Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Secde Sûresi - Kuran - 032Secde - 20. Sayfa

SECDE SÛRESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Kur'an Allah Tarafından İndirilmiştir. 2

Allah Bütün Varlıkların Yaratıcısıdır. 2

Kafirler Ve Öldükten Sonra Diriltilme. 3

Ölüm Meleği Hakkında. 3

Ahirette Günahkârların Durumu. 4

Mü'minlerin Vasıfları Ve Akıbeti 5

Mü'min İle Fasik Arasında Mukayese. 6

İnkar Edenler Dünyada Da Cezalandırılır. 6

Musa (A) Allah'ın İsrailoğullarma Gönderdiği Bir Peygamberdir. 6

Kıyamet Günü'nde Tek Hakim Allah'tır. 7


SECDE SÛRESİ

 

Kur'an'daki Sırası       : 32

Nüzul Sırası                : 75

Ayet Sayısı                  :30

İndiği Dönem               : Mekke       

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Sürede Kur'an'ın ilahi vahiyle olan bağı te'yid edilerek, kafirlerin Peygamber'e iftira et­meleri ve ortak nisbet etmeleri de reddedilmektedir. Kainattaki varlıkları yaratmada ve bu varlıklarda belirli kanunları koymada Allah'ın gücü övülerek, sadece O'nun ibadete ve bo­yun eğmeye layık olduğu delillendirilmektedir. Kafirlerin öldükten sonra diriltilme ve hesa­ba çekilme konusundaki şüpheleri anlatılarak, eleştirilmekte ve mü'minlerin akıbeti ile on­ların akıbeti mukayese edilmektedir. Musa'nın peygamberliğine de işaret edilerek, Allah'ın Israİloğullarına sabretmelerinden ve O'nun ayetlerine tâbi olmalarından dolayı ihsanda bulunduğu anlatılmaktadır. Peygamber de teskin edilerek konumu desteklenmektedir.

Süre ayetlerinin birbiriyle olan uyumlu bağı ve iîade birliği, ayetlerin bir defada veya peşpeşe indiği görüşünü haklı çıkartmaktadır. 16-20. ayetlerin Medine'de indiği rivayet edilmiştir; ancak kalıp ve konu bakımından önceki ayetlerle uyum ve birlik içerisinde olma­ları, sözkonusu rivayette şüphe uyandırmaktadır.[1]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla

1.  Elif Lam Mim.

2.  Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemle­rin Rabbİ tarafındandır.

3.  Yoksa onlar: "Bunu uydurdu" mu diyorlar? Hayır. O, Rabbinden olan bir haktır; senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için (onu sana indir­dik). Umulur ki hidayet bulurlar."

 

Kur'an Allah Tarafından İndirilmiştir

 

Sûre dikkat ve teveccühleri üzerine çekmek için "Elif Lam Mim" harfleriyle başla­mıştır. Sonra Allah'ın kitabı olan Kur'an'a övgüyle işaret edilmiş, onun âlemlerin Rabbi tarafından indirildiği te'yid edilerek hiçbir şüpheye yer olmadığı vurgulanmıştır. Bun­dan sonra da kafirlerin söyledikleri sözlere kınayıcı bir üslupla işaret edilmiştir; onlar "Kur'an'ı o uydurdu" diyorlardı. Bu iddia, onun Allah tarafından bir hak olduğu, onu Peygamber'e, insanları uyarması için indirdiği te'yid edilerek reddedilmektedir. O in­sanlar ki, ondan önce onlara bir uyarıcı gelmemişti. Böylece belki bu uyarıyla Allah'ın dosdoğru yolunu bulurlardı.

İlk iki ayetin, üçüncü ayet için mükemmel bir başlangıç oluşturduğu hemen anlaşıl­maktadır. Üç ayet de genel olarak Kur'an'ın Allah tarafından indirildiğini te'yid etmek­te ve Peygamber tarafından uydurulduğu iddiasını da yalanlamaktadır. Bu iddia birçok yette tekrarlanmış ve her tekrarlamada da yalanlanmiştır.

4.  Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra Arş'a İstiva etti. Sizin O'nun dışında bir yar­dımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de düşünüp öğüt al­mıyor musunuz?

5.  Gökten yere, her İşi O evirip düzene koyar. Sonra (iş­ler), sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.

6.  İşte görülmeyeni de, görüneni'[2] de bilen, güçlü ve esir-geyıcı olan O dur.

7.  Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yarat­maya bir çamurdan başlayandır.

8.  Sonra onun soyunu bir özden, hakir bir su(yun özü)n-den[3]' yapmıştır.

9.  Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz?[4]

 

Allah Bütün Varlıkların Yaratıcısıdır

 

Ayetlerin ifadeleri gayet açıktır. İbarelerin ifadesine göre çoğul muhatap zamirleri kafirlere dönmektedir. Buna göre, önceki ayetlerle aralarındaki bağ devam etmektedir. Ayetler hem kendilerinden önce gelen ayette mevcut olan reddiyeyi desteklemekte ve Allah'ın yarattığı o büyük muazzam kâinat üzerinde durup düşünmedikleri için kafirleri kınamaktadır. Allah o kâinattaki her şeyi en güzel ve mükemmel surette yaratmıştır. Orada tek başına, son derece hikmetli tasarrufuyla, kudretinin kapsamıyla, ne gökte ne de yeryüzünde bilgisinden, hükmünden ve kudretinden dışarıya hiç bir şey çıkmaz. Son­ra onları topraktan yaratmış, sonra da zayıf, basit, değersiz bir nutfeden-spermden ço­ğaltmışken, onları kulaklarla, gözlerle, gönüllerle, akıllarla donatmışken, onlar yardım ve şefaati başkasından istemekten çekinmemişlerdir. Halbuki O'ndan başka hiç bir kim­seye ne bir dost ve yardımcı, ne de bir şefaatçi vardır. Yine O'nun bahşettiği lütuflanna ve nimetlerine şükretmem ekte, O'na tam bir ihlasla boyun eğerek hakkını yerine getir­memektedirler.

