Rum Suresi - Kuran - 030Rum - 13. Sayfa
RUM SURESİ
Surenin İsmi:
Sure; Rumların galip geleceği haberiyle başladığı ve onların düşmanlarına karşı birkaç sene içerisinde galip geleceğini haber verdiği için bu adla adlandırılmıştır.
Gelecekte vaki olacak olan gayp haberlerin bildirilmesi ve ayetlerde zikredilen hususun aynen haber verildiği gibi meydana gelmesi, Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden biridir. [1]
Surenin Konusu:
Bu surenin konusu diğer Mekkî surelerin konusu olup İslâm akait esasları olup, Allah'ın birliği ve sıfatları, peygamberliğe iman, öldükten sonra dirilmeye ve ahirette amellerin karşılığının verileceğine iman konuları ele alınmaktadır. [2]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Rum suresi ile bu sureden önceki Ankebut suresinin ilk ayetleri birbirlerine benzemektedir. Zira bu iki sureden her biri mukattaa harfleriyle başlayan surelere ait özel kurala aykırı olarak "tenzil, kitab ve Kur'an" konulan zikredilmeksizin sadece "Elif, Lâm, Mîm" ile başlamaktadır. Bu iki sureyle Kalem suresi dışında mukattaa harfleriyle başlayan bütün surelerde ilk olarak "tenzil, kitap ve Kur'an" konuları zikredilmiştir.
Bu surenin başında mucize niteliğindeki gaybdan verilen haber yeral-maktadır. Bu alfabe harfleri dinleyiciyi uyarmak, kalbi aklı ve ruhuyla dinlemeye yöneltmek için surenin başında yeralmaktadır.
Yine bu iki sure arasında şu üç yönden benzerlik bulunmaktadır:
Birincisi: Bir önceki sure -Ankebut suresi- cihad ile başlamış ve cihad ile "Bizim uğrumuzda cihad edenlere biz yollarımızı gösteririz." ayetiyle sona ermektedir.
Bu sure -Rum suresi- ise müminlere galip gelme ve zafere erme vaadiyle başlamıştır. Bu müminler Allah yolunda cihad edenlerdir.
İkincisi: Bu surede en önemlisi Allah'ın birliği olan inanç esaslarına
delil getirilmesi bir önceki surede "Onlar yaratıkları nasıl yaratıp, sonra nasıl diriltileceğim görmüyorlar mı?" (Ankebut, 29/19); "Yaratmaya nasıl başladığına bakın." (Ankebut, 29/20) gibi ayetlerde özlü olarak bildirilen hususlar bu surede tafsilatlı olarak yeralmaktadır.
Üçüncüsü: Bir önceki surede müşrikler ve Ehl-i Kitap arasındaki ayırım sebebiyle müşrikler Ehl-i Kitap'a buğz beslediler ve işlerinde kendilerine başvurmayı terkettiler. Halbuki daha önce önemli işlerde kendilerine başvuruyorlardı. Bu buğzun sebebi şudur: Müşrikler mücadelelerinde akıldan mahrum oldukları şeklinde tavsif edildiler: "Doğrusu onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar." (Rum, 30/63). Ehl-i Kitap'la güzellikle mücadele edilmesi talep edildi: "Ehl-i Kitap'la en güzel şekilde mücadele edin." (Rum, 30/46). Ehl-i Kitap ilâh hususunda peygamberlere muvafakat ediyorlardı. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyuruyordu: "Bizim ilahımız ve sizin ilâhınız birdir."(Rum, 30/46).
Mecusî İranlılarla çarpıştıkları zaman, Ehl-i Kitap mağlup olduğu zaman, müşrikler buna sevinmişlerdi. Bunun üzerine Allah Tealâ, galip olmanın haklı olmaya delâlet etmediğini beyat etmek için Rum suresinin ilk ayetlerini indirdi. Ancak Allah Tealâ sevilenin sevabını artırmayı murad etmekte, sevdiğine bela vermekte ve düşmanları üzerine musallat etmektedir. Bazan düşmanlık yapan kimseler için kıyamet günündeki büyük azaptan önce derhal dünyada azap verilmektedir. [3]
Surenin Muhtevası:
Sure gaybden haber vermek suretiyle peygamberliği isbat etmekle başlamaktadır. Gaybî haber, Rumların İranlılara karşı 3-9 sene esnasında meydana gelecek bir savaşta galip geleceği haberi idi. Bu haber, aynen Kur'an'm haber verdiği gibi meydana geldi.
Bu Peygamberimiz (s.a.)'in doğruluğunu isbat eden, Rahmanın ordusunun Şeytan'ın ordusuna galip geleceği müjdesini ihtiva eden Kur'an mu-cizesidir.
Daha sonra kâinatın yaradılışı üzerinde düşünmek, göklerin ve yerin yapısını incelemek ve Hakk'ı yalanlayanların geçmişteki üzücü durumunu ve kötü akıbetlerini dikkate almak suretiyle ilâhî kudretin, azametinin ve Allah'ın birliğinin delilleri zikredildi. Bunun ardından öldükten sonra dirilmenin delilleri ve sadece Allah'a ibadet etme emri geldi. Bu, insanların üzerinde yaratıldığı fıtratın gereğidir.
Bu ayetlerde müşriklerin sözleri ve tavırları zikredildi ve onlara Allah'a ortak koştukları şeylerin zayıf, âciz varlıklar oldukları, kıyamet gününde kendileri için hiçbir fayda temin edemeyecekleri ve hiçbir kimsenin zarar görmesini engelleyemeyecekleri, hiçbir şeyi yaratamayacakları, varedemeyecekleri ve hiçbir kimseye rızık verme suretiyle yardım edemeyecekleri hususunda misaller verildi.
Kur'an önceki surede zikredildiği gibi müşriklerin gerçek durumunu ortaya koydu. Bu da, darlık anında Allah'a iltica etmeleri, genişlik vaktinde ise Allah'a ortak koşmalarıdır. Ayrıca insanın tabiatmdaki perde kaldırılmıştır. Bu da insanoğlunun nimet sebebiyle şımarması, zorluk anında ise ümitsizliğe kapılmasıdır. Ancak iman eden ve salih amel işleyenler bundan müstesnadır.
Allah Tealâ dinlerini parça parça ayıran ve gruplar haline gelen müşrikler ve benzerlerine tâbi olmaktan nehyetti. Daha sonra akrabaya, yoksul ve yolculara tasaddukta bulunmayı, faiz yemekten kaçınmayı ve malı helâl şekillerde nemalandırmayı ve zekâtla temizlemeyi emretti.
Sure daha sonra Allah Tealâ'nın bir lütfü olarak cennet bahçelerine yerleşen müminlerin bu akıbetleri ile amellerinin ve inkârlarının karşılığı olarak cehennem ateşlerinde kalan kâfirlerin bu akıbeti arasında karşılaştırma yaptı. İşte o zaman iman ve hayrın faydası, küfür ve şerrin karanlığı ortaya çıkmaktadır.
Bunun ardından Allah'ın kudretini gösteren ve O'nun birliğine delâlet eden, rahmeti müjdeleyen rüzgârları göndermesi, denizlerde gemileri yürütmesi ve yolculara ticaret imkânı verilmesi ve yeryüzünün çeşitli yerlerinde Allah'ın lütfunun talep edilmesi gibi bazı kâinat delilleri ve nefislerde görülen yaratma, rızık verme, öldürme ve diriltme delilleri zikredildi.
Sure; kavminin, peygamberliğine iman etmekten yüzçevirmelerine karşı Rasulullah (s.a.)'i şu şekilde teselli ederek sona ermektedir: Müşrikler hidayet kapılarını kapatmakta, Allah'a imana ulaşmak için gerekli vasıtaları inceleme noktasında akıl ve fikir güçlerini kullanmamaktadırlar. Onlar sağır ve kördürler. Hakkı duymazlar ve görmezler. Onlar her ne kadar ayetleri görseler, burhan ve mucizelere şahid olsalar da inatçılık, küfür mevkilerini elinde tutma, Araplar arasında nüfuz sahibi olma ve liderlik konumunu koruma arzusu sebebiyle asla iman etmeyeceklerdir.
Bu durum zafer gelinceye kadar, müşriklerin eziyetlerine karşı sabırlı olmayı, ilâhî mesajı tebliğ görevini yerine getirmeye devam etmeyi gerekli kılmaktadır. Çünkü onların bir kısmı ya da başkaları hidayeti bulabilir. Zafer Rasulullah (s.a.)'in tarafında olacak. Rezil olan, onu yalanlayan ve öldükten sonra dirilmeye inanmayan kimselerin küfrü onun davetinin seyrine asla tesir etmeyecektir. [4]
Gelecekten Haber Verilmesi:
1- Elif lâm mîm.
2- Rumlar mağlup oldular.
3- Size çok yakın bir yerde. Onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir;
4- Birkaç sene içinde. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir;
5- Allah'ın yardımı sebebiyle. Allah dilediğine yardım eder. O, Aziz'dir (herşeye galiptir) ve Rahim'dir (çok merhametlidir).
6- Bu Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.
7- Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler. Onlar ahi-retten tamamen gafildirler.
Belagat:
"Mağlup oldu" ve "galip geleceklerdir" cümleleri arasında tezat sanatı vardır. Aynı şekilde (dördüncü ayetteki), "eninde sonunda", ifadeleri arasında da tezat sanatı vardır.
"İnsanların çoğu bilmezler." ve "Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler." ifadeleri arasında tezat sanatı vardır.
"O, Aziz'dir (herşeye galiptir) ve Rahim'dir (çok merhametlidir)." Mübalâğa sigalarıdır. Yani O, son derece galip ve son derece merhametlidir. [5]
Kelime ve İbareler:
"Rumlar mağlup oldular." Rum milleti Hz. İbrahim (a.s.) neslinden Rum b. Iys b. İshak b. İbrahim soyundan olan, medeniyet sahibi güçlü bir millettir. Rumlar, Hristiyan idiler. Putperest İranlılar Rumlara galip gelmişti. Bunun üzerine Mekke kâfirleri sevinmişler ve müslümanlara: İranlıların Rumlara galip gelmesi gibi biz de size galip geleceğiz, demişlerdi.
"Size çok yakın bir yerde" mağlup oldular. Yani Arap diyarına Şam tarafından en yakın yerde mağlup olmuşlardı. "Onlar" yani Rumlar "bu yenilgilerinden sonra", İranlıların kendilerini mağlup etmelerinden sonra iranlılara "galip geleceklerdir."
"Bir kaç sene içinde" galip geleceklerdir. "el-Bıd'u" üç ila dokuz ya da üç ila on arası demektir. Gerçekten bu iki ordu ilk karşılaşmadan yedi sene sonra yeniden karşılaşmış ve Rumlar İranlılara galip gelmişlerdi. "Eninde-sonunda emir Allah'ındır." Yani Rumların yenilgilerinden önce de, sonra da, emir Allah'ındır. Bunun mânâsı önce İranlıların mağlup olması, sonra da Rumların mağlup olması Allah'ın emriyle yani Onun iradesiyle meydana gelmiştir. "O gün" yani Hristiyan Rumların putperest İranlılara galip geldiği gün "müminler sevineceklerdir".
"Allah'ın yardımı sebebiyle" yani Allah'ın, kitabı olmayanlara karşı Ehl-i Kitab'a yardım etmesiyle sevineceklerdir. "O Azizdir," her şeye galiptir. "Rahim'dir." müminlere rahmeti geniştir.
"Bu Allah'ın vaadidir." "Va'dallahi" ifadesi fiili tekid eden mastardır. Yani Allah onlara zaferi vaad etti, demektir. "Fakat insanların çoğu", Mekke'nin kâfirleri bilgisizlikleri ve düşüncesizlikleri sebebiyle Allah Tealâ'nın kendilerine yaptığı vaadi "bilmezler."
"Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler." Yalnız dünyada gördükleri ticaret, ziraat, inşaat, ağaç ekme v.b. hususları bilirler. Onlar ahiretten tamamen gafildirler." Yani onlar hayatın gaye ve maksadından habersiz olup ahiret hiç akıllarına gelmez. Ayette "hüm" zamirinin iki defa tekrarlanması tekid içindir. [6]
Nüzul Sebebi:
Tirmizî, Ebu Said el-Hudrî'den şöyle naklediyor: Bedir Günü olunca Rumlar İranlılara galip geldiler. Bu durum müminlerin hoşuna gitmiş, bunun üzerine "Eliflâm mim. Gulibeti'r-Rum..." ayetleri nazil olmuştu.
İbni Ebî Hatim, İbni Şihabi'z-Zührî'den naklediyor: Bize ulaştığına göre müslümanlar Mekke'de iken ve Peygamberimiz (s.a.) henüz Mekke'den çıkmadan önce müşrikler müslümanlarla münakaşa ediyorlar ve:
- Rumlar kendilerinin Ehl-i Kitap olduklarını söylüyorlar. Halbuki Mecusîler onları mağlup ettiler. Siz de Peygamberinize indirilen kitapla bize galip geleceğinizi iddia ediyorsunuz. Ehl-i Kitap oldukları halde Mecusîler nasıl Rumları yendiler? İranlıların Rumları yendikleri gibi, biz de sizi yeneceğiz, diyorlardı. Bunun üzerine "Elif, lam, mim. Gulibeti'r-Rum" ayetleri nazil oldu.
Tirmizî, Neseî, İbni Cerir, İbni Ebî Hatim ve Beyhakî rivayet ediyorlar ki: İranlılar Rumlarla savaştılar. Rumlarla Şam diyarından olan Ezriât ve Busra'da buluştular ve Rumları mağlup ettiler. İranlıların Mecusî, Rumların ise Ehl-i Kitap olmaları sebebiyle bu haber o sırada Mekke'de bulunan Peygamberimiz (s.a.) ve ashabına ulaşınca bu durum kendilerine ağır gelmişti. Mekke'deki müşrikler ise sevinmişlerdi. Sevinçli bir durumda iken Peygamberimiz (s.a.)'in ashabıyla karşılaşmışlar ve:
- Siz kitap ehlisiniz, Hristiyanlar da kitap ehlidir. Bizim İranlı kardeşlerimiz sizin Ehl-i Kitap kardeşlerinize galip geldiler. Siz de bizimle çarpışırsanız, biz de size galip geliriz, dediler. Cenab-ı Hak da bu ayetleri indirdi.
Bunun üzerine Hz. Ebubekir (r.a.) müşriklere gitti:
- Siz, kardeşlerinizin bizim kardeşlerimize galip gelmesine mi seviniyorsunuz? Buna sevinmeyin. Allah sizin gözlerinizi asla aydın kılmayacaktır -sizi sevindirmeyecektir.- Allah'a yemin olsun ki, Peygamberimiz'in bize haber verdiği gibi Rumlar İranlıları yeneceklerdir, dedi. Übeyy b. Halef ayağı kalktı.
- Yalan söylüyorsunuz, dedi. Hz. Ebubekir (r.a.):
- Sen daha yalancısın ey Allah'ın düşmanı! Benden 10 genç yiğit deve, senden de 10 genç, yiğit deve ile gel seninle iddialaşalım. Rumlar İranlılara galip gelirse, sen borçlu ol. İranlılar galip gelirse, ben sana üç yıla kadar borçlu olayım, dedi. Übeyy b. Halef de bu teklifi kabul etti.
Hz. Ebubekir (r.a.) daha sonra Peygamberimiz'e gelip durumu bildirdi. Peygamberimiz (s.a.):
- Deve sayısını artır, müddete de ilâve yap, dedi. Hz. Ebubekir (r.a.) çıkıp Übeyy ile karşılaştı. Übeyy:
- Belki de pişman oldun, dedi. Hz. Ebubekir:
- Hayır, gel deve sayısını artıralım, müddete de ilave yapalım. Bunu 100 deve ve müddet olarak da 9 sene, dediler. Übeyy:
- Kabul ettim, dedi.
Hz. Ebubekir (r.a.) hicret etmek isteyince Übeyy ondan; mağlup olursa, bu hisse için kefil istedi. Hz. Ebubekir (r.a.) oğlu Abdurrahman'ı kefil bıraktı.
Übeyy, Uhud savaşına katılmak istediği zaman Abdurrahman ondan kefil istedi. Übeyy, ona kefil verdi. Übeyy, Uhud Savaşı'nda Peygamberimiz (s.a.)'in vurduğu bir darbeden aldığı yaradan dolayı öldü. Yedinci sene gi-rinci Rumlar İranlılara galip geldiler. Bunun üzerine Hz. Ebubekir (r.a.) bu hisseyi Übeyy'in mirasçılarından aldı ve bunu Peygamberimiz (s.a.)'e getirdi. Peygamberimiz (s.a.): "Bunu sadaka ver." buyurdu. Bu olay kumarın haram kılınmasından önce idi. Çünkü bu sure Mekkî'dir. İçki ve kumar Medine'de haram kılınmıştı. Hanefiler bu olayı Daru'l-Harb'de fasit akitlerin caiz olduğuna delil olarak getirmişlerdir.
Bu ayet peygamberliğin delillerindendir. Çünkü bu ayet gaybdan haber vermektedir. [7]
Açıklaması:
"Elif, lam, mim." Bu mukattaa harfleri daha önce benzerlerinde geçtiği gibi Kur'an'ın mucize olduğuna dikkat çekmek ve dinleyiciyi daha sonra anlatılacak şeyleri can kulağıyla dinlemeye teşvik etmek içindir.
"Rumlar, size çok yakın bir yerde mağlup oldular. Onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir, birkaç sene içinde." Yani İranlılar Rumları, Rum diyarının Arap diyarına en yakın yerinde Şam diyarında, Ürdün ve Filistin arasında yenilgiye uğrattılar. Rumlar da İranlıları bu olayın tarihinden itibaren birkaç sene içerisinde yenilgiye uğratacaktır. Biz, bu zafer günlerini insanlar arasında paylaştırırız.
Bu ifade ileride meydana gelecek bir olay hakkında gayb'den haber verme niteliğindedir. Yaşanan hayat bu haberi teyid etmektedir.
Daha önce beyan ettiğimiz gibi İran Şahı Sabur, Şam diyanyla Arap yarımadasının Şam tarafını ve Rum diyarının güney topraklarını aldığı zaman bu ayetler inmişti.
Bu durumda Rum kralı Hirakl zor durumda kalmış, nihayet Kostanti-niyye'ye sığınmıştı. İran Kralı Sabur, Rum kralı Hirakl'i bir müddet kuşatmış sonra da kuşatmayı kaldırınca Hirakl yine hakimiyetini elde etmişti.
Rum suresinin M. 622 yılında nazil olmasından birkaç yıl sonra (M. 627 yılında) Hirakl, Dicle nehri üzerindeki Ninova'da Rumların İranlılara karşı ilk defa kesin zaferini tescil etti. Bu sebeple İranlılar Kostantiniyye kuşatmasından çekildiler. M. 628 yılında da İran Kisrası Perviz oğlu Şîra-veyh'in eliyle öldürüldü.
Bu iki devlet eski dünyaya tamamen hakim idiler. Doğuda İran İmparatorluğu, batıda Rum (Bizans) İmparatorluğu. Ancak Şam diyarmdaki liderlik, aralarında çekişme konusu idi.
"Eninde sonunda emir Allah'ındır." Yani galibiyetten önce de sonra da bütün her şey Allah'a aittir. İki devletten biri diğerine Allah'ın kaza ve kaderiyle galip gelir. O, yaratıkları hakkında dilediği şekilde hükmeder: "Bu günleri insanlar arasında paylaştırırız." (Al-i İmran, 3/140). Zafer daima maddî ve şahsî güç sebebiyle değildir. Güçlü olmak zafer vasıtalarından biridir. Sonunda itimad edilen husus Allah'ın iradesi ve kudretidir. Bazan zayıf olan kuvvetliye, sayıca az olan çok olana galip gelebilir. "Nice az gruplar vardır ki Allah 'm izniyle çok gruba galip gelmiştir. Böylece Allah fasıkları rezil-rüsvay etmiştir."
"O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevineceklerdir." Yani Şam Kralı Kayser'in adamları Hristiyan Rumlar, Mecusî putperest Kis-ra'nın adamları İranlılara karşı galip geldikleri gün müminler; Allah'ın din ve kitap ehlini, dinleri ve kitapları olmayanlara karşı zafere ulaştırması sebebiyle sevineceklerdir.
'Allah dilediğine yardım eder. O, Aziz 'dir, Rahim 'dir." Yani Allah dilediği kimseye düşmanlarına karşı yardım eder. O dilediğini yerine getirendir. O yenilgiye uğramayan mutlak galip olandır. Düşmanlarından intikam alandır. O dostlarına güç ve kudretiyle izzet ve şeref verendir. Mümin kullarına son derece merhametlidir. Güçlünün zayıfı ezmesine fırsat vermez. Günahlardan intikam almakta acele davranmaz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah insanları işledikleri sebebiyle hemen sorgulayacak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, onları belirli bir vadeye kadar ertelemektedir." (Fatır, 35/45).
Tirmizî, İbni Cerir, İbni Ebî Hatim ve Bezzar Ebu Said el-Hudrî'den şöyle rivayet ediyorlar: Bedir Günü olduğu zaman Rumlar İranlılara galip gelmişlerdi. Bu müminlerin hoşuna gitti, bununla sevindiler. Cenab-ı Hak da bunun üzerine şu ayeti indirdi: "O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinirler. Allah dilediğine yardım eder. O Aziz'dir, Rahim'dir."
Bir başka âlimler grubu da şöyle dediler: Doğrusu Rumların İranlılara galip gelmesi Hudeybiye senesindeydi. Önemli olan, Rumlar İranlılara galip geldikleri zaman müminlerin bununla sevinmiş olmalarıdır. Zira Rumlar genellikle Ehl-i Kitap olup müminlere Mecusîlerden daha yakın idiler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İman edenlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah'a şirk koşanları bulursun. Onların iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanlarının, Biz Hristiyanlarız, diyen kimseler olduklarını bulursun." (Maide, 5/82).
"Bu Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani ey Muhammedi Bizim Rumları İranlılara karşı galip kılacağımız şeklinde sana bildirdiğimiz bu haber Allah tarafından gerçek bir vaaddir, doğru bir haberdir. Allah vaadinden dönmez, bu mutlaka olacaktır. Çünkü Allah'ın ilâhî kanunu, çarpışan iki gruptan Hakka daha yakın olana yardım etmektir. Fakat insanların çoğu kâinatta varolan ilâhî sünnetleri bilmedikleri için Allah'ın hükmünü ve O'nun adalet üzerine kurulu olan ilâhî fiillerini bilmezler.
"Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler. Onlar ahiret-ten tamamen gafildirler." Yani insanların çoğunun dünya hakkında ve geçim işleri, mal-mülk kazanmak, ticaret, ziraat ve sanat gibi meslekler v.b. maddî ilimlerde zahirî bilgileri vardır. Fakat onlar din ve ahiret işlerinden gafildirler. Sanki onlar düşünceden ve incelemeden mahrumdurlar. Geleceğe hiç bakmıyor gibiler. İman eder ve salih ameller işlerlerse ebedî nimetlerin; inkâr eder ve Rablerinin emirlerine isyan ederlerse horlayıcı bir azabın kendilerini beklediğini hiç düşünmüyorlar. Dolayısıyla kendilerine ahi-rette fayda verecek olan şeyleri asla işlemiyorlar. Onların ilimleri dünyaya aittir. Daha doğrusu onlar dünyayı bile gerçek yönüyle bilmiyorlar. Dünyanın sadece görünen yüzünü, yani lezzetlerini ve oyunlarını biliyorlar. Dünyanın iç yapısını, yani zararlı taraflarını ve sıkıntılarını bilmiyorlar. Dolayısıyla onlar gerçekten ahiretten gafildirler. [8]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki hususları açıklamaktadır:
1- Hz. Peygamber (s.a.)'in nübüvvet ve risalet davasında doğru olduğu isbat edilmekte ve Kur'an'ın göklerde ve yerde olan gaybı bilen tek varlık olan Allah'ın kelâmı olduğunu kesin bir şekilde bildirmektedir.
2- Her şeye nüfuz eden, her şeyi kuşatan kudretin yegâne sahibi Allah Tealâ'dır. Bu kâinatta olan galibiyet ve zafer dahil her şey Allah nezdin-dendir, Onun iradesi ve kudretiyledir. Emir Allah'ındır. Yani bu galibiyetten ister önce, ister sonra olsun hükümlerini infaz etmek Allah'a mahsustur. Allah daima en güçlü ve azabında yegâne hakimiyet sahibidir. Kendisine itaat edenlere sonsuz merhamet sahibidir.
3- Allah Tealâ müminlere Allah'a ve ahiret gününe iman noktasında birleştikleri için müslümanlara sevgi besleyen Ehl-i Kitab'm; semavî kitaplardan hiçbirine, ne Allah'a ne de ahiret gününe inanmayan putperest Me-cusî İranlılara karşı galip geleceği müjdesini vermektedir.
4- Allah'ın vaadinden cayması yoktur. Zira Onun kelâmı haktır ve doğrudur. Fakat insanların çoğu -yani kâfirler- O'nun vaadini bilmezler. O'nun vaadinden asla dönmeyeceğini de bilmezler.
5- İnsanların çoğu ve özellikle kâfirler mal-mülk kazanmak, geçim temin etmek, ziraat, ticaret, sanat ve maddî ilimleri bilmek gibi dünyevî işlerin dış görüntüleriyle meşguldürler. Fakat onlar ahireti bilmekten ve ahiret için çalışmaktan gafildirler.
Zemahşerî diyor ki: "Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler." ayeti dünyanın görünen ve görünmeyen (zahir ve batın) iki yönü olduğunu ifade etmektedir. Dünyanın zahir (görünen) yönü cahillerin bildiği dünya ziynetlerinden yararlanmak, dünya lezzetlerinden istifade etmek-
tir. Dünyanın batın (görünmeyen) yönü ise dünyanın ahirete bir köprü olmasıdır. Kişinin dünyadan ahirete giderken ibadet, taat ve salih ameller azığını beraberinde götürmesidir. [9]
Allah'ın Varlığına Ve Birliğine Delâlet Eden Mahlûkat Hakkında Düşünmeye Teşvik:
8- Onlar kendi kendilerine hiç düşünmezler mi ki, Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ve belli bir vade için yarattı. Doğrusu insanların çoğu Rablerinin huzuruna çıkmayı inkâr ederler.
9- Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki kavimlerin akıbetleri nasıl olmuş hiç bakmazlar mı? Önceki kavimler onlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü işlemişler ve yeryüzünü onlardan daha fazla imar etmişlerdi. O kavimlere de peygamberleri apaçık mucizeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
10- Sonra o kötülük edenlerin akıbeti çok kötü oldu. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini yalanlıyorlar ve onları alaya alıyorlardı.
