YA-Sin Suresi - Kuran - 036Yasin - 11. Sayfa
YA-SİN SURESİ
Mekke döneminin ortalarında nazil olan bu sure, Kur'an'ın muhkem oluşunu, hiç bir çağda değişmeyeceğini, Hz. Muhammed'in Peygamberler kafilesinden olduğunu, inkarcıların kibir ve inadını, ahirette dirilişi, daha önceki elçilerin mücadelesini, inkarcıların kaybedişini, güneşi, ayı, yıldızı, denizi, dağlan, ırmakları Allah'ın yarattığını, cimrilerin cürmünü, kıyametin dehşetini, cennetin selametini, suçsuzun suçludan ayrılacağını, ahirete iman etmeyenlere bu tabiatın ahirete delil olduğunu ve bütün yaratılanların Allah'ın "Kün-Ol" emriyle oluverdiğini anlatır.
Onun içindir ki; Peygamber efendimiz (s.a.v.) "Herşeyin bir kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi de Yasindir" buyurmuştur.[1] Ve Onun ümmetimden bir insanın kalbinde (ezberinde ) olmasını isterim" diyerek, Yasin suresini ezberlemeye bizi teşvik etmiştir.
Gece Yasin okuyanın afvedilmiş olarak sabahlayacağını haber vermiş. Ölülerimiz üzerine Yasin okumamızı emretmiştir.[2]
Çeşitli vesilelerle yüzünden veya ezberden yasin okunurken; manası düşünülmeli imanını hayatını, cihadını ve ahiretini ona göre ayarlamalıdır. Sure seksenüç ayettir.[3]
1- Ya, Sin
Bu tür harflerle başlayan yirmi dokuz sure vardır. Bunların ilk ayetlerinde Kur'an'ı Kerimden bahsedilmektedir. Abdullah ibnü Abbas'tan gelen bir rivayete göre Yasin; "Ey insan" anlamındadır. (Allahü Alem).[4]
2- Muhkem ve Hikmetli Kur'an'a and olsunki,
3- Şüphesiz sen, Peygamberlerdensin.
"Hakim", hikmetli manasına gelir, muhkem yani sağlam manasına gelir. Hakîm hükmeden manasına da gelir. Baştan sona her ayetin ifade ettiği bir hikmete binaendir veya binlerce hikmeti içinde taşımaktadır.
Muhkemdir. Yani içerisinde insan sözü olarak bir tek kelime ve harf girememiştir. İçinden bir tek kelime veya bir tek harf de çıkarılamamıştır. Allah (c.c) Öylesine harfleri, kelimeleri, ayetleri ve sureleri öylesine dizmistir ki biribirine her şeyiyle uyum sağlamıştır. Manaları muhkemdir. Her çağın ihtiyacına cevap verecek şekilde'manalar, kelime kabuklarının içerisine yerleştirilmiştir. Kelime ile mana arasındaki ilişki çekirdeğin kabuğu ile özü arasındaki ilişki gibidir.
"Hakîm" aynı zamanda, "hükmedici Kur1 ân" anlamına gelmektedir. Yani bizim hayatımıza hükmedecek olan, Allah kelamı Kur'ân'a yemin ediyor Allah (c.c). Zamanı, zemini şartları, insanı ve insanın ihtiyacını yaratan O. İnsanın iradesini yaratan O. Öyleyse her şeyi bilen, her şeye hükmeden Allah (c.c)'ın sözü olan, kelamı olan Kur'ân-i Kerim bizim hayatımıza hükmederse, iki dünyamızda güzel olur. Onun için Rabbim; "Hakîm Kur'ân'a yemin olsun ki, şüphesiz sen elbette Peygamberlerdensin" diyor.
Sevgili peygamberimizi o günün Mekke müşrikleri inkar ederken Rabbim sevgili Peygamberimize diyor ki; "Muhakkak sen şüphesiz Peygamberlerdensin. Yani yeni icat edilmiş de değilsin sen. Bu insanlar da bilirlerki, daha önce peygamberler geçmiştir. İşte o peygamberlerin. devamı olan ve sonuncusu olan bir peygambersin sen diyor Allah (c.c).[5]
4- Sen, (Allah'ın gösterdiği ve iki dünyada da Cennet hayatına götüren) Dosdoğru bir yol üzerindesin.
Sana bu dosdoğru yolu gösteren muhkem ve hikmetli Kur'an'dır.
Bunu zaten hergün isteyip duruyoruz. "Yarabbi! Ancak sana kulluk yaparız. Ancak sana ibadet yaparız" diyoruz. İnsanların tamamının bulabileceği özgürlük sloganlarının en zirvesinde bir kelime bu. Ancak sana kulluk yaparız, ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım isteriz." Yani bir insan olarak hiçbir insana bağımlı kalmak mecburiyetinde olmadığımızı yalnız ve yalnız Allah'a bağımlı olmak mecburiyetinde olduğumuzu ifade ediyoruz.
Özgürlüğümüz bu kadar geniş. Ama Rabbimizin koyduğu kurallar bizi bağlar diyoruz. Zaten o kurallara bağlı kalmakta toplum hayatının düzenlenmesini sağlamak demektir. Yoksa sınırsız özgürlük denen bir şey yoktur. Bunun bir sınırlandırılması olması lazımdır. Sınırı da insanlar koyacak olursa, kendi ihtirasları doğrultusunda koyarlar. Ve bu günkü durum ortaya çıkar.
Bizim buradaki isteğimiz ise daha geniş. Bütün dünyayı ve ahireti tutacak kadar geniş. "Ya Rabbi! Dosdoğru yol istiyoruz biz." O yolun adı, sırat-ı Müstekîm'dir. Sevgili peygamberimize de Rabbimiz; "Sen dosdoğru yol üzerindesin."buyuruyor. Bu yol Allah'ın yoludur. Çünkü Hûd Suresi'nde Rabbim; Yalnızca "doğru ol" demiyor. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" buyuruyor.
Peki ama doğruluk kime göre. Biz kimin doğrularını alacağız. Herkes kendisinin doğru iş yaptığını söylüyor.
Günümüzde bir kısım insanlar; "bizi Kur'ân bağlar, Peygamberin hayatı bizi bağlamaz" diyorlar. Aslında Kur'ân'a muhalefet ediyor. Kur'ân sevgili peygamberimizin hayatının çizgisinin doğru olduğunu ifade ediyor. "Sen büyük bir ahlak üzerindesin" diyor. Ahlak nedir ki? İnsanın içinin dışına yansımış hali değil mi? Yani bütün jestleri mimikleri, konuşmaları, tavırları, hareketleri, yemesi-içmesi, insani münasebetleri, insanın insanla, insanın eşya ile, insanın hayvanlarla insanın otlarla, çiçeklerle olan münasebetlerinin tamamına "ahlak" diyoruz. Bütün bu münasebetlerinin de, düzgün doğru dürüst olduğunu Allah (c.c) onaylıyor. Sonra da diyor ki, "bu sizin örneğinizdir." Bu ifade O'nun sahih hadislerine uymamızın zaruretini bildiriyor.[6]
5- Herşeye galip ve merhamet sahibi Allah'ın indirdiği kitap'dır.
Allah (c.c)'ın Aziz ismi Rahim ismiyle yanyana verilmiş. Herşeye gücü yetiyor ama, merhameti gazabını geçmiş bir Allah'a iman ediyoruz. O indirdiği ayetlerde insanlara rahmet saçmaktadır. Herşeye galibiyeti belli ama güneşi ile bizi ısıtıyor, ısıtıyor, binlerce yiyeceğimizi olgunlaştırıyor, milyonlarca çiçeğimize renk veriyor, koku veriyor. Güneş gibi ayetleriyle de iç dünyamızı ısıtıyor ve ısıtıyor, bizi cennete hazırlıyor. Cennette ki yerimizi hazırlıyor. Gönlümüzdeki iman çiçeklerini açtırıyor. Dışımıza bunları yansıtıyor.[7]
6- Ataları azab ile korkutulmamış bu yüzden de gafil kalmış bir kavmi sakındırman için indirilmiştir.
Hz. İsa (a.s)'dan Hz. Muhammed (a.s)'a kadar peygamber gelmediğinden oradaki o insanların, uyarılmadığı fetret devri denilen bir dönemin geçtiği, babaları uyarılmayan gaflet içerisinde olan bu insanları uyarman için diyor Allah (c.c). Biz sevgili Peygamberimizin ümmetiyiz. Şu anda görev bize düşmektedir. Bizim görevimiz de uyarmaktır.[8]
7- Andolsunki, Onların bir çoğuna (o azap) sözü hak olmuştur. Artık bunlar iman etmezler.
8- Şüphesiz biz onların boyunlarına, çenelerine kadar demir kelepçeler geçirdik. Şimdi onlar burunları yukarda somurtmaktadırlar. İman etmemeleri, put perestlikte ısrar etmeleri sebebiyle sapık inançlar, kötü davranışlar kazandılar. Kendi akıllarını beğenip o akıllarının koyduğu kurallara uymaya başladılar. Kendi kuralları kendilerini bağlamaya başladı.