Ayetlerin üslubu kuvvetli olup kalplere ve akıllara nüfuz ederek işlemekte ve böyle­ce hak ve hidayeti arzulayan, boyun eğmiş sağlam nefiste Allah'a saygı duyup yüceltme duygusunu uyandırmakta, yine onda varlığı vacip, zorunlu olan zâtın mevcudiyeti, sıfat­larının kemâli, kudretinin büyüklüğü ve sadece O'nun boyun eğilip yalvarılmaya layık olduğu konusundaki kanaatini diriltmektedir.

Ayetlcrdcki hüccet ve deliller, bahsedilen konularda kafirleri bağlayıp esir almakta­dır. Çünkü onlar kâinatın yaratıcısı ve tedbir edicisinin, zarar ve fayda verenin Allah ol­duğuna inanmaktadırlar. Nitekim bu, Önceki geçen birçok sûrede de anlatılmıştır.

Dikkat edilirse bu ayetlerde yer alan konular önceki sûrenin başında ve sonlarında da geçmişti. Burada da, orada söylediğimiz gibi şunu söyleyebiliriz: Bu tür tutum ve davranışların tekrarlanması, münasebetlerin yenilenmesi sebebiyle bunlar tekrarlanmak­tadır.

Bu ayetlerde, göklerin ve yeryüzünün yaratılması, bunun süresi, sonra da Allah'ın (cc) Arş'a istiva etmesi, insanı yaratması, Allah'ın hüküm ve kudretinin umumiliği ile ilgili ifadeler, diğer sûrelerde de yer almış ve tefsirleri benzer veya yakın bir şekilde ya­zılmıştır. Biz de oralarda, tekrara ihtiyaç olmayacak tarzda yorumlarda bulunmuştuk.

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler), sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir" ayeti hakkında müfessirler şöyle söylemiş­lerdir: Gök ile yeryüzü arasındaki mesafe, dünya yıllarıyla beş yüz yıl yürüyüş mesafe-sidir; yarım günde inilir, yarım günde de çıkılır. Meâric süresindeki şu ayet üzerinde de durmuşlardır: "Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na çı­kar" (Meâric, 4) ve ayetlerin arasını bağdaştırmak amacıyla şöyle demişlerdir; Secde sü­resindeki ayet yeryüzü ile dünya semâsı arasındaki mesafe hakkındadır. Mcaric süresin­deki ayet ise yeryüzü ile yedi kat gök arasındaki mesafeyi belirtmektedir. Bir kısım mü­fessirler de: Secde süresindeki ayet, dünya günlerine göredir; Meâric süresindeki ayet ise ahiret günlerine göredir, demiştir.

Bununla ilgili yorum olarak, benzer münasebetlerde söylediklerimizi söylüyoruz. Vacİb olan, Kur'an'ın getirdiği bütün gayb haberlerine inanmak ve Kur'an'ın durduğu sınırda, herhangi bir ilave ve fazlalığa gitmeden kalmaktır. Kur'an'ın hedefi, Allah'ın kudretine delil göstermek veya övmek, kâinatının büyüklüğünü, tasarrufunun mutlak ol­masını ortaya koymak olduğundan; ileri gidip, incelemeyi genişletmenin bir faydası yoktur. İfadelerden de anlaşıldığı üzere ayet, konuyu zihinlere yaklaştırmak için gelmiş­tir. Çünkü insan aklı anlamak için her şeyi hareketlerle, uzaklıklarla, günlerle ölçmekte­dir. Allahu Teâla ise her türlü hareket, sınır ve cisimliği gerektiren şeylerden uzaktır. Kudreti bunların hiçbirine muhtaç değildir. Uzaklıkların O'nunla birlikte hiç bir anlamı ve varlığı yoktur.                                                                                        ı

"Ona ruhundan üfledi" ifadesi de aynı şekilde konuyu zihinlere yaklaştırma üslubu içerisinde gelmiş ve cansız bir cisimden, Allah'ın kudretiyle canlı bir yaratığın çıkarıl­ması açıklanmıştır. Bundan, insan ruhunun veya canlı kişiliğin, Allah'ın hayatından ve ruhundan bir parça olduğu anlamını çıkarmak doğru değildir. "O'na benzer hiçbir şey yoktur" Kur'an ifadesinde yer alan Kur'anî ölçünün burada da nazar-ı itibare alınması gerekir. Bu ifade, daha önce geçen sûrelerde de tekrarlanmıştır. İlk defa geçtiği Sâd sû­resinde üzerinde durup yorumda bulunmuştuk; burada bu kadarıyla iktifa ediyoruz.[5]

 

10-  Dediler ki: "Toprakta yok o1up' [6]gittikten sonra, ger­çekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?" Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.

