Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rûm Sûresi - Kuran - 030Rum - 19. Sayfa

RÛM SÛRESİ 2

Gayb Haberlerinden. 2

Bazı Kelimeler: 2

Nüzûl Sebebi: 2

Açıklama: 2

Müşriklerin Dikkatlerinin Çekilmesi Ve Tehdit Edilmeleri 3

Bazı Kelimeler: 3

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 3

Açıklama: 3

Teşbih Ve İbadet Vakitleri 4

Bazı Kelimeler: 4

Açıklama: 5

Allah'ın Kudret Ve Birliğine Tanıklık Eden Bazı Ayetler. 5

Bazı Kelimeler: 5

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 6

Açıklama: 6

Kölelerin Ve Hizmetçilerin Hakları 8

Bazı Kelimeler: 8

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

İslam, Fıtrat Dini'dir. 9

Bazı Kelimeler: 9

Açıklama: 9

İnsanların Tabiatlarının Açıklanması Ve Kendilerine Yöneltilen Bazı Direktifler  10

Bazı Kelimeler: 10

Açıklama: 10

Tevhid Delilleri Ve İşlenen Amellerin Neticeleri 11

Bazı Kelimeler: 11

Açıklama: 11

Rüzgarlarda Ve Yağmurlarda Allah'ın Varlığına Ve   Kudretine İşaret Eden Ayetler  12

Bazı Kelimeler: 13

Açıklama: 13

İnsan İşte Böyledir. 14

Bazı Kelimeler: 14

Açıklama: 14


RÛM SÛRESİ

 

Bu sûre Mekkİ'dir. Altmış ayettir, emir ve yetkinin Allah'a ait olduğu "konusunu işlemektedir. Bunun yamsıra, Allah'ın bazı sıfatlarını açıklayarak da müşrikleri tehdit etmektedir. İslam'ın fıtrat dini olduğunu bildirmektedir. İnsan tabiatını açıklamaktadır. Allah'ın ilmine, kudretine, birliğine delalet eden kevnî ayetler bu sûrede çokça zikredilmektedir.[1]

 

Gayb Haberlerinden

 

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

1- Elif, lâm, mîm.

2-5- Rumlar en yakın bir yerde yenildiler; onlar bu yenilgilerinden sonra, üç ila dokuz yıl arasında galip geleceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a ait­tir. İşte o gün, İnananlar, istediğine yardım eden Allah'ın yardımına sevine­ceklerdir. O güçlüdür, merhametlidir.

6- Bu, Allah'ın va'di; Allah verdiği sözden caymaz, fakat insanların çoğu bilmezler.

7- Onlar, dünya hayatının görülen kısmım bilirler. Onlar, ahîretten ha­bersizdirler.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Okunuş ve mana bakımından bu kelimenin ne olduğu daha ön­ceki, benzer sûrelerde anlatılmıştır. Bizans ülkesi ve başkenti olan Kostantiniyye. Şam cihetinde, acemistan sınırındaki arap diyarına en yakın olan bölge.Üç ile dokuz sene arasın­da.[3]

 

Nüzûl Sebebi:

 

Bu ayet-i kerimeler, farsların Romalıları mağlup ettikleri bir esnada na­zil oldu. Farslar, şam tarafında arap ülkelerinin sınırında, Romalıları, sava­şarak yenilgiye uğratmışlardı. Bu yenilgiden dolayı arap müşrikleri sevinmiş­ler ve şöyle demişlerdi: Farslılarında bizim gibi kitapları yoktur. Romalıların ise, Hristiyan olduklarından dolayı sizler gibi kitapları vardır. Farslar Roma­lıları nasıl yendilersc aynı şekilde bizler de sizleri yeneceğiz ey müslümanlarî Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Hz. Ebû Bekir, Romalıların Parsları yeneceklerine yemin etti. Müşrikler O'na dediler ki: Ey Ebu Bekir! Gel, bu. hususta seninle karşılıklı bahis yapalım. Ve seninle rehinleşelim. Hz. Ebû Be­kir, yenildiği takdirde, yani yemini gerçekleşmeyecek olursa, onlara, az mik­tarda bir mal vereceğini vadetti. Sonra bu durumda, doğru yapıp yapmadığı­nı anlamak için Resulullah (s.a.v.)'e gelerek O'na fikir danıştı. Peygamber efendimiz O'na dedi ki: Ey Ebû Bekir meblağı arttır ve süreyi de uzat. Hz. Ebû Bekir Peygamber efendimizin sözüne uydu ve gidip müşriklerle yaptığı bahiste süreyi uzattı, meblağı da arttırdı. Nihayet bu karşılıklı bahsin yapıl­dığından dokuz sene sonra Romalılar Farslan yendiler. Hz. Ebû Bekir'de, kar­şılıklı bahiste müşrikler tarafından va'dedilen meblağı onlardan aldı ve yok­sullara sadaka olarak dağıttı.[4]

 

Açıklama:

 

Elif, lâm, mîm, Farslar Romalıları mağlup etti, ama Romalılar bu mağlubiyetlerinden sonra ileriki bir zamanda Farslan yeneceklerdir. Bu, birkaç sene içinde olacaktır. Bu günleri biz insanlar arasında nöbetleşe çevirmekte­yiz. O zamanlar bu İki devlet dünyaya hükmeden iki süpergüç idiler. Farslar doğuda, Romaİıİarsa Batıda dünyaya hükmediyorlardı. Şam ülkesine hakim olmak konusunda bİribirleriyle çekişiyorlardı. Bundan önce de, bundan sonra da emir Allah'ın elindedir. Çünkü herşey O'ndan gelmekte ve O'na gitmek­tedir. Zafer, insanların kendi zatî güçlerinden doğan bİrşey olsaydı, istenildi­ği zaman elde edilirdi. Aynı şekilde yenilgi de insanların zatî bir zaafların­dan kaynaklanan birşey olsaydı yine düşmanların istedikleri zamanda elde edilen bir şey olurdu. Ama bu gibi şeylerde Cenab-ı Allah'ın irade ve kudreti söz konusudur. İbret alın ey basiret sahipleri, ey Kureyşliler, kuvvetiniz sizi aldatmasın! Müslümanların güçsüz olduklarım zannederek onları küçük gör­meyin. Bundan önce de bundan sonra da emir Allah'ındır. Siz ey müslüman-lar, Allah'a güvenin. O'na dayanın, ve tevekkül edin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır. Gelecek bir günde Romalılar —onlar ehl-i kitaptırlar— pu­tperest olan iranlıları' mağlub edeceklerdir. Cenab-ı Allah'ın vadi gerçekle­şince de mü'minler sevinç duyacaklardır. Allah dilediğine yardım eder. O güç­lüdür, Dostlarını da güçlendirir. Kuvvet ve kudretiyle onları takviye eder. Ya­ratıklarına merhamet edendir. Güçlünün zayıfa hükmetmesine müsaade et­mez.

Cenab-ı Allah mü'minlere bu vadi verdi. O'nun vadi mutlaka gerçekle-şir.Nasıl gerçekleşmesin ki? Bu vadi veren, işlerin içini de dışını da bilen, her-şeye kadir olan, bundan Önce de sonra da emri kendi elinde tutan Al­lah'tır. Ey insanlar! Allah'ın vadine güvenin ve bel bağlayın. O'nun vadi mut­laka gerçekleşecektir. Ey müslümanlar! Başınıza gelen musibetler sizleri de­nemek ve imtihan etmek içindir. Terbiye etmek ve eğitmek İçndir. "Ve ina­nanları (günahlardan) temizlesin ve kafirleri mahvetsin diye (böyle günleri İnsanlar arasında çevirmektedir)''[5] Ama insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Onlar altadıcı, geçici ve gururlandırıcı dünya hayatının sadece dışını görü­yorlar, dünyanın içyüzünü, sırlarını ve hakikatini, onun, ahiretin yolu ye tarlası olduğunu, ebedi olmayan fani bir yurt olduğunu bilmiyorlar.

Bazı kimseler yukardaki ayeti şöyle yorumlarlar: İnsanların çoğu, kendi­lerini kıyamet gününün azabıdan kurtaracak olan faydalı ilmi bilmiyorlar. Ama onlar sadece dünyanın maddi olan dış görünüşle ilgili ilmini biliyorlar. Bu üim sayesinde dünyayı ve dünyadaki unsunlarla elamanları kendi hizmet­lerinde kullanıyorlar. Ama onlar ahiretten, ahiretteki hesabın ve cezasının kor­kularından, salih kimseler için hazırlanmış olan ebedi nimetlerden, fasık kim­seler için hazırlanmış olan küçük düşürücü azaptan gafildirler. Ahiret için hazırlanmamaktadırlar.[6]

 

Müşriklerin Dikkatlerinin Çekilmesi Ve Tehdit Edilmeleri

 

8- Kendi kendilerine, Allah'ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulu­nanları, gerçek olarak ve belirli bir süre içinde yarattığını düşünmezler mi? Doğrusu insanların çoğu, Rablerine kavuşacaklarını inkâr ederler.

9- Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonları­nın nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ki, onlar kendilerinden daha kuvvetli idi­ler, yeryüzünü kazıp alt-üst ederek onlardan çok imar etmiş kimseydiler ve onlara belgelerle peygamberler gelmişti. Böylece Allah onlara zulmetmiyor, onlar kendilerine zulmediyorlardı.

10- Sonra Allah'ın ayetlerini yalan sayıp, onları alaya alarak kötülük yapanların sonu pek kötü oldu.

11- Allah önce yaratır, ölümünden sonra onu tekrar diriltir. Sonunda O'na döndürüleceksiniz.

12- Kıyamet koptuğu gün suçlular umutsuz kalıverirler.

13- Koştukları ortakları artık şefaatçileri değildir; ortaklarını inkâr eder­ler.

14- Kıyamet koptuğu gün, işte o gün, darmadağın olurlar.

15- Ama inanıp yararlı iş işleyenler, ağırlanacakları bir cennette bulu­nurlar.

