Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 037Saffat
|
|
|
37 |
|
|
|
Sâffât Sûresi |
İndiği Yer |
: Mekke |
|
İniş Sırası |
:56 |
|
Âyet Sayısı |
:182 |
|
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada otuz yedinci, iniş sırasına göre elli altıncı sûredir. En'âm sûresinden sonra, Lokman sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]
Adı
Bütün kaynaklarda sûre Sâffât adıyla anılmış olup "sıra sıra dizilenler, saf tutanlar" anlamındaki bu kelime, ağırlıklı yoruma göre meleklerden söz eden birinci âyette geçmektedir.[2]
Konusu
Sâffât sûresinde Allah'ın birliği, âhiret hayatının gerçekliği, o hayatta neler olacağı, inkarcıların âhiretteki pişmanlıkları ve birbirlerini suçlamaları, ayrıca Allah'ın samimi kullarının cennetteki mutlu yaşayışları hakkında bilgi verildikten sonra Nûh, İbrahim ve oğullan İsmail ve İshâk, Mûsâ ve Hârûn, İlyâs, Lût ve Yûnus peygamberlerin hayat hikayelerinin ibretli yanları ve Allah'ın onları yardımıyla desteklemesi anlatılmakta; putperestlerin bâtıl inançları eleştirilmektedir. Sûre, genellikle Kur'an tilâveti ve duaların sonunda okunması âdet haline gelen ve "Sübhâne Rabbike..." diye başlayıp "ve'1-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn" dîye biten âyetlerle son bulmaktadır.[3]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1-3. Sıra sıra dizilmiş olanlara, engellemeye çalışanlara ve anmak için okuyanlara andolsun ki; 4, Kuşkusuz tanrınız bir tekdir. 5. O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabbidir. 6. Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik. 7. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk. 8-9. Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır. 10. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar.[4]
Tefsiri
1-5. İlk üç âyette hangi varlık topluluğundan bahsedildiği ve bunlara yüklenen İşlevlerle ilgili ifadelerin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu ifadelerle ,ya melek veya insan topluluklarının kastedilmiş olabileceğini belirten Râzî'nîn açıklamalarından da (XXVI, 114-117) yararlanarak bu husustaki görüşleri şöyle özetleyebiliriz:[5]
a) Yaygın yorum, burada meleklerden söz edildiği yönündedir. Şevkânî'ye göre "sıra sıra dizilmiş olanlar"la dünyada insanların (ibadet için) saf tutmaları gibi semada saf tutan melekler kastedilmiştir. İbn Mes'ud, İbn Abbas, İklime, Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve Katâde bu görüştedirler (IV, 442). İbn Âşûr da, Arap putperestlerinde putların emrinde melekler bulunduğu şeklinde bir inancın yer almadığını, meleklerin kendi buyruğu altında görev yaptığı tek gerçek Tann'nın Allah olduğunu, dolayısıyla aşkın âlemin en değerli yaratıkları olan melekler üzerine yemin edilmekle sûrenin temel amacı olan ve 4. âyette altı çizilen Allah'ın birliği inancına dikkat çekildiğini söyler (XXIII, 82). Buna göre bu âyetlerde dolaylı olarak putperestlere hitaben şöyle denilmektedir: "Allah'ın huzurunda sıra sıra dizilip ibadetle meşgul olan, buyruğunun yerine getirilmesine hizmet eden ve zikir okuyan melekler bulunmaktadır. Tann yerine koyup taptığınız putların böyle hizmetçileri bulunmadığını siz de kabul ettiğinize göre onları Allah'a nasıl ortak koşabilirsiniz!"
Meleklerin sıra sıra dizilmesi, çoğunlukla saf tutarak ibadet etmeleri şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bunun mecazî bir ifade olup meleklerin Allah katındaki farklı derecelerine işaret ettiği de belirtilmektedir [6]
"Engellemeye çalışanlar" diye çevirdiğimiz 2. âyet, meleklerin gök cisimlerini, en küçük bir sapmaya izin vermeksizin ilâhî buyruk ve yasalara İtaat ettİrmebütün kozmik ve dünyevî varlıkların ilâhî hüküm ve kanunlara boyun eğmelerini sağlamaları[7] şeklinde açıklanır. Bunlar, ilk âyetteki meleklerden ayrı, özellikle bu İşle görevlendirilmiş ayn bir melekler topluluğu da olabilir.[8]
"Anmak İçin okuyanlar"la da meleklerin Kur'an'ı, ilâhî kitapları[9] veya ilâhî kitaplar da dahil olmak üzere Allah'ı zikir mahiyetindeki sözleri[10] okumaları kastedilmiştir.[11]
b) Bu âyetlerde bazı insan topluluklarından söz edilmiş olması da mümkündür. Bunlar, Râzî'nin ifadesiyle "Kendilerini Allah'a ibadete adamış olan ve bu özellikleriyle âdeta yer yüzünün melekleri sayılmaya değer bulunan yüce ve tertemiz beşerî ruhlar olabilir. Bu insanlar, Allah'ın huzurunda saf tutup namaz kıldıkları, "Eûzübillahi mine'ş-yeytâni'r-racîm" diyerek şeytanın kalplerine zararlı dürtüler vermesini önledikleri ve namazda okudukları âyetlerle Allah'ı zikrettikleri için burada belirtilen niteliklerle Allah tarafından takdir edilmişlerdir. Ayrıca burada, insanları Allah'ın dinine davet eden, dinî ve ahlakî bakımdan sakıncalı davranışlardan alıkoyan, Allah'ın hükümlerini yaşayan ve yaşatan âlimler topluluğu veya düşmana karşı saf tutup savaşan, harp meydanlarında yiğitçe haykırarak düşmanlarının kalplerine korku salan, Kur'an okuyup tekbir getirerek düşman üzerine saldıran mümin savaşçılar kastedilmiş olabilir.[12]
c) Burada Kur'an âyetlerinin bazı özellikleri de kastedilmiş olabilir. Buna göre ilk âyette Kur'an'ın konularının zenginliğine, tertip ve düzenine, âyetler arasındaki uyuma; 2. âyette insanların kötü fiilleri İşlemelerini yasaklayan, 3. âyette de iyi işler yapmalarını emreden âyetlere işaret edilmiştir.[13] Muhammed Esed, Kur'an âyetlerini aklîleştirme yönündeki temel eğiliminin bîr sonucu olarak, Râzî'ye nispet ettiği, aslında diğer tefsirlerde de geçen[14] bu şıktaki görüşü tercih ederse de bu yaklaşımın "melekler" anlamım vermekten kaçınma saikine dayandığı anlaşılmaktadır. Oysa Kur'an'ın başka yerlerinde de gerek meleklerin gerekse ay, güneş gibi kozmik varlıkların Allah'ı teşbih ettikleri, buyruğuna göre hareket ettikleri yönünde sarih İfadeli birçok âyet bulunmaktadır.
Bize göre bu âyetleri belli bir varlık türüne veya bir tür içindeki belli bir gruba hasretmek yerine, -ifadelerinin mutlaklığını da dikkate alarak- ilâhî yasalara boyun eğen bütün kozmik varlıklar yanında; aynı inanç ve kulluk bilincinde buluşup birleşerek Allah'a yönelen, ona kul olan; varlık düzeninde, ahlâkî ve dinî hayatta O'nun yasalarının egemen olması İçin çalışan; dilinde, gönlünde ve hayatında O'nun âyetlerini yaşatan, meleğiyle insanıyla bütün görünür ve görünmez varlıkların kastedildiğini düşünmek daha isabetlidir.Böylece bu âyetlerde başlıca özelliklerine işaret edilen varlıklar üzerine yemin edilerek Tann'nın birliğine vurgu yapılmakta ve bu suretle Araplar'ın benimsediği putperestlik yanında bütün çok tanrıcı inançlar kesin bir dille reddedilmekte; Allah, "göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, doğuş yerlerinin Rab-bi" olduğuna göre O'ndan başkasına tanrılık nitelikleri yükleyip kulluk etmenin anlamsızlığı dile getirilmektedir.
"(Güneşin) doğuş yerleri" diye çevirdiğimiz 5. âyetteki "meşânk", "meşnk" kelimesinin çoğulu olup bu bağlamda mevsimlere, hatta yılın her bir gününe göre güneşin farklı doğuş noktalarına işaret etmektedir.[15] Muhammed Esed, âyetle ilgili olarak -bizim de katıldığımız-notunda şöyle demektedir: "Muhtelif gündoğumu noktalarının (meşârik) vurgulanması, yaratılmış fenomeıılerdeki sonsuz çeşitliliğin, yaratıcının birliği ve benzersizliği ile karşıtlığını sergiler" (II, 910); yani yaratılanların çeşitliliğini ve Yaratan !ın tekliğini ortaya koyar. Aynı yazarın, Rahman sûresinin 17. âyetine düştüğü notta (III, 1097) belirttiği görüşe de katılıyoruz; orada olduğu gibi bu âyeti de Esed'in ifadesiyle "Allah'ın, uzaydaki yörünge hareketlerinin nihaî etkeni olduğunu mecaz yoluyla anlatan bir ifade" olarak düşünmek yerinde olur.[16]
6. "Yakın sema"dan maksat, arzdan bakıldığında gözlenen gök yüzüdür. Burada gökyüzünün, özellikle ay ışığının olmadığı berrak gecelerde çıplak gözle izlenen, yıldızlarla donatılmış muhteşem güzelliği hatırlatılarak bunu yaratan gücün mükemmellik ve eşsizliğine dikkat çekilmektedir. Gökyüzünün bu estetik manzarası başka âyetlerde, "Bİz, yakın semayı kandillerle donattık" şeklinde tasvir edilmektedir.[17]
7-10. "Yüce topluluk" diye çevirdiğimiz 8, âyetteki "mele-i a'lâ", dünyaya göre yücelerde bulunduğu kabul edilen, ayrıca manevî mertebeleri de yüksek olan melekler için kullanılan bir deyimdir. Burada, şeytanların bu yüce topluluğa kadar ulaşarak onların sahip olduğu bilgileri öğrenmelerinin önlendiği, nadiren yanlarına kadar yaklaşıp bir bilgi kırıntısı kapanların olabileceği, ancak onların da isabet ettiği şeyi delip geçecek kadar etkili olan ateş toplarıyla kovalanıp uzaklaştırılacağı bildirilmektedir. Bugün sahip olduğumuz bilgilerle anlamlarını tam olarak kavramamız imkânsız veya son derece güç olduğu için "müteşâbihât" grubu içinde değerlendirilmesi gereken bu âyetler hakkında klasik tefsirlerde o dönemlerin bilgi birikimine ve doğruluğu kuşkulu rivayetlere dayanarak bazı yorumlar yapılmaya çalışılmıştır.[18] Fakat burada Allah'ın meleklere verdiği bilgilerin ve özellikle vahyin korunmuşluğunu,bu bilgilere herhangi bir şeytanî gücün vakıf olup gerçekliğini bozmasına veya ehliyetsiz olanların açıklamasma izin verilmeyeceğini belirten kısmen sembolik bir anlatımın yer aldığı düşünülebilir.[19] Bu âyetlerde, olağanüstü niteliklere sahip olduklarına inanılan kâhinlerin semavî güçlerden bilgi aldıkları yolundaki inançların asılsız olduğuna dikkat çekildiği de belirtilmektedir.[20]
Meali
11. Şimdi onlardan şu sorunun cevabını iste: Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa varlık alanına çıkardığımız başkalarmı mı? Nitekim biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık. 12. Doğrusu sen hayranlık duydun, on-larsa alay etmektedirler. 13. Kendilerine öğüt verildiğinde gerekli öğüdü almıyorlar. 14. İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar; 15, Ve "Bu, diyorlar, apaçık sihirden başka bir şey değil. 16. Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz! 17. Geçmişteki atalarımız da mı!" 18. De ki: "Evet, burnunuz yere sürtülerek!" 19. Kuşkusuz o, bir tek korkunç sesten ibarettir; bunun ardından onlar şaşkınlıkla etrafa bakıyor olacaklar! 20. "Eyvah, diyecekler, işte hesap günü!" 21. Evet bu, asılsız olduğunu savundurunuz vargı günüdür. 22-23. (Allah, görevlilere buyurur:) "Toplayın o zalimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını! Ve hepsini cehennemin yoluna sürün! 24. Durdurun onlan; çünkü sorguya çekilecekler! 25. (Ey inkarcılar!) Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz!" 26. Evet, o gün onlar artık çaresiz boyun eğmişlerdir. 27. Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. 28. Derler ki: "Siz, evet siz, iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz." 29. Diğerleri, "Aksine, derler, siz inanmış kimseler değildiniz. 30. Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz. 31. Sonuçta Rabbimizin hükmünü hepimiz hak ettik; artık (gerekli cezayı) mutlaka tadacağız. 32. Sizi saptırdık, çünkü biz kendimiz sapmıştık." 33.0 gün onlar azap görmede ortaktırlar. 34. İşte biz suçlulara böyle yaparız![21]
Tefisin
11-12. Yukarıdaki âyetlerde bazılarına değinilen melekler, yer ve göklerle bunlarda bulunanlar, semayı bezeyen yıldızlar da dahil olmak üzere görünen ve görünmeyen varlıklarıyla bütün evrenin yaratılışı ile evrenin son derece karmaşık yapısı içinde kozmik bakımdan anılmaya bile değmeyecek kadar önemsiz bir yer tutan insanın yaratılışı arasında bir karşılaştırma yapılması, bu suretle ilâhî kudretin mükemmellik ve ihtişamına dair bir fikre varılması istenmektedir. Bu karşılaştırmanın bir amacı da böylesine yüce bir kudretin İnsanları yeniden diriltip hesaba çekmekten âciz olmadığını anlatmak, dolayısıyla putperest muhatapların bu konuyla ilgili 16-17. âyetlerde özetlenen inkarcı yaklaşımlarının temelsizliğini ortaya koymaktır.
