasına" salihler topluluğu olan peygamberler ve veliler içerisine "katacağız." Yani onları on­larla beraber hasredeceğiz.

"insanların bir kısmı; Biz A.llah 'a iman ettik, derle/: Fakat"imanları se-bebiyle kâfirlerin kendilerine işkence etmeleri suretiyle "Allah yolunda ezi­yete uğrayınca insanların" fitnesini kendilerini dinden çevirme konusundaki eziyetlerini" müminleri küfürden vazgeçirmek için bildirilen "Allah'ın azabı gibi kabul eder." Bu sebeple onlara uyar ve münafık olur.

"Rabbinden müminlere bir zafer gelse yemin olsun ki..." Buradaki "le-in" kelimesinin lamı yemin lamıdır. Zaferin gelişi müminlere fetih ve ganimet nasip olmasıyladır. "münafıklar şöyle derler." "Le-yekûlünne" fiili "Le-yekû-lûnenne" şeklindeydi. Nunların peşpeşe gelmesi sebebiyle ref' nunu hazfedil-miştir. İki sakin harfin bir araya gelmesi sebebiyle cem'i zamiri olan vav da hazfedilmiştir. "Şüphesiz biz de" din ve imanda "sizinle beraberdik." Bizi de ganimete ortak edin, "derler. Bütün âlemlerin sinelerinde yatan her şeyi" on­ların kalplerindeki ihlâsı ya da münafıklığı "en iyi bilen Allah değil midir?"

"Elbette Allah iman edenleri de" kalpleriyle tasdik edenleri de "iyi bilir, münafıkları da" dilleriyle iman edip kalpleri iman etmeyenleri de "gayet iyi bilir." Dolayısıyla iki guruba da amellerinin karşılığını verir. Her iki "le-ya'lemenne" fiilindeki lâm yemin lamıdır.

"İnkâr edenler iman edenlere: Bizim yolumuza" din hususunda izlediği­miz yola "tabi olun da" bize tabi olmanızda eğer sizin hatanız, günahınız varsa sizin yerinize bunu "biz yüklenelim, derler." Buradaki "tabi olun" emri haber manasındadır.

"Oysa onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir." "Min hatayâhüm min şey'in" ifadesindeki ilk "min" tebyin için ikinci "min" ise za­idedir.

"Onlar kendi ağır günahlarını" yani nefislerinin işledikleri suç ve gü­nahları "ve kendi ağır günahlarıyla birlikte daha nice ağır günahları" yani sapıklığa düşürdükleri ve başkalarını masıyetlere sevketmeye sebep olduk­ları için pekçok günahları "yüklenecekler." Ama kendilerine tabi olanların gü­nahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir. "Kıyamet günü de iftira ettikleri şeylerden" başkalarını saptırdıkları batıl sözlerden "mutlaka" ilzam etme, susturma ve ihraf ettirme şeklinde sorularla "hesaba çekileceklerdir." [13]

 

Nüzul Sebebi

 

"Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını emrettik." (8. ayet) ayetinin nüzul sebebi.

Müslim, Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud ve Nesai'nin Sa'd b. Ebi Vakkas'tan (r.a.) rivayet ettiklerine göre Sa'dın annesi oğluna:

- Allah itaati emretmedi mi? Allah'a yemin olsun ki ya sen dinini inkâr edeceksin ya da ben ölünceye kadar hiçbir şey yemeyeceğim ve hiçbir şey iç­meyeceğim, dedi. Bunun üzerine "Biz insana anne ve babasına iyi davran­masını emrettik." (Ankebut, 29/8) ayeti nazil oldu.

Bunun açıklaması Tirmizî'nin rivayetinde şöyledir: Bu ayet Sa'd b. Ebî Vakkas ile annesi Hamne bt. Ebî Süfyan hakkında nazil oldu. Sa'd, İslâm'ı kabul etmiş ve ilk müslümanlar arasında yer almıştı. Annesine itaatkâr idi. Annesi ona:

-  Bu yeni icad ettiğin din de nedir? Allah'a yemin olsun ki sen eskiden üzerinde bulunduğun dine dönünceye ya da ben ölünceye kadar hiçbir şey yemiyeceğim, içmeyeceğim. Böylece sen: Ey annesinin katili, denilerek ebe-diyyen ayıplanacaksın dedi. Sonra da hiç bir şey yemeden, içmeden, devamlı güneş sıcağında bekleyerek bir gün bir gece bekledi. Bitkin bir halde sabah­ladı. Sonra bir şey yemeden içmeden bir gün bir gece daha bekledi. Sa'd ona gelerek:

- Ey anneceğim! Senin bin tane canın olsa ve bu canlar birer birer çıksa ben yine dinimi terk etmem. İstersen ye, istersen yeme, dedi.

Sa'd'in annesi oğlundan ümidini kesince yiyip içti. Bunun üzerine Allah anne-babaya itaati ve iyilikte bulunmayı ama Allah'a şirk koşma hususunda anne-babaya itaatte bulunmamayı emretti.

"O ikisi bana şirk koşman için seni zorlarlarsa" ayeti hakkında İbni Ab-bas şöyle diyor: Bu ayet Ebu Cehil'in ana-bir kardeşi olan Ayyaş b. Ebî Rabîa hakkında nazil oldu. Onun annesi de bunun benzerini yapmıştı.

Yine İbni Abbas'tan (r.a.) nakledildiğine göre: Bu ayet bütün ümmet hakkında nazil oldu. Zira Allah'ın belâsına ancak sıddîk olanlar sabredebilir.

"İnsanların bir kısmı: "Biz Allah'a iman ettik." derler." (10. ayet) ayeti münafıklar hakkında nazil oldu.

Mücahid diyor ki: Bu ayet dilleriyle iman eden, Allah tarafından nefisle­rinde bir musibet ve belâ gelince fitneye düşen insanlar hakkında nazil oldu.

Dahhak diyor ki: Bu ayet Mekke'de iman eden, eziyete uğrayınca da şir­ke düşen münafıklardan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur.

İbni Abbas diyor ki: Bu ayet önce mümin olan ancak müşriklerin kendi­lerini dinden çıkarttığı ve dolayısıyla mürted olan bazı müminler hakkında nazil oldu. Bunlar aynı zamanda haklarında "Meleklerin kendi nefislerine zulmedenler olarak canlarını aldığı kimseler..." (Nisa, 4/97) ayeti nazil olan kimselerdir.[14]

Bir başka görüşe göre: Bu ayet Ayyaş b. Ebî Rabîa hakkında nazil oldu. Ayyaş İslâm'ı kabul etmiş ve hicret etmişti. Sonra eziyete uğramış, dövülmüş ve bunun üzerine dinden dönmüştü. Ona Ebu Cehil ve Haris işkence ediyor­du. Her ikisi de ana-bir kardeş idiler. Ayyaş bundan sonra bir müddet daha yaşadı ve ihlâslı bir müslüman oldu.

12. ayet:

"İnkâr edenler iman edenlere: Bizim yolumuza tabi olun..." (12. ayet) ile ilgili olarak Müchaid diyor ki: Bu ayet Kureyş kâfirleri hakkında nazil oldu. Kureyşliler kendilerinden iman edenlere: "Biz de siz de gönderilmiş elçiler değiliz. Siz bize tabi olun. Sizin üzerinize bir günah olursa bu bizim üzerimizedir." dediler. [15]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ güzel mükellefiyetleri ve mükellefi taate teşvik etmek için bu mükellefiyetleri yerine getirenlerin sevabını beyan ettikten sonra, kendi­lerine iyilik etmenin ve itaatte bulunmanın vacip olduğunu ana-babaya mu­halefet etmek olsa bile bu mükellefiyetleri yerine getirmenin vacip olduğunu belirtti. Bu durum imana, şirki reddetmeye ve Allah Tealâ'ya isyana karşı çıkmaya engel değildir.

Allah Tealâ daha sonra salih amel işleyenleri peygamber ve velilerin zümresine katacağını bildirdi.

Cenab-ı Hak mükelleflerden iki sınıfın durumunu bildirdi: Müminin itikad ve ameli güzel kimse olduğunu, kâfirin ise küfrünü ve inadını açıkça or­taya koyan kimse olduğunu "Elbette Allah sadık olanları da gayet iyi bilir, yalancıları da gayet iyi bilir." ayetiyle beyan ettikten sonra bunun ardından üçüncü sınıf olan münafıkların durumunu "insanların bir kısmı "Biz Allah'a iman ettik" derler." ayetiyle beyan etti.

Cenab-ı Hak daha sonra kâfirlerin müminleri dinlerinden vazgeçirme hususundaki teşebbüslerini, müminleri yumuşaklıkla şirke davet etmelerini, varsa müminlerin günah yüklerini yüklenmeye hazır olduklarını söyleyerek müminlerle pazarlık yaptıklarını zikretti. [16]

 

Açıklaması

 

Bu ayetler üç konuyu ihtiva etmektedir:

1- Ana-babaya iyilik emredilmesine rağmen onların emrine karşı gel­mek şeklinde bile olsa tevhid inancına sımsıkı sarılmak,

2- Mükelleflerin üç kısma ayrılmaları,

3- Dinden yüz çevirmenin bazı şekilleri.

1- "Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Eğer annen ve baban senin hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarsa o takdirde onlara itaat etme. Sizin dönüşünüz yalnız bana­dır. Ben size yapmış olduğunuz şeyleri haber vereceğim."

Biz kullara söz ve davranışlarıyla itaat etmek suretiyle anne ve babaya iyilik etmelerini emrettik. Zira anne ve baba insanın varlık sebebidir.

Nitekim Cenab- Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Rabbin yalnız kendisine kullukta bulunmanızı ve ana-babaya iyilik etmeyi emretmiş­tir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi senin yanında iken ihtiyarlayacak olur­sa onlara karşı "of bile deme, onları azarlama, ikisine de hep tatlı söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanatlarını ger ve: 'Ey Rabbim! Küçükken beni terbiye ettikleri şekilde sen de onlara rahmetle muamele eyle.' de." (îsra, 17/22-24). Ayette "ihsânen" kelimesi mükemmeliğe işaret etmek için nekre olarak getirilmiştir.

Babanın geçim temini, annenin şefkatle muamele etmesi suretiyle ana-babanın evlâdına güzellikle muamele etmesine karşı ana-babaya güzellikle davranmak, şefkat göstermek ve merhametli olmak şeklindeki bu tavsiyeye rağmen; anne ve baba eğer müşrik iseler ve kendi dinlerine uyman için sana ısrarda bulunuyorlarsa bu konuda, senin bilgin olmayan bir inanca davet et­meleri hususunda onlara itaat etme.

Zira Ahmed b. Hanbel ve Hakim'in İmran ve Hakem b. Amr el-Gıfa-rî'nin rivayet ettikleri sahih hadiste rivayet edildiği gibi: "Yaratıcıya isyan olan hususta mahlûka itaat yoktur."

Sabit olduğu bilinmeyen bir şeye uymak sahih olmadığı gibi batıl olduğu kesin olarak bilinen bir şeye uymak hiç caiz olmaz. Bu, küfürde ana-ba-baya uymanın caiz olmadığına delildir.

Sebep; mümin ya da kâfir, ana-babasına itaatkâr ya da isyankâr olsun hepinizin kıyamet gününe dönecek olmanızdır. Ben sizin amellerinize göre iyi amel işleyene iyilikle, dininde sebatkâr olmayan ve kötü amel işleyene de kötülüğüyle karşılık veririm.

Bunun için iman ve salih amel işlemeye teşvik ederek şöyle buyurmak­tadır:

"İman edip salih amel işleyenleri biz mutlaka salihler arasına kataca­ğız. "

Allah ve Rasulünü tasdik eden, Rablerinin kendilerine emrettiği husus­ları yaşayan, nefislerini ıslah eden ve farzlarını yerine getiren kimseleri biz her ne kadar anne ve babaları dünyada ona en yakın kimseler olsalar da müşrik anne ve babalarının zümresinde değil de salihler, peygamberler ve veliler zümresinde hasredeceğiz. Zira kişi, kıyamet günü dinî muhabbet ile sevdiği kimseyle beraber haşrolunur.

"İman eden ve salih amel işleyenler" ifadesinin tekrar edilmesine sebep bundan önce hidayete eren kimsenin durumunu beyan ettikten sonra burada hidayet rehberinin durumunu beyan etmektir. Bunun delili şudur: Önce "Onların günahlarını örteceğiz, affedeceğiz." buyurdu. İkinci olarak da bura­da "Biz onları salihler içerisine katacağız." buyurdu. Buradaki "salihler" hi­dayet rehberleridir. Çünkü bu mertebe peygamberlerin mertebesidir. Bunun için pek çok peygamber: "Beni salihlere kat" diye dua etmişlerdir.

Ayrıca Cenab-ı Hak önce "yalancıları bilecektir." ayetiyle sapık kimsenin durumunu anlattı. Sonra da "Sizin dönüşünüz banadır. Ben size ... haber ve­receğim. " ayetiyle de başkalarını sapıklığa düşüren kimseye tehditte bulun­du. Böylece ilk ifadeler hidayete eren ve sapıtan olmak üzere iki kısım mü­kellefe ait oldu. Son ifadeler de diğer iki kısma yani hidayet rehberi ve baş­kalarını sapıklığa düşüren kimselere ait oldu.[17]

2- Münafıkların durumu:

"İnsanların bir kısmı: "Biz Allah'a iman ettik" derler. Fakat Allah yolun­da eziyete uğrayınca insanların yaptığı eziyeti Allah'ın azabı gibi kabul eder."

İnsanlardan bir gurup vardır ki bunlar dilleriyle: "Biz Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik ettik." diyen ancak imanın kalplerine tam yerleşmediği, hakkı yalanlayan münafık kimselerdir. Bunun delili kendilerine dünyada bir belâ ve fitne indiği zaman ve Allah'a imanları sebebiyle müşrikler kendileri­ne eziyet ettiği zaman bunun kendilerine Allah tarafından verilen bir azap olduğuna inanır ve İslâm'dan dönerler. Nasıl Allah'ın azabından korkmalar müminleri küfürden çeviriyorsa bu da münafıkları imandan alıkoyar.

Bu ayet aynen şu ayet gibidir: "İnsanlar içinde Allah'a bir uçurum ke-narındaymış gibi kulluk eden vardır. Böyle birinin başına bir iyilik gelirse yatışır, başına bir belâ gelirse yüzüstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur." (Hacc, 22/11).

Bu ifade imandan ayrılmanın münafığa kolay geldiğine delildir. Çünkü iman münafığın kalbinin içine girmemiş, sadece dünyevi menfaatler sebebiy­le iman etmiş görünen ancak sözlerin mücerret dille tekrarından ibaret ol­muştur. Dolayısıyla bunlar en basit bir eziyetle karşılaşınca Allah'ı terk et­miştir.

İmanında sadık mümin ise çeşitli sıkıntılarla karşılaşsa bile kalbi ima­nından sıyrılmayacaktır. Dinden dönmeye zorlanırsa kalbi imanla dolu oldu­ğu halde diliyle bu sözü söyleyerek geçiştirmesi mümkündür. Dolayısıyla Al­lah'ı hiçbir zaman terk etmez.

Zeccac diyor ki: Mümin yolunda eziyete sabretmelidir. İmam Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace'nin Enes'ten (r.a.) rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Hiç kimse eziyete uğramazken ben Allah yolunda eziyete uğradım. Hiçbir kimse korkutulmazken ben Allah yolunda korku çektim. Bana üçüncü bir musibet geldi. O sırada benimle Bi-lâl'e ait olarak, Bilâl'in koltuk altını örtecek kadar az bir yiyeceğimiz vardı."

Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların fırsatçılıklarını ve menfaatçilik-lerini anlatarak şöyle buyurdu:

"Rabbinden müminlere bir zafer gelse yemin olsun ki münafıklar "Şüp­hesiz biz de sizinle beraberdik." derler. Bütün âlemlerin sinelerinde yatan her şeyi en iyi bilen Allah değil midir?"

Ey Muhammed! Rabbinden müminlere fetih ve ganimet şeklinde yakın bir zafer gerçekleşse o münafıklar:

- Biz de sizin din kardeşleriniz ve desteğiniz olarak sizinle beraberdik. Düşmanlara karşı size yardımcı oluyorduk derler.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette onların durumunu şöyle bildir­mektedir: "Sizi gözetleyenler Allah'tan size bir zafer gelirse "Biz sizinle bera­ber değil miydik?" derler. Eğer kâfirlere bir pay çıkarsa onlara: "Size üstün­lük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler." (Nisa, 4/141).

Allah daha sonra onlara tehditte bulunarak ve onların durumlarının kendilerine gizli kalmadığını beyan edip durumlarını ortaya koyarak ve şöy­le cevap verdi: Bütün âlemlerin sinelerinde yatan her şeyi en iyi bilen, Allah değil midir?" Onlar iman hususunda size muvafakat etseler de Allah onların kalplerinde olan ve vicdanlarında gizli bulunan iman ve münafıklığı bilmi­yor mu? Elbette Allah her şeyi bilir. Ona hiçbir şey gizli kalmaz. O gizli olanı da en kapalı olanı da gayet iyi bilir. Gerçek mümini de yalancı münafığı da gayet iyi bilir.

Allah Tealâ daha sonra onlann imtihana tabi tutulacaklarını bildirerek şöyle buyurdu:

"Elbette Allah iman edenleri de gayet iyi bilir, münafıkları da gayet iyi bilir."

Yani O, müminleri münafıklardan ayırd etmek için insanları hem iyilik­lerle hem de sıkıntılarla imtihan edecek ve her durumda Allah'a itaat eden­le, sıkıntı anında kendisine isyan edeni ayırd edecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Biz içinizden mücahidlerle sabredenleri ayırd edinceye kadar sizi imtihana tabi tutacağız." (Muhammed, 47/31).

İmtihan ve deneme ölçüsü olan Uhud Savaşı'ndan sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Allah müminleri sizin üzerinizde bulunduğunuz (şu halde) bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır." (Âl-i İmran, 3/79).

Anlaşıldığı gibi Allah Tealâ burada kalpdeki durum hakkında hüküm vermektedir. Böylece müminin imanı yani tasdiki ortaya çıkacak, münafığın nifakı yani "Allah birdir" şeklinde diliyle söylediğinde sâdık olduğu ama kal­ben tasdik etmediği ortaya çıkacaktır.

Daha önce ise Cenab-ı Hak, Allah'ın bir olduğunu söyleyen müminle Al­lah birden fazladır diyen yalancı kâfiri ayırd etmek için "O sâdık -doğru söz­lü- olanları mutlaka ayıracak, ortaya çıkaracaktır." (Ankebut, 29/3) buyurdu. Dolayısıyla 3. ayette sadık ve yalancı olarak iki kısım insan olduğu ifade edilmiştir. Burada (11. ayette) sadece sadıklar doğru sözlüler olarak vasıflan­dırılmıştır. Haliyle burada bir kısım vardır.

3- Müslümanları dinlerinden vazgeçirme teşebbüsleri.

"İnkâr edenler iman edenlere: Bizim yolumuza tabi olun da sizin günah­larınızı biz yüklenelim, derler."

Yani Kureyş kâfirleri insanların mümin kâfir ve münafık olarak üç du­rumda olduğu ortaya çıktıktan sonra iman eden ve hidayete tabi olan kimse­lere şöyle demişlerdi:

- Dininizi bırakıp bizim dinimize dönün ve bizim yolumuza tabi olun. Eğer sizin günahlarımız varsa ve hesap görülecekse bu bize ve bizim boynu­muza aittir.

Bu cahil bir kimsenin: "Bunu yapanın günahı benim boynuma olsun." demesi gibidir. Bu, yumuşaklık ve nezaketle müslümanları dinlerini terk et­meye teşvik etmek ve fitneye düşürmektir.

Ayetteki "velnahmil (taşıyalım)" ifadesi şahsın kendisine verdiği emir si-gasıdır, ama bununla haber murad edilir. Ayetin manası ise şart ve cevaptır. Yani siz bize tabi olursanız sizin günahlarınızı biz yükleniriz demektir.

Bu ifade aynen bir kimsenin: "Bağış senden olsun dua da benden olsun." demesi gibidir. Bu gerçekte talep manasında bir emir değildir.

Bunun üzerine Cenab-ı Hak onları yalanlamak üzere şöyle cevap verdi: "Oysa onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz on­lar yalancıdırlar." Yani kâfirler müslümanlann günahlarından ve hataların­dan hiçbir şeyi yüklenmeyeceklerdir. Onlar müslümanlann hatalarını yükle­necekleri şeklinde söyledikleri şeylerde yalancıdırlar. Çünkü hiçbir kimse kimsenin günahını yüklenemez.

Bu ayet aynen şu ayetler gibidir: "Günah işleyen hiçbir nefis başkasının günahını çekmez. Eğer yükü (günahı) ağır bir kişi (başka birini) onu taşıma­ya çağırırsa akrabası da olsa kendisine ondan hiçbir şey yüklenmez." (Fatır, 35/18); "Hiçbir hısım başka bir hısımdan mesul olmayacak." (Meâric, 70/10); "Günah işleyen hiçbir nefis başkasının günahını çekmez." (En'am, 6/164).

Allah Tealâ daha sonra bu sözün akıbetini şöyle bildirdi: "Onlar kendi ağır günahlarını ve kendi ağır günahlarıyla birlikte daha nice günahları yüklenecekler ve kıyamet günü iftira ettikleri şeylerden de mutlaka hesaba çe-k'eceklerdir."

Yani küfür ve delâlet davetçileri kıyamet günü kendi günahlarını ve saptırdıkları insanların günahlarını yüklenecekler ama kendilerine tabi olanların günahlarından hiçbir şey eksiltilmeyecektir.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak yükleneceklerdir. Bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir." (Nahl, 16/25).

Sahih bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim hidayete davet ederse onun ecir ve mükâfatı kıyamete kadar bu yola tabi olanların ecirleri gibi olur. Bu kimselerin ecirlerinden hiçbir şey eksik olmayacaktır. Kim de dalâlete davet ederse onun günahı kendisine tabi olanların günahı gibi olur. Bu kimselerin günahlarından hiçbir günah eksik olmayacaktır."

Yine sahih hadiste şöyle buyuruluyor: "Haksız olarak bir cana kıyılırsa Hz. Adem'in ilk oğluna bu canın kanından bir pay ayrılır. Çünkü o ilk defa adam öldürme çığırını açan kimsedir."

Yine hadis-i şerifte sabit olmuştur ki: "Kim kötü bir âdet başlatırsa onun günahını ve kendi günahından bir şey eksilmeden o âdeti işleyenlerin günahını alır."[18]

Onlar hakkı yalanlamalarına ve dünyada uydurdukları bühtana karşı­lık kıyamet günü azarlama ve tehdit sorgusuyla sorgulanacaklardır.

Nitekim sahih hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Adam kıyamet günü dağlar gibi güzel amellerle gelir. Ama şuna zulmetmiş, bunun malını almış, şunun ırzına dil uzatmıştır. Bu adam onun şu güzel amelini, şu adam onun bu güzel amelini alıp götürmüştür. Hiç bir hayırlı ameli kalmayınca da maz­lumların günahlarından alınır ve onun üzerine atılır." [19]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerde şu hususlann delilleri zikredilmiştir:

1- İnsanın varlığına, terbiyesine ve bakımına vesile olan anne ve babaya itaat vacip ve farz olmasına rağmen; çocuklarım şirk ve isyana davet eden anne ve babaya itaat etmek caiz değildir. Zira yaratıcıya isyan olan husus­larda yaradılana itaat yoktur. Dolayısıyla küfür hususunda ana-babaya uy­mak caiz değildir.

Bunun için "Dönüşünüz ancak banadır..." ayeti küfür manasında ana-babaya itaat hususunda bir tehdit niteliğindedir. Allah Tealâ her insana yap­tığının karşılığını, iyi amel işleyene iyi amelinin karşılığını, kötü amel işle­yene kötü amelinin karşılığını verir.

2- Allah Tealâ gönülleri salihlerin mertebelerine ulaştırmayı harekete geçirmek için "iman edip salih amel işleyenleri biz mutlaka salihler arasına katacağız." ifadesini tekrar etti. Burada geçen "salihler" salâhta sonuna ve zirveye erişen peygamberler ve velilerdir. Mümin bu mertebeye ulaştığı za­man umulan neticeyi yani cenneti elde eder.

3- Münafıklık durumu ve münafıkların hali musibet zamanında açığa çıkar. Münafık kalben iman etmediği halde "Allah'a iman ettim." derse, son­ra da bir eziyet ve musibete uğrarsa ökçeleri üzerine geri döner, insanların dünyadaki eziyetlerini Allah'ın ahiretteki azabı gibi kabul ederek, İslâm'ı terk edip küfre yönelir. Bu kıyas ne kadar çürük bir kıyastır! Münafığın Al­lah'ın azabından telâşa kapıldığı gibi bundan da telâşa kapıldığını ve Allah Tealâ yolunda eziyete sabretmediğini görürsün.

Fetih ve ganimetlerle müminlerin zaferi gerçekleştiği zaman bu dinin­den dönen kimseler "Biz de sizinle beraberdik." ey müminler! diye yalan söy­leyerek bu ganimetlerden bir hisseye talip olurlar.

Allah onlara şu cevabı vermektedir: Allah onların gönüllerinde olanı bizzat onlardan daha iyi bilir. Onların münafıklığı O'na gizli kalmaz. Allah mümini münafıktan ayırır ve hepsine de lâyık oldukları karşılığı verir.

4- Kâfirler kendilerinin çoğunlukla hak yol üzerinde, müslümanlarm da batıl üzerinde olduğunu ortaya koymak için yumuşaklık, nezaket ve kandır­ma yoluyla müslümanları fitneye düşürmeye gayret ettiler. Kıyamet günü müslümanlarm günahlarını yüklenmeye hazır olduklarını belirttiler.

Bilakis onlar kat kat günah yükleneceklerdir. Hem kendi günahlarını hem de başkalarını delâlete düşürme günahını yükleneceklerdir. Onlar kü­für ve sapıklık davetçileridir. Kıyamet günü küfür yolunda hiçbir günah yok­tur, mahşer yerinde toplanmak diye bir şey yoktur ve biz başkalarının gü­nahlarını yükleniriz şeklindeki iftiralarından sorumlu tutulacaklardır ve o gün onlara: "Niçin bunu uydurdunuz?" denilecektir. [20]

 

Hz. Nuh (A.S.) İle Kavminin Kıssası

 

14-  Şüphesiz ki Nuh'u kavmine pey­gamber olarak gönderdik. Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı. Sonunda da onlar zulümlerinde devam ederken Tufan onları yakalayıverdi.

15-  Fakat biz Nuh'u ve gemide bulu­nanları kurtardık ve bu hadiseyi bü­tün âlemlere ibret kıldık.

 

Belagat:

 

"Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı." cümlesinde tefennün (çeşitlilik) yapılmıştır. Belagata aykırı olan "aynı kelimenin tekrar edilmesi" usulünden kaçınılmış ve bu sebeple "hamsîne seneten" yerine "hamsine âmen" denil­miştir. Ancak dehşet ve korkunçluğu bildirmek maksadıyla "el-kâri'atü me'l-kâri'a" ayetinde olduğu gibi aynı kelime tekrarlanabilir.

Kelime ve İbareler:

"Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı." Yani Nuh, kavmi içinde onları Allah'ın birliğine davet etmek üzere 950 yıl kaldı. Fakat kavmi kendisini ya­lanladılar. Rivayete göre Nuh (a.s.) 40 yaşlarında geygamber olarak gönde­rildi. Kavmini 950 yıl hakka davet etti. Tufandan sonra iki yıl daha yaşadı.

Beyzavî diyor ki: "Bu ifadenin tercih edilmesi sayının kâmil oluşuna de­lâlet etmek içindir. Zira 950 yıl ifadesi bu müddete yaklaşan bir müddet için de kullanılabilir. Yani Nuh (a.s.) tam 950 yıl davette bulundu demektir."

"Sonunda da onlar" küfürleri sebebiyle "zulümlerinde devam ederken Tufan" yani su tufanı "onları yakalayıverdi." "Tufan" aslında sel, karanlık ve ölüm gibi felâketlerin aşırı derecede olmasına verilen isimdir.

"Fakat biz onu" Nuh'u "ve gemi halkını" yani onunla birlikte gemiye bi­nen evlâdı ve mümin cemaatini "kurtardık." Onlar yarısı erkek, yarısı da ka­dın olmak üzere 80 yahut 78 kişiydiler. "Ve bu hadiseyi bütün âlemlere..." kendilerinden sonra gelen ve peygamberlerine isyan eden bütün insanlara öğüt alacakları ve delil olarak kabul edecekleri bir "ibret kıldık." [21]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Cenab-ı Hak mükellefiyeti ve mükelleflerin kısımlarını beyan ettikten, sadık mümine büyük sevap vaadinde, kâfir ve münafıka acıklı bir azap tehdidinde bulunduktan sonra en uzun ömürlü peygamber olan ve kavmini Al­lah'ın birliğine 950 yıl davet eden ama kavminden pek azının kendisine iman ettiği Nuh'un (a.s.) kıssasını anlattı.

Bundan sonra da Allah'ın mükelleflerden hakkı yalanlayanların kötü akıbetlerini beyan etmek için Rasulullah'a tesellide bulunmak ve kâfirlerin eziyetlerine karşı göğüs germesi hususunda Rasulullah'm sebat etmesi için, ibret alacak kimselere ibret vesilesi olması ve bu değerli surenin başlangı­cında yer alan "Musibete uğramak bu hayatın normal âdetidir şeklindeki gerçeği vurgulamak için Cenab-ı Hak Hz. İbrahim, Lût, Hud, Şuayb ve Salih (a.s.) gibi diğer peygamberlerin kıssalarını anlattı. [22]

 

Açıklaması

 

"Şüphesiz ki biz Nuh'u kavmine peygamber olarak gönderdik. Nuh onla­rın içinde elli yıl hariç bin yıl kaldı."

Biz Nuh aleyhisselam'ı kâfir olan, Allah'a iman etmeyen ve putlara ta­pan kavmine peygamber olarak gönderdik. O gönderilen ilk peygamberdir.

Hz. Nuh kavmiyle birlikte elli yıl hariç bin yıl kalarak Allah'ın birliğine ve Ona ibadette bulunmaya ve kıyamet gününe iman etmeye davet etmeye devam etti. Kavmi de Nuh'un davetine iman etmediler ve onu yalanladılar. Kavminden ona pek az kişi iman etti:

"Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Doğrusu ben kavmime gece-gündüz davette bulundum. Fakat benim davetim sadece benden uzaklıklarını artırdı." (Nuh, 71/5-6). "Nuh dedi ki: Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular." (Nuh, 71121).