16- İnkar edip, ayetlerimizi ve ahirette Bana kavuşmayı yalanlayanlara gelince, İşte onlar azapla yüzyüze bırakılırlar.[7]

 

Bazı Kelimeler:

 

Yeri sürüp ektiler. Esve kelimesinin müennesi-clir. Bununla cehennem ateşi kast edilmiştir.Susup delil süremez ol­du. Nimetlendirilir ve bu nimetler sayesinde memnun olurlar. Bahçe.[8]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Geçen ayet-i kerimelerde kafirlerin, Allah'ın vadinin tahakkukuna dair vacip olan hakikatleri ve ahiret gününü inkâr ettikleri ifade ediliyordu. Ahi-retten gafi! ve habersiz oldukları dile getiriliyordu ki; bunda da, belirtilen ce­haletin, kusurlu davranışların, işleri yerli yerince yapmayişlarının, zulümkarlık etmelerinin sebebinin yine kendilerinden kaynaklandığı izah ediliyordu. Yoksa insanı Ailah hakkında vacip olan hakikatlere ulaştırıcı selim fikrin ve sahih ilmin sebepleri, onların kişiliklerinde ve çevrelerinde mevcut idi. Ama onlar bu hakikatlere ulaşmak için gereken yollara başvurmamışlardı.[9]

 

Açıklama:

 

Onlar köreldiler mi kî, ruhlarını yaratıp şekillendirenin, ölçüsünü verip doğru yola iletenin, nefislerindekİ gizli İncelikleri ve bu mahlukatı yaratanın varlığına tanıklık eden delilleri düşünmediler mi? Bu muazzam ve hayret ve-rict kainat oluşumunu meydana getirenin, herşeyden haberdar,.gören, güçlü, kuvvetli, hikmet sahibi bir zat olduğunu düşünmediler mi? Ey okuyucu kar­deşim! Sen kendi nefsine bakıp ta duyu organlarını düşünürsen, ya da kan dolaşımını sağlayan organlarına bakıp, bunlar üzerinde tefekkür edersen, kanın kalpten nasıl çıkıp, çeşitli damarlar vasıtasıyla vücudun her tarafına ulaştığı­nı, sonra bunların tekrar toparlanarak kalbe ve ciğere gidip arındığını, kalp­ten tekrar hayata elverişli temiz bir kan olarak çıktığını düşünüp tefekkür eder­sen, bu işin çok acaip ve dikkat çekici olduğunu görürsün. Vücudumuzda tıp ve ânatomu bilginlerinin açığa çıkardıkları daha nice ilahi kudret sırları vardır. Bakınız Cenab-ı Allah ne buyuruyor: "Kesin İnanacak insanlar için arzda (Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren) nice işaretler var. Kendi can­larınızda da öyle Görmüyor musunuz."[10] Kendilerine en yakın şey olan can­ları ve nefisleri üzerinde düşünüp tefekkür etmediler mi ki, göklerle yeri ve bu ikisi arasındaki eşyayı yaratmanın, ancak hikmet sahibi bir zatın hikmeti­ne uygun olarak, herşeyi gören ve bilen bir yaratıcının tedbirine uygun ola­rak yaratmanın mümkün olduğunu hâlâ kavrayamıyorlar. Ayrıca bu kâina­tın bir sonunun bulunması, bu sonda ve hidayette de hesap ile cezanın yapıl­ması gerektiğini de düşünmediler mi? Bütün bu kâinatın amaçsız olarak ya­ratılmasını akıl kabul etmez. Bütün bu mevcudat sadece hikmet dolayı­sıyla yaratılmışlardır. "Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve sizin bize dön­dürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?"[11]"Kendi içlerinde hiç düşünme­diler mi.." ayet-i kerimesinin şu anlama geldiğini söyleyenlerde olmuştur: Fi­kir ve düşünceden yana bomboş olan ruhlarında ve kalplerinde düşünce de­nen şeyi harekete geçiremediler mi ki, göklerle yerin sadece hak ile yaratılmış olduğunu öğrensinler? Yani Cenab-ı Allah bunları amaçsız olarak yaratmış değildir. O bunları sonsuz bir hikmet, hak ve belli bir vadeye kadar ömürleri takdir edilmiş olarak yaratılmıştır. Göklerle yerin ömrü de kıyamet kopunca sona erecektir.

Bütün bunlardan sonra insanlar, Rablerinin huzuruna çıkıp O'nunla kar­şılaşacaklarına inanmamakta ve bu gerçeği inkar etmektedirler. Bütün bun­lardan .sonra Cenab-ı Allah bu kafirleri» kendilerinden daha güçlü, daha zengin ve yeryüzünü daha çok imar etme bilgisine ve becerisine sahip olan benzeri milletleri, helak ettiğine dair, misaller vererek, hissedilir delillere ve adetâ konuşan şahitlere müracaat etmektedir ki, ibret ve öğüt alsınlar. Bunlar yeryü­zünde gelip geçmiş olan azgın milletlerin arkalarında bırakmış oldukları iz­lere bakıp temaşa etsinler, kaldı ki, helak olmuş kavimler Mekke kafirlerinden daha güçlü, daha zengin ve sayıca daha çoktular. Ekin ve davar sahibi idiler. İmar ve bina bakımından Mekkeli arapları çok geride bırakmışlardı. Onlara Peygamberleri mucizeler ve ayetlerle geldiler. Peygamberleri onlara iyiliği em­retti. Kötülüğü yasakladı. Peygamberlerini yalanladıkları zaman Rabbin on­ları güçlü ve muktedir bir zata yara sırçasına azap ile yakaiayıverdi. Allah on­lara zulmetmedi ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

Sonra kötülük edenlerin sonraları çok daha kötü oldu. Dünyada helak edilmeleri onlar için dünyevi bir azap oldu. Ahirette ise onlar için daha kötü bir azap vardır. Cehennem azabı onlar için hazırlanmıştır. Çünkü onlar Pey­gamberlerimizi ve ayetlerimizi inkar edip yalanladılar. Onlarla alay ediyor­lardı. Ey Mekkeliler! Kendinize bakın. Dünyada ve ahirette şiddetli azap ile azaplandırılmaya sizler daha layıksınız. Bunu düşüneniniz var mıdır?! Bunda bir gariplik yoktur. Allah yaratmayı önce başlatıyor sonra yeniden ölmüş olan insanları diriltiyor. Sizler tekrar O'nun huzuruna gidip toplanacaksınız. Hu­zurunda toplanacağınız günü hatırlayın. Suçlular ve günahkarlar, kıyametin şiddetli hal ve manzaralarından doiayı Allah'a karşı mazeret ileri süremeyip susacaklar, konuşamaz hale geleceklerdir. O şiddetli hengamede'kendilerine şefaat edecek ortaklan da yoktur. Azap veya elemi onlardan uzaklaştıracak yardımcıları da yoktur. O şiddetli günde şeriklerini ve tanrılarını inkâr ede­cek, onlarla ilişkileri bulunmadığını ifade edeceklerdir. Kıyamet koptuğu es­nada onlar gruplara ayrılarak kimi mutlu, kimi mutsuz, kimi şaki, kimi said olacaklardır. Allah'a İman edip iyi işler yapan kimseler cennet bahçelerinde nimetlenip sevince gark olacaklar. Ebedî sevince ulaşacaklardır. Orada ken­dilerine sonsuz nimetler ve kalıcı lütufİar bahşedilecektir. Cennette nefisle­rin iştahlanıp arzuladığı, gözlerin lezzetle baktığı ve dilediği şeyler, nimetler vardır. "Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne güzel aydınlatıcı (nimet­lerin saklandığını kimse bilemez.'[12] Allah'ın rıza ve hoşnutluğu ise herşeyden daha büyüktür.

Küfredip ayetlerimizi ve ahirette Allah ile karşılaşmayı inkâr edip yalan­layanlara gelince, onlar cehennem azabı içinde ebedi kalacaklardır. "Ne za­man oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevrilirler ve onlara: "Yalanla­makta olduğunuz ateş azabını tadm"denir,[13].

 

Teşbih Ve İbadet Vakitleri

 

17-18- Akşamlarken ve sabahlarken, öğle ve ikindi vaktinde Allah'ı —ki göklerde ve yerde Hamd O'na mahsustur— teşbih edin, namaz kılın.

19- O, Ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra O canlandırır. Ey insanlar! İşte siz de böylece diriltileceksiniz.[14]

 

Bazı Kelimeler:

 

Teşbih ve tenzih anlamında bir alemdir. Bazıları bunun namaz manasına geldiğini ifade etmişlerdir, Akşama girdiğinizde bu, ka­ranlığın ufka yayıldığı zamandır. Akşam namazından yatsı namazı­na kadar geçen vakit. Bazı kimseler "aşa" kelimesinin gündüzün son vakti olduğunu söylemişlerdir ki, O esnada güneş batmaya yönelir. Bu, bakan kim­senin gözündeki aydınlığın azaldığı vakit manasına gelen "aşâ el-aynü" cüm­lesinden alınmıştır ki, bu da ikindi vaktidir.[15]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah "İnanıp iyi işler yapanlar, onlar bir bahçe içinde neş'e-lendirilirler." buyurarak en yüksek makamın, iman edip.iyi işler yapan kimselere verileceği açıklandığında şöyle buyurdu: Bunu anladığınıza göre şunu da bilin ki; iman etmek, kalben Allah'ı noksanlıklardan tenzih edip birliğini de Üsanen ikrar etmek ve bütün rükünleri kapsayan salih amel işle­mektir. Bütün bunlar Allah'ı tenzih edip takdis etmek, O'nu övüp teşbih eu mektir. Allah'ı noksanlıklardan tenzih edin. Şu halde Allah'ı noksanlıklar­dan tenzih ve takdis etmek O'na iman etmek, O'nu birlemek ve O'nun emret­tiği iyi işleri yapmaktır. Bunlar da insanı a-hiret sevincine, cennetin ebedi nimetlerine kavuştururlar.

Allah'ı; akşama girerken, sabaha girerken, günün sonunda ve öğlen vak­tinde teşbih edip, tenzih edin. Abdullah ibn-i Abbas'a göre bu ayet beş vakit namazı içinde toplamaktadır-. "Akşama girerken" ifadesi, akşam ve yatsı na­mazlarında; "Sabaha ererken" ifadesi sabah namazına; "aşiyyen" (yani gün­düzün sonu) ifadesi, ikindi namazına; "öğleye erdiğiniz zaman" tabiri de öğlen namazına işarettir. Bu vakitlerin ibadete tahsis edilmesi, diğer zamanlarda nzık temin etmek ve geçimi sağlamak için çalışmak gerektiğine İşaret etmekte­dir. Çünkü islam dini çalışma ve gayret dinidir. Tembellik ve ruhbanlık dini değildir. Göklerde ve yerde, noksanlıklardan münezzeh olan Allah'a hamd edilir. Evet bütün yaratıklar O'na övgüde bulunurlar. Namaz vakitleri arasındaki bu cümle bir nevi parantez cümlesi durumundadır. Bu da Allah'a teşbih ve ibadette bulunan kimselerin bu teşbih ve ibadetlerinden yararlanacaklarına işaret etmektedir. Bu teşbihlerle ibadetler Allah'a gitmez. Bunların sevap ve fazileti yine sahiplerine döner. Şu halde insanların bu nimet ve hidayete pa-relel bir şekilde Allah'a hamdü senada bulunmaları, üzerlerine bir borçtur. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah", diriyi ölüden, Ölüyü de diriden çıkarır. Ölüp kuruduktan sonra toprağı bitkilerle canlandırır. İşte ölüden di­rinin, diriden de ölünün çıkarılması ve arzın halden hale çevrilmesinin bir benzeri olarak, sizlerde ölüp yok olduktan sonra ahiret hayatında mükafat­landırılıp cezalandırılmak üzere kabirlerinizden çıkarılıp diriltileceksiniz.

