Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 035Fatir
|
|
|
35 |
|
|
|
Fâtır Sûresi |
İndiği Yer |
: Mekke |
|
İniş Sırası |
:43 |
|
Âyet Sayısı |
:45 |
|
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada otuz beşinci, iniş sırasına göre kırk üçüncü sûredir. Furkan sûresinden sonra, Meryem sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]
Adı
İlk âyetinde "yaratan" anlamına gelen fâtır kelimesi geçtiği için bu adı almıştır; aynı âyette "melekler" mânasına gelen kelimenin yer alması sebebiyle "Melâ-ike sûresi" olarak da isimlendirilmiştir.[2]
Konusu
Allah'ın yaratıcılığı, O'ndan başka tanrı bulunmadığı ve şirkin ne kadar çarpık düşüncelere dayalı bir zihniyet ve tutum olduğu, Hz. Muhammed'in önceki peygamberler gibi Allah katından mesaj getirmiş hak peygamber olduğu, öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceği ve dünyadaki amellerin karşılığının âhirette mutlaka görüleceği açıklanmakta, Cenâb-ı Allah'ın kudretinin delillerinden örnekler verilmektedir.[3]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Hamd, gökleri Ye yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur. O dilediği kadar fazlasını da yaratır. Kuşkusuz Allah her şeye kadirdir. 2. Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz. O mutlak galiptir, hikmetle yönetendir. 3. Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini hatırınızdan çıkarmayın. Allah'tan başka gökten ve yerden sizi nzıklandıran yaratıcı var mı? O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse niçin haktan dönüyorsunuz! 4. Sana yalancı diyorlarsa (bilesin ki) senden önceki peygamberler de yalancılıkla itham edilmişlerdir. Bütün işler sonunda Allah'a döndürülecektir. 5. Ey insanlar! Allah'ın verdiği sö'z gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın, ti. Şüphe yok ki şeytan sizin duşmanınızdır,siz de onu düşman belleyin. Çünkü o kendisine uyacaklara yakıcı ateşin mahkumlarından olsunlar diye çağrıda bulunur. 7. İnkâr edenler için çetin bir azap vardır; iman edip iyi işler yapanlar için ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır, 8. Kötü işleri kendisi için süslü gösterilip de onları güzel gören kimse (ile böyle olmayan bir) mi? Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir. O halde onlar için üzülerek kendim helak etme. Allah onların yaptıklarım elbette biliyor.[4]
Tefsiri
1-4, Mekke döneminin ilk yıllarında inen sûrenin bu ilk âyetlerinde, tek tanrı inancını zedeleyen telakkilerin yıkılması ve bu konudaki muhakeme ânzalanmn onarılması hedeflenmekte; yüce Allah'ın mutlak kudret ve egemenliği ile ilgili uyanlar yapılmaktadır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür: 1. Hamd, evrendeki bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah'a mahsustur[5] 2. Melekleri yaratan, onlara dilediği yapıyı veren ve görevlerini belirleyen O'dur. 3. Hayır kapılarım açma ve kapama O'nun irade ve kudretine bağlıdır; kula yaraşan, başkalarından değil yalnız O'nun lütfundan istemektir. 4. Nimetlerin asıl kaynağı O olduğuna göre, şükre layık olan da O'dur. 5. Tevhid mücadelesinde en ağır yükleri taşıyan peygamberlerin karşılaştığı ortak tavır, yalancılıkla itham edilmek olmuş, fakat bu önyargılı tutum iman nurunu söndürmeye yetmemiştir. 6. Yüce Allah olup bitenlerden haberdardır; her İşin inceden inceye hesabının görüleceği bir gün mutlaka gelecektir.
"Yoktan var eden" diye çevirdiğimiz 1. âyetteki fâtır kelimesinin kök anlamı "yaratmak, yoktan var etmek, bir şeyin yapmada ilk olmak, icat etmek"tir. Yüce Allah, evreni ve evrendeki bütün varlıkları ilk olarak yaratması, her varlığa aslî (fıtrî) özelliklerini vermesi sebebiyle kendi zâtını "fâtır" olarak nitelemiştir.[6]
Âyetin "melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan" şeklinde çevrilen kısmım "ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçiler kılan" şeklinde de tercüme etmek mümkündür.[7]Allah Teâlâ'nm "melekleri elçiler kılmasının anlamı, -mesajlarını peygamberlerine ve sâlih kullarına vahiy, ilham, sâdık rüya yoluyla bildirmeleri için- melekleri kendisi ile onlar arasında vasıta kılması veya sanat ve kudretinin eserlerini yarattıklarına ulaştırmaları için görevlen-dirmesidİr[8]
"Kanatlar" şeklinde çevrilen "ecniha" kelimesi (tekili: cenah),bir şeyin kol, kanat gibi cüzlerini veya yönlerini İfade eder. Kanat kelimesinin bu âyette ve Hz. Peygamber'in bazı hadislerinde hakikat anlamında mı yoksa meleklerin engelleri süratle ve kolayca aşma gücüne sahip olduklarını ifade etmek üzere mecaz yollu mu kullanılmış olduğunu kesin olarak ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır.[9] Hakikat anlamında kullanılmış olsa da bunun mahiyet ve biçimini Allah bilir. Tefsirlerde değişik açıklamalar yapılmış olmakla beraber, buradaki sayıların muayyen bir miktar bildirmeyip çokluğu belirttiği söylenebilir. Âyetin devamında Allah Teâlâ'nın yaratma veya yaratılmışlarda dilediği arttırmayı yapma gücüne sahip olduğunun belirtilmesi ve Hz. Peygamber'in Cebrail'i altı yüz kanatlı olarak gördüğüne dair rivayet bu anlayışı destekleyen delillerdendir[10]
Âyette, bir yandan meleklere inanmanın İslâm'ın iman esasları arasında önemli bir yer tuttuğuna, diğer yandan da onları yaratan ve görevlendirenin yüce Allah olduğuna, yani bu inancın Allah'a ortak koşma sınırına vardınlmanıası gerektiğine dikkat çekilmektedir. Böylece -özellikle Araplar arasında yaygın bulunan- bazı putları melekleri sembolize eden, melekleri de insanları Allah'a yaklaştırmada aracılık eden varlıklar olarak görme telakkisi eleştirilmiş olmaktadır. Burada şöyle bir inceliğe işaret edildiği söylenebilir: Cenâb-ı Allah'ın bazı işler için melekleri görevlendirmesi veya vasıta kılması, insanların kulluklarını ifa ederken onları aracı kılmasına haklılık kazandırmaz; kulluk yalnız Allah'a yapılır. Meleklerin varlık sebebini de tam olarak yalnız, onları yaratan bilir. Fakat bunun hikmetleri üzerinde İslâm âlimleri bazı açıklamalar yapmaya çalışmışlardır. Bu hikmetlerden, tefsir etmekte olduğumuz âyet kümesi ile yalandan ilgili olanı şudur: Melek inancına sahip olan kimse, kendisini iyiliğe çağıran her sese kulak verir; çünkü bunun meleğin sesi olduğuna, -5 ve 6. âyetlerde belirtildiği üzere- kötülüğe çağıran sesin de şeytana ait olduğuna inanır. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle bir uyanda bulunmuştur: "Şeytan da melek de insana sokularak kalbine bir şeyler getirir. Şeytanın işi kötülüğü telkin edip hakkı yalanlamaktır. Meleğin işi ise iyiyi tasvip edip hakkı doğrulamaktır. İçinde böyle bir duyguyu bulan kimse onun Allah'tan olduğunu bilsin ve O'na hamdetsin. Şeytanın telkinini hisseden ise şeytandan korunması için Allah'a sığınsın"[11]