Belagat:
"Hiç düşünmezler mi?" ve 'Yeryüzünde hiç dolaşmazlar mı?" inkâr ve azarlama mânâsında sorudur. [10]
Kelime ve İbareler:
"Onlar kendi kendilerine hiç düşünmezler mi ki" onlar kendi kendilerine, düşünmüyorlar mı? Yahut nefislerinin durumu hakkında düşünmüyorlar mı? Zira bu durum onlara daha yakındır. Düşünme sayesinde gafletlerinden dönerler. "Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ve belli bir vade için yarattı." "Hak ve belirli bir vade için yarattı." ifadesinin mânâsı şudur: Allah bunları doğru bir maksat ve sonsuz hikmet olmaksızın boş yere ve batıl yere yaratmadı ve sadece Hak ölçülerle ve hikmetle birlikte, mutlaka sona erecek belirli bir vade takdir ederek yarattı. Bu vade ise kıyametin kopmasıdır, hesap, sevap ve ceza vaktidir. Mekke kâfirleri gibi" insanların çoğu Rablerinin huzuruna çıkmayı inkâr ederler." Ölümden sonra dirilmeye iman etmezler. Yani onlar inkarcıdırlar. Dünyanın başlangıç olduğunu, ahiretin hiç olmayacığını zannederler.
"Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki kavimlerin akıbetleri nasıl olmuş hiç bakmazlar mı?" Bu ayet yeryüzünün çeşitli yerlerini gezip görmeye ve kendilerinden önce helak olmuş kavimlerin eserlerine bakmaya teşvik etmektedir. Bu eserler ise o kavimlerin peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle helak edilmelerinin eserleridir. "Önceki kavimler" Ad ve Semud gibi önceki kavimler "onlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü işlemişler" ekin ve ağaç dikmek için yeryüzünü sürmüşler, kazmışlar "ve yeryüzünü daha fazla imar etmişlerdi." Yani onlar yeryüzünü Mekke ehlinden daha çok imar etmişlerdi. Çünkü Mekkeliler ekini olmayan bir vadide yaşıyorlardı. Burada Mekkelilerin daha zayıf oldukları halde dünya ile gurura kapılmaları ve dünya ile övünmeleri sebebiyle Mekke müşrikleri hafife alınmaktadır. "O kavimlere de peygamberleri apaçık mucizeler", açık ayetler ve gören hüccetler "getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu." Yani Allah zalimlere muamele ettiği şekilde onlara muamele edecek ve hiçbir suç işlemedikleri halde ya da kendilerine hiçbir hatırlatmada bulunmadan onları helak edecek değildir. "Fakat onlar" kendilerinin helak edilmesine sebep olan şeyleri işlemeleri sebebiyle "kendi kendilerine zulmediyorlardı."
"Sonra o kötülük edenlerin akıbeti çok kötü oldu." Onların akıbeti kötü bir ceza oldu. Bundan murad cehennemdir. "Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini yalanlıyorlar ve onları alaya alıyorlardı." Yani onların kötülükleri Kur'an'ı yalanlamaları sebebiyledir. [11]
Ayetler Arası İlişki:
Bu ayetler bundan önceki ayetlerle irtibat halindedir. Bu ayetler vaadini inkâr etme sebebiyle ilâhı inkâr etmeleri, "Onlar ahiretten gafildirler." ayetinde olduğu gibi öldükten sonra dirilmeyi inkar etmeleri şeklinde müşriklerden sâdır olan hususların beyan edilmesinden sonra, müşrikleri Allah'ın varlığına ve O'nun yegâne yaratıcı olduğuna, O'ndan başka hiçbir ilâh, O'nun dışında hiçbir Rab olmadığına delâlet eden, mahlûkat hakkında düşünüp incelemeye teşvik etme ve onları tehdit etme mânâsını ihtiva etmektedir. [12]
Açıklaması:
"Onlar kendi kendilerine hiç düşünmezler mi ki, Allah gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ve belli bir vade için yarattı."
Onlar akıllarını kullanmazlar mı? Ya da kendi nefisleri hakkında düşünüp de şöyle demezler mi? Allah gökyüzü, yeryüzü ve aralarındaki ulvî ve süflî âlemden ve aralarındaki cins ve türleri değişik varlıkları niçin yaratıyor? Böylece bu varlıkların boş, lüzumsuz ve batıl yere yaratılmış olmadığını; bilâkis bunların Hak ölçülerle ve ilâhî hikmete uygun olarak mutlaka sona erecek olan belirli bir vade olan kıyametin kopması; hesap, sevap ve ceza vaktinin gelmesi zamanının takdir edilmesi suretiyle yaratıldığını gayet iyi bilecektir. Bu vade gelince yer bugünkü yer ve göklerden farklı bir hale gelir ve tek olan sonsuz ezici güce sahip Allah'ın huzurunda hesaba çekilmek için mahşer kurulur.
Bu ifade müşriklerin kendi nefislerine ve çevrelerinde bulunan, kainat tablolarını incelemek suretiyle Allah'ı ve Onun birliğini tanımaya ulaştıran, doğru düşünceyi kullanmaya teşvik etmektir. Bununla anlatılmak istenen husus, sahih ilim sebepleri ve hidayet anahtarlarının aklı kullanmaya dayandığını, kendilerinde de akıl bulunduğunu bildirmektir. Fakat onlar akıllarını çalıştırmamakta ve gereği şekilde akıllarını kullanmamaktadır.
"Doğrusu insanların çoğu Rablerinin huzuruna çıkmayı inkâr ederler." Yani insanların çoğu ve özellikle kâfirler öldükten sonra dirilişin ve hesap görmenin varlığını inkâr etmektedirler. Çünkü onlar kendileri hakkında düşünmemektedirler. Eğer düşünmüş olsalardı öldükten sonra Rablerine döneceklerine yakînen inanırlardı.
Cenab-ı Hak daha sonra rasullerinin peygamberliklerini inkâr eden kimselerin helak edilmesi ve kendilerini tasdik eden kimseleri ise kurtarılması gibi gözle görülür apaçık delillerle ve göz kamaştırıcı mucizelerle te-yid etmek suretiyle peygamberlerinin Rableri nezdinden getirdikleri haberlerin doğruluğuna dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki kavimlerin akıbetleri nasıl olmuş hiç bakmazlar mı? Önceki kavimler onlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü işlemişler ve yeryüzünü onlardan daha fazla imar etmişlerdi. O kavimlere de peygamberleri apaçık mucizeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı."
Peygamberleri inkâr eden, ahireti yalanlayan bu kimseler yeryüzünün çeşitli bölgelerinde dolaşıp da akılları ve anlayışlarıyla bakmazlar mı? Allah'ın eserlerini araştırmazlar mı? Geçmişlerin haberlerini duymazlar mı? Geçmiş ümmetlerden peygamberlerini yalanlayanların akıbetini düşünmezler mi? Halbuki önceki kavimlerin Mekke halkından ve benzerlerinden daha güçlü, daha çok mal ve evlât sahibi oldukları yeryüzünü ekip-biçtikle-ri, ekin ve dikim için toprağı, beldeleri çorak olan Mekkeliler ve diğer Araplardan daha fazla işledikleri ve Mekkelilerden daha fazla yeryüzünden istifade ettikleri biliniyordu. Sonra da Cenab-ı Hak kendilerine Allah'ın kudretini ve birliğini anlatan şahitler, gözle görülür deliller ve mucizeler getiren peygamberlerini yalanlamaları inkâr etmeleri ve günahları sebebiyle onları helak etti. Onlara verilen bu ceza zulüm değildi. Onlara veya başkalarına gelen azap ve işkencelerle zulmetmek Allah'ın şanına layık değildir. Fakat onlar Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve bu ayetlerle alay etmeleri ve geçmiş günahları sebebiyle bizzat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Akıllı olan, başkalarından ibret alandır. Mal ve evlât gibi dünya ziynetleri ve süslerinin kıyamet günü fayda vermeyeceğini bilen kimsedir. Allah Tealâ bunu şu ayetle tekid etmektedir.
"Sonra o kötülük edenlerin akıbeti çok kötü oldu. Çünkü onlar Allah 'm ayetlerini yalanlıyorlar ve onları alaya alıyorlardı."
Yani o kötülük edenlerin akıbeti Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden Allah'ın ayetlerini ve delillerini yalanlamaları ve bunlarla alay etmeleri sebebiyle dünyada helak olma suretiyle, ahirette ise cehennem ateşinde ebedî kalmak suretiyle azaba uğramak olmuştur.
Kötülük edenlerin akıbeti kötü oldu. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini yalanlamışlar ve bu ayetlerle alay etmişlerdi. Kötülük; yalanlama ve alay etme mânasındadır. Kâfirlerden sadır olan suçu ceza olarak ifade etmesi müşakele sanatıdır. Kötülüğün cezası kötülüktür (yani kötü bir cezadır), cümlesinde olduğu gibi. [13]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki hususlara delâlet etmektedir:
1- Kâinatta tefekkür etmenin teşvik edilmesi ve bunun gerekli kılınması. Zira göklerin ve yerin yaratılışını, maslahat ve adalet gereği yaratılan ve mutlaka sona erecek bir vade ile ömrü tahdit edilen insan nefsini düşünmek yaratıcının varlığına, birliğine, kudretine ve haşrin meydana geleceğine delildir.
"Bi'1-hakkı" ifadesi Allah'ın birliğine delildir. Zira yaratılışın eşsiz, muazzam ve her türlü çarpıklıktan münezzeh oluşu ilâhların birden fazla oluşunu reddeder. Zira birkaç ilâhın var olması bozukluk, eksiklik ve çarpıklığa yol açardı. "Ve ecelün müsemmâ" ifadesi haşre delildir. Çünkü bu, dünyanın fani olduğuna ve kainatın yokolacağına delildir. Allah Tealâ her şeye kadir olması sebebiyle tekrar diriltmeye de kadirdir. Zira hakla yaratma bu hayattan sonra bir başka ebedî bir hayatı gerekli kılar. Çünkü bu hayat Kur'an'ın haber verdiği gibi oyun ve eğlenceden ibarettir.
2- "Belirli bir vade" ifadesi kıyamet günü manasında olup dünyanın
sonunda yokolacağma, her yaratığın bir ecelinin bulunduğuna, iyilik işleyenlerin sevap, kötülük işleyenlerin ceza göreceğine delâlet etmektedir.
3- İnsanlardan birçoğu öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmektedirler. Bu düşünce eksikliği ve kıt akıllılıktır. Zira akıllı kimse geleceği düşünen, ölümden sonrası için çalışan ve dünya hayatına aldanmayan kimsedir.
4- Geçmişin ibretli olaylarını basiretle incelemek bir ders ve öğüttür. Peygamberlerini yalanlayan geçmiş ümmetlerin haberlerini duyan ve onların akıbetlerini idrak eden, helak olmalarının ve yokolmalanmn sebeplerini bilen kimse Allah'a iman etmeye koşacak ve doğru sözlü olduklarına delâlet eden mucizeler ortaya koyan peygamberlerini tasdik edecektir.
5- Vücud gücüne ve mal zenginliğine, servet bolluğuna ve evlât çokluğuna itimat etmek tamamen hatalıdır. Zira mallar, medeniyetler ve kalkınma, kıyamet günü sahiplerine hiçbir fayda vermeyecektir.
6- Rablerini ve peygamberlerini inkâr eden geçmiş ümmetlerin helak edilmesi gerçek ve adaletin ta kendisi olmuştur. Günah olmadan, peygamberler ve hüccetlerle uyarılmadan bu ümmetlerin helak edilme olayı meydana gelmemiştir. Bu ümmetlerin helak olmaları Allah'ın varlığına ve yegâne ilâh olduğuna delâlet eden, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları, Kur'an'ı, peygamberi ve mucizelerini yalanlamaları ve bu mucizelerle alay etmeleri, isyan etmeleri ve Allah'a şirk koşmaları suretiyle nefislerine zulmetmeleri sebebiyle olmuştur. [14]
Tekrar Dirilme, Mahşer Yerinde Toplanma, Allaha Dönme Vaktinde Olacak Şeylerin Beyanı:
11- Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan Allah'tır. Sonunda O'na döndürüleceksiniz.
12- Kıyamet koptuğu gün suçlular, bütün ümitlerini kaybedip susarlar.
13- Allah'a ortak koştukları şeylerden kendilerine şefaatçiler bulunmayacaktır. Ortak koştukları şeyleri kendileri bile inkâr edeceklerdir.
14- Kıyamet koptuğu gün, işte o gün müminlerle kâfirler birbirlerinden ayrılırlar.
15- İman edip salih ameller işleyenler, işte onlar cennette mesrur olurlar.
16- İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirette huzuruma çıkmayı yalanlayanlar, işte onlar cehennem azabınagetirilirler.
Belagat:
'Varlıkları yoktan vareden" ve "Sonra da tekrar diriltecek olan" cümleleri arasında tezat sanatı vardır.
"Sonunda O'na döndürüleceksiniz." Maksadı mübalâğalı bir şekilde bildirmek için üçüncü şahıstan ikinci şahsa intikal edilmiştir.
"iman edip salih ameller işleyenler, işte onlar cennette mesrur olurlar. İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirette huzuruma çıkmayı yalanlayanlar"a gelince, "işte onlar cehennem azabına getirilirler." Bu iki cümlede mesut kimselerle bahtsız kimseler arasında mukabele yapılmıştır.
"Türce'un", "Yeteferrakûn", "Yuhberûn" ve "Muhdarûn" kelimelerinin sonları telaffuz bakımından birbirine uyumludurlar. [15]
Kelime ve İbareler:
"Bütün varlıkları" insanları "yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan" öldükten sonra ikinci defa insanları yaratacak olan "Allah'tır. Sonunda" amellerin karşılığını görmek için "O'na döndürüleceksiniz."
'"Kıyamet koptuğu gün suçlular bütün ümitlerini kaybedip susarlar." Müşrikler şaşkın halde hüccetlerini kaybetmekten ümit kesmiş halde susarlar. "Eblese'r-racül" sustu ve hücceti kesildi demektir. "el-Müblis", suskun, hücceti kaybetmiş, bu hüccete ulaşmaktan ümidi kesilmiş demektir.
"Allah'a ortak koştukları şeylerden kendilerine şefaatçiler bulunmayacaktır. " Yani onların Allah'a şirk koştukları ortaklardan, putlardan, kendilerini Allah'ın azabından koruyacak şefaatçiler olmayacaktır. "Ortak koştukları şeyleri kendileri bile inkâr edeceklerdir." Yani onlardan berî olduklarını söyleyeceklerdir. Tanrılarından ümit kestikleri zaman bunları inkâr edeceklerdir.
"Kıyamet koptuğu gün, işte o gün" cümlesinde "işte o gün" ifadesi, "kıyamet koptuğu gün" ifadesinin tekididir. İşte o gün "müminlerle kâfirler birbirlerinden ayrılırlar".
"İman edip salih ameller işleyenler, işte onlar cennette" çiçekli, nehirli cennet bahçelerinde yüzleri tebessüm ederek "mesrur olurlar."
"inkâr edip" Kur'an "ayetlerimizi ve ahirette huzuruma çıkmayı" öldükten sonra dirilmeyi ve diğer hususları "yalanlayanlar, işte onlar cehennem azabına getirilirler." Cehennemin içine konulur, ondan uzak kalmazlar. [16]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ suçluların akıbetinin cehennem olduğunu zikrettikten ve öldükten sonra dirilişe ve mahşer yerinde toplanmaya işaret ettikten sonra, kudretiyle ve iradesiyle insanları yoktan varedenin tekrar diriltmekten âciz olmayacağına dair delilleri ortaya koydu. Sonra da kendisine dönme vaktinde olacak hususları beyan etti, insanların o gün iki grup olduklarını; bir grubun cennette, bir grubun da cehennemde olacağını bildirdi. [17]
Açıklaması:
"Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan Allah'tır. " Yani Allah, yaratıkları yoktan varetmeye ve yaratmaya kadir olduğu gibi bu yaratıkları tekrar diriltmeye de kadirdir. Allah mahlûkatı kudretiyle ve iradesiyle varedendir. Dolayısıyla tekrar diriltmekten âciz kalamaz. Sonra kıyamet günü yine yalnız O'na dönerler ve aralarında hüküm verilmesi için mahşer yerinde toplanırlar. O zaman Allah her amel işleyene ilmiyle amelinin karşılığını verir.
Daha sonra Cenab-ı Hak bedbaht olanların halini şu ayetle tavsif etti: "Kıyamet koptuğu gün suçlular bütün ümitlerini kaybedip susarlar." Yani insanlar arasında hüküm verileceği ve hesabın görüleceği kıyamet gününde, Allah'a şirk koşan ve kıyametin şiddetinden dolayı hücceti kesilen suçlular susar ve ümitsizliğe düşerler, kurtuluş için bir yol bulamazlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Allah'a ortak koştukları şeylerden kendilerine şefaatçiler bulunmayacaktır. Ortak koştukları şeyleri kendileri bile inkâr edeceklerdir." Yani onlar Allah'ı bırakıp da tapındıkları putlardan, asla kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak şefaatçiler bulamayacaklardır. Onlar da ortaklarından ve sahte ilahlarından uzak olduklarını ifade ederek onları inkâr edeceklerdir. Zira ortak koştukları şeyler, kendilerine en çok muhtaç oldukları bir anda, onlara ihanet edecektir. Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Nitekim kendilerine uyulanlar azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar kopacaktır. Uyanlar: Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak, derler." (Bakara72(166-167).
Bu durum onların iflaslarının açığa çıkması ve hüsrana uğradıklarının ilân edilmesidir.
Sonra mahşer halkı iki gruba ayrılırlar. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Kıyamet koptuğu gün, işte o gün insanlar gruplara ayrılırlar" Yani kıyamet koptuğu gün insanlar bir daha biraraya gelmeyecek şekilde ayrılacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ey suçlular! Bugün ayrılın." İman ve saadet ehli olanlar cennetlere alınır. Küfür ve bedbaht ehli olanlar ateşlere atılır. Katade diyor ki: Bu, Allah'a yemin olsun ki bir daha birleşme olmayacak bir ayrılmadır. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"İman edip salih ameller işleyenler, işte onlar cennette mesrur olurlar." Yani Allah'ın Rasulü'nü ve ahiret gününü tasdik edip iman edenler, Allah'ın emrettiği şeyle amel edenler ve Allah'ın nehyettiği şeylerden vazgeçenler, onlar nimet içindedirler, kalbi ve gönlü dolduracak bir sevinçle sevinirler ve onlar gayet güzel, yemyeşil cennet bahçeleri ve akan nehirler şeklinde nail oldukları nimetler sebebiyle mesrur olurlar. Dolayısıyla onlar son derece sevinç içerisinde cennettedirler. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Hiçbir nefis kendisi için gizlenen göz nuru nimetleri bilmez." (Secde, 32/17).
İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizî ve İbni Mace'nin Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiği hadiste Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurur: "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer kalbine doğmayan nimetler vardır."
"İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirette huzuruma çıkmayı yalanlayanlar işte onlar cehennem azabına getirilirler."
Yani Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr eden, O'nun peygamberlerini ve ayetlerini yalanlayan, öldükten sonra dirilişin meydana geleceğini inkâr edenler cehennem azabında ebedî kalacaklardır. Onlar asla azaptan uzak kalmayacaklar, azab onlardan kesinlikle ayrılmayacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Orada uğradıkları gamdan, ne zaman çıkmak isteseler tekrar oraya iade edilirler." (Hac, 22/22) ve yine şöyle buyurmuştur: "Doğrusu suçlular ebediyyen kalacakları cehennemin azabı içindedirler. Azaba hiç ara verilmez. Onlar orada tamamen ümitsizdirler." (Zuhruf, 43/74-75). [18]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetlerden şu neticeler çıkmaktadır:
1- Bütün varlıkları yoktan vareden ve kudretiyle tekrar diriltecek olan Allah'tır. Sonunda dönüş ve varış O'nadır.
2- Müşrikler ve kâfirler kıyamet günü şirk koşmalarını ve inkâr etmelerini savunabilecekleri hiçbir delil bulamayacaklar; hüccetleri kesilecek, bu hüccetlere ulaşma ümitleri kalmayacaktır. Yine aynı şekilde kendileri dışında kendilerine yardım edecek bir yardımcı ve onları Allah'ın azabından kurtaracak bir şefaatçi de bulamayacaklardır. O zaman kendilerinin taptıkları sahte tanrıları hakkında onlar ilâh değildir diyecekler, o sahte ilahlardan uzak duracaklar, sahte ilahları da onlardan uzak duracaklardır.
3- Kıyamet günü müminlerle kâfirler arasında bir ayrılma meydana gelecek, iyiler kötülerden ayrılacaktır. Müminler şirin bahçeleri ve akan nehirleri olan ebedî cennetlere yerleşecek, onları sevinç ve mutluluk kaplayacak, nimet ve ikramlara nail olacaklardır. Kâfirler ise daimî ve ebedî olarak cehennem azabında kalacaklar, oradan hiç çıkmayacaklardır. Bu azaptan hiçbir şekilde azaltma olmayacaktır.
4- İmanla birlikte mutlaka salih amel de gereklidir. Salih amel Allah'ın emrini yerine getirmek, O'nun nehyettiği şeylerden kaçınmaktır. Zira salih amel imanla birlikte değer ifade eder. Çünki sadece iman, kurtuluşu gerçekleştirir, ama derecelerin yükselmesine fayda vermez.
Mümin yüksek dereceye sadece imanı ve salih ameliyle ulaşır. Kâfir ise sadece küfrü sebebiyle cehennemin en alt derecelerinde kalır. İşte imanla birlikte amel-i salihin zikredilmesinin, küfür zikredilirken kötü amelin zikredilmemesinin sebebi budur. [19]
Allah Teala'nın Tenzih Edilmesi Ve Her Durumda O'na Hamd Edilmesi:
17- O halde akşama girerken de, sabaha ererken de Allah'ı tenzih edin.
18- Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girince Allah'ı tenzih
diriden sonra yeryüzüne hayat verir. İşte siz de böylece (diriltilip) çıkarılacaksınız.
Belagat:
"Akşama girerken" ve "sabaha ererken" ifadeleri arasında tezat sanatı vardır.
"Ölüden diriyi çıkarır" cümlesi istiaredir. Mümin için "diri" kelimesi, kâfir için "ölü" kelimesi kullanılmıştır. [20]
Kelime ve İbareler:
"Akşama girerken de" akşamleyin iki namaz vardır: Akşam ve yatsı namazları. "Sabaha ererken de" sabahleyin de sabah namazı vardır. Teşbihin sabah ve akşama tahsis edilmesinin sebebi kudret ve azametin eserleri bu vakitlerde daha açık ve seçiktir. "Allah'ı tenzih edin." "Fe-sübhanalla-hi": sübhane; teşbihtir, yani Allah'ı noksan sıfatlardan münezzeh kılmaktır. Bu ifade Allah Tealâ'yı tenzih etmeyi emretme mânâsında haberdir. Allah'ın kudretinin açıkça ortaya çıktığı, nimetinin yenilendiği vakitlerde Allah'ı teşbih edin, yani namaz kılın demektir.
"Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur" cümlesi cümle-i mu'teriza-dır (ara cümledir). Yani yer ve gök ehli ona hamdeder, demektir.
"Gündüzün sonunda" ifadesi içinde ikindi namazı da yer almaktadır. "öğle vaktine girince" de Allah'ı tenzih edin. Yani öğle namazını kılın. İbni Abbas (r.a.)'den rivayete göre bu ayet beş vakit namazı içinde toplamaktadır: "Tümsün" kelimesi akşam ve yatsı namazını, "tüsbihun" sabah namazını, "aşiyyen" ikindi namazını,"tuzhırûn" öğle namazını ihtiva etmektedir. "Allah 'ı tenzih edin." namaz kılın.
"O ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır." Müfessirlerin çoğu diyorlar ki: Tavuğu yumurtadan, insanı nutfeden, kuşu yumurtadan, yumurtayı kuştan, nutfeyi insandan O çıkarır. Bazıları ise şöyle demiştir: O kâfirden mümin, müminden kâfir çıkarır.
"Ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir." Yani yeryüzü kuruduktan sonra ona bitki ile can verir. "İşte siz de böylece çıkarılacaksınız." Yani bu şekilde kabirlerden çıkarılacak ve diriltileceksiniz. Bunun mânâsı canlıdan ölüyü, ölüden canlıyı çıkartmak, ölüyü diriltmek ve canlı varlığı öldürmek suretiyle her şeyi zıddından çıkarmaya muktedir olan Allah'ın kudretine göre bir şeyi yoktan varetmekle öldükten sonra diriltmek birbirlerine eşittir. [21]
Ayetler Arası İlişki:
Kâinatın başlangıcında göklerin ve yerin yaratılışındaki Allah Te-alâ'nın azameti ve kudretini, kainatın sona ermesi durumunda kıyametin kopması anındaki ilâhî azameti ve insanların biri cennete, diğeri cehenneme olmak üzere iki grup halinde ayrıldıklarını beyan ettikten sonra; Allah Tealâ kendisinin her türlü kötü vasıftan ve kendisine yakışmayan her şeyden tenzih edilmesini ve her durumda kendisine hamdüsenada bulunulmasını emretti. Çünkü ölüyü diriltme, diriyi öldürme hususunda ve insanların diriltilerek kabirlerinden çıkarılması gibi ölümünden sonra yeryüzüne hayat verme hususunda tek ve yegâne varlık O'dur. Bu durum sabah vaktinde insanın küçük ölüm olan uykudan hayat olan uyanıklığa intikal etmesine benzer. [22]
Açıklaması:
"O halde akşama girerken de, sabaha ererken de Allah'ı tenzih edin." Yani akşamın başlangıcında da, sabahın doğması anında da gece ile gündüzün bütün vakitlerinde Allah Tealâ'yı teşbih ve tenzih edin. Onun rızası için namaz kılın.
Bu ifade Allah'ın mükemmel kudretine ve muazzam hakimiyetine delâlet eden ve birbirini izleyen bu vakitlerde:
Akşam, gece karanlığının gelmesi,
Sabah, gündüz ışığının aydınlatması vakitlerinde Allah Tealâ'nın kullarının kendisini teşbih ve tahmid etmelerini bildirmektedir.
Akşam vaktinde, akşam ve yatsı namazları; sabah vatinde, sabah namazı yeralmaktadır. Burada akşam vaktine ermek, sabah vaktine girmekten önce zikredilmiştir. Zira gece, gündüzden öne geçmektedir.
"Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur." Yani Allah Tealâ melekler, cinler ve insanlar gibi yer ve göklerde bulunan bütün varlıklar tarafından hamdü sena edilmiştir. Bu cümle teşbihe uygun olarak hamdin ona layık olduğu şeklindeki bir ara cümledir.
"Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girince Allah'ı tenzih edin." "Işâ" vakti yani şiddetli karanlıkta ve öğle vakti gündüz ortasında Allah'ı teşbih ve tenzih edin.
Maverdî diyor ki: Akşam ile gece vakti arasındaki fark şudur: "Mesâ" güneşin batmasından sonra karanlığın başladığı vakit yani akşam vaktidir. "Işâ"nın mânâsı ise güneşin batmaya yüz tuttuğu gündüzün son vakti (akşam üzeri)dir.
Dikkat edilirse, teşbih ve tenzih için bu vakitlerin tahsis edilmesi bir durumdan diğerine, bir zamandan diğerine fiilen intikal etme alâmetlerinin varlığı sebebiyledir. Bu tenzih vazifesi, sabah ışığın kuvvetiyle başlayarak öğle vakti güneşin doğudan batıya intikal etmesine, oradan gündüzün sona ermeye başlayıp akşam üzeri vaktinin başladığı ikindi vaktine kadar, sonra karanlığın başlangıcı olan akşam vaktine ve şiddetli karanlık vakti anlamındaki yatsı vaktine kadar bütün vakitleri içine almaktadır.
Ayetin manası: Birbirini izleyen bütün bu vakitlerde Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih edin ve O'nu kemal sıfatlarıyla tavsif edin. Zira amellerin en faziletlisi devamlı olanıdır.
Burada cennet bahçelerini elde etmeyi sağlayan iman esaslarına işaret edilmektedir. Allah Tealâ en yüksek makamın ve en mükemmel karşılığın iman eden ve salih amel işleyen kimselere ait olduğunu "iman edip sa-lih amel işleyenler, işte onlar cennette (nimetlendirilip) mesrur olurlar." ayetiyle beyan ettikten sonra; imanın kalple yapılan tenzih, dille yapılan tevhid olduğunu ve salih amelin bütün vazifeleri yerine getirmek olduğunu bildirdi. Bütün bunlar, cennet bahçelerinde nimetlenip sevinç ve saadete ulaştıran teşbih, tenzih ve tahmiddir.
Aydınlık ve karanlığa dikkat çekilmesi, Allah'ın, sabahı aydınlığı açan ve geceyi sükûnet yeri kılan olması Kur'an'da tekrar tekrar yeralmaktadır. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususlara şu ayetlerde işaret etmektedir:
"Güneşi ortaya koyan gündüze, onu bürüyen geceye yemin olsun." (Şems 91/3-4); "Kararıp ortalığı bürüdüğü zaman geceye yemin olsun. Açılıp aydınlattığı zaman gündüze yemin olsun." (Leyi: 92/1-2); "Kuşluk vaktine yemin olsun. Sükûna erdiği zaman geceye yemin olsun." (Duha, 93/1-2).
Allah Tealâ daha sonra tenzih ve tahmidi gerekli kılan kudretinin ve azametinin bazı görüntülerini zikredip şöyle buyurdu:
"O ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır." Yani Allah Tealâ birbirine zıt olan şeyleri yaratmaya muktedir olan yegâne varlıktır. O, önce ölü topraktan canlı insanı çıkarır, sonra da insanları nutfeden, yumurtadan da kuşu çıkarır. Nitekim bunun zıddmı da yapar; insandan nutfeyi, kuştan yumurtayı, kâfirden mümini, müminden kâfiri, uyuyan insandan uyanık insanı, uyanık insandan uyuyanı çıkarır.
Nutfenin canlı bir varlık oluşuna gelince, Araplar bunu bilmiyorlardı. Bu konudaki ilmî ilerleme Araplar nezdinde henüz açık bir noktada değildi.
Bu, ilâhî kudretin mükemmel, sanatının eşsiz ve ilâhının azametli oluşuna delildir.
"Ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir." Allah Tealâ yeryüzüne yağmurla hayat verir. Tohumdan bitkiyi, bitkiden tohumu çıkarır. Nitekim Ce-nab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İşte onlara bir delil: Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler. Orada hurmalıklar ve üzüm bağları varederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız." (Yasin, 36/33-34). Yine bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzünü kupkuru görürsün. Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır. Her güzel bitkiden çift çift yetiştirir." (Hacc, 22/5).
"İşte siz de böylece çıkarılacaksınız." Yani bu şekilde bir çıkartma ile öldükten sonra kabirlerden diri olarak çıkarılacaksınız. Bu da Allah için pek kolaydır. [23]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu noktalara delâlet etmektedir:
1- Allah Tealâ'nın bütün noksanlık sıfatlarından münezzeh oluşunun ve O'nun bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf oluşunun birbirlerini izleyen vakitlerde beyan edilmesinin vacip oluşu.
Ayette teşbih (Allah'ı tenzih etme) ile Allah'ın nimetleri ve ikramlarına karşı hamd etme yanyana zikredilmiştir. Beş vakit namaz teşbih ve tahmidi ihtiva ettiği için teşbih ve tahmid şekillerinin bir örneğidir. İbni Abbas -daha önce geçtiği gibi- Kur'an'da beş vakit namazın sayısının beyan edilmesi hususunda Rum suresi 17-18. ayetleri delil olarak zikretti.
Bu ayetler imana, teşbih ve tahmidin üstünlüğüne delildir. Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: "Kim sabaha erdiği zaman (Fe-sübhanallahi hine tüsbihûn ...) ayetlerini okursa, o gece kaybettiği şeylere erişmiş olur. Kim bu ayetleri akşama erdiği zaman okursa, o gün kaybettiği şeylere erişmiş olur." Yine Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: "Kim kendisine en bol ölçekle pay ayrılmasından memnun kalırsa şöyle desin: "Fe-sübhanallahi hine tümsûne ve hine tüsbihûn."
2- Yaratma ve varetmede; yoketme, diriltme ve öldürmede vahdaniy-yeti hususunda Allah Tealâ'nın mükemmel kudreti tecelli etmekte ve varlığı sabit olmaktadır. O, birbirine zıt ve karşı olan şeyleri birbirinden yaratmaktadır. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır. O ölümünden ya da kurumasından sonra yeryüzüne hayat verir. Kuru ve çorak topraktan bitki çıkartmak suretiyle yeryüzüne hayat verdiği gibi diriltmek suretiyle insanlara da hayat verir.
Kurtubî diyor ki: Bu ayette kıyasın sahih olduğunun delili vardır. Yani Cenab-ı Hak ölülerin kabirlerden çıkarılıp diriltilmesini ölü toprağın yemyeşil parlak bitkiyi yeşerten yağmurla diriltilmesine kıyas olarak getirmiştir. [24]
Allah'ın Birliğine, Kudretine Ve Haşre Delâlet Eden Bazı Deliller:
20- Sizi topraktan yaratması, sonra da birer insan olarak (yeryüzüne) dağılmanız Allah'ın ayetlerindendir.
21- Size kendi içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
22- Göklerin, ve yerin yaratılması, dillerinizin farklı farklı olması Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için pek çok ibretler vardır.
23- Gece uyumanız ve gündüz O'nun lütfundan rızık aramanız O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda (Hakk'ı) dinleyen bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
24- Size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölmüş olan yeryüzüne canlılık vermesi O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
25- Göğün ve yerin Allah'ın emriyle
25- Göğün ve yerin Allah'ın emriyle ayakta durması O'nun ayetlerindendir Sonra sizi yeryüzündeki kadendir. Sonra sizi yeryüzündeki kabirlerinizden bir defa çağırdığı zaman hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz.
26- Göklerde ve yerde bulunan herkes ancak O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmektedir.
27- Bütün varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek olan ancak O'dur. Bu O'na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. O, Azîz'dir (her şeye galiptir), Hakîm'dir (sonsuz hikmet sahibidir).
Belagat:
"Korku vermek için" ve "ümit vermek için" ifadeleri arasında ve "Varlıkları ilk defa yaratan" ve "Sonra da tekrar diriltecek olan" ifadeleri arasında tezat sanatı vardır. [25]
Kelime ve İbareler:
"Sizi" sizin aslınız olan Hz. Âdemi "toprakdan yaratması sonra da" kandan ve etten meydana gelen "birer insan olarak" Allah'ın lütfunu kazanmak için yeryüzüne "dağılmanız, O'nun ayetlerindendir." Allah Tealâ'nın kudretine delâlet eden ayetlerindendir.
"Size kendileriyle huzura kavuşacağınız" kendilerine meyledeceğiniz ve ülfet temin edeceğiniz eşler yaratmıştır. Zira cinslerin birliği beraberlik ve birlikteliğin illeti, farklılığı ise nefretleşmeye sebeptir, "kendi içinizden eşler yaratması" Hz. Havva'yı Adem'in kaburga kemiğinden, diğer kadınları ise erkek ve kadınların nutfelerinden yaratması yahut kadınların başka bir cinsten değil, erkeklerin cinsinden yaratılmış olmaları "ve aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmiş olması" erkeklerle kadınlar arasında ya da aynı cinsin fertleri arasında diğer hayvanlardan farklı olarak geçim durumunu tanzim etmek için evlilik vasıtasıyla sevgi ve merhamet meydana getirmesi "Allah'ın ayetlerindendir." kudretinin alânıetlerindendir. Süd-dî diyor ki: "Meveddet" sevgi, "rahmet" şefkat demektir. "Şüphesiz bunda", bu zikredilen hususlarda Allah Tealâ'nın yarattığı varlıkları "düşünen" ve bu varlıklarda bulunan hikmetleri bilen "bir topluluk için" Allah'ın kudretine delâlet eden "pek çok ibretler vardır."
"Göklerin ve yerin yaratılması", sizler aynı erkek ve kadının evlâdı olduğunuz halde "dillerinizin" Arapça, Farsça v.s. şeklinde "ve renklerinizin" beyaz, siyah v.s. şeklinde "farklı olması" insanların birbirlerini tanımaları ve ayırdetmeleri için azaları, durumları, renkleri ve güzelliklerinin planlama-sındaki çeşitliliği "Allah'ın ayetlerindendir." Kudretinin alâmetlerindendir. "Şüphesiz ki bunda bilenler için" akıl ve idrak sahipleri için "pek çok ibretler"; melek, insan ve cin gibi hiçbir akıllı varlığa gizli kalmayan Allah'ın kudretine delâlet eden pek çok deliller "vardır." Bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bunu ancak bilenler düşünürler." (Ankebut, 29/43).
"Gece ve gündüz uyumanız" vücudun, gönlün ve zihnin dinlenmesi için gece ve gündüz zamanında uyumanız "ve O'nun lütfundan rızık aramanız" gece-gündüz geçim temini için çalışmanız "O'nun ayetlerindendir." Kudretinin alâmetlerindendir. "Şüphesiz bunda" anlama, düşünme, basiret sahibi olma ve ibret almak için kulak veren "dinleyen bir topluluk için pek çok ibretler vardır".
"Size", yolcuya yıldırımlarla "korku" vermek, ikamet edene yağmurla "ümit vermek için şimşeği" bulutların süı iinmesi sonucu havada meydana gelen ve gök gürültüsüne sebep olan el- ..ı/ik kıvılcımlarını "göstermesi" yani takdir etmesi, "gökten su indirip onumla ölmüş olan" kurumuş olan "yeryüzüne", bitkiler yeşertmek suretiyle "canlılık vermesi O'nun ayet-lerindendir." Kudretinin alâmetlerindendir. "Şüphesiz ki bunda", bu anlatılan konuda "akıl sahibi olan" yaratıcının mükemmel kudreti ve hikmetini ortaya koyması için bunların nasıl meydana geldiği hususunda akıllarını kullanan ve ince düşünen bir "topluluk için" Allah Tealâ'nm kudretine delâlet eden "pek çok ibretler vardır."
"Göğün ve yerin O'nun emriyle ayakta durması" bunları ayakta tutan hiçbir maddî varlık olmaksızın belirli yerlerinde tutması ve gökyüzünü gördüğünüz şekilde direksiz tutması "O'nun ayetlerindendir." Kudretinin alâmetlerindendir. "Sonra sizi yeryüzünden" yeryüzündeki kabirlerinizden "bir defa çağırdığı zaman" yani ey ölüler çıkın, dediği ya da kabirlerinden kalkıp dirilmek için İsrafil Sur'a üfürdüğü zaman "hemen" kabirlerinizden diri olarak "çıkıverirsiniz."
"Göklerde ve yerde bulunan herşey" mülk, yaratık ve kul olarak "ancak O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmektedir." Ona itaat etmekte ve Onun göklerdeki ve yerdeki emirlerine teslim olmakta, ondan ayrılamamaktadırlar.
"Bütün varlıkları" insanları "yoktan vareden ve" yokolduktan "sonra da tekrar diriltecek olan ancak O'dur. Bu O'na pek kolaydır." Yani tekrar diriltme Onun için -muhatapların anlayışına göre- ilk diriltmeden daha kolaydır. Yahut bir şeyin tekrar imal edilmesi ilk defa imal edilmesinden daha kolaydır. Yoksa o, Allah Tealâ nezdinde kolaylık açısından aynıdır. "Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur." Bu da Allah'tan başka ilâh olmamasıdır. Yani Allah'ın yüce vahdaniyetle tavsif olunması, kendisine göklerde ve yerde eş veya benzer olabilecek bir şeyin bulunmaması Ona mahsustur. Yahut O, umumî kudret ve tam hikmet gibi gayet eşsiz bir vasfa sahiptir. "O Azîz'dir," mülkünde kudret sahibidir mümkün olan varlıkları ilk defa yaratmaktan ve sonra diriltmekten âciz değildir. "O Hakimdir." Yani mahlûkatmdaki işleri hikmeti gereği yapandır. [26]
Nüzul Sebebi:
İbni Ebî Hatim, İkrime'den naklediyor:
Kâfirler Allah'ın ölüleri diriltmesine hayret ettiler. Bunun üzerine 27. ayet nazil oldu: "Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan ancak O'dur." [27]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ'nın bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu, Onun bütün her şeyi yaratması sebebiyle hamdüsenaya layık olduğunu, O'nun öldürme ve diriltmeye muktedir olduğunu beyan ettikten sonra Cenab-ı Hak burada tek oluşunun, varlığının, azametinin ve mükemmel kudretinin delillerini, öldükten sonra diriltmeyi isbat edecek hüccetleri zikretti. Cenab-ı Hak önce insanın topraktan yaratılması, sonra insan cinsinin doğumlar yoluyla devam etmesi, daha sonra da göklerin, yerin ve kâinatta müşahede edilen olayların yaratılması, insanların renklerinin ve dillerinin farklılığı, geceleyin uyumaları, gündüz çalışmaları gibi deliller zikretti. Bunlar insanlarda meydana gelen vasıflardır. Daha sonra kâinattaki yıldırım, yağmur ve bitkilerin yeşermesi, göğün ve yerin Allah'ın iradesine teslim olması, ölülerin kabirlerden dirilerek çıkmaları şeklindeki çağrısına derhal uymalarını zikretti. Bunların ardından bu zikredilenlerin neticesi olan Allah'ın yaratmaya, diriltmeye kadir olması, vahdaniyet, mükemmel kudret ve sonsuz hikmet sahibi olması gibi yüce sıfatlarını beyan etti. [28]
Açıklaması:
"Sizi topraktan yaratması, sonra da birer insan olarak yeryüzüne dağılmanız Allah'ın ayetlerindendir." Yani Allah Tealâ'nın yaratma, yoktan varetme, yoketme ve ortadan kaldırmaya tam anlamıyla muktedir olduğuna ve Allah'ın azametine delâlet eden ilâhî ayetlerden biri insanın ilk defa yaradılışıdır. Allah, babanız Adem'i asıl olarak topraktan yarattı. Sizin gıda kaynağınızı, hayvan etleriyle topraktan çıkan bitkiler kıldı. Sizi yaratmasından sonra sizler yeryüzünü imar edersiniz. Yeryüzünde şehirler ve kaleler yapmak, tarlaları ekmek, rızık temini için değişik ülkelere yolculuk yaparak ticaret yapmak, geçim için çalışmak, mal toplamak gibi değişik gayelerle kabiliyet, akıl ve düşüncede zenginlik ve fakirlik, mutluluk ve mutsuzluk gibi farklı durumlarla yeryüzüne dağılırsınız.
İmam Ahmed, Tirmizî ve Ebu Davud'un Ebu Musa el-Eş'arî'den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki Allah Âdem'i bütün yeryüzü toprağından alınan bir avuç topraktan yarattı. Âdemoğulları toprak şekline göre geldi." Dolayısıyla içlerinde beyaz, kırmızı, siyah ve bunların arasındaki renklerde; kötü, iyi, yumuşak, sert ve bunların arasındaki insanlar meydana geldi.
Allah Tealâ daha sonra insan cinsinin devam etme yolunu zikretti:
"Size kendi içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için pek çok ibretler vardır."
Allah'ın kudretine ve rahmetine delâlet eden alâmetlerden biri olarak sizin için erkekler cinsinden kadınlar yaratmıştır. Cenab-ı Hak, cinsler arasında uyumun gerçekleşmesi ve ünsiyetin mükemmel bir şekilde meydana gelmesi için ilk kadını (Hz. Havva'yı) erkeğin (Hz. Âdem'in) vücudundan yaratmıştır. İki cinsin hayatın yükünü taşıma hususunda işbirliği yapmaları ve ailenin en güçlü temel ve en mükemmel bir sistem üzerinde devam etmesi, ailede sükûnetin, huzurun, rahatın ve sessizliğin sağlanması için iki cins arasında sevgi ve şefkati varetmiştir. Zira erkek, ya kadına olan sevgisinden dolayı, ya da kadından çocuk sahibi olduğu için, yahut kadının nafaka hususunda kendisine muhtaç olmasından dolayı, yahut aralarındaki sıcaklık sebebiyle kadına şefkat duyması sebebiyle erkek kadını tutar.
Bu şekilde insanın ilk defa topraktan yaratılması, kadınların erkeklerin nefislerinden varedilmesi, iki cins arasındaki bağların sevgi, muhabbet, rahmet ve şefkatle güçlendirilmesi hususunda hayatın vesileleri, neticelerin gerçekleştirilmesi, aradaki bağların hikmete ve kamu menfaatine ve eşsiz bir sisteme uygun olarak kurulması konularını düşünen kimseler için, varlıkları yoktan vareden, ikram ve lütufta bulunan yaratıcının varlığına deliller vardır.
Babamız topraktandır. Zürriyeti sudandır. Bu su ise kandan, kan da gıdalardandır. Gıdalar ise bitkilerden, topraktaki maddelerden ve madenlerdendir.
Cenab-ı Hak daha sonra kadınla huzur duyulması, ona olan meylin tam olabilmesi, kadınla birlikte psikolojik sükûnetin meydana gelebilmesi için iki cins arasındaki aile irtibatını aynı oluşum, aynı tabiat ve aynı içgüdülerle meydana getirmiştir.
"...kendileriyle huzura kavuşacağınız..." ifadesini "Sizi tek bir candan yaratan, ondan da kendisiyle huzur bulacağı eşini meydana getiren O'dur." (Araf, 7/189) ayeti tefsir etmektedir.
Allah Tealâ kendisinin varlığına, Rab oluşuna, birliğine, büyük kainattaki kudretine ve insanın oluşumunun azametine delâlet eden diğer delilleri zikrederek şöyle buyurdu:
"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı olması Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için pek çok ibretler vardır."
Allah'ın direksiz olarak, yüksekte tutulan yıldızlar ve gezegenlerle süslenen gökyüzünü yaratması, hazineler, vadiler, çöller, denizler, hayvanlar ve ağaçlar bulunan, dağlarla sabit tutulan ve hazineler, madenler ve hayırlarla dolu olan tabakalarıyla yeryüzünü yaratması, Allah'ın muazzam kudretine ve varlığına delâlet eden alâmetlerdendir.
Bu kâinat çeşitli mahluklarla doludur. Çeşitli cinsler, muhtelif diller, farklı renkler, her varlığa ait sesler ve özellikler farklı parmak izleri gibi çeşitli durumlar, aynı asıldan, aynı babadan ve aynı anneden meydana gelmelerine rağmen farklılık, güzellik ve çirkinlikte ayrı ayrı olan insanlarla kâinatta ünsiyeti vareden O'dur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Evet! İnsanoğlunun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye bizim gücümüz yeter." (Kıyame, 78/4).
İşte bu belirtilen hususlarda olaylara derhal nüfuz eden akıl, basiretli fikir ve faydalı ilim sahipleri için kendilerini Hakk'a sevkedecek, yaratıklar hakkında düşünmeye irşad edecek ve kendilerinin lüzumsuz veya bozgunculuk maksadıyla değil de sonsuz bir hikmet ve yüksek bir maslahat için yaratıldıklarını beyan edecek mükemmel bir ilâhî kudrete delâlet eden ayetler vardır.
"Gece uyumanız ve gündüz O'nun lütfundan rızık aramanız, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, Hakk'ı dinleyen bir topluluk için pek çok ibretler vardır."
Onun kudretinin ve rahmetinin alâmetlerinden biri yorgunluktan rahata erme imkânı verilmesi, geceleyin sessizlik ve istikrarın temini, gündüz ise hareket, rızık için çalışma ve devamlı bir gayret etme imkânı verilmesidir.
Bu belirtilen hususlarda ibret alma, derin düşünme, hüccetleri anlayıp şuurlanma şeklinde gerçeklere kulak veren bir topluluk için, kendilerine Allah'ın kâinatı diriltmeye ve yeniden varetmeye kadir olduğu şeklinde kesin inanç ve kanaat sahibi olmaya götüren ibretler ve deliller vardır.
Allah Tealâ, daha sonra, kâinatta meydana gelen olaylar ve hayat değişiklikleri hususundaki delilleri zikrederek şöyle buyurdu:
"Size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölmüş olan yeryüzüne canlılık vermesi O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için pek çok ibretler vardır."
Yolculara ve başkalarına korku vermek ve aynı zamanda insan, hayvan ve bitkilerin muhtaç oldukları yağmur gibi arzu ettiğiniz hususlarda size ümit vermek için şimşeği göstermesi O'nun kudretinin azametine delâlet eden ayetlerindendir.
Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "O gökyüzünden su indirir. Bu su ile ölümünden sonra yeryüzüne canlılık verir." (Rum, 30/24). Yani yeryüzü bitkisiz ve çorak iken su geldiği zaman "Titrer, gelişir ve her güzel çiftten bitkiler yeşertir." (Hacr, 22/5).
Şüphesiz ki ölümden sonra diriltme şeklinde zikredilen bu hususta diriliş, yeni bir hayata dönüş ve kıyametin kopmasına gayet açık bir burhan vardır. Elbette yeryüzüne hayat veren ölüleri diriltmeye de kadirdir. O her şeye gücü yetendir.
"Göğün ve yerin Allah'ın emriyle ayakta durması O'nun ayet-lerindendir. Sonra sizi yeryüzündeki kabirlerinizden bir defa çağırdığı zaman hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz."
Gökyüzünün direksiz, küre şeklindeki yeryüzünün fezada direksiz durması, bilakis Cenab-ı Hak'ın emri, tedbiri ve tasarrufuyla hayatını devam ettirmesi, O'nun kudretinin ve varlığının delillerindendir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükseltendir." (Ra'd, 13/12); "Göğü de kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur." (Hacc, 22/65); "Şüphesiz Allah gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye tutuyor." (Fatır, 35/41).
Sonra Allah Tealâ dünyanın eceli gelinceye kadar bu âlemin sistemini korur. O zaman, kabirlerinizden diri olarak çıkmak için davetçi sizi davet ettiği zaman çıkarsınız. Bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "O gün onlar sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi... kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar." (Maaric, 70/43); "Allah sizi çağıracağı zaman kendisine hamdede-rek çağrısına uyarsınız ve (ölmeden önceki halinizde) çok kaldığınızı zannedersiniz. " (İsra, 17/52); "O, (yeniden dirilme) ancak bir tek nâra ve bir sayhadır. İşte o sayhadan sonra birdenbire insanlar kendilerini yeryüzünde buluverirler." (Nâziat, 13-14); "Bu olay, bir tek sayhadan başka bir şey değildir. İşte ondan sonra toplanıp huzurumuza dizilirler." (Yasin, 36/53).
Kesin netice ise şudur: "Göklerde ve yerde bulunan herkes ancak O'nundur." O'nun kuludur. "Hepsi O'na boyun eğmektedir." Yani göklerde ve yeryüzünde bulunan her şey mülk, kul ve tasarruf olarak Allah'ındır. Onlar, hep birlikte Allah'ın murad ettiği ölüm ya da hayata, hareket ya da sükûnete isteyerek ya da istemeyerek boyun eğmekte, gönülleri ürpererek kabul etmektedirler. Ebu Said el-Hudrî'den merfû olarak Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kur'an'daki her (kunût) ifadesi 'taat'demektir."
"Bütün varlıkları yoktan vareden ve sonra da tekrar diriltecek olan ancak O'dur. Bu, O'na pek kolaydır." Yani insanı daha önce benzeri hiç geçmemiş bir şekilde ilk defa yaratan, sonra insanı öldürecek ve yokedecek, sonra da ilk defa varettiği gibi onu tekrar diriltecektir. Bu onun için gayet basit ve kolaydır. Bu ayetlere muhatap olan beşerin tasavvuruna göre ve insanların "Yeniden varetme, başlangıçtaki varetmeden daha kolaydır." şeklindeki idraklerine göredir. Bütün bu zikredilen hususlar, dirilişi inkâr eden bilgisiz kâfirlerin akıllarına yaklaştırmak içindir. Aksi takdirde başlangıçta varetmek ya da sonradan diriltmek Allah Tealâ'nm kudretinde aynıdır. Ayetteki "ehven" kelimesi "heyyin: basit ve kolay" mânâsındadır. Çünkü Allah Tealâ için kolay olmayan bir şey yoktur.
Buhari'nin Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Allah Tealâ buyuruyor ki: Âdemoğlu beni yalanladı. İnsanın buna hakkı yoktur. Hakkı olmadığı halde bana küfretti. Beni yalanlamaları Ademoğlu'nun: "İlk defa beni yarattığı gibi beni asla diriltmeyecek." şeklindeki sözüdür. Halbuki mahlûkatımı ilk defa yaratmam bana, onu tekrar diriltmekten daha basit değildir. İnsanoğlunun bana küfretmesine gelince, onun benim hakkımda: "Allah, evlâd edindi" (Bakara, 2/116) şeklindeki sözüdür. Ben doğmayan, doğurmayan, kendisinin hiçbir ortağı olmayan, Ehad (tek) olan, Samed (her şeyden müstağni) olanım."
"Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. O Azîz'dir, Hakim'dir." Yani yüce ve kâmil sıfatlar O'na mahsustur. Bu sıfatlar Allah'ın "bir" olmakla mevsuf olması, Allah'tan başka ilâh olmaması, O'ndan başka hiçbir Rab olmaması, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olması, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olması, O'nun hiçbir ortağı, hiçbir benzeri, hiçbir eşi olmamasıdır. O, mülkünde güçlüdür. Yerde ve gökte hiçbir şey Onu âciz bırakamaz. O yaptığı şeylerde ve yaratıklarının idaresinde sonsuz hikmet sahibidir. O yarattı, güzel bir şekilde yarattı, takdir etti ve hidayete erdirdi. Varlık alemindeki her şey ilmi ve iradesine uygun ve hikmetinin gereği olarak cereyan eder. Her varlık Onun tek olan, muktedir olan kulları üzerinde ezici güce sahip olan yaratıcı olduğunu ifade etti. Onun kaderini reddedecek hiçbir varlık, Onun hükmünü kaldıracak hiçbir güç yoktur. [29]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetlerde Allah Tealâ'nın Rab olduğuna, vahdaniyetine delâlet eden altı delil ve bunların kesin neticesi yeralmaktadır. Bunlar şunlardır:
Birinci delil:
İnsanın aslı topraktan yaratılmıştır. Cüz, aslı (ait olduğu bütünü) gibidir. Allah Tealâ insanı ta başlangıçta insan olarak yaratmıştır. Yoksa insanı önce hayvan olarak yaratıp sonra onu insan kılmış değildir.
Allah insanı yarattıktan sonra onu idrak, bilgi, ilim ve akılla donattı. Böylece hayatlarının geçiminde tasarrufta bulunan, akıl sahibi, konuşan insanlar meydana geldi. Allah, insanları boş yere yaratmamış, onları sadece belirli bir gaye ve hikmetle yaratmıştır. Buna kadir olan, ibadet ve teşbihe layık olandır.
"...birer insan olarak yeryüzüne dağıtıyorsunuz" ifadesindeki "beşer" kelimesiyle hayvandan farklı idrak kuvvetine işaret edilmektedir. "Dağılıyorsunuz" ifadesiyle de hareket edici güce işaret edilmektedir. Her ikisinin de toprakta olması gayet hayret vericidir. İnsanın dört unsurdan; toprak, su, hava ve ateşten meydana gelmesine rağmen Allah Tealâ burada özellikle iki unsuru, toprak ve suyu zikretmektedir. Çünkü hava ve ateşe ihtiyaç, suyun toprakla karışmasından sonra olur. Zira bu unsurlardan genellikle elle tutulan, gözle görülen unsurlar sadece toprak ve sudur.
İkinci delil:
İnsan cinsinin devamlılığı doğum sebebiyledir. Allah Tealâ'nın, "içinizden" -bazılarının dediği gibi- Hz. Havva'yı Hz. Âdem cinsinden yarattığına delildir. Doğru olan -Fahreddin Razî'nin dediği gibi- bu ifadenin mânâsı "sizin cinsinizden" demektir. Bu ifade aynen şu ayet gibidir: "Size kendi cinsinizden bir rasul geldi." (Tevbe, 9/128). Şu ayetteki "kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratmış olması..." ifadesi de buna delildir. Yani sükûn, ülfet ve huzur ancak aynı cinsten olan kimseler arasında gerçekleşir. [30]
Allah Tealâ evlilik bağını devamlılığı garanti edecek şeylerle kuşatmış, kadınları erkekler için kalbî sükûnet ve huzur vesilesi kılmış ve -Süd-dî'nin dediği gibi- eşler arasında sevgi ve rahmet yani muhabbet ve şefkat kılmıştır. İbni Abbas'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Meveddet" kişinin hanımını sevmesi, "rahmet" kişinin hanımına bir kötülük isabet etmesi durumunda acıma ve merhamet etmesi demektir.
Özetle; Allah Tealâ insan cinsini iki şeyle muhafaza etmektedir:
- Hanımın, erkeğin cinsinden olması,
- Aynı cinsten (beşer cinsinden) olmasının sebep olduğu sükûnet ve huzur. Aynı cinsten olma, huzura sebep olur. Huzur da iki şeyle kuşatılmıştır: a) Sevgi, b) Rahmet. Önce sevgi olur, sonra da bu sevgi rahmete sebep olur. Zira, iki eş arasında, diğer akrabalar arasında bulunmayan karşılıklı merhamet bulunmaktadır. Bu sadece mücerret şehvet sebebiyle meydana gelmiş bir merhamet değildir. Çünkü bu şehvet yokolabilir, ortadan kalkabilir, ya da çok sık meydana gelebilen eşlerarası kızgınlık bu şehveti de alıp götürebilir; ama Allah Tealâ'dan olan rahmet kalır ve bu rahmet sebebiyle insan, hareminin başına gelecek felâketlere engel olur.
Üçüncü delil:
Ufuklarda ve nefislerdeki deliller: Bu delillerin en önemlileri göklerin ve yerin yaratılması, sonra dünyadaki Arapça ve diğer dillerin çeşitliliği ve konuşma farklılığı, beyaz, siyah, ve kırmızı gibi renk çeşitliliği, seslerin ve
şekillerin muhtelif oluşu, cilt kıvrımları, yüz hatları v.b. hususlardır.
Siz insanlar arasında mutlaka bu ayrımı görmektesiniz. Bu farklı şekiller nutfenin kendi yapımı ya da anne ve babanın kendi yapımı olan şeyler değildir. Mutlaka bu çeşitliliği yapan biri vardır. Bunu meydana getiren de sadece Allah Tealâ'dır. Bu ise her şeyi düzenleyen, yoktan vareden bir zatın varlığını gösteren en açık delillerdendir.
Dördüncü ve Beşinci delil:
İnsanın başına arızî olarak gelen hususlar ki bunlar; geceleyin uyumak, gündüz nzık talep etmek için hareket etme, gök gürültüsüyle korkutma ve faydalı yağmuru indirmek hususunda ümit vermek için şimşek ve yıldırımı göstermek, ekin ve ağaca can vermek, bitkileri yeşertmek ve su menbalarını ve su serveti kaynaklarını beslemek için buluttan yağmur indirme delilleridir.
Altıncı delil:
Göğün ve yerin ayakta durması ve bu ikisinin varlığının devamı Onun kudreti, tedbiri ve hikmetiyledir. Allah Tealâ mahlûkatm yararına, gökyüzünün insanlar üzerine düşmemesi için, gökyüzünü direksiz tutar. İçindekilerle birlikte hareket edip direksiz olarak, dengeli bir durumda dönen yeryüzünü diğer sabit ve gezegen yıldızlarla çatışmadan, çarpışmadan korur. Nihayet dünyanın eceli sona erecek ve o zaman yeniden diriliş meydana gelecektir.
Dolayısıyla bu varlıkları yaratan, onları kabirlerinden çıkartıp diriltmeye kadirdir. "Sonra sizi yeryüzündeki kabirlerinizden bir defa çağırdığı zaman hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz." ayetinden murad tıpkı, sözü dinlenen davetçiye davetlinin uyması gibi bu olayın hiç durmaksızın ve beklemeksiniz derhal meydana gelmesidir.
Bu delillere netice olarak; vahdaniyetinin (Allah'ın birliğinin) isbatı olan ilk yaratma, kudret sıfatının isbatı olan insanı ilk yarattığı gibi onu mahşerde de toplamaya muktedir olduğuna dair geçen delillerin neticesi özetle şudur: Birincinin temeli olan vahdaniyetin (Allah'ın birliğinin) isbatı, ikincinin temeli olan insanları mahşerde toplamaya muktedir olduğunun isbatı şeklinde geçen hususların kesin neticesi şudur:
Göklerde ve yerde bulunanların tamamı (yaratık, mülk, kul ve tasarruf olarak) Allah'ındır. Hepsi boyun eğme anlamında Ona itaat etmektedirler. Allah Tealâ mahlûkatı yoktan vareden ve bu mahlûkatı tekrar yaratacak olandır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki O, yoktan vareder ve diriltir." (Bürûc, 85/13). Tekrar diriltme Allah için basit bir husustur. Allah Tealâ'mn kudretinde yoktan varetme ile yeniden diriltme eşittir.
Her şeyde Allah'ın muazzam kudreti, Allah'ın birliği sabit olunca göklerde ve yeryüzünde yüce sıfatlar Allah'a mahsustur. Bu sıfatlar şunlardır: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ondan başka hiçbir Rab yoktur. Bu, vahdaniyet sıfatıdır. Allah bütün kemal sıfatlarıyla muttasıftır. Her çeşit noksanlıktan münezzehtir. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir. O, güçlü olan, her şeyden üstün olandır. Hiçbir şey Onu âciz bırakamaz. O, yaptıklarında ve mahlûkatı idare etmede son derece hikmet sahibidir. O'nun dilediği şey mutlaka olur. [31]
Uykusuzluk Duası:
Cenab-ı Hak'ın "Geceleyin uyumanız O'nun kudretinin alâmetlerin-dendir." buyurduğu gibi, uyku Allah'ın lütfü ve kolaylaştırmasıyla mümkündür.
Taberanî, Zeyd b. Sabit (r.a.)'den rivayet ediyor ki: Geceleyin uykusuzluk hali başıma geldi. Bu durumdan Rasulullah (s.a.)'e şikayette bulundum. Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdu. "Şöyle dua et: "Allah'ım! Yıldızlar kayboldu. Gözler sessizce uykuya daldı. Sen ise Hayy (dipdiri) ve Kay-yûm 'sun (her şeyi ayakta tutansın). Ey Hayy ve Kayyum olan Allah! Gözlerime uyku ver. Geceme sükûnet ver."
İnsana tabiatıyla ve âdet gereği değil, sadece lütfuyla ve kudretiyle istirahat imkânı veren Allah'a hamdolsun. Eğer insana gece ve gündüz uyku imkânı verilmeseydi, insan gündüz işini ve gayretini devam ettirme imkânı bulamazdı. [32]
İnsanların Durumuyla Allah'ın Birliğinin İspat Edilmesi:
28- Allah, size bizzat kendinizden misal verdi. Hiç sizler sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rı-zıklarda ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olup, birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz? İşte biz aklını kullanabilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız.
29- Doğrusu zulmedenler hiçbir ilme dayanmadan kendi arzu ve heveslerine uydular. Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir? Onların hiç yardımcıları da yoktur.
Kelime ve İbareler:
"Allah, size bizzat kendinizden misal verdi." Ey müşrikler! Allah size en yakın durumlardan kendi nefislerinizin durumlarından alınmış canlı bir örnek verecektir. "Hiç sizler sahip olduğunuz" elinizin altında bulunan "kölelerin" hizmetçilerin "size verdiğimiz rızıklarda" mal ve benzeri şeylerde sizin "ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olup" tasarruf imkânı bakımından onların sizinle aynı seviyede olmalarına, onların da sizin tasarrufta bulunduğunuz gibi tasarrufta bulunmalarına, onlar da sizin gibi beşer oldukları halde, hiç razı olur musunuz? "birbirinizden çekindiğiniz gibi", hür kimselerin birbirinden çekindiği gibi "siz onlardan çekinir misiniz?" Yani onların malınızda bağımsız olarak tasarrufta bulunmasından korkarsınız. Ayetin manası şudur: Sizin köleleriniz, mallarınızda sizin ortaklarınız değildir. O halde nasıl Allah'ın bazı kullarını O'na ortak koşarsınız? "İşte biz aklını kullanabilen" düşünen, misalleri anlamak hususunda akıllarını kullanan "bir topluluk için ayetleri" manaları açıklayan temsille "böyle" bu şekilde tafsilatıyla "açıklarız".
"Doğrusu" şirk koşmak suretiyle "zulmedenler hiçbir ilme dayanmadan" bilgisizce "kendi arzu ve heveslerine uydular. Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir?" Böyle birine kim hidayet verebilir? Onları hidayete erdirecek hiçbir kimse yoktur. "Onların hiç yardımcıları da yoktur." Onları sapıklıktan kurtaracak ve sapıklığın âfetlerinden onları koruyacak hiçbir yardımcıları yoktur. Onları Allah'ın kudretinden kurtaracak kimse yoktur. [33]
Nüzul Sebebi:
"Allah, size bizzat kendinizden misal verdi." ayetinin (28. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak Taberanî, İbni Abbas (r.a.)'den rivayet ediyor ki: Şirk ehli şöyle telbiye getiriyorlardı: "Lebbeyk... Emret Allahım! Emret! Senin için sana lâyık olan ortaktan başka hiçbir ortak yok. Sen o ortağa da, onun sahip olduklarına da sahip olursun." diyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: "Hiç sizler sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rızıklarda ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olur musunuz?" [34]
Açıklaması:
Kur'an'ın farklı üslûplarından biri, manevî hususları maddî şekillerle tasvir etmek ve konuyu zihinlere yaklaştırmak ve iyice ikna etmek için gerçek misaller vermektir. Şu misal Allah Tealâ'nın; Allah'la birlikte başka varlıklara tapan, Allah'a ortak koşan ve aynı zamanda Allah'a ortak koştukları putların Allah'ın kulu ve mülkü olduklarını itiraf eden müşriklere verdiği bir misaldir. Zira onlar: "Emret, Allah'ım emret. Emrine teslimiz. Senin için, sana layık olan ortaktan başka hiçbir ortak yoktur. Sen o ortağa da, onun sahip olduklarına da sahipsin." diyorlardı.
Bu misalden maksat Allah'ın birliğini isbat etmek, şirki ve putperestliği yıkmaktır.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Allah size bizzat kendinizden misal verdi. Hiç sizler sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rızıklarda ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olup, birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?"
Yani Allah size bizzat kendinizde şahid olduğunuz ve anladığınız, sizin durumlarınızdan ve size hakim olan duygularınızdan alınmış, size son derece yakın olan ve sizi içinde bulunduğunuz putlara ve heykellere tapınmaktan kurtarıp Allah Tealâ'nın birliğini isbat etmek için bir misal verdi.
Bu misal ise şudur: Ey müşrikler! Siz hiç kölelerinizin mallarınıza ortak olup mallarınızda sizinle birlikte eşit olarak aynı hisseye sahip olmalarına, sizin mallarınızı paylaşmalarına razı olur musunuz?
Bunu reddettiğiniz ve kendiniz için buna razı olmadığınıza göre nasıl Allah için onun yarattıklarından eşler koşar, O'nun kullarım, O'na nasıl ortak kılarsınız? Sizler kulunuzun, kölenizin mallarınızda tasarruf etme hususunda kendinizle aynı derecede eşit olmasını reddederken, Allah'a O'nun yarattığı varlıklardan nasıl eş ve ortak koşarsınız?
Bu ayet aynen şu ayet gibidir: "Onlar hoşlanmadıkları şeyleri Allah 'a nisbet ederler." (Nahl, 16/62). Yani Allah'ın kulları olan melekleri dişi olarak kabul ederler. Onları "Allah'ın kızları" olarak kabul ederler. Cahiliye devrinde onlardan birine bir kız evlâdının doğumu müjdesi verildiği zaman yüzü simsiyah kesilirdi. Zira onlar kız evlâddan hoşlanmazlar, melekleri de Allah'ın kızları olarak kabul ederler. Kendileri için hoşlanmadıkları, razı olmadıkları bir şeyi Allah'a nisbet ederler. Bu küfrün en şiddetlisidir.
"İşte biz aklını kullanabilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız." Yani hasmı kuvvetli bir hüccetle ilzam etme hususunda bu şekildeki açıklama ve tafsilatla akıllarını kullanan, kendilerine söylenen ve zikredilen mantıkî delilleri ve ikna edici hüccetleri düşünen bir topluluk için ayetleri açıklarız ve tafsilatıyla beyan ederiz.
"Doğrusu zulmedenler hiçbir ilme dayanmadan kendi arzu ve heveslerine uydular." Yani nefislerine zulmeden o müşrikler, o putlara tapma hususunda akıl ve nakil hususunda hiçbir delile dayanmaksızın bilgisizce kendi arzu ve heveslerine uydular, hidayete, ilme ve basirete uymaksızın yürüdüler.
"Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir? Onların hiç yardımcıları da yoktur."
Bu müşrik insanların durumu böyle olunca küfrü tercih ettikten, iman istidadını kaybettikten sonra ve artık şirk onların tabiatı olunca ve fıtraten şirke meyyal olarak yaratılınca onlara hidayet verecek ve onları Hakk'a muvaffak kılacak hiçbir kimse yoktur. Allah onları ve onların durumunu, onları yaratmadan önce bilir. Onlar kendi nefislerine güvenir oldular. Onları Allah'ın şiddetinden kurtaracak hiçbir yardımcı yoktur. Onları O'nun azabından ve onları çepeçevre kuşatacak olan şiddetli intikamından koruyacak hiçbir varlık yoktur. Çünkü O ne dilerse olur ve neyi dilemezse de olmaz. [35]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususları göstermektedir:
1- Derece ve tabaka açısından farklı kimseler arasındaki ortaklık gerçekte ve insanların âdetlerinde reddedilmiştir. Bu durum efendilerin sahip oldukları mallarda köleler ve efendiler arasında fiilen batıldır, gerçekleşmemiştir.
Bütün varlıklar da Allah katında eşit kullar olduklarına göre bu âlemden bir şeyin Allah'ın fiillerinden birine ortak olması da batıldır.
Bu ayet Allah'tan başkasına yapılacak bütün ibadeleri reddetmektedir. Zira onların mülkü yoktur ki ortak olmaları mümkün olsun. Onların azameti yoktur ki azametleri sebebiyle ibadet edilmeye layık olsunlar. Onlardan fayda umulmaz ki herhangi bir fayda sebebiyle kendilerine tapınılsın. Onların hiçbir kuvvet ve kudretleri yoktur. Zira onlar köledirler. Başkasının malı olan köle ise hiçbir şeye kadir değildir.
2- Kölenin sahibi olan efendisine ortak olması ne caiz, ne de makul olduğuna göre yaratılmış olan kullarîrnfa Rablerine ortak olmaları caiz değildir. Fakat Allah'a şirk koşanlar bu mantığı aşmışlar, putlara tapmak suretiyle hiçbir ilmî delil olmaksızın kendi arzu ve heveslerine uymuşlar, bu konuda sadece geçmişteki atalarını taklit etmişlerdir.
3- Şirki ve küfrü tercih eden müşrikleri Allah saptırmıştır. Nitekim Allah Tealâ'nın saptırdığı kimselere hidayet verecek kimse olmadığı gibi onları hidayete erdirecek hiçbir kimse de yoktur. Onlar sahipsiz kalmış ve hiçbir kimseden yardım alamayacak kimselerdir. Onları Allah'ın kudretinden kurtaracak ve koruyacak hiçbir kimse yoktur. Onlar için Allah'ın azabından kaçmak gibi bir çare yoktur, azabdan kurtuluş imkânları da yoktur. [36]
Fıtrat Ve Tevhid Dini Olan İslâm'a Uymanın Emredilmesi:
30- Yüzünü, tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah'ın fıtrata en uygun dinidir ki Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır. Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur. İşte en sağlam din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
31- Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın.
32- Sakın dinlerini parça parça eden ve gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendilerinin sahip oldukları şeylerle övünür.
Belagat:
"Yüzünü çevir" cümlesi cüz'ün kullanılıp küllün irade edilmesi şeklinde mecaz-i mürseldir. Yani Allah'a bütün varlığınla yönel, demektir. [37]
Kelime ve İbareler:
'Yüzünü tevhid ehli olarak" sapıklık yolunu terk ederek ve doğru yola meyilli olarak "tamamen dine çevir." Dine tâbi ol, dinde ihlâslı ol, İslâm'a yönel ve sen ey Muhammed, sana tâbi olanlarla birlikte din üzerine sebat et. "Bu Allah'ın fıtrata en uygun dinidir ki Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır." Allah insanları Allah Tealâ'ya kulluk şuuru, Hakkı kabul etme ve idrak etme şuuru üzerine yaratmıştır.
"Allah 'm yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." Hiçbir kimsenin Allah'ın fıtratını değiştirmeye hakkı yoktur. Allah'a şirk koşmak suretiyle Onun dinini değiştirmeye hakkınız yoktur. "İşte en sağlam din budur." Uyulması emredilen bu din ya da fıtrat, dosdoğru dindir, hiçbir eğrilik veya sapma olmayan en doğru dindir. Bu da Allah'ın birliğidir. "Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani Mekke kâfirleri gibi insanların büyük çoğunluğu vahyin inmesi anında düşünmemeleri ve tefekkür etmemeleri sebebiyle Allah Tealâ'nın birliğini ve dinin doğruluğunu bilmezler.
Tevbe, amellerde ihlâslı olmak, emredilen hususlara sarılmak ve neh-yedilen hususlardan kaçınmak suretiyle "Allah'a yönelenlerden olun. O'n-dan korkun." Dini yaşayın, O'na tâbi olun ve Allah'tan korkun. Çünkü bu hitap hem Rasulullah (s.a.)'e, hem de ümmetinedir. Ancak ayet Rasulullah (s.a.)'i tazim etmek için ona hitap ederek başlamıştır.
"Sakın dinlerini parça parça eden" kimselerden olmayın. Yani kendi nefsî arzularının farklı farklı olması sebebiyle ibadet ettikleri hususlarda ihtilafa düşenlerden olmayın. Ayetteki "ferrakû" ifadesi "fârakû" şeklinde de okunmuştur. Buna göre mana şudur: Uymakla emredildikleri dinlerini terkettiler. [38]
Ayetler Arası İlişki:
Mahşer yerinde toplanma, öldükten sonra dirilme gibi her şeye muktedir olan ilâhî kudretin ve Allah'ın birliğinin delillerini beyan ettikten ve Rasullah (s.a.)'in davetiyle iftihar etmesi, müşriklerin tavrına önem vermemesi ve onlara iltifat etmemesi şeklindeki azmini takviye ettikten sonra Allah Tealâ İslâm dinine tâbi olmayı, bu din üzerinde sebat etmeyi ve Allah'ın gönüllere ve akıllara tevdi ettiği fıtrat üzere olan bu dinin öngördüğü amellerde ihlâslı olmayı, dinin muhtevasını itiraf etmeyi ve manalarını samimiyetle idrak etmeyi emretmektedir. [39]
Açıklaması:
'Yüzünü, tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah 'm fıtrata en uygun dinidir ki Allan insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır."
Yani önceki ayetlerdeki delilleriyle itikad ve din hususundaki Hak ortaya çıktığı, şirk ve şirkin alâmetleri hükümsüz ve batıl olduğu anlaşılınca Allah'ın senin için tayin ve ikmal ettiği, tevhid dini olan bu dine tâbi ol. Bu din Allah'ın bütün yaratıkları üzerinde yarattığı bozulmamış fıtrat dinidir. Zira Allah, insanları kendisini tanımaları, birliğini kabul etmeleri ve kendisinden başka hiçbir ilah tanımamaları üzerine yaratmıştır. Bu şekilde batıl dinlerden Hak dine meyleden kimse ol.
Bu, Hz. Peygamber (s.a.)'e ve aynı zamanda ümmetine bir emirdir. Bu fıtrat Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi: "Allah onları kendi nefisleri üzerine: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diyerek şahid kılmış, onlar da "Evet" demişlerdi." (A'raf, 7/172).
Yine Peygamberimiz (s.a.), Müslim ve Ahmed'in rivayet ettiği sahih hadis-i kudsîde şöyle buyurmuştur: "Ben kullarımı tevhid ehli olarak yarattım. Şeytanlar ise onları dinlerinden uzaklaştırdı."
Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir başka hadis-i şerifte şöyle buyu-rulmaktadır: "Her doğan çocuk fıtrat üzerine doğar. Ne var ki çocuklarını Yahudi, Hristiyan ve Mecusî yapan, anne ve babasıdır. Tıpkı bir hayvanın azaları tam olarak doğması gibi. Siz hiç o hayvan yavrusunun kulağı ve burnu kesilmiş olarak görüyor musunuz?"
Bu iki ayet ve iki hadisten her biri mahlûkatın aslının tertemiz olduğuna, Allah Tealâ'nın mahlûkatmı kendisini tanımaları ve birliğini kabul etmeleri üzerine ve saf İslâm üzerine yarattığına, sonra bazılarına Yahudilik, Hristiyanlık ve Mecusîlik gibi fasit dinlerin arız olduğuna delildir.
"Fıtratallahi" yani Allah'ın fıtratına sarılın, ya da Allah'ın fıtratına bağlanın demektir. "Münîbîne ileyh" kavli sebebiyle muhatab fiili çoğul olarak takdir edilmiştir.
"Allah 'm yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." Yani hiçbir kimsenin Allah'ın fıtratını (aslî yaradılışı) ve sağlam dini değiştirme hakkı yoktur. Bu ifade nehiy ya da talep manasında haberdir. Yani Allah'ın yarattığı şeyi ve O'nun dinini şirkle değiştirmeyin. Böylece insanları Allah'ın üzerinde yarattığı fıtrî yapılarını değiştirmeyin.
Bu hilkatin inanç yönünden tertemiz olduğuna, varlığın ve kâinatın, aslında beşerî aklın saflığına delildir. Sonra nefsi arzular, eğri bilgiler, batıl gelenekler ve geçmişlerin daimî taklidi gibi çevre tesiriyle değişme meydana gelmekte, düşünce kullanılmaksızın, bağımsız isabetli bakışla bir inanç oluşturmaksızm bir değişiklik meydana gelmektedir. İnsan kendi haliyle başbaşa bırakılsaydı, İslâm'dan başka bir şeyi din olarak seçmeyecekti. Çünkü o, fıtratın ve aklın dinidir.
"İşte en sağlam din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani tevhid dinine tâbi olmak, şeriata ve bozulmamış fıtrata sarılmak şeklinde emredilen bu yol hiçbir eğriliğin ve sapmanın bulunmadığı en doğru yoldur.
Ancak insanların çoğu bunu hakkıyla bilmezler. Onlar düşüncelerini kullanmadıkları için ve buna delâlet eden açık burhanlardan ve doğru bilgilerden istifade etmedikleri için bundan uzak kalmışlardır. Eğer onlar düşünseler, akıllarını kullansalar ve hakkıyla bilselerdi, tevhid dininden, İslâm dininden ve O'nun hidayetinden yüz çevirmezlerdi.
"Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın." Allah'a yönelerek, O'na yalvararak, O'nun dinine tâbi olun. Ona yönelip de dünyayı terkettiğiniz zaman emin olup da, Ona ibadeti terketmeyin. Bilakis O'ndan korkun ve ibadete devem edin, O'nu gözetin, O'na itaatte ihmalkâr davranmayın ve masiyet işlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, yani namazı şartlarına tam manasıyla uyarak, rükünlerini tam yaparak, huşua ve Allah'ı tazime riayet ederek kılmaya devam edin.
İman ettikten sonra O'na şirk koşanlardan olmayın. İbadette Allah'tan başkasını gaye edinmeyin. Bilakis sadece Ona ihlasla ibadet eden, Ondan başkasını murad etmeyen tevhid ehlinden olun. Halisane ibadet ise Buhari ve Müslim'in Hz. Ömer'den rivayet ettikleri sahih hadis-i şerife göre "Allah'ı görür gibi ibadet et. Sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor." hakikatine vakıf olarak ibadet etmekdir.
İbni Cerir, Yezid b. Ebî Meryem'den şöyle rivayet ediyor: Hz. Ömer (r.a.), Muaz b. Cebele uğradı. Hz. Ömer:
- Bu ümmetin temel taşları nelerdir? diye sordu. Muaz:
- Üç şeydir. Bu üçü de kurtarıcı esaslardır:
1- İhlas: Bu, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı bozulmamış fıtrattır.
2- Namaz: Dinin ta kendisidir.
3- İtaat: Günahlardan korunmaktır." dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
- Doğru söyledin, dedi.
Müşriklerin vasıfları ise şöyle anlatılmıştır:
"Sakın dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendilerinin sahip olduklarıyla övünür." Yani dinlerini parçalara bölen, değişik nefsi arzularına göre Allah'a ibadette ihtilafa düşen ve fıtrat dinini değiştiren, bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr eden; Yahudi, Hristiyan, Mecusî, putperest ve diğer batıl din mensupları gibi çeşitli gruplara ayrılan kimseler gibi olmayın. Onlardan her grup sahip oldukları şeyleri beğenir. Doğrunu, kendi yanında olduğunu zanneder. Halbuki onlar Allah'ın dilediği ve kullarına din olarak seçtiği Hakk'a aykırı olan batıl üzeri-nedirler.
Bu aynı zamanda İslâm ümmetinin ihtilafa düşmesi konusunu da içine almaktadır. İslâm ümmeti itikatta ve amelde pek çok grup ve mezheplere ayrılmıştı. Bunlardan biri -yani Allah'ın kitabına, Rasulü'nün sünnetine ve Asr-ı Saadet'teki sahabe, tabiîn ve müslüman imamların üzerinde bulundukları metotlara sımsıkı sarılan Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat mezhebi-hariç hepsi sapıklıktadır.
Nitekim Hakim'in Müstedrek 'inde rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.)'e bu mezhepler arasında kurtuluşa erecek grubun (Fırka-i Naciye'nin) hangisi olduğu soruldu. O da: "Bugün benim ashabımın üzerinde olduğu yol üzerinde olan kimselerdir." diye cevap verdi. [40]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetler aşağıdaki hususları açıklamaktadır:
1- İslâm, fitrat ve tevhid dinidir. O, Allah'ın insanları yaratılıştan üzerinde varettiği bozulmamış fıtrat aslına en uygun olan dindir.
Allah'ın fıtratı, tevhid (Allah'ın birliği)dir. Zira Allah, insanları tevhidi kabul edecek, Rablerinin varlığını ve birliğini ikrar edecek şekilde yaratmıştır. Zira O, insanları henüz ruhlar -zerreler- âleminde iken Âdem'in sulbünden alarak onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim1?" diye sormuş, onlar "Evet" demişlerdi." (A'raf, 7/172).
2- Allah Tealâ tertemiz fıtrat dinine uyulmasını emretti. Çünkü bu tevhid dinidir. İçinde hiçbir eğrilik ve sapma bulunmayan dosdoğru din olan İslâm dinidir. Allah bu dini değiştirmekten ve karıştırmaktan sakın-dırmıştır. Allah'ın dininin değiştirilmesi doğru değildir.
Buhari diyor ki: "Allah'ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." aye-tindeki "Allah'ın yaratması" ifadesi "Allah'ın dini" demektir. Öncekilerin yaratılması, öncekilerin dini demektir. Din ve fıtrat ise İslâm'dır.
Cenab-ı Hak ayrıca "Hanîfen" kelimesiyle İslâm milletinden başka bir dine meyletmekten de sakındırmıştır. "Hanifen", bütün neshedilen muhar-ref dinlerden yüzçevirerek mutedil bir şekilde, demektir.
3- İnsanların çoğu düşünmemekte ve dolayısıyla kendilerinin ibadete layık bir yaratıcıları olduğunu, takdiri önceden tayin eden, hükmü mutlaka yerine getirilen ezelî bir ilâhın bulunduğunu ve İslâm'ın en doğru din olduğunu bilmemektedirler.
4- Allah Tealâ kullarının kendisine yönelmelerini tevbe ve ihlasla kendisine dönmelerini, Ona itaat etmelerini, günahlarından dolayı tevbe etmelerini emretmektedir.
Allah, ayrıca takvayı yani Allah'tan korkmayı, O'nun emrettiği şeylere sarılmayı, namazı huşu ve Allah sevgisiyle dolu tam ve kâmil bir şekilde kılmayı emretmekte, ibadetle şirkin beraberliğinden sakındırmakta, ibadetin sadece ihlasla fayda vereceğini beyan etmekte ve bu sebeple "Müşriklerden olmayın." buyurmaktadır. Burada anlatılmak istenen husus, kulun gizli şirkten uzaklaşmasıdır. Yani amelinizle sadece Allah'ın rızasını gözetin. Bununla O'nun rızasından başka bir şeyi talep ederek amel etmeyin.
5- İnsanlar fıtrat dinini değiştirmişler, birbirleriyle çelişkili dinler ve görüşler ortaya koymuşlardır. Bu ifade müşrikleri, putperestleri, Yahudi ve Hristiyanları, ayrıca nefsi arzularına ve bidatlere uyan ehl-i kıble olan müslümaları içine almaktadır. Her grup elde ettikleri şeylerle memnun ve sevinçlidir. Çünkü onlar Hakk'ı tam anlamıyla açıkça anlamamışlardır. Halbuki onların asıl görevleri Hakk'ı anlamaları, idrak etmeleridir. [41]
Bir Kısım İnsanların Bazen Allah'a Yönelmeleri, Bazen Da Ona Şirk Koşmaları:
33- İnsanlara bir zarar isabet etti mi Rablerine, O'na dönerek dua ederler. Sonra onlara kendi tarafından bir nimet tattırdığında içlerinden bir grup Rablerine ortak koşarlar.
34- Böylece kendilerine verdiklerimize nankörlük etmiş olurlar. Hele zevk ededurun, yakında bileceksiniz!
35- Yoksa biz onlara bir hüccet indirdik de O'na eş tutmalarını bu mu söylüyor?
36- Ne zaman insanlara bir nimet tattırdıysak, onunla çok sevinirler. İşledikleri günahlar yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar.
37- Onlar, Allah'ın dilediğinin rızkını genişlettiğini, dilediğinin rızkını da daralttığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için pek çok ibretler vardır.
Kelime ve İbareler:
"İnsanlara" Mekke kâfirleri veya benzerlerine "bir zarar", bir sıkıntı ve belâ "isabet etti mi Rablerine" sadece "O'na dönerek dua ederler. Sonra da" Allah "onlara bir nimet" bu sıkıntıdan kurtuluş nimeti "tattırınca, hemen içlerinden bir grup Rablerine ortak koşarlar." Yani onlardan bir kısmı derhal şirk koşmaya yönelirler. .
"Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmiş olurlar." "Li-yekfiirû" fiilindeki lâm, lâmu'l-âkıbet veya lâmu's-sayrûret'tir. Bu aynen "Böylece Musa onlara düşman ve üzüntü vesilesi olacaktır." (Kasas, 28/8) ayetindeki "li-yekûne" kelimesindeki lâm gibidir. Bir başka görüşe göre buradaki lâm emir için olup tehdit manasındadır.
"Eğlenip yaşayın bakalım," bu eğlenmenizin sonucunu "yakında bileceksiniz."
"Yoksa" manasmdaki "em" harfi inkâr manasmdadır. "biz onlara bir hüccet" bir delil ve kitap "indirdik de, O'na" Allah'a "şirk koşmalarını bu mu söylüyor?" O mu emrediyor? Buradaki "söyleme" delâlet etme mânâsında olup mecazdır. Nitekim, onun kitabı bunu söylüyor, denir. Bunun manası delâlet etmek ve şahitlikte bulunmaktır. Sanki o rehber, onların şirk koşmalarına ve bunun doğru olduğuna şahitlik mi ediyor, demektir.
"Onlara" kâfirlerden bir gruba "bir nimet" sağlık ve maddî genişlik gibi bir nimet "tattırdığımız zaman bununla çok sevinirler." Bu sebeple şımarırlar. "İşledikleri günahlar yüzünden" masiyetlerinin uğursuzluğu sebebiyle "başlarına bir kötülük" bir sıkıntı "gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar." İlâhî rahmetten ümitlerini keserler. Halbuki müminin tavrı nimet esnasında Allah'a şükretmek, sıkıntı esnasında da Allah'ın yardımını ummaktır.
"Onlar Allah'ın" imtihan etmek için "dilediğinin rızkını genişlettiğini, dilediğinin rızkını da" belâ ile denemek üzere "daralttığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bunda" Rablerine "iman eden", bunu Allah'ın mükemmel kudreti ve hikmeti için delil olarak kabul eden "bir topluluk için pek çok ibretler vardır." [42]
Ayetler Arası İlişki
Allah'ın birliği ve bununla ilgili misaller ve aklî delilleri beyan ettikten sonra Cenab-ı Hak insanlardan şu iki grubun durumunu açıkladı:
Birinci grup: Sıkıntı vaktinde Allah'a yalvarıp, rahat vaktinde put ve heykelleri Allah'a şirk koşan bazı müşrikler.
İkinci grup: Daha önce zikredilenlerin dışında olan Allah'a ibadetleri dünya için olan, dünya malı verilirse memnun olan, dünya malı verilmezse kızan ve ümitsizliğe kapılan bazı müşrik veya kâfirler. [43]
Açıklaması:
"İnsanlara bir zarar isabet etti mi Rablerine, O'na dönerek dua ederler. Sonra onlara kendi tarafından bir nimet tattırdığında içlerinden bir grup Rablerine ortak koşarlar." Yani insanlara genellikle hastalık veya açlık gibi bir belâ veya sıkıntı ya da havada, denizde ve karada başlarına bir tehlike dokunsa; onlar sadece bir olan, hiçbir ortağı olmayan Allah'a yönelerek Ona dua etmeye, Ona yalvarmaya, Ondan yardım dilemeye başlarlar. Nihayet onlardan belâyı kaldırıp da onlara nimetlerini bol bol verince onlardan bir grup serbest durumda Allah'a şirk koşarlar, O'nunla birlikte putlara ve heykellere taparlar.
Onlar menfaatçi ve çıkarcıdırlar. Menfaat vaktinde veya şiddetli ihtiyaç zamanında, Allah'a iman eder, sadece O'na dua ederler. Sonra da Rab-lerini tanımamazlıktan gelirler. Genişlik ve bolluk zamanında O'ndan yüz-çevirirler. Hatta başkalarını O'na ortak koşarlar. Bu gerçekten çok şaşılacak ve garipsenecek bir olaydır.
"Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmiş olurlar." "Li-yekfurû" kelimesindeki lâm, akıbet lamıdır. Yani onlar sonunda Allah'ın nimetine nankörlük, Onun lütuf ve ihsanını tanımamak gafletine düşerler. Bazıları bu fiilin tehdit manasında emir fiili olduğu görüşünü ileri sürdüler. Bu aynen şu ayet gibidir: "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. " (Kehf, 18/29). Bundan sonraki emir ifadesi de böyledir:
"Hele zevklenedurun, yakında bileceksiniz." Emir tehdit içindir. Buradaki emir şu ayetteki emir gibidir: "Dilediğinizi yapın." (Fussilet, 41/40). Yani ey müşrikler, dünyanın zevklerini ve lezzetlerini tadın bakalım. Dünyanın zevkleri geçici ve yok olmaya mahkûmdur. Allah'a yemin olsun ki bir yol kesici beni tehdit etse, ondan korkarım. Ya burada tehdit eden, bir şeye "Ol dediği zaman, dediği oluveren" Allah ise ben ne yaparım?!
Sonra Allah Tealâ müşriklerin hiçbir delil veya hüccet olmaksızın Allah'tan başkasına ibadet etme hususunda ihtilaf etmelerini reddederek şöyle buyurdu:
"Yoksa biz onlara bir hüccet indirdik de, Ona eş tutmalaranı bu mu söylüyor?" Yani biz onlara bu yaptıklarını onaylayan onlara şirk koşmalarını söyleyen, yahut şirk koşmalarını gösteren, ya da bu konuda şahitlik eden ve putlara tapma hususunda delil olacak bir kitap ve hüccet mi indirdik?
Bu, inkâr mânâsında soru olup, bunun anlamı, böyle bir şey olmamıştır, Allah onlara bu söylediklerini kabul eden, bir kitap indirmemiştir, hiçbir peygamber göndermemiştir. Bu sadece onların icad ettikleri bir şeydir. Onlar sapıklıklarında gidip gelirler.
Allah Tealâ şirki açık olan müşrikin durumunu beyan ettikten sonra bunun alt derecesinde olan müşrikin durumunu beyan etti. Bu çeşit müşrikin, Allah'a ibadeti dünya için olan kendisine dünya malı verince memnun ve razı olan, vermediği zaman da buğzedip ümitsizliğe kapılan kimse olduğunu Cenab-ı Hak şöyle açıklamaktadır:
"Ne zaman insanlara bir nimet tattırdıysak, onunla çok sevinirler. İşledikleri günahlar yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar." Allah bazı insanlara bir nimet ihsan ettiği zaman insanlar
bununla şımanr ve şöyle der: "Günahlar benden gitti. Halbuki o çok şımarık ve gururludur." (Hud, 11/10). Yani insanoğlu kendi kendine şımanr, başkalarına karşı övünür. Kendisine bir sıkıntı veya kötülük dokunduğu zaman Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe kapılır ve buğzeder. Çünkü kendisine bir kötülüğün dokunması günahının uğursuzluğu sebebiyle olmuştur.
Dikkat edilirse Allah Tealâ "nimet'i kendi lütfuyla verdiği için nimetin sebebini zikretmemekte, "azab'ın adaleti gerçekleştirmek için verilmesi sebebiyle azabın sebebini zikretmektedir.
Bu ifade insanoğlu ve tabiatım yadırgama şeklindedir. Fakat bir başka ayette, daha önce geçen Hud ayeti akabinde Allah Tealâ sabreden müminleri istisna ederek şöyle buyurdu: "Ancak sabreden ve salih amel işleyenler müstesna..." (Hud, 11/11). Nitekim İmam Ahmed ve Müslim'in Su-heyb (r.a.)'den rivayet ettikleri sahih hadiste buyuruluyor ki: "Mümine hayret edilir. Allah onun için bir hüküm vermez ki onun için hayır olmasın. Mümine bir iyilik isabet ederse, şükreder. Bu onun için hayırlı olur. Ona bir sıkıntı dokunursa, sabreder ve bu onun için yine hayırlı olur."
Daha sonra Allah Tealâ ümitsizliği ve umutsuzluğu kovacak şu ifadelerle onları uyarmaktadır:
"Onlar, Allah'ın, dilediğinin rızkını genişlettiğini, dilediğinin rızkını da daralttığını görmüyorlar mı?" Onlar bilmiyorlar mı ve görmüyorlar mı ki Allah küfür sıfatının varlığına bakmaksızın imtihan olsun diye kullarından dilediğine geniş rızık verir, iman ve salih amel bulunsa bile, dilediğine rızkı daraltır. Her iki durumu da hikmetiyle ve adaletiyle meydana getirip tasarrufta bulunan sadece Allah'tır. Allah iman ve küfür sıfatlarına bakmaksızın bir topluluğa genişlik verir, bir başka topluluğa da darlık verir. Zira Allah nezdinde dünya bir sinek kanadına bile denk değildir. Mümin, Allah'ın kaza ve kaderine razı olan, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeyen kimsedir. Zira Allah'ın rahmetinden kâfir kavimden başkaları ümit kesmez.
"Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için pek çok ibretler vardır." Rızkın genişletilmesi ve daraltılması şeklinde zikredilen bu hususlarda sadık imana açık bir delil, Allah'ın birliğini ve kudretini tasdik eden mümini her şeyi sadece Allah'a havale etmeye sevkeden bir hüccet bulunmaktadır. [44]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki hususlara işaret etmektedir:
1- Müşriklerden ya da kâfirlerden bir grubun hali gerçekten hayret vericidir. Onlar ayetlerindeki peşpeşe delillere rağmen Allah'a yönelmeyi terketmektedirler. Onların bir çizgide sebat ettiklerini göremezsiniz. Kendilerine hastalık veya sıkıntı gibi bir belâ dokunduğu zaman Rablerine dua ederler, yani kendilerine gelen felâketin kaldırılması için Allah'tan yardım dilerler. Putların elinde hiçbir kurtarma vesilesi olmadığını gayet iyi bildikleri için putlara değil, sadece Allah'a yönelirler. Allah da onlara bir nimet ya da afiyet ihsan ettiği zaman tapınmalarında Allah'a şirk koşarlar.
2- Bunların akıbeti küfre sımsıkı sarılmalarıdır. Cenab-ı Hak onlara tehditte bulunmakta ve dünya zevklerine dalmalarına karşılık onları cehennem azabıyla korkutmaktadır. Onlar sonunda ahiret âleminde adalete uygun cezalarını bulacaklardır.
3- Kâfirlerin, küfürlerine hiçbir hüccet ve burhanları yoktur. Allah onların inkarcılıklarını kabul etme hususunda onlara hiçbir kitap indirmemiş ve bunu uygun gören hiçbir peygamber göndermemiş, güvenecekleri hiçbir belge ve delil vermemiştir.
4- Allah Tealâ koruduğu ve muvaffak kıldığı kimseler hariç, insanın insan olma vasfıyla imkân, genişlik, afiyet v.b. durumlarda şımarması, işlediği masiyetler sebebiyle belâ ve ceza anında rahmet ve kurtuluştan ümidini ve umudunu kesmesi halinden hoşlanmamaktadır. Mümin ise genişlik anında şükreder, bela zamanında da sabreder.
5- Kulların rızıklan hususunda tasarruf sahibi olan sadece Allah Te-alâ'dır. Allah, hikmet ve adaletinin gereği olarak dünyada dilediğine hayrı genişletir ya da daraltır. Zenginliğin şımarıklık sebebi olması gerekmez. Zenginlik de, fakirlik de Allah'tandır. Tevhid ehli olan müminin üzerine düşen, rızık meselesini Allah'a havale etmesidir. [45]
Allah Yolunda Harcamanın Teşvik Edilmesi, Rızkın Garanti Edilmesi, Haşir Ve Tevhit:
38- O halde akrabanın, yoksulun ve yolcunun hakkını ver. Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler için bu daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
39- İnsanların mallarının çoğalması için verdiğiniz faiz, Allah nez-
dinde artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekât ise böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat artıranlardır.
40- Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, daha sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah'tır. O'na koştuğunuz ortaklar içinde, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilecek biri var mı? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, çok yücedir.
Belagat:
"İşte onlar sevaplarını kat kat artıranlardır." Burada ikinci şahıstan üçüncü şahsa intikal edilmektedir.
"Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, daha sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah'tır." Bu ayetteki "küm" zamirleriyle murassa' seci' yapılmıştır. [46]
Kelime ve İbareler:
"O halde akrabanın" sıla-i rahim, iyilik etme gibi hakkını ver. Hanefî-ler bu ayeti mahremlere nafaka bulunmanın vacip olduğuna delil olarak getirmiştir, "yoksulun" hiç malı olmayan, son derece fakir kimsenin "ve yolcunun" paraya ihtiyacı olan yolcunun "hakkını ver." Bunun mânâsı onlara zekâttan tayin edilen hisselerini ver, demektir. Buradaki hitap Peygamberimiz (s.a.)'e olup ümmeti bu hususta ona tâbidir. "Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler" O'nun sevabını, zâtını ya da halisane yardımlarıyla sadece Onun tarafını kastedenler "için bu daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerin" kazançlı olanların "ta kendileridir."
Faiz veren "İnsanların mallarının çoğalması" artması "için verdiğiniz faiz" yani fazla olarak ortaya koyduğunuz faiz "Allah nezdinde artmaz". Onun nezdinde tertemiz arınmış bir mal olmaz, bu malda bereket olmaz. Bunu verenler için de bu malda sevap olmaz. Bundan murad daha fazlasına kavuşma maksadıyla verilen hediye ve bağıştır. "Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekat" yani sadaka "ise böyle değildir, işte onlar" zekât ve sadaka verenler arzuladıkları "sevaplarını kat kat artıranlardır." Yani Allah onlara sevabı kat kat verir. "el-Mud'ıfûn" kelimesi "ad'afe" kökünden alınmış olup kat kat artırdı demektir. [47]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ'nın dilediğine geniş imkân veren, rızık veren ve dilediğine de rızkı daraltanın kendisi olduğunu zikrettikten ve bu hususları iman sahibi için bir ibret kıldıktan sonra bunun ardından insanın ihtiyaç sahiplerine iyilikten geri durmaması gerektiğini beyan etti. Zira Allah rızkı geniş kıldığında bu rızık Allah yolunda harcamakla eksilmeyecek, rızkı dar kıldığı zaman ise cimrilik yapmak suretiyle bu rızık artmayacaktır. Çünkü yakın akraba, yoksul ve yolcu gibi Allah'ın mahlûkatma şefkatte bulunmak imanın gereğidir. [48]
Açıklaması:
"O halde akrabanın, yoksulun ve yolcunun hakkını ver." Allah Tealâ bu kimselere bağışta bulunulmasını emrederek şöyle buyuruyor: Ey Peygamber! Ey bu Peygamber'e tâbi olun ümmet-i Muhammed! Yakın akrabalara sıla-i rahim et, onlara iyilikte ve ihsanda bulun. Onlara haklarını ver. Çünkü onlar kan ve nesep bağının bir parçasıdırlar. Dolayısıyla bunlar insanlar içerisinde karşılıklı irtibat, karşılıklı ziyaretleşme ve şefkate en layık olan kimselerdir. Aynı zamanda kendisinin harcayacağı hiçbir şeyi olmayan, ya da kendine yetecek kadar bir şeyi olmayan yoksul kimseye de, kendi nafakası ve yolculuk ihtiyaçları için gerekli imkândan uzak olan yolcuya da hakkını ver. Ulaşım vasıtalarının süratli oluşu yolcunun ihtiyaçlarını ortadan kaldırmamakta, sadece muhtaç olduğu malî meblağı azaltmaktadır.
İmam Ebu Hanife (r.a.) bu ayeti, geçimini temin etmekten âciz ve muhtaç olan mahrem akrabaların nafakasını temin etmenin vacip olduğuna hüccet olarak kabul etmektedir. Görünen odur ki burada adı geçen "hak" zekât değildir. Sadece iyilik ve yardımlaşma hakkı olabilir. Yakın akrabalara önem verildiği için, yakın akrabalar yoksul ve yolculardan önce zikredilmiştir. Zira yakın akrabalara iyilik hem sadaka, hem de sıla-i rahim sevabı kazandırır.
"Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler için bu daha hayırlıdır, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." Amelleriyle halisane bir şekilde Allah'ın zatını amaçlayan yani O'nun varlığını, O'nun tarafını ve O'nun sevabını umarak, gösteriş, şan ve şöhrete kapılmadan sadece kıyamet günü Allah'ın rızasını talep eden kimseler için bu adıgeçen muhtaçlara yaptıkları bağış ve yardımlar çok hayırlıdır. İşte bunlar dünya ve ahirette kurtuluşa eren, kazançlı çıkan kimselerdir.
Bu bağışın hayırlı olması ailedeki dayanışma ve müslümanlann birbirleri arasında yardımlaşma vesilesi olması sebebiyledir. Karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma ile güç elde etme, karşılıklı sevgi, karşılıklı merhamet ve destek olma fakirlikten, bölünmeden, kin ve kıskançlıktan kurtulmak mümkündür.
Cenab-ı Hak daha sonra bağış çeşitlerinden ikisini zikretmiştir: Bunlardan biri Allah nezdinde makbul ve güzel bağış şeklidir. Diğer bağış şekli Allah nezdinde buğzedilen ve çirkin bağış şeklidir. Çirkin olan bağış şekli faizdir. Güzel olan bağış şekli ise zekâttır.
Çirkin olan bağış, şu ayette zikredilen bağış şeklidir: "İnsanların mallarının çoğalması için verdiğiniz faiz Allah nezdinde artmaz." Yani kim insanların hediye ettiği şeyden daha fazlasını vermeleri için insanlara bağışta bulunursa, Allah nezdinde bu kimse için hiçbir sevap yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Daha çoğunu arzulayarak ikramda bulunma. " (Müddessir, 74/6). Yani daha fazlasını arzu ederek bağışta bulunma. Bu durum özellikle Peygamberimiz (s.a.) için haramdır, başkalarına ise helaldir. Lakin bu hususta hiçbir sevap yoktur.
İbni Abbas diyor ki: Faiz iki çeşittir:
- Doğru olmayan, caiz olmayan faizdir. Bu, alış-verişte olan faizdir.
- Diğeri hiçbir mahzuru olmayan faizdir (aslında buna faiz bile denemez). Bu, bir kimsenin daha fazlasını, kat kat ziyadesini elde etmek mura-dıyla hediye vermesidir.
İbni Abbas daha sonra bu ayeti okur: "İnsanların mallarının çoğalması için verdiğiniz faiz Allah nezdinde artmaz."
Bu görüşün benzeri İkrime, Dahhak, Mücahid, Katade, Muhammed b. Ka'b ve Şa'bî'den rivayet edilmiştir.
Sahibinin sevaba nail olacağı güzel bağışa gelince, bu Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi zekâttır. "Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, zekât verenler sevaplarını kat kat artıranlardır." Yani sadece halisane bir şekilde Allah'ın rızasını hedefleyerek sadaka veren kimseye Allah Tealâ
nezdinde kat kat sevap ve üstün mükâfat vardır.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'a güzel bir şekilde borç verirse, Allah bunu kat kat artırır." (Bakara, 2/245). Yine bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'a güzel bir şekilde borç verirse, Allah ona kat kat sevap verir. O kimse için değerli bir ecir vardır." (Hadid,
57/11).