"Sonunda da onlar zulümlerinde devam ederken "Tufan" onları yakala-yıverdi." Yani bu uzun müddet sonunda bu bildiri ve uyan onlara fayda ver­medi. Bunun üzerine onlar inkarcılıkla nefislerine zulmettikleri sırada "Tu­fan" onları boğdu.

O halde Ya Muhammedi Sen kavminden seni inkâr eden kimselerden dolayı üzülme. Zira iş Allah Tealâ'nın elindedir. Bütün işler sonunda yalnız O'na racidir.

Nuh kavmini Allah'a imana davet etme yolunda yaklaşık bin sene ömür sürdü. Kavminden O'na sadece az bir gurup iman etti. O buna daralmayıp sabretti. Sen ise sabretmeye daha evlâsın. Kâfirler daha çok kendilerine ge­lecek azabın ertelenmesi sebebiyle gurura kapılıyorlardı. Bununla birlikte kurtulamadılar. Onlar gurura kapılmasınlar. Azap muhakkak onlara erişe­cektir.

"Biz Nuh'u ve gemide bulunanları kurtardık. Ve bu hadiseyi bütün âlem­lere ibret kıldık." Yani biz Nuh'u ve onunla birlikte iman eden kimseleri ken­disine imal etme şeklini vahyettiğimiz gemiye binmeleri sonucu kurtardık. Gemi daha sonra denizde seyretti. Nihayet Cudi dağının üzerine yerleşti.

Bütün kâfirler de tufanda boğuldular. Rabbin Nuh'un gemisini, Allah kulla­rını tufandan nasıl kurtarmıştır diye düşünüp bu nimeti için bir hatırlatma vesilesi olarak; kendilerinden sonra gelen insanların Allah rasullerine karşı isyan eden ve peygamberlerini yalanlayan kimseleri nasıl cezalandırıyor di­ye düşünecekleri bir ibret ve öğüt vesilesi kılmıştır.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Su taştığı vakit size bir ibret olmak üzere ve anlayışlı kulaklar anlasın diye süzülen ge­mide sizi biz taşımışızdır." (Hakka, 69/11-12). [23]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler Hz. Nuh aleyhisselâmın kavmiyle geçen kıssayı çok özlü bir şekilde arz etmektedir. Bu kıssa Kur'an-ı Kerim'in diğer pek çok yerlerinde tafsilatıyla nakledilmiştir.

Bu özlü ifadelere rağmen bu kıssa içindeki tesirli öğüde delâlet etmekte­dir. Çünkü bu kıssa Peygamberimiz (s.a.) kavminin davetinden yüz çevirme­lerinden dolayı üzülmesi sebebiyle ona bir teselli olarak zikredilmiştir.

Allah Tealâ rasulüne kendisinden önceki peygamberlerin de kavimlerin-deki kâfirlerle uğraştıklarını ama onların sabrettiklerini bildirdi. Bu pey­gamberlerden ilk olarak Hz. Nuh'u zikretti. Zira o yeryüzünün küfürle dol­masından sonra yeryüzüne gönderilen ilk rasuldür. Daha önce Hud suresin­de geçtiği gibi Hz. Nuh'un kavminden çektiği eziyeti hiçbir peygamber çek­memiştir. İbni Asakir'in Enes'ten (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygam­berimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Gönderilen ilk peygamber Nuh'tur."

Hz. Nuh'un yaşı hususunda ihtilâf edilmiştir. Hasan-ı Basrî diyor ki: "Ölüm meleği ruhunu almak için Hz. Nuh'a geldiği zaman:

- Ey Nuh! Dünyada ne kadar yaşadın? diye sordu. Hz. Nuh (a.s.):

- Peygamber olarak gönderilmeden önce 300 sene, kavmimin içinde 950 sene, Tufandan sonra da 300 sene, diye cevap verdi. Ölüm meleği:

- Dünyayı nasıl buldun? diye sordu. Hz. Nuh:

- İki kapısı olan bir ev gibi... Birinden girdim, diğerinden çıktım, diye ce­vap verdi."

Allah'ın birliğine davet yolundaki bu uzun müddete rağmen Hz. Nuh aleyhisselâm'ın risaletine ancak küçük bir gurup iman etti.

Bu kıssada açık bir şekilde müminlerin ve kâfirlerin akıbeti ortaya ko­nulmuştur. Müminleri Allah bizzat Hz. Nuh'un yaptığı gemi ile kurtuluşa er­dirmişti. Hakkı yalanlayan kâfirler ise Allah onların tamamını suda boğ­muştu. Allah gemiyi ya da bu cezayı yahut bu kurtuluşu ibret alacak kimse­ler için bir ibret vesilesi ve öğüt alacak kimseler için öğüt vesilesi kılmıştır. [24]

 

Üç Temel Esasın Yani Allah'ın Birliğinin, Peygam­berliğin Ve Öldükten Sonra Dirilmenin Delilleri

 

16- İbrahim'i de kavmine peygamber olarak gönderdik. O kavmine şöyle de­mişti: "Allah'a ibadet edin ve O'ndan korkun. Eğer bilirseniz bu sizin için da­ha hayırlıdır.

17- Siz Allah'ı bırakıp ancak putlara ta­pıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Doğrusu Allah'ı bırakıp taptığınız put­lar size rızık vermezler. Siz rızkı ancak Allah'ın nezdinde arayın. Yalnız O'na kulluk edin. O'na şükredin. Sonunda da ancak O'na döndürüleceksiniz.

18- Eğer yalanlarsanız, bilin ki sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı. Peygamberin üzerine düşen sadece apaçık tebliğden ibarettir."

19- Onlar Allah'ın, yaratıkları önce nasıl yoktan var ettiğini görmüyorlar mı? Sonra da onları Allah, tekrar diriltecek-tir. Şüphesiz ki bu Allah'a çok kolaydır.

20- De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın. Allah'ın varlıkları önce nasıl yarattığı­na bir bakın. Sonra Allah varlıkları son defa var edecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.

21-  O dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder. Hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz.

22- Siz yerde de gökte de Allah'ı aciz bı­rakamazsınız. Sizin Allah'tan başka hiçbir dostunuz ve yardımcınız yoktur."

23- Allah'ın ayetlerini ve O'nun huzuru­na çıkacaklarını inkâr edenler işte böy-leleri benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.

 

Belagat:

 

19.  ayetteki "yübdiü (yoktan var eder)" ve "yüîdühü (tekrar diriltir)" ke­limeleriyle "yüazzibü (azap eder)" ve "yerhamü (merhamet eder)" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.

17. ayetteki "Siz Allah'ı bırakıp ancak putlara tapıyorsunuz." ve "Doğ­rusu Allah'ı bırakıp taptığınız putlar" ifadeleri putlara tapma konusunda putperestleri kınamak için söylenen ıtnab üslûbudur.

"Yesîru" ve "sîrû" kelimeleri arasında tam olmayan nakıs cinas vardır.

20.  ayetteki "Sonra Allah son defa var edecektir." cümlesinde "Allah" is­mi "O'nun varlıkları nasıl yarattığına bir bakın" ayetindeki zamirden sonra gelmiştir. Bu da asıl maksadın tekrar diriltmeyi beyan etmek olduğuna ve ilk defa yoktan var etmeye muktedir olarak bilinen bir zatın tekrar diriltme­ye muktedir olacağına delildir. Zira tekrar diriltmek ilk defa yoktan var et­mekten daha kolaydır. [25]

 

Kelime ve İbareler:

 

"O'ndan korkun" yani O'nun cezasından korkun. "Eğer" hayrın bu yaptı­ğınızın dışında bir şeyde olduğunu "bilirseniz" kötü olanı iyi olandan ayırd e-derseniz "bu sizin için" üzerinde bulunduğunuz puta tapmaktan "daha ha­yırlıdır. "

"Evsân" kireç ve taş gibi şeylerden yapılan put manasındaki vesen keli­mesinin çoğuludur. "Sanem" bakır v.b. madenlerden olan put demektir. "Tim­sal" ise canlı bir varlığın benzeri olan put yani heykel demektir.

"Siz yalan uyduruyorsunuz." Yani putlara ilâhlar adım vermekle, Allah katında onların şefaatçi olacaklarını ve onların Allah'ın ortakları olduklarını iddia etmekle yalan söylüyorsunuz. Bu durum onların üzerinde bulundukla­rı durumun hiçbir gerçek yönü olmayan yalan ve batıl olması dolayısıyla kö­tü bir durum olduğuna delildir.

"Doğrusu Allah'ı bırakıp taptığınız putlar size rızık veremezler." Size n-zık vermeye muktedir olamazlar. Bu ayet onların bulunduğu yolun kötü ol­duğuna ikinci bir delildir. Zira bu putlar hiçbir fayda veremezler. "Siz rızkı ancak Allah nezdinde arayın." Rızkı O'ndan isteyin. Çünkü rızkın gerçek sa­hibi O'dur. Arzularınıza ulaşmada O'na ibadet etmeyi vesile edinerek "O'na kulluk edin ve O'na" O'nun nimetlerine "şükredin. "İbadet ve şükürle O'nunla karşılaşmaya hazır olun. Zira "Sonunda da ancak O'na döndürüleceksiniz."

"Eğer" beni "yalanlarsanız" bilin ki "sizden önceki ümmetler de" benden önceki peygamberleri "yalanlamışlardı." Bu yalanlamaları peygamberlere değil, sadece kendilerine zarar vermiş, onların başına azap gelmesine sebep olmuştu. Sizin yalanlamanız da böyledir. "Peygamberin üzerine düşen sadece apaçık tebliğden"şüpheyi ortadan kaldıran açık bir duyurudan "ibarettir." "Eğer yalanlarsanız..." ifadesinden itibaren "kavminin ona cevabı şu oldu." ifadesine kadar (18-23. ayetler arası) Hz. İbrahim aleyhisselâm kıssasına dahildir. Bu zikri geçen ayetlerin Peygamberimiz'in (s.a.) ve Kureyş'in durumu­nu belirtmesi, onların görüşlerini yıkması ve yaptığı kötü amele karşı bir tehdit olması sebebiyle bir cümle-i mu'teriza -ara cümlesi- olması da ihtimal dahilindedir. Bu ifadeler kıssanın iki bölümü arasında bir orta bölümdür. Zi­ra bu kıssanın anlatılması Allah'ın Halili olan Peygamberimiz'in (s.a.) baba­sının (Hz. İbrahim'in) de Peygamberimiz'in (s.a.) kavminde gördüğü şirk ve yalanlama ile muhatap olduğunun belirtilmesi suretiyle Peygamberimiz'e (s.a.) bir teselli ve rahatlatma niteliğindedir. Rasulullah'ın (s.a.) kavmi için­deki durumu Hz. İbrahim'in (a.s.) kavmi içindeki durumuna benzetilmekte­dir.

"Onlar Allah'ın varlıkları önce nasıl yoktan var ettiğini" onları madde­den veya başka bir şeyden eşsiz bir şekilde nasıl yarattığını görmüyorlar mı? "Sonra da onları Allah tekrar diriltecektir." Başlangıçta yarattığı gibi ölüm­den sonra tekrar yaratacaktır. "Şüphesiz ki bu zikredilen yaratma ve dirilt­me" Allah'a çok kolaydır. Zira O bu fiilinde hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. O hal­de siz bu ikinci olayı (dirilişi) nasıl inkâr edebiliyorsunuz?

"Allah'ın" sizden önceki çeşitli cins ve durumlarda olan "yaratıkları na­sıl yoktan var ettiğine" ve onları nasıl öldürdüğüne "bir bakın. Sonra Allah" varlıkları "son defa var edecektir." Bu mahlûkatın yoktan var etme şeklinde­ki ilk yaradılışından sonraki ikinci defa yeniden yaratılmasıdır. Zira ilk ya­ratma ve diriltme iki defa var etmedir. Bu iki var etmeden her biri yoktan yaratma ve var etmedir. En-neş'et; yaratma ve var etmedir. "Şüphesiz ki Al­lah her şeye kadirdir." Yoktan var etme ve diriltme de buna dahildir. Zira O'nun kudreti bizzat zatına mahsustur. Olması mümkün olan her şey O'nun zatına nispetle aynıdır. O ilk defa var etmeye muktedir olduğu gibi ikinci de­fa var etmeye de kadirdir.

"O" azap etmeyi "dilediğine azap eder." Rahmet etmeyi "dilediğine de rahmet eder." Ölümünüzden sonra O'na iade edileceksiniz. "O'na döndürüle­ceksiniz. "

"Siz yerde de gökte de hiçbir zaman Allah'ı âciz bırakamazsınız." O'nu sizi idrak etmekten âciz kılamazsınız. İster yeryüzünde gizlenmek, isterse gökyüzünde korunmak suretiyle olsun nerede olursanız olun Onu aşamazsı­nız. "Sizin Allah'tan başka hiçbir" yakın "dostunuz" sizi O'ndan koruyacak hiçbir vekiliniz "ya da" O'nun azabına karşı size yardım edecek "yardımcınız yoktur".

"Allah'ın ayetlerini" O'nun birliğinin delillerini ya da kitaplarını inkâr edenler "ve" diriltilmek suretiyle "O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr eden­ler işte böyleleri benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir." Yani kıyamet günü rahmetten ümit kesmişlerdir. Ayette ümitsiz oldular ifadesi bu olayın mutlaka gerçekleşeceği için ve bu konuda aşırı derecede ümitsiz oldukları için mazi fiil kullanılmıştır. "Onlar için" inkarcılıkları sebebiyle "can yakıcı bir azap vardır." [26]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Peygamberimiz'in (s.a.) önceki peygamberleri örnek alması için ve kav­minin onun davetinden yüz çevirmesinden kederlenmesine karşılık Rasulul-lah'ı teselli etmek üzere önceki peygamberlerin sîretinden örnekler arz et­mek maksadıyla; Cenab-ı Hak beşeriyetin ikinci babası Hz. Nuh'un kıssasını açıklayıp bitirdikten sonra Peygamberler babası ve muvahhidler önderi Hz. İbrahim (a.s.) kıssasını anlattı. [27]

 

Açıklaması

 

"İbrahim'i de kavmine peygamber olarak gönderdik. O kavmine şöyle de­mişti: Allah'a ibadet edin ve O'ndan korkun. Eğer bilirseniz bu sizin için da­ha hayırlıdır."

Yani Ey Rasulüm kavmine şunu hatırlat: İbrahim aleyhisselâm kavmini bir olan ve hiçbir ortağı olmayan Allah'a ibadet etmeye, gizli ve açık her yer­de O'na ihlâsla kulluk etmeye, farzlarını eda etmek ve O'na karşı gelmekten kaçınmak suretiyle O'nun azabından sakınmaya davet etmişti. Zira bunu ya­parsanız dünya ve ahirette sizin için hayır meydana gelir. Şer sizden uzak­laştırılır. Eğer siz idrak ve ilim sahipleri iseniz bununla hayır ve şerri birbi­rinden ayırd edersiniz ve size faydalı olan şeyi yaparsınız.

"Allah'a ibadet edin ve O'ndan korkun." ayetinin manası şudur: İbadet ve korkuyu yalnız O'na tahsis edin.

Daha sonra Hz. İbrahim (a.s.) kavmine Allah'ın birliğine ve onların için­de bulunduğu durumun bozukluğuna ve üzerinde yürüdükleri yolun kötülü­ğüne delâlet eden iki delil ortaya koydu. Hz. İbrahim şöyle diyordu:

1- "Siz Allah'ı bırakıp ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyor­sunuz. "

Yani sizin Allah'tan başka tapındığınız putlar sadece kireç veya taştan yapılmış eşyadan ibarettir. Bunları siz kendi ellerinizle yaptınız. Bunlar fay­da veya zarar veremezler. Sizler sadece bunlar için birtakım isimler uydur­dunuz ve bunları "ilâh" diye adlandırdınız, bunların Rabbiniz nezdinde size şefaatçi olacaklarını iddia ettiniz. Oysa bunlar sadece sizin gibi yaratılmış varlıklardır. Siz bunları "ilâh" diye nitelemekle yalan söylüyorsunuz.

"Yalan uyduruyorsunuz." ifadesinin manası putlara "ilâh, Allah'ın or­takları, ya da Allah nezdinde şefaatçiler" adını vermek suretiyle yalan ve asılsız ifadeler uyduruyorsunuz, demektir.

2- "Allah'ı bırakıp kendilerine taptığınız şeyler size rızık veremezler."

Yani şu, Allah'tan başka kendilerine taptığınız putlar size az ya da çok hiçbir rızık vermeye muktedir değillerdir. O halde nasıl bunlara tapıyorsu­nuz.

"Siz rızkı sadece Allah'ın nezdinde arayın. Yalnız O'na kulluk edin. O'na şükredin. Sonunda yalnız O'nadöndürüleceksiniz."

Yani rızkı Allah'tan isteyin. Yoksa O'nun dışında put ve benzeri mahlû-kattan değil... Zira Allah'tan başkaları hiçbir şeye sahip değildirler. Rızkı Al­lah'tan isteyin ki istediklerinize erişesiniz. Allah'ın rızkından yiyin. Yalnız O'na kulluk edin. O'nun size ziyadesiyle lütuf ihsan etmesinden dolayı O'na şükredin. Onunla buluşmaya hazırlanın. Kıyamet gününde yalnız O'na dö­neceksiniz. Şu anda üzerinde bulunduğunuz Ondan başka varlıklara tapın­maktan sorguya çekileceksiniz. Her amel sahibi amelinin karşılığını bula­caktır.

Daha sonra Hz. İbrahim (a.s.) risaletine dair bir delil ortaya koyarak şöyle buyurdu:

"Eğer (hakkı) yalanlarsanız, bilin ki sizden önceki ümmetler de yalanla­mışlardı. Rasulün üzerine düşen (görev) sadece apaçık tebliğ etmekten ibaret­tir. "

Yani siz eğer benim risaletimde beni yalanlarsanız bu bana asla zarar vermez. Zira geçmiş ümmetler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Fakat peygamberlerine muhalefet etmeleri dolayısıyla o ümmetlerin başına gelen azap ve felaketlerin haberi size ulaştı. Onlar bu halleriyle kendilerine zarar verdiler. Rasule vacip olan ve ondan istenen şey sadece Allah Tealâ'nın em­rettiği risaleti size tebliğ etmesidir. Sizler de mes'ut kimselerden olmak için gayret gösterin. Hesabı görmek ise sadece Allah'a aittir.

"Rasulün üzerine düşen sadece apaçık tebliğ etmekten ibarettir." ifadesi­nin manası şudur: Onun tebliğden başka hiçbir görevi yoktur, tebliğ ise Al­lah tarafından indirilen emirleri ve meseleleri hatırlatmaktır. Beyan etmek ise getirdiği kitaba burhan ortaya koymaktır.

Cenab-ı Hak, ilk temel esas olan "tevhid" esasının ve buna ait delillerin zikredilmesinden ve ikinci temel esas olan "risalef'e işaret edilmesinden son­ra üçüncü temel esas olan mahşer yerinde toplanma ya da diriliş esasını be­yan etmeye başladı. Bu üç esas ilâhî beyanda biri zikredilirse diğerinden ne­redeyse ayrılamıyacak derecede birbirinden ayrılamaz üç temel esastır.

"Onlar Allah'ın varlıkları önce nasıl yoktan var ettiğini görmüyorlar mı? Sonra da Allah varlıkları tekrar diriltecektir. Şüphesiz ki bu Allah 'a çok ko­laydır. " Onlar mahlûkatm başlangıcını görmüyorlar mı? Zira Allah onlarzjk-sz? Jtsğ&r Jtsçfrsr şey cfeğı'&en on/arin nefislerini yaratmıştır. Onları bedenî güçle ve kulak, göz ve kalp gibi bilgi kaynaklarıyla donattı. Bunu yoktan var eden zat tekrar yaratmaya da kadirdir. Zira bu O'na gayet kolaydır, O'nun nezdinde basittir. Hatta bu O'nun için daha basittir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O mahlûkatı yoktan var edip sonra onu yeniden diril­tecek olandır. Bu O'na göre pek kolaydır." (Rum, 30/27).

Nefislerde müşahede edilen delille dirilişi ispat ettikten sonra Allah Te-alâ ufuktaki delillere dikkat çekti ve şöyle buyurdu:

"De ki: yeryüzünde gezip dolaşın. Allah'ın varlıkları önce nasıl yarattığı­na bir bakın. Sonra Allah varlıkları son defa var edecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir."

Ya Muhammed de ki: Ey yeryüzünde dirilişi inkâr edenler! Allah'ın gök­leri ve göklerde olan sabit ve hareketli nurlu yıldızları, yerleri ve yerde bulu­nan dağlan, vadileri, çölleri, ağaçlan, meyveleri, nehirleri ve denizleri nasıl yarattığına bir bakın. Bütün bunlar bu olaylann meydana geldiğine ve bun-lan meydana getiren, var eden bir zatın varlığına delâlet etmektedir.

Bu aynen şu ayetler gibidir: "Gerek ufuklarda gerekse kendi nefisleriniz­de delillerimizi yakında onlara göstereceğiz. Nihayet onun hak olduğu şüphe­siz kendileri için de apaçık meydana çıkacaktır." (Fussılet, 41/53).

'Yoksa onlar gayesiz olarak mı yaratıldılar1? Yahut kendilerinin yaratıcı­ları kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır onlar (hakkı) yakinen bilmiyorlar." (Tur, 52/35-36).

İşte yegâne yaratıcı O'dur. Bu O'nun varlığına delildir. Yaratmaya muk­tedir olan tekrar diriltmeye ve kıyamet gününde son defa var etmeye de ka­dirdir. Zira Allah her şeye kadirdir. Başlangıçta yaratmak ve sonra diriltmek de buna dahildir.

Cenab-ı Hak devamlı kudrete delâlet etmek üzere önce "keyfe yübdiü" şeklinde gelecek zaman lafzıyla ifade buyurdu. Sonra da başlangıçta olanlar bilindiği için "keyfe bede'e" şeklinde geçmiş zaman lafzıyla ifade buyurdu.

Dikkat edilirse Allah Tealâ önce soru sigasıyla "Onlar Allah'ın yaratık­ları önce nasıl yoktan var ettiğini görmüyorlar mı?" buyurdu. Sonra da emir sigasıyla "Yeryüzünde gezip dolaşın." buyurdu. Çünkü birinci ayet hadsî ilme -yani istemeden elde edilen bilgiye- işaret etmektedir. İkinci ayet ise tefek­kür ve taleple elde edilen fikrî ilme işaret etmektedir. Yani yeryüzünde fikri­nizi gezdirin. Yaradılışın başlangıcını bilmeniz için zihninizi nefsinizin dışın­da olan olaylarda dolaştınn.

Allah Tealâ daha sonra dirilişten sonra olacak şeyleri anlatarak şöyle buyurdu:

"O dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder. Hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz." Yani Allah tasarrufta bulunan yegâne hüküm sahibidir. O içinizden kâfir ve isyankâr olanlardan dilediğine azap eder. Kullanndan dilediğine nezdinde bir lütuf ve rahmet olarak merhamette bulunur. O dile­diğini yapar. İrade buyurduğuna hükmeder. O'nun hükmünün takipçisi yok­tur. O yaptığından sorumlu değildir. Yaratma ve emretme O'na mahsustur. Ölümden sonra kıyamet gününde müddet ne kadar uzun olursa olsun yalnız O'na döndürüleceksiniz. O mahlûkatı takdim ettikleri amelleriyle hesaba çe­kecektir. O'nun hesabı haktır ve adalettir. Çünkü O zerre kadar zulmetme­yen, mülkün gerçek sahibidir.

Nitekim Sünen müelliflerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "Allah göklerinde bulunanlarla yeryüzünde bulunanlara azap edecek olsa onlara zulmetmeksizin azap ederdi."

Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği "Rahmetim gazabımı geçmiş­tir. " hadis-i şerifinde olduğu gibi rahmet daima öne geçtiği halde ayette rah­met beyan edilmeden önce azap etme zikredilmiştir. Bunun sebebi Cenab-ı Hakk'm önce kâfirleri zikretmesi ve bunun "Eğeryalanlarsanız..." ifadesinde geçen tehditle güçlü bir irtibatının bulunmasıdır.

"O'na döndürüleceksiniz." ifadesinden sonra "O'na çevrileceksiniz." ifa­desinin tekrar edilmesi azap ve rahmetin gecikse de mutlaka meydana gele­ceğine işaret etmek içindir. Zira dönüş yalnız Onadır ve hesabı görmek Ona aittir. Sevap ve ceza sadece O'nun nezdinde bulunur.

"Siz yerde de gökte de (hiçbir zaman) Allah'ı âciz bırakamazsınız. Sizin Allah 'tan başka hiçbir dostunuz ve yardımcınız yoktur." Yani siz ey insanlar! Allah'ı yerde ve gökte sizi idrak etmekten âciz bırakamazsınız. Yeryüzü ve göklerde bulunanlardan hiçbiri Onu âciz bırakamaz ve Onun kaderinden kaçamaz. Bilakis O kullan üzerinde ezici bir güce sahiptir. Sizin işlerinizi görecek, sizi koruyup gözetecek Allah'tan başka hiçbir dostunuz yoktur. Eğer O size azap ederse sizi O'nun azabından kurtaracak ve size yardım edecek hiçbir yardımcı ve destek verici yoktur.

Dirilişe, tasavvuru aşan sonsuz ilâhî kudrete ve Allah'ın birliğine ait bu delilleri bütün teferruatıyle bayen ettikten sonra Cenab-ı Hak bütün muha­lifleri tehdit ederek ve bütün kâfirleri korkutarak şöyle buyurdu:

"Allah'ın ayetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr edenler işte böyleleri benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır."

Allah'ın ayetlerini yani O'nun birliğinin delillerini ve O'nun peygamber­lerine indirdiği bu konuya irşad eden burhanlarını kabul etmeyenler, dirilişi ve ahirette Allah'ın huzuruna çıkmayı inkâr edenler işte böyleleri için inkar­cılıkları sebebiyle Allah'ın rahmetinden hiçbir nasip yoktur. Onlar için dün­ya ve ahirette can yakıcı şiddetli bir azap vardır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki Allah 'in rahmetinden kâfir topluluğundan baş­ka hiçbir kimse ümit kesmez." (Yusuf, 12/87).

Ayette "ülâike" kelimesinin iki defa zikredilmesi ümitsizlik ve azaba uğ­ramaktan her birinin sadece kâfirlerde var olduğuna işaret etmek içindir.

Cenab-ı Hak "Onlar ümitsizliğe kapıldılar." ifadesiyle ümitsizliği kâfir­lere nispet etmektedir. Onlar rahmeti arzu etselerdi Cenab-ı Hak onlara rah­met indirirdi. Allah Tealâ daha sonra "rahmeti" (benim rahmetim) kelimesiy­le rahmetin onların tamamını kapladığını ve onlardan ayrılmadığını beyan etmek için rahmeti kendi nefsine nispet etti. Azap kâfirlere tahsis edildiği için Allah Tealâ azabı kendi nefsine nispet etmedi. [28]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1- Hz. İbrahim aleyhisselâm'ın daveti de bütün peygamberlerin daveti gibi Allah'a ibadet etmeye, (sadece Ona kullukta bulunmaya) Allah'ın birli­ğine, Allah'ın emirlerini işlemek ve Ona isyanı terk etmek suretiyle Onun azabından sakınmaya davet idi.

Allah Tealâ'nm "Allah'a kulluk edin ve O'ndan korkun." ayeti Allah'ın birliğine işarettir. Çünkü tevhid bir ilâhın varlığını kabul edip başkalarını reddetmektir. "Allah'a kulluk edin." ifadesi ilâhın varlığını ispat etmekte "O'ndan korkun." ifadesi ise başkalarını reddetmektir.

2- Putperestler kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmakta ve bu putları Allah'ın ortakları ya da Allah nezdinde şefaatçiler kabul etmek suretiyle ya­lan uydurmaktadırlar. Halbuki putlar fayda ya da zarar veremez, hiçbir kimseye rızık temin edemezler. Kendisinden rızık talep edilen asıl rızık veri­ci sadece Allah'tır. Dolayısıyla kulların rızkı başkasından değil, sadece O'n­dan istemeleri gerekir. Zira mabuda, ya bizzat ibadete lâyık olması sebebiyle ya da hem şu anda hem de gelecekte fayda vermesi sebebiyle yahut kendi­sinden korkulduğu için ibadet edilir.

"Siz Allah'ı bırakıp ancak putlara tapıyorsunuz." ifadesi bu putların as­lında ibadete lâyık olmadıklarına işarettir.

"Onlar size rızık veremezler." ifadesi putların hem şu anda hem de so­nunda fayda veremeyeceklerine işarettir.

"Sonunda yalnız O'na döndürüleceksiniz." ifadesinin manası ise kendi­sinden hayır beklenen son merci olduğu için O'na ibadet edin, demektir.

'Yalanlarsanız..." ifadesi ise tehdittir.

3- Allah Tealâ mahlûkatı yoktan var edendir. İnsan, hayvan, bitki ve meyveleri O yarattı. Önce can verilecek, sonra yok olacaklar. Daha sonra Al­lah onları tekrar diriltecektir. Allah insanı helak edecek, sonra da kıyamet günü ona ikinci defa kan verecektir.

Zira ilk olarak var etmeye ve yoktan var etmeye kadir olan tekrar dirilt­meye de kadirdir. Bu Allah'a çok kolay ve basittir. Çünkü Allah bir şeyi mu-rad ettiği için "Ol der, O da hemen oluverir." "Onlar Allah'ın varlıkları önce nasıl yoktan var ettiğini görmüyorlar mı?" ayetinin zikredilmesiyle bu ayet­ler üç temel esasa yani tevhid (Allah'ın birliği), haşr (mahşer yerinde toplan­ma) ve "rasulün üzerine düşen görev sadece apaçık bir tebliğde bulunmaktan ibarettir." risalet esasına delâlet etmektedir.

4- Kâinatın ufukları olan gökyüzü ve yeryüzünü Allah Tealâ yarattı. Mahlûkatı tekrar diriltecek olan da O'dur. Zira O her şeye kadirdir. Bu, di­riltmenin kudret dahilinde bir şey olduğunu ifade etmektedir. Bu, diriltme­nin mümkün olduğu konusunda yeterlidir. Bu ifade, bu işin Allah Tealâ için basit olduğunun tespitidir.

5- Allah Tealâ tasarruf edici, dilediğini yapar ve dilediği hükmü verir. O'nun hükmünü kaldıracak hiçbir güç yoktur. O azap etmeyi dilediğine, ada­letiyle ve hikmetiyle azap eder. Bu yalanlayanların azap edilmesidir. O dile­diğine, lütfuyla rahmet eder. Bu da müminlere rahmet edilmesidir. Herkes Ona dönecektir. Onun önünde hesaba çekileceklerdir. Gökte ve yerde hiç bir kimse Onu âciz bırakamaz. Bütün bu ifadeler isyankârı korkutmak ve mümini rahatlatmak içindir.