11-  De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinİze döndürülmüş olacaksınız."

 

Kafirler Ve Öldükten Sonra Diriltilme

 

1- Ayetlerde kafirlerin, cesetleri çürüyüp parçaları dağılıp gittikten sonra, yem bir yaratılışla tekrar yaratılmalarının gerçek olup olmadığını, inkar eder tarzda sormaları

anlatılmaktadır.

2-  Onları, bu sözü söylemeye sevkeden hakikat açıklanmıştır; o da: Allah'a kavuş­mayı inkâr etmeleridir.

3-  Peygamber bunu onlara te'yid etmekle ve şöyle söylemekle emrolunmuştur: Ölüm meleği vardır; Allah onu, onların ruhlarını kabzetmekle görevlendirmiştir ve son­ra onların hepsi O'na döndürüleceklerdir.

Öncekilerle bu ayetler arasındaki bağ gayet açıktır; bu ayetlerde de kafirlerin sözleri anlatılarak başlanmıştır. Birinci ayetin son bölümü, onların öldükten sonra diriltilmeyi inkar etmelerinin, Allah'ın varlığını inkardan kaynaklanmayip, cesetlerin çürüyüp git­tikten sonra yeniden diriltilmesinin mümkün olmadığına inanmalarından kaynaklandığı­nı izah etmektedir. Zaten daha Önce örnekleri geçen birçok ayetle de uyuşan mânâ bu­dur. Sözkonusu bu ayetlerde de vurgulandığı gibi onlar Allah'ın varlığım, tek yaratıcı, tedbir edici, diriltici ve öldürücü olduğunu itiraf edip kabul etmektedirler.[7]

 

Ölüm Meleği Hakkında

 

Görüldüğü üzere ikinci ayet ölüm meleğinin, ölüm vakitleri geldiğinde insanların canlarını aldığını açıklamaktadır. Zümer sûresinin 42. ayeti de, ecelleri geldiğinde nefis­lerin hayatlarına son verenin Allah olduğunu zikretmektedir. Başka ayetlerde de, Al­lah'ın elçilerinin (çoğul kipiyle) insanların canlarını aldıkları anlatılmaktadır. Araf sûre­sinin 37. ayetinde olduğu gibi, NahI sûresinin 37. ayetinde de insanların canlarını me­leklerin aldığı ifade edilmektedir. En'am sûresinin 93. ayetinde de bu şekilde ifade edil­miştir. Biz bunlar arasında özde bir çatışmanın olduğunu düşünmemekteyiz. Bu ayetle­rin arasım kolaylıkla bağdaştırmak mümkündür.

Müfcssirler, İbn Abbas ve bazı tabiilere nisbet ederek, ölüm meleği, yardımcıları ve yaptıkları işler hakkında birtakım rivayetler nakletmişlerdir[8].

Bunlara göre ölüm meleğinin ismi Azrail olup, Allah'ın meleklerinin en büyüklerin-dendir. Ölüm meleğinin birçok yardımcıları vardır; bunlar cesetlerden ruhları çekip çı­kartırlar, ruh gırtlağa gelip dayandığında Ölüm meleği onu teslim alır. Yeryüzü onun için bir su kabı veya el içi haline getirilmiştir. Oradan eceli gelen kimselerin canlarını hiç bir zorluk olmaksızın çekip alır; onun adımı doğu ile batı arası kadardır, onun doğu ile batı arası kadar bir mızrağı vardır. İnsanların yüzlerini kontrol eder, eceli biten birini gördüğünde bu mızrakla başına vurur ve onu Ölüm sarhoşluğu kaplar; yeryüzünde kıl­dan veya çamurdan yapılmış ne kadar ev varsa, ölüm meleği bir günde oraları iki defa, bir rivayette de, yedi defa dolaşır ve oralarda canını almakla emrolunduğu kimseler var mı diye bakar. Hatta Peygamber'den bir hadis de naklettiler: O Ensar'dan bir adamın başı ucunda duran Ölüm meleğine baktı ve ona şöyle buyurdu: "Arkadaşıma yumuşak davran, zira o mü'mindir". O da şöyle dedi: "Ey Muhammed, gönlünü hoş, gözünü aydin tut, ben her mü'minin dostuyum. Bil ki, yeryüzünde, karada ve denizde ne kadar kıldan veya çamurdan ev varsa, ben oraları her gün beş defa dolaşıp kontrol ederim, hatta ben onların küçüklerini de, büyüklerini de bizatihi tanır, bilirim".

"Ey Muhammed! Allah'a yemin olsun ki, eğer ben bir sivrisineğin ruhunu kabzet-mek istesem dahi, Allah onun ruhunu almamı emretmedikçe buna gücüm yetmezr^Bu hadisi nakleden İbn Kesir, üzerine yorum yaperken Cafer'den şunu aktarmıştır: O onları namaz vakitlerinde dolaşıp kontrol eder. Onlara ölüm anında gelmiş ise, eğer namazı muhafaza eden kimselerden ise, melek ona yaklaşır ve şeytanı ondan uzaklaştırarak ona bu dehşetli anda, "La ilahe illallah, Muhammed Rasulullah", "Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur, Muhammed Allah'ın elçisidir" sözünü telkin eder. İşte bu şekilde ölüm meleği, bu hadis uyarınca sivrisineğin de, diğer insanoğlu dışındaki canlıların da ruhlarını kabzetmekle memurdur.