Şu halde ayet-i kerimedeki teşbih kelimesi, hem namazı hem de Cenab-ı Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih edip, kemal ve celal sıfatlarıyla tavsif etme manalarını kapsamaktadır. Şüphesiz ki namaz bunun esası ve direğidir. Bu ayetle önceki ayet arasındaki ilişki şu olsa gerek: Sabahleyin insanoğlu kü­çük ölümden, yani uykudan çıkıp hayata girer. Böylece sizler de ey insanlar! öldükten sonra ahiret hayatında kabirlerinizden çıkarılıp diriltileceksiniz. Re-sulullah (s.a.v.) efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilir: "(Ahirette he­sap yerinde) tam ölçekle (amelinin) ölçülmesini seven kimse şöyle desin: "öyle ise akşama girerken ve sabaha ererken Allah'ı teşbih (etmeniz gerekir)."[16]

 

Allah'ın Kudret Ve Birliğine Tanıklık Eden Bazı Ayetler

 

20- Sizi topraktan yaratması O'nun varlığının beJgelerindendir. Sonra, hemen birer insan olup yeryüzüne yayılırısınız.

21- İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; arazın­da muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Bun­larda, düşünen millet için dersler vardır.

22- Gökleri ve yere yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik ol­ması, O'nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.

23- Geceleyin uyumanız, gündüz de lutfundan nzik aramanız O'nun varlığının belgelerindendîr. Bunlarda kulak veren millet için dersler vardır.

24- Sîze korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip Ölü­münden sonra yeri onunla diriltmesi O'nun varlığının belgelerindendir. Bun­larda, düşünen millet için dersler vardır.     .

25- Göğün ve yerin O 'nun buyruğu ile ayakta durması O'nun varlığı­nın belgelerindendir. Sonra sizi kabirlerinizden bir çağırmaya görsün, hemen çıkıveririsiniz.

26- Göklerde ve yerde olanlar O'nundur; hepsi O'na boyun eğmiştir.

27- Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O'dur. Bu, O'nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde olan en üstün sıfatlar O'nundur. O, güç­lüdür, hakimdir.[17]

 

Bazı Kelimeler:

 

Allah'ın lütfunu arayarak yeryüzüne yayılırsınız. O'na meyledip kaynaşasınız. Sûddî, tefsi­rinde şöyle der: "Meveddet", sevgi demektir. Rahmet, şefkat demektir. Elektrik kıvılcımı, şimşek. Gönülden itaat edip ibadette bulunanlar. En yüce sıfat.[18]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Burada Cenab-ı Allah'ın birliğine tanıklık eden, Rablığına şahitlik eden, O'ndan başka tanrı bulunmadığını, O'ndan başka ibadet ve takdise müste-hak bir kimsenin mevcut olmadığını gösteren bazı ilahi ayetler anlatılmakta­dır. Bu da önceki sayfada geçen "Öyle ise akşama girerken ve sabaha erer­ken Allah'ı teşbih (etmeniz gerekir)." mealindeki ayet-i kerimeyi te'yid eden bir delildir. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, bu ayet-i kerimeler­de insanın ilk yaratılışını, onun yeryüzünü imar edişini, erkeklerle kadınların yaratılarak insanoğlunun dünyada kalışını açıklamaktadır. Bundan sonra da gök ve yerdeki kevnî görünümleri ve ilahî kudretin sonsuzluğunu gösteren işaretler açıklanmaktadır. Bu doğrultuda, insanların değişik renk ve çeşitli dil­lerde olmak gibi bazı sıfatlarını,uyku ve rızık istemek gibi bazı geçici durum­larının açıklanmasına geçilmektedir. Ayrıca göklerdeki şimşek ve yağmur gi­bi bazı arızî sıfatları, yerlerinde duruşlarını beyan buyurmaktadır. Yukarda-ki ayet-i kerimelerde Cenab-ı Allah'ın, altı defa "Onun ayet­lerinden biri de" lafzını kullandığım görmekteyiz. İnsanın ilk yaratahşını ve nihayetini bir arada andığını da müşahade etmekteyiz. "Sizi topraktan ya­rattı." "Bir de bakarsınız ki (diriltilmiş olarak yerden) çıkarılıyorsunuz!"[19]

 

Açıklama:

 

Allah'ın Rab'Iığına ve birliğine işaret eden ayetlerinden biri de, sizleri top­raktan yaratmış olmasıdır. Şu anlamdaki; O, Babamız Adem'i topraktan ya­rattı. Sonra onun çocuklarını da kıymetsiz bir sudan meydana getirdi. Şu halde, anlamı genişleterek hepimiz toprakta.n yaratılmışız, diyebiliriz. Ama baba­mız Adem'in topraktan yaratılmış olduğu Kur'an-ı Kerîm nassi ile ifade edil-mektedii. Zürriyetine gelince, onlar değersiz bir sudan yaratılmışlardır. Bu su,kandan meydana gelmiştir. Kan ise vücudumuza aldığımız gidaiardan oluş-. maktadır. Gıdalar ise genel olarak bitkilerden, bitkilerse topraktan elde edi­lirler. Şu halde bizler de sonuç olarak topraktan yaratılmış olmaktayız. Kur'an-ı Kerim, insanlığın topraktan yaratılmış olduğunu ifade ettiğine göre aslımız ve esasımız topraktır. Değersiz sudan yaratıldığımızı ifade etmesi ise, Adem evlatlarının bu sudan yaratılmış olduklarını açıkça ifade etmektedir. Ey in­sanlar! Allah, sizi içinde hayat, gelişme ve hareket bulunmayan kuru bir top­raktan yarattı. Sonra bütün bunlara rağmen sizler canlı ve dipdiri bir insan, akıllı, düşünen, güçlü, kuvvetli, rızkını temin eden, yeryüzünü İmar eden,ta­biat kuvvetlerini kendi hizmetinde kullanan bir varlık olup çıktınız. Bütün bunları yapabilen Allah'ın, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?! Mutlaka gü­cü yeter. Çünkü O birdir, tekdir, muktedirdir, Tanrılıkta eşsizdir. Kur'an-ı Ke­rim "Sonra bir de bakarsınız ki yerden çıkarılıyorsunuz." ifadesindeki yarar sağlayıcı ve insanı şaşkına çevirici tasvire dikkat etmek gerekir. Sonra bizim ;eşitü aşamaları geçerek İnsan şeklini aian bir canlı olarak dünyaya gelişimiz, nü'minun sûresinde ve diğer sûrelerde anlatılmaktadır. İşte tertip ve mühlet .fade eden "sümme" kelimesi bu amaçla kullanılmıştır. Sperma ve Embriyon aşamalarından sonra bizler ana rahminde gelişen ve insan şeklini alan bir canlı haline gelmekteyiz.

"O'nun ayetlerinden biri de, kendileri ile kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır'' Evet Allah'ın birliğine ve kudretinin sonsuzluğuna işaret eden ayetlerinden biri de; sizler için kendi nefislerinizden eşler ve kadınlar yaratmasıdır. Kadınlar da sizler gibi insanlıkta aynı seviyededirler. Genel özelliklerde onlar da sizlerle eşit du­rumdadırlar. Allah, kendilerine yönelip onlarla kaynaşasınız diye kadınları bu vasıflarda yaratmıştır. Nefis, kendisine arkadaşlık edip uyum sağlayacak, genel huylar ve karakterlerde kendisi ile yakınlaşma sağlayacak bir şahsa yö­nelir, onunla kaynaşır. Kendi nefislerinizden sözünün anlamı da işte budur. Kendi hanımı ile helâl ve meşru çerçevede cinsel temasta bulunan İnsan, meyil ve kaynaşmanın manasını apaçık bir şekilde görüp müşahede eder. Karısını ziyaret ederken ruhî dinginlik ve sükûnetin ne anlama geldiğini ayan beyan görür. İşte bu sebepledir kî, erkeğin kadınla buluşup bir araya geldiği yere; seken ve mesken adı verilmiştir. Çünkü insanın nefsi bu gibi yerlerde sükun ve rahat bulur. Erkek huzura kavuşur. İstirahat eder. Yol yorgunluğunu, ha­yatın ezici zahmetlerini üzerinden atar. Hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) efen­dimiz şöyle buyurmuşlar: "Kadın, kocasının yatağını terkederek gecelerse, sa-bahlaymcaya kadar melekler ona lanet ederle:. Cenab-ı Allah, sizinle eşleri­niz arasında sevgi ve dostluk, ruhî ve manevi bir bağ koydu. Öyle ki, bu dost­luk ve sevgi bağlan dolayısıyla insanların size en yakını eşleriniz olur. Yüce islam dini miras ve nafaka takdirinde bunu göz önünde bulundurmuştur, Al­lah sizinle eşleriniz arasında rahmet, şefkat ve derin bir duygu yerleştirmiştir ki, bunun kaynağı sadece cinsel duygularla maddi birleşmeler değildir. Aksi­ne bunun kaynağı, ruhların ve nesiflerin birleşmesîdir. Aynı amaçla bir araya gelmeniz ve evlilik yuvasını şerefli temeller ve sağlam ayaklar üzerine kurma­nız, bu yüksek duyguların kaynağını teşkil etmektedir. "Onlar (kadınlarınız) sizin için örtüdürler. Siz de onlar için örtüsünüz." Doğrusu bütün bunlarda Allah'ın birliğine, kudretine, hikmetine herşeyden Haberdar olduğuna, her-şeyi gördüğüne delalet eden ayetler vardır. Ama bu ayetler, düşünen bir ka­vim için söz konuşudurlar. Zira sağlıklı düşünce, evlilik hayatındaki bu yük­sek manalara ve canlı hakikatlere İnsanları ulaştırır, vakıf kılar. Ey okuyucu kardeşim! Allah'ın kendisiyle insanlara minnet edip, lütfettiği bu uygun evli­lik hayatı, her ne kadar bazı insanlarda semeresini vermese de bunun sorum­lusu İslâmiyet değildir.

Allah'ın ayetlerinden biri de; gökleri; yeri ve bunlardaki alemleri yarat­masıdır. Bu alemlerin sayı ve mahiyetini Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Yine O'nun ayetlerinden biri de sizlerin çeşitli dillerle ve lehçelerle konuşma-nızdır. Çünkü dünyada yaşayan insanların hepsi aynı asıldan, aynı ana ve ba­badan geldikleri halde çeşitli dil ve lehçelerle konuşurlar. Derler ki, insan çev­resinde duymakta olduğu sesleri taklid ederek konuştuğundan dolayı çeşitli diller ve lisanlar ortaya çıkmıştır. Bu, gerçekten akla yatan bir görüştür. Ama duyduğu sesleri taklid etme yeteneğini insana veren ve tabiata bu sesleri yer­leştiren kimdir? Elbetteki Allah'tır! Ayet-i kerimede göklerle yerin yaratılışı­nın yanısıra değişik dillerden bahsetmenin sırrını işte burada idrak ediyoruz. Allah'ın ayetlerinden biri de insanların renklerinin, yönelimlerinin, ruhi ve ah­lâki amaçlarının değişik olmasıdır. Bu değişiklik aynı çevrede yaşayan, aynı adamın evlatları arasında dahi görülebiliyor.