6- Allah'tan başka mahlûkatın koruma, bakım ve gözetimini üstlenecek hiçbir dost yoktur. Onun zorluklardan kurtulması uğruna kendisine yardım edecek hiçbir yardımcı yoktur.

7- Kur'anı inkâr edenler ya da Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine ait ikame ettiği delil ve alâmetleri inkâr edenlerin ahirette Allah Tealâ'nın rahmetinden hiçbir nasipleri yoktur. Onlar rahmetten ümit kesmişlerdir. Burada Allah'ı inkâr edenler diriliş esaslarının bildirilmesinden ve muhale­fet edenlerin tehdit edilmesinden sonra uyarılmışlardır.

8- "Rasule düşen sadece açık bir tebliğden ibarettir." ifadesi beyanın ihti­yaç vaktinden sonraya tehir edilmesinin caiz olmadığına delâlet etmektedir. Zira rasul bir şeyi apaçık beyan etmeden tebliğ etmişse apaçık bir tebliğ yap­mamış olur. Dolayısıyla üzerindeki görevi yerine getirmemiş olur. [29]

 

Kavminin Hz. İbrahim'e Verdikleri Cevap, Hz. Lût'un Hz. İbrahim'e İman Etmesi, Hz. İbrahim'e Verilen Nimetlerin Beyan Edilmesi

 

24-  (İbrahim'in) kavmine cevabı an­cak: "Onu öldürün veya yakınf' demek oldu. Fakat Allah onu ateşten kurtar­dı. Şüphesiz ki bunda iman eden bir kavim için nice ibretler vardır.

25-  ibrahim kavmine şöyle dedi: "Siz ancak dünya hayatında aranızdaki dostluğu devam ettirmek için Allah'ı bırakıp putlara taptınız." Sonra kıya­met günü kiminiz kiminize küfrede­cek, birbirinize lanet okuyacaksınız. Sığınacağınız yer ateştir. Sizin hiçbir yardımcınız yoktur.

26-  Bunun üzerine Lût, İbrahim'e iman etti ve İbrahim şöyle dedi: Ben Rabbimin emrettiği yere hicret ediyo­rum. Şüphe yok ki O azizdir (her şeye galiptir), hakimdir (sonsuz hikmet sa­hibidir).

27-  Biz İbrahim'e İshak'ı ve Yakub'u bahşettik. Peygamberliği ve kitabı O'nun soyundan gelenlere verdik. Dünyada O'nun mükâfatını verdik. Şüphesiz o ahirette de salihlerdendir.

 

Belagat:

 

'Yahut onu yakın." ifadesi îcaz (özlü kısa ifade) üslubuyla söylenmiştir. Yani ateşte yakın demektir. "Allah onu kurtardı." cümlesi de böyledir. Yani onlar bunu yaptılar, Allah da onu ateşten kurtardı, demektir. [30]

 

Kelime ve İbareler:

 

İbrahim'in "kavminin cevabı ancak: Onu öldürün veya yakın! demek oldu." Bu onlardan bazılarının sözü idi. Fakat kavminin içinde söylendiği ya da diğerleri bu söze razı olduğu için söz hepsine isnat edildi.

"Fakat Allah onu ateşten kurtardı." Yani İbrahim'i ateşe attılar. Allah da Onu ateşten kurtardı, ateşi soğuk ve selâmetli kıldı.

"Şüphesiz ki bunda" yani Allah'ın ateşten kurtarması hususunda "iman eden" Allah'ın birliği ve kudretini tasdik eden "bir kavim için nice ibretler vardır." Bu ibret İbrahim'in ateşin eziyetinden korunması ve ateşin büyüklü­ğüne rağmen söndürülmesi ve ateşin yerine bir bahçenin meydana getirilme­sidir. Zira bundan asıl yararlanacak olanlar müminlerdir.

"İbrahim kavmine şöyle dedi: Siz ancak dünya hayatında aranızdaki dostluğu devam ettirmek için" yani aranızda sevgi meydana getirmek için ve putlara tapmak için bir araya gelmeye devam etmek üzere "Allah'ı bırakıp putlara taptınız."

"Sonra kıyamet günü kiminiz kiminize küfredecek" tapılanlar tapanlar­dan beri olduklarını ifade edecek "birbirinize lanet okuyacaksınız." Yani tapı­lanlar tapanlara lanet edeceklerdir. "Sığınacağınız yer" hepinizin varacağı yer "ateştir." Sizi bu ateşten koruyacak "hiç bir yardımcınız yoktur."

"Bunun üzerine Lût İbrahim'e.." İbrahim'in doğruluğuna "iman etti." Lût Hz. İbrahim'in (a.s.) Haran ismindeki kardeşinin ya da kızkardeşinin oğ­lu olup Hz. İbrahim'e ilk iman eden kişidir.

İbrahim "Şöyle dedi: Ben..." kavmimden "Rabbime" Rabbimin hicret et­memi emrettiği yere hicret ediyorum. Bunun üzerine Hz. İbrahim kavmin­den ayrıldı. Irak diyarından Şam'a hicret etti. Filistin'e yerleşti, Lût ise Su­dan şehrine yerleşti.

"Şüphe yok ki O" mülkünde "Azizdir" Yani düşmanlarıma karşı beni koruyandır. Yaptıklarında "Hakim'dir." Yani bana ancak benim için faydalı olan şeyi emredendir.

"Biz İbrahim'e" İsmail'den sonra ikinci oğlu olan "İshak'ı ve" İshak'ın oğlu, İbrahimin torunu olan "Yakub'u bahşettik." Hz. İbrahim yaşlı ve kısır hanımının doğum yapmasından ümit kestikten sonra Yakup ziyade bir lütuf oldu. "Peygamberliği ve kitabı onun zürriyetinde kıldık." Hz. İbrahim'den sonraki bütün peygamberler O'nun neslindendir. "Kitap" kelimesiyle cins murad edilmektedir. Böylece dört kitabı içine almaktadır. Bunlar da Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan'dır.

"Dünyada onun mükâfatını" geniş rızık, rahat ev, saliha hanım ve bütün dinlerin mensupları arasında güzel övgü "verdik. Şüphesiz O ahirette de sa-lihlerdendir." Salâh hususunda kâmil olan şahsiyetlerin zümresindedir. "Sa­lih" lügatte iyilikte devam eden demektir. Meselâ, güzel durum üzerine de­vam eden manasında "salih yemek" denilir.[31]

 

Açıklaması

 

Hz. İbrahim (a.s.) kavmine Allah'ın birliği, peygamberlik, diriliş ve ha­şir hususundaki delil ve burhanları ortaya koyduktan, onlara Allah Tealâ'ya kulluğu emrettikten ve putlara tapmayı şiddetle reddettikten sonra, kavmi küfürleri, inatları ve gururları üzerine Hz. ibrahim'e karşı kuvvet kullanma­ya teşebbüs etmekten başka cevap bulamadılar. Makamına ve hakimiyet kuvvetine dayanan hüccet bulamayıp yenilgiye uğrayanın tavrı daima böyle­dir. İşte Cenab-ı Hakk'ın onların durumunu anlatan ayetleri:

"(İbrahim'in sözlerine karşı) kavminin cevabı ancak: O'nu öldürün veya yakın, demek oldu. Fakat Allah O'nu ateşten kurtardı. Şüphesiz ki bunda iman eden bir kavim için nice ibretler vardır." Yani Hz. İbrahim'in kavmin­den Allah'a ibadet etmeleri ve O'nun azabından sığınmaları talebine karşılık Hz. İbrahim'in kavminin büyüklerinin ve reislerinin cevabı ancak şu oldu:

Onu öldürün, ya da ateşte şiddetli bir şekilde yakın. Ateş yakın ve Onu ateşin içine atın.

Ancak Allah O'nu kurtardı ve ateşten selâmete erdirdi. Hz. İbrahim'i korumak ve himaye etmek üzere ateşi Ona serinlik ve selâmet kıldı. Bu İb­rahim'in ateşten kurtulması olayında delil ve hüccetler ortaya konulduğun­da Allah'ı tasdik eden kavim için Allah'ın varlığına ve kudretine delâlet eden pekçok deliller vardır.

Bu gerçekten de kötü bir örnek, hayret verici bir olaydır. Hz. İbrahim (a.s.) kavmini hayra davet ediyor ve onları hakka ve hidayete irşat ediyor. Bunun üzerine kendisinden kurtulmak için ateşe atılıyor. Fakat Allah beşe­rin tuzağından ve güçlerinden daha büyük ve daha muktedirdir. Zira O yakı­cı ateşi İbrahim için etkisiz kılmış, ateşi Ona serinlik ve selâmet kılmıştır.

Allah Tealâ başka ayetlerde bu iki davranış arasındaki çelişkiyi tavsif ederek şöyle buyurmaktadır: "Onlar: Onun için bir bina (mancınık) kurun. Onu alevli ateşin içine atın, dediler. Böylece onlar O'na tuzak kurmak istedi­ler. Biz de onları en düşük kimseler kıldık."(Saff&t, 37/97-98).

"Onlar: O'nu yakın, eğer yaparsanız ilâhlarınıza böylece yardım edin, dediler. Biz de: Ey ateş İbrahim'in üzerine serinlik ve selâmet ol, dedik. Onlar O'na tuzak kurmak istediler. Biz de onları en çok kayıp içinde olan kimseler kıldık." (Enbiya, 21/68-70).

Allah Tealâ daha sonra Hz. İbrahim'in ateşten kurtulduktan sonra kav­mine verdiği cevabı zikretti:

"İbrahim kavmine şöyle dedi: Siz ancak dünya hayatında aranızdaki dostluğu devam ettirmek için Allah'ı bırakıp putlara taptınız."

Hz. İbrahim kavmini uyarmak ve putlara tapma şeklindeki kötü davra­nışlarına karşı onları azarlamak için şöyle dedi: Bazı görüş ve fikir mensup­larının toplanmalarına ve birbirlerine sıcak ilgi duymalarına sebep olacak aralarındaki irtibat noktası üzerinde toplanmaları gibi siz de dünya hayatı­nızda birbiriniz arasındaki dostluk ve ülfeti güçlendirmek, aranızda sevgi oluşturmak ve tapınma gayesiyle bir araya gelmek için bu putları edindiniz. Fakat bu putlar düşünemez, fayda veya zarar veremezler. Sizin bunlara ta­pınmanız sadece dünyadaki sevgiyi elde etmeniz içindir.

Ahirette ise onların hali bunun zıddı olarak karşılıklı nefret ve kin duy­ma olacaktır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

"Sonra kıyamet günü kiminiz kiminize küfredecek, birbirinize lanet oku­yacaksınız. Sığınacağınız yer ateştir. Sizin hiçbir yardımcınız yoktur."

Yani kıyamet günü bu durum ters çevrilecek, bu dostluk ve sevgi buğz, kin ve düşmanlığa dönüşecek, tapılanlar, tapanlardan beri olduklarını ifade edecek, tapanlar taptıklarına lanet okuyacaklar. Cenab-ı Hakk'm buyruğu gibi: "Her ümmet ateşe girdiğinde kardeş ümmete lanet edecektir." (A'raf, 7/38);"Dünyadaki samimi dostlar o gün birbirlerinin düşmanıdırlar, takva sahipleri hariç..." (Zuhruf, 43/67). Sonra varacağınız yer ateş olacak, o za­man asla size yardım edecek bir yardımcı, sizi Allah Tealâ'mn azabından kurtaracak bir kurtarıcı bulamaycaksımz.

Kâfirlerin hali budur. Müminlere gelince bunun tam zıddıdır. Onlar saf saf olacak, birbirlerine müsamaha ile davranacak, bazı hadislerde varit oldu­ğu gibi birbirlerini affedeceklerdir.

Cenab-ı Hak Hz. İbrahim'e Hz. Lût'tan başka hiç bir kimsenin iman et­mediğini, gördüğünü Ondan başka hiçbir kimsenin tasdik etmediğini beyan ederek şöyle buyurdu:

"O'na Lût iman etti. İbrahim: Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O azizdir, hakimdir." Hz. İbrahim ateşten salimen kurtulduğu zaman O'na Lût iman etti ve O'nun peygamberliğini tasdik etti. Lût İbrahim'in kardeşinin oğludur. Nesebi Lût b. Haran b. Âzer'dir. Hz. İbrahim'e kavminden sadece hanımı Sâre ile Hz. Lût iman etmiştir.

Hz. İbrahim: "Ben sizin diyarınızdan hicret ediyorum. Rabbimin bana hicreti emrettiği yere yöneliyorum." dedi. Hz. İbrahim Irak'ın Sevad'mdan Harran'a, sonradan da Filistin'e göç etti. Hz. Lût ise Sodom beldesine yerleş­ti.

Hicretin asıl sebebi ayette ifade ettiği gibi şudur: Rabbim mülkünde iz­zet sahibi olan, emrinde yenilmez üstünlüğe sahip olandır, düşmanlarıma karşı beni koruyan ve onlara karşı bana yardım edendir. Mahlûkatmın işle­rini görmede sonsuz hikmet sahibidir. O ancak faydalı olan şeyleri emreder.

"Ben hicret ediyorum." ifadesindeki zamir Hz. İbrahim'e racidir. Zira "Lût O'na iman etti." ifadesiyle kinaye olunan Hz. İbrahim'dir. Yani Lût Onun kavminden sayılmıştır. Zamirin Lût'a raci olması ihtimali de vardır. Zira Lût zikredilen iki kişiden en yakınıdır.

Cenab-ı Hak daha sonra Hz. İbrahim'in Rabbine olan bağlılığı sebebiyle kendisine dünya ve ahirette verdiği nimetleri birer birer saydı:

1- "Biz O'na İshak'ı ve Yakub'u verdik." Yani biz İbrahim'e İsmail'den sonra yaşlılık halinde İshak'ı bağışladık. Aynı şekilde İshak'ın neslinden Ya­kub'u O'na torun olarak verdik. Nitekim bir başka ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O onlardan ayrılınca biz O'na İshak ve Yakub'u bağışladık. Her birini peygamber kıldık." (Meryem, 19/49); "Biz O'na İshak'ı ve ayrıca bir lütuf olarak Yakub'u hibe ettik." (Enbiya, 21/72).

Buharî ve Müslim'in Sa/ıi/ı'lerinde rivayet olunduğuna göre: "Değerli­nin oğlu değerlinin oğlu değerlinin oğlu değerli: İbrahim oğlu İshak oğlu Ya-kup oğlu Yusuf tur." (Aleyhimü's-selâm)

2- "Biz Kitab'ı ve peygamberliği O'nun zürriyetinde kıldık." Yani biz pey­gamberliği Hz. İbrahim'in neslinde kıldık. Dolayısıyla Hz. İbrahim'den son­raki bütün peygamberler Onun zürriyetinden olmuştur. Ondan sonra Onun zürriyetinden gelmeyen peygamber yoktur.

Dolayısıyla bütün İsrailoğullan peygamberleri İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub sülâlesindendir. Bu peygamberlerin sonunucusu ise bütün peygam­berlerin mutlak olarak sonuncusu olan Arap kavminden ve Haşimî neslin­den gelen Peygamberimiz'i (s.a.) müjdeleyici olarak gelen Meryemoğlu İsa (a.s.)'dır.

Biz O'na kitabı verdik. Dolayısıyla Tevrat Hz. Musa'ya, Zebur Hz. Da­vud'a, İncil Hz. İsa'ya, Kur'an ise Hz. Muhammed'e indirildi. Hepsi de O'nun neslinden gelmişlerdir.

3- "Biz O'na dünyada..." zürriyetinin, mallarının çokluğu, saliha hanım ve güzel övgü ile "ecir verdik." Dolayısıyla bütün -semavî- dinlerin mensupla­rı Onu severler ve Onu kabul ederler. İkrime diyor ki: Bütün dinler O'nun hakkında iddialı olup "O bizdendir." derler.

4- "O ahirette de gerçekten salihlerdendir." Yani O ahirette yüksek dere­celere nail olan salâh konusunda kâmil insanlar zümresinde haşredilecektir. Böylece Allah O'na hem dünya saadetini hem de ahiret saadetini verdi. [32]

 

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler şu hususlara delil getirilmektedir:

1- Allah'ın halili Hz. İbrahim (a.s.) kavmine bu dinin üç temel esasını is­pat etti.

- Allah'ın birliği,

- Risalet veya nübüvvetin doğruluğu,

- Öldükten sonra diriliş ve mahşerde toplanma.

Hz. İbrahim (a.s.) bunlara dair sağlam burhan ortaya koydu. Kavminin kendilerine inkarcılık, inatçılık ve kibirlenmenin tamamen hakim olmasından doğan cevapları "O'nu öldürün ya da yakın!" oldu. Sonra da O'nu yak­mak üzere ittifak ettiler. Zira ateşte yakmak normal öldürmekten daha şid­detli bir azap ve işkencedir.

2- Hz. İbrahim'in kavmi muazzam bir kalabalık topladı. Yığın yığın odunlar, yakıtlar topladılar. Sonra ateşi alevlendirdiler. Bu ateşin alevi gök­yüzüne yükseldi. Şimdiye kadar böyle bir ateş görülmemiştir.

Sonra Hz. İbrahim'e yöneldiler, O'nu bağladılar ve mancınık kefesine koydular, sonra da Onu ateşe attılar. Allah da ateşi O'na serin ve selâmet kıldı ve Onu kurtararak selâmete erdirdi ve Cenab-ı Hak ateşe: "Ey ateş İb­rahim'e serin ve selâmet ol." dedi. (Enbiya, 21/69).

Ateşin soğutulması şekline gelince bu mucizevî bir durumdur. Mucize olağanüstü hal demektir. Allah ateşten sıcaklık özelliğini çekip almak gibi her şeye kadirdir.

Bu ve benzeri olaylar sebebiyle Allah Hz. İbrahim'i insanlığa önder kıl­dı. Zira O gönlünü Rahmana, cesedini ateşe verdi. Allah'a yaklaşmak için evlâdını cömertçe kurban etmek istedi. Malını ise misafirlere teslim etti. Bu sebeple bütün dinlerin mensupları O'nun sevgisi üzerinde ittifak ettiler.

3- Hz. İbrahim'in (a.s.) muazzam ateşten kurtulması, ateşin içine atıl­dıktan sonra ateşin kendisini yakmaması hususunda Allah'a ve peygamber­lerine iman edenler için ibretler vardır.

Burada "ayetler" kelimesi çoğul olarak kullanılmıştır. Zira Hz. İbra­him'in ateşten kurtulması, Allah'ın ateşi serin ve selâmet kılması, bu ateşte sadece Hz. İbrahim'i bağladıkları ipin yanması ve benzeri hususlar bir ibret­ler topluluğudur. Bu ayetler müminlere has kılınmıştır. Zira bunu ancak müminler tasdik edebilir. Burada Allah'ın kıyamet gününde ateşi müminler üzerine serin kılacağına da işaret vardır.

Hz. Nuh kıssası hakkında ise Cenab-ı Hak geminin ihtiyaç anında inşa edilmesi ve helak edici olaylardan korunmasına delâlet ettiği için "Biz bunu -Tufan olayını- bütün âlemler için ibret kıldık." buyurdu. Bu tek bir mucize­dir. Bu gemi mucizesi yıllarca devam ettiği için Allah bunu apaçık bir alâmet kılmıştır. Hatta insanlar bu gemi kalıntısına uğruyorlar, bunu görüyorlardı. Bunu sadece müminler değil, herkes öğrenmiştir.

4- Hz. İbrahim ateşe atılmasına rağmen tekrar kâfirleri kınamaya, on­ların bulunduğu yolun yanlış ve hatalı olduğunu, onların kör taklitçiliğe sa­rıldıklarını beyan etmeye başladı.

Hz. İbrahim şöyle diyordu: Sizler belirli bir mezhep ve cemaat mensup­ları arasında meydana gelen uyum gibi puta tapmayı aranızda bir çeşit kar­şılıklı sevgi, karşılıklı irtibat ve karşılıklı ilişki kurma vesilesi gördünüz.

Ancak bu bağlar güvenilir olmayan çürük bağlardır. Bu sadece dünya­daki bir irtibattır. Ahiret âleminde kesilecek ve kopacaktır. Kıyamet günü aranızda karşılıklı kin, karşılıklı lanet okuma ve karşılıklı düşmanlık mey­dana gelecektir. Bu sebeple putlar kendilerine tapanlardan, başkanlar ken­dilerine tabi olanlardan beri, uzak olduklarını ifade edecekler. Tabi olanlar reislere lanet edecek ve hepsinin varacağı yer cehennem ateşi olacaktır.

5- Ahiretteki cehennem ateşi Allah'ın Hz. İbrahim'i kurtardığı ve yar­dım ettiği ateş gibi değildir. Zira kâfirler ateştedir. Kendilerine yardım ede­cek ve kendilerinden Allah'ın azabını engelleyecek hiçbir yardımcıları ve hiç­bir şefaatçileri yoktur.

6- Hz. Lût (a.s.) ateşin Hz. ibrahim'i (a.s.) yakmadığını ve O'nun kurtul­duğunu gördüğü zaman Hz. İbrahim'i (a.s.) ilk tasdik eden kimsedir. Bu bir mucize idi.

İbni İshak diyor ki: Lût Hz. İbrahim'e iman etti. O Hz. İbrahim'in kız-kardeşinin oğlu idi. Hz. İbrahim'e iman eden hanımı Sâre ise Hz. İbrahim'in amcasının kızıydı.

7- Hz. İbrahim irşadda büyük gayret sarfetmesine rağmen kavmi hida­yete tabi olmadı. Büyük mucizenin -Hz. İbrahim'in ateşten kurtulması muci­zesinin- meydana gelişinden ve onların yine iman etmemesinin ardından tam bir ümtsizlik meydana gelince o diyardan hicret etmek vacip oldu.

Zira hidayete davet eden kimse kavmini hidayete davet ettiği zaman on­lar bundan yararlanmazlarsa O davetçinin kavminin içinde kalması lüzum­suz ve faydasızdır.

Bu sebeple Hz. İbrahim Babil diyarından hicret edip Filistin'e yerleşti. O sırada yaşı 75 idi ve yanında kardeşinin oğlu Lût b. Haran b. Taran ile ha­nımı Sâre vardı. Hz. İbrahim (a.s.) küfür diyarından ilk hicret eden kimse idi.

Beyhakî'nin rivayetine göre Hz. Osman (r.a.) Hz. Lût'tan sonra ailesiyle Habeşistan'a -birinci Habeşistan hicretinde- ilk hicret eden kimsedir.

8- Allah Tealâ hicretinden sonra Halili Hz. İbrahim'e ikramda bulundu. O'na evlât ihsan etti. İshak'ı evlât olarak, ikinci evlâdı İsmail'den sonra Ya-kub'u da torun olarak verdi. Peygamberlik ve Kitab'ı İbrahim'in zürriyetine verdi. Tevrat Hz. İbrahim neslinden Hz. Musa'ya, İncil yine O'nun evlâdın­dan Hz. İsa'ya, Zebur yine O'nun torunlarından Hz. Davud'a, Kur'an Hz. İs­mail neslinden Hz. Muhammed'e indirildi. Allah bütün dinlerin kendisinde birleşmesi suretiyle Hz. İbrahim'e dünyada mükâfat verdi. Ahirette ise Onu salihler zümresinden kıldı. Bütün bu ifadeler hak din üzerinde sebat etme konusunda Hz. İbrahim'e uymaya teşviktir. [33]

 

Hz. Lût (A.S.) İle Kavmi Kıssası

 

28- Lût'u da hatırla! O kavmine şöyle demişti: Doğrusu siz, sizden önceki âlemlerden hiçbirinin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz.

29- Sizler hâlâ erkek erkeğe cinsî mü­nasebette bulunacak, yol kesecek ve toplantı yerinde edepsizce davranış­larda bulunacak mısınız? Kavminin cevabı sadece: "Eğer sen sözüne sa­dık kimselerden isen bize Allah'ın azabını getir bakalımT' demek oldu.

30- Lût: "Ey Rabbim! Şu bozgunculuk çıkaran kavme karşı bana yardım et." dedi.

31- Elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman: "Biz şu kasabanın halkını helak edeceğiz. Çünkü ora­nın halkı zalimdirler." dediler.

32- İbrahim: "O kasabada Lût da var." deyince melekler şöyle dediler: "Biz orada kimin bulunduğunu çok iyi bi­liyoruz. Lût'u da ailesini de mutlaka kurtaracağız. Yalnız karısı hariç. O helak edilecek kimselerdendir."

33- Elçilerimiz Lût'a gelince o bunlar sebebiyle tasalandı, onlar sebebiyle göğsü daraldı. Elçiler: "Korkma, üzül­me. Çünkü biz seni de senin aileni de kurtaracağız. Yalnız geride (azapta) kalacaklardan olan karın müstesna, (dediler.)"

34-  İşledikleri hayasızlıklar yüzün­den biz bu kasaba halkının üstüne mutlaka gökten bir azap indireceğiz.

35-  Şüphesiz ki biz aklını kullanan bir topluluk için (bu kasabadan geri­ye) apaçık bir ibret bıraktık.

 

Belagat:

 

28. ayetteki "İnneküm le-te'tûne" ve 29. ayetteki "einneküm le-te'tûne" ifadeleri te'kit edatlarından sonraki te'kitlerdir. "Te'tûne" fiili onların davra­nışlarının çirkinliğini ifade etmek ve onları azarlamak için tekrar edilerek ıtnab sanatı yapılmıştır.

"Eğer sen sözüne sadık kimselerden isen bize Allah'ın azabını getir baka­lım. " ifadesi istihza ve alay ifadesidir. Şartın cevabı mahzuf olup ifade buna delâlet etmektedir. Cümlenin takdiri "in künte sâdıkan fe'tinâ bih" şeklinde­dir.

"Riczen mines-semâ" ifadesinde "riczen" korkunçluk ifade etmek için nekre olarak kullanılmıştır. Yani muazzam şiddetli bir azap demektir.

"el-âlemîn", "es-Sâdikîn", "zalimîn" ve "el-gâbirîn" kelimeleri "yefsukûn" ve "ya'kılûn" ifadelerinde fasılalar arasında tevafuk yapılmıştır. [34]

 

Kelime ve İbareler:

 

"El-fâhışe" değerli nefislerin nefret ettiği çirkin fiildir ki erkeklerle ar­kadan cinsî münasebet kurma manası kastedilmiştir.

"Bu hayasızlığı sizden önceki âlemlerden hiçbiri yapmamıştır." cümlesi yeni bir başlangıç cümlesi olup Lût kavminin bu iğrenç fiilinden selîm tabi-atlerin tiksindiğini ifade etmektedir.

"El-âlemîn (=alemler)" insanlar ve cinler demektir.

"Yol kesiyorsunuz" yoldan geçenleri öldürmek, mallarını almak ya da fu­huş işleyerek yola engel oluyorsunuz, böylece yollar kesilmiş oluyor.

"El-münker" şeriata muhalif olan, bozulmamış tabiatı nefret ettiren li-vata ve diğer fuhuş çeşitleri gibi davranışlar. "Lût, kavminin cevabı: Eğer sen" bu fuhşun çirkin olduğunda ve bunu işleyenlere azabın ineceği husu­sunda "doğru sözlü kimselerden isen bize Allah'ın azabını getir bakalım, de­mek oldu." "Lût: Ey Rabbim! Şu bozgunculuk çıkaran" erkek erkeğe cinsî münasebet yaparak ya da şu iğrenç fiili icad ederek âsi olan "kavme karşı" azap indirerek "bana yardım eyle" dedi. Allah da O'nun duasını kabul etti.

"Elçilerimiz İbrahim'e müjde ile" İshak'ın ve O'ndan sonra da Yakub'un dünyaya geleceği müjdesi ile "geldikleri zaman: Biz şu kasabanın" yani Lût'un kasabası olan Sodom kasabasının "halkını helak edeceğiz. Çünkü ora­nın halkı zalimdirler." yani kâfirdirler "dediler."

"İbrahim: O kasabada Lût da var, deyince onlar" yani elçi melekler: "Biz orada kimin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Lût'u da ailesini de mutlaka kurtaracağız. Yalnız karısı hariç. O helak edilecek" azapta kalacak "kimseler­dendir, dediler."

"Elçilerimiz Lût'a gelince, O bunlar sebebiyle tasalandı." Onlar sebebiy­le kavminin onlara bir kötülük yapmasından korkarak gam ve kedere kapıl­dı. "Göğüs daraldı." Onların durumu ve onların işlerini görme hususunda sıkıldı. Zira onlar misafir suretinde güzel yüzlü kimselerdi. Onlar hakkında kavminden korktu. Melekler de O'na kendilerinin Rablerinin elçileri olduğu­nu bildirdiler.

"İşledikleri hayasızlıkları yüzünden" fasıklıkları sebebiyle "biz bu kasa­ba halkının üstüne mutlaka gökten" şiddetli "bir azap indireceğiz." Burada azaba "ricz" adı verildi. Zira bu azap olunan kimseyi endişeye sevketmekte-dir.

"Şüphesiz ki biz aklını kullanan" düşünen ya da ibret alma hususunda akıllarını çalıştıran "bir topluluk için" bu kasabadan geriye "apaçık bir ayet" gayet açık bir ibret "bıraktık." Bu ibret vesilesi Lût kavminin helak olduğu­nun izleridir. [35]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ Hz. İbrahim kıssasını zikrettikten sonra Hz. Lût kıssasını zikretti. Zira Hz. Lût, Hz. İbrahim'in çağdaşı olup O'nun zamanında yaşa­mıştı. Cenab-ı Hak Hz. Lût kıssasında Onun da diğer peygamber gibi tevhi­de davet ettiğini zikretmeyip sadece Hz. Lût'a mahsus olan fuhuştan menet­me konusunu zikretmektedir.

Bu konu bir başka yerde Hz. Lût'un "Allah'tan korkun" dediği şeklinde zikredilmektedir. (Hud, 11/78; Şuara, 26/163; Hıcr, 15/69). Bu emri Hz. İbra­him (a.s.) getirmiş, bu konuda O'nu geçmişti.

Hz. Lût, kavmini fuhuş işlemekten menetme konusunda özellikle dur­muş, kavmini engellemekten ve onların fuhuştan uzak durmalarından ümit kesince Rabbinden yarduH~dilemişti. Rabbi de Onun duasını kabul etmiş, kavmini fuhuş işlemeleri, Allah'ı ve rasulünü inkâr etmeleri ve yol kesmeleri sebebiyle helak etmiş, sadece kendisine iman edenlerle birlikte Hz. Lût'u kurtarmıştı. [36]

 

Açıklaması

 

"Lût'u da kavmine peygamber olarak gönderdik. O kavmine şöyle demiş­ti: Doğrusu siz sizden önceki âlemlerden hiçbirinin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz.