"O dilediği kadar fazlasını da yaratır" diye çevrilen cümle "O yarattıklarında dilediği arttırmayı yapar" şeklinde de anlaşılmıştır. Bazı müfessirler bu ifadeyi, Allah Teâlâ'nın meleklerin kanatlarını dilediği kadar arttırabileceği şeklinde açıklamışlardır, Bazılarına göre ise bunu daha genel bir bakışla yorumlamak mümkündür. Onlara göre burada, meleklerle ilgili ifadenin uyandıracağı hayret sebebiyle muhataplara âdeta şöyle denmektedir: Evrende gördüğünüz mükemmel düzen ve denge ilâhî kudretin son sının gibi düşünülmemelidir. Allah dilerse müşahede veya tespit ettiğiniz güzellik ve mükemmelliklerin, akıl, güç, ilim, sanat gibi imkan ve donanımlann daha nicelerini yaratır.[12]
2. âyetin ilk cümlesinde söz konusu edilen "İlâhî rahmetin kısılması"yla ilgili olarak dua, tövbe, basan veya hidayetin nasip edilmemesi gibi açıklamalar yapılmışsa da sınırlandırıcı bir yoruma gitmeden "Allah'ın insanlar için rahmeti açmasını O'nun rahmet hazinelerinden değişik nimetler lütfetmesini, "kısması"nı da bu nimetlerden mahrum bırakmasını içine alacak şekilde anlamak uygun olur[13] Taberî de âyetin bu kısmım şöyle açıklamıştır: Hayır kapılarının anahtarları da kilitleri de Allah'ın elindedir; onu kime açarsa artık kimse onu
kapayamaz, kime de kapatırsa kimsenin onu açmaya gücü yetmez[14]
5-8. İbn Abbâs'tan nakledilen bir rivayette, "aldatma ustası" diye çevirdiğimiz "ğarûr" kelimesiyle şeytanın kastedildiği belirtilmiştir.[15] Müteakip âyet de bu açıklamayı desteklemektedir. Şeytanın aldatması daha çok, kişiye "Allah çok bağışlayıcıdır, en büyük günahları bile affeder; bu kadarcık günahtan bir şey çıkmaz" gibi telkinlerde bulunması şeklinde açıklanmıştır.[16]
6. âyetin "Siz de onu düşman belleyin" diye çevrilen cümlesi için, "Allah'ın buyruklarına ve yasaklarına titizlikle uyarak şeytana karşı çıkın ve onu hayal kırıklığına uğratın" gibi izahlar yapılmıştır.[17] Aynı âyetin "Çünkü o kendisine uyacaklara, yandaşlarına yakıcı ateşin mahkumlarından olsunlar diye çağrıda bulunur" şeklinde çevrilen kısmını "Çünkü o kendisine uyanlara, yandaşlarına çağrıda bulunur, böylece onlar da yakıcı ateşin mahkumlarından olurlar" şeklinde de tercüme etmek mümkündür.[18]
8. âyetin "kötü işleri kendisi için süslü gösterilip de onları güzel gören kimse" şeklinde çevrilen kısmı yeni bir isim cümlesinin öznesi olup yüklemi gizlenmiştir. Bu sebeple, ifade akışına uygun düşen değişik yüklemlere göre bu kısım için şöyle mealler de verilebilir: a) Kötü işleri kendilerine süslü gösterilip onları güzel gören kimseler için mi üzülüp kendini helak ediyorsun? b) Kötü İşleri kendilerine süslü gösterilip onları güzel gören kimse Allah'ın hidayet nasip ettiği kimseler gibi midir?[19] Bu âyette Hz. Peygam-ber'e ve tebliğ görevini yaparken onun yolunu izleyenlere bir teselli verildiği açıktır. Dolayısıyla, âyetin devamındaki "Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir" cümlesini buna göre yorumlamak gerekir. Yüce Allah'ın, kulun hiçbir katkısı olmadan onu sapkınlığa ve dolayısıyla cehenneme itmesi O'nun engin hikmetiyle bağdaşmaz. Allah'ın bir kimseyi dalalette bırakması, kendisine verilen akıl yeteneğini ve irade gücünü kötüye kullanmakta ısrar etmesi sebebiyle onu tercihiyle ve sonuçlarıyla baş başa bırakması demektir. Birçok âyet ve hadiste yer alan açıklamaların ışığında, bu tür ifadelerin, Allah'ın mutlak iradesine bir gönderme yapma veya -burada olduğu gibi- dini tebliğle görevli olanların başkalarını hidayete eriştirmekle yükümlü olmadıklarını ve zaten buna güçlerinin yetmeyeceğini belirtme amacı taşıdığı anlaşılmaktadır.[20]
Meali
9. Rüzgârları gönderip bulutlan harekete geçiren Allah'tır. Onu Ölü bir bölgeye sevkeder, ölümünden sonra yeryüzüne onunla hayat veririz. İşte öldükten sonra dirilme de böyle olacaktır, 10. Kim onur ve saygınlık isterse bilmeli kî izzet tümüyle Allah'a aittir. Güzel sözler O'na yükselir; iyi işleri de O yukarılara çıkarır. Sinsi sinsi kötülük tasarlayanlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzakları altüst olur. 11. Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra da sizi eşler kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne doğurur. Bir canlının ömrünün uzun olması da kısa tutulması da mutlaka yazgıya uygun olarak gerçekleşir. Kuşkusuz bunlar Allah için kolaydır. 12. İki su kütlesi birbirine eşit olmaz; birisi tatlıdır, susuzluğu giderir ve içimi güzeldir, ötekisi ise tuzlu ve acıdır. İkisinden de taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki bu da O'nun lütfuna nail olmanız ve O'na şükretmeniz içindir. 13. Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. O güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır;her biri belirlenmiş bir vadeye değin kendi yolunu izler. İşte rabbiniz Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka yalvarıp durduklarınız ise bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. 14, Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler, işitse-ler bile size karşılık veremezler. Kıyamet günü de onları (Allah'a) ortak koşmanızı kabullenmezler. Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi haber veremez. [21]
Tefsiri
9. Peygamber efendimizin, bu hayatın ardından yeni bir
hayatın geleceği ve herkesin burada yaptıklarından sorguya çekileceği yönündeki
uyarılarım mantıksız bulan ve çoğu zaman alayla karşılayan inkarcılara,
insanlara öldükten sonra tekrar hayat vermenin yüce Allah'ın kudret ve azametini
kavrayanlar için hiç de yadırganacak bir şey olmadığım anlatan bir örnek