İşte bütün bunlarda; Kâinatın göğüyle, yeriyle, altıyla, üstüyle, fert ve Cemaatlerin düzeni ile, sosyal ilimleri bilen bilgİnleriyle, dil ve ahlakla uğra­şan uzmanlarıyla herkes için Allah'ın birliğine ve rahmetinin sonsuzluğuna işaret eden ayetler vardır. Kur'an bu ayetlerle sadece felsefecilere hitap etmi­yor. O herkese genel bir anlayışla sesleniyor. Ancak bu ayetleri geniş ve kap­samlı bir şekilde incelikleriyle birlikte anlamak, sadece alimlere bilginlere mü­yesser olur. Ama bunun yanısıra, herkesin kendi kuvvet ve bilgisi oranında bu ayetlerden pay alması da imkansız değildir. Şu halde insanın ve eşlerinin yaratılmasından söz edilirken Cenab-ı Allah'ın "Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır" ifadesini kullanması burada ise, yani göklerle ye­rin yaratılmasından bahseden ayetin sonunda, "Şüphesiz bunda, bilenler için ayetler vardır." İfadesini kullanmış olmasının sebebini ve sırrını böylece id­râk etmiş oluyoruz.

Allah'ın ayetlerinden biri de gece ve gündüz uyumanız, O'nun lütfunu aramanız, yine O'nun irâdesi ile geçiminizi sağlamak için çahşmanızdır. Evet geceleyin ve gündüzleyin uyumak, Allah'ın ayetlerinden biridir. Şüphesiz ki uyku, küçük ölümdür. İnsandaki duygu, düşünce ve idrâk, uyku esnasında giz­lenir. Kendini uykunun kolları arasına bırakan kimsede, duygu, düşünce ve İdrâk kalmaz. Dünyadan el ayak çeker, bir süre istirahat eder. Bu dinlenme esnasında tipk't Ölüye benzer. Sonra uyandığında yeniden hayata döner. Üze­rinde tembellik ve meskenet, usanç ve bıkkınlık görmez.. Uyandıktan sonra Allah'ın lütfunu aramaya başlar, rızkını temin elmek için İse koyulur. Bu ak­lî kuvvetler ve idrâk cihazlarındaki hassasiyet, uyku esnasında nereye gidiyor.Ve uyandıktan sonra bu hassasiyet nasıl oluyor da yine eskisi gibi sahibine geri geliyor?! Doğrusu bütün bunlarda, Allah'ın Rabhğına tanıklık eden işaretler ve ayetler vardır. Ancak bu işaretlerle ayetler, sözü işitip, sözün en güzeline ta­bi olan kimseler için bir manâ ifade ederler. Allah'ın, varlığına ve kudretinin son­suzluğuna delalet eden ayetlerinden biri olarak ta size, kapıp götürücü şim­şekleri göstermektedir. Su ile yüklü ve üst üste yığılı bulutlar arasından göz­ler kamaştıracak şimşeklen size göstermektedir. Sizler bu şimşekleri görür­ken size çarpacak yıldırımlardan ve zararlı yağmurlardan korkarsınız. Aynı zamanda bu yağmurların fayda ve iyiliklerini de umarsınız. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, faydalıyı ve zararlıyı bilir. O'dur ki, halkı çeşitli konumlarda yaratmıştır. Onlardan bazısı yağmurdan korkar. Bazısı ise yağ­murun iyiliklerini ve fayda/arını umar. Her kaîbc, ber meşguliyet bırakan Al­lah, noksanlıklardan münezzehtir. O'dur ki; gökten su indirip o su ile, Ölmüş olan toprağı yeniden hayata kavuşturur. Bütün bunlarda, bu kevnî hakikat­leri idrak etmek için akıllarını kullanan bir kavim için Allah'ın varlığına ve kudretinin sonsuzluğuna delalet eden işaretler vardır. Ateş, nasıl oluyor da buiutJarın arasından çıkıyor? Yine bitkiler nasıl oluyor da kurak ve çorak yerde bitiyor? Bütün bunlarda, yani ölümden ve yok oluştan sonra hayatın ve canlılığın meydana gelmesinde garipsenecek ve tuhaf karşılanacak bir du­rum yoktur. Allah'ın ayetlerinden biride; gök ile yerin O'nun emri iic yerle­rinde durmalarıdır. Buna hükmeden sadece O dur. Göğü yükselten, yeri ser­gi gibi yayan ve kudreti İle taşıyan, onları iradesi ile, emri ile bu haJIere geti­ren yüce Allah'tır. "O dur ki gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yük­sekti."[20] Sonra siz yerin altmda İken Cenab-ı Allah sizlere seslenip mahşer yerine çağırdı. Siz de itaat eden bir kimse gibi O'nun bu çağrısına derhal İca­bet edip çağırdığı yere gittiniz.

Burada, kabirden çıkma durumunda çeşitli aşama ve intikaller söz ko­nusu değildir. Bilakis insanlar kabirlerinden hiç bekletilmeden derhal çıkarı­lıp diriltilirler. Bu nedenle bu ayet-i kerimede tertip ve sıra anlamına gelen "(sümme)" kelimesi kullanılmamıştır. Aksine şöyle bir ifade kullanılması uy­gun görülmüştür; Sizler diriltilip hesaba çekilmek, sonunda da mükafatlan­dırılmak ya da azaplandırılmak üzere derhal kabirlerinizden çıkarıldığınızı gördünüz.

Göklerde ve yerde kim varsa hepsi de mülkiyet, yaratılma, kulluk ve ta­sarruf bakımından Allah'a ait olup, gönülden ve İhlasli olarak O'na tâatü-ibadette bulunurlar. Sizler ey ölüm sonrası dirilişi inkar edip, yok olduktan sonra yeniden hayata döndürülmenin ve darmadağın olan vücut parçaları­nın bir araya gelmesini imkansız gibi gören kimseler! Şunu iyi bilin ki; Allah, önce de yaratan, sonra da yaratandır. Sonraki yaratma, ilk yaratmasına nis-betle O'nun için çok daha kolaydır. Bizler nasıl bir işi ikinci kez yaptığımız­da, ikinci kez bu işi yapışımız, birinciye nîsbetle çok daha kolay oluyorsa, bu kolaylık Cenab-ı hak içinde söz konusudur. O'nun kudreti herşeyi kapsa­maktadır. İkinci kez hayata döndürülmek O'nun için çok basittir. O, noksan­lıklardan münezzehtir. Ve her şeyden üstündür. Yüksek nimetler ve kamil sı­fatlar Allah'a aittir. O, bütün noksanlıklardan uzaktır. Göklerde ve yerde OL ndan başka tanrı yoktur. O mülkünde azizdir. Güçlüdür. Hiçbir mahluk ta­rafından aciz bırakılamaz. İşlerini yerli yerince yapar. O ki, herşeyi yaratıp düzene koyandır. Herşeyin biçimini, özelliğini ve süresini belirleyip hedefini gösterendir. Noksanlıklardan münezzeh olup, ortaksızıdır. O, göklerde ve yerde, halkın dili, hakkın kalemi, kevnî ayetlerin lisanı ile herşeye muktedir olan bir zat d\ye vasıflandırılmıştır, halkı ilk olarak yaratıp öldürdükten sorna yeni­den hayata döndürmek gibi şeyler O'nu aciz .bırakmaz. Kullarının üstünde kahredici güce sahiptir. O'nun yargısını reddedecek hiçbir şey yoktur. Hik-mat sahibidir. Kainatta cereyan eden herşey O'nun hikmetine, ilmine ve irâ­desine uygun olarak cerayan eder. Gerçekten de göklerde ve yerde,O'nun için en yüce sıfatlar vardır.[21]

 

Kölelerin Ve Hizmetçilerin Hakları

 

28- Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz n-zıkîarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmaları­na razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız (kî bizzat yaptığımız işlerde bize ortaklar koşulmasına razı olasınız?) Düşünen millete, ayetleri böylece uzun uzadıya açıklarız.

29- Hayır: zulmedenler, körü körüne kendi heveslerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eşirtirebilir? Onların yardımcı­ları da yoktur.[22]

 

Bazı Kelimeler:

 

Garabette örnek teşkil edecek olan garip sıfat. İzah edip açıklıyoruz.[23]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Allah'ın birliğine ve kudretine delalet eden ayetler, insanın kendi ruhun­da ve tavırlarında, bir de şu hayret verici evren ile, ahvalinde görüntülendik­ten; böylece de Allah'ın en yüksek ve en celil sıfatlan bulunduğu sabit ol­duktan, bu sıfatlar cümlesinden bîri olarak ta, Allah'ın birliği açıklandıktan sonra şu müşrik kimselere bir misal verildi. Çünkü onlar Allah'ın yaratıkla­rından olan bazı varlıkları O'na ortak koştular. Kendileri hakkında verilen bu misal ile gizlilikleri açığa çıkarıldı. Delilleri de geçersiz kılındı. Onlara ken­dilerine en yakın olan şeyde, yani kendi canlarında ve nefislerinde misaller gösterildi.[24]

 

Açıklama:

 

Ey müşrikler! Cenab-i Allah size bir misal verdi. Bu misali size en yakın olan ruhlarınızdan çıkarıp ortaya koydu; sizler rızık olarak verdiğimiz şeylerde ortaklarınız olmasını hoşnutlukla karşılarmısmız? Köle ve cariyeleriniz gibi, eliniz altında bulunan kimselerin rızikta size ortak olmalarını rıza İle karşı­larmısmız? Allah'ın size mülk olarak verdiği köleleriniz ve cariyelerinizin si­zinle eşit haklara sahip ortaklarınız olmalarını beğeni ile karşılar mısınız? Hür kimseler olarak birbirinizden çekindiğiniz gibi ortaklarınız olmaları durumun­da bağımsız olarak tasarrufta bulunmalarından da çekinmez misiniz?!

Dilediği zaman satabildiği ve dilediği zaman azat edebildiği kölelerinin, malında kendisine ortak olmasını İnsan hoşnutlukla karşılamadığına ve ka­bullenmediğine göre, nasıl olur da sizler başka varlıkları Allah'a ortak ko­şarsınız?! Aslında bu köleler size Allah tarafından rızık olarak verilmiş bazı mahluklar olup, sizden çekindikleri için kendi başlarına tasarrufta bulunamaz­lar. Ancak sizden izin alarak bazı işleri görürler. Bu kölelerde insaniyyet ve Allah'a kulluk bakımından sizinle yanı seviyede oldukları halde sizler, malı­nızda onları kendinize ortak olarak kabul etmezsiniz. Peki hal böyle iken na­sıl olur da sizler bazı varlıkları Allah'a ortak koşarsınız?! Nasıl olur da bu kainatı idare etme ve bu kainata malik olma hususunda devamlı ubudİyyet içinde bulunan varlıkları Allah'a ortak koşarsınız?! Öyle sanıyorum ki, akıllı ve diğer nefsî kuvvetleri mükemmel olan bir insan, putlar Allah'a ortak koşa-maz. İşte hasımları kuvvetle susturan delilleri ortaya koyarak herşeyi mükem­mel bir şekilde açıkladığımız gibi, Kur'an'm ayetlerim de akıllarını çalıştıran bir kavim için açık açık anlatmaktayız. Ancak kendi nefislerine ve başkaları­na zulmeden şu müşrikler, kendi nefislerine tabii oldular. Akıllarını hakem kılmadılar. Allah'a bazı varlıkları ortak koşma hususunda akli ve nakli hiç­bir dayanakları yoktur. Onlar doğru yolun dışına çıkıp, sapıklık içersinde yü­rümektedirler. İlim ve basiret sahibi değildirler. Hakka ve doğru yola dön­melerinden ümit kesilmİştir.Bu insanların durumları böyle olduğuna göre, Al­lah'ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola getirebilir?! Hayır, Allah'ın yardım­sız bıraktığı ve terkettiği kimseleri hiç kimse doğru yola getiremez. Ve hakka tabii olmakta muvaffak kılamaz. Çünkü bunlar, tabiatları icabı sapmışlığı hak etmişlerdir. Kendi hallerine terkedilmeksizin bunlara yardım edecek ve azaba uğratılmasınlar diye kendilerinden Allah'ın azabını uzaklaştıracak hiçbir yar­dımcıları da yoktur.[25]

 

İslam, Fıtrat Dini'dir

 

30- Ey Muhammedi Hakka yönelerek kendini, Allah'ın insanlara ya­ratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dos­doğru din budur, fakat İnsanların çoğu bilmezler.