Yani ey Rasulüm!. Kavmine ibret ve öğüt olması için Allah'ın Peygambe­ri Hz. Lût'un kıssasını anlat. Allah O'nu Sodom kasabası halkına gönderdiği zaman O onların yaptıklarını ve icat ettikleri çirkin fiillerini yadırgadı. On­ları yadırgamak, sakındırmak, azarlamak ve uyarmak için:

"Şeriata ve bozulmamış tabiata göre son derece çirkin bir fuhuş fiilini mi işliyorsunuz?" dedi. Sonra da bu yadırgamayı tekrar etti ve bu fuhşu açıkladı

"Siz hâlâ erkek erkeğe cinsî münasebette mi bulunacaksınız:" Yani siz kadınlara yaklaşır gibi erkeklere şehvetle yaklaşacak mısınız. Sizden önce Adem oğullarından hiçbir kimse bu fiili işlemedi.

2- "Yol kesiyorsunuz." Yani insanların yoluna çıkıyorsunuz, yoldan ge­çenleri öldürmek, mallarını almak ve onlarla fuhuş yapmak suretiyle yoldan geçenlere ilişirsiniz.

3- "Toplantı yerinizde edepsizce davranırsınız." Yani özel meclislerinizde birbirinizi yadırgamaksızın uygun olmayan söz ve davranışlarda bulunursu­nuz. Onlar gerçekten kötü ahlâk sahipleridir.

İmam Ahmed, Tirmizî, Taberanî, Beyhakî, İbni Cerir ve İbni Ebî Hatim Ümmü Hâni bt. Ebî Talib'den naklediyorlar:

"Toplantı yerinizde edepsizce davranırsınız" ayetini Rasulullah'a (s.a.) sordum. Buyurdular ki:

"Yoldan geçenlere çakıl taşı atıyorlar ve onlarla alay ediyorlardı. İşte on­ların işledikleri münker (edepsizce davranış) bu idi."

İbni Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Lût kavmi içinde bilinen fu­huştan başka günahlar da vardı. Bunlardan bazıları şunlardı: Lût kavmi birbirlerine zulmediyorlar, birbirlerine küfrediyorlardı. Meclislerinde birbir­lerine çirkin davranışlarda bulunuyorlar, yoldan geçenlere çakıl taşı atıyor­lar, tavla ve satranç oynuyorlar, koçlarını boynuz döğüşü yaptırıyorlar, par­maklarının uçlarını kına ile boyuyorlar, erkekler kadın elbiseleri giyerek on­lara özeniyorlar, kadınlar erkek elbiseleriyle onlara özeniyorlar, yoldan her geçen kimseye zalimce yol vergisi yüklüyorlardı. Bütün bunlarla birlikte on­lar Allah'a şirk koşuyorlardı. Onlar ellerinde ilk defa Lûtîlik ve İstimna gö­rülen kavim idiler.

Mücahid "münker" kelimesini "Islık çalma, güvercinle oynama, mecliste dilenme" olarak tefsir etmiştir.

Bunun üzerine onların cevabı şöyle oldu:

"Lût'a kavminin cevabı sadece: Eğer sen sözüne sadık kimselerden isen bize Allah'ın azabını getir bakalım! demek oldu."

Yani Lût kavminin hayasızlık ve diğer çirkin fiillerinden nehyedilmeleri üzerine cevabı, küfürleri, alay etmeleri ve inatçılık yapmaları sebebiyle şu şekilde olmuştur:

- Eğer sen bizi tehdit ettiğin konuda doğru sözlü isen bizi tehditte bu­lunduğun azabı derhal getir.

Bu ifade Hz. Lût'un kavmine yaptığı öğüdün başlangıcında idi. Hz. Lût kavminin durumunu yadırgamaya devam edince kavmi bir başka ayette gel­diği gibi: "Bunları kasabanızdan çıkarın. Onlar tertemiz olan kimselerdir!" (Araf, 7/82) demişlerdi.

Hz. Lût (a.s.) kavminin davetini kabul etmelerinden ümidini kesince Al­lah'tan kavmine karşı kendisine yardım etmesini istedi ve şöyle dua etti:

"Ey Rabbim! Şu bozgunculuk çıkaran kavme karşı bana yardım et." Ya Rabbi yeryüzünde fuhuş icad ederek fesat çıkaran bu kavme karşı bana des­tek ol, dedi.

Bilindiği gibi peygamberlerden hiçbir peygamber bir kavmin yokluğu­nun varlığından daha hayırlı olduğu kanaatine varmadıkça o kavmin helaki­ni istememiştir.

Nitekim Hz. Nûh (a.s.) şöyle dua etmişti: "Eğer sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar, kötüden, nankör kimseden başka da evlât doğur­mazlar. " Yani onlar hakkında ne şu anda ne de gelecekteki akıbetleri açısın­dan hiçbir hayır ve hiçbir fayda ümit edilmemektedir.

Allah Onun duasını kabul etti ve Ona yardım etmek üzere azap melek­lerini gönderdi. "Elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman "Biz şu ka­sabanın halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalimdirler." dediler."

Yani Allah melekleri gönderdi: Onlar da misafir suretinde İbrahim aley-hisselâm'a uğradılar. O da onlara misafirlere yapılması gereken muameleyi yaptı. Onların yemek arzulan olmadığını görünce korktu. Melekler de Ona sıcak muamele etmeye ve kendisine Sâre isimli hanımından "İshak" isimli salih bir evlât ve ardından "Yakup" isimli bir torun olacağı müjdesini verdi­ler.

Daha sonra da kendilerinin Lût kavmini helak etmek için gönderildikle­rini, zira bu kavmin inkâr etmeleri, peygamberlerini yalanlamaları, fesatçı­lık ve hayasızlıkta devam etmeleri sebebiyle kendi kendilerine zulmeden bir kavim olduklarını haber verdiler.

Hz. İbrahim (a.s.) belki melekler mühlet verirler, belki Allah onlara hi­dayet nasip eder diye o kavmi müdafaa etmeye başladı. Kardeşinin oğlu Lût'a acıdı. Hz. İbrahim (a.s.):

"Orada Lût da var, deyince melekler şöyle dediler: Biz orada kimin bu­lunduğunu çok iyi biliyoruz. Lût'u da ailesini de mutlaka kurtaracağız. Yal­nız karısı hariç. O helak edilecek kimselerdendir."

Yani Hz. İbrahim Hz. Lût'a acıjtarak:

- O kasabada Lût da var. O zalim değildir. O bir rasuldür, dedi. Elçi me­lekler:

-  Biz orada bulunan müminleri ve kâfirleri senden daha iyi biliriz. Biz Lût'u, ailesini ve O'na iman eden ashabını helak olmaktan kurtaracağız. An­cak hanımı hariç. O helak olacak kimselerdendir. Zira O kavminin küfrünü, hakkı tecavüzü ve pisliklerini onaylıyordu, dediler.

Elçi melekler daha sonra Lût'a geldiler ve yakışıklı gençler suretinde O'nun huzuruna girdiler. Hz. Lût onları görünce daraldı. Bu olayı şöyle nak­letmektedir:

"Elçilerimiz Lût'a gelince o bunlar sebebiyle tasalandı, onlar sebebiyle göğsü daraldı. Elçiler: Korkma, üzülme. Çünkü biz seni de aile halkını da kurtaracağız. Yalnız hanımın müstesna. O geride (azap içinde) kalacaklar­dan oldu, dediler."

Elçi olan melekler güzel yüzlü beşer suretinde Lût'a gelince Hz. Lût bunların durumu sebebiyle kaygılandı. Onlara kavminin ilişmesinden kork­tu. Melekler de kendi durumlarını ifade etmek üzere Hz. Lût'a şöyle dediler: Sen bizim için korkma. Senin sefil kavmine yapacağımız şeylerden dolayı da üzülme. Biz onlara azap etmek üzere geldik. Biz seni de ve senin mümin mensuplarını da kurtaracağız. Ancak hanımın hariç. Zira O onlarla fesat üzerinde anlaşma yaptığı için helak olacaklardandır. Hz. Lût'un hanımı kav­mine O'nun misafirlerini göstermişti. Ayrıca kavmini savunan ve onların fiil­lerinden razı olan bir kadın idi.

Sonra da azabı şu sözleriyle tavsif ettiler: "Onların işledikleri hayâsızlık yüzünden biz bu kasaba halkının üstüne mutlaka gökten bir azap indirece­ğiz." Yari biz Sodom kasabası halkına fasıklıkları sebebiyle gönüllerini tir tir titretecek şiddetli, muazzam bir azap indireceğiz.

Bu azap onları yerin dibine geçirecek bir sarsıntı idi. Onların kasabala­rının yeri Lût Gölü (ölü deniz) oldu. Cebrail aleyhisselâm onların kasabaları­nı yerden söküp aldı. Sonra da onları göğe kaldırdı. Daha sonra da ters yüz etti. Allah kuşları ve Rabbin tarafından işaretlenmiş taşları gönderdi. Bu olay zalimlerden uzak değildir. Onlar kıyamet günü insanlar arasında en şiddetli azaba uğrayacaktır.

Bunun için Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki biz aklını kullanan bir topluluk için (bu kasabadan geriye) apaçık bir ibret bıraktık." Yani biz bu kasabadan bazı harap olmuş evleri ya da onların haberlerini düşünen ve akıllanyla olayların farkında olan bir top­lum için öğüt ve ibret vesilesi, apaçık gözle görülen bir alâmet olarak geriye bıraktık. Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Siz sabahladığınızda ve gece­leyin onların yanından geçiyorsunuz. Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?" [37]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerden şu hususlar çıkmaktadır:

1- Allah'ın peygamberi Hz. Lût (a.s.) Sodom kasabasında yaşıyan kav­mine resul olarak gönderildiğinde kavmini şu üç davranıştan menetti:

a) Fuhuşa (Livataya) irtikap etmekten,

b) İnsanların mallarını almak ve fuhuş yapmak için yol kesmekten,

c) Kadınlarla nikâhlanmayı terk etmeleri ve Hz. Lût, özel meclislerinde alenen rezil fiiller işlemekten sakındırarak ve onları azarlayarak bu tavırla­rını şiddetle yadırgadı.

2- Lût kavmi ise bu yadırgamayı alay, inatçılık, yalanlama ve lâubalilik­le karşıladılar. Lût'un kendilerini tehdit ettiği azabın olmayacağını ve Onun buna muktedir olamayacağını zannettikleri için Hz. Lût'tan eğer doğru sözlü ise kendilerini tehdit ettiği bu azabı indirmesini talep ettiler. Bir başka ayete göre Lût'u kovmak ve kasabalarından dışarı çıkarmakla tehdit ettiler.

3- Ayet livata suçuna karşı had cezasının farz olduğuna delâlet etmekte­dir. Zira O da zina gibi fuhuştur. Allah Tealâ: "Zinaya yaklaşmayın. O fuhuş­tur." (İsra, 17/32) buyurmaktadır. Bu iki fiilin fuhuş olma hususunda birleş­mesi ondan nehyedilmesine uygundur. Zinayı engellemek için meşru olan ce­za livata hakkında da meşrudur. Bu her ne kadar bir kıyas ise de bu kıyasın illeti ayetten alınmıştır. Dolayısıyla hakkında nas bulunan bir illet olmakta­dır. İlleti hakkında nas bulunan bir kıyasla amel etmek üzerine ittifak edil­miştir.

4- Hiçbir peygamber bir kavmin hidayetinden ümit kesmedikçe ve bu kavmin yokluğunun varlığından daha hayırlı olduğu kanaatine varmadıkça bu kavmin helak olmasını talep etmemiştir.

5- Bir kavme azap indiği zaman Allah içlerinden salih müminleri kur­tarmaktadır. Nitekim Hz. Lût'u (a.s.) ve O'na tabi olan aile halkını kurtar­mıştır. Cenab-ı Hak Lût kavmini ve kavminin fiillerine razı olan ve Lût'un misafirlerini kavmine bildiren ve dolayasıyla kavminin hükmüne tabi olan hanımını helak ettiği gibi bütün fuhuş işleyen bozguncu zalimleri de helak etmiştir. Zira şerre delâlet eden onu bizzat işleyen gibidir. Buna mukabil hayra delâlet eden de onu bizzat işleyen gibidir.

6- Allah Tealâ kâfirlerin dünyadaki sonucunu ve zalimlerin akıbetini düşünecek akıl sahiplerinin ibret ve ders almaları için Lût kavminin bazı harap evlerini geri bıraktı. Allah'ın ahiretteki azabı daha şiddetli ve daha çe­tindir.

7- Hz. İbrahim'e (a.s.) misafir olan elçi meleklerin görevi şu iki hususu ihtiva etmektedir:

a) Rahmetin eseri olan müjdeleme, gazap eseri olan helak etme uyarı­sı... Allah'ın rahmeti gazabını geçmiştir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak müjdeyi uyarıdan önce zikretmiştir.

b) Melekler müjde için herhangi bir sebep beyan etmemişler, mesalâ: "Çünkü sen ihlâslı bir peygambersin... Çünkü sen müminsin... Çünkü sen adaletlisin." dememişlerdir. Ama "Şüphesiz ki o kasaba halkı zalim idiler." ifadesiyle helak etme sebebini bildirmişlerdir. Zira mutlak lütuf sahibinin lütfü herhangi bir şeyin karşılığı değildir. Adalet sahabinin azabı ise sadece bir suç karşılığı olmaktadır. [38]

 

Şuayb, Hud, Salih Ve Musa'nın (A.S.) Kavimleriyle Olan Kıssaları

 

36- Medyen halkına da kardeşleri Şu-ayb'ı gönderdik de: "Ey kavmim! Al­lah'a ibadet edin, ahiret gününü arzu edin. Yeryüzünde bozgunculuk yapa­rak karışıklık çıkarmayın." dedi.

37-  Fakat onlar Şuayb'ı yalanladılar. Bunun üzerine şiddetli bir deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

38- Ad ve Semud kavimlerini de helak ettik. Bu yerlerinden de sizin için bel­li olmaktadır. Şeytan yaptıkları kötü­lükleri kendilerine süsleyip güzel göstererek onları doğru yoldan uzak-laştırmıştı. Halbuki kendileri bunu anlayacak durumdaydılar.

39- Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da yok ettik. Andolsun ki Musa kendile­rine açık delillerle gelmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtulamazlardı.

40-  Herbirini günahı sebebiyle yaka­ladık. Kimine taşlar savuran rüzgâr­lar gönderdik. Kimini bir çığlık yok etti. Kimini yerin dibine geçirdik. Ki­mini de suda boğduk. Onlara Allah zulmetmiyordu. Asıl onlar kendileri­ne yazık ediyorlardı.

 

Belagat:

 

"Herbirini günahı sebebiyle yakaladık. "(Ankebut, 39) ayetinde meful yani "fe küllen" kelimesi önemine binâen takdim edilmiştir. Ayette önce müc­mel (toplu) ifade sonra da mufassal (teferruatlı) ifade yer almaktadır. [39]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Medyen'e de..." biz Medyen'e de gönderdik demektir. Medyen aslında bu kabilenin babasının adıdır.

"Ahiret gününü arzu edin." Ahiret gününde sevabını umacağınız amelle­ri işleyin demektir. Burada netice sebep yerine konulmuştur. Bir başka görü­şe göre "vercû" kelimesi korku manasındaki "recâ" kökündendir. Buna göre ayetin manası: "Kıyamet gününden korkun." demektir.

Ayetteki "er-racfetü" kelimesi şiddetli sarsıntı demektir. Bir görüşe göre ise Cebrail'in çığlığı anlamındadır. Zira kalpler bununla titrer.

"Âd ve Semud'u da" helak ettik. "Bu yerlerinden de" bazı eserlerinden de "sizin için açıkça belli olmaktadır." Ya da uğradığınız anda baktığınız za­man Yemen'de ve Hıcr'de yerleri cihetinden helak edilmiş oldukları belli ol­maktadır. Âd kabilesi Yemen yakınlarındaki Ahkaf beldesinde oturuyordu. Semud kabilesi ise Kura Vadisi yakınındaki Hıcr beldesinde oturuyordu.

"Şeytan onların" küfür ve masıyet şeklindeki "amellerini kendilerine süsleyip güzel göstererek onları" doğru "yoldan" peygamberlerin kendilerine beyan ettiği hak yoldan "uzaklaştırdı. Halbuki kendileri bunu anlayacak du­rumdaydılar." Yani inceleme ve araştırma imkânını bulabilecek basiret sa­hipleriydiler.

"Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da" helak ettik. Karun'un diğerlerin­den önce zikredilmesi nesebinin şerefli olması sebebiyledir.

"Andolsun ki Musa kendilerine açık delillerle" apaçık hüccetlerle "gel­mişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtu­lamazlardı. " Azabımızı aşamazlar, onlara erişilemezdi. Bilakis Allah'ın emri onlara erişecektir.

Bu adı geçenlerden "Herbirini günahı sebebiyle yakaladık." Yani ceza­landırdık. "Kimine" meselâ Lût kavmine içinde taşlar bulunan "taşlar savu­ran rüzgârlar gönderdik." Ayette geçen "es-sayha" şiddetli çığlık manasında olup meselâ Medyen ve Semud kabileleri bununla cezalandırılmıştır.

"Kimini yerin dibine geçirdik," Karun gibi, "kimini de suda boğduk." Nuh kavmi, Firavun ve kavmi gibi... "Onlara Allah zulmetmiyordu." Onlara günah işlemedikleri halde azap ediyor değildi. "Asıl onlar"günah işlemek ve azaba maruz kalmak suretiyle "kendilerine yazık ediyorlardı." [40]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Lût'un kıssalarını anlattıktan sonra bunun ardından Hz. Şuayb, Hz. Hud, Hz. Salih ve Hz. Musa aleyhisse-lâm kıssalarını, bu peygamberlerin kavimleriyle olan durumlarından öğüt ve ibret alma faydası sebebiyle anlattı.

Dikkat edilirse buradaki kıssalarda kavimler asıl kaideye uygun olarak peygamberlerden önce zikredildi. Çünkü Hz. Şuayb, Hz. Hud ve Hz. Salih aleyhisselâmın insanlar nezdinde meşhur oldukları belirli nesepleri vardı. Dolayısıyla söz aslına uygun olarak zikredildi. Karun, Firavun ve Haman da azgınlıkla meşhur oldukları için zikredilmişlerdir.

Hz. Nuh, İbrahim ve Lût kavimlerinin hususî isimleri veya tanınacakla­rı hususî nispetleri yoktu. Bu kavimler peygamberleriyle tanınmakta ve Nuh kavmi, Lût kavmi diye bilinmekteydiler. [41]

 

Açıklaması

 

Hz. Şuayb Kıssası:

 

"Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı peygamber olarak gönderdik. Şuayb onlara: Ey kavmim! Allah'a ibadet edin, ahiret gününü arzu edin. Yer­yüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın, dedi."

Yani Medyen'e Medyen halkından olan Allah'ın peygamberi Şuayb'ı gön­derdik. Şuayb da onlara sadece Allah'a kulluk etmelerini, sadece Ona ibadet etmelerini, ahiret gününün sevabını umacakları şeyleri işlemelerini, kıya­met günü Allah'ın azabından ve cezasından korkmalarını emretti. Onlar yer­yüzünde bozgunculuk çıkarmaktan, yeryüzünde ölçü ve tartıyı eksik kulla­narak hakka tecavüz etmekten, insanların yollarını kesmekten ve benzeri tevbeyi gerektiren en büyükleri Allah'ı ve rasulünü inkâr etmek olan ması-yetlerden nehyetti.

"Fakat onlar Şuayb'ı yalanladılar. Bunun üzerine şiddetli bir deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar." Yani O'na yalan­lama ve inatçılıkla, küfür ve isyan üzerinde ısrar etmek suretiyle karşılık verdiler. Allah da onları, ülkelerinin temelini kemiren büyük bir deprem (yer sarsıntısı) ve gönüllerinin damarlarını titreten bir çığlık ve ruhları yerinden söküp çıkaran bulutlu gün azabıyla helak etti. Bu azap gerçekten de muaz­zam bir günün azabı olup onların ölümüne sebep oldu. Böylece onlar kendi yurtlarında hareketine bir şekilde birbirinin üzerine atılan ölüler oldular.

Bu kavmin kıssası A'raf, Hud ve Şuara surelerinde anlatılmıştı.

"Biz Ad ve Semud kavimlerini de helak ettik. Bu (geride kalan) yerlerin­den de sizin için belli olmaktadır. Şeytan yaptıkları kötülükleri kendilerine süsleyip güzel göstererek onları doğru yoldan uzaklaştırmıştı. Halbuki ken­dileri bunu anlayacak durumdaydılar." Yani biz Hz. Hud aleyhisselâmın kavmi olan, Yemen diyarında Hadramût'a yakın Ahkaf beldesinde oturan Âd kavmini helak ettik. Yine Hicaz ve Şam bölgesi arasındaki Kura Vadisi'ne yakın Hıcr beldesinde oturan Hz. Salih aleyhisselâmın kavmi olan Semud kabilesini helak ettik. "Medâinü Salih" denilen (ve şu anda Suudî Arabistan sınırları içinde bulunan) bu belde günümüze kadar apaçık görülmekte, gezil­mektedir. Araplar onların yerlerini gayet iyi biliyorlar ve bu bölgeyi çok ziyaret etmektedirler.

Siz ey Mekke halkı! Ey Arap Müşrikleri! Onların evlerinin kalıntıların­dan onların helak oldukları apaçık ortaya çıktı. Onlara indirilen azabın alâmetlerine muttali oldunuz. Zira şeytan onların Allah'tan başkalarına tap­ma şeklindeki amellerini, Rablerini inkâr etmelerini, masıyet işlemelirini ve insanları hak dinden ve sağlam yoldan alıkoymalarını onlara güzel gösterdi. Halbuki onlar akıl sahibi olup inceleme ve araştırma imkânına sahip idiler. Onların Rablerine imanı terk etmeleri hususunda hiçbir özürleri yoktur. An­cak onlar işlerin neticesi konusunda fikir ve inceleme güçlerinden yararlan­madılar.

Sizin bu kimselerden öğüt almanız sizin için güzel olmaz mı? Akıllı baş­kasından ibret alan değil midir? [42]

 

Hz. Musa'nın Kıssası:

 

"Karun'u, Firavunu ve Haman'ı da yok ettik. Andolsun ki Musa ken­dilerine açık delillerle gelmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlar di. Oysa azabımızdan kurtulamayacaklardı."

Yani biz bol malların ve muazzam hazinelerin sahibi olan Karun'u, Hz. Musa (a.s.) zamanındaki Mısır kralı Firavun'u ve veziri Haman'ı da helak et­tik.

Hz. Musa (a.s.) onlara Rabbinden risaletinin doğruluğuna delâlet eden apaçık hüccetler getirdi. Ama onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve O'nu tasdik etmeyi ve Ona iman etmeyi reddettiler. O'nu yalanladılar. Allah Tealâ'yı ve O'nun peygamberini inkâr ettiler. Onlar suçlu, günahkâr, kibirli ve bozguncu kimselerdi. Fakat onlar Allah'ı aşamazlar ve O'nun azabından kaçamazlardı. Bilakis Allah'ın emri ve cezası onlara erişecektir. Çünkü O sonsuz güç sahibidir, ezici kudret sahibidir, hakimiyet sahibidir, her şeyden üstündür.

Hakkı Yalanlayan Kavimlere Verilen Ceza Çeşitleri

"Herbirini günahı sebebiyle yakaladık. Kimine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik. Kimini bir çığlık yok etti. Kimini yerin dibine geçirdik. Kimini de suda boğduk. Onlara Allah zulmetmiyordu. Asıl onlar kendilerine yazık ediyorlardı."

Yani her kavim kendine lâyık cezayı buldu. Allah onları peygamberleri yalanlamaları sebebiyle helak etti. Onların cezaları dört çeşittir:

1- Fırtına: Allah Ad kavmi gibi bazı kavimlere azap kasırgası (son derece şiddetli esen, çok azgın, soğuk ve helak edici rüzgâr) gönderdi. Bu kasırga küçük taşları topluyor onların üzerine atıyordu. Ya da insanları yer­den kaldırıyor ta gökyüzüne kadar yükseltiyor, sonra da yere düşürüyor, in­sanlar cansız cüsseler halinde yıkılıyorlardı. Bu ceza küfre düşmeleri ve "Bizden daha güçlü kim vardır?" (Fussılet 41/15) şeklindeki sözleri sebebiyle idi.

2- Çığlık: Allah Semud kavminin küfür üzerinde ısrar edip de iman et­memeleri, tuğyan ve azgınlıkta devam etmeleri, Allah'ın peygamberi Salih aleyhisselâm ile birlikte iman edenleri tehdit etmeleri, yurtlarından çıkar­mak ve taşlamakla korkutmaları üzerine Semud kavmine çığlık (ya da dep­rem) gönderdi. Onların üzerine seslerini ve hareketlerini yok edecek korkunç bir çığlık geldi. Onların durumu Medyen halkınınki gibiydi.

3- Yerin dibine geçirme: Allah azgınlaşan ve haddini aşan, ayak direten ve yüce Rabbine isyan eden, böbürlenen, diktatörlük yapan ve yürürken gururlanan Karun'u cezalandırdı. Bütün serkeş diktatörlere ibret olması için onu ve sarayını yerin dibine geçirdi.

4- Suda boğma: Allah Nuh kavmini inançsızlıkları ve putlara tapmaları sebebiyle tufanda boğdu. Ayrıca Firavun, Haman ve ordularını da bir sabah

suda doğmuş, onlardan hiçbir kimse kurtulamamıştı.

Yukarıda belirtilen her ceza onların zulüm ve günahlarına uygun bir ceza idi. Yoksa onlara yapılan bir zulüm ve haksızlık değildir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah onlara zulmetmemiş, asıl onlar kendilerine yazık etmişlerdi." Yani Allah onlara verdiği bu ceza ile asla onlara zulmetmiş değildir. Allah onları sadece günahları ve kendi nefis­lerine zulmetmeleri ve rableri olan Allah'ı inkâr etmeleri sebebiyle helak et­miştir. [43]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Geçmiş ümmetlerin cezalandırılması ve helak edilmelerinin ortak bir sebebi vardır. Bu sebep masıyetler ve büyük günahlar işleyerek yeryüzünde fesat çıkarmak, meydan okumak ve inat etmek şeklinde bir inkarcılıkla Al­lah'ı inkâr etmeleri idi.

Medyen kavmi ise kendilerine: "Allah birdir O'na kulluk edin. Haşir mutlaka olacaktır. Onu bekleyin. Küfür, zulüm ve masıyet işlemek haramdır. Buna yaklaşmayın." diyen peygamberleri Şuayb aleyhisselâmın davetini red­dettiler. Davet ettiği ve haber verdiği hususlarda O'nu yalanladılar.

Bunun üzerine -burada ve A'raf suresinde zikredildiği gibi- Allah onları depremle, Hud suresinde belirtilen şekliyle çığlıkla cezalandırdı. Durum ay­nıdır. Zira korkunç çığlık depremin yani yer sarsıntısının sebebi idi. Deprem ya Cebrail'in korkunç çığlığı sebebiyle ya da bu çığlıktan dolayı titreyen gönüllerin titremesi şeklinde idi. Çığlık korkunç olunca yeryüzünde sarsıntı meydana getirmiş, hepsi kendi yurtlarında diz üstü çökerek ölüler halinde kalmışlardı.

Ad ve Semud kabilelerini de Allah Tealâ zulümleri sebebiyle helak etti. Ad Hz. Hud'un kavmi olup onlar "Bizden daha güçlü kim olabilir?" (Fussılet, 41/15) demişler, yaratıcı ve sonsuz kudret sahibi ilâhın varlığını inkâr etmiş­lerdi. İnatçılık yapmışlar, haddi aşmışlar ve insanlara karşı büyüklük taslamışlardı. Bunun üzerine Allah onları yurtların içlerinde bulunanlarla bir­likte helak etmişti. "Âd kavmine gelince onlar da uğultu, azgın bir fırtına ile helak edildiler. Allah onu yedi gece sekiz gün ardı ardınca üzerlerine musal­lat etti." (Hakka, 69/6-7).

Semud Salih peygamberin kavmi olup peygamberlerini yalanladılar, küfürlerini ilân ettiler. Peygamberlerini kovmak ve ülkelerinden çıkartmak­la tehdit ettiler. Allah'ın peygamberi Salih'e mucize olarak gönderdiği deveyi kestiler. Onların cezası da Medyen halkının cezası gibi çığlık, deprem ya da felaketle oldu. Semud ve Âd kavimlerinin Hıcr ve Ahkaf beldelerindeki eser­leri onların zulümlerine şahit olmaktadır. Bunlar öğüt ve ibret alacakları tesirli ve açık bir mucizedir.

Mısır'dan tuğyan ve zulmün öncüleri Karun, Firavun ve Hâmân idi. Bunlar yeryüzünde büyüklük taslamışlar ve Allah'ın onları helak etmeye muktedir olamayacağını sanmışlardı. Bunun üzerine Allah Karun'u ve evini yerin dibine geçirdi. Firavun, Haman ve ordularını ise denizde boğdu.

Bu helak etme cezası haksız yere olmadı. Her gurup büyük günahının cezasını çekti. Allah asla zulmedecek değildir. Çünkü O kendilerini uyardı, onlara mühlet verdi ve onlara peygamberler gönderdi. Bu şekilde mazeret­lerini de ortadan kaldırdı. Onlar sadece kendilerine yazık ettiler. [44]

 

Putperestlerin Örümceğin Durumuna Benzetilmeleri

 

41- Allah'tan başka dostlar edinen­lerin durumu kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örüm­ceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!

42- Elbette Allah kendisini bırakıp da yalvardıkları şeyi gayet iyi bilir. O azizdir (son derece güçlüdür), hakim­dir (sonsuz hikmet sahibidir).

43-  Biz insanlara bu misalleri veriy­oruz. Bunları ancak ilim sahipleri an­layabilirler.

 

Belagat:

 

"Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu kendine yuva yapan örüm­ceğin durumu gibidir." ayeti temsilî bir teşbihtir. "Temsili teşbih" benzetme yönü birden çok unsurlardan alınan teşbihtir. Burada kâfirlerin putlara tapınmaları, örümceğin dokuması güçsüz, bir hava üfürmekle bozulabilecek ve yok olabilecek güçsüz bir yuva kuran örümceğin durumuna benzetilmiş­tir. [45]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Mesel" anlatımdaki özlü ve garip olmak bakımından atasözüne ben­zeyen örnek demektir.

"Evliya" ise burada kendisinden fayda umulan putlardır.

"Onların durumu kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir." Örümcek dokuduğu son derece dayanıksız ve güçsüz ağı ile kendisi için sığınacak bir yuva yapmaktadır.

"Evlerin en dayanıksızı" en zayıfı, sıcağa ya da soğuğa engel olamayan en basit ev "örümcek yuvasıdır." "Bilselerdi." putlara tapmazlardı.