Sahih hadiste şöyle buyurmaktadır: "Kim helâl kazançtan bir hurma değerinde bir sadaka verirse, Rahman bunu eliyle alır ve tıpkı sizden birinizin tayını ya da deve yavrusunu geliştirmesi gibi, bunu sahibi için geliştirir. Nihayet bir hurma Uhud dağından daha büyük olacaktır." [49]
Allah Tealâ daha sonra, geçen hükmü, ziyade ve nemanın her insan için belirlenmiş rızkına dahil olduğu şeklindeki ayette tekid etmektedir:
"Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, daha sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah'tır." Yani yaratıcı olan insana doğumdan ölüme kadar rızık veren, sonra da bu hayatın sonunda öldüren, daha sonra kıyamet günü haşr için dirilten Allah'tır.
"O'na ortak koştuğunuz ortaklarınız içinde, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilecek biri var mı?" Yani sizin Allah'tan başka tapındığınız tanrılarınızdan bunlardan bir şeyi -yani yaratma, rızık verme, öldürme ya da diriltme fiillerinden birini- yapacak biri var mı? Elbette ki hayır. Onlardan hiçbiri, bunlardan hiçbir şeyi yapamazlar. Yaratma, rızık verme, diriltme ve öldürme yalnızca Allah'a aittir. Sonra Allah kıyamet günü bütün mahlûkatı diriltecektir. Bunun için şöyle buyurmaktadır:
"Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, çok yücedir." Yani Allah kendisinin ortağı, benzeri, dengi çocuğu veya babası olmaktan çok uzak, çok üstün ve çok yücedir. Bilakis O birdir, tektir, hiçbir kimseye ihtiyacı olmayandır. Bu ortakları putperestlere izafe etmesinin sebebi, onların putlarını "tanrı", ve "ortak" diye adlandırmaları ve mallarından bir kısmım putlara tahsis etmeleridir.
Gayet iyi anlaşılmaktadır ki Allah Tealâ bu ayette iki ana esası; haşr (mahşer yerinde toplanma) ve tevhid (Allah'ın birliği) esasını birarada toplamıştır. Haşr "size hayat verir" ifadesiyle yani mahlûkatın ilk yaradılışına muktedir olması deliliyle, tevhid ise "O'a ortak koştuğunuz ortaklarınız içinde, bunlardan herhangi birini yapabilecek biri var mı?" ayetiyle isbat edilmektedir. [50]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetlerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:
1- Allah Tealâ yakın akrabalarla irtibatı devam ettirmeyi (sıla-i rahimde bulunmayı), yoksula ve yolcuya yardımda bulunmayı emretmektedir.
Rasulullah (s.a.) akrabalara sadaka vermenin, köle azad etmekten daha faziletli olduğunu beyan etti. Efendimiz (s.a.) Rukayka isimli cariyesini azad eden hanımı Meymûne'ye şöyle demişti: "Eğer sen bu cariyeyi dayılarına verseydin, daha büyük ecir sahibi olurdun."
En sahih olan görüşe göre bu ayet, miras ayetiyle neshedilmiş değildir. Yakınların her durumda iyilik ve yardım edilme hakkı vardır. Fakir ve muhtaçlara, memleketlerine ulaşamayacak durumda yolda kalan yolculara yardımda bulunmak, İslâm'daki iyilik ve hayır şekillerindendir.
İbni Abbas "el-Miskîn" kelimesini tefsir ederken kapı kapı dolaşan dilenci şeklinde; "İbnü's-sebîl" kelimesini misafir şeklinde tefsir etmiş, misafirperverliği farz olarak kabul etmiştir.
İmam Ebu Hanife ise daha önce açıkladığımız gibi bu ayeti mahrum ve muhtaç kimselere maddi yardımda bulunmanın vacib olduğuna delil olarak kabul etmiştir.
2- Adıgeçen kimselere seran kararlaştırılan hakkın verilmesi, Allah rızası ve Allah'a yaklaşma murad edilmesi durumunda, vermemekten daha efdaldir. Bunu işleyenler felaha erenlerdir, ahirette sevap elde etmek gibi arzularına kavuşacak kimselerdir.
3- Verme daha fazlasına ve daha iyisine ulaşma maksadıyla olduğu zaman, Peygamberimiz (s.a.) için özellikle haramdır, ama ümmeti için her ne kadar sevap olmasa da, mubahtır.
İşte helal olan faiz, ya da sevap bağışı budur. Allah'ın buğzettiği günahı büyük olan ve şer'an haram olan faiz ise alışverişteki ve ödünç alıp vermedeki faizdir. Bu ise bir şeyi verip onun yerine akitteki bir şartla almak, ya da geçerli örfe göre hareket etmektir.
4- Bağış, Allah'ın rızasını kazanma ve Allah'tan sevap elde etme amacıyla verilen sadaka veya zekât ise Allah nezdinde Allah'ın lütuf ve rahmetiyle buna nail olur. Akrabalık hakkı ve sıla-i rahim için yapılan bağış Allah için olur.
Ancak bağış gösteriş ve şöhret için insanların övmesi ve medhetmesi için yapılmışsa dünyada sevap, ahirette de ecir elde edilmez. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Malını insanlara gösteriş yapmak
için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyette bulunmak suretiyle boşa çıkarmayın." (Bakara, 2/264).
5- Ameller niyetlere göredir. Herkes ancak niyet ettiğinin karşılığını bulur. Hediye veya hibe karşılığında başkalarından alınan şeyleri bereketli kılmaz ve bunları nemalandırmaz. Allah Tealâ nezdinde de hiçbir sevap yoktur.
Allah'ın rızası amacıyla verileni ise Allah kabul eder, sevabını on katına, yediyüz katma çıkarır ve daha fazlasını verir. Çünkü Allah'ın lütfü sınırlandırılamaz, kuşatılamaz. O, dilediği kimseye bolca verir.
6- Allah Tealâ öldükten sonra diriltmeye ve bütün insanları tıpkı ilk defa yarattığı gibi mahşer yerinde toplamaya da kadirdir. O, hiçbir ortağı olmayan tek, yegâne, hiçbir şeye muhtaç olmayan; yaratıcı, rızık verici, öldürücü ve diriltici olan; ortak, yardımcı, eş ve evlâddan münezzeh olan, bir olan ilahtır. Onun dışındaki sahte ilahlar, Onun yaratma, rızık verme, diriltme ve öldürme gibi zikredilen fiillerinden hiçbirine güç yetiremezler. [51]
Bozguncuların Ve Kâfirlerin Cezası, Müminlerin Mükâfatı
41- İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkmaktadır. Allah da belki dönerler, diye yaptıklarının bir kısmının karşılığını böylece kendilerine tattırır.
42- De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın. Onların çoğu Allah'a ortak koşan kimselerdir."
43- Allah tarafından gelecek olan ve hiçbir kimsenin karşı çıkamayacağı o gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır.
44- Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse, kendilerine güzel bir yer hazırlamış olurlar.
45- Böylece Allah iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandıracaktır. Zira O kâfirleri sevmez.
Belagat:
"Karada ve denizde..." kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.
"İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden..." ifadesi cüz'ü (el kelimesini) ifade edip küll (bütünü) murad edilmek suretiyle mecaz-i mürsel yapılmıştır.
"...kendilerine güzel bir yer hazırlamış olurlar." ifadesi istiaredir. Burada salih amelleri işleyen kimse, istirahatini ve rahatını temin etmek için, üzerinde uyumak için yatağını hazırlayan kimseye benzetilmiştir. [52]
Kelime ve İbareler:
"İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden", insanların masiyetle-ri ve günahları sebebiyle "karada ve denizde fesat ortaya çıkmaktadır." Fesad; eşyada bulunan kuraklık, kıtlık ve bitkilerdeki azlık, yangınların ve boğulmaların çoğalması, malların haksız yere alınması, zararlı şeylerin çoğalması ve faydalı şeylerin azlığı gibi dengesizlik ve eksikliklerdir, "el-Berr", yeryüzünün kara parçaları; "el-bahr", deniz. "Kara ve denizde fesad" ifadesi köy, şehir ve çöllerde oturanlar ile sahillerde ve denizde yolculuk yapanlarda meydana gelen bozgunculuk demektir. "Allah da" içinde bulundukları durumdan "belki dönerler" ve tevbe ederler diye "yaptıklarının bir kısmının karşılığını böylece kendilerine tattırır." Yani Allah onların tamamını ahirette cezalandırmadan önce dünyada bazı amellerinin vebalini ve cezasını tattırmak için onların dünyadaki geçim sebeplerini ifsad etti. "Li-yecziye" fiilindeki lâm sebep beyan etme, ya da netice beyan etme içindir.
"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın." Yani ey Muhammedi Kureyş'in kâfirlerine ve benzerlerine şöyle söyle: Yeryüzünde meydana gelen hususların delillerini müşahede etmeniz ve bunların doğruluğunu iyice anlamanız için bu hususları iyice düşünün. "Onların çoğu Allah'a ortak koşan kimselerdi." Bu cümle onların kötü akıbetinin aralarında şirkin yaygınlaşması sebebiyle olduğuna delâlet etmek için yeni bir başlangıç cümlesidir.
"Allah tarafından gelecek olan ve hiçbir kimsenin karşı çıkamayacağı" engel olamayacağı "o gün" kıyamet günü "gelmeden önce yüzünü" yani kendini "dosdoğru dine çevir." Son derece doğru din olan İslâm'la amel etmeye yönel. Allah'ın ezelî iradesi o günün gelmesine tealluk ettiği için Allah bu günü geri çevirmez. "O gün insanlar bölük bölük ayrılacaklardır." Yani hesaptan sonra gruplara parçalanacaklardır. Bir grup cennette, bir grup da cehennemde olacaktır.
"Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir." Yani inkarının vebali -ebedî cehennem- inkâr edenin üzerinedir. "Kim de salih amel işlerse kendilerine güzel bir yer hazırlamış olurlar." Cennetteki yerlerini ve makamlarını hazırlamış olurlar.
"Böylece Allah, iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandı-racaktır." Onlara lütfundan sevap verecektir. Ayetteki "li-yecziye" kelimesi bir önceki "yemhedûn" fiilinin illetini beyan etmekte olup ona bağlıdır. Sadece müminlerin mükâfatlandırılmasının beyan edilmesi, buradaki asıl maksadın bu olduğuna işaret etmek içindir. "Min fadlihi: lütfuyla" ifadesi sevap, verenin sırf bir ikram ve lütfü olduğuna delildir. "Zira O, kâfirleri sevmez." Yani onları cezalandırır. [53]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ, "Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve göklerin nizamı bozulurdu." (Enbiya, 22) ayetinin delaletiyle şirkin bozgunculuğa sebep olduğunu ve müşriklerin kötü durumunu beyan ettikten sonra bozgunculuğun insanlar arasında açıkça görüldüğünü, insanların haramı helâl, helâli haram kıldıklarını, zulmün yaygınlaştığını, savaşların çoğaldığını zikretti.
Cenab-ı Hak daha sonra onları uyararak yeryüzünde yürümelerini, masiyetleri ve Allah'a şirk koşmaları sebebiyle geçmiş ümmetleri Allah'ın nasıl helak ettiğine bakmalarını emretti. Zira Allah Tealâ bir kısım kavmi şirk sebebiyle, diğer bir kısım kavmi de masiyetleri sebebiyle helak etti. Helak etme şirk sebebiyle olabilir, masiyet sebebiyle olabilir.
Allah Tealâ daha sonra Rasulü'ne insanların biri cennette, diğeri cehennemde olacak iki ayrı gruba ayrılacağı hesap günü gelmeden önce hak dinde sebat etmesini emretti. Dolayısıyla kim inkâr ederse, küfrünün vebali onun üzerinedir. Kim de iman eder, salih amel işlerse, kendisine rahat edeceği bir yer hazırlamış olur. [54]
Açıklaması:
İnsanların küfür, zulüm, mukaddes emirlerin çiğnenmesi, Hak dine karşı çıkılması, gizli ve açık yerlerde Allah Tealâ'nın emir-nehiylerinin dikkate alınmaması, insan haklarına tecavüz edilmesi, başkalarının malının haksız olarak yenilmesi gibi masiyet ve günahlarının uğursuzluğu sebebiyle; bariz noksanlıklar, itidalden sapma, zararlı şeylerin çokluğu, yararlı şeylerin azlığı, ekinlerin, canların ve meyvelerin bereketsizliği, az yağmur yağması, kuraklık, kıtlık ve çölleşmenin çokluğu bütün dünyayı kaplamıştır. Allah da belki sapıklıklarından ve isyanlarından dönerler, diye insanların masiyet ve günahlar gibi kötü işlerinin ve amellerinin bir kısmının karşılığını böylece onlara tattırır.
Daha sonra, Allah Tealâ bozgunculuğun ortaya çıkmasına karşılık önceki ümmetlere verilen cezanın benzeriyle tehditte bulunarak şöyle buyurdu:
"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nasıl olmuş, bir bakın." Yani ey Rasulüm! Bozgunculuk çıkaranlara ve müşriklere şöyle de: Ülkelerde dolaşın. Sizden öncekilerin acı kaderini ve Allah'ın önceki ümmetleri nasıl helak ettiğini, inkarcılıkları ve kötü amelleri sebebiyle onlara kötü azabı nasıl tattırdığını düşünün. Peygamberleri yalanlamak ve nimetlere nankörlükten dolayı başlarına gelenlere bakın... Helak olma, çoğunlukla Allah'a açık şirk koşma sebebiyle meydana gelmektedir. Fasıklık ve hakka muhalif olma sebebiyle cumartesi gününe hürmet etmeyen Yahudilere yapıldığı gibi, helak edilme şirk dışında bir sebeple de meydana gelebilir.
Keşşaf tefsiri sahibi diyor ki: "Onların çoğu Allah 'a şirk koşan kimselerdi" ayeti onların yok olmasına sadece şirkin sebep olmadığına, ondan daha basit olan isyanların da bunun sebebi olduğuna delâlet etmektedir. [55]
Onların azaba uğramalarının sebebi genellikle Rablerin ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberlerini yalanlamalarıdır. Bu, hükümlerin mutlaka sebeplere bağlı olduğuna ve ilâhî cezada adalete riayet edildiğine delildir.
Cenab-ı Hak şirk, sapma ve bozgunculuk olayları ile bunların sonucunun beyan edilmesi, kâfirin içinde bulunduğu durumdan nehyedilmesin-den sonra buna karşılık istikamet halini zikretti ve mümine görevini emredip şöyle buyurdu:
"Allah tarafından gelecek olan ve hiçbir kimsenin karşı çıkamayacağı o gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir." Yani ey Rasul! Ey bu Pey-gamber'e tâbi olan müminler topluluğu! Allah'ın taatinde doğru çizgiye, istikamete koş, hayırlara koş. Hiçbir kimsenin reddedemeyeceği, engel olamayacağı; ama mutlaka meydana gelecek kıyamet günü gelmeden önce bütün varlığını amelde ihlasla doğru dine, yani doğruluğun zirvesindeki dine -İslâm dinine- çevir. Zira Allah kıyametin gelişini ezelde yazmış, takdir etmiştir. Allah'ın takdir ettiği ve meydana gelmesini murad ettiği kıyamet gününü reddedecek hiçbir kimse yoktur ve kıyamet mutlaka meydana gelecektir.
Bu gün, insanların amellerine göre gruplara ayrıldığı gündür. Bir grup cennette, diğer bir grup alevli ateştedir.
Allah Tealâ daha sonra her gruba verilen karşılığın ameline ve fiilinin sonucuna göre olacağını beyan ederek şöyle buyurdu:
"Kim inkar ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salih amel işlerse, kendilerine güzel bir yer hazırlamış olurlar." Yani kim Allah'ı, kitaplarını ve peygamberlerini inkâr eder ve ahiret gününü yalanlarsa; küfrünün, suçunun ve günahının vebali ve akıbeti onun üzerinedir. Kim Allah'a, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilişe iman eder, salih ameller işler, emrettiği hususlarda Allah'a itaat eder, nehyettiği hususlardan sakınırsa kendine rahat, müreffeh, lüks bir yer, geniş bir mesken ve daimî bir istirahat yeri hazırlamış olur.
Cenab-ı Hak 44. ayette "kim iman ederse" dememiş, "kim salih amel işlerse" demiştir. Zira makbul salih amel, ancak imandan sonra olur. Ayrıca iman salih amelle kemal bulur. Bunun özellikle zikredilmesi mükellefi buna teşvik etmek içindir. Küfre gelince, küfrün yanında amelin bir değeri ve ağırlığı yoktur. Amellere verilen karşılığın farklılık sebebi Cenab-ı Hakk'ın şu ayette belirttiği husustur:
"Böylece Allah iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandı-racaktır. Zira o kâfirleri sevmez." Yani mükâfatı veren benim. O halde mükâfat nasıl olur? Onlar iki gruba ayrılırlar. O halde nasıl mükâfata nail olurlar? Ben salih amel işleyen müminlere lütuf ve ihsanımla karşılık veririm. Dolayısıyla ben bir haseneye on mislinden yediyüz misline kadar, hatta dilediğimi kadar karşılık veririm. Kâfirlere gelince, hiç şüphesiz Allah onlara buğzeder ve onları cezalandırır. Fakat o hiç haksızlık bulunmayan âdil bir cezadır. Bu bir tehdit ve korkutmadır.
"Onun lütfuyla" ifadesi hiçbir kimsenin amelinin azlığı ve basitliği sebebiyle asla cennete kendi ameliyle giremeyeceğine, sadece Allah Tealâ'nın lütfuyla cennete girebileceğine delâlet etmektedir.
Görüldüğü gibi Allah Tealâ küfür ve imanı yar'adümış kula isnad ettiğinde önce kâfiri zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir." Allah Tealâ mükâfatı kendi nefsine isnad ettiğinde, ikram ve rahmeti ortaya çıkarmak için önce mümini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Böylece Allah iman edip salih amel işleyenleri lütfuyla mükâfatlandıracaktır." Sonra da şöyle buyurmaktadır: "Zira o kâfirleri sevmez." [56]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetlerden şu hususlar elde edilmektedir:
1- Dünyada bozgunculuğun en büyüğü olan Allah'a şirk koşmak gibi sapma, bozgunculuk, kıtlık, ürünlerdeki azlık, bereketsizlik, masiyetler, yolkesicilik, zulüm v.b. günah ve suçların ortaya çıkması ve yayılması.
"Alem" dilde ve insanlar arasında meşhur olan, bilinen kara ve denizlerin tamamı olup bazı müfessirlerin dediği gibi "el-Berr" çöller, "el-Bahr" köyler manasında değildir. Bu ikinci görüşe göre Araplar şehirleri "Bahr" diye adlandırmaktadırlar.
2- Bozgunculuğun ortaya çıkışı dünyada yok olma ve helak olma, ahirette ise ceza görme sebebidir. Bazı insanların kara ve denizde işledikleri masiyetlere karşı dünyada verilen yağmurun kesilmesi, fiatlann artışı, savaşların çokluğu, fitneler ve sarsıntılar gibi cezalar; tevbeye teşvik edici, Allah'a iltica etmeye ve taat üzerinde devam etmeye, günahlardan ve haramlardan sakınmaya sevk edici olabilir.
3- Eskiden ve yeni durumda insanların üzerine düşen görev kendilerinden önce geçen eski ümmetlerden ibret almaları, peygamberleri yalanla-
yan kimselerin akıbetlerinin nasıl olacaklarına bakıp incelemeleridir. Zira eski ümmetlerin çoğu müşrik yani kâfir idiler ve sonunda helak edildiler.
4- Allah'ın müminlerden ve başkalarından muaf tutmadığı ve Allah'ın kudretinin, kaderinin ve ezelî hükmünün önünde âciz kalacakları için hiçbir kimsenin reddedemeyeceği ve engelleyemeyeceği kıyamet gününün gelişinden önce mükellefiyet ve sorumluluk yurdu olan dünya hayatında Peygamber ve müminler gaye ve azimlerini sağlam ve sarsılmaz dine -İslâm'a-tâbi olmaya yöneltme emrine muhataptırlar.
Allah, müminin mükellef olduğu görevin faziletli bir görev olduğunu bildirmesi için Hz. Peygamber (s.a.)'e hitapta bulunmuştur. Zira bu peygamberlerin en şereflilerine emredilen bir görevdir. Mükellefiyete tâbi olma açısından müminlerin makamı peygamberlerin makamıdır. Nitekim Müslim'in Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Allah peygamberlere emrettiği şeyi müminlere emretmiştir."
5- Kıyamet günü insanlar amellerine göre iki gruba ayrılacaktır: Bunlardan bir grup cennette, diğer bir grup alevli ateşte olacaktır.
6- Kâfire, küfrünün ve inkârının cezası olarak cehennem ateşi, salih amel işleyen mümine de cennet verilecektir. İman edip salih amel işleyen bu kimseler amel-i salih sebebiyle ahirette kendileri için bir makam, mesken ve karargâh hazırlamaktadırlar.
7- Allah'ın rahmeti Cenab-ı Hakk'ın iman edip salih amel işleyen kimseleri, müslümanla kâfiri birbirinden ayırdetmek için Allah'ın ilâhî lütfuy-la mükâfatlandırmasını gerektirmektedir. Her insan -hatta peygamberler bile- cennete kendi amelinin karşılığı olarak değil, Allah'ın lütfü ve rahmeti sebebiyle girecektir.
Yine aynı şekilde kâfirlerin cezalandırılmaları ve küfürleri ve masiyet-lerinin karşılığını bulmaları da adaletin gereğidir. Zira müslümanlarla kâfirler arasında eşit muamele makul değildir.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Biz müslümanları mücrimler gibi mi kılacağız? Size ne oluyor? Nasıl böyle hüküm verebiliyorsunuz1? Yoksa size ait hususî bir kitap var da siz bu kitabı mı okuyorsunuz? Bu kitapta ne arzu ederseniz hepsi sizin hakkınızdır, diye mi yazılıdır?" (Kalem 68/35-38). [57]
Rüzgârlar Ve Yağmurlarla Allah'ın Kudretine Ve Birliğine Delil Getirilmesi:
46- Size rahmetini tattırması, ilâhî emriyle gemileri yürütmesi, lütfundan rızık aramanız ve dolayısıyla şükretmeniz için rüzgârları müjdeleyiciler olarak göndermesi O'nun kudretinin delillerindendir.
47- Şüphesiz ki biz senden önce peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler de kavimlerine apaçık mucizeler getirdiler (ama kavimleri iman etmediler). Biz de suç işleyenleri cezalandırdık. Müminlere yardım etmek ise bizim üzerimize hak olmuştur.
48- Rüzgârları gönderip onlarla bulutları yürüten, gökte bulutları dilediği gibi yayan ve parça parça ayıran Allah'tır. Derken bunların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Artık onu kullarından dilediğine nasip ettiği zaman bundan memnun olurlar.
49- Halbuki onlar üzerlerine yağmur indirilmeden önce ümitsizliğe kapılmışlardı.
50- Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! O yeryüzüne ölümünden sonra nasıl canlılık veriyor? O elbette ölüleri de böyle diriltecektir. O her şeye kadirdir.
51- Yemin olsun ki eğer bir rüzgâr göndersek de bitkileri sararmış halde görseler mutlaka bunun ardından inkâra başlarlar.
Belagat:
"Size rahmetini tattırması, ilâhî emriyle gemileri yürütmesi için,lütfundan rızık aramanız ve dolayısıyla şükretmeniz için rüzgârları müjde-leyiciler olarak göndermesi Onun kudretinin delillerindendir." ifadesi ıtnab (geniş açıklama) üslubuyla anlatılmıştır. Cenab-ı Hak, kullarına pek çok nimeti hatırlatmak için geniş ve teferruatlı bir ifade kullanmıştır. Halbuki sadece son cümle (şükretmeniz için, cümlesi) yeterli idi.
"Peygamberler kavimlerine apaçık mucizeler getirdiler. Bunun üzerine biz de suç işleyenleri cezalandırdık." ayetindeki iki cümle arasında hazif yoluyla îcaz yapılmıştır. Bu ayetteki iki cümle arasında hazfedilen cümle şudur: "Kavimleri peygamberlerini yalanladılar ve onlarla alay ettiler." [58]
Kelime ve İbareler:
Ayette geçen "er-Riyah", hayır ve rahmet rüzgârlarıdır. Bu rüzgârlar poyraz, sabah ve kıble rüzgârlarıdır. "Debûr" rüzgârı ise azap rüzgârıdır. Peygamberimiz (s.a.) esen rüzgâr için "Bunu hayır rüzgârı (Riyah) kıl, azap rüzgârı (Rîh) kılma." diye dua ediyordu. "Rüzgârları" (mübeşşirât) hayrı, yani yağmuru "müjdeleyici olarak göndermesi" kudretinin deliJierindendir.
"Size rahmetini tattırması", yani rahmetiyle yağmuru ve yağmurdan doğan verimliliği tattırması için, "emriyle" izniyle "gemileri yürütmesi, lütfundan rızık aramanız" Allah'ın lütfuyla deniz ticareti vesilesiyle rızık talep etmeniz "ve dolayısıyla şükretmeniz için" yani Allah'ın bu konudaki nimetlerine şükretmeniz ve böylece O'nun birliğini kabul etmeniz için "rüzgârları müjdeleyiciler olarak göndermesi O'nun kudretinin delillerindendir."
"Şüphesiz ki biz senden önce peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler de onlara" kendilerinin kavimlerine gönderildikleri hususunda doğru söylediklerine delâlet eden açık hüccetler "apaçık mucizeler getirdiler." Kavimleri de onları yalanladılar. "Bunun üzerine biz de suç işleyenleri cezalandırdık." Peygamberleri yalanlayanları helak ettik, cürüm işleyenleri yokettik. "Müminlere yardım etmek," kâfirleri helak etmek ve müminleri kurtarmak suretiyle kâfirlere karşı müminleri zafere eriştirmek "bizim üzerimize hak olmuştur." Bu ifade, intikam ve cezanın müminlerin lehine olduğuna işaret etmekte ve onların şereflerini ortaya koymaktadır. Zira Allah müminleri kendi nezdinde yardıma layık kılmıştır.
"Rüzgârları gönderip onlarla bulutları yürüten", harekete geçiren "gökte bulutları" az veya çok dilediği gibi birbirine bitişik olarak "yayan ve parça parça ayıran Allah'tır. Derken bunların arasından" bulutların ortasından "yağmurun çıktığını" görürsün? "el-Vedk" yağmur demektir. "Artık onu kullarından dilediğine nasip ettiği zaman", ülkelerine ve arazilerine yağmur yağdırdığı zaman "bundan memnun olurlar." verimliliğin işareti olan yağmurla sevinirler.
