Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 031Lokman

31

 

Lokmân Suresi

 

İndiği Yer:

 

Mekke

 

İniş Sırası:

 

57

 

Âyet Sayısı:

 

34

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada otuz birinci, iniş sırasına göre elli yedinci sûredir. Sâffât sûresinden sonra, Sebe' sûresinden önce Mekke döneminin ortalarında inmiştir. 27-28. âyetlerin veya 27-29. âyetlerin Medine'de indiği söylenirse de bu yöndeki rivayetler güvenilir bulunmamıştır.[1]

 

Adı

 

12 ve 13. âyette Hz. Lokmân'ın adı geçtiği için Lokman adını almıştır.[2]

 

Konusu

 

Konusu Lokmân'ın oğluna öğütlerini içeren âyetlerde özetlenen şirk inancının yasaklanması, ana babaya saygı gösterip meşru buyruklarına uyma, sorumluluk duygusu, iyilik için çalışma, sabır, tevazu gibi dinî ve ahlâkî ödevlerdir. Daha sonra putperestleri şirkten vazgeçirmeyi ve onlara kurtuluş yolunu göstermeyi amaçlayan bilgiler, kanıtlar ve uyarılara yer verilmiştir.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Elif-lâm-mîm. 2-3. Bunlar, güzel işlerin peşinde olanlara hidayet ve rahmet kaynağı olan hikmetli kitabın âyetleridir. 4. Namazlarını özenle kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananlar. 5. İşte rablerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar onlardır, kurtuluşa erenler de Yalnız onlardır. [4]

 

Tefsiri

 

1. Bazı sûrelerin başında bulunan bu harflere "hurûf-ı mukattaa" denir.[5]

 

2-5. Kitaptan maksat Kur'ân-ı Kerîm veya onun, bu sûrenin öncesinde inmiş olan kısmıdır. Kur'an'm niteliği olarak zikredilen hakîm kelimesi, onun en doğru ve en yararlı bilgiler içerdiğini ifade eder; 3. âyetteki hüdâ ve rahmet kelimeleri de bu anlamı açmaktadır. Kur'an âyetleri insanlık İçin bir nimet olmakla birlikte onlardan ancak "güzel işler peşinde olanlar" yararlanabileceklerdir. 4. âyette bu kimselerin Özellikleri namazı özenle kılmak, zekâtı vermek ve âhirete kesin olarak inanmak şeklinde özetlenirken Allah'a iman şartının açıkça belirtilmesine gerek görülmemiştir, çünkü 3. âyetin sonundaki "muhsİn" kelimesinin maştan olan "ihsan" kavramı Allah'a imanı da içermektedir.[6] Nitekim bir hadiste ihsan, "Allah'a O'nu görüyormuş gîbi ibadet etmektir" buyurulmuştur.[7]

Bu sûrenin indiği dönemde henüz beş vakit namazın ve zekâtın farz kılınmadı ğı dikkate alınırsa buradaki namazı umumi mânada Allah'a "ibadet ve dua" veya o dönemdeki şekliyle namaz, zekâtı da bilhassa o sıralarda putperestlerin zulüm ve baskısı altında büyük sıkıntılar yaşayan müsl umanlar için özel bir önem taşıyan "malî dayanışma" olarak anlamak yerinde olur.[8]

 

Meâli

 

6. İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisiz olarak başkalarım Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri satın alırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor. 7. Böyle birine âyetlerimiz okunduğunda sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyorrauş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir; ona acıklı bir azabı müjdele! 8-9. iman edip hayırlı işler yapanlara gelince onları da nimetlerle dolu, içinde ebedî kalacakları cennetler bekliyor. Bunu Allah gerçek olarak vaat] etmiştir. O azizdir, hakimdir. 10. O, gökleri görebileceğiniz herhangi bir destek olmadan yarattı, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, orada her türlü canlının çoğalmasını sağladı. Biz, gökten su indirip (bununla) yeryüzünde her türden faydalı bitkiler bitirdik. 11. İşte bunlar Allah'ın yarattıklarıdır; şimdi gösterin bana, O'ndan başkası ne yaratmış! Hayır, zalimler açık bir sapkınlık içindedirler.[9]

 