Türkiye'deki ve dünyadaki imansızlara şöyle bir baksanız boyunların da bir zincir görmeniz mümkün değil. Ama Rabbim diyor ki; "zincir taktık." Bu bize temsili olarak anlatılıyor. Bu tip insanlara İslâm'ı anlatmaya kalktığımızda burunlarını havaya doğru kaldırırlar. Gözlerinin bir ucuyla hafife alarak bakarlar. "Bu çağda da mı bunlar?" gibi. 1400 sene Önceki de aynı şeyi söylüyordu. O günün çağıyla bu günün çağı arasında fark yok. O günde güneş aynı yerden doğup aynı yerden batıyordu. O günde insanlar aynı havayı soluyordu. Şimdi de aynı. Değişen o zaman insanlar deveye biniyordu şimdi arabaya biniyorlar.
O zamanki insanların kibri ile şimdiki insanların kibri aynıdır. Kibirleri boyunlarına zincir gibi takılmış, gözleri aşağıyı görmüyor. Hep yukarıya bakıyorlar. Rabbim bunu "Mug'mehün" kelimesiyle ifade ediyor.[9]
9- Biz onların hem önlerine hem arkalarına birer set çektik ve onları sardık artık onlar görmezler.
10- Sen onları ha uyarmışsın, ha uyarmamışsın, onlara göre aynıdır. Onlar iman etmezler.
İşte bu kendi kendini mahkum eden veya kendisi gibi bir insanın düşüncelerinden etrafına bir sur çekip gönüllü mahkumiyete razı olan bu insanları da biz, hürriyetlerine kavuşturmak için yanlarına gidiyoruz. Biz uyarımıza devam edelim. İman edermiş etmezmiş o bizim elimizde olan bir şey değildir.
Rabbim "onlar iman etmezler" diyor. Ama isim vermiyor. İman etmiyecekleri için söylüyor. Biz ise kimin iman edip kimin etmiyeceğini bilmiyoruz. Biz görevimize devam edeceğiz.
Nasıl bir uyarı? Nasıl bir görev? Görevini yapmış olmak için görev yapmak değil. Ananın yavrusunu bağrına basan bir halet-i ruhiye ile görev yapmak. Günaha batan bir insana yaklaşırken o annenin yavrusuna yaklaşması gibi yaman bir yürekle yaklaşacak olursak o zaman yaman yüreklerin bakışları dahi etkili olur.[10]
11- Ancak Kur'an'a uyan ve Rahman olan Allah'dan korkan kimseyi uyarırsın. Sen o Kur'an'a uyan ve Allah'dan korkan kimseyi mağfiret ve yüce bir mükafatla müjdele.
"Zikir" Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'an'a uyanları uyarırsın. Daha; görmeden Rahman olan Allah (c.c)'tan ürperenleri sen uyarırsın. Yaptığım kötülüklerin bir gün hesabını ben vereceğim diye ürperti içerisinde olan insanlara sen faydalı olursun, onları uyarırsın.
Yariılmıyorsan Hakim b. Hizam Peygamberimize diyor ki; "Ya Rasulallah! Ben müslüman olmadan önce de merhametli bir adamdım. Zengindim ve de çok cömerttim. Bunu sen de bilirsin."
Benim müslüman olmadan önceki yaptığım bu iyiliklerin bana faydası olacak mı?" Efendimiz de diyor ki; "Olmuş ya." Yani müslüman olmadan önce de dürüst yaşayanlar daha çabuk müslüman olmuşlar. Ebu Cehil ile Ömer'in arasındaki fark bu. Ömer diyormuş ki Ebu Cehil'e "Yahu şu adamı bir dinliyelim. Söylediklerinin doğru olanlarını kabul edelim yanlış olanlarını reddedelim." Ebu Cehil de diyormuş ki; "Hayır. Dinlemiyelim. Doğrusunu da reddedelim, eğrisini de reddedelim." Ömer'in mayasmdaki bu doğruluğa olan açıklık onun müslüman olmasına sebeb olmuştur.[11]
12- Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Ve biz onların (dünyada) önceden gönderdiklerini ve (geride bıraktıkları) eserlerini yazarız. Biz herşeyi apaçık bir kitapta saymışızdır.
Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki; "insan öldükten sonra şu amelleri kesilmez, çocuk okutmuşsa, toplumun menfatine uygun işler yapmışsa, (sadaka-i cariye) ki- bunlar "Asar" diye isimlendirilir. -bunların defterlerine sevapların yazılması devam eder.
Meyhane, kumarhane, puthane yaptırmışsa bir adam, onun yaptıklarına da "Asar" denilir. O yaptırdıkları devam ettiği sürece onun günah hanesi yazılmaya devam eder. Onun için mallarınızı, canlarınızı, ilminizi, irfanınızı Allah'ın yolunda kullandığınız gibi, geriye iz bırakırken de, sizi hayırla yad ettirecek, size fatiha gönderttirecek izler bırakmaya ilimler bırakmaya gayret gösterelim.
Aldığımız nefesler, kaş-göz hareketlerimiz gönlümüzden geçenlerin tamamı kayda geçmektedir. Onun için hayat filmimizin güzel görünmesi için güzel durmaya, güzel konuşmaya, güzel şeyler duymaya, güzel şeyler yaymaya gayret edelim.[12]
13- Sen onlara şehir halkının kıssasını misal ver. Hani onlara elçiler gelmişti.
14- Biz o zaman onlara iki elçi göndermiştik de, onlar o ikisini yalanlamışlardı. Bizde üçüncüsü ile desteklemiştik de onlara; "Şüphesiz biz size gönderilen elçileriz" demişlerdi.
15- "Sizde bizim gibi insansınız, Rahman hiçbirşey indirmemiştir. Siz yalan söyleyenlerden başka birşey değilsiniz " dediler.
Burada Rabbim bize; geçmişte bir şehre, bir peygamberin elçileri olarak gönderilen üç kişinin, o şehirde yaptıklarını ve aldıkları neticeyi anlatır. Bu üç kişinin bir devletin başkentine varıp orada Allah'ın kitabını ve Allah (c.c)'m gönderdiği Rasulünü insanlara anlatıyorlar. Rabbim bize bunu anlatmak suretiyle bize şöyle bir mesaj veriliyor. "Sayılarınız ne olursa olsun iki kişi de olsanız bir devletin başşehrine görevlendirildiğiniz de endişe duymadan gitmelisiniz. Yani Tokyo'ya veya Londra'ya veya Washinhton'a veya Moskova'ya veya Pekin'e bir gün İslam'ı tebliğ etmek orada bir karargah grup insanlara İslam'ı anlatmak üzere görevlendirildiğinizde; biz iki kişiyiz, iki kişiyle ne olur? demeyiniz. Veya üç kişiyle ne olur demeyiniz. Allah (c.c) üç tane elçinin bir şehre gidişini bize haber veriyor.
Rabbim sevgili Peygamberimize diyor ki; "Onlara şu şehrin halkının durumunu anlatıver. Hani onlara elçiler gelmişti. Biz onlara iki elçi göndermiştik. Sonra üçüncü bir elçiyle o iki elçiyi kuvvetlendirmiştik. Ve o elçiler üçü birden demişlerdiki; "biz size elçi olarak gönderildik." Onlar şöyle cevap veriyorlar. "Siz bizim gibi birer insansınız. Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Siz yalan söylüyorsunuz." Şehir halkı onların bir görevle geldiklerini Allah (c.c)'ın gökyüzünden yeryüzüne bir şey imdirmediğini ifade ediyorlar.
Tefsirlerde bu şehrin adının Antakya, halkının da Roma'hlar olduğu haber verilmektedir. Ancak Kur'an'ı Kerim ve peygamber efendimiz şehrin ismini, halkını ve tarihini haber vermediğine göre yeri pek önemli değil. Bizim alacağımız mesaj bunun bir şehir olduğudur. Kocaman bir şehire üç tane Allah dostunun onlara İslam'ı anlatmak üzere gelmeleri ve orada halkın huzuruna çıkıp; "biz size Allah'ın dinini anlatmak üzere geldik, Allah'ın dinine sarılınız. Allah'a itaat ve ibadet ediniz. Hiç bir şeye fayda ve zarar vermeyen putlara ibadet etmeyiniz. Sizin gibi insanlara tapınmayınız. Sizi yaratan Allah'a ibadet ediniz." diye duyurmalarıdır.
Dünyayı ve ahireti gülistana çevirmeye çalışan insanlarla, iki dünyayı da zindan etmeye çalışanların kavgası, dün Antakya'da, Mısır'da Mekke'de olurken; bugün Moskovo'da Tokyo'da, Waşigton'da yapılmakta, yarın da uzay şehirlerinde yapılacaktır.[13]
16- "Rabbimiz biliyorki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz" dediler.
17- "Bizim üzerimize düşen açıkça tebliğ etmektir."