"Elbette Allah kendisini bırakıp da" kendisi dışında "yalvardıkları şeyi gayet iyi bilir." Bu ayet başındaki "kul (de ki)" kelimesi hazfedilmiştir. Bu ifade kâfirlerin bilgisizliğini ortaya koymak ve verilen misali bir defa daha vurgulamak niteliğindedir.

"O azizdir." En üstün ve mülkünde güçlü olandır. "Hakim'dir." Yaptık­larında sonsuz hikmet sahibidir. Bu cümle önceki ifadelerin sebebini beyan etmektedir. Durumu böyle olan ve hiçbir şey sayılmayan şeyleri Allah'a şirk koşmak son derece ahmaklıktır. Her şeye kadir ve her şeyi ezebilecek güce sahip olan, ilimde ve işlerinin sağlamlığında son noktaya ulaşan Allah'a göre cansız varlıklar yok hükmündedir. "Biz insanlara bu misalleri" yani bu misali ve benzerlerini "veriyoruz." Bunları, insanlar daha iyi anlasınlar diye onların zihinlerine yaklaştırmak için misal olarak veriyoruz.

"Bunları ancak ilim sahipleri" her şeyi gerektiği gibi düşünüp in­celeyenler "anlayabilirler." Yani idrak edebilirler.

Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.) bu ayeti okudu ve şöyle buyurdu: "Gerçek alim Allah Tealâ hakkında aklını kullanan, Ona itaat edip amel işleyen ve O'nungazabından sakınan kimsedir." [46]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ şirk koşanı acil bir ceza ile helak ettiğini ve ona şiddetli bir azapla azap vereceğini, tapındığı sahte tanrıların kendisine iki cihanda fay­da vermeyeceklerini beyan ettikten sonra kendisinden başka mabud edinen bu müşriğin halini kendisini eziyetlerden koruyamayacak ve sıcak ya da soğuğu engelleyemeyecek bir yuva kuran örümceğin durumuna benzetti.

Cenab-ı Hak daha sonra misaller vermenin faydalarına -yani konuyu zihinlere yaklaştırma ve akıl sahiplerinin meselesinin içyüzünü an­lamalarını temin etmeye vesile olduğuna- dikkat çekti. [47]

 

Açıklaması

 

"Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu kendine yuva yapan örüm­ceğin durumu gibidir."

Putların kendilerine yardım edeceklerini, rızık ve fayda vereceklerini umarak putları ilâh edinmeleri ve sıkıntı anında onlara sarılmaları konusundaki müşriklerin durumu kendisini eziyetten soğuk ve sıcaktan koruyacak bir yuva kuran örümceğin durumu gibidir. Bu yuvanın kendisine hiçbir yaran olmayacaktır. Hafif bir rüzgâr esse darmadağın olup gidecektir.

Aynı şekilde o müşriklere de putları fayda vermeyecek, kendilerinden hiçbir kötülüğü engelleyemeyecek, onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. On­ların putlar için yaptıkları amelleri dağıtılacak, tesiri kaybolacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Biz onların yaptıkları herhangi bir amelin önüne geçtik ve bunları (hiçbir değeri olmayan) saçılmış zerreler yaptık." (Furkan, 25/23).

Allah Tealâ daha sonra bu yuvanın zayıflığını beyan ederek şöyle buyur­du: "Evlerin en dayanıksızı ise örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!"

Yani evlerin en dayanıksız olanı örümcek yuvasıdır. Zira en basit bir şeyle yıkılır. Kendisinden hiçbir eser kalmaz. Onların amellerinin de hiçbir eseri yoktur. Onlar doğru bir bilgi ile putlarının ve onlara tapınmanın ken­dilerine hiçbir fayda temin etmiyeceğini bilselerdi bunu yapmazlardı. Ancak gerçekte onlar son derece bilgisizlik içindedirler. İşlerin neticesinden hiçbir şey bilemezler. Dolayısıyla onların böyle bir fayda beklediklerini görürsünüz.

Allah Tealâ daha sonra bu mabudlarm hiçbir şey olmadıklarını te'kit et­ti. Bunlara tapanları tehdit etmek üzere şöyle buyurdu:

"Elbette Allah kendisini bırakıp da yalvardıkları şeyi gayet iyi bilir. O azizdir, hakimdir." Allah onların kendisi dışında tapındıkları putların, cin­lerin ve insanların hiçbir şey olmadıklarını gayet iyi bilir. O güçlüdür, daima üstündür, kendisini inkâr edenlerden ve başkalarını Ona şirk koşanlardan intikam almaya muktedirdir. Yaptıklarında ve mahlûkatın idaresinde son­suz hikmet sahibidir. O, içinde bulundukları davranışları gayet iyi bilir. On­ların Allah'a eş koştuklarım da gayet iyi bilir. Onların amellerinin karşılığını verecektir. Zira O sonsuz hikmet sahibidir.

Sonra Cenab-ı Hak misal vermenin faydasını beyan ederek şöyle buyur­du:

"Biz insanlara bu misalleri veriyoruz. Bunları ancak ilim sahipleri an­layabilirler." Fani Kur'an-ı Kerim'deki bu misal ve benzerlerini insanların zihinlerine bir yaklaştırma olması için ve kendilerine kapalı olan şeyleri açıklamak için anlatıyoruz. Bunu ancak ilme iyice dalan, meseleleri ve prob­lemleri ince ince düşünen, güvenilir alimler anlayabilir, idrak edebilir ve ger­çeğini düşünebilirler. Yukarda da zikredildiği gibi Cabir (r.a.) rivayet ediyor ki: Peygamberimiz (s.a.) bu ayeti okudu ve şöyle buyurdu: "Gerçek alim Al­lah Tealâ hakkında aklını kullanan, O'na itaat edip amel işleyen ve O'nun gazabından sakınan kimsedir." [48]

 

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetler aşağıdaki noktalara işaret eder:

1- Putlara ve heykellere tapmak muhtevası ve içi boş, hedefi olmayan bir davranıştır. Faydasız olma noktasında, örümcek yuvasının durumu gibidir.

Ferrâ diyor ki: Bu benzetme Allah'ın hiçbir fayda veya zarar veremeyen tanrılar edinen kimseler için verdiği bir misaldir. Nitekim örümcek yuvası örümceği ne sıcaktan ne de soğuktan koruyabilir.

2- Allah Tealâ putperestlerin durumunu en zayıf yuvayı yapan örüm­ceğin durumuna benzetti. Onlar putlara tapmanın kendilerine hiçbir fayda sağlayamayan örümcek yuvası edinmek gibi olduğunu, onların misalinin ya da sıfatının böyle olduğunu bilselerdi putlara tapmazlardı. Yoksa örümcek yuvasının zayıf olduğunu elbette biliyorlardı.

Örümceğin öldürülmesine gelince: Hz. Ali'den (r.a.) caiz olduğunu bil­diren şu sözü nakledilmektedir: "Örümcek evde bırakılırsa fakirliğe sebep olur." Bu doğrudur. Zira örümcekler zehirli haşerelerdendir.

3- Allah müşriklerin kendisinden başka tapındıkları melek, yıldız, put, insan ve cin gibi her şeyin güçsüz olduğunu gayet iyi bilir. Bu sebeple on­ların acıklı durumunu nakletmiş, yaptıklarının hayret verici olduğunu bil­dirmiş, onların düşüncelerinin basit olduğu ve inançlarının kötü olduğu, bütün bu kendilerine tapılan varlıkların örümcek yuvası gibi olduğu uyarısında bulunmuştur. Zira Allah'ın dışında olan her şey ancak Allah'ın iz­niyle fayda veya zarar verebilir. Allah'tan başka hiçbir gerçek mabud yoktur. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.

4- Bir takım misallerin verilmesi, bunların açıklanması ve benzer şeyler arasında karşılaştırma yapılması insanlar için her şeyin gerçek yönlerini bil­mek hususunda faydalı bir husustur. Fakat bu misalleri ancak Allah Tealâ'yı bilenler anlayabilirler.

Ebu Hayyan diyor ki: Kureyş cahilleri: "Muhammed'in Rabbi sinek ve örümcekle misal veriyor." diyorlar ve buna gülüyorlardı. Onlar örnek ve ben­zetmelerin örtülü manaları anlatmaya giden bir yol olduğunu ve bu manala­rı açıkladığını, anlamak için tasavvur imkânı verdiğini, ayrıca bu benzetme­nin müşrikin durumu ile muvahhidin durumu arasındaki farkı tasvir ettiği­ni anlamıyorlardı. [49]

5- Gerçekten müşrik itikat noktasında son derece bilgisizlik içindedir. Bunun için bu ayetler müşriklerin bilgisizliğini ortaya koymaktadır. Zira on­lar hiçbir şey olmayan varlıklara tapmaktadırlar. Bu varlıklar cansızdır. Hiç bilgileri yoktur. Hiçbir güçleri de yoktur. Müşrikler her şeye muktedir olan, ezici güce sahip, hikmetsiz hiçbir şey yapmayan, sonsuz hikmete sahip Al­lah'a ibadeti terk etmişlerdir.

Kalbi Allah'a iman etmiş olan müslüman ise O yaptığının şuurundadır. İbadet ettiği şeyi takdir etmektedir. İbadetinde hayır murad etmektedir. Şeriata tabi olma hususunda güzelce amel etmektedir. Çünkü kurtuluşun ve saadetin bunda olduğunu bilir. Fayda ve hayır elde etmek, zarar ve şerri ön­lemek suretiyle arzu ettiği şeye fiilen ulaşacaktır. [50]

 

Göklerin Ve Yerin Yaratılmasının Faydası, Kur'an Okuma Ve Namazın Dosdoğru Kılınması

 

44- Allah gökleri ve yeri hak olarak yaratmıştır. Doğrusu bunda inanan­lar için ibret vardır.

45-  (Ey Muhammedi) Kitaptan sana vahyolunanı oku. Namaz kıl. Muhak­kak  ki   namaz   hayasızlıktan   ve fenalıktan alıkoyar. Allah'ın zikri en büyük şeydir! Allah yaptıklarınızı gayet iyi bilir.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah gökleri ve yeri" gerektiği "gibi hak olarak" batıl olarak, boşuboşuna ve faydasız olarak değil, "yaratmıştır. "Bunu bizzat gökleri ve yeri yaratan Cenab-ı Hak, hayrı bolca vermek ve O'nun zatına ve sıfatına delâlet etmesi için yaratmıştır. Nitekim buna şu ayetle işaret edilmiştir:

"Doğrusu bunda inananlar için ibret..." yani Allah Tealâ'nm kudretine delil "vardır." Bunda inananlar için ibret vardır. Zira kâfirlerin hilâfına bu delillerden ve ibretlerden iman hususunda yararlananlar müminlerdir.

Kur'an okumak suretiyle Allah'a yaklaşmak ve manalarını anlamak için "Kitaptan" yani Kur'andan "sana vahyolunanı oku..."

"Namaz kıl. Muhakkak ki namaz..." ibadetle meşgul olma esnasında masıyetleri terk etmeye sebep olarak "hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoyar." Çünkü namaz Allah'ı hatırlatır ve gönle Allah korkusu verir. Yani namazın gayelerinden biri budur. Ayette geçen "münker" şer'an ve aklen çirkin olan şeydir.

Rivayet edildiğine göre Ensar'dan bir genç namazlarını -daima-Rasulullah (s.a.) ile birlikte kılardı. Ama fuhşiyattan her birini de işliyordu. Gencin durumu Peygamberimiz'e (s.a.) anlatıldı. Peygamberimiz: "Namazı mutlaka O'na engel olacaktır." dedi. Çok geçmeden genç tevbe etti.

"Allah'ın zikri en büyüktür." Yani namaz diğer ibadetlerden daha büyük­tür. Ancak namazın zikri ihtiva etmesi ve bu zikrin namazın diğer güzel amellerden üstün olması sebebiyle namaz "zikir" kelimesiyle ifade edilmiştir. Mananın şu şekilde olması da doğrudur: Allah'ın sizi rahmetiyle anması sizin O'nu ibadetle zikretmenizden daha büyüktür. "Allah yaptıklarınızı" zikir ve diğer ibadetlerinizi "gayet iyi bilir." Bu sebeple sizi en güzel şekilde mükâfatlandırır. [51]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ insanlara imanı emrettikten ve kâfirlerin mabudlarma tapınma konusundaki delillerinin zayıflığını açıkladıktan sonra kendisine ibadetin vacip olduğu zata dikkat çekti. Bu yegâne zat kendisini hiçbir şeyin âciz bırakamayacağı, göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı, kitabıyla hakkın esaslarına irşad eden, kendisinin razı olacağı ibadet -namaz- şeklini beyan eden Cenab-ı Haktır.

Ayrıca bu ayetlerde göklerin ve yerin yaratılmasını düşünmek, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Lût gibi geçmiş peygamberlerin ilâhî mesajı (risaleti) tebliğ ettiklerine, Allah Tealâ'ya iman etmeye ait delilleri ortaya koyduk­larına ve bu peygamberlerin kavimlerini sapıklıktan ve bilgisizlikten kur­taramadıklarına işaret eden Kur'an'ı okumak suretiyle; kâfirlerin haktan yüz çevirmeleri hususunda Peygamberimiz (s.a.) ve müminlere teselli veril­mekte ve kâfirlerden ümit kesilmesi anlatılmaktadır. [52]

 

Açıklaması

 

"Allah gökleri ve yeri gerektiği gibi hak olarak yaratmıştır. Doğrusu bun­da inanalar için ibret vardır." Yani Allah Tealâ gökleri ve yeri muazzam kud­retine delâlet etmek, hayırları ihsan etmek için ve pek çok dinî de dünyevi faydalar ve hikmetlerle yarattı.

Allah yer ve gökleri batılı kastetmeden hak olarak yarattı. Yer ve gök­leri boş yere, eğlence ve oyun olarak yaratmadı. Bu ayet Allah Tealâ'nın yegâne yaratıcı, idare ve ulûhiyette tek olduğuna açık bir delildir.

Nitekim bir hadis-i kudside şöyle rivayet edilmiştir: "Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi istedim de mahlûkatı yarattım. Böylece beni tanıdılar. "Ancak bu rivayet hadis olarak sahih değildir. Manası ise doğru olup "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat, 51/56) ayetinden alınmıştır.

Bu delâletlerden ancak Allah'ı ve Rasulünü tasdik eden müminler yararlanabilir. Bu sırları ancak bunlar anlayabilir. Çünkü onlar mahlûkatın eserini buna tesir eden gücün varlığına delil kabul ederler.

Allah Tealâ daha sonra Rasulüne Kur'an tilâvetinin Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine ve hikmetine delâlet eden daha fazla bilgi elde etmeleri için insanlara Kur'anı tebliğ etmesini ve Kur'an okumasını emretti ve şöyle buyurdu:

"Kitaptan sana vahyolunanı oku!" Ya Muhammedi Aynı şekilde ey müs-lüman! Bu Kur'an'ı oku, okumaya ve insanlara tebliğ etmeye devam et. Çünkü O rehber ve nurdur, hidayet ve rahmettir. Hayır ve kurtuluş rehberidir. Zorlu geçen kriz ve mihnetlerin şifasıdır, ümitsizlik ve karamsarlık mer­halelerini aşma vesilesidir.

Aynı şekilde Cenab-ı Hak müminin göz nuru olan namazı emrederek şöyle buyurdu: "Namazı dosdoğru kıl! Zira namaz hayasızlıktan ve haram­lardan alıkoyar." Yani ey Peygamber! Ey mümin! Namaz farzını ve nafileleri­ni huşu ve Allah'a karşı ürperme içerisinde, bütün merhalelerinde Allah kor­kusunu düşünerek rükünleri ve şartları tam olarak eda et.

Zira namaza devam etmekle iki şey elde edilir: Bunlar hayasızlığın terk edilmesi ve haramların terk edilmesidir. Namaz dinin direğidir. Kul ile Rab-bi arasında bir irtibattır. İmanın ve yakînin delilidir. Kederli ve üzüntülü şeylere karşı saadet vesilesidir. Kullar için, günahların ve masıyetlerin eser­lerinden temizlenme sebebidir.

Taberanî ve başkalarının İmran ve İbni Abbas'tan rivayet ettikleri hadis-i şerifte şu ifade yer almaktadır: "Kimi namazı hayasızlıktan ve haramlardan alıkoymazsa bu durum O'nu Allah'tan daha fazla uzaklaş­tırır. "

Ahmed b. Hanbel, Nesaî, Hakim ve Beyhakî'nin Enes'ten (r.a.) rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Bana dünyanız­dan kadınlar ve güzel koku sevdirildi. Namaz gözümün nuru kılındı."

Bütün bunlar namazın mana ve ruh dolu, Allah'ın azameti ve Allah kor­kusunu göz önüne getirerek gönlün aydınlıkla dolu olması için daha önce zikredildiği gibi huşu, alçakgönüllülük ve ihlâsla eda edilmesi şartına bağ­lıdır. Aksi takdirde beklenen tesiri olmayan sadece bir takım hareketler ve maddi fiillerden ibaret olmuş olur.

Allah Tealâ daha sonra namazın yüce şanını te'kit ederek şöyle buyur­du: "Allah'ın zikri en büyük şeydir. Allah yaptıklarınızı gayet iyi bilir." Yani namaz diğer taatlerden daha büyüktür. Allah'ın zikri ve ibadet eden insan­ları rahmetiyle yoklaması, onların Allah'a taat ederek zikretmelerinden daha büyüktür. Allah sizin hayır ya da şer olarak yaptıklarınızı gayet iyi bilir. Gönüllerde olanı çok iyi bilir. O sizin sözlerinizi, amellerinizi ve niyet­lerinizi bilir. "O gizli olanı da kapalı olanları da gayet iyi bilir." (Tâ-hâ, 20/7).

Burada hem vaad hem de vaîd vardır. Bütün durumlarda insanların Al­lah'ın murakabesi altında bulunduklarını düşünmeye teşvik edilmektedir. Dolayısıyla kim Allah'ın kendisini duyduğunu ve gördüğünü bilirse hayaya sarılır, azaptan korkar ve ibadeti güzelce yerine getirir.

Kim faydalı zikri yani bilerek düşünerek, şuurlu bir kalple ve gönlün Allah'ın dışındaki her şeyden uzak olması haliyle yapılan zikri yerine getirir­se murada nail olur, arzusunu gerçekleştirir.

Ama sadece dille yapılan, tekrardan ibaret olan, Allah'ın azameti düşünülmeden ve O'na karşı manevî bir ürperme duyulmadan yapılan zikirde ise ne hayır vardır, ne de fayda vardır. [53]

 

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayetlerden şu hususlar çıkarılmaktadır:

1- Allah gökleri ve yeri sağlam, esaslı, adalet ve insaf üzerine, bazı dinî hedefler ve dünyevî gayelerle yaratmıştır. Bu hedeflerden biri şudur: İnsan yer ve göklerde bulunan varlıkların hiçbir cüz'ünden ilmi uzak olmayan, ilmi her şeyi kuşatan, kâmil kudret sahibi olan yaratıcının varlığına yer ve gök­leri delil olarak kabul eder.

2- Yer ve göklerin yaratılmasından asıl istifade eden insandır. Yer ve göklerin tek yaratıcının varlığına inanmaya delâlet etmeleri hususunda sadece Allah'ı ve Rasulünü tasdik eden kimseler bundan yararlanabilirler.

3- Müslüman Kur'an ayetlerini okumaya devam etmeli ve bunlardan alman hükümleri tebliğ etmelidir. Zira Kuran hidayet kitabıdır, faziletli bir hayat düsturudur.

4-  Mümin ayrıca namazı dosdoğru kılmaya devam etmelidir. Namazı dosdoğru kılmak, namazı vaktinde, kırâeti, rükû, secdeleri, ka'deleri ve bütün şartlarıyla eda etmek demektir.

5- İçinde öğütler ihtiva eden Kur'an tilâveti ile birlikte beş vakit namaz müminleri hayasızlıktan ve haramlardan alıkoyar. Hakkıyla ve Allah'ın aza­meti ve azabı düşünülerek eda edildiği zaman namaz bir önceki namazla arasında geçen günahlara kefarettir.

Tirmizî'nin Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Ne dersiniz? Sizden birinizin kapısında bir nehir olup her gün burada beş defa yıkansa kirinden hiçbir şey kalır mı?" As-hab: "Onun kirliliğinden hiçbir şey kalmaz." dedi. Peygamberimiz (s.a.): "İşte beşvakit namazın misali budur. Allah beş vakit namazla hataları siler."

Enes b. Malik'ten (r.a.) rivayet ediliyor: Ensardan bir genç namazlarını daima Peygamberimiz (s.a.) ile birlikte kılıyor, ancak fuhuş ve hırsızlık gibi her çeşit günahı da işliyordu. Bu durum Peygamberimiz'e (s.a.) anlatılınca şöyle buyurdu: "Namaz mutlaka onu haramlardan alıkoyacaktır." Çok geç­meden bu genç tevbe etti ve durumu düzeldi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.): "Ben size demedim mi?" dedi.

Bu durumu Taberanî'nin ve başkalarının rivayet ettiği daha önce zikri geçen şu hadis-i şerif te'kit etmektedir: "Kimi namazı hayasızlıktan ve haramlardan alıkoymazsa bu durum O'nu Allah'tan daha fazla uzaklaştırır. Bu sebeple Allah'tan daha çok gazaba lâyık olur."

Ebu'l-Aliye "Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoyar." ayeti hakkında şöyle demiştir: Namazda üç haslet vardır ki bu hasletlerden biri bulunmayan hiçbir namaz -gerçek- namaz değildir:

- İhlâs,

- Haşyet (Allah korkusu),

- Allah'ı zikretmek. İhlâs sahibine iyiliği emreder. Allah korkusu sahibi­ni haramlardan alıkoyar. Allah'ın zikri olan Kur'an ise ona hayrı emreder, serden alıkoyar.

6- "Allah'ı zikretmek en büyük şeydir!" ayeti namazın bütün diğer taat-lerden daha büyük ve daha üstün olduğuna delâlet etmektedir. Ayrıca Al­lah'ın kullarını sevap ve sena ile anması ve kullarına rahmet etmesi, kul­ların kendisini ibadetlerinde ve namazlarında zikretmesinden daha büyük olduğuna delâlet etmektir. Aynı şekilde Kur'an tilâveti ve namaz ta'zim şekillerinin en güzeliyle yerine getirilmelidir.

İbni Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.), "Al­lah'ın zikri daha büyüktür." (Ankebut, 29/45) ayeti hakkında şöyle buyur­muştur: "Allah'ın sizi anması sizin O'nu anmanızdan daha büyüktür."

Bir hadis-i kudsîde ise şöyle buyurulmuştur: "Kim beni yalnız başına zikrederse ben O'nu kendi nefsimde zikrederim. Kim de beni bir cemaat için­de zikrederse ben O'nu onlardan daha hayırlı bir cemaat içinde zik­rederim. "[54]

7- Faydalı zikir: Bilerek, kalbin tam yönelmesi ve Allah'tan başka her şeyden uzak olmasıyla yapılan zikirdir. Dilden ileri geçmeyen zikrin mer­tebesi ayrıdır.

Allah Tealâ'nın kulunu zikretmesi kuluna hidayet ve nuru ihsan et­mesidir. Bu kulun Rabbini zikretmesinin meyvesidir. Allah Tealâ buyuruyor ki: "Beni zikredin ki ben de sizi zikredeceğim." (Bakara, 2/152).

8- "Allah yaptıklarınızı bilir." ayeti bir çeşit vaad ve tehdittir. Gizli ve açık her yerde Allah Tealâ'yı murakabe etmeye teşviktir. Yani Allah Tealâ'nın kontrolü altında olduğumuzu düşünmektir. [55]

 

Ehl-i Kitabı Davet Etme Metodu:

 

46-  İçlerinde zulmedenler hariç, Ehl-i Kitap'la en güzel şekilde mü­cadele edin ve "Biz, bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bi­zim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir. Biz yalnız O'na boyun eğe­riz." deyin.

47- (Ey Muhammedi) Biz aynı şekil­de sana da bu kitabı indirdik. Ken­dilerine kitap verdiklerimiz bu ki­taba iman ederler. Bunlardan da (Mekkeliler'den) bu kitaba  -Kur'an'a- iman edecek olanlar var­dır. Bizim ayetlerimizi ancak kâfir­ler inkar eder.

48-  Sen Kur'an'dan önce ne bir ki­tap okuyor, ne de elinle yazı yazı­yordun. Öyle olsaydı batıla uyanlar şüpheye düşerdi.

49- Doğrusu bu, kendilerine ilim ve­rilenlerin kalplerinde -korunan-apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimi­zi ancak zalimler inkâr eder. [56]

 

Kelime ve İbareler:

 

"İçlerinde zulmedenler hariç, Ehl-i Kitap'la" Hz. Musa'ya tabi olan Ya­hudiler ve Hz. İsa'ya tabi olan Hristiyanlarla yani Allah'ın varlığına, ahiret gününe, Tevrat ve İncil'e iman edenlerle "en güzel şekilde" sertliğe yumu­şaklıkla, kızgınlığa öfkeyi yutmak ve nefse hâkim olmakla, itiraza iyilikse­verlikle, Allah'ın ayetlerine ve hüccetlerine dikkat çekmek suretiyle karşı­lık vermek gibi en güzel hasletlerle "mücadele edin." Yani içlerinde hakkı tecavüz etmek, inatçılık ve çarpışma hususunda aşırı gitmek suretiyle zul­medenler hariç. Böylelerine misliyle muamele edin. Size nasıl davranıyor-larsa siz de onlara öyle davranın. Sizinle barış içinde olanlar, hakka boyun eğenler ve sizinle barışçı bir anlaşmayı kabul edenler size kendi kitapların­daki bir şeyi haber verdikleri zaman siz onlara "Biz, bize indirilene de size indirilene de, iman ettik ... deyin" Yani Allah'ın bize indirdiği kitaba

Kur'an'a- da iman ettik. Size indirdiği Tevrat ve İncil'in aslî, sahih olan de­ğiştirilmemiş şekline de iman ettik, deyin. Onları ne doğrulayın, ne de ya­lanlayın. İşte bu onlarla en güzel şekilde tartışma metodudur.

"Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir. Biz yalnız O'na boyun eğe­riz. " Sadece Ona itaat ederiz Ona teslim oluruz. Bu ifadede onların Allah Tealâ'yı bırakıp bilginlerini ve hahamlarını "Rab" edinmelerine tarizle işa­ret edilmektedir.

"Biz aynı şekilde" onlara Tevrat v.s. indirdiğimiz gibi "sana da bu kita­bı", Kur'an'ı "indirdik." Kur'an diğer ilâhî kitapları tasdik eden bir vahiy idi.

"Kendilerine kitap verdiklerimiz" Abdullah b. Sellâm ve benzerleri "buna" Kur'an'a "iman ederler. Bunlardan" yani Mekkelilerden, yahut Araplardan ya da Rasulullah (s.a.) zamanında varolan kitabîlerden "6u ki­taba" Kur'an'a "iman edenler de vardır."

"Bizim ayetlerimizi ancak kâfirler" küfre iyice dalanlar, yani müşrik­lerle İslâm'a, Kur'an'a ve Hz. Peygamber (s.a.)'e iman etmeyen gayri müs-limler inkâr ederler. Onlar Kur'an'ın hak olduğunu, Hz. Muhammed (s.a.)'in hak peygamber olduğunu gayet iyi anladıktan sonra bunu inkâr et­mişlerdir.

"Sen Kur'an'dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazı yazıyordun." Yani sen ümmî olup, Kur'an'ın inmesinden önce okuma-yazma bilmiyordun. Kitap okumamış ve tahsil görmemiş ümmî birine indirilen ve çok çeşitli bilgileri birarada toplayan bu kitap harikulade bir kitaptır. "Öyle olsaydı" yani sen okuma-yazma bilen bir kişi olsaydın, Yahudiler gibi "batıl yolda olanlar" senin hakkında "şüpheye düşerdi." Yahudiler ve benzerlerinin İslâ­m'ın risaletini görmezlikten gelme gibi vardıkları bu kanaatte haksız olma­ları ve inkarcılıkları sebebiyle ayet onları "batıla uyanlar" şeklinde nitele-mişitir.

"Doğrusu bu" senin getirdiğin Kur'an "kendilerine ilim verilenlerin" ilim ehlinin yani müminlerin "kalplerinde" her türlü tahriften korudukları hakka açıkça delâlet eden "apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak za­limler inkâr eder." Allah'ın ayetlerini, bu ayetlerin mucize oluşunu, delilleri apaçık olduğu halde Hakk'ı inkâr eden, kendi nefislerine zulmeden kimse­ler reddeder.[57]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ putperest müşrikleri davet etme metodunu beyan ettikten sonra bu ayetlerde de Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini inkâr eden, kendi dinlerinin hükmünün baki olduğuna, başka bir dinle neshedilmemiş olduğuna inanan Ehl-i Kitabı -Yahudi ve Hristiyanları- irşad etme meto­dunu beyan etmektedir.

Burada önce Rasulullah (s.a.)'e ve ona iman eden müminlere Kurana ve Kurandan önce geçen Tevrat ve İncil'e iman ve tek ilâha itaat et­tiklerini ilân etmeleri emri verilmektedir. Sonra da Ehl-i Kitaptan bazıla­rının ve Mekke halkından bazı müşriklerin Kur'an'a iman ettikleri beyan edilmektedir. Daha sonra da Hz. Muhammed (s.a.)'e indirilen kitaba iman etmeyi gerektiren delil açıklanmaktadır. Bunun delili Hz. Muhammed (s.a.)'in daha önce hiç okuma-yazma öğrenmemiş "ümmî" bir kimse olması ve Kur'an'ın çok faydalı ve eşsiz ilimleri ihtiva etmiş olmasıdır. [58]

 

Açıklaması:

 

"İçlerinde zulmedenler hariç, Ehl-i Kitapla en güzel şekilde mücadele edin." Yani Yahudi ve Hristiyanlarla güzel bir metodla, yumuşak ve ılımlı bir üslûpla tartışın. Ancak kendi nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, hak yoldan sapan, apaçık hüccetleri görmezden gelen, inatçılık yapan ve büyüklük taslayan kimseler müstesna. Onlara karşı mantık ve aklî ikna üslûbu kullanmak fayda vermez. Onlara misliyle muamele edil­melidir. Onların tecavüz ve böbürlenmelerine yine onların metotlarıyla karşılık verilmelidir. Onlarla savaşmalı, onlar savaşla korkutulmalıdır. Böyleleri -Mücahid ve Said b. Cübeyr'in ifade ettiği gibi- müminlerle savaş­mayı arzu edenlerdir. Onlarla mücadele, iman etmeleri ya da cizye verme­leri ile sonuçlanacak olan kılıçla mukalebede bulunmaktır.