İnsanların atası olan Hz. Âdem "yapışkan çamurdan", dolayısıyla toprak ve su unsurlarından yaratıldığı için âyet, Âdem'in bu aslî yaratılışını, soyundan gelenlere de genellemiştir. Râzî, bu yorumun yanında özetle şöyle bir yorum da getirmektedir: "Yapışkan çamur" toprak ve suyu İfade eder. Aslında her insan, sperm halinden dünyaya gelmesine, büyüyüp gelişmesine kadar hayatının her aşamasında toprak ve suya bağımlıdır; besinler, bu iki hayat kaynağına dayanır, diğer canlılar gibi insanlar da onlarla beslenir. Şu halde âyet, sadece Hz. Âdem'in değil, bütün insanların yaratılışının ve fizikî varlığının özünü dile getirmektedir (XXVI, 124). 12. âyette varlığın yaratılışı üzerine bu şekilde derinden düşünen ve oradaki ilâhî kudretin tecellilerini gören Hz. Peygamber'in hissettiği, şaşkınlık derecesine varan hayranlık duygusu; buna karşılık tefekkür derinliğinden yoksun oldukları için varlığa derinden bakmaktan âciz bulunan, üstelik uyan ve aydınlatmalardan yararlanmaya da yanaşmayan müşriklerin alaycı tavırları bağlamında bir zihniyet ve. fikir diizevi mukavesesi vamlmaktadır.[22]
13-15. Verilen öğütlerden maksat, Kur'an'm doğru inanç ve düzgün yaşayışla ilgili olarak muhataplarına yaptığı açıklamalar, inkâra sapmaları halinde dünya ve âhirette başlarına geleceklere dair uyanlar, geçmişteki inkarcı toplulukların uğradıkları felaketler hakkındaki ibret verici bilgiler, kısaca onların ıslah olup yollarını düzeltmeleri için Allah'ın âyetlerinde ve Peygamber'in hadislerinde yer alan öğütler, uyanlardır. Alaya aldıkları "ilâhî işaret" (âyet) ise Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu kanıtlayan mucizeler veya öğüt ve uyan amacı taşıyan Kur'an âyetleri ya da Allah'ın birliği, âhiret hayatının gerçekliği gibi konulara dair vahyin ortaya koyduğu kanıtlar olarak açıklanmıştır.[23] 15. âyette inkarcılar, bütün bu öğütlere, uyanlara rağmen Resû-lullah'a gelen vahyin, onun sergilediği mucizelerin "apaçık bir sihir" olduğunu söylüyorlardı.
"Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa varlık alanına çıkardığımız başkalarını mı?" anlamında inkarcılara yöneltilen 11. âyetteki sorunun bir amacının da evreni ve ondaki varlıkları yaratan ulu kudretin, insanları yeniden diriltip hesaba çekmekten âciz olmadığım anlatmak olduğunu belirtmiştik. İbn ÂşÛr'a göre putperestlerin sihir olduğunu söyledikleri şey, Allah'ın çürümüş bedenlere hayat verileceğini bildiren açıklamalandır. Onlara göre bu, anlamsız bir iddia olup bununla dinleyenin büyü yoluyla etkilenmesi amaçlanmıştır (XXIII, 98).[24]
16-20. Putperest Araplar'da âhiret inancı yoktu; bu da onlarda sadece bir inanç eksikliği olarak kalmıyor, aynca tam bir ahlâkî sorumsuzluğa kapılmalanna yol açıyor; toplumda gücüne ve servetine güvenen seçkinler zümresinin bilhassa insan haklarına dair konularda her türlü haksızlık ve adaletsizliği kendileri için meşru görmeleri gibi tehlikeli bir anlayışı besliyordu. Bu sebeple Kur'an-ı Ke-rîm'İn, Allah'ın birliği ilkesinin yanında en önemli itikad konusu olarak, herkesten bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabının sorulacağı bir ikinci hayatın varlığını kabul etmeyi gerektiren âhiret inancı üzerinde ısrarla durduğu, birçok defa bu iki inanç ilkesini yan yana zikrettiği, buna karşılık putperestlerin de burada ileri sürdükleri gibi güya aklî bakımdan imkânsız gördüklerini söyleyerek bu inancı şiddetle reddettikleri görülmektedir.
Bir önceki sûrede [25] putperestlerin öldükten sonra tekrar dirilmeyi ve âhireti inkâr etmelerine karşı çok açık ve İkna edici kanıtlar ortaya konmuştu; burada ise onlann, "Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmîşiz! Geçmişteki atalanmız da mı!" şeklindeki alaylı bir üslupla sordukları soruya "Evet, hem de burnunuz yere sürtülerek!" diye cevap verildikten sonra kısaca kıyametin dehşetine ve bunun inkarcılar üzerinde doğuracağı psikolojik etkiye değinilmektedir.
Tefsirlerde "korkunç ses" diye çevirdiğimiz 19. âyetteki "zecre" kelimesinin, sûrun ikinci üflenişi sırasında çıkaracağı, bütün ölülerin kaçınılmaz olarak dirilmelerini sağlayacak olan dehşetli sesi ifade ettiği belirtilmektedir; "Bunun ardından birden onlar etrafa bakıyor olacaklar" anlamındaki ifade de bunu göstermektedir. Nitekim Zümer sûresinde de sûrun iki kez üfleneceği bildirilmiş, ardından da "Sonra sûr yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar" buyunılmuştur. 20. âyet, âhireti inkâr edenlerin, yeniden dirildikten sonra gerçeği anlayıp hayıflanmalarını ve "İşte hesap günü!" diyerek artık sonuç getirmeyecek bîr ikrarda bulunacaklarım anlatmaktadır.[26]
21. Zemahşerî (Ki, 299), İbn Âşûr (XXIII, 101) gibi müfessirlere dayanarak "yargı günü" diye çevirdiğimiz âyet metnindeki "yevmü'1-fası" (ayrım günü) de-yİmi, âhirette kurulacak mahkeme-i kübrâda kusursuz bir âdil yargılama sonunda haklıyla haksızın, iyilerle kötülerin birbirinden ayırt edileceğine, herkese hak ettiği karşılığın verileceğine işaret eder.[27]
22-23. "Zâlimler"den maksat İnkarcılardır. Nitekim Bakara sûresinde de (2/254) "Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir" buyumlmuştur. "Eş (karı / koca) anlamındaki zevç kelimesinin çoğulu olan âyet metnindeki ezvâc, "bir kişi veya grupla aynı İnancı, eylemi paylaşan, diğerlerine uyan, onların yolundan, peşinden giden" anlamına da gelir. Bu bağlamda ise özellikle putperest önderlerin peşine takılıp onların uydusu olan, onların sapkın inançlarını ve kötü işlerini paylaşan taklitçi kesim için kullanılmıştır; şeytanların kışkırtmasına uyan inkarcıları veya kocalarının yolunu izleyen kadınları ifade ettiği de söylenmiştir.[28] Kısaca, Râzî'nin Vâkıdî'ye atfen belirttiği gibi (XXVI, 132) burada "zalimlerden maksat, inkarcıların liderleri, "ezvâc"dan maksat da onların buyruğuna girip uydusu olanlardır; bu uydu kesimi, diğerlerinin eşleri de başka insanlar da olabilir. "Allah'ın dışında taptıkları" ifadesiyle İnkarcıların, peşine takıldıkları şeytanların kastedildiğini ileri sürenler varsa da burada putperestlerin, tanrısal nitelikler yüklemek suretiyle Allah'a ortak koştukları putlardan söz edildiği yorumu daha makul görünmektedir. Bir yoruma göre âhiret gününde putlara can verilerek onlara tapanlarla birlikte cehenneme atılacaklardır. Ancak Râzî'nin de ifade ettiği gibi (gös. yer), günah işlemesi düşünülemeyen cansız nesnelerin -can verilerek- cezalandırılması âdil olmayacağına göre bu nesnelerin onlara tapanlarla birlikte cehenneme atılacağına dair âyetteki açıklama, sadece onlara tapanlar için bir eleştiri ve uyarı amacı taşımaktadır[29]
24. "Durdurun" buyruğu genellikle "hapsedin" şeklinde açıklanmıştır. "Sorguya çekilme" ile ilgili farklı açıklamalar yapılmışsa da bunun, inkarcılara dünyada yaptıklarının hesabının sorulacağı şeklinde yorumlanması isabetli görünmektedir. 23. âyette inkarcıların cehenneme sürülmesi yönünde bir buyruk yer almakta, 24. âyette ise sorgulamadan söz edilmektedir. Mantıkî olarak önce onların sorgusunun yapılması yani yargılanmaları, suçlulukları kesinleştikten sonra da cezalandırılacakları yere sevk edilmeleri gerektiği düşünülerek ilk bakışta 23. âyetle 24. âyetin sıralamasıyla ilgili bir tereddüt hatıra gelebilirse de[30] 23. âyet, yargılama öncesindeki genel bir itham ve tehdidi, 24. âyet ve devamı ise yargı sürecindeki gelişmeleri ifade ettiğinden böyle bir tereddüt yersizdir.[31]
25-26. Mekkeli putperestler, 22. âyette "zalimler" dîye anılan lider kesiminin öncülüğünde İslâm'a, Kur'an'a ve Peygamber'e karşı tam bir yardımlaşma ve dayanışma halinde mücadele veriyorlar; özellikle bu sûrenin indiği Mekke döneminin ortalarından itibaren bu baskı ve zulümleri giderek şiddetleniyordu. İşte 25. âyette, onların aralarındaki bu dayanışma ve yardımlaşmanın hem haksız olduğuna hem sonuç vermeyeceğine hem de ağır bir cezayı gerektirdiğine işaret edilmiş; 26. âyette de İslâm'a ve müslümanlara karşı amansız bir baskı ve zulüm İçin yar-dımlaşanlann âhirette Allah'ın hükmüne teslim olmaktan başka çarelerinin kalmayacağı belirtilmiştir. Böylece bu âyetler, -22. âyetle de bağlantılı olarak- başta Kur'an'ın ilk muhatapları olmak üzere, bâtıl inanç ve ideolojiler, haksız ve adaletsiz uygulamalar uğruna dayanışmaya girişenlere, bu yolda öncülük edenlere ve onları destekleyenlere yönelik veciz bir uyan değeri taşımakta, uğrayacakları nihaî hezimeti dile getirmektedir.[32]
27-34. Militan örgüt mensuplarının, yaşadıkları hezimet ve dağılma sürecinin ardından birbirine düşmeleri, birbirlerini suçlamaları gibi inkarcıların da dünyadaki sapkınlık ve haksızlıklarının bedelini ödeme noktasına geldiklerini görünce birbirlerini nasıl suçlayacakları anlatılmaktadır.
Taberî (XXIII, 48-49), İbn Atıyye (IV, 469) gibi bazı müfessirler, burada suçlayanların inkarcılar, suçlananların da onları hak yoldan saptıran görülmez varlıklar (cinler, şeytanlar) olduğunu ileri süren rivayetlere itibar etmişlerdir. Ancak çoğunluğun yorumuna göre suçlayanlar sıradan inkarcılar, suçlananlar da onların liderleri konumunda olanlardır.