Bizim elçi olduğumuz Allah (c.c) biliyor. Anadoluda yemin için kullanılan bir ifade vardır. "Alim Allah bu iş böyledir." Bu ayette bu zikredilmektedir. Yani Allah biliyor ki bu iş böyledir. Bunu bizim fakihlerimiz fıkıh kitaplarımızda bu sözün de yemin yerine geçeceğini yazmaktadırlar.
Bizim üzerimize düşen apaçık tebliğ etmektir. Mübîn; açıklayan bir tebliğdir. Bir "açık" bir de "açıklayan" bir tebliğdir. Yani sizin bütün sorunlarınızı, sorumluluklarınızı, haklarınızı, görevlerinizi, ödevlerinizi size apaçık beyan eden, öğreten bir tepliğ bizim görevimiz.
Bu ayette sevgili Peygamberimize Rabbim; "senin görevin tebliğ etmek, onların hesabını görmek bize aittir." diyor. Ayrıca burada tebliğde zorlama olmayacağına dair bir işarette var. Çünkü iman gönül işidir. İnsan gönülden sevmezse iman etmesi mümkün değildir.
Tebliğ, Belegatla da ilgilidir. Beliğ; bir kişinin meramını karşı taraftaki insana anlatırken kelimelerin en güzelini seçmesi, inci gibi dizmesi ve konuşacağı yere göre kelimeler seçmesine denir. Yani Allah'ın dinini insanlara anlatacak kişi, Kur'âıı'm üslubuna çok iyi hakim olmalıdır. Söylenilecek şeylerin en güzelini vede en güzel şekilde seçmeli. Yani hem dil, hem gönül, hem kulak hem de göz aynı şeyi okuduğunda, duyduğunda ve dinlediğinde ve de anladığında zevk alabilmelidir. Bütün güzellikler o cümle içerisinde toplanmalı.
Güzelliklerle dolu olan bu cümlelerinde, söylenecek zaman ve mekanları iyi ayarlanmalıdır. Ölü evinde yapılacak konuşma ile düğün evinde yapılacak konuşmadaki kelimeler ve anlamlar farklı olmalıdır.[14]
18- "Sizin yüzünüzden biz uğursuzluğa düştük. Eğer davetinizden vazgeçmezseniz, yemin olsun sizi taşlarız ve bizden size yakıcı bir işkence de dokunur" dediler.
19- "Sizin uğursuzluğunuz, sizin beraberiniz (deki küfrünüz) dedir. Size (Allah'a iman) hatırlatıldığı için mi bizi taşlayacaksınız? Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz" dediler.
Şehir halkı; "Siz geldiniz bize uğursuzluk getirdiniz. Ayrıcalık yapıyorsunuz. Size inanan insanlarla çatışma durumuna gidiyorlar. Daha önce aynı fikirdeydiler hepsi.
İsra Suresi'nde Allah (c.c) ayrıca bir uğursuzluğun olmadığını, insanlar uğursuzluklarını kendi içlerinden çıkardıklarını; "biz her insanın boynuna kendi uğursuzluğunu yükleyiverdik." buyuruyor: "Bir bela sana isabet ettiğinde bu senin kendiliğinden kaynaklanmaktadır. Yani taş gördüydüm, kuş gördüydüm, kedi gördüydüm diye bir şey yok. Yeryüzünde uğursuz bir şey yoktur. Allah (c.c) yarattığı her şeyi bir hikmete binaen yaratmıştır. "Allah (c.c) Boş bir şey yaratmamıştır." Uğursuzluk bizim kendi içimizden kaynaklanır.
Bugün fitne, fesat, küfür ve terör odaklarının içyüzünü sergileyenlere de aynı tehditler gelmekte ve "siz kurulmuş düzeni bozuyorsunuz ve böylece uğursuzluk getiriyorsunuz" denilmekte.
Ruhi bunalımlar, delirmeler, cinsi sapıklıklar ve onların getirdiği hastalıklar bunların hepsi küfrün ürettiği uğursuzluklardır.
Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Burada koşarak gelen adam tanınan bir adam değil. Her hangi bir adam. Yani o tebligciler, tebliğlerini öyle güzel yapmışlar ki, tanımadıkları insanlara dahi ulaşmış. Tanıdığımıza ve tanımadığımıza ulaşacağız. Efendimiz "tanıdığımıza da tanımadığınıza da selam verin" buyuruyor. Biz tanıdığımıza ve tanımadığımıza İslam'ı anlatacağız.
Siz İslam'ı hem yaşayacaksınız hem de anlatacaksınız. Nerede? Her yerde. Birine anlatırsınız, diğeri ilgisiz gibi dinliyor görünebilir. O sizin anlattıklarınızdan etkilenebilir. Beğenir, yolunu düzeltir, siz onu tanımazsınız. Bunlar olur. Rabbim bunun olacağını ifade ediyor. O elçilerin tanımadığı bir adam, şehrin en güzel bir yerinden koşarak geliyor. Koşarak gelmesi de önemli. Onun için biz acele edeceğiz.
Tohum atılan yer kurak bile olsa karşılık verir. Kurtubu'nin (15/18) yazdığına göre; yetmiş senedir puthanede, putlara ibadetle ömrünü geçiren şehrin ileri gelenlerinden Habib isimli kötürüm birisi, o üç yiğidin tedavi etmeleri neticesinde müslüman olur. Sonra onların öldürüleceğini duyunca.[15]
20- Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi ve "Ey kavmim, bu elçilere uyun" dedi.
21- "Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayete ermiş kimselerdir."
Diyerek islam davetcilerinin söz ve davranışlarının doğruluğunu ve bu davet karşılığında ücret istemediklerini vurgulamış ve onlara uyulmasını stemiş.
Bu ayet bize şu mesajı verir. Tebliğimizde insanlardan bir şey istemi-yeceğiz. Buna çok dikkat edeceğiz. İnsanların eline bakmamayı, kendimize şiar edinelim. Elimiz başkalarının elinin altında olmasın. Sevgili Peygamberimiz; "Veren el alan elden üstündür" diyor. Veren el olmaya gayret edelim. Kendi geçiminizi kendimiz sağlamaya çalışalım. Sonra konuşmada kendisini muhatap almış ve;[16]
22- "Ben, beni yaratana niçin ibadet etmeyeyim? siz hepiniz O'na döndürüleceksiniz."
23- "Ben hiç Ondan başka ilahlar edinirmiyim? Eğer O Rahman bana bir zarar yapmak dilerse, onların şefaati bana hiçbir şeyde fayda vermez. Beni kurtaramazlar da."
24- "O vakit ben apaçık bir sapıklık içinde olurum."
25- "Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim. Bunu benden duyun."
Beni yaratana ben nasıl ibadet yapmıyayım? Beni yaratmayana gidipde nasıl ibadet yapayım ki. Onlar bana fayda veremiyor, zarar veremiyorlar.
Diyerek, herkesin ölümlü olduğunu hatırlatmış, hiçbir şeye fayda ve zarar veremeyen şeylere tapınılmamasmı söylemiş. Allah'dan başkasına tapınanların sapık olduğunu ilan etmiş ve kendisinin iman ettiğini açıklamış.[17]
26- 27- Ona, "Gir Cennete" denildi. O da; "Keşke kavmim Rabbimin beni afvettiğini ve beni Cennette ikram olunanlardan kıldığını bilseydi" dedi.
Tarihin her döneminde, küfrün mantığının bittiği yerde, kaba kuvvete başvurduğunu görmekteyiz. Hz. İbrahim'i ateşe, Hz. Yusuf'u hapse atmaları, Hz. Peygamber efendimizi öldürmeye teşebbüs etmeleri ve yerinden yurdundan sürgün etmeleri gibi. Bu sözleri söyleyen müslümanı da orada linç ederler. O esnada, bu müslümana cennetteki makamı gösterilir.
Kendisini linç ederek öldüren ve ne yaptığını bilmeyen, bu kefere güruhuna bile merhametle bakabiîenler taşıdı bu islam bayrağını.
Hz. İbrahim duasında "Rabbim, o putlar birçok insanı saptırdı. Bana uyan bendendir. Bana isyan edene gelince şüphesiz sen bağışlayıcısın merhamet edicisin" diyerek niyaz ediyordu.[18]
Müslüman merhametten ayrılmamalı, karşınızdaki insana merhametiniz olursa, ona faydalı olabilirsiniz.[19]
28- Onun öldürülmesinden sonra onun kavmi üzerine biz gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değiliz.
29- Ancak birtek haykırma oldu ve onlar hemen sönüverdiler.
Türkçe'de de kullandığımız "Ocağı söndü." ifadesi o ailenin bütün fertleri yok oldu demektir. Bir milletin imansızlık üzerine kurmuş olduğu saltanat, alev saçıyor etrafa, insanlar inim inim inliyor ve doğru bir insan, toplumun gözleri Önünde linç edilerek öldürülüyor. Bunların bu isyan alevleri ve ateşleri, Rabbimin meleğine yaptırdığı bir çığlıkla yok olup gidiyor, "sönüvermesi" yok olması anlamında da tefsir edilmiş.