Ayetin birinci kısmı hakkında Katade ve diğerleri şöyle demişlerdir: "Bu ayet "seyf' (kılıç kullanılması emri) âyeti ile neshedilmiştir. Onlarla birlikte mücadeleye gerek kalmamıştır. Yani ya müslüman olacaklar, ya cizye verecekler, ya da kılıçtan geçirilmeye razı olacaklardır." Bu âyetin Mekkî olmasını da bu görüşlerinin delili olarak kabul etmişlerdir.

Daha doğru olan görüş Mücahid ve başka zatların dediği gibi- bu âye­tin hükmünün baki olduğu ve onlardan (Ehl-i Kitaptan) dinde basirete ka­vuşmak isteyenler hakkında muhkem olduğu görüşüdür. Böyleleriyle en güzel şekilde mücadele edilecek, bunlar tek olan, ortağı olmayan Allah'a davet edilecek, Onun hüccetlerine ve ayetlerine dikkatleri çekilecektir. İmana icabet edecekleri ümit edilerek sert ve katı davranmadan davet edi­leceklerdir.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette: "Rabbinin yoluna hikmetle, gü­zel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl, 16/125) bu­yurmaktadır. Yine Allah Tealâ Hz. Musa ile Hz. Harun'u Firavun'a gönde­rirken onlara hitaben "Belki ibret alır ve sakınır ümidiyle Firavun'a yumu­şak söz söyleyin." (Taha, 20/44) buyurmuştur.

İbni Cerir et-Taberî bu görüşü tercih etmiştir.

Ayetin ikinci kısmına gelince hakka düşmanlığı sebebiyle Ehl-i Kitap'-tan zulmeden kimselerle savaşmaktan çekinilmez. Onları engelleyecek ve korkutacak şekilde çarpışma (kıtal) yapılır.

Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki biz peygamberleri­mizi apaçık mucizelerle gönderdik. İnsanlar aralarında adaleti hakim kıl­sınlar diye o peygamberlere kitap ve ölçü indirdik. Ayrıca kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için birçok menfaatler bulunan demiri verdik. Bu, görmediği halde, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden kimseyi Al­lah'ın ortaya çıkarması içindir. Şüphesiz Allah her şeyden kuvvetlidir ve her şeye galiptir." (Hadid, 57/25). [59]

 

Tartışma Üslûbu:

 

1- "Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir. Biz yalnız O'na boyun eğeriz." deyin."

Yani: Ey Peygamber! Ey Peygamber ümmeti! Ehl-i Kitabı İslâm risâ-letine iman etmeye davet ettiğinizde onlar doğru olduğu veya yalan olduğu bilinmeyen bir şeyi size haber verdikleri zaman onları doğrulamaym. Çün­kü bu yalan ve batıl olabilir. Onları yalanlamayın da. Çünkü bu haber ger­çek ve doğru olabilir. Onlara sadece şöyle deyin: Biz, bize, size ve bütün in­sanlığa indirilen Kur'an'a iman ettik. Size indirilen Tevrat ve İncil'e de iman ettik. Yani bize, Hz. Musa ve Hz. İsa'ya indirilen değiştirilmemiş ve bozulmamış olan kitaplara iman ettik. Bizim de, sizin de mabudunuz olan Hak Tealâ birdir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Biz yalnız O'na boyun eğeriz. O'nun emir ve nehyine itaat ederiz.

Buhari ve Neseî, Ebu Hüreyre (r.a.)'den şöyle rivayet ediyorlar: Ehl-i Kitap, İbranice olan Tevrat'ı okuyorlar ve ehl-i İslâm'a Arapça olarak açık­lıyorlardı. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Ehl-i Kitab'ı doğrulamaym ve yalanlamayın. Sadece şöyle deyin: Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir. Biz yalnız O'na bo­yun eğeriz."

İmam Ahmed, Ebû Nemle[60] el-Ensarî'den şöyle rivayet ediyor: Ebu Nemle Peygamberimiz (s.a.)'in yanında otururken Yahudilerden biri geldi. Peygamberimiz (s.a.)'e

- Ya Muhammedi Bu cenaze konuşur mu? diye sordu. Peygamberimiz

(s.a.):

- Allah bilir, diye cevap verdi. Yahudi:

- Ben şehadet ederim ki bu cenaze konuşur, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.):

- Ehl-i Kitap size bir şey söylerse onları ne doğrulayın ne de yalanla­yın. Sadece şöyle deyin: Biz, Allah'a, O'nun kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik. Eğer söyledikleri gerçek ise onları yalanlamamış, batıl ise doğrulamamış olursunuz."

İbni Cerir de Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'den şöyle rivayet etmiştir: Pey­gamberimiz (s.a.): "Ehl-i Kitab'a hiçbir şey sormayın. Zira kendileri sapıt­tıkları halde sizleri hidayete davet etmektedirler. Onlara sorarsanız ya hak olanı yalanlamış, ya da batıl olanı doğrulamış olursunuz." demiştir.

Buhari, Humeyd b. Abdurrahman'dan şöyle rivayet ediyor : Humeyd, Medine'de Muaviye Kureyşlilerden bir grupla konuştuğunda yanlarındaydı. Muaviye, Ka'bü'l-Ahbar'dan bahsetti ve şöyle dedi: O her ne kadar Ehl-i Kitap'tan haber nakledenlerin en doğru sözlüsü olsa ve biz de aynı kanaatte olsak da, biz onun yalan söyleyip söylemediğini deneriz, tecrübe ederiz.'

2- "Biz aynı şekilde sana da bu kitabı indirdik. Kendilerine kitap ver­diklerimiz bu kitaba iman ederler. Bunlardan (Mekkelilerden) bu kitaba -Kur'an a- iman edecek olanlar vardır. Bizim ayetlerimizi ancak kâfirler in­kâr eder."

Yani Ey Rasulüm! Biz senden önceki peygamberlere kitaplar indirdiği­miz gibi sana da bu kitabı (Kuranı) indirdik. Kendilerine önceki kitapları verdiğimiz Yahudi ve Hristiyanlar bu kitabı alıp da hakkıyla okudukları zaman Abdullah b. Selâm, Selman el-Farisî ve benzerleri gibi iman ederler ve bu kitabın Allah nezdinden indiğini tasdik ederler. Bazı Kureyş kâfirleri ve kâfir Arap kabileleri de bu kitaba iman ederler. Çünkü bu kitap -üslû­bundan gayet iyi farkettikleri gibi- insan kelâmı değildir. Allah'ın Peygam-ber'ine vahyedilmiş Allah kelâmıdır.

Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve bunların hakkını inkâr eden sadece hakkı batılla örten, hidayet ve nurun alâmetlerini silen, küfründe inatçılık yapıp böbürlenen kimsedir. Böylesi tek olan Allah'a iman etmez. Allah'ın kendi üzerindeki nimetine şükretmez. Bu ifade onları içinde bulundukları şirk ve batıldan uzaklaştırmak içindir.

3-  "Sen Kur'an'dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazı yazıyor­dun. Öyle olsaydı batıla uyanlar şüpheye düşerdi."

Yani ey Peygamber! Sen kavminle birlikte yaşadığın tarihlerde Kur'an'ın inmesinden önce başka bir kitap okuyan bir kimse değildin. Yazı yazmayı da biliniyordun.

Sen okuma yazmayı bilen biri olsaydın cahil müşrikler sana inen ki­tap hakkında şüpheye düşecekler ve "Belki de bu önceki kitaplardandımmıştır." diyeceklerdi. Sen kitap okuyan ve yazı yazan biri olmadığına göre onların şüpheye düşmeleri için hiçbir sebep yoktur.

Mücahid, "Ehl-i Kitap kendi kitaplarında Hz. Muhammed (s.a.)'in okuma yazma bilmediği hususundaki ayeti okuyorlardı. Bu sebeple bu ayet nazil oldu." demiştir.

Nahhas diyor ki: Kureyşliler için Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamber­liğine delil; onun okuma yazma bilmemesi, Ehl-i Kitapla görüşmemesi ve Mekke'de Ehl-i Kitab'm bulunmamasıdır. Buna rağmen o, Mekkelilere ön­ceki peygamberlerin ve ümmetlerin haberlerini getirmektedir. Bu şekilde kuşku ve şüpheler ortadan kalkmaktadır.

"Ondan önce herhangi bir kitap" ifadesi olumsuzluğu tekid etmektedir. "Ne de sağ elinle yazı yazıyordun." cümlesi de aynı zamanda tekiddir. "Sağ el" tabiri genelleme manasında kullanılmıştır. Tıpkı "iki kanadıyla uçan kuş..." (En'am, 38) ifadesi gibi.

Kısaca; Hz. Muhammed (s.a.)'in geçmiş kitaplardaki ve kavmi arasın­daki bilinen sıfatı onun okuma yazma bilmeyen ümmî biri olmasıdır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar yanlarındaki Tev­rat ve İncil'de yazılı buldukları, Allah'ın okuyup yazması olmayan elçisi peygambere tabi olurlar. Peygamber onlara iyiliği emreder, kötülüğü nehyeder. "(A'raf, 7/157).

O halde bu Kur'an'm Allah tarafından indirildiği ve herhangi bir be­şer, melek veya cinin ilhamıyla olmadığı hususunda şüphe etmeye hiçbir sebep yoktur.

Bu gerçeğin açıklığına ve Kureyşlilerin Hz. Muhammed (s.a.)'in oku-ma-yazma bilmeyen ümmî bir kimse olduğunu bilmelerine rağmen, onlar yine de onu önceki kitaplardan istifade etmekle itham ettiler. Cenab-ı Hakkın beyan ettiği gibi: "Müşrikler: "Kur'an öncekilerin efsaneleridir. Mu­hammed onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarla­nıp duruyor." dediler." (Furkan, 25/5).

Daha önce de geçtiği gibi Kur'an'm Allah tarafından indirilmiş olduğu­nu tekid etmek üzere Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Doğrusu Kur'an kendi­lerine ilim verilenlerin kalplerinde -korunan- apaçık ayetlerdir. Bizim ayet­lerimizi ancak zalimler inkâr eder."

Yani bilakis bu Kur'an hakka, gerçeğe delâlet ettiği açık olan ayetler­dir. Bu Ehl-i Kitap'tan olan ve olmayan âlimlerin gönüllerinde yerleşmiş bir husustur. Fakat Allah'ın nurlu ayetlerini inkâr eden, yalanlayan, bu ayetleri hafife alan ve bunları reddeden ancak zalimlerdir: yani hakkı bilip de ondan yüzçeviren kibirli, haddi aşan kimselerdir.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette de şöyle buyurmaktadır: "Şüp­hesiz ki üzerlerine Rabbinin hükmü gerçekleşmiş olanlar iman etmezler. Onlara her türlü delil gelse de, onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman et­mezler." (Yunus, 10/96-97).

Özetle; bu yüce Kur'an insan eseri değildir. Bilakis bu kitap âlimlerin anladıkları, ezberledikleri; emir, nehiy ve haber olarak açıkça hakka delâ­let eden apaçık ayetlerdir. Allah, Kuranın ezberlenmesini, okunmasını ve tefsirini kolaylaştırmıştır: "Andolsun ki biz Kur'anı düşünüp ibret alınsın diye kolaylaştırdık. Hiç düşünen var mı?" (Kamer, 54/17).

Buhari Sahih'inde Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Hiçbir peygamber yoktur ki kendisine insanların iman ettiği bir kitap verilmesin. Bana verilen, ancak Allah'ın bana vahyettiği bir vahiydir. Ben içlerinde ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümid ediyorum." [61]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler aşağıdaki hususlara işaret etmektedir:

1- Güzel üslûp, hikmet ve güzel öğütle mücadele ve münakaşanın fazi­leti. Bu, akıl sahipleri nezdinde bir kanaatin oluşması, imana erişilmesi ve arzulanan hedefin gerçekleşmesine daha çok etkilidir.

2- Misliyle muamele etmek, çarpışma, şiddet ve güç kullanılması yolu­na başvurmak; taassup, inatçılık ve küfürde ısrar edenlere cevap verme hususunda etkili bir yoldur.

3-  En güzel şekilde mücadele etmeyi, Allah yoluna hüccet, mantık ve burhanla davet etmeyi emreden bu ayet -tabiinden olan Mücahid ve diğer güvenilir âlim ve müfessirlerin tespit ettikleri gibi- muhkem bir ayettir.

Kurtubî diyor ki: Mücahidin sözü güzeldir. Zira Allah'ın hükümleri hakkında mazereti ortadan kaldıracak bir haber ya da makul bir hüccet ol­madıkça bu hükümler mensuhtur, denemez.[62]

Bu, İbni Cerir ve İbni Arabi'nin de tercihleridir. İbni Arabî diyor ki: Ayet mensuh değildir, sadece tahsis edilmiştir. Zira Peygamberimiz (s.a.) önce dil ile tebliğ etmekle vazifelendirildi. Allah yolunda diliyle mücadele veriyordu. Sonra Allah ona hem kılıç hem de dille tebliği emretti. Kim onunla çarpışırsa öldürülürdü; kim de barış yolunu tutarsa, onun hakkın­da mücadele devam ederdi. Ancak bu da güzel deliller, tatlı sözler ve yu­muşak bir hitapla olurdu.[63]

4- Ehl-i Kitaptan bazıları görüşleri ve inançlarında ılımlı; şirkten, Al­lah'ın oğlu olduğu iddiasından ve teslisten uzaktırlar. Bunlarla mücadele ve tartışma faydalı olabilir. Bunlar Allah'a, kitabına ve ahiret gününe iman etmektedirler. Geriye sadece Hz. Muhammed (s.a.)'e iman kalmakta­dır. Bu da Hz. Musa ile Hz. İsa'ya iman etmek gibidir.

Ehl-i Kitap'tan diğer bir kısmı ise mutaassıp olup içleri kinle doludur, bunlar da tevhid ile teslisi karıştırmışlar, kitapta ve emirlerde tahrifte bu­lunmuşlar, Allah'a evlât veya ortak nisbet etmişler sonra da bunu Allah olarak kabul etmişlerdir. Onlarla mücadele etmek zordur. Tartışma bile fayda vermeyebilir. Buna rağmen biz onları en güzel metotla imana davet ederiz. Çünkü dinde zorlama yoktur. İslâm tebliğ ve uyarıdan, teşvik ve korkutmadan sonra fikir, ifade ve inanç hürriyetini kabul etmektedir.

Putperest müşriklere gelince, Arap yarımadasında putperestlikte di­renmelerine imkân yoktur. Arap yarımadası dışındaki putperestleri de hik­metle ve güzel öğütle İslâm'a davet ederiz.

5- Peygamberimiz (s.a.) Kuranın indirilmesinden önce geçmiş semavî kitapların da şehadetiyle ve kırk yıl kendisiyle birlikte yaşayan Mekkelile-rin gayet iyi bildikleri gibi, okuma-yazma bilmeyen, ümmî bir kimse idi.

Peygamberimiz (s.a.)in ümmî oluşu Kuranın Aziz ve Hakim olan Al­lah'ın kelâmı olduğuna açık ve kesin bir delildir.

Ancak Nakkaş, bu ayetin tefsirinde Şa'bî'nin şu sözünü nakletmekte­dir: Peygamberimiz (s.a.) vefat etmeden okuma-yazma öğrenmiştir.

Buhari ve Müslim'in Sa/ıi/ı'lerinde yer alan hadis-i şerife göre Pey­gamberimiz (s.a.) Hudeybiye Barışı'nda bizzat kendi eliyle "Muhammed b. Abdullah" (Abdullah'ın oğlu Muhammed) yazmış, müşriklerin ısrarı üzeri­ne "Rasulullah (Allah'ın Rasulü)" kelimesini silmişti.

Kurtubî diyor ki: Sahih olan görüşe göre Peygamberimiz (s.a.) tek bir harf bile yazmamış sadece yazan kimseye emretmiştir. Ayrıca herhangi bir şey okumamıştır. Efendimiz (s.a.): "Biz ümmî bir ümmetiz. Yazı yazmayız, hesap yapmayız." buyurmuştur. Bu hadis-i şerifi Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Neseî, İbni Ömer (r.a.)'den rivayet etmişlerdir.

6- Kur'an ayetleri son derece net, apaçık ayetlerdir. Kur'an bâtıl görüş sahiplerinin dedikleri gibi "sihir ya da şiir" değildir. Kuran sadece Allah'ın dininin ve ahkâmının kendisiyle bilindiği alâmetler ve delillerdir. Bu ayet­leri ümmetin âlimleri ezberlemekte ve okumaktadır. Allah müminleri "ilim sahibi olmak'la tavsif etmiştir. Zira müminler akıllan ve anlayışlarıyla Al­lah'ın kelâmı ile beşer ve şeytan kelâmını birbirinden ayırdetmişlerdir.

Ka'bü'l-Ahbar'da bu ümmet hakkında şöyle demiştir: "Onlar hikmet sahibi âlimlerdir. Fıkıhta peygamber gibidirler." Yani isabetli görüş ve icti-had sahibidirler.

7- Kuranın Allah tarafından indirilmiş hak kitap olduğunu sadece ca­hil, batıl görüşlü olan müşrikler inkâr ederler. Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini ve onun getirdiği kitabı inkâr eden kâfirler zalimlerdir.

8- Kur'an ne meleklerin, ne insanların, ne cinlerin icadıdır. Zira hiçbi­ri Kur'an'm benzerini ya da Kur'an ayetlerinden on ayetin benzerini yahut Kur'an'm en kısa suresinin benzerini getiremezler.

Bu meydan okuma ve bu mucizevî özellik Kur'an'm, Allah'ın Peygam­beri Hz. Muhammed (s.a.) in kalbine vahyettiği kelâmı olduğuna kesin bir delildir. [64]

 

Müşriklerin Olmasını İmkansız Sandıkları Bazı İstekleri, Azabın İndirilmesinde Acele Etmeleri Ve Hissedilir Mucizelerin Getirilmesi:

 

50-  "Ona da Rabbinden mucizeler indirilse ya!" dediler. Sen onlara şöyle de: "Bütün mucizeler ancak Allah katındandır. Ben sadece apa­çık bir uyarıcıyım."

51- Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz ki bunda iman eden bir topluluk için mutlaka rahmet ve öğüt vardır.

52- Sen onlara şöyle de: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O göklerde ve yerde olan her şeyi gayet iyi bilir. Batıla inanıp Al­lah'ı inkâr edenler, işte asıl hüsra­na uğrayacak olanlar onlardır.

53- Onlar senden azabın bir an önce indirilmesini istiyorlar. Eğer belirli bir vade olmasaydı, o azap onlara gelmişti bile. Hiç şüphesiz o azap, onlara hiç haberleri olmadan ansı­zın geliverecektir.

54- Onlar senden azabın bir an önce indirilmesini istiyorlar. Halbuki ce­hennem, kâfirleri çepeçevre kuşa-tacaktır.

55- Azap kendilerini tepelerinden ve ayaklarının altından sardığı gün Allah onlara: 'Taptıklarınızı tadın bakalım!" diyecektir.

 

Kelime ve İbareler:

 

Mekke kâfirleri: "Ona da" Muhammed'e de; Salih'in devesi, Musa'nın âsâsı ve İsa'nın sofrası gibi "Rabbinden mucizeler indirilseydi ya! dediler."

Ey Muhammedi "Sen onlara şöyle de: Bütün mucizeler ancak Allah katındandır." Mucizeleri sadece Allah dilediği şekilde indirir. Ben buna mâlik değilim ki sizin teklif ettiğiniz şeyi getirebileyim. "Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." Yani benim görevim sadece bana verilen mucizelerle isyankâr olan kimseleri uyarmaktadır.

"Kendilerine" devamlı olarak "okunan kitabı" Kuran'ı "sana indirme­miz"; talep ettikleri ve teklif ettikleri gibi bir mucize olarak "onlara yetmiy­or mu?" Bu mucize, diğer mucizelerden farklı olarak onlara meydan oku­yan, sonu olmayan sabit ve sürekli bir mucizedir. "Şüphesiz ki bunda" yani devamlı bir ayet ve apaçık bir hüccet olan bu kitapta "iman eden bir toplu­luk için" düşünceleri inatçılık olmayıp iman olan kimseler için "mutlaka rahmet" büyük bir nimet "ve öğüt" hatırlatma ve tavsiyeler "vardır."

"Sen onlara şöyle de: Benimle sizin aranızda" doğru söylediğime "şa-hid olarak Allah yeter. O göklerde ve yerde olan her şeyi" yani benim duru­mumu da, sizin durumunuzu da "gayet iyi bilir. Batıla" yani Allah'tan baş­ka tapınılan şeylere "inanıp Allah'ı inkâr edenler, işte" iman karşılığında küfrü almak suretiyle ticaretlerinde "asıl hüsrana uğrayacak olanlar on­lardır. "

"Onlar" senden "Bizim üzerimize gökten taş yağdır." (Enfal, 32) diye­rek "azabın bir an önce indirilmesini istiyorlar. Eğer belirli" her azap için veya her topluluk için tayin edilmiş, belirlenmiş "bir vade olmasaydı, o azap onlara" derhal "gelmişti bile. Hiç şüphesiz o azap, onlara", geleceği vakit hiç farkında olmadıkları halde "hiç haberleri olmadan" dünyada Be­dir Savaşı gibi, ahirette ise kendilerine ölüm geldiği zaman o azap "ansızın geliverecektir".

"Onlar senden bu azabın" dünyada "bir an önce indirilmesini istiyor­lar. Halbuki Cehennem" azap geldiği gün "kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır".

"Azap kendilerini tepelerinden ve ayaklarının altından" her taraftan "sardığı gün Allah" ya da azapla görevli melek "onlara: Yaptıklarınızı" yani yaptıklarınızın cezasını "tadın bakalım." Bizden kurtulamayacaksınız "di­yecektir. "[65]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz..." ayetinin (51. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Cerir, İbni Ebî Hatim, Darimî Müsned 'in­de ve Ebu Davud, Yahya b. Ca'de'den şöyle naklediyorlar: Müslümanlardan bir grup, içinde Yahudilerden duydukları bazı bilgiler de yer alan, kendile­rinin yazdıkları kitapları getirdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdu: "Bir kavmin peygamberlerinin kendilerine getirdiği kitabı bırakıp da başka Peygamberlerin kavimlerine getirdiği kitaba yönelmesi o kavme ahmaklık -veya sapıklık- olarak yeter." Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?"

Buhari bu ayetin tefsirinde Efendimiz (s.a.)'in şu hadis-i şerifini riva­yet etti: "Kur'an'la yetinmeyen -yani başka kitaplara müracaat edip de Kur'an'layetinmeyen- bizden değildir."

Abdürrezzak, Abdullah b. Haris el-Ensarî'den şöyle rivayet ediyor: Hz. Ömer (r.a.) elinde Tevrat'tan bazı bölümlerin yazılı olduğu bir kitapla Pey­gamberimiz (s.a.)'in huzuruna girdi. Peygamberimiz (s.a.)'e:

- Bunu, Ehl-i Kitap tan birinin yanında buldum. Size arzediyorum, dedi.

Efendimiz (s.a.)'in yüzü daha önce hiç görmediğim şekilde çok değiş­mişti. Hz. Ömer'e dedim ki:

-  Sen Rasulullah (s.a.)'ın yüzünü görmüyor musun? Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

- Biz Rabb olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Peygamber olarak da Mu-hammed (s.a.)'i tanıdık. Ancak bundan razı olduk, dedi.

Peygamberimiz (s.a.)'in yüzü açılmıştı. Şöyle buyurdular:

-  Eğer Musa inse, siz de beni bırakıp ona uysanız sapıklığa düşmüş olursunuz. Ben sizin peygamberlerden nasibinizim, siz de ümmetlerden ba­na düşen nasipsiniz. [66]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Cenab-ı Hak, Kur'anın Hz. Muhammed (s.a.) tarafından değil de Al­lah tarafından indirilmiş olduğunu beyan ettikten sonra müşriklerin bir şüphelerini zikretti.

Bu şüphe şu idi: Müşrikler Peygamberimiz (s.a.)'e "Sen Musa'ya ve İsa'ya inen kitap gibi sana da bir kitap indirildiğini söylüyorsun. Bize önce­ki peygamberlere verilen, Salih'in devesi, Musa'nın âsâsı ve İsa'nın sofrası gibi, elle tutulur gözle görülür maddi bir mucizeyi veya ayeti getiremez miydin?" dediler.

Cenab-ı Hak da bunlara "Bütün mucizeler ancak Allah katındandır." ayetiyle cevap verdi. Yani ayet ve mucize indirmek risaletin şartı değildir. Allah dilerse bunu indirir, dilemezse indirmez. Ayet olarak Kur'an yeter. O, açık, ebedî bir mucizedir. Allah kulları arasında hükmeden, sonsuz ilim sa­hibi şahittir.

Cenab-ı Hak, bu iki grubu -müşrikler ve Ehl-i Kitabı- irşad etme husu­sundaki iki kaideyi açıkladıktan sonra umumî bir uyarıyı duyurdu: "Batıla inanıp Allah'ı inkâr edenler, işte asıl hüsrana uğrayacak olanlar onlardın"

Allah Tealâ hüsranla uyardıktan sonra onların istemeleri ve acilen in­mesini talep etmeleriyle azabın gelmeyeceğini; azabın inmesi için ilâhî hik­metinin gerektirdiği, rahmetinin icabı olarak tayin ettiği belirli bir vadenin olduğunu açıkladı. [67]

 

Açıklaması:

 

"Müşrikler: "Ona da Rabbinden mucizeler indirilse ya!" dediler." Yani müşrikler serkeşlik, üste çıkma ve inatçılıkla şöyle dediler: Salih'in devesi, Musa'nın âsâsı ve İsa'nın sofrası gibi önceki peygamberlere indirilen muci­zeler gibi Muhammed'e de, onun doğruluğuna delil olacak ve kendisinin Al­lah tarafından gönderilen bir Rasul olduğunu isbat edecek maddî bir muci­ze indirilse ya!

Allah da onlara şöyle cevap verdi: "Sen onlara şöyle de: Bütün mucize­ler ancak Allah katındandır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." Yani ey Muhammedi Onlara de ki: Ayetlerin indirilmesi ve mucizelerin gönderilme­si Allah Tealâ'ya aittir. Eğer O, sizin hidayete ereceğinizi bilseydi, sizin bu isteğinizi yerine getirirdi. Zira bu Onun için kolaydır, gayet basittir. Fakat O sizin bu talebinizle sadece serkeşlik ve deneme amacı taşıdığınızı gayet iyi bilmektedir. Dolayısıyla sizin bu arzunuza icabet etmeyecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Onlara mucizeler göndermeyişimizin sebebi; sadece önceki kavimlerin kendilerine gönderilen mucizeleri yalanlamalarıdır. Biz Semud kavmine apaçık bir mucize olarak dişi bir deve verdik. Ne var ki onlar ona haksızlık ettiler..." (İsra, 17/59).

Ben ancak size, küfrünüzde devam ederseniz gelecek şiddetli bir aza­ba karşı sizi açıkça uyarmakla görevli bir uyarıcı olarak gönderildim. Be­nim üzerime düşen size Allah Tealâ'nın risâletini tebliğ etmektir. Sizi hida­yete erdirmek bana ait değildir. "Allah kimi hidayete eriştirirse o hidayete erişen kimsedir. Kimi de saptırırsa sen Allah'tan başka hiçbir irşad edici, hiçbir dost bulamazsın." (İsra, 11 İdi) "Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir." (Bakara 2/272).

Allah Tealâ daha sonra onların son derece bilgisiz ve geri kafalı olduk­larını beyan etti. Zira onlar kendisine Kur'an indiği halde Hz. Muhammed (s.a.)'in getirdiği bu dinde doğru sözlü olduğuna delâlet edecek mucizeler talep ettiler. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Kendilerine okunan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?" Yani içinde senden öncekilerin haberleri, senden sonrakilerin durumları, aralarındaki meselelerin hükümleri anlatılan bu yüce kitabı sana indirmiş olmamız, senin doğru sözlü olduğuna delil olarak onlara yetmiyor mu? Zira sen okuma-yazma bilmeyen, Ehl-i Kitap'tan hiçbir kimse ile de irtibatı, gö­rüşmesi olmayan ümmî bir kişisin. Bununla birlikte önceki sahifelerde olan haberleri getirdin ve ihtilafa düştükleri konularda doğruyu açıkladın. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlara önceki kitaplarda bu­lunan hususların açıklaması gelmedi mi?" (Taha, 20/133).

İmam Ahmed, Buhari ve Müslim'in Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet et­tikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: "Pey­gamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki kendisine beşerin benzerlerine iman ettiği mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen mucize ise Allah'ın ba­na vahyi (olan Kur'an-ı Kerim)dir. Ben kıyamet gününde peygamberler ara­sında ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümid ediyorum."

"Sen onlara şöyle de: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter." Yani ey Muhammed! Onlara de ki: Benimle sizin aranızda her şeyi bilen âdil hakem olarak Allah yeter. O, sizden sadır olan yalanlamayı, benim si­ze söylediğim şeyleri ve size tebliğ ettiğim emir ve uyarıları ve benimle size gönderdiği kitabı gayet iyi bilir. Eğer Onun adına yalan söylesem benden intikam alır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Eğer Muhammed, kendinden bazı sözler uydurup da bunları bizim söylediğimizi iddia etseydi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da can da­marını keserdik. Hiçbiriniz de buna mani olamazdı." (Hakka, 69/44-47).

Ben, size haber verdiğim hususlarda doğruyu söyledim. Bu sebeple -Rabbim- beni apaçık mucizelerle ve kesin delillerle teyid eyledi.

"O, göklerde ve yerde olan her şeyi gayet iyi bilir." Yani Allah Tealâ'ya hiçbir şey gizli kalmaz. O, göklerde ve yeryüzünde meydana gelen ve mey­dana gelecek olan her şeyi bilir. Bu itibarla O benim durumumu da, sizin durumunuzu da, benim doğru söylediğimi de, sizin yalanlamanızı ve inkâr etmenizi de gayet iyi bilir.

"Batıla inanıp Allah'ı inkâr edenler işte asıl hüsrana uğrayacak olan­lar onlardır." Yani Allah'tan başka kendisine tapınılan putlar, heykeller ve benzeri fani varlıkları tasdik edip Allah'a imana delâlet eden delillerin çok­luğuna rağmen Allah'ın varlığını ya da birliğini inkâr edenler, işte onlar iman karşılığında küfrü satın aldıkları için ticaretlerinde hüsrana uğrayan kimselerdir. Allah, kıyamet gününde, onların yaptıklarının karşığılını verecek ve Allah'ın peygamberlerinin doğru söylediklerine dair delillere rağmen Allah'ın peygamberlerini yalanlama, hakkı inkâr etme ve hiçbir delil olmaksızın tağutlara ve putlara inanma gibi batıla tabi olma şeklinde işledikleri fiillere karşılık onları cezalandıracaktır.