Sözlükte "sa£ taraf' ve "and" mânalarına gelen yemîn kelimesinin kullanımdaki değişik anlamlan nedeniyle 28. âyet farklı şekillerde yorumlanmıştır.[33] Bizim de tercih ettiğimiz bir yoruma göre eski Arap kültüründe sağ taraf uğurlu, sol taraf uğursuz sayılır, bir şeyin sağdan gelmesi uğur ve ha-yır olarak yorumlanırdı. Kur'an'da iyilerin amel defterlerinin sağ taraflarından, kötülerin amel defterlerinin de sol taraftan verileceğini bildiren ifade tarzı da[34] sağ ve sol kelimelerinin gelenekteki bu simgesel kullanımına dayanmaktadır.[35] Dolayısıyla âyetteki "Sağ taraftan gelirdiniz" ifadesi mecazî bir anlatım olup "Bize hakkımızda hayırlı olacak teklifler getirdiğinizi söyler, bize karşı iyi niyetli, sureti haktan görünürdünüz; ama şimdi anlıyoruz ki gerçekte bizi kandırmış, haktan saptırmışsınız, bize kötülük etmişsiniz" anlamına gelmektedir. Hemen bütün tefsirlerde yemîn kelimesinin "and" mânasından hareketle âyetin, "İnkarcılar, kendilerini saptıran liderlerine âhirette, 'Siz yeminler ederek bizi ayartıp yoldan çıkardınız' diye suçlayacaklar" şeklinde anlaşılabileceği veya aynı kelimenin "kuvvet, otorite" anlamında da kullanıldığını dikkate alarak âyeti, "Bİze karşı kuvvet kullanarak, üzerimizde otorite kurarak bizi haktan saptırdınız" şeklinde yorumlanabileceği de söylenmiştir.
Sonuç olarak burada inkarcıların, âhiretteki akıbetlerini görünce kendilerini saptıran önderleri suçlayacakları; onların da bu suçlamalara karşı 29-32. âyetler-deki ifadelerle kendilerini savunacakları bildirilmektedir. Kuşkusuz âhiretle ilgili bu tasvirin yapılmasının asıl amacı, toplumların hem yöneten hem de yönetilen kesimlerini uyarmaktır. Buna göre yönetenler böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalacaklarını düşünerek despotik ve saptırıcı uygulamalardan kaçınmalıdırlar; yönetilenler de başkalarının güdümüne girmeden, onurlu bir kişilik sergileyerek, Allah'ın karşısında sorumlu tutulacakları inanç ve davranış konularında kendi iradeleriyle özgür ve bilinçli bir şekilde karar verip seçim yapmalıdırlar. 31-33. âyetlerin üslûbundan öyle anlaşılıyor ki, yönetimi altmdakileri Peygamberin gösterdiği doğru yoldan saptıranlar hem kendi günahlarından hem de başkalarını saptırmalarından dolayı, keza sapanlar da yine hem yoldan çıkmalarından hem de başkalarının uydusu olmalarından dolayı ceza göreceklerdir.
Devamındaki açıklamalar, 34. âyetteki "suçlular" (mücrimin) kelimesiyle inkarcıların kastedildiğini göstermektedir.[36]
Meali
35. Ne zaman onlara, "Allah'tan başka tanrı yoktur" denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. 36. "Mecnun bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız!" derler. 37. Aksine o, gerçeği getirdi, Allah'ın diğer elçilerini de tasdik etti. 38. Ama siz, o acı azabı tadacaksınız! 39. Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız. 40. Ancak, Allah'm samimi kullan bu cezanın dışındadır. 41. Onlar için bilinen bir rızık vardır: 42. Türlü meyveler. Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır; 43. Nimetlerle dolu cennetlerde; 44. Karşılıklı oturdukları tahtlar üzerinde. 45. Aralarında, kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır; 46. Bembeyaz; içenlere lezzet verir. 47. Onun çarpması yoktur, içenleri sarhoş etmez. 48-49. Yanlarında da eşinden başkasına bakmayan ceylan gözlü, gün görmemiş güzel tenli kadınlar bulunur. [37]
Tefsiri
35-37. Bir önceki âyette "suçlular" olarak anılan Mekke putperestlerinin, İslâm'ın tevhid ilkesi olan âyet metnindeki "Lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka tanrı yoktur) ifadesini duyduklarında gösterdikleri tepkinin mahiyetine dikkat çekilmektedir. Çünkü bu İfade sadece onların tanrı inançlarını değiştirmiyor; asıl bu inanç üzerine kurulu bütün Câhilİye telakkisini, değer yargılarını, toplumsal düzenlerini tehdit ediyordu. Bu nedenle de söz konusu ifadeyi duyduklannda, başka bir yerde [38] "hamiyyetü'l-Câhiliyye" (Câhilİye dönemine özgü büyük -lenme kompleksi) denilen duygu onların benliklerini sarıyor ve makul gerekçelerle davasını çürütemedikleri Resûfullah hakkında delilik, şairlik, kâhinlik gibi saçma ithamlarda bulunuyor, bu tür içi boş iddialarla onu insanların gözünden düşürüp başarısız kılacaklarını zannediyorlardı. Buna karşı Kur'an, kesin bir dille onun gerçeği getirdiğini bildirmektedir. Hz. Muhammed'in, önceki peygamberleri tasdik ettiğinin özellikle belirtilmesi, onun getirdiği dinin, diğer dinlerde de mevcut olan evrensel gerçekleri, İlkeleri içerdiğini göstermektedir. Bunlar, başta "Lâ ilahe illallah" cümlesinin özetlediği tevhid İlkesi olmak üzere, bu sûrede önemle üzerinde durulan ve putperestlerce reddedilen âhiret inancı ve diğer iman esaslarıyla dürüstlük, adalet, hakka saygı, insanların yaratılıştan eşitliği gibi ahlâk ve hukuk prensipleri; kısaca Kur'an'm başından sonuna kadar putperestlerle tartışıp onlara kabul ettirmeyi, uzun vadede kalıcı hale getirmeyi amaçladığı temel gerçekler ve değerlerdir.[39]
38-39. Allah âdildir; O'nun mutlak adaleti de âhirette gerçekleşecek; bu da Allah'ın inançta, ahlâk ve yaşayışta
doğru yolu izleyenleri ödüllendirirken bâtıl inançları, kötü huylan ve haksız davranışlarıyla yoldan çıkmış olanlara hak ettikleri cezayı vermesi suretiyle olacaktır.[40]
40-49. Yukarıda inkarcıların âhiretteki durumları hakkında bilgi verilmişti; burada da müminlerin nail olacakları nimetlerden örnekler sıralanmaktadır. "Bilinen bir rızık" ifadesiyle ne kastedildiği hususunda şu yorumlar yapılmıştır: a) Vakti bilinen nzıklar. Nitekim başka bir âyette [41] "Orada, sabah akşam nzıklan hazırdır" buyıırulmuştur; b) Niteliği bilinen nzıklar. Buna göre cennet nimetlerinin tadı, kokusu ve görünüşüyle kendilerine mahsus özellikleri olacaktır; c) Bir görüşe göre cennetteki rızikların bilinmesinden maksat, dünya nimetlerinin aksine sürekliliğinden emin olunmasıdır; d) Veya herkesin, dünyadaki iyiliklerine göre hak ettiği miktar ne ise o ölçüde nzıklara nail olmasıdır.[42] İbn Âşûr, üçüncü yorumu tercih etmiştir (XXIII, 111). Cennet meyveleri, aynı olmamakla beraber, dünya meyvelerine benzerlikler taşıyacağı için bu yönden "bilinen meyveler" denilmiş olabilir. 42. âyetteki "türlü meyveler" ifadesi bir önceki âyette geçen rızıklann ne olduğunu açıklamaktadır. Müfessİrlere göre "meyveler" kelimesi, cennet nimetlerinin beslenme amaçlı değil, lezzet amaçlı olduğunu göstermektedir; çünkü orada yaşamak için dünyadaki gibi beslenmeye ihtiyaç duyulmayacaktır.
Taberî'nin 45. âyetin tefsiri münasebetiyle Süddî 'den naklettiğine göre Araplar şarap dolu kaba "ke's" (kadeh), boş olanına da "inâ"' (kap) derlerdi (XXIII, 53). Taberî ve sonraki miifessirler, Süddî'nin verdiği bu bilgi yanmda Katâde, Dahhâk gibi başka âlimlere dayanarak bu kelimenin Kur'an'da da özellikle "şarap dolu kâse" anlamında kullanıldığını belirtirler.
"İçenleri sarhoş etmez" diye çevirdiğimiz 47. âyetin ilgili kısmına, kıraat farkından dolayı, "İçilmekle tükenmez" şeklinde de mâna verilmiş; 48. âyetteki "kısa bakışlı, ürkek bakışlı kadınlar" anlamına gelen "kasırâtü't-tarf' ise mecazî bir ifade olup "sadece eşlerine bakan, eşlerinden başkasında gözü olmayan kadınlar" şeklinde açıklanmıştır.[43]
Meali
50. (Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar. 51. İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir arkadaşım vardı; 52. Derdi ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? 53. Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz Öyle mi?" 54. Ve ekler: "Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)?". 55. Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşım cehennemin ortasında görür. 56. "Allah'a yemin ederim ki, der, neredeyse beni de mahvedecektin! 57. Rabbimin lütfü olmasaydı ben de şimdi cehenneme getirilenler arasında olacaktım. 58. (Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? 59. Önceki ölümümüzden başka ölüm yok; azap da görmeyeceğiz. 60. Bu, gerçekten çok büyük bir kurtuluştur." 61. Amel sahipleri böylesi bir kurtuluş için çalışmalıdır. 62. Bu mu daha iyi bir ikramdır yoksa zakkum ağacı mı? 63. Biz o zakkumu zâlimler için bir sınama aracı yaptık. 64. O, cehennemin ta dibinde yetişen bir ağaçtır. 65. Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir, 66. Zâlimler mutlaka onu yiyecekler, karınlarını onunla dolduracaklar. 67. Sonra onların, yedikleri bu nesnenin üzerine, kaynar su karıştırılmış bir içecekleri de olacaktır. 68. Nihayet onların dolaşıp dönecekleri yer mutlaka cehennem olacaktır. 69. Çünkü onlar atalarım doğru yoldan sapmış olarak buldular; 70. Ama kendileri de çılgınca onların izinden kosuvorlar.[44]
Tefsiri
50-57. Tahtlar üzerinde karşılıklı oturan (44. âyet) cennet ehlinden bir grup arasındaki konuşmalardan bir kesit veren temsilî bir anlatım olup iki insan tipi, dolayısıyla iki inanç grubunun akıbetleri arasında bir karşılaştırma yapılmakta; dünyadayken âhirete inanan ve hayatlarını bu inancın yüklediği sorumluluk bilinciyle geçirenlerin en sonunda inandıkları şeyin doğruluğunu görecekleri ve -41 âyetten itibaren özetlendiği şekilde- iyiliklerinin karşılığını cennetteki mutlu bir hayat olarak alacakları; âhirete inanmayan, dolayısıyla vicdanlarında nihaî sorumluluğa yer vermeyen ve sorumsuzca bir hayat geçirenlerin de cehennemde onulmaz bir bedbahtlığa gömülecekleri anlatılmaktadır.[45]
58-61. "Artık bir daha ölmeyeceğiz değil mi?" anlamındaki soru cümlesi, cennet hayatının sonsuzluğu konusunda bir kuşku ifadesi değil, orada bulunanların, nâîl oldukları nimetlerden dolayı hissettikleri şaşkınlık ve mutluluğun büyüklüğünden dolayı söylenecek bîr sözdür.[46] "Önceki 61üm"le bireyin dünya hayatının son bulduğu ölümü kastedilmiştir. "Amel sahipleri böylesi bir kurtuluş İçin çalışmalıdırlar" ifadesi ise âhiret mutluluğunu kazanmanın, dünyada bu uğurda harcanacak çabaya bağlı olduğunu göstermektedir.[47]