Bir kısım tefsir çilerim iz Cebrail'in bir haykırışı ile Antakya'nın yerle bir olduğunu naklederken, Elmahlı merhum; "Roma devletinin Hz. İsa'nın dini karşısında sönüverdiğini" yazar. İbni Kesir'in tefsirinde; "Antakya Hz. İsa'ya inanan ilk dört şehirden biridir" demekle Elmalı linin yorumu doğrulanmış olur.
Tarihte hep böyle olmuştur. Hz. ibrahim Nemruda karşı, Hz. Musa ve Harun firavun'a karşı, Hz. İsa Roma ve Habeş imparatorluklarının şahsında bütün dünyadaki küfür ve zulmüne karşı mücadele vermişler ve zafer daima inanların olmuştur. Peygamberleri yalanlayanların akıbeti ise hep hüsran olmuştur.[20]
30- Yazıklar olsun o kullaraki, kendilerine bir peygamber geldiğinde, Onu alaya alırlardı.
31- Onlardan önce nice nesilleri helak ettiğimizi, onların bir daha onlara geri dönmediklerini görmezlerini?
Kendilerine gelen Peygamberi yalanlayanlara yazıklar osun, ve onlar azabı hak etmişlerdir. Gelen kalmıyor, giden gelmiyor. Ad ile Semud, Firavunla - Nemrud, Kisray'la - Neron, Çorçille - Cengizhan, Lenin'le -George Washington ve diğerleri geldiler, yaktılar yıktılar ve gittiler. Gören gözlere ibret levhası diktiler. Gidenler toprakta yok olup gitmedi.[21]
32- Onların hepsi hesap için mutlaka huzurumuza getirilirler.
Yani azab melekleri kabirlerinden alıp Rabbin huzuruna onları getirecekler. Bu surenin sonunda da Mekkeli bir müşrik çürümüş bir kemiği eline almış; "Bu çürümüş kemiği kim diriltecek" demiş. Rabbim diyor ki; "Onu ilk önce kim yaratmışsa, çürüdükten sonra diriltecek olan da odur.
Rabbim burada söylüyor. "Herkes O'nun hu-zurunda toplanacaktır." Rabbim gördüklerimizden delil getiriyor.[22]
33- Kendisim dirilttiğimiz ve yedikleri daneleri ondan çıkardığımız ölü toprak, onlar için bir delildir.
34- O diriltilen ölü toprakdan da, hurmalıklar ve üzüm bağlarından nice bahçeler yarattık ve oradan nice pınarlar fışkırttık.
Rabbimiz, kafirlerin akılların kullanmadıklarını, eğer akıllarını kullanmış olsalardı tabiatta gördükleri herşeyin Allah'ın varlığına birliğine eşi ve benzeri olmadığının, delil olduğunu görürlerdi diyor.
Ana rahminde iken yalnız göbeğinden beslenen insan, dünyaya gelince rahimdeki rızik kapısı kapanıyor ama, annesinin göğsünden iki kapı açılıyor. Bir iki sene sonra o iki kapı da kapanıyor, bu sefer tabiat ananın bağrından yaş, kuru, acı, tatlı sebze ve meyvelerin kapısı açılıyor.
Bunların hepsini kendisinin yaptığını ifade ediyor Allah (c.c). Koyduğu tabiat kanunları içerisinde cereyan ediyor. Bazı çeşmeler dağların dibindedir. Bazıları dağın tepesindedir. Suyu içiyorsunuz, boğazınızdan geçtiğini biliyorsunuz. Midenize gidiyor. Ama terlediğinizde su alnınızdan çıkıyor. Bu ne hikmet? Halbuki bizim bildiğimiz kanuna göre suyun yukarıya çıkabilmesi için bir güce ihtiyaç var. Midenize giden suyunuz bir de bakmışsınız alnımızdan çıkıyor. Allah (c.c) tabiatta sulan bazen dağın dibinde, bazen dağların tam tepesinden fışkırıyor. Görebilirsek her şey mucize. İşte akıl sahibi insanlar için bunların hepsi birer delildir.[23]
35- Onların mahsulünden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için (halk ettik), hala şükretmeyecekler mi?
Allah'ın ölü araziyi diriltip, sular fışkırtıp, bahçeler yaratması, hep bizim faydalanmamız içindir. Bütün insanların bize yapabileceği en büyük iyilik, aldığımız bir nefese denk olamaz. Onun için Allah(cc) bize şükret-meyi öğretiyor. "Me" yi olumsuz olarak alırsak mana şöyle olur. "Onları kendi elleriyle yapmadılar; Rabbim onları yarattı." "Ma"yı mevsuk olarak alırsak, mana şöyle olur. "Elleriyle yaptıklarını yerler." derken, Allah (c.c)'ın yarattıklarından insanoğlu da bir şeyler yapıyor. Ne yapıyor? Üzümü kurutuyor. Zeytinden yağ yapıyor. Peki bunları yeyipde niye şükretmezler? diyor Rabbim.[24]
36- Yerin bitirdiği şeylerden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden hepsini çift yaratan Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.
Bize sayısız nimetler veren Rabbimiz, yarattıklarını da çift yaratmıştır. Erkek ve dişi, gece ve gündüz, acı ve tatlı, elektrikte eksi ve artı gibi. Bunların biri olmasa diğeri olmaz, olsa bile değeri bilinmezdi.[25]
37- Onlar için bir delil de gecedir. Biz geceden gündüzü sıyırıp çıkarırız. Birde bakarlar ki, karanlıkta kalmışlar.
38- Güneşte kendi mihverinde cereyan etmektedir. Bu herşeye gücü yeten, herşeyi bilen Allah'ın takdiridir.
39- Ay'a da menziller takdir ettik. Nihayet o eski hurma salkımının eğri çöpüne (Hilal şekline) döner.
40- Ne güneş'in ay'a erişmesi, ne de gecenin gündüzü geçmesi gerekmez. Hepsi birer yörüngede yüzerler.
Güneşin de bağlı olduğu bir sistem vardır. Onun da tabi olduğu bir yörünge vardır ki orada devam edip gidiyor. Bir gün o da karar kılacaktır. "Güneş de bir gün dürülecek, kararıp dökülecektir." Güneşin de eceli gelecektir.
Bu ayet-i kerime güneşin de bir yörüngesinin olduğunu ifade ediyor. Güneşin nasıl yaratıldığı, nerede nasıl döndüğü, kendi çevresi etrafında dönmesi, bir de galaksinin etrafında dönmesi Rabbimin takdiridir. Onun için bir menzil tayin etmiştir. Hilal halinden dolunaya dönüşmesi, dolunaydan tekrar hilale dönüşmesi, dünya etrafında dönmesi Rabbimin takdir ettiği yerlerden cereyan etmektedir.
Biz de ay ve güneş gibi kendi yörüngemiz olan iman yörüngesinde dolaşalım, bütün yörüngesine girecek olursak, Allah korusun imanımız infilak eder ve parçalarımız cehennemde ancak toplanabilir.
Aslında yaratılan herşey Ona delil iken, Allah(cc) varlığının, birliğinin, eşi ve benzeri olmadığının delillerinden bize örnekler veriyor.[26]
41- Onların zürriyetlerini, dolu gemilerde taşımamız da onlar için bir delildir.
Ayet:
l- Kur'ân-ı Kerim'in anlam ifade eden iki durak arasındaki kelimelerden meydana gelen cümle veya cümleciklere denir.
2- Ayet, aynı zamanda delil manasına gelir.
3- Mu'cize manasına gelir.
Yeryüzünde gemiyi ilk defa Hz. Nuh (a.s)'ın yaptığını Kur'ân-ı Kerim ayeti kerimeleriyle işaret ediyor. Rabbim; Nuh'un gemiyi nasıl yaptığı konusunda bize geniş bilgi vermektedir. Nuh (a.s.)'m gemisine alınan o mü'min insanlardan, insanlık ailesinin devam ettiğine işaret ediyor. Bir de bunun bir mucize olduğuna işaret ediyor. Kıyamete kadar gelecek olan bütün insanların o gemide taşındığını bu ayetiyle Rabbim bize bildiriyor.
Günümüzde de, insanların spermleriyle, genleriyle ilgili araştırmalar devam ediyor. Rabbim de onlara bir ışık tutuyor. Milyarlarca insan Hz. Nuh (a.s)'ın gemisine alman insanlarda toplanıyor. Kıyamete kadar gelecek olan insanların sayısının ne olacağını biz bilemiyoruz. Ama Rabbim, bu güne kadar gelmiş olan, bundan sonra gelecek olan insanların da o gemide taşındığını işaret ediyor bu ayet-i kerimede. Yani bizler Nuh (a.s)'ın gemisinde O'na iman etmiş insanların sulbünde taşınıyorduk.[27]
42- Ve onlar için bunun benzeri binecekleri şeyleri yaratmamız da bir delildir.