verilmektedir. Rüzgârların oluşturulması, onların bulutlan harekete geçirmesi,
bulutların yağmura dönüşmesi, yağmurun kurumuş toprağı canlandırması şeklinde
sıralanan ve ilim, hikmet,
kudret gerektiren bu olaylar dizisi üzerinde
birazcık düşünmek, bunları gerçekleştiren gücün sahibi için insanları öldükten
sonra diriltmenin kolaylığım anlamaya yetecektir.[22]
10. "Kim onur
ve saygınlık isterse bilmeli ki izzet tümüyle Allah'a aittir" şeklinde
çevirdiğimiz cümleye, bazı müfessirler "kim o sözde tanrılara ve putlara taparak
bir izzet elde etmek istiyorsa bilsin ki izzet tümüyle Allah'a aittir", bazıları
"kim izzet istiyorsa, Allah'a İtaat etsin izzet bulsun", bazıları da "gerçek
anlamda izzetin kime ait olduğunu öğrenmek isteyenler, bilsinler ki her yönden
izzet Allah'a mahsustur" mânasını vermişlerdir.[23] Şeref, onur, güç, paye, üstünlük gibi
anlamları olan "izzet"in bütünüyle Allah'a ait kılınması, bu kavramın insanlar
açısından asla kullanılamayacağım değil, insanların elde edebilecekleri her
türlü onur ve payenin Allah'tan olduğunu ve ancak O'nun hoşnutluğuna uygun
olması halinde değer taşıyacağını ifade etmektedir. Nitekim baş
ka bir âyette
bu kavram Allah'a, Resûlü'ne ve müminlere izafe edilmiştir.[24]
Âyetin devamında yer alan ve "Sinsi sinsi kötülük tasarlayanlar için çetin bir
azap vardır ve onların tuzakları altüst olur" şeklinde çevirdiğimiz cümle ile
de, İzzetin şeytanî düşünceleri geliştirmekle elde edilemeyeceğine bir telmihte
bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Birçok müfessir "güzel söz"den maksadın, başta kelime-i tevhid olmak üzere Allah'ı anma ve yüceltme mânası içeren her türlü teşbih, tehlil, Kur'an tilâveti, dua, istiğfar vb. sözler olduğunu kaydeder[25] Fakat bunu belirli sözlerle sınırlandırmayıp iyiliği teşvik, kötülüğü engelleme gibi "iyi, temiz, güzel" vasfına uyan her sözü bu kapsamda düşünmek uygun olur[26] "O'na yükselir" ifadesinden maksat, Allah'ın bunları kabul etmesi, Allah katında makbul olması veya yazıcı meleklerin yazdıklanyla yükselmeleridir.[27]
"İyi işleri de O yukarılara çıkarır" şeklinde yapılan tercümede öznenin Allah Teâlâ olduğu görüşü esas alınmıştır. Burada öznenin güzel sözler olduğu kanaatini taşıyanlar da vardır; buna göre cümleyi şöyle çevirmek gerekir: "Onları da (iyi İşleri de) Allah'a güzel sözler yükseltir." Mealin böyle olması durumunda cümlenin izahı şöyle olur: İyi işlerin Allah katında değer bulması sağlam bir imana, Allah'ın birliği inancına dayalı olmasına bağlıdır, kelime-i tevhidi benimsemeden yapılan iyi işler O'nun nezdine yükselmez.[28] Öte yandan bu cümlede öznenin iyi işler ve tümlecin güzel söz olduğu da ileri sürülmüştür. Bu takdirde anlam "Güzel sözleri yükselten iyi işlerdir" şeklinde olur. Bu görüşün İbn Abbas gibi bazı ilk dönem âlimlerine nispet edilmesini ihtiyatla karşılayan İbn Atıyye şu açıklamayı yapar: Bu görüşte iyi amel olmadan iman sözünün değerinin olmayacağı kastedilİyorsa bu Ehl-i sünnet İnancıyla bağdaşmaz ve İbn Abbas gibi birinin bunu söylemesine ihtimal yoktur. Ama güzel söz iyi amelle desteklenirse daha değerli olur ve daha yücelere çıkar mânası kastedilirse tutarlı olur (IV, 431). Râzî, insanı diğer canlılardan üstün kılan temel özelliğin söz olduğu ve bunun kalp İle ilişkisi üzerinde durur; âyetin sözün önemine ve değerine bir atıfta bulunduğunu belirtir (XXVI, 9).[29]
11. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk'ın yaratıcılık sıfatma değinilirken, diğer taraftan da O'nun bütün yaratılmışlara ait ayrıntıların bilgisine sahip olduğu belirtilmektedir. Bu çerçevede, bir dişinin gebe kalması ve doğurması yani yeni bir canimin dünyaya gelmesinden her bir canlının ömrünün ne kadar olduğuna kadar evrende olup biten bütün olaylar ve incelikleri O'nun nezdinde malumdur. Bir insanın ömrü uzun da tutulsa kısa da tutulsa, bir kimsenin ömrü diğerine göre uzun da olsa kısa da olsa, bu tesadüfe yahut kendiliğinden oluşa değil Allah'ın iradesine bağlıdır; bu irade değişmemek üzere levh-İ mahfuz diye bilinen özel bir kayıt sistemine de bağlanmıştır. Âyetin "Bir canlının ömrünün uzun olması da kısa tutulması da mutlaka yazgıya uygun olarak gerçekleşir" şeklinde çevrilen kısmı için şu yorumlar da yapılmıştır: a) Herkesin ömrünün ne kadar olacağı tamı tamına kayıtlı olduğu gîbi bunun yaşanan her günü, ayı, senesi de kaydedilmektedir. Bu cümlenin "ömründen eksilen, eksiltilen" anlamına gelen ikinci kısmından maksat işte ömrün bu bölümü yani yaşanan ve bu yönde kayda geçirilen miktarıdır; "verilen ömür" anlamına gelen ikinci kısmından maksat ise ömrün kalan bölümüdür, b) Bu cümle "Bir canlının ömrünün uzatılması da kısaltılması da mutlaka yazılıdır" anlamına gelmektedir. Hadislerde belirtildiği üzere bazı sebeplerle ömür uzatılabilir veya kısaltılabilir; ama bu da Allah'ın iradesiyle olmaktadır ve O'nun ezelî ilminde mevcuttur (bir kitapta kayıtlıdır). Allah'ın bildikleri insanlar tarafından bilinmediğinden, bu durum dünya hayatının sınav düzenini ve kişinin sorumluluğunu etkilemez.[30]
12-13. "Su kütlesi" diye çevirdiğimiz bahr kelimesi Arap dilinde büyük sular için kullanılır; Kur'an'da da gerek nehir gerekse deniz anlamında kullanılmıştır. 12. âyette varlıklar alemindeki rabbânî bir hikmete, onların farklı özelliklerle ve benzer özelliklerdeki farklı nevilerle birbirinden ayırt edilebilmesi biçiminde özetlenebilecek tabiî-ilâhî kanuna değinilmekte; hepsi bir su ile sulandığı halde bazılarının yemişlerini diğerlerine üstün kılma hikmetine temas eden âyette[31] olduğu gibi burada da yüce Allah'ın yaratışındaki sanatın inceliklerine dikkat çekilmektedir[32] Râzî de çoğu müfessirlerin bu âyette iki tür su örneğine iman ile küfür veya mümin ile kâfir arasında bir mukayese yapılması için yer verildiği tarzında bir yorum yaptığını hatırlattıktan sonra kendi görüşünü şöyle açıklar: Görünen o ki burada kastedilen, Allah'ın kudretine başka bir delil göstermektir. Şöyle ki, iki büyük su kütlesi görünüşte birbirine benzemekte fakat sularının özellikleri açısından birbirinden farklılık taşımaktadır. Bu farklılıklarına rağmen ikisinde birbirine benzer durumlar da vardır; meselâ ikisinde de taze et bulunmakta, ikisinden de süs eşyası çıkanlabilmektedİr. İkİ benzerde farklılıklar meydana getirebilen ve iki farklı şeyde benzerlikler var edebilen, ancak fillerinde muhtar ve mutlak kudret sahibi Allah olabilir. "İM su kütlesinin bir olmadığına işaret etmesi de O'nun eşsiz kudretine ve iradesinin her yere nüfuz ettiğine delildir[33]