Bu hadis sahih kitaplarda bulunmamaktadır, diğer rivayetlerin de senedleri sahih de­ğildir. Biz bunlara, ayetlerin tefsirinde müfessirlerin naklettikleri, dillerde dolaşan riva­yetlere örnek olsun diye yer verdik. Bu rivayetlerin çoğunun garip olmasına rağmen, es­ki tefsir kitaplarının hemen hepsinde bunlar bulunmaktadır. Kur'an tefsirinde olsun, Kur'anî hedefte olsun bunları nakletmekte hiçbir fayda yoktur. Özellikle de bu gibi ko­nular gaybla ilgili olduğundan, Kur'an'da gelenden fazla bir şey eklemek doğru değil­dir; ancak sabit ve sahih bir Peygamber hadisi olursa nakledilebilir. Müslümanm görevi Kur'an'da gelen bu tür haberlere inanmaktır. Ölüm meleği veya Allah'ın melekleri ve elçileri, ölüm anları geldiğinde insanların ruhlarını Allah'ın emriyle alırlar. Bunların an­latılmasının hikmetini normal akıllar anlasa da, anlamasa da inanmak zorundadır.

Herhalde bu, müşriklerin melekler hakkındaki İnançlarıyla bağlantılıdır; onlara göre melekler Allah'ın kızlarıdır, O'nun katında onlara şefaatçi olurlar, bundan dolayı da ibadette ve duada Allah'la birlikte onlara ortak koşmaktadırlar. O'nunla birlikte ortak koştukları, O'nun katında şefaat edeceklerini umdukları, tesirlerine inandıkları o kimse­ler, sadece Allah'ın hizmetçileri ve kullandır; ancak O'nun emirlerini yerine getirirler. Onlar kafirlere ve kendilerini ortak kılan müşriklere karşı çok şiddetli ve serttirler.[9]

 

12- Rablerinin huzurunda (utançtan) başlarını öne eğmiş: "Rabbİmiz! Gördük, işittik bizi geri döndür, iyi İş yapalım; artık kesin olarak inandık" demekte olan suçluları bîr görsen!

13-  Eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayeti­ni verirdik. Fakat benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: "Andolsun cehennemi, cinlerden ve insanlardan (inkar edenlerle) dolduracağım."

14- Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Bİz de sizi gerçekten unuttuk; yaptık­larınıza karşılık ebedî azabı tadın.

 

Ahirette Günahkârların Durumu

 

Birinci ve üçüncü ayet, Kıyamet gününde kafirlerin, Allah'a dönüp huzurunda dur­dukları zamanki durumlarına dikkat çekmektedir.

Bir kimse, Allah'ı ve O'na kavuşmayı inkar eden günahkâr suçluların başlarım önle­rine utançlarından, rezilliklerinden eğdiklerini görünce çok şaşırır. Pişmanlık ve hasret içerisindedirler. Allah'a ve va'dinin doğruluğuna kesin inançlannı ilan ederler. Zira işit­mişler, görmüşler ve Öğüt almışlardır. Allah'tan, salih ameller işleyerek kaybettiklerini kazanmak için tekrar dünyaya döndürülmelerini isterler. Fakat onların bu pişmanlığı hiçbir fayda vermeyecektir. Onlara şöyle denilecektir: Size fırsat verildi; ama siz onu zayi ettiniz, bugünü biîmemezlikten gelerek gafil oldunuz ve bu kötü akıbete uğradınız. Şimdi ebedî ve sürekli olan azabı unuttuğunuzdan, biîmemezlikten geldiğinizden, gü­nahları işlemeye devam ettiğinizden, hak ve hidayet yolundan saptığınızdan ötürü tadın bakalım. Siz, Allah'ın sizi unutmasını hak ettiğiniz gibi, içine düştüğünüz bu akıbete uğramayı da hak etmiş oldunuz.

İkinci ayet ise, birinci ayette nakledilen kafirlerin sözü üzerine bir yorum veya ta­mamlayıcı bir mahiyet arzetmektedir. Allah insanların hepsini hiçbir istisna olmaksızın hak ve hidayet yolu üzerinde yürütmeye kadirdir, fakat hikmetinin ve verdiği hükmün gereği cehennem cinler ve insanlarla dolacaktır.

Bu ayetlerle Öncekiler arasında tamamlayıcı ve uyarıcı bir bağ vardır.

"Eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini verirdik" ayeti Allah'ın daha ezelde, cehennem halkını belirleyerek, onlarla cehennemi doldurmak için, onları hidayet ve doğru yola ulaşmaktan mahrum bıraktığı izlenimi vermektedir. Bir kısım müfessirler ve kelamcılar kaza ve kader bahislerinde bunu zikretmişlerdir. Fakat Üçüncü ayet ise, inkar ve unutmayı sahiplerine nisbet etmekte, cehennemi de onlara adil bir kar­şılık olarak takdir etmektedir. Bu açıklama yukarıda zikredilen izlenim ve anlayışı kal­dırmakta, mahrum bırakma iddiasını da boşa çıkararak ayetin Allah'ın hikmetini beyan etmek için geldiğini ortaya koymaktadır. Allah hikmeti gereği insanları, hidayet ve sa­pıklık yollarını açıkladıktan sonra, onları içlerinde yarattığı seçme yeteneği ile başbaşa bırakmıştır; tâ ki cehennemi ona layık olan halkla delil ve adalete dayanarak doldursun, cenneti de yine ona layık halk ile delil ve adalete dayanarak doldursun. İnsanları hiçbir şekilde hidayete de zorlamamiştır. Aşağıda gelecek olan ayetler de bu İzahı te'yid et­mektedir. Daha Önce tefsiri geçen, üzerine yorum yaptığımız birçok ayet de bunu des­teklemektedir. Peygamberlerin gönderilmesi ve insanların davet edilmesi hikmetine uy­gun düşen yorum da budur zaten.[10]

 

15.  Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı za­man hemen secdeye kapananlar, Rablerİnİ hamd ile teşbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder.

16. Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine kor­ku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak ver­diklerimizden İnfak ederler.

17.  Artık hiç bir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez.

 

Mü'minlerin Vasıfları Ve Akıbeti

 

Ayetlerde mü'minlerin vasıflarına ve akıbetine işaret edilmektedir: Onlar kendileri­ne Allah'ın ayetleri hatırlatıldığında hemen onun için secdeye kapanırlar, O'na olan inançlarını, sadece O'na boyun eğmelerini ilan ederek, kendilerine bahşettiği nimetleri­ne karşı O'na hamd edip teşbih ederler, O'nu yüceltip noksanlıklardan tenzih ederler ve O'na ibadet etmekten büyüklenmezler. Uykuyu ve rahatı terkedip vakitlerini sadece O'ndan korkarak ve O'nun mükâfatını umarak Allah'a ibadetle geçirenler onlardır. Al­lah'ın kendilerine verdiği azıklardan çeşitli hayır yollarında infak edip harcayanlar on­lardır. Bu kimseler için hazırlanmış büyük mükafatları Allah'tan başka hiç kimse bile­mez. Bunlar arasında onlann gözlerini aydınlatan, kalplerine huzur veren mükafatlar vardır. Bunlar, onların daha Önce yaptıkları salih amellere uygun bir karşılık olarak veri­lecektir.

Açıkça görüldüğü gibi ayetler, Öncekileri takip ederek kafirlerin akibetleriyle, mü'minlerin akibetlerini karşılaştırmıştır ve bu açıdan aralarındaki bağ devam etmiştir.

"Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanan­lar... iman eder" ayeti ile sonraki ayetlere bakılacak olursa; ayetler sanki, Önceki ayetler­de yer alan, kafirlerin kesin olarak Allah'a inandıkları, ahirette Öğüt aldıkları ilanını red­detmektedir. Ahirette, inanmanın ve geçmişte kaybedilene pişmanlık duymanın hiç bir faydası olmayacaktır. Faydası olacak tek şey, daha dünyadayken inanıp salih amel işle­mektir. Uzun vadede sürekli fayda verecek şey, bu hatırlatmaya uymaktır.

Ayetler üzerinde lafız ve mânâ yönünden derin olarak düşünmekle, önceki ayetler­den ikinci ayetin ifadesi münasebetiyle akla gelebilecek yanlış anlamalar yok olup gi­der. Mü'minlerin vasfedildikleri bütün özellikleri kendilerinin bizzat çalışmaları ve Al­lah'ın onlarda var ettiği seçme yeteneğini iyi kullanmaları sonucudur.

Ayetlerin mutlak ifadelerinde, her zamanda her mü'min için rehber olacak, gıpta edilecek, övünülecek vasıflar bulunmaktadır. Ayetlerde Mekke'de ilk iman eden mü'minlerin sahip oldukları kuvvetli inanç tablosu sunulmaktadır; geceleri kalkıp ibadet etmek, sürekli olarak Allah'ı yüceltip teşbih etmek; O'ndan korkup, rahmetini ummak, O'nun yolunda mallanhı infak etmek gibi... Bu tablo birçok sûrede ve bundan önceki sûrede anlatılarak tekrarlanmıştır.

"Artık hiç bir nefis, kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin saklandığını bü-mez" ayeti sınırsız büyük bir müjdeyi içermektedir. Böylece salih mü'minlerin nefisle­rinde son derece şiddetli bir gıpta ve özeni, rahatlamayı, sevinci uyandırıp, onları Al­lah'ın rızasını kazanmak için daha çok çaba sarfetmeye, daha bir özenle ibadet etmeye, teşbih, zikir ve infak etmeye sevkeder. Zaten ayetin hedefleri arasında da bu bulunmak­tadır.

Müfessirler bu ayetin tefsirinde naklettikleri hadisler ve kaviller arasında Ebu Hu-reyre ve Ebu Said el-Hudri'nin rivayet ettikleri bir kudsi hadisi de nakletmişlerdir: "Ben salih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen nimetler hazırladım."[11]

 

18.  Öyleyse, hiç iman eden kimse, fâsık gibi olur mu? El­bette bunlar eşit olmazlar.

19.  İnanan ve salih amellerde bulunanlara gelince, yaptık­larına karşılık, durulmaya değer cennetlerde ağırlanırlar.

20.  Fâsık olanların barınacakları yer de ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: "Yalanla­makta olduğunuz ateşin azabını tadın" denir.