Trenler, vapurlar uçaklar ve henüz yapılmayan binekler hepsi Rabbimizin lutfudur. Çünkü bunları yapan zekayı biz yapmıyoruz, Allah yaratıyor. Kendimize model olarak aldığımız kuşlar, çiçekler ve böcekler de O'nun yarattığıdır. İnsanoğlunun yaptığı her icadın madenini yaratmış ve yeryüzüne yaymıştır. Bu madenleri bulup çıkarmak da insanın işidir.
Yaratılanların en güçlüsü insan, o da Rabbimin gücü karşısında isteyerek veya istemeyerek boyun eğmekten başka çıkar yolu yok. Bineklerimiz yalınız bunlar değil. "O bindikleri gemilerin benzerlerini de yarattık" diyor Allah (c.c). Bir başka ayet-i kerime de; "şu anda bilmediğiniz daha nice binekleri de Allah (c.c) yaratacaktır."[28]
43- Eğer istersek onları boğarız da, onlara ne imdada yetişen olur ne de kurtarılırlar.
Suyun içerisine batırıveririz. Onlar çağrılacak kimse de bulamazlar. Yardımlarına yetişecek hiçbir insan da bulamazlar. Onlar hiçbir şekilde kurtulamazlar. Tabiatı eviren-çeviren Allah (c.c)'dır.
Günümüzde, teknolojisi çok gelişmiş ülkelerde bile, meydana gelen kar, tipi, fırtına, yağmur, deprem, felaketlerinde herşeyin durduğunu, insan gücünün de sınırlı olduğunu görmekteyiz. İnsana yaraşan, bütün tedbirlerini aldıktan sonra Rabbimin rahmetine sığınmaktır.[29]
44- Ancak tarafımızdan bir Rahmet olarak, belirli bir zaman kadar yaşatmak için kurtarılırlar.
45- Onlara; "önünüzde olan (Dünya azabından) ve arkanızda olan (Ahiret azabından) sakının ki, merhamet olunasıniz" denildiğinde, yüz çevirirler.
46- Onlara Rablerinden bir (Kur'an ayeti veya tabiattan) ayet gelmezki, onu inkar etmesinler.
Rabbimin rahmetiyle biz kurtulabiliyoruz. Belli bir zamana kadar Rabbimin vermiş olduğu mühlet içerisinde bu dünya nimetlerinden yararlanabiliriz. Rabbimin rahmetiyle bir kurtulabiliriz.
"Önünüzde olandan sakınınız" derken cehennemin ateşinden, mahşerin dehşetinden sakınınız manası verilmiştir. "Arkanızdakinden sakınınız" denildiğinde dünya arkanızda kalıyor, yönünüz kıyamete doğru gidiyor, dünyada karşınıza bela ve musibetler gelmesinden sakınınız. Biz iki durumda da korunmak için gayret göstereceğiz,
Rabbimiz, bizden önce geçen kafir toplulukların kötü akıbetlerini haber vererek, bizim de o duruma düşmememizi istemektedir. Ayrıca kafirin iki dünyadada acı çekeceğine işaret etmektedir. Maddi sorunlarının bir çoğunu halleden ülkeler, intihar istatistiklerinde de birinci sırayı almaktalar. Tenin gıdasını veriyorlarda, canın gıdasını veremedikleri için, can kuşunu elleriyle boğarak, kendilerine işkence ediyorlar.
Bir kısım insanlara "Her nefes alışınızda ecelinizden tüketiyorsunuz. Azabınıza doğru gidiyorsunuz, tedbirinizi alınız" denildiğinde, bunu duymak istemiyen, bu konuyu dinlemek istemiyen, konuyu başka tarafa çekmek isteyen insanları görüyoruz,
Kur'an ayetlerine, "bu Muhammed'in uydurduğudur' derler. Tabiattaki delillere de, "bu tabiatın eseridir." derler. Tabiat kimin eseridir? diye sorsan; "o kadar kafamı yormam" derler veya "tesadüf" deyiverirler de, damarlarındaki bir damla kanın bile tesadüfen olmadığına inanırlar.
Bir tarafta Allah'ı inkar ederler, diğer tarafda "beni niçin yarattı? ben dünyaya gelmek ve bu sefaleti görmek istemezdim" derler. Peki öyle ise, "bir zehir iç, çek git bu dünyadan" desen gitmezler.[30]
47- Onlara "Allah'ın size rızık olarak verdiğinden ihtiyaç sahiplerine infak edin" denildiğinde, kafirler mü'minlere; "Allah dileseydi ye-direbileceği kimseleri biz mi yedireceğiz? şüphesiz siz apaçık bir sapıklık içindesiniz" derler.
Aynı mantık devam ediyor. 1400 sene önce Rabbim, ahirete inanmayan, Allah'a şirk koşan insanların mantığını bize haber vermiş. Mal-mülk elde ediyorlar. Mü'minler onlara diyorki; "yahu bu mülk Rabbimindir. Şu anda size verilmiştir. Gelin bundan siz de dağıtınız." Çevrenizde bu imkanlara sahip olmayan insanlara yardımda bulununuz. Kafirler mü'minlere diyorlarki; Allah dileseydi onları doyururdu. Allah'ın doyurmadığım biz mi doyuralım?
Hergün namazınızda okuyorsunuz Maun suresini. "Dini yalanlayan insanı gördün mü? O yetimi azarlayan, iten, fakirin yemeği konusunda teşvikte bulunmayan." islam dinini yalanlayan insanın fakirin karnının doyurulması konusunda teşvikte bulunmayacağını yetimin işleriyle meşgul olmıyacağını, onu iteceğini Allah (c.c) bize haber veriyor.
Bizim ecdadımız, yetimler için Daru'l-Eytamlar kurmuştur. Şimdi çocuk Esirgeme Kurumuna çevrilmiştir. Ama Daru'l-EytanV'ı kuranlarla günümüzdekiler mukayese edilecek olursa, O insanların dini bağhlıklanyla günümüz insanlarının dine bağlılıkları ortaya çıkıveriyor.
Günümüzde Çocuklara ve çocuklar için tahsis edilen paralara kimlerin el koyduğu, kimlerin zimmetine geçirdiği, çocuklara nasıl davramldıgİL en iğrenç şekilleriyle gözümüzün önüne getiriliyor. Çocuklara bakmanın ibadet olduğu şuuru verilemeyecek olursa, yapacağı o olur.
Biz kazancımızdan -ki onu bize Rabbim vermiştir. başkalarına vermeye devam edelim. Allah'ın bize ihsan ettiği gibi, biz de Allah'ın kullarına ihsan edelim.[31]
48- Kafirler mü'minlere; "sözünüzde doğru iseniz kıyamet ne zaman" derler.
49- Onlar, birbiriyle çekişip dururlarken, ansızın yakalayıverecek bir sayha'dan başka birşey gözetmezler.
50- O zaman vasiyette bulunamazlar, Ailelerine de dönemezler.
Yani hep ahiretten bahsediyorsunuz, hep kıyametten bahsediyorsunuz. Buyurun ne zaman o? diye soruyorlar.
Bu soru Musa(a.s)'a, İsa(a.s)'a, İbrahim (a.s)'a da sorulmuştur. Onlar da bu dünyanın geçici olduğunu ümmetlerine bildirmişlerdir. Ama aradan binlerce sene geçmiştir. İnsanlık yine aynı soruyu sormaya devam ediyor. Sevgili Peygamberimize de sormuşlar. "Eğer doğru söylüyorsan, hadi buyur. Ne zaman gerçekleşecek o?"
Kıyametin ne zaman olacağını beklemiyelim. O bizi ilgilendirmez. Olacağına inanıyoruz ama ne zaman olacağı bizi ilgilendirmiyor. Ama bizim kendi kıyametimiz mutlaka gelecektir. Nerede gelecek? Onu bilemiyoruz. Ansızın gelebilir.
O, kıyamet yok diyenler, bu dünya devamlıdır diyenler bir şey bekliyorlar. O da bir "sayha"dır. O İsrafil'in "sur"udur. O çığlık koptumu onlar birbirleriyle çekişirken, Allah onları alıverecektir.
"Birbirleriyle çekişirken" derken, bu çekişme mü'minle kafir arasındaki çekişme anı da olabilir, dünyevi bir çok işlerin peşinden koştururlarken anlamına da gelebilir. Alırken-satarken, çalışırken, yürürken, koşarken, yani günlük hayatımız cıvıl cıvıl işlerken bir anda hayatın duruvereceğini
Rabbim bildiriyor.
Ecel çarşıda gelmişse orada kalıyor. Dükkanda gelmişse orada kalıyor. Dairede, kışlada, karakolda, üniversitede ders verirken ölenlerimiz var. Ailesine dönemiyor. Onun için her halükarda hazır olacağız. Kıyamet koptuğunda herkesin canı bulunduğu yerde alınıverecek. O halde her mü'min, her an ölüme hazır olmalıdır.[32]
51- Sura üfürülünce birde bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkarak rablerine koşup giderler.