Tefsiri

 

6-7. Dünyada maddî haz ve mutluluktan başka gayeleri olmayan insanlar, başkalarını da bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak, alıkoymak, boş şeylerle uğraşmak maksadıyla akıl ve bilgi temeline dayanmayan anlamsız, içi boş sözlere (veya bir yoruma göre) çalgılı eğlencelere kendilerini kaptırır, hayatın gayesini bunlardan İbaret görür, bunlara para harcar; bunları konuşup bunları dinlerler; Allah'ın hikmetli, anlam yüklü ve dolayısıyla kurtarıcı âyetleri kendilerine okunduğunda ise büyüklenerek bunlara kulak tıkayıp sırt çevirirler. Böylece inançlı ve inkarcı kesimler arasındaki temel bir mantık ve zihniyet farkı ortaya konmaktadır.

"Eğlendirici söz" diye çevirdiğimiz 6. âyetteki "lehve'l-hadîs" deyimi klasik tefsirlerin çoğunda mûsiki olarak açıklanmış ve bazı tefsirlerde bu âyete dayanılarak şarkı söylemenin, çalgı çalmanın, dinlemenin, bu işin ticaretini yapmanın haram olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu deyimin şirk İnancı içeren sözler veya daha genel olarak insanlar için herhangi bir fayda getirmeyen boş ve lüzumsuz konuşmalar olduğu yolunda görüşler de zikredilmektedir.[10]  İmam Mâlik bir soru üzerine âyetteki "Allah yolundan saptırmak için" ifadesine dayanarak, "Eğer (müzik) İnsanı Allah'a karşı görevlerinden alıkoyuyorsa haramdır" demiştir.[11] Kurtubî mûsikinin haram olduğu yolunda aktarılan bazı rivayetleri sıraladıktan sonra ünlü fıkıh bilgini Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'ye[12]dayanarak kendi görüşünü özetle şöyle belirtir: İnsanların kötü duygularım tahrik eden, haramları öven şarkıların haram olduğu açıktır; ancak bu tür sakıncalar taşımayan; bayram, düğün gibi sevinçli ve mutlu zamanlarda veya dinlenmeye ve rahatlamaya ihtiyaç duyulduğu durumlarda caizdir (XIV, 55-56).

Bize göre -Taberî'nin de belirttiği gibi (XXI, 63)- lehve'l-hadîs deyiminin özel olarak şarkı ve mûsiki anlamına geldiğine dair âyette herhangi bir işaret bulunmadığına göre bu deyimin anlamını musiki olarak sınırlamak doğru değildir.Bu iki âyette özetlenen İnkarcı psikoloji ve tavır dikkate alındığında bunun, genel olarak müşriklerin, ilâhî mesajın insanlar üzerindeki etkisini kırnak İçin ileri sürdükleri içi boş iddialar, laf cambazlıkları şeklinde yorumlanması gerekmektedir. Nitekim 6. "âyetteki "bi-gayri ilm" (bilgisiz olarak) tabiri de bunu desteklemektedir. Eğer mûsiki, şiir vb. etkinlikler böyle bir kötü amaca alet ediliyorsa bunu yapanlar da âyetin eleştiri kapsamına girer. Ayrıca burada, sadece o dönemdeki inkarcıların söz konusu tutumları değil, hangi dönemde olursa olsun "Ailah"ın yo-lu"nu tıkama amacına yönelik zihniyet ile bunun ürünü olan tavır, tenkit ve faaliyetler de eleştirilmektedir.

"Tür" diye çevirdiğimiz zevç kelimesi, sözlükte "eş, bir şeyin zıt yönden dengi, eşiti, bileşik varlığın her bir öğesi" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî kelimeyi, "varlıklar topluluğunu oluşturan her bir tür" anlamında da açıklamış olup[13] mealinde bu açıklama dikkate alınmıştır.[14]

 

Meali

 