31-32- Allah'a yönelerek O'na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılı­nız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.[26]

 

Bazı Kelimeler:

 

Sapık dinlerin tümünden hakka yönelen kimseler olarak. Allah'ın fıtrat ve yaratması O'na yönelerek. Doğru yol üzerinde bulunan."Şiat" kelimesinin çoğulu olup,parti ve grup anlamına gelir. Belli bir görüş etrafında topla­nan cemaat.[27]

 

Açıklama:

 

Hak ve hak'kın delilleri ortaya çıkıp, şirk ve şirkin vehimleri geçersizli­ğini ortaya koyduğunda, islamm gerçek din olduğuna dair kuvvetli deliller belirginleştiğinde, artık sen de sapıklıklardan arınmış olan dine yönel, yüzü­nü O'na çevir. Nefsini düzelt, zâtın ve bütün varlığın ile, ayetleri zahir olan hak dine yönel. Diğer bütün dinlerden vazgeç. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğru dine çevir." ifadesi, dine yönelmeye ve dinde sebat etmeye, di­nin sebeplerine sarılmaya, ilkelerini yakalamaya dair bir temsildir. Zira bir-şeye kast eden kimse O'na azmeder. Yüzünü ona doğrultur. Bütün varlığını O'na yöneltir. Sağa sola   sapmadan   doğrudan o şeye doğru gider.

Bu emir Peygamber (s.a.v.) efendimize verilmiştir. O da aynı şekilde bu emri ümmetine İletmiştir. Şu halde ey mü'minler! Allah'ın, insanları, üzerine ya­ratmış olduğu hilkat ve tabiata uyun. Bu kelimenin yorumunda fıtratın, İslâmiyet veya hak din olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ancak birinci görüş daha

tercihe şayandır, zira Cenab-ı Allah buyurmuş ki: "Allah'ın yaratması değiş­tirilemez." "Gökleri ve yeri yoktan var eden."[28] "Ben yalnız beni yaratana (taparım). Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir."[29] Cenab-ı Allah, insan­ları fıtrat ve tabiatları ile Allah'ı birlemeye istidatlı olarak yaratmıştır. Bu is­tidatları sayesinde Allah'ı birleyip tevhid ederler. İnkar etmezler, İnsan kendi şahsiyyetini, fıtrat ve tabiatını terk etse bile, din olarak islamdan başkasını seçmez. Çünkü islamiyyet fıtrat ve tabiat dinidir. Akla hitab ederek gelen bir dindir. Sapıklıklardan arınan selim nefislerin ihtiyacına cevap verecek vasıf­ta bir dindir. İşte bu ilk fıtrat dinidir. "Allah'ın boyası (ile boyan) Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?"[30] İnsanların içinde, azıp sapık­lığa düşenler ancak şeytanın vesvesesi dolayısıyla azıp sapıklığa düşerler. İn­sanı,, içinde yaşadığı aile çevresindeki fertler, Özellikle Ana ve babası etkiler. Bu noktadan hareket ettiğimiz takdirde şu aşağıda ki hadisi şerifin anlamını daha iyi kavrayabiliriz: "Her doğan, fıtrat üzerine doğar. Sonra ana ve baba­sı onu yahudileştirir, ya da hristiyanlaştmrlar'.' Yine bu cümleden olarak Pey­gamber (s.a.v.) efendimiz, Rabbinden rivayet ettiği kudsi bir hadiste şöyle der: "Bütün kullarımı, sapıklıktan hakka doğru meyilli olarak yarattım. Sonra şeytanlar onları dinlerinden uzaklaştırdılar. Benden başkalarını bana ortak koş­malarını onlara emrettiler."

Ey insanlar! Allah'ın, bütün insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratına sanlın. O'nun, içinizde yaratmış olduğu tevhid inancını değiştirmeyin. Sizin tabii fıtratınızı şeytanın vesvese ve azdırmasına tabii olarak değiştirmeyin. Fıtrat dini olan islam dinine dönün, bu din dosdoğru bir dindir. Doğru yol üzerin­de bulunan bir dindir, ama insanların çoğu bilmezler. Allah'a yönelerek, tev-be edip hükümlerine dönerek ilahi fıtrata sarılın ve Allah'tan sakının. O'na karşı gelmeyin. Namazısını dosdoğru kılan ve tabii dinlerinden ayrılan, îsla-' mı terk eden müşriklerden olmayın. O müşrikler ki, fıtrat dinini çeşitli bö­lümlere ayırıp çeyitli görüşlere ve dinlere taksim ettiler. İnsanları gruplara ayır­dıkları gibi, kendileri de bölünüp parçalandılar. Her grup ve her parti, ken­di yanında bulunan kısım ile Övünüp sevindiler. Zannettiler ki, yanlarında bulunan batıl şeyler, içinde hiç şüphe bulunmayan hak'tır. Oysa hak, AllahL in murat buyurduğu şeydir. Hayır, Allah'ın seçip beğendiği şeydir.

Ayetlerde geçen; yaratma, yoktan var etme manası, fatara fiili ile ifade edilmiştir. Buna göre, insan fıtratı denilince: Allah'ın, onu yarattığı ilk şekil ve yapı üzerinde temiz olarak bulunması anlaşılır. Bu temiz yapının kirleti­lip, bozulması, iman ve kemâle uygun bu yapının, İnkâr ve alçalmaya yönel­tilmesi, fıtratın bozulması demektir. (Danışman).[31]

 

İnsanların Tabiatlarının Açıklanması Ve Kendilerine Yöneltilen Bazı Direktifler

 

33-34- İnsanlar bir darlığa uğrayınca Rablerine dönerek O'na yalvarırlar, sonra Allah, katından onlara bîr rahmet tattırınca içlerinden bir takı­mı kendilerine verdiklerimize nankörlük ederek Rablerine eş koşarlar. Safa sürün bakalım, yakında göreceksiniz.

35- Yoksa onlara ortak koşmalarını söyleyen bir delil mi indirdik.

36- İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler, ama yap­tıklarından ötürü başlarına bir kötülük gelirse hemen ümitlerini kaybedive-rirler.

37- Allah'ın, rızkı dilediğine yayıp bir ölçüye göre verdiğini görmez­ler mi? Doğrusu bunda, inananlar için dersler vardır.

38- Yakınlığı olana, yoksula, yolda kalmışa hakkım ver. Allah'ın rızâ­sını dileyenler' için bu daha hayırlıdır. İşte onlar saadete erenlerdir.

39- İnsanların mallan içinde artsın diye verdiğimiz her hangi bir faiz Allah katında artmaz; fakat, Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevabîannı kat kat artıranlardır.[32]

 

Bazı Kelimeler:

 

Üzerlerine musallat olan kuvvetli hüccet. Şiddet ve belâ Allah'ın rahmetinden ümit kesiyorlar.Daraltıp kısar.Genişletir, bolbol verir. Yaptığınız riba mua­meleleri. Kat kat arttıranlar, güçlü, kuvvetli ve zengin olanlar.[33]

 

Açıklama:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, tevhid inancını ayetler ve delil­lerle açıklayıp misaller verdikten, İslâmiyet ile tevhidin; selim tabiatın ve fıt­ratın dinî olduğunu açıkladıktan sonra; bu ayetlerde de insanların hallerinin çok tuhaf olduğunu ifade buyurmuştur. İnsanlar sıkıntı ve zorluk anlarında, tek ve kahredici güce sahip olan Allah'a sığınırlar. Zenginlik ve genişlik za­manlarında da putlarına ve diğer tanrılarına yönelirler. İnsanlara, özellikle müşriklere bir hastalık ve sıkıntı, ya da kıtlık, yahut herhangi bir kriz isabet ettiğinde rablerine yönelerek O'na dua ederler. Diğer tanrılarını ve putlarını bir tarafa atıp onlardan uzaklaşırlar. Sonra azap ve sıkıntının yerine azıcık dahi olsa Rabbin onlara rahmet tattırdığında birde bakarsınız ki, Rablerine diğer yaratıkları ortak koşuyorlar. Tuhaf değil mi? Şiddet ve zorluk anların­da sadece Allah'a yöneliyorlar. Genişlik ve rahatlık zamanlarında ise kendi­lerini unutup Rablerine diğer varlıkları ortak koşuyarlar. Bu müşriklerin halleri doğrusu çok tuhaftır! Kendilerini sıkıntı ve zorluktan kurtarma nimetine karşı nankörlük olsun diye Rablerine diğer varlıkları ortak koşuyorlar? Hal böyle olunca ey müşrikler! Bu yaptığınızın sonucunu yakın zamanda göreceksiniz. Hele bir süre daha bu dünyada yaşayın bakalım.

Hayır biz onların üzerine, yaptıkları İşin doğru olmadığım ifade eden kuvvetli bir delil indirdik. Allah'a ortak koştukları şeyleri bu delil onlara an­latıyordu. Onların şirk koşmakta yanılgı ve hata içinde oldukları apaçık gö­rülmekte idi. Onlara ulaşacak olan zarar da mutlaka ulaşacaktı. Peki bundan sonra geriye ne kalıyor? Bir hüccetleri var mıdır? Yoksa onlar Allah'a ortak-koşmakla yükümlü mü kılınmışlar?! Ki bu hususta kendilerinden bir gerekçe istemiyelİm. Hayır onlar sapıklıkları içersine bocalayıp durmaktadırlar.

İşte müşriklerîn,sıkinti ve genişlikteki durumları böyledir, onların bu hallerinde şirk ve kötü görüş, güneş gibi apaçık bir şekilde görülmektedir. Bura­da bundan biraz daha hafif olan bir durumdan söz etmek istiyorum. Bu, Al­lah'a bir kenardan, yani dinin bütününe inanmadan ibadet eden kimsenin halidir. Bu kimseye bir iyilik ve hayır dokunduğunda memnun olup hoşnut­luğunu açıklar. Kendisine birşey veya kötülük isabet ettiğinde de öfkelenip Allah'ın rahmetinden ümit keser. Allah'tan gelen bir nimeti taddığında ve iiahi rahmete nail olduğunda sevinip memnun olur. Kendisine, yaptığı işlerden do­layı bir kötülük dokunduğunda bir de bakarsın ki Allah'tan umudunu kesi-vermiştir. "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük de ken­di (işlediğin günah yüzü)ndendir."[34] Bu sıkıntılardan sonra Cenab-ı Allah'­ın kendilerini genişliğe kavuşturacağını ümid edip te azıcık dahi sabretmezler. Ancak onlar her işin acele olmasını isteyen bir kavimdirler, iman aydınlığı onların kalplerine girmemiştir. Onlar dünyaya va dünya nimetlerine taparlar. Gerçek mü'mine gelince; o, belaya karşı sabreder, Allah'ın hükmüne razı olur, sıkıntı ve genişlik hallerinde Rabbİne şükreder. Kendisine dünyalık.verildi­ğinde şükreder. Mahrum kaldığında da sabreder.