52- "Eyvah bize! bizi kabirlerimizden kim kaldırdı?" derler. (Meleklerle mü'minlerde) "İşte bu Rahma'nın vadettiği kıyamet günüdür. Peygamberler doğru söylemişler."
53- O (sura üfürmek) bir sayha'dan başka bir şey değildir. Birde bakarsın, onların hepsi huzurumuzda toplanmış
Bu üçüncü Sur. Ankette yeniden İsrafil Sur'â üfürüyor ve bütün insanlar bulundukları yerlerden mahşer yerine doğru akıp geliyorlar diyor Rabbim. Yanıp duman olmuş olan da toplanıp gelecek, denizde boğulan, balıklara yem olan da toplanıp gelecek, toprak olan, topraktan ot olan, ottan hayvan yiyip et olan da orada toplanıp gelecek.
Biz bu dünyada Peygamberlerin doğru söylediğini tasdik etmek durumundayız. Ahirette söylemin, itiraf etmenin faydası yok.
"Muhdarun" kelimesinden hareketle, onlar ihzarlı olarak Rabbin huzuruna getirilmişlerdir. Yani "meleklerin nezaretinde mahşer yerine getirilirler" diyor.[33]
54- İşte bu günde, hiçbir kimseye birşeyle zulüm edilmez ve ancak yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz.
"Tüczevne" iki anlamda kullanılmış. Mü'min yaptığının karşılığı ile mükafatlandırılacak, kafir yine yaptığının karşılığında cezalandırılacaktır. Mü'min için Rabbimin rahmeti tecelli edecektir. Sevgili Peygamberimiz ifade etmiş: "Allah (c.c) rahmeti 100 parçaya ayırdı. Birisini yeryüzüne indirdi. 99 ile ahirette mü'min kullarına muamele edecektir." Yeryüzüne indirilen o "bir tek rahmet", merhamet... Annenin yavrusuna olan şefkati, babanın çocuklarına karşı merhameti, kedinin yavrusunu korumak için aslan'a meydan okuması veya, tavuğun civcivini korumak için köpeğe karşı saldırışı varya, bütün bunlar Rabbimin o yeryüzüne indirdiği "bir" tek rahmetten kaynaklanıyor. Rabbimin rahmetini artık siz hayal edin.[34]
55- Şüphesiz o günde Cennet ehli zevk içindedirler.
56- Onlar ve eşleri gölgelerdedirler. Tahtlar üzerine yaslanmışlardır.
57- Onlar için orada meyveler ve istedikleri herşey vardır.
Ayet-i kerimelerin doğrudan delalet ettiği manalar vardır, işaret ettiği manalar vardır, ihtiva ettiği manalar vardır. Rabbimiz bu ayet-i kerimelerinde, cennet ehlinin, yani bu dünyada iken dünyasını cennete dönüştürmüş, gönlü cennet havasıyla neşvü neva bulmuş, gözlerinden hep cenneti özlemiş, kulaklarını cennete layık hale getirmek için bu dünyada hep güzel sözler dinlemiş, başta Allah'ın kelamını dinlemiş, sonra onun çizgisinde olan sesleri, sözleri dinlemiş, bütün vücudunu cennete layık hale getirmiş, insanlar cennette Allah (c.c)'in onlar için yarattığı gözlerin görmediği, gönüllerin hayal dahi edemediği güzel nimetler içerisinde olacaklarını haber veriyor Allah (c.c).
Bir insan dünyanın en güzel yerinde, dünyanın en güzel imkanlarıyla donatılmış bir köşkte tek başına yaşayacak olursa, orası o insan için bir hapishaneye dönüşebilir. Çünkü yalnızlık ayrı bir hapishane hayatıdır. Onun için Allah (c.c) cennet nimetlerini bize tanıtırken, "onlar ve eşleri, yoldaşları, yandaşları, arkadaşları" diye haber vermektedir. İmanla gittikleri takdirde çocuklarımız, eşlerimiz dava arkadaşlarımızla cennette beraber olacağız. Hz. Adem'e, Musa'ya, İsa'ya (aleyhis-salatu ve'.selama) iman edenler, Hz. Muhammed (s.a.v)'e iman edenlerin tamamı birlikte cennet hayatı yaşayacaklar.
Bu dünyada iken dost olduklarımız imanla gitmeyi başaracak olurlarsa, biz de imanla gitmeyi başaracak olursak, cennette de dostluklarımız, koltuklar üzerinde, karşılıklı sohbetler yaparak, cennet nimetlerinden yararlanarak, sonsuza değin yaşanacağını Allah (c.c) bize haber veriyor.[35]
58- Orada Rahim olan Rab'dan birde selam vardır.
Yerleri-gökleri yaratan, bütün güzellikleri yaratan, yeryüzünü çiçeklerle donatan Allah (c.c) ahirette, cennette, mü'min kullarına, o Rahman ve Rahim olan Rabbimizin "selam"ı ulaşacaktır. Hem de "söz" olarak. Ehl-i Sünnetin inancına göre, cihet olmadan, yön olmadan, ahirete mahsus bir görüşle, mü'minler Allah'ı göreceklerdir. Rabbi gören yüzler gayet parlak olacaktır.
Mü'minlerin cennette kavuşacakları en büyük nimet; Rabbimizin cemalini görmek, selamını almaktır. Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste sevgili Peygamberimiz (s.a.v) şöyle ifade etmiş: "Cennette baba ile oğu-lun, hanımı ile beyinin makamları ayrı ayrı olursa -öyleya dünyadaki amellerinde farklılık var- makamı aşağıda olan yukarıya yükseltilir."
Biz sevgili Peygamberimiz (s.a.v)'e yürekten iman etmişiz. O'na sa-latu-selam getiriyoruz. O'nun ashabı ve ailesi arasına, O'nun sünnetine sarılmakla girmeye çalışıyoruz. İnşallah cennette de, O'nun yakınında olmayı Rabbim bize lütfeder. Bu konuda gayret gösterelim.[36]
59- Ey günahkarlar. Bugün (nnV m inlerden) ayrılın.
60- 61- Ey Adem oğulları!! ben size; "şeytana tapmayın, çünkü o size apaçık bir düşmandır. İşte bana ibadet edin" diye ahd vermedim mi?) işte doğru yol budur.
Bu gün mü'minlerden ayrılın. Müminler cennete, sizler cehenneme gideceksiniz. Bir de, bu suçlulara toplu halde hitap etmiş oluyor Rabbim; Ey suçlular! Siz kendi aranızda da ayrılınız. İnsanları kötülüğe sevk edenlerle, sevk edilenler birbirlerinden ayrılsın. Cezalarına göre cehennemdeki yerlerine gitsinler. Peki bu bir haksızlık mıdır acaba?
Günümüzde, Allah'a, ahirete, peygambere imanı olmayan insanlardan, Cehennemin varlığının insan haklarına saygısızlık olduğunu söyleyecek kadar, ileri giden insanlar var. Allah (c.c) onlara diyor ki; "Ey Ademoğlu! Şeytana ibadet yapmayınız demedim mi ben size? Bu konuda size emir ve tavsiye vermedim mi? Şeytan size düşmanlık yapacaktır, yolunuza çıkacaktır, sizi yolunuzdan alıkoyacaktır, sesiyle, aveneleriyle sizin yollarınıza tuzak kuracak, gönüllerinize vesvese verecek, size kötülükler yaptırmaya, Allah'a isyan etmeniz için gayret gösterecek, siz o şeytana ibadet yapmayınız demedim mi? Ancak bana ibadet yapın demedim mi? buyuruyor. Dosdoğru yol Allah'a yapılan ibadettedir.
Günümüz insanı da doğruyu arıyor. Düşünen bir çok beyin doğruyu gerçekten samimi bir şekilde arıyor. Dünyanın çeşitli merkezlerinde insanlar doğruyu aramak için çeşitli paneller, açık oturumlar düzenliyorlar. Bir araya geliyorlar karşılıklı fikir alışverişlerinde bulunuyorlar. Mutlak doğru, şüphesiz ve seksiz Allah'ın (c.c) dedikleridir. O da şimdi Kur'ân-ı Kerim'in içerisindedir. Onun için Rabbim; "işte dosdoğru yol budur, Allah'ın emirlerine itaat, yasaklarından kaçınmadır." buyurmuştur. Euzubülahimineşşeytanirracîm diyerek şeytanın şerrinden Allah'a sığınıyoruz.[37]
62- O şeytan sizden bir çok nesli sapitmiştı, bunu akıl edemediniz mi?
63- İşte size, va'dolunduğunuz Cehennem...!
64- Küfrünüz sebebiyle, bugün oraya girin.