"İşte asıl hüsrana uğrayacak olanlar onlardır." ayeti hasr (yani özel­likle belirtme) ifade eder. Yani kim bâtıla inanıp Allah'ı inkâr ederse, o kimse ziyandadır. Batıla inanan herkes Allah'ı inkâr etmiş olur.

Allah Tealâ daha sonra Allah'ın azabının derhal meydana gelmesini is­teyen müşriklerin bilgisizliklerini ve ahmaklıklarına işaret ederek şöyle buyurdu:

"Onlar senden azabın bir an önce indirilmesini istiyorlar. Eğer belirli bir vade olmasaydı o azap onlara gelmişti bile. Hiç şüphesiz o azap, onlara hiç haberleri olmadan ansızın geliverecektir."

Yani Kureyş kâfirleri Cenab-ı Hakk'ın şu ayette anlattığı gibi bu aza­bın kendilerine derhal gelmesini istemektedirler: "Hani onlar: "Ey Al­lah'ım! Eğer bu Kur'an senin nezdinden indirilmiş hak bir kitap ise, gökten üzerimize taşlar yağdır veya bize can yakıcı bir azap ver." demişlerdi" (En-fal, 8/32).

Eğer bu azap belirli bir vakitle tayin edilmiş olmasaydı ve Allah bu azabın kıyamet gününe kadar geciktirilmesini kesin olarak takdir etmiş ol­masaydı, bu azap onların istedikleri gibi pek yakında süratle kendilerine derhal inerdi. Bununla birlikte bu azap onların geleceğini hissetmedikleri, gaflette oldukları bir anda geliverecektir.

Cenab-ı Hak daha sonra onların azabın inmesi şeklindeki taleplerini bir defa daha şu ayetle zikretti:

"Onlar senden azabın bir an önce indirilmesini istiyorlar. Halbuki ce­hennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır." Yani onlar senden azabın meyda­na gelmesini istiyorlar. Bu azab hiç şüphesiz meydana gelecektir. Cehen­nem de onları her taraftan kuşatacaktır.

Cenab-ı Hak daha sonra bu azabın kendilerini kuşatma şeklini şu ayetle açıklamıştır: "Azap onları tepelerinden ve ayaklarının altından sar­dığı gün Allah onlara: 'Yaptıklarınızın cezasını tadın bakalım." diyecektir."

Yani o gün azap onları her taraftan kaplayacak, azarlama ve tehdit olarak onlara dünyada işlediğiniz küfür ve masiyetlerin cezasını tadın ba­kalım denilecektir. Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi: "Onlara cehennemde, ateşten altlarına yatak üstlerine örtüler vardır." (Araf, 7/41).

"Onlara, ken­dilerini üstlerinden gölgeleyen ateşler, altlarında gölgeleyen ateşler vardır" (Zümer, 39/16).

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Kâfirler ateşi yüzlerinden ve arkalarından savamayacakları ve kimseden de yardım göremeyecekleri za­manı bir bilseler!" (Enbiya, 21/39).

"O gün onlar cehennemin ateşine yüzüstü sürüklenirler ve onlara tadın cehennem ateşinin dokunuşunu, denir" (Kamer, 54/48). [68]

 

Ayetlerden Çıkarılan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler şu hususları belirtmektedir:

1- Müşrikler Peygamberimiz (s.a.)'den Hz. Musa'nın âsâsı, Hz. Salih'in devesi ve Hz. İsa'nın sofrası gibi gözle görülür maddi bir mucize talep etti­ler. Ama bu güzel bir niyetle Allah'a ve Onun birliğine iman etmeye ulaş­ma mânasında değil, inatçılık ve gururlanma şeklinde idi.

2- Onları ilzam eden Kur'anî cevap ise şu şekildeydi: Allah'ın; Arapla­ra, benzerini getirin veya onun bir suresinin benzerini getirin, diye mey­dan okuyup da, Arapların bundan âciz kaldıkları bu mucize kitap, onlara yetmiyor mu? Eğer Muhammed (s.a.) kendilerine Musa ve İsa'nın mucize­lerini getirseydi: Bu sihirbazlıktır, biz sihirden anlamayız, diyeceklerdi. Halbuki söz söyleme sanatı onların güçlerinin yettiği bir şeydi. Buna rağ­men Kur'an'ın benzerini getirmekten âciz kaldılar. Ayrıca mucizenin varlı­ğı, risaletin şartlarından değildir. Biz mucizeleri bilinmeyen Şit, İdris ve Şuayb gibi peygamberlerin varolduğunu da biliyoruz.

3- Kuran, dünya ve ahirette müminler için rahmettir. Onları dünyada sapıklıktan kurtardığı, ahirette de cehennemden uzaklaştırdığı için rah­mettir. O, aynı zamanda müminleri hakka yönelttiği için dünyada bir öğüt­tür ve her insanın çağlar boyunca okuyup ibret alacağı ebedî bir mucizedir. Dolayısıyla Kur'an her mucizeden daha kâmil bir mucize olmaktadır. Çün­kü onun tesiri devamlıdır. Maddî mucizelerin tesiri ise devamlı değildir. Ayrıca Kur'an'ın haberi doğuya ve batıya ulaşmıştır ve onu herkes işitmiş-tir. Maddî mucizeler ise bir yere has kalmaktadır.

4-  Hakkı yalanlayanlara: Peygamberinin doğru söylediğine ve Kur'an'ın da Allah'ın kitabı olduğuna şahid olarak Allah yeter. Bu hem tes-bit, hem de tekid manası ifade eden bir uyarı ve tehdittir.

5-  "O göklerde ve yerde olan her şeyi gayet iyi bilir." Yani hiçbir şey O'na gizli kalmaz, ifadesi Peygamberimiz (s.a.)'in kâfirler aleyhindeki şa­hitliğinin doğruluğu hususunda Hakk'ı yalanlayanlar aleyhine bir delildir. Çünkü onlar Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini ikrar ve itiraf ettiler. Dolayı­sıyla Onun şahitliğini de ikrar ve itiraf etmeleri şart oldu.

6- Batıla -yani İblis'e ya da putlara ve heykellere tapmaya- inanmala­rı, Allah'ın peygamberlerini yalanlamaları, kitabını inkâr etmeleri, Allah'a putları ortak koşmaları ve Allah'a evlât ve eş nisbet etmeleri sebebiyle Al­lah'ı inkar eden müşrikler ve kâfirler, ahirette hem kendileri hem de amel­leri hüsrana uğrayan kimselerdir.

Bu ifade Ehl-i Kitabı da içine almaktadır. Çünkü onlar ne Muham-med (s.a.)'e, ne de Kur'an'm Allah tarafından indirilmiş olduğuna iman et­tiler. Bu da ayetin genel ve kapsamlı bir uyarı olduğuna delâlet etmektedir.

7-  Müşrikler aşırı derece inkarcılıkları ve küfürde ısrarları sebebiyle Peygamberimiz'e hitaben: Bize vaadettiğin bu azabı derhal getir, dediler.

Kur'an'ın haber verdiği şekliyle Nadr b. Haris ve Ebu Cehil şöyle de­mişlerdi: "Ey Allahım! Eğer bu Kur'an senin nezdinden indirilmiş hak bir kitapsa, gökten üzerimize taşlar yağdır veya bize can yakıcı bir azap ver." (Enfal, 8/22). "Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen gönder." (Sad, 38/16).

8- İlâhî hikmet, insanlara rahmet olması ve onlara ıslah ve tevbe için yeterli bir fırsat verilmesi için azabın belirli bir vadeye ve tayin edilmiş bir vakte kadar geciktirilmesini gerekli kıldı. Dolayısıyla her azap için ne öne alman, ne de geciktirilen bir vade vardır. Bunun delili şu ayettir: "Her ha­berin neticelendirilip gerçekleşeceği bir vakit vardır." (En'am, 6/67). Onların derhal olmasını arzu ettikleri azap, kendileri bu azabın ineceğini bilmeksi­zin, kesinlikle ve ansızın gelecektir.

9- Kureyş kâfirleri ve benzerleri, azabın derhal inmesini istemektedir­ler. Allan onlar için cehennemi hazırlamıştır. Cehennem hiç şüphesiz onları kuşatacaktır. O halde, acele etmenin mânâsı nedir? Hiç şüphesiz bu azap kıyamet günü her taraflarından onları kuşatacaktır. Azap kendilerini ta­mamen kaplayınca cehennem onları kuşatmış olmaktadır. Kendilerine Al­lah'ın emriyle bir melek tarafından: "Yaptıklarınızı cezanızı tadın baka­lım." denir. [69]

 

Dinî Vazifelerin Yerine Getirilememesi Durumunda "Hicret" Etmenin Emredilmesi:

 

56-  Ey iman eden kullarım! Şüphe­siz ki benim yeryüzüm geniştir. O halde sadece bana ibadet edin.

57-  Her can mutlaka ölümü tada­caktır. Sonra da bize döndürülecek-

58- İman edip salih ameller işleyen­leri cennette mutlaka altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştire­ceğiz. Onlar orada ebediyyen kala­caklardır. Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

59- Onlar sabreden ve sadece Rablerine tevekkül eden kimselerdir.

60- Nice canlı varlıklar vardır ki kendi rızıklarını temin etmekten âcizdirler. Onlara da, size de rızık veren Allah'tır. O, her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi gayet iyi bilendir.

 

Belagat:

 

"Ey iman eden kullarım!" Allah'ın mümin kullarını kendine nispet et­mesi onlara şeref ve değer verdiğini beyan etmek içindir. [70]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Şüphesiz ki benim yeryüzüm geniştir. O halde sadece bana ibadet edin." Yani bir beldede ibadet etmeniz, ya da dini vazifeleri yerine getirme­niz mümkün olmazsa ibadetin kolaylıkla yapılabileceği bir başka beldeye hicret edin.

"Fe-iyyâye" kelimesindeki "fâ" harfi mahzuf şartın cevabı olduğu için gelmiştir. Buna göre mânâ "Şüphesiz ki benim yeryüzüm geniştir. Eğer bir yerde bana ihlasla ibadet edemezseniz, bir başka yerde bana ihlasla ibadet edin." demektir.

"Her can mutlaka ölümü tadacaktır." Yani her can hiç şüphesiz ölüme ulaşacaktır. "Sonra da" amellerin karşılığı için "bize döndürüleceksiniz." Sonucu böyle olan kimsenin de bu karşılık için hazırlanması gerekir.

"Le-nübevviennehüm", onları konuk edeceğiz, demektir. Bu kelimenin "le-nüsviyennehüm" (peltek se ile) şeklinde olmak üzere kıraeti de vardır. Bu "mesvâ: ikamet yeri" kelimesi kökünden gelmiştir.

"Onlar orada ebediyyen kalacaklardır." Orada sürekli olarak, daimî olarak kalacaklardır. "Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!"

"Onlar" müşriklerin eziyetlerine karşı ve dini hakim kılmak için hic­ret etme konusunda ve diğer mihnet ve meşakkatlere karşı "sabreden ve sadece Rablerine tevekkül eden kimselerdir." Yani onlar sadece Allah'a te­vekkül ederler. Allah da onlara hiç ummadıkları yerden rızık verir. Çünkü rızık veren, rızık için sebepleri hazırlayan sadece Allah'tır. O halde hicret sebebiyle nzık temin edememekten korkmayın.

"Nice canlı varlıklar vardır ki kendi rızıklarını temin etmekten âcizdir­ler." Güçsüzlükleri sebebiyle rızıklarını taşıyamazlar. "O, her şeyi" sözleri­nizi "çok iyi işiten ve her şeyi" gönüllerinizi "gayet iyi bilendir. [71]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim yeryüzüm geniştir." ayeti (56. ayet); Mekke'deki güçsüz müslümanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar, Mekke'de İslâm'ı açığa vurmaktan dolayı sıkıntı içindeydiler.

Mukatil ve Kelbî diyor ki: Bu ayet Mekke'de bulunan müminleri hicre­te teşvik etmek için, yani "Biz hicret edersek, açlık ve geçim sıkıntısı çeke­riz diye korkuyoruz." diyen ve hicretten geri kalan bir grup müslüman hakkında nazil olmuştur.

"Nice canlı varlıklar vardır ki..." ayetinin (60. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Abbas (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Müşrikler, Mekke'deki müminlere eziyet ettiklerinde Peygamberimiz (s.a.) müminlere:

-  Medine'ye gidin, hicret edin. Zalimlere komşu olmayın, demiş, müminler de:

- Medine'de bizim ne evimiz, ne de mülkümüz var. Orada ne bizi yedi­recek, ne de bize su verecek olan var, demişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu: "Nice canlı varlıklar vardır ki kendi rızıklarını temin etmekten âcizdirler. Onlara da, size de rızık veren Allah'tır." Yani o canlıların yanın­da nzıklan önceden biriktirilmiş, depo edilmiş değildir. Siz de böylesiniz. Allah size de hicret yurdunda nzık verir. [72]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Müşriklere ve Ehl-i Kitab'a hüsrana uğrayacakları uyarısı yapılma­sından ve kendilerinin "cehennemlik" kılınmasından sonra onların inatçı­lıkları şiddetlenmiş, fesatçılıkları artmış, müminlere eziyetleri çoğalmış, müminlerin ibadet etmelerine engel olmaya başlamışlardı.

Bunun üzerine, Cenab-ı Hak müminlere bulundukları beldede ibadet etmekte zorluk çekerlerse başka beldelere hicret etmelerini emretti. Bu "Daru'l-Harb"de devamlı olarak ikamet etmenin haram olduğuna ve ora­dan çıkmanın vacib olduğuna delâlet etmektedir.

Cenab-ı Hak musibet beklentisinin hicrete engel olmayacağını beyan etti. Zira hoşlanılmayan olaylar hicret sebebiyle olmazsa herhangi bir yer­de ölüm sebebiyle de olabilir. Cenab-ı Hak ayrıca nerede olurlarsa olsunlar bütün mahlûkatınm rızıklannı kefaleti altına aldığını beyan etti. [73]

 

Açıklaması:

 

"Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim yeryüzüm geniştir. O halde sadece bana ibadet edin. Yani ey beni ve Peygamberim Muhammed aley-hisselâmı tasdik eden kullar! Benim yeryüzüm dar değil, geniştir. Sizin yeryüzünde herhangi bir yerde ikamet etmeniz mümkündür. Kâfirlerin en­gellemeleri ve eziyetleri sebebiyle sizin ibadet etmeniz veya dinî vazifeleri­nizi yerine getirmeniz zoflaşırsa dinî vazifelerinizi yerine getirebileceğiniz yere hicret edin.

"Kullarım" kelimesinin sadece müminleri içine almasına rağmen bu kelimenin hemen ardından "iman edenler" şeklinde tavsif edilmesi ayırdet-me için değil sadece bu vasfı taşıdıklarını beyan etmek içindir.

Bu, müminlere dini yaşayamadıkları beldeden, Allah'ın emrettiği şe­kilde, Allah'ın birliğini ilân edip Ona kulluk etmek suretiyle dini yaşayabi­lecekleri yeryüzüne hicret etmeleri şeklindeki bir emirdir.

Hicret'ten maksat: Allah Tealâ'mn adını yüceltme yolunda canını, ma­lını ve vatanını feda edebilecek ihlâslı ve kâmil mümin yetiştirmektir. Mekke'den Medine'ye hicret etmek fetihten önce vacip idi. Hicretin vacip oluşu daha sonra kaldırıldı.

İmam Ahmed, Zübeyr b. Avvam (r.a.)'den Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Beldeler Allah'ın beldeleridir. Kullar Al­lah'ın kullarıdır. Nerede hayır elde edersen, orada ikamet et."

Bunun için Mekke'de ezilen müslümanların orada ikamet etmeleri zorlaşmca müslümanlar dinlerinden emin olmak için Habeşistan diyarına hicret ettiler. Habeşistan kralı Necaşi Ashame'nin himayesinde en güzel şekilde ağırlandılar. Necaşi onları barındırdı ve yardımıyla destekledi. Da­ha sonra da Peygamberimiz (s.a.) ve Mekke'de kalan sahabileri Medine-i Münevvere ye hicret ettiler.

Allah Tealâ kullarına ibadete riayet etmelerini, ibadette ihlâslı olma­larını ve samimiyetle ihtimam göstermelerini emrettikten sonra dünyanın ebediyet yurdu olmadığım beyan etti ve ceza-mükâfat yurdu için hazırlan­malarını emretti ve şöyle buyurdu: "Her can mutlaka ölümü tadacaktır. Sonra da bize döndürüleceksiniz." Yani hiç şüphesiz ölüm her can için mey­dana gelecektir. Nerede bulunursanız bulunun ölüm size erişecektir. O hal­de Allah'a taat içinde ve Allah'ın size emrettiği durumda bulunun. Bu sizin için daha hayırlıdır. Zira ölüm mutlaka meydana gelecektir ve ister yurdu­nuzda, isterse yurt dışında bulunun ölümden kaçış yoktur. Sonra dönüş ve varış sadece Allah'adır. Kim Allah'a itaatkâr ise, Allah onu en üstün mükâ­fatla mükâfatlandırır ve ona en mükemmel sevabı verir.

Özetle: Birtakım sıkıntılar mutlaka olacaktır. Bundan dolayı vatanı terketmek ve sevdiklerinden ayrılmak müminler hakkında zor bir şey de­ğildir.

Allah Tealâ daha sonra şirk ve masiyetlerden kaçarak dini uğrunda hic­ret eden mümine verilecek mükâfatın cinsini beyan ederek şöyle buyurdu:

"İman edip salih ameller işleyenleri cennette mutlaka altlarından ır­maklar akan köşklere yerleştireceğiz. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!" Yani Allah'ı ve Rasulü'nü tasdik eden Allah'ın emirlerine sarılmak ve nehiylerinden kaçınmak gibi salih amelleri işleyenleri cennette ağaçlarının altından su, cennet şarabı, bal veya sütten çeşitli ırmaklar akan yüksek köşklere yerleştireceğiz ve orada konuk edeceğiz. Onlar orada ebedî kalacaklar ve amellerine karşılık olarak oradan hiç ayrılmayacaklardır. Bu ne güzel mükâfattır! Müminlerin amellerine, karşılık ecir olarak bu köşkler ne güzeldir.

Bu mükâfat daha önce geçen kâfirlerin cezasına mukabildir: "Cehen­nem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır." Kâfirlere ait cehennemler olduğu gi­bi, amellerinin ecri olarak müminlere ait cennetler vardır.

Salih amel işleyen müminlerin sıfatlarından ikisi: Sabır ve tevekküldür.

"Onlar sabreden ve sadece Rablerine tevekkül eden kimselerdir." Yani o müminler namaz, oruç, Allah yolunda hicret, düşmanlarla cihat etmek, Al­lah'ın rızasını kazanmak için aile ve akrabadan ayrılabilmek, müşriklerin eziyetlerine tahammül etmek gibi dinî görevlerini yerine getirme hususun­da sabreden ve sadece Rablerine tevekkül eden, din ve dünyaları hususun­daki bütün durumlarda işlerini Allah'a havale eden, kendilerine vacip olan görevlerini yerine getiren sonra da zafer, başarı, rızık, izzet v.b. neticeleri gerçekleştirmeyi Rablerine bırakan kimselerdir.

Burada 'sabır' ve tevekkül' sıfatlarının zikredilmesi makama uygun­dur. Çünkü hicret, cihad, vatanı terketmek ve kişinin sevdiklerinden ayrıl­ması, eziyetlere tahammül etme ve Allah Tealâ'ya kulluk etme hususunda sabırlı olmayı ve Allah'a tevekkül etmeyi gerektirmektedir.

Allah Tealâ daha sonra tevekküle yardımcı olacak diğer bir vasfı zik­retti. Bu vasıf Allah'ın mahlûkatının rızkı hususunda son derece yeterli ol­duğunun bilinmesidir. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Nice canlı varlıklar vardır ki kendi rızıklarını temin etmekten âcizdir­ler. Onlara da, size de rızık veren Allah 'tır. O her şeyi çok iyi işiten ve her şe­yi gayet iyi bilendir." Yani rızık sadece belirli bir bölgeye mahsus değildir. Bilakis Cenab-ı Hakk'ın rızkı bütün mahlûkatı için ne zaman ve nerede bulunurlarsa, bulunsunlar umumidir. Nice canlı varlıklar vardır ki güçsüz­lüğü sebebiyle rızkını taşıyamaz. Rızkını toplamaya ve temin etmeye muk­tedir olamaz. Yarın için hiçbir şey biriktiremez. Onun güçsüzlüğüne rağ­men Allah onun rızkını ayırır, onun rızık teminini kolaylaştırır. İster yer­yüzünün derinliklerinde, ister havada uçan kuş, isterse denizdeki balık ol­sun her yaratığın kendisine yetecek ve onu idare edecek kadar rızkını Al­lah gönderir. Allah kullarının sözlerini çok iyi işiten gönüllerini, sırlarını ve kalplerinde olanı gayet iyi bilendir.

Allah vaadini yerine getirdi. Dolayısıyla muhacirlerin Medine'deki rı-zıkları daha çok, daha geniş ve daha güzel oldu. Kısa bir zaman sonra da pek çok ülkenin ve şehrin idarecileri oldular.

Bu ayetin bir benzeri şu ayettir: 'Yeryüzünde hiçbir canlı varlık yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. Allah her canlının hayatta iken yerleştiği ve ölümden sonra konulduğu yeri bilir. Her şey apaçık bir kitapta kayıtlıdır." (Hud, 11/6). [74]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1- Kâfirlerin eziyetleri sebebiyle dinin emirlerinin yerine getirilmesi­nin imkânsız olduğu durumda küfür diyarından İslâm diyarına hicret et­mek talep edilmekte olup, vaciptir.

Müslüman Allah'a kulluğu, bulunduğu yerde, Allah'ın salih kullarıyla birlikte yerine getirmelidir. Eğer bir yerde imanı ortaya koyma hususunda darlık içerisinde ise, diğer bir yere hicret eder. Zira Allah'ın birliğini ortaya koymak için Allah'ın arzı geniştir. Bu İslâm'ın ilk yıllarında müminler için gayet uygun olup müminler şirk ve putperestliğin beşiği olan Mekke'den temiz ve pak Medine-i Münevvere'ye hicret etmişlerdi. Sonra bu vacip oluş kaldırıldı ve Mekke'nin fethinden sonra hicret vacip olarak kabul edilmedi. Hicret artık kötülüklerden ayrılmak ve Allah'ın nehyettiklerini terketmek manasında anlaşılmaktadır.

Ayet her zaman ve her yerdeki mutlak hicret hakkında olmayıp fetih­ten önceki hicret hakkında nazil olmuştur. Fakat genel anlamıyla müslü-manın, dininin emirlerini yaşama imkânı bulamadığı zamanda, hicretin devamlı olarak vacip olduğu görüşüne delil olarak kabul edilmektedir.

2-  Allah, dünya meselesini ve endişelerini küçümsemek suretiyle ve bütün insanların öleceklerini ve Allah'ın huzurunda toplanacaklarını be­yan etmek suretiyle, Mekke'den Medine'ye yapılan tarihî hicreti teşvik et­mektedir. İnsanların üzerine düşen, Allah'a itaate koşmak, O'na hicret et­mek ve emirlerine uymaktır.

3- Allah Tealâ kendi nezdinden bir teşvik olmak üzere salih amel işle­yen müminlere cennette yerleşecekleri vaadinde bulundu ve onların ulaşa­cakları mükâfatı belirtti. Bu, altlarından ırmaklar akan cennetlere girmek ve yüksek cennet köşklerinde oturmaktır.

Müslim, Sahih'inde Sehl b. Sa'd'den rivayet ediyor ki Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Sizler doğudan batıya ufukta geçip giden inci gibi yıldızı nasıl görüyorsanız, cennet ehli de aralarındaki derece farklılığı sebebiyle kendilerinden üstte bulunan köşklerde olanları aynı şekilde yuka­rıda görürler." Sahabe dediler ki:

- Ya Rasulallah! Bu makamlar peygamberlerin makamları olup onlar­dan başkaları bu makamlara erişemezler mi?

-  "Hayır, nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, bu makamlar Allah 'a iman eden ve peygamberleri tasdik eden kimselerin makamlarıdır."

Tirmizî Hz. Ali (r.a.)'den şöyle rivayet ediyor: Peygamberimiz (s.a.) : "Cennette içinden dışarısı, dışarıdan içerisi görünen köşkler vardır." buyur­du. Bir bedevi ayağa kalktı:

- Bu köşkler kimin için ya Rasulallah? diye sordu. Efendimiz (s.a.):

-  "Bunlar güzel güzel konuşan, yemek yediren, oruca devam eden ve in­sanlar uyurken namaz kılan kimseler içindir." diye cevap verdi.

4-  Cennetlere hak kazanacak olan müminlerin en önemli vasıfları: Eziyetler karşısında ve şer'î yükümlülüklerin zorluklarına karşı sebatkâr olmak ve Allah'a tevekkül etmektir.

5- Allah Tealâ, muhacirlerin korkularını ve gurbet diyarındaki insanların endişelerini ortadan kaldırmış, ölümün belirli bir vadede mutlaka gerçekleşeceğini, kişi ister vatanında ikamet etsin, isterse ülkesinden uzak gurbet diyarında yolcu olsun ömürde ilâve ve eksiklik olmayacağını beyan etmiştir.

Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Nerede olursanız olun, ister­seniz sağlam kalelerde olun, ölüm size erişir" (Nisa, 4/78).

Cenab-ı Hak ayrıca rızkın Allah Tealâ'nın kefaleti altında olup Onun tarafından taksim edildiğini beyan etti. Nitekim Cenab-ı Hak "Rızkınız ve vaad olunduğunuz şeyler semadadır" (Zariyat, 51/22) buyurdu.

Allah, rahmetinin eseri olarak acizliklerine rağmen her gün, her canlı için rızkı bol olarak verir, yarın için hiçbir şeyi ayırmaz. Canlılar ister ye­rin içinde, ister dışında, ister suların diplerinde, isterse fezanın yükseklik­lerinde olsun rızkı veren O'dur.

Allah Tealâ, kulları kendisinden rızık talep ettiklerinde kullarını du­yar ve icabet eder. Susarlarsa gayet iyi bilir. Onların ihtiyaçları ve ihtiyaç­larının miktarı kendisine gizli kalmaz. [75]

 

Müşriklerin, Yaratan, Rızık Veren Ve Dirilten Bir İlâhın Varlığını Kabul Etmeleri:

 

61-  Yemin olsun ki eğer onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı hizmete hazır kılan kimdir?" di­ye sorsan, mutlaka: "Allah'tır!" der­ler. O halde nasıl (Hak'tan) döndü­rülüyorlar?

62-  Allah kullarından dilediğinin rızkını bol verir, dilediğinin rızkını da az verir. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilir.

63-  Yemin olsun ki eğer onlara: "Gökten su indirip onunla yeryüzü­ne öldükten sonra tekrar hayat ve­ren kimdir." diye sorsan mutlaka: "Allah'tır!" derler. Sen de: "Allah'a hamd olsun." de. Fakat onların çoğu yine de akıllarını kullanıp düşün­mezler.

 

Belagat:

 

"Allah rızkı... bol verir" ve "rızkı az verir" cümleleri arasında tezat sa­natı vardır. [76]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Yemin olsun ki eğer onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı hiz­mete hazır kılan kimdir?" diye sorsan," cümlesindeki (le-in seeltehüm) ayetinin başındaki lâm, lâmu'l-kasem'dir. Sorulacak soru Mekke halkından olan kâfirlere ve benzerlerine yöneltilmektedir. Bu takdirde onlar akıllarda bütün mümkün olan varlıkların Vacibu'l-Vücud (varlığı kendisiyle kaim) olan tek bir varlığa raci olacağı kabul edildiği için onlar "mutlaka" bu yara­tıcı "Allah'tır" derler. "O halde nasıl (Hak'tan) döndürülüyorlar?" Bu itiraf­larından sonra, Onun birliğinden nasıl yüz çeviriyorlar?

"Allah kullarından dilediğine rızkı bol verir," dilediğine imtihan için geniş imkan ve rızık verir, "dilediğinin rızkını da az verir." Dilediğine de bir belâ ve deneme olarak darlık verir. "Şüphesiz ki Allah her şeyi çok iyi bilir." Kulları için faydalı olan şeyleri de, kötü olan şeyleri de gayet iyi bilir. Rızkın genişletileceği ve daraltılacağı yerler de gayet iyi bildiği şeylerden­dir.

"Yemin olsun ki eğer onlara ".... kimdir1?" diye sorsan, mutlaka "Al­lah'tır!" derler." Bu bütün mümkün olan varlıkların tamamını, asıl varlık­larla bunlardan meydana gelen varlıkları var edenin Allah olduğu gerçeği­nin onlar tarafından itiraf edilmesidir. Onlar bunlardan hiçbir şeye gücü yetmeyen ve Allah'ın yaratmış olduğu bazı varlıkları nasıl Ona ortak ko­şuyorlar? "Sen de", seni bu sapıklığa düşmekten koruduğu için, seni tasdik ettiği ve onlara karşı senin delillerini ortaya koyduğu için "Allah'a hamd olsun, de. Fakat onların çoğu yine de akıllarını kullanıp" bu konudaki çe­lişkilerini "düşünmezler." Zira onlar hem kendisinden başka her şeyi yok­tan vareden kimsenin Allah olduğunu itiraf ediyorlar, sonra da putları O'na ortak koşuyorlar. [77]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Cenab-ı Hak müşriklere emirde bulunup onların taciz dolu isteklerini ve kötü amellerini beyan edip de "Ey iman eden kullarım!" ifadesiyle mü­minlere hitapta bulunduktan sonra düşünüp incelediği zaman müşrik için açıklanacak hususları, önce fesatçı kimseye nasihat ihtiva eden yüksek edebi bir üslûpla anlattı. Daha sonra da "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla." kabilinden fesatçı kimse işitsin diye hak yolda olan kimseye hi­tapta bulundu. Sanki konuşan kimse: "Bu kişi hitap edilmeye layık değil, sen dinle ve şu fesatçı gibi olma!" demektedir.

Dolayısıyla bu ifade; ıslah erbabına nasihati, fesatçının da tehdit edil­mesi ve Hakk'ın yoluna davet edilmesi hususlarını ihtiva etmektedir. Bu Hak ise bütün kâinatı eşsiz bir şekilde yoktan vareden, göğü, yeri ve gök­lerde ve yerlerde olanları yaratan, yaratılmış varlıklara rızık veren, yeryü­züne öldükten -kuruduktan- sonra can veren Allah'ın birliğinin ikrar ve kabul edilmesidir. [78]

 

Açıklaması:

 

'Yemin olsun ki eğer onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı hiz­mete hazır kılan kimdir?" diye sorsan, mutlaka: "Allah'tır!" derler. O halde nasıl (Hak'tan) döndürülüyorlar?"