12. Andolsun ki vaktiyle Lokmân'a hikmeti vermiş, şöyle demiştik: "Allah'a şükret, O'na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur; nankörlük eden de bilmelidir ki Allah zengindir, her türlü övgüye lâyıktır." 13. Lokman, oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: "Sevgili oğlum! Allah'a ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır." 14. Biz insana ana babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem ana babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır. 15. Eğer ana baban, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarda bu durumda onlara uyma; yine de onlara dünyada iyi davran; yüzünü ve Özünü bana çevirenlerin yolunu izle; dönüşünüz yalnız banadır, O zaman yapıp ettiklerinizin sonucunu size bildireceğini. 16. Lokman, "Sevgili oğlum" (dedi), "yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklansa veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa yine de Allah onu açığa çıkarır. Kuşkusuz Allah her şeyi bütün gizlilikleriyle bilir, O her şeyden haberdardır. 17. Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, basma gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir. 18. Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiçbir kimseyi sevmez. 19. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini yükseltme; çünkü seslerin en çirkini eşek sesidir."[15]

 

Tefsiri

 

12-13. Lokman, Kur'ân-ı Kerîm'de ismi sadece bu sûrede geçen, aynı zamanda sûrenin de ismiyle anıldığı sâlih bir kişidir. Âlimlerin çoğunluğu, Lok-mân'ın peygamber olmadığını, ancak Allah'ın kendisini bilgi ve hikmetle şereflendirdiğini belirtirler. İslâm öncesi Arap toplumunda da onun bilge bir kişi olduğu kabul edilir, saygıyla anılırdı. İslâm tarihi kaynaklarında ve tefsirlerde soyu, milliyeti, hayatı ve sözleriyle ilgili güvenilirliği tartışmalı çeşitli rivayetler vardır.[16]

Müfessirler 12. âyette Loknıân'a verildiği bildirilen hikmet kelimesini, "din konusunda derin bilgi, sahih inanç, akıl, yerinde ve doğru konuşma, isabetli görüş ve davranış" olarak açıklamışlardır.[17]  Hikmet hem doğru bilgi, inanç ve düşünceyi hem de bu zihnî birikimin mümkün olan en mükemmel şekilde hayata geçirilmesini ifade eder.

Bilgi birikimi olan bir insan bu birikimini doğru, yerinde ve gerektiği ölçüde kullanmaz yahut yanlış yerlerde kullanırsa bu insana âlim denebilirse de hakîm denemez; çünkü hikmet kavramı, "bilgiyi yerli yerince kullanma" anlamına da gelir. Buna göre bilgisini doğru ve gerektiği şekilde kullanmayan insan, bilginin şükrünü verine getirmemiş olur; bilgisini belirtildiği şekilde kullanan ise şükür ödevini yerine getirdiği gibi bunun faydasını da yine kendisi görmüş, yani bilgisini değerlendirmiş ve sonuçta onu kendisi için faydalı hale getirmiş olur. 12. âyette "O'na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur..." buyurulurken bu gerçeğe de işaret edilmiştir.

Lokmân'a verilen hikmetin çerçevesi çizilirken tevhid inancının başta geldiği görülmektedir. Esasen bu, şükrün de birinci şartıdır; bu sebeple Lokman, kendisi Allah'ın birliğine inandığı gibi oğluna da şirkten uzak durmayı öğütlemiştir. Âdil olmayan hakîm olamaz; adalet, "her şeyi yerli yerince yapmak, herkese hakkını vermek"tir. Herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşan yani Allah'tan başkasına tanrılık nitelikleri yükleyen kişi, Allah'ın hakkı olan tanrılığı başkasına vermiş, böylece haksızlık (zulüm) yapmış demektir; üstelik bu tutum, haksızlıkların en büyüğüdür. Bu sebeple âyette "O'na ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır" buyu-rulmuştur. Esasen İslâm'ın en başta şirki ortadan kaldırmayı hedeflemesi de Allah'a ortak koşmanın, bütün kötülüklerin başında geldiği ve diğer birçok kötülüğün temel sebebi olduğu anlayışına dayanır.[18]

 

14-15. Sûrenin Lokmân'a ayrılan bölümünde, araya ana babaya itaat konusundaki bu iki âyetin girmesiyle ilgili iki farklı açıklama yapılmıştır. Bir yoruma göre bu iki âyet de Lokmân'a ait sözlerdir. Buna göre âyetin başında "Allah bana buyurdu ki..." şeklinde bir ifade takdir etmek gerekir. Diğer bir yoruma göre bu âyetler araya sokulmuş bir açıklama (i'tirâzıyye) mahiyetinde olup amaç, ana babaya saygının Önemini, ayrıca bunun sınırını ve Allah'a saygıyla ilişkisini ortaya koymaktır.

"Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur" şeklinde çevirdiğimiz ifade, emzirmenin normal süresi İki yıl kadar olmakla birlikte bunun mutlaka tamamlanması gerekmediğine, ana-baba isterlerse çocuğun iki yıl dolmadan da sütten kesebileceğine işaret eder.[19]

"(Ey insan), hem bana hem ana babana minnet duymalısın" buyurularak Allah'a minnettarlıkla ana babaya minnettarlığın birlikte emredilmesinin sebebi, Allah'ın insanı var edip onu nimetleriyle rızıklandırması, ana babanın da insanın hem dünyaya gelmesine vesile olması hem de hayatının en zayıf dönemlerinde, çocukluğunda, hastalığında ona kol kanat germesi, yetiştirip büyütmesi, beslemesi ve eğitmesidir.[20]  Âyette annenin fedakârlığına özel bir vurgu yapıldığı görülmekte, dolaylı olarak onun daha çok ilgi ve sevgi beklediğine işaret edilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber de, "Yâ Resûlellah! Kİ-me iyilik etmeliyim?" şeklindeki bir soruya, "annene" diye cevap vermiş; "Sonra kime9" denilince vine "annene" demiş; üçüncü defa tekrarlanan soruya da aynı cevabı vermiş; nihayet dördüncüsünde "babana" buyurmuştur.[21]Ancak Allah'ın hakkı bütün hakların önünde olduğu için ana-ba-ba çocuklarını bu hakkı ihlal etmeye yani onu tevhid İnancından sapmaya veya Allah'ın açıkça yasakladığı başka işler yapmaya zorlarlarsa kesinlikle onların bu baskısına boyun eğilmeyecek; bununla birlikte meşru ve mâkul olan istekleri yerine getirilecektir.[22]

 

16-19. Lokmân'ın oğluna yönelttiği bu öğütler de Allah'ın ona verdiği hikmetin meyveleridir. Kuşkusuz insanın yaptığı her şey -ne kadar saklanırsa saklansın- Allah'ın mutlaka onu bildiği, dolayısıyla onun hesabını soracağı İnancı ve bilinci ile bundan doğan sorumluluk duygusu ve kaygısı ahlâkî hayatın temelidir. Nitekim meşhur bir özdeyişte "Hikmetin başı Allah korkusudur" denilmiştir. Büyük şairimiz Mehmed Akif'in, "Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandrr" şeklindeki beyti de bu gerçeğin güzel bir ifadesidir.

İnsanın iyi ve itaatkâr bir kul olduğunu gösteren üç örnek davranışın sıralandığı 17. âyetteki "namaz" Allah'a kulluk ödevini, "iyi olanı emredip kötü olana karşı koymak" toplumsal davranışlar karşısındaki kulluğun gerektirdiği yapıcı tutumu, "sabır" ise maddî ve sosyal çevreden gelen sıkıntıları, belâları birer imtihan bilip metanetle karşılama olgunluğunu yansıtır. Âyetteki "İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir" ifadesi, bu müsbet davranışların, kulluktaki kemali gösteren birer örnek olduğunu, hayatın şartları içinde yerine getirilmesi gereken böyle daha başka yüksek davranışlar da bulunduğunu gösterir. 18-19. âyetlerde ise kaçınılması gereken olumsuz davranışlardan örnekler verilmektedir. Bu örneklerin, özellikle kendini beğenmişlerin, başka insanları aşağılayıcı tutumlarından seçilmiş olması ve bunların Allah sevgisinden mahrum kalacakları uyarısında bulunulması, Kur'an'in insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından Özellikle dikkat çekicidir.[23]

 

Meali

 

20. Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak Önünüze bolca serdiğini görmez misiniz? İnsanlardan öyleleri vardır kî bilgisizce, bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap obuadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar. 21. Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiğinde, "Hayır, biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız" dediler. Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa! 22. Her kim kendini iyiliğe adayarak özünü Allah'a teslim ederse sağlam kulpa yapışmış demektir. İşlerin sonu Allah'a varır. 23. Kim de inkâr ederse artık onun inkârı seni üzmesin: çünkü onların dönüp varacakları yer yalnız bizim huzurumuzdur; yaptıklarının sonucunu kendilerine bildireceğiz; Allah kalplerin derin-liklerindekini dahi çok iyi bilmektedir. 24. Onlara kısa bir süre hayatın nimetlerini tattım-, sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız. 25. Onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, mutlaka "Allah" diyeceklerdir. De ki: "Bütün övgüler Allah'a mahsustur"; ama onların çoğu bilmez. 26. Göklerde ve yerde olan her şey yalnız Allah'ındır; kuşkusuz sadece Allah'tır zengin olan ve her türlü övgüye lâyık olan. 27. Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, ardından ona yedisi daha eklenmek üzere deniz de mürekkep olsaydı yine de Allah'ın sözleri tükenmezdi; Allah azizdir, hakimdir. 28. Sizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir; Allah her şeyi işitir, her şeyi görür. 29. Allah'ın geceyi gündüze kattığım, gündüzü de geceye kattığını; her biri belirli bir süreye kadar hareketini sürdürmek üzere güneşi ve ayı (buyruğuna) boyun eğdirdiğini ve Allah'ın yapıp ettiklerinizden kesin olarak haberdar olduğunu bilmez misin? 30. Bu böyledir, zira Allah hakikatin kendisidir; O'nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır ve Allah, yalnızca O, çok yücedir, çok büyüktür. 31. Görmez misin, varlığının kanıtlarından bir kısmını size göstersin diye denizde gemiler Allah'ın lütfuyla nasıl yüzüp gidiyor! Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır. 32. Dalgalar onları yoğun gölgeler gibi kapladığında dini Allah'a özgü kılarak O'na yaka-rırlar; Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez. 33. Ey insanlar! Rabbinize saygısızlıktan sakının; hiçbir babamn evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah'ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi ayartmasın. 34. Kıyamet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın kalındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğim bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez; ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.[24]

 

Tefsiri

 

20-21, Yukarıda (13. âyet), Lokmân'm dilinden "Allah'a ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır" Duyurulmuştu. İşte bu ve bundan sonraki âyetlerde Allah'ın varlık ve birliğine dair kanıtlar sıralanarak insanların bu büyük haksızlığa sapmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri insanların hizmetine vermesinden maksat, hu varlıkların, insanların yararlanabileneği şekilde yaratılmış, düzenlenmiş olmasıdır. Nitekim âyetin devamındaki "nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze serdiğini..." şeklindeki ifade de bunu göstermektedir. Ayetin başındaki "görmez misiniz" sorusu, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelerlerse bu gerçeği kendi akıllanyla da kavrayabileceklerine işaret etmektedir.

Tefsirlerde 20. âyet metnindeki "ilim" akla veya nakle dayanan bilgi, "hüdâ" akıl ve basiret, "kitâbün münîr" ise ilâhî vahiy olarak açıklanmıştır.[25] Buna göre putperestlerin ve benzer inanç sahiplerinin atalarından devraldıkları bâtıl inanç lan, gelenekleri, hurafeleri yaşatmakta ısrar etmeleri ne doğru bilgiye ne akıl ve basirete ne de İlâhî vahye dayanmaktadır; aksine sadece şeytanın bir aldatması olup 21. âyette ifade bu-yurulduğu üzere sonu da kaçınılmaz olarak cehennem azabıdır.[26]

 

22. Yukarıda Allah'ın yolunu bırakıp atalarının bâtıl İnanç ve geleneklerini sürdürenlerin şeytanın davetine uydukları bildirilmişti; burada ise kendilerini Allah'a teslim edenlerin, yani Allah'a inanıp O'nun yolundan gidenlerin bu doğru ve kurtarıcı tercihleriyle "sağlam kulp"a yapışmış olacakları, yani yollarının doğru, akıbetlerinin hayırlı ve güvenli olacağı müjdelenmektedir.