Birçok âyette belirtildiği üzere İnsanlara büyük yararlar sağlayan gemilerin sularda yüzdiirülmesi de Allah'ın koyduğu yasalar sayesinde gerçekleşmektedir, îbn Âşûr, "denizi yararak" şeklinde tercüme edilen kısımda geçen zarfın burada -Nahl 16/14'tekinden farklı olarak- öne alınmasının ve "O'nun lütfuna nail olmanız" diye çevrilen cümlenin başında vav harfinin bulunmamasının sebebini şöyle açıklar: Nahl sûresinde amaç Allah'ın kullarına sağladığı nimetleri hatırlatmak, burada ise amaç kendi sanatının inceliklerine ve kudretinin kanıtlarına dikkat çekmektir.[34]
14. Allah'tan başka kendilerine tapılan varlıkların acizliği önceki âyetin son cümlesinde en küçük bir şeye mâlik olamadıkları ve hükmedemedikleri şeklinde belirtildikten sonra burada kendilerinden medet umulmasının ne kadar abes olduğu somut bir anlatım tarzı ile açıklanmaktadır: Onlar işitmezler, işittikleri varsayılsa bile karşılık veremezler; kıyamet günü de Allah'ın onlara vereceği bir yetenekle kendilerine yüklenen bu sıfatı tanımadıklarını beyan ederler. Müfessirler genellikle bu varlıkları putlar olarak açıklamışlardır; fakat âyetin ifadesi genel olduğu için kendilerine tann gözüyle bakılan insan, hayvan, ay, güneş gibi bütün varlıkların bu kapsamda düşünülmesi daha uygun görünmektedir. Bu takdirde, tann yerine konarak kendilerinden medet umulan veya korkulan insanların herhangi bir insan gibi işitememesi veya karşılık verememesinin değil, gizlİ-açık, uzak-yakın nerede ve nasıl yalvanrlarsa yalvaranlar kendilerine tapanları İşitip cevaplayama-malannın kastedildiği söylenebilir.
Son cümle açıklanırken daha çok şu noktaya dikkat çekilir: Sözde tanrıların kıyamet günü kendilerine tapanlara karşı takınacakları tavır gayba dahil bir olay olduğu için bunu ancak Allah Teâlâ'nın haber vermesiyle biliriz; bu sebeple "Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi haber veremez" buyurulmuştur.[35]
Meali
15. Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye layık olan O'dur. 16.0 dilerse sizi yok eder ve yerinize yenilerini yaratır. 17. Bu, Allah için güç de değildir. 18. Hiçbir günah sahibi başkasının günahım yüklenmez. Yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa, çağırılan yakını bile olsa o yükten hiçbir şey başkasınca yüklenilmez. Sen ancak, gayba iman yoluyla rablerinden korkanları ve namazı özenle kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah'a varır. 19-21. Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz. 22. Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen ka-birlerdekilere de işittirecek değilsin! 23. Sen ancak bir uyarıcısın. 24. Doğrusu biz seni hak üe desteklenmiş bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun. 25. Seni yalancılıkla itham ediyorlarsa, bil ki daha öncekiler de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etmişlerdi. Peygamberleri onlara açık kanıtlar, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi. 26. Sonra ben o inkarcıları yakalyıverdim; busen nasıl bir cezalandırıştı o![36]
Tefsiri
15. İnsanı yaratan ve onun ihtiyaçlannı en iyi bilen Cenâb-ı Allah bütün beşeriyete yönelik bir uyarıda bulunmaktadır: Allah'a muhtaç olan insanlardır, Allah ise hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç değildir. Üstelik yaratılmışlar üzerindeki üstün nimetlerinden ötürü hamdedilmeye layık olan yalnız O'dur. Bu uyandan, ibadetin insanın buna muhtaç olmasından dolayı emredildiği, dolayısıyla din duygusunun ve Allah'a ibadet etme eğiliminin fıtrî olduğu ve baskı yöntemleriyle yok edilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.[37]
16-17. İlk âyetin "yerinize yenilerini yaratır" diye çevrilen kısmı "sizin türünüzden başka nesillere hayat hakkı tanır" şeklinde anlaşıldığı gibi, "başka bir tür yaratır" ve "sizin bilmediğiniz başka bir âlem var eder" tarzında da yorumlanmıştır.[38] Yenilerin temel özelliği ise, Allah'a itaat etme, buyruklarına uyup yasaklarından kaçınma şeklinde tasvir edilir [39] İbn Âşûr'un yorumuna göre burada insanlar hak ettikleri halde Cenâb-ı Allah'ın onları helak etmeyip -sınav alanı olan dünyada- kendilerine imkan ve mühlet verdiği belirtilmektedir. Dolayısıyla, "Allah'ın dilemesi"rtden maksat insanların yok edilmeyi hak etmelerine bağlı olarak bunu dilemesidir; yoksa bu kayıt, O'nun bu konuda mutlak irade sahibi olduğunu ve asla basb altına alınamavacashnı belirtme amacı taşımamaktadır, zira bu aynca bildirilmesine ihtiyaç bulunmayan bir husustur (XXII, 286). Bu izaha ilke olarak katılmakla beraber, âyetin anlamının sadece insanlara mühlet verildiğini belirtme ile sınırlı olmadığı, toplumlar hak ettiklerinde Allah'ın onları tarih sahnesinden silip yerlerine yenilerini getireceği uyarısının da bulunduğu kanaatindeyiz. Bu sebeple Ateş'in şu yorumuna katılıyoruz: "16-17 nci âyetler, sosyolojik bir kural olan bir Tanrı yasasını dile getiriyor: Yollarım sapıtan insanlar, sonunda Allah'ın hışmına uğrarlar, başka milletlere yenilirler. Onların yerini daha âdil, daha enerjik bir toplum alır. Allah'ın yasaları uyarınca çalışan toplumlar başarırlar. Adaletten, haktan ayrılanlar geriler, ortadan kalkarlar. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Güçlülük, çalışmağa ve adalete bağlıdır. Meskenet ve zulüm, toplumu bozar, gücünü kırar" (VII, 299).[40]
18. İlk cümle sorumlulukla ilgili önemli bir ilkenin ifadesidir. Dinî sorumluluğun, kişinin âhirette vereceği hesabın temel ölçütlerinden birini ortaya koyan bu ifade aynı zamanda bir hukuk vecizesi niteliğindedir. Batı dünyası cezaların şahsîliği ilkesine ancak yakın zamanlarda ulaşabilmiştir; buna karşılık, birçok âyette değişik vesilelerle ifade edilen bu esas ilk dönemlerden itibaren İslâm âlimlerinin hukuk tefekkürünü etkilemiştir.