Yani Allah'a yemin olsun ki, ya Muhammedi Eğer sen Allah'a şirk ko­şanlara, "Gökleri ve göklerde bulunan nurlu yıldızlan, yeryüzünü ve yer­yüzünde bulunan hazine ve madenleri yoktan vareden kimdir? Bunları eş­siz bir şekilde yaratan kimdir? Güneşi ve ayı mahlûkatın menfaati için hizmete hazır hale getiren ve bu sebeple gece ile gündüzün birbirinin peşin­den gelmelerini temin eden kimdir?" diye soracak olsan onlar bunları vare-den ve yaratan sadece Allah'tır, diye cevap vereceklerdir.

Onlar bunu ikrar ve itiraf ettiklerine göre, Allah'ın birliğinden ve sa­dece Ona kulluk etmekten nasıl yüzçevirirler? Zira Allah'ın yaratıcı oldu­ğunu itiraf etmek, müşriklerin O'ndan başka ilâha ibadet etmelerine ve O'nunla birlikte başka ilâha ibadet etmelerine mani olur. Müşriklerin: "Bu­yur, ya Rabbi! Senin hiçbir ortağın yoktur. Ancak sana mahsus olan ortak müstesna. Sen o ortağa da, onun sahip olduğu şeylere de sahipsin." şeklin­deki ifadeleriyle Tevhid-i Rububiyet'i itiraf etmeleri Tevhid-i Ulûhiyet'i de itiraf etmelerini gerektirir. Allah Tealâ çoğunlukla Tevhid-i Rububiyet'in itiraf edilmesi konusundan sonra Tevhid-i Ulûhiyet'i anlatmaktadır.

Müşriklerin yaratıcıyı itiraf etmelerini beyan ettikten sonra Cenab-ı Hak hayatın devam etmesinin ve varlıkların bekasının ana sebebi olan rızık konusunu zikrederek şöyle buyurdu:

"Allah kullarından dilediğinin rızkını bol verir, dilediğinin rızkını da az verir. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilir." Yani Allah, imtihan etmek için, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediği kimseyi de denemek ve belâya tabi tutmak için rızkını dar kılar. Yaratan ve kullarına rızık veren Allah'tır. İlahî hikmetine uygun olarak ve kulların menfaatinin gereği olarak nzıkları paylaştıran sadece O'dur. Zira Allah faydalı veya za­rarlı olan her şeyi, rızkın genişletilmesi ve daraltılması gereklerini gayet iyi bilir. O her iki durumda kulları için en hayırlı ve en salih olan şeyi ger­çekleştirmek suretiyle o hem bağışta bulunur, hem de kötülükleri engeller. İnsanlar arasında rızık hususunda farklılık meydana gelir. Hem zengin hem de fakir insanlar bulunur. Allah her ikisine en müsait olan durumu, kimin zenginliğe layık olduğunu, kimin de fakirliğe layık olduğunu en iyi bilendir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz rızkı veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır." (Zariyat, 51/58).

Allah Tealâ rızkın sebebi olan yağmurun indirilmesi olayını zikrede­rek şöyle buyurdu:

'Yemin olsun ki eğer onlara: "Gökten su indirip onunla yeryüzüne öl­dükten sonra tekrar hayat veren kimdir?" diye sorsan mutlaka: "Allah'tır!" derler." Yani değişmez gerçeklerden biri şudur: Eğer onlara buluttan yağ­muru indirecek ve bu yağmurla hareket olmayan kurak çorak toprağı yeşil bitkilerle canlandıracak kimseyi sorarsan, onlar sana: "Bütün mahlûkatı yoktan vareden, eşsiz olarak yaratanın Allah olduğu" cevabını verirler. El­bette insanoğlu bundan sonra müşriklerin Allah'ın yarattığı bazı varlıkları O'na şirk koşmalarına hayret edecektir.

"Sen de: "Allah'a hamd olsun." de. Fakat onların çoğu yine de akılları­nı kullanıp düşünmezler."

Yani, ey Muhammedi Onların üzerlerine hücceti gerçekleştirdiği için, onların Allah'ın, bütün nimetlerin kaynağı olduğunu itiraf etmeleri sebe­biyle Allah'a hamdolsun, de. Fakat o müşriklerin çoğu onlardan meydana gelen bu çelişkiyi düşünemezler. Onların hem yaratan, vareden, can veren ve rızık verenin Allah olduğunu söylediklerini, hem de Allah'ta başkasının ilâh olduklarını söylediklerini görürsün. Böylece onların davranışları sözle­rine ve ikrarlarına aykırı düşmektedir. Onlar Allah'la birlikte kendisinde ilâhlık vasıfları olmayan başka bir ilâha tapmıyorlar. Kendisinde hayır ve menfaat bulunan, kendilerine zarar verilmesini engelleyecek olan ilâhı id­rak etmiyorlar. [79]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetler aşağıdaki noktaları açıklamaktadır:

1- Müşrikler şu iki hususu itiraf ediyorlar:

Birincisi: Yaratan, yoktan vareden, göklerin, yerin, güneşin ve ayın ye­gâne yaratıcısı olan, geceyi ve gündüzü insanların emrine veren Allah'tır.

İkincisi: Kullarını yaratan ve rızık veren, bulutlardan yağan yağmurla toprağa canlılık veren, kuraklıktan ve halkının çektiği kıtlıktan sonra yer­yüzünü yemyeşil kılan Allah'tır.

2- Ayrıca amel planında müşriklerin kendi kendilerine çelişki içerisin­de olduklarını görürsünüz. Müşrikler, Allah'ın varlığını itiraf edip, sonra da mahlûkatmdan bir şeyi kendilerine ilâh edinerek O'na şirk koşarlar.

3- Allah'ın gökte ve yerdeki her şeyin yaratıcısı olduğunu itiraf ediyor­sanız, rızık hususunda nasıl şüphe edersiniz?

Kâinatı varetmek elinde olan Allah, kullarına rızık vermekten âciz kalmaz. Siz Allah'ın birliğini nasıl inkâr edersiniz? Sadece Allah'a kul ol­maktan nasıl yüzçevirirsiniz?

Allah'ın kurak toprağa can verdiğini itiraf ettiğinize göre, niçin Al­lah'a şirk koşarsınız ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr edersiniz? Buna ka­dir olan Allah müminleri başkalarına muhtaç etmemeye ve onları zengin etmeye de kadirdir.

4- Rızık meselesi, iman ve küfür sebebiyle farklılık arzetmez. Geniş­letme ve daraltma Allah'tandır. Fakirlik sebebiyle ayıplama yoktur. Her şey kaza ve kader iledir. Allah kullarının durumlarını ve işlerini, kulları için faydalı olacak daraltma ve genişletmeyi, her şeyi gayet iyi bilir.

5- Allah, açıkladığı şekilde kudretine delâlet eden ve müşriklerin Al­lah'ın varlığını ikrar ettiklerini gösteren hüccet ve delillerle hamde layık­tır. Fakat müşriklerin çoğu bu hüccetlere sırt çeviremezler. Buradaki ger­çek maslahat ve faydayı anlayamazlar. [80]

 

Dünyanın Durumunun Açıklanması Ve Dünyada Kâfirlerin Çelişkili Durumu:

 

64-  Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz asıl hayat ahiret yurdu­dur. Keşke bilselerdi!

65-  Onlar gemiye bindikleri zaman dinin sadece Allah'a ait olduğuna inanarak O'na yalvarmaya başlar­lar. Fakat Allah kendilerim sağ-sakaraya çıkarıp kurtarınca da hemen O'na ortak koşmaya başlar­lar.

66- Onlar kendilerine verdiğimiz ni­metlere nankörlük etsinler ve arzu-larınca eğlensinler bakalım! Yakın­da bileceklerdir.

67-  Çevrelerinde insanlar kaçırılır­ken bizim Mekke'yi mukaddes ve emin bir belde yaptığımızı görmedi-

Batıla inanıp da Allah'ın ni-inkâr mı ediyorlar?

a karşı yalan uydurandan veya kendine gelen hakkı yalanla­yandan daha zalim kim olabilir? Kâfirlerin sanki cehennemde barı­nacak yeri mi yok?

69- Uğrumuzda cihad edenlere biz mutlaka yollarımızı gösteririz. Şüp­hesiz ki Allah iyilik edenlerle bera­berdir.

 

Belagat:

 

"Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir." Bu ifade beliğ bir teşbihdir. Yani dünya hayatı eğlence ve oyun gibidir. Burada ben­zetme edatı ve benzetme yönü hazfedilmiştir.

"Mukaddes ve emin bir belde" ifadesi mecazdır. Yani halkı emniyet içinde olan belde demektir.

"Keşke bilselerdi!" şartın cevabı hazf edilmek suretiyle hazif yapılmış­tır. Yani onlar gerçeği bilselerdi, dünyayı ahirete tercih etmezlerdi.

"Ya'lemûn", "Yüşrikûn" ve "Yekfürûn" kelimelerinde etkileyici bir ses tekrarı vardır. [81]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Bu dünya hayatı" Allah'ın nezdinde bir sinek kanadı ağırlığı kadar değer taşımadığından tahkir edip basite alarak şöyle dedi: "eğlence ve oyundan başka bir şey değildir." Yani çocukların eğlenceleri ve oyunları gi­bidir. Çocuklar bir saat sevinirler, sonra yorgun olarak ayrılırlar. Allah'a yaklaştırıcı nafile ibadet ve taatlerin neticesi ahirette ortaya çıkacağı için, bu ibadet ve taatler ahiret işlerindendir. Ayetlerdeki lehv (eğlence), lezzet­lerden yararlanma mânâsmdadır. La'b (oyun), boşu boşuna ve faydasız va­kit geçirme anlamındadır.

"Şüphesiz asıl hayat ahiret yurdudur." Yani ahiret yurdu fani olmayan tam ve hakikî hayat yurdudur. "Keşke" onlar bu gerçeği "bilselerdi." dünya­yı ahirete tercih etmezlerdi.

"Onlar" denizde yüzen "gemiye bindikleri zaman" tehlikelerle yüzyüze geldiklerinde "dinin sadece Allah'a ait olduğuna inanarak O'na yalvarma­ya başlarlar." Yani O'nunla birlikte başkasına dua etmezler. Çünkü onlar Allah'tan başka hiçbir kimsenin ortadan kaldıramayacağı bir zorluk içeri­sindeydiler. Onlar müminlerden dinde ihlaslı olanların şeklinde görünü­yorlar, Allah'tan başka hiçbir kimseyi zikretmiyorlar, Ondan başkasına yalvarmıyorlardı. "Fakat Allah kendilerini sağ-salim karaya çıkarıp kurta­rınca da hemen O'na ortak koşmaya başlarlar." Onlar bu takdirde derhal şirke dönerler.

"Onlar kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etsinler." "Li-yekfü-rü" kelimesindeki lâm, "li-key" mânâsındadır. Buna göre onlar musibetten kurtarılma nimetine karşı Allah'a şirk koşmak suretiyle nankörlük yapar­lar.

"Li-yetemetteû" kelimesindeki lâm da böyledir. Yani onlar putlara ta­pınmak üzere biraraya gelmek ve putlara sevgi göstermek suretiyle yani başka bir şey sebebiyle değil, zevk ve lezzet almak maksadıyla "ve eğlensin­ler bakalım." Yani buradaki lâm, Cenab-ı Hak için lâm-ı ta'lil (sebep bidi-ren lâm)'dır. Müşrikler için ise Lâm-ı Akıbet'tir. Bu mezkûr iki fiildeki lam­ların emir lamı olması da doğrudur. Buradaki emir tehdit emridir. "Onlar" bunun sonucunu "yakında bileceklerdir."

Onlar "Çevrelerindeki insanlar kaçırılırken" öldürülme ve esir edilme suretiyle insanlara zulmedilirken kendilerinin emniyet içinde olduklarını, "bizim Mekke'yi" soygunluktan ve tecavüzden korunmuş, ölümden ve esa­retten "emin ve mukaddes bir belde kıldığımızı görmediler mi?" Allah'tan başka hiçbir kimsenin muktedir olamayacağı açık nimetten ve diğer nimet­lerden sonra "Batıla" puta ve şeytana "inanıp da" Allah'a başkalarını ortak koşmak suretiyle "Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?"

Allah'ın ortağı olduğunu iddia etmek suretiyle "Allah'a karşı yalan uy­durandan veya kendine gelen hakkı yalanlayandan", yani Hz. Peygamber (s.a.)'i veya Kur'an'ı yalanlayandan "daha zalim kim olabilir?" Yani hiçbir kimse olamaz.

"Lemma câ'ehü" ifadesi gerçek kendilerine ulaştığında hiç düşünme­meleri ve bu hususu incelememeleri, bilakis işitir işitmez yalanlamaya koşmaları sebebiyle onları hafife almaktadır.

"Kâfirlerin sanki cehennemde barınacak yeri mi yok?" Soru onların barı­naklarını isbat etmektedir. Yani onlar Allah'a bu gibi bir yalan uydurdukları ve Hakk'ı yalanladıkları halde cehenneme yuvarlanmayı haketmediler mi?

"Uğrumuzda" yani bizim hakkımızda "cihad edenlere" ki burada "ci-had" ifadesi bütün düşmanlara karşı yapılan gizli-açık bütün cihad çeşitle­rini ihtiva etmektedir. Biz bunlara "mutlaka yollarımızı" bize ulaşacakları yolu "gösteririz." ya da hayır yolundaki basiretlerini ve bu yoldaki muvaffa­kiyetlerini artırırız.

"Şüphesiz ki Allah iyi amel işleyenlerle", yani yaptığı yardım ve deste­ğiyle müminlerle "beraberdir". [82]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Çevrelerindeki insanlar kaçırılırken..." ayetinin (67. ayet) nüzul sebe­bi ile ilgili olarak Cüveybir'in İbni Abbas (r.a.)'den naklettiğine göre müş­rikler şöyle demişlerdi: "Ya Muhammed! Bizim senin dinine girmemize en­gel olan husus, bedevî Arap kabilelerinin bizden fazla olması ve bizim azlı­ğımız sebebiyle insanların bizi yakalamaları, helak etmeleri korkusudur. Bizim sizin dininize girdiğimiz şeklindeki haber onlara ulaşınca bizi yaka­lar, yiyip bitirirler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu ayeti indirdi. [83]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Müşriklerin Allah'ın yaratıcı, rızık verici ve diriltici olduğunu itiraf et­tiklerini ve bununla birlikte ona ibadet etmeyi terkettiklerini, dünya haya­tının süsünü ve maddi kazançlarını dikkate alarak Allah'tan başka ortak­lara tapındıklarını beyan ettikten sonra; meylettikleri dünyanın hiçbir şey olmadığını, ahiret hayatının itina edilmeye ve hazırlanılmaya layık hakiki ve kâmil bir hayat olduğunu açıkladı. Onların ilimden nasipleri olsaydı, fa­ni dünyayı baki olan ahirete tercih etmezlerdi.

Allah Tealâ daha sonra müşriklerin çelişkili durumlarını açıkladı. Onlar dua ve ibadette rablerine şirk koşmakla birlikte herhangi bir bela ve zorluk­la karşılaştıkları zaman Allah'ın birliğine şahit olan fıtrî düşünceye dönmek­te ve bir olan Allah'a iltica etmekte, kendilerini bu zorluktan kurtarması için sadece Ona niyet ve dua etmektedirler. Bu ise büyük bir nimettir.

Cenab-ı Hak daha sonra onlara şiddetli korku durumuna uygun olan bir başka nimeti hatırlattı. Bu nimet kendilerinin büyük bir emniyet ve gü­ven içinde bulunmalarıdır. Yani onların doğdukları yer ve oturdukları yer olan, kendi beldeleri olan Mekke'de Allah'ın bu beldenin emniyetini koru­ması ve orada oturanlardan kötülükleri, belaları uzaklaştırması sebebiyle emin bir beldede bulunmalarıdır. Fakat onlar çıkarcılardır, çelişki içerisin­dedirler. Her iki durumda: Musibetlerden kurtarma nimetini ve kendi bel­delerinde güven içinde kalma nimetini inkâr etmektedir. Bu sebeple kına­ma ve ayıplamaya lâyık oldular, zira onlar en korkunç durumlarda Allah'a dua ederler ve elde ettikleri gibi güvenli bir hayatta Allah'ı inkâr ederler. Onlar korku halinde Allah'a iman ettikleri halde emniyet halinde Allah'ı nasıl inkâr ederler? [84]

 

Açıklaması:

 

"Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki asıl hayat ahiret yurdudur. Keşke bilselerdi!"

Allah Tealâ dünya ile ahireti birarada zikretmektedir. Dünya hayatı devamlı olmayan, fani ve basit bir hayattır. Dünya hayatında olanların son noktası kendisiyle oyalanılan bir eğlenceden, teselli olunan bir oyundan ibarettir. Ahirete gelince, bu zail olmayan ve bitmeyen daimî hayat yurdu­dur. Bilakis ahiret hayatı ilelebed devam edecektir. Onlar bunu bilselerdi, baki olanı fani olana tercih ederlerdi.

Oyunla eğlence arasındaki fark: Oyun batıla yönelmektir, eğlence Hak'tan yüz çevirmektir. "el-Hayevan' kelimesinden murad; gelişen, büyü­yen canlı demek değildir. "el-Hayevan" kelimesi "el-hayat" kelimesi gibi "hayye" fiilinin mastarıdır. Ancak bu kelimede "hayat" kelimesinde olma­yan mübalağa manası vardır. Yani "el-hayevan" gerçek hayat demektir.

Cenab-ı Hak daha sonra müşriklerin mihnet ve şiddetle karşılaştıkla­rında dünyadan vazgeçtikleri durumu haber veriyordu:

"Onlar gemiye bindikleri zaman dinin sadece Allah'a ait olduğuna inanarak O'na yalvarmaya başlarlar. Fakat Allah kendilerini sağ-salim ka­raya çıkarıp kurtarınca da hemen O'na ortak koşmaya başlar." Yani müşrikler mecburiyet anında hiçbir ortağı olmayan tek Allah'a dua ediyorlardı. Bu durum devamlı olmalı, değil miydi? Onlar gemiye binip de boğulmayla karşı karşıya geldikleri zaman sadece O'na itaat ederek, samimi bir niyet­le, sadıkane bir şekilde Allah'a dua ederlerdi. Yok olmaktan kurtulup em­niyet gerçekleştiği zaman şirklerine dönerler, kurtuluş nimetini inkâr ede­rek sahte ilahlara dua ederlerdi.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: "Denizde size sıkıntı dokunduğu zaman O'ndan başka taptığınız kişiler kaybolup gider. Fakat o sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür." (İsra, 17/67). Bu ayet Allah'ı bilmenin her insanın fıtratında bulunduğuna delildir.

Muhammed b. İshak, İkrime b. Ebî Cehü'den naklediyor: Rasulullah (s.a.) Mekke'yi fethedince İkrime, Mekke'den kaçarak ayrıldı. Habeşistan'a gitmek için gemiye bindi ve gemi sallanmaya başladı. Gemide bulunanlar:

- Ey cemaat! Rabbinize ihlâsla dua edin. Çünkü burada O'ndan başka bizleri kurtaracak kimse yoktur, dediler.

İkrime ise:

- Allah'a yemin olsun ki, eğer denizde O'ndan başka kurtaracak kimse yoksa, karada da O'ndan başka kurtaracak kimse yoktur. Allahım.. Ben sa­na söz veriyorum. Eğer buradan çıkarsam, yemin olsun ki gideceğim ve eli­mi Muhammed'in eline koyacağım, onu çok şefkatli ve çok merhametli bula­cağım, dedi. Peygamberimiz (s.a.) de kendisini aynen bu şekilde karşıladı.

"Onlar kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etsinler ve arzula-rınca eğlensinler bakalım. Yakında gerçeği bileceklerdir."

"Li-yekfürû" kelimesinin lâm'ı, lâmu'l-akıbet veya lâmu's-sayrûret'tir. Yani onlar işlerinin sonu kurtuluş nimetine nankörlük olsun diye, putlara tapınmak için toplanıp eğlensinler ve bu sebeple irtibat kursunlar diye Al­lah'a şirk koşuyorlar. Fakat onlar bu yaptıklarının akıbetini yakında bile­cekler ve amellerine uygun ceza ile cezalandırılacaklar. Bu onların şirkleri­nin sebep olduğu kötü sonucun tavsifidir ve küfürleri üzerine devam etme­lerine karşılık bir tehdit ve vaaddir.

Lâm'ın emir lâm'ı olması da doğrudur. Buna göre mânâ tehdit manası­nadır. Yani nankörlük etsin bakalım, şeklindedir. Bu ifade aynen şu ayetler gibidir: "Dilediğinizi yapın." (Fussılet, 41/40); "De, ki: Ey kavmim, siz bu­lunduğunuz hal üzere çalışın. Şüphesiz ben de çalışıyorum. Siz yakında bi­leceksiniz. " (Zümer 39/39). Yaptıklarınızın kötülüğünü bileceksiniz.

Allah Tealâ daha sonra müşriklerin çelişkili durumunu açıkladı. Müş­rikler sıkıntı zamanında Allah'a ihlâsla yakarırlar ve beldeleri olan Mekke'de emniyet içinde bulundukları zaman Allah'a şirk koşarlar ve Allah'ı inkâr ederler.

"Çevrelerinde insanlar kaçırılıp zulmedilirken bizim Mekke'yi mukad­des ve emin bir belde yaptığımızı görmediler mi? Onlar batıla inanıp da Al­lah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?"

O müşrikler kendilerini öldürülme ve esir alınma gibi belâlara maruz kalmadan emin bir belde olan Mekke'de yerleştirip yaşatma nimetini ver­diğimizi, bu nimete karşı Allah'a şükretmeleri gerektiğini bilmiyorlar mı?

Bu ayet "Onları korkudan emin kıldı." (Kureyş 106/4) ayeti gibi Al­lah'ın kendilerini emin ve mukaddes beldeye yerleştirmesi suretiyle ilahî minneti hatırlatmaktadır.

Fakat onların şükre küfürle karşılık vermelerine hayret edilir. Onla­rın bu büyük nimete şükretmeleri; Allah'a şirk koşmaları, O'nunla birlikte O'nun dışındaki putlara tapmaları ve Allah'ın nimetini küfürle değiştirmeleri ve Allah'ın peygamberi, kulu ve Rasulü'nü inkâr etmeleri midir? Onlara lâyık olan sadece Allah'a kulluk etmeleri, O'na şirk koşma­maları, Rasulü'nü tasdik etmeleri, O'nu tazim etmeleri ve O'na hürmet et­meleridir.

Şaşılacak ve tenakuz dolu durumlarını beyan ettikten sonra Allah on­ların en zalim topluluk olduklarını açıklayarak şöyle buyurdu:

"Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendine gelen hakkı yalanla­yandan daha zalim kim olabilir? Kâfirlerin sanki cehennemde barınacak yeri mi yok?"

Allah'a şirk koşmak, O'nun kitabını ve Rasulü'nü yalanlamak, kendi­sine hiçbir şey vahyedilmediği halde Allah'ın kendisine vahyettiğini söyle­mek ya da hayasız bir iş yaptığı zaman; Allah hayasızlığı emretmediği hal­de, bunu Allah emretti, demek suretiyle Allah'ı yalanlayan kimseden daha şiddetli azaba lâyık olan kimdir? Mekke halkından olan bu müşrikler ve benzerleri cehennemde kalmayı haketmezler mi?

Bu ifade onların görüşlerinin batıl olduğunun ilânı ve onlara karşı tehdittir. Kendilerini bekleyen cezayı isbat etmek hususunda daha beliğ olan takrir mânâsmdaki soru yoluyla onların kötü akıbetlerini beyan et­mektir.

Cenab-ı Hak kâfirlerin akıbetinden sonra müminlerin akıbetini beyan ederek şöyle buyurdu.

Bizim "Uğrumuzda cihad edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Şüp­hesiz ki Allah iyi davranan kimselerle beraberdir." Yani kim itaatle ve Al­lah'ın dinine yardım ederek cihad ederse ve Allah'ın kitabını ve peygamberini yalanlayan Allah düşmanlarıyla çarpışırsa, Allah ona hidayeti nasib eder, dünya ve ahirette hayır ve saadetin yoluna ve cennetin yoluna muvaf­fak kılar.

Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Hidayete nail olanların basiretini artırır ve onlara takvalarını verir." (Muhammed, 47/17). Sabit olan hadis-i şerif şöyledir: "Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediği ilmi de va­ris kılar."

Allah yardım ve desteğiyle, teyid, koruma, gözetim ve muvaffakiyete nail kılmasıyla iyi amel işleyen kimselerle beraberdir.

İbni Ebî Hatim Şa'bî'den naklediyor: Hz. İsa (a.s) buyurdu ki: "İhsan sana kötülük edene iyilikte bulunmandır. Yoksa sana iyilik edene iyilikte bulunmak ihsan değildir." [85]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetlerden şu hususlar anlaşılmaktadır:

1- Dünya hayatı; içindeki malı, mevkii ve elbiseleriyle eğlence ve oyun yeridir; yahut eğlenilecek ve oyun olarak kabul edilecek bir şeydir. Allah'ın zenginlere dünyadan verdiği şey gerçeği olmayan, sabit ve değişmez olma­yan oyun gibi kaybolan ve yokolan bir şeydir.

2- Dünyada Allah için işlenen ibadet ve taatler ahiretten sayılır. Bun­lar baki kalacak hususlardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Celâl ve ikram sahibi olan Rabb'inin zatı ebedî kalacaktır". (Rahman, 55/27). Ya­ni Allah'ın sevabı ve rızasını kazanmaya vesile olacak ameller baki kala­caktır.

3- Ahiret yurdu yokolmayacak olan ve ölüm olmayan ebedî hayat yur­dudur. Gerçek hayat budur. Ahiret hayatından başka hayat yoktur.

Ayette ahiret hayatı için "el-Hayevan" ifadesi kullanılmıştır. el-Haye-van; hayat anlamındadır. Zira o hayatta dünya hayatında olmayan -ebedi­lik- vardır.

4- Müşrikler çelişki dolu bir kavimdirler. Onlar sıkıntılı bir zamanda, meselâ gemiye bindikleri ve boğulmaktan korktukları zaman, putlara du­ayı ve tapınmayı bırakıp niyetlerinde samimi olarak Allah'a dua ederler. Emniyet sahiline ulaştıkları zaman da Allah'la birlikte başkalarına, hiçbir delil ve hüccet olmayan ve asla ilah olmayan varlıklara yalvarırlar. "Onlar denizde şirk koşmazlar, ama karada şirk koşarlar."

5- Şirkin sonucu veya neticesi müşriklerin Allah'ın nimetlerini inkâr etmeleri ve dünya ile oyalanmalarıdır. Allah onları tehdit ediyor ve onlara şöyle diyordu: Size verdiğimiz nimeti ve denizden kurtuluşu inkâr edip bu nimetten yararlanın.

6- Allah, Beyt-i Haram'ı insanlara bir sevap vesilesi ve emniyet yeri kıldı: "Kim oraya girerse emin olur." (Âl-i İmran, 3/97). Bu, Allah'a hamd ve şükre, Ona itaatle boyun eğmeye layık olan bir nimettir. Özellikle Mek­ke'nin içinde bulunduğu durumla birbirleriyle çarpışan, birbirlerini esir eden, birbirlerini kıskanan komşu şehir halkları karşılaştırıldığı zaman, bu, gerçekten bir nimettir.

7- Allah'a ortak ve evlât isnad eden, bir kötülük işlediği zaman "Biz babalarımızı bunun üzerine bulduk. Bunu bize Allah emretti." (A'raf, 7/28) diyen, Kur'an'ı veya Allah'ın birliğini yalanlayan, Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini inkâr eden kimseden daha zalim hiçbir kimse yoktur. Onların akıbeti cehennem ateşinde kalmaktır.

8- Allah'ın dininde umumî bir cihad ile Allah rızasını talep ederek cihad edenleri Rableri dünya ve ahirette saadet ve hayır yoluna muvaffak kılar.

Ömer b. Abdülaziz diyor ki: "Bildiğimiz şeylerle amel etmek hususun­daki kusurumuzu bilmediğimiz için, bize eksik ilim verdi. Eğer biz, bildiği­mizin bir kısmıyla amel etsek, Allah bize vücutlarımızın kaldıramayacağı kadar ilim verirdi." Zira Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Allah'tan korkun. Al­lah size ilim ihsan etsin." (Bakara, 2/282).

"Bizim uğrumuzda cihad edenler..." ayeti hakkında İbni Atıyye şöyle diyor: Bu ayet örfî cihaddan (bilinen cihad emrinden) önce olup Allah'ın di­ninde ve Onun rızasını kazanma yolunda umumî mânâda cihad etmek de­mektir.

Ebu Süleyman ed-Dârânî diyor ki: Ayetteki cihad, sadece kâfirlerle ci­had etmek anlamında değildir. Bilakis bu dini desteklemek, münkirlere karşı çıkmak, zalimleri engellemek anlamındadır. Bunun en önemli şekli emr bi'1-ma'ruf ve nehy ani'l-münker'dir. Allah yolunda nefisle cihad etmek de bu babtan olup en büyük cihaddır.

9- Şüphesiz ki Allah; destek verme, yardım etme, koruma, hidayete er­dirme suretiyle iyi amel işleyenlerle, ilmiyle ve kudretiyle ihata etme hu­susunda ise bütün insanlarla beraberdir. Dolayısıyla Allah'a itaat edip ci­had edenler iki faydayı elde etmektedirler:

- Hayır, iman ve saadete nail olma,

- Yardım, destek ve himayeye nail olma. [86]



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[8] Razî, XXV/26.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[10] Razî, XXV/34.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[14] Vahidî,Esbabun-Nüzul, s. 196.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[17] Razî, XXV/36.

[18] Bu hadisi, Müslim Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet etmiştir.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[49] el-Bahru'l-Muhit, VII/153.

[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[54] Tabaranî Muaz b. Enes'ten şöyle bir hadis rivayet etmektedir: "Kul beni kendi kendine zikrederse ben de onu meleklerimden bir cemaat içinde anarım. Beni bir cemaat içinde zikrederse ben o kulumu (mele-i a'lâda) en yüksek melek cemaati içinde anarım".

[55] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 10/

[56] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/7.

[57] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/7-8.

[58] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/8-9.

[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/9-10.

[60] Ebu Nemle’nin adı Umare, Ammar veya Anır olup babasının adı Muaz'dır.

[61] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/10-13.

[62] Kurtubî, XIII/350.

[63] İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, III/1475.

[64] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/13-15.

[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/16-17.

[66] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/17-18.

[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/18-19.

[68] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/19-22.

[69] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/22-23.

[70] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/24.

[71] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/24-25.

[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/25.

[73] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/26.

[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/26-28.

[75] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/28-30.

[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/31.

[77] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/31-32.

[78] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/32.

[79] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/32-34.

[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/34-35.

[81] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/36-37.

[82] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/37-38.

[83] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/38.

[84] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/38-39.

[85] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/39-42.

[86] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/42-43.