 

Mü'min İle Fasik Arasında Mukayese

 

Ayetlerin ifadesi gayet açıktır. Önceki ayetler zinciriyle bağlantılı olup tamamlayıcı ve bütünleyici olarak gelmiştir. Ayetlerde mü'minlerle fâsıklar karşılaştırılmakta ve on­lardan her birinin ahirette amellerine uygun olarak verilecek olan akıbetleri açıklanmak­tadır. Salih mü'min ile azgın fâsık arasında her türlü eşitleme de şiddetle reddedilmek­tedir. Yine ayetlerde insanların ahirette mükafatlarına ve cezalarına muhakkak kavuşa­cakları vurgulanarak, bunun dünyadayken yapıp gönderdiklerinin, seçtikleri yollarının adil bir karşılığı olduğu anlatılmıştır.

"Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler" ifadesi üsluba uygun bir ifade­dir. Ahirette kafirlere isabet edecek belanın şiddetini te'yid maksadıyla zikredilmiş olup, onların kalplerinde korku uyandırmayı amaçlamıştır.

Bizim dayandığımız mushaf, 16-20. ayetlerin Medine'de indiklerini nakletmektedir. Fakat ayetlerin, Öncesi ve sonrasıyla, aralarında konu ve üslup bakımından tam bir uyum olması rivayetin doğruluğunda şüphe uyandırmaktadır.[12]

 

21. Andolsun, biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azaptan önce, yakın (dünyevî) azaptan[13] da tattıracağız,

22. Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, yüz çevirenden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlulardan intikam alıcıyız.

 

İnkar Edenler Dünyada Da Cezalandırılır

 

1-  Ayetlerde, Allah'ın kafirleri ahiretteki büyük felaketten önce, daha dünyadayken yakın bir bela ile cezalandıracağı kesin bir ifadeyle, rabbani bir uyan olarak haber veril­mektedir. Bu suretle belki azgınlıklarından ve olumsuz tavırlarından vazgeçerler.

2- Ayetlerde, en şiddetli zalimin, Allah'ın, ayetleriyle korkutup hatırlattığı halde, on­lardan yüz çevirip olumsuz tavır takman kimseler olduğu, reddedici bir soru üslubuyla açıklanmaktadır,

3. Allah'ın, öğüt ve uyarının kendilerine fayda vermediği günahkârlardan muhakkak intikam alacağı te'yid edilmektedir.

Ayetler öncekilerle bağlantılı olup, üslup ve konu bakımından da onlarla ilişkilidir. Müfessirlerin söylediğine göre, kafirlerin korkutulduğu yakın azaptan maksat dünya azabıdır. Zaten terim de bunu ifade etmektedir. Önceki sûre kafirlerin başına gelen dün­yevî belaya işaret etmiş, öğüt almadıkları için de onları azarlayarak daha şiddetli bir azapla korkutmuştur. Bu iki ayet de o uyarı ve azarlamayı te'yid etmektedir.

Bir kısım müfessirlerin bazı tabiinlere nisbet ettikleri görüşe göre[14] dünyevi azap, Mekkelilerin uğradığı şiddetli kıtlıkla ve hicretten sonra da Mekke halkının veya ileri gelenlerinin canlarına ve mallarına uğrayan bela ile gerçekleşmiştir. Bazılarının nakletti­ğine göre de dünyevi azaptan maksat, ahir zamanda çıkacak olan Deccal veya yerden çı­kacak olan "D âbbe-Yaratık" veya Deccal fitnesidir. Fakat bu görüş burada garip düş­mektedir. İlk nakledilen görüşler uygulama türünden, yerinde bir tesbit olarak kabul edi­lebilir; buna göre Allah verdiği va'dinde ve uyarısında sadık olmuştur. Her halükârda ayet bir yönden müşriklerin ve ileri gelenlerin tekrar uyarılmasını, bir yönden de Pey­gamber ve mü'minleri teskin edip rahatlatmayı amaçlamaktadır.[15]

 

23.  Andolsun, biz Musa'ya kitabı vermiştik; böylece sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma. Biz onu İsrailoğulla-nna bir yol gösterici kılmıştık.

24.  Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları za­man, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten Ön­derler yetiştirmiştik.

 

Musa (A) Allah'ın İsrailoğullarma Gönderdiği Bir Peygamberdir

 

Ayetlerde Musa ile İsrailoğullari hatırlatılmaktadır. Allah Musa'ya bir Kitap indir­miş ve O'nu İsrailoğulları için hidayet kaynağı kılmıştır. İsrailoğullarmdan da, insanları Allah'ın emri ve tevfik ile hak yola ulaştıracak önderler yapmıştır, Çünkü o önderlerde sabır ve Allah'ın ayetlerine içten bir inanış gözlemlenmiştir.

Ayetler Peygamber'e ve mü'minlere huzur verip tatmin etmek, konumlarının zor­laştığı, kafirler tarafından sıkıntılarının arttırıldığı bir zamanda onları desteklemek ama­cıyla gelmiştir. Nasıl ki Musa ve İsrailoğullarma içtenlikle inanıp sabrettiklerinden do­layı ihsan edildi; aynı şekilde onlara da içtenlikle inanıp sabrettikleri için ihsanda bulu­nulup verilecektir. Bu doğru olduğunu ümit ettiğimiz yorumla ayetler, Öncekilerle sıkı bir bağlantı içerisine girmiş olmaktadır. Her ne kadar ilk anda aralarında kopukluk var gibi gelse de, irtibat kuvvetlidir.