Unuttular mı ve bilmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine yayıp bol bol verir, O'nun kafirliğine, günahkarlığına, suçluluğuna da bakmaz. Diğer ta-rafatan rızkı, yinemü'minliğine, salih amel sahibi oluşuna bakmadan diledi­ği kuluna da ölçülü ve kısıtlı verir. Dünya, Allah katında bir sinek kanadı ka­dar ağırlığa sahip değildir. Dünya sevap veya ceza yeri değildir. Mü'min, Al­lah'ın kaza ve kaderine razı olan kimsedir. Rabbinin rahmetinden ümidini kesmez. Zira Allah'ın rahmetinden kafirler topluluğundan başkası ümit kes­mez. Yine mü'minler, kendilerine nimet geldiğinde şımarmazlar. Aksine şük­redip Allah'ı överler. "(Başınıza gelecek olayları, önceden bir kitaba yazdık ki) elinizden çıkana üzülmeyesîniz ve (Allah'ın) size verdiği ile sevinip şımar-mayasmız."[35] Doğrusu bütün bunlarda, inanan bir kavim için, Allah'ın bir­liğine ve kudretinin sonsuzluğuna işaret eden ayetler vardır. Rızkı veren Al­lah olduğuna, dilediğine bol bol nzık ihsan ettiğine ve dilediğine de ölçülü ve kısıtlı verdiğine göre, sen, her kese hakkını ver ey mü'min. Allah'ın san;ı verdiği malda cimrilik etme. Allah'ın seni, üzerinde tasarruf hakkına sahip kıldığı ve kendi adına yetkili kıldığı maldan akrabalarına haklarını ver. Düş­künlerle yolcuları da mahrum bırakma. Bu, başlıbaşına bir hayır ve iyiliktir. Hem.de ne hayır? Allah'ın rızasını isteyen ve bununla, O'nun hoşnutluğunu amaçlayan kimseler için böyle yapmak çok hayırlıdır. Gösteriş ve şöhret yap­mak için değil de, Allah rızası İçin malını veren kimseler gerçek hayrı bulan kimselerdirler. Onlar kurtuluşa eren, dünya ve ahirette mutluluğa ulaşan kim­selerdirler.

Alimler ribâ'nın (faizin) iki çeşit olduğunu söylemişlerdir. Birinci ribada günah yoktur, ikincisinde ise günahı çok büyüktür. Günahı olmayan ri-ba; kişinin, kendisine ileride karşılık olarak daha fazla sevap verilmesini kast ederek başkasına hediye vermesidir. Şer'an haram kılınan ve bereketi de Allah tarafından silinen ribaya gelince, bununla muamele yapan kimseye Cenab-ı Al­lah savaş iîan etmiştir. Bu kimselerle Cenab-ı Allah'ın sulh yapması asla müm­kün değildir. "Allah, faizi mahveder, sadakaları arttırır.”[36] Cenab-ı Allah bu konuda şöyle buyuryor: İleride size karşılığı verilirken daha fazla verilmesi amacıyla başkalarına hediye verdiğinizde bu Allah katında artıp bereketlen­mez. İnsanların mallarını çekmek ve verdiğinden fazlasını almak gayesiyle hediye veren kimseler hakikatte hediye vermiş sayılmazlar. Burada hibe ve hediye, riba karşılığı olarak kullanılmıştır. Zira ikisinde ziyadelik söz konu­sudur. Aslında fazlalık; kendisine hediye verilen şahıs için mevzubahs olma­lıdır. Fazlasını bekleyerek hediye veren için değil, (Danışman). Daha fazlası­nı almak amacıyla hediye veren kimse haram bir fiil işlemiştir.

Bu sözler Kur'anî bir edep ve yüksek bir terbiye ifade eden sözlerdirler.

Verdiğiniz zekatlarla, Allah'ın gayesini kast ettiğiniz sadakalar Rabbinizin katında kat kat artıp bereketlenecek ve fazlasıyla size sevap verilecektir. Ey okuyucu kardeşim bakta gör. Daha fazlasını geri almak amacıyla hediye veren kimse faizciler grubuna dahil ediliyor. Amma sırf Allah rızasını elde etmek maksadıyla sadaka veren kimselere gelince bunların,Rableri katında sevap've mükafatlan kat kat artacaktır. Rablerinin katında bire on veya yedi yüz veyadaha fazla miktarda sevap ve mükafata kavuşacaklardır.[37]

 

Tevhid Delilleri Ve İşlenen Amellerin Neticeleri

 

40- Sizi yaratan, sonra rızikiandiran, sonra Öldüren, daha sonra da dirilten Allah'tır. O'na koştuğunuz ortaklarınızdan böyle bir şey yapan var mıdır? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.

41- İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden, karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendile­rine tattırır.

42- Ey Muhammedi De ki: "Yeryüzünde dolaşın da daha öncekiler­den, çocuğunun putperest olanların sonunun nasıl olduğuna bir bakin."

43- İnsanların fırka fırka olacağı Allah katından geleceği kaçınılmaz o günün gelmesinden önce, kendini dosdoğru dine yönelt.

44- Kim inkar ederse, inkarı kendi aleyhine olur. Yararlı iş işleyen kim­seler, kendileri için rahat bir yer hazırlamış olurlar.

45- Çünkü Allah inanıp yararlı iş işleyenlere, îütfundan karşılık vere­cektir. Doğrusu O, inkarcıları sevmez.[38]

 

Bazı Kelimeler:

 

Kıtlık, malı zorla almak, "mefsedet" kelimesi "maslahatın" zıddıdir. Doğru yola dönüp rablerine iman ederler. O'nu reddedecek ve Onu men edecek yoktur. Gruplara ve fırkalara ay­rılırlar. Yer hazırlamaktadırlar.[39]

 

Açıklama:

 

Allah'tır ki, O'ndan başka tanrı yoktur. VarlıK alanında O'ndan başka mabud yoktur. O'dur ki, sizleri mükemmel yaratılışta, güzel biçimde, en şe­refli bir konum ve düzende yarattı. O dur ki, her şeyin yaratılışım güzel yap­mıştır. Sizleri yoktan var etmiş, sonra da türlü türlü nzıklarla beslemiştir. Çünkü yeryüzündeki bütün şeyleri sizler için var etmiştir. Bundan sonra ecelleri­niz tamam olduğunda sizleri öldürecek, ayrıca herkese yaptığının karşılığını eksiksiz olarak verecek, sizleri yeniden dirütecektir. Halkı ilk olarak yoktan var etmeye muktedir olan bir zât, onları yok ettikten sonra tekrar yaratmaya muktedirdir. Sizin ortaklarınız arasında bu işi yapmaya muktedir olan biri var mıdır?! Hayır hak'ka yemin olsun ki; o putlarla, uyduruk tanrılar; üzerlerine musallat olan bir sineği dahi defetmekten acizdirler. Allah'ı teşbih edin, ten­zih edin. Kutsayın, O'nu ortak sahibi olmakla nitelemeyin. Cenab-ı Allah bü­tün bu isnadlarınızdan çok üstündür. O'na bu gibi vasıflan yakıştırmanız asla doğru değildir. Bir"zamanlar dünya hayırla dalgalanmakta, refah ve mutlu­luk içersinde yüzmekte, her taraf bolluk ve güvenlik içersinde idi. Çünkü o zaman mala az tamah ediliyor, dünya için insanlar birbirleriyle kapışmıyor —Belki de insan sayısı az olduğundan dolayı böyle idi.— İnsan, mutluluk elbisesi içersinde iftiharla yürüyor, bolluk ve refah içinde yaşıyordu. Ni­hayet zaman oldu ki kin ve haset ortaya çıktı. Bozgunculuk ve tamahkârlık ortaya yayıldı. Neticede insanlar bazı yaratıkları Allah'a ortak koştular. Al­lah'tan başka varlıkları tanrılar edindiler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah uya­rıcı ve müjdeci olarak Peygamberler gönderdi ki, ayrılığa düştükleri konu­larda insanlar arasında hakemlik yapsınlar, hüküm versinler. Peygamberler geldikten sonra hak ile batıl arasındaki mücüdeleler başladı. İsyankârları ce­zalandırmak, mü'minleri mükafatlandırmak gerekti. Bazı ümmetler mahve­dilip yurtları harabeye çevrildi. Bereket, insanların arasından çekilip gitti. Do­layısıyla mallarında, canlarında, ürünlerinde eksilme cezasıyla cezalandırıl­dılar ki, tevbe edip doğru yola dönsünler. İşte, "İnsanların elleriyle kazan­dıkları (günahlar) yüzünden karada ve denizde fesat çıktı. Belki dönerler diye, (Allah, böylece) onlara, yaptıklarının bir kısmını tatdırıyor," mealindeki ayet-i kerimenin manası da budur. Kıtlık, bereketin yok olması, bazı afetle­rin inmesi; kafirlerle isyankarların kötü fillerinin dünyadaki cezası ve karşılı­ğıdır. Onlar bu gibi şeylerle cezalandırılıyorlar ki, içinde bulundukları sapık­lıktan vazgeçip Hak'ka yönelsinler. Zira öyle bazı kimseler vardır ki, ken­dilerine azap çabucak gelmediği takdirde, toparlanıp doğru yola girmez­ler. Sonra Cenab-ı Allah, mâsiyetlerin, Allah'ın gazabına ve cezasına se­bep olduğunu vurgulamıştır. Çünkü mekkeli müşriklere, kendilerinden ön­ceki ümmetleri nasıl helak ettiğini görsünler diye yer yüzünde gezip dolaş­malarını emretmiştir. Önceki milletleri, taşkınlık edip kötü işler yaptıkların­dan dolayı azabın en kötüsüne uğramıştır. "Onların çoğu müşrik idiler!' ayet-i kerimesinde, tek başına şirkin, önceki milletlerin yurtlarının harabeye çevri­lip üzerlerine azap indirilmesine sebep olmadığını, bilakis bu bela ve cezala­rın sebebinin daha düşük ve önemsiz gördüğümüz ameller olduğunu isbatlamak-tadır. Evet zamanımızda müslümanlar Allah'a iman ediyorlar, ama manevî yön­den yardımsız bırakılmalarına, zayıf düşürülmelerine ve üzerlerine azap indirilmesine sebep olacak işler yapıyorlar. Bunu düşünenleriniz var mıdır?! Cenab-ı Allah; kafiri, içinde bulunduğu halden sakındırarak mü'mİne de yapması ge­reken işi yapmasını emretmiş ve emrolunduğu şeyin önemini açıkamak ve üze­rinde titizlikle durmaları gerektiğini duyurmak için Peygambere hitaben şöy­le buyurmuştur: Ey Muhammedi hal böyle olunca sen yüzünü dosdoğru bir .şekilde islam'a çevir. Halis niyyeîle gerçek din olan islam'a yönel. O, insanî fıtratın dinidir. Başka dinlere asla iltifat etme. Hesap ve ceza günü gelmeden önce başka yollara sapma. O gün de mutlaka gelecektir. Onu durduracak ve geri çevirecek bir güç te yoktur. Allah'tan başka hîç kimse O'nu geri çevirme­ye yeltenmesin. O günde insanlar gruplara bölünecek bir grup cennete, bir grupta cehenneme gidecektir.