62-68. Râgıb cl-Isfahânî, zakkum kelimesini kısaca, "cehennemde bulunan iğrenç yiyecekler" şeklinde açıklar[48] Kaynaklar, Ye-men'in Tİhâme bölgesiyle çöle yakın kurak arazilerde yetişen, küçük yapraklı, kötü kokulu, deriye isabet ettiğinde ölüme götürebilecek ölçüde yara açan zehirli bir bitkiye zakkum denildiğini belirtirler [49]65. âyette zakkumun tomurcuklarının "şeytanların kelleleri"ne benzetilmesi, onun gerek tadı gerekse görünüşü itibariyle son derece iğrenç olduğuna delalet eder. Nitekim Araplar çirkin görüntülü şeylere, "şeytanın kellesi gibi" derlerdi. Bir yılan türüne şeytan isminin verildiği, dolayısıyla âyette zakkum başağının yılan başına benzetilmiş olabileceği de söylenmektedir.[50] Müfessirler genellikle "Kur'an'da lanetlenen ağaç" tabiriyle[51] zakkumun kastedildiğini belirtirler. Zemahşerî, 62. âyet metnindeki "nüzul" kelimesiyle müminlerin cennette nâi) olacakları güzel ikramlara, zakkum kelimesiyle de inkarcıların cehennemde maruz kalacakları elem ve acılara işaret edildiğini belirtir ve her iki durumu da insanların kendi seçimlerinin birer sonucu olarak gösterir (III, 302)."Sınama aracı" diye çevirdiğimiz 63. âyetteki fitne, "sınav, deneme" demektir; Kur'an'da daha çok müminin inancını tehlikeye sokan, yer yer de burada olduğu gibi inkarcıların bir imtihan vermelerine yol açan sıkıntılı olaylar, durumlar inin kullanılır [52] Müfessirler zakkum ağacının bir fitne (deneme aracı) olarak gösterilmesini de şöyle açıklarlar: Cehennemde böyle bir ağaç bulunacağı bildirilince Ebû Cehil gibi fırsatçı müşrikler, "Muhammed hem cehennemin taşı bile kavuracağını söylüyor hem de orada ağaç biteceğinden söz ediyor" diyerek Resülullah'ı alaya almışlar, bunun üzerine konumuz olan âyet İnmiştir.[53] Buna göre söz konusu ağaçla ilgili olarak Kur'an'da verilen bilgi bir imtihandır; mümin bu bilgiye inanmakla bu imtihanı da kazanmış, kafir ise inkâr etmekle imtihanı kaybetmiş olur.[54]
69-70. İnkarcıların, yukarıda belirtilen kötü sonla karşılaşmalarının sebebini özetleyen bu âyetlerde Câhiliye Arapları örneğiyle taklitçilik denilen genel bir tutum yanlışlığına dikkat çekilmekte; insanın atalarına veya herhangi bir kişi ya da zümreye olan saygısının, onların yanlış inanç ve fikirlerini, kötü davranışlarım benimseyip devam ettirmesini mazur gösteremeyeceği, aksine onun ebedi hayatını mahvedeceği uyarısı yapılmaktadır.[55]
Meali
71, Onlardan Önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapılmıştı. 72. Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik. 73-74. Bak şimdi, Allah'ın samimi kulları dışında, uyarılanların akıbeti ne oldu! 75. Vaktiyle Nuh bize yakarmıştı; biz de ne güzel karşılık vermiştik! 76. Nitekim kendisini ve ailesini o büyük felaketten kurtardık. 77. Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık. 78-79. Onun hakkında, ''Bütün âlemlerde Nuh'a selâm olsun!" ifadesini sonradan gelen kuşaklar arasında devam ettirdik. 80. İşte biz, iyileri böyle ödüllendiririz. 81. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı. 82. Sonunda ötekileri sulara gömdük. [56]
Tefsiri
71-74. "Onlar"dan maksat, putperest atalarını körü körüne taklit eden Arap-lar'riır Henii? inkarcıların sıvılarının müminlerden enk nldııihı Mekke döneminde inen bu âyetlerde hidayet ve dalâletin ölçüsünün azlık-çokluk değil, doğruluk-yanltşlık şeklindeki sabit ve objektif değerler olduğu; nitekim geçmiş çağlarda da kendilerine peygamberler gönderilip uyarılmış oldukları halde nice toplumların, sayılarının çokluğuna rağmen, inkâr ve günahlarda ısrar ederek yollarını sapıtmaları yüzünden başlarına gelen felaketlerle yok olup gittikleri, sadece içtenlikle Allah'a inanıp yolundan gidenlerin kurrulabildİkleri hatırlatılmaktadır. Burada inkarcılara yönelik bir uyan bulunduğu gibi Hz. Peygamber'e de onların çokluğuna bakarak ümitsizliğe kapılmadan görevini sabırla sürdürmesi yönünde bir teşvik vardır.[57]
75-82. Yukarıda geçmişteki topluluklara da uyarıcı elçiler gönderildiği belirtilmişti. Buradan 148. âyete kadar geçen bolümde bu konuya dair bazı örneklere işaret edilmektedir. Örneklerden ilki Hz. Nûh ve kavminin durumudur. Nuh'un rabbine hangi sözlerle yakardığı konusunda onun ismini taşıyan sûrede bilgi verilmektedir. Bu bilgilere göre Nûh (a.s.), bütan çabalarına rağmen kavminin inkâr ve isyanda direnmeleri sonucunda onların durumunu Allah'a arzetmiş ve sonuçta yüce Allah, -Nuh'un karısı ve bir oğlu da dahil olmak Üzere nkâr ve isyanda direnenleri 76. âyette belirtilen "büyük felaketle yani tufanla cezalandırmış.[58] Nûh ve ailesiyle diğer müminleri ise bu felaketten kurtarmış ve böylece Nuh'un soyunu yaşatmıştır.
Eski tefsir ve tarih kitaplarında, Kİtab-ı Mukaddes'teki bilgiler doğrultusunda[59] bütün insanlığın sadece Nuh'un Sâm, Ham ve Yâfes isimli üç oğlunun soyundan gelişip yayıldığı belirtilir[60] Buna göre Nûh tufanından kurtulan başka insanların soyu tükenmiş; bütün yeryüzünde sadece Nuh'un soyu devam etmiştir. Tefsirlerde buna karşılık iki farklı görüşten daha söz edilmektedir:[61]
a) Şevkânî'nin aktardığı bir görüşe göre (IV, 458) âyetteki "Nuh'un
soyu" ndaıı maksat, onunla birlikte tufandan kurtulan müminlerdir. Nitekim
İsrâ sûresinde (17/3) Nûh ile birlikte taşınanların soyundan, Hûd sûresinde de
(11/48)
Nûh ile birlikte olan gruplardan, milletlerden (ümem) söz edilmektedir. Buna göre
Nûh ile birlikte kurtulanların soyu da devam etmiştir.[62]
b) Tufanın bütün dünyayı kapladığı, dolayısıyla yeryüzünde Nuh'un gemisinde bulunanlardan başka kurtulan kalmadığı görüşü yaygın olmakla birlikte Nuh'un, Hz. Muhanırned gibi bütün insanlığa gönderilmediği, sadece kendi kavminin peygamberi olduğu, şu halde burada ve diğer ilgili âyetlerde verilen tufanla ilgili bilgilerin de bu sınır dahilinde anlaşılması gerektiği kanaatinde olanlar da tnfan bölgeseldir; Nuh'un davetinin ulaşmadığı, tufanın dışında kalan bölgelerdeki insanların nesilleri de devam etmiştir .[63]
80. âyetteki muhsin kelimesinin mastarı olan ihsan, genel olarak İmanda doğruluk ve İçtenliği, söz ve davranışta iyilik ve güzelliği ifade eden geniş kapsamlı bir Kur'an terimidir.[64] Âyette bütün peygamberler gibi Hz. Nuh'un da belirtilen anlamıyla ihsan içinde geçen bir hayat yaşadığına, bu yönüyle de insanlığa örnek olduğuna işaret edilmektedir.[65]
Meali
83. Kuşkusuz İbrahim Nuh'un yolunu izleyenlerdendi. 84. O, tertemiz bir kalple Rabbine yönelmişti. 85. Babasına ve halkına, "Siz neye tapıyorsunuz?" demişti; 86, "Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz? 87. Peki, âlemlerin Rabbiyle ilgili düşünceniz nedir?" 88. Son-ra yıldızlara söyle bir baktı: 89. "Ben rahatsızım" dedi. 90. Bunun üzerine diğerleri onu arkalarında bırakıp gittiler. 91. İbrahim gizlice taunlarının yanına vardı; "Neden bir şeyler j emiyorsunuz, dedi; 92. Neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz?" 93. Sonra onlara güçlü darbeler indirmeye başladı. 94. Diğerleri koşarak İbrahim'in yanma geldiler. 95. Dedi ki: "Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz! 96. Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı." 97. (Putperestler) "Onun için bir yapı kurun ve (orada hazırlayacağınız) kuvvetli ateşe atın onu!" dediler. 98. Böylece onu engellemek için bir plan kurdular; ama biz onları alta düşürdük. 99. İbrahim, "Ben Rabbime gidiyorum, dedi, O bana yol gösterecektir." 100. "Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver!" 101. Bunun üzerine kendisine akıllı ve iyi huylu bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik. 102. Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, "Yavrucuğum, dedi, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım görüşün ne olacak." Dedi ki: "Babacığım! Sana buyurmanı yap; in-şaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın." 103. Her ikisi de (ilâhî buyruğa) teslim olunca Ve babası onu yüz üstü yatınnca, 104. "Ey İbrahim, diye ona seslendik; 105. Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun." İşte iyileri biz böyle Ödüllendiririz. 106. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. 107. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. 108-109. Onun hakkında, "İbrahim'e selâm olsun!" İfadesini sonradan gelen kuşaklar arasında devam ettirdik. 110. Evet, iyileri işte böyle Ödüllendiririz. 111. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı, 112. Sâlihlerden bir peygamber olarak ona İshak'ı da müjdeledik. 113. Ona ve İshak'a bereketler verdik. Onların soyu içinde iyisi bulunduğu gibi açıkça kendine kötülük edeni de olacaktı. [66]
Tefsiri
83-84. "Yolunu izleyenler" diye çevirdiğimiz 83. âyet metnindeki şîa kelimesi, "önder konumundaki birine tam bağlılık gösterip onun yolundan gidenler, ona ve etrafındakilere yardım edenler, destek verenler" anlamında kullanılır.[67] Bu ifade, Hz. Nuh'tan sonra gelen Hûd ve Salih peygamberler gibi Hz. İbrahim'in de Nuh'un tebliğ ettiği tevhid inancını devam ettirmek suretiyle onun yolunu izlediğini, onunla aynı inanç ilkelerini ve temel değerleri paylaştığını; onun gibi halkını inkârdan, şirkten ve isyankâr davranışlardan kurtarma mücadelesi verdiğini gösterir,
"Tertemiz kalp" diye çevirdiğimiz 84. ayetteki kalb-i selim deyimi, inkâr ve şirkten, kibir, gurur, kıskançlık, kin, öfke, riya, cimrilik gibi ahlâkî hastalıklardan ve nefsanî tutkulardan kurtulmuş; ruha yetkinlik kazandıran ve erdemli davranışların kavnaeı, güzel hasletlerle bezenmiş olan manevî kişiliği ifade eder. Hz. İbrahim böyle bir kişiliğe sahip olduğundan, kendisine uyanlarla birlikte müslümanlar için "güzel bir örnek" olarak gösterilmiştir.[68]
85-93. Çoktaimcı inançları sebebiyle babasını ve halkını eleştiren Uz. İbrahim, putlan kırmayı planlıyordu; bunun için 88. âyetteki deyimiyle "Yıldızlara şöyle bir baktı", ardından kendisinin hasta olduğunu söyledi. Râzî, Hz. İbrahim'in yıldızlara bakması ve kendisinin hasta olduğunu belirtmesi hususunda şu iki soruyu sormaktadır: 1. Yıldızlara bakmak (onlardan kehanet yollu bilgiler almak) caiz olmadığına göre İbrahim bunu nasıl yapabilir? 2.0, gerçekten hasta değilse neden asılsız olarak "Ben hastayım" demiştir? Râzî, bu sorulara verilen cevaplan da şöyle sıralar: a) Muhtemelen kendisi gerçekten bir nöbetli hastalık geçiriyordu ve hastalık nöbetinin başlama vaktini yıldızların durumundan anlamak üzere göğe baktı ve o vaktin geldiğini anladığı için "Ben hastayım" dedi. b) İbrahim'in kavmi astrolojiye önem verir, bu yolla tahminlerde bulunur, hüküm çıkarırlardı. Hz. İbrahim de halkı kadar astroloji konusunda maharetli idi. Şu halde âyette onun yıldızlara bakarak değil, geleneksel astroloji bilgisine müracaat ederek hasta olduğu sonucunu çıkardığı bildirilmektedir. Nitekim hasta olduğunu söyleyince yanındakiler sözüne inandılar (XXVI, 147). İbn Atıyye'nin aktardığı bir yoruma göre "yıldız" anlamına gelen "necm" kelimesi, mecazî olarak "bîr şeyin insanın içine doğması" anlamına da geldiği dikkate alınarak âyeti, "Kavminin hallerine ve kendisinin onlarla ilgili durumuna dair içine bir fikir doğdu ve o bu fikre baktı, ona itibar etti..." şeklinde anlamak mümkündür.