"Halbuki onlar üzerlerine" yağmur "indirilmeden önce ümitsizliğe kapılmışlardı. "
"Allah'ın rahmetinin eserlerine" bereketli yağmurun eserleri olan bitki, ağaç ve meyvelere "bak." "Âsâr" kelimesi "eser" şeklinde de okunmuştur. "O, yeryüzüne ölümünden sonra" kurumuş toprakları bitki bitirir hale getirmek suretiyle "nasıl canlılık veriyor?" Ayetteki "yuhyî" kelimesi "tuh-yî" şeklinde de okunmuştur. Buna göre rahmet yeryüzüne canlılık vermektedir. "O, elbette ölüleri de böyle diriltecektir." Onları diriltmeye kadirdir. "O herşeye kadirdir" Onun bütün mümkün olan şeylere kudreti aynı şekildedir.
"Eğer" bitkilere zararlı "Bir rüzgâr göndersek de bitkileri sararmış halde görseler," yani bu rüzgârın ekinler üzerindeki tesirini ya da ekinleri görseler "mutlaka bunun ardındın" bu sararmadan sonra "inkâra başlarlar. " Yağmurla gelen nimeti inkâr ederler. [59]
Ayetler Arası İlişki:
Cenab-ı Hak şirk ve masiyetler sebebiyle kainatta meydana gelen bozgunculuk gerçeğini tavsif ettikten sonra, rüzgâr ve yağmur göndermekle birliğine; ölümünden sonra yeryüzüne canlılık vermekle öldükten sonra dirilişe, kudret ve rahmetine delâlet eden kesin deliller ortaya koydu. Bu arada Rasulullah (s.a.)'e kendisinin insanların yalanladığı ilk kimse olmadığını, kendisinden önce de kavimlerine apaçık mucizeler getiren peygamberlerin geçtiğini, onların peygamberliğini yalanladıklarını, Allah'ın da yo-ketmek ve helak etmek suretiyle onlara ceza verdiğini bildirerek tesellide bulunmuş; telaşa kapılmaması, üzülmemesi gerektiğini, zaferin daima müslümanlarm tarafında olacağını bildirmiştir. [60]
Açıklaması:
Allah Tealâ bereketli yağmurun gelişini müjdelemek üzere rüzgârları göndermek suretiyle mahlûkata olan nimet ve lütfunu zikrederek şöyle buyurmaktadır:
"Size rahmetini tattırması, ilâhî emriyle gemileri yürütmesi, lütfundan rızık aramanız ve dolayısıyla şükretmeniz için rüzgârları müjdeleyiciler olarak göndermesi O'nun kudretinin delillerindendir."
Allah Tealâ'nın birliği, kudreti, nimetlerinin delillerinden ve kainattaki ayetlerinden biri O'nun varlıktaki her şeye hakim ve hükümran olmasıdır. Bu sebeple O hayrı, bereketi ve kurumuş topraklara can verecek, ekinleri bitirecek, meyveleri çıkartacak yağmuru müjdeleyici olarak rüzgârları gönderir. Bu, insanlara indirdiği ve kullara ve beldelere canlılık verdiği yağmurla rahmetinin eserlerinden bir kısmını insanlara tattırmak için, rüzgârla denizlerde gemileri yürütmek için, kazanç ve geçim temini için beldeler ve ülkelerde seyahat etme ve ticaret yapma imkânı vermek için, Allah'ın sayılamayacak ve tesbit edilemeyecek kadar çok, açık ve gizli nimetlerden ihsanda bulunduğu nimetlerine karşı Allah Tealâ'ya şükretmek içindir. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın nimetlerini saysanız da bitiremezsiniz." (İbrahim, 14/34).
Cenab-ı Hak daha sonra kulu ve Rasulü Hz. Muhammed (s.a.)'e tesellide bulunarak şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki biz senden önce peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler de kavimlerine apaçık mucizeler getirdiler (ama kavimleri iman etmediler). Biz de suç işleyenleri cezalandırdık. Müminlere yardım etmek ise bizim üzerimize hak olmuştur."
Ey Rasulüm! Kavminden pekçok kimseler seni yalanlasalar da sen yalanlanan ilk kimse değilsin. Senden önceki peygamberler ümmetlerine getirdikleri ve kendilerinin Allah nezdinden gelen elçiler olduklarına delâlet eden açık delilleri ortaya koymalarına rağmen yine de yalanlanmışlardı. Kavminin seni yalanlaması gibi, onlar da kendi peygamberlerini yalanladılar. Bunun üzerine Allah peygamberleri yalanlayan ve onlara karşı çıkanları cezalandırdı. Allah'ı ve peygamberlerini tasdik eden müminleri korudu. Bir şeye uygulanan hüküm aklî ve şer'î kıyasla benzerine de aynen uygulanır. Böylece kavminin içinden kâfir olanlarına verilecek ceza önceki kavimlerin cezası gibi olacaktır.
Özetle, Allah Tealâ Allah'ın birliği ve öldükten sonra diriliş esaslarını isbat ettikten sonra üçüncü temel esas olan peygamberlik esasını zikretti.
Cenab-ı Hak daha sonra müminlerin zaferle ve yardımla teyid edilecekleri ve bunun Allah'ın müminlere bir ikram ve lütuf olarak yüce zatına vacip kıldığı bir hak olduğu şeklindeki umumî prensibi bildirdi. Bu aynen şu ayet gibidir: "Rabbiniz kendi nefsine, rahmette bulunmayı takdir etti." (Enam, 6/54). Bu ayette kâfirlerin yenilgiye uğrayacakları tehdidi ve müminlerin zaferle müjdelenmesi vaadi ifade edilmektedir.
İbni Ebî Hatim, Taberanî, Tirmizî ve İbni Merdüveyh, Ebu'd-derdâ (r.a.)'den Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Din kardeşinin ırzını koruyan hiçbir müslüman yoktur ki kıyamet günü onu cehennem ateşinden korumak Allah'ın üzerine bir hak olmasın." Efendimiz (s.a.) sonra şu ayeti okudu: "Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir hak olmuştur." (Rum, 30/47).
Allah Tealâ bundan sonra yağmurun döküldüğü bulutun yaratılış şeklini beyan ederek şöyle buyurdu:
"Rüzgârları gönderip onlarla bulutları yürüten, gökte bulutları dilediği gibi yayan ve parça parça ayıran Allah 'tır." Yani rüzgârları hikmetine uygun olarak ve iradesinin gereği olarak istenilen yöne yürüten, rüzgârlarla bulutları harekete geçiren ve sessizlikten sonra onları yürüten, gökyüzünde yayan, toplayan ve yoğunlaştıran, azdan çok kılan, sonra da onları değişik hacimlerde parça parça kılan bazan hafif bulutlar, bazan da deniz tarafından rutubetle dolu, su zerrecikleriyle ağırlaşmış bulutlar kılan Allah'tır.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderen Allah'tır. Rüzgârlar yağmur yüklü bulutları taşıdığında onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz. Ölüleri de bunun gibi diriltip çıkarırız. Belki bundan ibret alırsınız." (A'raf, 7/57).
"Derken bunların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Artık onu kullarından dilediğine nasip ettiği zaman bundan memnun olurlar." Yağmurun veya damlaların bu bulutun ortasından çıktığını görürsün. Allah bu yağmuru iradesiyle bazı kullarına ve bazı beldelere indirdiği zaman buna ihtiyaç duydukları için bunun kendilerine inmesine ve ulaşmasına sevinirler.
"Min hilâlihi: Bunun esnasında" kelimesindeki zamir görüldüğü gibi buluta râcidir. Zira söz konusu edilen odur.
"Halbuki onlar üzerlerine yağmur indirilmeden önce ümitsizliğe kapılmışlardı. " Onlar bu yağmurun yağmasından önce, yağmurun indirilmesinden ümitsiz iken Allah onların üzerlerine bu yağmuru indirir. Böylece yağmasından neredeyse tamamen ümit kestikleri bu yağmurun ansızın yağması sebebiyle sevinçleri gönüllerinde çok tesirli olmuştu. "Kablihi" kelimesinin tekrarı tekid içindir.
Ayetin toplu manası şöyledir: Onlar bu yağmur yağmadan önce ona muhtaç idiler. Onlar yağmuru gözetliyorlardı. Yağmur gecikmişti. Yağmurdan ümit kestikten sonra yağmur ansızın geldi. O kurak çorak arazileri her çeşit güzel bitkilerle yemyeşil oldu.
"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! O yeryüzüne ölümünden sonra nasıl canlılık veriyor?" Yani ey Rasulüm! Ey O'na tâbi olanlar! Allah'ın rahmetinin eserlerinden bir eser olan yağmura; incelemek, basiretle bakmak ve delil olarak kabul etmek için bakın. Yağmurun, Allah'ın geniş rahmetine ve muazzam kudretine delâlet edecek şekilde bitki, ekin ve ağaçlara canlılık vermek için nasıl sebep olduğuna bak.
Allah Tealâ bununla öldükten, ayrıldıktan ve parçalandıktan sonra cesetlere hayat verilmesine dikkat çekerek şöyle buyurdu: "O elbette ölüleri de böyle diriltecektir. O her şeye kadirdir." Yani bunu yapan, ölüleri dirilt-
meye de muktedirdir. Ya da kuruduktan sonra yeryüzüne yeşillik ve bitki ile canlılık veren, ölüleri diriltmeye de kadirdir. Sadece Allah her şeye sonsuz kudret sahibidir. Ne yerde, ne de gökte; ister ilk defa yaratma, isterse tekrar diriltme hususunda olsun hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Çürümüş kemikleri kim yaratacak? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir?" (Yasin, 36/78-79).
Allah Tealâ daha sonra kâfirlerin kötü durumunu, iyilik ve güzellikleri görmezlikten geldiklerini, aynı metod üzere sebatkâr olmadıklarını beyan etmektedir. Dolayısıyla kâfirlerin iyilikle sevindiklerini, sonra da kötülüklerle karşılaştıklarında iyiliklerden ümitlerinin kesildiğini görürsünüz.
"'Yemin olsun ki, eğer bir rüzgâr göndersek de bitkileri sararmış halde görseler mutlaka bunun ardından inkâra başlarlar." Yani Allah'a yemin olsun ki, eğer biz bitki, ekin ve meyvalara zararlı, ya da zehirli, sıcak yahut soğuk bir rüzgâr göndersek de bu ekinlerin sararmış olduğunu, yeşillikten sonra bozulmaya meylettiğini görünce, bu sevinç ve sürürdan sonra Allah'ın kendilerine ihsan ettiği nimetleri inkâr etmeye, nankörlük yapmaya başlarlar. [61]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki noktalara işaret etmektedir:
1- Allah'ın mükemmel kudretinin delillerinden biri yağmuru müjdele-yici olarak rüzgârların gönderilmesidir. Zira rüzgâr yağmurdan önce gelmektedir. Bereketli yağmur ve verimlilik Allah'ın rahmetinin eserlerinden biridir.
Yine rüzgârın özelliklerinden biri rüzgârın esmesiyle denizde gemilerin seyretmesidir. Gemilerle yolcular ve ticaret erbabı yolculuk yapar, ticaret malları bir bölgeden diğerine taşınır ve böylece rızık vesilesi ticaretle elde edilir. Bütün bunlar Allah'ın birliğini tanıyıp Ona itaat etmek suretiyle şükretmeyi gerekli kılan, Allah'ın nimetlerinden ve lütuflarındandır.
2- Nübüvvet ve risalet de doğrulanması ve teyid edilmesi gereken Allah'ın nimetlerindendir. Fakat kâfirlerin zorba tavırları ve inatçılıkları kendilerini eskiden ve yakın tarihte peygamberlerin risaletlerini yalanlamaya sevketmiştir.
Cenab-ı Hak çeşitli ümmet, kavim ve halklara nurlu hüccetler ve mucizelerle teyid edilen pek çok rasuller göndermiş, onlar da bu peygamberleri yalanlamışlar, onlara eziyet etmişler ve onlarla alay etmişler, risaletlerini inkâr etmişlerdi.
Allah da küfredenlerden intikam aldı, müminleri kurtardı, düşmanlarına karşı onlara yardım etti. Allah'ın değişmez kanunu (Sünnetullah) mümin kullarına yardım etmektir. Bu doğru bir haberdir. Allah vaadinden asla dönmez. O'nun haberinde cayma yoktur.
3- Allah Tealâ ayrıca bulutların oluşum şeklini de haber vermektedir. Buna göre Allah, rüzgârları gönderir, rüzgârlar da bulutları harekete geçirir ve onları bir yerden diğerine nakleder. Sonra bunları yayar ve ilâhî dilemesi, iradesi ve hikmetine uygun olarak bulutlan havada toplar ve onları farklı hacim, ağırlık ve keyfiyette parçalar haline getirir. Bulutlar bazan hafif olurlar, bazan da su ile dolu ağır bulutlar olur. Allah bazı kullarına yağmur indirdiği zaman da kendilerine yağmur yağmasından sevinç duyarlar.
Halbuki onlar yağmurun uzun müddet kesilmesi sebebiyle üzerlerine yağmur yağmadan önce ümitsiz ve üzgün idiler. Allah Tealâ da insanların sıkıntılı durumuna işaret etmek için yağmurun yağmasından önceki üzüntü ve kederli durumlarını ve sonra bu durumun sevinç ve ferah haline dönüştüğünü ifade etti.
"Min kablihi: Daha önceden" ifadesi nahivcilerin çoğuna göre tekid içindir. Bu tıpkı şu ayet gibidir: "Nihayet her ikisinin de sonucu gerçekten ateşin içinde ebedî kalıcı olmalarıdır." (Haşr, 59/17).
Razî diyor ki: "Min kabli en yünezzele aleyhim min kablihi" denmesi daha evlâdır. Yani rüzgârların gönderilmesinden önce demektir. Zira rüzgârın gönderilmesinden sonra tecrübeli kişi rüzgârda yağmur olup olmadığını bilir. Dolayısıyla yağmurdan önce rüzgâr estiği zaman ümitsizlik hali olmaz. Ancak bulutları görmesi ve rüzgârın esmesi sebebiyle zann-ı galiple yağmuru ümid edebilir. Bunun için "min kablihi" denmiştir. Yani daha önce zikredilen rüzgârların gönderilmesi ve bulutların yayılması durumundan önce ümitsizlik durumunun meydana geldiğini açıklamak için bu ifade kullanılmıştır.[62]
4- Yağmurun yağmasının tabiî sonucu bununla buna kadir olanın ölüleri diriltmeye kadir olduğuna işaret etmektir.
Cenab-ı Hakk'ın "İşte bu ölüleri diriltendir. O herşeye gücü yetendir." ayeti bir çeşit kıyas olup buna, görünmeyen şeyi görünen şeye kıyas etmek (Kıyasü'l-gaibi ale'ş-şahid), ya da görüneni görünmeyene delil saymak adı verilmektedir. Yani bitkilere can verilmesi olayı ile benzeri olan öldükten sonra diriliş isbat edilmektedir.
5- Müşrikler inançlarında dengesiz ve tereddütlüdürler. Onları iyilik anında sevinç içerisinde, sıkıntı anında ümitsiz ve kederli görürsünüz.
Bunun benzeri şudur: Rüzgâr onların bitkilerini yakıp kavurduğu, sapsarı hale getirip kuruttuğu zaman nankörlük eder ve yaratıcının varlığını inkar ederler, Allah'ın kendilerine başka zaman verdiği nimetleri bilmezlikten gelirler. Halbuki daha önce Allah onları peşpeşe bir nimet seline boğmuştu. Onlar değişken olup sebatkâr değillerdir. Tek bir hal üzerine devam etmezler. Geçmiş ve gelecek şöyle dursun şu içinde bulundukları durum hakkında bile kısır görüşlüdürler. [63]
Hz. Peygamber (S.A.)'İn, Davetinden Yüzçevrilmesine Karşı Teselli Edilmesi:
52- Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp giden sağırlara da (bu daveti) duyura-
53- Sen kör olanları sapıklıklarıntan kurtarıp hidayete erdiremezsin. Sen (davetini) ancak müslüman olarak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.
Belagat:
"Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın." istiare-i tasrihiyyedir. Kâfirler Nebevî risaletin delillerini ibret ve öğütleri anlama ve düşünme şeklinde bir dinleme ile dinlememeleri hususunda sağırlara ve ölülere benzetilmektedir. [64]
Kelime ve İbareler:
"Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın." Düşünüp ibret almak için dinlemelerini temin edemezsin. Çünkü onlar duyularını Hakk'a kapatmışlardır.
"Arkalarını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın" Son derece imkânsız olduğunu göstermek için arkalarını dönüp gitme kaydını koymuştur. Çünkü sağır, dinlemek için muhataba yöneldiği zaman sözü duymasa da dilin bazı hareketleri vasıtasıyla birtakım şeyleri anlayıp yararlanabilir.
"Sen kör olanları sapıklıklarından kurtarıp hidayete erdiremezsin." Kâfirler görme duyusunun gerçek maksadını kaybettikleri için "kör" diye adlandırılmışlardır.
"Sen ancak müslüman olarak" kendilerine emrettiğin şeye boyun eğen ihlaslı kimseler olacak "ayetlerimize" Kur'an'a "iman edenlere," müminlere "duyurabilirsin." Kabul ettirebilirsin. Çünkü onların iman etmiş olmaları, onların lafzı öğrenmelerine ve manayı düşünmelerine sevkeder. [65]
Ayetler Arası İlişki:
Tevhidin ve dirilişin delillerini, peygamberlerin vazifelerini, vaad ve vaîdi, Hz. Peygamber (s.a.)'in davetinden yüzçevirilmesi durumunu beyan ettikten sonra; Rabbi, peygamberinin gördüğü Hak'tan yüzçevirilmesi ve inatçılıkta devam edilmesi karşısında onu teselli etti.
Müşrikler, hidayet delillerini ibret alma ve düşünme anlamındaki dinlemeye istidatlı olmamaları sebebiyle ölülere, sağırlara ve körlere çok ben-ziyorlardı. Kendilerine benzetilen kimseler yüzçevirme derecelerine göre sıralama yapılmıştır. Kör olan kimse pek çok şeyi idrak edip anlar, ama onu irşad etmek zordur. Sözü sadece işaretle anlayan sağır kimseyi irşad etmek çok daha zordur. ÖZünün irşad edilmesi ise imkânsızdır. [66]
Açıklaması:
"Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın."
Ey peygamber! Tevhid ve diriltmeye kadir olma delillerini beyan ettikten, müşrikleri tehdit edip vaidde bulunduktan sonra, müşriklerin senin davetinden yüzçevirmelerinden dolayı üzülme ve telaşa kapılma. Çünkü sen ölülere bir şey anlatamazsın, ya da onların ibret alma ve düşünme amacıyla seni dinlemelerini temin edemezsin. Sen bu davetini işitmeyen ve aynı zamanda bununla birlikte sana arkalarını dönen, senin sözüne ve hidayetine yönelmeyen sağır kimselere de bu davetini duyuramazsın.
Onlar dış görünüş itibariyle işitmelerine rağmen kabirlerdeki ölülere benzerler. Hidayet yollarını kapattıkları ve Hak sözü duymamak için arkalarını döndükleri ve seni anlamak ve idrak etmeye istidatları da bulunmadığı için işitme duyusunu kaybeden sağırlar gibidir. Onlar aynı zamanda körlere benzerler. Nitekim şöyle buyurulmaktadır:
"Sen kör olanları sapıklıklarından kurtarıp hidayete erdiremezsin." Yani hakkı görmeyenleri hidayete erdirmek ve onları sapıklıklarından çevirmek senin gücünün yeteceği şeyler değildir. Hidayete erdirmek Allah'a aittir. Zira O, kudretiyle dilerse ölülere dirilerin seslerini işittirir. Dilediğini hidayete erdirir, dilediğini saptırır. Bu O'ndan başka hiçbir kimsenin hakkı değildir. Bu sebeple Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Sen ancak müslüman olarak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin. " Yani ey Rasulüm! Sen istifade etmeye sebep olacak bir duyuruyu, sadece Kur'an'ı ve Kur'an'ın ihtiva ettiği tevhid delillerini ve herşeye muktedir olan ilâhî kudretin delillerini tasdik eden mümin kişiden başkasına yapamazsın. Mümin Allah'ın ayetleri kendisine okunduğu zaman bunları düşünür ve anlar; bunlara yönelir, bu ayetlerde yer alan hususlarla amel eder, nehyedilen hususlardan da uzaklaşır. Bunlar müminlerdir. Yani emrettiği ve nehyettiği hususlarda Allah'a itaat eden, emrine icabet edip boyun eğen kimselerdir. Onlar Hakkı duyan ve Ona tâbi olan kimselerdir. [67]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki hususları açıklamaktadır:
1- İnkarcılıkta geçmişlerini taklit etme alışkanlığına kapılan, akılları dumura uğrayan, basiretleri körleşen inatçı ve gururlu müşriklerin hidayete ermesine hiçbir imkân ve ihtimal yoktur.
2- Ancak Allah'ın öğütlerini; tevhid delillerine kulak veren, hidayet delilleri ortaya konduğu zaman hidayeti kabul etmeye müsait olan müminlere duyurmakta fayda vardır.
3- "Sen hiç şüphesiz ölülere duyuramazsın." ayetinden maksat düşünme, anlama ve ibret alma manasındaki duymadır. Bu ayet Sünnet-i Nebe-viyye'de ölülerin, dirilerin sözlerini duyabileceği şeklindeki sabit ve sahih hadislerle çelişki teşkil etmemektedir.
Abdullah b. Ömer (r.a.)'in rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) Bedir kuyusuna atılan ölülere savaştan üç gün sonra hitap etmiş, onları azarlamış ve tekdir etmişti. Hatta Hz. Ömer (r.a.) Peygamberimiz'e:
- Ya Rasulallah! Kokmuş, cifeler haline gelen topluluğa ne diye hitap ediyorsun? demiş. Efendimiz:
- Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, siz benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitemezsiniz. Fakat onlar cevap veremezler, demişti.
Bu pek çok delille teyid edilen sahih bir haberdir. Bunlardan biri İbni Abdülberr'in, sahihtir, diyerek İbni Abbas (r.a.)'den -merfû- olarak rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: "Bir kimse dünyada tanıdığı birinin kabrine uğrayıp selâm verirse, Allah o kabir sahibine ruhunu iade eder, o da selâm alır." Yine Peygamberimiz (s.a.)'den ümmetine kabir ehline selâm veriş şeklini tarif ederken dirilere hitap eder gibi: "es-Selâmü aleyküm yâ dara kavmin müminin" (Ey mümin topluluğunun yurdu! Allah'ın selâmı üzerinize olsun) demeleri sabit olmuştur.
Bu, duyan ve anlayan kimseye yapılan hitap şeklidir. Bu hitap olmasaydı tamamen yok olan ve cansız olana hitap makamında olurdu.
İbni Ebi'd-Dünya'nm Hz. Âişe (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kardeşinin kabrini ziyaret edip onun yanında oturan hiçbir kimse yoktur ki kabir sahibi ondan memnun olmasın ve kalkıncaya kadar ona cevap vermesin."
Ebu Hüreyre (r.a.) diyor ki: "Kişi tanıdığı birinin kabrine uğrar, ona selam verirse, o da onun selâmını alır."
Selef âlimleri bu hususta icma etmişler, ölülere selâm verilmesini meşru' olarak kabul etmişlerdir.
Kabir sahiplerinin bu durumu hissettiklerine ve selâm vereni bildiklerine delâlet eden, Müslim'in Büreyde'den rivayet ettiği hadis-i şerife göre Peygamberimiz (s.a.)'in ümmetine, kabirleri gördükleri zaman şöyle demelerini öğretmiş olmasıdır: "es-Selâmü aleyküm ehle'd-diyari mine'l-müminin ... Ey müminler diyarının halkı! Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Biz de inşaallah size katılacağız. Allah bizden ve sizden önce gelenleri de, sonra gelecek olanları da rahmetine nail eylesin. Biz bizim ve sizin için Allah'tan afiyet niyaz ediyoruz."
Bütün bunlar mezarlıklarda, duyan, hitap edilen, anlayan ve her ne kadar selâm veren kimse işitmese de, selâma cevap veren bir varlığa selâm verildiği, hitap edildiği ve nida edildiğine delâlet etmektedir.[68]
İnsan Hayatının Merhaleleri:
54- Sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardın-
dan tekrar güçsüzlük ve yaşlılık veren Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O her şeyi gayet iyi bilen, her şeye kadir olandır.
Belagat:
"Za'f ve "kuvvet" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.
"Alîm" (her şeyi gayet iyi bilen), "Kadir" (sonsuz kudret sahibi olan) kelimeleri mübalağa sığalarıdır. Manaları ilmi ve kudreti tam olan demektir. [69]
Kelime ve İbareler:
"Sizi zaaftan yaratan", sizi zayıf bir asıldan -yani nutfeden- yaratan ya da sizi ilk defa zayıf olarak yaratan ve sizin ilk durumunuzu zafiyet, güçsüzlük kılan Allah'tır. Bu aynen "İnsanoğlu zayıf olarak yaratıldı." (Nisa, 4/28) ayeti gibidir. Za'f, kuvvetin zıddıdır. "sonra diğer bir zaafın ardından size kuvvet veren," yani çocukluktaki güçsüzlükten sonra buluğ çağından sonra 'gençlik kuvvetini veren, "sonra kuvvetin ardından tekrar güçsüzlük ve yaşlılık veren " yani yetişkinlik kuvvetinden sonra yaşlılık ve ihtiyarlık veren "Allah'tır. O" güçsüzlük, kuvvet ve gençlik gibi "dilediğini yaratır. O her şeyi gayet iyi bilen, her şeye kadir olandır." Yani Allah'ın iradesiyle insanın uğrayacağı bu merhaleler ve bu durumlar ilim ve kudretin varlığına delildir. O yaratıkların idaresini çok iyi bilir, dilediği her şeye muktedirdir. [70]
Ayetler Arası İlişki:
Allah'ın birliğine delâlet eden rüzgârların gönderilmesi ve yağmurun yağdırılması gibi dış dünyadaki delillerin beyan edilmesinden sonra Allah Tealâ buna nefislerden bir başka delil daha zikretti. Bu da Âdemoğlunun yaratılması ve onun kâmil bir ilim ve mükemmel bir kudrete ihtiyaç duyacağı çeşitli merhalelerden geçmesidir. Bu iki vasıf ise Allah'tan başka hiçbir kimsenin taşımadığı vasıflardır. [71]
Açıklaması:
"Sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından tekrar güçsüzlük ve yaşlılık veren Allah'tır."