Bu ifadelerle, mü'minlerin gayret ve himmetleri bilenmektedir. Kıyamet günü gelmeden önce fırsatları değerlendirmek için müslümanlar teşvik edil­mektedir. Her kim küfrederse, Onun küfrünün yükü ve sonucu kendisinin üzerinedir. Her kim de iman ettikten sonra iyi işler yaparsa, O, kendi nefsi için hayır ve iyilik İstemiştir. O'nun için değerli bir makam ve münasip.bir mesken hazırlanmıştır. Önce yaptığı salih amellere uygun bir yer hazırlan­mıştır. Bütün bunlar, iman edip salih amel işleyenleri, Rabbİnin mükafatlan­dırması ve lütfundan hissedar eyiemesi içindir. Çünkü sizden hiç biriniz ken­di işlediği ameliyle cennete giremez. Ancak ve sadece Allah'ın lutfu ile cen­nete girebilir. Kafirlere gelince, senin Rabbİn onları sevmez. Senin rabbinin on­ları sevmeyişİ, onların daimi azap ve şiddetli elem içinde olmalarına, dünya­da yaptıkları kötü işlerden dolayı cehenneme atılmalarına yeter bir sebebtir. Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.[40]

 

Rüzgarlarda Ve Yağmurlarda Allah'ın Varlığına Ve   Kudretine İşaret Eden Ayetler

 

46- Rüzgarları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetini tattırma­sı, buyruğu ile gemilerin yüremesi, lütfundan rızık istemeniz, O'nun varlığı­nın belgelcrindendir. Belki şükredersiniz.

47- And olsun ki ey Muhammedi Senden önce, bir çok Peygamberleri ümmetlerine gönderdik, onlara belgeler getirdiler; dinlemeyip suç İşleyenler­den öc aldık, zira inananlara yardım etmek bize hak olmuştu.

48-49- Rüzgarları gönderip bulutları yürüten, onları gökte düedeği gibi yayan ve kısım kısım yığan Allah'tır. Artık sen de aralarından yağmurun çık­tığını görürsün. Allah'ın, kullarından dilediğine verdiği yağmurla, daha Ön­ceden kendilerine yağmur indirilmesinden ümidlerini kesmiş oldukları için onlar seviniverirler.

50- Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir bak, yeryüzünü Ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphesiz ölüleri O diriltir. O herşeye Kadir'dir.

51- Bir rüzgar göndersek de yeşilliklerin sarardığını, görseler hemen nankörlüğe başlarlar.

52- Ey Muhammedi Tabiîdir ki, sen ölülere kat'iyyen İşittiremczsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsm.

53- Körleri, sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin: an­cak ayetlerimize inananlara duyurabilirsin; işte onlar müslümanlardır.[41]

 

Bazı Kelimeler:

 

Cürüm işlediler. Günah irtikâp ettiler,Hayır müjde-leyicileri olarak. Harekete geçirip savurur. Parçalar halin­de O'nu yayar. Susup konuşamaz hale gelenler. Rıh kelimesinin çoğulu olup rüzgarlar demektir.Sararmış'olarak. Vedk kelimesi yağmur anlamına gelir.[42]

 

Açıklama:

 

Sahibinin kudretli, bilgili, dilediğini yapan, bütün işleri elinde top­layan, öldüren, dirilten bir zat olduğuna tanıklık eden Allah'ın kevnî ayetle­rinden biri de; rüzgarları, hayır ve bereketin müjdecileri olarak salıvermesi-dir. Yağmur, ağaçlardaki çiçeklerin aşılanması, gemilerin hareket etmesi, hava durumunun düzelmesi gibi şeyler, bu hayır ve berekete Örnek olarak gösteri­lebilirler., Size müjde versinler, yağmur ve benzeri ilahi rahmeti size taddır-smlar, emri ile su üzerinde gemiler seyretsinler diye Cenab-ı Allah rüzgarları sizlere gönderdi. Bütün rüzgarlar gemileri seyrettirmez ve yürütmez. Bazen aksi yönde de esebilirler. Yine Cenab-ı Allah, ticaretyaparak kendisinin Jüt-funu arayasmız, ağaçlanmzdakİ çiçekler aşılansınlar, ürünlerin olgunlaşma­sı mümkün olsun ve de bütün bu nimetlerden dolayı Allah'a şükredersiniz diye rüzgarları üzerinize saldı. Sizler Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.

And olsun ki, senden Önce kavimlere Peygamberler gönderdik. Peygam­berleri onlara apaçık belgelerle geldiler. Üzerlerine nazil olan kitabı ellerine alarak kâinattaki apaçık ayetlere bakmalarını sahklayarak onlara irşat etme­ye çalıştılar. Kavimlerinde insanların bir kısmı onlara İman etti. Bir kısmı da küfretti. Senin Rabbin, küfredip cürüm ve günah işleyenlerden intikam aldı. Onlar bunu hak etmişlerdi. İman edip doğru yola giren ve güzel sözü doğru­layanlara gelince, mü'minlere yardım etmek senin Rabbinİn üzerine haktır. Ey akıl sahipleri ibret alın. Ve ey Mekkeli kafirler! Sizden önce helake uğramış milletlerin hallerinden öğüt alın. Geri çevrilmesi mümkün olmayan kıyamet günü gelmezden önce aklınızı başınıza toplayın. Sizin için Allah'tan başka bir yardımcı ve dost yoktur. Peygamberleri, ayetler ve mucizelerle göndermek, nimetlerin en büyüğü ve ayetlerle mucizelerin en kuvvetlisi değil midir? -Pey­gamberlerin üzerine nazil olan kitaplarla ayetler; ölümünden sonra diriltil­mesi için yer üzerine yağan yağmur sularına benzemiyor mu? O kitaplarla ayetler, Ölmüş kalpleri iman ile diriltmiyor mu? Peygamberlerin gönderilişin­den bahseden ayet-i kertmenin, yağmurlardan bahseden ayetlerin ortasında sevkedilmesindeki sırrı ve hikmeti böylece anlamış oluyoruz. Allah'tır ki, rüzgarları gönderiyor. O rüzgarlar vasıtasıyla, yerlerinde sabit ve sakin duran bulutlan harekete geçirip peşpeşe yayıp, dilediği tarafa az veya çok sevkedi-yor. Süratli veya yavaş bir şekilde parçalar halinde, dilediği mıntıkanın üzeri­ne salıveriyor. Her halükarda O bulutlardaki suları, dilediği kullarının üzeri­ne yağdırıyor. O herşeyi yapmaya muktedirdir. Bütün bu ayetlerde, işlerin bir ölçü ve miktar ile cereyan ettiğine, bunları yaratanın herşeye muktedir, bir ve serbest irade sahibi Allah olduğuna delalet eden ifadeler yok mudur?

Bu bulutlardaki suları kullarının üzerine yağdırdığı zaman; o suların üzer­lerine yağması dolayısıyla bir de bakarsınız ki, onlar sevinip müjdelenmişler. O yağmurun getireceği bolluktan ve bereketten ötürü ferah lam ıslardır. Oysa yağmurun yağmasından önce onlar sudan yana ümitlerini kesmiş, şiddetli hü­zün ve kederlerinden dolayı kıtlık korkusu ile yerlerine çakılıp kalmışlar, öy­lece bekleyip duruyorladı.Cümlesinden sonra kelimesinin kullanılmasına gelince bunda yüksek bir hikmet te'kid edilmektedir. Buradaki te'kidin manası ise şudur: Oniar uzun uzadıya yağ­muru beklemişler ve ümitsizliğin etkisi altında kalmışlardı. Yağmur yağınca da sevinip müjdelenmişler ve bu sevinçleri de önceki keder ve üzüntüleri ora­nında olmuştu.

Keşşafta işte böyle denmektedir. Ayrıca burada yüksek bir hikmet tek­rarlanmakta ve yüce manalara işaret edilmektedir.

Baktığınız şeylerden deliller çıkararak bütün bu işleri yapanın, yapmaya muktedir olanın, Öldükten sonra insanları yeniden diriltmeye de muktedir ola­cağına dair basiretlerinizi açarak, Allah'ın rahmetinin izlerine bakın. Bakın da görün, yeryüzünü ölümünden sonra yeşillik ve bitkilerle nasılda diriltip canlandırıyor. Bunu yapmaya muktedir olan Allah, öldükten sonra insanları yeniden diriltmeye muktedirdir. O herşeyi yapmaya kadirdir. And olsun ki, onlara zararlı bir rüzgar göndersek de ekinleri zarar görse ve sarardığını gör­seler, bundan sonra küfretmeye ve Allah'ın, Önceleri kendilerine bahşetmiş ol­duğu nimetlerini inkâr etmeye, nankörlük yapmaya başlarlar. Onların kalp-ieri kamil imandan ve Allah'a hakkı ile itimad etmekten yana bomboştur. Kendilerine bir hayır ve iyilik geldiğinde sevinip müjdelenirler. Ama yağmursuz kaldıklarında da ümitlerini kesip sus pus olurlar. Hüzün ve elemlerinden do­layı da nefesleri kesilir. Ekinlerine kuraklık isabet ettiğinde Allah'ın bahşedil­miş olan nimetlerini unuturlar. Sevinç ve ferahta ifrat eden hüzün ve kederde de tefrite kaçan ve bu ikisi arasında bocalayan kavim ne kötü bir kavimdir! Onlar gerçekten Allah'a iman eden kimseler olsalardı, her halükârda Allah'a karşı tevekkül içinde olurlardı. Kendilerine nimet verdiği zaman O'na şükre­der ve güzel ameller işlerlerdi. Kendilerinden nimeti alıkoyduğu zaman da der-hal Allah'tan bağışlanma dileyip dua ve istiğfar ile O'na sığınır, namaz kılar­lardı ki, genişliğe kavuşsunlar. Hiçbir halde Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmezlerdi. Malda veya canda veya ekinde kendilerine bir bela isabet ettiğinde sabreder, tasada ve kıvançta Rablerine hamd ederlerdi, işte gerçek mü'-minler onlardır. Sana gelince ey Muhammed! Sen o kafirler ve müşriklere deliller gösterdin, misaller verdin, çeşitli vaad ve tehditlerle onları korkuttun, ama bu onların İnat ve büyüklük taslamalarını, nankörlük ve küfürlerini, hak­tan kaçışlarını daha da arttırdı. Onlar iman etmediler diye sen üzülüp tasa­lanma. Sen, kalpleri Ölünceye, gözleri kör oluncaya kadar atalarını taklit et­meyi alışkanlık haline getiren ölü kimselere hakkın sesini duyuramazsm. Hak­kın sesini duyurmaktan yana kulakları sağırlaşan bu sağırlara islam'ın gür sedasını işittiremezsİn. Bunlar senin tebliğini duymamak İçin elbiselerine bü-ründüler, örtündüler, Hakkı dinlememekte ısrar ettiler. Ve olanca güçleriyle bü­yüklük tasladılar. Kulakları İslam davetini duymaktan yana sağır olan ve hak­kın sesine karşı kulaklarını tıkayıp arkalarım dönerek kaçanlara sen hakkı ve islamı nasıl duyaracaksm? Onları doğru yola nasıl ileteceksin?! Körleri sa­pıklıklarından kurtaracak doğru yola iletemezsin. Bunu hiçbir halde başara­mazsın. Sen ancak hakkın sesini, ayetlerimize iman een kimselere duyurabi­lirsin. Onlar bizim emir ve direktiflerimize teslim olan müslümanlarflır. An­cak iman ve İslama İstidadı olan kimselere hakkın sesini İşİttirebilirsin. "İşte O kitap; kendisinde hiç şüphe yoktur; müttakiler için yol göstericidir![43]

 

İnsan İşte Böyledir

 

54- Sızı güçsüz olarak yaratan, güçsüzlükten sonra kuvvetli kılan, sonra da kuvvetliSiğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapan Allah'tır. O dilediğini ya­ratır; bilendir, Kadir olandır.