"Kendini iyiliğe adamış" diye çevirdiğimiz muhsin kelimesi, sözlükte "iyilik eden, güzel davranan, yaptığını güzel yapan" gibî anlamlara gelir. Ancak bu bağlamda özellikle "içten bir kulluk sergileyerek Allah'a yönelme" şeklinde dinî bir anlam içerdiği anlaşılmaktadır. Nitekim bîr hadiste, muhsin kelimesinin masdan olan ihsan kavramı, "Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmektir" şeklinde açıklanmıştır.[27]

 

23-24. Resûlullah muhataplarının İslâm davetini kabul ederek kurtuluşa ermelerini büyük bir arzuyla istiyor, bunun için canla başla çalışıyor, ancak onun bu iyi niyetine, yüksek insanî tavrına rağmen halkının önemli bir kısmı eski yanlış İnançlarında direniyor, bu da onu son derece üzüyordu. İşte bu âyetlerde Allah Te-âlâ resulünü teselli etmekte; inkarcılara da kalplerinin derinliklerindeki kin, öfke, düşmanlık gibi kötü duygu ve düşüncelere varıncaya kadar her türlü hallerini eksiksiz bildiğini haber vererek akıbetleri konusunda onları uyarmaktadır.[28]

 

25-29. Putperest Araplar, aslında Allah'ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O'nun yaratıci kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah'ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. 25. âyetteki "Bütün övgüler Allah'a mahsustur" İfadesi, Allah'tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı, işlevi ve kutsallığı yüklenemeyeceği,76. âvetten sûrenin sonuna kadar devam eden kısım, neden bütün övgülerin Allah'a mahsus olduğu sorununun âdeta cevabı mahiyetindedir. Zira 26. âyete göre müşriklerin taptıkları putlar da dahil olmak üzere evrendeki her şey Allah'a aittir, O'nun mülküdür; her şey O'na muhtaçtır ve O'nun hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, dolayısıyla yaratma ve yönetmesinde kayıtsız bir hürriyete sahiptir. 27. âyette Allah'ın bilgisinin zenginliği ve sınırsızlığı, 28-29. âyetlerde kudretinin mükemmelliği, kusursuz ve hikmetli yaratıcılığı özetlenmektedir. Kısaca 25. âyetteki "Bütün övgüler Allah'a mahsustur" hükmü, 27-29. âyetlerde şu üç öncüle dayandırılmıştır: a) Allah evrenin mutlak ve özgür yöneticisidir; b) O'nun, insan zihninin kuşatamayacağı derecede sınırsız ilmi vardır; c) Her şeyi kolaylıkla var eden, varlığını sürdüren veya varlığına son veren üstün kudretin sahibidir.[29]

 

30. Allah'ın irade, İlim ve kudreti hakkındaki bu kesin bilgilerden sonra 30. âyette artık reddedilmesi mümkün olmayan kesin hüküm ortaya konmaktadır: "Allah hakikatin kendisidir; O'nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır ve Allah, yalnızca O, en yücedir, en büyüktür."[30]

 

31-33. Allah'ın insanlığa sayısız nimetlerinden biri daha hatırlatıldıktan sonra 32. âyette insanların çaresiz kaldığı zamanlarla esenlik zaman!anndaki dinî tutumları arasında görülen tutarsızlığa dikkat çekilmekte; 33. âyette ise ön yargj, inat, taassup gibi olumsuz şartlanmalarla gönül ve zihin dünyası yoksullaşmamış her normal insan için kurtarıcı değer taşıyan uyanlar yer almaktadır.

"Ortada kalır" diye çevirdiğimiz muktasıd kelimesi tefsirlerde farklı şekillerde açıklanmıştır. İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Râzî, Şevkânî gibi âlimler bu kelimeyi, "Tehlike sırasında ulaştığı samimi inancım kurtulunca da sürdürür" şeklinde olumlu bir tutum olarak açıklarken Mücâhİd, Taberî gibi bazı müfessirler de "Sözüyle dengeli, ölçüye uygun yani doğru bir inancı ifade etmekle birlikte inkârını içinde saklar" şeklinde olumsuz bir anlamda yorumlamışlardır.[31]  Bize göre -Râgıb el-İsfahânî'nin el-Müfredâfmda, Fâtır sûrestnin 32. âyetindeki aynı kelimeye getirdiği açıklama dikkate alındığında-âyetin bağlamına, "İnkâr etmekle inanmak arasında tereddüde düşer, ortada kalır" şeklindeki yorum daha uygun düşmektedir; mealinde de bu anlam tercih edilmiştir muktasıd kelimesinin anlamı için ayrıca bk. Fâtir 35/32[32]