"Böylece sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma" cümlesinin yorumu hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür; özellikle de "oha kavuşmaktan" ifadesinde yer alan za­mir hakkında birçok kavil aktarılmıştır: Bir kısım müfessirler[16]. "Cümle Allah'ın Musa ile görüşmesi üzerindeki şüpheyi kaldırmak içindir veya İsra gecesinde Peygamber'in Musa ile görüşmesi üzerinden şüpheyi kaldırmak içindir" demişlerdir. Bu konuda sahih kitaplarda bulunmayan bazı hadisler nakletmişlerdir. Bunların bir kısmında: "Peygam­ber Musa'yı gökte gördü ve onu, uzun kıvırcık saçlı bir kişi olarak vasfetti" ifadesi, bir kısmında da: "Onu kabrinde namaz kılarken gördü" ifadesi yer almaktadır. Zemahşe-ri'nin yaptığı yoruma göre ise, Musa'nın Kitabı Allah'tan aldığı gibi, Peygamberin de Kur'an'ı Allah'tan aldığı üzerinden şüpheyi kaldırmayı ifade etmektedir. Ve bu müna­sebetle Yunus sûresinin 94. ayetini nakletmiştir: "Eğer sen, sana indirdiğimizden kuş­kuda isen, senden önce Kitabı okuyanlara sor..." Bizim tercihimize göre ise cümle, Musa'nın Kitab'ı Allah'tan almasını te'yid münasebetiyle gelmiştir. "Ona kavuşmak­tan" ifadesindeki zamirin en yakın olan Kitab'a dönmesi en uygun olandır. Buna göre Zemahşeri'nin yorumu en isabetli ve ayetlerin ruhuyla da en çok uyuşan yorum olmak­tadır. Zaten "kavuşmak" kelimesi de "almak" anlamında kullanılmıştır.

"Onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola yönelten önderler kıldik..." ayetİndcki "Sabrettikleri zaman" ifadesindeki zamirin İsrail oğullarına dönmesi muhtemel olduğu gibi, önderlere dönmesi de muhtemeldir. Ancak "önderlere" dönmesi daha uygundur. Çünkü birinci olarak, onlar terime daha yakındırlar; ikinci olarak ise, vasfın bütün İsrailoğullannı kapsaması mümkün değildir; ne Musa'nın zamanında, ne de O'ndan sonra... Çünkü Tevrat cüzleri[17] , Musa'dan bu yana İsrailoğullannın birçok grupları, bazen de onların kahir çoğunluğu hakkında, dinî ve ahlâki birçok sapmalar kaydetmiştir. Mekke ve Medine'de inen birçok Kur'an ayeti de bunu sürekli olarak vur­gulamıştır. Bunun bazı örnekleri daha önce geçmiştir: En'am 146, Araf 148-153, 160-170. ayetleri gibi. Bu gerçeğin Kur'an'da tekrarlanıp vurgulanması daha kuvvetli, şid­detli ve daha geniş olmuştur. Çünkü Kur'an, onların Muhammedi mesaja ve Kur'an'a karşı olan tavırlarıyla, atalarının Musa zamanında ve sonrasında takındıkları tavırları, dini ve ahlâki sapmaları arasında bir bağ kurmuştur. Nitekim bunun örnekleri şu ayetler­de gelmiştir: Bakara sûresi 40, 149, 246, 253. ayetler; Nisa sûresi 44-52, 149-161. ayet­ler; Maide sûresi 12-13, 31-33, 41-45, 50-71. ayetler.[18]

 

25.  Şüphesiz Rabbin Kıyamet günü, ayrılığa düştükleri ko­nularda onların aralarında hükmedecektir.

26.  Bugün yurtlarında dolaştıkları nice kuşakları daha ön­ce helak etmiş olmamız, hâlâ onları yola getirmedi mi?[19]' Şüphesiz bunda ibretler vardır. İşitmiyorlar mı?

27.  Görmüyorlar mı biz nasıl suyu; kuru, otsuz yere[20] sü­rüyoruz da onunla ekin bitiriyoruz; ondan hayvanları da, kendileri de yiyor. Görmüyorlar mı?

28.  "Doğru iseniz bu fetih ne zaman?" diyorlar.

29.  De ki: "Fetih günü, inkâr edenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre de tanınmaz."

30.  Öyleyse, sen onlardan yüz çevir ve bekle; zaten onlar da beklemektedirler.

 

Kıyamet Günü'nde Tek Hakim Allah'tır

 

1-  Ayetlerde Peygambcr'i ve mü'minlcri rahatlatıp huzur verecek, kafirleri de kor­kutacak açıklamalar bulunmaktadır. Kıyamet gününde Allah, insanlar arasında seçtikle­ri çeşitli yollar, yönelişler hakkında hükmedecektir. Hakkı hakim kılıp tâbilerini destek­leyecek, bâtılı da yok edip, tâbilerini rezil edecektir.