Diyor ki; O şeytan sizden büyük bir kısmın yolunu sapıttı. Hz. Adem'in çocuklarına çengel attı, Nuh'un kavmine çengel attı, helakine sebeb oldu, Ad, Semud kavmine çengel attı, helaklerine sebep oldu. Lut (a.s)'ın kavmine dünyanın en ahlaksız işini yaptırttı. Helakine sebeb oldu. Günümüzde de aynı şeyleri yaptırtıyor. İnsanlara yaptıklarını güzel gösterir diyor Rabbim. Bunu günümüzde görüyorsunuz. Bol ışıklı salonlarda insanlar kendilerini zehirlemek için bir araya geliyorlar. Esrar alemleri düzenliyorlar. Hala aklınızı başınıza almıyacak mısınız?
O yapmış olduğunuz inkarınız sebebiyle, gavurluğunuz sebebiyle buyurun cehenneme |irin" denilecektir mahşerde. "Kişi sevdiği ile beraberdir' Bu dünyada kimlerle berabersek, ahirettede onlarla bereber olacağız.[38]
65- O gün onların ağızlarını mühürleriz de, bize elleri konuşur ve yaptıklarına ayakları şahitlik yapar.
Ahirette insan amel defterine bakar da inkar tarafına bile gidermiş. Yok Ya Rabbi. Ben bunları yapmadım derse, peki öyleyse ağzına bir mühür vuralım biz, bundan sonra ellerin konuşsun, ayakların konuşsun diyecektir Allah (c.c).
Plak üzerine koyulan iğne, plakda olanları okuduğu gibi, insanoğlunun teybi, radyoyu, televizyonu elektronik ses dalgaları göndererek konuşturduğu gibi, Rabbimiz de bizim ellerimizi ayaklarımızı-konuşturur. O halde yüz kızartıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıyız.[39]
66- Eğer dileseydik onların gözlerini dümdüz kör ederdik de, (doğru) yola koşuşurlardı fakat nasıl görecekler.
Bir Önceki ayette Rabbim, Mahşerde elimizi konuşturacağını, ayaklarımızı konuşturacağını ifade ediyor. Elimiz konuşur mu, ayağımız konuşur mu? diyenlere Rabbim bu ayetinde cevap veriyor. Gözümüz nasıl görüyor bizim? Rabbim görme özelliğini verince görüyor. Görme özelliğini ahve-rince de gözümüz görmüyor.
Gönül gözümüzü Allah kör etmez. Biz kendi yaptıklarımızla onu lekeler ve Hakkı göremez oluruz. Allah kör etseydi biz nasıl görebilirdik? Ve biz nasıl sorumlu olurduk. Birde Allah, inkarcıların gözünü kor etseydi, hepsi birden islam yoluna koşuşurlardı. Ama imtihanın değeri kalmazdı.[40]
67- Ve yine eğer dileseydik onları yerlerinde suretlerini değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi ne de geri dönebilirlerdi.
bizi yoktan var eden Rabbimiz istediği şekle de sokabilir, içimizdeki tilkilikleri, kurtlukları dışımıza da vurabilir ve bizi teşhir edebilirdi. Ama
O Settar-Ul-Uyub; ayıplan örtendir. Onun dediğinin olduğunu heran tabiatta ve kendi vücudumuzda görmekteyiz. Hiçbirimiz ihtiyarlamak istemeyiz ama ihtiyarlıyoruz. Çünkü biz vücudumuza bile hakim değiliz. Yani Rabbin verdiği gözle görüyor ve yürüyorsunuz. Her an Rabbe muhtaçsınız siz. "Eğer sizin bulunduğunuz yerlerde şeklinizi değiştirivermiş olsa, ne ileri gidebilirsiniz ne de geri gelebilirsiniz" diyor Rabbim. Olduğunuz yerde kalakalırsınız.[41]
68- Kime uzun ömür verirsek, onun yaratılışım ters çeviririz. Hiç akıl etmiyormusunuz?
İnsanoğlu zayıf, yedirilmeye, içirilmeye, giydirilmeye muhtaç bir çocukken büyüyor. Aslanlarla pençeleşiyor, dünyayı sallayacak olaylar meydana getiriyor, 40'dan-50'den sonra tekrar geriye doğru bir dönüş başlayıveriyor. Toprağa doğru eğiliyoruz. Yeniden zayıf, yedirilmeye, içirilmeye, giydirilmeye muhtaç bir ihtiyar oluyor.
Bir de şöyle değerlendirelim: Hz. Ömer (r.a) için söylenir. Hz. Ömer demiş ki birine; bana her gün gel, ücretini ödeyeyim ve bana; "öleceksin ya Ömer de." demiş. Bu insana iyi işler yaptırmasına sebeb olur. Bu gün ölebilirim. Onun için iyi işlerimi bu gün tamamlayayım; gayreti verir. Aynı adama bir gün demiş ki; "artık gelmene gerek yok. Ben sana yine ücretini ödeyeyim ama saçıma ak düştü. Her aynaya bakışımda sağımdaki ak bana öleceğimi hatırlatıyor." diyor Hz. Ömer (r.a),
Eğer mutlak irade kendi elimizde olsaydı, buna mani olurduk. O halde çıkar yol, Cüz'i irademizi Rabbimizin iradesi doğrultusunda kullanmaktır. Rabbimizin iradesini bize bildiren ise, Kur'an'ı Kerim'dir.[42]
69- Biz Ona şiir öğretmedik Ona şairlik yakışmaz da. O bir öğüt ve (insanlara ne yapacaklarını) açıklayan bir Kur'an'dır.
70- (Bu Kur'an) Diri olanları uyarmak, kafirlere azab sözü hak olması için(indirilmiş)'dir.
Kur'ân ayetleri okunduğunda; "bu bir şiir" diyorlar. Bu bir şair diyorlar. Mekke'Ii müşriklerin bir kısmı Efendimizi böyle diyerek töhmet altında tutuyorlar. Ama o gün için gerçekten şiiri bilen insanlar Kur'ân ayetlerini dinlediklerinde, bunu reddetmişlerdir. Kur'ân'ın şiir olmadığını kabul etmişlerdir.
Rabbim de; Hayır o bir şair değildir. Kur'ân'da bir şiir değildir. O Kur'ân apaçık bir öğüttür. O Kur'ân; ruhu ölmemiş insanları uyarmak için indirilmiş bir kitaptır buyuruyor.
Eğer peygamber gönderilmese ve kitap indirilmeseydi, kafirler birçok suçlarına karşılık mazeret ileri sürebilirlerdi. Kur'an geldi, hak ile batıl birbirinden ayırt edildi. Dileyen dilediğini alır ve sonucuna da katlanır.
Bir tarafta hayatımızı nasıl düzene koyacağımızı öğretmek için indirilen Kur'an nimeti, öbür tarafda yaşantımızı devam ettirmek için Rabbimizin bizim için yarattığı nimetler.[43]
71- Onlar için ellerimizin yaptığından yarattığımız davarları görmüyorlar mı? onlar o hayvanlara sahipdirler.
72- O hayvanları onlara itaatkâr kıldık, onlardan hem binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.
73- Onlar için o hayvanlarda, daha nice faydalar ve nice içecekler vardır. Hala şükretmezler mi?
Allah (c.c)'de, yarattığı her şeyi bizim eğitim vasıtamız kılmıştır. Her yaratılan şey Allah'ın varlığına, birliğine birer ayettirler. "Onlar görmüyorlar mı? Onlar için kendi ellerimizle yarattıklarımızı. Kendi ellerimizle onlara yarattıklarımızı onlar görmüyorlar mı? Bizim yarattıklarımıza onlar sahip oluyorlar. Sahip oldukları malları görmüyorlar mı?" Burada Rabbim aynı zamanda İslâm Hukukuna göre mülkiyet hakkımızın olduğuna da dikkatimizi çekiyor. Ama asıl dikkatimizi çektiği konu Allah (c.c)'m kendisinin varlığı ve birliğidir. O var ve bir olan Allah (c.c)'ın kullarını sevdiğine de işaret vardır burada. "Ellerimizle yarattıklarımızı görmüyorlar mı?" Kimin için yaratmış? Bizim için. Mesela Elmayı görüyoruz. Bunu inanan da görür inanmayan da görür. Ama mü'min biraz daha ilerisini görmektedir. Bu kara toprak, kendisine limon çekirdeği mi ekildi, elma çekirdeği mi ekildi bunu ayırt edecek güçte değildir. Elmaya tad veriyor limona ekşi veriyor. Bu ayırımı kim yapar? Nasıl yapar? İşte bunlara o elementleri gramlı ve diremli olarak veren bir güç varki, o Allah (c.c) dır.
Tabiki burada zikredilen "eller" kelimesi mecazi anlamdadır. Rabbim gücüyle, kudretiyle, sanatıyla, O ustalık, Barî, Musavvir ve Bedî' olan Allah (c.c) bizim yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, gördüğümüz şeyleri yaratandır.
Allah'ın "ellerimizle yarattığımız" dediği şeylerden bir kısmım binek olarak kullanıyoruz, bir kısmını da yiyoruz.
"En'am" kelimesi, genellikle koyun, keçi, sığır ve deve için kullanılır.