 

34, Sûre, Allah'ın ilminin ve kudretinin kusursuzluğunu özetleyen ve ilâhî bilgi ile insan bilgisi arasındaki büyük farkı gösteren ifadelerle son bulmaktadır. Klasik tefsirlerde bu âyete dayanılarak, kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman vaeacasını. rahimlerdekİ hehepin rinsivefmin ve ten renginin tip. Ne olduğunu, insanın ileride neler elde edeceğini, gelecekte ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah'tan başkasının bilemeyeceği ileri sürülmüş, dolayısıyla bunlara "mugayyebât-ı hams" (beş bilinmeyen) denilmiştir.[33] Halbuki âyette kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin sadece Allah'a ait olduğu, keza hiç kimsenin yarın ne elde edeceğini ve nerede öleceğini bilemeyeceği, dolayısıyla bu bilgilerin de sadece Allah'a ait olduğu belirtilmekte; fakat yağmurun yağma zamanı ve rahimdeki bebek hakkında "Bunları da yalnız Allah bilir" gibi bir sınırlama bulunmamakta; sadece yağmuru Allah'ın yağdırdığı, dolayısıyla zamanını da bildiği; keza O'nun rahimlerdekinİ de bildiği ifade edilmektedir. Bu ifadeden kesinlikle bu iki konuda Allah'tan başkasının önceden bilgi sahibi olamayacağı anlamı çıkmaz; diğer bir ifadeyle âyette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah'a mahsus olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir; bu da -eski tefsircİle-rin iddiasının aksine- belirtilen iki konuda insanların önceden bilgi sahibi olabileceklerini gösterir. Nitekim çağımızda bilim bu noktaya gelmiştir. Ancak, kuşku yok ki bu, İnsanın belirtilen konularda veya benzerlerinde önceden bildiklerinin mutlaka aynıyla gerçekleşeceği anlamına gelmez; zira olmuş ve olacak tabiat olaylarını bütün yönleriyle eksiksiz bilen yüce Allah, insanların bilgilerini ve tahminlerini alt-üst eden yeni durumlar yaratabilir ve böylece insanların olmasını bekledikleri olaylar gerçekleşmeyebilir.[34]

 



[1] İbn Âşûr, XXI, 138

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/305.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/305.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/305.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/305.

[5] bilgi İçin bk. Bakara 2/1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/306.

[6] İbn Âşûr, XXI,141

[7] Bu-hârî, "îmân", 37; Müslim, "îmân", 5-7

[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/306.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/306-307.

[10] bu görüşler için bk. Tabe-rî, XXI, 60-63

[11] Kurtubî, XIV, 54

[12] bk.Ahkâmü'l-Kur'ân, III, 1494

[13] eî-Müfredât, "zvc" md

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/307-308.

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/308-309.

[16] bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, "Lokman", İFAVAns., III, 123-124

[17] Taberî, XXI, 67; İbn Atıyye, IV, 346

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/309-310.

[19] ayrıca bk. Bakara 2/233

[20] Râzî, XXV, 147; Şevkânî, IV, 273

[21] Müsned, V, 3,5; Tir-mizî, "Birr", 1

[22] ayrıca bk. Ankebût 29/8

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/310-311.

[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/311.

[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/312-313.

[25] îbn Atıyye, IV, 352; Şevkânî, IV, 277; krş. Râzî, XXV, 152

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/313-314.

[27] Buhârî, "îmân", 37; Müslim, "îmân", 5-7). 

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/314.

[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/314.

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/314-315.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/315.

[31] bu yorumlar için bk. Taberî, XXI, 85; İbn Atıyye, IV, 355; İbn Kesîr, VI, 353-354; Râzî, XXV, 162; Şevkânî, IV, 281

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/315.

[33] meselâ bk. Taberî, XXI, 88-89; İbn Atıyye, IV, 356

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/315-316.