2-  Ayetlerde kafirleri kınayan içerikte, reddedici bir soru yer almaktadır: Allah'ın onlardan önce, yurtlarında yaşayıp, gezip-eğlenen birçok nesilleri ve çeşitli asırlarda ya­şamış olan kimseleri helak etmesi, onlara doğru yolu gösterip Öğüt vermedi mi? Halbu­ki bu olaylarda işiten ve anlayan kimseler için yeterli öğüt ve ibret bulunmaktadır; yok­sa onlar işitme duyularını kaybettiler de duymuyorlar mı?

3-  Kafirleri kınayan başka bir soru da bulunmaktadır. Allah'ın kuru, çorak bir yere suyu gönderip, onunla hem kendilerinin, hem de hayvanlarının yedikleri ürünleri çıkar­dığını gözleriyle görmüyorlar mı? Bunda Allah'ın kudretini gösteren yeterli derecede delil bulunmaktadır. Yoksa onlar görme duyularını kaybettiler de görmüyorlar mı?

4- Onların sık sık tekrarladıkları, va'dolundukları ölümden sonra diriltilme ve hesa­ba çekilmenin, eğer doğruysa ne zaman olacağı hakkında hafife alarak sordukları soru anlatılmakta ve Peygamber'e onları hem uyaran hem de konuyu tc'yid eden tarzda ce­vap vermesi emredilmektedir. Bu, Allah'ın ilminde saklı oian bir günde muhakkak ge­lecektir ve o gün kafirlerin ne iman etmeleri, ne de pişman olmaları onlara hiç bir fayda vermeyecektir. Onlara o zaman başka bir mühlet ve fırsat verilmeyecektir.

5-  Peygamber'e, onları içinde bulundukları sapıklıkla birlikte terketmesi, onlardan yüz çevirmesi, Allah'ın hükmünü ve emrini bekleyerek tavırlarını önemsememesi emre-dilmektcdir. Zira onlar da azgınlıklarında ve inatlarında ısrar ederek bunu beklemektedirler.

Ayetler öncekilerle üslup ve konu bakımından bağlantılıdır. Sûrenin son ayetleri ola­rak gelmişlerdir. Sonuç üslubu, birçok sûrenin sonunda yer alan üsluba benzemektedir.

Birinci ayetin îsrailoğullarını kastetmesi mümkün olduğu gibi, kafirleri veya genel olarak bütün insanları kastetmesi de mümkündür. Tercih ettiğimiz görüşe göre ayet, ka­firleri kastetmektedir.

İkinci ayet, Kur'an'ı işiten muhatapların, önceki ümmetlerin kıssalarını, başlarına gelen olayları, onların kalıntılarını ve Allah'ın onlara verdiği belaları bildiklerini, te'yid ederek içermektedir. Bu yüzden de ayetlerde yer alan kınama ve azarlama, kafirler için çok etkili olmaktadır.

Dördüncü ayetin üslubundan anladığımız kadarıyla, kafirler "fetih" kelimesini Kıya­met gününü sormak amacıyla hafife alarak, alaylı bîr şekilde kullanmışlardır. Çünkü Kur'an onları, o günde zelil ve rezil olmakla, azapla korkutmaktadır. İşte bu müslüman-lar açısından fetih ve zaferdir. Beşinci ayette onların bu tavırlarına uygun hareket ederek Kıyamet gününü, onların meydan okumalarına, hafife almalarına red olsun diye fetih günü olarak vasfetmektedir. Çünkü o gün gerçekten fetih ve zafer günüdür.

Peygamber'in onlardan yüz çevirmekle emrolunması, onları uyarmaktan vazgeçmesi anlamına gelmez. Bu sadece Peygamber'in konumunu sağlamlaştırmak, onu teselli edip, onların tavırlarından ötürü üzülmemesini sağlamak için kullanılmış bir üsluptur.[21]

 



[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/199.

[2] Alimu' l-Gaybı ve'ş-Şehâde Gizli olup bilinmeyen gaybı da, açık olup görüneni de çok iyi bilir.

[3] Mâin Mehîn Kinaye yoluyla, insanın kendisinden yaratıldığı nutfe-sperm kastedilmektedir. İfade, nutfenin değerini küçümseyip basile al­maktadır.

[4] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/200.

[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/201-203.

[6] Zalalnâ Burada, cesetlerimiz çürüyüp, parçaları dağıldıktan ve toprakta kaybolup gittikten sonra, anlamındadır.

[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/203-204.

[8] Bkz. Taberi, Begavi, İbn Kesir, Hâzin tefsirleri

[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/204-205.

[10] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/206-207.

[11] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/207-208.

[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/209.

[13] el-Azâbü'l-Ednâ Yakın azap.

[14] Bkz. Taberi, Begavi, İbn Kesir tefsirleri

[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/210.

[16] Bkz. Taberi, Begavi, Hazin, İbn Kesir tefsirleri.

[17] Bu Tevrat cüzlerinin çoğunda bolca bulunmaktadır, Örnek aktarmaya gerek yoktur. Bu cüzleri karıştıran veya birazına bakan herkes bunun delilini görür. İstersen şu kitabımızı okuyuver: 'Tarih-i Benî İsrail Min Esfârihim" (Kitaplarından İsrailoğullannın Tarihi

[18] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/211-212.

[19] Evelem yehdi lehüm Onları hidayete getirmedi mi, doğru­yu onlara göstermedi mi?

[20] el ardi'l-cüruz Kuru toprak.

[21] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/213-214.