Miifessirler, Hz. İbranİm'in, hasta olmadığı halde inkarcı topluluğu başından savıp putlan kırmak için hasta olduğunu söylemesinin peygamberlik sıfatıyla uyuşup uyuşmadığı konusuna açıklık getirmeye çalışmışlardır. İslâm inancına göre doğruluk (sıdk), güvenilirlik (emanet), yüksek zihin kabiliyeti (fetânet), günahtan korunmuşluk (ismet) ve ilâhî talimatı insanlara eksiksiz ulaştırma (tebliğ) peygamberlerin temel özellikleridir. Dolayısıyla herhangi bir meşru mazeret yokken onların yalan söyleyebileceği düşünülemez. İbn Atıyye, peygamberler hakkında caiz olmayan yalanın, hiçbir şer'î faydası olmadığı halde asılsız bir söz söylemek olduğunu ifade eder (IV, 478). İbrahim ise, "Ben hastayım" derken putperestleri yanlarından uzaklaştırarak putları kırmak, dolayısıyla hayırlı bir iş yapmak istiyordu. Şu halde o, peygambere yakışmayan bir iş yapmak şöyle dursun, tam aksine, bîr peygamberin birinci görevi olan putperestlikle mücadele amacı taşıyordu; sonuçta asıl niyeti yalan söyleyerek İnsanları aldatmak değil, putları kırmak ve böylece putperestlikle mücadele görevini yerine getirmek olduğu için herhangi bir günah islemiş deeildir. Nitekim Gazzâlî. sövle der: "Yalan söz. özü eerein deeil. muhataba veya başkasına bir zarar doğurduğu için haramdır... Söz, maksatlara ulaşmaya vesiledir. Eğer maksada doğru sözle ulaşılabüiyorsa yalan söylemek haramdır. Maksada ancak yalan söyleyerek ulaşılabüiyorsa ve bu maksad da meşru ise yalan söylemek sakıncalı değildir; hatta maksat -meselâ bir masum müslümanm canını kurtarmak gibi- zorunlu bir görev olup bu görevi yerine getirmek için yalan söylemek gerekiyorsa bu durumda yalan söylemek farz olur"[69]
Zemahşerî, İbrahim'in yıldızlara bakmasını şöyle açıklar: İbrahim'in kavmi yıldızperestti; bu sebeple o, yanındakilere, yıldızlara bakarak astroloji sayesinde yıldızlardan kendisinde bir hastalık bulduğu sonucunu çıkardığını ima etti (III, 304). Asıl maksadı ise yalnız kalarak putları kırıp dökmek, böylece onların -tanrı olmaları şöyle dursun- kendi kendilerini korumaktan bile âciz nesneler olduklarını göstermekti; her şeyi planladığı şekilde gerçekleştirdi.
Sonuç olarak bize göre Hz. İbrahim, aslında kendisi böyle bîr şeye İnanmamakla birlikte halk, gök cisimlerinden haber alınabileceğine inandığı için yıldızlara bakarak güya oradan kendisinin hasta olduğu yolunda bir hüküm çıkardığım söylemiştir. Sonra da hasta olmadığını, onları denediğini, yıldızlardan hüküm çıkarmanın aslı esası olmadığını bu denemeyle ortaya koymuştur; nitekim aynı yıldızlara bakan ve bu işten anladığını söyleyen insanlar da sonunda yanıldıklarının farkına varmışlardır.
Hz. İbrahim'in, inkarcılara karşı yönelttiği "Peki, âlemlerin Rabbİyle ilgili düşünceniz nedir?" mealindeki sorusu genellikle "Allah âlemlerin rabbi olduğu halde siz kalkıp başka varlıkları tanrı kabul eder ve onlara taparken, yarın Allah'ın huzuruna vardığınızda O'nun sizin hakkınızda nasıl bir hüküm vereceğini, nasıl bir muameleyle karşılaşacağınızı hiç düşünüyor musunuz!" şeklinde bir uyan ve eleştiri olarak yorumlanmıştır.[70] Ancak bunu, "Âlemlerin bir rabbi, yaratıcı ve yöneticisi olduğuna inanıyor musunuz? Aslında sizin dinî geleneğinizde bu inanç vardır. Şu halde O'nu bırakıp da putlara nasıl tapabilirsiniz!"şeklmde anlamak da mümkündür.
Kur'an-ı Kerîm'in, putlara yönelik olarak Hz. İbrahim'in ağzından aktardığı, "Neden bir şeyler yemiyorsunuz; neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz?" şeklindeki müstehzi sözlerde aslında putperest Araplar'a yönelik alay yollu bir uyan vardır.[71]
94-100. Hz. İbrahim'in putları kırması etrafında gelişen olaylar burada en dikkate değer yönleriyle özetlenmiş;
başka surelerde ise daha ayrıntılı bilgi verilmiştir. Sövle ki. halk bayram şöleni için şehrin dışına çıkınca İbrahim, hasta olduğurtu söyleyerek yalnız kalmış; bu sırada, en büyüğü dışındaki bütün puttan kırmıştı. Törenden donenler durumu görünce, yaptıkları soruşturma sonucunda İbrahim'i sorguya çekmişlerdi. Bu sırada bâtıl inançlarına karşı Hz. İbrahim'in yönelttiği eleştirilere karşı inançlarım savunamayan, haklı cevaplar bulamayan putperestler, onun varlığım ortadan kaldırmak istediler; ancak bir mucize gerçekleşti ve Allah onu yanmaktan korudu.[72] Artık halkını putperestlikten vazgeçilmeyeceğini anlayan İbrahim, yurdunu terk etti. "Ben Rabbi-me gidiyorum, O bana yol gösterecektir" İfadesi, Allah'ın buyruğuna uyarak ülkesinden ayrılıp O'nun kendisi için takdir ettiği başka bir yere gideceğini açıkladığı şeklinde yorumlanmaktadır.[73]
Hz. İbrahim'in, putperestlerin inançlanndaki mantıksızlığı açıkça ortaya koymak üzere 96. âyette geçen "Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı" şeklindeki sözü iki şekilde "açıklanmıştır: a) "Sizi de sizin yaptığınız putları da Allah yarattı." Böylece yaratılmış olanın yaratılana ortak koşulmasındaki mantıksızlık dile getirilmektedir, b) "Sizi de sizin amellerinizi, işlerinizi de Allah yarattı." Şu halde Allah dilemese ve insanlara iş yapma gücü ve imkanını vermeseydi hiç kimsenin hiçbir eylemde bulunması mümkün değildi. Kader inancına bağlı olan Ehl-i sünnet bu açıklamayı, Mu'tezile ise ilk açıklamayı benimsemişlerdir.[74]
101-103. Dilcilerin hem zihinsel gelişmişlik hem de ahlâkî olgunluk anlamı içerdiğini belirttikleri, bu sebeple "akıllı ve iyi huylu" diye çevirdiğimiz halım, Kur'an-ı Kerîm'de, on bir âyette "sabırlı, yapacağını aceleyle ve kızgınlıkla yapmayan" anlamında Allah'ın sıfatı olarak geçmektedir.[75]. "Sabırlı ve temkinli, akıllı, ağır başlı" gibi anlamlar içeren diğer dört kullanımından ikisi Hz. İbrahim[76] biri Hz. Şuayb [77] hakkındadır. Sonuncusunun da konumuz olan âyette Hz. İbrahim'e müjdelenen oğlu ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
"Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince" diye çevirdiğimiz 102. âyetin İlgili kısmı, "Çocuk, babasının yanında koşup dolaşacak yaşa gelince" şeklinde de anlaşılmıştır. Ayette Hz, İbrahim'e müjdelenen ve daha sonra kurban edilmesi istenen bu çocuğun isminin verilmemesi, onun İbrahim'in İsmail ve İs-hak isimli iki oğlundan hangisi olduğu hususunda tartışmalara yol açmıştır. Tevrat'ta onun İshak olduğu bildirilmektedir [78] Taberî, her iki yöndeki rivayetleri aktardıktan sonra kendisi, müjdelenen ve kurban edilmek istenenin İshak olduğunu kabul eder.(XXIII, 76-79,81-83; 83-86), İbn Atıyye de Ashabdan Hz. Abbas ve oğlu Abdullah ile Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ûd, Ka'b el-Ahbâr, Ubeyd b. Amr'ın isimlerini de vererek "Âlimlerin çoğıTna göre müjdelenen ve kurban edilmek istenen çocuğun İshak olduğunu, "İsmail'dir" diyen "bir fırka"nm da bulunduğunu belirtir (IV, 480). Zemahşerî, âyetin üslûbundan bu çocuğun erkek olduğu, kurban edilmek İstendiğinde buluğ çağına ulaştığı ve halîm olduğu sonucunu çıkarmakta; hilmine en güzel kanıt olarak, hayatı söz konusu olduğu halde "İnşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın" demek suretiyle kurban edilmesiyle ilgili buyruğa teslim olmasını göstermekte (III, 347), daha sonra kurban edilmesi istenenin İsmail veya İshak olduğunu İleri sürenlerin gerekçelerini sıralamaktadır (III, 306-307). Râzî de İshak ve İsmail diyenlerin gerekçelerini maddeler halinde zikrettikten sonra, eğer İshak ise kurban olayının Diyar-ı Şam'da, bir görüşe göre Kudüs'te, İsmail ise Mina'da (Mekke) geçmiş olması gerektiğini belirtmektedir. Râzî, sonuçta Zeccâc'ın, "Hangisinin kurban edildiğini en iyi Allah bilir" dediğini belirtmekte ve kendisi de "Evet en iyi Allah bilir" diyerek bu hususta bir tercih yapmaktan kaçınmaktadır (XXVI, 133-155). Şevkânî de tartışmaların geniş bir özetini verdikten sonra her iki tarafın görüşlerinin de tartışmaya açık olduğunu belirtmekle yetinir (IV, 462).
Bize göre konumuz olan âyetlerin asıl amacı, kurban olayının kahramanlarını tanıtmak ve olaym tarihsel gelişimini anlatmak değil, Hz. İbrahim'in tevhîd mücadelesinden alınacak dersleri hatırlatmak, onun çok sevdiği oğlunu bile Allah uğrunda feda etmekten kaçınmayacak kadar ilâhî iradeye teslim oluşundan ders almamızı sağlamak; keza oğlunun da yaşınm küçüklüğüne rağmen aynı teslimiyet şuuruna sahip olduğunu bir ibret levhası olarak ortaya koymaktır.[79]
104-111. Kaynaklarda verilen ayrıntılı bilgilere göre Hz. İbrahim, rüyasında aldığı buyruğu yerine getirmeye karar verip gerçekleştirmek üzereyken, bu tutumuyla Allah tarafından tabi tutulduğu büyük teslimiyet sınavını kazandığı İçin Allah Teâlâ, Cebrail aracılığıyla[80] görkemli bir koç göndererek oğlunun yerine bunu kurban etmesini istemiş, İbrahim de öyle yapmıştır. Hz. İbrahim, yakılmayı göze alacak derecede tehlikelere göğüs gererek putperestlere karşı mücadele verdiği gibi evladını kurban etme buyruğuna da tereddütsüz boyun eğmiş; bu büyük özveriye karşı Yüce Allah hem onun ateşte yanmasını önlemiş hem de oğlunu ölümden kurtarmıştır. 105 ve 110. âyetlerde İki kez tekrar edilen, "İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz" ifadesi bu lütuflara işaret etmekte; 108-109. âyetlerde de İbrahim'in sonraki bütün kuşaklar arasında selâm ve saygıyla anılmasının sağlandığı, isminin ebedileştirildigi bildirilmektedir. Nitekim bugün de Hz.İbrahim kitabî dinlerde saygın bir yere sahiptir. Biz müslümanlar, bütün peygamberleri derin bir saygıyla andığımız gibi özellikle "Allahümme salli..." ve Alla-hümme bârik..." diye başlayan dualarımızda kendi peygamberimizin yanında Hz. İbrahim'e de dua ederiz.[81]
112-113. İshak (a.s.) Hz. İbrahim'in ikinci oğludur; İsmail'in annesi Hacer, İshak'ın annesi Sâre'dir. Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. İbrahim 86 yaşındayken İs-mâil, 100 yaşındayken İshak dünyaya gelmiştir.[82] Kurban edil* mesi istenenin İshak olduğunu savunanlara göre buradaki müjde onun.doğumuyla değil, peygamber olmasıyla ilgilidir.[83] İshak'ın, peygamber olması yanında "sâlİhlerden biri" olarak da nitelenmesi, şanının yüceliğine delâlet eder.[84] İbrahim ve İshak'a "bereketler" verilmesi, ikisinin de dünya durdukça saygı ve övgüyle anılmaları, nesillerinin çoğalarak devam etmesi, İsrailoğullan'nın bütün peygamberlerinin İshak'ın soyundan gelmesi şeklinde açıklanmıştır.[85]
"İyi" diye çevirdiğimiz 113. âyetteki muhsin kelimesi, doğru bîr inanca sahip olmaları yanında işlerini de en güzel şekilde yapanları; "kendine kötülük eden" diye çevirdiğimiz "zâlimün li-nefsih" deyimi de inkarcı ve isyankâr tutumlarıyla bizzat kendilerinin manevî varlıklarına zarar verenleri ifade etmektedir.[86] Râzî, "Onların soyu içinde iyisi bulunduğu gibi açıkça kendine kötülük edeni de olacaktı" mealindeki bu kısmı, "Ataların üstünlüğü, evlatlarının da üstün olmasını gerektirmez; bu sebeple yahudiler bundan kendilerine bir övünç payı çıkarmamalıdırlar" anlamında bir uyan olarak değerlendirir (XXVI, 159).[87]
Meâli
114. Mûsâ ve Harun'a da lütuflarda bulunmuştuk. 115. Onları ve kavimlerini büyük bir sıkıntıdan kurtardık. 116. Onlara yardım ettik ve bu sayede galip çıkanlar onlar oldu. 117. O ikisine açık seçik anlaşılabilen kitabı verdik. 11». Onları rio&ru vola ilettik. 119-120. Ve onların hakkında. "Mûsâ ve Harun'a selâm olsun!" ifadesini sonradan gelen kuşaklar arasında devam ettirdik. 121. İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. 122. Çünkü ikisi de bizim mümin kullar muzdandı.[88]
Tefsiri
114-122. Mûsâ ve Harun'un peygamberliklerinin, ataları İbrahim ve İs-hak'tan kalan bir miras değil, Allah Teâîâ'mn onlara bir lütfü olduğu bildirilmek-tedir.