Kur'an'in inmeye başladığı sıralarda Mekke toplumunda, suçlu, dost ve yakınları yardımıyla cezalandırılmaktan kurtulabiliyordu; bu duruma bakarak bazı müşrikler de -âhiret hayatı gerçek olsa bile- dünyadaki gibi kendilerine şefaat edecekler sayesinde kurtuluşa ereceklerini ileri sürüyorlardı. Âyetin ikinci cümlesinde buna telmihte bulunulmakta ve bu düşüncenin boş bir hayalden ibaret olduğuna dikkat çekilmektedir. Zemahşerî, iki cümle arasındaki farkı belirtirken birincinin Allah'ın hükmündeki adaleti ve kimseyi kendi işlemediği bir günahtan dolayı sorumlu tutmayacağı, ikincinin ise kimsenin başkalarından yardım alarak günahından kurtulamayacağı hakkında olduğunu kaydeder (III, 272). Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, âyetin hiçbir kimsenin kendisi istese dahi başkasının günahını üstlenmeye ve onu sorumluluktan kurtarmaya gücünün yetmeyeceğini anlatmakta oluşudur; başkalarını saptıranların hem kendi sapkınlıklarının hem de onları kötü yola itmelerinin vebalini çekmeleri ise ayrı bir konudur, bu durumda iradesini kullanmadığı için doğru yolu bırakıp kötülük işleyenlerin kendi veballeri ortadan kalkmış olmaz. Nitekim bu husus başka bazı âyetlerde ve Resülullah'm hadislerinde aynca belirtilmiştir.[41] Öte yandan bu âyette, Hıristiyanlık'taki Hz, îsâ'nm bütün insanlığın günahının kefaretini hayatıyla ödediğini ifade eden "aslî günah" telakkisinin mahkum edildiği de söylenebilir.
Daha sonra âyette Resûlullah uyarılarının kimlere favda vereceği belirtilinekte ve samimi müminlerin iki temel özelliğine değinilmektedir: 1. Gayba iman sebebiyle Allah'tan korkma yani O'na içtenlikle, tam bir teslimiyet içinde iman etme, O'na karşı gelmekten kaçınma, bu hususta bir sorumluluk ve kaygı taşıma; 2. Namazı özenle kılma yani imanını davranışlarına yansıtma, O'na kulluk görevlerini ihmal etmeme. Bu ifadeden peygamberin uyanlarının yarar sağlamasının ön şartının, muhatapların kendi bâtıl inanç ve davranışlarında inat etmemesi olduğu[42] bağnazca direnenlere peygamberin yapabileceği bir şeyin bulunmadığı ve zaten görevi de olmadığı anlaşılmaktadır. "Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur" şeklinde çevrilen cümle genellikle, Allah'ın buyruklarına uyup yasaklarından kaçınma çabası içinde olanların ve iyi işler yapanların bundan yine kendilerinin yararlanacakları şeklinde açıklanmıştır.[43]
19-22. Müfessirlerin genel kanaatine göre bu karşılaştırmalı örneklerin olumlu olanları hakkı, imanı, iman sahiplerini ve kavuşacakları güzellikleri; olumsuz olanları da bâtılı, inkarcılığı, inkarcıları ve kötü akıbetlerini temsil etmektedir. Bu konudaki yorumlan şöyle özetlemek mümkündür: Müminin tuttuğu yol sağlam, ufku ve basireti açık, niyet ve iradesi zinde, yaptıkları kalıcı ve yarayışlıdır; kâfir ise Ölüden farksızdır, basireti kapalı, kalbi kararmış, yaptıklan anlam kazanamamış ve boşa gitmiştir.[44] Râzî bu örneklere şöyle bir izah getirir (XXVI, 16): "Gören" kelimesi mümini, "kör" kelimesi kâfiri, "aydınlık" imanı, "karanlıklar" küfrü, "gölge" rahatlığı ve huzuru, "sıcak" sıkıntıyı ve yakıcı ateşi, "diriler" müminleri, "ölüler" kâfirleri anlatmak için kullanılmıştır. Zira mümin önündeki açık yolu (dünya hayatından sonra yeni bir hayatın başlayacağını) görmekte, inkarcı ise bunu görmemektedir. Ama unutulmamalıdır ki kişinin görme duyusu ne kadar keskin olursa olsun ışık olmazsa bir şey göremez. İşte iman ışık demektir ki gören kişinin önünü aydınlatır, küfür ise karanlığı temsil ettiğinden kâfir İçin kambur üstüne kamburdur. Sonra her ikisinin akıbetine, müminin rahata ve huzura kavuşacağına, kâfirin ise sıkıntı ve yakıcı ateş ile karşılaşacağına işaret edilmiştir. Yüce Allah mümin ve kâfir hakkında bir başka ömeğe daha yer vermekte, âdeta şöyle buyurmaktadır: Mümin ve kâfirin durumunu anlatmaya, gören ile körün mukayesesi bile az gelir. Çünkü âmâjbazı şeyleri idrak etmede gören ile ortak özelliğe sahiptir, kâfir ise hiçbir yararlı idrak gücüne haiz değildir, ölü gibidir. 19. âyette geçen "bir olmaz" fiilinin dirilerle ölülerden söz eden 22. âyette tekrar edilmesi de bu yorumu desteklemektedir. Öte yandan Râzî, gören ile kör mukayesesinde olumsuzluk kelimesinin tekrar edilmeyip diğerlerinde tekrar edilmesinde şöyle bir mâna inceliği bulunduğunu belirtir: Bu tekrar tekit anlamı taşır. Birinci örnekte birbirine eşit olmama zıtlık düzeyinde değildir, diğerleri ise aynı zamanda birbirine zıttır. Şöyle ki, bir şahıs görür olabildiği gibi aynı şahıs âmâ da olabilir. Oysa karanlık ve aydınlık, gölge ve sıcak, diriler ve ölüler mahiyetleri bakımından da farklıdır; kör obua ve görür olma da böyledir, fakat âyette âmâ ile gören karşılaştırılmıştır. Aynı vücudun hem hayata hem ölüme konu olabileceği dikkate alındığında bu örneği birinciye paralel görmek mümkünse de gerçekte diri ile ölü arasındaki farklılık kör ile gören arasındaki farklılıktan çok fazladır. Daha önce belirttiğimiz üzere âmâ bazı şeyleri idrak etmede gören ile ortak özelliğe sahiptir, diri ile ölü arasında ise böyle bir ortaklık da yoktur, yani ölü sadece vasıf açısından değil işin gerçeği ve mahiyeti bakımından da diriden farklıdır.[45] Bazı müfessirlere göre ise diriler ve ölüler örneği, âlimlerle câhilleri, bazılarına göre de aldım kullananlarla aklını kullanmayanları anlatmaktadır.[46]
22. âyetin son cümlesinde, getirilen bütün kanıtları görmezden gelen ve inatla inkarcılığını sürdürenler kabirlerdekilere yani ölülere benzetilmiştir.[47] Bu benzetmedeki maksat, inkarcıların Resûlullah'ın bildirdiklerine kulaklarını tamamen tıkamış olduklarını belirtmek olabileceği gibi, o ne yaparsa yapsın onların iz'anını harekete geçiremeyeceğinİ bildirmek yani Hz. Peygam-ber'e teselli vermek de olabilir.[48]
23-26. Bu âyetlerde kendisine, ilâhî mesajı bütün insanlığa ulaştırma gibi ağır bir görev yüklenmiş olan ve yakın çevresindeki birçok insanın şirk batağından çıkmamak için direndiklerini gördüğü için ruhen daralmış bulunan Resûl-i Ekrem teselli edilmekte, onun, insanları uyarmakla görevli olduğu ve herkesi imana getirmek gibi bir vazifesinin bulunmadığı bildirilmekte, önceki peygamberlerin durumları hatırlatılarak maneviyatını yüksek tutması istenmektedir.