55- Kıyamet koptuğu gün suçlular sadece çok kısa bir müddet kalmış olduklarına yemin ederler. Böylece onlar dünyada da aldatılıp haktan döndü­rülüyorlardı.

56- Kendilerine ilim ve iman verilenler; "And olsun ki, siz Allah'ın yazısında mevcud yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden di­rilme günüdür. Fakat sizler anlamıyordunuz" derler.

57- Zulmedenlerin, o gün özür beyan etmeleri fayda vermez; artık, ken­dilerinden Allah'ı honşnud edecek şeyleri yapmaları da İstenmez.

58- And olsun ki bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali vermişiz­dir. Bununla beraber, eğer sen onlara bir mucize getirmiş olsan, inkar eden­ler: "Siz ancak batıl şeyler ortaya atanlarsınız" derler,

59- Allah, bilmeyenlerin kalbierini İşte böylece kapatır.

60- Ey Muhammedi —Sabret ki, Allah'ın sözü şüphesiz gerçektir— kesin olarak inanmavanlar seni hafife almasınlar.[44]

 

Bazı Kelimeler:

 

Siyah saçların ağırması ve saçlar arasındaki beyaz kıllar. Zayıflık.Doğruluktan ve hayırdan çeviriliyorlar. Az bir za­man süresi. Karşıdaki kimsenin razı olmasını sağlayacak bir iş yapmaları kendilerinden istenmez. Gevşekliğe seni sevk etme­sin ve seni cahil görmesinler ki, kendi azgınlıklarına tabi olmaya seni sevk etmesinler.Batıla ve sihre tabi olanlar.[45]

 

Açıklama:

 

İnsani, iigili olan büayet,üİm, kudret, irade ve diğer ilahi sıfatları isbat etmektedir. İnsandaki bu intikal ve halden hale geçiş,AIİah'ın kudretinin son­suzluğuna ve müşriklerin inkar ettikleri ölüm sonrası dirilişe en büyük bir delildir.

Allah'lır ki, sizi bir zaafları ya rai ti. Sonra bu zayıflığınızın ardından si­ze kuvvet verdi. Güçlü delikanlılar oldunuz, insan penisten atılan bir meni dalgacığından, değersiz bir sudan, spermadan yaratılmıştır ki, bu da gayet küçük ve zayıf bir varlıktır, öyle ki bir defalık cinsel temasta erkeğin penisin­den milyonlarca sperma çıkmakta ve bunlardan birisi kadının yumurtalıcığı ile aşılanmaktadırlar. İşte bizlerden herhangi bir şahıs, bu aşılanan yumurta­cıktan meydana gelmektedir. Sonra insan bir zayıflıktan başka bir zayıflığa intikal ederek bu mükemmel aşamaya varıyor. O, anasının karnında bir ce­nin,sonra anasının kucağında süt emen bir çocuk oluyor. Ondan sonra .da gelişip büyüyor. Nihayet gençlik ve ergenlik çağma, onun ardisıra da tasta­mam bir erkek haline geliyor. Kendisinde güçlülük, kuvvetlilik ve delikanlı­lık belirtileri görülüyor. Bundan sonra yine gücünü kaybedip zayıflıyor ve ih­tiyarlıyor. İnsanın bu aşamalardan geçmesi mutlak ve kaçınılmazdır. Ana­sından doğarken güçlü ve kuvvetli bir insan olarak doğması mümkün değil­dir. Aynı şekilde yaşıhhk ve ihtiyarlık devresinde de güç ve kuvvetini eksiksiz olarak-devam ettirmesi de mümkün değildir. Bilakis onda zayıflığın ve ihti­yarlığın vücuda gelmesi kaçınılmazdır, önceki ayetlerde bulutlardan bahse­dilmişti. Burada da insandan bahsediliyor, insandaki ve bulutlardaki halden hale geçiş ve değişmeler sizin deliller çıkarmanıza, bu gibi şeylerin tabiat ese­ri olmadığına kanaat getirmenize sebep teşkil etmelidir. Bunların yegane kay­nağı Allah'ın iradesidir. O dilediğini yaratır. Bulutlan da gökte dilediği şekil­de yayar. O, yarattıklarının durumunu bilendir. Onları yaptıkları iyilik ve kö­tülüğe göre cezalandırıp mükafatlandırır. Herşeyi yapmaya gücü yeter.

Şimdi de kıyamet gününden bazı halleri size arz ediyorum: Kıyamet koptuğu saatte günahkarlar yemin ederek bir saatten fazla beklemediklerini söylerler. Çünkü ceza İle tehdit edilen ve kendisine ceza verileceği haber veri­len kimse, kendisine tanınan süre her ne kadar uzun olsa bile o süreyi az gö­rür. Ama bunun tersine, bir kimseye hayır ve mükafat vadedildiği zaman ken­disine tanınan süre ne. kadar kısa olsa bile o süreyi çok uzun görür. İşte bu insanlar, yani günahkarlar cehennemlik olduklarını ve cehennem ateşine doğru yol aldıklarını, doğru yolu kaybedip sapıklığa düştüklerini, küfürleri dolayı­sıyla dalalete saplandıklarını öğrendiklerinde kabirdeki bekleyiş sürelerini çok kısa ve az görürler. Ve biz bir saaattcıı fazla beklemedik, derler. "Onlar Onu gördükleri zaman sanki (dünyada) bir akşam veya kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar."[46] Haktan ve ölüm sonrası dirilişten çevrildikleri gi­bi, ic'e böye dünyada da haktan, doğruluktan çevirilirler.

Kendilerine Allah'ın kitabından ilim ve iman verilen kimselerse, bu süre­yi çok uzun bulurlar. Çünkü onlar cennetin nimetlerinden haberdardırlar. Bu sebeple biz ta kıyamet gününe ve ölüm sonrası diriliş gününe kadar bekle­dik, derler. Kafirlere de derler ki: Sizler ey müşrikler, Ölüm sonrası dirilişi inkar ediyordunuz. İşte size diriliş günü, ama sizler bu gerçeği bilmiyordu­nuz. Bu gün zulmedenlere, ileri sürdükleri mazeretlerin hiçbir faydası dokun­mayacaktır. Yaptıkları kötü amellerden dolayı mazeret beyanında bulunsalar da, bulunmasalar da, kendilerini azaptan kurtaramayacaklardır. Onların ma­zeretleri kabul edilmeyecektir. Örneğin diyecekler ki: "Rabbim beni dünyaya geri döndürünüz kî terkettiğim (dünya)da yararlı bir iş yapayım"[47]

O kafirlerle müşriklerden, işledikleri günahların izini ve sonuçlarını or-ladan kaldıracak ve Allah'ı hoşnut kılacak bir iş yapmaları da istenmeyecek­tir. Tevbe etmeleri kendilerinden talep edilmeyecektir. Kendilerinden^leri sür­dükleri özür ve tebveler aşla kabul olunmayacaktır! Biz bu insanlara Kur'an-ı Kerim'de bir çok misaller verdik. İnsanları Allah'a davet hususunda ilahi emir­leri tebliğ etmek işinde peygamberler hiçbir noksanlık bırakmadılar. Artık bundan sonra insanların mucizelerle şahitler istemeleri, peygamberlerden risaleti daha da açıklamalarını istemeleri, bir inattan başka bir şey değildir. Bir delili yalanlamayı kolay gören bir kimseye, bütün delilleri, küfür ve inadın­dan dolayı yalanlamak hiç te zor gelmez.Kendiîerine bir ayet ve mucize getir­diğin zaman kafirler derler ki: Ey risalet ve Peygamberlik iddiasında bulu­nan sizler, büyü ve batıla tabii olarak sizler bizim dinimizi boşa çıkarmaya ve itpal etmeye çalışıyorsunuz!

Onların bu işleri yapmaları makul bir sebebe dayanmamaktadır. Ancak Cenab-i Allah kafirlerin kalplerini mühürlemiştir, Onların kalplerine nur gir­mez. Çünkü onlar inat ve yalanlamaya mübtela olmuşlardır. Akılları hurafe ve sapıklıklarla dolmuştur. Nitekim Cenab-ı Allah onların kalplerini damga-lamıştır. Öyle ki Allah'ın ayetlerinden hiçbirini anlayıp kavrayamazlar. tşte böyle Cenab-ı Allah, bilmeyen cahillerin kalplerini damgalar. Bu, İnsanın ya­bancısı olduğu bir adet değildir. Ey Muhammedi Sen sabret. Doğrusu Allah'ın vadi mutlaka yerine gelecektir. Ahirete kesinlikle İnanmayan kimseler seni hafif düşürmesinler ve zayıflatmasınlar kî, üzerinde bulunduğun Hak yolunu terk etmeyesin. Bilakis sen, üzerinde bulunduğun hak yolda sebat et. Allah sana yardım edecektir. İnsanlara karşı seni koruyacaktır.[48]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/533.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/533-534.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/534.

[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/534.

[5] Al-i İmrân: 141.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/534-535.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/536-537.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/537.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/537.

[10] Zariyât: 20-21.

[11] Mü'minûn: 115.

[12] Secde: 17.

[13] Secde: 20. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/538-539.

[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/540.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/540.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/540-541.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/541-543.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/543.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/543.

[20] Rad: 2.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/544-547.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/547-548.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/548.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/548.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/548-549.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/549-550.

[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/550.

[28] Fatır: 1.

[29] Zuhruf: 27.

[30] Bakara: 138.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/550-551.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/552-553.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/553.

[34] Nisa: 79.

[35] Hâdid: 23.

[36] Bakara: 276.

[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/553-555.

[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/555-556.

[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/556.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/556-558.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/558-560.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/560.

[43] Bakara: 2.

 Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/560-562.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/562-563.

[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/563.

[46] Naziât: 46.

[47] Mü'minûn: 99-100.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/563-565.