"Büyük sıkıntı"dan maksat, Şevkânî'nin ifadesiyle (IV, 467) Firavun yönetiminin, Mısır'da yaşayan İsrail Oğulları'na köle muamelesi uygulaması, bu muameleden dolayı çektikleri maddi ve manevi sıkıntılardır.[89] "Açık seçik anlaşılabilen kitap" ise Tevrat'tır. Bu âyetlerde İsrâiloğul-ları'nın Hz. Mûsâ önderliğinde Mısır'dan ayrılıp Sina Yarımadası 'na geçmeleri ve Tevrat'ın indirilmesi konusunda kısaca bilgi verilmekte, Allah'ın Mûsâ ve Hârûn ile İsrail kavmine büyük,lütufları hatırlatılmaktadır.[90]
Meali
123. Kuşkusuz İlyâs da elçilerimizden biriydi. 124. Kavmine, "Sakınmaz mısınız!" dedi; 125-126. "En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp Baal'e mi taparsınız!" 127-128. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bu yüzden, Allah'ın samimi kulları dışında, onlar mutlaka cehenneme konulacaklar arasında olacaklar. 129-130. Onun hakkında, "İlyas'a selâm olsun!" ifadesini sonradan gelen kuşaklar arasında devam ettirdik. 131. İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. 132, Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. [91]
Tefsiri
123-132. İlyâs (a.s.), Ahd-i Atîk'te İlya ismiyle geçen peygamberdir (II. Tarihler ?1/1?Y Rn ismin. Yunanca ve Latince'deki Elias. Etivopva dilinde Elyas şeklinde okunduğu, bu son okunuşunun Arapça'ya İlyâs şeklinde geçtiği belirtilir. Yahudi kaynaklarında İlyâs'in m.ö. IX. Yüzyılda yaşadığı bildirilir. İsrail kralı Ahab'ın, Sâmiriye'de Baal adlı sözde tanrı için bir mabed yaptırmasına İlyâs karşı çıkmış, batıl inançlarla mücadele etmiştir. En'âm sûresinde (6/85) onun adı on yedi peygamberle birlikte "sâlihlerden biri" olarak anılmaktadır.
Yahudi ve Hıristiyan kültüründe İlyâs'ın ölmediği, bedeni ve ruhuyla semaya yükseltildiği kabul edilmektedir. Ahd-i Atik'in sonunda[92] Tan-n'nın "dünyayı lanetle vurmaması için" İlya'nın (İlyâs) tekrar dünyaya gönderileceği bildirilmektedir. Bu nedenle yahudiler ve daha sonra hıristiyanlar, semaya çekilen İlyâs'ın tekrar dünyaya döneceğine inanmışlardır. Hz. Yahya'nın beklenen İlyâs olduğuna inanlar da olmuştur. Ahd-i Cedid bu konuda Hz. İsa'dan farklı açıklamalar aktarmaktadır.[93] İlyâs'ın halen hayatta olduğuna dair Kur'an'da ve hadislerde bilgi yoktur. İsrâiliyât türü rivayetlerde bu yönde açıklamalar bulunmakla birlikte âlimlerin çoğu İlyâs'ın öldüğü kanaatindedirler. Ayrıca bazı rivayetlerde onun îdris peygamberle aynı kişi olduğu ileri sürülmüşse de[94] bunlar farklı zamanlarda yaşamış iki ayrı şahsiyettir.
130. âyette geçen İlyâsîn'le ilgili olarak "Âli Yâsîn" şeklindeki kıraat farkını da dikkate alan değişik açıklamalar yapılmıştır. Sonuncu okunuşu tercih eden İbn Âşûr, İlyâs'ın bir adının da Yâsîn olduğunu belirten görüşten hareketle Âli Yâsîn'in, "Yâsîn'in dinini kabul edip ona tabi olan ve yardım edenler" anlamına geldiğini belirtir (XXIII, 170). Ancak bize göre İlyâsîn şeklindeki kıraati tercih etmek, bununla da Hz. İlyâs'ın kastedildiğini düşünmek daha isabetli görünmektedir. Bu durumda İlyâs isminin sonundaki "în" eki, ismin aslından olmayıp âyetlerin sonundaki nazma uygun düşmesi için getirilmişti[95]
Baal, Başta Ken!anîler olmak üzere eski Yakındoğu topluluklarının çoğunda tanrı ismi olarak kullanılan bir kelimedir. Ken'an ülkesinde bereket verme, yağmur yağdırma, verimli kılma fonksiyonlarına sahip bir tanrı olarak kabul ediliyordu. İsrail Oğulları, Yeşu isimli peygamberin ölümünden sonra Baal'e tapmaya başlamışlardı[96] İlyâs (a.s.), Baal inancını ortadan kaldırarak gerçek tanrı olan Yahve inancını tekrar hakim kılmak için mücadele vermiştir. Konumuz olan âyetlerle İlyâs'ın bu mücadelesine değiniliyor. Önceleri soyut bir tanrı olarak tasavvur edilen Baal'in, zamanla boğa şeklinde temsil edilip putlaştırıldı-ğı bildirilmektedi.[97]Bu âyetlerde Hz. İlyâs'ın Baal inancına karşı çıkmasından söz edilmesinin asıl amacı, geçmişteki bütün peygamberlerin tevhid inancında birleştiklerini, bu inancı yerleştirmek ve devam ettirmek için çalıştıklarını ve bu sayede isimlerinin ebedileştirildiğini hatırlatmaktır.[98]
Meali
133. Kuşkusuz Lût da elçileri m İzdendi. 134-135. Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık; 136. Sonra diğerlerini helak ettik. 137-138. Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz![99]
Tefsiri
133-136. Lût (a.s.), Hz. İbrahim'in yeğeni olup Ölü Deniz kıyısındaki Sodom ve Gomorra'da (Ammûre) peygamber olarak görevlendirilmiştir. Halkı, onun uyanlarına rağmen sapkın inanç ve yaşayışlarından vazgeçmeyince büyük bir felaketle yok edilmişlerdir.[100]
137-138. Lût'un ülkesi Araplar'ın kuzeye doğru ticaret yolculuğu yaptıkları güzergâhta olduğu için bu kavme ait kalıntıları görmeleri ve bunlardan ibret almaları gerektiğine işaret edilmektedir.[101]
"Yaşlı kadın", LÛt'a iman etmeyen eşidir.[102]
Meali
139. Kuşkusuz Yûnus da elçilerimizdendi. 140. Vaktiyle o, yüklü bir gemiyle ülkesinden kaçmıştı. 141. Kur'aya girdi re kaybedenlerden oldu.142. (Kaçmakla) kötü bir iş yapmış olarak kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o kınanacak bir iş yapmıştı. 143. Eğer o, Allah'ın şanım yüceltenlerden olmasaydı, 144. Kıyamete kadar balığın kanımda kalacaktı. 145. Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık; 146. Üstüne (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik. 147. Bir defa daha onu yüz bin ya da daha fazla kişiye elçi olarak gönderdik. 148. Bu kez onlar iman ettiler, biz de kendilerini belirli bir vakte kadar nimetlerimizle yaşattık.[103]
Tefsiri
139-148, Yûnus (a.s.), Kur'an-ı Kerînı'de altı yerde anılmaktadır, Nisa sûresinde (4/163) kendilerine vahiy gönderilen peygamberler arasında zikredilmekte; En'âm sûresinde (6/86) on yedi peygamberin ismi sıralanırken geçmekte; Yûnus sûresinde (10/98) onun kavminin inkârdan vazgeçerek helak edilmekten kurtuldukları bildirilmekte; Enbiyâ sûresinde (21/87-88) tebliğinin başlangıcında halkının kendisine inanmamasına kızarak ülkesini terkettiği, ancak Allah tarafından sıkıntıya uğratılınca yanlışlığının farkına vanp "karanlıklar içinde" (balığın ağzında) iken, "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışını!" diyerek Allah'a yakardığı; bunun üzerine duasının kabul edilip sıkıntı ve kederden kurtarıldığı bildirilmekte; Kalem sûresinde (68/48-50) sabırsızlık gösterip öfkeye kapılması eleştirilmekte, ardından Allah'ın nimeti sayesinde içine düştüğü durumdan kurtulduğu anlatılmaktadır. Konumuz olan âyetlerde ise ülkesinden ayrıldıktan sonra başına gelenler hakkında kısa bilgi yer almaktadır. Kur'an'm amacı, salt tarihsel bilgi vermek değil, olayın ibret verici yönünü öne çıkarmak olduğu için onun hayatı hakkında daha fazla ayrıntı vermeye gerek görülmemiştir.
Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Yûnus hakkında genel hatlarıyla Kur'an'da verilenlerle de uyuşan daha ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.[104] Buna göre m.ö. VIII. yüzyılda Asur devletinin başşehri Ninova'nın halkını Allah yoluna davet etmesi için Rab tarafından görevlendirilen Yûnus, bu emri dinlemeyip ülkesinden kaçmak üzere Yafa'dan Tarşiş'e (Tarsus) gidecek olan bir gemiye biner. Fırtınaya yakalanan geminin batmaması için bütün yükü denize bırakıldığı gibi çekilen kur'a sonucu Yûnus da atılır ve onu Rabbin gönderdiği bir balık yutar. Balığın karnında hatasını anlayıp dua eder; bunun üzerine bahk onu karaya kusar. Tekrar Ninova'ya gitmekle görevlendirilir. Halkı tevbe edip kendisine inanır ve cezalandırılmaktan kurtulurlar.
Yûnus kıssasından çıkan sonuç şudur: Allah Teâlâ peygamberlerini, başlarına eelen olaean dışı nlavlarla e&itmis. zorlu ?ececek bir tevhid mücadelesine hazırlamıştır. Hz. Yûnus'un büyük bir batık, muhtemelen bir balina aracılığıyla bo-ğulmaktan kurtulması mucizevî bir olaydır. 143. âyetin lafzı, onun, balığın karnı-na girmeden ağzında tutulmuş olduğu şeklinde anlamaya uygundur.