24. âyetin son cümlesi, ilâhî mesajın ve tevhit çağasının bütün insanlığı kapsayacak biçimde peygamberler vasıtasıyla ulaştırıldığım ifade etmektedir. Her topluluğa Allah tarafından bir uyarıcı gönderilmiş, uzun veya kısa bir süre uyarıcının mesajı korunmuş, sonra unutulmu^Jaraya fetret yani mesajın unutulduğu, bozulduğu bir süre girmiş), arkadan yeni bir uyarıcı gönderilmiştir. Burada bu ifadeye yer verilmesindeki maksat İki şekilde açıklanabilir: a) Kendi toplumunda şiddetli baskı ve eziyetlere maruz kalan Resûl-i Ekrem'e önceki peygamberlerin de benzeri durumlarla karşılaştığını hatırlatıp ona direnme gücü aşılamak (ki 25. âyet bu yorumu destekler niteliktedir), b) Hz. Muhammed'in daha önce hiç karşılaşılmamış bîr görev iddiasıyla ortaya çıkmış olmadığına dikkat çekmek ve böylece Kur'an'm muhataplarını kendilerini bağlayan bir argüman üzerinde düşünmeye çağırmak. Bu durumda onlara düşen, peşinen reddetmek yerine onun gerçek bir peygamber olup olmadığını araştırmak olacaktır.[49]
Meali
27. Allah'ın gökten bir su indirdiğini ve onunla renk ve çeşitleri Farklı ürünler çıkardığımızı görmez misin? Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır. 28. Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar var. Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısmda heyecan duyarlar. Şüphesiz Allah azizdir, gafurdur. 29. Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar, asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler. 30. Zira Allah karşılıklarını tam olarak ödediği gibi lütfundan onlara fazlasını da verir. O çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verir. 31. Sana vahyettiğimiz kitap kendinden öncekileri doğrulayıcı bir hakikattir. Kuşkusuz Allah kullarından haberdardır, her şeyi görmektedir. 32. Sonra biz kullarımızdan seçtiklerimizi o kitaba mirasçı kıldık. Onlardan kimi kendine kötülük eder, kimi orta bir durumdadır, kimi de Allah'ın izniyle hayır işlerinde yansır; işte büyük lütuf budur. 33. Onların gireceği yer Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir. Orada onların giysileri de ipektir. 34. Şöyle derler: "Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu rabbimiz çok bağışlayıcı, şükrün karşılığım tam verendir." 35.0 ki bizi lütfuyla sonsuzluğa dek kalınacak yurda yerleştirdi. Orada artık bize ne bîr yorgunluk hissi dokunur ne de bir bıkkınlık gelir. 36. İnkâr edenlere gelince, cehennem ateşi de onlarındır. Ne ölmelerine hükmedilir ki ölsünler ne de cehennem azabından kendileri için bir hafifletme yapılır. İşte inkarcılığa saplanıp kalmış herkesi böyle cezalandırırız. 37. Ve onlar orada "Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, iyi işler yapalım" diye feryat ederler; size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Şimdi tadın bakalım! Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur![50]
Tefsiri
27-28. Dikkatlerimizi bir yandan tabiatın İhtişamına diğer yandan da bu muhteşem görünümü meydana getiren farklılıkların tek kaynaktan neşet ettiğine ve bunu sağlayan yüce kudrete çeken bu âyetlerde renk ve tür faktörüne ağırlık verildiği görülmektedir. 27. âyetin (dağlar hakkındaki) "farklı renklerde" şeklinde çevrilen kısmıyla her bir rengin farklı tonlarına işaret edildiği ve siyahın en koyu tonunu belirtmek üzere "simsiyah" anlamına gelen nitelemenin cümlenin sonuna bırakıldığı da düşünülebilir.[51] Çıplak gözle gözlemleyebildiğimiz âlemde ilk bakışta farklılıkları ayırt etme hususunda renklerin etkisi son derece açık olduğundan bu özellik ön plana çıkanlmıştır. Fakat bunlar üzerinde inceleme yapmaya ve düşünmeye başlayanlar hemen göreceklerdir ki, bu türleri ayırt ettiren yegâne ayıraç renkler değildir. İnsanlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar renk renk olduğu gibi daha pek çok özellik ve yetenek farklarıyla da bir birlerinden ayırt edilirler. İster ilk nazarda göze çarpan ister daha dikkatli bir incelemeyle tespit edilen bu farklılıkların hepsi son tahlilde biçimseldir; özü itibariyle bunların tamamı tek bir şeye işaret etmektedir ki o da böylesine bir ahenk İçerisinde bu çeşitliliği sağıdan ira/te Vf minriir. Bunu anlamamızı kolaylaştırmak üzere türlü renkler taşıyan bitkisel ürünlerin varlığını bir kaynağa yani suya borçtu bulunduğu, onu da indirenin Yüce Allah olduğu belirtilmiştir.