Bunların içerisinden deveye biniyoruz, sığırlarla çitlerimizi sürüyoruz, koyun ve keçinin etlerini ise yiyoruz. Deveyle beraber diğer yaratılanlara koyun ve keçinin etlerini ise yiyoruz. Deveyle beraber diğer yaratılanlara da biniyoruz. Allah (c.c) bunları bize itaatkar kıldığım ifade ediyor.
Mesela koyun. Koyunla kurt aynı boydadırlar ama insanoğlu, koyunla kurduğu münasebetin milyonda birini kurtla kuramamıştır. Çünkü koyun, keçi ve benzerleri insana ünsiyet peydah edecek şekilde yaratılmıştır.
"İçecek" kelimesini Rabbim Nahl suresinde şöyle ifade ediyor. "O davarlarda sizin için ibretler vardır. Onların karınlarında olan şeyden size içiririz. O karınlarında olan gübre ve kanın arasından halis, katıksız, içimi gayet kolay süt içiririz."
Allah (c.c) her an ciğerlerimizi tazeleyen hayatı veriyor, karnımızı doyuracak gıda maddelerini topraktan o yaratıyor. Sırtımıza giydiğimiz yün ve pamuğu topraktan o çıkartıyor. Kara toprak bembeyaz pamuğa dönüşüyor. Kara toprak yemyeşil ota, ot da ete dönüşüyor. Bütün bunları yaratan Allah'a şükretmemiz gerekiyor.[44]
74- Onlar, belki yardım olunuruz ümidiyle, Allah'dan başka ilahlar edindiler.
75- O ilahlar onlara yardım edemezler. Onlar ilahların toplanmış askerleridirler.
Bütün bunlara rağmen onlar Allah'tan başka ilahlar edindiler ki o ilahlar kendilerine yardım etsin. Halbuki o ilahların onlara yardım etmeye gücü yetmez.
Bu insanlar ancak ilah edindiklerinin askeri olurlar. İlahlar için hazırlanmış asker olurlar. Bunlar gönüllü kullar. Allah'a kulluk yapamayanlar, insanların gönüllü kullan oluyorlar. Ondan yardım bekliyorlar ama o nasıl bunlara yardım etsin. İlah edindikleri zaten kendisi bir insan. Karnı ağrısa ağrısını durduramıyor. Peki bu insana niye kulluk yaparlar? Bunun etrafında kul olarak toplanınca, aslında onun korumasını da yaparlar. Şu anda yeryüzünde kula kul olanlar, o kul oldukları ilahlarının sistemlerini devam ettirmek üzere askerlik görevini yapıyorlar. Onun askeri oluyorlar.
Tarihde binlerce insan putlara kurban edildiği gibi, günümüzde de milyonlarca beyin, put süngeriyle emilmektedir. Ey insan! putperestlerin seni küçültmek için söylediklerine aldırma.[45]
76- Onların sözü seni üzmesin, biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.
Son yıllarda bize söylenen sözler de bizi üzmesin. Rabbim Efendimizin şahsında bize söylüyor bunu. Kur'ânı okuyan herkesin şahsına söylenmiş sözdür bu. Çağında dinsiz imansız insanların Allah hakkında söylediği sözler sakın seni üzmesin. Biz onların gizlediğini de biliriz, açıktan yaptıklarını da biliriz. Efendimize"Sabret, onlara üzülme. Onların yapmış oldukları hileler, planlar, tuzaklardan dolayı da gönlün daralmasın" diyor.[46]
77- İnsan kendisini nutfe (Meni)den yarattığımızı görmezini ki, hemen açık bir hasım kesiliyor?
Nereden nasıl geldiğini unutan insan, bu kısacık dünya hayatında sahip olduğu mal, akıl ve mevkilere bakarak kibirlenmeye başlar. Yaratanını inkar eder ve kendini ilah yerine koyar.
İşte böyle bir kafire, birgün yoldan geçerken herkes selam durur. Köşebaşında, garib birinin yerinden bile kalkmadığını görünce, Burnu havalı, kibirli insan sorar; "-Beni tanımadın im?-Tammazmıyım, senin evvelini de ahirini de bilirim ben-Benim evvelim, ahirim neymiş?-Evvelin bir damla su, ahirin bir avuç toprak, karnında taşıdığın ise gübre, şu sırtında taşıdığın ise gübre kürkü, onu ayı on sene sırtında taşıdı da hayvanlıktan kurtulamadı" der.
Bir damla sudan nasıl yaratıldığını unutup, ahiretteki dirilişi inkar edenlerin mantığını Rahbimiz şöyle haber verir.[47]
78- Yaratılışını unutarak bize bir misal getirdi. "Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" dedi.
79- "Onları ilk defa yaratan diriltecektir, O bütün yaratıkları bilir" de.
Günümüzde biri soruyor: "Bir insan denize düşse, onu balina yutsa, balıkçıda balinayı tutsa, balinanın eti binlerce kişi tarafından yense, o binlerce kişiden biri Avrupada, biri Asyada ölse, biri ateşde yansa, öbürü dağda donsa, o ilk denize düşeni Allah nasıl toplayacak?"
Bu soruyu soran ile, Efendimize çürümüş kemikle gelip; "bunu kim diriltecek" diyen insanın inkar mantığı aynı. Az ve öz şekilde Kur'an'dan cevap; "Onu ilk önce kim yarattı ise O diriltecektir"
Yukarıda denize düşen ve bin parçaya ayrılan insanın dağılışı anlatılmıştır. Bizde toplanışımızı hatırlatalım. "Gözle görülmeyecek kadar küçük bir su zerreceği iken, ana rahmine yerleştik. Dokuz ay sonra dünyaya geldik. Erzurumdan gelen peynir, Rize'den gelen çay, Edremit'ten gelen zeytin, Konya'dan gelen buğday, Bursadan gelen şeftali, Ordu'dan gelen fındık, Avrupa Amerikadan gelen ilaçlarla beslendik bu hale geldik."
İnsanoğlu havaya(boşluğa) verdiği sesi ve görüntüyü bir düğmeye basmakla televizyonda topluyor da, Rabbim mi bizi toplayamıyacak?[48]
80- O ki, sizin için yeşil ağaçtan ateşi yarattı. Şimdi siz ondan ateş tutuşturuyorsunuz.
Su'da ateşi gizleyen, sudan elektriği çıkaran Rabbimiz, çürümüş kemiklerden insanı tekrar diriltir.[49]
81- Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değilmidir!!? Elbette kadirdir. O herşeyi yaratan ve bilendir.
82- O bir şeyin olmasını isteyince, Onun emri yalnızca; "ol" demektir o da hemen oluverir.
Gökyüzünde milyarlarca yıldızı yörüngesinde küçük bir misket gibi döndüren, yeryüzünde milyarlarca çiçekleri güzün öldürüp, kardan kefenlerle sardıktan sonra, baharın İsrafil sur'u gibi sıcak nefesiyle tekrar dirilten Allah, çürümüş kemikleri niçin diriltmesin? O birşeyi yaratmayı dilediği zaman, sadece "ol" emriyle yaratıverir.[50]
83- Herşeyin mülkiyeti ve idaresi elinde olan Allah noksan sıfatlardan münezzehdir. Ve yalnız ona döndürüleceksiniz.
İstesekte istemesekte tekrer Allah'ın huzuruna varacağız. Rabbimizin huzuruna şirk, kin, nefret yalan, gıybet, fuhuş sefahet, korkaklık, zillet gibi pisliklerle varmamak için, Yasin suresini çokça okuyalım, ikinci sahi-fesinde anlatılan yiğit gibi yaşayalım ve Rabbimizin selamına muhatap olalım.[51]
[1] Tirmizi sevabül-Kur'an hadis no; 2889
[2] Ebu Davut cenaiz hadis no; 1448. Müsned'i Ahmed5l26
[3] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/373.
[4] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/373.
[5] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/373-374.
[6] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/374-375.
[7] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/375.
[8] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/375.
[9] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/375-376.
[10] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/376.
[11] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/377.
[12] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/377-378.
[13] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/378-379.
[14] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/379-380.
[15] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/380-381.
[16] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/381.
[17] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/381-382.
[18] K. Kerim 14/36
[19] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/382.
[20] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/382-383.
[21] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/383.
[22] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/383.
[23] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/383-384.
[24] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/384.
[25] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/384.
[26] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/385.
[27] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/385-386.
[28] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/386.
[29] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/386.
[30] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/387.
[31] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/387-388.
[32] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/388-389.
[33] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/389-390.
[34] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/390.
[35] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/390-391.
[36] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/391.
[37] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/391-392.
[38] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/392-393.
[39] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/393.
[40] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/393.
[41] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/393-394.
[42] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/394.
[43] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/394-395.
[44] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/395-396.
[45] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/396.
[46] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/396-397.
[47] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/397.
[48] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/397-398.
[49] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/398.
[50] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/398.
[51] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 6/398.
İslami Okul Okulların En Önemlisi