Tefsirlerde verilen bilgiye göre Yûnus (a.s.), kavmini uzun süre (bir rivayete göre otuz üç sene) putperestlikten vazgeçirip tevhid inancını benimsemeye çağır-mışsa da bunda başarılı olamayınca artık onların ıslah olmayacağını düşünüp kızgınlıkla ülkesini terketmİş ve bu sabırsızlığı sebebiyle cezalandırılmıştır.[105]Taberî, 143. âyete dayanarak Yûnus'un, bu musibet başına gelmezden önce Allah'a karşı kulluk görevlerini titizlikle uygulamış olması sayesin-de balık vasıtasıyla kurtarıldığını belirtir (XXIII, 99). Buna göre onun, kötü olarak nitelediği ve pişman olduğu davranışı[106] bir anlık gaflet ve öfkeden kaynaklanmış, çektikleriyle de bedelini ödemiştir, "...balığın kamında kalırdı" ifadesi, "...olsaydı ...olurdu" şeklinde bir varsayıma dayanıyor; yani o, iyi bir kul olmasaydı balık kendisini yutacak, orada ölecek ve tekrar dirilmesi kıyamete kalacaktı.[107]
Meali
149. Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları mı onların! 150. Yoksa biz gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık! 151. İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak diyorlar ki: 152. "Allah çocuk sahibi oldu!" Onlar katıksız yalancıdırlar. 153. Allah, kızları oğlanlara tercih mi etmiş! 154. Ne oluyor size! Nasıl yargıda bulunuyorsunuz! 155. Hiç düşünmüyor musunuz! 156. Yoksa açık bir kanıtınız mı var! 157. Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin. 158. Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar. Oysa bu varlıklar iyi biliyorlar ki onlar da mutlaka hesap yerine götürüleceklerdir! 159. Allah, onların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir. 160. Allah'ın samimi kulları başkadır. 161. Siz ve taptıklarınız, 162. Hiçbiriniz onu, Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız; 163. Ancak cehennemi boylayacak olan başka.[108]
Tefsiri
149-157. Sûrenin başında Allah'ın birliği ve evrenin tek yaratıcı ve yöneticisi olduğu belirtildikten sonra putperestlerin buna aykırı inançları ve özellikle âhi-reti ve Allah'ın huzurunda hesap vermeyi inkâr etmeleri eleştirilmiş; bu tutumları yüzünden maruz kalacakları acı akıbet hatırlatılmış; ayrıca peygamberlerine inanmamakta direnen bazı geçmiş toplulukların bu inançsızlıklarının bedelini nasıl ödediklerine dair uyarıcı bilgiler verilmişti. Sûrenin sonuç kısmı diyebileceğimiz bu bölümde ise tekrar putperest muhatapların tutumlarına dönülmekte; onların bir başka bâtıl inançlarına, yani Allah'a çocuk isnat etmelerine, melekleri Allah'ın kızları kabul etmelerine, dolaylı olarak evlatlar arasında ayırımcılığa giderek kızları küçümsemelerine eleştiriler yöneltilmektedir. Nitekim Huzâa ve Kinâne gibi bazı önde gelen putperest Arap kabileleri Allah'ın kızları olduğuna inanırlardı.[109] Bu inancın temelinde kız çocuklarını erkek çocuklardan daha aşağı gören bir zihniyet de vardı. Burada, -aslında saçma olmakla birlikte kendi telakkilerine göre- putperestlerin, daha değerli olanı kendilerine nispet ederken değersiz gördüklerini Allah'a nispet etmeleri, Allah'a karşı saygısızlıklarının bir kanıtı olarak gösterilmektedir.[110] Aynca 149-150. âyetlerdeki som ifadeleriyle ve devamındaki "Ne oluyor size! Nasıl yargıda bulunuyorsunuz! Hiç düşünmüyor musunuz!" şeklindeki vurgulu cümlelerle bu inancın saçmalığı ortaya konmakta, bunu kabul edenler beyinsizlik ve cahillikle suçlanıp kınanmaktadır.[111] Böylece, Allah'a evlat isnat etmenin kesinlikle aklî ve mantıkî temele dayanmadığı açıkça ortaya konduğu gibi "Yoksa açık bir kanıtınız mı var! Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin" mealindeki 156-157. âyetlerle bu inancın naklî (sem'î) delilinin yani dinî ve kitabî bir temelinin de bulunmadığı belirtilmektedir.[112]
Zemahşerî (III, 312) putperestlerin, Allah'ın kızları olduğuna inanmakla üç yönden gerçeği saptırdıklarını belirtir:
a) Tecsîme sapmışlardır (Allah'ı cismanî bir varlık gibi düşünmüşlerdir); çünkü çocuk meydana getirmek cismanî varlıklara özel bir durumdur;
b) Kendilerini Allah'tan daha üstün görmüşlerdir; çünkü bâtıl telakkilerine eöre daha deeerli olduğuna inandıkları erkek çocukları kendilerine, değersiz olduğunu ileri sürdükleri kızları Allah'a nispet etmişlerdir;
c) Yine aynı bâtıl telakkileriyle kızları aşağı varlıklar görüp melekleri de kız saymakla melekleri aşağılamışlardır.[113]
158-159. Müfessirlerîn çoğu, "görülmez varlıklar" diye çevirdiğimiz 158. âyetteki "cinne" kelimesiyle meleklerin kastedildiğini, gözle görülemez oldukları için meleklerin böyle anıldığını belirtirler; bu kelimenin bütün gayrı cismanî yaratılmışları kapsadığı da söylenmektedir.[114] 158. âyet, Câhilİye döneminde bazı Arap topluluklarının Allah, cin, melek gibi metafizik varlıklar arasında akrabalık bağmın bulunduğu yönünde bir inanca sahip olduklarını gösterir.[115] 159. âyette Allah Teâlâ bu tür saçma yakıştırmalardan tenzih edilmektedir. Aslında Mekke putperestlerinin Allah ile görülmez varlıklar arasında akrabalık İlişkisi kurmaları ve Allah'a evlat isnat etmeleri, ulûhiyyetle ilgili bâtıl inançların bir ömeği olup -159. âyetin de İşaret ettiği gibi- bu bağlamda, hangi dönemde ve kimler tarafındanlleri sürülürse sürülsün, (Mecusîlik'teki düalist tanrı inancı, Hıristiyanlık'taki teslis inancı gibi) Allah'ın birliğine ve şanının yüceliğine yakışmayan her türlü inanç ve isnat dolaylı olarak reddedilmektedir. Nitekim Râzî, 158. âyetle ilgili farklı yorumlan sıralarken şöyle bir görüşten de söz eder: "Zenâ-dikadan bir topluluk, Allah ile İblis'in kardeş olduğunu, Allah'ın iyilik ve cömertliği, İblis'in kötülük ve cimriliği temsil ettiğini söyler. 158. âyetin 'Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar' mealindeki kısmıyla bu anlayış kastedilmiştir. Bana göre âyet hakkındaki yorumların doğruya en yakın olanı budur. Söz konusu sapkın anlayış, Yezdan ve Ehrimen diye iki tanrı kabul eden mecûsîlerin anlayışıdır" (XXVI, 168).[116]
160-163. Allah'ın ihlâslı, samimi kullarmın önceki âyetlerde ele alınan saçma inançlardan uzak durduklarına işaret edildikten sonra bâtıl ve temelsiz İnançların ve bu inançların taraftarlarının, gerçek müminler olan bu kullar üzerinde etkili olamayacağı, onların ayağını kaydıramayacağı; bu saptırma çabalarının ancak "cehennemi boylayacaklar" üzerinde etkili olacağı bildirilmektedir. Bu âyetlerde bir yandan inkarcıların inananlar üzerindeki kötü emelleri kırılmak istenirken bir yandan da inananlara moral ve metanet verilmekte, aynı zamanda saptırıcılara karşı uyanık ve dirençli olmaları gerektiği ima edilmektedir.
Ehl-i Sünnet ve Mu'tezile âlimleri, bu âyetlere dayanarak kader ve İrade hürriyeti konusunda yoğun bir tartışmaya girişmişler; özellikle bir kısım Ehl-i Sünnet âlimleri, "Hiçbiriniz onu, Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız; ancak cehennemi boylayacak olan başka" mealindeki 162-163. âyetleri, kimlerin cehenneme gideceğinin "önceden" takdir ve tayin edilmiş olduğu şeklinde yorumlayarak bu âyetleri kendi kaderci görüşleri için kesin delil saymışlardır.[117] Ancak kader meselesiyle ilgili olarak sadece belli âyetlere dayanmak suretiyle sonuç elde etmeye çalışmak son derece yanıltıcıdır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'in bütünü dikkate alındığında hem küllî planda ilâhî irade, ilim ve kudretin mutlak kuşatıcılığını hem insanın belli davranışlarını seçip yapmada btr ölçüde özgür bırakıldığını, bunun da yine Allah'ın küllî yasası içinde değerlendirilmesi gerektiğini görürüz. Kurân-ı Kerîm'in Allah inancını ortaya koyan âyetleri, selim akla ve mümin kalbe, ilâhî kudret karşısındaki küçüklüğünü, aczini ve sınırlılığını hissettirir. Böylece insan, bu üstün kudretin korumasına, inayetine ve hidayetine muhtaç olduğunun bilincine varır. Öte yandan bir inanç, ahlâk ve aksiyon varlığı olarak insandan söz eden âyetlere baktığımızda kendi aklî ve ahlâkî kapasitemizin farkına varır; bu âyetlerin bizi, Allah'a, hemcinslerimize, canlı ve cansız tabiata karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiği konusunda karar verme ve seçim yapma imkanına sahip" hür ve yükümlü varlık olarak değerlendirdiğini görürüz. Başka âyetler gibi konumuz olan âyetleri de Kur'an'ın bu bütüncül bakışını dikkate alarak kavramaya çalıştığımızda daha sağlıklı sonuçlar çıkarmamız ve onlardan kendimiz için daha isabetli dersler almamız mümkün olur.[118]
Meali
164. (Putperestlerce Allah'ın kızları sayılan melekler şöyle derler:) "Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır. 165. Biz mutlaka saf tutarız. 166. Ve biz, kuşkusuz Allah'ı teşbih ederiz."[119]
Tefsiri
164-166. Sûrenin başında Allah'ın huzurunda O'na ibadet etmek ve buyruklarını almak üzere sıra sıra dizilen meleklerden söz edilmişti. Burada aynı şey meleklerin ağzından ifade edilmektedir. Amaç, putperestlerin, önceki âyetlerde söz konusu edilen melek telakkisinin yanlışlığını, meleklerle Allah arasında bir nesep ilişkisi değil Rab-kul İlişkisi bulunduğunu ortaya koymaktır. 166. âyet, Allah nez-dinde meleklerin farklı derecelerde ve değişik görevlerle yükümlü olduklarını ifade etmektedir.[120] "Ve biz, kuşkusuz Allah'ı teşbih ederiz" cümlesi bu bağlamda özellikle şu anlama gelir: Putperestlerin melekleri Allah'ın tozlan sayması, Allah ile görülmez varlıklar arasında bir akrabalık bağı kurmaları gibi insanlar tarafından İleri sürülen ve asla vüce Allah'ın sanına yakışmayan her türlü isnatlardan, yakıştırmalardan Allah'ı tenzih eder; O'nu zatına layık olduğu şekilde anarız[121]
Meleklerin saf saf dizilişinden söz eden 165. âyette müslümanların namazlarında saf tutmalarının melekleri andırdığına da bir ima vardır. Nitekim Hz. Peygamber, müslümanların başka ümmetlerden üstün olduklarını gösteren özelliklerden birini şöyle ifade etmiştir: "Saflarımız meleklerin safları gibidir" (Müslim, "Mesâcid", 4). Hz. Ömer'in de cemaatle namaza dururken, "Ey İnsanlar! Saflarınızı düzeltin; Allah, sizin meleklere benzemenizi istiyor" dedikten sonra bu âyeti okuduğu, safların iyice düzeltildiğini görünce namaza başladığı rivayet edilir.[122]
Meali
167.0 putperestler hep şöyle derlerdi: 168. "Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı, 169. Elbette biz de Allah'ın hâlis kulları olurduk." 170. Ama şimdi bu kitabı inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler! [123]
Tefsiri
167-170. "Kitap" diye çevirdiğimiz 168. âyetteki "zikir"den maksat, Allah tarafından gönderilmiş uyarıcı, aydınlatıcı, yol gösterici metinlerdir. Öyle anlaşılıyor ki meleklerle ilgili telakkilerine yöneltilen eleştirilerde olduğu gibi Kur'an'in yaptığı açıklamalarla inanç ve anlayışlarının ne kadar sakat olduğunun farkına varan, eleştiriler karşısında haklı ve geçerli cevaplar bulamayan putperestler, kendilerinin Tevrat, İncil gibi eskilere gelmiş olanlara benzer bir kitaba sahip olmamalarını mazeret olarak göstermişlerdir. Ancak bu iddialarıyla iyice çelişkiye düşüyorlardı. Zira kendilerine böyle bir kitabın âyetleri peş peşe geliyor, Hz. Peygamber bu âyetleri her gün onlara duyuruyor, bu âyetlerde "Allah'ın hâlis kullan" olmaları için gerekli bütün bilgiler, uyarılar yer alıyor ama onlar bu âyetleri inkâr ettikleri gibi Peygamber'i susturmak için mümkün olan her çareye başvuruyor, Kur'an'ın sesini boğmak için türlü tuzaklar kuruyorlardı.[124]
Meali
171. Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: 172. Zafere mutlaka onlar ulaşacaklardır. 173. Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacaktır. 174. (Ey Resulüm!) Şimdi sen bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak, 175. Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler! 176. Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? 177. İstedikleri başlarına geldiğinde uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır! 178. Evet, sen bir süre için onları kendi hallerine bırak. 179. Ve hallerini gör; ileride kendileri de görecekler! 180. Senin izzet sahibi Rabbin, unların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. 181. Bütün peygamberlere selâm olsun! 182, Âlemlerin rabbi olan Allah'a hamdolsun.[125]
Tefsiri
171-173. Kur'an, hakkın bâtılı yendiğini, batılın yenilgiye mahkum olduğunu bildirir.[126] Peygamberler inanç ve yaşayışta hakkın temsilcileri, hak yolunun davetçileridir. Şu halde zafer peygamberlerin ve onların temsil ettiği tev-hid inancına, üstün ahlâka dayalı dinin olacak; "Allah'ın ordusu" yani peygamberler ve onların yolunu izleyenler, bâtıl ve dalâletin temsilcileri olan İnkarcılara, putperestlere, hak ve adalet yolundan sapmışlara karşı galip geleceklerdir. Hayatın arızı şartlan veya inananların kendi kusurları yüzünden yahut Allah'ın bir imtihanı olarak zaman zaman aksi görülse de Allah'ın vaadi, dolayısıyla genel yasası budur. Allah, geçmişteki peygamberlere bunu müjdelemiştir ve bu müjde her dönem için geçerlidir; çünkü Râzî'nin deyimiyle "Hayır daimî, şer ârizîdir ve daimî olan ârizî olandan daha güçlüdür" (XXVI, 172). Böylece bu âyetlerde Kur'an'in birçok kez tekrarladığı ifadeyle "inanıp iyi ve erdemli işler yapanlar"a inanç, güven, kararlılık ve iyimserlik telkin edilmektedir.[127]
174-175. Resûlullah'tan, inkarcıların inatçı, kaba davranışlarına, davetini şuursuzca reddetmelerine karşı sabırlı
olması, bir süreye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırakması istenmektedir. Bu "bir süre" hakkında "onlar Ölünceye kadar, Bedir zaferine kadar, kıyamete kadar" gibi farklı açıklamalar yapılmışsa da[128] bunu belli bir zaman olarak sörmevİDburada putperestlerin sapkınlık ve azgınlığının ilânihaye sürüp gitmeyeceğine, -önceki âyetlerde de belirtildiği üzere- sonlarının yakın olduğuna, günün birinde mutlaka putperestliğin sonunun geleceğine bir ima yapıldığı şeklinde düşünmek daha isabetli olur. "Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler!" mealindeki 175. âyet de inkarcılara yönelik olarak ileride başlarına yenilgi, ölüm, esirlik gibi nice hallerin geleceği şeklinde bir-uyan ve tehdit anlamı taşımakta; o zaman müminlerin sevineceğine, münkirlerin üzüleceğine işaret edilmektedir.[129]
176-179. Başka birçok âyette de belirtildiği üzere Hz. Peygamber, zulümlerini, günah ve isyankârlıklarını devam ettiren putperestleri, ileride bütün bu tutum ve davranışlarının hesabını vereceklerini ve cezasını çekeceklerini bildirip uyardıkça onlar, "Şu dediklerin bir an önce gerçekleşse de görsek!" gibi alay yollu sözler ederlerdi. Burada şimdi cezanın çabuklaştınİmasını isteyenlerin, uyanlara aldırış etmeyenlerin, vakti geldiğinde "sabahlarının çok kötü olacağı" bildirilmektedir. Sabah kelimesine1 dayanarak, inkarcıların beklenen ceza ile sabah vaktinde karşılaşacakları söylenmişse de bu bağlamda "uykudan uyanma" anlamında bir mecaz olduğu, buna göre âyetin ilgili cümlesinin, "Uyarılmış olanların uyanmaları çok kötü olacaktır!" mânasına geldiği anlaşılmaktadır.
Bir yoruma göre 175. âyet, inkarcıların dünyada uğrayacakları yenilgi ve sıkıntılarla, bir kelime eksiğiyle onun tekrarı olan 179. âyet ise âhirette uğrayacakları azapla ilgilidir.[130]
180-182. Sûrenin bu son âyetlerinde Yüce Ailah, putperestlerin sûre boyunca üzerinde durulup eleştirilen tanrı telakkilerinden, O'na isnat ettikleri yanlış nitelemelerden zatını tenzih etmekte; bir kısmına yukarıda işaret edilen peygamberlerini selamla anmaktadır. Bu âyetler, Allah'ı takdis ve tenzih ederek övgüyle anmanın ve peygamberleri yâd etmenin en güzel ifadeleri olduğu için, özellikle Kur'an'dan bir parça okunduktan ve dua edildikten sonra bu üç âyetin okunması müslümanlar arasında gelenek halini almıştır.[131]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/459.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/459.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/459.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/460.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/460.
[6] Râzî, XXVI, 114
[7] İbn Atıyye, IV, 465
[8] Taberî, XXIII, 34
[9] Zemahşe-rî, I1L 295
[10] Şevkânî, IV, 442
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/460-461.
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/461.
[13] Zemahşerî, III, 295; Râzî,XXVI, 116
[14] meselâ bk. Taberî, XXIII, 33-34; İbn Atıyye, IV, 465
[15] bk. Taberî, XXIII, 35; İbn Âşûr, XXIJI, 86-87
[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/461-462.
[17] Fussılet 41/12; Mülk 67/5
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/462.
[18] meselâ bk. Taberî, XXIII, 36-39
[19] Benzer bir anlatım ve açıklaması için bk. Hicr 15/16-18
[20] Kurtubî, XV, 66-67; İbn Âşûr, XXII, 92
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/462-463.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/463-464.
[22] 12. âvetle ilgili değişik yorumlar içinbk. İbn Atıyye, IV, 467; Râzî, XXVI, 126-127; Kurtubî, XV, 69-71; İbn Âşûr, XXHI, 96
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/464-465.
[23] Taberî, XXIII, 44; Râzî, XXVI, 127-128
[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/465.
[25] Yâsîn 36/77-83
[26] Süddî, 20. âyet metnindeki "yevmü'd-dîn" deyimini "hesap günü" olarak yorumlamıştır; bk. Taberî, XXIII, 46
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/465-466.
[27] Kurtubî, XV, 72; Şevkânî, IV, 447
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/466.
[28] bk. Taberî, XXIII, 46-47; Zemahşerî, III, 299
[29] bk. İbn Atıyye, IV, 469
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/466-467.
[30] bk. Râzî, XXVI, 132
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/467.
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/467.
[33] bk. Ze-mahşerî, El, 299
[34] Hakka 69/19,25
[35] Zemahşerî, m, 299; Râzî, XXVI, 134
[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/467-468.
[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/469.
[38] Fetih 48/26
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/469-470.
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/470.
[41] Meryem 19/62
[42] bk. Râzî, XXVI, 136
[43] bk, Taberî, XXIII, 54-56; İbn Atıyye, IV, 472-473
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/470.
[44] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/471.
[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/472.
[46] Râzî, XXVI, 139
[47] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/472.
[48] el-Müfredât, "zkm" md
[49] İbn Âşûr, XXIII, 122
[50] Taberî, XXIII, 64; Zemahşerî, III, 302
[51] İsrâ 17/60
[52] bitei için bk. Bakara 2/191
[53] Taberî, XXIII, 63-64; İbn Atıyye, IV, 475
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/472-473.
[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/473.
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/473.
[57] bk. Hûd 11/4243; Tah-rîm 66/10
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/473-474.
[58] bk. Hûd 11/36-49
[59] bk. Tekvin 6-9. baplar
[60] Meselâ bk. Taberî, XXIII, 67-68
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/474.
[62] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/474.
[63] Âlûsî, XXIII, 98; aynca bk.Hûd 11/42-43
[64] bk. Bakara 2/112
[65] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/474-475.
[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/475-476.
[67] İbn Âşûr, XXIII, 136
[68] Mümtehine 60/4 Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/476-477.
[69] İhya, III, 137
[70] Taberî, XXIII, 70; farklı yorumlar için bk. İbn Âşûr, XXIII, 139-141
[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/477-478.
[72] Hz. İbrahim'in eleştirileri, putları kırması ve diğer gelişmeler konusunda ayrıntılı bilgi için bk. Enbiyâ 21/51-70
[73] Zemahşerî, III, 306; Hz. İbrahim ve hayatı hakkında bilgi için bk. Bakara 2/124
[74] Kader konusuyla ilgili bilgi için bk. Bakara 2/7,286
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/478-479.
[75] bilgi İçin bk. İsrâ 17/44
[76] Tevbe 9/114; Hûd 11/75
[77] Hûd 11/87
[78] Tekvin, 22/9-13
[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/479-480.
[80] Zemahşerî, İÜ, 307
[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/480-481.
[82] Tekvin, 16/16,21/5; İshak'ın doğumuyla ilgili ayrıntılı bügi için bk. Hûd 11/69-83; Hicr 15/53-56
[83] bk. Taberî, XXIIT, 88
[84] Şevkânî, IV, 464
[85] Zemahşen, El, 310; Râzî, XXVI, 159
[86] Şevkânî, IV, 464
[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/481.
[88] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/481-482.
[89] bilgi için bk. A'râf 7/104-105
[90] ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/49-93; A'râf 7/103-156
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/482.
[91] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/482.
[92] Malaki, 4/5-6
[93] meselâ bk. Matta, 11/14; krş. Luka, 1/17
[94] meselâ bk. Buhârî, "Enbiyâ", 4; Taberî, XXIII, 91
[95] Hasan el-Mustafavî, et-Takkîkfî kelimâti'l-Kur'ânî'l'Kerîm, I, 113 vd.; İlyâs hakkında bk. Ömer Faruk Harman, "İlyâs", Dİ A, XXII, 160-162
[96] Hâkimler, 2/11-13
[97] Bilgi için bk. Suat Yıldırım, "B'al",ö/A, IV, 553-554
[98] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/482-484.
[99] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/484.
[100] bk. A'râf 7/80-84; Hûd 11/77-83; Hicr 15/58-77
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/484.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/484.
[101] bk. Hicr 15/78
[102] bk. Tahrîm 66/10
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/484.
[103] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/484-485.
[104] Yunus, 1-4. bablar
[105] bk. Enbiyâ 21/87-88
[106] Enbiyâ 21/87
[107] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/485-486.
[108] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/486-487.
[109] Ta-berî, XXIII, 105-106; Şevkânî, IV, 474
[110] Taberî, XXIII, 107; Zemahşe-rî, III, 312
[111] Taberî, XXIII, 106; Zemahşerî, III, 312, 313
[112] Zemahşerî, III, 312; Şevkânî, IV, 473; tbn Âşûr, XXIII, 184
[113] ayrıca bk. İbn Âşûr, XXIII, 180
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/487-488.
[114] İbn Atıyye, IV, 488; Şevkânî, IV, 474
[115] bu yöndeki inançlara dair bazı örnekler için bk. Taberî, XXIII, 107-108
[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/488.
[117] bilgi için bk. Râzî, XXVI, 169-171
[118] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/488-489.
[119] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/489.
[120] Râzî, XXVI, 171
[121] bk. Şevkânî, IV, 475; tbn ÂşÛr, XXIII, 192
[122] Ta-berî,XXm, 112
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/489-490.
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/490.
[124] bk. Fussılet 41/26
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/491.
[125] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/491.
[126] İsrâ 17/81
[127] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/491-492.
[128] Taberî. XXIII. 115: İbn Atıvve. IV. 490
[129] Râzî, gös, yer; İbn Âşûr, XXIII, 196.
[130] Şevkânî, IV, 476
İslami Okul Okulların En Önemlisi