28. âyette "haşyet" kökünden gelen ve "büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar" diye çevirdiğimiz kelime burada, "büyüklük karşısında duyulan heyecan ve korku, zarar görmekten değil, hakkını verememekten kaynaklanan endişe" mânasına gelmektedir. Muhataplarını doğadaki muhteşem görünümlerden hareketle akıllara durgunluk verecek incelikleri keşfetmeye yönlendiren Kur'an'ın, bu bağlamda bilmenin değerine vurgu yapması oldukça ilginçtir. Fakat burada kullanılan ve "bilenler" şeklinde çevrilen ulemâ kelimesinin kök anlamları arasında, bir şeyi derinlemesine tanıyıp mahiyetini idrak etme, bir konuda kesin bilgiye ulaşma, bir işin hakikatine nüfuz etme mânalarının bulunduğu göz önüne alınırsa, kendilerine gönderme yapılan ve Allah saygısı duyma hususunda ön plana çıkarılan kişilerin, meslek olarak bilimsel faaliyet icra edenler veya bir takım bilgileri öğrenip belleklerine yerleştirmiş olanlar değil, zihnî çabalarını Allah'ın evrendeki kudret delillerinden sonuçlar çıkarabilme düzeyine yükseltebilmiş kişiler olduğu anlaşılır. Zaten sahabe ve tabiîn büyüklerinden bir çoğundan yapılan rivayetlerde ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar Allah'a saygı yolunda mesafe alamamış kimselerin âlim olarak nitelenemeyecekleri belirtilmiştir.[52] Gerek insanı ve toplumları gerekse evrendeki diğer varlıkları inceleyen değişik bilim dallarına mensup bilim adamlarından pek çoğunun -başlangıçta ateist veya Allah inancı konusunda mütereddit olsalar bile- bu araştırmalar sonucunda kâinattaki şaşmaz dengeyi, akıllan zorlayan ince hesaplan ve hayranlık uyandıran ahengi müşahede ederek ya doğrudan ilâhî kudret ve azamete atıf yapan veya bu güç karşısındaki aczin itirafı anlamına gelen ifadeler kullanmaları bu âyetlerde ilime yapılan göndermenin anlaşılmasını daha bir kolaylaştırmaktadır. Yine, sosyal çevrenin etkisiyle dine karşı kayıtsız kalmış ve metafizik konularıyla ilgilenme fırsatı bulamamış birçok insanın az önce sözü edilen araştırmaların sonuçlarını izleyince düşünce dünyalarında önemli değişikliklerin hatta sarsılmaların meydana gelmesi, varlıklar alemindeki bu düzenin kör bir tesadüfün eseri olamayacağı üzerinde düşünmeye başlamaları, bu sayede kendilerini sorgulama ve hayatı anlamlandırma çabası içine girmeleri de, Kur'an'a gönül vermiş kişilere önemli bir görevi yani İlim yolunda öncülük etmenin de müslümanlığm gereklerinden olduğunu hatırlatmış olmaktadır.[53]
29-30. Önceki âyette kalple ilgili bir durum olan Allah korkusu yani Allah'a saygı duygusundan söz edilmiş;
burada da dil ve beden ile ortaya konan ve bu duyguyu pekiştiren davranışların önemine değinilmiştir.[54]
31-32. İlk âyette Kur'an'ın kendinden önceki ilâhî kitapların aslî durumlarını onaylayan ve Allah katından geldiğinde kuşku bulunmayan bir kitap olduğu belirtilmektedir.[55]
Müfessirlerin çoğunluğu 32. âyette geçen "kitap"tan maksadın Kur'ân-ı Kerîm ve "mirasçı kılınanlar"dan maksadın da müminler olduğu kanaatindedirler. Buna göre âyette zikri geçen üç grup insan da hep müminler olmaktadır. Râzî, bu yoruma göre âyette belirtilen üç mertebe için yapılmış izahları aktardıktan sonra kendi tercihini şöyle açıklar: Birinci gruptakiler, Allah'ın buyruklarını terk edip yasaklarını işleyenlerdir. Bunlar "bir işi yerli yerince yapmayan" kimseler oldukları İçin (mealde "kendine kötülük eder" dîye çevrilen) zâlim kelimesiyle ifade edilmiştir. "Orta bir durumdadır (muktesıd)" diye söz edilenler, -sonuç almada tam başarılı olmasalar da- ilâhî buyruklara karşı gelmemek için çaba harcayanlardır. "Allah'ın izniyle hayır işlerinde yansır (sabık bi'1-hayrât)" diye anılanlar İse hem belirtilen çabayı harcayan hem de Allah'ın izniyle bunu başaranlardır. Tabe-rî de mirasçı kılınanlar ile müminlerin kastedildiği kanaatini taşımaktadır, fakat kitap ile ilgili yorumlar arasından tercih ettiği şudur: Burada Kur'ân'dan önceki ilâhî kitaplar ve müminlerin kitaplara imana vâris kılındıkları kastedilmektedir; nitekim müslümanlar onlara inanmayı da iman esaslarından sayarlar. Âyetin sonundaki "büyük lütuf da, "kitaba mirasçı kılma, hayır işlerinde yarışma veya Allah'ın buna muvaffak kılması" mânalanyla açıklanmıştır.[56]
33-35. Müminlerin ve özellikle iyi işlerde önderlik edenlerin kavuşacakları cennet nimetleri kısmen dünyadaki tasavvurlarımıza göre anlatılmakta, fakat asıl mutluluğun bütün bu nimetleri bahşeden Yüce Allah'a hamdetme mutluluğunu ta-dabilmeyi sürdürmede ve O'nun hoşnutluğuna erişmiş olarak, dünyadaki kaygı ve endişelerin uzağında ebediyet yurduna yerleştirilmiş olmakta gizli bulunduğuna işaret edilmektedir.[57]
36-37. Âhiret sahnelerine yer veren bu ve benzeri âyetlerde, dünyada İken yapılan uyanları hafife alan inkarcıların kötü akıbetle karşılaştıklarında kendilerine yeni bir fırsat verilmesi için çırpınmaları tasvir edilir ve bu feryatların hiç bir yarar sağlamayacağı vurgulanır.[58]
Meali
38. Kuşkusuz Allah göklerin ve yerin sırlarını bilendir ve O, kalplerin gizlediklerini de elbette çok iyi bilendir. 39. Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. Artdı kim inkâr ederse inkarcılığı yalnız kendi aleyhinedir. Kâfirlerin küfrü- Rableri katında gazabı arttırmaktan başka bir sonuç doğurmaz; şu halde kâfirlerin küfrü ancak kendi ziyanlarını arttırır. 40. De ki: "Allah'ı bırakıp da taptığınız ve O'na ortak koştuğunuz varlıklar üzerinde hiç düşündünüz mü! Gösterin bana bakalım, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar? Yoksa onların göklerde mi ortaklığı var? Yahut biz onlara bir kitap vermişiz de onlar oradaki kesin bir delile mi dayanmaktalar? Hayır hayır! O zalimlerin birbirlerine vaadleri aldatmacadan başka bir şey değil. 41. Gerçek şu ki Allah, düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır. Şayet sapacak olsalar artık O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O halimdir, gafurdur. [59]
Tefsiri
38-40. Allah Teâlâ'nın ilmine sınır olmadığı hatırlatılıp insanın yeryüzündeki görevine atıfta bulunulduktan sonra bir takını varlıklara tanrılık yakıştıranların ne kadar şuursuzca bir davranış sergiledikleri ortaya konmakta; onlardan, sözde tanrılarının ya yeryüzünde yarattıkları bir nesne göstermeleri veya göklerde paydaşlıklarının bulunduğunu ya da Allah tarafından kendilerine ayrıcalık tanındığına dair bir kanıt verildiğini iddia ve ispat etmeleri istenmektedir. Ardından da bu hakikatleri görmezden gelen ve şirke batarak haksızlığın en büyüğünü yapan bu kimselerin put, melek, insan vb. varlıkların kendilerine şefaatçi olacaklarını iddia edİD birbirlerini avartmalannın birer aldatmacadan ibaret oldueu belirtilmektedir.[60]
41. Göklerin yani ilâhî yasalar düzenine uygun olarak uzay içinde işlevlerini sürdüren bütün galaksilerin ve gök cisimlerinin ve bu düzen içinde insan bakımından özet bir önemi haiz olan yerkürenin yörüngelerinden sapmaması Allah Te-âlâ'nın irade ve kudretiyle mümkün olmaktadır. Yüce Allah bu hassas dengenin bozulmasını murad etmiş olsa artık bu sapmayı önleyebilecek hiç bir güç yoktur.[61] Âyetin "sapmamaları için" şeklinde çevrilen kısmında kullanılan ve "zeval" kökünden türetilen fiil hem "bir şeyin nizamının bozulması" hem de "yok olması" anlamına gelir. Burada her iki mânanın birlikte kastedildiği anlaşılmaktadır. Zira göklerin ve yerin hareketindeki en küçük bir sapma ve dengesindeki en küçük bozulma aynı zamanda onların yok olması demektir.[62]
MeAli
42. Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarım arttırdı. 43. Çünkü yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları kuruyorlardı. Halbuki kötülük tuzakları kuranların ayağına dolaşır. Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın. 44. Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki kendilerinden öncekilerinin sonu nice olmuş görsünler!Hem onlar bunlardan daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah'ın kudretine karşı durabilecek yoktur. Şüphe yok ki O bilendir, güçlüdür. 45. Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı; fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor. Vâdeleri dolduğunda ise, AUah kullarını hakkıyla görmektedir.[63]
Tefsiri
42-43. Kur'an'ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri, kendilerinin peygamberleri yalanlamadıklarını söyleyip şayet kendilerine gerçek bir peygamber gönderilmiş olsa onu asla inkâr etmeyeceklerine ve onun getireceği mesaja, geçmiş ümmetlere nazaran çok daha fazla sahip çıkacaklarına yemin ediyorlardı. Ama Hz. Muhammed peygamber olarak gönderildiğini açıklayınca ondan süratle uzaklaştılar.[64] Re-sûlullah'a ve müslümanlara karşı cephe almalarının sebebi ise -bazı âyetlerde ifade edildiği ve siyer kaynaklarındaki olaylardan anlaşıldığı üzere- açıktı: Resûl-i Ekrem onların beklentilerine göre bir peygamber değildi ve getirdiği mesaj çıkarlarına âlet edebilecekleri bir içerik taşımıyordu. Âyetin "herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair" şeklinde çevrilen kısmı "bulundukları durumdan çok daha İyi bir yol tutacaklarına dair" ve "geçmiş ümmetlerin hepsinden daha iyi olacaklarına dair" şeklinde de anlaşılmıştır.[65]
45. âyetin son cümlesi daha çok "Vâdeleri dolduğunda ise Allah kime nasıl muamele edeceğini takdir eder veya gereken cezayı verir, çünkü ö kullarını hakkıyla görmektedir" tarzında açıklanmıştır.[66]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/399.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/399.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/399.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/400.