Yani insanın yaradılışının çeşitli merhalelerinde, bir halden diğerine geçmesini takdir eden Allah'tır. O, insanın aslını topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından, sonra da et parçasından kılmıştır. Daha sonra onun kemiklerini meydana getirmiş, sonra kemiklere et giydirmiş ve buna ruhu üflemiştir. Sonra da onu annesinin karnından zayıf, güçsüz, kuvvetsiz olarak çıkartmıştır.
Ayette geçen "min da'fin" kelimesi onu başlangıçta zayıf olarak yarattı demektir.
İnsanoğlu yavaş yavaş büyür, önce çocuk olur. Sonra bulûğ çağındaki bir genç olur. Gençlik devresi, güçsüzlükten sonraki kuvvet devridir.
Daha sonra da yetişkinlikten itibaren yaşlılığa ve ihtiyarlığa doğru giden güçsüzlük devri gelir. Bu devir de kuvvetten sonraki güçsüzlük devridir. Artık gayret ve hareketlilik zayıflar, görünen ve görünmeyen vasıflar değişmeye başlar.
Bu bir halden diğerine geçiş, değişim ve tedricî gelişim yaratıcı ilâhî kudrete delildir ve müşriklerin inkâr ettikleri öldükten sonra dirilişin burhanıdır. Zira bu değiştirmeye ve geliştirmeye muktedir olan ilk hayata aynı şekilde çevirmeye de muktedirdir. Kudreti mükemmel ve ihatalı olan birini insanın nisbî kudretiyle karşılaştırmak doğru değildir. Ne ilk yaratılışta, ne de tekrar iade edilmede hiçbir şey Onu âciz bırakamaz.
"O dilediğini yaratır. O her şeyi gayet iyi bilen, her şeye kadir olandır." Yani o dilediği şeyi yapar. Güçsüzlük, kuvvet, ilk defa yaratma, diriltme gibi dilediği her şeyi vareden ve eşsiz bir şekilde yaratandır. Kullarında dilediği şekilde tasarrufta bulunur.
O mahlûkatının idaresini tam bir ilimle gayet iyi bilen, dilediğine mükemmel ve ihatalı bir kudretle muktedir olandır. Onun kudretinin eserlerinden biri insanlara hayat vermek, öldürmek, sonra dilediği zaman onları yeniden diriltmektir. [72]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayet, insanın ibret alması ve derhal Allah'a ve ahiret gününe iman etmeye koşması için insan nefsinde bulunan, Allah'ın kudretine ait bir başka delili ihtiva etmektedir.
Zira hareketsiz ve cansız âlet aynı çizgide devam eder. Çünkü onun sanatkârı olan insanın kudreti sınırlıdır. Ama iniş çıkışı, güç ve zafiyeti farklı farklı üç ayrı merhaleden geçen insanoğlu aynı durumda kalmamakta, devamlı değişmektedir.
Değişim ve gelişim hiçbir düzenleyici ve değiştirici olmaksızın sadece tabiî bir olaydan ibaret değildir. Bu değişim merhalelerinden her biri eşsiz bir yaratıcıya, muazzam bir kudret sahibine muhtaçtır. Buna da tekvin (varetme), irade, emir ve kâmil bir nüfuz sahibi olan Allah'tan başkası güç getiremez. Dilediği güç ve zafiyeti yaratan yalnız O'dur. O, hâkim olduğu şeyi gayet iyi bilen, dilediği her şeye kadir olandır. O, dilediğini tam manâsıyla yerine getiren, mahlûkatında dilediği gibi tasarrufta bulunandır. [73]
Öldükten Sonra Diriliş Durumları Ve Bunların Dünya Halleriyle Karşılaştırılması:
55- Kıyamet koptuğu gün günahkârlar dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Onlar (dünyada haktan) böyle döndürülüyorlardı.
56- Kendilerine ilim ve iman verilenler de: "Şüphesiz sizler Allah'ın takdir ettiği dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu da yeniden diriliş günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz." derler.
57- Artık o gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Artık kendilerinden (Allah'ı hoşnut edecek şeylere) dönmeleri de istenmez.
Belagat:
"Kıyamet koptuğu gün günahkârlar dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler." Ayette geçen biri "kıyamet", diğeri de "belirli zaman müddeti" mânâsına gelen "es-Saat" kelimeleri arasında tam cinas vardır. [74]
Kelime ve İbareler:
"Kıyamet koptuğu gün" ifadesinde kıyamet "saat" kelimesiyle adlandırılmıştır. Çünkü kıyamet, dünya saatlerinin son saatinde meydana gelecektir. Ya da kıyamet ansızın meydana gelecektir. Tıpkı Zühre için "kev-keb" kelimesi kullanıldığı gibi, tağlib yoluyla "saat" kelimesi kıyamet için özel bir isim haline gelmiştir. "... günahkârlar dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler." Kâfirler dünyada ya da kabirlerde kısa bir zamandan fazla bulunmadıkladıklarına yemin ederler. "Onlar" dünyada "haktan böyle döndürülüyorlardı." Dünyada kalma müddeti hakkında gerçekten yüzçevirdikleri gibi dünyada da aynı şekilde öldükten sonra dirilme v.b. gerçek söz ve doğruluk şeklindeki haktan böyle döndürülüyorlardı.
"Kendilerine ilim ve iman verilenler de" melekler ve mümin insanlar: "Şüphesiz sizler Allah'ın" kitabındaki yani ezelî ilminde veya hükmünde
"takdir ettiği dirilme gününe kadar" dünyada "kaldınız. İşte bu da" sizin inkar ettiğiniz "yeniden diriliş günüdür. Fakat siz" (dünyada) "bunu" bunun meydana gelecek bir gerçek olduğunu "bilmiyordunuz, derler."
"Artık o gün" bakışlarındaki ihmalleri sebebiyle "zalimlere" bu diriliş gününü inkar etmeleri hususundaki "mazeretleri" özürleri "fayda vermez. Artık kendilerinden" Allah'ı hoşnut edecek şeylere, yani Allah Tealâ'yı razı edecek hususlara "dönmeleri de istenmez." [75]
Ayetler Arası İlişki:
İnsanın ilk gelişimindeki yaradılışı hususundaki tevhid delillerini ve yeniden diriliş ve tekrar hayata dönüş delillerini beyan ettikten sonra, Allah Tealâ öldükten sonra dirilme ahvalini, bunun dünyadaki durumlarla karşılaştırılmasını ve kıyamet günü iman ehliyle mücrimler arasında meydana gelecek tartışmaları ve kâfirlerin dünya ve ahirete dair bilgisizliklerinin ortaya çıktığını zikretmektedir. Bu bilgisizlikler kâfirlerin dünyada putlara tapmaya yönelmeleri, ahirette ise dünyada sadece bir saat, kısa bir zaman kalacaklarına dair yemin etmeleridir. [76]
Açıklaması
"Kıyamet koptuğu gün günahkârlar dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler." Yani kıyamet koptuğu ve Allah'ın insanları kabirlerinden çıkarıp dirilttiği, insanların müddeti uzun, büyük ve korkunç olaylara maruz kaldığı gün, günahkâr kâfirler dünyada ya da kabirlerde bir saatten fazla, yani kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına yemin ederler. Bununla kendileri aleyhlerine hüccet ortaya konulmaması amacını gütmektedirler. Onlar kendilerinin içinde bulundukları ihmallerini mazur göstermek için dünyada makul bir süre bekletilmediklerine yemin ederler.
Bu ifade dünyanın müddeti ne kadar uzun olursa olsun ahiretle karşılaştırıldığı zaman dünyanın müddetinin kısalığına ve kötü akıbetle uyarılan kimselerin yaşadıkları müddeti azımsadıklarma, kendilerine hayır va-adedilen kimselerin ise yaşadıkları müddet ne kadar kısa olursa olsun, bu müddeti çok görmektedirler: "Sanki onlar dünyayı gördüklerinde dünyada bir akşam ya da kuşluk vakti kalmış gibidirler." (Naziat, 79/46).
"Onlar böyle döndürülüyorlardı." Onlar dünyada kalma müddeti hakkında hakikati ve gerçeği takdir etmede bu şekilde haktan yüzçevirdikleri gibi haktan batıla, doğruluktan yalancılığa döndürülmektedirler.
Bununla anlatılmak istenen husus: Onların kısa bir zamandan fazla kalmadıklarına dair sözlerinde ve yalan üzerine yemin etmelerinde yalancıdırlar. Onlar dünyanın ziynetine, metaına ve süsüne aldanmışlardır. Bu-
nu bildikleri zaman, bu onları inatçılığı terketmeye ve hak yoluna girmeye sevkedebilir.
Buna göre onların küfürde ısrar etmeleri, Hakk'ı düşünmekten, öldükten sonra dirilişe ve ahiret gününe inanmaktan yüzçevirmeleri sebebiyledir.
Cenab-ı Hak kıyamet sahnesinde müminlerin kâfirlere verecekleri cevabı zikrederek şöyle buyurdu:
"Kendilerine ilim ve iman verilenler de: "Şüphesiz sizler Allah'ın takdir ettiği dirilme gününe kadar (dünyada) kaldınız." derler." Yani ahireti bilen müminler kendilerinin dünyada kısa bir zamandan fazla kalmadıkları görüşünde olan ve buna yemin eden, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere şöyle cevap verirler: Sizler hiç şüphesiz Allah'ın ilmi ve hükmünde yaratıldığınızdan dirildiğiniz zamana kadar dünyada uzun müddet kaldınız.
Bu ayette bilgi sahibi olan müminin dünyada bekleme müddetini çok gördüğüne işaret edilmektedir. Zira mümin cennet nimetlerini ve cennette ebedi kalmaya hasret olup akıbetin cennet olduğunu gayet iyi bilmekte, dolayısıyla dünyadaki müddeti çok uzun saymakta, gecikme istememektedir.
"işte bu da yeniden diriliş günüdür. Fakat siz dünyada bunu bilmiyordunuz, derler." Yani siz dirilişi inkâr eden kimselerseniz, işte inkârı imkânsız olan ve gerçekleşen diriliş günü. Bununla sizin dirilişi inkâr etmenizin asılsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak sizin görüşünüzdeki ihmalkârlığınız ve bunun sabit olduğuna dair delillerden gafil olmanız sebebiyle, bunun meydana çekecek bir hak olduğunu bilmiyorsunuz.
"Artık o gün zalimlere mazeretleri fayda vermez. Artık kendilerinden (Allah'ı hoşnut edecek şeylere) dönmeleri de istenmez." Yani kıyamet günü o kâfir zalimlerin yaptıklarından özür veya mazeret dilemeleri fayda vermeyecek, onların tevbe etmeleri kabul edilmeyecektir. Zira tevbe zamanı, amel vakti olan dünya hayatıdır. Âhirete gelince, ahiret amel vakti değil, amellerine karşılık verilmesi vaktidir.
"Artık kendilerinden (Allah'ı hoşnud edecek şeylere) dönmeleri de istenmez." yani onlardan suçun tesirini giderecek tevbe ve itaat talep edilmez. Zira bu kabul edilmeyecektir. Onlar günahlarına karşılık ayıplanmayacak, sadece cezaya uğrayacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlardan Allah'ı hoşnut edecek şeyler istense bile onlar bunu yapamayacaklardır." (Fussilet, 41/24). Zira onların durumları içinde bulunduğu durumdan dönen ve hoşnutluk isteyen kimsenin durumu değildir. [77]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetlerden aşağıdaki neticeler elde edilmektedir:
1- Ahiretle karşılaştırıldığa zaman dünya hayatı çok kısadır.
2- Cenab-ı Hakk'ın "Onlar dünyada bir saatten fazla kalmadılar" ayeti kabir azabının inkâr edilmesi ya da onun basite alınması manasında değildir.
Peygamberimiz (s.a.)'in kabir azabından Allah'a sığındığı ve bundan Allah'a sığınılmasını emrettiği sahih hadislerde bildirilmiştir.
Buhari, Müslim ve diğer bazı âlimlerin Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'den rivayet ettikleri bir hadis-i şerif şöyledir: Peygamberimiz (s.a.) Ümmi Ha-bibe'nin:
- Allahım! Kocam Rasulullah, babam Ebu Süfyan, kadeşim Muaviye ile beni huzura erdir, diye dua ettiğini işitti ve şöyle buyurdu:
- Sen Allah'tan kesin tayin edilmiş ecel ve taksim edilmiş rızıklar hakkında niyazda bulundun. Sen Allah'tan seni cehennem azabından ve kabir azabından korumasını iste."
3- Cenab-ı Hakk'ın "İşte onlar böyle haktan döndürülürler." ayeti, kâfirlerin dünyada yalan söyledikleri ve Hak'tan batıla döndükleri gibi, dünyada bir saatten fazla kalmadıklarına yemin etmek suretiyle de yine Hak'tan döndürülmüşlerdir.
Nitekim Kur'an onları şöyle tavsif etmektedir: "O gün Allah onların hepsini diriltecek ve O'nun huzurunda da -size yemin ettikleri gibi- yemin edeceklerdir. Onlar gerçek bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten tam anlamıyla yalancıların ta kendileridir." (Mücadi-le, 58/18). Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sonra onların -başvuracakları- fitneleri Rabbimiz olan Allah'a yemin ederiz ki biz hiçbir zaman Allah'a şirk koşanlardan olmadık, sözlerinden başkası olmayacaktır. Bak nasıl da vicdanlarına karşı yalan söylediler..." (En'am, 6/23-24).
4- Meleklerden ve insanlardan olup ahireti bilen Allah Tealâ'ya ve ahirete iman edenler, ahirete ve cennete olan arzularından dolayı dünya müddetinin çok uzun olduğunu kabul ederler.
Kâfirler ise dünyada kalma müddetini azımsarlar, ahiretteki azaptan çekinerek kabirde daha uzun müddet kalmayı ve mahşer yerinde toplanmanın ertelenmesini isterler. Bunun için müminler kâfirlere cevap olmak üzere: "Sizler dünyada ya da kabirlerinizde diriliş gününe kadar kaldınız ya!" derler.
5- Yaşanan olaylar en hayırlı şahid ve delildir. Bunun için müminler kâfirlere: "Eğer siz öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorsanız, işte sizin inkâr etmiş olduğunuz diriliş günü bugündür!" diyeceklerdir.
6- Ölüm ya da kıyamet günü geldiği zaman o gün ne kıyameti tanımak, ne de mazeret ileri sürmenin hiç faydası olmayacak, kâfirlerden mazeret beyan etmeleri -yani günahları silen tevbeye davet edilerek kendilerinin tekdirden kurtulmaları- istenmeyecek, o zaman tevbe etmeleri de kabul edilmeyecektir. Zira tevbenin vakti ve mükellefiyet vakti olan dünya hayatı geçmiş, önlerinde sadece ceza ve mükafat yurdu kalmıştır. Dolayısıyla onlar işledikleri amellerine göre ceza göreceklerdir. [78]
Akide Delillerini Beyan Etme Hususunda Kur'antn Metodu, Peygamberimiz (S.A.)'E Eziyetlere Karşı Ve Davet Yolunda Sabretmenin Emredilmesi:
58- Şüphesiz ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.
Yemin olsun ki, sen onlara bir ayet getirsen inkâr edenler, mutlaka:
"Siz ancak batılla uğraşıyorsunuz." (hakkı) rin kalplerini böyle mühürler.
60- Sen sabret. Şüphesiz Allah'ınvaadi haktır. Kesin bir imana sahip olmayanlar seni hafifliğe (sabırsızlığa) düşürmesin.
Kelime ve ibareler:
"Şüphesiz ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik." Yani biz onlara Kur'an'da tevhidin, öldükten sonra dirilişin ve Rasulullah (s.a.)'in doğruluğunun delillerini uyarı mahiyetinde olan misallerle birlikte açıkladık. "Yemin olsun ki" ya Muhammed "sen onlara" Kur'an ayetlerinden "bir ayet", bir mucize "getirsen", onlardan "inkâr edenler mutlaka" aşırı derecede inatçılıklarından ve katı kalpliliklerinden dolayı: "Siz ancak batılla uğraşıyorsunuz." Yani siz ey peygamber ve müminler batıl sözler peşindesiniz, boş şeylerin peşindesiniz "derler."
"İşte Allah (hakkı) bilmeyenlerin kalplerini böyle mühürler." İlim talep etmeyen ve inandıkları hurafeler üzerinde ısrar eden bu bilgisiz kimselerin kalplerine bu şekilde mühür vurulacaktır. Zira bilmediği halde bildiğini iddia etmek, gerçeğin idrak edilmesine engel olmakta ve haklının yalanlanmasına sebep olmaktadır.
Ey Peygamber! Kavminin eziyetine ve davetine karşı "Sen sabret. Şüphesiz Allah'ın" kavmine karşı sana yardım edeceği ve senin dinini bütün dinlere hakim kılınacağı şeklindeki "vaadi haktır." Mutlaka gerçekleşecektir. "Kesin bir imana sahip olmayanlar" seni yalanlamaları ve sana eziyet etmeleri sebebiyle "seni hafifliğe düşürmesinler." Seni basitliğe, taşkınlığa ve sabrı terketmek sebebiyle tereddüde sevketmesin. Yani sabrı elden bırakma. Zira bu kimseler sapıktırlar. [79]
Ayetler Arası İlişki:
Tevhidin, öldükten sonra dirilişin ve Rasulullah (s.a.)'in doğruluğunun delillerini beyan ettikten sonra Allah, sureyi Kur'an'm icmali vasfını açıklayarak sona erdirdi. Kur'an'm bu icmali vasfı ise daha sonra kimsenin mazeret ileri sürmemesi için her türlü uyarıyı bulunduran, insanlık için son derece yararlı bir kitap olmasıdır.
Cenab-ı Hak bunun ardından Kuranın bütün hedeflerini, davetini tebliğ etmede son noktaya ulaşan ve kendisinin hiçbir kusuru olmayan Rasulullah (s.a.)'in eliyle gerçekleştirdiğini beyan etti.
Kâfirler eğer Kur'an'dan ve bu Peygamber'den başka bir şey talep ederlerse bu inatçılıktır, bundan sonra hiçbir açıklama onlara fayda vermeyecektir. Zira kim bir delili yalanlamayı basite alırsa, bütün delilleri yalanlamak ona kolay gelecektir. [80]
Açıklaması:
"Şüphesiz ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik." Yani biz onlara gerçeği beyan edip açıkladık ve Hakk'ı anlayıp ona uymaları için yaratıcının birliğine, öldükten sonra dirilişe ve Rasulullah (s.a.)'in doğruluğuna delâlet eden misalleri verdik. Allah'a daveti tebliğ etmede Rasulullah (s.a.) tarafından hiçbir kusur meydana gelmemiştir. İnsanlar bundan sonra bir şey talep ederlerse bu inatçılık olur. Zira kim bir delili yalanlamayı önemsiz görürse inançsızlık ve inatçılıkla bütün delilleri yalanlamak ona zor gelmeyecektir. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Yemin olsun ki, sen onlara bir mucize getirsen inkâr edenler, mutlaka: "Siz ancak batılla uğraşıyorsunuz." derler."
Yani Allah'a yemin olsun ki, onlar ister kendilerinin, isterse başkalarının teklifiyle olsun hangi mucizeyi görürlerse görsünler, bu mucizelere iman etmezler, bunun sihirbazlık ve batıl olduğuna inanırlar. Ey peygamber ve ey müminler! Siz batılı ortaya koyan ve buna tâbi olan batıl, hükümsüz bir topluluksunuz, derler.
Bu tıpkı onların ayın ayrılması v.b. mucizelerde söyledikleri şekildedir: "Kendileri üzerine Rablerinin hükmü gerçek olan kimseler acıklı bir azab görmedikçe hangi mucize gelirse gelsin onlar iman etmezler." (Yunus, 10/96-97).
Onların inatçılıkla ve kibirlilikle imandan yüzçevirmeleri Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi kalplerinin damgalanmasına sebep olmuştur:
"İşte Allah (hakkı) bilmeyenlerin kalplerini böyle mühürler." Bu gibi mühürleme, hayırdan ve haktan mahrumiyet ile Allah, istidatları olmadığı ve geçmişlerin taklitçiliği üzerine ısrar etmeleri ve hurafelere inanmaları sebebiyle, Kur'an-ı Kerim'deki açık ayetlerin gerçek yönünü bilmeyen ve bunu öğrenmeyen bilgisiz kimselerin kalplerini mühürler.
Allah daha sonra Rasulü'ne, müşriklerin muhalefet etmeleri, eziyet etmeleri ve inatlarına karşı sabırlı olmasını emrederek şöyle buyurdu:
"Sen sabret. Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır." Yani ey Peygamber! Müşriklerin eziyetine karşı sabret. Risaletini tebliğ etmeye devam et. Zira Allah'ın onlara karşı sana yardım edeceği ve senin onlara karşı zafer elde edeceğin ve hayırlı akıbetin dünya ve ahirette sana ve sana tâbi olanlara ait olacağı şeklinde Allah'ın sana verdiği vaadi hiçbir şüphe bulunmayan, değişmez bir gerçektir. Bu vaad mutlaka gerçekleşecek ve yerine gelecektir.
"Kesin bir imana sahip olmayanlar seni hafifliğe düşürmesin." Allah'a ve ahiret gününe yakînen iman etmeyenlerin söylediklerinden telaşa kapılarak sakın hafifliğe ve endişeye kapılmayasın. Zira onlar sapık bir kavimdir. Sen Allah'ın seni gönderdiği din üzerine sebat et. Çünkü bu hiçbir sapma olmayan gerçeğin ta kendisidir, daha doğrusu hakkın tamamı buna hastır. Bu ifade Peygamberimiz (s.a.)'in imana davetine devam etmenin vacip olduğuna işaret etmektedir.
İbni Cerir, İbni Ebî Hatim, İbni Ebî Şeybe, İbni Münzir, Hakim ve Beyhakî'nin rivayetine göre haricîlerden bir adam, Hz. Ali (r.a.) sabah namazını kılarken onun yanına geldi ve:
"Sana ve senden öncekilere vahyolundu ki eğer şirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun." (Zümer, 39/65) ayetini okudu. O sırada namaz kılan Hz. Ali (r.a.) ona kulak verdi ve dediğini anladı. Haricî'ye namazda şu ayeti okuyarak cevap verdi.
"Sabret. Zira Allah'ın vaadi haktır. Kesin imana sahip olmayanlar, seni hafifliğe düşürmesin." [81]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususları belirtmektedir:
1- Kur'an-ı Kerim insanlığa ve müslümanlara en büyük nimettir. Çünkü o üstün beyanı ve açıklayıcı örnekleriyle insanlara muhtaç oldukları
her şeyi göstermekte, onları Allah'ın birliği ve peygamberlerin doğruluğu hususunda uyarmaktadır.
2- Eğer Hz. Peygamber (s.a.) önceki peygamberlerin gösterdikleri denizin yarılması, âsa v.b. maddî mucizeler gibi mucizeler ya da böyle bir Kur'an ayeti getirseydi, kâfirler: "Ey müminler topluluğu! Siz batıla uyan, sihirbazlık peşinde olan bir topluluksunuz." diyeceklerdi.
3- Allah nasıl küfür öncülerinin ve şirk liderlerinin kalplerine Allah'ın ayetlerini anlamayacak derecede mühür vurmuşsa aynı şekilde Allah'ın birliğini ve inanç esaslarım, ibret ve nasihatlerin gerçek yönünü, Allah'ın apaçık ayetlerini tanımayanların kalplerine de aynı şekilde mühür vurur. Böylece onlar inatçılıkları, Hak'tan yüzçevirmeleri, Hak, hayır ve tevhid davetini kabul etmeye müsait olmamaları sebebiyle kendilerine okunan bütün Kur'an'ı anlamayan kişiler olurlar.
4- Mümin, hiçbir şüphe bulunmayan Hak -yani İslâm dini- üzerinde sebat etmeli; Allah'a ve öldükten sonra dirilmeye inanmayan müşriklerin söz ve tavırlarından etkilenmemelidir.
"Kesin bir imana sahip olmayanlar seni hafifliğe düşürmesinler." ayetindeki hitap Peygamberimiz (s.a.)'edir, ama murad edilen ümmetidir. Zira hitabın Efendimiz (s.a.)'e tahsis edilmesinden murad imana davette devam etmenin vacip oluşudur. Zira Peygamberimiz (s.a.) sussaydı kâfirler: "O görüşü değişen, prensiplerinde sebatkâr olmayan biridir." derlerdi. [82]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/45.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/45.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/ 45-46.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/46-47.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/48.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/48-49.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/49-51.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/51-53.
[9] Zemahşerî, 11/503.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/53-54.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/55.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/55-56.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/56.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/56-58.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/58-59.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/60.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/61.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/61.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/61-63.
[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/63.
[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/64.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/64-65.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/65.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/65-67.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/67-68.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/70.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/70-71.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/71.
[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/72.
[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/72-76.
[30] a.g.e.
[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/76-79.
[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/79.
[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/80-81.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/81.
[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/81-82
[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/82-83.
[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/84.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/84-85.
[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/85.
[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/85-87.
[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/87-88.
[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/89-90
[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/90.
[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/90-92.
[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/92-93.
[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/94.
[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/94-95.
[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/95.
[49] Buhari, Müslim, Neseî, Tirmizi, İbni Mace ve İbni Huzeyme Sahih 'inde bu hadisi Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir.
[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/95-97.
[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/98-99.
[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/100.
[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/101.
[54] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/102.
[55] Zemahşeri, ΙΙ/511.
[56] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/102-104.
[57] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/104-105.
[58] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/106-107.
[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/107-108.
[60] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/108.
[61] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/108-111.
[62] Razî; XXV/133. Ebu Hayyan ise Bahru'l-Muhit'te (VII/179) şöyle demektedir: Atıyye ve Zemahşerî'nin, "min kablihi" kavlinde tekid mânâsı vardır, şeklindeki ifadeleri açık değildir.
[63] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/111-113.
[64] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/114.
[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/114.
[66] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/114-115.
[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/115.
[68] İbni Kesir, ΙΙΙ/438-439.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/116-117.
[69] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/118.
[70] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/118.
[71] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/118.
[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/119.
[73] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/119-120.
[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/121.
[75] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/121-122.
[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/122.
[77] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/122-123.
[78] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/123-125.
[79] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/126-127.
[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/127.
[81] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/127-128.
[82] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/128-129.
İslami Okul Okulların En Önemlisi