[5] dilimizdeki övme ve teşekkür kelimeleriyle hamd arasındaki ince farklar için bk. Fâtihal/2; Râzî'nin Kur'aB'da "el-hamdü lillâh" dîye başlayan beş sûre bulunmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 238-239
[6] kelimenin bu âyette yaratmaya başlamayı yani ilk yaratmayı belirtmek için kullanıldığına dair İbn Abbas'tan yapılan bir nakil için bk. Zemahşerî, III, 266
[7] İbn Âgûr, XXII, 249
[8] Beyzâvî, V, 173
[9] İbn Âşûr, XXII, 249
[10] Zemahşerî, III, 266; Elmalıh, VI, 3973
[11] Tirmizî, "Tefsîr", 3. Melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Ahmet Saim Kılavuz, "Melek", İFAVAns., III, 187-190
[12] Zemahşerî, IH, 267; Şevkânî, IV, 387
[13] Şevkânî, IV, 387
[14] Taberî, XXII, 115 Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/400-403.
[15] Taberî, XXII, 117
[16] meselâ bk.Zemahşerî,III, 268
[17] meselâ bk. İbn Atıyye, IV, 430
[18] İbn Âşûr, XXII, 261-262; İblis ve şeytan hakkında bilgi için bk. Fatiha 1/1 [Eûzü]; Bakara 2/34; Nisa 4/117-121; Enfâl 8/48; Kehf 18/50-54; şeytanın Allah'a itaat yolunu seçenleri saptırmak için her türlü çabayı harcayacağına dair sözleri için bk. A'râf 7/17; Hicr 15/39
[19] Zemahşerî, III, 269; Şevkânî, IV, 388
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/403.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/404-405.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/405.
[23] Taberî, XXII, 119-120
[24] bk. Münâfikun, 63/8
[25] meselâ Zemahşerî, III, 270
[26] Şevkânî, IV, 390
[27] Şevkânî, IV, 390
[28] Zemahşerî, İÜ, 270
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/405-406.
[30] Şevkânî, IV, 391-392; irade ve kader konusunda bilgi için bk. Bakara 2/7; Enfâl 8/20-23; insanın topraktan yaratılması ve nutfe hakkında bilgi için bk. Hac 22/5; Mü'minûn 23/13-14; Rûm 30/20; insanların kendi nefislerinden eşler yaratılması hakkında bk. Nisa 4/1
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/406-407.
[31] Ra'd 13/4
[32] İbn Âşûr, XXII, 279
[33] XXVI, 10-11; aynca bk. Furkan 25/53
[34] XXII, 280-281. Gecenin gündüze gündüzün de geceye katılması hakkında bk. Âl-i İmrân 3/27; İsrâ 17/12. Güreşin ve ayın belirlenmiş vadeye kadar kendi yolunu izlemesi hakkında bk. Ra'd 13/2; aynca bk. Yâsîn 36/ 38-40
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/407-408.
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/408.
[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/409.
[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/409.
[38] Şevkânî, IV, 395
[39] Taberî, XXII, 127
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/409-410.
[41] bk. Ankebût 29/13
[42] Zemahşerî, III, 273
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/410-411.
[44] Taberî, XXII, 128-129
[45] XXVI, 16; bu konuda başka görüşler için bk. Ta-beri, XXII, 129
[46] Şevkânî, IV, 396
[47] İbn Atıy-ye, IV, 436
[48] Râzî, XXVI, 18
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/411-412.
[49] Râzî, XXVI, 18
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/412-413.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/413-414.
[51] Râzî, XXVI, 21
[52] meselâ bk. Zemahşerî, III, 274; Şevkânî, IV, 398
[53] Râzî'nin açıklaması esas alınarak, 28. âyette geçen ve "hayvanlar" anlamına gelen "devâb" ve "en'âm" kelimelerinden birincisine mealde "binek hayvanları" ikincisine "eti venen havvanlar" mânası verilmiştir fbk. XXVI. 21
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/414-415.
[54] Râzî, XXVI, 22; bu bağlamda "başkaları için harcama" anlamını verdiğimiz üıfak hakkında bilgi için bk. Bakara 2/245,254,261
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/416.
[55] bu konuda bilgi için bk. Âl-İ İmrân 3/3-4
[56] diğer yorumlarla birlikte bk. XXVI, 24-26; Taberî, XXII, 133-137; Zemahşerî, 111,275-276; Şevkânî, IV, 400
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/416.
[57] Adn cennetleri hakkında bilgi için bk. Ra'd 13/23-24
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/416.
[58] ayrıca bk. Mü'minûn 23/107-108
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/416.
[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/417.
[60] halife kelimesinin anlamlan ve Kur'an'daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/417-418.
[61] bu konuda aynca bk. Ra'd 13/2
[62] İbn Âşur, XXII, 327-328
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/418.
[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/418-419.
[64] Taberî, XXII, 145; Râzî, onların yahudileri ve hırİstiyanlan kınayarak bu tarzda yemin ettikleri görüşünü tarihî verilere uygun bulmaz, bk. XXVI, 33-34
[65] Zemahşerî, III, 278; Râzî, XXVI, 34. "Allah'ın yasaları" diye çevirdiğimiz sünnetullah kavramının Kur'an'daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/137
[66] Allah'ın insanları hemen cezalandırma-yışmın hikmeti ve "canlı" diye tercüme dilen dâbbe kelimesi hakkında bilgi için bk.Nahl 16/61
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/419.
İslami Okul Okulların En Önemlisi